Ahmed Kalkan

    Ahmed Kalkan

    Web sitesi adresi: http://Ümraniye Kalemder
    Cumartesi, 06 Şubat 2021 11:35

    AHİD

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    AHİD
    • Ahd’in Tanımı ve Mâhiyeti
    • Kalu Belâdaki Ahdimizi Hatırlamamak ve Sorumluluk
    • İslâm Ahlâkında Ahid
    • Ahdi Bozmak
    • Hadis-i Şeriflerde Ahde Vefâsızlık/Ahdi Bozmak
    “Onlar öyle fâsıklardır ki, kesin söz verdikten sonra Allah’a verdikleri ahidlerinden/ sözlerinden dönerler. Allah’ın, ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesad çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.” 361
    Ahd’in Tanımı ve Mâhiyeti
    Ahd, söz vermek, emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz, yemin, misak, bir şeyi korumak anlamlarına gelir. Bir şeyi her durumda koruyup gereğini yerine getirmek demek olan ahidde hem yemin, hem de kesin söz verme anlamı vardır. Yemin, ahdin dinî ve kutsî yönünü; söz verme de ahlâkî yönünü teşkil eder. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak “ahd ü mîsak” şeklinde kullanılmıştır. Ahd kelimesi, Kur’an’da 46 yerde geçer. Benzer anlama gelen mîsak kelimesi de 25 yerde kullanılır. Allah Âdem’i insanlığın atası ve temsilcisi olarak yarattığı zaman, gerek onun şahsında, gerekse kıyamete kadar gelecek tüm insanlardan tek tek “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye ahid almıştır.362 İttifak hükümlerini (Allah ile İsrailoğulları arasında yapılan ahdin hükümleri) ihtivâ ettiği için, yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk ve Ahd-i Cedîd denilmiş, İslâm devletinin hâkimiyeti altında yaşamak üzere kendileriyle anlaşma yapılan gayri müslimler için ehlü’z-zimme yerine ehlü’l-ahd tabiri kullanılmıştır.
    Yemîn, mîsâk, söz verme, ittifak, bir şeyi korumak, halden hâle onu muhafaza etmek, tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak “Ahd ü Mîsâk” şeklinde kullanılmıştır. Allah Teâlâ ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi insan aklına getirmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibâdet etmesidir. Bu tür bir ahid fıtrî bir ahiddir. Allah’ın varlığına inanmak ihtiyacı, insan yaradılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır. O zaman Allah’a ortak aramaya koyulur. Oysa insan, Allah’ın, rasûlleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur’ânî bir metottur. Allah rasûlleri ile onlara uyan, onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah’ın hükümlerini yaşama, gerek bunları muhâfaza etme
    361] 2/Bakara, 27
    362] 7/A’râf, 172
    - 88 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    konusunda ahidleşmeler olmuştur.
    Ahd, hem Allah’ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah’a karşı veya Allah namına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın ahdini yerine getirin.”363 buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: “Allah’ın ahidlerini îfa ediniz. Gerek Allah’ın size teklif etmiş olduğu ahidleri, emirleri, nehiyleri ve gerek sizin Allah’a veya Allah nâmına diğerlerine verdiğiniz ahidleri, adakları, yeminleri, akitleri, doğru olan her tür taahhütleri yerine getiriniz. İslâm’da ahdi bozmak haramdır.”
    Gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir. Kur’an’da kurtuluşa eren mü’minlerin sıfatları sayılırken: “Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler.” 364 buyurulur.
    Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah’ın insanlardan aldığı ilk ahid, onların zürriyetlerini Hz. Âdem’in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir. 365
    Ahidle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa keffâret gerekir. Fakat ahidde bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffâretle ortadan kalkmaz.366
    “Ey İsrailoğulları, sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz, Benden korkun.”367 âyeti bu ahidlerden biridir.
    Âyet-i Celîleden anladığımıza göre, Cenâb-ı Hak’a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hak da onlara bir vaatte bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah Teâlâ ahdinden asla caymayacağına göre, insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah’a ibâdet etmemek, Onun yasaklarına uymamak ve O’na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir. Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, hayatlarında Allah’ın hükümlerini hâkim kılmaları gerekmektedir. Ancak fâsıklar ahidlerini bozarak Allah’la sözleşmelerini iptal etmişlerdir. Allah ile olan ahdine vefâ göstermeyen, bu ahdi bozan ve bozmaya çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Oysaki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini vaad etmektedir.
    “Doğrusu sana bey’at (sadakat yemini) edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah’a bey’at (bağlılık yemini) etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir.” 368
    İnsanlar, Allah’ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibâdet etmiş, onun çemberine girmiş olmaktadırlar. Oysa Allah (c.c.) bütün insanlardan ahd ü misâk aldığını ifade buyurmaktadır.
    363] 6/En’âm, 152
    364] 23/Mü’minûn, 8
    365] bk. 7/A’râf, 172
    366] İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an, c. 3, s. 1174
    367] 2/Bakara, 40
    368] 48/Feth, 10
    AHİD
    - 89 -
    “Ey Âdemoğulları, Ben sizinle ahidleşmedim mi? ‘Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır diye.” 369
    “Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: “Ben Rabb’iniz değil miyim? (demiştir)” “Evet (buna) şâhidiz!” dediler. Kıyâmet günü! Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz.” 370
    Ahde vefâ konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yegâne garanti vasıtası ahde vefâdır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz.
    “Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” 371
    Cenâb-ı Hak, kullarından ilk ahdin yanı sıra daha sonraları peygamberleri aracılığı ile başka ahidler de almıştır. Meselâ İsrailoğullarından namaz kılacaklarına, zekât vereceklerine, peygamberlerine itaat edeceklerine dair ahid almış ve bu ahde riâyet etmeleri halinde de onlara dünya ve âhirette mükâfat vereceğini bildirmiştir.372 Bundan başka anaya, babaya, akrabalara ve yoksul kimselere yardım edeceklerine birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına373 dair söz almıştır. Fakat ne yazık ki İsrailoğulları bu ahde vefâ göstermeyerek sözlerini bozmuşlardır.374
    İslâm hukuku açısından “ahd” ise; fıkıh sahasına giren bütün sözleşme ve akidlerdir. “Ahd” ve “akd” kelimeleri asr-ı saâdette devletler arasındaki sözleşmeler anlamında kullanılmıştır. Bilhassa Hudeybiye Antlaşmasında kullanılan ahd ve akd kelimeleri bu anlamı yansıtmaktadır.375
    Lûgatta “bir şeyi korumak, hâlden hâle onu muhafaza etmek, vasiyet etmek ve ısmarlamak” gibi mânâlara gelir.376 İslâmî ıstılâhta ahd ü misak denilince, ruhlar âleminde Allah Teâlâ ile insanlar arasında tahakkuk eden “mukavele” akla gelir.377 Bu ahd ü misak sadece müslümanlarla değil, bütün insanlarla tahakkuk etmiştir.378 Şimdi Ahd ü Misak âyetlerine dikkat edelim:
    “Hani Rabb’in Âdemoğullarından, (insanlardan) onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp, kendilerini nefislerine şahid tutmuş: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ (demişti). Onlar da: ‘Evet (Rabb’imizsin) şahid olduk’ demişlerdi. (işte bu şahidlendirme) kıyamet günü: ‘bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz için.” 379
    “Yahut ‘daha evvel ancak atalarımız (Allah’a) şirk koşmuştur. Biz de onların ardından
    369] 36/Yâsin, 60
    370] 7/A’râf, 172
    371] 13/Ra’d, 25
    372] 5/Mâide, 12
    373] 2/Bakara, 83-84
    374] 2/Bakara, 100
    375] Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 54-55
    376] Diyanet Gazetesi, 30 Aralık 1970, Sayı: 10, s. 3
    377] Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l Esrar, İst.1308, c. IV, sh. 238
    378] Molla Hüsrev, Mir’at el Usûl fi şerhü Mirkat el Vüsûl, İst.1307, c. I, s. 591
    379] 7/A’râf, 172; Hasan Basri Çantay Meali, İst. 1959, c. I, s. 245
    - 90 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    gelen (izinden ayrılmayan) bir nesiliz. Şimdi, o bâtılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksin?’ dememeniz içindir.” 380
    Molla Hüsrev; “Ahd ü misak” âyetiyle ilgili olarak şunları kaydetmektedir: “Bu âyet-i kerime’de iki husus vardır: Birincisi Allah Teâlâ’nın ikrarıdır, ikincisi insanların kendi nefislerine şahid tutulmasıdır. Bu “Ahd ü Misak’ın” tabii sonucu olarak insanların yerine getirmesi gereken vazifeler ortaya çıkmıştır.” 381
    “Ahd ü Misak”ın tabii sonucu insanın emaneti yüklenmesidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de, onlar bu emaneti yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. İnsan(a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o çok zâlim ve çok câhildir.”382 buyurulmaktadır. Müfessirler, bu âyet-i kerimede zikrolunan emanet’in, tekâlif-i İlâhiyye’nin cümlesi (İlâhî tekliflerin tamamı) olduğu hususunda müttefiktirler.383
    Usûl-i Fıkıh’ta emanet; Allah Teâlâ’nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratılmışların hukuku ile ilgili bütün vazifelerine verilen isimdir.384 Hz. Enes’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadis-i şerif’te Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Emanete riâyeti olmayanın imanı da yoktur, ahde vefâsı olmayanın dini de yoktur”385 buyurduğu bilinmektedir. Elbette emanet ve ahde vefâ; ruhlar âleminde tahakkuk eden “zimmet” ile de yakından alâkalıdır. Devletlerarasındaki “Muâhede” fıkıh kitaplarından geniş şekilde izah edilmiştir. Bu ferdî değil, siyasî bir hadisedir.
    Umumi kaidelerden olan; “Kişi ikrarı ile muâheze olunur.”386 kaidesi ferdî bir hâdisedir ve ahde vefâ ile yakından alâkalıdır. Zira her söz ve taahhüd, sorumluluğu da beraberinde getirir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de:
    “...Bir de ahdi yerine getirin. Çünkü ahid(den cayanlar, ahde riâyet etmeyenler) sorumludur.” 387
    “Karşılıklı muâhede yaptığınız vakit, Allah’ın ahdini yerine getirin. Sapasağlam ettiğiniz yeminleri bozmayın, (Nasıl olur ki) üzerinize Allah’ı kefil yapmıştınız. Şüphe yok ki, Allah ne yapacağınızı bilir” 388 buyurulmuştur.
    Siyasî mahiyetteki ahid (muâhede-anlaşma), velâyet hukuku ile ilgilidir ve müslümanları bağlayıcıdır. İmam-ı Muhammed, “Müslümanlar, müşriklerden bir kavimle anlaşsalar (ahid yapsalar), bu anlaşmadan dolayı mallarını almak müslümanlara câiz değildir. Meğerki gönül rızâsıyla vereler. Çünkü bu muâhede sayesinde artık onların malları ve canları, tıpkı müslümanlarınki gibidir. Nasıl gönül rızâsıyla vermeleri dışında, müslümanların mallarını almak câiz değilse, anlaşmalı müşriklerin mallarını almak ihanet ve ahde vefâsızlıktır. Hâlbuki Rasûlüllah (s.a.s.) “Ahidlere vefâlı olmak gerekir, gadretmek câiz değildir” buyuruyor” hükmünü
    380] 7/A’râf, 173
    381] Molla Hüsrev, a.g.e., c. I, s. 591
    382] 33/Ahzâb, 72
    383] Mecmuat’üt-Tefâsir, İst. 1979, c. V, sh. 142-143 (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî ve Kadi Beyzavi’nin “Emanet” ile ilgili tefsirleri)
    384] Molla Hüsrev, a.g.e., c. I, sh. 591
    385] Beyhakî, es-Sünenu’l Kübra, Beyrut, ty. c. IX, sh. 231
    386] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst.1976, c. I, sh. 281. Mad. 79; Ayrıca, Ali Himmet Berki, Açıklamalı Mecelle, İst.1979 (2. bsk.) sh. 26
    387] 17/İsrâ, 34
    388] 16/Nahl, 91
    AHİD
    - 91 -
    zikrederler. 389
    Ahde vefâ’nın zıddı “gadr”dır. Tâgûtlara iman eden insanlar, ruhlar âleminde verdikleri ahdi bozmuşlardır. Bu gadr, en büyük zulümdür. Amelî olan ahde vefâsızlık ise haramdır.390
    Ahdi Bozmak
    Kur’ân-ı Kerim, ahde vefâyı emreder. Ahdi bozmayı, vefâsızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder.
    “İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah, onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü, ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir.” 391
    Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar. Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret, hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır. Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır.
    Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez.
    Âyette, ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır. Bir devlet bir veya birkaç devletle antlaşmalar imzalar, sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek antlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse, İslâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder. Verilen sözlerin ve antlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; İslâm, iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir antlaşmaya itibar etmez. Günah, isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış antlaşmaları reddeder. Gerek İslâm toplumunun gerek İslâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur.
    Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslâm’la tanışmalarına ve hidâyet bulmalarına sebep olmuştur. Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla, kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir.
    Bir müslümanın sözü gerçekten Allah’a verilmiş bir sözdür. Müslüman, Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah’ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sâdık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır.
    “Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan
    389] İmam Muhammed, Siyer-i Kebir (İslam Devletler Hukuku), İst.1980, sh.148.
    390] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılap Yayınları, s. 36-39.
    391] 16/Nahl, 92
    - 92 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    sizin için daha hayırlıdır.” 392
    İnsan, Allah’tan başka rab tanımayacağına dair Allah’a ahid vermiş, Allah da bu konuda kendisinden ahid almıştır; yani muâhede yapmışlar, ahidleşmişlerdir. Bu ahdin, Allah’tan başkasını rabb tanımamanın içinde, şeytana ibâdet etmemek de vardır.”Ey Âdemoğulları! ‘Şeytana ibâdet etmeyin’ diye, size ahid vermedim mi?”393 Allah ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi ahd ü mîsak kavramı insan aklına getirmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve O’na yönelip ibâdet etmesidir. Bu tür bir ahid, fıtrî bir ahiddir. Allah’ın varlığına inanmak ihtiyacı, insan yaratılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır. O zaman Allah’ın Rasûlleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur’ânî bir metottur. Allah Rasûlleri ile onlara uyan, onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah’ın hükümlerini yaşama, gerek bunları muhafaza etme konusunda ahidleşmeler olmuştur.
    Ahid, hem Allah’ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah’a karşı veya Allah nâmına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır. Kur’ân-ı Kerim’de “Allah’ın ahdini yerine getiriniz”394 buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: “Allah’ın ahidlerini ifa ediniz. Gerek Allah’ın size teklif etmiş olduğu ahidleri, emirleri, nehiyleri ve gerek sizin Allah’a veya Allah namına diğerlerine verdiğiniz ahidleri, adakları, yeminleri, akitleri, doğru olan her türlü taahhütleri yerine getiriniz. İslâm’da ahdi bozmak haramdır.”
    Gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir. Kur’an’da kurtuluşa eren mü’minlerin sıfatları sayılırken: “Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler.”395 buyurulur. Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah’ın insanlardan aldığı ilk ahid, onların zürriyetlerini Hz. Âdem’in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir.396 Ahidle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa keffaret gerekir. Fakat ahidde bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffaretle ortadan kalkmaz.
    “Ey İsrailoğulları, sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz, Benden korkun.” 397 âyeti bu ahidlerden biridir. Âyet-i kerimeden anladığımıza göre, Cenâb-ı Hakk’a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hak da onlara bir vaadde bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah, ahdinden asla caymayacağına göre, insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah’a ibâdet etmemek, O’nun yasaklarına uymamak ve O’na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir. Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, hayatlarında Allah’ın hükümlerini hâkim kılmaları gerekmektedir. Ancak fâsıklar ahitlerini bozarak Allah’la sözleşmelerini iptal etmişlerdir. Allah ile olan ahdine vefâ göstermeyen, bu ahdi bozan ve bozmaya
    392] 16/Nahl, 95; Şâmil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 55-56
    393] 36/Yâsin, 60
    394] 6/En’âm, 152
    395] 23/Mü’minûn, 8
    396] bk. 7/A’râf, 172
    397] 2/Bakara, 40
    AHİD
    - 93 -
    çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Oysaki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini vaad etmektedir. “Doğrusu sana sadakat yemini edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah’a bağlılık yemini etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa, ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir.” 398
    İnsanlar, Allah’ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibâdet etmiş, onun çemberine girmiş olmaktadırlar. Oysa Allah bütün insanlardan ahd ü misak aldığını ifade buyurmaktadır. “Ey Âdemoğulları, ben sizinle ahidleşmedim mi? Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır, diye.”399; “Rabb’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben Rabb’iniz değil miyim?’ (demiştir.) “Evet, (buna) şahidiz!’ dediler. Kıyamet günü, biz bundan habersizdik demeyesiniz.”400 Ahde vefâ konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yegâne garanti vasıtası ahde vefâdır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz. “Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” 401
    Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve hıristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. Allah, İsrailoğullarından, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına, (faizsiz borç vereceklerine),402 Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine,403 birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına404 dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir.405. Hz. Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Hz. Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır.406 Çünkü yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur.407 Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır. 408
    Allah nasıl insanlara ahid vermişse, insanlar da Allah’tan ahid almışlardır. İnsanlar Allah’tan başkasına ibâdet etmemeye, O’ndan başkasını rab tanımamaya ahdetmişler; Allah da bunun karşılığında, insanlara yardım edeceğini ve dünya hayatından sonraki âhiret hayatında onları cennetlere koymayı ahdetmiştir.
    398] 48/Fetih, 10
    399] 36/Yâsin, 60
    400] 7/A’râf, 172
    401] 13/Ra’d, 25
    402] bk. 5/Mâide, 12
    403] 2/Bakara, 83
    404] 2/Bakara, 84-85
    405] bk. 2/Bakara, 100; 5/Mâide, 13
    406] bk. 20/Tâhâ, 86
    407] bk. 2/Bakara, 100
    408] 5/Mâide, 14
    - 94 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Ahid, sorumluluk gerektirir.409 Eğer insanlar Allah’a verdikleri ahdin ve bu ahid çerçevesinde kendi aralarındaki ahidleşmenin sorumluluğunu yerine getirirlerse, Allah da ahdini yerine getirecektir. 410
    Tefsirciler, Allah’ın ahdinin ne olduğu konusunda yaptıkları açıklamalarda diyorlar ki: Allah’ın ahdi, Allah’ın insanların akıllarına yerleştirdiği tevhid, adâlet ve peygamberleri doğrulama delilleridir. Allah’ın ahdi, Allah’ın peygamberler aracılığıyla insanlara gönderdiği mesajdır. Ayrıca, insanların yapmalarını emrettiği ve yapmamalarını istediği konularla ilgili vasiyetidir, diyenler de olmuştur.
    İbn Kesir, bu görüşler konusunda şu açıklamaları yapar: Bazılarına göre bu ahit, Allah’ın yaratıklarına bir buyruğu, emrettiğine itaat etmeleri, nehyettiğinden kaçınmaları konusunda bir emridir. Bu emri kitaplarında ve Rasûllerinin dilleriyle açıklamıştır. Bu ahdi bozmaları demek, onunla amel etmeyi bırakmaları demektir. Bazı âlimler de şöyle dediler: Bu âyetle bütün küfür, şirk ve nifak ehli kastedilmiştir. Allah’ın onlara ahdi ise rubûbiyetine delâlet eden deliller getirerek vahdaniyetini göstermiş olmasıdır. Allah’ın onlara ahdi hiç bir kimsenin benzerini getirmeye muktedir olamadığı mucizelerle peygamberlerinin doğruluğunu tasdik ettiği emir ve nehyidir. Bu ahdin bozulması ise delillerle doğru olduğu sabit olan hakikatleri kabul etmemeleri ve kitapları yalanlamalarıdır. Diğer bazı âlimler de şöyle dediler: Allah Teâlâ’nın sözkonusu ettiği bu ahid, insanları Hz. Âdem’in sulbünden çıkardığı zaman onlardan almış olduğu ahiddir. Bu ahdi bozmaları demek, ona uymamaları demektir. 411
    Fahreddin Razi, Allah’ın ahdi konusunda şunları söyler: Bu konudaki farklı görüşler şunlardır:
    1- Bu ahid ve misaktan maksat, Allah’ın kullarına, kendisinin birliğini, peygamberinin doğruluğunu gösteren delilleridir. Böylece bu, deliller ile tevhide sarılma hususunda bir ahd ve misak (söz) almış olur. Çünkü bu, deliller ile tevhide ve Peygamber’in doğruluğuna sarılmak demektir. İşte bundan dolayı da Cenâb-ı Allah’ın “Siz Bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin ki Ben de size olan ahdimi yerine getireyim” 412 âyeti pek yerinde olur.
    2- Bu âyetle kastedilmiş olanların, peygamberlerine indirilen kitaplarda Hz. Muhammed’i (s.a.s.) tasdik etmelerine dair kendilerinden ahd ve misak alınan; kendilerine Hz. Muhammed’in ve ümmetinin durumu açıklanan ehl-i kitabtan bir grup olması muhtemeldir. Böylece bu grup ahitlerini bozdular, ondan yüz çevirerek Hz. Peygamber’in nübüvvetini inkâr ettiler.
    3- Âlimlerden bir kısmı ise, bununla, insanlar zerreler şeklinde iken ve onları böylece Hz. Âdem’in sulbünden çıkararak, insanlardan almış olduğu misak kastedilmiştir demişlerdir.413
    Elmalılı, Allah’la yapılan ahidleşme konusunda şöyle der: O fâsıklar ki, antlaşmalarını, hem de Allah’ın anlaşmasını bozarlar; bunu da antlaşma ile belgeledikten sonra yaparlar. İlk yaratılışta “iyyâke na’budu ve iyyâke nesteıyn (ancak Sana
    409] 17/İsrâ, 34
    410] 2/Bakara, 40
    411] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, c. 2, s. 237
    412] 2/Bakara, 40
    413] Fahreddin Razi, Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 206-207
    AHİD
    - 95 -
    ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım dileriz” kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında yapılmış olan ezelî antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa ait genel kanunu, her iki taraftan antlaşma ile belgelenip te’kit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme ile takviye, diğer taraftan kalp ve dil bakımından iman ve ikrar ile kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve mîsakı kendi kendilerine bozmaya ve kaldırmaya kalkışırlar. 414
    Seyyid Kutub, bu ahidleşme konusuna şöyle açıklık getirir: “Allah ile beşer arasında akdolunan ahdin birçok çeşitleri vardır. Bunlardan biri insanoğlunun Halik’ını bilmesi ve O’na yönelip ibâdet etmesi için yaratılışında sahip olduğu fıtrî ahiddir. Allah’ın mevcudiyetine inanmak ihtiyacı, insan fıtratında daimîdir. Bu fıtrat, bazen şaşırıp yolunu sapıtır ve Allah’a ortak aramaya koyulur. Diğer birisi de, Allah’ın, Âdem’i (a.s.) yeryüzüne halife göndererek ondan aldığı ahittir. Allah, peygamberler vasıtasıyla her kavim ve milletten de ahitler almıştır. Ahidler gereğince yalnız Allah’a ibâdet etmeleri, hayatlarında Allah’ın şeriat ve nizamını hâkim kılmaları icab etmektedir. İşte fâsıkların bozduğu ahidler bu ahidlerdir. Verdiği sözde durmayıp Allah’la ahdini bozan kimse, aynı zamanda, Allah’la olan sözleşmesi dışındaki diğer ahidlerini de bozmuş sayılır. Zira Allah’ın ahdini bozmaya cür’et eden kimseden, hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Yeryüzündeki bütün sapıklık ve fesatlar, Allah’ın emrinden uzaklaşmak, O’nunla olan ahdi bozmak ve bağlanmasını emrettiği bağları koparmak yüzünden doğuyor. Yeryüzündeki anarşinin başı, Allah’ın beşer hayatını idare ve tanzim için seçtiği İlâhî nizamdan yüz çevirmenin sonucudur. İşte, neticesi mutlak sûrette hüsran olan yolun ayrılış noktası buradan başlar. Şu halde, yeryüzü Allah’ın nizamı ile idare edilmekten mahrum ve hayat da şeriat-ı İlâhîden uzak kaldığı müddetçe yeryüzünde huzur ve sükûn aranamaz.” 415
    Kur’an’da mü’minlerin vasıflarından bahsedilirken “Onlar emanetlerine ve ahidlerine/ sözlerine riâyet ederler.”416 diye buyrulmaktadır. Mü’minler fert halinde de olsalar, cemiyet halinde de olsalar, verdikleri sözlere riâyet ederler, emanetlere de hiyânet etmezler. Mü’minlerin omuzlarında pek çok emanet vardır; mü’minler her ne sûretle olursa olsun emanetlerini yerine getirirler. Çünkü doğru olmak insanların fıtratındandır; fıtrat da İslâm’dır. Onun için mü’minler, fıtratlarının doğru yoldan sapmasına müsaade etmezler. Bütün insanların Allah’a vermiş oldukları bir söz ve ahit vardır. Bu da bütün insanların Allah’ı tanımaları, O’na kulluk etmeleridir. Yüce Allah, insanların fıtratına kendi varlığını ve birliğini kabul edecek özellik vermiştir. İnsanların bozduğu her ahdin şahidi Allah’tır. Bunun için mü’min ahde vefâ gösterirken Allah’tan korkar ve sakınır.
    Mü’minler genel anlamda emanetlerden ve verdiği sözlerden sorumludurlar. Âyet-i kerime,417 nassın hududunu geniş tutarak kısaca her emaneti ve her ahdi içine alacak tarzda hüküm bildiriyor. Bu nitelikler her zaman ve her yerde mü’minlerin nitelikleridir. Müslümanlar bu niteliklere riâyet etmedikleri takdirde İslâm cemaati doğru istikameti bulamaz. Böyle bir toplumda, ortak hayat için konulacak temel kaidelere herkesin bağlanması, güvenmesi ve dayanabilmesi
    414] Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 245
    415] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, c. 1, s. 105
    416] 23/Mü’minûn, 8
    417] 23/Mü’minûn, 8
    - 96 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    için ahde vefâ ve emanete riâyet prensibi zaruridir. Bu prensibi tüm mü’minlerin örneği ve önderi Rasûlullah’ın hayatında açıkça görmekteyiz. O’na müşrikler bile güvenmiş, emanetlerini çoğu zaman O’na teslim etmişlerdir. Bir yandan düşmanlık, öbür yandan O’na güvenmek gerçekten düşündürücü bir haldir. İşte, kısa bir süre içerisinde İslâm’ın dünyaya hâkim olmasında Rasûlullah’ın bu ilkesinin büyük katkısı olmuştur.
    “Hayır, kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şüphe yok ki Allah sakınanları sever. Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir pahaya değiştirenlerin; işte onların âhirette hiçbir nasibi yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz ve onlar için acı bir azap vardır.”418 Ahde vefâ, Allah korkusuyla yakından alakalıdır. Bunun için sosyal muamelelerde dost ile düşman arasında herhangi bir ayrım yapılamaz. Her ikisi için de durum aynıdır. Ahde vefâ dünyevî bir menfaat karşılığında değiştirilecek bir husus değildir. Çünkü verilen söz Allah adına verilmiştir. Buradaki mesele Allah’a karşı verilen ahde vefâ meselesidir. Onun için de karşıdaki insanlar değil; Allah’ın emri gözetilir. 419
    Kur’ân-ı Kerim’de, Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’e, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e ahid verdiği ifade edilir.420 Bu ahid, genellikle emir veya tâlimat verme şeklinde açıklanmıştır. Yine Kur’an’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden de bahsedilmiş 421 ve Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmiştir.422 Allah’la yaptıkları muâhedeye sâdık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmiş,423 ahdini yerine getirmeyenler fesatçı/bozguncu olarak nitelendirilmiş424 ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların âhirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir.425 “Siz Bana verdiğiniz ahde sâdık kalın ki, Ben de size verdiğim ahdi îfâ edeyim” 426 mealindeki âyet değişik şekillerde tefsir edilmiştir. Bir yoruma göre âyette geçen birinci ahid, Allah’ın kullarına olan emir, yasak ve tavsiyeleri, ikinci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfatıdır. Diğer bir görüşe göre birinci ahid Allah’ın ahdi, yani kulları üzerindeki hakkı, ikinci ahid de kulların rableri üzerindeki haklarıdır. Bir hadise göre Allah’ın kul üzerindeki hakkı, kulun şirk koşmaksızın kendisine ibâdet etmesi, kulun Allah üzerindeki hakkı ise azap görmeden cennete girmesidir.427 Semavî dinler, Allah’la kulları arasında var olduğuna inanılan bir ahidleşmeye dayanır. Hz. Peygamberimiz, dua ederken, “Allah’ım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum” 428 der ve kendini O’na karşı daima sorumlu hissederdi.
    Mîsak
    Allah Teâlâ’nın bütün insanlardan ruhlar âleminde iken “misak” aldığı, mütevatir haberlerle (nassla) sâbittir. Bu bir anlamda Allah Teâlâ ile insanlar
    418] 3/Âl-i İmran, 76-77
    419] Beşir İslamoğlu, Mü’minlerin Özellikleri, s. 120-121
    420] bk. 2/Bakara, 125; 7/A’râf, 134; 20/Tâhâ, 115
    421] bk. 36/Yâsin, 60
    422] bk. 16/Nahl, 91
    423] bk. 48/Fetih, 10
    424] bk. 2/Bakara, 27
    425] bk. 3/Âl-i İmran, 77
    426] 2/Bakara, 40
    427] bk. Buhâri, Libas, 101; Müslim, İman 48
    428] Buhâri, Deavât 16; Tirmizî, Deavât 15
    AHİD
    - 97 -
    arasında tahakkuk eden, manevî mukaveledir. Her mü’min “Ne zamandan beri müslümansın?” sualine “Kalû Belâ’dan beri” diyerek, bu misakı zikreder. Dolayısıyla misak kelimesini ve kavramını iyi bilmek durumundayız.
    Önce kelime üzerinde duralım. Misak, ve-si-ka veya ve-sü-ka fiil kökünden gelir. Lûgatta “sağlam yapmak veya işi sağlama bağlamak” gibi mânâlara gelir. Vesseka; sağlam yaptı, tevsik etti ve resmîleştirdi demektir. Türkçe’de “delili tevsik etmek” şeklinde kullanılır. Bilindiği gibi tevsik; “vesseka” fiilinin masdarıdır. Türkçe’de ve-se-ka fiil kökünden gelen vesika kelimesi kullanılır. Meselâ: Vesikalık fotoğraf veya resmî vesika denilir. Vesak veya visak; aynı fiilden türeme iki isimdir; kendisiyle tevsik olunan, güçlendirilen ve sağlam bağlanan mânâsına kullanılır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Onun için küfredenlerle (savaş esnasında) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları mecâlsiz bir hâle getirdiğiniz zaman artık bağı güçlendirin (fe şüddû’l vesak). Ondan sonra ise ya iyilik (yapın), yahud fidye (alın). Yeter ki harp (erbabı) ağırlıklarını yanına bıraksın. (Emir) böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan (savaş olmadan da) elbette intikam alırdı. Fakat (cihadı emretmesi) sizi birbirinizle imtihan etmesi içindir. Amel (ve hizmet) lerini aslâ boşa çıkarmayız.”429 hükmü beyan buyurulmuştur… Yine bir diğer âyet-i kerime’de “Artık o gün (Allah’ın) azâbı gibi hiç kimse azab edemez. Onun vurduğu bağ gibi de (yûsiku) kimse bağ vuramaz”430 buyurulmuştur.431
    Misâk; kendisiyle bağlanılan söz, yapılan ve mutlaka yerine getirilmesi gereken anlaşma demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Hani Biz İsrailoğullarından Allah’dan başkasına ibâdet etmeyin, anneye, babaya, yakınlara iyilik yapın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin’ diye bir misak almıştık. Sonra dâ içlerinden az bir kısmı hâriç, yüz çevirdiler ve hâlâ da yüz çevirmekteler.”432 âyetinde, Allah Teâlâ’nın İsrailoğularından aldığı kuvvetli söz izah buyurulmuştur. Esasen bütün peygamberlerden ve onların şahıslarında bütün ümmetlerden misak alınmıştır. Nitekim: “Allah, peygamberlerinden ‘Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o kitap ve hikmeti) tasdik eden bir peygamber gelmiştir (gelecektir), ona kat’iyen iman ve ona mutlaka yardım edeceksiniz’ diye misak aldığı zaman dedi ki: ‘ikrar ettiniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecibemi) alıp kabul eylediniz mi?’ Onlar (cevaben) ‘ikrar ettik’ dediler. (Allah) dedi ki: “Öyle ise (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlik edenlerdenim.”433 âyetinde, bu husus açıkça belirtilmiştir. Ahd ü misâk; bütün peygamberler ve onların ümmetleri için geçerlidir. Bütün peygamberler insanları İslâm’a (Allah’a teslim olmaya) çağırmışlar ve karşılığında hiçbir ücret talep etmemişlerdir. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “Peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler, dinleri birdir.”434 buyurmasındaki hikmet budur.
    İslâm fıkıhında; misâk, ahd ve akd terimleri, mesûliyeti beraberinde getiren fiilleri (anlaşmaları) ifade için kullanılır. Daima taraflar vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâgûtu inkâr edip de, Allah Teâlâ’ya iman ederse o, muhakkak kopması mümkün
    429] 47/Muhammed, 4
    430] 89/Fecr, 25-26
    431] Geniş bilgi için bk. Abdülaziz el-Buharî, Keşfû’I Esrar, İst. 1308, c. IV, sh. 238; Ayrıca, Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, “Ahd” maddesi
    432] 2/Bakara, 83
    433] 3/Âl-i İmran, 81
    434] Sahih-i Buhârî, Kasasu’l-Enbiyâ 48, İst.1401, Çağrı Yay. c. IV, s.142
    - 98 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    olmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır (urvetu’l-vuskâ). Allah, hakkı ile işiten (her şeyi) kemali ile bilendir.”435 hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyette ve-se-ka fiil kökünden, “ism-i tafdil” kipindeki vüskâ kelimesi, tutulacak kulp anlamına gelen urve kelimesiyle kullanılmaktadır. Fahrûddin-i Razi, bununla ilgili olarak şunları zikretmektedir: “Bu (istiâretu’l mahsûs li’l ma’kûl) yani aklî olan bir meseleyi hissî olan bir şeye benzeterek teşbih etmektir. Çünkü bir şeyi tutmak isteyen kimse, onun kulpuna tutunur. Burada da böyledir. Bu dine tutunmak isteyen kimse, ona delâlet eden delillere yapışır. İslâm’ın delilleri, delillerin en güçlüsü ve en açığı olunca, bu delillerin el-Urvetu’l-Vüska diye isimlendirilmesi gerekmiştir.”436 Dikkat edilirse; kopması mümkün olmayan sağlam kulpun (urvetu’l-vüskanın) bir tarafında Allah Teâlâ vardır, diğer tarafında ise insan!.. Allah Teâlâ hâkimdir (hüküm koyucu). İnsan ise hükme mahkûmdur. Eğer insan misâkı bozar ve kopması mümkün olmayan sağlam kulpu bırakırsa, esfel-i safilîne yuvarlanır. Hesap gününü düşünen her mü’min, ruhlar âleminde gerçekşen misaka ve o misakın tabiî sonucu olan emânete sahip çıkmak mecburiyetindedir.
    Kalu Belâdaki Ahdimizi Hatırlamamak ve Sorumluluk
    Misak, yani kalu belâdaki “anlaşma” ne demektir? Ruhlar âlemindeyken Allah’a verdiğimiz sözü, niçin hatırlamıyoruz? Bu sözü hatırlamayışımız, bizi sorumluluktan kurtarır mı?
    Tefsir âlimlerinin büyük çoğunluğu, 7/A’raf Sûresi, 172. âyeti esas alarak, misakın ana rahminde başladığını, bu soru ve cevabın bedene ruh ilka edilme safhasında gerçekleştiğini ifade ederler.
    Allah’ın zamandan münezzeh olduğu dikkate alındığında bu mânâyı kavramak kolay olur. Değişik zamanlarda yaratılan insanlar, birbirlerine göre önce ve sonra gelmiş olsalar bile, Allah’ın ezelî ilminde hepsi hazırdırlar ve bu soruya birlikte muhâtap olmuşlardır.
    Misakta “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuyla insanların dikkatleri kendilerinde icrâ edilen İlâhî terbiyeye çekilmiş ve insan olarak terbiye gören bu bahtiyar kulların Allah’ın bu ihsânına karşı Ona iman ve ibâdet etmeleri gerektiği dersi verilmiştir. Misak üzerinde tartışmalara girerek bu temel mesajı unutmak doğru olmaz.
    Misak; “güçlendirme, anlaşma, sözleşme” gibi mânâlara geliyor. Ve “misak-ı ezelî,” Cenâb-ı Hakk’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna, ruhların “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap vermeleriyle tahakkuk etmiş oluyor.
    Tefsir âlimlerimizin çoğu ruhlara yapılan bu hitâbın “kelâmî” olmadığını, yani Kur’an ve diğer semâvî kitaplarda olduğu gibi bir hitap özelliği taşımadığını ifade etmişlerdir. Elmalılı Hamdi Efendi, bunun, meleklere verilen emirler gibi olduğunu ve “kelâm-ı lâfzî” ile olmadığını vurgular ve şöyle der: “Bunda da bizim anladığımız mânâda bir şâhit tutmak ile soru ve cevap vermek, hakiki mânâsıyla bir mukavele düşünmek lâzım değildir.”
    Buna göre, ruhlara sorulan bu soru, harfsiz ve kelimesiz bir hitaptır; ilham şeklindedir. Cenâb-ı Hak, Şems Sûresinde, güneşten başlayarak birtakım
    435] 2/Bakara, 256
    436] Fahruddin-i Razi, Mefatihû’l Gayb, Ank.1989, Akçağ Yay. c. V, sh.428
    AHİD
    - 99 -
    mahlûklarına kasem eder. Bu yemin edilenlerden birisi de “nefistir.” Ve âyette, mealen, şöyle buyurulur: “Nefse (kişiye) ve onu şekillendirene, sonra da ona kötülüğü ve takvâyı ilham edene (andolsun ki...)” 437
    Bu âyette, insan vicdanına iyi ile kötüyü birbirinden ayırma kabiliyetinin konulduğu beyan buyrulmuş, ona bu kabiliyetin verilmesi ise “ilham” olarak ifade edilmiştir. İşte “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu da böyle bir ilham olarak gerçekleşmiştir.
    Bu konuşma, bizim anladığımız mânâda, sesli, harfli, heceli bir konuşma değildir. Zaten o anda, beden teşekkül etmiş olmadığından bu konuşmayı ruhun kelâmı olarak anlamamız gerekir.
    Biz bu hitabın ve cevabın mâhiyetini bilmekten âciziz ve bundan sorumlu da değiliz. Ancak şu kadarını söylemek isteriz: Sâdık rüyada, bir mü’minin kalbine ulvî bir mânâ akıtılır. Ve rüyasında o mânâ istikametinde hareket etmeye karar verir. Sabahleyin uyandığında, Rabbinin onunla ilham yoluyla konuştuğunu anlar ve kalbine ilham edilen mânânın gereğini yerine getirmeye başlar. Rüyada Rabbinin onunla konuşması ve kendisinin de o ilhama göre hareket etmeye karar vermesi, uyanık âlemdeki konuşmalara ve kararlara hiç mi hiç benzemez.
    Misak konusunda iki ayrı soruya muhâtap oluyoruz. Birincisi “Misakı niçin hatırlamıyoruz?” diğeri ise “Bu hatırlamayış, bizi sorumluluktan kurtarır mı?”
    Önce, birinci soru üzerinde duralım: İnsanoğlu ana rahminde dört aylıkken, bedenine ruh ilka ediliyor. O ruh, beş ay kadar misafir kalacağı bu beden hakkında hiç bir bilgiye sahip değil. Ondan öte, kendisinin ruh olduğundan, görme, işitme gibi nice hislerle, akıl, hâfıza, hayal gibi mânevî sermayelerle donatıldığından da habersiz. Dünyaya geldiğinde de dünyayı tanımıyor. Çocukluk devrini geçiyor, büyüyor, genç oluyor. Aklını çalıştıran, kendini ve içinde yaşadığı âlemi değerlendiren, iç âleminde birtakım sorular üreten ve bunlara cevap arayan müstesna bir varlık haline geliyor. Bu haliyle bile, bebekliğini ve hele ana rahminde geçirdiği safhaları hatırlayamıyor. Sonra kalkıyor, “ben misak-ı ezelîyi niçin hatırlamıyorum?” diye soruyor.
    Soruya iki yönden yaklaşmak gerekir. Birincisi: Rabbimiz, bu dünyada, bizi çok şeylerle sınırlamış ve bunların tamamından fayda görüyoruz. Meselâ, görmemizi sınırlamış, bu yüzden her şeyi göremiyoruz. Eşyaya baktığımızda atomların o baş döndüren hareketlerini görebilseydik dengemizi kaybederdik, belki de dünyada yaşamamız mümkün olmazdı. Bastığımız topraktaki bütün bakterileri görebilseydik rahatça yürüyemezdik.
    Bu sınırlamaları yapan Rabbimiz, hâfızamıza da sınırlar koymuş. Bebekliğimizi, o safhada başımıza gelenleri ve daha öncesini, yani rahimde geçen devreleri hiç hatırlamıyoruz. İşte, rahim safhasında muhâtap olduğumuz, ama sonradan hatırlayamadığımız hâdiselerden biri de misak meselesi. Misakı hatırlayabilseydik, bu dünyada herkes Allah’a iman ederdi ve imtihan olmamızın da bir mânâsı kalmazdı.
    Diğer yönü ise şöyle: Peygamber mûcizelerinde çokça okuruz: Bir ağaç, mûcize olarak konuşur ve Allah Rasûlünün (s.a.s.) peygamberliğini tasdik eder.
    437] 91/Şems, 7-8
    - 100 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Daha sona yine eski haline döner, hiç bir şeyden habersiz, sürdürür hayatını.
    Cenâb-ı Hak, elma ağacına bir an için şuur verse ve ona “Seni elma verecek şekilde terbiye eden Ben değil miyim?” deseydi yahut bal arısına, “Seni bal verecek şekilde terbiye eden Ben değil miyim?” diye sorsaydı, bütün bu ve benzeri soruların cevabı, “Evet bizi terbiye eden Sensin” şeklinde olacaktı.
    Aynı soru insan ruhuna da sorulabilir: “Seni, insan ruhu olarak terbiye eden, maddî ve mânevî sermayelerle donatarak nice ilimlere ve marifetlere kabiliyetli kılan Ben değil miyim?” İnsan ruhu da bu sorunun cevabını, “Evet, beni böylece terbiye eden Sensin.” diye verecektir. Nitekim ruhlara bu soru sorulmuş, onlar da bu İlâhî hitaba, “Evet, Sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap vermişlerdir.
    “Misakı hatırlamayışımız bizi sorumluluktan kurtarır mı?” sorusuna gelince, bu soruya şöyle cevap verilir: “Allah, peygamberleri gönderdiğinde onlara bu ahdi haber verdi. İnsanlar hatırlamasalar bile peygamberlerin sözü, onların aleyhinde delil olmuştur. Çünkü bilirsin ki, bir insan namazından bir rekât terk etse ve bunu unutsa, ardından güvenilir kimseler bunu kendisine hatırlatsalar, onların sözü aleyhinde delil olur.”
    Bir mü’min, namazın her rekâtında, “âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” etmekle bir bakıma, misakını yeniler. Çevresini kuşatan ve onun yardımına koşan bütün varlıkların, İlâhî bir terbiyeden geçtiklerini düşünerek Rabbine şükreder. Sonra bu kâinatın bir küçük misâli olan kendi varlığına nazar eder. Ondaki bütün terbiye fiillerinin de yine onun menfaatine en uygun şekilde icrâ edildiğini görür.
    İşte insanın, kendisini içten ve dıştan kuşatan bu terbiye fiillerini düşünmesi, onu ibâdete sevk eder. Hayatının tüm anlarında: “Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz.”438 diyerek misakını yenilemiş olur. “Rabbimiz Sensin, ibâdetimiz de ancak Sanadır ve Senden başkasından da yardım dilemeyiz.” der. 439
    İslâm Ahlâkında Ahid
    Ahid ve va’d (vaad) terimleri, genellikle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de va’d ve bundan türemiş olan kelimeler, “Allah’ın iman eden ve salih ameller yapan insanlara maddî ve mânevî ecir ve mükâfat vereceğini bildirmesi” mânâsında geçer. Ahid kelimesi ise, ahlâkî kavram olarak genellikle “birine söz verme, vaad ve taahhütte bulunma, anlaşma yapma” mânâlarında kullanılmıştır. Hadislerde de bu mânâlar, hem ahid ve hem de va’d kavramlarıyla ifade edilmiştir.
    Kur’an’da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil; bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek sûretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur’an’a göre ahde vefâ, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu sûretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan mü’minin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur’an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur.
    438] 1/Fâtiha, 5
    439] Alaaddin Başar
    AHİD
    - 101 -
    İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine “ahde vefâ” veya “ahde riâyet” denir ki, her iki tabir de Kur’an’dan alınmıştır.440 “Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan ahde vefâ veya kısaca vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir. Ahlâkçılara göre ahde vefâyı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.
    Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde kâmil/olgun mü’minlerin vasıfları sayılırken, onların ahde vefâ gösterme özelliklerine işaret edilir.441 Kur’an’da ahde vefâ ile ilgili âyetlerde, kendileriyle yapılmış antlaşmaların hükümlerine riâyet ettikleri müddetçe, müslüman olmayan taraflara dahi verilen söz istikametinde uygulamada bulunulması emredilmektedir.442 Diğer ahlâkî faziletlerde olduğu gibi ahde vefâ göstermede de ümmeti için örnek bir yaşayış sürdürmüş olan Hz. Peygamberimiz’in Hudeybiye Antlaşması’ndan hemen sonra, yanındaki müslümanların itirazlarına rağmen, kendisine sığınan Ebû Cendel’i antlaşmanın gereği olarak müşriklere iade etmesi, O’nun verdiği söze bağlılığının en canlı örneklerinden birisidir. O’na “el-Emîn” sıfatının düşmanları tarafından bile verilmesinin, kendisinin ahde vefâ ve emanete riâyet faziletine kemaliyle sahip bulunmasından ileri geldiği bütün kaynaklarda belirtilmiştir. Nitekim O, konu ile ilgili hadislerinde ahde uygun hareket edilmesini imandan saymış, ahde aykırı davranmayı ise nifak alametleri arasında göstermiştir. Zira sözünde durmamak, sözüne güvenilmez olmak, imanın özünde bulunan sadakat kavramı ile çelişmektedir. Hâlbuki gerek Kur’an’da,443 gerekse hadislerde ahde vefâ ile sadakat arasında kopmaz bir bağ bulunduğu belirtilmiştir.
    İnsanların toplum hayatının gereği olarak birbirleriyle yaptıkları sözleşmelerin esaslarına uygun hareket etmelerinin, verdikleri sözleri mutlaka yerine getirmelerinin önemi üzerinde ısrarla duran İslâm ahlâkçıları, bu konuyu ekseriyetle “dilin âfetleri” başlığı altında incelemişlerdir. Ahlâkçılar, herhangi bir vaadde bulunurken, ileride ahde vefâ göstermeyen bir kişi durumuna düşmemek için, yerine getirilemeyecek hususlarda düşünmeden hemen “evet” demek yerine, söz veren tarafın ahdini yerine getirmesini engelleyen meşrû bir sebebin baş gösterebileceğini dikkate alarak, sözün ardından, “inşâAllah” denilmesini tavsiye etmişlerdir. 444
    Ahde vefâ bir ahlâk kuralıdır. Bu kaideye uyan, Allah’a verdiği ahde riâyet eden, bu şuura varan kimseyi Allah sever ve ikramına nail eder. Fakat Allah’ın ahdini ve verdiği yeminleri az bir pahaya değiştiren bir kimsenin âhirette hiçbir nasibi yoktur. Allah’ın indinde hiçbir değere sahip değildir. İnsanlar arasında da kimse ona değer vermez ve onu tezkiye edip temize çıkaracak kimse de olamaz. Ahde vefâ ve diğer hususlardaki ahlâkî kaide şudur ki; önce bütün ilişkilerde sorumluluk, Allah’a karşı olmalıdır. Öyle ise, Allah’ın gadabını icap ettiren
    440] bk. 2/Bakara, 177; 23/Mü’minûn, 8
    441] bk. 23/Mü’minûn, 8; 70/Meâric, 32
    442] bk. 9/Tevbe, 1, 4, 7
    443] bk. 2/Bakara, 177
    444] İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 1, s. 532- 535
    - 102 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    hareketlerden sakınıp, rızâsına nail olmaya çalışmak lazımdır. Bu konuda menfaat duygusu, yani basit kişisel çıkar hiçbir zaman ölçü olamaz. Toplumlar topyekün sapıtsa, hak yolundan ayrılsa bile mü’min için değişen hiçbir şey olmaz. Bu kural yine olduğu gibi kalır. Zira bu, Allah tarafından hükmedilmiştir. Rasûlullah müşrik bir toplumda bile bu kaideye uymuştur. Bu kural, Allah’ın rızâsını celbedecek, takvâsını kazanacak bir ahlâk kaidesidir.
    Bütün Âdemoğullarının Allah’a verdikleri bir sözü vardır. Allah ile yaptıkları bir ahidleri vardır. Bu antlaşma gereğince Âdem’in bütün zürriyetinin Allah’a inanmak, O’nun yüce ulûhiyeti için gerekli kulluk vecibelerini bilmek ve yerine getirmek mecburiyeti vardır. Allah’a iman akdi, O’nun ulûhiyet ve rubûbiyetini itiraf etmek, bu itirafını kâmil bir kulluğu gerektiren vecibelerini bilmek, mutlak bir itaat, derin bir teslimiyet ve şümullü bir kabullenmedir. İşte Allah Teâlâ yeryüzünün hilafet anahtarını önce Hz. Âdem’e teslim etmiştir. Bu hilafet, ancak Allah’a teslimiyet ile O’na tâbi olmaya bağlı bir hilafettir. Bunun tersi ise hilafet akdine muhalefettir.
    İnsanlar arası ilişkiler güven unsurunun hâkim olabilmesi için verilen ahde vefâ göstermek şarttır. Bu güven kazanılmadan sıhhatli bir toplumun oluşması mümkün değildir. Onun için İslâm, ahde vefâ prensibinde son derece titiz davranır ve bu hususta asla müsamaha göstermez. Zira ahde vefâ, toplum hayatını birbirine bağlayan en kuvvetli bağdır. Bir toplum ahde vefâ prensibine riâyet etmezse, o toplum kısa ömürlü olmaya mahkûmdur. 445
    Ahdi Bozmak
    Kur’ân-ı Kerim, ahde vefâyı emreder. Ahdi bozmayı, vefâsızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder. “İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah, onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü, ihtilaf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir.” 446
    Âyet-i Kerime, ahdini bozan insanları budala kadın gibi gösteriyor. Bir kadın ki ipliğini iyice eğirip sardıktan sonra tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu gerçekten çok yerinde bir teşbihtir. İnsanlar da şâyet bir ahitleşme yaparlarsa bu kadının durumuna düşmesinler diye, uyarılmaktadır. Özellikle mü’minlerin şahsiyetli olmaları, budala kadının derecesine düşmemeleri için ikaz edilmektedir. Bununla beraber, sabırsızlıktan, zayıflıktan ve iradesizlikten kurtulmaları için uyarılmaktadırlar.
    Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar. Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret, hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır. Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır. Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez.
    445] Beşir İslâmoğlu, a.g.e., s. 122-123
    446] 16/Nahl, 92
    AHİD
    - 103 -
    Âyette, ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır. Bir devlet bir veya birkaç devletle antlaşmalar imzalar, sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek antlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse, İslâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder. Verilen sözlerin ve antlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; İslâm, iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir antlaşmaya itibar etmez. Günah, isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış antlaşmaları reddeder. Gerek İslâm toplumunun gerek İslâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur.
    Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslâm’a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat, inançlarındaki samimiyet ve ihlâs, işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslâm’la tanışmalarına sebep olmuştur. Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla, kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir.
    Bir müslümanın sözü gerçekten Allah’a verilmiş bir sözdür. Müslüman, Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah’ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sâdık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır. “Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.” 447
    “Ahidleşip antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri çok iyi bilir. Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle eğirdikten sonra bozup parçalayan kadın gibi olmayın.”448 Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, hepsinden önemli olan Allah ile insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında Allah şahit tutularak veya Allah’ın adı anılarak yapılan ahidleşme veya anlaşmadır. Üçüncü tür ahid ise, Allah’ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahdin yerine getirilmesi de ilk ikisi kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır. Bu bağlamda, Allah’ın, anlaşmaları bozanları çok şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki, bu, yeryüzündeki karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebeplerinden biridir.
    Nahl sûresi 92. âyette anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları ve ihtilafların çözümünün kıyamet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için birer özür teşkil etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış propaganda yapması veya diğer(ler)ini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması doğru değildir. Eğer haklı olan taraf böyle yaparsa, yaptığını kıyamet günü kendi aleyhinde bulacaktır. Çünkü doğruluk ve adâlet, kişinin sadece teorilerinde ve amaçlarında doğru olması değil; aynı zamanda doğru metodlar ve araçlar kullanmasını da gerektirir.
    Yapılan yeminleri ve verilen sözleri tutmamak ve hile vasıtası yapmak, her
    447] 16/Nahl, 95; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 55
    448] 16/Nahl, 91-92
    - 104 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    şeyden önce vicdanların derinliklerinde yer eden inançları temelinden sarsar. Diğer kimselerin gözünde de inançlara olan bağlılık ve güveni yok eder. Aldatmak için bile bile yemin eden kimse hiçbir zaman için sağlam bir inanca sahip olamaz ve inandığı yolda dosdoğru yürüyemez. Bunun da ötesinde yemin ettiği halde yeminini bozan veya yalan yere yemin eden veya söz verdiği halde sözünde durmayan kimse, muhataplarının Allah’ın yolundan uzaklaşmalarına vesile olur. İtimadlar sarsılır, mü’minin emin/güvenilir kimse olduğu anlayışı darbe yer. Ahlâkî anlamda insan, ahdine vefâ gösteren, sözünde duran varlık diye tanımlanabilir. Mükemmel insanın tanımlarından biri budur.449 İman da, Allah’la kul arasında yapılan bir an(t)laşma, bir ahidleşmedir. Bu ahidleşmeye sadakat, hem mü’minin Rabbine karşı münasebetlere sâdık olmasıyla, hem de diğer insanlarla ilişkilerindeki sözleşmelere sadakatle kendini gösterir.
    Hadis-i Şeriflerde Ahde Vefâsızlık/Ahdi Bozmak
    Hz. Peygamberimiz’den bir rivâyet şöyledir: “Ahdine vefâsı olmayanın imanı da (dini de) olamaz.” 450
    Hadis-i şerife göre ahde vefâsızlık, küfrün en rezil şekli olan münafıklığın da belirgin niteliklerinden biridir. “Münâfığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyânet eder.”451; “Dört şey kimde bulunursa hâlis münafık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hiyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” 452
    “Bir kavim ahdinden dönerse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.”453
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.) yanımıza gelip şöyle buyurdular: “Ey muhacirler! Beş şey vardır, onlarla imtihan olacağınız zaman artık cemiyette hiçbir hayır kalmamıştır. Onların siz hayatta iken zuhurundan Allah’a sığınırım. (Bu beş şey şunlardır:)
    1- Zina: Bir toplumda zina ortaya çıkar ve alenî işlenecek bir hale gelirse, mutlaka o toplumda tâun hastalığı (bulaşıcı hastalık) yaygınlaşır ve onlardan önce gelip geçmiş toplumlarda görülmeyen hastalıklar yayılır. (Dün frengi, bugün AIDS, kanser..., yarın?!)
    2- Ölçü-tartıda hile: Ölçü ve tartıyı eksik yapan her toplum, mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve sultanın zulmüne uğrar.
    3- Zekât vermemek: Hangi toplum mallarının zekâtını vermezse mutlaka gökten yağmur kesilir. Hayvanlar da olmasaydı tek damla yağmur düşmezdi.
    4- Ahdin bozulması: Hangi toplum Allah ve Rasûlü’nün ahdini bozarsa, Allah, o toplumda, kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat eder ve ellerindeki
    449] N. Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, s. 146
    450] Beyhakî, es-Sünnetü’l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108
    451] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, c. 1, s. 45, no: 31; Tirmizî, İman 14
    452] S. Buhâri, Tecrid-i Sarih, c.1, s. 45, no: 32
    453] Muvatta, Cihad 26 -2/460-
    AHİD
    - 105 -
    (servet)lerin bir kısmını onlar alır.
    5- Kitabullah’la hükmetmeyi terk: Hangi toplumun imamları (liderleri) Allah’ın kitabı ile ameli terk ederek Allah’ın indirdiği hükümlerden işlerine gelenleri seçerlerse, Allah onları kendi aralarında savaştırır.” 454
    Ebû Hureyre (r.a.)’den Nebî’nin (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Aziz ve Celil olan Allah: Üç (sınıf insan) vardır ki, kıyamet gününde Ben bunların hasmıyım: 1- O kimse ki, bana (Mukaddes ismime) yemin eder de sonra ahdini bozar. 2- Bir kimse ki, hür (bir insan)ı köle diye satar da onun karşılığını yer. 3- Diğer kimse ki, bir işçi tutar, onu çalıştırır da ücretini vermez, buyurmuştur.” 455
    “Ahdini bozan her kişi için kıyamet gününde (halk arasında teşhir olunmak üzere) bir alâmet vardır. (o alâmet,) sözünü bozan gaddarın yanına dikilir, onunla bilinir.” 456
    Kur’an’da hem insanlar arası ilişkiler, hem de insanla Allah arası ilişkilerin temelinde ahid vardır. Ahde vefâ göstermek, hem insanlar arası ilişkilerin, hem de insan-Allah arası ilişkilerin esasıdır. Kur’an, ahde vefâyı insanın onur burçlarından biri olarak belirlemiş ve ahde vefânın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına dikkat çekmiştir. Prensipler şöyle konuyor: “Ahde vefâ gösterin, sözünüzde durun.”457 Ahde vefâsı olmayanın zâlimlerden olduğu anlaşılmaktadır: “Allah, ahdim zâlimlere ermez, buyurdu.” 458; “Ey iman edenler! Akitleri(n gereğini) yerine getirin.”459 Allah, ahd ü misakını bozanları şiddetle kınar, onların cezalandırılacaklarını belirtir. Bozulan bu sözleşme, ister Allah ile, ister Peygamber ile, isterse insanlar ile yapılan sözleşme olsun, bozanlar cezalandırılmayı hak ederler: “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.”460; “Onlar ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte husrâna/ziyana uğrayanlar onlardır.” 461
    Kur’an’a göre insan ruhuyla Allah arasında ezelde yapılmış bir anlaşma vardır ve dünya hayatı bu muâhedenin/ahidleşmenin icrâ yeridir. Kur’an, insanı bu anlaşmayı unutmamaya ve şartlarını yerine getirmeye çağırmaktadır. İman, bu ezelî mukavelenin bir kere daha hatırlanması ve itirafı, dünya hayatımız da bu sözleşme şartlarına uygun bir yaşayışın sürdürülmesidir. “Rabbi’in Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben Rabbiniz değil miyim?’ (demiştir.) “Evet, (buna) şâhidiz!’ dediler. Kıyamet günü, biz bundan habersizdik demeyesiniz.”462 Bu âyette dile getirilen ahd ü misakın mahiyeti hakkında müfessirler çok farklı yorumlara gitmişlerdir. Bu yorumlar şöyle gruplandırılabilir: Müfessirlerden çoğunluğu oluşturan grup bu âyeti, sembolik (remzî) bir anlatım olarak kabul ederler. Bunlara göre, Kur’an, bu üslup ile âdeta Allah’ın ulûhiyeti fikrinin, gerçekte insanın tabiatına/doğasına yerleştirildiğini, bunun da kavranabilir bir vakıa olarak meydana geldiğini anlatmak ister.
    454] Kütüb-i Sitte Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 17; s. 540
    455] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. Ve Şerhi, c. 6, s. 535
    456] Buhâri, Tecrid, c. 8, s. 477
    457] 17/İsrâ, 34
    458] 2/Bakara, 124
    459] 5/Mâide, 1
    460] 5/Mâide, 13
    461] 2/Bakara, 27
    462] 7/A’râf, 172
    - 106 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Diğer bir grup müfesir, bu ahd ü misakın fiilen meydana geldiğini kabul ederler. Bazı müfessirler ise, bu ahidleşme, fıtrî olması ve kelam-ı nefsîyi de içine alması itibariyle gerçek bir sözleşme gözüyle bakarlar. Dolayısıyla olayın fıtrî olması, fiilî olarak olmasına engel teşkil etmez görüşündedirler. Yine, bu âyette geçen “kaalû belâ” ifadesi hakkında, bunun ezelde mi, ana rahminde mi, yoksa bülûğ çağında mı olduğu hususunda çeşitli görüşler vardır.463 Bütün müfessirler, bu sözleşmeyi ister fıtrî, ruhî bir sözleşme olarak, isterse fiilî, kelâmî bir ahidleşme şeklinde kabul etsinler, insanlığın bu ahd ü misakla gerçek anlamda Allah’a söz vermiş ve O’nunla bir sözleşme yapmış olduğu hususunda söz birliği içindedirler.
    Mü’minler âhiretteki kazançlarını düşünerek ahidlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu ahidler, ister Allah ile kul arasında olsun, ister beşerî ilişkilerde olsun, hiçbir değişiklik arzetmez. Tağutlara itaat eden, Allah’ın hududunu çiğneyen, İslâm’ı kişisel ve toplumsal hayatında yaşama gayretinde olmayan insanlar, Allah’la yaptıkları ahdi, O’na verdikleri sözü bozmuşlardır. Bu kişilerin, diğer insanlara verdikleri sözlerini tutmaları da beklenemez.
    463] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 4, s. 2323-2338
    AHİD
    - 107 -
    Ahidle İlgili Âyet-i Kerimeler
    Ahd Kelimesinin İsim ve Fiil Şekillerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 46 Yerde): 2/Bakara, 27, 40, 40, 80, 80, 100, 100, 124, 125, 177, 177; 3/Âl-i İmrân, 76, 77, 183; 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 102, 134, 152; 8/Enfâl, 56, 56; 9/Tevbe, 1, 4, 4, 7, 7, 12, 75, 111; 13/Ra’d, 20, 25; 16/Nahl, 91, 91, 95; 17/İsrâ, 34, 34; 19/Meryem, 78, 87; 20/Tâhâ, 86, 115; 23/Mü’minûn, 8; 33/Ahzâb, 15, 15, 23; 36/Yâsin, 60; 43/Zuhruf, 49; 48/Fetih, 10; 70/Meâric, 32.
    Nezretmek, adamak Anlamındaki Nezr Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 270; 3/Âl-i İmrân, 35; 19/Meryem, 26; 22/Hacc, 29; 76/İnsan, 7.
    Ahid Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Ahde Vefâ (Verilen Sözü Yerine Getirmek): Bakara, 177; Al-i İmran, 77; Maide, 1; Ra’d, 20; İsra, 34; Mü’minun, 8; Ahzab, 1; Meâric, 32.
    Allah’a Karşı Verilen Sözü Yerine Getirmek: Bakara, 100; Al-i İmran, 76; Maide, 1, 7; En’am, 152; Ra’d, 19-20, 25; Nahl, 91, 95; Mü’minun, 8; Feth, 10.
    Münafıklar, Sözlerinde Durmazlar: Tevbe, 75-78.
    Mîsak: Bakara, 27, 63, 83, 84, 93; Al-i İmran, 81, 187; Nisa, 21, 90, 92, 154, 155; Maide, 7, 12, 13, 14, 70; A’raf, 169; Enfal, 72; Ra’d, 20, 25; Ahzab, 7; Hadid, 8.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 245
    2. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 236-238
    3. Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir) Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 206-208
    4. Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 104-105
    5. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. s. 140-141
    6. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. s. 68
    7. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 54-56; c. 4, s. 216
    8. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 1, s.532-535
    9. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 101-107
    10. Kelimeler, Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, 1, s. 37-40
    11. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 126-140
    12. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 20-21
    13. Kitabu’t-Ta’rifat, Terimler Sözlüğü, Cürcani, Bahar Y. s. 158
    14. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y. s. 143-146
    15. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 120-127
    16. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 30
    17. Verdiği Sözde Duranlar, Osman Karabulut, Şems Y.

     
    Cumartesi, 06 Şubat 2021 10:01

    AĞLAMAK - GÖZYAŞI

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    TAŞTAN DAHA KASVETLİ/KATI KALPLER: TAŞTAN SU ÇAĞLAR/TAŞ AĞLAR;
    O KALP SAHİBİNİN GÖZÜNDEN AKMAZ DAMLALAR
    • Ağlamak; Anlam ve Mâhiyeti
    • Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama ve Gözyaşı
    • Allah Rasûlünün Dilinde ve Gözünde Gözyaşı
    • Saâdet Asrında Gözyaşı
    • İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
    • Psikoloji ve Sağlık Açısından Ağlamanın Önemi
    • Gözyaşı Stres Düşmanıdır
    • Ağlamanın Zıddı; Gülme
    • Ağlayın, Su Yükselsin; Belki Kurtulur Gemi
    • Gözyaşıyla Islanmış Düşünceler
    “Bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı, Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da kasvetli/katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 236
    Ağlamak; Anlam ve Mâhiyeti
    Ağlamak, mahzun olup Allah korkusundan yahut herhangi bir dert, tasa acı, ümitsizlik ve bazen sevinçten dolayı gözyaşı dökmek demektir.
    Ağlamak kelimesi, Türkçe’de “ağmak”tan türemiştir. “Ağmak”, yükselmek, yukarı doğru çıkmak anlamına gelir. Dolayısıyla ağlamak, Türk dilinde, yükselmek demektir. “Ağı”, gözyaşı; ağılamak/ağlamak: Gözyaşı dökmek, ağlamak; gerçek anlamda yükselmek, içten dışa çıkmak, yukarı doğru gelmek demektir. 237
    Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama ve Gözyaşı
    Ağlamakla ilgili “bükâ” (ağlamak) kelimesi, Kur’an’da 7 yerde geçer.238 Gözyaşı anlamına gelen “dem’ ” Kur’an’da 2 yerde kullanılır.239 Çok ağlayan
    236] 2/Bakara, 74
    237] İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, s. 13
    238] 19/Meryem, 58; 17/İsrâ, 109; 54/Kamer, 7; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9; 44/Duhan, 29; 53/Necm, 60; 9/Tevbe, 82; 53/Necm, 43
    239] 5/Mâide, 83; 9/Tevbe, 92
    - 56 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    anlamında “evvâh” kelimesi de Kur’ân-ı Kerim’de 2 yerde geçer.240 Evvâh, keder ve acıma gösteren sesleri çok çıkaran, başkalarının acılarını benliğinde duyan, onlara duyduğu merhametten dolayı “ah!” edip ağlayan anlamlarına gelir. Kur’an’da Hz. İbrahim’in sıfatı olarak kullanılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de kâfirlerin katı kalpliliğine işaret edilmiş, Allah korkusundan ağlayan yumuşak kalpli, merhametli mü’minler cennetle müjdelenirken; katı yürekli kâfirlerin cehenneme gideceği haber verilmiştir. Yüce Allah, Kur’an’ın müslümanlara okunduğu zaman, onların ağlayarak secde ettiklerini ve Kur’an dinlemenin onların huşûunu/derin saygısını arttırdığını, kalplerinin titrediğini ifade eder.241 Kâfir ve münâfıklar için de şöyle denilir: “Artık kazandıkları/yaptıkları işlere karşılık ceza olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.”242 Güldürenin de ağlatanın da Allah olduğu vurgulanır.243 Kur’an’ın îcâzı karşısında onu dinleyenlerin derileri ürpermektedir. Müslümanlar, Allah korkusundan ağlayarak secde ederler. “Eğer Kur’an bir dağa indirilseydi dağ Allah’ın korkusundan baş eğmiş parça parça olmuş olacaktı.”244 Bu âyetlerden çıkan sonuç, Allah korkusu sebebiyle ağlamanın takdîre şâyan bir meziyet olduğudur.
    Bakara sûresi, 74. âyetinde Benî İsrâil’in kalplerinin kasveti/katılığı anlatılır ve mü’minlerin aynı duruma düşmeleri işaret yoluyla yasaklanır. İsrâiloğullarının bunca nimete rağmen, kalplerinin taş gibi, hatta taştan daha katı olduğu, çünkü nice taşın içinden su fışkırdığı, Allah korkusundan parçalandığı halde onların gözlerinden bir damla olsun su çıkmadığı dolaylı yolla ifade edilir. O yüzden mü’minler, yahûdileşmekten ve taş yürekli olmaktan kurtulmak için yumuşak kalpli olmalı, bunun belirtisi olarak da Allah için gözyaşı dökebilmelidir. “Bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı, Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da kasvetli/katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gâfil değildir.” 245
    Kurtubî diyor ki, âyette geçen “kasvet”; katılık, sertlik, kuruluk demektir. Kalplerin Allah’a yönelmekten, Allah’ın âyetlerine boyun eğip itaat etmekten uzak kalması, bundan bir eser taşımaması demektir. 246
    İbn Kayyim, katı kalbi, çok sert olan madene benzetiyor. Öyle bir maden ki, bunu nasihat, vaat ve ibret gibi dünyadaki hiçbir şey ve hiçbir sıcaklık yumuşatamıyor, o maden ancak cehennem ateşinde eriyor. İbn Kayyim şöyle diyor: Hiçbir kul için kalp katılığı ve Allah’tan uzak olmak kadar büyük ceza olamaz. Cehennem katı kalpleri eritmek için yaratılmıştır. Allah’a en uzak olan kalpler, katı kalplerdir. Katılaştığı zaman kaynaklar kurur.247
    İbn Kesîr, bu âyetin tefsiri olarak şu nakilleri aktarır: Ebû Necih, Mücâhid’den naklediyor: “Su fışkırtan veya su yüzünden yarılan ya da dağın tepesinden
    240] 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75
    241] 17/İsrâ, 107-109; 22/Hacc, 35; 19/Meryem, 58
    242] 9/Tevbe, 82
    243] 53/Necm, 43
    244] 59/Haşr, 21
    245] 2/Bakara, 74
    246] Kurtubî, El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, c. 2, s. 175
    247] İbn Kayyim el-Cevziyye, El-Fevâid, s. 138; naklen A. Bilâli, Arınma Yolu, 1/90
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 57 -
    yuvarlanan her taş, Allah’ın haşyetinden, Allah korkusundan dolayı bu durumlar olmuştur.” İbn Abbas, bu âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Taşlar, sizin kendisine çağrıldığınız hakikat karşısında bazen sizin kalplerinizden daha yumuşaktır.” Yahyâ İbn Ebû Tâlib, “taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar.” âyetin bu ifadesi, çok ağlamak demektir. “Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır”: Bu da az ağlamaktır. “Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukarıdan aşağı yuvarlanır”: Bu da, gözden yaş dökmeden kalp ile ağlamaktır, der. 248
    “İman edenlerin Allah’ı zikredip anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine Kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu fâsık/ yoldan çıkmış kimselerdir.” 249
    “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil (Ya’kub)’in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı. Nihâyet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler. Ancak tevbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler hâriçtir. Bunlar, Hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete, çok merhametli olan Allah’ın, kullarına gıyâben vaad ettiği Adn cennetlerine girecekler. Şüphesiz O’nun vaadi yerini bulacaktır.” 250
    “Siz bu söze mi hayret ediyor, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız! Haydi, Allah’a secde edip O’na ibâdet/kulluk edin!” 251
    “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketiyle alay ederlerdi. Ailelerine döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi. Mü’minleri gördüklerinde: ‘Şüphesiz bunlar sapıtmış’ derlerdi. Hâlbuki onlar, mü’minleri denetleyici olarak gönderilmediler. İşte o gün (âhirette) de iman edenler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar. Kâfirler, yaptıklarının cezasını buldular mı? (Elbette buldular)” 252
    “O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır. O gün birtakım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüş, hüzünden kapkara kesilmiştir. İşte bunlar kâfirlerdir, günahkârlardır.” 253
    “De ki: ‘Siz ona (Kur’an’a) ister inanın, ister inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka yerine getirilir. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur’an okumak) onların huşûunu/saygı ve korkularını artırır.” 254
    “Rasûl’e indirileni duydukları zaman, farkına vardıkları geçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: ‘Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şâhit olanlarla
    248] İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 388
    249] 57/Hadîd, 16
    250] 19/Meryem, 58-61
    251] 53/Necm, 59-62
    252] 83/Mutaffifîn, 29-36
    253] 80/Abese, 37-42
    254] 17/İsrâ, 107-109
    - 58 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    beraber yaz.” 255
    “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, muhakkak ki onu Allah korkusundan başını eğmiş, dağılıp parça parça olmuş görürdün.” 256
    Allah Rasûlünün Dilinde ve Gözünde Gözyaşı
    “Eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.” 257
    “İki göze ateş dokunmaz. Allah korkusundan dolayı ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyen göz.” 258
    “Yedi sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ onları, Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı kıyâmet gününde kendi İlâhî gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar:
    1. Âdil devlet başkanı,
    2. Allah’a ibâdet ederek gelişip büyüyen genç,
    3. Kalbi mescidlere bağlı adam,
    4. Allah için seven, Allah yolunda birleşen ve Allah yolunda ayrılan iki kişi,
    5. Asil-saygın ve güzel bir kadının fuhuş için dâvetine karşı ‘ben Allah’tan korkarım’ diyerek bu dâveti reddeden adam,
    6. Sadaka veren ve fakat sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek şekilde gizleyen kimse,
    7. Yalnız olarak Allah’ı zikredip de gözyaşı döken kimse.”259
    “Sinek başı kadar bile olsa, gözünden Allah korkusuyla yaş çıkan ve bu yaşı yanağına değecek kadar akan hiçbir mü’min kul yoktur ki, Allah onu (ebedî) ateşe haram etmesin!” 260
    “Kalbimizde acı, gözümüzde yaş var; ama dilimiz Allah’ın rızâsına aykırı bir söz söylemez.” 261
    “Kur’an hüzünle nâzil oldu; onu okurken veya dinlerken de hüzünlenip ağlayın veya ağlamaklı olun.” 262
    “Allah korkusundan ağlayan kişi, cehennemden âzâd edilecekitr.” 263
    “Allah’ı zikretmeksizin çok fazla söz söylemeyin. Çünkü Allah’ı zikretmeksizin çokça konuşmak kalp için katılıktır. İnsanlar arasında Allah’tan en uzak olan kişi, katı kalp sahibidir.” 264
    255] 5/Mâide, 83
    256] 59/Haşr, 21
    257] Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
    258] Dârimî, Cihad 15; Nesâî, Cihad 11
    259] Buhârî, Zekât 17; Müslim, Zekât 30
    260] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7283, c. 17 s. 585
    261] Buhârî, Cenâiz 43; Müslim, Fezâil, 62
    262] İbn Mâce, İkame 176
    263] Tirmizî, Fezâilu’l Cihâd 8, 12; Nesâî, Cihad 8
    264] Tirmizî, Zühd 62
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 59 -
    “Çok gülmeyin, çünkü çok gülmek kalbi öldürür.” 265
    “Allah saygısıyla ağlayan bir göz, memeden çıkan bir süt nasıl memeye gerisin geriye dönmezse onun cehenneme girmesi de öyle uzaktır.”
    “Dört şey vardır ki bedbahtlıktandır. Gözün donması (yaş akıtmaması), kalbin katılaşması, uzun emel ve dünyaya karşı hırs.”
    Allah korkusundan ağlayan, harama bakmayan ve Allah yolunda cihadda nöbet tutan kimselere cehennem ateşinin haram olduğu hadislerde belirtilmiştir. Hz. Peygamber, İbn Mes’ûd, Nisâ sûresi 41. âyetini okurken dolu dolu gözyaşı dökmüştür.266 Hz. Peygamber, kendisine kurtuluşun yolunu soran Ukbe bin Âmir’e, işlediği günahlardan dolayı ağlamasını tavsiye etmişti.267 İçinden gelerek ağlayamayanlara ağlar bir tavır takınmalarını öğütlemiştir. 268
    Rasûlullah (s.a.s.) hiçbir zaman kahkaha atmamış, ama yüzünden de gülümsemeyi eksik etmemiştir. O, Kur’an okurken, Kur’an dinlerken ağlamıştır. Rasûlullah, müslümanları çok acıklı durumlarda, cenaze arkasında yaka bağır yırtarak, çığlık atarak, söylenerek ağlamaktan alıkoymuştur. O, sessizce ağlar, yanaklarından yaşlar süzülürdü. Kızı Zeyneb’in çocuğu hastayken kucağına almış, ağlamış ve şöyle demiştir: “...Bu Allah’ın merhametli kullarının gönüllerine koyduğu rahmettir. Cenâb-ı Hak bu rahmeti, kullarından şefkatli olanlara ihsan eder.”269 Rasûlullah, acı ve ıstırap karşısında müslümanlara sabırlı olmayı tavsiye etmiş; bununla birlikte, insanların katı, taş yürekli olamayacaklarını, merhamet ve şefkat gözyaşlarının rahmet olduğunu, ağlamanın fıtrattan olduğunu söylemişlerdir.
    Hicretin ikinci senesinde ölen Osman bin Maz’ûn’un cenazesi üzerine eğilen Rasûlullah, onu öpmüş, sürekli ağlamıştır. Sadece İbn Maz’ûn için değil; bunun yanında, ölen veya şehid edilen bütün sahâbelerin cenâzelerinde, onlardan bahsederken de Hz. Peygamber, duygulanır ve zaman zaman da ağlardı. Ancak O, yukarıda belirtildiği gibi, sessiz sedâsız ağlar, gözyaşları yanaklarından süzülürdü. Rasûlullah, sesli ağlamayı yasaklamış; böyle bir hali, şeytan anırması olarak nitelemiştir.
    Burada düşen bir damla, orada dalgalar halinde gelen cehennem alevlerini nötr edecektir. Nitekim nüsûk derecesini, sıhhatini tam bilemediğimiz bir hadis rivâyetine göre, cehennem kıvılcımları ümmetin üzerine akın akın geldiği anda, elinde bir şişe -şişe bir semboldür, şişe, misal âlemine göre bir ifadedir- her yerde O’nun imdadına koşan Cibril beliriverir. Ve sorar Allah Rasûlü, “Nedir yâ Cibrîl?” Cebrâil: “Ümmetinin gözyaşları” buyurur. Ve onlar bu kıvılcımlara doğru saçılınca her şey toz duman olur gider. Allah Rasûlü (s.a.s.), başlıbaşına bir çığlıktı. O’nun gözyaşları önemlidir. Ve Allah Rasûlü, bütün hayatını, değişik tecellîler altında hep ümitle, yerine göre sevinçle, yerine göre ümmeti hakkında Cenâb-ı Hak’ın atâyâ vaadinde bulunmasıyla hep ağlamakla geçirmiştir.
    Âişe vâlidemiz diyor ki: “Yanımda yatıyordu. Bana o kibarlık timsâli insan
    265] Kütüb-i Sitte, hadis no: 7281, c. 17, s. 584
    266] Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 35; Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 247-248
    267] Tirmizî, Zühd 60
    268] İbn Mâce, Zühd 6; Müslim, Cihad 58
    269] Buhârî, Cenâiz 23; Müslim, Cenâiz, 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24
    - 60 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    dedi ki: “Yâ Âişe, müsaade ediyor musun kalkıp Rabbime ibâdet edeyim?” “Yanımda bulunmanı her şeye tercih ederim, ama Rabbinle arana girmek istemem” dedim. Ve derken izin aldı, kalktı. Bir efendi insan düşünün ki, Efendimiz, hanımının yanında yatarken gece Rabbine ibâdet etmeyi düşünüyor ve hanımından izin alıyor. Bunlar feministlerin kör gözlerine, sağır kulaklarına sokulsun. Ve kadına bakarken de bunun ötesinde değişik bakan insanların da kör hissiyatlarına çarpsın. Hz. Âişe anlatmaya devam ediyor: Kalktı, sabaha kadar ağladı, inledi. Öyle ağlıyordu ki sakalından şakır şakır yaşlar akıyordu. Neye ağlıyordu Allah Rasûlü? Allah, geçmiş ve gelecek günahlarını affetmedi mi? “Efelâ ekûnü abden şekûrâ ‘şükreden bir kul olmayayım mı?” Allah onun günaha giden yollarını tıkamıştı. O diyordu ki: Benim hakkımda böyle bir güzel bağışta bulunan Allah’a çok kulluk yapmayayım mı? Şükreden bir kul olmayayım mı? Bu defa da ondan dolayı ağlayarak gözyaşlarını ceyhun edecektir.
    “Şu söze mi hayret ediyorsunuz, Kur’an’a mı şaşıyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?”270 Ağlamanız lâzım, oysa gülüyorsunuz. Bu âyet nâzil olunca deniliyor ki, ashâb-ı kiram ağlamaya başladılar. Öyle bir çığlık ki Allah Rasûlü hücre-i saâdetlerinde duramadı. Dışarıya çıktı. Onların o ağlamalı halini görünce yanlarına çöktü. Kederde, tasada, ağlamada, gülmede bütün sahâbiler ve peygamber aynı hayatı paylaşıyorlardı. Oturdu ve O da ağlamaya başladı. Öyle ağlıyordu ki ağlaması ashâbınkini bastırdı. İşte Hayâtu’s-Sahâbe kitabında bunu görüyoruz.271 Ve sahâbî diyor ki: “Bu defa da ağlayanlar kendi ağlamalarını unuttu, O’nun ağlamasına ağlamaya başladılar! Ve Onun ağlaması ne kadar sürdü bilen ya da söyleyen yok. Allah Rasûlü ağlıyordu; gece hiç kimsenin olmadığı bir yerde, başını seccâdesine koyup gözyaşlarıyla onu ıslattığı gibi, insanların içinde de ağlıyor ve yüreklere yumuşaklık serpiyordu. Kasvet bağlamış gönülleri yumuşatmaya çalışıyordu. Ve Allah’a ancak yumuşak gönüllerle varılabilme hakikatini gösteriyordu.
    Niye ağlıyordu insanlığın iftihar tablosu?Allah’ın lütfuna ağlıyordu. Arkasında dalga dalga halkalar halinde, helezon halinde genişleyen ümmeti vardı. Ümmeti yönüyle tam kevsere/çokluğa mazhardı. Buna ağlıyordu. Ve ümmetinin inhirafları olacaktı, bunu da tahmin ediyor, biliyordu. Bir gün, havuzun başına suya gelen develerin suyun başından kovulduğu gibi, Nebî’nin mahşerdeki havuzunun başından bazılarının kovulacaklarını haber almıştı. Belki buna ağlıyordu. Kim bilir ne haltlar karıştırdıkları için kovulacaklar için bile “Ümmetî, ümmetî!” diye çığlık atıyordu.
    O, Allah’ın azametine ağlıyordu. Cenâb-ı Hak’ın cemâline ağlıyordu. Rahmetine ağlıyordu. Allah Rasûlü, “Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve seni de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nasıl olacak?”272 Bu âyetteki ifadeyle doluyor taşıyordu. İbn Mes’ud, diyor ki, Nisâ sûresini Rasûlullah’a okuyordum. 41. âyete (bu âyete) gelince Rasûlullah, “şimdilik yeter” dedi, bir de baktım gözlerinden yaşlar boşanıyor. 273
    270] 53/Necm, 59-60
    271] Hayâtu’s-Sahâbe (Hadislerle Peygamber ve Ashâbının Yaşadığı İslâmiyet), c. 4, s. 1479
    272] 4/Nisâ, 41
    273] Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 35; Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 247-248
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 61 -
    Peygamberlerin Ağlaması
    Bütün peygamberlerin yolu da buydu. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. İsmâil, Hz. İdris’i isim isim sayıyor, bunları ve hallerini hatırla diyor274 ve onların hatırlanması gereken hallerini anlatıyor:“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrâhim ve İsrâil’in (Ya’kub) soyundan, sıdka/doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”275 İşte bütün bu peygamberler, çok şefkatli, merhametli Rahmân’ın âyetleri okununca çenelerini büker, secdeye kapanır ve hıçkıra hıçkıra ağlarlar. “Onlar secde eden ve ağlayanlardır” diyor Kur’an. Toplumun, insanlığın dertlerini tanıyıp çözüm için mukaddes yüke hamallık yapanların, peygamberlerin hali bu; başka türlü de olamazdı. 276
    Rivâyete göre Hz. Âdem, cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilince, işlediği hataya o kadar çok ağlamıştı ki, bütün melekler ona acımışlardı. Sonunda bu kadar çok ağlaması affedilmesini sağlamıştı.277 Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ya’kub’un sevgili oğlu Yûsuf’un hasretiyle çok ağlamasından dolayı gözlerine perde indiğini haber vermektedir.278 Hz. Dâvud’un da Allah korkusundan günlerce ağladığı nakledilir.279 Diğer peygamberlerin de ağladıklarına dair âyetler280 ve hadisler vardır.
    Saâdet Asrında Gözyaşı
    Ebû Bekir (r.a.)... Hayatı ağlamayla geçer. Vefât ederken de öyle. Müşrikler neden onu Mekke’de istemezler? Muhrik bir sesi vardır. Namaza durunca hıçkıra hıçkıra ağlar. Çoluk çocuk, genç yaşlı etrafını sararlar, etrafında halkalar teşekkül eder. Ebû Bekir öyle bir insandır ki hayatında karıncayı bile incitmemiştir. Mekke’de onu istememek demek, insanlığı ve merhameti istememek demektir. Hz. Ebû Bekir’i Mekke’den dışarıya niçin çıkarmak isterler, bilir misiniz? “Bunun huşû ile namaz kılması ve ağlaması, bizim çoluk çocuğumuzu, gençlerimizi baştan çıkarıyor” diyorlardı. Sürülmesine, hicrete zorlanmasına sebep buydu. “Sen Mekke’de yaşayamazsın.” Niçin? “Okuduğun Kur’an, kıldığın namaz gönülleri çekiyor. Ağlamakla gönüllere giriyorsun!” O, çok ince bir insandır. Vefâtına yakın hastalığında Allah Rasûlü, “Ebû Bekir’e söyleyin, yerime namaz kıldırsın.” demişti. Bunun üzerine Âişe vâlidemiz der ki, “O ince kalplidir. Kur’an okurken ağlar o. Namaza durur ve ağlar!” Hz. Ömer, bunca şecaat ve sert yapısına rağmen, çok yufka yürekliydi. Bir kalbi kırığın yanında oturur, onunla hıçkıra hıçkıra ağlardı. Sahâbi diyor ki, çok defa namaz kıldırırken Kur’an okur, ağlar ve bayılırdı. Eve baygın insan gibi götürürdük, sonra da hasta ziyaret eder gibi ziyaretine gider gelirdik. 281
    Hz. Ömer, kız kardeşi Fâtıma’nın evinde dinlediği âyetlerin tesirinde kalarak
    274] 19/Meryem, 2, 16, 41, 51, 54, 56
    275] 19/Meryem, 58
    276] Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 148 vd.
    277] Ahmed bin Hanbel, Kitabu’z Zühd, s. 61
    278] 12/Yûsuf, 84
    279] Ahmed bin Hanbel, Kitabu’z Zühd, s. 61
    280] 19/Meryem, 58 ve öncesi
    281] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 52-53
    - 62 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    ağlamış ve müslüman olmuştu.282 Hz. Ebû Bekir’in de yufka yürekli olduğu, Sevr mağarasında ağladığı, Hz. Peygamber’in vefât edeceğini sezince gözyaşı döktüğü bilinmektedir.283 Tebük seferine katılamayan Kâ’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebî’ ve Hilâl bin Ümeyye kusurlarını affettirmek için hüngür hüngür ağlamışlardı.284
    Hz. Fâtıma, ablası Rukiyye’nin kabri başında sessizce ağlar, Rasûlullah (s.a.s.) da mübârek elbisesinin ucuyla onun gözyaşlarını silerdi. Kâfirler Hz. Câbir ibn Abdullah’ın babasını Uhud’da işkenceyle şehid etmişler, Câbir ile bacısı, şehid babalarına sarılıp ağlamışlar ve Rasûlullah onları bundan alıkoymamıştır.
    İslâm’a göre sadece insanlar ağlamaz; yer, gök, mü’minin gökyüzünde bulunan rızık ve amel kapıları, melekler, hayvanlar, diğer canlılar dahi ağlamaktadır. Firavun ve âl-i Firavun’un (denizde boğulup helâk olmasına) gök ve yer ağlamamış ve onların azapları ihmal edilmemiştir.285 Rasûlullah bir gün hutbe okurken, üzerinde bulunduğu hurma kütüğü inlemiş, o, mübârek elini kütüğün üzerine koyduğunda susmuş; Rasûlullah, o kütüğün, işittiği zikrullah için ağladığını söylemiştir. 286
    Bekkâûn: İslâm tarihinde bekkâûn, yani ağlayanlar denilen yedi zat vardır. Bunlar, Tebük seferi öncesinde Rasûlullah’a gelerek gazâya katılmak istediklerini, fakat yiyecekleri ve binecek develeri olmadığını söylediklerinde Rasûlullah onlara binecek hayvan kalmadığını bildirmişti. Bu cevap üzerine onlar ağlayarak geri dönmüşlerdi. Bu mücâhidler hakkında şu âyet nâzil olmuştur: “Kendilerine binek sağlaman için sana geldiklerinde: ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayıp infak edecek bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur).”287 Bu zatların, Sâlim bin Umeyr, Uleyye bin Zeyd, Ebû Leylâ el Mâzinî, Seleme bin Sahr, Irbad bin Sâriye, bazı rivâyette Abdullah bin Mufaddal, Ma’kıl bin Yesâr veya Amr bin Gunme oldukları kaydedilmektedir. 288
    Münâfıklar hakkında da Allah Teâlâ şu âyeti indirmiştir: “Allah’ın rasûlüne muhâlefet etmek için (sefere çıkmayıp) geri kalanlar, oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta/işlemekte olduklarının karşılığı cezâ olarak çok ağlasınlar, az gülsünler!” 289
    Ashâbın Allah Korkusundan Dolayı Ağlaması
    “Siz bu söze mi hayret ediyor, gülüyor da ağlamıyorsunuz!”290 âyetleri nâzil olduğu zaman Suffe ashâbı, yanakları ıslanıncaya kadar gözyaşı döktüler. Onların iniltilerine Rasûlullah’ın da ağlaması üzerine diğer ashâb da ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Allah korkusundan dolayı ağlayan, cehenneme
    282] İbn Hişâm, 1/230
    283] Buhârî, Fezâilu’ Ashâbi’n-Nebî, 2; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 2
    284] İbn Hişâm, 4/945
    285] 44/Duhan, 29
    286] Buhârî, Menâkıb 25; Tirmizî, Cum’a 10, Menâkıb 6; Nesâî, Cum’a 17
    287] 9/Tevbe, 92
    288] Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, 10/413
    289] 9/Tevbe, 81-82; Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 14, s. 141
    290] 53/Necm, 59-60
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 63 -
    girmez. Tevbe etmeksizin günahta ısrar eden kimse de cennete girmez. Eğer siz, günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ mutlaka günah işleyen bir kavim yaratır, onları affederdi.” buyurdu. 291
    “Bunu yapamazsanız ki elbette yapamayacaksınız, kâfirler için hazırlanan ve yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korkun!”292 âyetini Rasûlullah okudu ve şöyle dedi: “Cehennem kızarıncaya kadar bin sene yakıldı. Beyazlanıncaya kadar bin sene daha yakıldı. Simsiyah oluncaya kadar bin yıl daha yakıldı. O, alevi asla sönmeyen simsiyah bir ateş oldu.” Bunun üzerine, Rasûlullah’ın (s.a.s.) önünde bulunan bir zenci, yüksek sesle ağlamaya başladı. Cebrâil (a.s.) inerek: “Önündeki bu ağlayan kimdir?” diye sordu. Rasûlullah: “Habeşli bir adamdır” dedi ve onu övdü. Cebrâil (a.s.) de, Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu bildirdi: “İzzetim, celalım ve arşımın üstündeki makamım hakkı için, dünyada Benim korkumdan dolayı ağlayan kulumu, cennette çok güldüreceğim.” 293
    Ali bin Ebû Tâlib’in torunu Hasan bin Muhammed’den: Ömer bin Hattab, cuma günü hutbede: Güneş yuvarlanıp devrildiği, yıldızlar döküldüğü, dağlar yerinden oynayıp yürüdüğü, develer salıverildiği, vahşi hayvanlar toplandığı, denizler kabardığı, Ruhlar (bedenlerle) birleştiği, diri diri gömülen kıza ‘hangi suç yüzünden öldürüldün?’ diye sorulduğu, defterler açıldığı, gökyüzünün perdesi kalktığı, cehennem alevlendiği ve cennet yaklaştırıldığı zaman, herkes ne hazırlamışsa onu bilecek.”294 âyetine kadar okudu, hüngür hüngür ağlamaktan ilerisine devam edemedi.”
    Yine Hz. Ömer, “Rabbinin azâbı mutlaka gerçekleşecek, ona mâni olacak hiçbir şey yoktur.”295 âyetlerini okuyunca onların tesirinden rahatsızlandı ve yirmi gün yatakta yattı. Hz. Ömer, Kur’an okuduğunda, bazen boğazı tıkanır, yere düşünceye kadar ağlardı. Sonra da evine kapanırdı. 296
    Osman bin Affan (r.a.), bir kabrin başında durduğu zaman gözyaşları sakallarını ıslatıncaya kadar ağlardı. 297
    Abdullah bin Ömer, Mutaffifîn sûresini okudu: “İnsanlar, hesaba çekilmeleri, için, âlemlerin Rabbinin huzurunda durdukları zaman...”298 âyetine gelince düştü, ağlamaktan gerisini okuyamadı. 299
    İbn Ömer (r.a.), Bakara sûresinin şu iki âyetini her okuduğunda ağlardı: “İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker ve dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder, Allah her şeye kaadirdir.” 300
    Hz. Ömer bin Hattab’a, Kadisiye Savaşında alınan ganimetler getirildi. Hz. Ömer, ağlayarak ganimetleri elleriyle karıştırıyordu. Yanında bulunan Abdurrahman bin Avf: “Yâ emîra’l-Mü’minîn, bugün sevinilecek ve neşeli olunacak
    291] Beyhakî, Terğîb 5/190
    292] 2/Bakara, 24
    293] Beyhakî, Terğîb 5/194
    294] 81/Tekvîr, 1-14
    295] 52/Tûr, 7-8
    296] Hılye, 1/51
    297] Tirmizî, Terğîb 5/322; Hılye, 1/61
    298] 83/Mutaffifîn, 6
    299] Müsned, Ahmed bin Hanbel, Sıfatu’s-Safve, 1/254
    300] 2/Bakara, 284
    - 64 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    bir gün, sen niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer: “Evet haklısın, fakat böyle büyük servete kavuşan toplumların arasına kin ve düşmanlık girer” diye cevap verdi. Sonra şöyle duâ etti: “Allah’ım, bu malın, Ömer’i denemek için bir fitne ve tuzak olmasından Sana sığınırım.” Daha sonra şu âyeti okudu: Onlar, verdiğimiz mallarla, evlâtlarla, kendilerine yardım edip iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? (Hayır) onlar farkında değiller.” 301
    Abdurrahman bin Avf oruçluydu. Yemek getirdiler. Yemeği görünce şöyle dedi: “Benden daha hayırlı olan Mus’ab bin Umeyr şehid olduğunda kefen olarak bir küçük aba/örtüye sarıldı. Başı örtülünce ayakları, ayakları örtülünce de başı açıkta kalıyordu. Benden daha hayırlı olan Hamza da şehid olduğunda böyle olmuştu. Daha sonra servetimiz alabildiğine çoğaldı. İyiliklerimizin karşılığını bu dünyada almaktan ve âhirete bir şey kalmamasından korkarım” dedi ve ağlamaktan yemek yiyemedi. 302
    İnsanlığın Derdiyle Dertlenip Hüzünlenmenin Göstergesi: Gözyaşı
    İnsana ağlama ve gülme özelliğini veren Allah’tır. Gülmek ve ağlamak, insan varlığının sırlarından birisidir. Yapısı ve rûhî giriftliği bakımından insanın organik yapısından aşağı kalır yanı yoktur. Her iki olayın meydana gelmesinde hem organik faktörler, hem de psikolojik faktörler iç içe, yan yana faâliyet gösterir. İnsanı ağlatan ve güldüren, gülme ve ağlama sebeplerini yaratan Allah’tır. “Güldüren de O’dur, ağlatan da O’dur.”303 Gizli sırlar gereği, insanı bir olaya güldürürken, bir olaya ağlatır. Bu gün ağlattığı olaya, belki yarın güldürebilir. Ağlamak ve gülmek, değişen psikolojik hallerin, eşya ve ortamların, insan ruhunda hiçbir zaman aynı kalmayan değer ve arzuların bir sonucudur. Herkes, başına gelen şeylere bağlı olarak ağlar ve güler. Bazılarının ağladığı şeye bazıları gülebilir. Ağlamak ve gülmek, bazı kere aynı sebeple de olur. Önceleri bir şeye gülen insan, daha sonra güldüğü şeyin neticesini görerek ağlayabilir. Keşke yapmasaydım, gülmeseydim diyebilir. 304
    Allah iki zıddı bir şahısta yaratmıştır. Bir kimseyi hem ağlatır, hem güldürür. Bu iki olay birbirine zıttır. Müfessirler, âyette geçen güldürme ve ağlatma olaylarını, mutlu etme ve hüzünlendirme olarak da değerlendirmişlerdir. 305
    Hayatın her döneminde insanların tepkilerini göstermede özel yeri olan ağlamanın dinî hayatta da önemi vardır. Bütün semâvî dinlerde (ki asılları İslâm’dır) bugünkü şekilleri itibariyle bile aşırı derecede gülmek hoş karşılanmaz; buna karşılık ağlamak tavsiye edilir. Kur’an da az gülmeyi, çok ağlamayı tavsiye eder.306 Kur’an, ağlayarak yere kapanıp secde edenleri över ve bu hareketin huşûyu/saygı duygusunu arttırdığını ifade eder. Bu sûretle ince ve hassas kalbi över307 kaba ve duygusuz kalbi taşa benzeterek yerer. 308
    301] 23/Mü’minûn, 55-56; Beyhakî, 6/358; Kenzu’l-Ummâl, 2/146
    302] Buhârî; Hılye, 1/110
    303] 53/Necm, 75
    304] Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İnsan Psikolojisi, s. 25
    305] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 473-474
    306] 9/Tevbe, 82
    307] 17/İsrâ, 109
    308] 2/Bakara, 74; 3/Âl-i İmrân, 159; 22/Hacc, 35; 57/Hadîd, 16
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 65 -
    Zâhidler üzüntüden, ârifler sevinçten ağlar. Ağlamanın sebebi, Allah korkusu ve sevgisi, cehennem, kıyâmet ve ölüm olabildiği gibi; dünya ile ilgili üzüntü ve acılar da olabilir. İslâm’da bedenî, âilevî, dünyevî felâket ve acılara ağlamayıp sabır ve tahammül göstermek tavsiye edilmekle birlikte, bu durumlarda taşkınlık yapmadan ağlamak yasaklanmamıştır. Buna karşılık “nevha” , yani isyânı andıracak şekilde bağırıp çağırarak, saçını başını yolarak ölü arkasından ağlamak kesin olarak haram kılınmıştır. Kalben üzülmek ve gözyaşı dökmekte ise dinen mahzur yoktur. Nitekim Hz. Peygamber, oğlu İbrâhim’in ölümüne ağladığı için kendisine hayretini ifade eden bir sahâbiye, “Kalbimizde acı, gözümüzde yaş var; ama dilimiz Allah’ın rızâsına aykırı bir söz söylemez”309 buyurmuşlardı.
    İslâm’da dinî his ve heyecanla ağlamak tavsiye edilmiş ve bu tür ağlamalar karşılığında büyük sevap vaad edilmiştir. Meselâ, kimsenin bulunmadığı bir yerde Allah’ı zikredip ağlayan mü’minin âhirette Allah’ın özel lutfuna nâil olacağı,310 Allah korkusundan ağlayan kişinin cehennemden âzâd edileceği311, Allah korkusundan ağlayan, harama bakmayan ve Allah yolunda cihadda nöbet tutan kimselere cehennem ateşinin haram olduğu312 hadislerde belirtilmiştir.
    Hz. Peygamber, “Kur’an hüzünle nâzil oldu; onu okurken veya dinlerken de hüzünlenip ağlayın veya ağlamaklı olun.”313 Nitekim kendisi de İbn Mes’ûd, Nisâ sûresi 41. âyetini okurken dolu dolu gözyaşı dökmüştür. 314
    Hz. Ömer, kızkardeşi Fâtıma’nın evinde dinlediği âyetlerin tesirinde kalarak ağlamış ve müslüman olmuştu.315 Hz. Ebû Bekir’in de yufka yürekli olduğu, Sevr mağarasında ağladığı, Hz. Peygamber’in vefât edeceğini sezince gözyaşı döktüğü bilinmektedir.316 Hz. Peygamber, kendisine kurtuluşun yolunu soran Ukbe bin Âmir’e, işlediği günahlardan dolayı ağlamasını tavsiye etmişti.317 Tebük seferine katılamayan Kâ’b bin Mâlik, Mürâre bin Rebî’ ve Hilâl bin Ümeyye kusurlarını affettirmek için hüngür hüngür ağlamışlardı.318 İçinden gelerek ağlayamayanlara ağlar bir tavır takınmaları tavsiye edilmiştir. 319
    “(Cennete girmeyi hak eden mü’minler şöyle) derler: ‘Bizden hüznü, tasayı gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok nimet verendir.”320; Allah’ı râzı etmeye koyulmuş mü’minin hüznü cennette bitecek. Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefâtı sırasında başucunda ağlamakta olan Fâtıma’sına söylüyordu: “Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek!” Evet, o güne dek hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu: “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!”
    309] Buhârî, Rekaik 24; Müslim, Zekât 91
    310] Buhârî, Rekaik 24; Müslim, Zekât 91
    311] Tirmizî, Fezâilu’l Cihâd 8, 12; Nesâî, Cihad 8
    312] Dârimî, Cihad 15; Nesâî, Cihad 11
    313] İbn Mâce, İkame 176
    314] Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 35; Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 247-248
    315] İbn Hişâm, 1/230
    316] Buhârî, Fezâilu’ Ashâbi’n-Nebî, 2; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe 2
    317] Tirmizî, Zühd 60
    318] İbn Mâce, İkame 176
    319] İbn Mâce, Zühd 6; Müslim, Cihad 58; Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, s. 79 vd.
    320] 35/Fâtır, 34
    - 66 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları? Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir bir kaybedilen dayanaklar: Abdulmuttalib, Ebû Tâlib, Hz. Hatice ve peş peşe gelen evlât acıları, ölümleri. Tabii bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle o çok ağlamış, az gülmüştü.
    Kan, ter, gözyaşı... Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dâvâ uğruna dökülen kanların bile karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle; kim çalışarak ter dökmüş de karşılığını almamış? Bu ister mü’min ister kâfir olsun, yasa herkes için geçerli, “insan için” diyor Kur’an; “İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır.”321 Gözyaşı da öyle, zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır. Bu üç damla bedeldir, bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrûlaşır. Kan, toprağın; ter, ekmeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.
    “Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.”322 Sahi, nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur’an; imanınızın, Kur’an’ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın mânevî bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz, diye soruyor. Gerçekten, nasıl beceriyorsunuz bunu? Tabii ki, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdumduymazlık derler, hamâkat derler...
    Eğer bilseydik Önderimiz Efendimiz’in bildiğini, çok ağlayıp az gülerdik. O yakîn derecesinde biliyordu gadabı, kahrı, cehennemi. Bu gerçeklerin ârifiydi O. Biz de bunları “irfan” derecesinde bilseydik Onun gibi yapacak, çok ağlayacak, az gülecektik. Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan gözyaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.
    Eğer bilseydik günah hedeflerini on ikiden vuran istiğfâr silâhının mermileri gözyaşıdır, gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık. Eğer bilseydik duâlarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu, onlara gözyaşından kanatlar takmaktır, Yunus gibi “ağla gözlerim ağla, gülmezem ayruk” diyecektik. Eğer erseydik sırrına “Yevme lâ yenfau mâlun ve lâ benûn (O günde malın da evlâtların da faydası olmaz)” ifadesinin, bir “kalb-i selîm’e sahip olmak için, değil birkaç damla yaşı, bir çift gözü bile fedâ edecektik.
    Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir; bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir. Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık. Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik. İhsan düzeyinde inansaydık Allah’a, azaba, ikaaba, mîzana, hesâba, gözümüzden yaş değil; kan akıtırdık. Öyle buyurmuştu ya Yesrib’li delikanlı için Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz: “Allah korkusu, kardeşinizin yüreğini dağladı.”
    Evet, bütün bunları anlayabilseydik, ağlayabilecektik. “Melâli bilmeyen nesle âşinâ değiliz” diyordu Hâşim. Biz âşinâ olduk ey şâir, hem de öylesine âşinâ olduk ki, bu İslâm irfanının nebevî yöntemlerini “romantizm” sayanlar bile çıktı içimizden. Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mâzereti var: Kalp katılığı; o da
    321] 53/Necm, 39
    322] 53/Necm, 60
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 67 -
    meşru değil.
    “Şarkı görmez, garbı bilmez, edepten yok pâyesi
    Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz, bütün sermâyesi.”
    Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler. İşte biz böyle olduk. 323
    Psikoloji ve Sağlık Açısından Ağlamanın Önemi
    Bilim adamları gözyaşını, gözü mikrobik hastalıklardan koruyan, tahriş edici maddelerin tesirini ortadan kaldıran ve gözü ıslak tutan bir vücut sıvısı olarak tarif ederler. Fakat duygusal sebeplerle meydana gelen gözyaşının açıklamasını şâirlere bırakırlar.
    Araştırmalar, gözyaşının, ağlama esnasında insandaki moral bozukluğunu giderdiğini ortaya çıkarmıştır. İnsan, genellikle “ağla, rahatlarsın” deyim ve tavsiyesini kullanmasına rağmen, ağlamanın ne işe yaradığını tam olarak bilememektedir. W. Frey, ağlama sırasında insanın gözyaşı ile vücutta strese sebep olan maddeleri attığını iddia etmekte ve teorisini ispatlamak için, birtakım deliller ileri sürmektedir. Gözyaşının salgılanmasını düzenleyen salgı bezleri vücuttaki manganezi yoğunlaştırarak dışarı atarlar. İnsanda mizaç değişikliklerine sebep olduğu bilinen manganez, gözyaşında kandaki miktarından otuz kat daha fazladır.
    Bilim adamlarına göre son tesbitler, iki türlü gözyaşı bulunduğunu göstermiştir. Birincisi, tahriş edici maddelerin meydana getirdiği gözyaşı, ikincisi hissî/duygusal sebeplerin meydana getirdiği gözyaşıdır. Duygusal sebeplerle akan gözyaşının içeriğinin diğerinden farklı olduğu ve hissî gözyaşlarının % 24 oranında daha fazla protein içerdiği gösterilmiştir. Stres esnasında salgılanan üç madde; lösin-enkefalin (ağrı hissini düzenler), ACTH (strese cevabın başlamasına sebep olur) ve prolaktin (memelilerde süt üretimini düzenler) iki tür gözyaşında da bulunmuştur. Prolaktin, süt salgılanmasının yanında gözyaşı salgılanmasını da temin eder. Böylece, ağlamanın cinsiyete göre farklılık göstermesi ve kadınların daha çok ağlamasının sebebi anlaşılmıştır.
    Evet, kadın ve erkek arasında ağlama sıklığı açısından önemli farklar vardır. Bir aylık bir sürede kadınlar, erkeklerden 4 kat daha fazla ağladıklarını ifade etmişlerdir. Kadınların kanındaki prolaktin seviyesi erkeğinkinden % 60 daha fazladır. Hâlbuki, kız ve erkek çocuklarda prolaktin seviyeleri ve ağlama sıklığı aynıdır. Kadınlarda 55 yaşından sonra prolaktin seviyesi düşer ve göz kuruluğu başlar. Yaşlı kadınlarda göz kuruluğu sendromuna sıkça rastlanması bundandır. Bu durumda, gözyaşı bezleri kâfi miktarda yaş salgılayamadığı için göz, yeterince ıslanıp kayganlaşamaz. Ancak bu kadınlar, normalde göz kuruluğundan bahsetseler bile, hissî durumlarda zor da olsa yine ağlayabilmektedirler. Hatta birçok hasta, göz kuruluğundan kurtulmak için duygusal şeyleri hatırlayıp kendilerini ağlamaya zorlayarak gözlerini ıslatır. Bu tür hastalarda hissî gözyaşlarının meydana gelmediği, buna karşılık tahriş edici sebeplerle meydana gelen gözyaşının aktığı görülür.
    323] Hakkı Gökbel, Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, T.Ö.V. Y. s. 267 vd.
    - 68 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Araştırmanın enteresan neticelerinden birisi de kadınların % 85’inin, erkeklerin % 73’ünün ağladıktan sonra kendilerini daha iyi hissettikleri idi. Ayrıca ağlamamız lâzım geldiğinde duygularımızı bastıracak olursak fizikî ve psikolojik olarak kendimizi daha kötü hissedeceğimiz de bilim adamlarının görüşleri arasındadır.
    Pitsburg Hemşire Okulunda yapılan bir araştırma, sağlıklı insanların, ülserli hastalardan ve bağırsak rahatsızlığı bulunanlardan daha kolay ağlayabildiklerini gösterdi. Bundan da anlaşılıyor ki, ağlayamayanlar mide ve bağırsak hastalıkları gibi birçok hastalığa daha fazla yakalanmaktadır. Bir belirtisi ağlayamamak olan irsî disotonomi hastalığına yakalanan çocuklar, duygusal açıdan stresli olaylara karşı da dayanıksızdırlar. Bütün bu araştırmaların neticesi olarak şu söylenebilir: Strese direnç göstermede hissî gözyaşının önemi çok büyüktür.
    İnsanın mânâ dünyasında olgunluğunu gösteren ağlamak, fizyolojik etkilerde de kendini gösterir. Duygusal gözyaşı, stresten kurtulmanın en belirgin ifadesi, bir boşalma ve yeniden dolmayı özleyişin dile getirilişidir.
    Minnessota Üniversitesinden William Frey, insan gözyaşlarının gerginliğe ve strese sebep olan kimyevî maddeleri temizleyip dışarı atmak sûretiyle, rûhî sıkıntıyı gidererek insanı rahatlattığını ve ferahlattığını açıklamıştı. Eski Sovyetler Birliği Tıbbî İlimler Akademisinden bir grup araştırmacı, gözyaşlarının fizikî olarak da insanı iyileştirdiğini tesbit etmişlerdir. Bu çalışmalarında araştırmacılar, bazı laboratuar hayvanlarının derilerinde yaralar açtılar ve sonra onları sinirlendirecek ve ağlamaya sevk edecek hareketler yaptılar. Basit bir ağlama hâdisesi neticesinde yaraların iyileşme hızının büyük bir oranda arttığını müşâhede ettiler. Bazı durumlarda yaraları iyileştirmek için gerekli olan zaman, 12 güne kadar düşürülebildi. Gözyaşı guddeleri çıkarılmış olan hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda ise yaraların iyileşme hızının oldukça yavaşladığı görüldü.
    Bilim adamları gözyaşı guddelerinin, kan dolaşım sistemine bazı kimyevî maddeler ifraz ettiğini, bu maddelerin ise vücutta iyileştirici etkiye sahip olduklarını söylemektedirler. Henüz tam bir laboratuar kontrolünden geçirilmemiş ve tam olarak tesbit edilememiş olmakla beraber, bilim adamları bu maddelerin en azından deri üzerinde faydalı bir tesirinin olduğunu kabul etmektedir.
    Kâinatta hiçbir canlı abes olmadığı gibi, icrâ ettiği olayları da neticesiz ve ibretsiz değildir. Gözü veren Zat, ona ait şeyleri de en güzel sûrette yaratmıştır. Küçük bir canlının hem rûhî, hem de cismânî ihtiyacını gözyaşı guddeleri ile telâfi ve tedârik eden Zat, acaba evrenin halifesi olan insanın Hak katında yüce olan gözyaşlarını hiç neticesiz bırakır mı? 324
    Tıbbî araştırmalar, rahatça ağlayabilen kişilerin daha sağlıklı bir hayat sürdüğünü göstermektedir. Kişinin keder ve elemden ağlayıp içini dökmekle, büyük ölçüde rahatlayacağı öteden beri bilinmektedir. Ağlamanın ayrıca kan dolaşımı ve solunum sistemine de iyi bir fizikî çalışma sağladığı, bilim adamları tarafından belirtilmektedir.
    Gözyaşları kendi başına bir ilaç özelliği göstermektedir. Zira gözyaşlarının zararlı bakteri ve virüsleri öldüren bir enzimi içerdiği, uzun zamandır
    324] Hakkı Gökbel, Sızıntı’dan Tıbbî Gerçekler, T.Ö.V. Y. s. 267 vd.
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 69 -
    bilinmektedir. Kalp hastalıkları, pektik ülser, kolit, deri döküntüleri ve gerilimlerin yol açtığı pek çok hastalığın kaynağı, içe dökülmüş, yani bastırılmış gözyaşları olabilir. Günümüzde, erkeklerin çalıştığı pek çok işte çalışmak zorunda kalan hanımlar, erkeklerle aynı baskılar altında kalmakta ve bunları kontrol etmeye mecbur olmaktadır; bu da çalışan kadınların çok daha stresli olmasını neticelendirmektedir.
    Oysa, ağlamak; gülmek gibi, duygunun bir çeşit dışa vurulma şeklidir. 1972’de Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, artık erkeklerin ağlaması da, toplumun kabul ettiği bir olay olmaya başlamıştır. Başka birini ağlarken gördüğümüzde ilk tepkimiz “ağlama!” demektir. Bunun başlıca sebebi, ona yardım edemediğimiz için kendimizi suçlu hissetmemizdir. Ağlamak, ıstırap çekmekte olduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır. Fakat toplumumuzda her türlü dert ve ıstırap gizlenmeye çalışılmakta ve insanlar, daima iyi durumda oldukları intibaını vermek istemektedir.
    Wisconsin Marquette Üniversitesi psikiyatri bölümünden Prof. Margaret Crepau, ağlamakla sağlık arasında bir alâka olup olmadığını araştırmak üzere üç grup hasta üzerinde çalıştı. Bu üç gruptan birincisinde ülserli, ikincisinde kolitli (ki bu hastalıklar gerilim sonucunda ortaya çıkmıştı) ve üçüncüsünde sağlıklı kişiler bulunmaktaydı. Kolitli ve ülserli hastalar nâdiren ağladıklarını, ayrıca kendilerini tutabilirlerse hiçbir zaman ağlamayacaklarını belirttiler. Pek çoğu ise, ağladıklarında çocuk gibi azarlandıklarını, ağlamanın kontrolü kaybetmek demek olduğunu ve böyle görünmeyi hiç istemediklerini yazdılar. Crepau, bunların dış kontrolü muhafaza ederken, iç kontrolü kaybettiklerini ve bundan da dokuların zarar gördüğünü söylemektedir. Yani artan sindirim salgıları, mide iç mukozasını delerek zarar vermektedir.
    Günde ortalama on üç bin defa gözlerimizi kırparız. Gözyaşı olarak ortaya çıkan terkip; su, müküs, yağ, protein, tuz ve lizozim isimli mikrop öldürücü enzim; kornea, burun ve boğazdaki mukoz membran üzerinde devamlı salgılanarak nemlendirme görevini görürken, bu organları ayrıca zararlı bakteri ve virüslerden de temizlemektedir. Ağladığımız zaman gözyaşı bezlerinden gelen gözyaşları, her iki gözün dış köşesinden akarak göz üzerine dağıtılır ve gözün üstünü yıkar. Ayrıca göz kapaklarından burun kanalına drene olarak burun ve boğazdan akar. Ağladığımız zaman burnumuzu çekmemizin sebebi budur. Burun içine olan akış yeteri kadar hızlı olmadığı zaman, gözyaşları taşıp akarak yanaklardan süzülür.
    Ağlama; dolaşım, solunum, damar ve sinir sistemini uyarır. Nabız hızlanır, kan basıncı yükselir. Yutağın kasılması boğazda bir tıkanıklık hissi uyandırırken, diyaframın kasılmasıyla da hıçkırık başlar. Şiddetli bir öksürme ile akciğerden dışarıya saatte 70 mil süratle hava atılır. Kısa süreli ağlama, iyi bir egzersizdir. Bunun da ötesinde göz, burun ve yüzü yıkayan ılık tuzlu su, ana rahmindeki amnion sıvısına benzer. Ağlamak, gerilimi azaltarak kendimizi yenilemiş ve tazelenmiş hissetmemizi sağlar.
    Ağlar gibi olduğumuzda ağlamamak için çabalarsak, ense-çene ve göğüs kasları kasılır. Dolayısıyla soluğumuzu tutarız. Bu durumda da, ağlarken olduğu gibi burun tıkanır ve burna kan toplanmaya başlar. Gözyaşları, burun kanalı ile burnun içine drene edilerek basınç düşürülmedikçe, burun tıkalı kalacaktır.
    - 70 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Tıkanıklık halinin uzaması durumunda ise, burnun virüslere karşı olan direnci zayıflayacaktır. Bu sebeple bazı araştırmacılar, ağlamayan kişilerin daha fazla nezle olduğuna inanırlar. Tabiidir ki bunların hiçbiri, sağlıklı olmak için her zaman ağlamak gerekir anlamına gelmez. Bazı insanlar gözyaşının getirdiği rahatlığı, duâ ederek, bazıları ise sağa sola bağırıp deşarj olarak duyabilirler. Fakat bu yolların hiç biri ağlamak kadar tedavi edici değildir.
    Bebekler doğar doğmaz ağlamaya başlarlar. Bu gözyaşları hissî değildir. Ve altı hafta boyunca akıtılan gözyaşları da yine duygusal olmayacaktır. Bu göz sulanmaları, merkezî sinir sistemi olgunlaşınca gerçek gözyaşına dönüşecektir. Antropolojist Ashlyen Montegu’ya göre, gözyaşı dökmeden hıçkırarak ağlandığı zaman fazla hava yutulacak, bu da mukoz membranı kurutacak, dolayısıyla bütün vücut enfeksiyona mâruz kalabilecektir. Çünkü mukoz membranda virüs ve bakteri öldürücü enzimlerin bulunduğu nemli bir müküs vardır. Mesaj oldukça açıktır; demek ki gözyaşı dökmeden ağlayanlar, büyük tehlikelere mâruzdur.
    Ağlama, ilk lisanımızdır. Bebekteki değişik ağlamalar; acıktım, altımı değiştir, kucağına al gibi basit ihtiyaçları haber veren değişik mesajlar taşır. Ağlama, oldukça kompleks mesajları haber verebilir. Yapılan araştırmalar, ağlamanın bebeklerin rahatsızlıkları ile alâkalı ipuçları taşıyabileceğini gösterdi. Bebek ağlamalarındaki şifreleri çözmek amacıyla, artık bilgisayarlar kullanılıyor. Bu cihazlara hasta ve normal bebeklerin ağlamaları kaydedilmektedir. Bilgisayar, yeni kaydedilen bir ağlamayı, daha önceden kaydedilmiş hastalıklı çocuk ağlamaları ile kıyaslanmakta ve ortak karakteristikleri teşhis etmek sûretiyle analiz yapmaktadır. Bebeklerin ağlamalarındaki farklılık, normal insan kulağı ile fark edilememekle birlikte, bilgisayar bu farklılığı teşhis etmekte ve bebeğin rahatsızlığına ait ipuçları vermektedir.
    Kızını evlendiren bir anne gibi pek çok insan, mutlu oldukları zaman da ağlar. Eğer duygulandığımızda gözyaşı dökerek ağlamaz veya ağlamamak için çaba sarfedersek, kontrolümüzü kaybeder ve pek çok hastalığı dâvet etmiş oluruz. Duygulandığımızda ağlamak için fazla direnmemeliyiz. 325
    Müslümanların his dünyası geniştir/geniş olmalıdır. Onlar tefekkür ederler, Allah’ın Kur’an’daki âyetleriyle duygulandıkları gibi, kendi içlerindeki ve âlemde çevrelerindeki mûcizevî özellikleri, yani Allah’ın farklı âyetlerini de düşünürler ve gönülleri ürperir, duyguları zenginleşir. Ayrıca Müslümanların ve İslâm dâvâsının dertleriyle dertlenirler. O güzelim gözyaşları, gökten inen rahmet gibi gözlerinden boşanır, kendileri için dünyevî ve uhrevî rahmet olur.
    Gözyaşı Stres Düşmanıdır
    Bir beşer olarak bize düşen insanî bir görev de ağlamamız, gözyaşı dökmemizdir. Ama artık gözler eskisi kadar yaşarmıyor. Gözlerin kuruması da kuru göz hastalığını ve diğer göz rahatsızlıklarını artırıyor.
    Eskiden gözyaşının meydana gelmeyişi ile ilgili problemler; belirli iltihaplar, yaralanmalar veya A vitamini eksikliğinden meydana gelirdi. Ama şimdi göz kuruluğu hastalığının giderek artması buna benzer sebeplerle izah edilemiyor.
    325] Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Merak Ettiklerimiz, s. 361-364
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 71 -
    Bunun için de göz doktorları konferans ve kongrelerinde bununla çok ilgilenmeye başladılar. Eğer gönüller kurursa, kalpler rikkate gelmezse, şefkat ve merhamet duyguları ortadan kalkarsa, elbette göz pınarlarının kuruması kaçınılmaz olacaktır.
    Cenâb-ı Allah gözün dış tarafında kalacak şekilde üst göz kapakları altına gözyaşı bezleri yerleştirmiştir. Normal şartlar altında bu bezlerden gelen sıvı, ince bir tabaka şeklinde merceğin üzerine yayılır. Gözü bakterilerden, birçok zararlı maddelerden korur ve korneayı oksijenle besler. Gözyaşı, her göz kırpmada merceğin üzerine yeniden yayılır. Bu sıvı tabakası inceldiğinde zarurî olarak göz kapaklarını hareket ettirme ihtiyacı doğar. Eğer bir insan çok sık aralıklarla gözlerini kırpıyorsa, bu bir hastalık habercisi olabilir.
    Gözyaşı eksikliği olanlarda göz kapaklarının her açılıp kapanışında, sanki mercek önünde kum taneleri birikmiş gibi sancı meydana gelir. Böyle durumlarda sancıları önlemek için göze yapay gözyaşı damlatılır. Böyle kuru göz rahatsızlığı çekenlerde gözün ön kısmını kaplayan tabaka, görevini tam yapamaz. Daha ileri durumlarda mercek bulanıklığına ve hatta körlüğe bile sebep olabilir.
    Günümüzde gözyaşı eksikliği çeken hasta sayısında öyle artma var ki, eczahanelerde satılan sun’î/yapay gözyaşı, toplam göz ilacı tüketiminin yarısını meydana getirmektedir. Ancak göze damlatılan bu sıvılar, doğal gözyaşının yerini asla dolduramıyor. Tabiî/doğal gözyaşı, sadece oksijen ve hidrojenden meydana gelmiyor. Allah o fındık büyüklüğündeki gözyaşı torbalarını öyle mükemmel bir laboratuar şeklinde tanzim etmiş ki, bir gözyaşında bulunması gereken bütün maddeler kusursuz imal ediliyor. Bunlar, 60’tan fazla protein bileşiği, mangan, bakır, klor ve fosfor, amonyak ve bikarbonat maddelerdir.
    Gözyaşının İyileştirme Gücü: İyi bir ağlamanın kendimizi daha iyi hissetmemize sebep olduğunu gösteren gerçekten ilmî deliller var. W. H. Frey’in araştırmaları göstermiştir ki, bir insan kötü durumdayken ve üzüntülüyken vücudunda toksit (zehir) hormonları meydana gelir. Bu da onun duygularına menfî tesir ederek daha da kötüleşir. Ancak Frey, gözyaşlarında bu hormonların ve ayrıca beden tarafından üretilen bir ağrı sıvısının bulunduğunu keşfetmiştir. Eğer bu hormonlar vücutta fazla bulunursa sindirim sistemi bozukluklarına da sebep olabiliyor. Ağlayan bir insan, gözyaşlarıyla birlikte bu zararlı maddeleri de vücuttan dışarı atmaktadır. İşte ağladıktan sonra bir insanın kendisini iyi hissetmesinin bir sebebi budur.
    İnsan nasıl ki ter ve idrarla vücudundaki zararlı maddeleri dışarı atıyorsa, gözyaşlarıyla da aynı şeyi yapmaktadır. Bu sebeple uzmanlar, ağlamayı sadece stres açısından değil; genel sağlık bakımından da çok önemli görüyorlar. Amerika’da yapılan araştırmalar göstermiştir ki, yeteri kadar ağlamayan insanlar, kalp rahatsızlığına, dolaşım bozukluğuna, vereme, mide rahatsızlığına vb. birçok hastalığa karşı daha korumasız kalıyorlar.
    Ağlamak, gözümüzü yabancı maddelerden de koruyor. Gözyaşı, gözümüze gitmiş toz, küçük kum vs. gibi tahriş edici zararlı maddeleri dışarı atıyor ve gözümüzü yıkıyor. Gözyaşı, soğan doğradığımız zaman da bize hizmet eder. Soğan kesilince kimyevî bir madde (thiopropanal-S-oxide) çıkartır. Bu madde su ile reaksiyon göstererek gözümüzde sülfirik asit meydana getirir. Elbette bu da
    - 72 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    gözümüzü yakar ve zarar verir. Bu terkip henüz zarar vermeden gözyaşı, onu dışarı atar. Birçok sebepten dolayı ağlarız; meselâ mutsuzluktan, hayal kırıklığından, öfkeden, hatta neşe ve gülmeden. Ama görüldüğü gibi ağlamak, vücudumuz ve zihnimiz için yapabileceğimiz en iyi şeylerden biridir.
    Ağlamakla insan, hapsedilmiş duygularını dışarı vurur. Ağlamak öyle önemli bir duygusal boşalmadır ki, neticede insan kendisini daha sakin ve daha iyi hissederek meselesini daha iyi halleder. Hatta iyice bir ağlama sonunda insan, içindeki korkulardan ve endişelerden de kurtulabilir. İnsanın gözyaşını tutarak ağlamamaya çalışması iyi değildir. Bastırılan duygular onu öyle etkiler ve bunaltır ki, problemleri ona aslından daha büyük görünmeye başlar.
    Ağlamak insanı gerginlikten kurtarır. Eğer dikkat etmişsek görmüşüzdür, ağlamadan önce insan, öfkeden dolayı çoğunlukla yumruğunu sıkar. Ağlayınca sanki ılık su ile doldurulmuş bir banyo küvetine girmiş gibi elleri ve bütün vücudu gevşer. Ağlamak, insanoğlunun sahip olduğu en güçlü mesaj araçlarından biridir. Meselâ, ağlayan insan, demek ister ki, bazıları ona karşı davranışlarında çok ileri gittiler veya bazı şeyler onun için çok önemlidir ki ağlıyor.
    Ağlanılacak Asıl Sebep: Gözümüzün, vücudumuzun ve ruh dünyamızın sağlığı gösteriyor ki, insan duygusal bir varlıktır. O, zaman zaman duygulanmaya, rikkate gelmeye ve sonuçta ağlamaya muhtaçtır. Taş kalplilik, merhametsizlik, bencillik, insanlığın derdi ve bunalımı karşısında ıstırapsızlık, insan fıtratına aykırıdır. İşte bunun için Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allah’ım!” diye yalvarmıştır.
    Ağlamak, mahcup olunacak ayıp bir şey değildir. Bilakis insan olmamızın gereğidir. Bu dünya gülme, zevk alma yeri olmadığından, insan Rabbine karşı ağlayarak yalvarmak için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak çok büyüktür. İnsan ne kadar tekâmül ederse etsin, ne kadar çok yakîn kazanırsa kazansın, o nisbette kusurunu ve zayıflığını anlar. Bu da onu hüzünlenmeye, gözyaşı dökmeye sevkeder. Tabiî böyle bir hüzün ve gözyaşı da Cenâb-ı Hak’ın rahmetini ve inâyetini daha çok çeker. Kalp mutmain olur, ruh huzura erer.
    İnsan bu dünyaya imtihan kasdıyla, sınavın sonucuna göre ya sonsuz bir saâdeti kazanmak veya sonsuz bir azaba dûçar olmak için gönderilmiştir. Kabirden geçecek, mahşerde de öyle çetin durumla karşılaşacak ki, bu dünyada evlâdı için canını bile fedâ eden anneler, çocuklarından kaçacaklardır.326 Ebedî cennet hayatı imtihanını kaybeden kimse, “keşke toprak olsaydım”327 diyerek pişmanlıktan yanıp tutuşacaktır.
    İşte bu dehşetli sınavı kaybetme ve Cehennem ateşine düşme korkusuyla ağlamalıyız. Allah Rasûlü, bu konuda şöyle buyuruyorlar: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımları insanları kovaladığı zaman, Cebrâil (a.s.), elinde bir bardak sıvı ile görünür. Ona, ‘bu ne?’ diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: ‘Bu mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.”
    İnsanın kalp burukluğundan veya kaybettiği dünyevî şeyler için ağlaması
    326] 80/Abese, 34-36
    327] 78/Nebe’, 40
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 73 -
    sağlığına faydalıdır. Ama asıl makbul olan ağlama, Allah korkusundan veya Allah sevgisinden ağlamadır. Eğer bir insan, İslâm’ı yaşamada gösterdiği kusurları karşısında göreceği azap ihtimaliyle ağlayamıyorsa, bu onun için bir musîbettir. Bunun için Peygamber Efendimiz: “Kur’an okurken ağlayın; eğer ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapın” buyurmuşlardır. Bir başka hadiste de: “Kur’an okurken kusurlarınıza ve ilerideki tehlikelere karşı üzüntünüzü gösteriniz” buyurulmuştur.
    Evet, insan özellikle Kur’an okurken ağlamaya çalışmalıdır. Ağlayamıyorsa ağlıyor gibi yaparak ağlama alıştırmaları yapmalıdır. Muvaffak olamıyorsa, bilmelidir ki bu özellik kalp katılığı ile ilgilidir; bu musîbete üzüntü duymalı, içi ağlamalıdır. 328
    Ağlamanın Zıddı; Gülme
    Klâsik kaynaklarda genellikle, “sevincin veya psikolojik açıdan rahatlamanın bir ifadesi olarak dişler görünecek biçimde yüzün gerilmesi” şeklinde tarif edilen gülmenin hafif derecede olanına tebessüm, yüksek sesle olanına kahkaha denildiği belirtilir.
    Kur’ân-ı Kerim’deki bazı örneklerden, insanın sevindirici bir haber, ilginç bir gelişme karşısında gülmesinin tabiî olduğu anlaşılmaktadır.329 Güldürenin de ağlatanın da Allah olduğunu ifade eden âyet,330 hem gülme ve ağlamanın tabiîliğini, hem de aynı varlıkta zıt tabiatları yaratan kudretin büyüklüğünü belirtmektedir. Bazı gülme çeşidinin, bir alay ve aşağılama ifadesi olduğuna işaret eden âyetler de vardır. 331
    Dünyada müşrikler alaycı tavırlarla mü’minlere gülmüşlerdi; âhirette ise gülme sırası mü’minlere gelecek332 ve o gün bazı yüzler gülerken bazı yüzleri keder kaplayacaktır. 333
    Gülme, insana has bir davranış olarak aynı zamanda insan karakterini belirleyici bir nitelik ve beşerî ilişkilerde sıkça görülen bir tavır olmasından dolayı, İslâm ahlâkıyla ilgili kaynaklar bu kavramı inceleme konusu yapmıştır. Hz. Peygamber’in nükteli sözler, ilginç çelişkiler, sürpriz gelişmeler ve diğer bazı hareketler karşısında tebessüm ettiğine ve güldüğüne dair hadisler vardır. Bu hadisler, onun yumuşak tabiatının yanı sıra hoşgörüsünü de yansıtmaktadır. Ancak, söz konusu hadislerde Rasûl-i Ekrem’in gülmesinin tebessüm şeklinde olduğu, ayrıca güleryüzlü oluşuyla yanındakilere sevinç ve huzur verdiği belirtilir. Peygamberimiz çok gülmediği gibi, çok gülmeyi kerih görürdü. O şöyle buyurmuştur: “Çok gülmek kalbi öldürür.334 Bu ve benzeri ikaz mâhiyetindeki hadisler esas alınarak gülme fiili, daima ihtiyat kaydıyla mütâlaa edilmiştir.
    Konuyla ilgili hadisleri de dikkate alan İslâm ahlâkçıları, yerinde, aşırıya kaçmayan ve tebessüm ederek gülmenin (gülümsemenin) hem insan tabiatına hem de ahlâka ve edebe uygun olduğunu belirtirler. Gülmenin zihnin düşünme
    328] H. Hüseyin Korkmaz, Sağlıklı Yaşama ve Başarı, s. 55 vd.
    329] bk. 11/Hûd, 71; 27/Neml, 18-19
    330] 53/Necm, 43
    331] 23/Mü’min, 109-110; 43/Zuhruf, 47; 53/Necm, 59-60
    332] 83/Mutaffifîn, 29-36
    333] 80/Abese, 38-41
    334] Tirmizî, Zühd 2; İbn Mâce, Zühd 19
    - 74 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    faaliyetinin ortaya çıkardığı bir tepki olduğu, düşünme gibi gülmenin de yalnız insanda görüldüğü, fakat mizah gibi gülmede de dengeyi korumanın güç olduğu kaynaklarda vurgulanır.
    Bundan dolayı ahlâkçılar, normal şartlarda gülmemenin veya gülme eğilimini bastırmanın insanı sevimsizleştirdiğine, ancak çok gülmenin de kişinin şahsiyet ve vakarını zedelemek, önemli meseleleri ciddiye almamak, gaflete yol açmak gibi sonuçlar doğurduğuna, özellikle ağır şakalar yaparak, alay ve gıybet ederek gülmenin insanlar arasında düşmanlığa yol açtığına dikkat çekmişlerdir.
    Bazı İslâmî kaynaklarda ve özellikle tasavvufî eserlerde gülme, kalbi katılaştıran, âhireti unutturan bir davranış olarak değerlendirilmiş, ağlayarak gözyaşı dökme veya hüzünlü görünme, ruh selâmeti için gerekli kabul edilmiştir. 335
    Hangi Gülme Faydalıdır?
    “Bir kahkaha, bir kilo pirzolaya bedeldir” , “Gülme bir hürriyet patlamasıdır” gibi sözler edilir. Tabiî bunlar rastgele söylenmiş sözlerdir. Gülmek çok karmaşık bir olaydır. Birbirlerinden kesin olarak farklı olan gülme çeşitlerinin bazısı faydalı, bazısı da zararlıdır. Çılgınca gülmeler, kalpte hasar meydana getirir. 1988’de Danimarka’nın başşehri Kopenhag’da M. Crichton, bir komedi filmi seyrediyordu. Adamcağız öyle bir gülme krizine tutuldu ki, yıldırım çarpmış gibi ölüverdi. Gerçi, kendisi kalp hastasıydı, ama ölümüne çılgınca gülüşünün sebep olduğu anlaşılmıştı. Tabii, kapitalizm bunu da ticarete ve reklâma döktü. Bu acıklı olaydan sonra film çok meşhur oldu ve kapalı gişe gösterilmeye başlandı.
    İnsan davranışlarını tetkik eden mütehassıslar; çılgın gülme, kahkaha ve gülümsemeyi birbirinden net olarak ayırıyorlar. İngiliz Cambridge Üniversitesinden Prof. Van Hoof, gülme çeşitlerinin bir katalogunu hazırlamıştır. Çılgınca gülmede göz yaşarır. Yüzde kızarma ve terleme başlar. Hatta kalp atışlarında hızlanma görülür. Diğer gülme şekli, gürültülü kahkaha patlatanların ağızları iyice açılır. Başlarını da arkaya iyice attıklarından, gülmelerine sebep olan insana ve başka şeylere dikkatlerini veremez hale gelirler. Bir de dişlerin iyice göründüğü orta dereceli gülme (tebessüm) var ki Van Hoof, “bunu diğer aşırı gülmelerle karıştırmamak gerekir” diyor.
    Hz. Peygamber (s.a.s.), 14 asır evvel gülme hususunda da rehber olmuş, tebessümden daha ileri bir gülme göstermemiştir. Hadis kitaplarının rivâyetine göre, Önderimiz, sadece dişleri görülünceye kadar güler, daha ileri gitmezdi. Hz. Âişe (r.a.), O’nun hiçbir zaman kahkahaya varan bir gülüşünü görmediğini bildirir.
    M. Crichton’un çılgınca gülüşü, ölümüne sebep olmuştu; ama tebessüm öyle değil. Bugün Güney Koreli yoga ustaları, açtıkları kurslarda gülümsemeyi öğreterek çağımızın hastalığı olarak bilinen strese çare bulmaya çalışıyorlar. Hz. Peygamber’in niçin sadece tebessüm edip daha ileri bir gülme göstermediğinin bir hikmeti böylece anlaşılmış oluyor.
    Gülümseme, bazen küçümseme ve alay etme olarak kullanılır. Mü’minleri inciten böyle bir davranıştan şiddetle sakınmalıdır. Çünkü müslüman, bir din
    335] İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 14, s. 243
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 75 -
    kardeşine eziyet etmez; onu ancak sevindirmeye çalışır.
    Tebessüm, genel olarak memnuniyetin, hoşgörü ve sevincin bir belirtisidir. Hz. Peygamber, şefkat ve sevgisinden mü’minlere tebessüm etmiştir. Ümmetine de tavsiye ederek, “Kardeşine tebessüm etmen sadakadır” buyurmuştur. Aşırı derecede gülmenin bedenî zararı yeni anlaşılırken, Hz. Peygamber 14 asır önce, “Kahkaha kalbi öldürür” buyurarak ümmetine böyle bir gülüşü tavsiye etmemiştir. Çılgınca veya kahkaha ile gülüşün iman mahalli olan mânevî kalbe zararı çok önemlidir. Çünkü bu dünyadaki gaflet, âhirette ebedî bir sıkıntıya sebep olabilir. 336
    Ağlayın, Su Yükselsin; Belki Kurtulur Gemi
    Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları.
    Gönül pasını yakan, kalpten sefîl arzuları sıyırıp atan, yüce hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın şehâdet kanıdır gözyaşları. Bulut bulut yükselip Hak rahmetine ulaşan bu fâni dünyanın, bâki âleme mazhar pırlantalarıdır gözyaşları.
    Gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa nice olur hâlimiz? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar.
    Hakkın sâfî nebîsi Âdem (a.s.) saâdet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi? Dertli Nebî, tûfan peygamberi o damlalarla âlemi sele vermedi mi? Allah’ın halîli/dostu İbrâhim (a.s.) gözyaşlarıyla ateşi soğuk ve sâlim etmedi mi? İsa Rûhullah’ın hali, ağlamak değil miydi? Ve son durakta Son Nebî, kördüğümü çözer gibi esrârı gözyaşlarıyla çözmedi mi? “Ümmetim, ümmetim!” diyerek inlemedi mi?
    Şâir Muhammed İkbal, hayâl âleminde bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Nebîsine “en mûteber hediye” deyip, bir bardak şehid kanı takdim etmişti. Biz de gökler ötesi o yüce meclise çağrılsak, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alıp götürebiliriz.
    Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak... Yetimin ağlayışı, ümitsizin ağlayışı değil bu. Bu ağlayış tam bilemeden, öze eremeden, kavuşmanın neşesinden, huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için tatlıdır. Bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda olduğu için müjde ve felâh ağlayışıdır.
    Gözyaşları, ruh inceliğinin şâhitleridir. İnce insan, bağrını yakan gözyaşları ile yüzünü yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem talih hoyratlarıdır.
    Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına. Seccâdelere sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönle yabancı kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi? Şimdi siz ey ağlamayı unutmuşlar, gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım. Cehâletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mâhiyetimize, duygularımızın dumûra
    336] H.Hüseyin Korkmaz, a.g.e. s. 60-61
    - 76 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım.
    Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, bazılarımızın tasmalı ve prangalı olarak götürüleceği büyük imtihanda, en büyük merâsimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım. Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım. Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım. Çok yükseklerde öyle bir “ah!” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete geçirsin. Sonra ateş söndüren o damlalar yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin, ateşimizi söndürsün; kin ve nefret ateşini, bütün dünya ve ukbâ ateşini...
    Allah’ım, Senden diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve merhamet etmen için bizi ağlat... Senden uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat. Gönlün parça parça oluşuna, ağyâr ateşine yanışına... Ağlat bizi, gece kadar karanlık ruhumuza şefkat et de ağlat. Ağlamalarımıza bile ağlamak lâzım geldiği için ağlat. Bizim uzaklığımız itibariyle değil; Senin yakınlığın hürmetine kalbimize rikkat ver ve ağlat bizi yâ Rab! 337
    Sakın “bu ağlama da nereden” demeyin. Eğer bir cemaat kendi adına bir kurtuluş ufkuna ulaşmayı düşünüyor ve planlıyorsa, o, gözyaşlarından meydana getirdiği kanatlarla yükselecektir. Zeminin cennet bağ ve bahçelerine dönmesini bekliyorsa şâyet, bu bereket, gözyaşlarından meydana gelen bulutlardan inen damlalarla olacaktır. Evvelâ gözyaşları bulut olacak, sonra damlalar haline gelecek ve kinini, nefretini, gayzını söndürecek. Ve bir rahmet çağlayanları halinde her yerde esip çağlayıp duracak. Eğer zeminin cennet olmasını istiyorsa, o cennete giden yol buradan geçer. Eğer yeni bir asr-ı saâdet yaşanmak isteniyorsa, meseleye sahâbi gibi yaklaşmak gerekecektir. Onların başındaki Peygamber gibi yaklaşmak icab edecektir. Dünya ve âhireti itibariyle ağlamak ve gülmek birbirinin aleyhine işler. Dünyada gülenler, orada mutlaka ağlayacaktır denilmez; fakat âhirette kendileri için ağlama mukadder olanlar, dünyada Allah için ağlamayıp çok gülen insanlardır.
    “Gülüyorlar da ağlamıyorlar”338 Gönüllerine sağanak sağanak Kur’an iniyor. Gülüyorlar, ağlamıyorlar. Kur’an bize de iniyor. Gülüyoruz ağlamıyoruz. Burada kendilerini emin zannedenler, orada emniyetlerini bütün bütün kaybetmiş olacaklar.
    “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi.”339 Suç işleyen, kendini cürme salanlar, hep günah içinde bocalayıp duranlar, isyan içinde yüzüp gidenler, mü’minleri gördüklerinde gülüyorlardı. “Gerici” diyorlar, “yobaz” deyip alaya alıyorlardı. “İşte o gün (âhirette) de iman edenler, kâfirlere gülerler.”340 İşte o gün bu defa da mü’minler gülecek, kâfirler kıvrım kıvrım iki büklüm olacaklar. Bakın gülme ve ağlama, birbirinin aleyhine işliyor. Burada Allah’ı unutup gülme varsa, kahkaha varsa, çakır keyf olma varsa, orada başka türlü olacak. Mü’minler burada ağlamış, gözyaşlarını akıtmışlar, ötede: “O gün birtakım yüzler parlak, güleç
    337] M. F. D. Çağ ve sil, T.Ö.V. Y. s. 195-201; Hitap Çiçekleri, s. 184-189
    338] 53/Necm, 60
    339] 83/Mutaffifîn, 29
    340] 83/Mutaffifîn, 34
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 77 -
    ve sevinçlidir.”341 O gün burada ağlayanlar, kendilerine gülenlere karşılık orada gülecekler.
    “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” buyuruyor Rasûl-i Ekrem. Bildiğimi bilseydiniz rahat koltuklar üzerinde zevk ve lezzeti terkedecektiniz. Belki yamaçlara çıkacak, dağlara tırmanacaktınız. Allah’a sığınacaktınız. Yürekleriniz ürperecekti diyor. Yürek hopluyorsa, gönül bir güvercin kalbi gibi ürkek ürkek atıyorsa, gözler buna yaşlarla dem tutuyorsa, içte ma’rifet/ilim var demektir. “Kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar.”342 İlim irfan sahibi mü’minlerin hali bu, âyetler okununca çeneleri üzerine secdeye kapanıyorlar ve hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Yine Kur’an diyor: “Bu, onların huşûunu/saygı ve korkularını artırır.”343 Zaten gözyaşları sînede haşyetin dışarıya sızması demektir.
    Allah’a karşı hakkıyla saygı duyup korkanlar, ancak Allah’ı bilenlerdir, âlimlerdir. 344 Gökte, yerde âyetlerini araştıranlar, enfüsî incelemelerde bulunanlardır. Sîneler haşyetle dolunca insan çatlayacak hale gelir. Sînenin çatlamaması için bir boşalmadır gözyaşı. Boşalmıyorsa bir boşluk var demektir içinde. Doluysa boşalacaktır. 345
    Gözyaşıyla Islanmış Düşünceler
    Aslında bu konu, sözle değil; ancak gözle anlatılabilir! Gözle ve özle…
    Yaşadığımız düzen, materyalizm ve kapitalizm; insanın tüm mânevî değerlerini, kalbini ve ruhunu mahvetti. İncelik, hassâsiyet, duygulu olmak gibi özellikler; artık giderek yerlerini çıkarcılık, pragmatizm ve eyyamcılık gibi anlayışlara bırakıyor. Her şey, maddesi kadar kıymet buluyor, maddî zevk ve maddî değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor. Ayıp-günah tanımayan bu ortamda, ağlamak, ayıp sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir yol bulup ağlama özgürlüğünü kullanmaya kalksa, alay konusu olacaktır: “Erkekler ağlamaz!” “Karılar gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar ağlama hakkına sahipmiş gibi...
    Tv. programları müzik, eğlence ve komedi ağırlıklıdır; hem de en sulu ve cıvık cinsinden. Müstehcenlik de eğlence ve komedinin ayrılmaz yandaşı. Filmler, diziler, stand-up ve talk showlar hep güldürme ve eğlendirme amaçlı etkinliklerdir. Magazin progmramları ve Televole’ler en çok reyting alan programlardır. Tabii, komedyenler de heykelleri dikilmesi gereken büyük sanatçılar... Uçağa binmekten korkan ve ölümü de o yüzden olan bir aktörün (Kemal Sunal) filmi, hem de aynı kanalda belki 158. defa seyirci önüne konulabiliyorsa, bunun paranoyayla ilgili olduğunu düşünmek gerekiyor; egemen güçler tarafından pompalanan toplumsal paranoya... Bırakın ağlamayı, gülmeler bile sahtedir bu dünyada. Sahte, yapmacık, formalite icabı ve rol gereği. Güldürmeler de tabii...
    341] 80/Abese, 38-39
    342] 17/İsrâ, 107-108
    343] 17/İsrâ, 109
    344] 35/Fâtır, 28
    345] Ahmed Özer, Gözyaşları Dünyası, s. 143 vd.
    - 78 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Güleriz ağlanacak hâlimize. Filmler, fıkralar, şarkı ve türküler, halkın hayat felsefesini yansıtan toplum aynalarıdır. Bunlara bakarak toplum hakkında değerlendirme yapabilirsiniz. Alın size bir iki şarkı sözü: “Ağlama, ağlat! Yoksa zehr olur bu tatlı hayat.” “Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına!” (Peki gülmeye değer mi dersiniz?!) Ve nükte ile karışık değerlendirme yapılır: “Ağlatmayı soğan bile becerir; ama siz hiç güldüren meyve, sebze gördünüz mü?” Tamam, soğan, mirasçıları ve hüznü tanımayanları bile ağlatır; demek tabiat ağlamaya yardımcı, doğayla, fıtratla uyum isteniyorsa, buna uyulmalı. Yalnız, soğan ağlatıyor da; insanımızı soyan ağlatmıyor, insanımıza söven ağlatmıyor mu? (Ağlatıyorsa, ağlatanın; ağlatmıyorsa, ağlamayı unutanın sorgulanması gerekmiyor mu?)
    Yufka yürekliliğe yer yoktur, bu materyalist dünyada; ayakta kalmak istiyorsanız taş kalpli olacaksınız, bakmayacaksınız kimsenin yalvarmasına. Çalacaksınız, ezecek ve üzeceksiniz insanları, yoksa onlar sizden önce davranacaktır. On milyonun üzerinde dâvâ sürüyor mahkemelerde; bu anlayışın sonucu olarak. Kapının önünde mendil mi satıyor bir kız çocuğu, atacaksın derin dondurucuya; Mc Donalds’ın önünde zavallı çocuk görüntüsü vererek, göbekli müşterilerin keyfini kaçırmak neymiş görsün! Fakirlerin, işçilerin feryadına kulak tıkamalı, merhamet kelimesini lügatinden silmeli bir patron ki, paralarına para katsın.
    Taşlaştı artık yürekler; taştan su çıkıyor, taştan da sert yürekten hiçbir eser çıkmıyor. Göz musluğu pas tutmuş, küflü yürek gibi. Sürahinin içi boş; nasıl boşalıp akması beklenebilir ki... “Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” İnsanlığın derdiyle dertlenmeyenin insan sayılamayacağı gibi. Kendi derdi o kadar umurunda değildir olgun bir insanın. O, kendi derdinden şikâyet edip sızlanıp durmaz; insanlığın derdiyle, ümmetin derdiyle hemderttir. Tefekkür, ızdırap ve çile gibi aziz sıkıntılar; insan olmanın, iman etmenin, müslüman kalmanın bedelleridir.
    Madde-mânâ bütünlüğü var, İslâm’ın bütün tavsiyelerinde; yani tevhid, her yere damgasını vuruyor. Gönlümüze faydalı olan her şey, sadece âhiretimizi değil; dünyevî sağlığımızı da düzenliyor. Huzur veren mânevî ilâçlar, maddî bünyemizi de tedâvi etmekte. Gözyaşı da bunun örneği. Allah için olmak şartıyla; hem ibâdet, hem huzur, hem zevk ve hem de sağlık...
    Ağlamak, gülmeye oranla daha fıtrî, daha insanî, daha etkileyici... Diğer varlıklarla uyum için de bu gerekli. Yer gök ağlar,346 melekler ağlar, amel defterleri ağlar, ceylânlar gözyaşı döker; bülbüllerin ötüşü bile anlayana bir tatlı hüzün, bir sızlanış ve ağlayıştır. Âkif’in dediği gibi, insan, ağlayamıyorsa bari gülmekten (kahkaha atmaktan) utanmalı değil mi?
    Ağlamak... Elinden bir şey gelmeyen zavallı gibi mi? Elbette hayır! Tüm yapılacakları yaparak, eylemle fiilî duayı yerine getirerek, gönülle ve gözle duâ etmektir ağlamak. Aynen ekinin ekildikten sonra, arada sırada sulanması gibi... Su, hayat işaretidir, hayat kaynağıdır. Su olmayan yerde hayat olmaz. Gözlerimizden de su gelmiyorsa, kalbimizde hayat yok sayılır. Su rahmettir. Gözyaşı akmıyorsa, rahmetten uzağız demektir. Unutmayalım ki ölmüş bir ağacın dalından, bir odun parçasından su çıkmaz. O, yanmaya lâyıktır, onun hakkı yanmaktır.
    346] 44/Duhân, 29
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 79 -
    Hayat sahibi yemyeşil bir ağaç, yara aldığında, kesildiğinde sular damlar. Bu onun canlı olduğuna delildir. Su, yanmaya engeldir, ateşi söndürür. Allah için ağlamak da cehennem ateşini söndürür. “İki göz vardır ki Cehennem ateşi onlara dokunmaz: 1- Allah için sınır bekleyen mücâhidin gözleri, 2- Allah için ağlayan gözler.”
    Gece sessizliğinde, riyâ karışmaksızın Allah’la hemdem olmak, seccâdesine inciler saçabilmek, günah kirlerini gözyaşı suyuyla temizleyebilmek... İşte takvânın, kalp yumuşamasının alâmeti. “Kalbim temiz, sen ona bak” diyenler, kalplerini gözyaşı ile temizlemediler, zikirle cilâlamadılarsa kesinlikle yalan söylüyorlardır.
    “Hava, bir gün yüzünü ekşitti, bulutun gözleri yaşlandımı, bu ağlayış; dalların, yaprakların, meyvelerin gülmesi içindir. Çocukların oyunları, gülüşleri de ananın ağlayışından, babanın darılışındandır.”
    Affedin bizi çocuklar! Size fıtratınıza uygun bir devlet, çevre, ev... bırakamadık. Affedin bizi çocuklar! Babalarımızdan miras aldığımız bazı güzellikleri bile koruyup size miras bırakamadık. Mukaddes emaneti koruyamadık, kutsal tevhid sancağını daha yüksek burçlara dikemedik. Gözyaşlarımızla yalvarıyoruz; bizi affedin çocuklar, siz affetmezseniz Allah da bizi affetmeyecek.
    “Ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar” Ananın ağlaması, riyâsızdır, içtendir, yüreğinden kopup gelir âhı. Daha dünyaya gelir gelmez çocuklar da ağlar, ana babalarının günahlarına, çevrenin duyarsızlığına, başına geleceklere...
    Allah için yeterince gözünün yaşını akıtamayanlar, kanlarını hiç akıtamazlar.
    Kalplerin ölü veya diri olduğu, gözyaşlarından belli olur.
    Gözyaşı bir nurdur; İçin, kalbin nurunun dışa yansımasıdır.
    Allah için gözyaşı dökemeyen kişinin gözü ve özü yok demektir.
    Allah için ağlayamayan göz, büyükçe bir boncuk tanesinden başka nedir ki?!
    Ağlamak da bir zevktir. Gözün yaşı, özün aşıdır.
    Gözyaşı Allah içinse eğer, mübârek ve mukaddestir.
    Gözyaşı pişmanlıktır, gözyaşı tevbedir, gözyaşı gözün niyazıdır/duâsıdır.
    Gözyaşı şükürdür; hamd ve senânın, şükrün gözlerden damla damla akışıdır.
    Karanlığın farkında olmaktır ve gelecek adına şafağın müjdesidir gözyaşı.
    Kerâmet, suyun üzerinde yüzmek, havada uçmak değildir; Kerâmet, gözlerdeki damlalar üzerine binmek, Allah korkusuyla huşû ve heyecanla gönül dünyamızda kanatlanmaktır.
    Öteki âleme götürülebilecek tek hediye; amel terazimizi ağdırabilecek tek ağırlıktır gözyaşı.
    Gözyaşı, gönlün kor gibi yanan ateşini söndürüp yeniden canlandırmak için gözden kalbe tutulan itfaiye hortumudur.
    Gönüldeki Allah sevgisi ve korkusunun dışa yansımasıdır gözyaşı.
    Gözyaşı, kalbin tercümanı, muhabbetin sessiz lisanı, günahların gufrânı,
    - 80 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    kulun Rabbinden rahmet istemesi, yani istirhâmıdır.
    Herkesin sizi sevmesini istiyorsanız, gülümseyin. Allah’ın sizi sevmesini istiyorsanız, Allah için gözyaşı dökün. İnsanlarla beraberken gülümseyin, mütebessim olun, Sadece Allah’la beraber olduğunuzda mahzun bir şekilde gözyaşı ile Allah’la bağlantı kurun. “Mele-i A’lâda bana haber verildiğine göre, ümmetimin en hayırlıları, Allah’ın rahmetini ümid ettiklerinden dolayı (insanlar içinde) açıktan gülenler/tebessüm edenler, Allah’ın azâbından korktukları için de gizli gizli ağlayanlardır.” 347
    En gülünç olan, insanlar kendisine acısın diye gözyaşı döken; en takvâlı kişi, Allah kendisine acısın diye gece sessizliğinde teheccüd seccâdesinde ağlayabilendir.
    Seccâdenin süsü, üzerine gözyaşlarından inciler dizmek ve incileri sık sık tazelemekle olur.
    Ağlamasını bilen insan için gözyaşı şifâdır; maddî ve mânevî nice hastalıklara.
    Gözyaşının indiği yerde rahmet vardır; Rahmetin indiği yerde de gözyaşı.
    Gönül sarayının tozları, kirleri, gözden akan sularla temizlenir.
    Duâlarımızın yerine ulaşmasını istiyorsak, imzamızı gözyaşlarımızla atmalıyız.
    Rabbimizle irtibatımızda kopukluk varsa, paslanan bağlantı tellerini gözyaşı yağıyla temizlemeliyiz.
    Mesajımızın değerlendirmeye alınması için, gönül kalemi kullanılması ve gözyaşı mürekkebiyle yazılması gerektiğini bilmeliyiz.
    Secdelerin ölümcül hayatımızı canlandırmasını istiyorsak, Rasûl’ün secdeleri gibi gözyaşıyla sulayalım.
    Günahlarla kirlenen yüzümüzü, yarın ateşin temizlemesinden önce, gözyaşıyla yıkayıp temizlemeliyiz.
    Bilim adamları yeni öğrendiler gözyaşının bazı faydalarını; artık bundan böyle gözyaşı ile kanser testi yapılabiliyor; aslında gözyaşı ile takvâ testi de yapılıyor, Rasûlullah’ın bildiğini ne kadar bilip bilmemenin, O’na benzeyip benzememenin de testi yapılıyor gözyaşı ile.
    İnsan, küçük bir kâinattır. Küçük evren insan açısından gözyaşını değerlendirmek için, suyun evrendeki yerini düşünmek yeterlidir. İçme suları, dağlardan ve taşlardan kaynayan menbâ/kaynak suları, çağlayanlar, nehirler, denizler, rahmet değerindeki yağmurlar ve cennetlerin altından ırmaklar akan güzellikleri ne ise gözyaşı da odur. Bütün bu evrene güzellik katan, cennetin güzelliklerini artıran suyun bir benzeri insandaki gözyaşıdır.
    Bazılarının “neye, niçin ağlayalım?” diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Bu soruya bile ağlamak gerekiyor. Bunca günahlara, isyanlara, çevredeki şirk bataklığına, azgınlığa ve fesâda ağlamadan seyirci kalmak, merhametsiz taştan bir yürek taşımaktır; hayır, taştan olsa kalp, taştan sular fışkırdığı gibi ağlayacaktır;
    347] Hâkim, Beyhakî
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 81 -
    demirden olsa eriyecektir, o ölmüş bir kalptir, sahibi de canlı cenaze. Devleti, toplumu, okulları, evleri ve de gönülleri saran cehennem yangınlarını ve âhiretteki Cehennem ateşimizi söndürmek için başka terkipteki sular kâr etmez. O ateş ancak gözyaşı ile söner; Nemrut’un tutuşturduğu ateşi, İbrâhim’in (a.s.) gözyaşlarının söndürdüğü gibi. Çünkü Hz. İbrâhim, Kur’ân’ın tanımıyla “evvâh” idi; çok “vah!” eden, çokça ağlayan...
    Gülüp eğlenmek, dünyadan kâm almak normal olurdu; eğer ölüm ve ötesi olmasa... Hangi âlemde gülmeyi tercih etmeliyiz, dünyada mı, ukbâda mı? Ölüm, gerçek mutluluğa, tükenmeyen tüm güzelliklere açılan kapı olduğundan, öteki hayata saklayalım gerçek anlamda eğlenip gülmeyi.
    İşletemediğimiz İlâhî mekanizmanın çarklarını benzin misali belki gözyaşlarımız döndürebilir. Karaya oturan gemimiz, belki bu yaşlarla rahmet deryasına açılabilir. Allah’ın rahmetine gerçekten susamış isek, ağlamayan çocuğa meme verilmez kabilinden, çocuk safiyetiyle, kasvetli kalplerimizin yumuşaması ve rahmete dalması için ağlamalıyız.
    Bitkiler büyümek, fidanlar ağaç olup meyve vermek için nasıl göklerin ağlamasına muhtaç iseler, kurumaya yüz tutmuş körpe fidanlar, isyan ve küfür kuraklığındaki nesillerimiz de bizim ağlamamıza öyle muhtaçlar.
    “Sus ey bülbül, senin hakkın değil; benim hakkım mâtem!” Bülbüllerin şakıdığı vakitler, horozların melekleri gördüklerini insanlara müjdeledikleri zamanlar, bebeklerin uyanıp zikrederek ağladıkları demler, yani seher vakitleri biz neyle meşgul oluyoruz? “Yatma seherde, uğrarsın derde” diyen şâir bizi neye dâvet ediyor?
    Nice basit dünyevî meseleler, küçük kayıplar, önemsiz rahatsızlıklar karşısında ağlayıp sızlanıyor veya ağlamaklı oluyoruz. Allah korkusundan dolayı ne kadar aynı duygular içinde, benzer atmosferi yaşıyoruz?
    Mü’min o kimsedir ki; küçük, zerre kadar bir hata işlese, onu gözünde dağ gibi büyütür, kendini kolay kolay affetmez; kirlenen kalbini gözyaşı çeşmesinden akan sularla temizler. Münâfık da o kimsedir ki, işlediği büyük bir günah, onun gözünde önemsizdir, kendinden daha aşağıdakilere bakar, benden daha ne kötüleri var, ben çok iyiyim der ve eğlenmeye devam eder.
    Sarhoşların gece uykusunu terk edip meyhane köşelerinde kendilerinden geçmesi, her şeyi unutacak kadar kendini sevdiği içkiye vermesi gibi; biz de gece uykusunun bir kısmını olsun sevdiğimiz Allah için terk edelim. Bizim de gece hayatımız olsun. Teheccüd, zikir, tevbe ve gözyaşı adlı dostlarımızla beraber olalım. Yoksa birinin kalkıp ‘sarhoşun içkiyi, gece hayatını sevmesi kadar Allah’ı sevmiyor musun?’ demesine nasıl cevap veririz. “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını, başka bir şeyi endâd/Allah’a denk tutarlar da onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.” 348
    “Güleriz ağlanacak hâlimize” diye bir deyim vardır dilimizde; tam da şimdiki yaşantımız ve tavrımıza mutâbık. Ağlanacak hale gülen veya böylesi olaya aldırış etmeyene “deli” denmez de ne denir? Ağlayacak kalp yoksa bari vur patlasın çal oynasın şeklinde eğlenmekten, vurdumduymazlıktan, hiç ölmeyecekmişiz
    348] 2/Bakara, 165
    - 82 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    gibi kahkahalardan utanâlim. “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” Ağlamayan, câhildir, Rasûl’ün bildiği özden haberi yoktur; Allah için ağlayan da döktüğü gözyaşı oranında Rasûl’e has ilme sahip kişi. O kutlu elçi ki, secde yeri küçük bir gölcük şeklinde su birikintisiyle kaplanıyordu geceleri. Onu ağlatan şeyi bilmeyen, Rasûl’ün getirdiğini de bilmez. Ağlamak, ma’rifet işidir. Ma’rifetullah’a sahip olanların, yani Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilen, ma’rifetle dolanların gözleri boşalacak ve ağlayacaktır.
    “Gözümün nûru namaz” diyordu o büyük insan. Namazın nasıl o kutlu gözlerin nuru olduğunu, namazın en kıymetli yeri secdede gözü nurla dolduran şeyin gözyaşı olduğunu anlıyoruz. Bizim namazımız, O’nun namazına benzemediği müddetçe, gözümüzün nuru olamayacağı endişesi ile tekrar gözyaşı gerektiği bilincine varıyor, secdede ağlayamadığımıza ağlamak gerektiğini düşünüyoruz.
    Hacca gidenler bilir, ne güzeldir, ne tatlıdır “Beytullah”ın duvarına, “Kâbe”nin kapısının eşiğine yüzünü dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamak. Hangi mutluluk bundan daha tatlı, hangi lezzet, bundan daha içten olabilir? “Nur beyaz mıdır, siyah mı?” diye insan aklına acaip sorular getiren siyahlara bürünmüş Kâbe duvarında simsiyah zencilerin zeytin gözlerinden akan bembeyaz gözyaşlarının Hac’daki, Umre’deki unutulmayan manzaralarını görenler kolay unutamaz. O güzel insanların gözlerinden dökülen nur tanelerini görmenin, onların hüngür hüngür ağladığını seyretmenin, bir çağlayanı seyretmekten daha güzel olduğunu görmeyenler bilemez. “Ağlamayan gözden, huşû duymayan gönülden Sana sığınırım.” İnsan, ağlayamayan gözünden ve gönlünden ne kadar şikâyetçi oluyor, ağlayanları gördüğünde. Ve anlıyor ki esnemek gibi, gülmek gibi, ağlamak da bulaşıcıdır...
    “Ağlamayan aldanmıştır, ağlarken riyâ yapıyorsa o da aldanmıştır.” 349
    “Hûn-ı ciğer ve gözyaşı olmadıkça, bütün resimler nâtamamdır;
    Kan ve gözyaşı katılmazsa, mûsikî bile çılgınlıktan başka bir şey değildir.” 350
    “Ağlayın, su yükselsin; belki kurtulur gemi,
    Anne seccâden gelsin, bize duâ et e mi?” 351
    “Ağlarım, ağlatamam, dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım.” 352
    “Fuzûlî, dehrden kâm almak olmaz, olmadan giryân,
    Sadef sû almayınca ebr-i nisândan güher vermez.” 353
    “Sular gibi çağlasan, Eyyüb gibi ağlasan,
    Ciğergâhı dağlasan, ahvâlini sormaz mı?” 354
    “Bu fenâda bir garibsin, Gülme gülme ağla gönül,
    349] İmam Gazâli
    350] Muhammed İkbal
    351] Necip Fâzıl Kısakürek
    352] Mehmed Âkif Ersoy
    353] Fuzûlî
    354] Yûnus Emre
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 83 -
    Derdin dahi çoktur senin, Gülme gülme ağla gönül.” 355
    “Gözlerimden yaş ile kan akıtır, İlâhî, yaşım dilemezem siline.
    Zira aktıkça gözümden kanlı yaş, Hoş teselliler gelir ben kuluna.
    Hoş yaraşır âşığa gözü yaşı, Kim ki âşıksa gözünden biline.” 356
    “Ağlayanlar, bir gün güler; gamlanma gönül gamlanma.” 357
    “Ağlamak, rûhun işemesidir.” 358
    “Gözyaşları olanlara ne mutlu!” 359
    “Dur yolcu, gel beraber ağlaşalım; Bu dert bir kişinin kârı değil, paylaşalım!”
    “Akarsu neredeyse orası yeşerir. Nerede gözyaşı dökülürse, rahmet oraya iner.”
    “Günah işleyen insandır, buna ağlayabilen velî olabilir; günahına sevinen ve bununla övünen ise şeytandır.”
    “Hepimiz, kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz.”
    “Gözyaşları ile yıkanan yüzden daha temiz yüz olamaz.”
    “Âşık Yûnus eder âhı; Gözyaşı, döker günâhı.”
    “Gözyaşları ile demiri bile eritebilirsiniz.”
    “Gözyaşları çilenin sessiz sözleridir.”
    “Ağlamak, teessür ve kederin devâsıdır.”
    “Beraber ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz.”
    “Dil benim, dîde benim, eşk benim; Neden ağır geliyor ağlayışım ağyâre.”
    “Dünyaya geleni ölmez belleme; Her dem ağlayanı gülmez belleme.”
    “Siz söyleyin ey dumanlı dağlar! Gönlüm neye gizli gizli ağlar.”
    “Öz ağlarsa göz de ağlar demişler.”
    “Gözlerden akabilen yaşlar, acıları giderir; insan rûhunda hapis kalan yaşlar ise zehirdir.”
    “Âşık için gözyaşı, gülümsemeden daha tatlıdır.”
    “Ağlamayan çocuğa meme vermezler.”
    “Ne hikmettir, şu dünyâya; Gelen ağlar, giden ağlar.”
    “Babaya ve kocaya karşı ağlamak, çocukla kadının silâh ve tuzağıdır.”
    “Ağlatırsa Mevlâm, bir gün güldürür.”
    355] Yûnus Emre
    356] Eşrefzâde
    357] Karacaoğlan
    358] Peyami Safa
    359] Goethe
    - 84 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    “Ağlayanın bir derdi var; gülenin beş.”
    “Çok gülenin heybeti azalır.” 360
    “İki şey zannolunduğu kadar kolay değildir; Sırasında gülmek ve sırasında ağlamak. Gülünç olmaksızın gülen ve ağlayan büyük bir zekâ eseri göstermiş olur.”
    “Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.”
    “Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.”
    “Gülümsemek, çok zaman gözyaşlarımızın maskesidir.”
    “Yûnus Emre’m bu dünyada; Kim güldü ki sen gülesin.”
    “Ne mutlu diline hâkim olana, evi kendisine geniş gelene, yaptığı suçtan/günahtan pişman olup ağlayana!”
    360] Hz. Ömer
    AĞLAMAK - GÖZYAŞI
    - 85 -
    Kur’ân-ı Kerim’de Ağlama Konusunda Âyet-i Kerimeler
    A- Ağlamak Anlamına Gelen Bükâ ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 9/Tevbe, 82; 17/İsrâ, 109; 19/Meryem, 58; 44/Duhan, 29; 53/Necm, 43, 60; 54/Kamer, 7; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9.
    B- Gözyaşı Anlamındaki Dem’ Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 5/Mâdi, 83; 9/Tevbe, 92.
    C- Çok Ağlayan Anlamındaki Evvâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 9/Tevbe, 114; 11/Hûd, 75.
    D- Ağlayamamanın Sebebi Olarak Belirtilen Kalp Katılığı Anlamındaki Kasvet ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 74, 74; 5/Mâide, 13; 6/En’âm, 43; 22/Hacc, 53; 39/Zümer, 22; 57/Hadîd, 16.
    E- Ağlamanın Zıddı Gülmek Anlamındaki D-h-k ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde): 9/Tevbe, 82; 11/Hûd, 71; 23/Mü’minûn, 110; 27/Neml, 19; 43/Zuhruf, 47; 53/Necm, 43, 60; 80/Abese, 39; 83/Mutaffifîn, 29, 34.
    F- Ağlama Konusundaki Âyetler: 5/Mâide, 83; 19/Meryem, 58; 17/İsrâ, 109; 54/Kamer, 7; 68/Kalem, 43; 70/Meâric, 44; 79/Nâziât, 9; 44/Duhan, 29; 53/Necm, 60; 9/Tevbe, 82; 53/Necm, 43; 9/Tevbe, 92.
    Ağlama Konusunda Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, Cenâiz 43; Rekaik 24; Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 2, 6, Fezâilu’l Kur’an 35.
    Müslim, Fezâil, 62; Edeb, 68; Zekât 91; Cihad, 58; Salâtu’l Müsâfirîn 247-248;Tefsir, 46/2; Fezâilu’s-Sahâbe, 2, 22, 134.
    Tirmizî, Fezâilu’l Cihâd 8, 12; Zühd 60; Muhtasaru’ş Şemâili’l-Muhammediyye, 120-124
    Nesâî, Cihad 8, Cihad 11
    İbn Mâce, İkame 176; Zühd 6.
    Dârimî, Cihad 15.
    Kütüb-i Sitte, c. 6, s. 354; c. 4, s. 447-449
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 166-167
    2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 324-325
    3. Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s.
    4. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 387-390
    5. El-Câmaiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubî, Burûc Y. c. 2, s. 175-179
    6. El-Mîzan Fî Tefsîri’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. s. 1, s. 286-287
    7. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 154-155
    8. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 98-107
    9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 2, s. 87-90
    10. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi, Erkam Y. s. 147-149
    11. Safvetü’t Tefsâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 121-123
    12. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 161-162
    13. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 51-53
    14. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 473-474(470-475), c. 2, s. C. 14, s. 243
    - 86 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    15. Yürek Devleti, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 79-82
    16. Kur’an Açısından Korku ve Büyü, Ahmet Baydar, Beyan Y. s. 53-54
    17. Hayâtü’s- Sahâbe, M. Yusuf Kandehlevî, İslâmî Neşriyat Y. 3/ 250-256; 568-569
    18. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 25
    19. Kur’an’da İhsan ve Muhsin Kavramları, Metin Ocak, İnkılab Y. s. 126-130
    20. Merak Ettiklerimiz, Âdem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 361-364
    21. Sızıntı’dan Tıbbi Gerçekler, Haz. Hakkı Gökbel, T.Ö.V. Y. s. 267-271
    22. Sağlıklı Yaşama ve Başarı, H. Hüseyin Korkmaz, Nesil Y. s. 55-61
    23. Gunyetu’t-Tâlibîn, Abdülkadir Geylâni, Sağlam Kitabevi Y. s. 116
    24. Hitap Çiçekleri, Fethullah Gülen, Yeni Asya Y. s.184-189
    25. Çağ ve Nesil, M. F. D, T. Öğretmenler Vakfı Y. s. 195-201
    26. İhyâ-i Ulûmi’d- Din, İmam Gazâli, Bedir Y. c. 1, s. 784-785, c. 4, s. 300-303; 319-340
    27. Tenbihu’l Gâfilin ve Bostanu’l Ârifin, Ebûlleys Semerkandi, Bedir Y. s. 202-209, 277
    28. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahiner, Beyan Y. s. 20-22
    29. Edebü’d Dünya ve’d Din, Mâverdi, Bahar Y. s. 300
    30. Arınma Yolu, Abdülhamid Bilâli, Şafak Y. c. 1, s. 83, 85, 90.
    31. Hadislerle Müslümanlık, (Hayatu’s Sahâbe), M. Yusuf Kandehlevi, İslâmi Neşriyat, c. 4, 1479 vd.
    32. Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İsmet Zeki Eyüboğlu, Sosyal Y. s. 13
    33. Kur’an ve Sünnette Kalbî Hayat, Âdem Ergül, Altınoluk Y.
    34. Gözdeki Mûcize, Harun Yahya, Vural Y.
    35. Gözyaşı Medeniyeti, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat
    36. Gözyaşları Dünyası, Ahmed Özer, Çağlayan Y.
    37. Gülme, Henri Bergson, Ayrıntı Y.
    38. Gülme ve Güldüren Sanat Türleri, Cemil Göker, Kültür Bakanlığı Y.
    39. Gülmeye Hasretim, Ahmet Yüter, İsmailoğlu Y.
    40. Derdimi Seviyorum, Hekimoğlu İsmail (ve Ş. Apuhan, E. Kavaklı), Timaş Y

    Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:54

    AF

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    AF
    •Af; Anlam ve Mâhiyeti
    •Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı
    •Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı
    •Allah’ın Affediciliği
    •Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası
    •İnsanın Kendine Yapılanları Affetmesi
    •Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha
    •Hoşgörü ve Müsâmaha
    •Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması
    “O davranışlarınızdan sonra, belki (akıllanıp) şükredersiniz diye sizi affettik.” 115
    Af; Anlam ve Mâhiyeti
    Af kelimesinin aslı “afv”’dır. ‘Afv’ Türkçe’deki affetmenin karşılığıdır. ‘Afv’ sözlükte, yok etmek, silip-süpürmek, bir şeyi elde etmeye yönelik niyet, fazlalık, artıp çoğalma gibi anlamlara gelir. Istılah (terim) anlamı: Çirkin bir şeyi veya kötülüğü görmezden gelme, yapılan bir suçtan dolayı suçluyu cezalandırmama, ceza uygulamasından vazgeçmektir.
    Bazı insanlar vardır ki, hatasız olmak peşindedirler. Toplam kalite kavramı içinde olayı düşündüğümüzde ve tüm günah ve yanlışlardan kaçmaya çalışmanın faziletini değerlendirdiğimizde bu, iyi bir tavır olarak görülebilir. Ancak, insan olduğu halde hatasız olmak mümkün değildir. O yüzden “insan beşer, şaşar” denir. Hata yapmayanın sadece Allah olduğu vurgulanır ve yargıya varılır: “Hatasız insan olmaz.” Hata edip tevbe etmek, insanın şanından; affetmek de Allah’ın şânındandır. Allah’ın afüvv, ğafûr, rahîm, tevvâb gibi nice isimleri, hata yapılmamış olsa tecelli etmeyecektir. İnsanın fıtratına da takvâ da fücur da ilham edilmiştir.116 Hata yapmak, insan olmanın kaçınılmaz bir yansımasıdır. “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ sizi yok eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.”117 Bazıları, kendilerini ellerinden geldiğince kusursuz bir insan gibi göstermeye ve görmeye çalışırlar. Çünkü hata yaptıklarını kabul ettiklerinde küçük düşeceklerinden korkmaktadırlar. Onlara göre ideal insan, kendisine hiçbir hata kondurmayan insandır.
    Oysa, sözünü ettiğimiz bu “hatasızlık” arayışı, bir bâtıl inançtan başka bir şey değildir. Nitekim Kur’an, bizlere böyle bir mü’min modeli göstermez. Çünkü
    115]2/Bakara, 52
    116]91/Şems, 8
    117]Müslim, Tevbe 9, hadis no: 2748; Tirmizî, De’avât 105, h. no: 3533
    - 32 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    böyle bir model mümkün değildir zaten; İnsan, Allah karşısındaki âcizliğinin bir sonucu olarak, hayatı boyunca hatalar yapmaya, günah işlemeye mahkûmdur. Elbette ki elinden geldiğince bunlardan kaçınmalı, Allah’ın dinini uygulama konusunda hata işlememeye ve günaha girmemeye gayret göstermelidir. Ancak, Allah’ın âciz bir kulu olduğu için, hatadan kaçınmayı dahi tümüyle başaramaz.
    Bu nedenle, Kur’an, yeryüzündeki her insanın Allah’a karşı hatalı ve günahkâr olduğunu haber verir: “Eğer Allah yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Zira Allah, kullarını görmekte (gözetlemekte)dir.” 118
    Bu İlâhî hüküm gereği, Allah’ın mü’minden beklediği tavır, hatasızlık ya da günahsızlık değildir. Mü’minden beklenen, işlediği tüm hata ve günahlar için sürekli Allah’tan af dileyip bağışlanma istemesidir. İnkâr edenler ile mü’minleri birbirinden ayıran en önemli vasıflardan biri de budur: İnkârcı kâfirler, kendilerini hatasız ve günahsız saymaya çalışırlar. Oysa mü’minin böyle bir iddiası yoktur. Elbette mü’min, Allah’a karşı hiçbir günah işlememek için büyük bir çaba gösterir. Ancak insan, doğası gereği, kimi zaman geçici olarak nefsine uyup günaha girebilir. Allah’ın hükümlerini uygulamakta gevşeklik göstermek gibi bir gaflete düşebilir. Ama sonuçta tüm bunlardan pişman olup Allah’a yönelmesi ve O’ndan af/bağışlanma dilemesi önemlidir.
    Kur’an’a baktığımızda Allah’tan bağışlanma dilemenin doğal ve daimî bir mü’min vasfı olduğunu görürüz. Bu durum da yine bizlere mü’minlerin hiçbir zaman kendilerini günahtan ârî/ soyutlanmış görmediklerini, aksine kusur ve eksikleri için sürekli O’nun rahmetine sığındıklarını göstermektedir.119 Kur’an’ın bize gösterdiği, Allah’tan bağışlanma dilemenin bir mü’minin sürekli yaptığı bir ibâdet oluşudur. İnsan, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı tüm günahlar için Allah’tan sabah akşam bağışlanma dileyebilir/dilemelidir. 120
    Kur’ân-ı Kerim’de Af Kavramı
    ‘Afv’ kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da otuz beş âyette yer almaktadır. Afv kelimesi, Kur’an’da çoğunlukla affetmek, yani suçluya ceza uygulamasından vazgeçip onu bağışlamak anlamında kullanılır. Şu âyette sözlük anlamı olarak ‘fazlalık’ mânâsında geçmektedir: “…Ve sana neyi infak edeceklerini (harcayacaklarını) soruyorlar. De ki: Afv’ı, yani ihtiyaçtan arta kalan fazlalığı. Böylece Allah, size âyetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.”121 A’râf Sûresi 199. âyette ‘afv’ bağışlama, affetme anlamına gelmektedir. Fiil olarak kullanıldığı ve Allah için isim-sıfat olarak geçtiği tüm yerlerde bağışlama anlamlarında kullanılır.
    Af kavramı Kur’an’da hem Allah’ın özelliği olarak yer alır, hem de insanlar için emir ve tavsiye edilir. Yapılan haksızlığa, o miktarda karşılık vermek meşrûdur; ama bundan vazgeçerek affedene Allah, büyük mükâfat vaad eder.122
    118] 35/Fâtır, 45
    119] 9/Tevbe, 112
    120] Cavit Yalçın, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 158-159
    121] 2/Bakara, 219
    122] 42/Şûrâ, 40
    AF
    - 33 -
    Affedici olmak, takvâ makamına en yakın olmak kabul edilir.123 İnsan, başkasını affetmekle Allah’ın da kendisini affetmesine lâyık olur.124 Allah, affedenleri sever ve över. 125
    “Rabbinizin mağfiretine/bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da infak eder/Allah yolunda harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 126
    “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını mağfiret etmez/affetmez. Ancak, ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder.” 127
    “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 128
    “...Affetmeniz takvâya daha yakındır. Aranızda iyilik ve ihsânı unutmayın. Şüphesiz ki Allah yapmakta olduklarınızı hakkıyla görür.” 129
    “…Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” 130
    “ ...Günahlarımızı bağışla, günahlarımızı/kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!” 131
    “Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedici ve kadirdir.” 132
    “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” 133
    “Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez.” 134
    “Sen af yolunu tut, ma’rûfu/iyiliği emret ve câhillere aldırış etme!” 135
    123] 2/Bakara, 237
    124] 24/Nûr, 22
    125] 3/Âl-i İmrân, 134
    126] 3/Âl-i İmrân, 133-135
    127] 4/Nisâ, 48
    128] 39/Zümer, 53
    129] 2/Bakara, 237
    130] 2/Bakara, 286
    131] 3/Âl-i İmrân, 193
    132] 4/Nisâ, 149
    133] 3/Âl-i İmrân, 159
    134] 42/Şûrâ, 40
    135] 7/A’râf, 199
    - 34 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Cenâb-ı Hak, takvâ sahibi olmak için saydığı özelliklerin arasında öfkeyi yutmak ve insanları affetmek gibi olgun insanlara yakışan davranışları da saymaktadır. “...O takvâ sahipleri ki, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” 136
    Bu âyette öfkelerinin neticesini yürütmeyip onu tutarak, içlerine geri çevirenler övülmektedir. Âyette geçen “kâzm” öfkesini yutup tutmak, zarar gördüğü kimselere karşı kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmamak ve hatta hoş olmayan bir hal göstermeyip hazmetmek ve sabretmektir. Bu, takvâ sahibi olanların özelliğidir; sabrın ve yumuşak huyluluğun belirtisidir. Bu konudaki hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur:
    “Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini yutan kimsenin kalbini, Allah emniyet/güven ve iman ile doldurur.” 137
    “Öfkesini çıkaracak güçte iken, kim öfkesini yutarsa, Allah onu istediği kadar hûri ile evlendirir.” 138
    “Allah’a şu iki yutkunmadan daha sevgili olan başka bir yutkunma yoktur: Sahibinin, sabır ve güzel bir katlanma ile yutkunduğu, acı verici bir (elem karşısında) yutkunması ve sahibinin yutkunmuş olduğu kızgınlık yutkunması.” 139
    “Güçlü, güreşte galip gelen değildir; fakat güçlü, kızdığı zaman nefsine hâkim olabilendir.”140
    Âyet-i kerimede “öfkelenmeyen” denilmez de “öfkelerini yutan” 141 denilir. Bu âyete göre takvâ sahibi insan, hiç öfkelenmeyen birisi değildir; öfkesini yutan kimsedir. Öfke, duyulması gereken bir duygudur. İman, sevgi ve buğuzdan ibarettir. Allah’ın emrine isyan, küfür ve şirk anlamı taşıyan bir davranışa karşı müttakî mü’min elbette öfkelenecek, müsâmaha göstermeyecektir. Hakkın çiğnenmesine, Allah’a isyana karşı öfkelenmemek, kalbî duyguların ve imanın körelmesi, hastalıklı hale gelmesi demektir. Allah’ı seven kişi, Allah’a isyana elbette tepki gösterecektir. Ama, öfkeyi dışa vurunca, muhâtabın tebliği kabul etmeme, nefsini müdafaa etme, tebliğ edilen fikrin içeriğini peşinen reddetme gibi olumsuz durumları söz konusu olacaktır. O yüzden, öfkeyi yenmek, insanlar arası ilişkilerde ve hakkın tebliğinde önemli bir tavırdır.
    Öfke ateşi, şeytanın yakınlığını çeker. Şeytan ateşten yaratılmıştır.142 Ateşin özelliği, parlamak, alevlenmek, hareket, yakıp yok etmek, sarsıntı/titreyiştir. Bu özellikler, öfkede de vardır. Öfke, kin ve hasedi doğurur, intikamı kamçılar.
    Affetmek için öfkeyi yenmek gerekir. “Öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını
    136] 3/Âl-i İmrân, 133-135
    137] Ebû Dâvud, Edeb 3, IV/248
    138] EbûDavud, Edeb 3; İbn Mâce, Zühd 18, II/1400
    139] Câmiu’s-Sağîr, II/149
    140] Müslim; Câmiu’s-Sağîr, II/135; İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 6/400
    141] 3/Âl-i İmrân, 133
    142] 7/A’râf, 12
    AF
    - 35 -
    bağışlarlar.”143 Takvâya giden yol böyle açılıyor. Bütün öfke, beşerî bir infialdir. Kanın ansızın harekete geçmesiyle insan öfkelenir. İnsan varlığının ilk sebeplerinden ve ilk zaruretlerinden birisidir. Öfkeyi yenmek ilk merhaledir. Baskı yapmak, intikam almak nefsine hoş geldiği için, bazen insan öfkesini yenemez. Azgın öfke fena bir intikama döner. Beliren gazap gizli gizli öfkeye dönüşür. Gayz ve gazap, kin ve intikamdan daha iyidir. Bunun için âyet-i kerime, muttakîlere nefislerindeki öfkeyi yendikleri için o engin âkıbeti gösteriyor. Af, müsâmaha ve serbestliği.
    Öfke yenilmediği zaman, nefse ağır bir yüktür. Kalbi yalayan bir ateş yalımıdır. Vicdanı kaplayan bir istir. Fakat nefis, müsâmaha gösterip kalp affedince o yükün altından insan kurtulur. Parlak, nurlu ufuklara ve rahatlığa ulaşır. Kalpte yumuşaklık başlar, vicdanda selâmet yerleşir. “Ve Allah muhsinleri (ihsân/iyilik edenleri) sever.” Öyleyse bollukta ve darlıkta cömertlik yapanlar gibi, öfkesini yendikten sonra af ve müsâmaha ile bağışlayanlar da muhsin kimselerdir; Allah’ın sevdiği iyi insanlardır.144
    Muttakîler, kötülük edenlere karşı af ile muâmele ederler.145 Affetmek hakkında Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Kıyamet günü, ‘nerede ecirleri (sevapları) Allah üzerinde olanlar, cennete girsinler!’ diye bir çağırıcı bağıracak. ‘Ecri Allah üzerinde olan kim?’ diye sorulacak. Bunun üzerine, (başka insanları) affetmiş olanlardan başka kimse kalkamayacaktır.”146 “Seninle münasebeti kesen akrabanı ziyaret et; seni mahrum bırakana ver!”147 Hz. İsa’nın şöyle dediği rivâyet edilir: “İyilik, sana iyilik edene iyilik etmen değildir; bu bir karşılıktır. İyilik, sana kötülük edene iyilik etmendir.”148 “İyiliğe iyilik her kişinin kârı; kötülüğe iyilik er kişinin kârı” atasözü bu nebevî ifadeden mülhem olsa gerektir.
    Takvâ sahibi olanların özelliklerini sayan yukarıdaki âyette149 başkalarını affetmenin vurgulanmasından sonra şöyle denir: “Onlar fâhişe işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman günahlarına hemen tevbe-istiğfar ederler” Fâhişe; çok çirkin olan fiil; nefse zulüm de herhangi bir günah. Fâhişe, başkasıyla ilgisi olan günah; nefse zulüm de başkasıyla ilgisi olmayan günah demektir. Müttakîlerin ikinci kısmı, insanlık hali, böyle bir kötülük yaptıkları veya herhangi bir günah işledikleri zaman, hemen Allah’ı hatırlarlar da hayâ ve korkularından hemen tevbe-istiğfar ederler. Yaptıklarına pişmanlık duyup kalbiyle ve diliyle affedilmesini diler ve o günahı örttürecek iyiliklere koşarlar.
    Gerçekten, günahları Ğafûr (mağfiret edici, günahları örten) ve Rahim olan Allah’tan başka kim bağışlar? Öyle ya, affedenleri, iyilik yapanları seven şânı büyük Allah’tan çok affetmeye ve bağışlamaya gücü yeten kim düşünülebilir? İşte herhangi bir günah sonunda derhal Allah’tan utanıp da hemen tevbe edenler ve yaptıkları günahlarda bile bile ısrar etmeyenlerin mükâfatı, Allah tarafından bağışlanma ve günahları yokmuş gibi, altından ırmaklar akan, içinde ebedî
    143] 3/Âl-i İmrân, 133
    144] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, c. 2, s. 453
    145] 3/Âl-i İmrân, 133
    146] Âlûsi, Rûhu’l Meânî, II/58; naklen Elmalılı, c. 2, s. 425
    147] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/148
    148] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 7, s. 173
    149] 3/Âl-i İmrân, 133-135
    - 36 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    olarak kalacakları cennetlerdir. Esas itibariyle amelin gereği değil; sırf Allah’ın lutfu olan bu bağışlama ve cennet, İlâhî vaad gereğince, güzel amel sahiplerinin haklarıdır. Amel etmeyen, tevbe etmeyen isyankârların kurtuluş ve selâmetleri ise Allah’ın vaadi ile garanti edilmiş değildir. Sırf Allah’ın dilemesi ve yardımına kalmış bir şeydir.150
    Seyyid Kutub da bu âyetin tefsirinde şunları söyler: İmtihanda başarıya ulaşmak ve rızâ-i İlâhîye nâil olmak için Allah’ın yardımını ve affını istemek şarttır. Kul ne kadar emirleri yerine getirmeye çalışsa da yine de kusur edebilir. Onu bağışlayıp af ve merhametine nâil kılmak ise Allah’ın rahmetindendir. Bu din, beşer denilen şu mahlûkun zaaflarını, derinliğine idrâk ediyor. İnsanı bazen cesetle ilgili ağırlıklar ahlâksızlık derekesine düşürebilir, hayvanî duyguların esiri kılabilir, Allah’ın emrine muhâlif hareketlere sevk edebilir. Bu din, insanın o nevi zaaflarını kabul ediyor, onun için de kızmıyor ona. İnsan kendi nefsine zulmedince, İslâm onu rahmet-i İlâhîden kovmuyor. İnsan, büyük bir günah işleyince ona kapıları kapatmıyor.
    Ruhundaki iman şûlesinin henüz sönmemiş olması, kalbindeki iman kaynağının henüz kurumamış bulunması, Allah’la bağının henüz kopmamış olması, günahkâr bir kul olduğunu, affı geniş bir Rabbinin bulunduğunu bilmesi yeter ona. Şu halde bu günahkâr, hatalı, zayıf mahlûk, henüz hayır unsuru taşımaktadır. Önündeki yollar tamamen kesilmemiştir. Kopmayan bir ipe sarılabilir. Zaafına kapılarak ne kadar kayarsa kaysın. Beraberinde meşale bulunduktan, elinde ip mevcut olduktan sonra, Allah’ı unutmayıp zikrettikten, istiğfar ederek O’na kulluk ettikten, günahlarda da inat ve ısrar etmedikten sonra yine o nura ulaşabilir.
    Bu din; şu zayıf yaratığın yüzüne karşı tevbe kapısını kapatmıyor. Onu bataklıkta yitik olarak tek başına bırakmıyor. Dönmekten korkan kovulmuş gibi terk etmiyor. O, bu zavallıya mağfiret kapısını gösteriyor. Yolu anlatıyor, titrer ellerinden tutuyor, kaypak adımlarına destek oluyor, emniyetli bir sınıra ulaşabilmesi için yoluna ışık tutuyor.
    Ondan sadece bir şey istiyor; Kalbinin taşlaşmamasını, ruhunun kararmamasını, Allah’ı unutmamasını. Allah’ı hatırladıkça, ruhunda o hidâyet meşalesi bulundukça, vicdanından o keskin ses geldikçe, kalbinden o serin rüzgâr estikçe, ileride elbet bir gün ruhundaki nuru anlayacaktır. Kurumuş tohum yeniden yeşerip canlanacaktır. Hata eden ve evde sopadan başka bir şey olmadığını bilen çocuk, hiçbir zaman eve girmeyecek, kaçacak, kaybolacaktır. Fakat evde sopanın yanında hatasından özür dilerse zaafını anlayacak, tevbe ederse özrünü kabul edecek, şefkatli bir elin bulunduğunu anlarsa, bir gün, elbet eve dönecektir.
    İşte İslâm, zayıf olan insanoğlunu zayıf anlarında böylece kolluyor, o zaafının yanında kuvvetinin de bulunduğunu, ağırlığın yanında rahatlığın da mevcudiyetini, hayvanî duyguların yanında Rabbanî arzuların da bulunduğunu biliyor. Zaafa düştüğü an, elinden tutup yükseklere çıkarmak için şefkat gösteriyor. Ayağı kayıp yuvarlandığı zaman, yeniden ufka yükseltmek için elinden tutuyor. Yeter ki insan, Allah’ı hatırlasın, O’nu unutmasın, hatalı olduğunu bildiği halde
    150] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini K. Dili, c. 2, s. 425
    AF
    - 37 -
    hatasında ısrar etmesin. 151
    Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı
    Ebûzer diyor ki, Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) deyip bu iman ve ikrar ile ölen hiçbir kul yoktur ki cennete girmesin!” “Yâ Rasûlallah, dedim, zina ve hırsızlık etse de mi?” “Zina ve hırsızlık etse de” buyurdu. Ben aynı soruyu 3 defa tekrarladım, O da aynı cevabı üç kez tekrarladı. Dördüncüsünde: “Ebûzer’in burnu toprağa sürülse de (yani Ebûzer hoşlanmasa da bu böyledir).” dedi. 152
    “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ey kulum, sen Bana (hakkıyla) kulluk etmedin, ama Benden umdun, istedin. Ben de sende olanları bağışladım. Ey kulum, dünya kadar günahla gelsen, Bana şirk/ortak koşmamışsan, Ben de seni dünya kadar mağfiretle karşılarım.” 153
    “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumun, benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım. Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak giderim.” 154
    “Allah’ım! Sen affedicisin, Kerimsin. Affetmeyi seversin. Beni affet!” 155
    “Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da, kıyamet gününde onun ayıplarını örter.” 156
    “Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah, kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir.” 157
    “Allah (c.c.), kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.” 158
    “Pehlivan, meydanda başkalarını yenen değil; gazaplı ânında nefsine hâkim olandır.” 159
    “Bir kimse, kendisine vermeyene vermedikçe, şahsî haksızlığı affetmedikçe fazîlet sahibi olamaz.” 160
    “Kul, kendisiyle münâsebeti kesen akrabalarına sıla-i rahim yapmadıkça, kendisine zulmedeni affetmedikçe ve kendisine vermeyene vermedikçe fazilet sahibi bir kimse olamaz.” 161
    “Size iyilik yapanlara karşılık iyilik yapmak, kötülük yapanlara da kötülük yapmak yükseklik değildir. Asıl yükseklik, size zulmedenlere, kötülük yapanlara karşı da kötülük
    151] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 2, s. 454-455
    152] Buhâri, Libâs 24; Müslim, iman 40, hadis no: 154
    153] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/154
    154] Müslim, Tevbe 1, hadis no: 1
    155] Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. C. 6, s. 314
    156] İbn Mâce, c. 2, s. 850, hadis no: 2547
    157] Tirmizî, Birr 81; İmam Mâlik, Muvattâ, Sadaka 12
    158] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/235, 238
    159] Müslim, Birr 106
    160] Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, IX/8
    161] F. Râzi, Mefâtihu’l Gayb (T. Kebir), c. 7, s. 73; Benzeri için bk. Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/148
    - 38 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    etmeyip iyilikte bulunmaktır.” 162
    “Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.” 163
    Allah’ın Affediciliği
    Af, Allah’ın ilâhlık özelliklerindendir. Allah’ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ’dan) biri de ‘Afüvv’dür. Bunun anlamı “çok çok bağışlayan, çokça affeden” demektir. “Ğafûr” da bağışlayan, örten demektir. Ancak ‘Afüvv’ ismi ‘Ğafûr’a göre biraz daha geneldir. Çünkü Ğafûr, günahı örten demektir. Silip süpürmenin örtmekten daha iyi olduğu açıktır. Birçok âyetin sonunda Allah’ın Ğafûr ve Rahîm isim sıfatları tekrarlanarak, O’nun, kullarını affetmeyi ne kadar istediği, kullarına ne kadar acıdığı vurgulanır.
    Bu isim, dört âyette ‘Ğâfur-bağışlayıcı’ ismiyle beraber geçmektedir. “Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur (bağışlayıcıdır).”164 Bir âyette bu isim ‘Kadîr’ ismiyle beraber kullanılır. Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirdiği halde, onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade eder.165 Allah (c.c.) sonsuz bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak dinî emirleri ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür. 166
    Allah’ın kullarının hata ve günahlarını affedip bağışlaması, birçok âyette ve birçok isimle ifade edilmektedir. Allah’ın affedici olmasıyla ilgili Kur’an’da zikredilen Allah’ın isim-sıfatları şunlardır: Afüvv, Ğafûr, Ğaffâr, Tevvâb. Allah’ın affedici olmasının birçok isim-sıfatla zikredilmesi, affının büyük, bağışlayıcılığının çok olduğuna delil olabilir. Ama, Allah’ın affına muhâtap olabilmek için, kulun tevbe ederek Allah’a şirk koşmadan O’na yönelmesi şarttır.
    Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan edeceğini, hatta bazılarının inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona hem günah işleme hem de ibâdet etme özelliğini verdi.167 Yani Allah, insanın iradesini kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş da bırakmamıştır. Bütün insanlara ‘tâğuta kulluk yapmayın, Allah’a ibâdet edin’ diye davet yapması için elçiler/peygamberler göndermiştir. 168
    Elçilerin davetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar. Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir, günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (c.c.) onu affedebilir. İnkârcı iken mü’min, isyankâr iken itaatkâr, günahkâr iken takvâ sahibi olanı (korkup korunanı) affeder. Af yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.
    162] Tirmizî, Birr 10
    163] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/160
    164] 4/Nisâ, 99; ayrıca bk. 22/Hacc, 60; 58/Mücadele, 2; 4/Nisâ, 43
    165] 4/Nisâ, 149
    166] 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 101
    167] 91/Şems, 7-10
    168] 16/Nahl, 36
    AF
    - 39 -
    Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verip kullarını hiç affetmeseydi şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.169 İnsanların yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.170 Bazı insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün bunlar, insanların ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan fazlalıklardır. Allah (c.c.) kullarını sürekli affetmektedir. Ancak bazılarının ceza alması da kâinat düzeni ve ibâdetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın adâletinin gereğidir. “Size isâbet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta olduğu dolaysıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” 171
    Allah (c.c.) Uhud savaşında Peygamber’in sözünü dinlemeyenleri,172 hac ibâdetinde daha önceden yapılan hataları,173 buzağıyı tanrı edinip sonra tevbe eden İsrail oğullarını174 affettiğini bildiriyor. Kötülükleri bağışlayıp affedenler,175 güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad edemeyen müstaz’aflar,176 Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler177 Allah’ı (c.c.) affedici olarak bulurlar. 178
    Peygamberimiz’in Af ve Müsâmahası
    Kur’an, Peygamberimize de affedici olmasını öğütlemektedir: “Sen affı tercih et, ma’rûfu (iyiliği) emret ve cahillerden yüz çevir.”179; “Allah’ın rahmeti sebebiyle sen, onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umuma ait) işlerde onlarla müşâvere et (onlara danış). Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.”180 Peygamberimiz’in acımasını, şefkatini, kibarlık ve nezâketini özetleyen bu âyet, kabalık ve katılığın, insanda dâvete karşı tepki ve ürküntü uyandıracağını; insanları iteceğini belirtmekte; insanların hatadan tamamen uzak olamayacağına da işaret ederek kusuru olanları affetmesini, mü’minlere hoşgörülü olmasını Elçi’ye emretmektedir. Hakk’a çağrı görevini üstlenenlerin, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) örnek alarak daima yumuşak huylu, hoşgörülü olmaları, kabalık ve katılıktan kaçınmaları gerekir. Enes (r.a.) diyor ki: “Ben Hz. Peygamber’e on yıl hizmet ettim. Ne beni dövdü, ne yaptığım bir dünya işi için ‘neden böyle yaptın?’ veya yapmadığım (ihmal ettiğim) bir dünya işi için ‘neden yapmadın?’ dedi. 181
    Hz. Âişe (r.a.) annemiz anlatıyor: Peygamber’e (s.a.s.) “Uhud gününden sana daha şiddetli gelen bir gün ile karşılaştın mı?” dedim. O da: “Evet, Akabe gününde senin kavminle ilgili olarak karşılaşmış olduğum hal, daha şiddetli ve vahimdi. Kendimi
    169] 35/Fâtır, 45
    170] 30/Rûm, 41
    171] 42/Şûrâ, 30; ayrıca bk. 42/Şûrâ, 34, 40
    172] 3/Âl-i İmrân, 152, 153
    173] 5/Mâide, 95
    174] 2/Bakara, 52; 4/Nisâ, 153
    175] 4/Nisâ, 149; 64/Teğâbün, 14
    176] 4/Nisâ, 99
    177] 4/Nisâ, 48
    178] 16/Nahl, 126; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 31-33
    179] 7/A’râf, 199
    180] 3/Âl-i İmrân, 159
    181] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 1, s. 167
    - 40 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Abdi Yaley b. Abdi Kelâl’e tanıttım. İstediğim şeyi onaylamadılar. Yüzüm keder dolu olarak yanlarından ayrıldım. Biraz uzaklaşmış, Seâlib’in yakınlarına varmıştım. Başımı kaldırdığımda bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Cibril oradaydı. Bana seslenerek şöyle dedi: ‘Muhakkak ki Allah, kavminin sana dediklerini ve seni reddedişlerini işitti. Sana ‘dağların meleğini gönderdik, onlara dilediğini yapasın’ dedi. Bu esnada dağların meleği bana seslenerek şöyle dedi: ‘Ey Muhammed! Allah kavminin söylediklerini işitti. Ben de dağlar meleğiyim, Rabbim beni emrine verdi ki dilediğin şeyleri bana emredesin; dilersen şu iki dağı başlarına geçireyim.’ Ben de şöyle dedim: ‘Bilakis ben, onların soylarından Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayan, yalnızca Allah’a ibâdet eden kişiler çıkarmasını Allah’tan temenni ederim.” 182
    Benû Hanife reislerinden Sümâme bin Usâl kendisinin de itiraf ettiği gibi öldürülmeyi hak eden suçlar işlemiş azılı bir İslâm düşmanı idi. Bir müfreze onu yakalayıp Medine’ye getirdiği zaman Hz. Peygamber, Sümâme’nin Mescid’de bir direğe bağlanmasını ve kendisine iyi muâmelede bulunulmasını ashâbına emretti. Namaza giriş çıkışlarında da bizzat kendisi onunla ilgileniyor ve iman teklif ediyor, fakat Sümâme kabul etmiyordu. Üç gün sonra Hz. Peygamber, hiçbir karşılık almaksızın onu affederek serbest bıraktığı zaman Sümâme, o kadar hayret etmiş ve hislenmişti ki şehir çıkışında rastladığı ilk pınarda abdest alarak Rasûlullah’ın huzuruna döndü. Kelime-i şehâdetten sonra o, şöyle diyordu: “Şimdiye kadar Sen, benim nazarımda dünyanın en nefret edilecek adamı idin. Şimdi ise ben, her şeyden çok Sana hayranım.” Rasûlullah’tan gördüğü af, Sümâme’ye öylesine tesir etmişti ki memleketine dönüşünde umre için uğradığı Mekke’de müslüman olduğunu ilandan çekinmedi ve Hz. Peygamber’den izin almadıkları müddetçe Mekke’lilere Yemâme’den zırnık hububat göndermeyeceğini belirtti. 183
    Rasûl-i Ekrem’e dağların meleği boyun eğdirilmiş ve Hz. Peygamber, bir sözüyle dilemiş olduğu şeyi yaptıracaktır. Bu olağanüstü kudrete rağmen onları affederek hidâyete ermelerini istemektedir. Bu durum, nefsin fısıldadığı intikam sevgisinin hepsinden, itibarın iâde edilmesinden daha hayırlı olarak; “bilakis ben, onların soylarından Allah’a hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayan, yalnızca Allah’a ibâdet eden kişiler çıkarmasını Allah’tan istiyorum.” meşhur sözünü söylemekte ve isteğini dile getirmektedir.
    Rasûlullah’ın davranışlarında bağışlamak, ana unsurdur. Medine’ye zehirli bir kılıçla Rasûlullah’ı öldürmeye gelen Umeyr bin Vehb el-Cumahi’ye misilleme yapmaya muktedir olduğu halde affetmiştir. Yine, Beni Hanife’nin reisi Sumame bin Âsal, Peygamberimiz’i öldürmek için plan kurar. Yakalandığı zaman onu yine affetmiştir. Allah Rasûlü, kendisine insanların en sevgilisi olan Hz. Hamza’yı (r.a.) öldüreni affetmiş ve “yüzünü benden uzaklaştırın” demekten daha fazla ileri gitmemiştir. Kendisini hicveden şâirleri de affetmiştir. Elbette bağışlamak, asil bir özelliktir. Ama bu davranış, güçlü olanlarda nâdir bulunan bir uygulamadır.
    Mekke fethinde Rasûlullah’ın yaptığı ilk iş, Kâbe’yi putlardan temizlemek olmuştu. Namaz vakti gelip de Hz. Bilâl, Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumaya başladığı zaman, bazı diğer Mekke’liler gibi Attâb bin Esîd de hiddetle homurdanıyordu: “Allah’a şükür ki babam hayatta değil! Hiç olmazsa şu bayalığı
    182] Buhâri, VI/224; Müslim, hadis no: 1795
    183] Buhâri, Meğâzi, 70; Müslim, Cihad 59; Ebû Dâvud, Cihad 119
    AF
    - 41 -
    görmüyor.” Namazı müteakip yaptıkları bunca eziyet ve savaşlardan başları yere eğik hemşehrilerine Hz. Peygamber: “Bugün, siz, muâheze edilecek değilsiniz. Gidin, hepiniz serbestsiniz!” dediği zaman kalabalık, heyecan, sevinç, aşk ve bağlılıkla coşuyor, biraz önce hiddetinden patlayan Attâb, herkesten evvel atılarak imanını haykırıyordu. Artık o, öylesine İslâm’a bağlı idi ki, Mekke’den ayrılırken Hz. Peygamber, onu Mekke valiliğine lâyık görüyordu. 184
    Siyerinden ve hadis-i şeriflerinden açıkça anlaşılıyor ki, Peygamber Efendimiz, affetmekle başka bir şey değil; sadece insanların hidâyete ermesini amaçlamaktadır. Bu da genellikle tahakkuk etmiştir. Buna rağmen, Rasûlullah her önüne geleni affetmemiştir. O’nun ahlâkı Kur’an idi; Kur’an’da affedilmesi yasaklanan zâlim ve tâğutları elbette affetmesi beklenemezdi. Rasûlullah (s.a.s.) kötülüğü iyilikle gideriyordu; Çünkü Kur’an öyle tavsiye ediyordu: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.”185
    Allah, peygamberini birçok af mesajı taşıyan Kur’an kıssalarıyla terbiye etmiştir. Elbette bu kıssalar ve nebevî özellikler, bizler için de uyulması gereken prensiplerdir. Rasûl-i Ekrem, Kur’an kanalıyla peygamberleri tanımakta, onların kendi kavimlerinin beyinsizliklerine ve işkencelerine karşı halkını nasıl affettiklerini görmektedir. Hz. Yusuf, kendisine kin tutan, komplo düzenleyerek kuyuya atan, peygamber oğlunun köle olarak satılmasına sebep olan kardeşlerini affeder. Bundan sonra kadınların desiseleriyle karşı karşıya kalır, sonra zindana atılır. Bütün bunlardan sonra, eline fırsat geçip onlardan intikam almaya güç yetirince şöyle der: “Bugün size karşı sorgulama, kınama yok; Allah sizi affetsin. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir.”186 Elbette Rasûlullah, bu hâdiseden, sadece akrabalarını affetmeyi değil; bilakis kanını helal gören, öldürmek için komplo düzenleyen, kovan ve işkence eden kavminin hepsini affetmeyi öğrenir. Onları, Mekke’nin fethi gününde güçlü olduğu halde, affetmenin hidâyetlerine bir tesiri olur umuduyla affeder. Öyle de olmuş, affetme, neticesini de vermiştir. 187
    Peygamberimiz dâvet ve tebliğinde son derece başarılı idi. Çünkü O, güzel ahlâk sahibiydi. Anlattığı şeyleri yaşıyordu ve insanlara en güzel örnek oluyordu. İntikamcı değildi. Bağışlayıcı ve affedici idi. Bu özellik Allah’ın kullarına bir rahmetidir. Allah (c.c.) bu rahmetinden kullarına da vermiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmet peygamberi idi. Affın ve bağışlamanın en güzel uygulayıcısı olması gerekirdi ve öyle oldu.
    O’nun yumuşak huyluluğu, tatlı sözü, merhametli bir kalbe sahip oluşu, hata yapanları affetmesi, ceza vermekten kaçınması, kendisine karşı büyük kötülük yapanları bağışlaması insanları etkiliyordu. O’nun insan eğitimindeki en güzel metodlarından biri, af ve bağışlamadır. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Allah’ın Rasûlünü, kendisine her ne zaman kısas olan bir dâvâ getirildiğinde, mutlaka her seferinde affetmeyi emrediyor gördüm.”188 Kendisi affı sevdiği gibi, ümmetine de affı tavsiye ediyordu. O, bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Allah (c.c.),
    184] Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I/172; Bidâye, IV, 301
    185] 41/Fussılet, 34
    186] 12/Yûsuf, 92
    187] Abdülhamid Bilâlî, Peygamber’in Yaşantısından Eğitici Dersler, s. 40-43
    188] Ebû Dâvud, Diyât 3, Hadis no: 4497, 4/169; Nesâi, Kasâme 27, 8/33
    - 42 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    kötülüğü affeden kişiyi mutlaka aziz (güçlü ve yüce) kılar.” 189
    İnsanın, Kendine Yapılanları Affetmesi
    İnsanları affetmek, güzel ahlâk sahibi mü’minlere yakışan bir tavırdır. Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye eder. Kur’an, affedenleri Allah’ın sevdiğini haber verir.190 İslâm’a göre bir kötülüğün cezası/karşılığı yine onun kadarıdır. Fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye etmektedir. İslâm hukukunda, bir yanağına tokat vurana öbürünü çevirmek (zulme râzı olmak) hoş görülmediği gibi, intikam peşine düşmek de tavsiye edilmez. Haksızlığa uğrayan, hakkını kullanmaz da sabreder ve bağışlarsa bu güzeldir. 191
    Kur’an mü’minlerin özelliklerini sayarken, onları, affedici ve öfkelendikleri zaman kızgınlıklarını yenen kimseler olarak tanıtmaktadır.192 Af ahlâkı, şüphesiz ki takvâ’ya (Allah’tan korkup sakınmaya) daha yakındır. Bu tutum, olgun müslümanların belirgin özelliğidir.193 Olgun mü’minlerin bir özelliği de muhsin/ihsân sahibi, yani sürekli iyilik eden ve güzel davranış sergileyen kimse olmalarıdır; Af ahlâkı da bunun bir parçasıdır. Mü’minler bu güzel davranışları sürdürürlerse, yani ihsân eder, sabır gösterir ve affedici olurlarsa; düşmanlıklar dostluğa; kargaşalar, kavgalar, kaoslar barışa dönüşebilir. 194
    Aslında ideal olan şey, kişinin hata etmemesidir. Fakat, peygamberler hariç, herkes hata edebilir/eder. Peygamberler bile zelle denilen küçük hatalardan uzak değillerdir; çünkü onlar da bizim gibi bir beşer/insandır. İnsanlar hata etmede eşittir. İnsanlar arasında bu konuda fark, hatanın çeşidi ve oranıdır. Her insanın bazı zaaf noktaları vardır ve genellikle insan, hatayı o zayıf noktalarında işler. Hata ettiğimizde kendimizi daha çabuk ve kolay affederiz ve kendimize bu konuda anlayış gösterilmesini bekleriz. Kendimize gösterdiğimiz bu anlayışı, diğer insanlara da göstermek zorundayız. Mü’min, kendisi için istediği şeyi, başka mü’min kardeşi için de istemek zorundadır.
    Dâvetçi Açısından Af ve Müsâmaha
    Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere dâvetçi, şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri, eline fırsat geçtiği zaman intikam almaya kalkmadan affetmeli, seviyesiz ve cahilce yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve isteklere karşı müsâmahakâr bir ruhla muâmelede bulunmalıdır.
    Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir kimse, dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç ummadığı bir şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele, psikolojik bir tesir icrâ ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir ve muhatap, dâvetçiye en büyük düşman iken, birdenbire dâvetçinin en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. O halde
    189] Ahmed bin Hanbel, 2/235, 238
    190] 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
    191] 2/Bakara, 178
    192] 3/Âl-i İmrân, 134
    193] 2/Bakara, 237
    194] 41/Fussilet, 33-34
    AF
    - 43 -
    Cenâb-ı Hak’ın, Rasûlüne emrettiği üzere, hıyaneti sabit olanların bile suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak,195 İslâmî dâvetin metodlarından biridir.
    Günümüz dâvetçisi, Rasûlullah’ın yolundan giderek nefsî kin ve düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak muhâtabını, şâyet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir. Allah, müttakî mü’minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici olmalarını istiyor. Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı ve onlara güzel sözler söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı, onların zulümlerini bırakmalarına vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları bu kötülükten kurtararak onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli etmeliyiz. Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden ve muhâtabın şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız. Muhâtabımızın en son yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır.
    Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla adam kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden ileri gelmektedir. İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur. Cenâb-ı Hak’ın, diğer mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun hidâyeti için çalışmak, dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek bir kişiye hidâyet nasip edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder. Hz. Peygamber’in Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir müslüman için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi; kızıl cins deve sürülerine sahip olmasından196 ve bir vesile ile ifade buyurdukları gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır.
    Bu ölçü göz önünde bulundurulursa Hz. Peygamber’in her karşılaştığı insanın iman etmesini sağlamak için her meşrû çare ve her metoda başvurarak fevkalâde gayret sarf etmesindeki hikmet, gâyet güzel anlaşılır. Hakem bin Keysân esir edilmiş ve Rasûlullah’a getirilmişti. Hz. Peygamber, ona İslâm’ı arz etti, fakat o kabul etmedi. Rasûlullah onu yine dâvet etti ve uzun müddet teklifini tekrarladı. O kadar ki Hz. Ömer dayanamadı ve “Yâ Rasûlallah, ne diye bununla uğraşıp duruyorsun?! Vallahi, bu kesinlikle müslüman olmaz. Bırak da şunun boynunu vurayım, canını cehenneme yollayayım” dedi. Fakat Hz. Peygamber buna kulak asmadı ve Hakem’i İslâm’a dâvete devam etti. Nihâyet o müslüman olunca Rasûl-i Ekrem, ashâbına döndü ve “biraz önce size uysaydım onu öldürecektim ve o cehennemlik olacaktı!” buyurdular. Hz. Ömer’in ifadesiyle bundan sonra Hakem, ihlâslı bir müslüman olmuş ve Allah yolunda cihadlara katılmıştır.” 197
    Hoşgörü ve Müsâmaha
    Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir. Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en ünlüsü: “İsmah, yüsmah lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.”198 hadisidir.
    195] 5/Mâide, 13
    196] Buhâri, Cihad 102
    197] Ahmed Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, s. 339-343
    198] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/248
    - 44 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    İnsanlar arası ilişkilerde hoşgörü, hayatı kolaylaştırır ve yaşanabilir kılar. Çünkü insan, sürekli hata yapabilen bir yapıdadır. İnsanların hata ve kusurlarını hoş gören biri, yalnızca başkalarından da kendisi için hoşgörü bekleme hakkını kazanmış olmuyor, bununla birlikte hayatı katlanılabilir kılarak yaşamın işkenceye dönüşmesini önlüyor demektir. Ne ki, insanlar, başkalarının kendilerine karşı yaptıkları hata ve kusurları hoş görme hak ve yetkisine sahiptir. Bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur. 199
    Hoşgörü: Gücenmeyi gerektiren bir tutum, ya da davranış karşısında tepki göstermeme, tahammül gösterme halidir. Batıda mezhepler arası çatışmaya karşı çıkmak, ya da bilim-din tartışmalarında baskıya karşı kullanılan bir kavramdır.
    İnsanların farklı umut ve korkulara sahip olması, farklı ön kabullerinden yola çıkmaları sebebiyle, kaynak, amaç ve yöntem farklılıklarından her zaman uzlaşma sağlamaları mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle de birbirlerine karşı hoşgörü ile yaklaşmak zorundadırlar. Hoşgörünün sağlıklı bir şekilde kullanılabilmesi için, ileri sürülen iddianın kaynağının, bu iddiaya sahip kişinin amacının ve kaynakla amaç arasındaki mantıksal sürecin aklî delilleri olması gerekmektedir. Yanlış bir hoşgörü anlayışı, hem hoşgörü sahibi için, hem de hoşgörüye sığınan kişiler için felâketlere kapı aralayabilir ve kötü alışkanlıklara neden olabilir.
    İslâm toplumlarında hoşgörünün ahlâkî bir temeli vardır. Bununla birlikte, safdilliğe varan bir davranış biçimi de olmamasına özen gösterilir. Hoşgörü sahibi, sadece yanlışa göz yummakla yetinmemeli, doğru olanı göstermeli ve aynı yanlışın tekrarlanmaması için gayret göstermelidir. Aksi halde göz yumma, giderek sabrı taşıran noktalara ulaşabilir ve başlangıçtaki hoşgörü, daha sonrası için bir birikim oluşturabilir. İyi niyet kavramı ile yakın ilişkisi olan hoşgörü, toplumsal barış ve uzlaşma açısından da büyük önem taşır. 200
    Müsâmaha: Semâhat kelimesinden gelir. Hoş görürlük, kusurlara göz yummak, aldırış etmemek demektir. Ama bu göz yumulan kusurların İslâm’ın temel esaslarına ve temel insan haklarına karşı olmaması ve toplumu ifsad edecek davranışın dışında olması gerekir. Müsâmahadan, beşerî hataların anlayışla karşılanıp, hata sahibini incitmeden kusurunu tamir etmek veya onun kendisini düzeltmesine imkân vermek anlaşılmalıdır. Vahyin temel doğruları dışındaki karşıt görüşlere saygılı olmak, başkalarının da bakış açılarını hesaba katmak, ictihâdî görüşlerine gereken değer ve önemi vermek, İslâmî müsâmaha ile ilgili gerekliliktir. Müslüman bireylerin birbirleriyle ve cemaatlerin diğer cemaatlerle İslâm’ın kesin hükme bağlamadığı ictihada açık hükümlerde ve teferruatla ilgili farklılıklarda takip etmesi gereken anlayış ve tavır şu olmalıdır: “İttifak ettiğimiz hususlarda yardımlaşır, ihtilaf ettiğimiz hususlarda da birbirimizi mâzur görürüz.“
    Kişiye düşen, hatalarını görüp tevbe ederek günahta ısrar etmeyip vazgeçmektir. Bir müslüman kardeşi de, bu hataları müsâmaha ile karşılayıp, tatlı bir yolla emr-i bi’l mâruf ve nehy-i ani’l münker yapmalıdır. Her çeşit hatalar karşısında hatayı işleyene ve onu gören kardeşine düşen hareket tarzı bu olsa gerektir. Cenâb-ı Hak’ın bizim için açtığı imtihanı kazanıp hataları maddî ve mânevî
    199] Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, Denge Yay., s. 159
    200] Abdurrahman Dilipak, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yay., c. 2, s. 182
    AF
    - 45 -
    terakkîlerin vasıtası kılmanın yolu budur.
    Hakikat böyle olduğu halde, kendi grubundan veya hizbinden, kendi parti ya da cemaatinden olmadığından dolayı müslümana cephe almak elbette yanlıştır. Yine, farklı metodla hareket etmek veya tâlî meselelerde -dinen câiz olduğu halde- kendisi gibi düşünmemek kusurundan(!) dolayı müslümanları itham edip bölünmelere ve düşmanlıklara sebep olmak, müslüman kardeşine iman ve İslâm gibi, Allah’ın her şeyden üstün tuttuğu iki vasfı bir tarafa atıp âdi taşlar hükmünde olan beşerî kusurları sebebiyle müslüman kardeşini mahkûm etmek büyük bir yanlıştır. Cenâb-ı Hak’ın “Mü’minler ancak kardeştirler”201 hükmüne ehemmiyet vermeyerek, yine Kur’an’ın ifadesiyle “ölmüş kardeşinin etini yemek”202 iğrenç bir cürüm olan gıybete tevessül etmek, gerçekten büyük bir cinâyettir. Bu öyle bir cinâyet ki, Cenâb-ı Hak’ın, “Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o (geldiği vakit) yalnız içinizde zulmedenlere isabet etmez (iyilere de kötülere de isâbet eder). Bilin ki Allah’ın azâbı çok şiddetlidir.”203 âyetiyle haber verdiği musibet ve fitneye hak kazandırır. 204
    Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashâbı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım! Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan İlâhî rahmete sınır çektin!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın (işini görsün). Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki: “Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.”205 İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi, kendi mübârek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasûl-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamıştır. Cehâleti sebebiyle böyle davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket olmazdı.
    Bir başka seferinde Rasûlullah, Mescid-i Nebevî’den çıkarken bedevînin biri geldi. Rasûl-i Ekrem’in elbisesini şiddetle çektikten sonra: “Develerimi buğday ile yükle! Çünkü sendeki mal ne senin, ne de babanın malıdır!” dedi. Bu ânî ve şiddetli çekiş sebebiyle Efendimiz’in üzerindeki sert yakalı ridâsı (gömleği) boynunu kızartmıştı. Bedevînin bu yaptığı, muhakkak ki çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Efendimiz buna üzülmüştü. Bedevîye dönerek: “Önce beni
    201] 49/Hucurât, 10
    202] 49/Hucurât, 12
    203] 8/Enfâl, 25
    204] İbrahim Canan, Sulh Çizgisi, T.Ö.V. Yay., s. 104-105
    205] Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112)
    - 46 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    incittiğinden dolayı özür beyan et; sonra ben de senin istediğine bakarım” dedi. Bedevî : “Özür dilemeyeceğim!” diye karşılık verdi ve bu sözleri birkaç defa daha tekrarladı. Hâlbuki Peygamberimiz, bedevîye bir ahlâk dersi vermek istemişti. Fakat beriki hiç oralı olmuyordu. Hz. Peygamber, bedevînin sözüne ehemmiyet vermedi. Ashâbından birine dönerek: “Bu adam için şu develerin birine arpa, diğerine hurma yükle!” diye emredip yoluna devam etti. 206
    Hoşgörülü olmak, büyük gönüllerin işidir. Kendinden emin, yaptığının doğruluğundan şüphe etmeyen ve ������������������������������������������������İlâhî hikmet gereği, insanoğlunun çeşitli hazım- ������������������������������������������� hazımsızlık ve zaaflarla ma’lûl olduğunu bilen asil insanlar, hoşgörü sahibi olabilir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz, olgunluğun yüce doruğunda bulunduğu için şahsına karşı yapılan kabalıkları tebessümle karşılamış, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmüştür. Müslümanların da karınca kararınca, O’nun yolunda olması, O’na benzemeye çalışması, canlarını sıkan bazı davranışları hoş görmeye gayret etmesi, O’na bağlılıklarının gereğidir.
    Tarih boyunca müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kişisel hataları bağışlama, gayr-i müslimleri inançlarıyla baş başa bırakıp onlara karşı müsamahakâr davranma âlicenaplığını İslâm’a, İslâm’ın insana ve inanç hürriyetine verdiği değere borçludurlar. İslâmiyet’in hiçbir dine nasip olmayan büyük bir süratle yayılmasının en mühim sebeplerinden birini, bu yüce dinin diğer bütün dinlerden daha müsâmahakâr ve âlicenap oluşunda aramak lâzımdır. Bu sebepledir ki, bazı hıristiyanlar, dinî müsâmahanın ne demek olduğunu müslümanlardan öğrenmiş olmalarını kendileri açısından çok elem verici bulurlar.207
    Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması
    Af ve müsâmahanın yozlaştırılması birkaç yönden olabilir. a- Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe, b- Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri hoş görme, c- Zâlimleri ve tâğutları hoş görme, d- Başkasının suçunu bağışlama yetkisini kendinde görme. Bunları kısaca açıklayalım:
    Allah’ın affediciliğini istismar edip, günahları önemsememe: Allah’ın rahmeti elbette ki çok geniştir. Ancak, O’nun engin rahmeti yanında, azâbı da çok çetindir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemelidir. Çünkü O’nun rahmetinden ancak kâfirler ümit keserler.208 Fakat, Allah’ın rahmetine güvenip de günahlara dalmak mü’minlere yakışmayan dengesizliktir. Mü’min için uygun olan, umutla korku arası yaşamak, takvâya sarılıp günahlardan cehenneme düşüyor gibi sakınmaktır.
    “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası için bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr olan şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 209
    Şeytanın en önemli hilelerinden biri, insana kendini tümüyle temize çıkartıp,
    206] Ebû Dâvud, Edeb 1
    207] M. Yaşar Kandemir, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil Yay., s. 285-286
    208] 12/Yûsuf, 87
    209] 31/Lokman, 33
    AF
    - 47 -
    suçlarını itiraf ettirmemesidir. Böylece insan, nefsini avukat gibi müdafaa eder. Şeytanı dinleyen nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüzlerce te’vil ile kılıf bulur. Ayıbını göremediği için insan, suçunu itiraf etmez, istiğfar etmez ve şeytana maskara olur. Ancak nefsini itham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur, kusurluktan çıkar; insan hatalarını itiraf edince, tevbe eder ve affa müstahak olur.
    Dinî esaslardan fedakârlık yapıp, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri ve kimseleri hoş görme: Tolerans diye de ifade edilen hoşgörürlüğü, dinî esaslardan fedâkârlık etme şeklinde anlamak doğru değildir. Zira buna kimsenin selâhiyeti yoktur. Din, Allah’ın dini, o esasın yerine getirilmesini isteyen de Allah’tır. İslâm’ın ruhuna tamamen aykırı hareket edip de, müslümanların kendine karşı toleranslı davranmasını isteyen kimsenin bu arzusu, ahlâkî bir hareket değildir. Yapılan bir kötülük veya ayıp, şâyet toplumu ilgilendiriyorsa, onu hoş görmeye, affetmeye çalışma hakkı kimseye verilmemiştir. Müsâmaha/tolerans sözüyle, birinin şahsî hatasını yüzüne vurup utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcup etmeden, sabır ve anlayışla kusurunu telâfi etmesine imkân vermek anlaşılmalıdır. 210
    Nitekim Hz. Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.” 211
    Zâlimleri ve tâğutları hoş görüp affetme: İnsanların her görüş ve anlayışına, sapıklık ve Hakka isyanlarına hoşgörü ile yaklaşmak, müsâmaha ve hoşgörü kavramını yozlaştırmak olduğu gibi; temel doğruları, İlâhî gerçekleri önemsememek ve Hakkı oyuncak haline getirmek demektir. Allah’ın hor gördüğünü hiç bir müslümanın hoş görmeye hakkı yoktur. Kâfirlerin belirli ölçülere uyarak kendi dinlerini serbestçe yaşamasına müsaade etmek, onları zorla dinlerini değiştirmeye çalışmamak ayrı bir şeydir; zâlim ve tâğutlara, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırmaya çalışanlara hoşgörülü davranmak ayrı. Hiçbir müslüman, zâlimlere ve tâğutlara tavır almayıp onlarla uzlaşamaz, onlara müsamaha ile bakamaz, onları hoş göremez. Ne onları affeder, ne de onlardan af diler.
    Müslüman, Allah’ın emirlerine teslim olan demektir. Allah’ın dininin düşmanlarını, zâlim ve tâğutları kendine dost bilmez ve onlardan af dilemez. Özellikle küfür ahkâmının galip olduğu beldelerde, bu hususa âzamî dikkat gerekir. 212
    Tâğuta Küfür, Tâğutun Yaptığı İyilikleri İnkâr Edip Görmezden Gelmeyi de Kapsar
    “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğuta küfredip (onu inkâr edip reddederek) Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah (her şeyi) işitir ve bilir.” 213
    Bu âyette: ‘Fe men yekfur bi’t-tâğuti / Kim tâğuta küfrederse’’ ancak onun,
    210] M. Yaşar Kandemir, a.g.e., s. 284
    211] Müslim, Fedâil 79
    212] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 36
    213] 2/Bakara, 256
    - 48 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    kendisini kurtaracak sağlam bir kulpa yapışmış olabileceği belirtiliyor. “Âyette geçen ‘tâğuta küfretmek’ nasıl olur ve neleri kapsar?” Bu soruyu cevaplamak için ‘küfür’ nedir, onu tahlil etmek gerekir.
    Küfür, ‘ke-fe-ra’ fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keff�����������������������������������������������âre(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın var-â����������������������������������������������re(varlığını, ayetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır. Küfür kelimesi, Türkçe’de inkâr kelimesiyle karşılanır. Küfretmek; inanmamak, inkâr etmektir.
    Kur’an, imana yüklediği tüm anlamların zıtlarını küfür kelimesine yüklemiştir. Zaten küfür de, bir inançtır; olumsuz bir inanç. Göğüsler iman için açıldığı gibi, küfür için de açılır.214
    ‘Küfür’, ‘iman’ın zıddıdır. Küfrü tanımak için zıddı olan imanı tanımak gerekir. İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı karşılar. Demek ki küfür de ‘birini sözünde tasdik etmemek, onaylamamak, kabullenmemek ona itimat etmemek, onu gönülden benimsememek, ona güvenmemek demektir.
    Küfür kelimesinin yukarıdaki anlamından yola çıkarak, ‘tâğuta küfretmek’, tâğutun varsa nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâr etmek gerekiyor, demek zorundayız. Buraya kadar küfür kelimesinin salt lügat anlamından çıkan zarûri bilgileri aktarmış olduk. Kelimenin bu anlama geldiğinden ‘tâğuta küfür’ kavramını bu doğrultuda şöyle açıklamamız gerekir:
    Tâğuta nasıl küfredilir, tâğutun neyini, nesini inkâr edip örteceğiz, neyi yok sayacağız’ Tâğutun kendisini yok saymak, görmezlikten gelmek, onun varlığını inkâr etmek kast edilmiş olabilir mi’ Hayır, olamaz! Çünkü tâğutun varlığını kabul edecek ki, onun hükümlerinin veya mahkemelerinin varlığını anlasın ve kanunlarını ve mahkemelerini kabul etmesin.215 Varlığını kabul edecek ki, ondan (tâğuta kulluktan) kaçınsın. 216
    Küfür, aynı zamanda nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek, yani nankörlük demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, nankörlük anlamında kullanılır. Nankörlük, nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak demektir.
    Nankörlük kelimesi dilimize, Farsça’dan geçerek yerleşmiş bir kelimedir. Arap dilinde nankörlük; ‘küfrân’ ya da ‘küfrânü’n-nimeti’ kelimeleriyle ifade edilmektedir. Nankör kimseye de ‘kâfirü’n-nimeti’ denilir. Nankörlük; bir insanın başka bir insana karşı ya da Rabbine karşı nankörce davranmasına göre iki yönden ele alınabilir. İkinci tür nankörlük, insanın Rabbine karşı olan nankörlüğüdür. Zira
    214] 16/Nahl, 106
    215] 4/Nisâ, 60
    216] 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17
    AF
    - 49 -
    bunda, insanın küfre girme ihtimali büyüktür. Her ne kadar küfür ile nankörlük ilk bakışta birbirlerinden tamamen farklıymış gibi görünseler de aralarında çok yakın bir benzerlik vardır. Birincisinde; Allah’ın varlığını, birliğini ya da inanmamızı emrettiği hükümlerini inkâr etme söz konusudur ki, bu açıkça küfürdür. Allah’ın verdiği nimetleri inkâr etmek, onları unutmaya çalışmak ya da unutmuş görünmek de haddi zatında küfürdür. Zira her iki durumda da, ikrar edilmesi vâcib olan hakikatleri inkâr etme söz konusudur.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insanların Allah’a karşı nankörlüğünden söz edilirken, ‘nankör’ ve ‘nankörlük’ kelimelerinin, ‘küfr’ kelimesiyle ifade edildiğini görüyoruz: “Nankörlük ettikleri için (bimâ keferû) onları işte böyle cezalandırdık. Biz, nankör (kefûr) olandan başkasını cezalandırır mıyız?” 217 Bu âyette geçen ‘nankörlük ettikleri için’ sözü, Kur’an’daki “bimâ keferû” kelâmının mealidir. ‘Nankör’ kelimesi de ‘kefûr’ sözünün mealidir. Aynı şekilde, 27/Neml, 40 ve 16/Nahl, 112. âyetlerde geçen ‘nankör’ ile ‘nankörlük’ kelimelerinin tümü, ‘küfr’ kelimesinin türevidir.
    İşte, Farsçadan Türkçeye geçtiği şekliyle nankörlük demek olan Kur’an ifadesi olarak ‘küfür’ Kur’an’daki ikinci anlamıyla nimeti tanımamak demektir. Nimetleri inkâr, iyilikleri görmezlikten gelmek demektir. Kur’ân-ı Kerim’de tam 30 âyette küfür kelimesi, işte bu anlamda, nimeti görmezlikten gelme, yani nankörlük anlamında kullanılır. Dolayısıyla, Kur’an’da 30 âyette geçen ‘küfür’ kelimesi, ‘nimete karşı küfür, iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak’ anlamında kullanılmıştır. Kur’an’ın en doğru tefsiri yine Kur’an’la yapılır. Kur’an’daki “tâğuta küfür”218 kavramının tefsirinin de, Kur’an’dan yola çıkarak; ‘iyilikleri örtmek, nimeti ve yardımı inkâr etmek, yok saymak’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
    ‘Tâğuta küfür’ kavramını başka türlü izah etmek zordur. Eğer buradaki ‘küfür’ kelimesinden ‘red, reddetmek’ anlamı kast edilseydi, ‘redd’ kelimesi kullanılırdı. Bilindiği gibi reddetmek anlamındaki ‘redd’ kelimesi Arapça’dır ve Kur’an’da (türevleriyle birlikte) tam 62 yerde kullanılmıştır. Başka yerde kullanılan ‘redd’ kelimesi, 2/Bakara 256’da ve 4/Nisâ, 60’da kullanılmayıp ‘küfür’ kelimesi kullanılmıştır. Demek ki, buradaki küfür kelimesini ‘redd’ anlamı vermek doğru değildir. Zaten Kur’an’da diğer âyetlerde de ‘küfür’ kelimesi, redd anlamında kullanılmamıştır ki, bu âyette kullanılmış olsun. Ama küfür kelimesi, Kur’an’da tam otuz yerde ‘nimetleri, iyilik ve yardımları yok saymak, iyilikleri örtmek, inkâr etmek’ anlamında kullanıldığına göre, bu âyette de o anlamda kullanılmıştır diyebiliyoruz.
    Kur’an, bizden tâğutların iyiliklerini örtmemizi, onların yardım ve iyiliklerini görmezden gelip yok saymamızı, yani inkâr etmemizi istemektedir. Kur’an bunun örneğini de bizzat kendi tavrıyla gösterir. Meselâ Kur’an, bazı (tâğut olmayan) kâfirlerin bazı olumlu taraflarını ifadeden kaçınmaz: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iâde eder.”219 İçki ve kumar hakkında da benzer tavır takınılır: “Sana şarap ve kumar hakkında sorarlar: De ki: ‘Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır. Ancak,
    217] 34/Sebe’, 15-17
    218] /Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
    219] 3/Âl-i İmrân, 75
    - 50 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.” 220 Fakat Kur’an, hiçbir âyette tâğut kategorisine giren İblis’in, şeytanın, Firavun, Nemrud, Ebû Cehil gibi şahısların olumlu taraflarından bahsetmez. Onların iyi taraflarını örter, yok sayar.
    Kur’an, onların hiçbir iyiliğini görmezlikten gelerek örnek olduğu gibi, bizim de tâğutlar konusunda benzer tavır takınmamızı, onların iyiliklerini örtmemizi, yani küfredip inkâr etmemizi istiyor. Çünkü o tâğutlar, sıradan kâfir gibi değildir. Biz, tâğut olmayan kâfirlerin olumlu yönlerini anlatabiliriz. Ama tâğutların asla. Çünkü onlar, yüz binlerce belki milyonlarca insanın şirke düşmesine, Allah’a isyan etmesine ve Cehenneme doğru adım atmasına insanları teşvik ediyorlar, hatta zorlayıp yönlendiriyorlar. Kişileri Allah’ın indirdiği kanunlardan mahrum bırakıyor, kendi kafalarından çıkardıkları hükümlerle insanlara hükmederek onları Allah’ın azâbına sürüklüyorlar. Böyle büyük cinayetler işleyen tâğutların insanlara dünyevî yönden bazı faydalar sağlaması gündeme getirilecek önemde midir’ O küçük faydaların göz önüne getirilip inkâr edilmemesi, o tâğutların büyük cinayetlerini örtbas etmeye götürebilir. Kanserden can çekişen bir adamın ayağındaki mantarla uğraşmak veya binlerce adam öldürmüş seri katil bir canavar kişinin bu cinayetlerini görmezden gelip dilenciye verdiği yardımı öne çıkarmak gibi bir şeydir bu.
    Kur’an, o yüzden sıradan kâfirlerden ayrı ‘tâğut’ kavramından bahseder ve bu özellikteki insanlara karşı tavır almamızı, onları (yaptıkları iyilikleri) inkâr etmemizi emreder. Bunu iman için bir esas kabul eder. Bu imanî esası çok iyi anlayan peygamberlerden hiçbiri, kendi dönemlerindeki tâğut saydıkları yöneticileri en küçük çapta olumlu bir özellikleriyle zikretmemişler, onların hep kötülük odakları olduğunu bildirip onlarla hep mücadele etmişler. Sadece kendileri onlara tavır almakla yetinmemişler, kavimlerine onlara kulluktan, yani itaatten kaçınmaları gerektiğini ısrarla hatırlatmışlardır: “Andolsun ki, Biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan (tâğuta kulluktan) kaçının’ diye (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.” 221 Tâğutların bazı iyi taraflarını gündeme getiren kimse, nasıl tâğuttan kaçınır’ Allah’a karşı bu kadar azgınlaşan, tuğyan eden tâğutun iyi tarafı olduğu nasıl kabul edilir’ Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen tâğutlar, sadece kâfir değil, aynı zamanda zâlim ve fâsıktırlar. 222
    Af, zilleti kabul, müsâmaha da İslâmî prensiplerden tâviz verme olarak anlaşılmamalı, kesinlikle böyle uygulanmamalıdır. İslâmî esaslar ve cezalardan kesinlikle af ve tâviz verilemez. Hırsızlık yapan Benû Mahzum’lu kadının suçunun affı için yapılan müracaatlara karşı Rasûlullah’ın kesin tavrını223 müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef tutulmamalarını şart koşan Tâif’lilere; kesinlikle “namazsız dinde hayır olmadığı”nı belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini biliyoruz. 224
    Af yetkisi kime âittir?
    İnsanlar, kendilerine karşı yapılan kusurları hoş görme hakkına sahiptir, ama
    220] 2/Bakara, 219
    221] 16/Nahl, 36
    222] Bk. 5/Mâide, 44, 45, 47
    223] Buhâri, Hudûd 12; Müslim, Hudûd, 8, 9; Ebû Dâvud, Hudûd 4
    224] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/218
    AF
    - 51 -
    bir başkasına karşı yapılan haksızlığı hoş görmekten söz etmek gülünç olur. Hele bu, bir insanın Allah’a ve O’nun dinine karşı işlediği cinâyeti bir başka insanın hoş görmeye kalkması biçiminde tezâhür ederse, düpedüz haddi aşmak olur. İnsan, birinin kendisine küfretmesini hoş görebilir. (Özellikle askerde veya çoğu kahvehane kültüründe bu hoş görü sonuna kadar geçerli ve hatta samimiyet göstergesidir.) Eğer meşrebi genişse hanımına, çoluk çocuğuna küfretmesini ve hakaret etmesini de hoş görebilir. Ancak hiçbir kimse, birinin Allah’a ve O’nun dinine küfretmesini hoş görme yetkisine sahip değildir. Allah’a karşı yapılan bu isyan, küfür ve nifak sınırlarına ulaşmayıp sadece amelde kalıyorsa, o zaman buna şâhit olan kişi, o amelin sahibi için ancak istiğfar edebilir ve Allah’tan onun için hidâyet, af ve mağfiret dileyebilir.
    İslâm hukukuna göre, işlenen suç, kısası gerektiriyorsa kısas hakkını elinde bulunduran kişi, suçludan diyet isteme hakkına da, onu bağışlama hakkına da sahiptir. “Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (her yaralama, misli ile cezalandırılır). Kim bunu bağışlarsa, kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerdir.”225 Allah’a isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak kısas dâvâlarında, kısas isteme hakkını elinde bulunduran kimselerin veya onun vârislerinin affetme yetkisi vardır. Bu kişilerin dışında hiç kimse, hiç bir kurum, hiçbir devlet böyle bir suçluyu affedemez. Tâzir cezalarında da af durumu, yine mağdûrla ilgilidir. Had cezalarında da af mümkün değildir. Aynı şekilde, bir devlet veya kurum, âdi suçları işleyen (had cezasına mahkûm olan) suçluları affetme hakkına sahip değildir. Kul hakkının çiğnendiği durumlarda da affetme yetkisi sadece mağdurun veya velisinindir. Hem kul hakkı ve hem de kamu hakkının birlikte ihlâl edildiği bir suçun cezası da, hem meşrû devletin, hem de mağdurun, her iki tarafın birlikte affetmesiyle düşer.
    Günah ve suç işleyenlerin suçları kesinleştiğinde ve affedilmesi halinde toplum için bu kötü örnek olacaksa ve suçların yaygınlaşması söz konusu olursa, İslâm devletinin yöneticileri böyle bir suçluyu da affetme hakkına sahip değildir. Çünkü İslâm’a göre devlet, adâleti uygulamak, haklıya hakkını, suçluya cezasını vermek ve toplumu ifsad etmek isteyen zorba ve ahlâksızlara engel olmak zorundadır.
    Kâfirlerin ve münafıkların Allah’a karşı yaptıkları isyanın hoş görülmesini reddeden Kur’an, Peygamber Efendimiz’den onlara yumuşak davranmamasını, sert muâmele etmesini istemektedir. “Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran...”226 Yine, münâfıkların elebaşısının cenaze namazını kılan Rasûlullah, Allah tarafından uyarılmakta ve bir daha böyle yapmamakla emrolunmaktadır.227 Oysaki aynı Kur’an, Rasûlullah’a, kendisine karşı yapılan hakaret ve eziyetlere aldırmamasını, sabretmesini tavsiye ediyordu. “Onların eziyetlerine aldırma, Allah’a dayan, savunucu olarak Allah yeter.”228; “Sabret, sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır.”229; “Onların söylediklerine sabret, onlardan güzellikle ayrıl”230 Rasûlullah,
    225] 5/Mâide, 45
    226] 66/Tahrim, 9
    227] 9/Tevbe, 84
    228] 33/Ahzâb, 48
    229] 16/Nahl, 127
    230] 73/Müzzemmil, 10
    - 52 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    bu İlâhî tavsiyeyi bir ahlâka dönüştürerek birçok insanın yüreğini fethetmişti.231 İslâm tarihi, Siyer bunun örnekleriyle doludur.
    İnsan, sadece kendisine karşı yapılan suçları affedebilir, insanların kendi hakkından vazgeçmeye hakkı vardır. Başkalarının hukukunu çiğneyen zâlimleri mazlumun dışında kimsenin affetme hakkı yoktur. Başkasının hakkını çiğneyeni affetmek, suça ortaklıktır.
    Müslüman, başka bir müslümanı düşman olarak kabul edemez, ama her müslümanla samimi olmak zorunda da değildir. Müslümanın ölçüsü Allah için sevmek, Allah için buğz etmek olmalıdır. Bir kötülüğün cezasını verirken, intikam alırken haddi aşmak zulümdür, Allah da zâlimleri sevmez. “Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Elbette O, zâlimleri sevmez.”232 Hz. Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Allah, kötülüğü kötülükle yok etmez, ancak iyilikle yok eder.”233 Müslüman, hiçbir konuda haddi aşmayan, itidalli, orta yolu, adâlet ve dengeyi gözeten bir insan olmalıdır. Sevmesinde ve düşman olmasında da haddi aşmaz, ölçüyü kaçırmaz. Sevdiğini aşırı severse, onu endâd ve put edinme tehlikesini unutmadığı gibi, sevmediklerine aşırı düşmanlık haddi aşmayı sonuçlandırabilir. Ölçüyü Allah Rasûlü şöyle dillendirir: “Dostuna sevginde ölçülü bağlan, aşırıya gitme; belki de bir gün düşmanın olur. Düşmanına buğzunda ölçülü davran, aşırıya gitme; belki de bir gün has dostun olabilir.” 234
    “Kerim odur ki mücâzâtı afv ede hasma,
    Felek müsaade-i intikam verdikçe.”
    “Afv eyleyelim ki belki bilmez;
    Bir sürçen atın başı kesilmez.”
    “Affetmek, zaferin zekâtıdır.”
    “Affetmek ve unutmak, iyi insanların intikamıdır.”
    “Af, insanlık dilinin en tatlı kelimesidir.”
    “Suçludan öç almak, adâlet; onu bağışlamaksa fazilettir.”
    “İnsan sevdiği müddetçe affeder.”
    “Affın en güzeli, hasmını ezmeğe güçlü iken yapılanıdır.”
    “Başkalarını sık sık affet, kendini asla!”
    “Aptalı, sık sık bağışlamak onu ahlâksız yapar.”
    “Affetmek, güçlüyü daha güçlü yapar.”
    “Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affedin; Ama dininize ve milletinize kötülük eden bir kimseyi asla affetmeyin.”
    231] Mustafa İslâmoğlu, a.g.e. s. 159-160
    232] 42/Şûrâ, 40
    233] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/387
    234] Tirmizî, Birr 60; Buhârî; el-Edebu’l Müfred, s. 447
    AF
    - 53 -
    “Zâlimleri bağışlamak, yoksullara cefâdır.”
    “Affetmenin ne olduğunu yalnız cesurlar bilir; yüreksizlerin tabiatında af diye bir şey yoktur.”
    “Affedebilirim, fakat unutmam’ demek, ‘affetmeyeceğim’ demenin başka bir şeklidir.”
    “İyi geçinme, iki kimsenin kusursuz olmalarıyla değil; karşılıklı birbirinin kusurlarını hoş görmekle olur.”
    “Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur.”
    “Mâzeret, iyi insanların katında kabul görür.”
    Allah’ım! Sana, Kur’an’da öğrettiğin gibi duâ ediyoruz:“Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.”235
    235] 2/Bakara, 286
    - 54 -
    KUR’AN KAVRAMLARI
    Af Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Afv Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 35 Yerde): 2/Bakara, 52, 109, 178, 187, 219, 237, 237, 237, 286; 3/Âl-i İmrân, 134, 152, 155, 159; 4/Nisâ, 43, 99, 99, 149, 149, 153; 5/Mâide, 13, 15, 95, 101; 7/A’râf, 95, 199; 9/Tevbe, 43, 66; 22/Hacc, 60; 24/Nûr, 22; 42/Şûrâ, 25, 30, 34, 40; 58/Mücâdele, 2; 64/teğâbün, 14.
    B- Af Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    a- Affedici Olmak: 3/Âl-i İmran, 134; 24/Nûr, 22.
    b- Kötülüğü Affetmek: 4/Nisâ, 149; 42/Şûrâ, 40-43.
    c- Öfke Sırasında Kusur Bağışlamak: 42/Şûrâ, 37.
    d- Af ve Hoşgörü: 2/Bakara, 263; 3/Âl-i İmran, 133, 159; 4/Nisâ, 27, 98-99, 149; 7/A’râf, 199; 11/Hûd, 11, 52; 16/Nahl, 126; 24/Nûr, 22; 39/Zümer, 53; 42/Şûrâ, 36-37, 40, 43; 53/Necm, 32; 64/Teğâbün, 14.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 297; c. 2, s. 281-282, 424-425
    2- Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 148; c. 2, s. 173, 453-455
    3- Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. 2/543-544; 6/114-116; 7/71-75
    4- Diyanet İslâm Ansiklopedisi, T. D. V. Y. c. 1, s. 394-396, 442
    5- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 1, s. 47-49
    6- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. c. 2, s. 181-182
    7- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 31-33
    8- Kur’ânî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s.131-132
    9- Kur’an, Allah’ı Nasıl Tanıtıyor?, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y. s. 110-112
    10- Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 260-261, 155-158
    11- Kur’an’da Günah Kavramı, Sâdık Kılıç, Hibaş Y. s. 402-403
    12- İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 229-233
    13- Rasûlullah’ın İslâm’a Dâvet Metodu, Ahmet Önkal, Esrâ Y. s. 339-342
    14- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 17-18
    15- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 35-36
    16- Peygamberin Yaşantısından Eğitici Dersler, Abdülhamid Bilâli, Buruc Y. s. 40-43
    17- Örneklerle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y. s. 283-293
    18- Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, T.Ö.V. Y. s. 103-105
    19- Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 159-164
    20- Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 158-165
    21- Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 63-65
    22- Kur’an ve İnsan, Celâl Kırca, Marifet Y. s. 193-200
    23- Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, A. Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 205-208
    24- Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 270-273
    25- Esmâü’l-Hüsnâ, Afifüddin Süleyman et-Tilmisanî, İnsan Y. s. 121-122
    26- Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, Said el-Kahtanî, Uysal Kitabevi Y. s. 99-101
    27- O’nun Güzel İsimleri, M. Nusret Tura, İnsan Y. s. 120-121
    28- İsm-i Âzam (Esmâü’l-Hüsnâ), Ali Büyükçapar, İnsan Saati Y. s. 168-169
    29- Hz. Muhammed’in Hoşgörü Anlayışı, Enver Mahmud, Ebedî Risâlet SempozyumuTebliğleri
    30- Köprü, Kış 97

     
    Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:41

    Rukyecilik ve Muskacılık

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    RUKYECILIK
    VE
    MUSKACILIK
    AHMED KALKAN
    RUKYECİLİK ve MUSKACILIK
    Ma’ruf Yayınları: 52
    Ahmed Kalkan: 5
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    Asım Şensaltık
    ISBN: 978-605-9376-39-6
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 47610
    EKİM 2020
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı
    mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği
    şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir,
    dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek
    veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın
    hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep
    etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca
    insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    “
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    Ahmed Kalkan
    ~ 4~
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya
    gayret eden ve tağutlara karşı Kur’an’la müceeleyi
    bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları
    doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yaniden Kur’an’a
    dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevi usûlle Kur’an
    ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tavizsiz
    dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine...
    Önsöz
    ~ 5~
    İÇİNDEKİLER
    Önsöz.......................................................................................................................................................... ..8
    1.Bölüm
    RUKYE YAPMAK VE YAPTIRMAK; DUÂ TİCARETİ
    Rukye Yapmak ve Yaptırmak; Duâ Ticareti..................................................................................12
    Rukye.......................................................................................................................................................... ..13
    Rukye Nedir?......................................................................................................................................... ....15
    “Rukye”; Sözlüklere ve Tanımlara Bakıldığında,
    Hiç de Mâsum Durmuyor.....................................................................................................................16
    Rukyecilik, İslâm’la Birlikte Ortaya Çıkmış Değildir; Rukye,
    Câhiliye Araplarının Uyguladığı Çok Çeşitli İşlemlerdir..........................................................20
    Câhiliye Döneminde Uygulanan Rukye Çeşitleri........................................................................21
    Kur’an’da Rukye Kelimesi....................................................................................................................39
    Kur’an’ın Şifa Olması..............................................................................................................................40
    Hadis Rivayetlerine Göre Rukye Câiz mi, Yasak mı?.................................................................41
    Çelişkiler, Çelişkiler….............................................................................................................................43
    Hangi Rukye Câizdir, Hangi Rukye Sakıncalıdır?.......................................................................53
    Bugünkü Rukyecilere Göre Rukye Nedir,
    Hangi Durumlarda ve Nasıl Yapılmaktadır?.................................................................................56
    Rukye Karşılığı Koyun Sürüsü Alan Ashabla İlgili Hadis Rivayeti......................................61
    Hadis Rivâyetinin Tahlili.......................................................................................................................64
    Bu Hadis Rivâyetinden Çıkan Hükümler ......................................................................................65
    Fâtiha Sûresi ve Kur’an Âyetleri Şifâdır..........................................................................................67
    Rukyeciliği Meslek Edinmek ve Para Karşılığı Hastalara Duâ Etmek ..............................77
    Rukye Karşılığında Ücret Almanın Câiz Olmadığına Dair Deliller......................................78
    Ücretle Kur’an Okumanın Fıkıhtaki Yeri........................................................................................81
    Kendilerine Rukyeci Diyen Üfürükçülere Tavsiyelerimiz.......................................................83
    Rukye Konusunda Uyarılar..................................................................................................................86
    Rukyeciliği Meslek Edinmenin Zararları.......................................................................................95
    Rukyecilerin Terk Etmeleri Gereken Yanlışları ve
    Bırakmaları İcap Eden Meslekleri....................................................................................................98
    Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur.....................................................................101
    Duânın Psikolojik Cephesi ..................................................................................................................108
    İyileşmek İçin Moralinizin İyi Olması Gerekir.............................................................................111
    Rukyecilik Ayrı Şeydir; Hastanın Kendisi veya Yakınlarının Duâ Etmesi Ayrı..............113
    Duâ ile Tedâvi; Hasta İçin Duânın Önemi......................................................................................113
    Savaşıyorsanız Yeneceğinize İnanın!...............................................................................................115
    Hastalar, Duâdan Önce Tedâvi Olmalıdır.......................................................................................116
    Kur’an ve Hadislerde Hastalık ve Duâlar.......................................................................................118
    Sözlü ve Fiilî Duâ......................................................................................................................................122
    Ve Duâ….......................................................................................................................................................123
    Duâ İbâdettir; İbâdette Asıl Olan, İbâdeti Kişinin Kendisinin Yapmasıdır......................124
    Rukyenin Fayda Ediyor Gibi Gözükmesi........................................................................................127
    Ahmed Kalkan
    ~ 6~
    Rukyeci Gibi Başkaları Değil; Hasta, Kendisi Duâ Etmeli.......................................................129
    Hasta Olarak Kişinin Kendisinin Duâ Etmeye İhtiyacı Vardır...............................................135
    Felak ve Nâs Sûreleri; Köklü Bir Tedavidir....................................................................................136
    Felak Sûresi................................................................................................................................................138
    Ve Nâs Sûresi..............................................................................................................................................141
    Rukye ile Karıştırılan Şeyler................................................................................................................143
    Cin, Büyü, Rukye Konularında Kur’an’dan Anlaşılanlar...........................................................144
    Sonuç.............................................................................................................................................................152
    Rukyecilik Yapmak Câiz Değildir.......................................................................................................152
    2. Bölüm
    BÂTIL DİNLERİN VE CÂ HİLİYYENİN MİRASI; MUSKACILIK
    Muska............................................................................................................................................................161
    Hiçbir Muska Câiz Değildir. Çünkü;................................................................................................. 165
    Muska ve Tılsımların Menşei..............................................................................................................166
    İnsanlar Muskacıya Niye Gider?........................................................................................................171
    Muskacıların Dayanağı......................................................................................................................... 174
    Muskacıların Sonu..................................................................................................................................176
    Aydın Geçinenlerin Muskası: Cevşen..............................................................................................178
    Cevşen’in Kaynağı....................................................................................................................................180
    Cevşen Sektörü.........................................................................................................................................181
    Cevşen’in Yere Göğe Sığmayan Faziletleri.....................................................................................187
    Acem Uydurma ve Abartılarını Din Diye Sunmak,
    İslâm’la ve Müslümanlarla Alay Etmek Demektir......................................................................193
    Cevşen’in İlmî Değeri ve Hükmü.......................................................................................................198
    Halka ve İp Takmak................................................................................................................................200
    Üfürükçülük...............................................................................................................................................201
    Muska Değildir Kitabımız; Kur’an’dır. Muskasız Değil, Kur’an’sız Yapamayız Biz.......204
    “Düğümlere Üfleyip Tüküren Büyücü Kadınların Şerrinden.”..............................................217
    Müneccimlik, Fal ve Falcılık................................................................................................................219
    Müneccimlik..............................................................................................................................................219
    Günümüz ve Yıldızları Putlaştırma .................................................................................................220
    Burç ve Yıldız Falı....................................................................................................................................223
    İstihâre.........................................................................................................................................................227
    İstihârenin Yozlaştırılıp Rüya Falına Dönüştürülmesi............................................................230
    3. Bölüm
    NAZAR DEĞMESİ VAR MIDIR? BİR BAKIŞLA İNSANI HASTA
    ETMEK VEYA ÖLDÜRMEK MÜMKÜN MÜDÜR?
    Nazar.............................................................................................................................................................234
    Yaşadığımız Mânevî Sorunların Sebebi Kendimiz Değil miyiz?..........................................238
    Önsöz
    ~ 7~
    Nazar (Bakışlardaki Yıkıcılık) İnancının Tutarsızlığı...............................................................240
    Nazar Hak Olabilir mi?..........................................................................................................................241
    Fıkıhçıların ve Hadis Şârihlerinin Nazarı Dokunan Kimse ile İlgili Fetvâları................247
    Nazardan Etkilenen Gözü Değen Kimsenin Yıkandığı Pis Suyla Yıkanacak...................249
    Nazar, Büyü Zannedilen Bunalımlar,
    Psikolojik Sorunlarla İlgili Yapılmaması Gerekenler................................................................251
    Şerlerden Allah’a Sığınmak İçin Duâlar.........................................................................................253
    Ahmed Kalkan
    ~ 8~
    ÖNSÖZ
    Bismillâhirrahmânirrahıym
    Beyin de diğer organlarımız gibi bir organdır, o
    da ârızalanır, hastalanır. İlaçların yan etkisi olur, şok
    geçirebiliriz, psikolojimizi etkileyen önemli bir durumla
    karşılaşır, hastalanırız. Bu yüzden hallüsinasyon görmeye
    başlarız. Veya genlerimiz vasıtası ile meyilliyizdir psikolojik
    zafiyetlere, o yüzden olur. Gayri İslâmî ortamların insan
    psikolojisini olumsuz etkilemesi %100 gibidir. Hangimizin
    psikolojik yapısı sapasağlam duruyor? Mümkün mü,
    bunca tuğyan, bunca zulüm, bunca her değerimize saldırı
    karşısında sapasağlam kalabilmek? Suriye olaylarını bile
    dinleye dinleye insanın psikolojik dengesi bozuluyor ister
    istemez. Sözgelimi Suriye’de annesini babasını kaybeden
    veya yaralanan çocuklar artık hiç ağlayamıyor, üzülemiyor,
    o duyguyu yitirmiş, dengesi bozulmuş, yani tepki veremiyor,
    ağlama hissini bile kaybetmiş, alt üst olmuş. Bunun cinle
    ne alâkası var? Bunun cinden şeytandan ziyade, cin gibi
    Amerika ile alâkası var, Beşşar Esed gibi tâğutlarla alâkası
    var, zâlimlerle alâkası var, zulme karşı tavır almayan koca
    bir ümmet ile alâkası var. Rukyecilere ve onlara inanan
    kişilere göre, iş kolay; okuyup üfleyecekler; içinden cini
    çıkarıverecekler, çocuk düzeliverecek. Hadi canım sen de.
    Ne alâkası var? Canına okumuşlar çocukların. Yaşadığımız
    topraklarda da benzer durumlar var. Adama ‘Allah’ diyorsun
    hiç etkilenmiyor, ama maç diyorsun dört gözü birden
    açılıyor adamın, para diyorsun gözünden başka her tarafı
    açılıyor kadının. Yani insanımızın dengesi tümüyle alt üst
    olmuş, şeytana gerek yok ki. Dolayısıyla dengeler bozulunca
    anormallikler de ortaya çıkar. Yani insanın beyninde küçücük
    bir elektrik dalgalanması, elektriğin kontak yapması,
    devresinin yanması vb. bazı rahatsızlıklara sebep olur.
    Önsöz
    ~ 9~
    Nedense, insanoğlu, başının veya karnının ağrımasını,
    dizlerinin veya böbreğinin hastalanmasını normal görür
    ve ilaçlarla tedavi olmaya çalışır da; psikolojik hastalıkları
    kabullenmek bile istemez. Psikolojik hastalıkların belirtileri
    toplumumuz tarafından doğaüstü güçlere atfedilir. Bu
    rahatsızlıkları bir türlü kabullenemeyen insanımız, o
    hastalıkları, kendisini savunamayacak, esrarengiz bir varlığa
    yüklemeyi tercih eder. Kendisi hasta değildir, onu hasta eden
    başka biridir; kendisi değildir suçlu; suç başkasına aittir.
    Adını bile telaffuz etmekten korkan, sanki başka üç harfli
    varlık yokmuş gibi üç harfli diye ad takan halk, kendilerinden
    Allah’a sığınması gereken cincilere, üfürükçülere sığınır.
    Denize düşmüştür bir defa, yılana sarılacaktır.
    Bugünlerde cincilere, rukyecilere, falcılara ve medyumlara
    avuç dolusu para akıtanlar ve rukyecilik dedikleri cinciliği,
    üfürükçülüğü bir kazanç kapısı haline getirenler gittikçe
    çoğalmaktadır. Bu da, insanlardan bazılarının, cinlerin
    şerrinden yine bazı insanlara yani cincilere sığındıklarını
    ortaya koymaktadır. Rabbimiz Kur’an’da “cincilere,
    üfürükçülere sığının” demez; tam tersine “üfürükçü
    rukyecilerin şerrinden Allah’a sığınmayı”1 emreder.
    İnsanlar, cinlerin şerrinden cincilere sığınacaklarına
    Allah’a sığınsalar, hem daha doğru bir iş yapmış hem de
    paralarını cincilere kaptırmamış olurlar. Ayrıca insan, başka
    birisinin kendisine üflemesiyle değil, bizzat Kur’an’ı okuyup
    yaşayarak şifa bulabilir.
    Etrafta şöhreti yayılan bir üfürükçüye sarılmıştır
    bile. O üfürükçülerin kapılarından adım atar atmaz,
    üfürükçü, pardon rukyeci hastalığın adını koymuş, teşhisi
    yapmıştır: İçine cin girmiş, cin musallat olmuştur. Çözüm,
    o rukyecidedir. Büyük zahmetlere katlanacak, fedakârlık
    1 113/Felak, 4
    Ahmed Kalkan
    ~ 10~
    yapacak, onun içinden cini çıkaracaktır. Ne ile, nasıl? Hasta
    meyyit gibi ise, o da gassâl sayılır. O başkaları gibi hastayı
    istismar etmez, yanlış yapmaz, başkaları gibi hastadan çıkar
    gözetmez, kendisine güvensin hasta, gerisi tamamdır. O,
    nebevî usulle hastayı tedavi edecektir, Kur’an’a uygun tedavi
    uygulayacaktır. O bu konuların uzmanıdır, o doktordur, o
    kurtarıcıdır, o supermendir; çünkü o, rukyecidir... Hastanın
    ümide ihtiyacı vardır. Ümidi canlanır, güvenir hasta ve
    telkinlerine inandığı için kısa bir süreliğine de olsa iyileşme
    de olabilir; ama ne hastalık geçmiştir, ne problemler
    bitmiştir; artık hasta o rukyeciye ve benzerlerine abone
    olmuştur. Hastalar açısından rukyeciyle de olmaz, rukyecisiz
    de olmaz. Hayatı rukyeciler arası seyahatle, umud etmek
    ve sukut-ı hayal arasında koşuşturmacalarla geçer. Hem
    günaha girer, hem istismara uğrar, ümitleriyle oynanır, hem
    her defasında cüzdanı hafifler, hem de başka alternatifler
    denemez.
    Ne kadarı doğrudur bu uygulamaların? Ne yapması
    lâzım bu hastaların? İslâm, bunları mı emretmiştir, Rukyeci
    denilen kişiler de Allah’ın emrini Nebevî usulle uygulayan
    mübarek insanlar mıdır? Bu kitapta bu soruların cevabını
    bulacaksınız.
    Sorun rukyecilere: Peygamberimiz rukyeye “şirk”
    dememiş midir? Câhiliye döneminde yapılanlara şirk
    dedi diye te’vilin delili var mı? Peygamberimiz “câhiliye
    dönemindeki rukye şirktir” demedi; “Rukye şirktir” dedi.
    Öyleyse, Allah’ın affetmeyeceği bir suç işliyorsanız, hastayı
    da âlet ediyorsanız durum ne olacak? Rukye duadan ibâret
    ise ve duâ ibâdet ise, ibâdet satılır ve karşılığında para alınır
    mı?
    “Kur’an’a ters sözler, hadis değildir” diyenlere “hadis
    inkârcısı” diye iftira atan rukyecilere ve onları savunan
    neoselefîlere: “Rukye şirktir” diyen hadisi gösterin. Bakalım
    “hadis inkârcılığı”nı kendileri hak edecekler mi, yoksa
    imtihanı kazanıp “vazgeçtim” mi diyecekler?
    Bu konularla ilgili piyasada hayli kitap var. Bir-iki istisnâ
    hâriç, hemen hepsinin geleneksel hurâfeleri, te’villeri
    savunmak adına, Kur’anî hakikatleri ve Nebevî çizgiyi
    yok saydıklarını, bu kitapları okuyunca rahatlıkla sizin de
    söyleyeceğinizi sanıyorum. Her şeye olduğu gibi, bu hassas
    konulara da Kur’an’ın bak dediği yerden bakmaya çalışmak,
    tevhidî çizgi ile bu konuları değerlendirmek, bu kitapların
    yazarının en önemli sorumluluğudur. Bu üç kitaplık seride,
    eğer Kur’an’a ve sahih sünnete ters düşen bir cümleye şahit
    olursanız, yazara ulaştırdığınızda sadece duâ ve hüsn-i
    kabul ile karşılaşırsınız. Kur’an’a ve Sünnete ters düşen
    bir şey yoksa, o zaman niyetler, usûl ve yorumlar devreye
    girecek, mümkün şeytana da malzeme çıkabilecektir.
    Üç kitaplık serinin ilk kitabının sayfalarını açmış
    durumdasınız. İkinci kitap: “Koca Bir Yalan: Cinlerin
    İnsana Musallat Olması” Üçüncüsü de: “Büyü ve Şeytan”
    Her türlü şeytanî düşünce ve işlerden Allah’a sığınır, rukye
    adıyla yapılan üfürükçülükten, büyüden, büyü bozma ve
    cin çıkarma adına yapılan şirk unsurlarından bu rukyeci
    geçinen üfürükçülerin de kurtulup uzaklaşmalarını tavsiye
    edip Rabbimizden dileriz.
    Ahmed KALKAN
    Eylül 2020, Ümraniye
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Ahmed Kalkan
    ~ 12~
    1. Bölüm
    RUKYE YAPMAK VE YAPTIRMAK;
    DUÂ TİCARETİ
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 13~
    RUKYE
    İnsanın dünya hayatında karşılaştığı en büyük imtihanlardan
    biri de hastalıklardır. İnsan mübtelâ olduğu hastalıklardan
    tedâvî olarak kurtulamayınca alternatif tedavi yollarına
    başvurmuştur. Bu alternatif tedâvi yollarından biri de
    insanüstü güçlerden yardım isteme şeklindeydi. Kökü eski
    medeniyetlere kadar dayanan bu tedâvi yöntemi her ne kadar
    zaman içinde çoğalmış, azalmış ve şekil değiştirmiş ise
    de bir olgu olarak varlığını bugün dahi devam ettirmektedir.
    İşte İslam’ın doğduğu bölgede cahiliye insanlarının bu
    tür hastalıklar için uyguladığı tedâvi yöntemlerinden biri
    de rukyedir.2
    Çoğulu “rukâ, rakiyyu” olan, Arapçada “r.k.y” kökünden
    gelen “rukye”; yukarı çıkmak, afsunlamak ve “fî” harf-i cerriyle,
    kulağına fısıldamak anlamlarına gelir.
    İslâmiyet’ten sonra “rukye”, hastalıkların iyileştirilmesi
    ve zararın defedilmesi isteğiyle Kur’an okumak ve duâ etmek
    anlamı kazanmıştır. Bazı kaynaklarda da Rukye: ‘Bir
    hastalığa, musibete -humma, sâra vs.- uğrayan kişinin iltica
    maksadıyla yaptığı duâ olarak tarif edilmiştir. Günümüzde
    ise, daha çok, insana musallat olduğu iddia edilen cinin insan
    vücudundan çıkarılması için yapılan işlem ve okunan
    duâlara deniliyor.
    İbn Manzûr’un izâhında, câhiliyyede rukye işinin nasıl
    uygulandığını îmâ eden anlam ise: rukyecinin, hastalıktan
    korunmak veya kurtulmak için kişi üzerinde taşınması gereken
    (muska, nazarlık, ip gibi) simgesel şeylere, sığınma
    dualarını okuyup üflemesidir3 denilmektedir. Bunun için
    2 Müslim, Selâm 64; Ebû Dâvud, Tıb, 18
    3 Ebû’l- Fazl Cemâluddin b. Muhammed İbn Manzûr, Lisânu’l- Arab, “r.k.y.” mad., V, 293- 294, Beyrut, 1999, I- XVIII.
    Ahmed Kalkan
    ~ 14~
    İslâm öncesi Araplarda belli kişilerin tatbik ettiği; uzmanlık
    alanlarından birisi de rukyedir. Rukyenin suya veya
    yiyeceğe okunarak verileni, yazılı olarak kişinin üzerinde
    taşınanı, hastaya sözlü olarak okunanı, yazılı belge halinde
    verileni, bunun doğrudan kişiye tatbik edileni, uygulanırken
    hastaya tükürerek yapılanı vardır. Ancak buradaki söz
    veya lâfızlar başkaları tarafından bilinmeyen ve anlaşılmayan
    ibarelerdir. Öyle ki, eski kültür ve dillerin ürünü olan
    bu ifâdelerin anlamını, bizzat uygulayanların bile bilmediğini
    zannediyoruz.
    Rukyenin ne zaman ve kimler tarafından ilk olarak uygulandığı
    kesin olarak bilinmemekle birlikte, Hz. Peygamber
    Medine’de rukyeyi yasaklamıştı.
    Câhiliyyede hastalıklara karşı ilaç veya tedavi edici unsur
    olarak başvurulan çarelerden biri de rukyedir.
    Kur’an-ı Kerim’de “rukye” kelimesi geçmez. Ancak, bir
    yerde rukye masdarından türeyen “rãk” kelimesi, ism-i fâil
    kalıbında geçmektedir: Kıyâme Sûresinin 27. ayetinde “Tedavi
    edebilecek kimdir, denir.” Kıyametin anlatıldığı bu sûrede
    ölümle burun buruna gelen insanlar tasvir edilmektedir.
    İnsanların kıyamet günündeki durumu, ölmek üzere
    olan bir hastanın başında, yakınlarının son bir ümit peşinde
    koşuşturdukları âna benzetilmektedir. “(Hayır, artık çok
    geç!) Can boğaza gelip dayandığında; ‘Yok mu bir rukyeci
    (okuyup tedavi edecek biri)’ dendiğinde; (Hasta) bunun beklenen
    ayrılış olduğunu anladığında; Ve bacaklar birbirine
    dolaştığında; İşte o gün sevk edilen yer sadece Rabbinin huzurudur.”
    4
    4 75/Kıyâme, 26-30
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 15~
    RUKYE NEDIR?
    Sözlükte “yukarı çıkmak; okuyup üfleyerek tedavi etmek”
    mânalarındaki rukye (raky, rukıyy) kelimesi terim
    olarak “şifa veya korunma amacıyla Kur’an’dan bir bölümü,
    ilâhî isim ve sıfatları yahut bir duâyı okuyup üflemek” anlamında
    masdar ve “üfürük, nazarlık, muska” anlamında isim
    olarak kullanılır.5 Bu duâların kâğıt üzerine yazılıp taşınan
    şekline muska denir.
    Rukye, kelime mânâsı itibarıyla okuyarak tedavi
    etmek
    mânâsında kullanılmıştır. Câhiliye Arapları
    arasında Rukye
    uygulaması, hem hastalık öncesi, hastalığa yakalanmamak
    maksadıyla yapılırdı; hem de hastalığa yakalanan birisinin
    tedavisinde kullanılırdı. Koruyucu
    hekimlik yönü, hastalık
    gelmeden önce yapılır ve bir nevi ön tedbir olarak düşünülürdü.
    Câhiliye Araplarına göre, hastalık
    nedenlerinin başında
    cinler, şeytanlar ve kötü ruhlar gelmekteydi. İşte bunların
    vereceği zarardan korunmak için, onların iskân ettikleri
    yerler olabileceği
    düşünülen mekânlardan geçerken,
    “nazardan” korunmak için, zarar vermesinden korkulan
    şeylerin
    zararından emin olmak niyetiyle ve daha birçok
    konuda
    özel, belli duâlar okumak sûretiyle rukye yapılırdı.
    Hz. Peygamber, hastalıkların gerçek sebebinin Allah’ın
    yaratması ile olduğunu, görünen sebeplerin ise, O’nun koyduğu
    sünnetullahın yerine getirilmemesinin
    bir neticesi
    olarak anlaşılması gerektiğini, bazen doğrudan bazen de
    5 İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “rky” madddesi; Lisânü’l-Arab, “rky” md.; Kamus Tercümesi,
    “rky”, “avz” maddeleri
    Ahmed Kalkan
    ~ 16~
    dolaylı olarak anlatmışlardır.
    Temizlik kurallarına riâyet
    edilmezse, pislikten
    dolayı meydana gelecek hastalıklara
    yakalanırız. İşte bu bir sünnetullahtır. Ancak, hastalığın
    gerçek yaratıcısı
    Allah’tır. Şifayı veren de Allah’tır. Bu
    temel düşünce mahfuz olmak şartıyla,
    içinde şirk unsuru
    olmayan, şirki ihsas ettirici bir nitelik taşımayan rukyeler,
    geleneksel ölçüler içinde, çoğunluk tarafından problem
    görülmemiştir.
    6
    “Rukye”, bir işin meydana gelmesi için tabiatüstü güce
    başvurmak mânâsına gelir. Eski Türkçede kısmen
    afsun kelimesiyle
    karşılanır.7 Afsun büyü, tılsım demektir. İbnü’l-Esir,
    “hastanın
    (şifa bulmak için) kendisiyle ilticada bulunduğu
    afsun” olarak açıklar.8 Rukyenin müsbet ve menfi çeşidi
    bulunmaktadır. Onun müsbet yönü, “okuma, duâ yoluyla
    tedavi” şekli; menfi yönü ise afsun olup daha ziyade büyücü
    ve cadıların9 nâhoş işleri olarak görülmektedir. Öyleyse
    Arapçadaki Rukye’yi hem afsunlama hem de duâ ile tedavi
    diye anlamamız daha uygun olacaktır.10
    “RUKYE”; SÖZLÜKLERE VE TANIMLARA
    BAKILDIĞINDA, HIÇ DE MÂSUM DURMUYOR
    Sözlüklere ve Ansiklopedilere Göre Rukye Nedir?
    Rukye: Sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şey, afsun.
    Rukye-hân: Rukye ve afsun okuyan, üfürükçü.11
    6 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 287-288
    7 Canan, İ. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Terceme ve Şerhi, XI, 330
    8 İbn Esir, en-Nihâye, II, 254
    9 Cadı; büyücü kadın; Geceleri dirilip insanlara kötülük ettiğine inanılan ölü kadın,
    hortlak.
    10 İbrahim Canan, a.g.e., XI, 330
    11 Hayat Büyük Türkçe Sözlüğü, Hayat Y., s. 1020
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 17~
    Rukye: Büyücülerin okuduğu duâ, afsun. Rukyehan: Osmanlı
    Devletinde üfürükçülere verilen ad.12
    Müfredât adlı meşhur Kur’an lügatında şu açıklama yapılır:
    “Büyü, afsun yaptım ve onun büyüsünün, afsununun
    üzerine tükürdüm” anlamına gelen “rakıytu” fiili “rukyetun”
    (Rukye, büyü, afsun) kökünden gelir. “Ve kıyle men
    rãk”13 Yani, kim büyü, afsun yapar? Büyü, afsun yaparak
    onu himâye edecek, koruyacak hiçbir büyücünün, afsuncunun
    olmadığına dikkat çekmek için böyle denmiştir.14
    Şamil İslâm Ansiklopedisi; rukyeyi “duâ, afsun, muska;
    sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler” diye tanımlamıştır.
    15
    Rukye kelimesi terim olarak “şifa veya korunma amacıyla
    Kur’an’dan bir bölümü, ilâhî isim ve sıfatları yahut bir
    duâyı okuyup üflemek” anlamında masdar ve “üfürük, nazarlık,
    muska” anlamında isim olarak kullanılır.16 Bu duâların
    kâğıt üzerine yazılıp taşınan şekline muska denir. Rukye
    ve muskacılık Câhiliye Arapları’nda uygulanmaktaydı.17
    Rukye: Hastanın şifâ bulması için kullanılan
    ifadeler, vesileler, sözler veya kendisine nazar değene
    ve yılan sokana şifa versin diye yapılan uygulamadır.
    Ya da kötü ruhları kovmak için yapılan
    işlemler… Rukye ile yakın anlamlı kelimeler de
    12 Meydan Larousse, Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Meydan Y., c. 10, s. 741
    13 Kıyâmet 27
    14 Müfredat, Râğıb eİsfehani, Pınar Y., s. 635-636
    15 Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 5, s. 280
    16 İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “rḳy” md.; Lisânü’l-ʿArab, “rḳy” md.; Kāmus Tercümesi, “rḳy”,
    “ʿavẕ” md.leri
    17 TDV İslam Ansiklopedisi, TDV Y., c. 35, s. 219
    Ahmed Kalkan
    ~ 18~
    vardır ve hepsi müşrik Arapların geleneğinde tedavi
    maksatlı kullanılan usûllerdir. Bunlar “nüşre”,
    “nefes” ve “temime”dir.18 Rukye, putların ve
    şeytanların ismiyle yapılan uygulamalardır.”19 Peygamberimiz
    nüşre için “şeytan işi”20 değerlendirmesini
    yapmış, rukyeyi ve temimeyi şirk saymıştır.21
    Muhammed Fuad Abdulbâkî, “Rukâ”nın müfredi (tekili)
    “rukiyye”dir dedikten sonra “U’ze” anlamına geldiğini belirtir.
    Bununla Kur’an, menkul hadis ve me’sur duâlardan
    değil; putların ve şeytanların ismiyle yapılan uygulama
    kastedilir.”22
    Câhiliyyedeki tedavi tarzının, usûl ve araçlarının, sihir,
    büyü, uğursuzluk, fal, nücum ilmi gibi mahâretlerle, falcıların,
    arrâfların, müneccimlerin şifâ verme gücüne inanarak,
    kendilerine has şekliyle “rukye, sihir, büyü, nüşre, nefes,
    key (dağlama) ve nüsha (muska)” yaptıklarını, özellikle belirtmek
    istiyoruz. Elbette bu üstün sayılan kişiler, ücretsiz
    hizmet vermezlerdi; onlara “huluvânu’l kâhin” adıyla muayyen
    bir ücret de ödenirdi.23
    Yeni müslüman olanların bile, Arap kültüründe fevkalâde
    vasıflara sahip kişilerin tedavi edici ve şifâ verici
    18 Hadislerde Rukye, Veli Atmaca, Rağbet Y., s.. 51-52
    19 İbn Mâce, Tıb 39, h. No: 3530’daki Muhammed Fuad Abdulbâkî’nin ta’lîki, herhangi
    birisiyle yapılagelen örnekleri kasdetmektedir.
    20 Ebû Dâvud, Tıb 9
    21 Ebû Dâvud, Tıb 17
    22 İbn Mâce, Tıb 39, h. No: 3530’daki Muhammed Fuad Abdulbâkî’nin ta’lîki, herhangi
    birisiyle yapılagelen örnekleri kasdetmektedir.
    23 Buhârî, Buyû’ 113, h. No: 2237, İcâre 20, h. No: 2282, Talâk 51, h. No: 5346, Tıb 3428.
    Rasûlullah’ın, içinde büyüdüğü toplumun, ücret karşılığı bilgi temin ettikleri sihirbaz,
    müneccim ve kıssacılardan olmadığını ifade etme gereği duyması buna işarettir. Ahmed
    bin Hanbel Müsned, I, 576, h. No: 2415: “(Ey Rasûlüm, tebliğde bulunmakta olduğun kimselere)
    de ki: “Ben, (bu tebliğimden dolayı) sizden bir karşılık, bir ücret istemiyorum; tek
    istediğim şey, sizin Allah’ı sevmeniz ve itaat ederek ona yaklaşmanızdır.” (42/Şûrâ, 23)
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 19~
    özelliklerini, Peygamber’e de yüklediği kanaatindeyiz. O bir
    şifâcı değil; güzel ahlâk ve gerçek Tevhîd inancını tebliğ etmek
    üzere görevli bir Nebî idi. Etrafındaki insanların sağlık
    problemlerini çözmek üzere, tebliğ ettiği dinin iman, ibâdet
    ve ahlâk prensiplerine aykırı olmayan geleneksel usûlleri
    bazen kullanmış bazen de ehil birine yönlendirmiştir.
    Câhiliye döneminde özellikle rûhî hastalıklar için başvurulan
    çarelerden bazılarının nefes, muska, sihir ve rukye
    gibi duâ türünden sözlü uygulamalar olduğunu biliyoruz.
    Yıllarca bunlardan fayda ummuş, ata ve dedelerinden böyle
    görmüş olan bir toplumun, içinde bulunduğu sıkıntıları
    gidermek ve câhiliyye kültüründen boşalan alanı müsbet
    usûllerle doldurmak için Hz. Peygamber’in bazı hastalara
    bizzat duâ ederek okuduğunu, bir kısım hastalara ise kendi
    kendilerine okumalarını tavsiye ettiğini biliyoruz.
    Bizzat okuduğu hastalar dışında bazı hastalara ise, kendi
    kendilerine okumalarını tavsiye etmesinin bazı gayelerle
    yapıldığı söylenebilir. Bize göre bu maksatlardan biri;
    onlarda yerleşmiş olan sihirbaz, rukyeci ve müneccim gibi
    kişilerin otoritesini yıkmak; herkesin Allah’a yalvardığı ve
    O’ndan istediği takdirde hastalığına şifâ, dertlerine devâ
    bulacağı, muhayyel korkularından korunabileceği özgüvenini
    vermektir. Böylece insanın insana mahkûmiyetini
    kaldırmış ve insanları Yaratıcıyla muhatap kılmıştır. Ama
    kimseye “kendi kendine rukye yap” demediğini görüyoruz.
    24 Fakat, Allah’ın, her kuluna “Bana dua edin!” dediğini
    görüyoruz. Peygamberimizin bazı hastalara duâ ettiğini biliyoruz.
    Ancak, Rasûlullah’ın yaptığı duâlara rukye demek
    doğru olmaz. Rukyeyi Peygamberimiz şirk olarak niteler.
    24 Veli Atmaca, Hadislerde Rukye, Rağbet Y., s. 60-61
    Ahmed Kalkan
    ~ 20~
    RUKYECILIK, İSLÂM’LA BIRLIKTE ORTAYA ÇIKMIŞ
    DEĞILDIR; RUKYE, CÂHILIYE ARAPLARININ
    UYGULADIĞI ÇOK ÇEŞITLI İŞLEMLERDIR
    Rukye ve muskacılık Câhiliye Arapları’nda uygulanmaktaydı.
    Büyücüleri doktorların selefleri kabul eden Araplar,
    tıpla sihir kelimelerini birbirinin yerine kullanıyor, büyülendiğine
    inandıkları kimseye “matbûb” diyorlardı. Bu anlam
    yakınlığı sebebiyle hadis kitaplarında sihir konusuna
    rukye, nazar ve tıp konularındaki rivayetlerle bir arada, çoğunlukla
    da “Kitâbü’t-Tıb” içinde yer verilmiştir.
    Câhiliye Arapları, gizli güçlerin etkilerini yok etmek
    ve nazardan korunmak amacıyla boyunlarında “nüfre,
    temîme, nüşre, azâim, ta’vîz (ûze), tivele” gibi adları olan
    farklı muskalar taşıyor, hastaların başını veya ağrıyan
    organını tutarak okuyup üfleyen kâhin ve büyücülerin
    onlara sıhhat verdiklerine inanıyorlardı. Câhiz, evlere
    musallat olan Âmir adlı cini istihdam etmek, (azâim) ve
    duâlar okuyup ipe düğüm atmak sûretiyle büyü yapan
    rukyecilerden ve atılan düğümleri çözen okuyuculardan
    söz eder.25 Dolayısıyla câhiliye döneminin şirk kabul edilen
    uygulamaları İslâm’dan sonra da aynen uygulanmaya
    devam etmiş, günümüze kadar hakla bâtıl karıştırılarak
    uygulana gelmiştir.
    Cevâd Ali de birçok câhiliye şairinin rukyeden bahsettiğini
    ve onun etkisini onayladığını kaydeder; Araplar’ın en
    çok başvurdukları rukyeler arasında muhabbet ve nefret
    25 Kitâbü’l-Hayevân, II, 186
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 21~
    rukyeleri geldiğini bildirir.26 Kur’an’da hastaları tedavi eden
    okuyuculardan27 ve ipe üfleyerek düğüm atan üfürükçülerden28
    söz edilerek bu geleneğe işarette bulunulur. Çeşitli
    hadis rivayetlerinde İslâmî dönemde bazı müslümanların
    yahudilere başvurup kendilerine okumalarını istedikleri,
    onların da İbrânîce ve Süryânîce duâlar okudukları, durumdan
    haberdar olan Rasûl-i Ekrem’in bunu yasakladığı
    ve bu işleri yapanların başında Lebîd b. A’sam’ın geldiği
    kaydedilir.29 Müslim’in el-Câmiu’s-Sahîh’inde yer alan rivayetlerden,
    30 rukyenin hükmünü öğrenmek üzere Rasûlullah’a
    başvuran Câbir b. Abdullah’ın dayısının câhiliye döneminden
    beri bu işi yaptığı anlaşılmaktadır.
    CÂHILIYE DÖNEMINDE UYGULANAN RUKYE
    ÇEŞITLERI
    Câhiliyyenin mânevî yöntemlerle tedavi ve koruma vasıtalarındaki
    çeşitliliğe genel olarak rukye denilir. Rukye, câhiliye
    devrinde en çok müracaat edilen bir tedavi
    usûlüdür.
    Birçok hastalık ve zehirlenmelere karşı
    rukye yapıldığı,
    bunu meslek edinen kimselerin bulunduğu bilinmektedir.
    Câhiliye Döneminde uygulanan rukye çeşitlerini şu şekilde
    sayabiliriz: Tefl, nefh (üfleme), nüşre, temîme, ûze,
    ved’a, tivele, vâhine, tenfîr, muska takma, ayn (nazar), teşe’üm,
    tehayyur, tıyara, fe’l.
    26 el-Mufassal, VI, 739-754
    27 75/Kıyâme, 27
    28 113/Felak, 4
    29 Müslim, Selâm 43
    30 Selâm, 60-64
    Ahmed Kalkan
    ~ 22~
    Tefl: Arapçada tükürmek ve ağzınaki suyu boşaltmak anlamına
    gelen bu kelime, Arapların tedavi için tatbik ettikleri
    rukye geleneğinde, hastaya okuyup üfürürken tükürmek
    anlamında kullanılmaktadır. Buna dâir rivâyetler; Seriyye
    Hadisi’nin bazı tariklerinde, İlaka b. Suhâr ve Dımâd b.
    Sa’lebe’nin gayr-i müslim bedevîlere yaptığı rukyelerde görülmektedir.
    31 Ancak genel olarak ne Hz. Peygamber’in ne
    de bir sahabînin bir başka sahabîye rukye yaparken tükürdüğü
    sözkonusudur. Hatta, kitabın ilerleyen sayfalarında
    daha geniş açıklayacağımız gibi, Peygamberimizin yaptığı
    dualara ve uygulamalara da biz, kendisinin şirk diye hükmettiği
    “rukye” adını vermeyi doğru görmeyiz. Yani, Peygamberimiz
    hastalara dua etmiş, fakat hiç rukye yapmamıştır.
    Rasûlullah’a nisbet edilen merfû uygulamada O’nun,
    parmağına tükrük bulaştırıp yere dokundurarak “memleketimizin
    toprağı ve bazılarımızın tükrüğü” tabirini kullandığı
    nakledilmektedir.32
    Rivâyetlerin hiçbirisinde Rasûlullah’ın hastalara yaptığı
    dua esnasında veya sonrasında üflerken aynı zamanda tükürdüğüne
    dair bir bilgi nakledilmemektedir.33
    31 Buhârî, Fezâilu’l- Kur’ân, 9, nr. 5007, Tıb, 39, nr. 5749, Tıb, 33, nr. 5736; Müslim,
    Selâm, V, 49, nr. 64; Müslim, Selâm, V, 48, nr. 62; Tirmizî, Tıb, 20, nr. 2063; Ebû Dâvud, Tıb,
    19, nr. 3900; Ahmed b. Hanbel, IV, 5, nr. 10985, IV, 22, nr. 11070, IV, 88- 89, nr, 11399;
    İbn Esîr, el- Câmi’u’l- Usûl, VII, nr. 5720’’nin ta’likinde. Aynı yerde “tefl” kelimesine de
    açıklama getirilmekte ve “nefes” etmede tükürme işi yok iken tefl’de görünür şekilde
    tükürme vardır, denilmektedir.
    32 Müslim, Selâm, V, 44, nr. 51; Ebû Dâvud, Tıb, 19, nr. 3895; İbn Mâce, Tıb, 36, nr. 3521.
    33 Bazı rivayetlerde meselâ Hârice b. Salt et- Temîmî’nin amcası İlâka b. Suhâr’ın Müslüman
    olup kabilesine dönerken kendisinde hayırlar olduğunu, hayırlar getirmiş olan
    adamın (Hz. Peygamber’in) yanından geldiğini duyan bedevi kabilenin bir deliye okumasını
    istemesi hadisesinde İlâka’nın uygulamasında gördüğümüz rukyede tükürme işini,
    bazı sahabilerin cahiliye tecrübesine bağlamak gerekmektedir. Yani rukyede tükürme işi
    nebevî değil tecrübî olup İlaka b. Suhâr (Ebû Dâvud, Tıb, 19, nr. 3897, 3901) ile, “seriyye
    rivâyeti” olarak bildiğimiz Ebû Eyyub el-Ensârî’den nakledilen bir rivâyetin (Müslim,
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 23~
    Bu vasıflarda birisinin gerek bedensel artık ve atıkları
    gerekse kullandığı eşyanın şifâ kaynağı ve zararlı şeylere
    karşı koruyucu olarak nitelendirilmesi canlı geleneğin
    hazırladığı bir durumdur. Oysa ne Kur’ân’da ne de hadislerde
    bunlara açıkça delil teşkil edecek hiçbir bilgiye
    rastlamamaktayız. Kur’an der ki: “De ki: “Ben de sadece
    sizin gibi bir beşerim; bana ilâhınızın tek bir ilâh olduğu
    vahyedilmiştir, doğruca O’na yönelin, O’ndan bağışlanma
    dileyin. Allah’a şirk koşanların vay haline!”34 O, aynen
    bizim gibi etten-kemikten bir insandı. Onun vücut yapısı,
    bizimkinden farklı değildi. Onun vücut atıklarının normal
    bir insanınki gibi değil de mûcizevî özellikler içermesi,
    “beşer rasul” inancıyla bağdaşmaz. Bazılarının onun
    burnundan veya ağzından çıkan sıvılara kutsallık ve şifa
    vasfı vermeleri, Rasulü ve dini doğru anlamamalarıyla
    ilgilidir. O’nun yanında ve hayatında olduğu gibi, gıyabında
    veya vefatından sonra da o artıkların veya eşyanın
    sağlık, şifâ veya bereket getireceği veya zararlardan koruyacağı
    anlayışı Kur’an’ın tanıttığı rasul tanımına tümüyle
    terstir. Günümüzdeki bazı uygulamaları, vefat etmiş
    olan insanın veya herhangi bir canlının, bitki ve hayvan
    kalıntısının, iskeletin ya da diş, boynuz, kuru kafa, pençe
    gibi bazı parçaların kullanılması geleneğinin devamı olarak,
    animist inanç kalıntılarıyla irtibatlı sayılmalıdır.35
    Selâm, V, 49, nr. 63; Ebû Dâvud, Tıb, 19, nr. 3901) bazı tariklerinde geçmektedir. Bazı rivayetlerle
    sınırlı olan tükürerek okumanın câhiliyye geleneği olduğu kanaatindeyiz. Aynı
    durum, rivayet farklılıkları hesaba katılırsa, Dımâd b. Sa’lebe’den rivayet edilen hadis
    rivayetinde de olabilir (Ebû Dâvud, Tıb, 19, nr. 3896-3897, 3900; İbn Esîr, el- Câmi’u’l-
    Usûl, VII, nr. 5722).
    34 41/Fussılet, 6
    35 Doç. Dr. Veli Atmaca, Hadisler Çerçevesinde Cahiliyyede Majik Tedavi Geleneği’nin
    Ahmed Kalkan
    ~ 24~
    Nefh (Üfleme): Bize gelen rivâyetler arasında Hz. Peygamber’in:
    “Ağzına üfleme yerine, ağzına ilaç uygulayın”36 buyurduğu
    bildirilmektedir.
    Nüşre: “Nüşre; Deli ve hasta grubuna hastalık sebebini açıp
    yaymak ve hastalığı dağıtmak (yok etmek) için tedavi kastıyla
    uygulanan rukye ve afsuna denilir.”37
    “Rasûlullah’a nüşre hakkında soruldu; O da “o şeytan işidir”
    dedi.38 Nüşre kelime olarak açmak, yaymak, yayınlamak, dağıtmak,
    deliye veya hastaya muska yazmak, ölüyü diriltmek, ağacın
    yapraklanması, baharda tabiatın yeşermesi gibi anlamlara gelmektedir.
    Nüşre, kendisine cinin musallat olduğu iddia ve
    zan edilen kişiye yapılan duâ ve özel uygulamalara denilmektedir.
    Câhiliyye âdeti üzere yapılan diğer uygulamalar
    gibi nüşre de nebevi hükümle yasaklanmıştır.
    Günümüzdeki rukyeciler, aslında nüşre yapmaktalar.
    Yani, onlar rukyeci değil, nüşrecidirler. Yaptıklarını
    “Nebevî”, “sünnete uygun” diye reklam etseler de, aslında
    Peygamberimizin yasakladığı câhiliyye âdetini
    uygulamaktadırlar.
    Temîme (Bir Çeşit Nazarlık): Bu büyüsel malzeme “Nazara
    karşı çocuklara takılan alaca ve benekli göz boncuğuna denir,39
    nazardan ve ruhlardan korumak için Arapların çocuklarına taktığı
    şeydir.”40
    Kavramsal Boyutu (kısmen ilavelerde bulunarak)
    36 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IX, 524- 525, nr. 25426; Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28312.
    37 “Ğurfe” vezninde nüşre, rukye ve efsuna denir ki, mecnûn ve hasta makûlesine,
    hastalık sebebini neşr ve tefrik eylediği için, tedâvi maksadıyla tatbik olunur.” Mütercim
    Âsım, Kâmus, “n.ş.r.” mad., II, 706; Cübrân Mes’ûd, er- Râid, “n.ş.r.” mad., II, 1502
    38 Ebû Dâvud, Tıb, 9, nr. 3868.
    39 Mütercim Âsım, Kâmus, “t.m.m.” mad., IV, 201.
    40 Luveys Ma’lûf, Müncid, “t.m.m.” mad., I, 64, Beyrut, 1973.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 25~
    Diğerleri gibi Temîme de koruyucu uygulamalardan biridir.
    Araplar bununla çocuklarından ayn’ı (nazarı) uzaklaştırmış olduklarına
    inanırlardı. Oysa Rasûlullah onu bâtıl saydı.41
    “Temîme’yi (tamamlayıcı) takanın isteğini Allah tamamlamaz,
    Ved’a (belayı 42savuşturan) takana ise huzur ve sükûnet
    vermez”43 şeklindeki rivâyette görüldüğü üzere Araplar, lügatteki
    kelimelerin anlamlarında majik (büyüsel) bir çıkarım yaparak,
    takılan şeylerden bekledikleri işleve göre isim vermektedirler.
    Temîme kelimesinin geçtiği başka bir rivâyete göre Hz.
    Peygmber: “Kim Ved’a takınırsa Allah onu korumaz, kim de temîme
    takınırsa Allah onun işini tamama erdirmez”44 buyurmuştur.
    “Rukye, temîme ve tivele şirktir.”45
    41 Bazı rivayetlerde bazı sahabilerin bazı farklı uygulamaları gündeme getirilir. Bunları
    kısaca hatırlayalım: İmrân b. Husayn’in anlattığına göre Rasûlullah, elinde bakır halka
    olan bir adam gördü. “Bu halka ne?” diye sorunca adam, “Bu vâhineye (zayıflık, güçsüzlük)
    karşı koruma” dedi. Rasûlullah da, “Çıkar onu! O, senin gücünü değil ancak güçsüzlüğünü
    artırır” buyurdu (İbn Mâce, Tıb, 39, nr. 3531).
    İsâ b. Abdurrahman, “Bir gün hasta olan Abdullah b. Ukeym’i ziyarete gittik ve ona bizden
    birisi, “Hastalığa karşı bir şey takınsaydın?” dedi. O da, “Bir şey takarım ama Rasûlullah:
    “Kim bir şey takınırsa ona havale edilir (vukkile ileyh)” dediği (Ahmed, Müsned, VI, 461,
    nr. 18804) için takmam dedi.
    İsâ b. Hamza (İsâ b. Abdurrahman b. Ebî Leylâ): “Abdullah b. Ukeym (Ebû Ma’bed el-Cühenî)
    hastaydı, ziyaretine gittim. Onda kızarıklık (Humre, yılancık) gördüm ve ona “Niye
    bir şey (temîme) takmıyorsun?” dedim. O da: “Allah korusun (ölüm ondan daha yakındır)”
    Rasûlullah dedi ki; “Kim bir şey takınırsa işlerin vekâleti o şeye devredilir” (Tirmizî,
    Tıb, 24, nr. 2072; İbn Esîr, el- Câmi’u’l- Usûl, VII, nr. 5728) şeklinde cevap verdi.
    Mâlik b. Enes’e muska ve hırz takınmaktan soruldu. O da bunuları takmanın şirk olduğunu
    söyledi. Kendisine İbn Ömer’den gelen bir rivâyeti zikretti: Rasûlullah buyurdu ki;
    “Tiryâk (panzehir) içen veya temîme takanın başına gelen şeyden başkaları sorumlu değildir.”
    (İbn Esîr, el- Câmi’u’l- Usûl, VII, nr. 5729)
    Yine Hâkim’in naklettiği bir rivâyette: “Adı Abdullah b. ‘Ukaym olan Ebû Ma’bed el-Cüheni
    hasta olunca oğlu kendisine: “İyileşmek için niye bir şeyler takınmıyorsun? deyince,
    babası da: Rasûlullah: “Korunmak için bir şeyler takanın hâli o taktığı şeye havale edilir”
    (Müstedrek, V, 306, nr. 7578) diyerek yasaklanan rukye, temime gibi şeylerin mutlak gücüne
    inanıp, Allah’ın takdirine ve kudretine tevekkül etmeyen kişinin ihtiyaçlarına Allah’ın
    kefil olmayacağını vurgulamıştır.
    42 Temîme’nin tedavi veya koruma vasıtası olarak kullanımının yasaklandığına dair
    hadisler için bkz.: Ebû Dâvud, Tıbb, 17, nr. 3883; İbn Mâce, Tıb, 39, nr. 3530; İbn Esîr,
    el- Câmi’u’l- Usûl, VII, nr. 5633
    43 Hâkim, Müstedrek, V, 305, nr. 7576, V, 597, nr. 8338.
    44 Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28418.
    45 Ebû Dâvud, Tıb, 17, nr. 3883; İbn Mâce, Tıb, 39, nr. 3530
    Ahmed Kalkan
    ~ 26~
    Câhiliyye tarzında hazırlanıp, zindelik vermesi, kötülüklerden
    koruması, güç ve sağlığı tam olarak muhâfaza etmesi
    veya huzur ve sükûnet vermesi için, bu anlamları içeren ve
    aynı adlarla anılan diğer türlerin de varlığı söz konusudur.
    Ûze: Bu sembolik malzeme de câhiliyye geleneksel korunma
    ve tedavi inancının izlerini kesin olarak yansıtan
    çeşitlerden birisi olup adına “ûze” denilmektedir. Ta’vîz ile
    aynı kökten gelen ve “sığınma” anlamında kullanılan bir
    türdür. Bu tür sığınma putların ve şeytanların isimleriyle
    hazırlanır.46 Dolayısıyla kendisini koruyacak olan varlık
    veya varlıkların adıyla hazırlanması, üzerinde durulması
    gereken bir durumdur.
    Ved’a: Ved’a kelimesi, denizden çıkarılan ve çocukların
    boynuna asılan deniz hayvanı kabuğuna verilen isimdir.
    Daha ziyade nazar değmesinden korunmak için takılır. Fiil
    olarak kullanıldığında, emaneten bırakmak, geçici olarak
    terk etmek, kesmek, durdurmak ve bir şeyi bir şey içinde
    korumak, muhafaza etmek anlamlarına gelir.
    “Temîme (tamamlayıcı)’yi takanın isteğini Allah tamamlamaz,
    Ved’a (belayı savuşturan) takana ise huzur ve sükûnet
    vermez.”47
    Tivele: Fiil olarak kullanıldığında anlamı, sihir
    ve büyü yapmak olan tivele, sihir, büyü, tılsım,
    sihir boncuğu, musîbet ve âfet anlamlarına
    gelir. Bu uygulama genel olarak kadının kocasına
    sevimli gösterilmesi için yapılırdı. Genel olarak
    46 İbn Mâce, Tıb, 39, nr. 3530, M. Fuâd Abdülbâkî ta’liki, II, 1167.
    47 Hâkim, Müstedrek, V, 305, nr. 7576, V, 597, nr. 8338.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 27~
    sevgi büyüsü denilen bu uygulamanın en eski örneği
    sayılabilir. Bekâr kız ve erkekler arasında sevgi
    meydana getirmek üzere başvurulan bir nevi sihir
    olup halk arasında rukye ile karıştırılmaktadır.
    Aslında, sevgisizliğin hastalık sayılması tartışılır,
    ama aşırı sevgi, yani karşılıklı cinslerin arasındaki
    aşk, kesinlikle bir hastalıktır. Çünkü âşık olan, ya
    kendisine ya da karşı tarafa zarar vermekte veya
    zarar verici davranışlara sebep olmaktadır. Bu açıdan
    tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak algılanabilir.
    Ancak burada yapılmak istenilen şey,
    şahısları birbirine meftun kılmaktır… Bunun da
    İslâm öncesi Arap kabilelerinde tatbik edilen ve
    kadim kültürlerden kalma bir gelenek olduğu anlaşılmaktadır.
    Ancak Hz. Peygamber tarafından,
    Allah’ın takdirine müdahele anlamı ve amacı taşıyan
    bu türlü davranışlar yasaklanmıştır. Tivele’nin
    yer aldığı bir rivâyet şöyledir: “Rukye, temîme
    ve tivele şirktir.”48
    Vâhine: Zayıflık ve gevşeklik anlamına geldiği gibi bu kelimenin
    dünyaya aşırı bağlanmak ve ölümden korkmak anlamları
    da vardır. Buna göre câhiliyye insanı bu özel halkayı
    iki amaçla takmaktadır diyebiliriz. Birisi bedenen güç kazanmak,
    diğeri de ruhsal olarak ölüm korkusundan kurtulmak.
    Yani bu vâhine ile sadece biyolojik değil, aynı zamanda
    psikolojik olarak güç elde etmek istenmektedir. Çünkü
    aşağıdaki rivâyetin çeşitli tariklerinde yer alan “Ölürsen
    48 Ebû Dâvud, Tıb, 17, nr. 3883.
    Ahmed Kalkan
    ~ 28~
    câhiliyye ölümü üzere veya fıtrata mugâyir ölürsün” şeklindeki
    ifadeler bu anlamı desteklemektedir. Vâhine hakkında
    Peygamberimiz, “Emâ innehâ lâ tezîduke illâ vehnen…, (Bak
    dikkat et! o senin zayıflığını artırmaktan başka işe yaramaz)
    buyurmuştur. Vâhinenin insana güç ve kudret verdiğine
    olan inancın, tevhid inancına aykırı olmasından dolayı
    Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Bu şekilde bunun faydalı
    olduğuna inanarak ölürsen fıtrata mugâyir ölmüş olursun.”49
    Bir rivâyette nakledildiği üzere bir kişi Rasûlullah’ın yanına
    geldi. Pazusunda sarı bakır veya tunçtan bir halka vardı
    veya elinde sarı bakır ya da tunçtan yüzük vardı. Ona; “Bu
    nedir? diye sordu. Adam; “Bu, vâhine’ye karşı koruyucudur”
    dedi. Rasûlullah: “Çıkar onu. O senin zayıflığını artırmaktan
    başka bir işe yaramaz” dedi.50
    Vâhine, omuzda ve elde olan damardır ki ondaki bir
    hastalıktan dolayı rukye yapılırdı. Başka bir anlam olarak
    vâhine, pazuda oluşan bir tür hastalıktır denilmiştir. Bazen
    bundan dolayı pazuya çeşitli taşlardan boncuk takılırdı.
    Buna da hırzu’l-vâhine denilir. Arap geleneğine göre
    bu maraz kadınlara değil erkeklere ârız olur.51 Bu sebeple
    bunu erkekler takınırdı.
    Hz. Peygamber’in ‘Imrân b. Husayn’in kolunda görüp de
    çıkarttığı sarı renkte (bakır) bir halka olan “Vâhine” (zindelik
    verici)52 vardı ki, yukarıdaki hadislere göre Rasûlullah,
    Allah’a rağmen takılan bu şeyin insanı tâkatsız bırakacağını
    belirtmek istemiştir.
    49 Heysemî, Mecme’u’z- Zevâid, V, 103.
    50 İbn Mâce, Tıb, 39, nr. 3531.
    51 Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28421, 28550.
    52 İbn Mâce, Tıb, 39, nr. 3531; Müstedrek, V, 305, nr. 7577.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 29~
    Tenfîr: Ürkmek, ürkütmek, tiksindirmek, birine kötü
    lâkap takmak anlamlarına gelir. Bu anlamların üçünün de
    müşterek olduğu kültürel fenomen açısından meseleye bakılırsa,
    Câhiliyye Araplarının çocuklarına kötü isim veya
    lâkap takmaları âdeti vardı. Çünkü kötü isim veya lâkapla
    çağrılan çocuğa cin ve şeytan dokunamaz, göz de değmez53
    diye inanılmasından dolayı olduğu kanaatindeyiz. Bu da bir
    nevi kötülüğü ve zararlı olanı ürkütmek ve uzaklaştırmak
    maksadına hizmet etmesi itibariyle majik (büyü ile ilgili)
    tedâvînin bir türüdür.
    Bu geleneğe göre çocukları koruma işi, henüz doğumundan
    itibaren ve isim veya lâkab koyma ile başlamaktadır.
    Zaten en çok şer ve zararından korkulan da cin, şeytan ve
    nazardır. Bu durumda Araplar, sağlığa kavuşmak veya sağlıklı
    kalabilmek için tedbire önem vermektedirler. Bu tedbirler
    bütünü içerisinde henüz çocuğa isim vermekle başlayan
    bir korunma ve sağlıklı yaşama beklentisinin göstergesidir.
    Gerçi Arapların isim üzerine geliştirdikleri inanç ve
    kültür çok yönlüdür. Antlaşma ve savaşlarda, geçim ve yaşamda,
    badiye ve çölde, ticaret, ziraat, hayvancılık, avcılık
    ve ticarette kazançlı, başarılı, sağlıklı olmak için isimlerin
    kişi üzerindeki tesiri bakımından oldukça önemli fonksiyonu
    olduğuna inanılmaktadır. Böylece isimlerden hareketle
    Câhiliyye Arap folklorunun veya herhangi bir şahsın kültürel
    coğrafyasını veya hayat tarzını “taşıdığı isim veya lâkaptan”
    tahmin etmek mümkün olabilir.
    Câhiliyye ve İslâm döneminde Araplarda isim verme ve
    bunun etrafında gelişen inanç ve folklorun tesbit edilmesi,
    birçok bilinmeyenin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.
    53 Mütercim Âsım, Kâmus, II, 718, “tenfîr”; Mevlüt Sarı, Arapça- Türkçe Lügat, “neffera
    fülanen”, 1540.
    Ahmed Kalkan
    ~ 30~
    Nitekim korunma amaçlı isim vermenin en belirgin örnekleri
    arasında onların bazılarının, “abdüluzzâ, abdülmenât
    ve abdüllât gibi meşhur putlarla birlikte taşıdıkları isimlerdir.
    Bir yönüyle şirk anlamı taşımasından diğer yandan
    şifanın ve koruma kudretinin sadece Allah’a ait olduğunu
    göstermek bakımından Hz. Peygamber’in, Müslüman olan
    birçok kişinin ismini “Abdullah veya Abdurrahman…” şeklinde
    değiştirdiğini biliyoruz
    Koruma amaçlı isim koyma hususunda Türklerin ve
    Kürtlerin de aynen câhiliye Arapları gibi İslâm öncesindeki
    bâtıl uygulamaları günümüze kadar uygulaya geldiğini
    söyleyelim.54
    54 Türklerde de İslam öncesi zamandan bugüne taşınmış isim vermenin koruma inancı
    ile ilgili olanları az değildir. Devamlı kız çocuğu olan aile, kızına Döndü veya Döne ismi
    verir, artık bu kızdan sonra erkeğe dönme arzu ve inancından dolayı. Hep kız çocukları
    olan ailelerin erkek çocuklarının olması için koyduğu isimler ise, Songül, Yeter, Bese, Bes
    (kâfi) Soni (son bulmak) gibi isimler oluyor. Çocukları sık sık ölen aile, oğluna veya kızına
    Yaşar ismi koyar. Aile pek mutlu olamamışlar ise, çocukları hiç olmazsa mutlu olsun diye,
    kızlarına Saadet, oğullarına Mutlu veya Mesut ismi koyar. Kendisi hacca gidemeyen baba,
    çocuğuna Hacı, askerde çok uğraştığı halde onbaşı olamayan baba, çocuğuna Albay ismi
    koyar. Çok çocukları olmuştur, son çocuklarına kız ise Yeter, erkek ise Soner veya İmdat
    adı verirler. Satı ve Satılmış isimlerinin kökeni de yine İslamiyet öncesine dayanıyor: “Bu
    isimler genellikle çocuğu olup da çok fazla yaşamayan kişiler tarafından gerçekleştirilen
    bazı pratikler neticesinde doğan çocuklara konulmaktadır. Çocuğu olup da kısa sürede
    vefat eden kadınlar genellikle yörelerindeki büyük bir kaya parçasına satılmaktadırlar.
    Bu satılma işleminde genellikle çocuğu yaşamayan kadın eteğinden bir kayaya çivilenerek
    orada bir müddet bekletilmekte ve bu sırada kimi dualar okunmaktadır. Böylece
    kadın kayaya satılmış olmaktadır. Böylece kadının ve doğuracağı çocuğunun kaya gibi
    sağlam ve uzun ömürlü olacağı düşünülmektedir. Doğan çocuk erkekse Satılmış veya
    Kaya, kadınsa Satı ya da Kayahanım adı verilir. Bazıları güya müslümanca yapar bunu,
    bir kayaya değil de, bir yatıra satar çocuğunu, ona adamış olur, oğluna Satılmış ismi koyar,
    kız ise Satı olur. Evliya ve yatıra adanmış çocuklara Satılmış adı veriliyor ve ziyaret
    sırasında bu satma eylemi kabir başında gerçekleştiriliyor. Çocuğa konulan Portakal,
    Mandalina, Vişne, Kiraz, Üzüm, Limon, Kayısı, Zeytin gibi meyve isimleri anne çocuğa
    hamileyken canının çektiği, ancak yiyemediği meyvelerin isimleri. Çünkü anne eğer bu
    adı vermezse bebeğinin sakat doğacağına inanılıyor. Ayna, Fincan, Kıyafet, Şemsiye, gibi
    isimler de doğumdan sonra ilk göze çarpan yahut işitilen nesnenin adı olabiliyor. Dadak
    (olgunlaşmamış), Dino (deli). Cayle (cahil), Havi (yarı deli), Rendi (hilekâr), Şeviş
    (karışık), Zebire (sıkıntı), Rehbet ( korku), Merdes (hizmetçi), Acizer, Adi, Günah, Zorba,
    Perişan gibi isimler ise önceki çocukları ölen ana-babaların yeni doğan çocuklarına kötü,
    çirkin adlar vererek değersiz, küçük bir varlık gibi gösterip kötü ruhları yanıltmaya çalışmasına
    dayanıyor. Kötü ruhlar bu beğenilmeyen isimlere bakacaklar, onlara zarar verip
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 31~
    Muska Takınma: Arapların tedavi veya tıbbi amaçlı uygulamalarından
    birisi olan muska ve benzeri şeyler taktıklarına
    dair rivâyet şöyledir. “Kim bir şey takınırsa, işleri
    (âkibeti) ona havale edilir.”55
    Teşâüm, Tahayyur: Uğursuz sayma ve hayırlı sayma
    şeklinde tercüme edebileceğimiz bu iki uygulama, câhiliyyede
    oldukça ilginç ve yaygın bir inanç biçimidir. Bu
    uğurlu veya uğursuzluk inancı, bir hayvanın hareketi, bir
    kuşun nereye doğru uçtuğu, yapılacak şeyin uğurlu veya
    uğursuz olacağı anlayışına geldiğine inanmaktır. Öyle ki,
    irade sahibi bir insanın iradesiz ve bilgisiz bir hayvanın
    kendince yaptığı hareket ve uçuşuna göre niyet ettiği işten
    vazgeçmesi veya ona teşebbüs etmesi, câhiliye insanının
    aklını kullanmadığının bir göstergesidir. Bu uğursuzluk
    inancı, bir nevi, daha bilgili ve irade sahibi olanın, bilgisiz
    ve iradesiz bir hayvana veya onun hareketlerine kendini
    ve iradesini mahkûm etmesi anlamına gelmektedir.56
    öldürmeye kalkmayacaklar…
    55 Tirmizî, Tıb, 24, nr. 2072.
    56 Yaratıcı ile insanlar arasındaki ilişkiye başka bir açıdan bakılırsa belki câhiliyyede
    buna önem veren birisi, “Her şey yaratıcının elinde ve onun iradesine göre oluşmuyor
    mu? Dağdan bir taşın yuvarlanması gibi cansız varlıkların hareketleri bile, ulu iradenin
    elinde değil mi? O halde neden bir canlı, bitki veya hayvanın hareketleri yaratıcının bilgi
    ve iradesinden müstağni (bağımsız) kalsın? diyebilir. Bu durumu anlamsız sayan bizlere,
    câhiliyye aklı veya geleneği de cevaben, “Külli iradenin yönlendirdiği bu kâinat ve
    varlıkların hareketleri O’nun bilgisini ve kudretini yansıtamaz mı? İşte ben aslında bu
    hayvanın hareketlerine değil; o hareketleri yönlendiren yüce irade ve bilgiye ulaşmak ve
    ona böylece danışmak istediğim için önem veriyorum” diyerek bize sorabilir.
    Kendi inancı ve geleneği içinde oldukça tutarlı görülen bu davranışa göre Allah, yeryüzünde
    insanlarla kendisi arasında aracılar var etmiştir. Bunlar vasıtasıyla icraatta bulunup,
    tasarrufunun, bilgisinin, bir şeyi nasıl takdir ve tekvin edeceğinin ipuçlarını ızhar
    eder. Allah’ın ileride olacak işler için önceden bazı işaret ve îmâlarda bulunması elbette
    beklenen bir lûtuftur. Ancak burada İslâm açısından garip olan ve reddedilen yaklaşım,
    bu işâret ve îmâ vasıtalarının tayininin, Allah tarafından değil; insanın kendi tayini ve
    zannıyla belirlenmesidir. Yani insanın anlayıp yorumladığı bilgi, zanni bilgi olduğundan
    bunun bağlayıcılığı yoktur. Kaldı ki, câhiliyye mantığında kişisel bilgi, tesbit ve kehanetlerin
    bağlayıcılığı yani mutlak bilgi olarak kabul edildiğini görüyoruz. Oysa İslâm’a göre
    Ahmed Kalkan
    ~ 32~
    de Allah, kullarına belli bilgi ve işâretleri verebilir. Bu rüyâ ile olduğu gibi belli ikaz, işaret,
    musibet gibi dış dünyamızda meydana gelen ibret vasıtaları ile ilham, keşf, fütuhât
    tabir edilen içe doğan bilgiler yoluyla da mümkündür. Ancak bunlar bile kat’i bilgi olmadığı
    için sadece şahsın kendini bağlar. Oysa İslâm dini, temelde ilmin kat’i olmasına önem
    verir. Bunun için de Allah Teâlâ, açık bir şekilde kitap ve peygamber gönderip muradını
    da açıkça beyan eder. Zanna ve tahmine yer bırakmamak için bilgisinin anlaşılma ve uygulanma
    imkânına şahit olsun diye de peygamberler göndererek bunu teyid eder. Allah’ın,
    insana inanç, ibadet ve güzel ahlâk düsturlarını bildirmesine rağmen insan kendi
    hayatının her aşamasında İlâhî bilgi arayışına girmiş ve bu gerekçe ile kendince o yüce
    bilgiye ulaşacağı vasıtalar tasavvur etmeye başlamıştır. Allah’ın gönderdiği bilgilerin dışında
    kalan hayatını da kesin bilgiye dayandırma ihtiyacı, insanın bazen hurafe ve bid’at
    icat etmesine vasıta olmaktadır. Oysa Allah, insanlardan inanç, ibadet ve güzel ahlâkın
    temelleri dışında kendi aklı ve tecrübesine göre çözüm üretmesine müsaade etmişken
    ve ona bu konuda irade hürriyeti vermişken, insan kendisini neden üstün bilgi, yanılmaz
    teşhis ve kesin sonuç almaya mecbur hissediyor? Bu ihtiyaç, insanı bazı vasıta ve
    vesileler icat etmek suretiyle şirke götürmüyor mu? Nitekim tarihte bunun örneklerine
    rastlamaktayız. Gerçi hiçbir devirde, hiçbir inançta ve kutsal kitapta insanın isteyerek
    ve bilerek şirke girdiğini görmek mümkün değildir. Her zaman iyi niyetli şekilde Allah’a
    ortak koşmayı planlayarak vesile ve vasıta üretmemiştir. Kendi ifadesiyle yüce kudrete
    her zaman yakın olmaya çalışmış, bu sebeple vasıta ve vesileler icat etmiştir. Ne var ki
    Allah, insanın kendisine yakın olmayı, her zaman O’ndan yanılmaz ve kesin bilgi esteğine
    sahip olmayı dileyerek ürettiği yöntemleri sapkınlık saymış olup aracı vasıtalar icat etmesini
    ise şirk olarak beyan edip kabul etmemiştir. Konunun felsefi teolojik tartışmasına
    girmeden şunu söylemek mümkündür: İnsan her halükârda hayatında daha güçlü olmak
    istiyor. Bu gücün yollarından birisi de doğru, kesin ve yanılmaz bilgidir. Bu nitelikteki
    bilgi ise ancak Allah’ta vardır. Onu elde etmenin çarelerine başvurulmuş ve insanoğlu
    kendisine göre bazı vasıta ve yöntemler icat etmiştir.
    Câhiliyye Araplarında yerleşmiş geleneksel bilgi vasıtalarından biri de “uğurlu” ve “uğursuz”
    sayılan varlık, kişi, hal ve hareketlerdir. Bu işaretler yeryüzü varlıkları üzerine bina
    edildiği gibi, gökyüzü cisimlerinin hal ve hareketlerine de dayandırılmaktadır. İşte böylece
    nücûm ilmi geliştirilmiştir. Astroloji ve burç fallarından insanlar medet ummuştur.
    Bazı rakamlar, sayılar, harfler, kelimeler, bitkiler, mineral ve madenler hakkında da bazı
    inançlar oluşturulmuştur. Belki en eski madencilik, hayvancılık, ziraat, simya, kimya ve
    eczacılığın ilkel kökenlerini bu türlü inançlar oluşturmaktadır. Elbette diğer zanni bilgi
    vasıtaları tarihin her aşamasında ve bütün kültürlerde bir şekilde olagelmiştir. Her ne
    kadar bilgi vasıtaları çok olsa da, bunların verdiği bilginin kesinliği tartışılmaktadır. Unutulmaması
    gereken bir şey var ki, o da insanın kendi bilgisiyle yetinmediği; daha üstün
    olandan, başka birisinden hatta Allah’tan bilgi alma ihtiyacı içinde olmasıdır. İnsanın bu
    ihtiyacı, doğal veya fıtri olarak taşıması, kendi bilgisinin her şey için yeterli olmadığını;
    kendi dışında üstün bir akla ve bilgiye muhtaç olduğunu göstermesi, eski inançların değerlendirilmesi
    için önem arz etmektedir.
    Hz. Peygamber’in kesin olarak reddettiği; aksine bir rivayetin yani cevazına dair bir hadisin
    varid olmadığı konulardan birisi de bu uğursuzluk inancıdır. Konu ile ilgili rivayetler,
    uğursuzluk yanında bulaşıcılık, ölünün ruhunu temsil etiğine inanılan bir tür kuş veya
    baykuş (hâme), safer, nev’ ve ğûl inançlarını da birlikte batıl saymıştır. Bu yüzden hepsi
    aynı rivayette zikredilmiş ve aynı katiyette yasaklanmıştır. Buna dair rivayetlerin bir kaçını
    zikredip kaynaklarını vereceğiz.
    “Bulaşıcılık ve uğursuzluk (tıyara) inancı yoktur. Uğursuzluk (şu’m) üç şeyde, kadında,
    evde ve hayvandadır.” (Buhârî, Tıb, 43, nr. 5753; Müslim, Selâm, V, 79, nr. 114)
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 33~
    “Tıyara yok. Onun en hayırlısı fe’ldir”. Oradakiler, fe’l nedir, dediler. Resûlullah da, “Birinizin
    duyduğu salih (iyi) kelimedir” dedi. (Buhârî, Tıb, 43, nr. 5754, Müslim, Selâm, V, 77,
    nr. 109)
    “Fe’l mürseldir, hapşırma âdil bir şâhittir.” (Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28581)
    Fe’l, bir adam hasta olup diğerinin de bunu duyunca: “yâ sâlim” diye seslenmesine, bir
    şey arayan bir adam var da başkası da bunu duymuşsa: “yâ vâcid (bulan)” demesine fe’l
    denilir. Böyle bir durumda, şununla fe’l yaptı, denilir. Bir hadiste Peygamberimiz’in fe’li
    (Türkçe ifadesiyle falı) sevdiği ama tıyarayı kötü gördüğü (Buhârî, Tıb, 43, 44, nr. 5754,
    5756) nakledilir. Peygamberimizin sevdiği fe’l’in (fal’ın), bugün bu ülkede fal bakma, fal
    açma denilen, kahve falı, iskambil falı, burç falı gibi çeşitleri olan fallarla hiçbir ilgisi yoktur.
    Peygamberin sevdiği fal, iyiye yorma anlamına gelir.
    “Resûlullah birisinden hoşuna giden bir kelime duyarsa o kişiye, “Falını ağzından aldık”,
    derdi (Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3917). “Bulaşıcılık, uğursuzluk, safer ve hâme yoktur.”
    (Müslim, Selâm, V, 72, nr. 101; İbn Mâce, Tıb, 43, nr. 3539; Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28603.
    Bir yönüyle geleneksel Arap tıbbını da ilgilendiren ama inanç ve itikad şekline bürünmüş
    uygulamalarla ilgili aynı rivayetin farklı tarikleri için bkz.: Müslim, Selâm, V, 72- 79, nr.
    100- 112). “Bulaşıcılık yoktur, baykuş (hâme) yoktur, yıldız batması- doğması (nev’) yoktur,
    safer ayı inancı (safer) yoktur.” (Müslim, Selâm, V, 75, nr. 105; Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr.
    3912; Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28598, 28603)
    “İmam Mâlik’e, hadiste geçen “Lâ safera”nın ne demek olduğu soruldu. O da, “Câhiliyye
    insanları Safer (ayını) helal sayardı (haram aylardan değildi). Ama onlar bunu bir sene
    helal bir sene haram saymak yoluna gittiler. Bunun üzerine Resûlullah da “lâ Safera” buyurdu”,
    dedi (Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3914).
    “İbn Râşid Muhammed b. Musaffâ’ya “hâme” nedir, diye sorulmuş. O da, Câhiliyyede insanlar,
    hiçbir insan, kabrinden hâme çıkmadan ne ölür ne de defnedilir” diye inanırdı,
    diye cevap vermiştir. Safer hakkında da, “Duyduğum kadarıyla câhiliyye ehli Safer’i uğursuzluk
    olarak kabul ederdi. Şöyle derlerdi: O (safer) karında olan bir tür ağrıdır. Bazıları
    bunun bulaşıcı olduğunu söyler, demiştir.” (Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3915, 3918)
    “İbn Cüreyc: Atâ’ya, hâme nedir diye sordum. O da, “Hâme hakkında insanlar, insanların
    hâmesine feryat eden, bağıran hâme’dir, derler. O insan hâmesi değil; hayvandır.” (Ebû Dâvud,
    Tıb, 24, nr. 3918)
    Hâme inanışının, baykuşun veya ötmesinin uğursuzluk olduğu gibi, baykuşun uğradığı
    kabileden daha önce ölmüş olanın ruhunu taşıdığı şeklindeki bir itikat olduğuna dair
    anlatımlar da vardır. Ayrıca intikamı alınmamış ölünün ruhunun uçup giden ve kaybolan
    kuşuna da hême denilirdi.
    Nev’ ise Arap inancında Batıda batmak üzere olan bir yıldızın Doğuda mukabili doğar
    ve bu olay belli gün aralıklarında vuku bulur. Buna dayalı olarak geliştirilen inanca da
    bu isim verilirdi. Safer terimi Arap aylarından birisinin adı olmakla birlikte bu aya bağlı
    olarak geliştirilmiş itikat da vardır. (Bu inanç biçimi Türklere de sirayet etmiş gibidir.
    Safer ayında birçok bela, musibet ve şer insanlara ulaşacaktır anlayışı bunlardan biridir.
    Yine, Elazığ yöresinde duyduğumuza göre her yıl Safer ayının ikinci haftasında bütün
    varlıkların bir yıllık kaderinin yazılıp tayin edildiğine inanılmaktadır.
    Yahya Mustafa Keskin’den duyduğumuza göre; Karadeniz bölgesinde yağmur duasına
    çıkıldığında veya sis kovma geleneğinde çocuk kafilesi evleri dolaşır, kaymak vs. de toplanır.
    Bir yere misafir olan çocuklara burada köyden toplanan malzeme ile tatlı yapılıp
    yedirilir. Bu esnada çocukların her biri gelecek günleri kendi adlarına paylaşırlar ve “Kimin
    gününde yağmur yağacak” veya “Kimin gününde sis dağılıp güneş çıkacak” diye gün
    tutarlardı, şeklindeki anlatımla zamanları kişilere göre paylaşma veya paylaştırma geleneği
    benzerlik içermektedir.)
    Ahmed Kalkan
    ~ 34~
    Tıyara: Ümmü Kürz’den nakledilen bir hadiste “Kuşu
    yuvasında bırakın” denilmektedir.57 Aşağıda Ebû Dâvud Sicistânî’den
    aktaracağımız hadiste vurgulanmak istenen,
    cahiliyye âdet ve inançlarına göre bir kişi bir işe teşebbüs
    edeceğinde, o işin kendisi için hayırlı uğurlu olup olmadığını
    önceden kestirmek için gökyüzünde süzülen veya yuvasına
    girmiş bir kuş bulur ve onu ürkütürdü. Bu uygulamaya
    “tıyara” denilirdi. Eğer kuş sağ tarafa doğru uçarsa kişi, düşündüğü
    işin hayırlı uğurlu netice vereceğine inanıp icraata
    koyulur, kuş sol tarafa doğru uçarsa vazgeçerdi. Bunun
    için Rasûlullah’ın; “bağırıp çağırarak hayvanları ürkütmeyin,
    Allah’ın takdir ettiği yerlerinde bırakın. Çünkü onların
    ne zararı ne de faydası vardır.”
    En- Nihâye’de belirtildiğine göre, nev’, çoğulu envâ, 28 menzilesi olan bir şeydir. Ay her
    gün bu menzilelerden birine yerleşir. “Ve’l kamera kaddernâhu menâzile….” (36/Yâsîn,
    39) âyeti vardır. Batıda 13 gece menzilesi, fecrin doğuşuyla birlikte düşer. Diğeri bunun
    mukabili olarak aynı vakitte doğuda doğar. Bu menzileler yani envaın deveranı, yıl bitince
    tamamlanmış olur. Araplara göre bir menzilenin inmesi ile mukabili (rakibi)nin
    doğuşu sırasında yağmur olur. Yani yağmurun yağmasını buna nisbet ederek derlerdi ki,
    “Şu nev’ vesilesiyle yağmura kavuştuk.” Ancak Peygamberimiz bu envâ’ inancını, Araplar
    yağmuru ona dayandırdıkları için kerih görmüştür. Kaldı ki yağmurun yağması Allah’ın
    fiillerindendir. “Biz bu nev’ sayesinde yağmura kavuştuk” denilmekle o vakit (zaman)
    kastedilirdi. O vakit de “Filanın nev’idir” denilirdi. Eğer bu caiz olsaydı, Allah bu vakitlerde
    yağmur yağdırmak konusundaki kanununu mutlaka icra ederdi.” (İbnu’l- Esîr, en-
    Nihâye, V, 122)
    Bu konu ile alâkalı birkaç rivâyet şöyledir: “Bulaşıcılık tıyara), ğûl ve safer yoktur.” (Müslim,
    Selâm V, 75, nr. 106- 107) “Ğavl (ğûl) yoktur.” (Ebû Dâvud, Tıb 24, nr. 3913)
    Bu kelimelerden bazılarını sahabî ravi Câbir b. Abdullah açıklamış ve safer, batn (karın)
    demektir, buna da karındaki canlı (devabbu’l- batn) derler, demiştir. Aynı sahabî Ğûl için
    bir açıklama getirmemiştir. Ancak hadisin tâbi’în râvisi olan Ebû’z- Zübeyr; “Ğûl, tağavvul
    edilen şeydir”, şeklinde tefsir etmiştir (Müslim, Selâm V, 76, nr. 108).
    “Ğûl, ğaylândan biridir. Bu da cin ve şeytan tayfasının bir türüdür. Araplar, ğûl’ün çölde
    insanlara göründüğünü renkten renge, şekilden şekle girip tanınması müşkül bir varlık
    olduğunu iddia eder. Yani ğûl, çift sûretlidir. Araplara göre ğûl insanı yolundan saptırıp
    helak eder (Müslim, Selâm, V, 75- 76, nr. 106- 108 ve Nevevî Şerhi). Bunu da Hz. Peygamber
    yasakladı ve bâtıl ilan etti.
    Câhiliyyede uğursuz sayılıp insanların başına sağlık problemleri dâhil olmak üzere çeşitli
    belalar açtığına kesin bir delil olmadığı halde inanılan şeylerin de uğursuzluk sayılıp
    terk edilmesi gerektiği anlayışı, aynı şekilde yasak edilmiştir.
    57 Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28554.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 35~
    Yani onların nereye konduğu ve ne tarafa uçtuğu, kuşların
    bilinçli ve belli işaretleri vermek maksadıyla yaptıkları hareketler
    değildir, demek istemiştir.58
    Bu ve benzeri uygulamaların diğer adı da “teşâüm” yani
    uğursuz sayma inancıdır. Bunun tam tersi olan anlayışa da
    “tahayyur” denilir. Bu da hayırlı sayma inancı demektir. Burada
    kullanılan hayvan sadece kuş olmak zorunda değil; geyik,
    ceylan gibi hayvanlar da olabilir.
    Hadislerde “tıyara” kelimesinin yerine “teşâüm” tabirinin
    de kullanıldığı görülmektedir. “Tıyara şirktir”59 hadisindeki
    “tetayyur, tıyara”, bir şeyi uğursuz saymak mânâsındadır.
    “Tehhayyur, hıyara” ise hayırlı saymak demektir. Tetayyur,
    kuş ve geyik gibi hayvanlardan uğurlu uğursuz neticeler
    çıkarmaktır. Bu inancın başka kelimelerle ifade edildiği de
    olur. Misâl “Sânih”, uğurlu, “Bârih” de uğursuz meş’ûm anlamına
    gelir. Böylece câhiliyye Arapları amaçlarından buna
    göre vazgeçerlerdi ki, din bunu yasaklamıştır. Çünkü bu faydalı
    olanı elde etmede zararlı olanı uzaklaştırmada hiçbir
    tesire sahip değildir. Başka bir rivâyet, “Iyâfe, tıyara ve tark
    cibttendir (şirktendir).”60 şeklinde gelmektedir.
    Kenzu’l-Ummâl’deki açıklamaya göre Iyâfe, kuşun uzaklaştırılması,
    kovalanması, ürkütülmesi ve onların isimleriyle,
    sesleriyle veya gidiş güzergâhıyla fal bakmaktır. Bu inanç
    şekli Arabın yaygın âdetlerinden olup şiirlerinde de çokça
    zikredilir. Bu kelime öngörme ve zannetme anlamlarına da
    gelir. Cibt kelimesi ise put, kâhin, sihirbaz vs. için kullanılır.”61
    58 Kenzu’l-Ummâl’deki diğer birçok tabir hakkındaki izahlarda olduğu gibi buradaki
    açıklamalar da en- Nihaye’den alınmıştır. Bkz. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, III, 152.
    59 Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28556.
    60 Ebû Dâvud, Tıb, 23, nr. 3907; Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28562.
    61 Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28581.
    Ahmed Kalkan
    ~ 36~
    “Rasûlullah hiçbir şeyden uğurlu uğursuz neticesi çıkarmazdı.
    Bir memur görevlendirdiğinde adını sorardı.
    Görevlinin ismi hoşuna giderse bundan dolayı ferahlardı
    ve mutluluğu yüzünden belli olurdu. Yok, eğer görevlinin
    adından hoşlanmamışsa o da mimiklerine yansırdı. Yolculuk
    yaparken bir yerleşim yerine uğradıklarında o beldenin
    adını sorardı, hoşlandığı bir isimse bundan dolayı sevinirdi
    ve mutluluğu yüzüne yansırdı. Eğer o yerin adı hoşuna
    gitmemişse yüzü asılırdı.62
    Fe’l, bir adam hasta olduğunda diğerinin de bunu duyup
    “yâ sâlim” diye seslenmesi veya kayıp bir şey arayan
    bir adamı gören bir başkasının “yâ vâcid (bulan)” demesidir.
    Böyle bir durumda, şununla fe’l yaptı, denilir. Burada
    fe’l (fal), bir şeyi hayra yormak, bir kimsenin gelmesini
    veya bir sözü uğurlu kabul etmek demektir. Bir hadiste
    Peygamberimiz’in fe’li (Türkçe ifadeyle falı) sevdiği ama
    tıyarayı kötü gördüğü şu ifadelerle nakledilir. “Kuraşî der
    ki, “Rasûlullah’a “Tıyara”yı sordum. O da, “En güzeli, müslümanı
    niyetinden (kararından) vazgeçirmeyen fe’ldir. Biriniz
    hoşlanmadığı bir şey görürse, “Allahım! İyilikleri ancak sen
    yaratırsın. Kötülükleri de sadece sen uzaklaştırırsın. Güç ve
    kudret ancak seninle mümkündür” diye dua etsin”63 buyurdular.
    Özellikle uğursuz sayma konusunda cahiliyeden kalma
    çok sayıda bâtıl anlayış vardır.64
    62 Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3920.
    63 Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3919.
    64 Uğurlu veya uğursuz saymakla ilgili temel rivâyet, bazı tariklerinde ilave veya değişik
    lafızlarla birlikte şudur: “şu’m (uğursuzluk) evde, kadında ve attadır.” (Müslim,
    Selâm, V, 79, nr. 113; Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3922; Kenzu’l-Ummâl, X, nr. 28558 - 28559.
    Şu’m hakkındaki rivâyetlerin muhtelif vecihleri için bkz.: Müslim, Selâm, V, 79- 81, nr.
    113- 119). İmam Mâlik’e, at ve evin uğursuzluğu nasıl olur diye soruldu. O da, bazı evler
    vardır ki onda oturanlar helak olur. Sonra diğerleri aynı evde oturur, onlar da helak olur.
    Ebû Dâvud da Hz. Ömer’den kadınla ilgili olarak, evdeki hasır, doğurmayan kadından
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 37~
    daha hayırlıdır” şeklinde bir söz nakleder (Ebû Dâvud, Tıb 24, nr. 3922). Kanaatimizce
    Hz. Ömer, Allah tarafından doğurma imkânı verilmemiş, kısır kadını kasdetmemiştir.
    Çünkü o da biliyor ki, çocuk doğurma yeteneği Allah’ın takdiri ile alâkalıdır. Kaldı ki, evli
    bir çiftin çocuklarının olmayışı, kadın kadar erkeğin de çocuğun olması için bir hastalığının
    olmasıyla ilgilidir. İbareden de anlaşıldığı üzere doğurma kabiliyeti ve imkânı olduğu
    halde kendi iradesiyle ve kararıyla veya çeşitli bahanelerle doğurmamayı tercih eden
    kadını kasdetmiş olduğunu düşünüyoruz. Zira ibarede “doğurmayan” ifadesi yer almakta;
    “doğurgan olmayan” denilmemektedir. “Doğurmayan” olma hali, kişinin şahsi kararı
    ve iradesiyle mukayyettir. Oysa “doğurgan olmama durumu” ise kişinin kendi elinde olmayan
    bir mazeret (özür) halidir. Ya da, Peygamberimizin söylemediği nice sözü hadis
    diye onaylayan zihniyet, Hz. Ömer’e ait olmayan sözü ona isnat etmişlerdir.). Çocuğun
    olmamasından kadını sorumlu ve suçlu tutan, kısır olmayı suç gören ve erkeğin bu konuyla
    ilgili hastalığını yok sayan anlayış, ilme ters düşer ve Rasul böyle bir söz söylemiş
    olamaz. Kur’an şöyle diyor: “Göklerin ve yerin mülkü, egemenliği Allah’a aittir. O dilediğini
    yaratır; dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Yahut erkek
    ve kız çocuklarını birlikte verir. Dilediğini de çocuksuz bırakır. Şüphesiz O her şeyi bilir,
    her şeye gücü yeter.” (42/Şûrâ, 49-50). Bir diğer hadis rivâyetinde Rasûlullah: “Iyâfe, tark
    ve tıyara cibttendir (şirktendir).” (Kenzu’l- Ummâl, X, nr. 28567). “Tark”, özellikle Arap kadınları
    tarafından çakıl taşlarıyla yapılan fe’lin bir türü veya şekilidir. Buna kumda çizilen
    bir çizgidir diyen de olmuştur.
    Enes b. Mâlik’in duyduğuna göre bir adam gelip Rasûlullah’a, “Yâ Rasûlallah! Biz bir evde
    kaldık, orada aile fertlerimiz ve mallarımız çoktu. Başka bir eve geçtik, orada aile fertlerimiz
    ve mallarımız azaldı?” dedi. Rasûlullah da, “Orayı kötülüğüyle (harap halde) terk
    edin”, dedi (Ebû Dâvud, Tıb 24, nr. 3924). Bu hadisin başka bir naklinde ise “Bulaşıcılık ve
    uğursuzluk (tıyara) inancı yoktur. Uğursuzluk (şu’m) üç şeyde olup kadında, evde ve hayvandadır”
    (Buhârî, Tıb 43, nr. 5753; Müslim, Selâm, V, 79, nr. 114) denilmektedir.
    Üç şeyde uğursuzluk olduğuna dair rivâyetin maksadının, câhiliyye veya o civarda yaşayan
    diğer din sahiplerinin inanç meselesi olduğu oysa bunun İslâm’a göre bâtıl (saçma)
    olduğu şeklinde anlaşılması aşağıdaki rivâyetle sübut bulmaktadır. Hz. Âişe’nin, yukarıdaki
    hadis rivayeti için, Ebû Hureyre’ye çıkışarak; “Rasûlullah bir söz söylerken, başında
    o yerde yoktun, sonra gelip sözün yarısını hadis diye rivayet ediyorsun. “Eğer uğursuzluk
    olsaydı şu üç şeyde olurdu” demişti Rasulullah, sen sözün yarısını duydun, tamammış
    gibi rivayet ettin.” dediğini değerlendirmek gerekir. Peygamberimiz bir Rivâyete göre:
    “Hâme, bulaşıcılık ve uğursuzluk yoktur. Şayet uğrusuzluk olsaydı atta, kadında ve evde
    olurdu” (Ebû Dâvud, Tıb 24, nr. 3921) demek suretiyle Rasûlullah, böyle bir şeyin muhal
    olduğunu belirtmiştir. Nitekim üç kere tekrarlayarak “Tıyara (uğursuzluk) şirktir. Bizde
    de yok değildir. Fakat Allah onu tevekkülle iyileştirir” (Ebû Dâvud, Tıb 24, nr. 3910; İbn
    Mâce, Tıb, 43, nr. 3538) buyurmuştur.
    Uğurlu ya da uğursuzluk inancının insanî bir zaaf olduğu şu rivâyetle dile getirilmektedir.
    “İnsanda üç özellik vardır: Uğursuz sayma, zanda bulunma ve haset etme. Tayrdan kurtulmak,
    çıkmak ona dönmemektir. Zandan kurtulmak, zannını icra etmemektir. Hasetten
    çıkmak ise taşkınlık, azgınlık yapmamaktır.” (Kenzu’l-Ummâl, X, nr. 28563)
    Rasûlullah zamanında ve elbette ki öteden beri Araplarda var olduğunu bildiğimiz uğurlu
    veya uğursuz sayma inancının en çok hangi hususlar etrafında oluştuğunu da yine
    hadislerden öğrenmekteyiz. İşte bu geleneği öğrendiğimiz rivâyetlerden birkaçını şöyle
    sıralayabiliriz.
    “Tıyara yapan ve kendisiyle tıyara yapılan, kehânette bulunan ve kendisiyle kehânette
    bulunulan, sihir yapan ve kendisiyle sihir yapılan bizden değildir.” (Kenzu’l-Ummâl, X, nr.
    28565).
    Ahmed Kalkan
    ~ 38~
    Mânevi tedâvi adıyla kasdettiğimiz, sihir, büyü, dua, afsun
    vb. uygulamaların çeşitli örneklerini, kabile hayatı yaşayanlardan
    devlet ve medeniyet kurmuş topluluklara kadar
    hemen her toplumda görmekteyiz.
    Toplumlar, ülkeler, birbirlerine karşı; bir ailenin
    komşularıyla ilişkilerine benzer ilişki içindedir.
    Karşılıklı etkilenmeler kesinlikle sözkonusudur.
    Bu tarz tedavi yöntemlerindeki kültürler arası
    benzerliklerin, birbirinden etkileşim sonucu olduğu
    büyük ihtimaldir. Din değiştirdiği halde, câhiliye
    inanç ve kabullerinden olan, ama İslam’ın kesin
    şekilde reddettiği nice hususlar müslümanlar arasında
    yaygın şekilde kabul görmeye devam etmiştir,
    ediyor. Etraftaki kültürel seviye her zaman etkileşimde
    bulunduğu kültürleri tabir caizse aşılamış
    veya emzirmiştir. Benzer inanç ve davranışların,
    yani geleneksel mirasla ilgili nice şeyin adının bile
    çoğu zaman benzer olduğu, bu görüşün delillerindendir.
    “Yola gitmek üzere niyet edip de bir kuştan dolayı geri dönen kişi Muhammed’e indirileni
    inkâr etmiştir.” (Kenzu’l-Ummâl, X, nr. 28570)
    “Bulaşıcılık yoktur uğursuzluk yoktur. Sâlih (inanca uygun) fe’l benim hoşuma gider. Sâlih
    fe’l ise güzel sözdür.” (Kenzu’l-Ummâl, X, nr. 28565)
    “Bulaşıcılık yoktur, uğursuzluk yoktur, hâme yoktur. Denildi ki Yâ Rasûlallah! Uyuz bir deve
    var diğer bütün develeri uyuz ediyor, buna ne dersin? O da; bu gördüğünüz kaderdir. Peki,
    o uyuz deveye hastalığı ilk bulaştıran kim?!” (Buhârî, Tıb, 54, nr. 5770; Müslim, Selâm,
    V, 72- 73, nr. 100- 103; Ebû Dâvud, Tıb, 24, nr. 3911; İbn Mâce, Tıb, 43, nr. 3540; Kenzu’l-
    Ummâl, X, nr. 28599). “Hasta olana hastalık sağlıklı olduğu halde bulaştırılmamıştır.”
    (Buhârî, Tıb, 54, nr. 5771, 5774; Müslim, Selâm, V, 75, nr. 104; İbn Mâce, Tıb, 43, nr. 3541;
    Ahmed, Müsned, III, 373, nr. 9274)
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 39~
    Bitkisel ve hayvansal ilaçlar gibi maddî vasıtaların, tecrübî
    ve geleneksel olması bakımından rukye gibi değerlendirilse
    de üzerinde durulmaya değer olan rukyedir. Çünkü
    câhiliyye gelenekleri olarak maddî ilaç kültürünün ve tedavi
    geleneğinin İslâm döneminde de devam etmesi, hem
    itikadî hem de amelî bakımdan bir sakınca içermese de;
    rukye, sihir, büyü ve uğursuzluk inancının devam etmesi
    önemli problemlere yol açacaktır. 65
    KUR’AN’DA RUKYE KELIMESI
    Kur’ân-ı Kerîm’de “okuyup üfleme” anlamında Kıyâme
    sûresinde66 “râk” (râkī), Felak sûresinde67 “neffâsât” kelimeleri
    geçmektedir. Birincisinde ölmek üzere olan kişinin
    canı boğazına geldiğinde, “Onu bu durumundan kurtaracak
    ve tedavi edecek biri yok mu?” diye seslenen akrabalarının
    tabip (kurtarıcı) arama arzuları “okuyup üfleyici” (râkī) kelimesiyle
    ifade edilmektedir. Bu kelimeye İkrime el-Berberî
    “okuyup üfleyen”, Ebû Kılâbe el-Cermî, Dahhâk b. Müzâhim
    ve Katâde b. Diâme “tabip ve şifacı”, İbn Zeyd “tabip veya
    muskacı”, İbn Abbas “melek” anlamı vermiştir.68 Zemahşerî
    ve Fahreddin er-Râzî ise “tedavi edici” ve “melek” mânalarını
    tercih etmişlerdir.69 Elmalılı Muhammed Hamdi, bunun
    “çaresizlik durumunda son bir tedbir olarak başvurulan
    okuyucu” mânasına geldiğini kaydeder.70
    65 Doç. Dr. Veli Atmaca, Hadisler Çerçevesinde Cahiliyyede Majik Tedavi Geleneği’nin
    Kavramsal Boyutu adlı makaleden kısmen özetlenip kısmen ilavelerde bulunarak.
    66 75/Kıyâme, 27
    67 113/Felak, 4
    68 Taberî, XXIX, 121; İbn Kesîr, VIII, 307
    69 el-Keşşâf, IV, 193; Mefâtîḥu’l-ġayb, XXX, 231
    70 Hak Dini, VIII, 5848
    Ahmed Kalkan
    ~ 40~
    KUR’AN’IN ŞIFA OLMASI
    Çeşitli âyetlerde Kur’an’ın şifa olduğu kaydedilmektedir.
    71 Ancak bu âyetler incelendiğinde şifanın inanç ve ahlâk
    gibi daha çok mânevî hayata yönelik hastalıklara dair olduğu
    anlaşılır. Ayrıca Kur’an’da kötü yaratıkların şerrinden,
    özellikle şeytanın, vesveseleriyle insana yaklaşmasından
    Allah’a sığınılması öğütlenmektedir.72
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması
    gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla
    şifa beklenemez. Kur’an şifadır. Hem ferdî hastalık,
    problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza.
    Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına
    şifadır. Bunun böyle olduğu sayısız deney ve
    tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
    Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları
    bekliyor. Kur’an’ın nasıl şifa sebebi olduğunu bir örnekle
    açıklayalım. Meselâ Kur’an, bozuk ekonomiye şifadır.
    Hile, kandırma, kara borsa, tekelcilik, fâhiş fiyat, yalan,
    malın kusurunun söylenmemesi ve abartılı reklam gibi haramlardan
    kaçınıldığı ve özellikle faizden tümüyle sakınıldığı,
    karz-ı hasen, infak gibi yardımlaşmaların yaygın
    şekilde uygulandığı ve israf gibi yasaklara riâyet edildiği
    durumda Kur’an’ın ekonomi hususundaki şifalarını görmüş
    ve yaşamış oluruz. Diğer hususlar için de Kur’an’ın
    71 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    72 16/Nahl, 98; 23/Mü’minûn, 97-98; 41/Fussılet, 36; 113/Felâk, 1-5; 114/Nâs, 1-6
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 41~
    şifa olması, benzer şekilde Kur’an’daki emir veyasakların
    uygulanmasıyla mümkündür.
    Kur’ân-ı Kerîm’in insan sağlığına zarar veren şeyleri
    yasaklaması, tehlikelerden sakınmayı emretmesi, Hz. Peygamber’in
    sağlığın korunması için tedbir alınmasını istemesinin
    yanı sıra, şifalı olduğu bilinen bal vb. şeylerle tedavinin
    önerildiği bilinmektedir. Kur’an ve Sünnet’te Allah’a
    sığınma, okuma ve duâ etme yoluyla ruh ve beden sağlığının
    korunmasına yönelik bu tür tavsiye ve işaretlerin psikolojik
    destek niteliği taşıdığını söylemek gerekir.
    HADIS RIVAYETLERINE GÖRE RUKYE CÂIZ MI,
    YASAK MI?
    En-Nihâye sahibinin dediği gibi; “Rukyenin cevazına
    olduğu gibi, nehyine dair de hadisler vardır.”73 Gerçekten,
    rukye hakkındaki hadis kaynaklarında yer alan rivâyetlerin
    arasında çok ciddi çelişkiler vardır.
    Rukyenin cevazını savunan âlimler şu hadis rivâyetlerini
    delil gösterirler:
    Rasûlullah’ın rahatsızlığı esnasında Cebrâil gelerek ona
    okumuş,74 Rasûlullah da hem kendisine, hem ziyaret ettiği
    bazı hastalara okuyup üflemiş,75 torunları Hasan ve Hüseyin
    için şeytandan, zehirli haşerattan, kem gözlerden korunmaları
    yolunda duâ etmiş,76 vefat hastalığı sırasında
    Hz. Âişe, Rasûl-i Ekrem’e okuyup üflemiş ve onun eliyle
    73 İbn Esîr, en-Nihâye, II, 255
    74 Müslim, “Selâm”, 39-40
    75 Buhârî, “Ṭıb”, 33; Müslim, “Selâm”, 46-51; İbn Mâce, “Ṭıb”, 35-36
    76 Buhârî, “Enbiyâʾ”, 10; İbn Mâce, “Ṭıb”, 36; Tirmizî, “Ṭıb”, 18
    Ahmed Kalkan
    ~ 42~
    bedenini meshetmiştir.77 Hz. Peygamber nazara, yılan ve
    akrep sokmasına karşı rukye yapılmasına izin vermiş,78
    Câbir b. Abdullah’ın dayısının ve Avf b. Mâlik el-Eşcaî’nin
    müracaatları üzerine, içinde şirk unsurları bulunmayan
    rukye metinlerine müsaade etmiş,79 misafir oldukları kabilenin
    yılan veya akrep tarafından zehirlenmiş reisini rukye
    yoluyla iyileştirerek ücret aldıklarını bildiren kafilenin başkanı
    Ebû Saîd el-Hudrî’yi onaylamış,80 Ümmü Seleme’nin
    evinde gördüğü, yüzü sararmış bir çocuğa rukye tedavisi
    yapılmasını istemiştir.81
    Rukyenin câiz olmadığını ileri sürenler ise şu rivayetlere
    dayanır:
    Hz. Peygamber, Allah’a tevekkülleri sebebiyle rukyeye ve
    üfürükçülüğe başvurmayanları müjdelemiş,82 tedavi amacıyla
    dağlanan ve rukye yaptıran kişinin Allah’a tevekkülü
    terketmiş olacağını söylemiş,83 ipe üfleyerek düğüm atanın
    büyü yapmış, büyü yapanın ise Allah’a şirk koşmuş olacağını,
    muska takanın bu muskasının âhirette kendisine musallat
    kılınacağını belirtmiş,84 nazarlık ve “tivele”nin (kadınların,
    kocalarının kendilerini sevmesi için yaptırdıkları
    rukye), putperest inancı taşıma ihtimali büyük olan Arapça
    dışından ve mânaları anlaşılmayan kelimelerle rukye yapmanın,
    nazarlık taşımanın, büyü yapmanın ve yaptırmanın
    şirk olduğunu beyan etmiştir.85
    77 Buhârî, “Ṭıb”, 32, 39; Müslim, “Selâm”, 51-52
    78 Buhârî, “Ṭıb”, 17, 33, 37; Müslim, “Selâm”, 55-60; Ebû Dâvûd, “Ṭıb”, 17-18
    79 Müslim, “Selâm”, 60-64
    80 Müslim, “Selâm”, 65
    81 Buhârî, “Ṭıb”, 54; Müslim, “Selâm”, 59
    82 Buhârî, “Ṭıb”, 17; Müslim, “Îmân”, 372
    83 Müsned, IV, 249, 251-253; Tirmizî, “Ṭıb”, 23
    84 Nesâî, “Taḥrîm”, 19
    85 Müsned, I, 381; İbn Mâce, “Ṭıb”, 39; Ebû Dâvûd, “Ṭıb”, 17
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 43~
    Son hadisi rivayet eden Abdullah b. Mes’ûd, nazardan
    korunmak için muska (temîme) bağlayan câriyesinin muskasını
    kolundan çekip koparmıştır.86 Her şeyden önce Rasulullah
    (s.a.s.) rukye yapmanın şirk olduğunu belirtmiştir.87
    ÇELIŞKILER, ÇELIŞKILER…
    Rasûlullah, Şirke İzin Verir mi? Birbiriyle Çelişen Bunca
    Söz Söyler mi?
    “Lâ rukyete illâ min aynin ev hâmetin / Göz değmesi ve
    zehirli hayvan sokmasından başka hiçbir hastalıkta rukye
    yoktur.”88
    “Lâ rukyete illâ min aynin ev hâmetin ev demin yerkau /
    Göz değmesi ve zehirli hayvan sokmasından ve kanamadan
    başka hiçbir hastalıkta rukye yoktur.”89 Hadisin râvîlerinden
    Abbas, göz kelimesini zikretmedi.
    “Allah rasûlü, ensardan bir aileye, zehirli hayvan sokması
    ve kulak (ağrısından dolayı) rukye yapma izni verdi.”90
    Ensardan bir adamın Şifa binti Abdullah’tan rukye yapmasını
    istediği, Şifa’nın da Peygamber kendisine izin verinceye
    kadar rukye yapmadığı hadis kitaplarında zikredilir.
    “Peygamber (s.a.s.) zehirli hayvan sokması, çıban ve göz
    değmesinden dolayı rukye yapılmasına izin verdi.”91
    86 Fahreddin er-Râzî, XXXII, 190
    87 Ebû Dâvud, Tıb 17
    88 Buhârî, Tıb 17; Müslim, İman 374; Ebû Dâvud, Tıb 17, h. No: 3884
    89 Buhârî, Tıb 17; Müslim, İman 374; Ebû Dâvud, Tıb 18, h. No: 3889
    90 Buhârî
    91 Sahihu Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, 14/184
    Ahmed Kalkan
    ~ 44~
    “Peygamber (s.a.s.) Hazm ailesine, yılan (sokması) rukyesi
    (yapmaya) izin verdi.”92
    Ashab, Rasulullah ile otururken, içlerinden birini akrep
    sokar. Bunun üzerine bir adam, “Ey Allah’ın Rasûlü! Ona
    rukye yapayım mı?” diye sorar. Allah Rasûlü de şöyle buyurur:
    “Sizden her kim, din kardeşine faydalı olabiliyorsa,
    olsun”93
    Ebû Süfyân’ın Câbir’den rivayetine göre de Rasûl-i Ekrem,
    Medine’ye hicret ettiklerinde rukye yapılmasını yasaklamış,
    ancak akrebin soktuğu arkadaşlarına okumak
    için izin isteyen Amr b. Hazm oğulları uyguladıkları işlemi
    kendisine arzedince izin vermiş,94 yine bu işle uğraştığı anlaşılan
    Ebü’l-Lahm’ın hizmetçisi Umeyr’den nakledildiğine
    göre o da yaptığı işlemi Rasûlullah’a arzetmiş, Rasûlullah
    da, “Şu kısmını at, şu kısmıyla rukye yap!” demiştir.95
    “Rasûlullah (s.a.s.) Muavvizetân sûreleri denilen Felâk
    ve Nâs sûreleri nâzil olunca, diğer okuduğu şeyleri bıraktı
    ve bu iki sûreyi okumaya başladı.”96
    “Rukye kesinlikle şirktir”97 diyen Rasûlullah, sonra, şirk
    olduğu halde iki şeye; göz değmesi ve zehirli hayvan sokmasına
    izin verecek; bunlardan başka hiçbir hastalıkta
    rukye yoktur diyecek, ancak, râvilerden biri Rasûlullah
    “göz değmesi” demedi diyecek, daha sonra, şirk dediği bazı
    uygulamalara ayrı ayrı izin verecek! “Göz değmesi ve zehirli
    92 Müslim
    93 Sahih-i Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, 14/186
    94 Müslim, “Selâm”, 63
    95 Tahâvî, IV, 327
    96 Tirmizî, Tıb 16; İbn Mâce, Tıb 33
    97 Ebû Dâvud, Tıb 17, h. No: 3883
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 45~
    hayvan sokmasından başka hiçbir hastalıkta rukye yoktur.”
    dedikten sonra çok sayıda uygulamaya izin vermiştir. “Rukye
    yoktur, şirktir” diyen kendisi değilmiş gibi, hemen her
    şey için rukyeye izin vermiş. Kanamayı ilâve edecek, sonra
    kulak ağrısından dolayı rukyeye izin verecek, çıban için
    izin verecek, sonra yasağı tümden kaldırarak; “Sizden her
    kim, din kardeşine faydalı olabiliyorsa, olsun”98 diyecek, ama
    kendisi Felâk ve Nâs sureleri indikten sonra diğer okuduğu
    şeyleri bırakacak. Bununla birlikte nüşreyi şeytan işi, rukyeyi
    şirk olarak tanımlayacak. Bütün bu rivayetlerin, birbirleriyle
    çelişen ifadelerin hepsi sahih damgası yiyecek ve
    hepsi Rasul’ün ağzından bu şekilde çıktı kabul edilecek…
    Rasûlullah’a bu kadar birbirini tutmaz, çelişkili sözler isnad
    edenlerin, şirk olarak tanımladığı ve şeytan işi olarak
    vasfettiği çirkinliklere izin verdiğinin, “yoktur” dediğine
    sonra “vardır” dedirten anlayış sahiplerinin, ilimle ve akılla
    ilişkilerini sorgulamalarını istemek kalıyor bize. Dolayısıyla
    Peygamberimizin izin verdiği rukyeler diye başlayan
    ifadelerin hepsine kocaman bir soru işareti koymak gerekiyor.
    Kaldı ki, günümüzdeki rukyecilerin hiçbiri, bu izin verilenlerin
    hiçbirini yapıyor değil. Onlar basbayağı nüşre yapıyorlar.
    Nüşre, cine tutulduğu, cinin musallat olduğu zannedilen
    kimsenin cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye
    denmektedir. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’dan
    nüşre hakkında sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.”99
    Günümüzde rukyeci olduklarını iddia edenlerin yaptıkları
    şeytan işi rezilliği, sevap diye, sünnet diye halka ilan etmekten
    çekinmediklerine şahit oluyoruz.
    98 Sahih-i Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, 14/186
    99 Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868; Hâkim, Müstedrek 4/217. Hâkim, bu hadis hakkında,
    “isnadı sahihtir; ancak Buhârî ve Müslim onu rivayet etmemişlerdir” demiş; Zehebî de
    bu konuda ona katılmıştır. Ayrıca bu hadisi, Ahmed bin Hanbel de Müsned’inde (1/381)
    rivâyet etmiştir. Hadisi Ebû Dâvud, İbn Mâce, Beğavî (Şerhu’s-Sünne’de), İbn Hibban ve
    Taberî de (el-Mu’cemu’l-Kebir’de) rivâyet etmişlerdir. Bkz. En-Nehcu’s-Sedîd, s. 59.
    Ahmed Kalkan
    ~ 46~
    Âlimler, her konuda olduğu gibi, bu konuda da ihtilaf
    etmişler ve statükoya, mevcut uygulamalara ciddi biçimde
    karşı çıkanların sayısı hep az sayıda olmuştur. Kur’an,
    kulun kula kulluğunu en büyük suç kabul ettiği ve köleliğin
    kaynağını kuruttuğu halde, geleneksel çizgiyi savunan
    çoğunluk, bu itikadî konuda net ve cesur adımlar atmadığı
    gibi, rukye konusunda da aynı uzlaşmacı ve tavizci tavrı ortaya
    koymuştur. Daha önce yaşayanlar, olaya gerekli netlikte
    bakıp kesin yasak koymayınca, sonra gelenler de öncekilere
    muhalefet etmeye cesaret edememişler. Aslında net
    olan nebevî usûl, sahih olmayan rivâyetlerle çelişkili hale
    getirilmiştir.
    Aynı Rasûl’e, aynı konu ile ilgili birbirine zıt
    ifadeler isnad edilmesi, öncelikle bu rivâyetlerin bir
    grubunun Rasûlullah’a ait olduğunda ciddi şüpheler
    uyandırır. Bu rivayetlerin bir kısmı diğer bir kısmıyla
    çelişmektedir. Bundan da önemlisi Kur’an’la
    çelişmektedir. Bu tür rivâyetlere göre Rasûlullah,
    şirk dediği bir uygulamaya izin vermekte, hatta
    tavsiye ve teşvik etmektedir; bu olacak şey değildir.
    O yüzden, Rasûlullah’ın bazı şartlarla da olsa
    şirk olan bir uygulamaya izin vermesi, onu tavsiye
    etmesi mümkün değildir. Akla, çıkarları bozulan
    rukyecilerin Peygamberimizin söylemediği sözleri
    ona söyletmeleri geliyor. Ve şu geleneksel te’vile
    yapışmaktan başka çözüm bulamıyorlar. Rasûlullah,
    içinde şirk kelimeleri olan rukyeyi yasakladı,
    diğerlerini serbest kıldı. Bu te’vili geçerli saysak
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 47~
    bile; dün Peygamberimizin içinde şirk unsuru
    olup olmadığı şeklindeki inceleme görevini bugün
    kim yapacak ve içinde şirk bulunan rukyelere kim
    yasak koyacak? Aynı anlayışa göre, bazılarının
    içinde şirk unsuru var diye tümünü yasaklayan
    Peygamberimizin yasağına uyulması gerekmez mi?
    Bilindiği gibi şirk, en büyük zulümdür. İçinde Allah’ın
    affetmeyeceği yegâne suç olan şirk bulunan
    rukyeden insanlar nasıl fayda bekleyebilirler? Engel
    olunmadığında sedd-i zerîa dediğimiz şirke giden
    yol, nasıl tıkanacaktır? Bir kimse, hem mü’min
    olacak ve Peygamberimizin sünnetini önemseyecek,
    hem de Peygamberimizin şirk dediği uygulamaları,
    değişik te’villerle savunacak ve kendisi onu
    uygulayacak; bu nasıl olabiliyor, anlayabilmiş değiliz.
    Yine, Peygamberimiz rukye yaptıran kişinin
    Allah’a tevekkülü terketmiş olacağını söylemesi,100
    muska takanın bu muskasının âhirettte kendisine
    musallat kılınacağını belirtmesi,101 tivele denilen sevicilik
    rukyesinin şirk olduğunu ifade etmesi102 rukyenin
    ve rukyeciliğin en küçük çapta savunulmayıp
    terk edilmesi gerektiği için yeterli deliller değil
    midir?
    Rabbimiz (c.c.), Rasulünün (s.a.s.) “ben ancak
    bana vahyolunana uyuyorum”103 dediğini
    100 Müsned, IV, 249, 251-253; Tirmizî, Tıb 23
    101 Nesâî, Tahrim 19
    102 Müsned, I, 381; İbn Mâce, Tıb 39; Ebû Dâvud, Tıb 17
    103 6/En’âm, 50
    Ahmed Kalkan
    ~ 48~
    bildirmektedir. Peygamberine, “Ben, bana vahyolunandan
    başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan
    edersem elbette büyük günün azabından korkarım”
    104 dedirtir Rabbimiz.
    Bunlar, Rasulullah’ın da (s.a.s.) ancak vahye
    uymak zorunluluğu ve vahyi hayatta uygulamaya
    geçirerek şahidlik sorumluluğu olduğunu, asla
    vahye aykırı bir söz ve fiilinin olamayacağını açıkça
    ortaya koymaktadır.
    Peygamberimizin Kur’an’a ters söz söylemeyeceğine
    göre ve şirk olan bir uygulamayı tavsiye etmesi beklenemeyeceğine
    göre, rukyeye izin verdiği veya onu tavsiye ettiği
    görülen rivayetler, senet açısından sağlam bile olsalar, metin
    açısından problemli rivayetlerdir. Din, böyle problemlere
    dayanmaz. Ayrıca, Fıkıh Usûlü kaidesidir ve Mecelle’de
    şu şekilde ifade edilir: “Def’-i mazarrat, celb-i menfaatten
    evlâdır.” Bir zararın giderilmesi, faydanın gelmesinden
    daha önemlidir. Yani, bazı faydalar elde edilecek diye, şirk
    olma ihtimali olan bir uygulama kesin şekilde terk edilmelidir.
    Aynen içki ve kumar konusunda olduğu gibi: “Sana
    içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: ‘Onlarda hem büyük
    günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama
    günahları yararlarından daha büyüktür.’ Ve sana neyi
    infak edeceklerini sorarlar. De ki: ‘İhtiyaçtan artakalanı.’
    Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz.”
    105 Bazı haramlarda bazı küçük faydalar olsa
    bile; Allah’ı sevmediklerinin en başında gelen şirkten hiçbir
    104 10/Yunus, 15
    105 2/Bakara, 219
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 49~
    fayda da yoktur. Şirk olma ihtimali yüzde bir bile olsa, bir
    mü’mine yakışan o işi terk etmek, o işten uzaklaşmaktır.
    İçki ve kumar yasağını çiğnemek insanı şirke düşürmez.
    Ama rukye için aynı şeyi söyleyemiyoruz: “Kesinlikle rukyeler,
    temîmeler (muskalar), tiveleler (sevicilik muskası,
    muhabbet rukyesi) şirktir.”106 Rukye şirke düşürdüğüne
    göre, içki ve kumar gibi değil; onlardan çok daha berbat
    olduğu hükmüne varırız. Ebû Süfyan’ın Câbir’den rivayetine
    göre Rasûlullah, Medine’ye hicret ettiğinde rukye yapılmasını
    yasaklamıştır.107 “Kur’an rukyesi yapıyoruz, Sünnet
    olan rukye için bize gelin!” diyenlerin samimiyet testidir bu
    rukye yasağı.
    Yine, belirtelim ki, Peygamberimiz herhangi bir
    kimseye “sana büyü yapılmış”, “sana cinler musallat
    olmuş, içinde cinler var” şeklinde bir teşhiste
    bulunmamış, yine bugünkü rukyeciler gibi, insanın
    içinden cin çıkarma seansları düzenleyip değişik
    işlemlerle cin çıkarmaya kalkmamış, muska yazmamış,
    suya okuyup üfleyerek bunu iç dememiş,
    mürekkepli kalemle duâ yazıp herhangi bir kimseden
    o kâğıdın suyunu içmesini istememiş, herhangi
    bir kimsenin içinden, olmayan cini çıkarmak için o
    kimseyi dövmemiştir. Hasta için duâ edip ondan
    hiçbir şekilde para almamıştır. Bugünkü rukyeciler,
    hemen herkesin cinlerin kendisine musallat olduğunu
    belirtip onun için günlerce devam edecek
    sünnette olmayan şekilde ve sünnette olmayan sözlerle
    yaptıkları “cin çıkarma” programlarına rukye
    106 Ebû Dâvud, Tıb 17, hadis no: 3883
    107 Müslim, Selâm 63
    Ahmed Kalkan
    ~ 50~
    dediklerine şahit oluyoruz. Hâlbuki cin değmesine
    mâruz kaldığı iddia edilen, kendisine cin musallat
    olduğu sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan
    rukye demek olan “nüşre”ye, “o şeytan işidir!”108 diyordu
    Rasûlullah. Bugün rukyecilerin yaptığı hemen
    hiçbir şeyin, sünnette karşılığının olmadığını,
    câiz ve meşrû olmadığını görüyoruz.
    Nu’man İbn Beşir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular
    ki:
    “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helâller de
    apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helâl olduğu)
    şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu
    durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını
    da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama
    düşmüş olur. Tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban
    gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz
    olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu
    da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası
    vardır. O sağlıklı olursa cesedin (bedenin) tamamı sağlıklı
    olur, eğer o bozuk olursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz
    olsun bu et parçası, kalptir.”109
    Bu konuda âlimlerin tavrı nasıl olmuş, kısaca görelim:
    Rukye ile ilgili rivayetleri nesih açısından değerlendiren
    Hâzimî bu nakillerde görülen çelişkilerin bir kısmının Câhiliye
    âdeti olarak devam ettirilmek istenen ve içinde şirk
    unsuru bulunan, bir kısmının ise tevhid inancına aykırı
    düşmeyen duâlarla yapılan rukyeleri konu edinmesinden
    108 Ebû Dâvud, Tıb 9, h. no: 3868
    109 Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, h. no: 1599; Ebû Dâvud, Büyû 3, h.
    no: 3329, 3330; Tirmizî, Büyû 1, h. No: 1205; Nesâî, Büyû 2, h. no: 7, 241
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 51~
    kaynaklandığını söylemektedir.110 Hüseyin Remzi de söz
    konusu rivayetleri telif yoluna giderken rukyenin şifayı
    okuyanda sanarak hakiki şâfî olan Allah’ı unutan için yasak,
    onu bir vesile sayan için câiz olduğunu kaydetmektedir.111
    Hadis rivayetlerinin hiçbirinde Peygamberimiz bu tür
    bir gerekçe ileri sürmemiş, sadece rukyeyi yasaklamış,
    onun şirk olduğunu ilan etmiştir. Rivâyetlere göre, istisnâ
    olarak birkaç kişiye özel olarak izin verdiği söylense bile,
    Allah Rasulü’nün şirk olduğunu belirttiği bir uygulamaya
    izin vermesi mümkün değildir.
    Hadislerde yer alan farklı içerikli rivayetlere paralel
    biçimde din âlimleri de farklı değerlendirmelerde bulunmuştur.
    İbn Abbas, Atâ b. Ebû Rebâh, Mücâhid b. Cebr ve
    Ebû Kılâbe el-Cermî hastaya ve yılanın soktuğu kimseye
    okumak, muska yazdırıp taşımak, suya okuyup içirmek şeklinde
    rukye yaptırmanın mubah olduğunu ileri sürerken
    İkrime el-Berberî, Şa’bî, Katâde b. Diâme, Saîd b. Cübeyr,
    İbrâhim en-Nehaî, Dahhâk b. Müzâhim ve Hasan-ı Basrî
    gibi âlimler okumanın mubah, bunun yanında üfleme, ipe
    düğüm atma ve elle meshetme gibi işlemlerin haram veya
    mekruh olduğunu söylemişlerdir.112 Öte yandan özellikle
    bazı Eş’arî kelâmcıları rukyenin Allah yerine başka şeylere
    sığınmaya sebep teşkil ettiğini, O’nun izni olmadan hiçbir
    şeyin fayda veya zarar veremeyeceğini belirterek muska
    yahut nazarlık taşıma gibi uygulamalara karşı çıkmış,
    tevhide aykırı unsurlar bulundurmayan uygulamaları ise
    câiz görmüştür. Câhiz bazı kelâmcıların, rukye yapan kişilerin
    cinleri kullanmak sûretiyle evlerde yuvalanan yılanları
    uzaklaştırmalarının mümkün olduğunu söylediklerini,
    110 el-İʿtibâr, s. 238
    111 Tıbb-ı Nebevî, s. 71-72
    112 el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 355-356; Elmalılı, IX, 6391
    Ahmed Kalkan
    ~ 52~
    bazılarının ise kendilerine yaklaşan insanlardan kaçan
    hayvanlar gibi yılanların da üfürükçülerin çıkardığı sesler
    yüzünden deliklerinden çıkıp kaçtığını, ancak insanların
    onları üfürükçülerin uzaklaştırdığını zannettiğini kaydetmektedir.
    113
    İbnü’l-Esîr ve İbn Hacer, Allah’ın kelâmı, isim
    veya sıfatlarıyla yapılması, Arapça olması ve faydanın
    Allah’tan umulması durumunda rukyenin
    câiz olduğunu, zararın ortadan kaldırılması veya
    faydanın elde edilmesini Allah yerine rukyeye isnat
    etmenin ise şirk sayıldığını bildirmiştir.114 Ebû Süleyman
    el-Hattâbî (ö. 388/998) de Rasûlullah’ın,
    bazı mânevî hastalıklara karşı temiz kalpli ve güzel
    ahlâk sahibi kişilerin Kur’an okumasına müsaade
    ettiğini, ancak kendi yaşadığı dönemde bu işin
    afsuncu ve cincilerin eline geçtiğini, dolayısıyla
    tesirli olmadığı gibi meşrûiyetinin de kalmadığını
    ifade etmiştir.115
    Fakihler rukye karşılığında ücret alınıp alınamayacağını
    da tartışmış, Tahâvî gibi ilk dönem fakihleri bunun ibâdet
    değil tedavi olduğunu, bu sebeple ücret alınabileceğini söylemiştir.
    116 Ancak bu görüş inançların istismar edilmediği
    ve meselenin bir ahlâk problemi haline gelmediği dönemlere
    ait iyimser bir bakışın ürünüdür.
    113 Kitâbü’l-Hayevân, II, 139; IV, 184-190; V, 397
    114 en-Nihâye, “rḳy” md.; Fetḥu’l-bârî, X, 206
    115 S. Buhârî Tecrid-I Sarih Tercemesi, XII, 90
    116 İbn Âbidîn, VI, 57
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 53~
    Kur’an ve Sünnet ile sahâbîlerin uygulamalarında muska
    yazılmasının veya taşınmasının cevazına dair güvenilir
    bir delil bulunmamaktadır. Okuma duâdan öteye geçmez,
    şifayı veren ise Allah’tır. Buna karşılık muskacılık yapanların
    içinde kendilerini şifa dağıtan olarak takdim edenler,
    insanların yanlış inançlara sapmasına zemin hazırlayanlar
    ve kazanç temini yoluna gidenler vardır. Bu kişiler ayrıca
    kendilerini hoca diye tanıttıkları için kamuoyunda âlim ve
    hoca imajının sarsılmasına sebep olmaktadır.117
    HANGI RUKYE CÂIZDIR, HANGI RUKYE
    SAKINCALIDIR?
    “Rukye hakkında hadis kaynaklarında yer alan rivayetlerin
    bir kısmı onun cevazına, bir kısmı da yasaklanmasına
    delâlet eder.” diyor TDV İslâm Ansiklopedisi. Bu ifade;
    ya serbest bırakan veya yasaklayan hadis rivayetlerinden
    bir bölümü zayıftır veya uydurmadır” anlamına gelir. “Peygamberimiz
    bazı özellikler taşıyan rukyeleri câiz görmüş,
    diğerlerini yasaklamıştır” demek için bir delil gerekir. Böyle
    bir delil yoktur; tam tersine; bütün rukyeleri ve muskaları
    yasaklayıp bunları şirk ilan eden hadis rivayetleri vardır.
    Rukye hakkında câizdir ya da câiz değildir demek yerine;
    rukyenin temelde câhiliye kültürünün ürünü olduğunu,
    hadislerde yasaklandığını, Medine’de tümüyle yasaklandığını,
    ama istisnâ olarak bazılarına izin verildiğiyle ilgili
    bazıları sahih kabul edilen zayıf rivayetler olduğundan
    yola çıkarak; genel olarak rukyelerin yasak edildiğini kabul
    etmek durumundayız. Peygamberimizin rukyeye şirk
    117 İlyas Çelebi, TDV İslam Ansiklopedisi, TDV Y., c. 35, s.219-221
    Ahmed Kalkan
    ~ 54~
    demesine118 rağmen, cin musallat olmuş diye iddia olunan
    kimsenin tedavisi için başvurulan rukye demek olan
    “nüşre”ye, “o şeytan işidir!”119 diye hükmetmesine rağmen,
    Peygamber, hâşâ kendisi İslâmî hükümlere isyan edecek,
    şirk ve şeytan işi dediği uygulamaları ümmetine tavsiye
    edecek… Olur mu böyle şey? Kur’an şöyle diyor: “Andolsun,
    sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): ‘Eğer şirk koşacak
    olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen,
    hüsrana uğrayanlardan olacaksın.”120 Allah’ın affetmeyeceği
    tek suç olan şirki, Peygamberimiz rukye için hükmetmesine
    rağmen uygulamaya devam edecek ve dinle alay edercesine;
    hâşâ Kur’an’a uygun şirk, Sünnete uygun şirk, der gibi
    yaptıklarına “Kur’an rukyesi”, “Sünnete Uygun Rukye” adı
    verecekler… Peygamberimizin şirk dediği uygulamaları Selefî
    geçinip rukyeciliği meslek edinen bazıları, “biz Kur’an’a
    uygun, Sünnete uygun rukye yapıyoruz!” diye utanmadan
    ilanlar verecekler… Cin çıkarma işlemlerine denilen “nüşre”
    uygulamasına Rasulullah “şeytan işi” derken bu kimseler
    “Sünnete uygun cin çıkarma” diye dini istismar etmeleri
    yetmiyor gibi, bir de Rasûlullah’a iftira edebiliyorlar. Cin çıkarma
    adıyla uydurdukları programlarda showa dönüştürdükleri
    uygulamalardaki okuduklarına da “rukye” diyorlar.
    Rukye, onlara göre; olmayan tasallutla ilgili sünnette olmayan
    şekilde eski gelenekteki bazı sözleri söylemekten
    ve bazen de cinin inatlaşıp çıkmak istemediğini öne sürüp
    hastayı dövmekten ibarettir.
    Sonunda söylenmesi gereken hükmü, ben baştan ifade
    etmiş olayım:
    118 Ebû Dâvud, Tıb 17, h. no: 3883
    119 Ebû Dâvud, Tıb 9, h. no: 3868
    120 39/Zümer, 65
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 55~
    Bugünkü rukyecilerin yaptığı rukyeler, Rasûlullah’ın
    yaptığı veya izin verdiği rivayet edilen uygulamaların
    aynısı veya bir benzeri değildir. Dolayısıyla
    bugünkü rukyecilerin yaptığı ne sünnete
    uyar, ne geleneksel anlayışa göre ruhsat verilen,
    câiz görülen rukye sınıfına girer. Çünkü bugünkü
    rukye adıyla yapılanların ekserisi, rukyenin istismarından
    başka bir şey değildir. İslâm’ın kabul
    etmediği, sünnette ve ashabın uygulamasında hiç
    yeri olmayan ve Nebevî ölçüye ve hükme göre şirk
    olma ihtimali büyük olan birçok şey, rukye adı altında
    icrâ edilmektedir.
    Tasavvufçulara, tasavvufun itikadî açıdan nice tehlikelerinden
    bahsedince; “tabii, tarikatlara birçok hurafe karıştırmışlar,
    nice sapıklıkları tarikat adına yapıyorlar, bunlara
    biz de karşıyız. Bizim tarikatımız öyle problemlerden uzaktır,
    bizimkisi doğrudur.” diyorlar. Aynen onlar gibi, rukyeciler
    de benzer şeyler söylüyorlar. “Başka rukyeciler kötü
    olabilir, biz doğruyuz, hak üzereyiz, bizimki câiz” derler.
    Ben, sünnette uygulanan, Rasûlullah’ın yaptığı duâların dışına
    çıkmayan, rukye diye, nüşre diye şirk uygulamalarına
    rağbet etmeyen, sünnette görmediği bir uygulamadan kaçınan
    bir rukyeci bilmiyorum, olduğunu da sanmıyorum.
    Son yıllarda bu rukyeci geçinenlerin sayısında hayli artış
    oldu. Selefi geçinen gençler bu işe merak sardı, dünya açısından
    kârlı bir iş olarak görüp insanları istismar etmeye
    yöneldiler. İşte, sünnete uygun rukye yaptığını iddia eden
    rukyecilerden rukyeyi nasıl yaptıklarını yazılarından takip
    etmek hiç de zor değil. Rukyecilerden birinin rukyenin nasıl
    yapıldığını anlatan yazısı:
    Ahmed Kalkan
    ~ 56~
    BUGÜNKÜ RUKYECILERE GÖRE RUKYE NEDIR,
    HANGI DURUMLARDA VE NASIL YAPILMAKTADIR?
    Selefi geçinen bir rukyecinin rukyenin ne olduğunu, çeşitlerini
    ve nasıl yapıldığını anlatan yazısı:
    Rukye; Kur’an’dan bazı sûre, âyet, duâ, şifa ayetleri ve peygamber
    (s.a.s.) duâlarını okuyarak duâ edip hastaya sürekli
    okumayı tekrar ederek Allah’tan şifa istemeye denir.
    Rukyeler, helâllık, haramlık yönüyle 3’e ayrılır:
    1. Şirk olan rukye: İçinde Kur’an ve sünnetten olmayan ve
    içinde şeytandan, cin isimlerinden, melek isimlerinden yardım
    dileyerek çeşitli vefk ve tılsımlar yoluyla cinleri, şeytanları
    kullanarak yapılan rukyeler,
    2. Haram olan rukye: İçinde şeytana ibâdet olmayan, ancak
    çeşitli vefk ve ebced hesaplarıyla yapılan rukye,
    3. Helâl olan rukye: Sûre, ayet, duâ, şifa ayetleri ve peygamber
    duâlarını okuyup duâ ederek hastaya sürekli okumayı
    tekrar ederek Allah’tan şifa istemeye denir.
    Yapılış şekliyle ilgili olarak da rukye üç çeşittir:
    1. Büyü yapılmış hastada, yapılan büyüyü bulup imha etmek
    yoluyla hastaların iyileşmesi yönüyle rukye. Bu, âlimlerimizin
    de belirttiği gibi, en kolay yöntemdir.
    2. Rukye: Büyü bozan ayetler ve nebevi duâ, esmaul husna
    isimleriyle yapılan duâlarla habis ruhları bedenden çıkartmak
    selvi ruhlarla mümkündür, selvi ruhlar, melekler rukye
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 57~
    ile, büyü bozan ayetler okununca Allah (c.c.) görünmez ordularıyla
    büyünün hükmünü iptal edip hastaya şifa verir.
    3. Çeşitli bitki ve zeytinyağı sürülerek, hacamat yapılarak
    tedavi edilmesi: Rukye yapacak kişi hastaya rukye yaparken,
    o esnada hastadaki sihrin çeşidini öğrenip ona göre program
    yapar, hastaya da evinde yapacağı programı yapmasını tavsiye
    eder. 1 hafta devam edilecek programdan sonra hastayı
    tekrar tedaviye alır; iyileşinceye kadar rukyeye devam eder.
    Sihir ve cinin âşık olması ise, tedavisi en zor olanlardan biridir,
    sabır ve sebatla rukyecinin programına devam etmesi gerekir.
    Adım adım iyileşmeler sürer, bazen üçüncü seansa kadar
    iyileşmeler yüzde 50 ile yüzde 80 arası olur. Hasta bunu
    yüzde yüz zanneder, tedaviyi bırakır. Oysaki bu tür hastaların
    3 ilâ 6 ay veya bir sene rukyecinin vereceği programa göre
    tedavisi devam eder.
    Acemi rukyeciler hastaya fayda vereceğine içindeki cini azdırabilir;
    kontrol edemez ve cin hastaya karşı savaşı açıktan yapar.
    Kişi kendi kendine de yapmaya kalkarsa yine cin azgınlardansa
    hastayı daha sıkıntıya sokabilir. Tecrübesi olan bu ilmi teoriden
    öteye geçirip pratikte tecrübeli olanlar bu azgınlaşma döneminde
    hastasını nasıl kontrol edeceğini bilir, ona göre davranır.
    Sidr (Arap eriği), yaprağını yeşil olarak ya da kurutulmuş
    olup toz haline getirilmiş 7 yaprak ezerek ya da toz haline getirip
    biraz su alarak sihir bozan ayetler okur, üfler. Rukyecinin
    okuduğu verdiği suyu çoğaltır. Bu sudan 3 yudum içilir ve bu
    su sidr tozu katılarak çoğaltılır, bu suyla gusül alınır. 7 gün
    üst üste tekrarlanır. Gerekirse 21 veya 40 gün de yapılması
    tavsiye edilir. Sidr bulamazsa toz halindeki defne yaprağı ile
    de yapabilir.
    Bugünkü Rukyecilerin Yaptıkları, Rasûlullah’ın İzin
    Verdiği Rivâyet Edilen Rukyeler ile Hiçbir Alâkası Olmayan
    Uygulamalardır
    Ahmed Kalkan
    ~ 58~
    Yukarıda kendilerinin rukye diye yaptıklarını anlattıkları
    ifadelerden yola çıkarak, Selefi geçinen veya çıkarları
    dışında hiçbir dâvâ ile ilgisi olmayan rukyecilerin rukye
    diye tanımlayıp uyguladıkları şeylerin Kur’an ve Sünnetle,
    sünnetullahla hiçbir ilgisinin olmadığı gayet rahat anlaşılmaktadır.
    Onların rukye diye anlattıkları şeyin yanlışlığını
    kısaca açıklayayım:
    Tanımda ifade ettikleri gibi “duâları okuyarak, duâ edip
    hastaya sürekli okumayı tekrar ederek Allah’tan şifa istemeye
    denir.” şeklinde devamlı ve ısrarlı tekrarlamanın hadislerde
    tavsiye edildiğini bilmiyorum.
    Rukyecilerin kendilerinin de kabul ettiği gibi,
    günümüzde uygulanan rukyelerin bir kısmı şirk,
    bir kısmı haram. Tabii, “benim yaptığım rukyede
    haram veya şirk vardır” diyen çıkmaz. Acaba var
    mıdır diye sorgulayan da pek çıkmaz. Günümüzde
    yapılan bunca rukye çeşidi arasında “sünnet olan
    rukye” diye bir bölüm açamıyorlar. Saydıkları ve
    kendilerinin uyguladığı bunca rukye çeşidinin câiz
    olduğuna dair delil getiremedikleri halde, kendilerinin
    zinhar yanına yaklaşmadıklarını iddia ettikleri
    ve başkalarının uyguladığı haram ve şirk olarak
    kabul ettikleri rukyelerin dışındakilerde, yani
    kendi yaptıklarında hiçbir sakınca olmadığını iddia
    edip câiz görüyor ve uygulayabiliyorlar.
    Yapılan büyünün nasıl yapıldığını ve hangi çeşit olduğunu
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 59~
    anlayıp bilen kimse, o tür işlemleri cüzdanı kalın kimselerin
    isteklerini gerçekten geri çevirip başkalarına hiçbir şekilde
    büyü yapmayan kimseler mi bunlar diye sorgulanmalıdır,
    demiyorum. Çünkü olmayan bir etkinin kaldırılmasından
    bahsediliyor, sihir adına tümüyle insanları kandırmaya yönelik
    uygulamalar, bunların yaptıkları.
    Büyü bozan ayetlerden bahsediliyor. Etkisi bulunmayan,
    hile ve kandırmacadan ibaret olan “büyü”yü bozan âyetler
    varmış, bunlar okunmalıymış. Kim tespit etmiş olmayan
    büyüyü bozan bu âyetleri? “Büyü bozan ayetler okununca
    Allah (c.c.) görünmez ordularıyla büyünün hükmünü iptal
    edip hastaya şifa verir.” denilmektedir. Peygamberimizin
    izin verdiği rivâyet edilen rukyede, sadece bazı âyetlerin
    okunması sözkonusu idi. Burada rukyelerden rukye beğenin.
    Bu rukye çeşitlerinden hangisinin ne kadar câiz olduğunu
    nasıl ispat edebilirler? “Allah (c.c.) görünmez ordularıyla
    büyünün hükmünü iptal edip hastaya şifa verir.” denilmiş.
    Rukyecinin yaptığı iş, sanki melekler ordusunu harekete geçirip
    büyünün hükmünü iptal ettirmek, bir cinle yapıldığı
    iddia edilen, insanın içine girip musallat olduğu iddia edilen
    bir tek cin için Allah, görünmez ordusuyla da değil; görünmez
    ordularıyla, etkisi olmayan büyünün hükmünü iptal
    ettirecek…
    Deniliyor ki: “Rukye yapacak kişi hastaya rukye yaparken,
    o esnada hastadaki sihrin çeşidini öğrenip ona göre
    program yapar, hastaya da evinde yapacağı programı yapmasını
    tavsiye eder. İyileşinceye kadar rukyeye devam
    eder.” Ashâbın uyguladığı rukyenin hiçbirinde böyle günlerce
    devam eden bir programdan bahsedilmez. “Sihir ve cinin
    âşık olması ise, tedavisi en zor olanlardan biridir, sabır ve
    sebatla rukyecinin programına devam etmesi gerekir. Bu
    Ahmed Kalkan
    ~ 60~
    tür hastalar 3 ile 6 ay veya bir sene rukyecinin vereceği
    programa göre tedavisi takip eder.” Rukyecilere göre cinler,
    insanlara düşman idi. İnsanlara musallat olmak için yol
    ararlardı. Şimdi de insanlara âşık olan cinler, onlarla evlenmek
    isteyenler çıktı. Cinlerle insanların cins ayrımlarından
    dolayı böyle bir şeyin olmasının mümkün olmadığını nakil
    ve akıl yoluyla ileride cinlerden bahseden 2. kitabımızda
    “Cinlerle Evlilik” başlığında genişçe izah edeceğiz. Yine, bu
    şekilde aylarca tedavi süresinin olduğu, rukyecinin program
    yapıp aylar boyu rukye denilen ne yapıldığı belirsiz şeylere
    caiz demek mümkün değildir.
    “Acemi rukyeciler hastaya fayda vereceğine içindeki
    cini azdırabilir; kontrol edemez ve cin hastaya
    karşı savaşı açıktan yapar.” Hastanın içine
    cinin girmesinin mümkün olmadığını, Kur’an ve
    Sünnetten yola çıkarak ispat edip ikinci kitapta
    gündem edeceğim. Cinin insana musallat olduğu
    ve bunu çözme iddiasıyla yapılan şey, rukye diye
    uygulansa da, rukyecinin kendisini ve hastayı kandırmasından
    başka bir şey değildir. “Biraz su alıp
    sihir bozan ayetler okur, üfler.” Sihrin etki edeceğini
    kabul etmeyen Kur’an’da, “sihir bozan âyetler”
    diye âyetler olduğunu iddia etmek, olaya ne kadar
    Kur’an ve Sünnet dışından bakıldığını gösterir.
    “Rukyecinin okuyup verdiği suyu çoğaltır.” Aslında
    suya okumak da ashabın, selefin yaptığı bir
    şey değildir. Ne yani, bunlar mı rukye? Peygamberimiz
    bunları mı tavsiye etti, bunlar, psikolojik
    hasta olan herkesin içinde cin olduğu, sihir yoluyla
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 61~
    cinlerin insana musallat olduğu inancına dayanan
    ve insanın içinden sihri, cini çıkarmak adına uydurma
    işlemlerden ibârettir. Peygamberimizin câiz
    gördüğü rivâyet edilen rukye ile bunların ne ilgisi
    var?
    “Tekrar rukyeli su ile banyo yapılır” deniliyor. Peygamberimiz
    rukyeli su ile banyo yapmayı tavsiye etmiş filan değildir.
    Ya da bu tür işlemi câiz görmüş değildir.
    Acı çehre tohumu, meyankökü şerbeti ve hacamat gibi
    işlemler de Peygamberimizin caiz gördüğü rukye kapsamına
    girip girmeyeceği tartışılacak uygulamalardır. Ve insana
    musallat olduğu varsayılan cinlere, sihre karşı bugünkü rukyeci
    diye geçinen üfürükçülerin bir uygulaması olduğu anlaşılmaktadır;
    bu uygulamaların rukye ile, Peygamberimizin
    caiz gördükleriyle hiçbir ilgisi yoktur.
    Rukyeyi Kur’an ve Sünnet yasakladığı halde, bazı hadis
    rivayetlerindeki izin verilen istisnâî kısmı öne çıkartan
    rukyecilere göre, rukyenin hangi hallerde yapılabileceği
    hadis rivayetlerinde belirtilmiştir. Bugünkü rukyecilerin
    yaptıkları Kur’an’a uymadığı, ama onların bunu önemsemediği,
    Kur’an’dan daha öne çıkarttıkları hadislere de kesinlikle
    terstir.
    RUKYE KARŞILIĞI KOYUN SÜRÜSÜ ALAN
    ASHABLA İLGILI HADIS RIVAYETI
    Rukyeciler, rukye yapmayı, âyet okuma ve dua etme
    Ahmed Kalkan
    ~ 62~
    karşılığında ücret almayı yasaklayan çok net hükümler içeren
    Kur’an âyetlerini ve rukyeyi yasaklayan hadisleri yok
    sayarlar; yaptıkları rukyeye delil olarak bu rivayeti ısrarla
    gündeme getirirler. Bu hadis rivâyeti dışında rukye karşılığı
    para veya mal alma hususunda önemsenecek delilleri
    yoktur. Hâlbuki, bu rivayet sahih olsa bile, bu rivayette
    sahâbîlerin ücret almalarının gerekçesi vurgulanmış; tedavi
    edeceği kimsenin ve çevresindekilerin yüzüne karşı da
    bu gerekçeyi söylemişler.
    Ebu Said Hudri (r.a.) rivayet etmiştir: Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    sahabelerinden bir grup seferde idiler. Arap yurtlarından
    birine rastlayıp orada misafir olmak istediler. Ancak onlar
    bunu kabul etmek istemedi. O sırada kabilenin reisini akrep
    sokmuştu. Her ne yaptılarsa çaresini bulamadılar. İçlerinden
    bir kısmı “Şu gelen insanlara bir müracat etseydiniz,
    belki onlarda bunun bir çaresi vardır.” dedi. Sababelere gelip
    dediler ki “Reisimizi akrep soktu. Elimizden geleni yaptık,
    fakat çare bulamadık. Siz bir şey yapabilir misiniz?” Sahabelerden
    birisi “Vallahi ben hasta okumasını bilirim. Ancak
    bizi misafir etmenizi istedik, siz kabul etmediniz. Eğer bunun
    karşılığında bir şey vermezseniz hastanıza okumam.” dedi.
    Bunun üzerine, bir sürü koyun üzerine anlaştılar. Sonra
    gidip hastaya Fâtiha’yı okuyarak üfledi. Hasta (sanki)
    bağlandığı ipten kurtuldu, bir deve gibi sapasağlam oluverdi.
    Ebu Said der ki: sonra onlar sözlerini yerine getirip
    koyunları verdiler. Sahabelerden birisi “koyunları taksim
    edin.” dedi. Hastaya okuyan Sahabi, “Hayır! Önce Peygamber’in
    (s.a.s.) yanına varalım. Meseleyi anlatalım, bakalım ne
    buyuracak? Ondan sonra taksim ederiz.” dedi.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 63~
    Rasûlullah’ın yanına geldiler ve hâdiseyi anlattılar. Hz.
    Peygamber (s.a.s.) hastaya okuyana “Fâtiha Sûresi’nin böyle
    bir duâ olduğunu nereden biliyordun? Payınıza düşen koyunları
    aranızda bölüşün, bana da bir hisse ayırın.” buyurdu.
    Bir başka rivayet de şöyledir: Bu grup içinde bulunan sahabelerden
    bazıları bunu hoş görmeyerek hastaya okuyan
    arkadaşlarına, “Allah’ın kitabı karşılığında ücret aldın.” dediler.
    Medine’ye geldikleri zaman da Rasûlullah’a “Ey Allah’ın
    Rasûlü! Bu, Allah’ın kitabı karşılığında ücret aldı” dediler.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’ın
    kitabı karşılığında alınan ücret, ücretlerin en helâl
    olanıdır.”121
    Öncelikle belirtelim ki, Allah Rasûlü, Allah’a muhalefet
    etmez, Allah’ın kitabının yasakladığı bir şeyi, bir haramı,
    “en helâl” ilan etmez. Kur’an’a arzedildiğinde kaç yönden
    Kur’an’a ters hususlar içerdiği için bu rivayet, sahih olamaz,
    Allah rasûlü bu tür Kur’an dışı, akıl dışı sözü söylemiş
    olamaz.
    Peygamberimize neler söylettiriliyor, bakalım: Allah’ın
    kitabı karşılığında alınan ücret, ücretlerin en helâl olanıdır.”
    Peygamberimiz bu sözü söyler mi? “Âyetlerimi az bir
    karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun”122 âyetine ters
    düşüp âyetin zıddını hüküm olarak ilan eder mi? Rasûlullah’tan
    rivâyet edilen şu sözlerine bakalım: “Kim Kur’an
    okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
    Kıyâmet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret
    olarak Arasat meydanına gelir.”123 Bu tür sözlerine ters hü-
    121 Buhari, Tıb 33; Müslim, Selâm 65; Ebû Dâvud, Tıb 19; Tirmizî, Tıb 20
    122 2/Bakara, 41
    123 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. VII, 48; Beyhakî Aynî, Umdetul Kaarî
    Ahmed Kalkan
    ~ 64~
    kümler verir mi? Kur’an, kimlere şifâdır? Kur’an’a soralım
    bu soruyu: “Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan
    şeyleri indiriyoruz. Zalimlerin ise zarardan başka bir şeylerini
    artırmaz.”124 Bu âyetin hükmüne göre, aç yolcuların
    karınlarını doyurmayan kâfir ve zâlimlerin zararlarını arttırması
    gereken Kur’an, onlara şifa oluyor; bu olmayacak
    bir iştir. Kaldı ki, olay, bir akrep sokması, vücuda yerleşen
    bir zehir Fâtiha okunur okunmaz iyileşiyor; vücuttaki zehir
    Fâtiha okunarak tedavi edilebilir mi? Sünnetullaha uygun
    mudur bu beklenti? Vücuda giren zehir cinsinden bir şeyi,
    güncel örnekle korona virüsle komalık olmuş birini başka
    tedavilere ihtiyaç duymadan sadece Fâtiha sûresi okuyarak
    tedavi etmeye kalkmak sünnet mi kabul edilecek? “Bu tür
    hastalara Fâtiha okuyalım, tedavi masraflarından hastayı
    ve ülkeyi kurtaralım” diyebilir miyiz?
    HADIS RIVÂYETININ TAHLILI
    Yaptıkları rukyeye ve karşılığında aldıkları yüklü bir bedele
    en önemli delil olarak bu rivayeti bulan rukyecilerin
    bu rivayetlerin kendi akıllarıyla ve kendi din anlayışlarıyla
    da çeliştiğini göstermeye çalışacağım. Bu rivayeti sahih
    ve kendi rukye adıyla yaptıkları anormalliklere delil kabul
    edenlerin çelişkilerini göstermek sadedinde şunları söyleyebiliriz:
    “Sizler bizi konuk edip yemek yedirmediniz. Biz de,
    sizler bızim için bir ücret ta’yîn etmedikçe size rukye yapmayız!”
    Demek ki, herkesten ücret alarak rukye yapmak
    yok, kendilerine insanî muâmele yapmayan, misafir ve aç
    oldukları halde önlerine yiyecek koymayan kimselerden
    ücret istiyorlar. Kıyas yapıp bu hadisi delil getirmek için
    onların ücret aldığı kimseler de mü’min olmamalı, insanî
    124 17/İsrâ, 82
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 65~
    özelliklerden de mahrum olmalı. Buhârî, bu hadisi Fâtiha-i
    Şerîfe ile duâ mukabilinde bir ücretin verilip alınmasının
    hükmüne dair bir bâbında sevk etmiştir. Bu rivâyete göre
    o sahabi de sadece Fâtiha okumuştu. Bugünküler rukye deyince
    sadece Fâtiha’yı okumaktan mı bahsediyorlar?
    Tevhid ehli, Allah’tan korkan, kendisine “hoca” denilen
    ve dini temsil eden kişiler ağızlarından çıkan ve başkasından
    kendisine yönelik sıvıdan insan fıtratı hoşlanmaz.
    Kaldı ki, içinde nice mikrop ve zararlı bakteri de olabilir.
    Şifa gelsin derken, hastalığa sebep olabilir. Sözgelimi korona
    virüs, bu tür yolla çok rahat bulaşabilir. İnsanlar bu tür
    sıvı yüzünden para kazanıyorsa ve din adına bunu savunuyorsa
    kıyameti beklemek gerekir. Ashab, “Peygamberimize
    sormadıkça bu sürüden almayız” dediler. Bu insanlar da
    önce Kur’an’a, sonra Peygambere sormadan mı yapıyorlar
    rukyede yaptıklarını?
    BU HADIS RIVÂYETINDEN ÇIKAN HÜK ÜMLER
    Bu hadis rivâyetine ters düştüğü için bazı âyetleri ve bu
    rivâyete ters düşen hadisleri yok sayan kimselerin bu rivayetui
    esas aldıkları zaman, bu rivayetten kendileri için
    ancak şu deliller çıkar:
    1- Hastaya sadece Fâtiha sûresi okunmalı. Bu hadis, hastaya
    Fâtiha dışında Kur’an’dan herhangi bir âyet ve sûreyi
    veya başka bir şey okumayı değil, sadece Fâtiha okumayı
    rukyecilere câiz kılar.
    Atâ ile Ebû Kâbe’ye göre hastanın üzerine Fâtiha okuduğu
    için ve Fâtiha’yı öğretmek mukabilinde ücret almak caizdir.
    Ahmed Kalkan
    ~ 66~
    İmam Mâlik ile, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve Ebu Sevr’in mezhebleri
    de budur. Zührî ‘ye göre ücret mukabilinde Kur’ân
    öğretmek mekruhtur. Ebû Hanife ile diğer Hanefî imamlarına
    göre ücret mukabilinde Kur’an öğretmek câiz değildir.
    Meseleyi, kendilerinin rukyeci olduğunu ileri sürenler
    Peygamberimizin müsaade ettiği Fâtiha sûresi okumakla
    sınırlı rukyecilik yapıyorlarsa, yapabilirler, sadece Fâtiha
    sûresini okuyarak bunun ücretini alabilirler. Tabii, bunu
    yapmak için Allah’ın Kur’an âyetleri konusundaki uyarılarını
    yok saymak, Peygamberimizin Kur’an okuma, rukye
    yapma karşılığında kalkan ve benzeri bir şey alınca, bunu
    cehennemlik bir suç ilan eden kaç tane hadisini görmezden
    gelmek gerekiyor.
    Fâtiha suresini okumakla yetinmeyip Kur’an’da ve sünnette
    olmayan nice şeyleri de rukye adıyla tedavi programlarına
    kattıkları, muskacılık yaptıkları, uydurma cin çıkarma
    seansları tertip ettikleriyle ilgili en küçük bir delil bu
    hadis rivayetinde yoktur. Psikolojisi bozuk veya beyninde
    hastalık olan kimselere ya da epilepsi (sâra) hastalığı gibi
    tıbbî çözümü olan hastalığa sahip olanlara doktor tavsiye
    edeceğine muskalar yazarak tedavi etmeye kalkanların,
    Rasûlullah’ın izin verdiği rivayet edilen rukye kalıbına girmeyen
    başka şeyler yapanların ve bu vesile ile hastaların
    ümitleriyle oynayıp onların sukut-ı hayale uğramasına vesile
    olanların ve onların rahatsızlığını kendilerine geçim
    kaynağı ve istismar alanı bulanların bu hadis rivâyetinden
    veya benzeri başka rivayetlerden bir delil yoktur. Tevhid
    ehli bir kimseye bu işleri yapmak bir tarafa, bu tür işleri
    savunmak bile züldür.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 67~
    FÂTIHA SÛRESI VE K UR’AN ÂYETLERI ŞIFÂDIR
    “Kur’an şifadır.”125 Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o
    ilacın kullanılması gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün
    okunmasıyla şifa beklenemez.
    Kur’an şifadır; emir ve yasakları uygulandığı
    durumda mânevî hastalıklarımıza, huzursuzluğumuza,
    psikolojik sıkıntılarımıza şifadır. Şu kadar
    sayıda okuyup üfleyerek, ağzımızdan tükrükler saçarak,
    tüh tüh diyerek değil; okuyup amel ederek
    Kur’an’dan şifa beklemeliyiz. Kur’an, hidayet kitabıdır,
    fal kitabı, üfürük kitabı değildir. Dünyevî
    çıkarlara âlet edilecek, okuyup üflenip geçim sebebi
    kabul edilecek, rukye adıyla duâ edip para kazanılacak
    bir kitap değildir. Kur’an’da şerrinden
    Allah’a sığınmamız emredilen üfürükçü kimdir,
    rukyeci kimdir? Aralarında nasıl bir fark vardır?
    Kimse “ben üfürükçüyüm” demiyor, demez. Üfürükçüler
    kendilerini hep rukyeci olarak tanıtırlar.
    Hem de Kur’an ve Sünnete göre hacamat ve rukye
    yaptıklarını söylerler.
    Kur’an’da hacamat kelimesi bile geçmediği halde,
    Kur’an’a göre nasıl hacamat yapılıyorsa, Kur’an’da geçmeyen
    rukye, nasıl suya üfleniyor, muska yazılıyorsa ve bütün
    bunlar Kur’an’a uygun nasıl hacamat ve Kur’an’a uygun nasıl
    rukye oluyorsa, bu konudaki uzun sakallı rukyecilerin
    Kur’an adını nasıl istismar ettiklerini görmüş oluyoruz.
    125 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    Ahmed Kalkan
    ~ 68~
    2- Kendilerinden rukye ücreti alınan kimselerin kâfir
    olması gerekiyor. Bu rivayete göre, ashâbın rukye ücreti aldığı
    ve Peygamberin bu ücreti onayladığı kimseler kâfirlerden
    almıştı bu rukye ücretini. Kıyas yapıp bu hadisten delil
    getirmek için rukye karşılığı ücret istenip para veya mal
    alınabilecek kimseler de mü’min olmamalı. Peki, kâfirlere
    okunan Kur’an âyetleri şifa verir mi? Kur’an şifayı mü’minlere
    hasrederken, zâlimlerin hüsranını arttıracağından
    bahsediyor. Bunlar aç yolculara yiyecek ikram etmemiş
    insanlar, en azından zâlim insanlar. Âyetler ise zalimlerin
    zarar ve ziyanını arttıracağını açıklıyor.126 (“Ondan kolay
    ne var, çoğumuz tekfirci, olmayanlarımız da tekfirci oluruz,
    mü’minlerden para almamış oluruz” derler mi, eh, diyebilirler.
    O zaman da biz deriz: Nice mü’minleri dışlarken, kâfirlere
    üç kuruş para için bu yardım, onların hidâyeti dışında
    onlar için samimi duâlar ne kadar câizdir? Cinleri imana
    dâvet ediyorsunuz da, bu garibanları niye imana dâvet
    etme ihtiyacı hissetmiyorsunuz? Mü’min olurlarsa, rukye
    parası alamayız diye mi?)
    3- Ücret alınan kimseler, insanî özelliklerden de mahrum
    olmalı. Bu hadis rivâyetinde sahâbîlerin ücret almalarının
    gerekçesi vurgulanmış; tedavi edeceği kimsenin ve çevresindekilerin
    yüzüne karşı da bu gerekçeyi söylüyorlar: “Sizler
    bizi konuk edip yemek yedirmediniz. Biz de, sizler bızim
    için bir ücret ta’yîn etmedikçe size rukye yapmayız!” Demek
    ki, herkese ücretle rukye okumak yok, kendilerine insanî
    muâmele yapmayan, misafir ve aç oldukları halde önlerine
    yiyecek koymayan kimselerden ücret istenebilir. Rukye
    karşılığı ücret için para alınan kimseler insanî özelliklerden
    de mahrum olmalı. Mü’min hastalara değil, insanî özelliklerden
    de mahrum kâfirlere sadece Fâtiha okunuyorsa
    126 17/İsrâ, 82
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 69~
    rukye olarak bu hadisten delil getirip caiz bir iş yaptıklarını
    söyleyebilir rukyeciler.
    Ayrıca o sahabinin ne yaptığı o hadis rivayetnde açıklanıyordu:
    “tükrüğünü topluyor ve o hasta adamın üzerine
    tükürüyordu.” (hadisler, insanın hoşlanmayacağı bu tür
    ifadeleri barındırmaz. Mevzuat kitaplarındaki ölçüye göre,
    bir rivayetin sahih olmadığını anlamak için içinde hoş ve
    kibar söz yerine, kaba ve çirkin sözlerin bulunması kastedilir.)
    Rukyeci olduğunu söyleyen bugünkü bu tür işler
    yapanlar da mı bu rivayetteki gibi yapıyor? Madem bu rivayeti
    delil kabul ediyor bir rukyeci, aynen bu şekilde yapmak
    zorunda. Hadis rivayetinin bir kısmını kabul edip bir
    kısmını kabul etmemek olur mu? Kur’an okuduğu için değil
    de, o mübarek ağız suyunu toplayıp hasta adamın üzerine
    boca ettiği için para alabilir bir rukyeci. Çünkü hiç olmazsa
    bir şey sarf etmiş oluyor, kendinden bir şeyi satmış oluyor.
    Allah’ın kitabını satmaya cevaz verilemez, ama rukyeci ağzından
    çıkanı satabilir. Tabii, bu şekilde insanı mı hastalandırırlar,
    şifaya mı sebep olurlar? Korona virüs gibi bulaşıcı
    hastalıklar daha çok insanın ağzından bulaştığına göre, bu
    rukye hastalandırıcı rukye olmaz mı? Tevhid ehli, Allah’tan
    korkan, kendisine “hoca” denilen ve dini temsil eden kişiler,
    insan fıtratının rahatsız olacağı şekildeki bir uygulamayı
    savunuyorsa kıyametimiz kopmuş da farkında değiliz
    demektir.
    4- Bu rivâyeti delil alanlar için; ücret alımı, bir defalık
    olmalı, kimse bu işi meslek haline getirmemeli. Kur’an’a ve
    sünnete ters düşen bu rivâyeti sahih kabul edip kendileri
    için delil kabul edenler, unutmamalı ki, burada belirtilen
    sahâbî, bir defa böyle şey yapmış, rukye karşılığı koyunun
    caiz olup olmadığı konusunda önce şüpheye düşmüştü; bu
    Ahmed Kalkan
    ~ 70~
    şartlarla Peygamberimiz bu rivayete göre bu ücreti onaylamıştı.
    Bu sahâbî, rukyeciliği meslek edinmiş ve devamlı
    bundan geçimini sağlıyor değildi.
    Bu şartlar, bu rivayeti diğer hadislerin ve ayetlerin önüne
    çıkaranların bu rivayeti delil olarak alabilmeleri için
    uymaları gereken şartlar. Eğer gerçekten bu rivayeti temel
    alıyorlarsa, kendi içlerinde tutarlı olmaları beklenir. En
    azından kendi vicdanlarında kendi yaptıklarını aklayacak
    bir rivayet olmuş olur. Bu şartlara uymadıkları müddetçe
    en küçük bir delilleri yoktur, kendilerini ve toplumu kandırmış
    olurlar sadeceç Bakın; Buhâri, Tecrid-i Sarih şârihi
    de diğer hadislerle ve âyetle bu rivâyetin çeliştiğinin farkında
    olduğu için, yaptığı açıklamalarda şunları da söyler:
    İzahıyla meşgul bulunduğumuz Ebu Said-i Hudrî hadisi ile
    bunların teâruzuna gelince: Buna İbn-i Cevzî şöyle cevap
    veriyor: 1) Ebû Said-i Hudrî’nin reislerine duâ ettiği Arab
    kabilesi kâfir idi, onların mallarını almak câiz idi. 2) Hakk-ı
    dayf (misafirlik hakkı) ve misafirperverlik vâcib iken bunlar
    bir İslâm seriyyesini kabul etmemişlerdi.” Bu açıklamaya
    göre, bu rivayeti delil almak için, mallarını almanın câiz
    olduğu kâfirlere rukye yapılması gerekiyor ve müslümanlara
    zulmeden birisine rukye yapılması gerekiyor. Peki,
    mü’min kâfire dua edebilir mi? Kâfire ve zâlime rukye câiz
    mi? Kur’an, Kur’an’ın zâlimlere şifa olduğunu değil; hüsranını,
    zarar ve ziyanını arttırdığını bildiriyor. Bunlara nasıl
    cevap verilecek?
    Mü’minlerden hastalara karşı, insanî özelliklerini
    kaybetmemiş kimseler için ve Fâtiha’dan
    başka duâlar okuyup işlemler yaparak, rukyeciliği
    meslek edinen kimseler açısından bu rivâyet, delil
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 71~
    olmaz. Rukyeciler, sanırım bu sayılan şartların
    hiçbirine riâyet etmedikleri halde, bu hadis rivâyetinden
    yola çıkarak rukye ücretini câiz görüyorlar.
    Meselâ, hiçbir rukyecinin bir hastaya karşı sadece
    Fâtiha okuduğunu sanmıyorum. Sadece Fâtiha sûresi
    okuyana, kimse “hoca” demez, para da vermez.
    Hadis rivâyetini rukyeciler kendilerine delil alıyorlar.
    Görüldüğü gibi incelendiğinde bu rivâyetin
    rukyeciliği meslek edinmiş kimseler için delil olması
    sözkonusu değildir. Peygamberimiz ne kendisi rukye
    için bir ücret almış, ne de herhangi bir sahâbînin
    rukyeciliği meslek edinmesine, bunu geçim kaynağı
    olarak kabul etmesine onay vermiştir. Bu rivâyete
    göre ashab, Peygamberimize sormadıkça bu sürüden
    almayız dediler. Peygamberimiz de Fâtiha
    sûresiyle rukye yapılmasına ve o tür insanlardan
    mal alınmasına (Kur’an’a ve kendisinin nice sözlerine
    ters olduğu için, izin vermesi, hele “Allah’ın
    kitabı karşılığında alınan ücret, ücretlerin en helâl
    olanıdır.” demesi, mümkün değildir ve o yüzden
    Kur’an’a ve Sünnet’e ters düşün bu rivayet sahih
    olamaz.) Sahih kabul edenler için de rukyeciliği
    meslek haline getirip duâ ettiği için para talep
    edenler için en küçük bir delil yoktur bu rivâyette.
    Fâtiha’yı okuma dışında bütün yaptıklarına, Peygamberden
    onay almış gibi sesleri nasıl da çıkıyor,
    hayret!
    Ahmed Kalkan
    ~ 72~
    Mevdûdi şöyle diyor: Bu hadisten muskacılık ve üfürükçülük
    dükkânı açmaya cevaz çıkarmadan önce, Arap toplumunun
    o zamanki şartlarına göz atalım. Ebu Said Hudrî’nin
    hangi şartlar altında bunu yaptığı önemlidir… Arabistan’da
    durum şöyleydi. Bir yerleşim merkezi diğerinden 50-100
    km uzaktaydı. Ve ikisi arasında hiçbir insan yoktu. O dönemde
    yerleşim merkezleri arasında otel, han ve benzeri
    yerler de yoktu. Bu durumda günlerce sürecek yolculukta
    yiyecek satın alabilmek de sözkonusu değildi. Bunun için
    Arabistan’da, bir yere misafir gelen kişiyi ağırlamanın ahlakî
    sorumluluğu vardı. Misafirleri ağırlamayıp onlara ikram
    etmemek, misafirlerin canına mal olabilirdi. Misafir
    kabul etmemek Arabistan’da çok ayıp sayılırdı. Bu nedenle
    Rasûlullah, ashabını misafir etmeyi reddeden kabilenin reisini
    tedavi etmenin karşılığı olarak olayı değerlendirmiştir…
    Rasûlullah burada, Allah’ın kitabı ile amel etmekten
    daha iyi ne olabileceğine işaret etmiştir. Bunun yanısıra, bu
    yolla Arap kabilesine Hakkın tebliği de yapılmış oluyordu.
    Nitekim onlar Allah’ın kitabının bereketinden de haberdar
    edilmişlerdi. Bu olay şehirlerde ve yerleşim merkezlerinde
    oturan, muska ve üfürükçülük dükkânları açarak bunu
    kazanç aracı edinenlere delil olamaz. Böyle bir amelin benzerine
    ne Rasûlullah, ne ashab, ne tabiin ve ne de eimme-i
    selef dönemlerinde rastlanamaz.127
    Rukyeciliği meslek edinmiş, rukyecilik adı altında üfürükçülük
    yapan, muska yazan, cin çıkarma işleriyle uğraşan,
    Fâtiha dışında duâ diye neler okuduğu belli olmayan bu
    kimseler hadis rivayetlerini ve hadis şerhlerini Kur’an’daki
    delillerden daha fazla önemseyip buralardan hüküm çıkarttığı
    için, delili oralardan vereyim:
    127 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 7/318-321.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 73~
    Buhârî’nin şerhinde şunlar ifade edilir: Eimme-i mezâhib
    (mezhep imamları) ise bu bâbta ihtilaf etmişlerdir
    (Niye ihtilaf etmişler, çünkü bu rivayete zıt, caiz olmadığını
    kesin şekilde belirten sahih hadisler ve her şeyden önce
    âyetler vardır da onun için). Zührî, ücretle ta’lim-i Kur’an
    edilmesini kerih görmüştür ki, İmam Ebu Hanife ile ashâbının
    mezhebi de böyledir. Sâdât-i Hanefiyye (Hanefî mezhebinin
    önde gelen âlimleri) ta’lim-i Kur’an mukabilinde ücret
    alınması caiz değildir, demişlerdir.
    Hurmet-i istîcâre kail olan eimmenin mebnâ-yı ictihadları
    şu asl-ı fıkhîdir (Ücret karşılığı Kur’an okumanın haram
    olduğunu savunan imamların ictihadlarının dayanakları şu
    fıkhî esastır): Her tâat ki, edâsı Müslümana hastır; o tâat
    üzerine istîcâr câiz değildir. (Edâ edilmesi Müslümana has
    olan sevaba girilecek şeylerden olan bütün ameller karşılığında
    ücret almak câiz değildir.) Bunların edâsı mukabilinde
    Allah’ın (âhirette) ihsan edeceği hazine ve lütfundan
    başka bir yerden ücret alınması câiz değildir. Ücret almanın
    haram olduğuna kail olan Hanefilerin hüküm çıkarttıkları
    naklî deliller de şunlardır:
    “Kur’an okuyunuz, fakat Hazret-i Kur’an’ı me’kel ve
    vesîle-i intifâ’ edinmeyiniz!” kavl-i şerifidir.
    “Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)
    dan asla uzaklaşmayın, onun hakkında haddi aşmayın;
    onun karşılığında ücret alıp yemeyin, onunla dünya
    menfaati artırmayı talep etmeyin.”128
    128 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,
    V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
    Ahmed Kalkan
    ~ 74~
    Rukyenin, hem de para karşılığı yapılabileceğiyle ilgili
    en önemli delil kabul edilebilecek, ancak Kur’an okuma
    karşılığında para ve mal almayı yasaklayan âyet ve hadislerin
    anlamlarına zıt olan bu hadis hakkında, öncelikle bu
    hadisi şerh edenlerin sözlerine yer verelim: Buhârî, bu hadisi
    Fâtiha-i Şerîfe ile duâ mukabilinde bir ücretin verilip
    alınmasının hükmüne dair bir bâbında sevk etmiştir ki, bu
    hadisin ifade ettiği hüküm cevazdır. (Demek ki, Buhârî, bu
    rivayeti, Fâtiha’nın duâ olarak okunduğunda ücret konusunda
    hüküm için bu hadis kullanılabilir. Fâtiha dışında bir
    duâ için ücret alınma konusunda bir delil olmaz. –parantez
    içi açıklamalar bana, Ahmed Kalkan’a aittir).
    Müslümanın yapması gereken sevap umulan
    ibâdet cinsinden bir ameli yapma karşılığı ücret
    almak câiz değildir. Çünkü öğretme, hatırlatma,
    ezan okuma, imamlık yapma; iyilik, tâat ve Allah’a
    yakınlıktır ki, bu amelleri işleyenlerden bunları
    yerine getirmelerini şâri olan Allah istemişti.
    Bunların işlenmesi karşılığında Allah’ın lütuf ve
    ikramının dışında başka bir yerden ücret alınması
    câiz değildir.
    Kur’an büyü yapanlar felâha ulaşamaz, ne yapsa, nereye
    gitse başarıya erişemez129 diyor. Büyüyü bir hile (aldatma)
    olarak açıklıyor. Büyüyü hayal olarak ifade ediyor.
    Cinlerin ve şeytanın insanlara ve özellikle mü’minlere musallat
    olamayacağını belirtiyor.130 Kur’an, Allah’ın ayetlerini
    ucuz para karşılığında satmayın131 diyor. Hiçbir peygamberin
    yaptıkları karşılığında insanlardan herhangi bir ücret
    129 10/Yunus, 77
    130 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 65; 16/Nahl, 99; 14/İbrahim, 22
    131 2/Bakara, 41; 174-175
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 75~
    almadığını132 belirtiyor. Kur’an okuma karşılığında para ve
    kalkan gibi eşya almayı, birçok hadis cehenneme gitmek
    olarak beyan ediyor. Dinimiz insanları kandırmayı yasaklıyor.
    Muskacılığı nice âlim büyük günahlardan sayıyor, hatta
    şirk diyen nice âlim vardır.
    Rukye ile uğraşan, para karşılığı duâ ederek geçimini
    temin edenler! Yaptığınız işleri Kur’an ve Sünnet
    aynasında bir tartın. Size yakışmaz bu tür şeyleri
    yapmak, savunmak. Adınıza hoca deniliyor, hocaları
    muskacı seviyesine düşürüyorsunuz, hocaların vebalini
    de sırtlanıyorsunuz. Halkın İslâm’a ve âlimlere karşı
    bakışını da olumsuz hale getiriyorsunuz. Bunların
    vebalini önemsemeden, onca delili bir tarafa bırakıp
    sadece Fâtiha okuyunca ücret alınabileceğini ve bu şekilde
    rukye yapılabileceğini hiç kendi mesleğinle ilgili
    düşünme. Hayır! Kur’an okuma karşılığında da ücret
    alınmaz. Yaptığınız iş ne para almayı hak ettiriyor,
    ne savunmayı. Hele bir de kalkıp Peygamberimiz de
    benzerini yaptı diye Peygamberimize iftira atmayın.
    Bu hadisin Müslim şerhinden önemli bölümlerini aktarayım:
    Âyetle yahut menkul duâlarla rukye yapmak caizdir.
    Maamafih mesele ihtilaflıdır. Şâbi ile Katâde, Said b. Cübeyr
    ve diğer bir cemaate göre rukye mekruhtur. Mü’mine gereken,
    Allah’a tevekkül ederek bunu yapmamaktır. Çünkü
    rukyenin Allah halketmedikçe bir zarar veya faydası yoktur.
    133
    132 11/Hûd, 29; 51
    133 Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 9, s. 629
    Ahmed Kalkan
    ~ 76~
    Buhârî Şerhinden Tavsiye
    Buhârî muhtasarı Tecrid-i Sarih şârihi Kâmil Miras, sözün
    sonunda şu tavsiyelerde bulunur: Muharrir-i âciz bir
    Buhârî hâdimi olmak itibarıyla eslâfın nassa müstenid olan
    tarik-ı ictihâdını ta’kib ve müteahhirînin istihsan yolundan
    udûl etmek kanaat ve mevkiinde bulunuyorum. Size de bu
    tarik-ı selefi iltizam etmenizi tavsiye ederek derim ki: Yukarıda
    terceme ettiğimiz ehâdîs-i şerifenin bize ilham ettiği
    hakikate göre, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz Kur’an-ı
    Azimü’ş-Şân’ın bir metâ-ı ticaret gibi îcar ve istîcâra tâbi tutularak
    ibtizâlini istemiyor. Maddî hayatımızdaki şerâit edâ
    ve istîfâdan müteâlî bulunması ve böylece Allah kelâmının
    mevkı-i bülend ve ihtirâmda mahfuz kalması matlûb-ı şâri’dir.
    Bu âlî gâyenin tahakkuku için Hz. Kur’an’ın ulüvv-i
    şânına izâfetle hamele-i Kur’an’ın yalnız Allah’ın hazîne-i
    kerem ü inayetine arz-ı ihtiyaç etmelerini tavsiye ve hamele-
    i Kur’an’ı îcâr ve isticar yoluyla halka el uzatmaktan
    tenzih ederim. Kur’an için istîcâr, Kur’an ile teberrük değil,
    Kur’an’dan ve tilâvet-i Kur’an ile matlûb olan mukaddes gâyelerden
    tamâmıyla tebâuddür.134
    Belki bu Osmanlıca ifadeyi anlamayanlar vardır. Ben sadeleştirmeye
    çalışayım: Buhârî hizmetkârı âciz bir yazar
    olarak seleflerin nassa dayanarak tutmuş oldukları ictihad
    yolunu takip ve müteahhirînin (sonradan gelenlerin) istihsan
    yolundan dönme kanaat ve mevkiinde bulunuyorum.
    Size de bu selefin yoluna tutunmanızı tavsiye ederek derim
    ki: Yukarıda tercüme ettiğimiz hadis-i şeriflerin bize ilham
    ettiği hakikate göre, Rasûl-i Ekrem Efendimiz Kur’an’ın bir
    ticaret metâı/eşyası gibi kiralanarak hor kullanılmasını
    istemiyor. Maddî hayatımızdaki şartları yerine getirip tümüyle
    ihtiyacımızı karşılamaktan çok daha yüce olması ve
    134 Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, D.İ.B. Y., c. 7, s. 45-53
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 77~
    böylece Allah kelâmının yüce konumunu ve saygınlığını koruması
    Şâri’nin (Allah’ın) isteğidir. Bu yüce gayeye ulaşmak
    için Hz. Kur’an’ın yüce şânına izâfetle Kur’an ehlinin yalnız
    Allah’ın cömertlik ve yardım hazinelerine olan ihtiyaçlarını
    (yalnız Allah’a) arz etmelerini (Kur’an karşılığında başkalarının
    eline bakıp şahsiyetlerini rencide ettirmemelerini)
    tavsiye ve Kur’an hâfızlarının okuduklarını satar, kiralar
    gibi halka el açmaktan onları uzaklaştırırım (sakındırırım).
    Kur’an karşılığında para istemek, Kur’an’la teberrük (bereketlenme)
    değil; Kur’an’dan ve Kur’an okumakla beklenen
    mukaddes gâyelerden tamamıyla uzaklaşmaktır.
    RUKYECILIĞI MESLEK EDINMEK VE PARA
    KARŞILIĞI HASTALARA DUÂ ETMEK
    Büyünün ne olup olmadığını, cinlerin insana musallat
    olup olamayacağını, beyinle ilgili sâra gibi hastalıkların istismarını,
    rukyelerin içeriğini ve rukye adıyla yapılan muskacılık,
    cin çıkarma gibi hurafelerle hastalığı istismar eden
    ve hastaları sömüren zihniyeti daha sonra ele almayı düşünüyorum.
    Bir hastaya duâ edilecekse, Allah rızası için duâ
    edilir. Hiç duâ ettim diye hastadan para talep edilir
    mi? “Efendim, biz belirli bir ücret söylemiyoruz.
    Verirlerse alıyoruz.” Yani, “yan cebime koy” hesabı.
    “Ücreti ne kadar?” “Gönlünüzden ne kopuyorsa…
    Tabii biliyorsunuz, malzemeler pahalı, biz
    de uzun süre program yapıyoruz. Ne uygun görürseniz…”
    Duâ ibâdettir, hem de ibâdetlerin özü,
    Ahmed Kalkan
    ~ 78~
    iliği. İbâdet para karşılığı yapılmaz. Para karşılığı
    yapılan ibâdetin kabul olacağı düşünülemez.
    RUKYE KARŞILIĞINDA ÜCRET ALMANIN CÂIZ
    OLMADIĞINA DAIR DELILLER
    Ücret Karşılığı Kur’an Okumayla İlgili Âyet ve
    Hadisler
    “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Ancak Benden
    korkun.”135 Kur’an ile tedavi yaptığını söyleyen bir kimse,
    Allah’ın ayetlerini duâ olarak bir kimseye okuma karşılığı,
    bir menfaat elde edebilir mi? Ederse bu âyetin hükmüne
    girmez mi? Konuyla ilgili diğer iki âyeti de kaydedeyim:
    “Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz
    dünya malını alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek
    Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler geldi. Onlara ona
    benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba Allah’a
    karşı hakdan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
    dair kendilerinden, o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli
    söz alınmamış mıydı ve onlar Kitab’ın içindekini ders edinip
    okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ sahipleri/Allah’tan
    korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak
    mısınız?”136
    “...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi
    az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği
    135 2/Bakara, 41
    136 7/A’râf, 169
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 79~
    ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”137 Bu
    âyetler, öncelikle bir çıkar karşılığında Allah’ın âyetlerinin
    gizlenmesi ya da uygulamadan kaçınılması yahut da menfaat
    temin edenin çıkarına uygun te’vil edilip anlamının
    değiştirilmesi ile ilgili olsa da, Allah’ın âyetlerini okuduğu
    için karşılık olarak menfaat temin edenler için de anlaşılıp
    değerlendirilmesine engel bir şey yoktur.
    Zayıf ve uydurma rivayetleri değil, sahih hadisleri bu konuda
    delil olarak sunacağım: “Kur’an okuyun, onunla amel
    edin, On(u okumak)dan asla uzaklaşmayın, onun hakkında
    haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin, onunla
    dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 138
    Rukyeci geçinenler rahatlıkla diyebilir ki, “biz para almıyoruz.
    Hastaya okuyoruz. Gönlünden kopan ne ise, onu
    hediye olarak veriyor. Bunlar gibi yapan sahabiye Peygamberimiz
    ne demiş bakalım: Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama
    Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir yay hediye etmişti.
    Durumu Rasûlullah’a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten
    bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine
    geri verdim.”139
    Sahabi, cehennemde ateşten bir hediyeye döneceğini
    duyunca, aldığını sahibine geri vermişti.
    Rukyeyi meslek edinenler de, sahabinin yaptığını
    yapabiliyorsa, onları örnek şahsiyet olarak ilan
    edeceğim. Güya sahabiden delil getiriyor, selefi
    çizgi olarak onların yolunu takip ettiklerini iddia
    137 5/Mâide, 44
    138 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr,
    V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
    139 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
    Ahmed Kalkan
    ~ 80~
    ediyorlar, Peygamberimizin sünnetini yaptığını iddia
    ediyorlar ya; bu konu onların samimiyet testinden
    geçtiğinin delili olsun. Ubâde bin Sâmit: Ehl-i
    Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu
    öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye
    etti. -Kendi kendime- ‘Bu bir mal/para değildir.
    Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda
    ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî’ye
    (s.a.s.) bu olayı arz ettim. Rasûl-i Ekrem cevaben
    şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyamet gününde
    boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen
    kabul et!”140
    “Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa,
    Allah ona ateşten bir yay kılâde yapıp boynuna takar.” 141
    “Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye
    vesile edinirse, Kıyamet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten
    ibaret olarak Arasat meydanına gelir.”142
    “Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar
    gelecek, Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan
    menfaat temin edeceklerdir.”143
    140 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
    141 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48 (Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin,
    öğretmenlerine hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir. ‘Bunların hediye
    edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok, yay sahibi mi idi?’ Evet, başka
    şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi
    mücâhid idi. Hepsinin de mâlik olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye
    (çöl) halkından idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek hocalarına yay
    hediye etmek istedikleri anlaşılıyor. -S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-)
    142 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    143 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî,
    Neylü’l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü’l-Kaarî, XII/96
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 81~
    Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
    “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar”
    diye bir başlık açmış ve ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır:
    “Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit
    akıllıdırlar. Allah’ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan
    çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar. İmanları gırtlaklarından öteye
    geçmez…”144 Buhârî’yi şerheden âlimlerden Kirmânî, bu
    hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin, konulan başlığın
    ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla
    ilişkisi şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette ya
    gösteriş ya yeme vesilesi ya da benzeri bir şey için olacaktır.”
    145
    Peygamber ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
    İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir
    miktar Kur’an okudu; sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir
    olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz Allah içiniz, O’na
    aidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle derken
    işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek,
    bunlar Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin
    yaptığını görürseniz, sakın ona bir şey vereyim demeyiniz.”146
    ÜCRETLE KUR’AN OKUMANIN FIKIHTAKI YERI
    Âyet ve Hadislerden delilleri görmüş olduk. Şimdi Fıkıhtaki
    yerini görelim: Allâme İmam Birgivî bu konuda şunları
    söyler: “Onlardan kim âhiret işini dünyalık için yaparsa,
    artık âhirette onun hiçbir payı yoktur.” O yüzden böyle bir
    okuyuşun sevabı olmadığına göre gerçekte sevabın satışı
    olan bu ücret nasıl câiz olabilir? Ma’dûmun (olmayan
    144 Buhâri, Tecrid-i Sarih IX/301; XI/248
    145 Kirmânî, Şerhu’l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü’s-Sârî, VII/388
    146 Fudayl bin Amr’dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti’l-Kur’an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
    Ahmed Kalkan
    ~ 82~
    bir şeyin) satışı ise câiz değildir. Var olduğu kabul edilse
    bile, teslimi mümkün değildir.” Teslimin de mümkün olduğu
    kabul edilse bile, bu, menfaatin bir şey karşılığı temlik
    edilmesidir. Buradaki menfaat ise sevaptır, kıraat değildir.
    Zira ücret veren sevabın hâsıl olmadığını bilse, mücerred
    okuma karşılığı bir kuruş bile vermez. O yüzden sevap teslim
    edilmeden ücrete hak kazanılamaz. Verdiğinin kıraat
    şartına bağlı olmayan bir sıla (hediye) olması, okuyanın da
    sırf Allah için okumuş bulunması mümkün değildir. Çünkü
    veren verdiğini, ancak muradına göre okunması için verdiğindendir
    ki, okunup okunmadığını izlemektedir. Okuyan
    da bir şey verilmemesi halinde okumayacaktır.147
    Kur’an-ı Kerim okumak da, bedenî bir ibâdet olma bakımından,
    namaz ve oruç gibidir. Onun için, nasıl namaz ve
    oruca ücret almak câiz değilse, Kur’an okumaya ücret almak
    da câiz değildir. Bu, gerçekte bir sevap satma işidir ki,
    insanın geçmiş zamanlarda yaptığı amellerin sevabını satışa
    çıkarmasına benzer. Bunun da câiz olamayacağı nasıl
    ihtilâfsız bir gerçekse, berikinin de câiz olmadığı aynıdır.148
    El-İhtiyâr ve Mecmau’l-Fetâvâ’da: “Kur’an için herhangi
    bir şey almak câiz değildir. Zira bu, ücret gibidir” denmektedir.
    Ücrete benzeyen câiz olmazsa, ya ücret olarak alınan
    nasıl câiz olacaktır?149
    Hayreddin Karaman, bu konuyla ilgili şu açıklamayı
    yapar: “Pazarlıklı veya pazarlıksız menfaat
    karşılığında başkalarına Kur’an okumanın ve
    okutmanın, Kur’an’a ve sünnete uygun ve faydalı
    147 İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 182 Naklen F. Beşer, s. 77
    148 Birgivî Muhammed; Şerh’u Hadis-i Erbaîn, s. 75; İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 182
    149 İbn Âbidin, Şifâu’l-Alil, s. 179
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 83~
    telâkki edilmesine imkân yoktur. Çünkü dört mezhebin
    müctehid âlimleri ve mûteber kitapları şu
    noktalarda ittifak etmişlerdir:
    1- İbadette ihlâs, yani ibâdeti Allah rızası için
    yapmak şart olduğu için menfaat karşılığı yapılanlar
    ibâdet değildir.
    2- Menfaat karşılığı okumak ve okutmak câiz
    değildir. Alan ve veren günah işlemiş olur.150
    “Rukye sünnettir” diyerek rukyeciler yaptıklarını Peygamberimiz’e
    mal etmeye kalkamazlar. Peygamberimiz
    Kur’an’dan âyet okudu ve şifa için duâ etti. Onun okuduklarının
    ve onun duâlarının dışına çıkmak meşrû rukye sayılmaz.
    Sünnet hiç değildir. Peygamberimiz duâ ettiğinden
    dolayı kimden para aldı, kimden duâ gibi bir ibâdet karşılığı
    hediye aldı? Rukyeyi meslek edinip geçim kapısı yapmak;
    bu yol, yolmaktır, ama doğru yol değildir.
    KENDILERINE RUKYECI DIYEN ÜFÜRÜKÇÜLERE
    TAVSIYELERIMIZ
    Daha önce, sosyal medya üzerinden kendisine uyarıda
    bulunduğum bir rukyeciye, daha doğrusu rukyeciyim diyen
    üfürükçüye yazdığım bir tavsiye yazısını buraya aynen
    aktarıyorum.
    150 Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, 1. cilt, s. 113
    Ahmed Kalkan
    ~ 84~
    Yapılan işin bir müslümana, özellikle tevhid ehli şahıslara
    yakışmayacak, ciddi anlamda vebali olan iş olduğunu
    hatırlatıyorum. Zaten cinlerin insana ve özellikle Müslümanlara
    musallat olamayacağını, büyünün etki etmediği
    anlayışını kabul etmediğinizden yola çıkarak; anlaşılıyor
    ki, nice hasta insanlara, “senin içine cin girmiş” diyerek
    tuhaf tuhaf uygulamalar yaparak onların hastalığını istismar
    edenlerden biri olabilirsiniz. Çoğunlukla üfürükçülüğü,
    muskacılığı kabul etmez ve rukyeci olduğunuzu iddia
    edersiniz. Siz yaptığınız işe rukye deseniz de, sizin ne yaptığınızı
    tam olarak bilmemekle birlikte; savunduğunuz ve
    yaptığınız işin, Peygamberin müsaade ettiği Fâtiha sûresi
    okumakla sınırlı rukyecilikten öte şeyler içerdiğini, Fâtiha
    okuduğunuz için ücret aldığınızı iddia edemeyecek, bir
    sürü problemler içinde olduğunuzu sanıyorum. Ve bunları
    savunmak yerine, ahiretinizi öne çıkartarak bir muhasebe
    yapın, özeleştiri ile düşünün; siz o hasta ve cahil insanların
    yerinde olsaydınız, sizin gibi birinin eline düşmek ister
    miydiniz? İnsanları kandırmayın, onların hastalığını istismar
    ve geçim kaynağı yapmayın. Ruhsal tedavi adıyla insanların
    psikolojisiyle oynamayın, yanlış yere onlara ümit
    vermeye kalkmayın. Dinimizin müsaade etmediği uygulamaları
    terk edin. Ey rukyecilik yaptığını söyleyenler! Sizin
    ne yaptığınızı siz daha iyi bilirsiniz. Ama ben sizin çoğunuzun
    muskacılık yaptığınızı biliyorum. Uydurma cin çıkarma
    seansları tertip ederek cin çıkarmaya kalktığınızı, hatta çoğunuzun
    cin çıkarma işlemlerine rukye diye ad verdiğinizi
    biliyorum. Büyü ile hiç uğraşmadığınızdan emin değilim.
    En azından büyü bozduğunuzu iddia etmediğinizi sanmıyorum.
    Korkarım, cinlerle iş yaptığınızı, belki gaybla ilgili
    bazı şeylere muttali olduğunuzu da iddia edebilirsiniz.
    Bunların bir kısmını yapıyor, bir kısmını yapmıyor da olabilirsiniz.
    Ama, sizin gibi şahıslar bunları da, daha fazlasını
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 85~
    da yapıyor, gariban cahil hastaları kandırıyorlar. Hastalar,
    hoca dedikleri muskacı ve üfürükçülere ümit bağlıyorlar,
    bu üfürükçülerin ise, o zavallıların hastalıklarını arttırmaktan
    ve paralarını almaktan başka bir faydaları olmuyor.
    Günahtır bunlar! Psikolojisi bozuk veya beyninde hastalık
    olan ya da epilepsi (sâra) hastalığı gibi hastalığı olanları
    doktora yönlendirmeniz gerekmez mi? O hastaların çoğu,
    beyinlerinde hastalık bulunan ve tıp açısından bazılarının
    tedavi imkânı olduğu kimseler.
    Hastalara doktor tavsiye edeceğinize muskalar yazarak
    tedavi etmeye kalkmanız, bilmiyorum başka rukye kalıbına
    girmeyen daha neler yapmanız ve bu vesile ile hastaların
    ümitleriyle oynayıp onların sukut-ı hayale uğramasına vesile
    olmanız ve onların rahatsızlığını kendinize geçim kaynağı
    edinip istismar fırsatı bulmanızdan bahsetmek gerekiyor.
    Hacamatın ücretinden, rukye diye iddia ettiğiniz üfürükçülükten
    para alınması caiz mi, demekten önce; insanları
    kandırmak, onların zor durumlarından yararlanmak caiz
    mi, büyü diye, cin insan içine girmiş diye olmadık şeyleri var
    diye göstermeniz caiz mi, bunu hesaba katın. Sizi bilmem,
    siz bunları yapmıyorsanız bile, rukye adıyla bu tür şeyleri,
    hatta daha da çirkinlerini yapanları savunur durumda olmayın.
    Bâtıl ve haramlara kapı aralayacak şekilde üfürükçülüğü
    (size göre rukyeciliği) savunmaya çalışmayın. Önce,
    tevhid ehli bir kimseye bu işleri yapmak bir tarafa, bu tür
    işleri savunmak bile züldür. Kur’an şifadır; emir ve yasakları
    uygulandığı durumda mânevî hastalıklarımıza, huzursuzluğumuza,
    psikolojik sıkıntılarımıza şifadır. Şu kadar sayıda
    okuyup üfleyerek, ağzımızdan tükrükler saçarak, tüh
    tüh diyerek değil; okuyup amel ederek Kur’an’dan şifa beklemeliyiz.
    Kur’an, hidayet kitabıdır, fal kitabı, üfürük kitabı
    değildir. Dünyevî çıkarlara âlet edilecek, okuyup üflenip
    Ahmed Kalkan
    ~ 86~
    geçim sebebi kabul edilecek, rukye adıyla duâ satılıp para
    kazanılacak bir kitap değildir. Kur’an şöyle dememizi emreder:
    “Düğümlere üfüren üfürükçülerin şerrinden (Allah’a
    sığınıyorum).”151 Kur’an’da şerrinden Allah’a sığınmamız
    emredilen üfürükçü kimdir, rukyeci kimdir, aralarında fark
    var mıdır, varsa ne kadardır? Bu eleştiri ve soruları gönlünüzün
    tatmin olacağı, yarın hesaba çekileceğiniz hususlar
    ışığında ele almaz, Kur’an ve Sünnet merkezli araştırmalar
    yapmazsanız, yarın çok geç kalmış olabilirsiniz.
    RUKYE KONUSUNDA UYARILAR
    Hastalanınca Tedavi Olmak: İnsanın bedeni hastalandığı
    gibi, beyni de hastalanır, iç dünyası, psikoloisi de rahatsız
    olur. Her çeşit hastalık için tedavi olmak dinin tavsiye ettiği
    husustur.
    “Ey Allah’ın kulları! Tedâvi olun, çünkü Allah, yarattığı
    her hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır. Ancak
    bir dert müstesnâ; o da ihtiyarlıktır.”152
    Kendi hatamız veya imtihan vesilesi olarak hastalanınca,
    hem sabretmeli, hem duâ etmeli, hem de esas olarak tedâvi
    olmalıyız: “Her derdin bir devâsı vardır. Onun için, derdin
    devâsı bulunduğu zaman o dert iyi olur.”153
    Rasûlullah, Mescidinin yanında bir çadır hastane yaptırmıştı.
    İslâm tarihinde ilk hastane sayılan bu çadırda, Rufeyde
    isimli bir hanım sahâbî, hastabakıcılık görevi yapar,
    yardıma muhtaç olanların yardımına koşardı. Rufeyde, ilk
    151 113/Felak, 4
    152 Tirmizî, Tıb 2; Ebû Dâvud, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed bin Hanbel, III/156
    153 Buhârî, Tıb 1; Müslim, Selâm 69, Fedâil 92; Ebû Dâvud, Tıb 1
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 87~
    müslüman hemşire ve doktor kadın sayılır.154 Hendek Savaşında
    kol damarı kesilmiş bulunan Sa’d ibn Muâz da bu
    hanım sahâbînin çadırında tedâvi görmekte iken, Kurayza
    olayında hakem olarak atanınca buradan alınıp Kurayza
    yurduna götürülmüştür.
    2- Şifanın; ilaçta, doktorda, rukyecide tedavi
    cinsinde olmadığını, şifanın Allah’ın elinde olduğunu
    kabul edip ona inanmak. Şâfî olan, şifa veren
    sadece Allah’tır. “(O Allah) Hastalandığım zaman
    bana şifâ verendir.”155 “Ben şöyle bir tedavi uygularım,
    hiçbir şeyin kalmaz. Ben seni iyi ederim, şunu
    yapınca iyileşirsin.” gibi ifadeler yanlış ve tevhidî
    inanca zarar veren sözler olduğu gibi; rukye yapılan
    yere “şifa merkezi” gibi adlar vermek, “ben
    rukye yapayım, sâra hastalığından kurtulursunuz”
    gibi sözler de câiz olmayan sözlerdir. Hele, “sana
    cin musallat olmuş, bunu ben çıkaracağım”, “sana
    büyü yapılmış, ben etkisiz hale getireceğim” gibi
    Kur’an’da cin ve büyü hakkındaki hükümlere ters
    sözler söylemek, insanları kandırmak, mümkün ki
    cenneti dünya karşılığında satmak anlamına gelebilir.
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, hiç kimse onu
    gideremez. Ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O her
    şeye kadirdir.”156
    154 Sîretu İbn Hişâm, II/5-6
    155 26/Şuarâ, 80
    156 6/En’âm, 17
    Ahmed Kalkan
    ~ 88~
    “Ağrıyı kaldır ey nâsın rabbi! Şifa ver, Sen şifa verensin. Senin
    şifandan başka şifa yoktur.”157 diye duâ ederdi Peygamberimiz.
    3- Tedavi için öncelikle tıp alanında uzman olanlara müracaat
    edilmelidir. Yaralanıp kanı kesilmeyen bir adam için
    Hz. Peygamber Benû Enmâr kabilesinden iki kişiyi çağırıp
    “Tıp ilmini hanginiz daha iyi biliyor?” diye sorunca, birisi
    “tıbbın faydası var mıdır?” diye sormuştu. O zaman Rasûlullah
    şöyle buyurdu: “Derdi veren dermânını da vermiştir.”
    158
    4- Hastalıklar için öncelikle ilaç kullanmak, bu ilaçlardan
    da bitkisel ilaçları tercih etmek tavsiye edilir. “Allah
    Teâlâ hastalığı da ilâcı da indirmiş ve her hastalığa bir ilâç
    var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak, haram olan şeyle tedâvi
    olmayın.”159
    5- Kur’an da mü’minlere şifadır. Kur’an sûreleri ve âyetleri
    de, mü’minler için şifâ ve rahmettir.160 Kur’an, doğru
    yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır.161 O, Rabbimizden bir
    öğüt, gönüllerde olan (dertlere) bir şifâdır, mü’minler için
    bir hidâyet ve rahmettir.162
    Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip,163 onlara
    devâ olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını
    arttırmaktadır,164 Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir
    157 Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm46-49
    158 Muvattâ, Ayn 16
    159 Ebû Dâvud, Tıb 11
    160 17/İsrâ, 82
    161 41/Fussılet, 44
    162 10/Yûnus, 57
    163 9/Tevbe, 124
    164 2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 89~
    tarafa, onların yalnızca ziyanını arttırır.165 İman etmeyenler
    için Kur’an bir körlüktür.166
    Kur’an, mü’minlere şifa iken, zâlimlerin ziyanını artıran
    bir fonksiyon icrâ ettiğine göre,167 rukyecilerin zâlim, fâsık,
    hatta müşrik kimselere rukye olarak âyetler okuyup tedavi
    etmeye kalkmasında hiçbir fayda beklenmemelidir.
    6- Kur’an’a göre esas önemli olan hastalık, kalplerde
    olan mânevî hastalıktır, inanç hastalığıdır. Münâfıkların
    kalplerinde hastalık (nifak ve haset hastalığı) vardır. Allah
    da onların bu hastalığını çoğaltmıştır.168 Kur’an açısından
    hastalığın en önemlisi, mânevî olduğu gibi; şifâ da, esas
    olarak mânevî alan için sözkonusudur. Onun dışındaki hastalıklar,
    nice hikmetlerle ilgili olarak peygamberlere de verilmiştir.
    Bu hastalıkların imtihan, günahlara keffâret, derecelerin
    arttırılması, sabır ve direnme gücü vererek insanı
    olgunlaştırması... gibi olumlu yönleri de vardır. Hâlbuki
    kalbî hastalıkların hiçbir olumlu yönü yoktur.
    7- Cihad, şifa sebebidir. Kâfir ve münâfıklarla savaş, onların
    mü’minler eliyle rezil edilip Allah’ın azâbına uğramaları
    için gerekli olduğu gibi, Allah’ın mü’minleri gâlip
    kılması ve mü’min toplumun kalplerine şifâ vermesi için
    de bir sebeptir.169 Bu sünnetullahtan yola çıkarak, bugünkü
    toplumun stres gibi çeşitli bunalımlar ve problemler içinde
    yüzmesinin bir sebebi de Allah yolunda cihadı terk etmeleridir
    diyebiliriz.
    165 17/İsrâ, 82
    166 41/Fussılet, 44
    167 17/İsrâ, 82
    168 2/Bakara, 10
    169 9/Tevbe, 14
    Ahmed Kalkan
    ~ 90~
    8- Tedavi için ilaç gibi sebeplere yapışmakla birlikte,
    duâ etmek de ısrarla tavsiye edilen hususlardan biridir.
    Duâ ibâdettir. Her insan, nasıl ibâdet olan namazını kendisi
    kılıyorsa, duâsını da kendisi yapar; esas olan budur. Peygamberimizin
    kendisi için duâ ettiği gibi; “Allah’ım! Bedenime,
    gözlerime ve kulaklarıma sıhhat bahşet.”170 Hz. Âişe (r.a.)
    şöyle diyor: “Rasûlullah hastalandığında kendi üzerine
    muavvizât sûreleri (İhlâs, Felak, Nâs sûreleri) okumak îtiyadında
    idi.”171 Osman bin Ebi’l-Âs, müslüman olduğu günden
    beri vücudunda bir rahatsızlık hissettiğini söyleyince
    Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Kendi elini vücudunda ıstırap
    duyduğun yerin üzerine koyarak üç defa ‘bismillâh’ de, yedi
    defa: ‘Eûzü billâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ühâziru’
    (Hissetmekte olduğum ve sakınıp sığınmaya çalıştığım
    şeyin şerrinden Allah’a ve O’nun kudretine sığınıyorum)
    de” buyurdu. Ben de bu şekilde yaptım ve Allah bendeki
    ağrıyı giderdi. Şimdi âileme ve başkalarına hep bunu tavsiye
    ediyorum.”172 Rasûlullah bir müslüman hastayı ziyâret
    etmiş, ona şöyle duâ etmeyi öğretmiştir: “Allahumme Rabbenâ
    âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve
    gınâ azâbe’n-nâr (Allah’ım, bize dünyada her çeşit güzellik
    ve iyilik ver, âhirette de güzellik ve iyilik ver ve bizi cehennem
    azâbından koru).”173
    9- Ama Peygamberimiz ve ashâb gibi istisnâlar
    hâriç hiç kimse, bir başkasının iyileşmesini, kendi
    iyileşmesi kadar önemsemeyeceğinden, kendisi için
    yaptığı duâ kadar başkasının duâsı samimi olmaz.
    Tamam, Allah rızâsı için mü’minin mü’mine duâsı
    170 Ebû Dâvud, Edeb 101; Ahmed bin Hanbel, V/42
    171 Müslim, Selâm 51
    172 Müslim, Selâm 67; Tirmizî, Tıb 29, Deavât 125; İbn Mâce, Tıb 36; Ebû Dâvud, Tıb 19
    173 2/Bakara, 201; Tirmizî, Deavât 112
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 91~
    değerlidir ve gereklidir. Ancak, esas önemli olan
    hasta ile Allah arasında duâ ile bir diyalog, bir
    iletişim oluşturmaktır. Başkası onun yerine duâ
    edince, duâdan beklenen nice hikmetler gerçekleşmemiş
    olacaktır. Hele, para karşılığı duâ yapanların
    gönül dünyalarını duâya katmaları beklenemez.
    Kaldı ki, Arapça duâ metinlerinin hemen
    hepsinde “bana şunu ver, benden şunu gider” diye
    birinci tekil şahıs zamiri kullanılır. Duâyı kim yapıyorsa,
    kendisi için bir şey istemiş olur. Meselâ,
    Felak ve Nâs sûrelerini birisi, başkası için okuyunca
    “İnsanların rabbine sığınıyorum” der, kendisi
    sığınmış olur, karşıdaki hasta sığınmış olmaz Allah’ın
    kalesine.
    Felak ve Nâs sûresini tekrar örnek vereyim: Psikolojik
    hastalıklar için okunması tavsiye edilen Felak ve Nâs sûrelerini
    kişi kendi rahatsızlığı için okunması gerektiği gibi
    okursa hemen tedavi olmuş olur. Bu sûreler, İhlâs sûresiyle
    birlikte tevhidî bilinç sûreleridir. Bu sûreleri inanarak ve
    Allah’a gönülden duâ ederek okuyan kimse, ameliyatlık bir
    tedavi görmüş olur ve iyileşmeyi beklemek için belirli veya
    belirsiz zaman geçmesini beklemeden hemen iyi olmak demektir.
    Bu netice, “koruyan sûreleri” tam bir iman ve teslimiyet
    içerisinde ve samimi bir duâ edâsı içinde okumakla
    gerçekleşir. “Gul”: Allah böyle deyin dediğine göre, Allah
    kabul edeceği duâyı yapmamızı ister. “İnsanların Rabbine
    sığınıyorum.” Kendisine sığınılan, kendisinden sığınılandan
    sığınan kimseyi korumaya gücü yeten biridir. Çünkü O,
    tüm insanların Rabbidir. Aynı zamanda meliki, yöneticisidir,
    Ahmed Kalkan
    ~ 92~
    ilâhıdır. Bu vasıflara sahip sığınılan zât, sığınan kimseyi bütün
    zararlı ve şerli şeylerden korumaz mı hiç?
    Bu okuduğu âyetlerdeki kavramları doğru şekilde öğrenip
    “Rab”, “Melik”, “İlâh” insan hayatında nasıl bir yer kapladığını
    ve Allah’ın nasıl her şeye hükmeden ve her şeye kaadir
    olduğunu imanla birlikte diliyle ve gönlüyle dillendiren
    ve bu inancını tazeleyen kimsenin zihninde ve gönlünde
    oluşan bütün korkular, rahatsızlıklar, düzelmeyeceğini düşündüğü
    şerli ve zarar verdiğini değerlendirdiği her şey küçülecek
    ve kendisine sığındığı Allah’ın yardımını ve kendi
    kalesine sığınanları açıkta bırakmayacağını, onları koruyup
    gözeteceğine imanını vurgulayan kimse, bütün korku ve
    vehimlerinden, şeytanî düşünce ve vesveselerin etkisinden
    kurtulur. Eğer düşüne, düşüne, inana inana okursa Felak ve
    Nâs sûrelerini, psikolojik açıdan tedavi olmuş olur.
    Allah’ın rahmeti, insanın da gayreti olmadan kimse kötülüklerden
    korunamaz. Ne var ki para için insanlara okuyan
    rukyeciler, sanal koruyucu konumundadır, bu yaptığı okuma
    işi de, içine gönlün ve samimiyetin girmediği formaliteden
    öte gitmez.
    10- Başkası için yapılan duâlar, anlaşılmayan kelimelerle,
    âyet ve hadislerdeki duâlardan farklı başka ifadelerle olmamalıdır.
    11- Suya okumak, okunmuş suyu içmek gibi uygulamalar
    sünnette yoktur.
    12- Mürekkeple yazılan duânın mikroplu suyunu içmek
    veya kullanmak şeklinde sünnette bir uygulama yoktur. Din,
    temiz olan yiyecek ve içeceklerden yararlanmayı emreder.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 93~
    13- Muska ile tedavi olmaz. Bir duâyı veya uydurma ve
    hurafe simgeleri bir muska şeklinde boyna asmak yoktur.
    Hiçbir rivâyette Peygamberimiz’in, duâ cümlelerinin herhangi
    bir şeye yazılıp boyuna veya vücudun herhangi bir
    yerine asılmasını tavsiye ettiğini görmemekteyiz.
    “Hiçbir devenin boynunda kılâde/gerdanlık kalmasın.”
    Mâlik: Zannederim bu yasak nazardan dolayı olacak” demiştir.
    174 Ebû Ubeyd’in beyanına göre halk nazar isabet
    etmesin diye develerin boynuna kirişten gerdanlık takarlarmış.
    Peygamber (s.a.s.) onların hiçbir işe yaramadığını
    göstermek için takılmasını yasak etmiştir.
    “(İçerisinde sihre ya da küfre ihtimali bulunan anlaşılmaz
    sözleri) okuyarak (hasta) tedavi etmek (rukye yapmak),
    muska takmak ve sevgi rukyesi yapmak şirktir.”175
    “Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır. Sihir
    yapan ise şirk koşmuştur. Üzerine (muska, nazarlık gibi)
    bir şey takan kimse, (Allah’a değil; taktığı şeye) güvenmiş
    olur.”176
    Kur’an âyetlerinin yazılarak insan üzerinde taşınması
    Rasûlullah’tan bize ulaşmış bir sünnet değildir. Sünnet
    olan, hasta kimseye okunmasıdır, boyuna asılması değil.
    14- Cinciliğin her çeşidi sakıncalıdır. Cin çıkarma, cinlerle
    evlenme iddiaları, cinlerle konuşma vb. hususların hemen
    hepsi hastaları kandrırıp onları sömürme araçlarıdır.
    174 S. Müslim, Libâs 105; Buhârî, Cihad; Ebû Dâvud, Cihad; Nesâî, Siyer
    175 Ebû Dâvud, Tıb, 17
    176 Nesâî, Tahrîmu’d Dem, 199
    Ahmed Kalkan
    ~ 94~
    Cinlerin nasıl bir varlık oldukları, insana musallat olup
    olamayacağı, büyünün insana etki edip etmeyeceği, hastalık
    için duânın önemi gibi konuları, inşaAllah bu kitabın
    devamı mâhiyetindeki bu serinin diğer kitaplarındaileriki
    sayfalarda istifadenize sunulacaktır.
    15- Üfürükçülük gibi şerlerinden Allah’a sığınılacak
    çirkinlikler: Üfürükçülük, câhiliyye Araplarının kendilerini
    âfetlerden koruduğu inancıyla, cinlerden yardım dileyerek
    söyledikleri bazı yabancı ve anlamsız ifâdelerdir.
    Kur’an, üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler”
    177 olarak tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını
    tavsiye eder. Düğümlere üfleyenler, sihir ya da büyü
    yapan kimselerdir. Bunlar, insanların duyu ve sinir sistemlerini
    etkileyerek yanıltabilirler; daha doğrusu, telkine
    müsait olan kişileri kandırabilirler. Bunu gerçekleştirmek
    için, büyülerinde iplik veya mendil gibi bir şeye düğümler
    atarak üzerine üflerler.
    “İnne’r-ruka ve’t-temâime ve’t-tivelete şirkun /Kesinlikle
    rukyeler, temîmeler (muskalar), tiveleler (muhabbet
    muskası) şirktir.”178
    “Her kim dağlama yaptırır veya başkasından
    kendisine rukye yapmasını isterse, tevekkülden
    uzaklaşmış olur.”179
    177 113/Felâk, 4
    178 Ebû Dâvud, Tıb 17, h. No: 3883
    179 Tirmizî, Ahmed bin Hanbel rivayet etmiş; İbn Mâce, İbn Hibban ve Hâkim de sahih
    olduğunu söylemişlerdir. El-Elbânî de bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir (bkz.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 95~
    RUKYECILIĞI MESLEK EDINMENIN ZARARLARI
    Rukyeyi savunan, onun câiz olduğunu ileri süren neoselefî
    Suud’lu profesörlerden el-Uleyyânî, rukyeciliği savunsa
    bile, rukyeciliği savunamıyor ve rukyeciliği meslek edinmenin
    birçok zararı olduğunu şu şekilde gündeme getiriyor:
    “Rukyede esas olan; hasta kişinin kendisinin Allah’ın kitabından
    bir şeyler okuyup duâ etmesidir. İbâdet olan duâ,
    para karşılığı yapılmaz. Para karşılığında ibâdet satılacak
    yerler açılmaz. Rukyeciliği meslek edinen kişiler hem kendilerine
    ve hem de diğer insanlara birçok zarar verir. Bunlardan
    bazılarını sayalım:
    Rukye yapan kimselere çok sayıda gelen gidenin olması
    dolayısıyla, halk kalabalığa bakara, rukye yapan kimsenin
    çok özel bir kimse olduğunu zanneder. Bu durumda insanların
    gözünde; okuyan kimse, okunan şeyden, yani Allah’ın
    kelşâmından daha önemli bir konuma gelmiş olur. Hatta pek
    çok insan, okunan kelâmın önemini ve faydasını düşünmez
    bile. Aksine gözler, sadece okuyana çevrilir.
    Hem Peygamber ve ashâbının, hem de ilim ve faziletine
    güvenilen İslâm âlimlerinin hayatlarını incelediğimizde, onların
    hiçbirinin işini gücünü bırakıp sadece rukye yaparak
    hastaları tedavi etmekle uğraştığını görmemekteyiz. Aynı
    şekilde onlardan birinin bu işi meslek edindiğini ve bu alanda
    insanlar arasında adı bu işle anılacak derecede meşhur
    olduğunu da görememekteyiz. Halifelerden hiçbirinin hâkim
    tayin ettikleri gibi hastalara rukye yapması amacıyla “okuyucular”
    tayin ettiklerini bilmiyoruz. Hele bu işten para kazanıp
    geçimini rukyecilikten temin eden hiç kimse bilmiyoruz.
    Es-Silsiletu’s-Sahiha, s. 244).
    Ahmed Kalkan
    ~ 96~
    Şayet kendini hastaları rukye ile tedavi etmeye adamak,
    bu işi meslek edinmek ve insanlar arasında bu işle şöhret
    bulmak iyi bir şey olsaydı, bunu bizden önce yapan birileri
    olurdu.
    Hiç kimse sanmasın ki bu zamandaki hastalar diğer
    zamanlardaki hastalardan daha fazladır. Büyük âlimlerin,
    mezhep imamlarının kapısına yığılmadıkları halde, günümüz
    insanlarının rukye yapmakla meşhur olan insanların
    kapısına yığılmalarının sebebi, hasta sayısının çoğalması
    değildir. Rukye yapanlara şöhret kazandıran esas neden;
    onların özel bir mekânlarının olması, hastaları orata istedikleri
    zaman karşılamaları ve onlara doktor ve fabrikatörlerin
    yaptıkları gibi randevu vermeleridir.
    İbn Teymiyye, hastalara rukye yapmak amacıyla bir
    dükkân açsaydı, istedikleri zaman onları orada karşılasaydı,
    bir satır bile kitap yazamazdı. Dolayısıyla ehl-i sünnet
    âlimleri, bu işi sırf ince anlayışları ve derin bilgileri nedeniyle
    yapmamışlar.
    Bazen şeytanlar, insanların herhangi bir şahsa bağlandıklarını
    gördükleri zaman, o şahsa -hem de o farkına varmadan-
    yardım ederler. Nitekim insanlar, hastalara okuyan
    birinin yanına, ancak onun hakkında anlatılan ilginç hikâyeleri
    işittikleri zaman gidip kapısında izdiham oluştururlar.
    Bu hallerin şeytanların hile ve aldatması olmadığından
    emin olunmaz.
    İnsanların kapısına akın ettiği bir “okuyucu”, yaptığı
    rukye ile iyileştirdiği(!) hastaların çokluğunu gördüğü zaman,
    kendisinin önemli bir kişi olduğunu zannedip gurur
    ve kibre kapılabilir.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 97~
    Sözünü ettiğimiz türden bir rukyecinin durumu, insanların
    kapısına yığıldığı bir doktor gibi değildir. Çünkü doktor,
    belli bir ilaçla tedavi uygular ve ilacın sadece kendisi
    tarafından tarif edilirse faydalı olacağını düşünmez. Aksine
    tedavinin kendi şahsına değil, ilaca bağlı olduğuna inanır.
    Fakat rukye yapan şahsın durumu böyle değildir. Zira o,
    tedavinin, okuduğu Allah kelâmına değil de kendi şahsına
    bağlı olduğunu düşünebilir. Çünkü bütün müslümanların
    evinde Kur’an-ı Kerim vardır ve çoğu kimse de Kur’an okuyabilir.
    Buna rağmen onlar, ille de o şahsın okumasını arzu
    ederler. Bu da o şahsın gurur ve kibre kapılmasına ve kendi
    kendine farklı düşüncelere kapılmasına neden olabilir.
    Böyle bir durumdan uzak kalmak ise hiç kuşkusuz daha
    hayırlıdır.
    Bazı sahabîler duâlarının makbul olmasıyla meşhur olmuşlardır.
    Meselâ Allah rasûlünün duâsının makbul olması
    için duâ ettiği Sa’d bin Ebî Vakkas gibi. Buna rağmen müslümanların
    duâ talep etmek amacıyla grup grup bu şahısların
    kapılarına yığıldıklarına dair bir bilgi bize ulaşmamıştır.
    Bir şahsa aşırı ilginin o şahsı fitneye düşürmeyeceğinden
    ve kibre yöneltmeyeceğinden emin olunamaz. Bu tür
    durumlar; gurur, kibir ve riyâya sebep olur. Bu, tıpkı bir kişiyi
    yüzüne karşı övmek gibidir, hatta ondan daha tehlikelidir.
    Rukyecilik, insanlar için, özellikle avam tabakası için zararlıdır.
    Çünkü onlardan bazıları, Allah’tan ve O’nun kelâmından
    daha çok rukyeciye güvenip bağlanmakta, hatta
    şifanın rukyecinin zâtıyla alâkalı olduğunu zannetmektedir.
    Bunun nedeni ise, onların, pek çok sâlih âlim dururken
    hastaların o şahsın kapısında izdiham oluşturduklarını
    Ahmed Kalkan
    ~ 98~
    görmeleridir. Bu tür okuma, rukyecinin kendisi için de zararlıdır.
    Çünkü bu tür okumada şöhret, gurur, kibre kapılma
    ve rukye konusunda selefin uygulamadığı bir yöntemlere
    başvurmak sözkonusudur.
    Sadece insanlara rukye yapma işiyle meşgul olan bir kişinin
    durumu, yalnızca insanlar için duâ etmekle meşgul
    olan birinin durumuna benzemektedir. Zira rukye ve duâ
    aynıdır. Dolayısıyla bir ilim ehlinin insanlara; “gelin, sizin
    için duâ edeyim!” demesi ve (sonra onların para vermelerini
    beklemesi) hiç yakışır mı? Selefin yolu bu mudur?
    Ömer bin Hattab, diğer sahâbîler ve tâbiîn, kendilerinden
    duâ istenmesinden hoşlanmazlar, “biz peygamber miyiz?”
    derlerdi.
    Bu tür okuma yönteminin yaygınlaşması, halk tabakasının
    ve ilim sahibi olmayan insanların, rukye konusunda
    doğru olanın bu yöntem olduğunu zannetmelerine neden
    olabilmektedir. Böylece insanlar, hep başkalarından rukye
    talep eder hale gelmekte ve bu konudaki sünnet unutulmaktadır.
    Nitekim sünnet olan, insanın kendi kendine
    rukye yapması, göklerin ve ve yerin Rabbinin huzurunda
    boyun bükerek O’ndan şifa talep etmesidir.”180
    RUKYECILERIN TERK ETMELERI GEREKEN
    YANLIŞLARI VE BIRAKMALARI İCAP EDEN
    MESLEKLERI
    Tedaviyi, tıbbı kabul etmeyip uzmanlığı önemsememek
    ve ehil olmadığı alanda doktorluk yapmaya kalkmak,
    180 Ali b Nufeyyi el-Uleyyânî, Ehl-i Sünnet Akîdesine Göre Rukye, Guraba Y., s. 151 vd.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 99~
    Şifayı sadece Allah’a ait kabul etmemek, kendisinin hastaları
    iyi ettiğini ilan ve reklam ederek eş-Şâfi’ye ortak olmaya
    kalkmak,
    Tedavinin öncelikle tıp ağırlıklı olması gerektiğini kabul
    etmemek,
    Hastanın sağlığına kavuşması için fiilî duâ cinsinden şifa
    talebi olarak ilaç ve ameliyat gibi tedavileri terk etmek,
    Kur’an’ın şifa kaynağı olduğunu kabul edip onu yaşamayı
    önemsememek, İlacın nasıl kullanılacağını tarif eden
    âyetleri yaşayıp hayata yansıtmanın gerekliliğini önemsememek
    ve hastalara bu yolda nasihat etmemek,
    Kur’an’ın hastalık deyince esas olarak mânevî hastalıkları
    önemsediğini, onun da nifak ve şirk gibi hastalıklar
    olduğunu; onların tedavisinin çok daha önemli olduğunu
    unutmak,
    Allah yolunda cihadın stres gibi psikolojik hastalıklar
    için önemli bir ilaç kabul edildiğini yok saymak,
    Duâda esas olanın, hastanın kendisinin veya en yakınlarının
    duâsı olduğu, Rabbimizin mü’minlerden kendilerinin
    dua etmesini istediğini, bunun daha önemli olduğu gerçeğini
    gizlemek,
    Başkasının (özellikle para karşılığı ve meslek icabı) duâsının
    Peygamber ve ashabın duâsı gibi istisnalar dışında kişinin
    kendi duâsından daha önemli ve emredilen cinsten
    olmadığını değerlendirememek,
    Ahmed Kalkan
    ~ 100~
    Rukyecilik yaparken, yaptığı duâların Kur’an’daki duâlar
    ve sünnette Peygamberimizin yaptığı duânın dışına taşmaması
    gerektiğini düşünmemek,
    Suya okumak, okunmuş suyu hastaya içirmek gibi uygulamalar
    yapmak, mikroplu suyu şifalı diye hastaya içirmek,
    Yazı mürekkebi, zaferan veya filan hayvanın kanı gibi
    yazı araçlarıyla yazılan yazıyı hastaya içirmek,
    Dinimizin yasak saydığı muskacılıkla uğraşmak,
    Cin çıkarma, büyü önleme görüntüsü altında cinlerle iletişim
    gibi yalana dayalı uygulamalar yapmak,
    Kur’an’da kendisinden Allah’a sığınılması istenen üfürükçülük
    yapmak gibi sapkınlıklardan sakınmaları gerekiyor.
    Cinlerin iman edip Allah’a tevekkül edenlere hiçbir
    nüfuzları, etkileri olmayacağından, hastalara tevhidî bilinç
    vermeye çalışmaları gerekir. Rukyeci geçinen ve bu işi meslek
    edinen kimseler, rukyecilik gibi bir mesleğin hiç tavsiye
    edilmediğini ve hele bugünkü uygulandığı şekilde hiçbir
    şekilde câiz olmadığını bilmeleri gerekiyor.
    Şa’bi, Katade, Said b. Cübeyr ve diğer bazı âlimlere göre
    ise, rukye tedavisi mutlak şekilde mekruhtur.181 Onlara göre;
    sihir şâibesi olmamak şartıyla ruhî ve bedenî kurtuluş için
    tesirli duâlarla kişinin kendi kendisine rukyesi (okuyup
    üflemesi) câiz olmakla beraber, istirkâ yani kendini başkasına
    okutmak, okuyup üfleme talep etmek, Allah’a sığınıp
    duâ etmek için başkasının aracılığını dilemek manasını
    içine almış olması itibarıyla dinen hoş görülmüş değildir.
    Hele bugünkü uygulamalar kesinlikle câiz değildir.
    181 Hasan Karakaya, İslam Akaidi, s. 226
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 101~
    KUR’AN’DA RUH SAĞLIĞI, PSIKOLOJIK DENGE VE
    HUZUR
    Kur’ân-ı Kerim, hastalık nedenleri olarak rûhî etkilere
    büyük ölçüde yer verir. Üzüntü ve rûhî bunalımları hastalıkların
    baş nedeni sayar: “Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yusuf’u
    ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!”182 Hastalıkların
    nedenlerini genellikle rûhî etkenlerde gören Kur’an, ruh
    hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları özellikle
    psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir. Ruh
    hastalıkları daha çok, sıkıntı, elem, çatışma, kaldıramayacak
    kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.
    Kur’an Allah’a, kadere, âhirete imanı, tevekkül ve sabrı
    emrederek, ruhsal gerilimleri hafifletici, sıkıntıları giderici,
    bunalımları yok edici esaslarıyla psikoz ve nevroz gibi hastalıkların
    büyük ölçüde önüne geçer.
    Kur’anda ruhsal hastalıkları önlemeye yönelik genel
    esaslar vardır: “De ki: ‘Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım,
    Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları
    bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan ve çok merhamet
    edendir.”183
    “Sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umut keser?”
    184
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, yine O’ndan
    başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse,
    O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından
    dilediğine verir. O bağışlayan, merhamet edendir.”185
    182 12/Yûsuf, 85
    183 39/Zümer, 53
    184 15/Hicr, 56
    185 10/Yûnus, 107
    Ahmed Kalkan
    ~ 102~
    Kur’an, insanın ruh sağlığının esası olan iç huzurunun
    sağlanması yolunda somut adımlar atar.
    Bu somut adımların başında “zikrullah” gelir.
    İman eden insanlar Allah’ı zikredip anmakla, Allah’a
    bağlılıklarını hissetmekle iç huzuru elde ederler.
    Yalnızlıktan doğan tedirginlik ve gerginlikten
    kurtulurlar. Bu iddiâyı özellikle hastalar ve yaşlılar
    üzerinde yapılan gözlemler isbat etmektedir.
    Yalnız kimselerin “zikrullah”ın verdiği iç huzuru
    sâyesinde psikolojik bir dinamizm kazandıkları
    görülmüştür. Ruhun dinçleşmesi insan bedenine de
    müsbet bir şekilde yansımaktadır.
    Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifâdesini buluyor:
    “Onlar iman eden ve Allah’ı zikretmekle gönülleri huzur
    bulan kimselerdir. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmekle gönüller
    huzur bulur.”186
    Bu âyet-i kerimede, ancak Allah’ın zikriyle gönüllerin
    mutmain olup huzur bulacağı belirtiliyor. Gönüllerin huzur
    bulacağı, doyuma ulaşacağı zikir; Kur’an okumak, namaz
    kılmak, sübhânallah, elhamdü lillâh, Allahu ekber, lâ ilâhe
    illâllah gibi ifâdelerle Allah’ı hatırlayıp anmak, Allah’la beraber
    olmak veya Allah’ı kalpte ve zihinde tutmaktır. Allah’ı
    zikir, insanın gönlüne sevinç ve huzur verir.
    Sıkıntı, bunalım ve huzursuzluklar ise ruh sağlığını tehdit
    eden en büyük etmenlerdendir. Bu etmenlere ve bunları
    doğurabileceği psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur’an reçetesi,
    “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder.
    186 13/Ra’d, 28
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 103~
    Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin
    O’nun koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu
    verir; bağış umudu güçlenir, içinde gönül rahatlığı oluşur,
    üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ın
    zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”187; “Allah’ı çok zikredin;
    umulur ki bu sâyede kurtulursunuz.”188
    Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde
    huzur ve sükûnet yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk
    Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır,
    rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve
    Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.”189
    Allah’ı zikretmeyen kâfir veya gâfiller, dünyada da ıstırap
    ve stresden, bunalım ve şikâyetlerden kurtulamaz,
    huzûr-ı kalp denilen saâdeti yakalayamaz. Ve esas mutluluğun
    âhirette olduğunu bilen ve unutmayanlar için, bu istekleri
    de zikir sâyesinde olacaktır: “... Allah’ı çok zikreden
    erkekler ve zikreden kadınlar için Alla bir mağfiret ve büyük
    bir mükâfat hazırlamıştır.”190 Şeytanın vesvese ve tuzaklarına,
    haramları güzel gösterip mü’mine Allah’ı ve kendisinin
    müslümanlığını unutturmasına karşı en etkili silâh; kişinin
    diliyle, kafasıyla, gönlüyle ve her organı aracılığıyla yaptığı
    eylemleriyle zikretmektir, duâ etmektir.
    Allah’ın zikri, kulunu kendine yaklaştırır, onu gözetimine
    alır, nimet ve rızâsıyla dolar, kendini güven ve huzur
    duyguları kaplar. Zikir, kesinlikle ruhu canlandırır. Allah’ın
    rızâsı ve bağışı yolunda umudunu güçlendirir, rahatlama
    ve mutluluk duyguları verir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Allah’ı
    187 13/Ra’d, 28
    188 62/Cum’a, 10
    189 Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
    190 33/Ahzâb, 35
    Ahmed Kalkan
    ~ 104~
    zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidir.”191 Zikir, stres ve
    kaygıya sebep olan anlayış ve psikolojiyi giderir. Kalp, âdeta
    Allah’ı zikretmek için yaratılmıştır. Zikir, kalbin kasvetini,
    katılık ve karanlığını giderir; Gam ve kederi, hüzün ve
    tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır. Allah’ı zikreden
    insan, nimetlerin farkına varıp şükreden insandır, zikir
    ve şükrü yüzünden anlaşılan, devamlı tebessüm içinde
    olan kimsedir.
    Kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olabileceğini
    bildiren Ra’d sûresi 28. âyetini açıklarken,
    Bayraktar Bayraklı şunları söyler: “Âyette
    yer alan “zikir” kavramı, Allah’ı anmak ve düşünmek
    mânâlarını ifade etmektedir. İnsanın Allah’ı
    düşünmek üzere yoğunlaşması, kalpte bazı değişimleri
    meydana getirmektedir. Bu değişimlerin en
    önemlisi, en dirini ve en kalitelisi, tatmin denen
    doyum merhalesini yakalamasıdır. “Kalp”, gelişme
    ve değişme süreci içinde daima yeni merhalelere geçer
    ve geçmeye de âşıktır. Doyuma ulaşmadan, onu
    daha aşağı bir seviyede tutmak ve onu orada hapsetmek,
    ona yapılacak en büyük zulümdür. Mânâsı
    değişim olan “kalp”, daima daha şerefli merhalelere
    uzanarak huzurunu bulacaktır. Madde âleminde
    duyulacak olan lezzet ve doyumun ötesinde
    daha kaliteli lezzet ve doyumların olduğunu kalp
    bilir ve daima onlara sevdâlı olduğunu insana hissettirir.
    Kalp ile akıl, beraberce ilâhî bilgi ve ilâhî
    nur sâyesinde bu merhaleleri aşmak isterler. Bu
    191 Buhârî, Deavât 67
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 105~
    merhalelerin en sonu, Allah’ı düşünerek varılan
    doyum noktasıdır. Kalp o noktada bir karara ulaşır.
    Bütün değişimlerden geçerek değişmeyene ulaşma
    merhalesi dediğimiz bu mertebe, mutluluğun en
    son noktası olmaktadır.”
    Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir
    ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can
    katan merhemdir. Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine,
    yalnızlıkları ebedi ve bitmez dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí
    ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları giderir, endişeleri
    umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz
    gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine
    Allah’ı bilme, takdir etme, önünde kul olarak eğilme
    ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini verir. İnsan, zikir
    sâyesinde, iç dünyasında oluşan huzur, sükûnet, doygunluk,
    tatmin ve ilâhî aydınlığın yardımıyla, hayatın geçici ve
    iğreti çemberini yarıp zorlukları aşarak, geldiği yer olan
    ana vatanı, baba ocağı Cennet’e geldiği gibi saf ve temiz bir
    şekilde geri dönme imkânını elde eder. Zikirle insan ayrı
    bir güç ve olgunluk kazanır. Allah’ın da insanı zikretmesi,
    ancak kişinin gereği gibi Allah’ı zikretmesiyle mümkün
    olacaktır.192 İnsan, Allah’ı zikretmez, unutursa; Allah da onu
    terkeder, hidâyet ve rahmetini keser; yani mecâzi anlamda
    Allah da onu unutur:
    “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu!”193
    Zikir çeşitlerinin en üstünü, Kur’an okumaktır. Bu yüzden,
    kalbin temizlenmesinde, psikolojik problemlerinin
    çözümünde ve ruhun şifa bulmasında büyük yeri vardır.
    192 2/Bakara, 152
    193 9/Tevbe, 67
    Ahmed Kalkan
    ~ 106~
    “Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz.
    Zâlimlerin ise ancak hüsrânını/ziyanını artırır.”194
    “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine
    bir şifâ, mü’minler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.”195
    “... De ki: ‘O, iman edenler için hidâyet/doğru yolu gösteren
    bir kılavuzdur ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince, onların
    kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır...”
    196
    Günahların bağışlanması, Cehennemden kurtulmak,
    Cennete girmeyi başarmak için Kur’an okumanın faziletini
    ortaya koyan hadisler, günahkârlık duygusundan doğan
    nefisteki stresten kurtulmak için, Kur’an’ın çok önemli bir
    ilaç olduğunu gösteriyor. Kur’an, yalnızca günahkârlık hissinden
    dolayı insanın içinde oluşan gerginliğin değil; aklî
    ve psikolojik bunalımlar ve ruhî rahatsızlık durumlarının
    hepsi için bir ilaçtır. Kur’an, kalplerde olanın, gönüllerdeki
    şüphe ve aşırılıkların şifasıdır.
    Onda hakkın bâtılı nasıl giderdiğinin, eşyayı olduğu gibi
    görmeyi sağlayan bilgi, düşünce ve kavramayı bozan şüphe
    hastalıklarını nasıl yok ettiğinin açıklaması vardır. Onda
    hikmet, korkutma, özendirme ve kalbin iyi olmasını sağlayacak
    ibret alınması gerekli şeyleri hikâye etme yollarıyla
    güzel öğüt verme vardır. Kalbi kendisine yararlı şeylere
    teşvik eder, zararlı olacak şeylerden uzaklaştırır. Kalp, daha
    önce yanlışın bağımlısı, doğrunun düşmanı olsa bile, böylece
    doğruyu sever, yanlıştan nefret eder.
    194 17/İsrâ, 82
    195 10/Yûnus, 57
    196 41/Fussılet, 44
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 107~
    Kur’an, bozuk irâdenin nedeni olan hastalıkları giderir.
    Kalp düzelince, irâde de düzelir, yaratıldığı hale, fıtrata döner.
    Ayrıca beden de normal haline kavuşur. Vücudun, gelişim
    ve güçlenmesi gibi kalp de, temizleyici ve güçlendirici
    olmaları sebebiyle iman ve Kur’an’la beslenir. Kalbin gelişmesi,
    bedenin gelişmesi gibidir.
    Müslüman, Allah’ın zikrine devam ettiği zaman, kendisinin
    Allah’a yakın, O’nun himayesi ve gözetiminde olduğunu
    hisseder; bu durum da, içinde metânet ve güce bağlı
    bir şuur ile güven, dinginlik ve mutluluk duymasına neden
    olur. Allah’ın zikri, insanın gönlünde güven ve tatmin hissi
    uyandırdığı için, hayatın sıkıntı, zahmet ve tehlikelerinin
    önünde zayıflık ve âcizlik duyulduğu ve hiçbir güvence ve
    yardımcı bulunamadığı zamanda, insanın hissettiği stresin
    ilacı olmaktadır.
    “Kim Benim zikrimden (Beni zikretmekten) yüz çevirirse,
    şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır (onun dar bir geçimi,
    geçim sıkıntısı vardır).”197
    Başta namaz olmak üzere bütün ibâdetler, zikirdir veya
    zikre yardımcı birer unsurdur. Namaz kılan kişi, namazda,
    her biri birer zikir olan tekbir getirmekte, Kur’an okumakta,
    tesbih etmekte, Allah’a hamd ü senâ etmektedir.
    “... Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikretmek için namaz
    kıl.”198
    Zikretmeyenler, ya da zikirden yüz çevirenler ebedî
    açlığa, doyumsuzluğa, mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve
    yalnızlığa mahkûmdurlar. Kur’an; bedenin, kalbin ve toplumun
    mutluluğunu şu veciz ifadeyle ortaya sermektedir:
    197 20/Tâhâ, 124
    198 20/Tâhâ, 14
    Ahmed Kalkan
    ~ 108~
    “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur
    (doyar).”199
    “İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek
    için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi
    mi?...”200
    DUÂNIN PSIKOLOJIK CEPHESI
    Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız
    şuur altına atılarak bizde umulmayan zamanlarda
    çeşitli buhranlara, çeşitli iç sıkıntılarına yol açar.
    Duâ ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir,
    içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı
    hafifletiriz. İçimize eşsiz bir rahatlık
    verir, gerginlikleri gideririz. Duâ ile kendimizi Allah’a
    daha yakın hissederiz. Duâsız bir insan, ışıksız
    bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın
    karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır.
    Duâ ile benlik duvarlarını aşabiliriz. Çünkü duâ,
    engel ve uzaklıklar tanımaz. Zaman ve mekânlar
    ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi Yüce
    Allah’ın sonsuz kudretine bağlama saâdetine ereriz.
    Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda
    iç varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle
    değil, Allah’ın sonsuz gücüyle iç ve dış düşmanlarımıza
    meydan okuruz.
    199 13/Ra’d, 28
    200 57/Hadîd, 16
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 109~
    Dolayısıyla duâ; ruhun, kalbin ve gönlün, kısacası insanın
    mânevî varlığının Allah’a yönelişidir. Duâ esnâsında
    insanın, bu yönelişe engel olan hususlardan ilgi ve alâkayı
    kesip duâ için hazır hale gelmesi gerekir. Duâ, çağırmak,
    dâvet etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza Rabbimizi
    dâvet edeceğimiz zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin
    rahatsız olacağı şeylerden iç mekânımızı temizlememiz
    gerekiyor. İçimizde O’na aykırı duygular olmaması gerekir.
    Meselâ, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu putu içinde
    taşıdığı müddetçe Allah’ı kalbine nasıl yerleştirecek?
    Evimize çok saygı duyduğumuz bir kimse geleceği zaman
    tedirgin oluruz. Bu tedirginliği “acaba gereken hürmeti,
    saygıyı gösterebilecek miyiz? Rahat ettirebilecek miyiz?
    Bu konuda bir yanlışlık yapar mıyız?” diye yaşarız. İşte
    Rabbimiz gibi, varlığımızın kendisine fedâ olduğu ve karşısında
    bir “hiç” olduğumuz varlık karşısında duâ ederken
    aynı his ve duyguları duymamız gerekir.
    Duânın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir.
    İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen
    makamında olduğu için, acziyet ve zaafını Allah’a arz
    etmeli ve duâ ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır.
    İhtiyaçlarını sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.
    Nevzat Tarhan, Duânın psikolojik faydaları konusunda
    şöyle diyor: “Kulluğunu anlayan, gücünün sınırlarını bilen
    bir kimse, duanın faydalarını hemen görür. Birinci faydası
    yalnız olmadığını hissetmesi, ikinci faydası ümidi ayakta tutabilmesi,
    üçüncü faydası bir şeyler yapabilme konusunda
    ilk adımı atmış olması, dördüncü faydası tüm gücü ile uyanık,
    dopdolu olabilmesidir.
    Ahmed Kalkan
    ~ 110~
    Ayrıca, psikolojik bütünlüğü bozulan ve kontrol duygusunu
    kaybetme hissi ile şiddetli sıkıntı yaşayan insan eğer
    zihinsel bir sığınak oluşturabilirse kaygısını azaltabilmektedir.
    İnsan gücü sınırlı, ihtiyaçları sınırsız, arzuları sonsuz olan
    bir varlıktır. Sınırlı gücü olan varlık, sınırsız, mutlak güç, irade
    ve ilim sahibi ile münasebet kurmaya niyet etmeli. Böylece
    ilahî güç tarafından korunduğu duygusu oluşur. Sınırsız
    güç kaynağı ‘’Kadir-i Mutlak”la bağlantı kurma arzusu sarsılmaz
    bir güven ortaya çıkarır. Böyle bir yöneliş ve yakarış,
    özlü ibadet anlamına gelir.
    Harwardlı Dr. Herbert Benson ‘’Handbook ofReligion and
    Health’’ isimli kitabında inanmanın hastalıklar üzerinde %
    60-90 iyileştirici etkisi olduğunu aktarmıştır.
    Benson, bu kitabında: “İbadetine düşkün ve düzenli dua
    eden insanlar daha seyrek hasta oluyorlar, hastanede kalma
    süresini dindarlık azaltıyor, kalp ameliyatı sonrası ölüm riski
    hiçbir dinî aktivitesi olmayanlara göre 14 misli daha az.’’
    tespitlerini yazmıştır. Dr. Benson son 30 yılını duanın insan
    fizyolojisi üzerindeki etkilerine adamış bir araştırmacıdır.
    Dua halindeki insanların beyin MR görüntülemelerinde
    kompleks aktivitelerin gerçekleştiğini de rapor etmektedir.
    Bu anlattıklarınız, günümüz insanının en çok mağdur olduğu
    konulardan biri olan stresi hatırlatıyor.
    Hasta kişinin Yaratıcının kendisine yardım edeceği
    inancı, O’na güvenme, yalnız O’na inanma, yalnız O’ndan
    yardım isteme duyguları, kendini O’na teslim etmesi yani
    inanç ve güven, iyileşme beklentisini artırıyor. İyileşme
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 111~
    beklentisinin artması, beyindeki serotonin, noradrenolin,
    noropeptid gibi ruh halini düzenleyen salgıları artırıyor. Bu
    salgılar da çeşitli yollarla savunma sistemini kuvvetlendiriyor.
    Böylece organizmamız kendi kendine yardım ve tamir
    işlevini başlatıyor.
    Dua ve ibadete yoğunlaşmış bir hastayı gören hekim, o
    hastanın iyileşme ihtimalinin daha yüksek olduğunu görür.
    Duanın kapı çalmak olduğunu, bir yöneliş olduğunu, iyi ve
    güzel olmaya zihinsel bir hazırlık olduğunu bilmek, olumlu
    sonuçlarını beraberinde getirir.”201
    İYILEŞMEK İÇIN MORALINIZIN İYI OLMASI
    GEREKIR
    Yüksek bir moralle birlikte maddî tedâvi için de mümkün
    olan her yola başvurmak gerekir. Bunun için ilk önce
    hastalığın doğru teşhisi gerekir. Bazen uzun süren hastalıklarda
    yanlış teşhis konabiliyor. Bunu yenmek için farklı,
    ama uzman doktorlara gidilebilir, iyi tahliller ve araştırmalar
    yaptırılabilir. Yanlış teşhis, hastalığın ilerlemesini
    ve tedâvisinin başarısızlığını netice verir. Doğru teşhisten
    sonra tedâvinin muntazaman sürdürülmesi gerekir. Bunun
    için de sürekli arayış içinde olunmalıdır. Çünkü, alternatif
    tıp denilen, farklı tedâvi usullerini bilmek, yeni gelişmeleri
    izlemek, kısa sürede iyileşmeyi sağlayabilir. Ağır ve uzun
    süren hastalıkların tedâvi giderleri çok fazladır. Bu konuda
    da arayış içinde bulunmak, sürekli fırsatları kollamak yeni
    ufuklar açabilir.202
    201 Nevzat Tarhan, Diyanet Aylık Dergi, Mart 2010
    202 Cemil Tokpınar, Hastalık Hikmet Deposu, Beyan 39, Mayıs 2002, s. 50
    Ahmed Kalkan
    ~ 112~
    Bitkisel ilâçların yan etkisi sıfıra yakın olduğundan, yan
    etkileri olan ve pahalı ilâçlar yerine onları tercih etmek gerekir.
    Hastayı huzurlu ve mutlu edecek davranışların, duâ ve
    ibâdetlerin insan psikolojisi üzerinde çok büyük olumlu etkileri
    vardır ve fiziksel hastalıklar dâhil her çeşit rahatsızlığın
    kesinlikle psikolojik boyutu vardır. Yaşadığımız zaman
    diliminde psikolojik hastalıklar, fiziksel hastalıklardan
    daha yaygın. Bu tür rahatsızlıkların ıstırabı ve olumsuz etkisi
    de daha büyük olduğu gibi, fiziksel hastalıkların birçoğunun
    ortaya çıkması, iyileşme süreci ve şiddeti de kişinin
    ruhsal durumuyla bire bir irtibatlıdır. “Haberiniz olsun ki,
    vücutta bir et parçası vardır, o sağlam olursa bütün vücut
    sağlam olur, o bozuk/kötü olursa bütün vücut bozuk olur.
    Dikkat edin o kalptir.”203 hadisini konumuz yönüyle de değerlendirebiliriz.
    Devamlı olarak sabır, şükür, duâ ve arayışla morali yüksek
    tutmak gerekir. Moral; sevinç, mutluluk, huzur ve gülümsemek
    demektir. Ağır bir hastalık geçiriyorsanız, ne yapıp
    edip sizi üzüntüye sevkedecek unsurlardan uzak durmalı,
    sizi sevindirecek yolları keşfedip uygulamalısınız. Tek
    başına “tebessüm”ün bile en zor hastalığı iyileştirdiği çokça
    görülen olaylardandır. Ağır hastaya kesinlikle kızmadan,
    onu kırmadan, sürekli iyi davranmak, güleryüzlü ve tatlı
    dilli olmak gerekir. Eğer hasta duâ ve tevekkülle kendisini
    besliyorsa iki kat mutlu olur.
    203 Buhâri, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 113~
    RUKYECILIK AYRI ŞEYDIR; HASTANIN KENDISI
    VEYA YAKINLARININ DUÂ ETMESI AYRI
    DUÂ ILE TEDÂVI; HASTA İÇIN DUÂNIN ÖNEMI
    Doktora gidip tedâvi olmak, hastalığın ilâcını bulup kullanmak
    önemlidir, ama bunun yanında Allah’a duâ edip
    O’ndan şifâ dilemek de ihmal edilmemesi gereken öneme
    sahiptir. Hz. Muhammed (s.a.s.), hastalık ânında hem kendisi
    için, hem de âilesi için duâ ettiği gibi, kendisine gelen
    bazı hastalara da duâ etmiş ve duâ etmelerini tavsiye etmiştir.
    Çünkü duâ, hem şifâ kaynağını doğru bilip O’na yönelmeye,
    sabır, kader ve tevekkül gibi inanç ve sâlih amelle
    ilgili prensiplere kapı açar, hem ibâdet sevâbına ulaştırır ve
    hem de en azından hasta için çok önemli olan ruh sağlığına
    büyük katkıda bulunur. Duâ, insana moral verir. İnsan gönülden
    duâ eder de duâsının kabul edileceğine inanırsa bu
    hal, ondaki ruh gücünü, hastalığa karşı savunma sistemini
    faâliyete geçirir. Yani insanın moral gücünü işleve geçiren
    duâ, vücutta da bir doping yapar. Zaten Yüce Allah, insan
    organizmasını son derece mükemmel yaratmış, dışarıdan
    gelecek mikroplara karşı gayet güzel, düzenli bir savunma
    sistemiyle donatmıştır. Ama bu savunma sistemi tam çalışmazsa
    hastalıklar başgösterir. Bedende mikroplara karşı
    antikorlar vardır. İşte duâ, bu savunma sistemini tam kapasite
    ile işler duruma sokabilir. Psikologlar, psikiyatristler,
    duânın moral gücü üzerindeki olumlu etkisini tecrübe
    etmiş ve kanıtlamışlardır.
    Normal insan beyninin, ancak % 7-10 kadar bir kapasitesi
    kullanılmaktadır. Beynin % doksanı kullanılmamaktadır.
    En zekî insanlarda bile kapasite kullanımı, %12-15’i
    Ahmed Kalkan
    ~ 114~
    geçmez. Belki peygamberlerde ve Allah’ı hakkıyla tanıyan
    takvâ sahibi mücâhid âlimlerde daha yüksek oranda beyin
    kapasitesi kullanılınca basîret, ferâset, hikmet, irfan dediğimiz
    açılımlar olmaktadır. İhtimal ki, bedendeki savunma
    sisteminin de tamamı kullanılmış olsa, insan vücudu, her
    hastalığı yenebilir. İşte duânın, savunma sistemi kapasitesini
    arttırmada büyük rolü vardır.
    Peygamberimiz’in hadislerine ve uygulamalarına
    bakarak rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah’tan
    şifâ istemek için duâ etmek ve âyet okumak câizdir,
    güzeldir. Ama, Peygamberimiz’in ve ashâbın
    hastaya nüsha (muska) yazdıklarına veya muska
    taşıdıklarına veya buna cevaz verdiklerine dâir
    hiçbir delil yoktur. Şifâyı Allah’tan değil de, afsuncudan,
    muskacıdan beklemek, Allah’a tevekkülü
    bırakıp üfürükçülerin peşine düşmek de câiz
    değildir. Duâ ve Kur’an okumak, ruhsal bir telkin
    ve tedâvidir, duâ, şifâ vermesi için Allah’a niyazdan,
    yalvarmadan ibârettir. Şifâyı veren Allah’tır.
    Bunun ötesinde muskacılık, üfürükçülük yapıp bu
    yolla geçim sağlamak, İslâm dinine ve Peygamber
    yoluna aykırıdır. Muska yapanları görüp onların
    şahıslarında müslümanlıkla alay edenlerin câhilliğine
    şaşmamak mümkün değildir. Bunlar, İslâm
    dininin muskacılığı, üfürükçülüğü emrettiğini;
    muskacılığın, bir İslâm geleneği veya emri olduğunu
    sanarak İslâm ile alay etmeye kalkarlar.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 115~
    Onların bu tutumu, cehâletlerinin sonucudur. Düğümlere
    okuyup üfleyenlerden Allah’a sığınmayı emreden, büyüyü
    haram kılan, büyü yapanı da en ağır biçimde cezâlandıran
    İslâm dininin, muskacılıkla ve üfürükçülükle ilgisi
    yoktur. O telkinden yararlanıp cin çıkarttığını iddia edenler,
    yazdıkları muskaların mikroplu mürekkeplerini hastalara
    içirip onları daha da perişan durumlara sokanlar elbette
    günah işlemektedirler. Peygamberimiz (s.a.s.): Bir düğüm
    bağlayıp ona üfleyen büyü yapmış olur. Büyü yapan şirk
    koşmuş olur. Vücuduna muska asan, ona havâle edilir (Allah
    ondan elini çeker, onu astığı muskaya bırakır).”204 buyurmuştur.
    Bununla birlikte, iyi niyetle bir hastalığa Allah’tan
    şifâ dilemek için okumak, duâ etmek böyle değildir, bunu
    üfürükçülük ve muskacılıkla, büyücülükle karıştırmamak
    gerekir. Her şey Allah’ın yasaları çerçevesinde olur. Allah’a
    gönülden bağlılık ve içtenlikle O’na duâ, nice darlıkları, sıkıntıları
    kaldırmaya; nice onulmaz hastaları şifâya kavuşturmaya;
    nice umutsuzlara gönül ferahlığı, umut ve yaşama
    şevki vermeye vesile olur.205
    SAVAŞIYORSANIZ YENECEĞINIZE İNANIN!
    Evham, gereksiz korku, telâş ve panik, bir hastalığı belki
    de on katına çıkaracak kadar zararlıdır. Kişinin Allah’ın izniyle
    hastalığını yenebileceğine inanması ve onu küçük görmesi
    gerekir. Eğer savaşıyorsanız, karşınızdakini yenebileceğinize
    inanmalısınız. Basit bir nezle veya grip hastalığına
    yakalandınız diyelim. Eğer onu gözünüzde fazla büyütür,
    çalışmaya isteksiz görünürseniz yataktan kalkamazsınız.
    204 Nesâî, Tahrîm 19
    205 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, c. 7, s. 496
    Ahmed Kalkan
    ~ 116~
    Ama onu yenebileceğinize inanır, azimli olursanız hastalığı
    ayakta atlatabilirsiniz.
    HASTALAR, DUÂDAN ÖNCE TEDÂVI OLMALIDIR
    Yüksek bir moralle birlikte maddî tedâvi için de mümkün
    olan her yola başvurmak gerekir. Bunun için ilk önce
    hastalığın doğru teşhisi gerekir. Bazen uzun süren hastalıklarda
    yanlış teşhis konabiliyor. Bunu yenmek için farklı,
    ama uzman doktorlara gidilebilir, iyi tahliller ve araştırmalar
    yaptırılabilir. Yanlış teşhis, hastalığın ilerlemesini
    ve tedâvisinin başarısızlığını netice verir. Doğru teşhisten
    sonra tedâvinin muntazaman sürdürülmesi gerekir. Bunun
    için de sürekli arayış içinde olunmalıdır. Çünkü, alternatif
    tıp denilen, farklı tedâvi usullerini bilmek, yeni gelişmeleri
    izlemek, kısa sürede iyileşmeyi sağlayabilir. Ağır ve uzun
    süren hastalıkların tedâvi giderleri çok fazladır. Bu konuda
    da arayış içinde bulunmak, sürekli fırsatları kollamak yeni
    ufuklar açabilir.206
    Bitkisel ilâçların yan etkisi sıfıra yakın olduğundan, yan
    etkileri olan ve pahalı ilâçlar yerine onları tercih etmek gerekir.
    Hastayı huzurlu ve mutlu edecek davranışların, duâ ve
    ibâdetlerin insan psikolojisi üzerinde çok büyük olumlu
    etkileri vardır ve fiziksel hastalıklar dâhil her çeşit rahatsızlığın
    kesinlikle psikolojik boyutu vardır. Yaşadığımız
    zaman diliminde psikolojik hastalıklar, fiziksel hastalıklardan
    daha yaygın. Bu tür rahatsızlıkların ıstırabı ve olumsuz
    206 Cemil Tokpınar, Hastalık Hikmet Deposu, Beyan 39, Mayıs 2002, s. 50-51
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 117~
    etkisi de daha büyük olduğu gibi, fiziksel hastalıkların birçoğunun
    ortaya çıkması, iyileşme süreci ve şiddeti de kişinin
    ruhsal durumuyla bire bir irtibatlıdır. “Haberiniz olsun
    ki, vücutta bir et parçası vardır, o sağlam olursa bütün vücut
    sağlam olur, o bozuk/kötü olursa bütün vücut bozuk olur.
    Dikkat edin o kalptir.”207 hadisini konumuz yönüyle de değerlendirebiliriz.
    “Ey Allah’ın kulları! Tedâvi olun, çünkü Allah, yarattığı her
    hastalık için mutlaka bir şifâ veya devâ yaratmıştır. Ancak
    bir dert müstesnâ; o da ihtiyarlıktır.” 208
    “Her derdin bir devâsı vardır. Onun için, derdin devâsı bulunduğu
    zaman o dert iyi olur.” 209
    “Allah Teâlâ hastalığı da ilâcı da indirmiş ve her hastalığa
    bir ilâç var etmiştir. Öyleyse tedâvi olun. Ancak, haram olan
    şeyle tedâvi olmayın.” 210
    Yaralanıp kanı kesilmeyen bir adam için Hz. Peygamber
    Benû Enmâr kabilesinden iki kişiyi çağırıp “Tıp ilmini hanginiz
    daha iyi biliyor?” diye sorunca, birisi “tıbbın faydası
    var mıdır?” diye sormuştu. O zaman Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurdu: “Derdi veren dermânını da vermiştir.” 211
    “Kim, âilesi emniyette ve vücudu sıhhatli olarak sabahlarsa,
    yanında günlük yiyeceği de bulunursa, sanki bütün dünya
    ona verilmiştir.” 212
    207 Buhâri, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107; İbn Mâce, Fiten 14
    208 Tirmizî, Tıb 2; Ebû Dâvud, Tıb 1; İbn Mâce, Tıb 1; Ahmed bin Hanbel, III/156
    209 Buhârî, Tıb 1; Müslim, Selâm 69, Fedâil 92; Ebû Dâvud, Tıb 1
    210 Ebû Dâvud, Tıb 11
    211 Muvattâ, Ayn, 16
    212 Tirmizî, Zühd 34; İbn Mâce, Zühd 9
    Ahmed Kalkan
    ~ 118~
    “Allah, sıhhatte ve âfiyette olmanı sever.” 213
    “İnsanlardan çoğunun aldandığı (kıymetini bilemediği)
    iki nimet vardır: Vücut sıhhati, boş vakit.” 214
    “Allah’a göre, kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı
    ve daha sevimlidir.” 215
    Rukyeciler Gibi Doktorluğa Soyunanlar:
    “Kim tıptan anlamadığı halde tabîblik (doktorluk) yapmaya
    kalkarsa, zararı kendisine ödettirilir.” 216
    Yapılmaması Gerekenler:
    “Bu (bulaşıcı vebâ) hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz
    zaman oraya gitmeyin. Hastalık sizin bulunduğunuz yerde
    ortaya çıkarsa ondan kaçmak için sakın o yerden ayrılmayın.”
    217
    “Muska asan, ona bırakılır (Allah ondan elini çeker).” 218
    “Yarasını dağlayan, afsun yaptıran tevekkülden uzak olmuştur.”
    219
    KUR’AN VE HADISLERDE HASTALIK VE DUÂLAR
    Allah, sığınılacak tek Rabdir. Çünkü O, kendisine
    sığınanı korumaya kadirdir, O’na karşı
    koymak imkânsızdır. İnsan, canlıların akıllısıdır.
    213 Tirmizî, Zühd 59
    214 Buhârî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1; Ahmed bin Hanbel, I/258
    215 Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Zühd 14
    216 Ebû Dâvûd, Diyet 23
    217 Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 98
    218 Tirmizî, Tıb 24
    219 Tirmizî, Tıb 14
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 119~
    Ama onun akıllıların hayırlısı (iyisi) olması, iman
    yönünden gelişmesine, Allah’a ibâdeti en kutsal
    görev bilmesine, Allah sevgisini ve rızasını da en
    yüksek gaye edinmesine bağlıdır.
    Şâfî olan, şifâ veren sadece Allah’tır. O, hastalanan
    kimseye şifâ verendir.220 Kur’an sûreleri
    ve âyetleri de, mü’minler için şifâ ve rahmettir.221
    Kur’an, doğru yolu gösteren bir kılavuz ve şifâdır.
    222 O, Rabbimizden bir öğüt, gönüllerde olan
    (dertlere) bir şifâdır, mü’minler için bir hidâyet ve
    rahmettir.223
    Kur’an, mü’minlerin imanlarını kuvvetlendirip224 onlara
    devâ olurken, münâfıkların da kalplerindeki hastalıklarını
    arttırmaktadır.225 Kur’an, zâlimler için şifâ olmak bir tarafa,
    onların yalnızca ziyanını arttırır.226 İman etmeyenler için
    Kur’an bir körlüktür.227
    Bazı yiyeceklerde şifâ olduğu ve bu şifâ kaynağında Rahmânî
    vahiy ve ilhâmın, İlâhî rahmetin olduğu da Kur’an’dan
    anlaşılmaktadır. Vahiy/ilham gereği meyvelerin her birinden
    yiyip onların içindeki özlerden bal çıkaran arının bu
    ürününde insanlar için bir şifâ vardır.228
    220 26/Şuarâ, 80
    221 17/İsrâ, 82
    222 41/Fussılet, 44
    223 10/Yûnus, 57
    224 9/Tevbe, 124
    225 2/Bakara, 10; 9/Tevbe, 125
    226 17/İsrâ, 82
    227 41/Fussılet, 44
    228 16/Nahl, 68-69
    Ahmed Kalkan
    ~ 120~
    “Allah’ım! Bedenime, gözlerime ve kulaklarıma sıhhat
    bahşet.”229
    Osman bin Ebi’l-Âs, müslüman olduğu günden beri vücudunda
    bir rahatsızlık hissettiğini söyleyince Hz. Peygamber
    (s.a.s.) ona: “Kendi elini vücudunda ıstırap duyduğun
    yerin üzerine koyarak üç defa ‘bismillâh’ de, yedi defa: ‘Eûzü
    billâhi ve kudretihî min şerri mâ ecidü ve ühâziru’ (Hissetmekte
    olduğum ve sakınıp sığınmağa çalıştığım şeyin şerrinden
    Allah’a ve O’nun kudretine sığınıyorum) de” buyurdu.
    Ben de bu şekilde yaptım ve Allah bendeki ağrıyı giderdi.
    Şimdi âileme ve başkalarına hep bunu tavsiye ediyorum.”230
    Hz. Âişe diyor ki: “Bir kimse hastalandığı zaman Rasûlullah
    onu sağ eli ile mesheder ve şöyle derdi: “Ezhibi’l-be’se
    Rabbe’n-nâsi, ve’şfi ente’ş-Şâfî lâ şifâe illâ şifâüke, şifâen lâ
    yüğâdiru sakamen’ (Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider.
    Şifâ ihsan et. Ancak Sen şifâ vericisin. Senin şifândan başka
    hiçbir şifâ yoktur. (Yâ Rabbi, bu hastaya) öyle bir şifâ ver ki,
    hasta üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın.)”231
    “Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyâret eder de
    onun başucunda yedi kere; ‘Es’elullahe’l-azîm Rabbe’l-arşe’l-
    azîm en yeşfiyeke (Büyük arşın sahibi Yüce Allah’tan
    seni iyi etmesini dilerim)’ diye duâ ederse, Allah o hastayı iyi
    eder.”232
    İbn Abbas (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre, Nebî (s.a.s.),
    hasta bir bedevîyi ziyâret etti. Her hastayı ziyâret ettiğinde
    229 Ebû Dâvud, Edeb 101; Ahmed bin Hanbel, V/42
    230 Müslim, Selâm 67; Tirmizî, Tıb 29, Deavât 125; İbn Mâce, Tıb 36; Ebû Dâvud, Tıb 19
    231 Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm 46-49; Ebû Dâvud, Tıb 18, 19; Tirmizî,
    Deavât 111; İbn Mâce, Cenâiz 64, Tıb 36, 39
    232 Ebû Dâvud, Cenâiz 8; Tirmizî, Tıb 32
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 121~
    yaptığı gibi ona da şöyle buyurdu: “Geçmiş olsun, hastalığın
    günahlarına keffâret olur inşâallah!” 233
    “Hangi müslümana hastalık isâbet ederse ağacın hazan
    vakti yaprakları döküldüğü gibi, Allah onun hatâ ve günahlarını
    döker.”234
    “Müslümana fenâlık, hastalık, keder, hüzün, eziyet ve iç sıkıntısından
    tutun da bir diken batmasına kadar uğradığı her
    musîbete karşılık Cenâb-ı Hak onun suçlarını ve günahlarını
    örter.”235
    Rasûlullah bir müslüman hastayı ziyâret etmiş, ona şöyle
    duâ etmeyi öğretmiştir: “Allahumme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ
    haseneten ve fi’l- âhireti haseneten ve gınâ azâbe’nnâr
    (Allah’ım, bize dünyada her çeşit güzellik ve iyilik ver,
    âhirette de güzellik ve iyilik ver ve bizi cehennem azâbından
    koru).”236
    “Kendisine isâbet eden bir zarardan dolayı sizden biriniz
    ölümü istemesin. Eğer mutlaka istiyorsa şöyle desin: ‘Allah’ım!
    Benim için hayat hayırlı ise bana hayat ver, ölüm hayırlı
    ise beni öldür.”237
    “Ölmek üzere olanlarınıza ‘lâ ilâhe illâllah’ demeyi telkin
    ediniz!”238
    233 Buhârî, Tevhid 31, Menâkıb 25, Merdâ, 10, 14
    234 Buhârî, Merdâ 13
    235 Müslim, Birr 52
    236 2/Bakara, 201; Tirmizî, Deavât 112
    237 Buhârî, VI/157
    238 Müslim, Cenâiz 1, 2; Ebû Dâvud, Cenâiz 16; Tirmizî, Cenâiz 7; Nesâî, Cenâiz 4; İbn
    Mâce, Cenâiz 3
    Ahmed Kalkan
    ~ 122~
    SÖZLÜ VE FIILÎ DUÂ
    Dille duâ, vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere
    yapışmadan sadece dille yapılan duâ ile
    yetinmek, sünnetullahı, Allah’ın kanununu bilmemek
    ve ona uymamak demektir. İslâm’ın yeryüzüne
    hâkim kılınması, sadece duâ etmekle olacak
    olsaydı, insanlar içerisinde duâsı en çok kabul edilmesi
    gereken Hz. Peygamber’di (s.a.s.). O bu kadar
    eziyetlere katlanmak yerine duâ ederdi ve görevini
    tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek
    yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine
    düşen sorumluluğu fiilî olarak yerine getirdi. Arkasından
    da ellerini açıp duâ etti. Allah da onu mahcup
    etmedi. Hastalıktan kurtulmak için de böyle.
    Sadece dille duâ yeterli olsaydı, Rasûlullah tedâvi
    olmaya gerek duymaz ve kimseye bunu tavsiye de
    etmezdi.
    Biz bu noktadan hareketle duâyı iki kısma ayırabiliriz:
    Fiilî duâ, Sözlü duâ. Fiilî duâ, kişinin herhangi bir arzusu
    karşısında elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade
    eder. Meselâ, hastasına Allah’tan şifâ dileyen kimsenin
    tıbbın gerektirdiği şeyleri, imkânları çerçevesinde yerine
    getirmesidir fiilî duâ. Bunu yerine getirmedikçe, ellerini
    açıp Allah’tan şifâ dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü Allah
    yeryüzündeki her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır.
    Gerçi Cenab-ı Hak, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz de
    verebilir, ama bunu beklemek, Allah’ın hayata koyduğu kanunlara
    aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 123~
    Sözlü duâ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah’tan
    yardım istemesidir. Fiilî duâ her zaman sözlü duâdan
    önce gelir. Ama ikisini birbirinden ayrı düşünemeyiz.
    Çünkü fiilî duâ bedenin eylemi ise; sözlü duâ da rûhun
    eylemidir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan
    bir varlıktır. İslâm, duâyı sorumluluktan veya işten kaçmak
    için emretmemiştir. İslâm’ın emrettiği duâ, tüm hazırlıklardan
    ve işten sonra yapılan duâdır. Ancak tüm hazırlıkları
    eksiksiz yerine getirdikten sonra “artık bu iş tamamdır”
    deyip de duâdan uzaklaşmak da yanlıştır. İşler ancak duâ
    ile tamam olur.
    Duâyı, sorumluluktan kaçan, tembel, acz içerisinde olan
    insanların ellerinden alarak sorumluluğun bilincinde olan
    ehil insanların ellerine verirsek, o zaman duâ bir anlam ve
    aksiyon kazanacaktır. Duâ mert çehrelerde güzellik kazanır.
    Hz. Ali gibi, kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken, dili
    âcizliğini, Allah’a yakarışını duyurur, gözleri yaş döker.
    VE DUÂ…
    Dr. Alexis Carrel diyor ki;
    “Dua dünyanın çekim kuvveti gibi gerçek bir kudrettir.
    Hiç bir tedavinin fayda etmediği vak’alarda insanların sadece
    dua gücü ile hastalıklarından ve melankoliden kurtulduklarını
    gördüm. Her gün içten gelen bir coşkuyla dua
    ederseniz yaşayışınızın bütün bütün değiştiğini sezersiniz.
    Dua bütün davranışlarınızda silinmez izler bırakır. Devamlı
    bir huzur ve iç ferahlığı vardır.”
    Gandhi daima dua eder ve şöyle söylerdi: “Dua ve ibadet
    olmasaydı çoktan çıldıracaktım.”
    Ahmed Kalkan
    ~ 124~
    Günde beş vakit namaz kıldığımız zaman Fâtiha okuduğumuzda
    ve her rekâtta bunu söylemiyor muyuz: “Yalnız
    sana ibadet eder yalnız senden isteriz.”239
    Kimin vermeye gücü var ki? Güç onun varlık o’nun. Onun
    verdiğini kimse geri çeviremediği gibi vermediğini de kimse
    veremez.
    DUÂ İBÂDETTIR; İBÂDETTE ASIL OLAN, İBÂDETI
    KIŞININ KENDISININ YAPMASIDIR
    Duânın özü, kişinin kendisini Allah’ın karşısında acziyet
    içerisinde hissedip O’na yönelmesi ve taleplerini O’na arzetmesidir.
    Zaten ibâdet, bir varlığa boyun eğmek, O’nun
    karşısında küçülmek, O’na itaat etmek manalarını içerir.
    Kısacası duâ ile ibâdet mana olarak aynı şeyleri ifade etmektedir.
    Biz her ne kadar duâ ile ibâdeti birbirinden ayrı iki olaymış
    gibi görüyorsak da aslında bu ikisi özde aynı şeydir.
    İbâdet olarak bildiğimiz namaz, oruç, zekât, hac gibi Allah’ın
    emirleri aslında duânın harekete dönüşmüş şeklidir.
    Bilindiği gibi Kur’an’da da geçen şekliyle Arapçada, namazın
    adı salât’tır. Fakat bu salât kelimesinin aynı zamanda
    duâ manasına gelmesi çok manidardır ve bir tesadüf değildir.
    Salât kelimesinin hem namaz, hem duâ manasına gelmesini
    şöyle izah etmek mümkündür:
    Namaz, tüm ibâdetleri bünyesinde toplayan ve insanla
    Allah arasındaki ilişkiyi en net ve sık bir şekilde (günde en
    239 1/Fâtiha, 4
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 125~
    az beş defa) sağlayan ibâdettir. Zaten duâ da Allah ile kul
    arasındaki bir diyalog idi. Yani her ikisi de kulu Allah’a bağlaması
    yönüyle aynı kapıya çıkıyor. Rasûlüllah (s.a.s.) bu
    konuda şöyle buyuruyor: “Duâ ibadetin ta kendisidir.”240
    Çünkü duâ ile kişi ihtiyacını teminde aczini idrak etmiş,
    bunu ancak her şeye kadir olan Rabbinin temin edeceğinin
    şuuruna ermiş ve bu sebeple O’na sığınmış olmaktadır.
    Esasen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Yine Rasûlüllah
    (s.a.s.) “duâ ibadetin özüdür, iliğidir.”241 buyurmak
    suretiyle duâ ile ibâdetin özde aynı şey olduklarına dikkat
    çekmiştir. Biz bu özü kulluk olarak ifade edebiliriz. Bu aynı
    zamanda insanın yaratılış amacı olmaktadır: “Ben cinleri ve
    insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”242
    Bizler kul olarak üzerimize düşeni yapmalı, gereken
    gayreti göstermeli, sebepler âleminde yapılacakları yaptıktan
    sonra ellerimizi açıp O’na yalvarmalı, halimizi O’na
    arz etmeliyiz. O şöyle buyuruyor: “Bizim uğrumuzda gayret
    gösterenleri Biz yollarımıza iletiriz.”243
    Kur’ân-ı Kerim, hastalık nedenleri olarak rûhî etkilere
    büyük ölçüde yer verir. Üzüntü ve rûhî bunalımları hastalıkların
    baş nedeni sayar: “Dediler ki: ‘Vallahi sen, Yusuf’u
    ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!”244 Hastalıkların
    nedenlerini genellikle rûhî etkenlerde gören Kur’an, ruh
    hekimliğinin önemine işaret etmiştir. İnsanları özellikle
    psiko-somatik hastalıklardan korumayı hedeflemiştir. Ruh
    hastalıkları daha çok, sıkıntı, elem, çatışma, kaldıramayacak
    kadar ağır yük yüklenme gibi nedenlerden kaynaklanır.
    240 Tirmizî, hadis no: 3247; Ebû Dâvud, Kitabu’d-Duâ, hadis no: 1479
    241 Tirmizî
    242 51/Zâriyât, 56
    243 29/Ankebût, 69
    244 12/Yûsuf, 85
    Ahmed Kalkan
    ~ 126~
    Ve bunun çözümünün de rukyecilerde olduğunu söylemez;
    psikolojik hastalıklara şifâ olarak Kur’an reçetesi,
    “zikrullah” ilâcını teklif ve tavsiye eder: “Onlar iman eden
    ve Allah’ı zikretmekle gönülleri huzur bulan kimselerdir. İyi
    bilin ki ancak Allah’ı zikretmekle gönüller huzur bulur.”245
    Bu âyet-i kerimede, ancak Allah’ın zikriyle gönüllerin mutmain
    olup huzur bulacağı belirtiliyor. Gönüllerin huzur bulacağı,
    doyuma ulaşacağı zikir; Kur’an okumak, dinlemek,
    sübhânallah, elhamdü lillâh, Allahu ekber, lâ ilâhe illâllah
    gibi ifâdelerle Allah’ı hatırlayıp anmak veya Allah’ı kalpte
    ve zihinde tutmaktır. Allah’ı zikir, insanın gönlüne sevinç
    ve huzur verir.
    Psikolojisi bozuk olanlara rukyeciler, imanî durumuna
    bakmadan hemen duâ edip kendilerine göre tedavi edeceklerine;
    o kişiler önce Allah’ın istediği gibi bir imana çağrılmalıdırlar.
    Rukyecinin okumasıyla değil; gerçek anlamda
    iman ederek iyileşebileceklerini, Kur’an’a iman etmeden,
    Kur’an’ın ahkâmı doğrultusunda yaşamadan Allah’ın sağlık
    ve afiyet vermesinin beklenmemesi gerektiği hatırlatılmalı.
    İmanî bir teslimiyet ve tevhidî bir bakış açısı kazandırmadan
    başkasının çıkarı için dilinin ucuyla yapacağı dua ile
    şifa aramaması gerektiği hatırlatılmalıdır.
    “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra
    derileri de kalpleri de Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap
    Allah’ın insanlar için gönderdiği bir rehber (huden)dir. Allah
    onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi de Allah saptırırsa
    ona hidâyet edecek yoktur.”246
    “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı
    kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi?
    245 13/Ra’d, 28
    246 39/Zümer, 23
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 127~
    Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman
    geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan
    birçoğu fâsık kimselerdir.”247
    “De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.”248 Bir
    ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifadır.”249 Hem ferdî hastalık, problem,
    stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı
    zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış
    tarihî ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan
    bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından açılmadan tutuluyor.
    Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an’a ve Önderimizin hayatına baktığımızda duâ olgusunun
    merkezî bir konum arzettiğini görürüz. Yüzlerce
    âyet, insanın Rabbiyle bağlantı kurması ve iletişime geçmesi
    diyebileceğimiz duâ örneklerinden oluşmaktadır. Aynı
    şekilde hadis külliyatında duânın önemine dikkat çekilmekte
    ve pek çok güzel duâlar bu eserleri süslemektedir.
    RUKYENIN FAYDA EDIYOR GIBI GÖZÜKMESI
    Cin çıkarma esnasında okunan duâların insanı o anda
    rahatlatması tamamen hipnozdur, bir nevi Plasebo etkisi
    göstermektedir. Kişi o şeye inandığı için plasebo gibi kişiye
    etki etmekte, bunu bilmediği için rukyeci veya cinci hoca,
    “Kuran’dan ilgili âyetleri okuduğum için benim vasıtamla
    247 57/Hadîd, 16
    248 41/Fussılet, 44
    249 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    Ahmed Kalkan
    ~ 128~
    Allah şifa verdi” diyerek kendini kandırıyor o anda. Abdulkadir
    Geylânî’nin kabrine götürün hasta olduğu zaman ve
    o kişi şifa bulacağına bütün gönlüyle inansın, büyük bir ihtimalle
    o kişi orada ciddi şekilde rahatlayıp gelir, belki hastalığını
    da yener. Bu, kabirdekinin kimliğiyle ilgili değildir,
    bir papazın kabrine de şifa burada diye inansın, mümkün
    aynı neticeyi alacaktır. Niye? Çünkü o inanç, beyni olumlu
    etkiliyor. Olay tamamen psikolojik etki, o kadar.
    Kur’an şifadır; burası kesin. Ama, bir ilacın içindeki
    prospektüsü okuyarak şifa beklenmez. O açıklama yazısını
    okuyup uygulayarak şifa beklenir. Kur’an ekonomiye şifalıdır;
    o konuyla ilgili ayetleri on kere, yüz kere okuyarak
    ekonomi kalkınsın diyemeyiz. Ekonomi ile ilgili ayetleri
    uygulayarak, meselâ faizin, hırsızlığın, yalancılığın, hilenin
    yasaklandığı ayetleri uygulayarak ekonominin şifa bulmasına
    dua etmiş oluruz.
    Plasebo etkisine gelince... Telkin diyelim bunun adına.
    Kişi, Adıyaman’a gidiyor, içkiyi bırakıp geliyor. Niye? Kendi
    kendisine içkiyi bırakmaya karar verdi, daha önce. Bu kararını
    kesinleştirdi ve Adıyaman artık onun için bir sembol
    oldu, zaten kafasında bırakmıştı. Bir cincinin, üfürükçünün
    medhini, övgüsünü duydu kişi, onun kendisine faydalı olacağına
    inandı, kapısından adımını atar atmaz, psikolojik
    olarak hastalığı belirli düzeyde iyileşecektir. Bu böyledir.
    Rukyeciler de bunu biliyor ve bundan yararlanıyor. Ama
    gerçekten Allah’a gönlünü açıp samimi olarak yalvaran
    kimsenin, öncelikle psikolojisi düzelir, her şeye gücü yeten
    bir kimseden yardım istediğini idrâk ederek iyileşmek için
    büyük bir adım atmış olur. O’nun yardım edeceğini düşünerek
    güçlenir, öncelikle manevi destek bulmuş olur. Sonra,
    Allah dilerse, olmazlar olur, kapalı kapılar açılır. Ama
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 129~
    elbette Allah her şeyi sebeplere bağlamıştır. Bazı şeyler yapılmadan
    dua uygun olmaz. Tarlaya tohum ekmeden ürün
    için dua etmek, ameliyatlık bir yaramız varsa, ameliyat olmadan
    şifa beklemek, Allah’ın sünnetine uygun değildir.
    RUKYECI GIBI BAŞKALARI DEĞIL; HASTA,
    KENDISI DUÂ ETMELI
    Kur’an ve Sünnet, Hasta veya Sağlıklı, Kişinin Kendisinin
    Duâ Etmesini Emreder
    “Kullarım sana, beni sorduğu vakit, de ki: Ben yakınım.
    Bana duâ edenin duâsını, bana duâ ettiği anda işitir, ona
    karşılık veririm. O halde kullarım da Benim dâvetime uysunlar
    ve Bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”250
    “Rabbiniz buyurdu ki. ‘Bana duâ edin, sizin için (duânızı)
    kabul edeyim. Şüphesiz Bana ibâdet (duâ) etmeyi büyüklüklerine
    yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.”
    251
    “Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden Sana
    sığınırım.”252
    “Eğer şeytandan bir kışkırtma seni dürterse, hemen Allah’a
    sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
    253
    250 2/Bakara, 186
    251 40/Mü’min, 60
    252 23/Mü’minûn, 97
    253 7/A’râf, 200
    Ahmed Kalkan
    ~ 130~
    “De ki: Duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”
    254 Gerçek böyle olduğu halde, yani insan istese de istemese
    de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber
    amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak,
    şuur haline dönüştürmektir. İnsan kendini Allah karşısında
    ne kadar muhtaç hissederse Allah’a o kadar yakın olur.
    Alexis Carrel: “Duâyı açıklamak zorundayım. Duâ yoksulluk
    ve aşktır” derken herhalde bunu kasdetmiş olmalı.
    İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık
    olmanın, dost olmanın ve O’na kul olmanın
    şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa
    insan, Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp
    atsa geriye kıymetli hiçbir şey kalmayacaktır.
    İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder
    ve insan Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
    İşte bu nedenle de; duâyı asıl geldiğimiz yer ile
    bizim aramızda doğal bir bağlantı aracı olarak algılamak
    ve onu, varlığımızın oluşumunda etkin
    olan herhangi bir faâliyetimiz gibi kabul etmek
    zorundayız. Bir başka deyişle, duâyı ruh ve cismimizin
    doğal bir pratiği, bir faâliyeti gözüyle bakmalıyız.
    İnsanın ilâh edindiği varlıkta aradığı vasıflardan biri
    de, onunla bir münâcaat gerçekleştirebilmektir. İnsanın,
    en mahrem bir şekilde kendisini açacağı varlık, Allah’tır.
    Hiç kimseye söyleyemediğini O’na söyler. Ancak gaye,
    254 25/Furkan, 77
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 131~
    sadece “açılmak”tan ibaret tek taraflı bir konuşma sürdürmek
    değil; karşıdakinden cevaplar, mutmainlikler, feyizler
    de alabilmektir. Böylece sıbğa (fıtrat, boya)sının özlemini
    gideren, ebedîlik karışık bir sohbete, fâni dünyada nâil olmaktır.
    Allah, O’dur ki, insanın diliyle yaptığı duâları işitir.
    Diliyle yapmasa bile, haliyle ifade ettiğini bilir. Hatta kalbinin
    en derin köşelerinde yatan arzularına da muttalî olur
    ve bütün bunların gereğini yerine getirebilir.
    Allah, kulunun duâ etmesini ister; bunu yapmazsa kendisine
    değer vermeyeceğini bildirir.255 Kendisini unutmuş,
    yabancı ellere düşmüş olanların hidâyete ermeleri için,
    “yalvarsınlar diye” musibetler gönderir.256 “Beni çağırın,
    Bana duâ ederek benden isteyin, duânıza icabet edeyim.”
    der.257; “İçten yalvararak, gizli gizli Rabbinize niyaz edin, O
    duâda aşırı gidenleri sevmez.”258 Hikmeti gerektirirse, kulunun
    faydasına göre istenileni verir O.
    Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve
    O’na niyazda bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah
    arasında bir diyalog anlamını taşır. Bir başka söyleyişle
    duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz
    kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi
    kendine yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve
    olmayan her insan duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır.
    Her insan, ruh ve beden ikilisinden oluştuğu için her ruh
    sahibi varlık için duâ gereklidir. “Rabbinize alçak gönüllü
    olarak ve yüreğinizin ta derinliklerinden için için yalvarıp
    gizlice, sessizce dua edin. Doğrusu O, aşırı gidenleri sevmez.”
    259
    255 25/Furkan, 77
    256 7/A’râf, 64
    257 40/Mü’min, 60
    258 7/A’râf, 55
    259 7/A’râf, 55
    Ahmed Kalkan
    ~ 132~
    “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin
    ve övülmeye lâyık olan ancak Allah’tır.”260
    Ebû Zer’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah azze ve celle buyurdu ki: ‘Ey
    kullarım! Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim müstesna.
    O halde sizi yedirmemi isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım!
    Benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız;
    o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım!
    Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız,
    yüksek bir yerde toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı
    şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine isteğini versem; bu,
    Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan bir
    iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir.”261
    Bir başkası için dua eden veya ettiği varsayılan birisi,
    Kur’an ayeti olarak, dua cümlesi şeklinde “Allah’ım beni affet!”
    demiş olsa gerçekten gönülden istese ve duası kabul
    olsa, Allah o duayı eden kimseyi affeder, kendisi için dua
    edilen kimse için böyle bir duadan bir fayda beklenilmez.
    Felak ve Nâs surelerini başkası için okumak da nasıl bir
    şeydir, kısaca tahlil edelim: “De ki: Sığınırım Felakın Rabbine...”;
    “De ki: Sığınırım insanların Rabbine…” Öncelikle Allah,
    tek tek bütün mü’minlere sesleniyor: “De ki…” Rukyeciler
    kendileri dua ettiği için, hasta mü’min bu emri yerine getirmemiş
    oluyor. Kim sığınıyor? Hasta mı, rukyeci mi? Kimden
    sığınılıyor? Cinlerden ve insanlardan olan şeytanların
    şerrinden. Vesvâsi’l-hannâs (sinsi vesveseci) olan Şeytanın
    şerrinden; “cinlerden ve insanlardan olan şeytanın şerrinden.”
    Zaten bu âyetler şeytanın özelliklerinde bahsediyor
    ve şeytanların insanlardan da olduğunu belirtiyor. Bir
    260 35/Fâtır, 15
    261 Müslim, Birr 55
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 133~
    insan, nasıl başkasının içine giremez ve ona musallat olamazsa,
    cinlerden olan şeytanın da insanın içine girip ona
    musallat olması, bu âyetlerden yola çıkarak düşünülemez.
    Ve bu âyetlerde kendisinden Allah’a sığınılan varlık olarak
    “üfürükçüler”den bahsediliyor. Rukyeci geçinenlerin çoğunun
    “üfürükçü” kategorisinde olmadığını iddia etmek,
    ispatı zor bir konudur. Kendilerinden Allah’a sığınılması
    gerekenler, senin için Allah’a sığınmış olacaklar, Allah’ın da
    böylesine şerli varlıkların senin yerine dualarını kabul etmesini
    bekleyeceksin, öyle mi?
    Felak ve Nâs Sûreleri, üfürükçülerin para karşılığı okuyup
    üfleyerek hastaların şifa bulmaları beklenen sûreler
    olarak kabul görüyor. Hâlbuki Felak ve Nâs sûreleri, anlamından
    koparılarak ve başkasının okuyup üflemesiyle
    şifa beklenecek sûreler değil; insan gerçekten inanarak,
    okuduklarını düşünerek, tasdik ederek okuduğunda şifaya
    kavuşacağı % 100 olan tevhidî iman, dua ve çözüm sûreleridir.
    Nasıl mı? Cevabı: “Felak ve Nâs Sûreleri, Köklü Bir
    Tedavidir” başlıklı yazıda.
    Bir başkasının, rukyeci veya üfürükçünün okuyuşu ise,
    bu etkileri kesinlikle oluşturmayacak, o, hastayı kandırmış
    olacaktır. Rukyeci bu sûreleri okurken, Rabbine kendisi sığınmış
    olacaktır. Hasta olana ne faydası olsun, onun “Ben
    sığınırım…” diye başlayan sûreleri okumasının? Okudukları
    kabul görse, kendisine faydası olacaktır; hastaya değil.
    Çünkü okuduğu sûrenin anlamları hastayla ilgili değil; okuyanın
    Allah’a sığınmasıyla ilgilidir.
    Ayrıca, rukyecinin para için, müşteri gibi gördüğü
    herhangi bir hastaya yönelik, ağzında tekerlemeye
    dönmüş ruhsuz şekilde telaffuz edilen dua
    Ahmed Kalkan
    ~ 134~
    metni ile hastanın duasını karşılaştıralım. Hastanın
    kendisi, iyileşmeyi candan isteyerek ve gönülden
    Allah’a dua edip yalvardığını düşünün bir de.
    Dilencilerin çoğunun kendinizden daha zengin
    olduklarını ve merhamet istismarcılığı yaptıklarını
    düşünerek dilencilerin hiçbirine para vermemeyi
    kararlaştırmış olun. Sonra bir dilencinin, sanatını
    kullanarak öyle yanık şekilde yalvarmasına şâhit
    oluyorsunuz ki, dilenciyi geçtikten sonra o yalvaran
    ses, sizi geri döndürebiliyor ve o sesin sahibine
    sadaka verme ihtiyacı hissediyorsunuz. Allah,
    samimiyetle gönülden yapılmış duâları kabul eder.
    Duâ edip karşılığını para olarak hastadan alan
    kimselerin formalite icabı sadece diliyle duâ kelimelerini
    mırıldanması “miş gibi yapması”… Hangi
    duânın kabul edilme ihtimali daha büyük olur? Elbette
    gönülden duâ edenlerin.
    Hastaya bir başkası okuyacaksa, hastanın en yakınlarından
    birileri okusun. Hastanın annesi veya kardeşi gibi
    şahısların hastayı cidden sevdiklerini ve iyileşmesini çok
    istediklerini ispatlar şekilde duâ etmelerini düşünün. Hastanın
    iyileşmesini candan isteyen kişilerin gönüllerini de
    işin içine katarak samimiyetle Allah’a duâ etmelerini karşılaştırın
    ve tercihinizi yapın. Her halde (her durumda)
    rukyecinin duaya benzemeyen üslûbunu tercih etmezsiniz,
    etmemelisiniz.
    Hz. Âişe de (r.a) Rasûlullah’ın (s.a.s) yatağına girdiğinde
    iki eline üfleyip muavvizât (İhlâs, Felâk ve Nâs) sûrelerini
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 135~
    okuduğu ve vücuduna sürdüğünü rivayet etmiştir.262 Vefat
    hastalığı sırasında Hz. Âişe, Rasûl-i Ekrem’e okuyup üflemiş
    ve onun eliyle bedenini meshetmiştir.263
    Kur’an’a göre yaratma, yönetme, mülk ve hâkimiyet Allah’a
    aittir. Ancak yaratılmışlar içinde insanın merkezî bir
    yeri ve önemi vardır. İşte insanın bu özelliğine işaret etmek
    için, Allah âlemlerin Rabbi olduğu halde bunu beyanla yetinilmemiş,
    ayrıca onun insanların Rabbi olduğu da belirtilmiştir.
    Çünkü insanı yaratan, onu akıllı, iradeli ve duygulu
    bir varlık haline getirip eğiten Allah’tır.
    HASTA OLARAK KIŞININ KENDISININ DUÂ
    ETMEYE İHTIYACI VARDIR
    Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve
    O’na niyazda bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah
    arasında bir diyalog anlamını taşır. Bir başka söyleyişle
    duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz
    kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür.
    Duâ, insanın kendi kendine yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız,
    mü’min olan ve olmayan her insan duâ eder. Çünkü
    duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden
    oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama,
    duâ edilmeye tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına
    rağmen, insanlar farklı mercîlere duâ edebilirler. Fakat
    herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi gereken bir
    gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet
    göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir.
    262 Buhârî, Deavât, 12
    263 Buhârî, “Ṭıb”, 32, 39; Müslim, “Selâm”, 51-52
    Ahmed Kalkan
    ~ 136~
    İnsan, sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan
    ve O’nsuz bir değeri olmayan bir varlıktır. Allah’ı kendi
    varlığının dışına taşırmaya çalışan insan, Allah’ın karşısında
    bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız olmasa Rabbim
    size ne diye değer versin?”264 Gerçek böyle olduğu halde,
    yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a
    muhtaç olmakla beraber amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak
    fark edip yaşamak, şuur haline dönüştürmektir.
    İnsan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından
    hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı
    kılmak ve Allah katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak
    için duâ etmeli. Duâ, ibâdet olduğu için sağlıklı ve huzurlu
    günlerinde de duaya devam etmeli. Hele hasta iken bile Allah’a
    kendimiz duâ etmezsek, Allah nazarında ne değerimiz
    olur ki… İbadetler bireyseldir, kendi duamızı kendimiz
    yapmalıyız.
    FELAK VE NÂS SÛRELERI; KÖKLÜ BIR TEDAVIDIR
    Felak ve Nâs sûreleri, vesveselerden, psikolojik rahatsızlıklardan
    korunmak için en önemli ilaçtır. Kesin çözümdür,
    sonradan faydası beklenecek bir duâ olmaktan öte,
    okur okumaz hemen faydası görülmeye başlanacak kesin
    bir tedavidir, köklü bir çözümdür. Nasıl mı? Anlamını tüm
    derinlikleriyle düşünerek, anlayarak inanarak okursanız,
    kendinizi tedavi etmiş olursunuz. Evet, bilgisayar CD’sinin
    okuması gibi anlamı bilinmeden isterse yüz defa okunsun,
    faydasını görmek zordur. Felak ve Nâs sûresini tekrar etmekten
    bahsetmiyorum; gerçekten Rabbimiz’in bu iki sûrede
    bahsedilen özelliklerini kabul edip inanarak, ondan
    264 25/Furkan, 77
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 137~
    ne konuda nasıl yardım istediğimizi düşünerek, en azılı
    düşman bile olsa, bizi düşmanlarımızdan koruyan bir sığınak
    ve kale olarak Rabbimiz’e sığınmış olsak, kendisine
    sığınılan o Rabbimiz bizi düşmanımızdan korumaya güç
    yetiremez veya bizi sığınağına kabul etmez mi? O ki, sadece
    bizim değil, tüm insanların Rabbi, eğiteni, tüm ihtiyaçlarını
    karşılayanı. Herkesin ihtiyacını karşılar da bizim ihtiyacımız
    olan sağlığı bize vermeye kadir değil mi? Tüm insanlara
    hükmünü geçiren melik olan, sultan olan Rab O. Tüm
    insanların meliki, yöneticisi, tek ilâhı. Çözümün kaynağı O.
    Kime sığınıyoruz, nasıl bir zâta müracaat ediyoruz? Bunları
    tefekkür edip inanarak O’na yönelen kulunu O boş çevirir
    mi hiç? Kabul etmeyeceği duâyı niye bizim okumamızı istesin?
    Yardım etmeyecekse, niye Bana sığının desin? Zaten
    O’nun bu vasıflarını kabul edip O’na yönelince insan tedavi
    olur. Bütün sıkıntıları o anda gider.
    Biz bu teslimiyet ve yaklaşımla okumadığımız için faydasını
    görmemiş olabiliriz. Bir de bu şekilde içselleştirerek
    okuyalım bu sûreleri: Psikolojik hastalıklar için okunması
    tavsiye edilen Felak ve Nâs sûrelerini kişi kendi rahatsızlığı
    için okursa hemen tedavi olmuş olur. Bu sûreler, İhlâs sûresiyle
    birlikte tevhidî bilinç sûreleridir. Bu sûreleri inanarak
    ve Allah’a gönülden duâ ederek okuyan kimse, ameliyatlık
    bir tedavi görmüş olur ve iyileşme ümidiyle belirli veya belirsiz
    zaman geçmesini beklemeden hemen Allah’ın izniyle
    iyileşir. Bu netice, bu koruyan sûreleri tam bir iman ve teslimiyet
    içerisinde ve samimi bir duâ edâsı içinde okumakla
    gerçekleşir. “Gul / De ki”: Allah böyle deyin dediğine göre, Allah
    kabul edeceği duâyı yapmamızı ister. “İnsanların rabbine
    sığınıyorum.” Kendisine sığınılan, kendisinden sığınılandan
    sığınan kimseyi korumaya gücü yeten biridir. Çünkü O tüm
    insanların Rabbidir. Aynı zamanda meliki, yöneticisidir,
    Ahmed Kalkan
    ~ 138~
    ilâhıdır. Bu vasıflara sahip sığınılan zât, sığınan kimseyi bütün
    zararlı ve şerli şeylerden korumaz mı hiç? Bu okuduğu
    âyetlerdeki kavramları doğru şekilde öğrenip “Rab”, “Melik”
    ve “İlâh” olan zâtın insan hayatında nasıl bir yer kapladığını
    ve Allah’ın nasıl her şeye hükmeden ve her şeye
    kaadir olduğunu imanla birlikte diliyle ve gönlüyle dillendiren,
    bu inancını tazeleyen kimsenin zihninde ve gönlünde
    oluşan bütün korkular, rahatsızlıklar, düzelmeyeceğini,
    şerli ve zarar verdiğini düşündüğü her şey küçülecektir.
    Kendisine sığındığı Allah’ın yardımını ve kendi kalesine
    sığınanları açıkta bırakmayacağını, onları koruyup gözeteceğine
    imanını vurgulayan kimse, bütün korku ve vehimlerinden,
    şeytanî düşüncelerin etkisinden kurtulacaktır. Eğer
    düşüne düşüne, inana inana okursa Felak ve Nâs sûrelerini
    okuduğu anda psikolojik açıdan tedavi olmuş olur.
    Ne diyoruz, nasıl sığınıyoruz Rabbimize Felak ve Nâs sûreleriyle?
    FELAK SÛRESI
    “Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla!”
    1. Ey Müslüman! Tehlikelerle dolu şu hayat yolculuğunda,
    insanlığa dünya ve âhirette kurtuluş yolunu göstermek
    üzere de ki: “Ben, felak’ın Rabb’ine sığınırım. Gönderdiği
    Kur’an sayesinde inkâr ve cehalet karanlıklarını paramparça
    eden, böylece aklımı ve gönlümü iman ve Kur’an nuruyla
    aydınlatan yüce Rabbimin benim için belirlediği kulluk sistemini
    bireysel ve toplumsal hayatıma egemen kılarak O’nun
    himayesi altına girerim. Bunun için:
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 139~
    2. O’nun yarattığı şeylerin şerrinden O’na sığınırım.
    O’nun yarattığı ve kullanılış amacına göre hem hayır hem de
    şer olabilecek bütün varlıkları O’nun talimatları doğrultusunda,
    O’nun isteğine uygun bir şekilde kullanarak dünya ve
    âhiret tehlikelerinden korunurum.
    İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde
    şer olur. Allah için yapılan her meşrû amel hayır;
    bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah
    Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun
    olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa
    şer olur. Olaylara ve fiillere “hayır” veya “şer” gibi
    bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü
    olmalıdır. Bu ölçü, ancak “din”dir.
    Hayır ve şerrin ölçüsü bellidir: Allah’ın râzı olacağı şeyler
    hayır; râzı olmadıkları da şer. Hayrın tümü elinde olan
    Allah (3/Âl-i İmrân, 26; Müslim, Müsâfirîn, 20) sadece hayırlı
    şeyleri emreder ve şerleri yasaklar; O’nun her emrettiği
    hayırdır; yasakladığı her şey de şer. Haramlara hayır
    denilemeyeceği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram
    olan şeyler de hayır değildir. Mü’minin ölçüsü, nefsi/hevâsı
    değildir. O, duyu ve duygularının, hevâsının değil; Allah’ın
    kuludur. Hoşlandığı ve hoşlanmadığı her konuda Rabbine
    itaat edecektir müslüman. İmanı oranında duyu ve duygularını
    da selim kılacak, onları da Rabbine teslim edecek,
    o zaman nefis de mutmain olacak, Rabbinin emirlerinden
    râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. O anda, Allah’ın
    emirlerindeki hayrın hikmetlerine vâkıf olacaktır.
    Hayır sanılan şeyler, ancak Allah rızâsı gözetilerek yapılırsa
    hayır sayılır. Helâl yoldan kazanılmayan para, kişi
    Ahmed Kalkan
    ~ 140~
    için hayır olmadığı gibi; mal ve servet, ne kadar çok olursa
    olsun, Allah’ın rızâsı olmayan yerlere harcanırsa yine hayır
    değil; şer olur. Gerçek hayır, neticesine göre hüküm alandır.
    Hoşlanmadığımız şeyleri Allah hayırlı kılmış olabilir.265 Hayırlı
    bir ümmet/toplum olmanın yolu, hayırlara yapışmakla
    olacaktır; Kur’an bunun şartlarını açıklar.266 Müslüman,
    Allah’ın hayır olarak gösterip emrettiğine teslim olmalı,
    kendisi ve insanlık için hayrı istemeli, hayırda yarışmalı,
    insanları hayra teşvik etmeli, Allah’ın yasakladığı her çeşit
    şerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmalıdır.
    Hastanın durumuna göre ilaç verilmesi gerektiği bir vâkıadır.
    Aynı doktor, bir hastaya su içmeyi yasaklarken, başka
    bir hastaya bol su içmeyi tavsiye eder. Hatta aynı hastaya,
    bir zaman yasakladığı bir şeyi başka bir zaman tavsiye
    edebilir. Bu durum, doktorda çelişki ile izah edilemez.
    3. İnsanlığın başına bir kâbus gibi çöken inkâr ve cehalet
    karanlığının şerrinden O’na sığınırım. Gerek bâtıl ideolojilerle,
    gerek din adına uydurulan bid’at ve hurâfelerle
    yıkıma uğratılan gönüllerin yeniden iman nuruyla aydınlanması
    için “Kur’an eğitimi” seferberliği başlatarak her türlü
    bağnazlığa, cehâlete, hurâfeye karşı topyekûn mücadeleye
    girişirim.
    4. Düğümlere üfleyen üfürükcülerin şerrinden O’na sığınırım.
    Cincilik, muskacılık, kâhinlik, medyumluk, falcılık,
    astroloji gibi safsatalarla halkı aldatan sahtekârların,
    şeytanî taktiklerle kitleleri uyutarak hakkı bâtıl, bâtılı
    hak göstermeye çalışan “büyücülerin”, erkeklerin nicelerini
    265 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 19
    266 3/Âl-i İmrân, 110
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 141~
    yoldan çıkaran kadınların büyüleyen tavırları, yani aklı
    devreden çıkaran işvelerinin, yaldızlı kelimelerle insanların
    gözünü boyayarak gerçekleri çarpıtan sözde bilim
    adamlarının, türlü yol ve yöntemlerle kitleleri uyuşturup
    yönlendiren güç odaklarının, şerrinden Allah’a sığınırım.
    5. Ve kıskançlığının etkileri ortaya çıktığı zaman, kıskancın
    şerrinden Allah’a sığınırım. Kin, haset, kıskançlık, çekememezlik
    ve benzeri ahlâki zaaflara düşmekten ve böyle
    kimselerin şerrine uğramaktan O’na sığınırım. İnsanı açgözlü
    bir canavara dönüştüren kin, haset, kıskançlık, çekememezlik
    gibi ruhsal hastalıkların tedavisi için Allah ve âhiret
    inancını yaygınlaştırırım. Farklı ırklar, kültürler arasında
    kin ve nefret duyguları yerine barış ve kardeşlik duygularının
    egemen olması ve her alanda toplumsal adaletin sağlanması
    için çaba gösteririm. Ve bu mücadelemde beni başarıya
    ulaştırması için, tüm kalbimle Rabbime yönelir, O’ndan yardım
    diler ve yalnızca O’na sığınırım.
    İşte bunları başarabildiğim takdirde Allah’ın koruması
    altına girmiş, dünyada ve âhirette kurtuluşu hak etmiş olurum.
    267
    VE NÂS SÛRESI
    Bir önceki sûrede, kendilerinden Allah’a sığınmamız gereken
    kötülükler tanıtılmıştı. Burada ise, bu kötülüklerden
    kendisine sığınılan Allah’ın Rab, Melik, İlâh özellikleri vurgulanıyor
    ve bütün kötülüklerin kaynağı olan insan ve cin
    “şeytan”larına işaret ediliyor.
    267 Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Felak Sûresi meali.
    Ahmed Kalkan
    ~ 142~
    Rab, terbiye eden, yetiştiren, eğiten, hayatın programını
    yapan yetkili otorite demektir. Buna göre insanın yaptığı
    şeyleri ona yaptırtan, yapmadıklarını da yaptırtmayan güç
    onun Rabbidir.
    Melik ise hükümdar, kral, padişah demektir. Bu kelimenin
    kökünde, sahip ve hâkim olma anlamı vardır. Varlık
    O’nun olduğu için, varlık üzerinde yönetim hakkı da O’nundur.
    İlâh, kulluk ve itaate lâyık kutsal varlık, yani Allah demektir.
    Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla!
    1. Ey Müslüman! Dünyada ve âhirette kurtuluşa ulaşabilmek
    için Rabbine el açıp yalvararak de ki: “Ben insanların
    Rabbine, onları yaratan, besleyen, terbiye eden, yetiştiren,
    yöneten, yönlendiren ve koruyan Allah’a sığınırım.
    2. İnsanların mutlak Hükümdarına.
    3. Tüm varlıklara hükmeden, her şeyi kontrolü ve otoritesi
    altında bulunduran, kulluk ve ibâdete lâyık olan biricik
    İlâh’a, insanların İlâhına.
    4. O sinsi şeytanın şerrinden ki,
    5. Türlü taktik ve yöntemlerle hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermeye
    çalışarak insanların kalbine şeytanî dürtüler, kötü
    düşünceler fısıldayıp durur.”
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 143~
    6. Onlar zannedildiği gibi sadece “cin şeytanlarından”
    ibaret değildir. Bu şeytanlığı yapanlar hem cinlerden, hem
    insanlardandır.”
    Peygamber (s.a.s.) her gece yatağına girdiğinde avuçlarını
    birleştirir ve İhlâs, Felak, Nas sûrelerini okuyup avuçlarına
    üfler, sonra da ellerini vücudunun ulaşabildiği her
    tarafına sürer ve bunu üç kez tekrarlardı.268
    RUKYE ILE KARIŞTIRILAN ŞEYLER
    Rukye ile duâ karıştırılıyor.
    Peygamberimizin izin verdiği rukye ile, haram olan birçok
    uygulama karıştırılıyor.
    Peygamberimiz rukyeyi belirli bir zaman için bile olsa
    niye yasakladı? Medine ortamı ile bugünkü câhiliyye ortamı
    birbirine karıştırılıyor.
    İnsanı şirke götüren veya şirke ve haramlara benzeyip
    şirk ve haram yönüyle şüpheli rukye uygulamaları ile, şirkten
    uzak tevhidî duâlar karıştırılıyor.
    Karşılıksız olarak hastaları okuyarak tedavi etmek ile,
    birçok istismara açık şekilde bu işin ticaretini yapmak karıştırılıyor.
    Peygamberimiz zamanında rukye, cin çıkarma işinin
    aracı olarak kullanılmıyordu, Günümüzde insana musallat
    268 Buhârî, Deavât 12; Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Nâs Sûresi
    meali.
    Ahmed Kalkan
    ~ 144~
    olduğu iddiasıyla cin çıkarma aracı olarak kullanılan rukye
    ile sünnetteki rukye karıştırılıyor.
    Rukye, ibâdet değildir, tedavi şeklidir. Doğrusu da vardır,
    yanlışı da. Mubah olanı da vardır, haram olanı da. Câiz olanı
    da vardır, şirk olanı da. Ama, sünnet ve ibâdet olan duâ
    şekliyle karıştırılıyor.
    İbâdet olan duâya sonuna kadar tavsiye; içine câhiliye
    sözleri karışma ihtimali olan veya câhiliye anlayışı ile okunduğu
    veya okutulduğu ihtimal olan rukyeye sedd-i zerîa
    olarak yasak koymak; ikisini birbirine karıştırmamak…
    CIN, BÜYÜ, RUKYE KONULARINDA KUR’AN’DAN
    ANLAŞILANLAR
    Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratmış,269 ona
    çokça ikram etmiş, cinlerden üstün kılmıştır. “Andolsun Biz,
    Âdemoğullarını yücelttik, üstün ve saygıdeğer kıldık. Onları
    karada ve denizde (bineklerle ve araçlarla) taşıdık. Temiz
    şeylerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan
    üstün kıldık.”270; “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı”
    271
    Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi kimse yoktur. Cinler
    ve şeytan Allah’a rağmen, O’ndan habersiz ve Sünnetullahla
    bağlantısız bir güç sahibi değildir. Şeytana hitâben Rabbimiz
    şöyle der: “Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hiçbir
    269 2/Bakara, 30
    270 17/İsrâ, 70
    271 2/Bakara, 29
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 145~
    hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!”272 Bilindiği
    gibi; bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesine, mealler;
    “hâkimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, nüfuzu, etkili gücü,
    sulta, saltanat, musallat olma, etki, kandırma gücü, etkin
    gücü” şeklinde anlam vermişler. “Gerçek şu ki; şeytanın,
    iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde
    bir hâkimiyeti yoktur.”273 Bu âyette bahsedilen şeytandır.
    Şeytan, cinlerin en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu
    ise, diğer cinlerin daha büyük değildir.
    Yine, şeytanın ahiretteki itirafı: “İş bitirilince şeytan da
    diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben
    de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak
    bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de
    hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi
    kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.
    Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı
    kabul etmemiştim. Şüphesiz, zâlimlere elem dolu bir
    azap vardır.”274
    Kâinatta Sünnetullah denilen Allah’ın değişmez ve değiştirilemez
    yasaları hâkimdir. Her şey Allah’ın koyduğu bu
    kurallara, sebeplere bağlıdır. Sünnetullah, Allah’ın dosdoğru
    yolu, Allah’ın uyulan örneği, Allah’ın âdetidir. Allah’ın
    yasası, kanunu demektir. Allah’ın sünneti, Allah’ın hareket
    tarzını belirtmek için kullanılır. Sünnetullah, Allah’ın koyduğu
    toplumsal yasalar, toplumları yönetme yöntemidir.
    Sünnetullah ifâdesi, Kur’an’da beş âyette sekiz kez kullanılmıştır:
    33/Ahzâb, 38, 62; 35/Fâtır, 43; 40/Mü’min, 85; 48/
    Feth, 23.
    272 17/İsrâ, 65
    273 16/Nahl, 99
    274 14/İbrâhim, 22
    Ahmed Kalkan
    ~ 146~
    “(Bu) yeryüzünde büyüklük taslamaları ve kötü tuzak
    kurmaları (dolayısıyladır). Kötü tuzak ise ancak sahibine
    dolanır. Onlar öncekiler hakkındaki uygulamadan başkasını
    mı bekliyorlar? Sünnetullah’ta (Allah’ın sünnetinde) bir değişiklik
    bulamazsın. Allah’ın sünnetinde bir sapma da bulamazsın.”
    275
    Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Allah’ın birçok sünneti (sünnettullah)
    zikredilmiştir. “Onun yanında her şey bir ölçü
    iledir.”276; “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben onlara yakınım.
    Duâ eden Bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık
    veririm.”277; “Tevbe edip durumlarını düzeltenleri, gerçeği
    açıklayanları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul
    edenim, çok merhamet edenim.”278; “Siz şükreder, inanırsanız
    Allah size azâb edip ne yapacak! Allah şükrün karşılığını veren,
    (her şeyi) bilendir.”279 Yine, şu âyetler de sünnetullah’ın
    gereği olan örneklerdendir: 13/Ra’d, 11; 21/Enbiyâ, 34,
    35; 12/Yûsuf, 109; 36/Yâsin, 40.
    İnsan iradeli varlıktır; âhirette karşılığını görmek şartıyla
    dilediğini yapabilecek durumdadır. “De ki: ‘Hak, Rabbinizdendir.
    Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin...”280;
    “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.
    O hâlde, kim tâğûtu inkâr edip Allah’a iman ederse,
    kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah,
    hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”281
    275 35/Fâtır, 43
    276 13/Ra’d, 8
    277 2/Bakara, 186
    278 2/Bakara, 160
    279 4/Nisâ, 147
    280 18/Kehf, 29
    281 2/Bakara, 256
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 147~
    Allah kullarına zerre kadar zulmetmez. Daha büyük suçlular
    varken daha az suçluları cezalandırmaz. “Şüphesiz
    Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez…”282; “…Rabbin,
    kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.”283; “Allah buyurdu
    ki: ‘Ben zulmü kendime haram ettim; Onu, sizin aranızda da
    haram kıldım. Öyleyse sakın birbirinize zulmetmeyin!”284 Büyük
    günah işleyen fâsıklar, tağutlar, müşrikler varken onları
    cinleriyle cezalandırmayıp gariban mü’minlerin içine cinleri
    salmaz. Müslümanları cezalandırmak için asker olarak cinleri
    kullanmaz. Şeytanlar kendi dostlarına yaklaşır.
    Dünya ödül ve ceza yeri değildir. “(Allah), Din gününün
    (ceza ve ödül gününün) mâliki (gerçek sahibi)dir.”285; “Din
    günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle;
    “itaat, hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)”
    gibi anlamlara gelen “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü:
    Yapılan işlerin tam karşılığının verilip görüleceği hesap günü
    anlamına gelir. Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür.
    “Sonra din gününün ne olduğunu nereden bileceksin?
    O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı bir
    gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”286 Gelecekte, yapılan
    işlerin tam karşılığının verileceği son gün demektir. Bu
    günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
    “Tek bir çığlık. Birden bire gözleri açılıverecektir. ‘Eyvah
    bize!’ derler; işte bu, ceza ve hesap günüdür. Onlara, ‘İşte
    bu, yalanladığınız hüküm günüdür’ denilir.”287 Dünya imtihan
    alanı, âhiret ödül ve ceza yeridir. Cinlerle cezalandıracağı da
    Kur’an’da yer almaz. Cinler, Allah’ın mü’min kullarının günahlarına
    ceza veren görevliler değildir.
    282 10/Yunus, 44
    283 41/Fussılet, 46
    284 Müslim, Birr, 15, hds. no: 2577
    285 1/Fâtiha, 3
    286 82/İnfitâr, 17-18
    287 37/Saffât, 19-21
    Ahmed Kalkan
    ~ 148~
    Allah bir kimseye herhangi bir zarar verecek olursa,
    O’ndan başka o zararı giderebilecek yoktur. Cin çıkaranlara
    kimseyi Allah mecbur etmez. “Eğer Allah sana herhangi bir
    zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek
    yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek
    de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O,
    çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”288
    Allah izin vermeden hiçbir varlık insana zarar veremez,
    Allah’ın kalesine sığınan kimse, her türlü şerden uzak kalır.
    Allah’a iman eden, O’na tevekkül eden için O yeterlidir, kâfidir.
    “Allah kuluna yeterli değil midir?”289
    En zararlı cin şeytandır; onun da neye gücünün yettiğini
    Allah Kur’an’da açıklamıştır.
    Cinler hakkında Kur’an’da ve hadislerde bize lâzım olacak
    kadar bilgi ile yetinilmiştir. İnsanoğlunun gerekli-gereksiz
    merakı gereği, cinlerle ilgili nice uydurmalar din kılıfıyla
    da gündemleşmiştir. Bu konuyu istismar eden nice
    insan, dini küçük düşürme pahasına insanları çok eski zamandan
    beri sömürmektedir.
    Bazı insanlar, dinin ve aklın tasvip etmediği uygulamaları
    âyetlerden ve duâlardan geçinme mesleğini “Kur’an Terapisi”,
    “Furkan Rukye”, “Kur’an ve Hadis Rukyesi”, “Kur’an
    ve Hadislerle Şifa Merkezi” gibi adlar altında Kur’an kavramlarını
    mesleklerine âlet edip istismar etmekte ve sanki
    faziletli bir iş yaptıklarını iddia edebilmekte, selefin yolunu
    takip ettiğini söyleyenler de bunları desteklemektedir.
    288 10/Yûnus, 107
    289 39/Zümer, 36
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 149~
    Bir Müslümana “sende cin var”, “sen cinlenmişsin” demek,
    müşriklerin Peygamberimize söylediği benzer sözü
    çağrıştırmaktadır. “(O müşrikler) ‘Gerçekten sen cinlenmişsin’
    dediler.”290 Bu sözü hiçbir sahabi, içlerinden biri için
    söylememiştir.
    İnsanın bedeni hastalandığı gibi beyni de hastalanır;
    psikoloisi de bozulur, iç dünyası huzur ve tatminden uzak
    olabilir. Böyle bir durum, onun içine cin girdi diye hükmedilmesini
    gerektirmez.
    Psikolojik rahatsızlıklarda ne yapılması gerektiği
    Kur’an’da açık şekilde beyan edilmiştir. Bu konuda Kur’an’ın
    tavsiye ettiği duâ ve zikir çok önemlidir.
    Hasta olan kimsenin kendisinin duâ etmesi esastır. Rabbimiz
    duâ ettirmeyi değil; duâ etmeyi emretmiştir.
    Para ile Kur’an okumak, okunanı ibâdet olmaktan; para
    için başkasına duâ etmek de duâdaki ihlâstan insanı uzaklaştırır.
    Peygamberimizin hastalara duâsı O’na has bir durumdur.
    Meselâ kimse Hz. Ebû Bekir’e gidip de hastasına rukye
    yaptırıyor değildi.
    Rukyeyi ve özellikle rukye karşılığı ücret almayı yasaklayan
    çok sayıda hadis vardır. Âyetlerin de dünyevî değerler
    karşılığında satılmasını Allah yasaklar.
    Selef âlimlerini örnek aldığını, onların fetvasıyla amel
    ettiğini söyleyen rukyecilere sormak gerekir: Hangi selef
    290 15/Hicr, 6
    Ahmed Kalkan
    ~ 150~
    âlimi rukyeciliği meslek edinmiş, cin çıkarma seanslarıyla
    geçimini temin etmiş veya bunun meslek olarak geçim
    kaynağı görülmesine fetva vermiştir, söyleseler de biz de
    öğrensek. Bu işi meslek edinen, bundan geçinen bir tane
    selef âliminden bahsedilebilir mi? Bu işin Selefîlikle ilgisini
    kurmak için hem selefi tanımamak, hem bu mesleği tanımamak
    gerekir.
    Bir tasavvufî tarikatın şiş sokma gösterisi ne ise; rukyeci
    geçinenlerin cin çıkarma gösterisi de odur. Birini nasıl izah
    ediyorsanız, ötekini de öyle anlamalısınız. Videolar sayesinde
    olay bir şova dönüştürüldü. Roller o kadar içten oynanmaktadır
    ki, çok geçmeden Hollywood da bu sahneleri kullanır,
    korku filmi adıyla İslâm’la alay ederse şaşmamak gerekir.
    Müslümanların otoritesi olmadığı için bu ticaret, gittikçe
    rağbet görüyor. Meselâ Hz. Ömer zamanında bu hasta sömürücüleri
    bu tür meslek icrâ etseydi, o bunlara nasıl davranırdı?
    Öyle iddia edildiği gibi her üç-beş kişinin içine cin girmiş
    olsa idi, din bu konuda bu insanlara nasıl yardım edilmesi
    gerektiğiyle ilgili hükümler vaz ederdi. Cin çıkarma ile ilgili
    Allah’ın Kitabında ve Rasûlün sahih sünnetinde ümmete
    yönelik bir emir ve tavsiye yoktur; Azaim ve Havas ilmi denilen
    tılsımlar, tütsüler, büyüler, simgeler, cincilik, cin çıkarma,
    suya okuma, farklı hastalara farklı duâ ile rukye, muska
    yazma… Kur’an ve Sünnet kaynaklı değildir; hurafelerden
    ibarettir.
    İnsanları, “içinize cin girmiş, size cin musallat olmuş” diye
    cinlerle korkutup onların korkularından rant elde etme, İslâmî
    ahlâkla bağdaşmaz. Fetişizm291 denilen korku dini üret-
    291 Fetişizm: İbtidaî toplulukların inanma faaliyetleri, onların put olarak kabul ettikleri
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 151~
    tiler. Cinleri de her kötülüğü yapan, insanı ele geçiren, insana
    istediğini yapan kötülük Allahsı icat ettiler.
    Rabbim, hepimize Kur’an inancı nasip etsin. İnançlarımızı
    Kur’an’la tashih etmeyi, Kur’an’a uymayan inançlarımızdan
    uzaklaşmayı lütfetsin.
    “Rabbiniz şöyle dedi: “Bana duâ edin, duânıza icâbet edeyim,
    cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler
    aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.” 292
    Günde beş vakit namaz kıldığımız zaman Fâtiha okuduğumuzda
    ve her rekâtta bunu söylemiyor muyuz: “Yalnız Sana
    ibâdet eder yalnız Senden isteriz”293
    Kimin vermeye gücü var ki? Güç onun, varlık o’nun. Onun
    verdiğini kimse geri çeviremediği gibi vermediğini de kimse
    veremez.
    “De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine
    verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini
    aziz/şerefli kılarsın, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir.
    Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”294
    “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki
    onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır
    dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından
    dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.”295
    sûretler, aşırı tutkunluk gösterilen eşya veya kişi.
    292 40/Mü’min, 60
    293 1/Fâtiha, 4
    294 3/Âl-i İmran, 26
    295 10/Yûnus, 107
    Ahmed Kalkan
    ~ 152~
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu, yine O’ndan
    başka kaldıracak yoktur ve eğer sana bir hayır dilerse,
    O’nun keremini de geri çevirecek yoktur. Hayrını, kullarından
    dilediğine verir. O bağışlayan, merhamet edendir.”296
    “Bu gece bana birkaç âyet indirildi ki onların bir benzerini
    görmüş değilim: Kul eûzü bi-Rabbi’l-felâk (sûresi) ile,
    Kul eûzü bi-Rabbi’n-nâs (sûresi)dir.”297
    SONUÇ
    RUKYECILIK YAPMAK CÂIZ DEĞILDIR
    1- Ebû Süfyân’ın Câbir’den rivayetine göre de Rasûl-i
    Ekrem, Medine’ye hicret ettiklerinde rukye yapılmasını
    yasaklamıştır. Rivâyetlerde, istisnâî olarak bir-iki durumda
    izin verdiği söylenmiştir.
    2- Rasûlullah’ın rukye yapmayı şirk olarak açıkladığı,
    Kur’an okuma karşısında ücret almayı Kur’an’ın yasakladığı,
    Peygamberimizin de cehennemlik ilan ettiği esas
    alınması gereken hususlar olduğu halde ve yine Kur’an’ın
    mü’minlere şifa, zâlimlere hüsran olduğu hükmüne rağmen
    bütün bunların aksini ifade eden Ebu Said el-Hudrî’nin
    rivayet ettiği ashabın yaptıkları rukye ve karşılığında
    aldıkları koyunları Peygamberimizin onayladığı rivayetin
    sahih olma ihtimali yoktur. Buna rağmen hadisi sahih kabul
    edenler açısından değerlendirdiğimizde; Fâtiha sûresi
    ile yapılan rukyedir. Rasûlullah: “Fâtiha Sûresi’nin böyle bir
    duâ olduğunu nereden biliyordun?” demiş, Fâtiha dışındaki
    rukyeye onay vermemiştir.
    296 10/Yûnus, 107
    297 Müslim, Tirmizi, Nesai, İstiaze: 1; Dârimi, Fezail-i Kur’an: 25.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 153~
    3- “Rasûlullah (s.a.s.) Muavvizetân sûreleri denilen
    Felâk ve Nâs sûreleri nâzil olunca diğer okuduğu şeyleri bıraktı
    ve bu iki sûreyi okumaya başladı.”298
    4- Rivâyetlere göre izin verildiği söylenip câiz görülen
    rukye nerde, günümüzde rukyecilerin yaptığı, adına rukye
    dedikleri şeyler nerde? Günümüzde rukye adıyla Fâtiha
    veya Felâk-Nâs sûreleri okumanın dışında, ne tür hurafeler
    işlenildiği bilinmekte, dinin câiz görmediği nice çirkinlikler
    rukyecilik adı altında icrâ edilmektedir.
    5- Rukye, Cahiliyyede de uygulanan bir tedavi
    metodudur. İslâm’ın başlattığı, İslâm’a ait bir tedavi
    usûlü değildir. Rasulullah’ın rukyeyi yasakladığına
    dair çok sayıda sahih hadis vardır. Yılanın
    ısırması, akrebin sokması gibi bazı istisnâî konularda
    birkaç kişiye izin verdiğine dair bazı rivayetler,
    Kur’an’a aykırı olduğu gibi, aynı zamanda Felak
    ve Nâs sûreleri indikten sonra diğer okuduğu
    şeyleri bıraktığına dair hadislere de aykırıdır. Bundan
    da öte, Rasûl, Kur’an’dan yola çıkarak rukyenin
    şirk olduğunu ilan etmiştir. Peygamberimizin
    şirk olan bir şeyin uygulanmasına izin vermesi
    mümkün müdür? Rukyenin bazı şartlara uyulduğunda
    câiz olduğunu iddia eden âlimlerin ittifak
    ettiği husus, henüz câhiliyye âdetleri tümüyle yok
    edilmeden rukyeye izin verilmediği şeklindedir. Bu
    toplumda da câhiliyyenin çok baskın mirası, uygulaması
    sözkonusu olduğundan rukye yapmanın bu
    298 Tirmizi, Tıb 16; İbn Mace, Tıb 33
    Ahmed Kalkan
    ~ 154~
    rivayetlere göre de câiz olmadığı kesinlik kazanır.
    Bütün bu delillere baktığımızda rukyeyi câiz görmeyip
    soğuk bakmamız tevhidî sorumluluğumuzun
    gereğidir. Kaldı ki, Peygamberimizin istisnâî
    olarak izin verdiği rivayet edilen durumlar ile bugün
    rukye yapılan durumlar tümüyle farklılaşmış,
    rukyede okunan âyet ve duâlar da değişmiştir. Rivayetleri
    öne çıkaran kimseler, o günkü şekliyle
    rukyeye câiz demiş olsa bile; buralarda bugünkü
    uygulandığı şekliyle rukyeye câiz diyemezler. Duâ
    etmek yasak değildir; tam tersine, duâ, ibâdetin
    özüdür. Kişinin kendisi için Allah’a duâ etmesi,
    kişinin hastalığına şifa vermesi için Allah’a (c.c.)
    niyazıdır, yalvarmasıdır. Bu duâlara, Kur’an rukye
    gibi bir ad vermez, duâ der; dolayısıyla bunları
    rukye kabul etmek de yanlıştır.
    6- Ebû Süleyman el-Hattâbî (ö. 388/998), kendi yaşadığı
    dönemde bu işin afsuncu ve cincilerin eline geçtiğini, dolayısıyla
    tesirli olmadığı gibi meşrûiyetinin de kalmadığını
    ifade etmiştir.299
    7- İbnü’l-Esîr ve İbn Hacer, zararın ortadan kaldırılması
    veya faydanın elde edilmesini Allah yerine rukyeye isnat
    etmenin şirk sayıldığını bildirmiştir.300
    8- İkrime el-Berberî, Şa’bî, Katâde b. Diâme, Saîd b. Cübeyr,
    İbrâhim en-Nehaî, Dahhâk b. Müzâhim ve Hasan-ı
    299 S. Buhârî Tecrid-i Sarih Tercemesi, XII, 90
    300 en-Nihâye, “rḳy” md.; Fetḥu’l-bârî, X, 206
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 155~
    Basrî gibi âlimler okumanın mubah, bunun yanında üfleme,
    ipe düğüm atma ve elle meshetme gibi işlemlerin haram
    veya mekruh olduğunu söylemişlerdir.301 Yani, bu âlimler de
    duâ ile rukyenin arasını ayırmışlar, birine câiz, diğerine haram
    demişlerdir.
    9- Rivâyetleri, Kur’an’a ve Rasul’ün şirk demesine
    rağmen kabul edenler açısından da; rukyeciliği
    meslek haline getirmek, ibâdet olan duâyı para
    karşılığı yapmak, suya okumak, okunmuş suyu
    içmek gibi uygulamalar câiz değildir. Mürekkeple
    yazılan duânın mikroplu suyunu içmek veya kullanmak
    şeklinde sünnette bir uygulama yoktur.
    Muska ile tedavi olmaz. Rukyecilik denilen, içine
    üfürükçülük, cin çıkarma, daha nice şeyler giren
    bir işin bir müslümana, özellikle tevhid ehli şahıslara
    rivâyetleri tümüyle sahih kabul etseler bile
    yakışmayacak, ciddi anlamda vebali olan meslek
    olduğunu hatırlatıyorum.
    10- Bu rivâyetleri tümüyle sahih kabul edenler açısından
    ele alırsak; Rasûlullah, bugünkü rukyecilerin rukye yaptığı
    hususlarda rukye yapılmayacağını bildirmiştir. Peygamberimizin
    “şu hususların dışında rukye yoktur” dediği halde,
    çok farklı konularda ve esas olarak da herhangi bir şahsın
    içine cin girmiş, ona musallat olmuştur iddiasıyla güya o
    cini çıkarmak için rukye yapılmakta, böyle bir uygulamayı
    yasaklayan Rasûlullah’a muhâlefet edilmektedir:
    301 el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 355-356; Elmalılı, IX, 6391
    Ahmed Kalkan
    ~ 156~
    11- Rasûlullah rukyeyi şeytan işi, şirk ve Allah’a tevekkülsüzlük
    olarak niteler. “İnne’r-rukã ve’t-temâime v’ettevelete
    şirkun / Kesinlikle rukyeler, temîmeler (muskalar), tiveleler
    (muhabbet muskası) şirktir.”302
    Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında
    sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.”303 Nüşre, rukye’nin
    bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine mâruz
    kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir
    rukyedir. Yani, nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin
    cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye denilir.
    Rukyeciler, yaptıkları işlerin insanların faydasına yönelik
    olduğunu söyleyip rukyeyi sadece hastaya yapılan
    büyüyü çıkartmak için kullandıklarını ifade ediyorlar. Bu
    konuda hadis rivâyeti şöyledir: Câbir (r.a.) diyor ki: Sihri
    bozmak için okunan dua, yani nüşre denilen rukye hakkında
    Rasûlullah’a (s.a.s) sorulduğunda şöyle buyurdu: “O bir
    şeytan işidir.”304
    Yine, Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Rukye eden kişi
    mütevekkil değildir”305 Özellikle kendilerinin selefin izinde,
    hadis ehli ve ehl-i sünnet olduklarını iddia edenlerin “hadis
    inkârcısı” olmadıklarını bu nebevî yasaklamalar karşısında
    göstermeleri gerektiğini düşünüyoruz.
    Okuma duâdan öteye geçmez, şifayı veren ise Allah’tır.
    Buna karşılık rukyecilik ve muskacılık yapanların çoğu,
    kendilerini şifa dağıtan olarak takdim ederler, nice insanın
    yanlış inançlara sapmasına zemin oluştururlar ve
    302 Ebû Dâvud, Tıb 17, h. no: 3883
    303 Ebû Dâvud, Tıb 9, h. no: 3868
    304 İbn Mâce, Tıb 40; Ebû Dâvud, Tıb 9, h. No: 3868; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 294
    305 S. Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, D.İ.B. Y., c. 12, s. 88
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 157~
    rukyeciliği bir kazanç kapısı, bir meslek görenler var. Bu
    kişiler ayrıca kendilerini hoca diye tanıttıkları için kamuoyunda
    hoca ve âlim majının sarsılmasına sebep olmaktadır.
    Bugünkü Rukyelerin Yapılma Sebebi ve Yapılma Tarzı
    Açısından Rasûlullah zamanındaki Rukyelerle Hiçbir Benzer
    Yönü Olmamasından Dolayı Bugünkü Rukyeler Câiz
    Olamaz.
    Selefi meşrep meşhur bir rukyeci internette yayınladığı
    ve bana da gönderdiği yazısında “yapılış şekliyle ilgili
    olarak rukyenin üç çeşit” olduğunu söylüyor. Yani, bugün
    rukyeciler üç çeşit rukye yapıyorlarmış. Yaptıkları ve rukye
    dedikleri şey, şu şekilde imiş:
    1. Rukye: Büyü yapılmış hastada, yapılan büyüyü bulup
    imha etmek yoluyla hastaların iyileşmesi yönüyle rukye,
    2. Rukye: Büyü bozan ayetler ve nebevi duâ, esmaul husna
    isimleriyle yapılan duâlarla habis ruhları bedenden çıkartılmak
    selvi ruhlarla mümkündür,
    3. Rukye: Rukye yapacak kişi, hastaya rukye yaparken, o
    esnada hastadaki sihrin çeşidini öğrenip ona göre program
    yapar.”306
    Büyünün gerçek olmadığını, hayal ürünü ve göz aldatması
    olduğunu beyan eden Kur’an’da “büyü bozan âyetler”-
    le rukye yapacaklar, habis ruhları bedenden çıkartıp selvi
    ruhlarla bu işi yapacaklar. Sihrin çeşidini öğrenip ona göre
    program yapacaklar. Peygamberimizin okuduğu hastalar,
    Fâtiha ve Felak-Nâs sûresi okuma ve şifa talebi için kısa bir
    306 Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    Ahmed Kalkan
    ~ 158~
    duâ yapması ve toplam 2-3 kişiye istisnâî anlamda izin verdiği
    rivayet eilmesiyle, bugünkü rukye adıyla yapılanların
    kıyas kabul edilecek bir benzerliği var mı ki, bugünkülere
    de rukye diyelim ve rivâyetlere göre izin verilenlerden sayalım,
    bu mümkün mü?
    Sedd-i Zerâi (veya Sedd-i Zerîa) Açısından Bugünkü
    Rukyeler Câiz Değildir. Sedd-i Zerâi: Fıkıh
    usûlü terimi olarak, kendi başına mubah olan bir
    fiilin şer’an sakıncalı bir sonuca götüreceğinden
    emin olunması veya bunun kuvvetle muhtemel bulunması
    sebebiyle yasaklanmasını ifade eder. Günümüzde
    tam bir câhiliyye ortamı mevcuttur. Tevhidin
    inancı, yaşayışı, ahlâkı kalmadığı gibi, tevhidî
    bakış ve tevhidî teslimiyet de istisnaları dışında
    görünmez. Şirk anlayışının en belirgin ortaya çıkıp
    yaygınlaştığı alanlardan biri; cincilik, büyücülük,
    üfürükçülük, rukyecilik denilen ortak alandır. Cinlerin
    ve cincilerin hâkimiyetini kabullenen halk,
    nasılsa müslüman olarak bu kapıya müracaat etse,
    kapı eşiğinden içeri adım atar atmaz, inanç yönüyle
    kimliği hemen orada değişime başlamaktadır.
    Kur’an’ın açık bir fetih dediği Hudeybiye Antlaşması
    sürecinde yapılan bey’at hakkında şu âyet inmişti: “(Ey
    Muhammed!) Andolsun ki Allah seninle ağaç altında biat
    ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur...”307 Bundan dolayı
    bu biata “Bey’atü’r-rıdvân” (rıdvân -râzı olma- biatı) veya
    “Bey’atü’ş-şecere” (ağaç altındaki biat); biat eden sahâbî-
    307 48/Fetih, 18
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 159~
    lere “Ashâbü’ş-şecere” (ağaç altında Hz. Peygamber’e biat
    edenler); gölgesinde bu biatın yapıldığı ağaca da “Şeceretü’r-
    rıdvân” denilmiştir. Altında biat yapılan ağaç hakkında
    kaynaklarda açıklanan rivayete göre müslümanlar ertesi
    yıl veya Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında (634-644) Hudeybiye’ye
    giderek bu ağacı aramışlar, fakat bulamamışlar.
    Sebebi ise, müslümanların ziyaretleri sebebiyle bu ağacın
    kutsiyet kazanmasından endişe eden Hz. Ömer, hilâfeti sırasında
    onun kesilip imha edilmesini emretmiştir. Kur’an’da
    ismi geçen ağacın putlaştırılması, onu ziyaret yeri haline
    getirmeye kalkmaları endişesinden dolayı ağacı kestirmişti
    Hz. Ömer. Bugün rukye adıyla yapılanları görmüş olsaydı,
    aynı Hz. Ömer sanırım rukye yapılan bütün yerleri kapatır,
    rukye işiyle uğraşanları tümüyle cezalandırırdı.
    Ahmed Kalkan
    ~ 160~
    Bölüm 2
    BÂTIL DİNLERİN VE CÂ HİLİYYENİN
    MİRASI; MUSKACILIK
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 161~
    MUSKA
    “Muska” kelimesi, sözlükte “yazılı şey” anlamına gelen
    Arapça “nüsha” kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Muska,
    bazı hastalık ve âfetlerden koruduğuna ya da bunları giderdiğine
    inanılarak üstte taşınan, suda eritilerek içilen veya
    yakılıp tütsülenen yazılı kâğıdı ifade eder. Çoğunlukla insanlar
    tarafından taşınan, bazen de belli mekânlara yerleştirilerek
    kötü güçlerin etkisinden koruma sağladığı kabul
    edilen muska, prehistorik / çok Allahlı dinlerden tek Allahlı
    dinlere kadar pek çok inançta yaygınca görülen büyü ile
    yakından alâkalı kült nesnelerinden biridir. Taşıdığı mâna
    bakımından muskanın antik dinlerden günümüze kadar
    fazla değişmeden geldiğini söylemek mümkündür. Buna
    göre muska, sahip olduğuna inanılan sihrî güç aracılığıyla,
    taşıyan kişiyi hem kötülüklerden koruyan hem kısmet getiren,
    çoğunlukla bir nesneden, bazen de yazı veya sembol
    şeklindeki gizemli karakterlerden oluşan özel objeleri ifade
    eder.308
    Duâ, kulun kendisini sürekli Allah’a muhtaç hissedip, Allah’ın
    huzurunda zillet ve yoksulluk duyguları içinde elini
    açıp O’nunla diyaloga geçmesi ve O’na ihtiyaçlarını arzetmesidir.
    Rasûlüllah’ın bir rahatsızlık duyduğu zaman, eğer
    tedavi olunması gereken boyutta ise, tedavi olduğu, başka
    hastalara da tedavi olmalarını tavsiye ettiği bilinmektedir.
    Hiçbir rivâyette Peygamberimiz’in, duâ cümlelerinin
    herhangi bir şeye yazılıp boyuna veya vücudun herhangi
    bir yerine asılmasını tavsiye ettiğini görmemekteyiz. Ancak,
    ne zaman başladığını bilmemekle birlikte, Rasûlullah’tan
    yıllar sonra, duâların herhangi bir cisme yazılarak
    308 Kürşat Demirci, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, s. 265
    Ahmed Kalkan
    ~ 162~
    muska şeklinde vücudun herhangi bir yerinde (genellikle
    boyunda) taşıma uygulamasının başladığını biliyoruz. Bu
    mesele, âlimler arasında tartışmalı olup, böyle bir uygulamaya
    câiz diyen birtakım âlimler olmakla birlikte, cevaz
    vermeyen âlimlerin delilleri daha kuvvetlidir. Kadı Ebûbekir,
    Tirmizî şerhinde şöyle diyor: “Kur’an âyetlerinin yazılarak
    insan üzerinde taşınması Rasûlullah’tan bize ulaşmış
    bir sünnet değildir. Sünnet olan, hasta kimseye okunmasıdır,
    boyuna asılması değil.”309
    Sünnet olmayan ve bazı âlimlerin de cevaz vermediği
    âyet ve duâların (veya belirsiz işaretlerin) yazılıp muska
    şeklinde taşıma uygulaması, daha sonraki dönemlerde birtakım
    kötü niyetli insanların istismarına yol açmış ve bu
    insanlar tarafından kazanç yolu haline getirilmiştir.
    Hayatlarını hevâları istikametinde sürdürürken
    Allah’a pek ihtiyaç duymayan, Allah’ın, hayatına
    müdâhale etmesine müsaade etmeyip istediği gibi
    yaşayan insanlar bile, satılan bu muskaları alıp
    çeşitli durumlarda bu muskaların veya Allah’ın
    kendilerini korumasını bekliyorlar. Bilindiği gibi,
    duâ bir çağrıdır, dâvettir. Bir varlığa ne kadar çok
    ihtiyaç hissediyorsanız onu o kadar çağırırsınız
    (duâ edersiniz). Duâ, boyuna asılmakla yapılmaz.
    Duâ, hissetmektir; duymaktır. Tamamen ruhun
    bir eylemidir. Duâ olayını maddîleştirmek doğru
    değildir. Duâyı muskacılık şeklinde uygulamanın
    bir başka sakıncası da şudur: Muska taşıyan kimseler
    başlangıçta şifayı Allah’tan beklemiş olsalar
    309 A. Rıza Karabulut, Ruhlar Âlemi, s. 103
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 163~
    bile, zamanla bu duygular, takınılan muskaya yönelerek
    o cisim kutsallaştırılıyor. Sanki şifanın Allah’tan
    değil de; o cisimden kaynaklandığına dair
    duygular oluşuyor ki, bu çok tehlikeli ve tevhide
    aykırı hususlar içermektedir.
    Hatta, bazen insanlar arasında, birbirlerine muska verip
    de, “al bunu tak; bu çok iyi bir muskadır. Ben çok faydasını
    gördüm.” gibi ifadelerin sarf edildiğini çoğumuz biliriz.
    Böylece o cisimler kutsallaştırılmaktadır.
    Kısacası; biz duâ olayının Kitap ve sünnetin ruhuna uygun
    bir şekilde asr-ı saâdette Peygamberimiz’in uyguladığı
    şekilde ve istismar etmeden ve istismarcılara fırsat vermeden
    icrâ edilmesini tavsiye ediyoruz.
    Hz. Peygamber’in sünnetinde muska ve temâim
    yasaklanmış,
    buna inanan kimselerin şirk koşmakta
    oldukları
    ifade edilmiştir. Çünkü Tevhid düşüncesi
    ihlâl edilmektedir.
    Şifayı da hastalığı da veren
    Allah’tır. Allah inancı gölgede
    bırakılarak muska
    ve benzeri şeylere önem vermek, tevhid
    ilkesine zıt, içinde şirk unsuru taşıyan bir inançtır. 310
    Üfürük ve muskadan medet ummak, Hz. Peygamber tarafından
    şirk olarak tanıtılmıştır. Rasûlullah şöyle buyurur:
    “İnne’r-rukã ve’t-temâime ve’t-tevelete şirkun / Şu bir gerçek
    ki rukye, muska, muhabbet ve kısmet açma muskası şirktir.”
    311
    Şu sözler de onun: “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne,
    giysisine bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”; “Üstünde
    310 Ebû Dâvud, Tıb 9/IV, 201; Hâkim, Müstedrek, IV, 217; Ali Çelik, İslam’ın
    Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 288-289
    311 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
    Ahmed Kalkan
    ~ 164~
    muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın; üstünde
    nazarlık, boncuk taşıyanı
    Allah korumasın!” 312
    “Kesinlikle rukyeler, temîmeler (muskalar), tiveleler (muhabbet
    muskası) şirktir.”313
    Yusuf el-Karadavî’nin muska konusunda yazdıklarından
    kısa bir alıntı yapalım: “Tevhid inancı, Allah’ın kâinatta
    yarattığı sebeplere başvurmayı reddetmez. Ancak, tevhid
    inancına ters düşen; belâyı defetmek veya belâ gelmeden
    ondan korunmak maksadıyla Allah’ın câiz görmediği gizli
    sebeplere sığınmaktır. Meselâ, mavi boncuk takmak veya
    asmak şirktir. Araplar, câhiliye döneminde cinlerin şerrinden
    korunmak veya göz değmesini önlemek amacıyla mavi
    boncuk takarlardı. İslâm, bu inancı ortadan kaldırdı. Ve Allah’tan
    başka hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin zarar ve musibetleri
    kaldıramayacağını onlara tebliğ etti. İmam Ahmed
    bin Hanbel, şu hadisi nakleder: “Kim temîme (nazar için
    boncuk) takarsa, Allah, onun işini tamamlamasın. Kim bir
    bir ved’at (katır boncuğu) takarsa, Allah onu korumasın.” 314
    Başka bir rivâyette, “Kim temîme (nazar boncuğu) takarsa
    müşrik olur.” 315
    Temîme takmanın anlamı: Nazar boncuğunun hayır getirip
    şerri defedeceğine inanarak kalbini ona bağlamaktır.
    Bunun şirk olmasına gelince, zararı defetmek için Allah’tan
    başkasına yapılan bir istek vardır. Hâlbuki Allah şöyle buyurur:
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, hiç kimse
    onu gideremez. Ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O
    312 Heytemî; Zevâcir, 1/130
    313 Ebû Dâvud, Tıb 17, h. no: 3883
    314 Ahmed İbn Hanbel, Müsned, IV, 154; İbn Hıbbân, Sâhîhu İbn Hıbbân, c. 13, s. 450
    315 Ebû Dâvud, Tıb, 17, hadis no: 3883
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 165~
    her şeye kadirdir.”316 Halkın muska çeşitlerine isim verdiği
    “camia”, “hirz”, “hicap” ve bunlara benzer şeyler; mavi boncuk
    kabilinden olup şirke götüren büyük suçlardandır. Güç
    yetiren her müslümana, bunları kaldırıp atmak vâciptir.
    Muska, sadece Allah’ın âyetleri veya yüce isim ve sıfatları
    ile yazılmışsa, yasaklanan muskalar arasına girer mi,
    yoksa onlardan istisna edilip takılması câiz mi? Bu konuda
    selef ihtilâf etmiş, kimi ruhsat vermiş, kimi de men etmiştir.
    Bizim tercih ettiğimiz görüş ise, ileri süreceğimiz delillerden
    dolayı, Kur’an âyetleri yazılmış olsa da, bütün muskaların
    câiz olmadığıdır.
    HIÇBIR MUSKA CÂIZ DEĞILDIR. ÇÜNKÜ;
    1- Muskaların her çeşidi yasaklanmıştır. Bu konudaki
    hadisler, âyetle yazılan muskaları istisna etmemiştir.
    2- Sebeplerin önünü kapatmak ilkesi (seddü’z-zerîa):
    İçinde Kur’an yazılan muskaların takılması câiz görülürse,
    diğer muskaların takılmasına kapı açılır. Şer kapısı açıldı
    mı, bir daha kapanması zor olur.
    3- İnsanları Kur’an’a önem vermemeye sevk eder. Çünkü
    böylece insanlar, yazılan âyetleri pis yerlerde, tuvalette,
    cünüp, hayız ve benzeri durumlarda üzerlerinde bulundururlar.
    4- Muskacılıkta Kur’an’la istihzâ etme ve onun amacına
    316 6/En’âm, 17
    Ahmed Kalkan
    ~ 166~
    ters faâliyet gösterme durumu da vardır. Çünkü Allah, insanları
    karanlıktan çıkarıp, nura kavuşturmak ve en doğru
    yola iletmek için Kur’an’ı indirdi. Nazardan koruması, kadınlara
    ve çocuklara muska veya tılsım olarak asılması için
    indirmedi.
    MUSKA VE TILSIMLARIN MENŞEI
    Muska ve tılsımların menşei, putperestliğin en ilkel şekli
    olan “fetiş”tir. Bu inançta olanlar, bazı nesnelerde uğur
    veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlar. Kişi, uğurlu saydığı
    nesneyi boynuna asar veya yanında taşır. Bu nesne bir
    bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu
    gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları
    vb. olabilir.
    Bu nesneleri taşıyanlar, çeşitli hastalıklardan, belâ ve
    kazalardan korunacaklarına inanırlar. Hâlâ bazı nesneleri
    “uğur getiriyor” inancıyla boynunda ya da yanında taşıyanlar
    bulunmaktadır. İslâm’ın fıtrata, akla ve ilme uyan güzel
    esaslarına inanmamakta direnen nice insan, böyle safsatalara
    kolaylıkla inanabiliyor, dolayısıyla Kur’an’ın “onlar
    akıllarını kullanmazlar, düşünmezler”317 ifadesini her an farkında
    olmadan doğruluyorlar. Günümüzde üniversite gençliği
    ve sosyete semtlerinin kültürlü geçinen kesimlerinde
    gittikçe bu tür “uğur taşları” vb. yaygınlaşmakta, İslâm’dan
    uzaklaşan insan ne kadar gülünç olabilmekte ve ne kadar
    aşağı konumlara kolayca düşebilmektedir!
    Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine
    317 2/Bakara, 171; 7/A’râf, 179; 8/Enfâl, 22; 10/Yûnus, 100
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 167~
    yazılmış dinî formüller veya tuhaf işaretlerle çizilmiş
    muska ve tılsımlar, fetişlerin yerini aldı. Muska
    ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da bulunduğu
    belirtilir. Eski Romalılar da, hastalıklardan
    ve zehirlenmeden korunmak için acayip işaretlerle
    yazılmış veya çizilmiş muska tılsımları kullanmışlardır.
    İsrâiloğullarına gönderilen peygamberler de,
    putperest kavimlerden geçen, kendi dönemlerinde
    yaygın olarak kullanılan fetiş ve tılsımları yasaklamışlardı.
    Buna dair eski Ahid’de (Tevrat’ta)
    rivâyetler vardır.318 Hıristiyanlıkta da muska ve
    tılsımlara inanmak çok yaygındı. Hıristiyan din
    adamları muska taşıma âdetleriyle mücâdele etmişler,
    başarılı olamayınca tâviz vermeye başlamışlardı.
    Şimdi çok sayıda papaz rukye yapmakta,
    muska yazmaktadır.
    Milâdî 366 yılında toplanan “Laodice” dinî kurultayı,
    muska ve tılsım taşımayı yasaklayan bir karar çıkartıp ilân
    etmiştir. Fakat hıristiyanları bunları taşımaktan bir türlü
    vazgeçirememişlerdir. 8. Yüzyılda Papa II. Gregoare bu
    bâtıl inançlara karşı şiddetle karşı koydu. Ancak halk bildiğinden
    ve gördüğünden şaşmadı. Sonuçta hıristiyan din
    adamları bu hurâfeye tâviz vermeye mecbur kaldılar. Muskaların
    yerine “haç”, hıristiyanlık sembolü olan balık resmi,
    “Agnus Dei” (Allah Kuzusu) yazılı levhacıkları taşımayı tavsiye
    ettiler, giderek halkı buna alıştırdılar.319
    İslâm’ı kabulden evvel yaşamış Türk boylarında da
    318 Meselâ, bak. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab 35, s. 35
    319 Abdülkadir İnan, Hurâfeler ve Menşeleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Y., s. 44
    Ahmed Kalkan
    ~ 168~
    muska-tılsım kullanma âdeti vardı. Sekiz ve dokuzuncu
    yüzyıllarda Budist ve Maniheist Türklerin yaşamış olduğu
    Doğu Türkistan’da yapılan arkeolojik araştırmalarda elde
    edilen malzemeler arasında “tılsım-muskalar”, çeşitli dinî
    formüller yazılı levhalar, tahtalar vs. eşya bulunmuştur. Budist
    Uygurların dinî kitaplarında da tılsım şekillerine rastlanmıştır.
    Bunlardan üç şekil Alman Türkologu F. W. K. Müller
    tarafından neşredilen eski Türkçe Uygur metinlerinden
    birinde açıklamalarıyla gösterilmiştir. Müslüman olduğunu
    iddiâ edenlerin de kullandıkları muskalardaki tılsımların
    bir benzeri olan bu şekillerin ifade ettikleri anlamlar olarak,
    bunlardan biri için, bir kadın bu muskayı vücudunda
    taşısa, kolay doğurur, rahat ve sevinç bulur; diğerinde, Pars
    yılı doğmuş olan (şimdiki burçların bir benzeri olsa gerek)
    kişi, bu tılsımı saklarsa çok mutlu olur; üçüncüsünde de,
    herhangi bir kişinin hayvanları çok ölüyorsa, bu tılsımı kapıya
    yapıştırsın denilmektedir.320
    Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan
    bazı inanç sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan
    kitaplar, eski Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist
    ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanılarak
    yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı kuvvetlendirmek
    için Kur’ân-ı Kerim’den âyetler, Esmâü’l-Hüsnâ ve bazı
    duâlar da ilâve edilmiştir. Muska ve tılsımla ilgili kitaplarda
    yazılan muska ve afsunlar incelendiğinde görülüyor ki, birçoğunda
    bazı âyet ve duâlarla beraber, hiçbir dile benzemeyen
    kelimeler de bulunmaktadır. Tılsımcılar, mal ve mülkün
    tılsım-muska ile her türlü âfet ve kazalardan korunacağını
    da telkin ediyorlar. Bu tılsımlarda Esmâü’l-Hüsnâ, âyet-i
    kerime ve duâlar sû-i istimal edilmektedir. Bunların, câhil
    halkı kandırmak için kullanılmakta olduğu şüphesizdir. Bu
    320 A. İnan, a.g.e., s. 46-47
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 169~
    hurâfeler, mü’minlerin inancına, sağlığına, malına ve canına
    zarar verecek zırvalardır. İmanı tam olan müslümanlar,
    bunlara inanamaz.
    Tılsımlar, harfler ve rakamlar ile yapılmaktadır. Afsun
    ve tılsım kitaplarına göre harfler ve onların ifade ettikleri
    rakamlar tabiatüstü esrârengiz kudrete sahiptir. Harfler;
    “ebced, hevvez...”deki sıraya göre adet (sayısal değer) ifade
    ederler. Yazı tarihi araştırmalarıyla ispat edilmiştirki, “ebced,
    hevvez...” aslında hece harflerinin sırasını göstermek
    ve sırf harfleri hatırda tutmak için tertip edilmiş, mânâsız
    sözlerden (mühmelât) ibârettir. Her şeyde esrâr arayan
    uydurma meraklıları bu “ebced”deki mühmelât hakkında
    birçok hurâfe icad etmekte zorlanmamışlardır. Aslında bu
    “ebced...” Aramî alfabesindeki harflerin sırasını gösteren
    mânâsız sözlerdir. Bu alfabe sırası Aramîlerden Nabatilere,
    onlardan da câhiliyye çağı Araplarına geçmiştir. Aynı kaynaktan
    gelen İbrânî, Süryânî, Yunan ve latin alfabelerinde
    de bu sıra, gelenek olarak muhâfaza edilmiştir. Araplar, birbirine
    şekil bakımından benzeyen harfleri yanyana koymak
    maksadıyla bu “a, b, c...” sırasını bozmuşlarsa da, eski sırayı
    “abced hevvez” altı mühmelâtından muhâfaza etmişlerdir.
    Harfleri, rakam gibi kullanırken de bu “ebced”deki sıraya
    riâyet etmişler ve Arapçaya mahsus altı harf için de iki mühmel
    söz uydurup ilâve etmişlerdir. Üfürükçülük kitaplarında
    gördüğümüz harflerin büyük bir kısmı, Esmâü’l-Hüsnâ
    harfleri ve rakamları da, bu harflerin “ebced” hesabına
    göre ifade ettikleri sayıyı göstermektedir. Bazı tılsımlarda
    ise bu “ebced” hesabı tutmuyor.
    Bu arada şu küçük açıklamayı da ifade edelim: Yazı işaretlerinin
    (hiyeroglif, harf, rakam) esrârengiz sihrî kuvvet
    içerdiğine inancın en eski kaynağı, tarihin karanlık
    Ahmed Kalkan
    ~ 170~
    devirlerine kadar uzanmaktadır.
    Yazının mâhiyetini bilmeyen kavimler, yazıyı
    keşfeden kavimlerin deri, tahta, tablet ve başka
    nesnelere çizdikleri çizgilerle konuşup gâipten haber
    aldıklarına ve bu acâyip çizgilerde tabiatüstü
    esrarlı kudret bulunduğuna inanıyorlardı. Bu inanç
    ve korkunun câhil halk arasında bugün bile tesirini
    sürdürdüğünü görüyoruz. Bazı okuma-yazma
    bilmeyen câhil kimseler, herhangi bir muskayı alıp
    atmak, ya da kâğıdını yırtmak istediğiniz zaman,
    “aman çarpılırsın!” diyerek size muskalarını vermek
    veya açtırmak istemezler. Muska ve tılsım
    kitapları incelendiğinde öyle anlamsız melek, cin,
    şeytan ve peygamber adlarına rastlarsınız ki anlamlarını
    hiçbir dil ve lügatta bulamazsınız. Bunların
    hiçbirisinin İslâm’la ilişkisi yoktur. Tümü
    uydurma ve hayali adlardır, hurâfedir. Bunların
    yahûdilerin Kabbalah (Kabala) denilen mistik ve
    skolastik felsefelerinden geçmiş olduğu belirtilir.
    Bu felsefeye göre yahûdi alfabesindeki 22 harfin ve ifade
    ettikleri rakamların mistik ve sihrî mâhiyetleri vardır. Bu
    yahûdi anlayışına göre, yahûdi din kitaplarında zikredilen
    Allah adları ve sıfatlarını iyi kullanmak şartıyla, her türlü
    hârikalar icad etmek mümkündür. Bu kabbalah mârifetleri
    nesilden nesle gizli bilgi olarak, seçkin çömezlere öğretildi.
    13. y.y.dan sonra kitap halinde yazılmaya başlandı. İspanya
    yahûdilerinden de müslümanlara geçti.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 171~
    İNSANLAR MUSKACIYA NIYE GIDER?
    Çokça görülen olaylardan biri, diğerlerinin kopyası şeklinde
    şöyledir:
    Karı-koca veya iki nişanlı, aralarında anlaşmazlık çıkar,
    sonra problemler sık sık tekrarlanır. Büyük ihtimalle
    aralarında uyum problemi, fikir ayrılığı, kültürel farklılık
    gibi sebepler vardır. Bu problemler üzerinde durup çözüm
    üretmek yerine; işin kolayına kaçılır. Mümkün bazı büyüklerin
    de teşhisi odur. Kendileri de buna inanır: Bu, hocalık
    bir problemdir. Etraftan herkes bir değil belki on adres
    gösterir. İçlerinde reklamı en fazla yapılan kimse üzerinde
    kararlaştırılır. İyileşme beklentisi, halkın dolduruşuna gelmek
    ve her şeyden önceliklisi ve önemlisi şeytanın amelleri
    süslemesi ile Hoca denilen bir cincinin, üfürükçünün yanındasınızdır.
    O nereye bakıyorsa bakmış, (sizi inandırmış)
    ve muska yazıldığını tespit etmiştır. Veya sizin için mükemmel
    bir muhabbet muskası gerekiyordur. O muskayı takarsanız,
    eşiniz size deli gibi âşık olacaktır.
    Gaybı bilen sadece Allah’tır. İki kişi arasında
    bir başkası muska yazıyorsa, bunu bir başkası nasıl
    görüp anlayabilir? Bunlar dinin ve aklın kabul
    etmeyeceği şeylerdir. İki kişi arasındaki geçimsizlik
    ve anlaşmazlığın sebebinin kâğıt üzerine yazılmış
    bir yazı olduğunu, muska denilen bir yazının
    insan kaderini değiştirip insanları oyuncak haline
    getirebileceğini, insanın istemeden bazı şeyler
    yapmasına sebep olduğunu nasıl kabul edebiliriz?
    Veya geçimsiz karı-kocanın arasını, adına muska
    Ahmed Kalkan
    ~ 172~
    denilen bir kâğıt parçası nasıl düzeltecektir? Bırakın
    muska denilen içinde ne yazdığı belli olmayan
    bir yazıyı, o yazının içinde Kur’an âyetleri olsa ne
    olur? Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerim’in yazılı
    olduğu mushaf dediğimiz kitap bir kimsenin
    evinde, arabasında bulunursa, ya da küçük şekilde
    yazılmış şekliyle boynuna asılırsa, o insanın kaderi
    değişir mi? Ameliyata boynunda Kur’an asılı olarak
    girse bir kalp hastası, ameliyattan yüzde yüz
    kurturulur mu? Yanında devamlı Kur’an taşıyan
    bir kimsenin başına hiç belâ, hastalık, geçimsizlik
    gelmez mi?
    Evi yanan kimsenin demek ki evinde çeyiz sandığında
    veya duvarında asılı, güzel kılıflara sarılı bir Kur’an, mushaf
    yokmuş ki, evi yanmış; yoksa yanmazdı diyenler doğru
    mu söylüyor? Belâların böyle kolay def edilmesi sözkonusu
    olsaydı, Peygamberimiz ve âlimler muska gibi, ondan daha
    etkili olacak şekilde müslümanlara Kur’an taşımaları, küçük
    Kur’an şeklinde boyunlarında Allah’ın kitabını taşımalarını
    isteyip emretmesi gerekmez miydi? Siz hastalıktan
    korunmayın, eşinizle veya nişanlınızla kavga edin. Boynunuzdaki
    yazı veya kitap problemi çözsün; oh ne güzel ve
    kolaycı anlayış... Müslüman sebeplere yapışmaz, doğru çözümler
    aramazsa, böyle yanlış şeylere inanır ve gülünecek
    bir duruma düşer.
    Eline düşmüşsün bir kere. Rukyeci diye geçinen üfürükçünün
    kapısına gelmişsin bir müşteri olarak. Sizden yararlanacak
    elbette. “Sizde bir şey yok, gidin aklınızı kullanın,
    problemlerinizi konuşun, anlaşmaya çalışın” demesini
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 173~
    beklemezsiniz tabii. Böyle deyince kim para verir? Bu tür
    insanlar, her müracaat edene “sana muska yapılmış” derler,
    derler ki, yollarını bulsunlar. İnsanlar da dini de psikolojiyi
    de insan ilişkilerini de hayatı da tam bilmediklerinden ve
    bu tür problemlere kolay çözümler aradıklarından kandırılmaya
    müsait olurlar. Ne bilsin halk, büyünün ve muskanın
    ne olduğunu, şifa hocası diye bir hocalığın olmadığını.
    Hoca denilen o muskacı, üfürükçü, cinci kimseler, güya hem
    büyüden kaçınır, büyü bozmaktan anlamaz, hem de (tabii
    senin ısrarınla, “senin hatırın için” diyerek) çözüm(!) üretir.
    Büyüyü bozmayı bilmediğini söyleyen hoca, büyüyü
    bozmak için genellikle ona birşeyler yedirmeni istiyordur.
    Bir kâğıtla büyü yapılması kötü ise, bir şey yedirilerek insana
    etki edilmesi de aynen büyü gibi kötü sayılmalı değil
    mi? Aslında ne büyü vardır ortada, ne cinlerin herhangi bir
    karıştırması. Sadece istismar edilip kandırılmaya aday biri
    vardır ve birisi de bundan yararlanmak istiyordur.
    Muskacıya gidenin bu olağanüstü işler yapan, olağanüstü
    kişi için düşündüğü bir husus şudur: Evinde saklı olan
    muskaları nasıl gördü acaba? Çoğunlukla cevabı şu şekilde
    verir: “O görür tabii. Olağanüstü birisi. Senin, benim
    göremeyeceğimi görür ve bilir.” Böylece hocam diye saygı
    duyduğu ve bilinmeyenleri bilen, çözümsüz problemlere
    çözüm bulan o kimseyi, muskaların saklandığı yeri, yani
    gaybı bildiği anlayışıyla onu yarı Allah şeklinde değerlendirmeye
    başlar. “Ben büyü yapmam; hatta ben büyü bozmasını
    da bilmem” ayaklarına yatıp sonra “ben okurum,
    şifa hocasıyım, sünnet olan rukye yaparım, okuyarak düzeltirim”
    diyen ve naza çeken birisi. O, ayağına gelmiş bir
    fırsat, herkesin olmayan muskasını görür. Kandırılmaya
    müsait olanları kandıracak olanlar çok çıkar.
    Ahmed Kalkan
    ~ 174~
    Böyle hurafelere inanacak kadar saf, enayi olunca karşısındaki;
    bu tür şarlatanlar da onların hem umutlarıyla, hem
    inançlarıyla, hem paralarıyla rahat bir şekilde oynarlar.
    İnsan, sözgelimi eşiyle bir problem yaşıyorsa,
    aralarındaki problemleri konuşarak çözmeye çalışmalıdır.
    İki akıllı, olgun insan gibi birbirini ikna
    etmeye gayret etmelidir. Kendileri güzel geçinecekler
    de aralarına bir kâğıt parçası girmiş, o izin vermiyormuş,
    muska denilen o kâğıt parçası geçimlerini
    bozuyormuş. Aklı başında olan kimseler böyle
    uydurma gerekçelere nasıl inanabiliyor, anlamakta
    zorlanıyoruz. Yok, eğer eşiyle anlaşamıyorsa, fikirleri
    çok farklı ise, ayrı kültür ve inanca sahiplerse
    zaten bu beraberlik hayır getirmez. Kâğıdın, üfürüğün
    getireceği sevgiden, birlikten ne olur? Üfürmeyle
    gelen bir sevgi bir üfürüklük sevgi, onun bunun
    bir üfürmesiyle, ya da küçük bir tartışmanın
    nefislere yansıyan üfürüğüyle de yok olur gider.
    MUSKACILARIN DAYANAĞI
    Her şeye bir dayanak, bir gerekçe arayan insanoğlu, kendi
    görüşünü kuvvetlendirmek için bazen kutsal değerleri
    bile istismar edebilmiştir. Nitekim muskacılardan bazıları
    İsrâ sûresindeki Kur’an’ın şifâ olduğunu belirten âyeti,
    muska yazmaya delil olarak göstermişlerdir. Oysa zikredilen
    âyette muska yazma için hiçbir işaret yoktur. Bu âyette
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 175~
    Allah şöyle buyurmuştur: “Biz Kur’an’dan mü’minlere rahmet
    ve şifâ olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece
    husrânını/kaybını arttırır.”321 Kur’an, ruhları terbiye ederek
    mü’minleri psikolojik problemlerden ve rûhî hastalıklardan
    korur. Mü’minler, o sâyede bâtıl akîdelerden, kötü huylardan
    kurtularak mânevî sıhhatlerini temin edebilirler.
    Yine, tıbbî tedaviden sonra Allah’a duâ edip şifa dilemenin
    ve Fâtiha gibi sûreleri hüsnüniyetle okumanın bazı bedenî
    hastalıklar için de bir şifâ vesilesi olabilir. Kur’an, beşeriyete
    yücelme sebeplerini, takip edilecek kurtuluş yolunu
    göstermiş, onları maddî ve mânevî helâke sebep olacak
    şeyleri yasaklamış, kendilerine dünya ve âhirette huzura
    götürecek şeyleri emretmiş rahmet kitabıdır. Fakat Kur’an,
    zâlim için, Kur’an’ı inkâr eden, onun hükümlerine karşı
    gelen kimseler için ise, zarardan başka bir şey arttırmaz.
    Çünkü bu kimseler Kur’an’ın beyanlarına karşı düşmanlıkta,
    hürmetsizlikte bulunur, her türlü ahlâksızlığı yaparak,
    kendileri için mânevî felâketleri çağırırlar. Elbette, tedâviye
    muhtaç olan insan, kendisine verilen en faydalı bir ilacı
    terk eder de midesini zehirli şeylerle doldurursa kendi
    hayatına kasdetmiş, kendisini helâke mâruz bırakmış olur.
    Kur’an hükümlerinin, yanlış yolda olanlara ve kötü huy
    sahiplerine gerçeği görme ve doğruyu bulma yolunda şifâ
    ve rahmet olduğunu, ama kötü niyetli zâlimler için ise, bir
    helâk sebebi olabileceğini anlıyoruz. Ancak, âyette ne sûretle
    olursa olsun, muska yazılacağına dair hiçbir işâret
    yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim, muska yazmak, büyü yapmak, fal bakmak
    için değil; “insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu
    eğriden ayırmanın açık delilleri olarak”322 gönderil-
    321 17/İsrâ, 82
    322 2/Bakara, 184
    Ahmed Kalkan
    ~ 176~
    miştir. Allah’ın Kitabının âyetlerini rastgele yerlere yazarak
    çöplüklere gitmesine sebep olmak veya beşerî çıkarlar için
    istismar etmek, İslâm’a ve İlâhî Kitaba ihânettir. Bu işi yapanlara
    fırsat vermek gaflettir, hıyânettir. Hatta mü’minlerin
    itikadını zedelemeye hizmettir. En üzücü tarafı ise bunu
    yapanların kendilerini, dâvetçi âlim anlamında “hoca” olarak
    lanse etmeleridir. Oysa İslâm’da “hoca” dinin hükümlerini
    bilen, ilmiyle amel eden, Allah’tan korkan, Allah’ın
    âyetlerini az bir dünya metâına satmayan örnek ve önder
    bir şahsiyettir, öyle olmalıdır. İslâm’ın yasak kıldığı işleri
    yapan ve bu tür davranışlara cevaz veren insan, hoca olamaz.
    Böyleleri ancak fâsık ve münâfık olur; bunlara dense
    dense cinci, üfürükçü, din tüccarı, hurâfe pazarlamacısı
    muskacı denilir.
    MUSKACILARIN SONU
    Ömrünü muska yazarak, fal açarak, sihir yaparak geçiren
    pek çok insanın sonu hüsran ile noktalanmıştır. Bunlardan
    kimisi hapishane köşelerinde, kimisi de feci hastalıklara
    yakalanarak fakr u zarûret içerisinde ölmüşlerdir.
    Vakitlerini muskacılıkla geçirenler, bu yoldan her ne kadar
    dünyevî menfaat temin ediyorlarsa da bu iş, dinen kınanmış
    olduğu için iflâh olmuyorlar. Daima hayatları sıkıntı
    ve sefâletle, beş kuruşa muhtaç olarak geçmekte olduğu
    müşâhede edilmektedir. Bir büyücü ne amaç güderse gütsün,
    asla kalıcı bir başarı elde edemez. “Büyücü nereye gitse
    iflâh etmez, başarılı olamaz.” 323 Hayatlarının sonunda perişan
    bir vaziyette, miskinlik içinde yaşadıkları görülmektedir.
    Bu çektiklerinin tümü, yaptıklarının avans cinsinden
    dünyadaki küçük cezâsıdır. Esas cezaları, ceza gününde
    323 20/Tâhâ, 69
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 177~
    verilecektir. Çünkü bakılması haram olan nice göbeklere
    muskalar yazmışlardır. Nice genç kızları veya evli insanları
    muhabbet muskalarıyla aldatmışlar, ümitleriyle oynamışlardır.
    Allah’ın men ettiği şeyleri insanlara aşılamışlar,
    imanın temelini sarsmışlar, İslâm akîdesini bozmuşlardır.
    Böylelikle yahûdi ve hıristiyan âdetlerini canlandırarak ve
    bunları birkısım insanlara kabul ettirip onların itikadlarını
    bozarak imanlarını sarsmaları ile İslâm âleminde tedâvisi
    imkânsız olan yaralar açmışlardır.324 Her aklı başında
    mü’min, insanları bu tür cinci, muskacı, üfürükçü sahtekârların
    tahribatından korumak için elinden gelen gayreti
    esirgememelidir.325
    Unutmamak lâzım ki, dindarlık, dinî olanı işlemektir;
    dinde olmayanı değil. Nice insan, hem de din adına, dini
    de küçük düşürerek ve sevap yapıyorum zannıyla günaha
    girerek bu tür hurâfe ve bid’atler, bâtıl inançlar peşinde
    kendisine sıkıntı vermekte, hayatını daha da çekilmez
    hale getirmektedir. Bazı insanlar, Cumartesi ve Salı günleri
    çamaşır yıkamıyor, bazıları da kırılan bir ayna veya evinin
    yakınlarında öten bir baykuş nedeniyle kâbuslar görüyor.
    Bâtıl inanç, hurâfe ve bid’atlerden ancak sağlıklı ve doğru
    dinî bilgiyle, Kur’an’ın hayata geçirilmesiyle korunulabilir.
    Bu tür sapıklıklara yönelmenin nedeni, insandaki inanç
    ihtiyacının doğru ve gerçek bilgilerle doldurulamaması, İslâm’ın
    hâkim değil mahkûm olması, câhiliye düzeni, medya
    ve çevre şartlarının doğruyu eğri, eğriyi doğru diye göstermesidir.
    Dini; bazı çıkarcı, istismarcı, cinci, câhil ve bağnazların
    elinden kurtarmadıkça, bu tür insanlara ilgi gösterilip
    “hoca” diye iltifat edildikçe bu sorunlar küçülmeyecek, aksine
    büyüyecektir.
    324 Recep Aktaş, Bâtıl İnanışlar, Bahar Y., s. 39-40
    325 Kemalettin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, T. Diyanet Vakfı Y., s. 19-32
    Ahmed Kalkan
    ~ 178~
    Şifâyı Allah’tan değil de afsuncudan beklemek, Allah’a
    tevekkülü bırakıp üfürükçülerin peşine düşmek caiz olmadığı
    gibi, başkasına kötülük yapmak, zarar vermek amacıyla
    okuyup üflemek, düğüm bağlamak da haramdır. Bu gibi
    insanlar, şerlerinden Allah’a sığınılması emredilen “Düğümlere
    üfleyen şerli büyücüler” zümresine girerler.
    Şunu da belirtmek lâzımdır ki Peygamber’in kendisi
    rahatsız olduğu zaman kendisine ve ağrıdan şikâyet eden
    kimselere duâ ettiğine dair rivayetler vardır; ama ne onun,
    ne de sahâbîlerinin, hastaya nüsha (muska) yazdıklarına
    veya muska taşıdıklarına veya buna cevaz verdiklerine dair
    hiçbir sağlam delîl yoktur.
    Okumak, ruhsal bir telkin ve tedavidir, birini
    şifâya kavuşturması için Allah’a du’â ve niyazdan
    ibarettir. Şifâyı veren Allah’tır. Bunun ötesinde
    muskacılık, üfürükçülük yapıp bu yolla geçim sağlamak,
    İslâm dînine ve Peygamber yoluna aykırıdır.
    AYDIN GEÇINENLERIN MUSKASI: CEVŞEN
    Nedir Cevşen? Muska, Kolye, Tılsım, Duâ, Hırsız Kovar,
    Nurculuğun Simgesi…
    Cevşen, hem muskadır, hem kolyedir, hem duâdır, hem
    vahiydir, hem okunması Kur’an’dan daha faziletlidir. Yangına
    engel olur, hırsızı kovar. Daha neler neler yapar? Savaş
    kazandıran kalkandır o. Allah’ın vahiyle gönderdiği bir hediyesi.
    Dört kutsal Kitabın harfleri sayısınca sevaba, büyük
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 179~
    peygamberlerin hayat boyu kazandıkları sevap kadar sevaba
    ulaştırır.
    Eh, insanı bu kadar sevaba ulaştıran şey, okunmaz, boyna
    asılmaz, muska yapılmaz da ya ne yapılır?
    Farsça asıllı olduğu kabul edilen “cevşen” kelimesi sözlükte
    “bir tür zırh, savaş elbisesi”326 anlamına gelmektedir.
    Terim olarak Şiî kaynaklarında Ehl-i beyt tarikiyle Hz. Peygamber’e
    isnat edilip Cevşen-i Kebîr (el-Cevşenü’l-kebîr)
    ve Cevşen-i Sagîr (el-Cevşenü’s-sagîr) diye bilinen, metinleri
    birbirinden farklı iki duânın ortak adıdır.327 Adı geçen
    duâ şiî kaynaklar vasıtası ile gelmiş328 ve çok geç dönemlerde
    sünnî dünyada şöhret bulmuştur.329 Halkın yoğun ilgisine
    rağmen Türkiye’de Cevşen üzerinde fazla bir araştırma
    yapılmamıştır. İlk defa Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî330,
    Mecmûatu’l-Ahzâb adıyla derlediği duâlar arasında Cevşen
    duâsı ile senedine de yer vermiş, daha sonra Saîd Nursî
    (1878-1960) eserlerinde adı geçen duânın önemi üzerinde
    durmuş, Münacaat Risâlesini331 Cevşen’in tefsiri şeklinde
    kaleme almıştır. Esasen Nursî’nin yazmış olduğu eserlerde
    özellikle tevhîd konusunda Cevşen duâsından ilham almış
    olduğu söylenebilir. Bu sayede Risâle-i Nûr okuyan büyük
    bir kitle Cevşen’le tanışmıştır.
    326 Muhammed b. Mükerrem b. Manzûr el-İfrîkî el-Mısrî Cemâlü’ddîn Ebu’l-Fadl, Lisânü’l-‘
    Arab (IXV), Dâru Sâdır, Beyrût, 2015, II, Cim Maddesi. Bu maddede kavramın Arapça
    “Demirden yapılmış savunma amaçlı zırh” olduğu kaydedilmektedir.
    327 Türkiye Diyanet Ansiklopedisi, TDV, Ca’fer es-Sâdık-Ciltçilik, Ankara, 1993, V. 559.
    328 Abbâs Kumî, Miftâhu’l-Cinân, Tahran 1319, s. 84-102; Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî,
    Mecmûa’tu’l-Ahzâb, I-III, İstanbul 1298R, s. 231-261; DVA
    329 Şiî kaynaklarda Ehl-i Beyt tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilen ve Cevşen-i Kebîr
    ve Cevşen-i Sağîr olarak bilinen, metinleri birbirinden farklı iki duayı ifade eder. Ancak
    Cevşen-i Kebîr daha meşhurdur ve “Cevşen” denilince ilk akla gelen Cevşen-i Kebîr’dir.
    Cevşen-i Kebîr, Mûsa el-KâzımCafer es-Sâdık-Muhammed Bakır –Zeynelabidîn-Hz. Hüseyin
    ve Hz. Ali tarikiyle Hz. Peygamber’e isnat edilir.
    330 Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhanevî (1228/1813-1311/1893)
    331 Nursî, Şuâlar, Şahdamar Yayınları, İstanbul 2011, Üçüncü Şuâ, s. 36.
    Ahmed Kalkan
    ~ 180~
    CEVŞEN’IN KAYNAĞI
    Cevşen-i Kebîr duâsına ilk olarak Şii yazar el-
    Kef’amî’nin bir duâ kitabında rastlanmaktadır.
    Duâ ondan sonra tarikat şeyhi Gümüşhanevî’nin
    eserinde görülmektedir. Şu halde denebilir ki, Cevşen-
    i Kebîr, el-Hıllî’den sonra ortaya çıkmıştır.
    Cevşen-i Kebîr bundan sonra pek çok kitapta veya
    müstakil nüsha olarak görülmektedir. Son durum
    olarak Cafer-i Sâdık’a nisbet edilen ve hicrî 11.
    asırda yazıldığı bilidirilen bir Duâu’l-Cevşen nüshasını
    örnek olarak zikredebiliriz. Yani bu seneddeki
    son ravi ile kayda geçtiği eser arasında 7 asra
    yakın bir zaman boşluğu bulunmaktadır. Bu durumda
    baş tarafı eksik olan (muallak) bu senedin
    hem Şiiler hem Sünniler için hiçbir ilmî değeri olmamalıdır.
    Dolayısıyla bu senede bakarak duânın
    “Şii imamlar vasıtasıyla geldiğinden” bahsetmek
    isabetli değildir. Diğer bir ifadeyle sorun, duânın
    Şii imamlar vasıtasıyla gelmiş olması değil, böyle
    bir durumun hiç olmamasıdır. Ayrıca senedi böyle
    olan bir haber için muttasıl, mütevâtir gibi nitelemelerin
    yapılması da asılsız ve gerçek dışı beyanda
    bulunmak demektir.”332
    Cevşen diye bilinen duâ ile ilgili olarak mutlaka söylenmesi
    gereken; bugün çokça meşhur olmuş bu “duâ”nın İslâm
    kaynaklarında yer almadığıdır. Yer almayan bir şeyin
    faziletinden de bahsetmenin mümkün olmadığıdır.
    332 Prof. Dr. Abdullah Aydınlı, Cevşen Duâsı -Kaynakları Hakkında Bir İncelemeRukyecilik
    ve Muskacılık
    ~ 181~
    Elbet duâ hak, elbet duâlarımız olmasa hiçbir ehemmiyetimiz
    olmaz. Ancak, din duâdan ibaret değildir. Hayatta
    yapılacak önemli nice hususlar var. Rasûlullah’ın örneğine
    baktığımızda tüm hayatına yayılmış bir çaba görüyoruz. İstese
    mescidde ashabı ile duâ eder, her şeyi duâ ile çözmeye
    çalışırdı; o öyle yapmadı, devamlı bir çabayı yürüttü, bununla
    birlikte duâ da etti. Fakat Cevşen diye bilinen özel bir
    dua ettiğine dair kuvvetli veya zayıf hiçbir rivâyet yoktur.
    CEVŞEN SEKTÖRÜ
    Dünyada her türlü beladan, âfet, hastalık yangın ve soygundan
    korunmak, Allah ile aranızda herhangi bir perde
    kalmayıp tüm isteklerinizin yerine getirilmesini ister
    misiniz? Asla cehenneme uğramadan cennetteki köşklerde
    saltanat sürmeyi garanti altına almaya ne dersiniz?
    Dileyenler için Bedir’de şehid olan ashabın derecesinden
    900.000 kat daha fazlasına sahip olmak pek uzak (bir ihtimal)
    değil! Diyar diyar dolaşıp nefesi güçlü, her derde
    deva muskalar yazan cinci ve büyücü hoca efendiler aramaya
    gerek kalmadı artık. Bu zikredilen kudsi sonuç ve
    derecelere ulaşmanın yolu size en yakın kitapçıya uğrayıp
    bir adet “Cevşen-i Kebir” satın almaktan geçiyor. Çünkü
    Türkiye yaşadığımız günlerde İslâmi(!) cemaat ve çevrelerin
    üstün gayret ve fedakârlıkları sonucu “nur topu” gibi
    bir “cevşen sektorü”nün doğuşuna şahit oldu. Tabii sadece
    cevşen sektörünün doğuşuna değil, insanları adaletli ilişkiler
    bütününe teşvik eden İslâm’ın da ucuzlatılmış ticarî
    bir meta haline getirilmesine de şahit oldu Türkiye halkı.
    Nedir Cevşen? Cevşen hakkında Allah katından bir
    bilgi indirilmiş midir? Cevşen’i hangi sapkın zihniyet
    Ahmed Kalkan
    ~ 182~
    gündeme sokmaktadır? Bu türden ifsad edici bir zihniyet
    bireysel ve toplumsal bünyede itikadî, siyasî ve ekonomik
    sömürgeciliği nasıl etkin kılmaktadır? İnsanları Furkan
    olan Kur’an’a değil de, hakkında Allah katından hiçbir
    bilgi indirilmemiş hurafelerin peşine takan ulema kılıklı
    büyücülere, gaybdan haber getirdiğini iddia eden “hoca
    efendi” sıfatlı samirilere karşı nasıl daha ciddi ve kuşatıcı
    önlemler alabileceğimizi düşünmeyecek miyiz? Bu sebeple
    bir örnek olarak “Cevşenü’l Kebir” hakkında tarihsel veri ve
    rivayetleri de içine alan genel bir değerlendirme yaparak
    bu tür sapkın inançların kurulu zâlim düzen ve müdâfîlerinin
    lehine, müslümanca yaşamaya çabalayan fakat cehaletle
    kuşatılmış geniş halk kesimlerinin aleyhine nasıl bir
    işleyişe sahip olduğunu ele almaya çalışacağız.
    Cevşen; 100 farklı bölümden ibaret oldukça uzun bir
    duâdır. Duâ Allah’a atfedilen 250 isim ile 750 sıfat ve
    münacaatı içerir. Şii ve Sünni hadis külliyatlarında mevcut
    olmayan 15 sahifelik uzun bir metni vardır. Cevşen’in metni
    hakkında çok farklı kanallardan oldukça mübalağalı rivayetler
    mevcuttur.
    Rivayetlerde anlatıldığına göre Uhud Savaşı sırasında
    Hz. Peygamber’in üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla
    sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allah’a duâ
    etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrail gelmiş
    ve “Ey Muhammed! Rabbin sana selam ediyor. Ve üzerindeki
    zırhı çıkarıp bu duâyı okumanı istiyor. Bu duâ hem
    sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet
    sağlayacaktır” demiştir. Kaynaklar Cebrail’in peygamber’e
    duâ öğretmekle birlikte duânın önemi ve faziletleri hakkında
    oldukça ayrıntılı bilgiler aktardığını da kaydederler.
    Tabii ardından bu duânın kudsiyeti ve kerameti babından
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 183~
    onlarca rivayet nakledilerek. İki örnek olarak şu rivayetler
    zikredilebilir; “Allah dünyayı yaratmadan 50.000 yıl önce
    Cevşen-i Kebir’i arşın direkleri üzerine yazmıştır.” “Cebrail,
    Hz. Peygamber’den duâyı kâfirlere öğretmemesini, sadece
    mü’min ve takva sahibi kişilere talim etmesini istemiştir.”
    Cevşen, rivayet kanalları itibarıyla her ne kadar
    İmam Musa Kâzım’dan itibaren yukarı doğru Hz.
    Muhammed’e isnad edilmiş olsa da kaynak niteliğindeki
    Şii ve Sünni eserlerde yer almadığını ifade
    etmiştik. Cevşen, ancak Şii literatürde kaynak
    olma özelliği taşımayan duâ mecmualarında yer
    almıştır. Cevşen duâsı sûfilerin zikir ve virdlerinde
    oldukça önemsenir. Türkiye’de ilk defa kendisi de
    mutasavvıf ve tarikat şeyhi olan Ahmet Ziyaettin
    Gümüşhanevi’nin “Mecmuatü’l-Ahzâb”ında yer
    almıştır. Sonra Said Nursi’nin “Emirdağ Lahikası”
    isimli eserine de girmiştir. Şii dünyada Cevşen’e
    şerh ve haşiyeler yazanlar genelde Ahbari kanaldan
    gelenler olmuştur. Sünni dünyada ise Said
    Nursi’nin talebeleri -özellikle Fetullah Gülen ve
    cemaati- Cevşen’le ilgili itikadî veya ticarî bütün
    işleri fedakârca omuzlamışlardır.
    Önce Cevşen mevzuu itikadî bir gereklilik haline getirilip,
    ilgili tüm bilgi ve malzemeler, mutlak sûretle elde
    bulundurulması gereken ihtiyaçlar haline dönüştürüldü.
    Bu, işin teorik tarafıydı. Cevşen’le ilgili teoriler vaazlarda
    işlendi. Teyp ve video kasetleriyle daha geniş kesimlere
    ulaştırıldı. Daha sonra yazılı metin haline getirilip basıldı.
    Ahmed Kalkan
    ~ 184~
    İşte Cevşen’e dair yazılanlardan bir kaç not: “Cevşen manası
    itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir.
    Daha sonra da Ehlullah’tan birisi, bu Cevşen’i keşif yoluyla
    Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.
    Onlar “keşfen aldık “ dediklerini mutlaka öyle almışlardır
    ve dedikleri de katiyyen doğrudur.”333
    Fetullah Gülen’in oluşturduğu mantık örgüsünü olaylara
    yaklaşım ve çözümleme zihniyeti olarak yürürlüğe soktuğumuzda
    ister istemez bizden de şöyle bir mantık silsilesi
    sâdır olacaktır: “Rasûlullah’a gelen vahiylerin bir kısmı
    Kur’an’da yer almamıştır. Rasûlullah gelen vahyi insanlara
    duyurmak yerine kendinde rezerv ederek Kur’an’ı tamamlanmamış
    bir kitap derecesine düşürmüştür. Rasûlullah’a
    gelen vahiyleri “ehlullah’tan olmayan sahabiler farkına
    varıp kavrayamamış, ancak birkaç yüzyıl sonra tasavvuf
    ehli bir sufi “gayri metluv vahiy”den bir kısmını içeren
    “Cevşen-i Kebir’i keşif yoluyla elde etmiştir. Sufi “keşfen
    aldık” diyorsa, katiyyen doğrudur. Fetullah Efendi ve onun
    efendisi Said-i Nursi de “vakıa budur, iman edeceğiz” diyorlarsa,
    doğru diyorlardır. Mükellefiyetimiz “işittik ve itaat
    ettik” demektir.
    Bu sapkın mantık örgüsüyle insanlar dünyada rezilliğe,
    âhirette ise kötü âkibete mahkûm olurlar. Bu mantık
    örgüsünün aştığı yol, te’vil adı altında Kitab’ın apaçık
    hükümlerini ayaklar altına alır. Bu sapkın yol, İlahi bildirimle
    iletilen tüm ölçü ve kriterleri kaale almayan, yok sayan
    bir zihniyetin ürünüdür. İki örnek olarak yine Fetullah
    Efendi’nin kitabından yararlandık “İmam Rabbani der ki:
    “Ben İbn Mesud’dan muavvizeteyn (Felak ve Nas Sûrelerinin
    Kur’an’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu
    333 F. Gülen, Prizma I, s. 121
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 185~
    sûreleri farz namazlarında da okumamaya başladım. Ne
    zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’an’dan olduğuna dair
    ihtar aldım ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarında
    da okumaya başladım.” Fetullah Efendi ise “bazılarının
    bizim Kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’an’dan kabul
    etmesi, yukarıda işaret etmek istediğimiz hususa ayrı
    bir delil kabul edilebilir”334 diyen (biri tasavvufu, diğeri
    nurcuları temsil eden iki zihniyetin hurafelerde birleştiği
    gibi Kur’an’a ilave yapan ve Kur’an’daki bazı sûrelerin
    Kur’an’dan çıkarılması gerektiğine inanacak kadar inançları
    Kur’an’la çelişkilidir.)
    Bu sapkın düşüncelerin mümessilleri halen kıyasıya
    yarış ve rekabet içinde birbirleriyle mücadele
    ediyorlar. Nurcuların Batıni-Şii kaynaklardan
    devşirdiği Cevşen ile itikadî ve iktisadî sektördeki
    tekelciliğini kırmak üzere Nakşibendiliğin Halidiyye
    kolu temsilcilerinden Cübbeli Ahmet Efendi
    de bir karşı atak oluşturdu. Cübbeli Efendi “Na’l-i
    Şerif”i keşf ederek, “Na’l-i Şerif”in faydalarını tüm
    ümmetin faydasına olmak üzere piyasaya sürdü.
    Böylece hem imanımızı korumak, hem de bin bir türlü
    bela ve musibetlerden emniyette olmak için müslüman
    birey ve toplumların tüm işlerini sufistik geleneğin Türkiye’deki
    güçlü iki temsilcisi konumundaki Nurcuların ve
    Nakşibendilerin hararetle sahiplendiği muskalara havale
    etme noktasına geldik. İtikadî, siyasî, iktisadî veya sosyal
    alanlardaki gerek bireysel gerekse toplumsal bünyedeki
    küfrü, şirki, zulmü ve nifakı gidermek üzere Allah katından
    indirilmiş olan Kur’an, bizzat bu sapkın ve saptırıcı “Hoca
    334 Prizma 1, s. 121
    Ahmed Kalkan
    ~ 186~
    efendiler” tarafından muskalar için basit bir malzeme
    haline dönüştürülüyor. Kalpleri ve akılları Kur’an’la şekillendirmeye
    değil; muskalarla şekillendirmeye kalkışan bu
    hoca efendiler, insanları Allah’a değil, âdeta kendilerine
    kul yapma çabasındadırlar. İnsanları Kur’an’da önerilen
    sâlih amellere değil de; Yahudi ve Şamanist kültürlerden
    ithal edilen büyü, tılsım ve cifrden sentezlenen muskalarla
    oluşturulan “sahte İslâm” havasıyla bu hoca efendiler hem
    yürürlükteki zulmün devamını sağlıyorlar, hem de otoriter
    ve ekonomik bir getiriyle bir statü elde ediyorlar.
    Yazılıp çizilenlerden, anlatılıp konuşulanlardan etkilenen
    kitleler mutlak sûrette bir Cevşen-i Kebir veya Na’l-i
    Şerif edinmenin yollarını arar oldular. Gerek Na’l-i Şerif gerekse
    Cevşen-i Kebir kolye ve maskot şeklinde hazırlanmış,
    altın yaldız serigrafili, deri kaplı, gümüş kaplama, eşantiyon
    olarak dağıtım için firma isimlerini işleme imkânı vb. gibi
    özelliklerle çok amaçlı ve çok fonksiyonel hale getirilmiş.
    İçerdiği bu özellikler sayesinde hem itikadınızı sağlamlaştırıyor
    hem de yakışıklılığınızı arttırıyorsunuz. Yani her
    şey ümmet için.
    Cevşen-i Kebirin ve Na’l-i Şerifin işlevi şimdilik bu kadarla
    sınırlı; fakat “Bu duâyı kefeninin üzerine yazan mü’min
    azap görmez” rivayetinin henüz hoca efendiler tarafından
    keşf edilmediğini sanıyoruz. İran’da bazı özel matbaalarda
    kefen bezi üzerine baskı yapılmakta, ölü bu özel baskılı
    bezle kefenlenmekte ve böylece defnedilerek azabdan emniyete
    alınmaktadır. Türkiye’deki hoca efendiler de derhal
    bu konuyu tetkik edip ülkemizde de bu uygulamayı
    başlatırlarsa hem matbaacılık ve tekstil sektörü açısından
    hem de ölen vatandaşlar açısından sayılamayacak kadar
    faydaya vesile olacaklar. Hoca efendiler ve bağlısı sektörler
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 187~
    de hayırlarda yarışmayı ne de çok severler ya! Bakalım bu
    hayır yarışını Cübbeli Efendi’nin bağlıları mı yoksa Fethullah
    Efendi’nin takımı mı kazanacak!? Bunu zaman gösterecek.
    335
    Hâlbuki, tarihî vâkıa hiç de Cevşen’cilerin dediği gibi
    değildir: Uhud savaşına katılırken Cebrail’in gelip zırhını
    çıkar, onun yerine cevşen muskası tak, cevşen oku dediği
    şeklinde bir rivayet gündeme getiriyor Cevşenciler. Özellikle
    Bedir Savaşı’na katılmamış olan genç sahâbîler düşmanı
    Medine dışında karşılamak ve meydan savaşı yapmak istediler.
    Bunların ısrarlı istekleri üzerine Hz. Peygamber şehrin
    dışına çıkmaya karar verdi, 1000 kişilik bir ordu hazırladı,
    zırhını giyerek ordusunun başına geçti. Durumun ciddiyetini
    sonradan kavramış olan gençler Hz. Peygamber’in
    ictihadına aykırı bir görüşte ısrar edip onu istemediği bir
    işe razı ettikleri için pişman oldular, bu durumu Hz. Peygamber’e
    arzettilerse de Rasûlullah, “Bir peygamber, zırhını
    giydikten sonra, Allah (onunla düşmanı arasında) hükmünü
    verinceye kadar, savaşmadan onu çıkarması doğru değildir”
    buyurdu.336 Hz. Peygamber ordusuyla düşmanı karşılamak
    üzere Medine dışına çıktı.
    CEVŞEN’IN YERE GÖĞE SIĞMAYAN FAZILETLERI
    Said Nursi, bir kitabında şöyle diyor:
    “Aziz, sıddık kardeşlerim! Nazif büyük bir hayır yapmak
    için Nurcuların ehemmiyetli bir virdi olan Cevşenü’l-Kebir’i
    makine ile teksir etmiş. Bunun sevabına dair, haşiyesindeki
    pek hârika ve müteşabih hadîslerden faziletine dair olan
    parçayı beraber teksir etmek için bana yazmıştı. Ben de
    335 Kenan Alpay, Cevşen Sektörü, Haksöz Dergisi 70, Ocak 1997
    336 Buhârî, İ’tisâm 28; Müsned, III, 351
    Ahmed Kalkan
    ~ 188~
    dedim: Otuz beş seneden beri her gün Cevşen’i okuduğum
    halde o haşiyeyi üç-dört defadan ziyâde okumadım. Onun
    için onun aynı münasib olmaz. Tâ muârız ve zındıklar itiraz
    parmaklarını uzatmasınlar. İnşâallah yakında o mübarek
    Cevşenü’l-Kebir, Nurcuları şavkıyla tenvir edecek.” 337
    Bu kadar abartı, bu kadar gerçek olmayan vaadler
    var diye değil; küçük bir amele bu kadar büyük
    sevap verilemez diye de değil; bu rivayetleri
    sahih kabul etmeyen, bu kadar uydurma olmaz
    diyen muârız (karşı çıkan) ve zındıklar (inkârcı,
    ateist, dinsiz, münâfık) kimseler itiraz parmaklarını
    uzatmasınlar diye bu faziletlerin Cevşen’e
    yazılmasını onaylamaz Said Nursî. Yazılmasını
    istemediği şeyler de nedir? Ona göre pek hârika ve
    müteşâbih hadislerdir. Neymiş bu dinsiz, inançsız
    kimselerin karşı çıkacağı hârika hadis diye takdim
    edilen rivâyeti görelim.
    Tarikat şeyhi Gümüşhanevî’nin Mecmuâtü’l-Ahzâb
    adlı eserinde tam beş sayfa uzunluğunda olan ve tercüme
    edilmiş şekli ile Cevşen’in faziletinden bahsedilen pek hârika
    hadis diye takdim edilen, Peygamberimizden çok sonraları
    uydurulan, sahih hadis kaynaklarının hiçbirinde yer
    almayan uydurma rivâyet şudur:
    Kıymeti ve tesiri çok yüce olan bu mübarek duâ bize Ebu
    Ümame’den rivayet edilmiştir. O, Câfer-i Sâdıktan, O babasından,
    O dedesi Hazreti Hüseyin’den, babası Hazreti Ali
    (R.A.) kanalı ile rivayet etmiştir.
    337 Emirdağ Lâhikası II, 40
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 189~
    “Hazret-i Ali Efendimiz, oğlu Hz. Hüseyin Efendimize: “Evladım,
    sana şânı çok yüce olan Allah’ın sırlarından bir sır öğreteceğim.
    Bu ilâhî sırları bana Rasûl-i Ekrem (sav.) öğretmiştir.
    Bunun üzerine Hz. Hüseyin (r.a.): “Her şeyim size feda
    olsun, haber veriniz babacığım.”
    “Çok sıcak bir günde Rasûlullah ile Uhud’a doğru orduyu
    naklediyorduk. Bir ara başını kaldırıp gökyüzüne
    baktı. Allah’a duâ ve niyazda bulunurken açılmış gök
    kapılarından Cebrail’i gördü. Cebrail Rasûl-i Ekrem’e:
    ‘Allah Teâlâ’nın sana selamı var. Zırhını çıkarıp bu duâyı
    okumanı emir buyurdu. Onu okuyup taşıman senin
    için daha güç kaynağıdır.’ Peygamberimiz (s.a.s.) sordu:
    Ey kardeşim Cebrail, bu hususiyet yalnız benim için mi?
    Ümmetim için de bir özelliği var mıdır?”
    Kur’anî hakikatlere inanmakta zorlanan, ama böyle
    uydurmalara kolay cennet dağıtıldığı için çok rahat iman
    eden bilgisiz olduğu kadar aklını da müslümanca kullanmayan
    insanları bu tür masallarla nasıl da kandırabiliyorlar.
    Hâlbuki Rasûlullah, “Bir peygamber zırhını giydikten
    sonra, Allah (onunla düşmanı arasında) hükmünü verinceye
    kadar savaşmadan onu çıkarması doğru değildir.”338 buyurmuştu.
    Ayrıca, tedbir peygamberimizin önemli bir uygulamasıdır.
    Savaşta düşman oklarına ve kılıç darbelerine karşı
    zırh giymesi ve giydiği zırhı çıkarmaması onun sünnetine
    uygun olan davranıştır.
    Uydurma rivâyet bol keseden sevapları ve
    ödülleri dağıtıyor: “Cebrail Aleyhisselam: ‘Yâ
    338 Buhârî, İ’tisâm 28; Müsned, III, 351
    Ahmed Kalkan
    ~ 190~
    Rasûlallah! Bu duâ size ve ümmetinize Allah tarafından
    gönderilmiş bir hediyedir. Bunun sevabını
    Allah’tan başka kimse bilmez. Kim evinden çıkarken
    bu duâyı okur veya (yazıp yanında) taşırsa
    Allah Teâlâ onu güzel ameller yapmaya muvaffak
    kılar.
    Kur’an’ı, İncil’i, Tevrat’ı, Zebur’u okumuş gibi
    ecre nâil olur. Her harfine mukabil de iki cennet
    hûrisi verilir.
    Cennette kendisi için bir ev bina edilir. Kur’an’ın,
    İncil’in, Tevrat’ın, Zebur’un harfleri sayısınca Allah
    Teâlâ onlara İbrahim (a.s.) İsa Rûhullah (a.s.)
    ve Peygamberlerin sonuncusu Muhammed Habibullah’ın
    (a.s.v.) sevabı kadar sevap ihsan edecektir.”
    Rivayet devam ediyor: “Yedinci kat semada bulunan
    Beyt-i Mamur’u her gün 70 bin melek ziyaret eder. Bir daha
    ziyaret için kıyamete kadar sıra gelmez. Allah Teâlâ bu meleklerin
    adedi kadar da sevap ihsan eder. Bu duâyı okuyanın
    evine katiyyen hırsız girmez, yangın çıkmaz. Hasta bir kimse,
    bu duâyı safran ve yağmur suyu ile yazar, aç olarak içerse
    hasta ise şifaya kavuşur. Geceleyin okuyanda perdeler aralanır.
    Allah’ın tecellisine mazhar olur. Allah (c.c.) her muradını
    ihsan eder.”
    “Ey Muhammed! Kim hâlis bir niyet, temiz bir nefesle bu
    duâyı 70 defa okursa sedef, cüzzam ve delilikten emin olur.
    Kâfur ve misk ile bir cam tabağa yazılarak su ile imha edilip
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 191~
    ölünün kefenine serpilirse kalplerine yüz bin nur iner, münker
    ve nekir korkusundan ve kabir azabından emin olur.
    Kabrindeyken Allah ona yetmiş bin melek gönderir. Her meleğin
    yanında nurdan bir örtü vardır. Onu üzerine yayar ve
    onu cennetle müjdelerler
    Allah Teâlâ kabrine yetmiş bin melek gönderir. Her
    meleğin elinde bir tabak nur bulunmaktadır. Bu nurlar
    o kişinin üzerine dökülür. Cennetlik olduğunu da müjdeler.
    Rabbimden işittim, Rabbim şöyle buyurdu: Bu duâ
    dünya yaratılmadan 500 sene evvel arşın üzerine yazılmıştı.
    Hangi kul Ramazan’ın başında, sonunda veya her
    gece veya Cuma günü veya gecesi bu duâyı okuyarak
    bana duâ ederse, Kadir Gecesi ona gösterilir. Kadir Gecesi,
    Allah Teâlâ 70 bin melek yaratır. Her semada 70 bin melek
    bulunur. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de,
    Maşrıkta, Mağrib’de 70 bin melek vardır. Her meleğin çeşitli
    dilleri vardır. Cenab-ı Hakk’ı tesbih ederler. Hâsıl olan sevabı
    bu mübarek duâyı okuyana bağışlarlar. Böylece oradaki bütün
    perdeler ortadan kalkar. İşte bu esnada Allah’tan (c.c.)
    ne istenirse dileği kabul edilir.
    Üç defa okunur veya bir defa okuyup gereğini yerine getirenin
    vücuduna cehennem ateşi haram, cennete girmesi
    vâcip olur. İki melek vazifelendirilir. Mâsiyete düşmekten onu
    korurlar. Onun için Allah’ı tesbih ve takdis ederler, kötülüklerden
    korurlar.
    Bu duâ, Allah’ın hazinelerinden bir hazinedir. Cenab-ı
    Hakk’ın 1001 ismi mevcuttur. Bu duâyı okuyanı Allah Teâlâ
    dünya ve âhiretin her türlü âfâtından emin kılar. Dünya ve
    âhiret saadetine nâil olur. Duâyı okuyan bir yardıma muhtaç
    veya müşkül bir durumda ise bu meleklerden biri bulunduğu
    Ahmed Kalkan
    ~ 192~
    yerden aşağıya inip başındaki keramet tacını çıkarır, Allah’a
    secde eder, bütün işlerinde onun şefaatçısı olur. Önden arkadan
    gelecek âfâtlardan korur.” Cevşen’i üzerinde bulundurmadan
    bir yere gitmeyen, Kur’an okumasa da Cevşen
    okumadan yapamayan Fetöcülerin 15 Temmuz’dan sonra
    hiçbir âfattan korunmadıklarını görmüyor mu insanlar?
    “Bu meleğin yukarısında bin melek daha vardır. İşte bütün
    bu melekler bu mübarek duâyı okuyana nazar ederler.
    Oturdukları kürsülerinden kalkıp Allah için secdeye kapanırlar.
    Duâ sahibine her bakımdan ve her hâceti için; rızkının
    genişlemesi, âfiyet içinde yaşaması için yardım ederler…”
    (Gümüşhanevî’nin Mecmuâtü’l Ahzab adlı duâ kitabından
    kısaltılıp bazı yerleri atlanarak tercüme edilmiştir.)339
    Said Nursî, hadis diye inandığı bu uydurma
    rivayetin mübalağalı sevap dağıtımı konusunda
    şunları söyler: “Bir bîçare vesveseli ve hassas ve
    dinsizlerle görüşen bir adam, meşhur duâ-i Nebevî
    olan Cevşen-ül Kebir hakkında ve akıl hâricindeki
    sevab ve faziletine dair bir hadîsi görmüş, şübheye
    düşmüş. Demiş: “Râvi, Ehl-i Beyt’in imamlarındandır.
    Hâlbuki hadsiz bir mübalağa görünüyor.
    Meselâ içinde der: Bu duâya Kur’an kadar sevab
    verilir. Hem göklerdeki büyük melaikeler, o duâ
    sahibini gördükçe, kürsîlerinden inip ona pek büyük
    bir tevazu ile hürmet ederler. Bu ise, aklın
    ve mantığın mikyaslarına gelmez.” diye, Risale-i
    Nur’dan imdad istedi.” Ve verdiği uzunca cevabın
    339 https://www.nurdanhaber.com/tr-tr/haberler/29504/merak-edilen-
    cevsenin-fazileti/
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 193~
    bir yerinde şöyle der: “Değil mübalağa, belki onların
    nihayetsiz tecellilerinden gelmesi mümkün ve
    gelebilen feyizlerin nihayetsizliğini göstermek için
    pek az bir kısmını Muhbir-i Sadık (yani Peygamberimiz)
    (a.s.m.) haber vermiş ve teşvik için mübhem
    ve mutlak bırakmış…”340
    ACEM UYDURMA VE ABARTILARINI DIN DIYE
    SUNMAK, İSLÂM’LA VE MÜSLÜMANLARLA ALAY
    ETMEK DEMEKTIR
    Gökten Cebrail’in inmesi ve cevşenin faziletini anlatması
    olayı, Peygamberimizin anlatmasıyla değil; Hz. Ali’nin
    anlatmasıyla rivayet ediliyor. Hz. Ali diyor ki: Bir ara başını
    kaldırıp gökyüzüne baktı. Allah’a duâ ve niyazda bulunurken
    açılmış gök kapılarından Cebrail’i gördü. Cebrail
    Rasûl-i Ekrem’e: Allah Teâlâ’nın sana selamı var. Zırhını
    çıkarıp bu duâyı okumanı emir buyurdu. Onu okuyup taşıman
    senin için daha güç kaynağıdır.
    Yani, Hz. Ali, Peygamberimiz dua ederken, gök kapılarının
    açıldığını görüyor, sonra Cebrail’i gördüğünü görüyor.
    Cebrail’in Peygamberimizle konuştuğuna, sözlerine şahit
    oluyor. Hz. Ali, Hz. Hüseyin’e söylüyor. Hz. Hüseyin’den kim
    duyuyor, hangi kitaba geçiyor; orası bilinmiyor. Ama sonra
    tarikat şeyhi Gümüşhanevî ve Risale-i Nur müellifi Said
    Nursi’nin bu olaydan haberi oluyor. Peki, Hz. Hüseyin Kerbelâ’ya
    giderken bu Cevşen’i niye okumadı, haydi okumaya
    340 Emirdağ Lâhikası, s. 162; https://www.nurdanhaber.com/tr-tr/haberler/
    29504/merak-edilen-cevsenin-fazileti/
    Ahmed Kalkan
    ~ 194~
    fırsat bulamadı diyelim, niye muska gibi, kolye gibi boynuna
    takmadı, üzerinde taşımadı. Taşıdı da fayda etmediyse
    bütün rivayet çöker. Taşımadıysa, Peygamber dedesinin
    tavsiyesine, babası Hz. Ali’nin tavsiyesine uymamış olur.
    Peki, Uhud savaşına giderken Cebrail gelip “zırhını çıkar,
    bu Cevşen’i oku veya taşı. Sana kimse zarar veremez, sana
    yüz binlerce melek yardım eder” demesini nereye koyacağız?
    Peygamberimiz Uhud’a katılırken zırhını çıkardı mı?
    Çıkarmadıysa bu uydurma rivâyete göre Allah’a isyan etmiş
    olacaktır. Çıkardıysa, “Bir peygamber savaşmadan zırhını
    çıkarmaz.”341 diye söylediği sözü doğru olmamış olur.
    Ayrıca, istişare neticesi meydan savaşına karar verilmiş ve
    Rasul zırhını giymişti.
    Bu rivâyette bol keseden vaad edilen vaadler ne oldu?
    Bunları sormak için aklını kullanması gerekir insanın…
    “Allah, akıllarını kullanmayanları pislik içinde bırakır, rezilliğe
    mahkûm eder.”342
    Duâyı yanında taşıyana da şu kadar sevap var, denilebiliyor.
    Sünnette böyle bir uygulama yok. Yanında taşınması
    istenen, içinde yazılar bulunan bir kâğıt ve mürekkep.
    Kur’an, yaşanmadan, amel edilmeden Kitabı ezberleyip
    kafasında taşıyan kimseyi kitap yüklü eşeklere benzetiyor.
    Bırak kaynağı belli olmayan bir duâyı, bir kimse Kur’an’ın
    tümünü mushaf olarak yanında taşısa, ne kazanır ki? Şimdi
    cep telefonlarında Kur’an’ın tümü yazılı olarak var. Cevşen
    de var. Öyleyse cebinde telefon taşıyanlar hiç hasta olmayacak,
    sahip olmadığı hiçbir nimet kalmayacak?
    Küçük bir hâtıramı nakledeyim. Bir Kur’an Okulu’nda
    341 Buhârî, İ’tisâm 28; Müsned, III, 351
    342 10/Yunus, 100
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 195~
    hocalık ve yöneticilik yapıyorum. Bir öğrenci velisi gelmişti.
    Öğrencimizin babasına hoşgeldin diye elimi uzattım, o
    da elini uzattı, sonra sanki yıldırım çarpmış gibi elini hızla
    geri çekti. Ben bir anlam veremedim. Sonra izah etti durumu:
    “Hocam, siz hâfızdınız değil mi? Abdestim yok da, unutmuşum
    neredeyse tokalaşacaktım.” Şaşkınlığımı çabuk
    üzerimden attım ve hemen aklıma gelen sözü söyledim:
    “İyi ki senin hanımın hâfız değil. Hâfız olsaydı…” dedim. Bu,
    Kur’an’ı yüceltmek, hâfızları ve hâfızlığı önemsemek değil,
    bambaşka bir şekilcilik ve kutsalcılıktır. Cevşen yanında
    bulundurmayı kutsallaştırmak da aynı damardan besleniyor.
    İncil ve Tevrat’ın orijinal metinleri mevcut olmadığı halde,
    bu günkü muharref halleriyle okunması fazilet kabul
    ediliyor. Bu duâyı kolye olarak boynuna takan Kur’an’la birlikte
    diğer İlâhî kitapları okumuş gibi ecre nâil olacağına
    göre; insan niye Kur’an okusun ki… Tesettüre bile uymayan
    kız kolye diye boynuna taksın, iş tamamdır, bütün sevaplar
    onundur. Cevşen’siz kalanlara, onu üzerinde taşımayanlara
    acımak lâzım. İyi de Hz. Ali, Hz. Ebubekir, cevşen kolyesi mi
    taşıyorlardı diye sormaz bu üstadlar. Ve zaferleri, yardımı
    Allah’tan değil de, üstelik hurâfe dolu uyduruk bir dua yazısından,
    Cevşen muskasından bekleyecek Müslümanlar. Bu
    anlayış, tevhidle bağdaşır mı?
    Cevşen’in her harfine iki cennet hurisi verileceğine
    göre, Cevşen’de on binden fazla harf vardır. Bir
    defa Cevşen okuyana 20 bin huri, on defa okuduysa
    200 bin huri… verilecek. Cevşen = Kur’an da
    değil; Cevşen = Tevrat + İncîl + Zebûr + Kur’an +
    İbrahîm’in Sahifeleri + Mûsa’nın Sahifeleri. Sevap
    Ahmed Kalkan
    ~ 196~
    da bu kitapların harflerinin toplamı. Kime verilen
    sevabın aynısı verilecek? Halil olan İbrahim’in sevabını,
    yetmedi, başka Kelim olan Musa’nın sevabının
    aynısı, yetmedi; Rûhullah olan İsa’nın sevabının
    aynısı, yine mi yetmedi? Muhammed (a.s.)’ın
    sevabının aynısı verilecek.
    Bu da yetmez diyorsanız; dördüncü semâda beyt-i
    ma’mûr denen bir ev vardır. Ona her gün yetmiş bin melek
    girip çıkar ve bir defa ziyaret eden meleğe kıyamet gününe
    kadar bir daha sıra gelmez. İşte bu duâyı okuyan veya
    yanında taşıyana bu meleklerin tümünün sevabının aynısı
    verilecek. İnanmıyorsanız, Said Nursi, sizi Emirdağ Lâhikası’nın
    142. ve 143. sayfalarında vereceği bilgilerle iknâ
    etsin, 24. Sözün üçüncü dalında asılı olan bilgileri ikram etsin.
    Yetmediyse tasavvuf şeyhi Ziyaüddin Gümüşhanevi’nin
    Duâ kitabından delil getirsin. Kişi Cevşen kolyesi takmış,
    bütün bunları hak etmiş. “Kim bu duâyı evinde okursa ebediyen
    ona ne hırsız girer, onu ne ateş yakar. Kim onu temiz
    bir kabın içine yazarsa, (sonra) onu yağmur ve safran suyuyla
    yıkar ve aç karnına içerse, eğer hasta ise Yüce Allah ona
    afiyet verir. Bir gecede bu duâ okunursa Allah onu okuyana
    lütufkâr yüzüyle döner ve ona dilediği şeylerin hepsini verir.”
    Faziletler anlatılırken; gerçi bir yerde aynen şöyle denmişti:
    “Bunun sevabını Allah’tan başka kimse bilemez.” Buna
    rağmen sevaplar takır takır sayılıyor. Cevşen okuyan veya
    yanında taşıyanların sevabı, insanların sevabıyla değil; meleklerin
    sevabıyla ölçülüp veriliyor(!)
    Hırsızlığın önünü almak hiç de zor değilmiş. Demek ki,
    evine hırsız girmeyen kimseler hep cevşen taşıyorlarmış
    da ondan hırsız onların evlerine giremiyormuş. Beyin ameliyatı
    mı olacaksın, kanser misin? İç bir bardak duâlı su,
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 197~
    Cevşen’li tarafından olsun, hastalğın hemen geçsin. Abartı
    ancak bu kadar olur. Allah, az amele çok büyük ecir vermez.
    Cevşen oku veya boynuna tak, bütün sevapları al. Böyle şey
    olmaz!
    “Bu duâyı kâfûr ve miskle bir kaba yazsa (sonra) onu yıkasa
    ve bunu bir ölünün kefenine serpse onun kabrine yüz
    bin nur iner, Allah ondan münker-nekîr korkusunu kaldırır,
    o da kabir azabından emin olur. Kabrindeyken Allah ona
    yetmiş bin melek gönderir. Her meleğin yanında nurdan bir
    örtü vardır. Onu üzerine yayar ve onu cennetle müjdelerler.”
    Demek ki, Cübbeli yanmayan kefeni, Cevşen’le ilgili rivayetten
    buldu. Cevşen duâsını 70 defa okuyacak vakitte, duâ 15
    sayfa olduğuna göre (70 X 15 = 1050) 1050 sayfalık bir yazı
    okumuş olacaktır. Kur’an 600 sayfa olduğuna göre, yaklaşık
    iki defa Kur’an hatmi yapılacak bir zaman gerekecektir.
    Bu kadar zaman içinde bir müslüman kaç kişiye tebliğde
    bulunur, ne kadar hayırlı faaliyetler yapar…)
    “Bu duâyı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran
    kimse dünyada her türlü belâdan, âfet, hastalık, yangın ve
    soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde
    kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Cevşen-i Kebîr ile
    Allah’a münâcâtta bulunan kimseye Bedir şehidleri derecesinde
    900.000 şehid sevabı verilir. Bu duâyı kefeninin üzerine
    yazan mü’min ise azap görmez. Onu okuyan kimse dört semavî
    kitabı okumuş gibi olur; her harfi için kendisine cennette
    iki ev ile iki zevce verilir; ayrıca insandan ve cinlerden
    olan bütün mü’minlerinki kadar sevap kazanır; vücuduna
    cehennem ateşi haram, cennete girmesi vâcip olur.”
    Sonra da “Nurcular, Fetullahçılar niye Kur’an okumuyor?”
    Ahmed Kalkan
    ~ 198~
    diye soruyor bazıları. Anlaşılan bu tür soru soranlar hiç
    Cevşen okumamış, faziletini duymamış. Üstadlarından ve
    kırmızı kaplı kitaplarından Cevşen okuyunca Kur’an okumaya
    verilmeyen nice cennetler verilir, nice cehennemden
    de ebediyyen uzaklaştırılırsa bir nurcu, niye Kur’an okusun
    ki…
    CEVŞEN’IN İLMÎ DEĞERI VE HÜKMÜ
    Cevşen Duâsının Hadis İlmi Açısından Kritiği başlıklı bir
    yüksek lisans tezi hazırlayan Adnan Yeniay, çalışmasının
    “Sonuç” bölümünde Cevşen ile ilgili olarak ulaştığı bulguları
    şöyle sıralamıştır:
    1- Cevşen duâsı ne Ehl-i Sünnet’in, ne de Şia’nın hadis
    kitaplarında yer almaktadır.
    2- Cevşen duâsının faziletleri hakkında gelen rivayetler,
    İslâm’ın özüne ters düşmektedir. Cevşen duâsı okunduğunda
    veya insanların üzerinde taşındığında söz konusu faziletlerin
    gerçekleşeceğini söylemek ilmen doğru görünmemektedir.
    3- Cevşen duâsıyla ilgili akla-mantığa uymayan rivayetler
    bulunmaktadır.
    Örneğin; rivayete göre Cebrail’in, Peygamberimizden
    duâyı kâfirlere öğretmemesini istediği iddia edilmektedir,
    fakat Cevşen duâsı iddia edilen rivayetin aksine herkesin
    vâkıf olabileceği bir açıklıkta literatüre geçtiği için, duânın
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 199~
    gizli tutulması imkânsızdır. Bu durumdan da anlaşılmaktadır
    ki Cebrail, Peygamberimize böyle bir şey söylememiştir.
    4- Peygamberimiz ve sahabe döneminde kendisine ümit
    bağlanılan, güvenilen ve onunla korunulacağı düşünülen
    tek varlık Allah’tır. Allah’tan başka böylesine ümit bağlanılan,
    güvenilen ve onunla korunulacağı düşünülen hiçbir
    şey olmamıştır. Rasûlullâh’ın sünnetine bakıldığında da
    sadece Allah’a güvenildiği ortaya çıkmaktadır. Mesela Hz.
    Peygamber, sahabelerine ayakkabılarının bağı koptuğunda,
    onu dahi Allah’tan istemeyi talim etmiştir.
    5- Peygamberimize nispet edilen bu duânın
    Rasûlullâh’ı, sahabeyi ve duâyı okuyan kişiyi koruyacağı
    söylenmektedir. Ancak Hz. Peygamber’e
    ve sahabeye yapılan onca işkenceler, çektikleri sıkıntılar
    ve gazalarda aldıkları yaralar söz konusudur.
    Cevşen duâsı madem Rasûlullâh’ı ve sahabeyi
    koruyacaksa Hz. Peygamber ve ashabı niçin bu
    duâyı okuyup sıkıntılardan, işkencelerden kurtulma
    yoluna gitmediler? Oysa Cevşen duâsı Hz. Peygamber’e
    gelseydi ve bahsedilen koruma işlevini ifa
    edecek olsaydı, Hz. Peygamber bu duâyı hem okur
    hem de sahabelerine okumalarını tavsiye ederdi, fakat
    böyle bir durum olmadığı için Cevşen duâsının
    da Rasûlullâh’a ait olmadığı ortaya çıkmaktadır.
    6- Kendisine Arapça vahiy inen bir Peygambere, Farsça
    kalkan anlamına gelen Cevşen duâsının geldiğinin iddia
    edilmesi tuhaf değil midir? Cevşen, Kütüb-i Sitte gibi birinci
    Ahmed Kalkan
    ~ 200~
    derece hadis kitaplarında da, Muvatta, Dârimî, Müsned gibi
    ikinci derece hadis kaynaklarında da geçmez. Ancak, Gümüşhanevî’nin
    Dua kitabında ve Said Nursi’nin Risalelerinde
    geçer.
    Cevşen’le ilgili son sözü ve Cevşen hakkındaki
    hükmü, bu konuyla ilgili yüksek lisans tezi hazırlamış
    olan Adnan Yeniay’a bırakalım: “Peygamber’e
    nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen
    yaklaşık on beş sayfalık Cevşenle ilgili metnin,
    yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı sahih olması
    mümkün görünmemektedir. Cevşen duâsının
    tamamı peygamberimize ait değildir, bazı bölümleri,
    cümleleri hadis veya ayet olarak nitelendirilebilirse
    de tamamının peygamberimize aidiyeti imkânsız
    görünmektedir.”343
    HALKA VE İP TAKMAK
    Tevhid, Allah’ın kâinatta koyduğu kanunlar çerçevesinde
    sebeplere sarılmaya asla karşı çıkmaz; bilakis teşvik
    eder. Elbette ki açlığı gidermek için yemek, susuzluğu gidermek
    için su, tedavi için ilaç, savunma için silâh gereklidir.
    İnsan hastalandığı zaman doktora gidecektir. Bütün
    bunlar ve benzerleri İslâm’da meşrûdur. Ne var ki, meydana
    gelen veya meydana geleceği sanılan tehlikeleri defetmek
    için, birtakım bilinmeyen ve gizli olan sebeplere sarılarak
    esrarengiz yollara başvurmak, asla meşrû sayılmaz.
    343 Adnan Yeniay, Cevşen Duasının Hadis İlmi Açısından Kritiği, Cumhuriyet Üniversitesi
    İlahiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2008, Danışman:
    Enbiya Yıldırım, s: 70-71
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 201~
    Bazı toplumlarda görülen madenî halkalar takmak, kollara
    ip bağlamak, bu türdendir. Bir keresinde Hz. Peygamber,
    zayıflıktan kurtulmak için koluna demir takan sahâbîye
    bunu çıkarttırmıştır. Yine Hz. Peygamber, sıtmayı önlediğine
    inanıldığı için koluna ip takan hastanın kolundan da
    aynı şekilde bunun çıkarılmasını istemiş ve arkasından
    şu âyeti okumuştur: “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a
    inanmazlar.”344
    Görüldüğü gibi, Rasûlullah’ın bunların üzerinde durmasının
    yegâne sebebi, şirkten ve şirke giden yollardan
    insanları uzaklaştırmaktır. Burada hatırımıza şöyle bir
    soru gelebilir: Acaba deneysel bilim, birtakım araştırmalar
    yaparak, kola takılan bu madenlerin fizikî faydasını ispat
    etse, yine yasak olur mu? Şüphesiz hayır! Çünkü bunun yasaklanmasının
    sebebi, bu gibi şeylere, birtakım bilinmeyen
    güçler atfedilerek sığınılmasıdır. Meselâ, bakır bilezik cinsinden
    bazı halkaların romatizmanın tedavisindeki faydası
    bilimsel olarak ortaya çıktığı için, ilaç kullanılır gibi kola
    veya ayağa takılmasında hiçbir sakınca yoktur.
    ÜFÜRÜKÇÜLÜK
    Üfürükçülük, câhiliyye Araplarının kendilerini âfetlerden
    koruduğu inancıyla, cinlerden yardım dileyerek söyledikleri
    bazı yabancı ve anlamsız ifâdelerdir. Tevhid inancına
    ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür. Câhiliye
    devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı
    musibet ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan
    anlamsız bazı kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı.
    344 12/Yusuf, 106
    Ahmed Kalkan
    ~ 202~
    İslâm geldi, bunları yasakladı. Nitekim, hadis-i şerifte:
    “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk, muska, her türlü sihir
    ve tılsım şirktir.”345 buyurulmaktadır. Kur’an, üfürükçülük ve
    sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler”346 olarak tanıtır ve
    şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder. Düğümlere
    üfleyenler, sihir ya da büyü yapan kimselerdir. Bunlar, telkine
    müsait olan kişileri kandırabilirler. Bunu gerçekleştirmek
    için, büyülerinde iplik veya mendil gibi bir şeye düğümler
    atarak üzerine üflerler.
    Abdullah bin Mes’ud’dan rivâyet edildiğine
    göre, Rasûlullah şöyle buyurdu: “Şüphesiz üfürükçülük,
    nazar boncuğu, muska, sihir ve tılsım şirktir.”
    347
    Şirk unsuru taşımayan okumada bir sakınca yoktur.
    Ama, unutulmamalıdır ki, kişinin kendisi ve çok yakınları,
    inanarak, okuduğu duânın anlamını bilip şuurla Allah’a duâ
    etmeleri duânın kabulü için daha uygun şartlar oluşturur.
    Bununla birlikte bir başkası da âyet ve hadislere dayalı ve
    Allah’a yapılan duâ ile ve hiçbir şirk unsuruna bulaşmadan
    ve bir ücret almadan hastaya okuyabilir. Rivâyet edildiğine
    göre Hz. Peygamberimiz, birisi hastalandığında ona sağ
    eli ile mesh eder, sonra da şu duâyı yapardı: “Ey insanların
    Rabı! Rahatsızlığı gider, şifâ ver, şifâ veren Sensin! Senin
    şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver!”348
    Kur’an âyetleri dışında yazılar, tuhaf şekiller bulunan
    muska takmak, nazar boncuğu takmak, insanı şirke
    345 Ebû Dâvud, İbn Mâce
    346 113/Felâk, 4
    347 Müslim, Selâm 46; Tevhid’in Hakikatı, Yusuf El-Karadavî, Saff Y. s. 70-75
    348 Müslim, Selâm 46
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 203~
    götüren yollardan biridir. Câhiliyye döneminde Araplar,
    özellikle çocuklara boncuk ve muska takarlar, bu yolla cinlerden
    ve nazardan korunacaklarını sanırlardı. Halk arasında
    nazardan korunmak için, nazarlık, at nalı, at kafası,
    çeşitli muskalar takma, kurşun dökme ve tütsü yapma gibi
    yollara başvurulduğu görülür. Bu gibi bâtıl yolları Hz. Peygamberimiz
    yasaklamıştır.349
    Bunların tıbbî hiçbir yararı yoktur. Aynı zamanda, Allah’tan
    başkasından zararı defetmesini istemek de söz
    konusudur. Hâlbuki Kur’an’da bu konuda önemli ikazlar
    vardır. “Allah sana bir sıkıntı verirse, O’ndan başkası bunu
    gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez.
    O, her şeye gücü yetendir.”350
    Muska takılması da aynı şekilde câiz görülmemiştir.
    Âlimlerin bir kısmı, muskada Kur’an’dan âyetler yazıyorsa
    takılabilir demişlerdir. Ama, içinde Kur’an âyetleri yazılı
    olsa da takmamak en iyisidir; çünkü hangi muskanın içinde
    âyet yazdığını takanların hemen hiç birisi bilmeyeceği gibi;
    bilinmiş olsa bile, başka muskalar için de kötü örnek olur,
    cinler için, ya da insan kandırmak için yazılmış muskalara
    yol açılır. Aynı zamanda, insanda alışma özelliği olduğundan,
    zamanla bu, diğer şeylerin takılmasına da yol açabilir.
    Yeri gelmişken, Mehmed Âkif’in şu mısralarını hatırlamamak
    olmaz:
    “Ya açar bakarız Nazm-ı Celîl’in yaprağına,
    Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
    İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin.
    Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”
    349 İbn Mâce, Tıb 39
    350 6/En’âm, 17
    Ahmed Kalkan
    ~ 204~
    MUSKA DEĞILDIR KITABIMIZ; KUR’AN’DIR.
    MUSKASIZ DEĞIL, KUR’AN’SIZ YAPAMAYIZ BIZ
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin
    izniyle zulumattan nura, herşeye galip ve hamde layık
    olan Allah’ın yoluna çıkarmak için onu sana indirdik.”351; “O
    (Kur’an) sizi zulumattan nura çıkarmak için apaçık âyetler
    olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”352; “O bir peygamber
    gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki
    iman edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız.”353
    Bu Kitab’ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok âyetten
    bazıları bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar
    üzerine kurulduğu söylenebilir:
    Âyetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi
    bir durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
    Rasûller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşüm-
    değişim) için seçilmişlerdir. Kitap ve âyetler bu çıkışın
    sağlanması için gönderilmişlerdir.
    3- Bu çıkış, Allah’ın izniyle Kur’an ve salih amelle, yani
    çaba ile gerçekleşecektir. “Zulumattan nura çıkarmak için”
    ifâdesi bu Kitabın niçin gönderildiğini en veciz bir şekilde
    açıklamaktadır. Kur’an’a göre, aslolan toplumun karanlıklardan
    aydınlığa çıkmasıdır. Faziletli toplumun inşa edilmesidir.
    Bu arada fertler de bu mücâdele esnasında yetişip ahlakî
    351 14/İbrahim, 1
    352 39/Zümer, 39
    353 65/Talâk, 11
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 205~
    faziletlerle donanacaklardır.354
    Zulumat, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi
    de aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından
    gelen aydınlığı kendine veya başkalarına
    engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı
    zamanda. O yüzden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler,
    zâlimlerin ta kendileridir.”355 Nur,
    tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı
    kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı
    güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun
    mahlûkatını ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü
    ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi mahrum
    bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık,
    fıtrî değil; ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla
    irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur
    düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır.
    Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın
    kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Ahiretteki cezanın
    sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına
    zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı
    mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları
    tercih ediyorsa, kendisi bilir. Ama, başkalarına
    zindan hayatı yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur.
    Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu,
    burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok
    354 İtikad Üzerine, Şafak Y., s. 20 vd.
    355 5/Mâide, 45
    Ahmed Kalkan
    ~ 206~
    gören tâğutlartar tarafından binâ edilmiştir zindanlar. “Allah,
    mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa)
    çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da
    tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlığa götürür.”
    356 Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar
    içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri vardır,
    onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler”357 dediği körlüğü
    seçmiş, kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin
    en büyükleri olan tâğutlar ise, gören göze düşman olan,
    başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı vahşilerdir.
    Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış
    bir korkudur. Allah korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden
    oluşan korkudur; fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası
    korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar,
    şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar,
    insanın önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine
    engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu görüp bilemez
    karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden, nurla,
    göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak
    el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de
    tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
    Aydın insan, münevver insan, cahiliyye karanlıklarını
    reddedip, bir adı da “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp
    başkalarını aydınlatmaya çalışan insandır. Kur’an’la bağı
    kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların kapkara
    adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu
    vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır.
    “Kim benim zikrimden (Kur(an’dan) yüz çevirirse şüphesiz
    356 2/Bakara, 257
    357 7/A’râf, 179
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 207~
    onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör
    olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin?
    Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur
    ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları
    unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru
    yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle
    cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette daha şiddetli ve daha
    süreklidir.”358
    Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük
    bir hakaret kabul eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip
    etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur cahiliyye toplumu.
    Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz;
    yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.”359
    Kitabın ne, sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın
    nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Ellerimizden cep telefonu düşmüyor. Ashâbın
    Kur’an’la ilişkisi nasıl ise, bugünün insanının telefonla ilişkisi
    aynı gibi. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın
    Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup
    baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz
    yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım
    Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir,
    yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır?
    İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı
    olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
    Tüm peygamberler ve Allah’tan getirdikleri kitapların
    358 20/Tâhâ, 124-127
    359 36/Yâsin, 65
    Ahmed Kalkan
    ~ 208~
    anafikri insanoğlunu uluhiyeyyet ve ubudiyyet konusunda
    aydınlatmaktır. Hz. Âdem ve Havva’nın yeryüzüne indirilişinden
    bu yana binlerce sene geçmiş ve insan nüfusu altı
    milyara ulaşmıştır. Bu rakam şu anda diri olanların sayısıdır.
    Geçmişte yaşayıp ölenler de eklenince milyarları bulmaktadır.
    Allah, yeryüzünü hiçbir zaman rehbersiz ve kılavuzsuz
    bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek
    insanlara yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı
    metinleridir. Allah’ın insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği
    hayat tarzı kitaplara kaydedilerek insanoğlunun elinde
    vesika olarak bulunması sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik
    en son “Bu Kitap” ile sona ermiştir. Bir daha Nebî seçilmeyecek,
    yazılı metinlerden oluşan Kitap gönderilmeyecektir.
    Artık insanlık son Rasûl’ün (s.a.s.) getirdiği Kitapla yükümlü
    olacaklardır.
    Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son
    bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan zulumattan nura çıkış
    hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir
    devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin)
    bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu
    açıdan Kur’an 23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi
    içinde anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber
    Rasûlullah harekete geçmiş, içinde yaşadığı
    toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz
    çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü
    Mekke’de değil; Medine’de yankı bulmuştur. Orada
    toplumun lideri olarak Peygamberliğine devam
    etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum
    modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nazil
    olmuş, ilk günden son güne kadar harekete sürekli
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 209~
    Kur’an rehberlik etmiş, Rasûlullah da uygulamış,
    âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur’an’ın mücessem
    bir ifâdesi olmuştur.
    Kur’an’a göre, Peygamberimiz’e verilen tek mûcize vardır;
    o da Kur’an’dır. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve
    belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu
    olağanüstülükler olduğu halde; Kur’an, her coğrafyada,
    Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için
    apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir,
    benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm
    getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir,
    evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi
    gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları
    içermesi yönüyle mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm
    insanları her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye
    çıkış yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla,
    kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren
    âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
    gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan
    kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen kitap olması
    yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle mûcizedir. En
    doğru, en güzel kelam olması, bıktırmaması, okundukça
    güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin
    akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş,
    en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
    Ahmed Kalkan
    ~ 210~
    nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere
    sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen
    muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak,
    yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz
    bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim,
    Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılabdır. Kur’an, kişileri
    kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği
    gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş,
    değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı,
    eli silahlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken
    kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir.
    Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an
    sayesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere
    dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş.
    Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız
    örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de kökten
    değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen,
    devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar,
    Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılap sayesinde çok kısa bir zaman
    içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet
    olmuşlar.
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu
    gibi, cahiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın
    hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek
    istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna
    ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ
    anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 211~
    verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda
    ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı,
    o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim
    (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları ve
    mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın
    köşe taşıdır. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük
    inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılab; en büyük inkılabçı da Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la cahiliyye çağı kapanmış;
    mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu
    yeni çağın adı asr-ı saadet; inkılabçı insanın adı da
    müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılab denilemeyecek
    basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha
    doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye
    başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki
    değişikliğin adına devrim; kaçük değişikliklerin veya tahmine
    ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ
    olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı cahiliyye çağının karanlıklarında
    yaşıyor. Kur’an’da “cahiliyye” kelimesi dört yerde
    geçer. Bu dört âyet, cahiliyyenin dört özelliğini belirtir.
    Cahiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.360 Cahiliyye
    bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir361.
    Cahiliyye ahlaksızlık, hayâsızlıktır.362 Ve cahiliyye bir devlet
    anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa onlar, cahiliyye hükmünü,
    idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre,
    hükmü Allah’tan daha güzel kim var?”363 Cahiliyyenin temel
    vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar
    bugünkü modern cahiliyyede şeytanın, nefislerinin,
    360 bkz. 3/Âl-i İmran, 154
    361 bkz. 48/Fetih, 26
    362 bkz. 33/Ahzâb, 33
    363 5/Mâide, 50
    Ahmed Kalkan
    ~ 212~
    heva ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir
    yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler
    ve yerli sömürücüler modern köleliği devam
    ettiriyorlar. Eski cahiliyye devrinde bazı insanlar kızlarını
    diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını
    yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern cahiliyyede kız-erkek
    bütün çocuklar, öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm
    ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu ve mü’mince yaşatılmadığı
    için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor. (Tabii,
    kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek
    görmüyorum.) Kısaca, Kur’an gelip cahiliyyeyi değiştirmeden
    neler varsa, modern biçimde bugün de, buralarda da
    arz-ı endam etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü cahiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an
    okudukları halde, niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir
    kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye artık inkılab yapamıyor?
    Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır.
    Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım
    değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi
    gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme,
    bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat
    veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam
    etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor,
    çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin
    değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu
    unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır.
    Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci
    (davet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan
    yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 213~
    körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
    hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm
    projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol
    göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması
    gerekir. Sadece reçetenin veya prospektüsün
    okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”364
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza;
    hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda
    devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle
    kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır. Aynı
    ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak
    hastaları bekliyor.
    Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi
    aldatmasın. O İlahi Kelam’ı okurken, dinlerken, üzerinde
    düşünürken, sahih bir niyet taşıma gereği de unutulmasın.
    Bilelim ki Kur’an’a gerçekten muhatap olmamız, doğru bir
    niyetle, samimiyet ve ihlasla ona yönelme şartına bağlanmış
    bulunuyor.
    Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen365;
    insanları hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran366; sonsuz
    hikmetler yüklü367; sonsuz derecede kerim368; bir Ezelî
    364 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    365 56/Vâkıa, 80
    366 2/Bakara, 185
    367 36/Yâsin, 2
    368 56/Vâkıa, 77
    Ahmed Kalkan
    ~ 214~
    Kelâm’dır Kur’an. “Onun ahlâkı Kur’an’dı”369 diye tarif edilen
    Ümmî Nebî (s.a.s.) kendi hayatıyla, Kur’an’ın bu sıfatlara
    hakkıyla mazhar olduğunun en birinci delilidir. Keza,
    ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık tarihine
    manidar ubudiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve her
    biri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca
    salih kullar ile, hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca
    mü’min de onun tüm bu özellikleri hakkıyla taşıdığının şahidi
    ve delilidir.
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına
    bir ezelî konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin
    kelam-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet
    yüklüdür. Furkan’dır ve mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu
    okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin
    en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir.
    Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir.
    Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
    Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek, tane tane okumalıyız.
    “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku”370 Her sûresi, her
    âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı bir
    Kitab, ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne,
    sindire sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken
    aklı, kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak
    demektir. “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku” buyrulması; sözkonusu
    özümsemenin usûlünü de bildirmektedir. Hızlıca
    okunup geçilen hangi şey özümsenir ki? Tane tane okuma,
    369 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342;
    Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
    370 73/Müzzemmil, 4
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 215~
    okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme ve hayatının
    her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim,
    Kur’an, nûrânî sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz”
    diyerek ona ciddiyetle muhatap olanlara açmaktadır.371
    “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği)
    hayırlı amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek
    büyük mükâfatın olduğunu da müjdeler.”372
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak
    ve yaşamakla emrolunmuştur. İnandığı ve
    hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin
    ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk
    emri “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti
    olamaz. Her mü’min, asgari olarak günde beş defa
    namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya bir
    bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlak, iktisat,
    hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini,
    Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği
    şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet
    edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece
    lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak
    da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan
    asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını
    teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin
    tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir kişi
    için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla
    herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    371 M. Karabaşoğlu, Kur’an Okumaları,Karakalem Y., s. 15 vd.
    372 17/İsrâ, 9
    Ahmed Kalkan
    ~ 216~
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi
    için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret alan)
    var mı?”373 Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak
    için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ
    eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal
    ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an
    âyetlerini açıklayan ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip
    etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu anlamak için olacağı gerçeğini
    kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı yıllarca okudukları,
    defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere
    rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mana zenginliklerinden
    feyz alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir.
    Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak
    da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a
    imanı, zaten onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz
    mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a uyun, (onun emir
    ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız.”
    374 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve
    kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için
    öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri
    de alçaltır.” 375
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği
    gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan
    Kur’an’dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır.
    “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için
    373 54/Kamer, 17
    374 6/En’âm, 155
    375 Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 217~
    (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” 376
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı
    görüyor, tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri
    vardır. Yok sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla
    yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının
    akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi
    yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve
    amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Biz bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı
    modern câhiliyede yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor
    ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı
    gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe
    kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla
    hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a
    uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının
    ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa
    eresiniz.)” 377
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı
    Kur’an’lara!
    “DÜĞÜMLERE ÜFLEYIP TÜKÜREN BÜYÜCÜ
    KADINLARIN ŞERRINDEN.”
    Ayet-i kerimede geçen “düğümlere üfleyenler”
    duyu organlarını yanıltma, sinir sistemini bozma
    376 20/Tâhâ, 124
    377 20/Tâhâ, 98; 6/En’âm, 155; A. R. Demircan, İslâm Nizamı, Eymen
    Y., 1/88 vd.)
    Ahmed Kalkan
    ~ 218~
    yoluyla insanın iç âlemine mesajlar gönderen, psikolojik
    olarak insana ve duygularına etki etmeye
    çalışan, bu hususta insanları kandıran üfürükçülerdir.
    Bunlar ip, mendil gibi şeylere düğümler atar
    ve üfürürler. Büyü eşyanın yapısını değiştirmez ve
    ona yeni bir gerçeklik kazandırmaz. Sadece insanın
    duyu organlarını ve hislerini büyücünün istediği
    tarafa doğru yönlendirir. Zihninde canlandırır.
    İşte Kur’an’ın Hz. Musa’nın kıssasını verirken
    tasvir ettiği büyü de budur.
    Tâhâ sûresinde Kur’an şöyle buyurmaktadır: “Büyücüler
    `Yâ Musa, ya sen önce hünerini göster, ya da biz hünerimizi
    ortaya koyalım’ dediler. Musa `Önce siz hünerinizi gösterin’
    dedi. O sırada adamların yere attıkları ipler ve değnekler büyülerinin
    etkisi ile Musa’ya yürüyorlarmış gibi göründüler.
    Bunun üzerine Musa’nın içine korku düştü. Allah ona dedi ki:
    `Korkma, üstün gelecek olan sensin: Sağ elindeki değneğini
    yere atıver de onların gösterdikleri marifetleri yutuversin.
    Onların hünerleri bir büyücü hilesinden ibarettir. Büyücü
    hiçbir yerde başarılı olamaz.”378
    İşte bu şekilde onların ipleri ve değnekleri gerçek yılanlara
    dönüşmemişlerdi. Fakat uyguladıkları hilelerle insanlara,
    onları hareket eden yılanlar şeklinde hayal göstermişlerdi.
    Öyle ki Hz. Musa’nın içinde de bir korku meydana gelmişti.
    Sonra yüreği yatışınca Hz. Musa’nın asası gerçekten
    yılana dönünce hak ortaya çıktı. Büyü ve yanıltma tesiriyle
    yılan diye gösterilen ipleri ve değnekleri Asa yutuvermişti.
    378 20/Tâhâ, 65-69
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 219~
    İşte büyünün gerçek mahiyeti, göz boyamadan, hileden,
    el çabukluğundan, illüzyondan ibarettir. Biz onu bu şekilde
    kabul etmeliyiz.
    MÜNECCIMLIK, FAL VE FALCILIK
    Sihrin bir çeşidi de müneccimliktir. Müneccimlik, gelecekte
    meydana gelecek, özel ve genel olayları, yıldızlara ve
    burçlara bakarak haber vermektir. Günümüzde astroloji
    adıyla, gök cisimlerinin konumu, horoskop denilen haritalarla
    ve yapanlara göre bilimsel olduğu ileri sürülen, insanların
    geleceğiyle ilgili uydurma bilgiler veren medyumluk
    veya astrologluk da modern müneccimliktir.
    Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini
    gözlem ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında
    değildir. Bu ilim, ilkeleri, kuralları ve araçları olan bir ilimdir.
    Kur’an zaten, baştan sona insanları gözleme, düşünmeye,
    araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye dâvet
    etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak,
    Kıyametin ne zaman kopacağı gibi gelecekle ilgili kesin
    yargılarda bulunmak insanı şirke götürür. Çünkü gaybı
    bilen sadece Allah’tır.
    MÜNECCIMLIK
    Müneccimlik sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece
    modernleşmiştir o kadar. (Müneccim: Yıldızların hareketlerinden
    ahkâm çıkaran kimseye verilen addı. Şimdi bu
    işle uğraşanlara astrolog veya medyum deniliyor. Astrolog:
    Ahmed Kalkan
    ~ 220~
    Yıldız falına bakan kimse demektir. Horoskop denilen yıldızların,
    burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına
    bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak
    geleceği -gayb- hakkında hüküm çıkartırlar. İlm-i nücum
    denilen bu bilime (!) şimdi astroloji denilmektedir.) Eski
    Yıldızname’lerin yerini günlük burçlar, astrolojik hurafeler
    almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum olmuştur
    artık. (Yıldızname: Yıldızların hareketleri ile insanların kaderi
    arasında var olduğu iddia edilen ilişkileri konu edinen
    kitap, astroloji kitabı, horoskop vb. haritalar, fallar)
    GÜNÜMÜZ VE YILDIZLARI PUTLAŞTIRMA
    Açıkça kâfir olanların yanında, nice müslümanım diyen
    insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde etkili olduklarına
    inanmaktadır. İki kişi, birbirleriyle iyi anlaşıp
    geçinemiyorsa suç onların değildir; sebep yıldızlardır: Yıldızları
    barışmıyordur da onun için. Birisi, ün mü kazanmıştır,
    talihi açılıp meşhur mu olmuştur; öyleyse onun yıldızı
    parlamıştır. Herkesçe sevildiği için onun yıldızı dişidir de o
    yüzdendir bu sempatiklik. Yok, itibardan düşer, ününü yitirerek
    eski şöhreti kalmazsa, sebep; onun yıldızı sönmüştür.
    Artık o yıldızı düşük biridir. Biri ölünce, onun yaşayında etkili
    olan yıldızı, onu terkederek başka diyara göçtüğü için
    o ölmüştür. O zaman bir yıldız kaydı denilir. Müneccimin,
    kâhinin; geleceği (her şeyi değilse bile, çok şeyi) bileceğine
    hâlâ inanılır ki, gelecekle ilgili değerlendirmelerde bulunanlara
    sen müneccim misin, nereden biliyorsun, diye sorulur;
    ‘adam sanki kâhin’ denilir.
    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder;
    onların rasülleri / elçileri ise astrologlar, medyumlar
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 221~
    ve cincilerdir. Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri
    akıllılar, bu mesajları “yıldızınız diyor ki...” , “burcunuzun
    durumuna göre başınıza şu, şu gelecek” diye insanlara para
    karşılığı tebliğ edilir ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve
    ona göre davransınlar.
    Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan
    yani modern müneccimlerden, cinci ve büyücülerden geçilmiyor.
    Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha çok resimlerin
    yer aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve fal köşeleri
    yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki” , “burcunuz”
    , “elektronik burç falı” , “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi
    köşelere ne demeli? (Bu hurâfeler, irticâ kavramına girmediğinden
    kimsenin bir şey dediği yok. Peki müslümanların
    da mı diyeceği yok?!)
    Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere
    medya, yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük,
    halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların
    ve firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır.
    Konuyla ilgili yanlış itikad veya hurâfeler sebebiyle dilimize
    giren deyimlerden bazıları: “Cadı kazanı”, “gözün faltaşı
    gibi açılması”, “müneccim misin?”, “kâhin gibi”, “yıldızı
    kaymak”, “yıldızları barışmak”, sanatçılara: “star/yıldız”,
    “yıldızınız diyor ki”, “burcunuza göre…”, “felek” , “cingöz”,
    “cini tepesine çıkmak”, “cin fikirli”, “cin çarpması”, “denize
    düşen yılana sarılır”, “tahtaya vurup eli kulağa götürmek”
    vb.
    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel
    olaylara, yıldızlara bakarak haber vermektir.
    Kur’an’ın hükmü, bu konuyu da kapsar: “Onların çoğu,
    Ahmed Kalkan
    ~ 222~
    şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”379
    Hz. Peygamber’in bu konuyla ilgili bazı ikazları vardır:
    “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah
    olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor.
    Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”380
    Yine bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Allah’a
    yemin olsun. Allah hiç kimsenin ne yaşamasını, ne ölmesini,
    ne de rızkını herhangi bir yıldıza bağlamıştır. Bunu
    söyleyenler Allah hakkında yalan düzüyorlar ve kendilerine
    bahaneler uydur(up avun)uyorlar.”381
    “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber
    vermiş olur.”382
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için
    başvurulan çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır.
    Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak
    şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurma,
    atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir
    satırına, koyunun kürek kemiğine, kahve fincanına vb. şeylere
    bakıp bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine
    fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku
    bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia
    edene de falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete,
    379 12/Yusuf, 106
    380 Buhâri, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
    381 Rezin tahriç etmiştir. Buhârî, önceki kısmı, başından “...bilgisi olmayan” ibaresine
    kadar muallak olarak kaydetmiştir. Buhârî, Bed’ü’l-Halk 3; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte
    Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y., 16/188
    382 Ebû Dâvud, Tıb 22, hadis no: 3905
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 223~
    evlenmeye yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri
    zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı.
    Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap”
    diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye
    nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi
    torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar,
    nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi.
    Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler!
    İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir;
    bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”383
    BURÇ VE YILDIZ FALI
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern cahiliyyenin
    itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola
    çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler,
    İdris’in (a.s.) mucizesi iddiasıyla gökyüzünü on iki burca
    taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları
    ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına
    göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği
    iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı.
    Onların bu inançları, günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır.
    384
    İnsanoğlu, yüzyıllardır gökyüzüne, yıldızlara, gezegenlere
    ve takımyıldızlarına merak sarmış, inançları ve Allahlarını
    gökyüzünde aramıştır. Tarihin tozlu sayfalarına göz
    attığımızda, astroloji tarihinin Mezopotamya’ya dayandığını
    söylemek mümkün. Sümerler, Asurlar ve Babillerin
    inanç gereği inşa ettikleri tapınaklar, Allah inancına sahip
    383 5/Mâide, 90
    384 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: VII/ 5208; Halid Erboğa,
    Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/143-144
    Ahmed Kalkan
    ~ 224~
    olduklarına işaret ediyor. Sümerlerin çivi yazısını bulmalarıyla
    birlikte tabletlere resmettikleri astroloji kökenli çizimler
    ve yazılara dayanarak, ilk astrologlar Sümerli rahipler
    diyebiliriz.
    Bu küfür ve şirk inancına göre; doğum tarihine denk gelen
    burç karakterimizi, doğduğumuz saat ve gezegenlerin
    konumu sosyal hayattaki davranışlarımızı belirler.
    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre
    gruplayarak geleceğini okumaya, kaderine dair
    konuşmaya” denir. Olaya tevhidî açıdan baktığımızda
    durum şudur: Gökyüzündeki takımyıldızlarından
    oluşan burç adı verilen Allah kabul edilen
    yıldızlar vardır. Bu, ta Keldanîlerden, Babil ve
    Sümerler tarafından Allah kabul edilmiştir. Türklerin
    de Allah anlayışlarının gökle ciddi ilgisi vardır.
    Tengri, Gök Allah demektir. Sonradan Allah
    şeklinde söylenmeye başlanmıştır. Gök demek olan
    Felek de, insanın kaderini tayin eden Allah anlamında
    kullanılır. İşte gökteki bu 12 Allah, insanları
    yönetmek için kavga etmeyelim diye aralarında
    bir formül bulmuşlar. İnsanları, doğum tarihlerine
    göre 12 gruba ayırmışlar. Doğduğu tarihe göre,
    onunla bir farklı burç yani Allah ilgilenmekte,
    onun kaderini burç denilen o Allah tayin etmektedir.
    Bu burçların yılın belli dönemlerinde sabit bir
    yörünge boyunca hareket ettiğine ve bu hareketlerinin
    yeryüzündeki hayatı etkilediğine inanılırdı.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 225~
    Mezopotamya geleneğinde gök cisimlerinin Allah
    olarak kabul edilmesi ile bu inanç arasında yakın
    bir ilişki mevcuttur. Buna göre insanlar hangi burcun
    altında doğarlarsa o burcun Allahsının etkisi
    ve himayesinde olurlardı. Meselâ Akrep döneminde
    doğanlar en kızgın ilâhların hâkimiyetinde oldukları
    için tehlikeli insanlardı. Boğa döneminde
    doğanlar ise savaş Allahlarının himayesinde bulunduklarından
    iyi birer savaşçı özelliği taşıdıklarına
    inanırlardı. Modern cahiliyyenin yaşandığı
    günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete
    ve televizyon programcıları, her gün yıldız falı
    hurafesiyle insanların kaderi hakkında birtakım
    yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel
    dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar,
    okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz
    yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma, uydurma ve
    aldatmadan ibarettir. İslam âlimleri, Sâbiîler gibi,
    tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan
    birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın
    küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.385
    Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın
    aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca
    taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları
    ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına
    göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği
    iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı.
    385 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: VII, 5207
    Ahmed Kalkan
    ~ 226~
    Onların bu inançları, günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır.
    386
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan
    haber vermektir. Halbuki, Kur’an; gaybı, Allah’tan başka
    hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle meleklerin
    dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber
    veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: ‘Göklerde
    ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”387; ”De ki:
    Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”
    388; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.”
    389 ayetleri buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları
    ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya
    destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta
    küfürle nitelemiştir.390
    Modern cahiliyyenin yaşandığı günümüzde kendini aydın
    sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları, her
    gün yıldız falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında birtakım
    yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa
    sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların
    ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır.
    Bu bir atma, uydurma ve aldatmadan ibarettir.
    İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan,
    burçlardan bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya
    386 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 5208
    387 27/Neml, 65
    388 6/En’âm, 50
    389 7/A’râf, 188
    390 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
    bin Hanbel, II/ 408
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 227~
    kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.391
    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”392
    Her burcun kendine göre farklı karakter özelliklerinin
    olduğu ve o burca sahip olanların bu karaktere sahip olduğuna
    inanılır. Sosyetelerin yanında, bazı örtülü hanımların
    bile, sezaryenle çocuk dünyaya getirmek istemelerinin
    arkasında çocuğun doğumunun beklendiği zamanda
    falan burcun devreye gireceği, hâlbuki annenin o burcun
    hâkimiyetine gireceğini düşündüğü çocuğunun o burcun
    özelliklerini beğenmediğinden, daha önceki burca mensup
    olması için günü varken sezaryeni tercih ediyor. Bir ay önce
    çocuğunu dünyaya getirdiği için gökteki burç Allahsını bu
    şekilde kandırmakta, o Allah burcun kulu olmaktan çıkıp
    başka bir Allahnın egemenliğine girmektedir. Yakınlarda
    bilim adamları burçların 12’den fazla olduğunu tescil ettirdiği
    için Allahlar ve kulları değişime uğrayacaklar, eski
    Allahları onları terk edecek, yeni burç Allahları edinip onların
    kendi kaderlerini tayin etmelerini bekleyecekler. Kişi,
    hangi burca sahip ise, o burcun falını falcılardan öğrenip
    güya geleceğini önceden bilmiş olacağını umuyor.
    Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için,
    uzman kişilerle istişare yaptıktan sonra istihâre yapması
    meşrûdur, sünnettir. Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık
    ve kehânetle hiçbir ilgisi yoktur.
    İSTIHÂRE
    İstihâre: Hayır dileme, yapmak istediği bir şeyin kendisi
    391 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 5207
    392 12/Yusuf, 106
    Ahmed Kalkan
    ~ 228~
    hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için iki rekât namaz
    kılıp duâ etmek demektir.
    Bir iş yapılmak istenildiğinde istihâre yapmak menduptur.
    Hz. Peygamber, ashâb-ı kirâma önemli işlerinde istihâreye
    başvurmalarını telkin buyurdu.
    İstihâreden önce veya sonra, gerekli istişâreler yapılır
    ve o iş hakkında karar verilir Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
    “İş konusunda onlarla istişâre yap. İstişâreden sonra
    o işi yapmaya tam olarak karar verince, artık Allah’a dayan
    ve güven.”393
    Enes b. Mâlik’ten gelen rivâyet istihâreyi teşvik eder. Bu
    hadîs şöyledir: “İstihâre yapan kimse hüsrâna uğramaz, istihâre
    eden pişman olmaz, iktisatlı davranan kimse de muhtaç
    duruma düşmez.” 394
    İstihâre namazından sonra, istihâre duâsı okunur ve istenilen
    şeye niyet edilerek, Kıbleye dönülmek suretiyle yatılır.
    Böylece istihâreye üç veya yedi geceye kadar devam
    edilebilir. Çünkü Hz. Peygamber’in bazı duâları üç defa
    tekrar ettiği, hatta Enes bin Malik’e istihâreyi yediye kadar
    tekrar etmeyi telkin buyurduğu nakledilir.395
    İstihâre, iyiliği veya kötülüğü kestirilemeyen bir iş hakkında
    sözkonusu olur. Hayırlı ve sevaplı olduğu kesin olarak
    bilinen bir konuda istihâreye gerek kalmaz. İstihâre namazı,
    kerâhat vakitleri dışında her zaman kılınabilir. Çünkü
    hadiste vakit belirtilmemiştir.
    393 3/Al-i İmrân, 159
    394 S. Buhârî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Ankara 1985, IV/135
    395 Tecrid-i Sarih Tercümesi, IV/142, 143
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 229~
    İstihâre duâsının, namazdan hemen sonra ve kıbleye
    dönülerek okunması, ellerin kaldırılması ve duâ âdâbına
    riâyet edilmesi, duânın kabul olma ihtimalini arttıran güzel
    davranışlar olarak telakki edilmiştir. Kişinin olumlu
    veya olumsuz bir karara varamaması halinde Hanefî, Mâlikî
    ve Şâfiî âlimleri, Enes bin Mâlik’ten gelen bir rivâyete
    dayanarak396 istihârenin yediye kadar tekrarlanabileceğini
    söylemişlerdir. Şâfiî ve Mâlikî âlimleri, Hz. Peygamber’in
    bir rahatsızlık sebebiyle başkasını “okuyarak” tedâviye izin
    vermesi ve bu vesîleyle söylediği, “Kardeşine faydalı olmaya
    gücü yeten bunu yapsın.”397 sözünden hareketle; başkası
    adına istihâre yapmanın câiz olduğunu ileri sürerken Mâlikî
    fakîhi Hattâb bu uygulamanın bir dayanağını bulamadığını
    belirtmiştir.
    İstihâre, kişinin gerekli bütün çabayı sarfedip
    araştırma ve istişârelerini tamamladıktan sonra
    hakkında hayırlısını takdir etmesi için Allah’a duâ
    etme, kulluk şuurunu canlı tutma ve ortaya çıkacak
    sonuca rızâ göstererek ruh sağlığını koruma
    gibi çok amaçlı metafizik bir olaydır. Bu sebeple
    de iyi veya kötü olduğu açık şekilde bilinen bir şeyi
    yapıp yapmama konusunda değil, gerek dünyevî
    gerek uhrevî bakımdan kişi hakkında hayırlı olup
    olmayacağı kestirilemeyen işlerde sözkonusu olabilir.
    Dinen iyi ve hayırlı olduğu bilinen işlerin zamanı,
    şekli vb. hususunda da istihâre yapılabilir.
    İnsan, geleceği bilemediğinden bir şeyi ilk bakışta
    iyi zannetse de onun sonucundan emin olamaz. Bu
    396 Münâvî, I/450
    397 Ahmed bin Hanbel, III/302, 334, 382, 393; Müslim, Selâm, 61-63
    Ahmed Kalkan
    ~ 230~
    sebeple bir iş yapacağı ve ileriye yönelik önemli bir
    karar vereceği zaman istihâre yoluyla her şeyi bilen
    Allah’ın kılavuzluğuna ve yönlendirmesine başvurması,
    O’ndan yardım istemesi, kişinin davranışlarındaki
    sorumluluğunu kaldırmamakla birlikte,
    onda bir güven hissi doğuracağı ve takdire rızâ
    göstermesini sağlayacağından önem taşımaktadır.
    Dolayısıyla istihârenin dinî öğretideki kader, tevekkül
    ve sabır anlayışıyla yakın ilgisi bulunur.
    Hz. Peygamber’in tavsiyesi doğrultusunda istihâre eskiden
    beri İslâm dünyasında âdet olmuş ve önemli önemsiz
    birçok hususta günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir.
    Kumandanlar sefere çıkmadan, sultanlar veliahtlarını belirlemeden
    önce istihâre yapar ve bunun sonucuna genellikle
    uyarlardı. Evlilik öncesinde ve çocukların isimlerinin
    konması esnâsında da istihâre yapmak âdet olmuştur. Ayrıca
    birtakım tartışmalı dinî meselelerde fetvâ verirken bazı
    âlimler ulaştıkları sonucu istihâreyle destekleme yoluna
    gitmişlerdir.398
    İSTIHÂRENIN YOZLAŞTIRILIP RÜYA FALINA
    DÖNÜŞTÜRÜLMESI
    İnsanların, yapmak istedikleri bir işin kendileri hakkında
    iyi veya kötü sonuçlar doğuracağını anlamak için fal vb.
    uygulamalara çok eskiden beri başvurdukları bilinmektedir.
    Nitekim câhiliyye Arapları bir işe başlamadan önce, üzerine
    398 Meselâ bk. İbnü’s-Salâh, Fetâvâ ve Mesâilü İbni’s-Salâh, I/293, 396; II/434, 484,
    485, 507
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 231~
    “evet” veya “hayır” yazılı “ezlâm” denilen fal oklarıyla karar
    verirlerdi. Kur’ân-ı Kerim “şeytan işi” olarak nitelendirdiği
    bu uygulamayı yasaklamış,399 peygamberler dâhil hiç kimsenin
    gaybı ve dolayısıyla bir işin kendisi için hayırlı olup
    olmadığını bilemeyeceğini, Allah’ın dilemesi dışında kendisine
    fayda ve zarar verecek bir güce sahip bulunamayacağını
    bildirmiştir.400
    Enes bin Mâlik’ten nakledilen istihâre hadisinin devamında
    Rasûl-i Ekrem, “Sonra kalbine ilk doğan duyguya/düşünceye
    bak, ona uygun davranman hayırlı olur” demiştir.401
    Buna göre istihârenin sonucunda insanın içine farahlık, genişlik
    ve iç huzuru gelirse o işi yapması; sıkıntı, huzursuzluk
    ve darlık hali doğarsa yapmaması daha hayırlı görülmüştür.
    İbnü’l-Hâc el-Abderî, hadislerde ifâde edildiği şekliyle
    meşrû istihârenin bundan ibâret olduğunu, ayrıca bir işâret
    almak amacıyla kişinin veya bir başkasının onun adına
    rüya görmek üzere uyumasının, gün ve kişi adlarından uğur
    çıkarma gibi davranışlara başvurmasının bid’at olduğunu
    belirtir.402 İbnü’l-Hâc ayrıca, istihâre ile birlikte istişâre etmesinin
    de sünnete uygun bulunduğunu söyleyerek kişinin
    her ikisini de ihmal etmemesi gerektiğini kaydeder.403 Bazı
    kaynaklarda rüyada beyaz veya yeşil görülmesinin o işin
    hayırlı olduğuna, siyah veya kırmızı görülmesinin şer olduğuna
    delâlet ettiğine dair nakledilen görüşler404 şahsî tecrübelere
    dayanmakta, dolayısıyla dinî bir mâhiyeti bulunmamaktadır.
    405
    399 5/Mâide, 3, 90
    400 7/A’râf, 188
    401 Münâvî, I/450
    402 el-Medhal, IV/37-38
    403 a.g.e., IV/40
    404 İbn Âbidîn, II/27
    405 Semîr Karanî Muhammed Rızk, s. 42-43
    Ahmed Kalkan
    ~ 232~
    İstihâre; aslında, Allah’tan hayır istemek, hayır
    duâsı demektir. İstişâre edilerek yapmaya karar verilen
    meşrû ve mubah bir eylemle ilgili olarak azmedip
    karar verdikten sonra, o işin sonucunun bilinmediği
    için, eğer hayırlı ise Allah tarafından kolaylaştırılıp
    nasip edilmesini, değilse zorlaştırılıp nasip
    edilmemesini istemek için duâdır. Klâsik uygulama
    şekli ise, bir çeşit rüya falıdır. Bir işin iyi ya da kötü
    sonucunu, önceden rüyada kestirme şeklinde kullanılarak
    sünnette olan bu duâ, dejenere edilmiş ve
    tahrife uğramıştır. Aslında rüya, bilgi kaynağı değildir;
    rüya ile amel edilmez. Rüyaların çoğu şeytanîdir
    veya arzuların simgeleşmiş şekli rüya halinde ortaya
    çıkar. Dolayısıyla istihâreye yatmak ve görülen rüya
    ile amel etmek, gayrı meşrû ve akıl dışı bir hurâfedir.
    Zâlim yöneticileri halkın gözünde temize çıkarmak için
    onların istihâreye çok önem verdiği hakkında şâyialar yayılır,
    dolayısıyla halkın şer zannettiği nice yanlış uygulamanın
    aslında hayır olduğu, halk anlamasa da yöneticilerin
    bir bildiklerinin ve dayandıkları gerekçenin olduğu belirtilir.
    Böylece halkın zâlim yöneticilere tepki duyması önlenmeye
    çalışılır. Şâir Accâc, Haccâc’ı överken; onun istihâre
    etmeden hiçbir iş yapmadığını söyler.406 Abdullah İbn Tâhir,
    Irak’a vali tayin edildiği zaman babası ona, idârî kararlarını
    verirken istihâre etmesini tavsiye etmiştir.407 Ancak, yöneticilerin,
    tüm işlerini istihâre ile yaptıkları hakkındaki rivâyetlerin
    çoğu uydurmadır.
    406 Divan, rakam 12, 83; Arâcîzu’l-Arab, s. 120
    407 Tayfûr, Kitâbu Bağdâd, s. 49
    Bölüm 3
    NAZAR DEĞMESI VAR MIDIR? BIR
    BAKIŞLA İNSANI HASTA ETMEK VEYA
    ÖLDÜRMEK MÜMKÜN MÜDÜR?
    Ahmed Kalkan
    ~ 234~
    NAZAR
    “Nazar” kelimesi; Göz, bakma, bakış, fikir, düşünme,
    mülahaza, niyet, dikkat, iltifat, teveccüh anlamlarına gelir.
    Arapça asıllı olan bu kelime, Türkçe’ye geçerken manâ
    değişikliğine uğramış ve “ayn göz” kelimesi karşılığında
    kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Araplar, göz değmesi
    için “isabetül-ayn” tabirini kullanırlar.408 Nazar kelimesi
    Türkçe’de kem göz mânâsına gelmekte ve daha ziyade “gelme”,
    “uğrama”, “değme” ve “etme” fiilleriyle birlikte; “nazara
    gelme”, “nazara uğrama”, “nazar değme” ve “nazar etme”
    şeklinde kullanılmaktadır. “Nazarcılık” deyimi; nazarın zarar
    verebileceğini kabul eden düşüncenin adıdır.
    Nazar değmesi, yerleşik tanımıyla, bazı kişilerin; çevrelerindeki
    insanlara, canlılara, hatta bazı kişilere ait eşyalara
    zarar verici, bakışlarındaki yıkıcı, çarpıcı ve öldürücü
    gücü ifade etmektedir.
    Bu anlayışın sonucu sosyal, siyasal ve ekonomik sektörler
    doğmuştur: Okuyup üfleyen, hatta tüküren üfürükçüler,
    nefesi güçlü hoca efendiler, nazarlıklar, mavi boncuklar,
    kumaş parçaları, kurşun dökmeler, muskalar, tılsımlar, hamaylılar,
    cevşenler, nazar boncukları ve daha onlarca fetiş
    (doğaüstü gücü olduğuna inanılan canlı veya cansız varlık,
    tapıncak veya put) inançlar... Bu inancın yayılması için
    derin bir uğraş içinde olanlar, bu ve benzeri yollarla halkı
    kendilerine muhtaç etmesini bilmişlerdir.
    Nazar ya da göz değmesiyle birçok insan maddî,
    mânevî veya bedensel zarar gördüğüne inanmaktadır.
    Hatta nazara inanmayanları inançsızlıkla
    408 İbn Manzûr, “Lisânül-Arab”, Na.za.ra madd.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 235~
    suçlamaktadırlar. Yukarıda da ifade edilmiş olduğu
    gibi, onlara göre imanın altı şartı vardır; sanki
    yedinci şartı nazara inanmak(!), sekizinci şartı
    büyüye inanmak(!), dokuzuncu şartı efendilerine
    inanmaktır(!) Eğer inanmazsanız, size kuşkuyla
    bakmakta, hatta kolaylıkla dindışı görebilmektedirler.
    Nazar değmesi yoluyla; kimisinin ev eşyalarının
    kırıldığı, kimisinin elektrik ve elektronik
    âletlerinin bozulduğu, kimisinin yüzünde çıbanların
    veya sivilcelerin çıktığı, kimisinin yatağından
    uzun süre kalkamadığı, kimisinin onulmaz hastalıklara
    yakalandığı ve doktor doktor dolaştığı,
    kimisinin işinde veya okulunda başarısız olduğu,
    kimisinin dostça ilişkilerinin bozulduğu, kimisinin
    de depresyona girdiği söylenmektedir. Acaba bu,
    gerçek neden midir? Olayı nazara bağlarsak, bu
    sorunları gerçek anlamda çözebilir miyiz? Nazara
    bağlamak çok mu mantıklı? Hayatımızda gördüğümüz
    zararların yüzde kaçının, yüzde yüz nazara
    bağlı olduğuna somut bir biçimde tanık olduk?
    Yoksa bir iki kendi kuruntumuz, yüzlerce de başkalarının
    kuruntularıyla mı olaya gerçeklik kazandırıyoruz?
    Nazara bilimsel kılıf arama gibi bir hezeyan kulaktan kulağa
    oldukça yayılmıştır. Dünyadaki din mensuplarının birçoğu,
    kendi uydurma inançlarına hep bilimsel bir dayanak
    arayarak, inandıklarını meşrulaştırma yoluna gitmiştir.
    Ahmed Kalkan
    ~ 236~
    Nazarın dindeki kanıtına Kur’an ve hadis kitapları gösterilmektedir.
    Şu bilinmelidir ki Kur’an’da açık-net biçimde
    nazarı ifade eden bir âyet yoktur. Ancak âyetlerin anlamını
    zorlayarak mantıkdışı birçok konu için her türlü sonucu
    çıkarmak olasıdır. Bu, Kur’an’ın istismara açık olmasından
    değil, tüm erdem ve adalet kitaplarının kapsamlı ve ince
    ayarlı oluşundan dolayı istismarcıların kendilerine pay çıkarabilmesidir.
    Bir taraftan da inanç esaslarına ancak mütevâtir haber
    kanıt olabileceğini söylüyorlar. Ne var ki bu konularda
    kendi ölçülerine göre bile bir tane mütevâtir haber yoktur.
    Bu hadis rivayetleri, nazarın hak olduğunu, nazarı değen
    kimseye abdest aldırılıp, hatta bacaklarını da yıkatıp, abdest
    suyunu nazardan etkilenen kişinin üzerine sırtından
    dökmek gerektiğini anlatır. Bu sözün kesin doğru olduğuna
    inanıyorsanız, bu tedavi yöntemini tartışamazsınız.
    Anlamsal zorlamalarla Kur’an’dan nazara kanıt olarak
    getirilen, nazar duâsı veya nazar âyeti, Kalem sûresi, 51-52.
    âyetlerdir: “İnkâr edenler, Kur’an’ı dinlediklerinde, bakışlarıyla
    seni neredeyse devireceklerdi. (Peygamber hakkında)
    O, bir mecnundur, delirmiştir, diyorlardı.” “Oysa o (Kur’an),
    tüm insanlık için bir öğüttür.” 409
    Bu âyetlere dikkat edilirse, eğer nazar varsa, diyelim ki
    var;
    a) Allah’a inananların değil, inkâr edenlerin nazarları
    değmektedir(!)
    b) Yine nazar varsa, inkâr edenlerin nazarları her zaman
    değil, Kur’an’ı dinledikleri zaman değmektedir(!)
    409 68/Kalem, 51-52
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 237~
    c) Nazarları değince de, Peygamber’e zarar vermek istemişler,
    ama zarar verememişlerdir. Çünkü âyette neredeyse
    diyor, demek ki zarar verememişler.
    d) Âyette, Peygamber’i delirmişlikle suçladıklarına göre,
    bu durumun, kıskançlıklarından değil; öfke, kin ve nefretlerinden
    kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
    Âyette asıl konu Peygamber değil, Kur’an karşıtlarının
    Kur’an’a tahammülsüzlükleri olduğunu öğrenmekteyiz.
    Nazara diğer bir kanıt olarak Kur’an’dan Felak ve Nas
    sûreleri getirilir. Bu iki sûrede de nazara doğrudan bir vurgu
    yapılmaz.
    Felak sûresinde; kötülüklerden Allah’a sığınmaktan söz
    edilirken, kıskancın yapabileceği kötülüklerden de Allah’a
    sığınılır. İnsanların birbirine yaptığı yüzlerce kötülük varken,
    nazarın akla gelmesi dinin mantık dışına itilmek istenmesinden
    kaynaklanmaktadır.
    Kıskançlığa en somut örnek, eşlerin veya sevgililerin
    birbirlerini kıskanmasıdır. Bu kıskançlıkta eşler, acaba gözleriyle
    mi, yoksa sözleriyle ve davranışlarıyla mı birbirlerini
    rahatsız ederler?
    Bu arada, eğer nazar varsa, Müslüman olmayanlar, Felak
    ve Nas sûresi gibi duâları bilmediklerine göre, nazarla ilgili
    sorunlarını nasıl çözecekler? Yoksa sadece Müslümanlara
    mı nazar değmektedir? Müslüman olmayanları nazar etkilemez
    mi?
    Ahmed Kalkan
    ~ 238~
    YAŞADIĞIMIZ MÂNEVÎ SORUNLARIN SEBEBI
    KENDIMIZ DEĞIL MIYIZ?
    Kur’an’da nazara inanmak bir tarafa, nazar
    inancını reddeden âyetler oldukça net ve açıktır.
    “Başınıza gelen her türlü musibet (belâ, kötülük,
    olumsuzluk), sizin kendi ellerinizin işlediklerinden
    kaynaklanmaktadır. Allah, çoğunu da affetmektedir.”
    410; “Sana gelen her iyilik, bil ki Allah’tandır.
    Sana gelen her kötülük de, kendindendir…”411 Bu
    âyetlere göre, insanı derinden etkileyen her türlü
    olay; büyü, uğursuzluk, şanssızlık, burç, muska
    veya nazar kaynaklı değildir. Kendi yaptıklarımızdan
    dolayıdır.
    Allah’ın bilgisi ve kontrolü dışında hiçbir şey
    gerçekleşmez.412 Bu gerçeği göz ardı edip, olayı bu
    kavrama bağladığımızda ya da bu kavramın gücüne
    inandığımızda, Allah devre dışı kalmış olmuyor
    mu? Allah’ı edilgen, etkisiz ve yetersiz görmüş
    olmaz mıyız? Allah’tan başkasına insanüstü veya
    doğaüstü güç yakıştırmak, Allah’a ortak arayışı
    olmaz mı?
    Bir kasabanın, bir ilçenin veya bir ilin tüm insanlarını
    incelemeye alalım: Bakışlarıyla, bir binayı,
    bir ağacı, bir insanı deviren kaç kişi bulabiliriz?
    410 42Şûrâ, 30
    411 4Nisa/78-79
    412 6En’âm, 59
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 239~
    Bakışlarıyla televizyonu yerinden indiren, arabayı
    durduran, insanın kolunu-bacağını kıran, gözünü
    çıkaran, bir elbiseyi yırtan, üzerimize taş fırlatan,
    altımızdan koltuğu çeken kaç kişi vardır? Bu ve
    benzeri inançlar, halkı uyutan ve uyuşturan, kendisinden
    ve kendi gölgesinden bile korkutan inançlardır.
    Böylesi inancın yaygarasını koparanlar; nazar ve büyü
    teraneleriyle, evinde eşya bozulunca faturayı komşuya, çocuk
    başarısız olunca faturayı bir başkasına çıkararak halkı
    farkına varmadan birbirine düşürmektedirler. Çünkü onlara
    göre, nazarın kimde olacağı belli olmaz, kimin kime
    zarar vereceği de belli olmaz. Onlar; nazar, büyü vb. inançlarla
    insanların başarısızlıklarını, sıkıntılarını, hastalıklarını
    ve zararlarını gizemli bir şekilde başkalarına yıkmakta,
    sorumluluğu başkalarına yüklemekte ve insanları birbirlerine
    düşman etmektedirler.
    Nazar; toplumda dedikoduyu, arkadan çekiştirmeyi
    (gıybeti) ve ikiyüzlü ilişkileri besleyen, insanları birbirine
    düşman eden, sevgi ve dostluk ilişkilerini ortadan kaldıran,
    insanları kendi gölgesinden bile korkutan bir anlayışı körüklemiştir.
    Yaşadığı çoğu sorunu nazara bağlayanların insan
    ilişkileri son derece yapaydır. Sevgi iddiaları, çürüktür.
    Saygı gösterileri yapmacıktır. Nazara bağladıkları olaylar,
    ya kulaktan dolmadır veya kandırmacadır, ya da malzeme
    olarak kullanacağı binde bir olay, inatçılığı yüzünden önüne
    çıkarılmış ve sapmasına bir neden bulmuştur. Zaten her
    türlü uydurma inanç için de kullanacağı bir malzeme ve bahane
    yok mudur?
    Ahmed Kalkan
    ~ 240~
    Kur’an’da nazar, büyü ve uğur gibi gizli ve gizemli güçlere
    bağlı bir inanç yoktur. Her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğuna,
    Allah dilemedikçe kimsenin sıkıntı ve zarar veremeyeceğine
    (6/En’âm, 17, 71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus,
    18, 106-107; 21/Enbiyâ, 66; 22/Hacc, 12-13; 33/Ahzâb,
    17; 39/Zümer, 38; 46/Ahkaf, 4-5; 48/Fetih, 11) âyetleri ve
    başımıza gelen sıkıntıların kendi işlediklerimizin sonucu
    olduğuna dair (4/Nisâ, 78-79; 42/Şûrâ, 30) âyetleri incelenebilir.
    NAZAR (BAKIŞLARDAKI YIKICILIK) İNANCININ
    TUTARSIZLIĞI
    1. Allah, bizi hak etmediğimiz bir nedenden dolayı, sırf
    birisi baktı (nazar etti) diye cezalandırmaz. Cezalandırması,
    O’nun adâlet anlayışına ters düşer.413
    2. İnsanın başına gelenler, kişinin kendi yapıp ettiklerindendir.
    414
    3. Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle baktık
    diye onun başına gelenlerden biz sorumlu tutulamayız.415
    4. Birisine (bir çocuğa) veya bir eşyaya sevgiyle bakmak
    kınanmamıştır.416
    5. Allah isteyip uygun görmedikçe kimse sıkıntı ve zarar
    veremez.417
    413 11/Hûd, 101; 16/Nahl, 118; 43/Zuhruf, 76
    414 42/Şûrâ, 30; 4/Nisâ, 79
    415 52/Tûr, 21 74/Müddessir, 38
    416 3/Âl-i İmrân, 14
    417 6/En’âm, 17, 71; 7/A’râf, 191-198; 10/Yûnus, 18, 106-107; 21/6Enbiyâ, 6; 22/
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 241~
    6. Kötülüğü ve zararı başkasından bilmek Kur’an’ın öğretisine
    aykırıdır.418
    7. Kur’an’da nazara (bakışlardaki yıkıcılık) olur veren
    bir ifade ve nesnel (somut) olarak kanıtlanmış ilmî bir bulgu
    yoktur. 68/Kalem sûresi 51. âyeti de, İslâm düşmanlarının
    vahiy elçisi Muhammed’e (s.a.s.) olan öfkelerini ve onu
    doğru yoldan kaydırma isteklerini anlatmaktadır. Nitekim
    benzer ifadeler başka ayetlerde de vardır.419
    8. Nazara (bakışlardaki yıkıcılığa) inanmak; sorumsuzluklarımızı,
    başarısızlıklarımızı, eksikliklerimizi, hatalarımızı,
    kusurlarımızı başkalarına yüklemektir.
    9. Nazara inanmak; toplum içinde insanları birbirine
    düşürmek, dedikodu ve bölücülük yapmak, dertlerimizin,
    sorunlarımız ve sıkıntılarımızın kaynağını yanlış yerde
    aramak ve böylece sorunların katlanarak sürmesine neden
    olmaktır.420
    NAZAR HAK OLABILIR MI?
    Kur’an’ın son iki sûresine muavvizât/muavvizeteyn
    de denmektedir. Bu iki sûre bazı şerli unsurlardan
    Rabb’e sığınmak telkin edildiği için bu
    ismi almışlardır. Besmeleden önce okuduğumuz
    “eûzü” duâsı da, yerilmiş şeytandan Allah’a sığındığımız
    için bu ismi almıştır.
    Hacc, 12-13; 33/Ahzâb, 17; 39/Zümer, 38; 46/Ahkaf, 4-5; 48/Fetih, 11
    418 4/Nisâ, 78-79
    419 17/İsrâ, 73-76
    420 http://www.biriz.biz/kuran/kalem/68k.htm
    Ahmed Kalkan
    ~ 242~
    Felak ve Nâs sûrelerinde bazı yaratıkların, karanlığın,
    düğümlere üfleyenlerin, hasetçinin, vesveseci
    hannâs’ın şerrinden Allah’a sığınılması önerilir;
    fakat “nazar edenden”, “göz edenden” ya da
    “nazar değmesinden” şeklinde herhangi bir ifadeye
    yer verilmez. Böyle olmasına rağmen, geleneksel
    din anlayışında göz değmesi gerçektir ve çoğunlukla
    Felak sûresinin son âyetine istinat ettirilir.
    “Göz değmesi” ya da “nazar değmesi” mecazî
    olarak, kötü niyetli bir adamın, uğursuzluk getirmesi
    sonucu bir felakete uğramak, hasta olmak,
    bir belaya maruz kalmak anlamında kullanılmaktadır.
    Anadolu’nun hemen her yerinde görülen bu
    inanışın dinî bir dayanağı olmadığı gibi, aklî ölçülerle
    izahı da mümkün görünmemektedir. Eski
    Türk dinî inançlarından bir miras olduğunu zannettiğimiz
    bu inanış ne yazık ki halk yığınlarını
    çok büyük çapta etkilemektedir.
    Türkiye’de insanlar bazı mavi ve yeşil gözlü “şerîr” insanların
    nazarının değdiğine, felaket getirdiklerine kesinkes
    inanmakta, bu düşünceyle hem kendilerini rahatsız
    etmekte, hem de zan altında tuttukları insanlarla ilişkileri
    olumsuz yönde etkilenmektedir.
    Biz, genelde, nazar değmesinin Kur’anî dayanağı olarak
    kabul edilen Felak sûresinin 5. âyeti üzerinde durmak istiyoruz.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 243~
    Bu âyette “haset eden kişinin haset ettiği zaman” şerrinden
    Felak’ın Rabbi’ne sığınmamız önerilir. Âyetler dikkatlice
    okunursa burada, “haset eden”den bahsedilmekte ve
    “haset ettiği zaman” şerrinden sığınmak tavsiye edilmektedir.
    Altını çizdiğimiz bu hususlar akıldan çıkarılmamalıdır.
    Haset etmek, bir nimetin, sahibinden gitmesini, sahibinin
    onu kaybetmesini temenni etmektedir.421 Hâsid de bu
    temennide bulunan kişidir. Bunu biraz açarsak şunları söyleyebiliriz.
    İlk izlerini Hz. Âdem’in iki oğlundan Kabil’de gördüğümüz
    kıskançlık insanın fıtratında mevcuttur. Kur’an’ın bazı
    âyetlerinde de bir toplumun kıskançlığından bahsedilmiştir.
    422 Peygamberimiz Hz. Muhammed’i ve O’na gelen vahyi
    kıskanan Mekkelilerden de söz edilmektedir. Mekkeli
    kâfirlerin Hz. Peygamber’den Kur’an’ı işitince duydukları
    kinden ve kıskançlıktan âdeta kahroldukları, O’nu, devirecekmiş
    gibi baktıkları anlatılmaktadır.423 Yani kinleri ve hasetleri
    âdeta gözlerinden okunmaktaydı müşriklerin...
    İnsan, bir zaaf eseri olarak, hemcinsinin elindeki bir
    nimeti kıskanmakta, bu nimeti kaybetmesini, ıstıraplara
    gark olmasını can u gönülden arzu etmektedir. Kardeşinin
    elindeki değerlerden dolayı âdeta kendini heder etmekte,
    kahrolmaktadır. Kafasını kemiren şeytanî duygular, hemcinsindeki
    o değerlerin yok olup gitmesine kelimenin tam
    anlamıyla kilitlenmiştir.
    Kıskanılan değerler para, mal-mülk, servet gibi maddî
    zenginlikler olabileceği gibi; bilgi, makam, güzellik,
    421 Müfessir Hazin, Mecmuatu’t Tefasir, 6/600; Elmalılı Hamdi Yazır, 9/357
    422 2/Bakara, 109; 5/Mâide, 54 vb.
    423 68/Kalem, 5l
    Ahmed Kalkan
    ~ 244~
    huzurlu bir yaşam gibi maddî olmayan değerler de olabilir.
    Kıskançlık bizatihi çirkindir. Başkalarını örnek edinmek,
    onlar gibi olabilmeyi, hatta geçmeyi istemenin kıskançlıktan
    bir farkı vardır, fakat Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın dikkat
    çektiği gibi,424 kıskançlık kişinin kalbinde kuvvede (potansiyel
    halde) kaldıkça insanlar için tehlike arz etmez. Aksine
    bu durum, hasetçinin kendisini kahreder, yer bitirir. “Keskin
    sirke küpüne zarar” hükmü gereğince kıskanç da kendi
    iç dünyasını çürütür.
    Zaten eğer ki sırf birileri diğerini kıskanmakla, kıskanılanlara
    (haset edilen) zarar verilebilseydi, yeryüzünde hiçbir
    insanın can ve mal güvenliği olmaması gerekirdi. Herkes
    istediği kişiyi anında yerle bir ederdi ki bu, insanın kudretine
    verilmiş bir imkân değildir. Eğer ki birilerinin hasedi, kıskançlığı
    diğerini bozguna uğratabilseydi Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) nübüvvetten sonra yirmi üç yıl değil, yirmi üç gün
    bile hayatta kalmaması gerekirdi. Nitekim O’nun kıskanıldığına
    Kur’an’ın işaretini yukarda vermiştik.
    Şu halde, haset edenin şerri “haset ettiği zaman” ortaya
    çıkmaktadır. Yani hasetçi hasedini dışa vurup, hasedinin gereği
    fiiliyatta bulunduğu zaman ancak tehlikeli olmaktadır.
    Haset eden kişi, örneğin, kıskandığı insana sözle sataşabilir,
    saldırıda bulunabilir. Birtakım entrikalar içine girebilir,
    iftiralar, dedikodular, fitneler çıkartabilir. Özellikle iftira ve
    dedikodu fitnesi en şiddetli fiilî saldırıdan daha beterdir. Dil
    yarasının kılıç yarasından beter olduğunu özellikle yaşayanlar
    çok iyi bilirler.
    Kıskanç insanlar çok zaman “eşeğini dövmeyen palanını
    döver” cinsinden, kıskandığı kimsenin ekinini yakar, ağacını
    söker, hayvanını zehirler. Öyleyse, haset edenin şerrinden
    424 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 9/357
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 245~
    Allah’a sığınmamız için çok neden bulunmaktadır. Nazar
    değmesiyle haset arasında kıskançlık bağlamında bir alâka
    söz konusudur. Yani nazarı değdiğine inanılan kişiler de kıskanç
    kabul edilen insanlardır. Komşusunu çekemeyen insanın
    bakışlarının (nazarının) sırf bakış olarak kaldığı sürece,
    muhatabı için bir tehlikesinden bahsetmek doğru değildir.
    Bu, “nazar eden”in kendi sorunudur! Bununla beraber, şu
    hususa dikkat etmek gerekir:
    İnsanlar nazar değmesi diye bir hâdiseye inanmışlarsa,
    peşin peşin kendilerini etki (teshir) altına sokmuşlardır
    demektir. Bu durum insan psikolojisi ile çok yakından ilgilidir.
    425 Nazar değmesine kendilerini şartlandıran insanlar,
    başlarına gelen en küçük bir olayı bile nazara atfetmekte sakınca
    görmemektedirler. Hâlbuki insan, hayatı boyunca hiçbir
    sıkıntı ile karşılaşmayan bir varlık değildir. Yani insanlara
    nazar değmemekte, sadece yorum yapılmaktadır. Nazar
    spesifik bir kanaati yansıtmaktadır.
    Hiçbir hasetçinin kıskanç bakışları (nazarı) insana uğursuzluk
    getiremez. Eğer böyle bir imkân olsaydı, nazarı, en
    fazla ideolojik alanda kullanmak fonksiyonel olurdu. Silahsız
    sopasız, düşmanınızı nazarla yere sermek oldukça keyif
    verici olurdu herhalde... İktidar kavgasında muhalefet liderleri
    de sanırım nazardan çokça yararlanabilirlerdi.
    Bunun da ötesinde, örneğin, zenginin malı züğürdün
    çenesini yorar da nazarı ona bir zarar veremez! Nazar ne
    hikmetse genelde orta halli aile bireylerine ve bilhassa yeni
    doğan çocuklara değer!
    425 Bu konuda AKAŞA yayınlarının, J.E.Addington’dan çevirdiği Yüzde Yüz Düşünce
    Gücü adlı kitaptaki ilginç izahlardan yararlanılabilir.
    Ahmed Kalkan
    ~ 246~
    Cenâb-ı Allah, Âl-i İmrân sûresinin 110-120.
    âyetlerinde kıskanç/kindar insanların şahsiyetlerinden
    bir kesit sunmaktadır. Bizim dışımızdaki
    insanlardan inkârcıların bize olan kin ve kıskançlıklarından
    dolayı parmaklarını ısırdıklarını bu
    âyetler bildirmektedir. Ama sabreder ve Allah’tan
    korkarsak bunların hilesinin bize hiçbir zarar veremeyeceği
    -çok şükür ki- müjdelenmektedir!
    İslâmî kardeşliğin olmadığı dünyada insan insanın
    kurdudur. Fakat insan hayatı, bir diğer insanın
    gözlerinden çıkacak “nazar manyetik dalgalarıyla”(?)
    tehlikeye düşecek kadar da pamuk ipliğiyle
    bağlı olamaz, olmamalıdır.
    Nazarı gözden yayılan manyetik ışınlarla vb.
    izah etmenin tamamen zorlama ile kotarılan bir
    yorum olduğuna inanıyoruz. Bu yorumlar spekülasyonlarla
    doludur. Şu var ki, kem gözlü ve şom
    ağızlı insanların hitap biçimleri, kullandıkları kelimeler,
    yüz hatları vs. karşısındaki kişiyi olumsuz
    yönde etkileyebilir. Bu bağlamda insanın arkadaşından
    duyduğu bir tek kelime bile o gün hayatını
    zehir etmeye yetebilir. Bunlar ise nazarla alâkalı
    şeyler değildir.
    Nazardan korunmak için başvurulan çareler ise bazen
    çok komik, bazen de üzücüdür. At kafasından kurbağa
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 247~
    iskeletine, merkep gübresinden mavi boncuğa kadar bir
    dizi enstrüman, tevhide inanan bir halkın, medet umduğu
    aracılar olmamalıydı! Bu araç gereçler folklorik bir kıymet
    ifade ederlerse de, dinî bakımdan hiçbir şey ifade etmezler.
    Hatta sahibini, inanç durumuna göre şirke bile düşürebilirler.
    Hâlbuki, Allah dilemedikçe hiçbir kimse hiçbir kimseye
    zarar veremez. Bu konuda 10/Yûnus, 1O7; 48/Fetih, 11 ve
    72/Cinn, 21 gibi âyetlerin dikkatlice okunması yararlı olur
    kanısındayız.
    Sonuç olarak, insanları Allah’ın dışında, anlamsız korkularla
    zapt u rapt altına almak, onlara yapılacak en büyük
    zulümdür, diye düşünüyoruz. Müslüman, Allah’ın izin vermediği
    bir biçimde, yani öyle bir imkân tanımadığı halde,
    nazar gibi mevhum korkularla endişeye kapılmamalıdır.
    Mitolojik kalıntılarla kendimizi kuruntulamamız doğru olmaz.
    Bununla beraber, insanlardan gelebilecek her türlü
    sözlü ve fiilî saldırılara karşı da Allah’tan sabır ve duâ ile
    yardım istemeliyiz.426
    FIKIHÇILARIN VE HADIS ŞÂRIHLERININ NAZARI
    DOKUNAN KIMSE ILE İLGILI FETVÂLARI
    Kendi Elinde Olmadığı Halde Nazarı Değip Zarara
    Yol Açan Kimseye Ceza Verilmesi
    Nazar bahsinin İslâm uleması nezdindeki ciddiyetini
    gösteren bir husus, bazı âlimlerin bu
    426 Mehmed Durmuş, İktibas Dergisi, Sayı: 215, Kasım 1996
    Ahmed Kalkan
    ~ 248~
    meselede vermiş olduğu bir fetvadır. Bu fetvayı
    kaydetmeden önce şunu belirtmek isteriz: Nazar
    değmesi bahsine yer veren şârihlerimiz, bu fetvaya
    herhangi bir tenkid getirmek şöyle dursun, onu tasvib
    ifade eden sözlerle aynen tekrar ederler.
    “Bir bölge yetkilisinin (İmam), gözü değen kimseyi
    bilmesi halinde halka karışmasını önlemesi ve
    evinde kalmasını sağlaması uygun olur. Şayet fakirse
    (ve kazanç için çıkmaya mecbursa) maîşetini
    de sağlar. Zira onun zararı, cüzzamlının zararından
    daha fazladır. Hz. Ömer bir cüzzamlıyı halka
    karışmaktan men etmişti. Keza o, Rasûlullah’ın
    cemaate gelmekten men ettiği sarımsak, soğan yiyenden
    daha fazla zararlıdır.”
    Nevevî der ki: “Bu söz doğrudur, açıktır, muhalif
    bir görüş beyan eden kimse bilinmemektedir.”427
    Resmî tedbir meyanında, âlimler, gözü değenin kadı tarafından
    cezalandırılması meselesini de münakaşa etmiştir.
    Kurtubî der ki: “Gözü değen kimse bir zarara sebep olsa
    onu tazmin eder, ölüme sebep olursa, üzerine kısas veya
    diyet gerekir. Şayet bunun vukûu, bir âdet halini almış olacak
    şekilde ondan tekrarla vâki olmuşsa...” İbnu Hacer der
    ki: “Şâfiîler, bu hususta kısasa hükmetmezler, bilakis, kısası
    yasaklarlar. Derler ki: “Böyle birisi öldürülmez, mühlik (zarar
    vermiş) de addedilmez.”
    427 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/372-
    373.
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 249~
    Hatta Nevevî, er-Ravza’da der ki: “Bu şahsa ne diyet ne
    de kefâret gerekir, çünkü hüküm, istikrar kesbetmiş umumî
    hallere terettüp eder, bazı ahvale tâbi olarak bazı şahıslarda
    görülen istikrar bulmamış hususî hallere değil. Nitekim,
    kişiden göz değme hadisesi, hased gayesi veya onun mazhar
    olduğu nimetin zevalini temenni etmesi halinde vâki
    oluyor. Keza, göz değmesinden neş’et eden şey, bazan o
    şahsa herhangi bir kötülüğün husûlüdür, bu kötülük hayatın
    zevâline has kılınamaz. O kimseye, göz değmesinin tesiriyle
    başka sûrette de bir kötülük gelebilir.”
    İbn Hacer ise daha farklı olarak şöyle der: “Buna ancak,
    sihirbazın öldürülmesiyle ilgili hüküm uygun düşer. Çünkü,
    bunun hali onun haline uygundur, ikisi arasında fark bulmak
    zaten zordur.”428
    NAZARDAN ETKILENEN, GÖZÜ DEĞEN KIMSENIN
    YIKANDIĞI PIS SUYLA YIKANACAK
    Kimin nazarı değdiyse o kimseye farklı bir abdest-
    gusül arası yıkanması tavsiye, hatta emredilir.
    Bu uygulamayı fıkıh âlimlerimiz şöyle tarif
    ederler: Bir kabın içine su konur. Nazar eden
    kimse bir avuç alır, ağzını çalkar, suyu kabın içine
    püskürtür. Sonra aynı sudan alarak yüzünü yıkar,
    sonra sol eliyle su alarak sağ elini yıkar, sağ eliyle
    de alarak sol elini bileklere kadar yıkar. Daha sonra
    sağ ve sol dirseklerini yıkar. Sonra dirseğini ve
    omuzu arasını yıkar. Sonra ayaklarını, sağ ve sol
    428 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/373.
    Ahmed Kalkan
    ~ 250~
    dizini yıkar. Elini ve ayaklarını yıkarken, kolunu
    ve dizinden aşağısını yıkamaz. Daha sonra sağ
    böğrünü aşağı doğru yıkar. Bütün bu organlarını
    yıkadıktan sonra su aynı kapta biriktirilir. Nazar
    eden kişi bu işi tamamladıktan sonra su kabını
    alarak nazar ettiği şahsın arkasında durup başına
    döker.429 Kullanılan bu su pis sayılmamaktadır.
    Bir kısım âlimler gözü değen kimsenin bu abdest
    benzeri yıkanma işine vacib demişlerdir. Yani bu
    maksadla abdest alması talep edildiği takdirde talebi
    reddedemez. Meselâ Zürkanî der ki: “Kimseye,
    kardeşine fayda verecek bir şeye mâni olması veya
    zarar vermesi uygun olmaz, hele bu zarar kendisi
    yüzünden olmuşsa. Aksi takdirde ona karşı cinayet
    işlemiş olur. Öyleyse nazarı değen kimseye bu
    sebeple yukarıdaki şekilde yıkanması vacibdir.”430
    Hadis şârihleri ve fıkıh ulemâsına göre; Göz değmesi
    bazan ölüme sebep olabilir. Gözü değen kimse,
    bilindiği takdirde yıkanmaya hükmedilir. Yıkanma
    faydalı rukyelerdendir. Mâ-i müsta’mel yani nazarı
    değen kişinin vücudunu yıkadığı su temizdir.
    Bu uygulamanın Peygamber tavsiyesi olduğu iddia edilir.
    Hayır, Peygamberimiz böyle tuhaf ve temizliğe uymayan
    bir uygulamayı emretmez. Kur’an’da “sizi temizleyen”431 diye
    429 Nevevi, Şerhu Sahih-i Müslim, 14/172-173
    430 İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/375.
    431 2/Bakara, 151
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 251~
    özelliği bahsedilen bir Rasûl, Allah’ın temizlenenleri sevdiğini432
    bile bile böyle bir şey emretmez. “Temizlik, imanın
    yarısıdır.”433 diyen, “Allah temizdir, temizliği sever.”434 diyerek
    temizliği emreden ve “…Müslüman pis olmaz!”435 diyen bir
    Rasûl, bir başkasının dizlerinden, kalçalarından dökülen su
    ile bir başkasının yıkanmasını tavsiye etmez. Bu uygulama,
    câhiliye döneminde uygulanan bir âdettir.
    NAZAR, BÜYÜ ZANNEDILEN BUNALIMLAR VE
    PSIKOLOJIK SORUNLARLA İLGILI YAPILMAMASI
    GEREKENLER
    Şifâyı Allah’tan değil de afsuncudan beklemek, Allah’a
    tevekkülü bırakıp üfürükçülerin peşine düşmek caiz olmadığı
    gibi, başkasına kötülük yapmak, zarar vermek amacıyla
    okuyup üflemek, düğüm bağlamak da haramdır. Bu gibi
    insanlar, şerlerinden Allah’a sığınılması emredilen: “Düğümlere
    üfleyip tüfleyen şerli büyücüler” zümresine girerler.
    Peygamberimiz kendisi rahatsız olduğu zaman kendisine
    ve ağrıdan şikâyet eden kimselere du’â ettiğine dair
    rivayetler vardır ama ne onun, ne de sahâbîlerinin, hastaya
    nüsha (muska) yazdıklarına veya muska taşıdıklarına veya
    buna cevaz verdiklerine dair hiçbir sağlam delîl yoktur.
    Okumak, ruhsal bir telkin ve tedavidir, birini şifâya kavuşturması
    için Allah’a du’â ve niyazdan ibarettir. Şifâyı
    432 9/Tevbe, 108
    433 Müslim, Tahâret, 1; Tirmizî, Deavât 86; Dârimî, Vudû’ 2; Ahmed bin Hanbel, IV/260
    434 Tirmizî, Edeb 41
    435 Buhârî, Gusl: 23, 24; Müslim, Hayz: 115, hadis no: 371)
    Ahmed Kalkan
    ~ 252~
    veren Allah’tır. Bunun ötesinde muskacılık, üfürükçülük
    yapıp bu yolla geçim sağlamak, İslâm dînine ve Peygamber
    yoluna aykırıdır. Muska yapanları görüp onların şahıslarında
    müslümanlıkla alay edenlere şaşmamak mümkün
    değildir. Bunlar, İslâm dininin muskacılığı, üfürükçülüğü
    emrettiğini; muskacılığın, bir İslâm geleneği veya emri olduğunu
    sanarak İslâm ile alay etmeğe kalkarlar. Onların
    bu tutumu, cehaletlerinin sonucudur. Düğümlere okuyup
    üfleyenlerden
    Allah’a sığınmayı emreden, büyüyü haram
    kılan, büyü yapanı da en ağır biçimde cezalandırmayı emreden
    İslâm dininin, muskacılık ve üfürükçülükle ilgisi
    yoktur. O tas kurup cin çıkarmalar, yazdıkları muskaların
    mikroplu mürekkeplerini hastalara içirip onları daha da
    perişan durumlara sokanlar elbette günah işlemektedirler.
    Peygamber (s.a.s.): “Bir düğüm bağlayıp ona üfleyen büyü
    yapmış olur. Büyü yapan şirk koşmuş olur. Vücuduna muska
    asan, ona havale edilir (yani Allah ondan elini çeker, onu astığı
    muskaya bırakır)”436 buyurmuştur.
    Abdullah ibn Mes’ud’un ümmü veledinin (yani kendisinden
    çocuk doğurmuş olan cariyesinin) koluna bağlı temîmeyi
    (nazar değmemek için bağlanan, boncuktan yapılı
    pâzûbendi) şiddetle çekip kopardığı rivayet edilir. 437
    Konuyla ilgili nasslara göre nazardan korunmak için,
    “nazarlık” denilen; mavi boncuk, sarımsak, at nalı, minyatür
    süpürge vb. nesnelerle, içinde ne yazılı olduğu bilinmeyen
    ya da acaip bir takım şifrelerle yazılmış bulunan
    muskaları, -nereye olursa olsun- takmak şirktir. Zira bu tür
    davrânışlarda, Allah’dan başka birinden veya bir nesneden,
    zararı defetmesini istemek vardır. Halbuki Allah (c.c.), şöyle
    buyurur; “Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa; hiç
    436 Nesâî. Tahrîm: 19
    437 Mefâtîhu’l-Gayb, 32/190
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 253~
    kimse onu gideremez ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten
    O, herşeye kadirdir.”438
    İmam Ahmed, Ukbe b. Nâfi’den merfû’ olarak şu hadisi
    nakleder: “Kim temîme (mavi boncuk) takarsa Allah onun
    işini tamamlamasın. Kim bir ved’a (katır boncuğu) takarsa
    Allah onu korumasın.”439
    Başka bir hadiste: “Kim bir muska, mavi boncuk ve benzerini
    kesip atarsa bir köle azat etmiş gibi olur.”440
    ŞERLERDEN ALLAH’A SIĞINMAK İÇIN DUÂLAR
    Öncelikle Kur’an
    Felak ve Nâs sûrelerini anlamlarını düşünüp
    tefekkür ederek, inanıp tasdik ederek okumalı. İnsanın
    her türlü şerden korunma yollarını din öğretmiştir.
    Her konuda, dinimizin bize müsaade ettiği
    yollara baş vurmak, sakındırdığı yollardan da
    kaçınmak durumundayız. Bu konudaki rehberimiz
    yine Allah’ın Rasûlu’dür. Rasûlullah (s.a.s.), daha
    önce farklı duâlar etmiş olsa da, Muavvezatân
    (Felak ve Nâs sûreleri) nâzil olunca bu sûreleri
    okumaya başladı diğer duâları terketti”441
    438 6/En’âm, 17
    439 Ahmed İbn Hanbel, IV, 154, 156
    440 Yusuf el-Kardavi, “Tevhidin Hakikati”, Terc. Mehmet Alptekin, İstanbul 1986, s. 73
    441 İbn Mace, Tıb, 34
    Ahmed Kalkan
    ~ 254~
    Bu tür şeyler insanın içini daraltır. İnsan kendini
    rahatlatmak ister. Kur’ân-ı Kerim’in bir özelliği
    de okundukça insanı huzura kavuşturmasıdır.
    Çünkü o, insanlar için bir rahmet ve şifadır: “Ey
    insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerde
    olan (dertlere) bir şifa, mü’minler için bir hidayet
    ve rahmet gelmiştir.”442
    “Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler
    için bir şifa ve rahmettir; zâlimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”
    443
    Kur’an’ın bir diğer adı da “zikir” dir: “O Zikri (Kur’an’ı)
    biz indirdik ve onu elbette biz koruyacağız.”444
    Kur’an’ı Zikir olarak vasıflandıran Allah-u Teâlâ, kalplerin
    ancak bu zikri okumakla tatmin olacağını bildirmektedir:
    “(Onlar) İman edenler ve gönülleri Allah’ın zikri ile
    sükûnete, tatmine erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın
    zikri ile sükûnet bulur, tatmine erişir.”445
    Bu ayetlerde işaret edildiği gibi Kur’an okumak insanı
    huzura sevk eder, ona şifa ve gönül huzuru verir. Bu sebeple
    müslüman bir insanın, devamlı Kur’an’ı anlayarak okuması
    ve ondan öğrendiklerini hayatına geçirmesi lazımdır ki her
    türlü kötülüklere, şerlere karşı gönlündeki sıkıntı gitsin ve
    Allah’ın korumasına ve yardımına muhâtap olsun.
    442 10/Yunus, 57
    443 17/İsrâ, 82
    444 15/Hicr, 9
    445 13/Ra’d, 28
    Rukyecilik ve Muskacılık
    ~ 255~
    Hz. Peygamberin kötülüklerden ve kötü kimselerin
    şerrinden emin olabilmek için sık sık okumuş olduğu duâ
    ve sûrelerden bazıları şunlardır: Enes b. Mâlik’ten rivayete
    göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Evinden çıkarken
    şu duâyı okuyan kişiye bu duâ kâfidir. O adam muhafaza
    altına alınır, şeytan da o adamdan uzaklaşıp bir kenara çekilir:
    Bismillâhi tevekkeltü alellâhi lâ havle velâ kuvvete illâ
    billâh.” Manası: “Allah Teâlâ’nın ism-i şerifini zikrederek
    evimden çıkarım. Ben Allah’a tevekkül ettim, güç ve kuvvet
    sadece Allah’ın lütuf ve ihsânıyladır.”446
    Ümmü Seleme’nin rivayetine göre Rasûlullah (s.a.s.)
    evinden çıkarken şöyle derdi: “Allah’ın ismini zikrederek
    çıkarım. Ben Allah’a tevekkül ettim. Allah’ım hata yapmaktan,
    yolumu şaşırmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan,
    cahillikle başkasına bela olmaktan ve başkasının cahilce
    davranışıyla karşılaşmaktan sana sığınırım.”447
    Osman b. Affan’ın rivayetine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle
    buyurmuştur: “Bir kul her günün sabahında, her gecenin
    akşamında üç defa şu şekilde duâ ederse, o kişiye hiç bir
    şey zarar veremez. Bu: Bismillâhi lâ yedurru me’asmihi
    şey’in fıl’ardı vela fı’ssemâi ve huve’s-semiul-alîm”duâsıdır.
    Anlamı: “İsmiyle beraber bulundukça yerde ve gökte hiç
    bir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle (sabaha erdim,
    akşamladım). O her şeyi işiten ve bilendir.”448
    Hz. Âişe (r.a) da Rasûlullah’ın (s.a.s.) yatağına girdiğinde
    iki eline üfleyip muavvizât (İhlâs, Felâk ve Nâs) sûrelerini
    okuduğu ve vücuduna sürdüğünü rivayet etmiştir.449
    446 Tirmizî, Deavât, 34
    447 Tirmizî, Deavat, 35
    448 İbn Mace, Duâ, 14
    449 Buhârî, Deavât, 12

     

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    KOCA BİR YALAN!
    CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    AHMED KALKAN
    KOCA BİR YALAN
    CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    Ma’ruf Yayınları: 53
    Ahmed Kalkan: 6
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    Asım Şensaltık
    ISBN: 978-605-84022-8-7
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 47610
    EKİM 2020
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    “
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    ~ 4~
    İÇİNDEKİLER
    Önsöz..........................................................................................................................7
    1. Bölüm
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    Cinlerin İnsanın İçine Girip Musallat Olabileceği Yalanı......................12
    Sultan ve Tasallut Kelimelerinin Anlamı.....................................................18
    Kur’an’da “Sultan” Kelimesi...............................................................................23
    Allah, Mükerrem Şekilde Yarattığı İnsana
    Cinlerin Musallat Olmasına Yönelik İzin Vermez.....................................26
    Rukyecilere Göre Cinler ve İnsanlara Musallat Olması.........................31
    Cinler Fiziki Hastalıklara Sebep Olabiliyorlar mı?.................................. 35
    Cinlerin İnsanlara Verdikleri Psikolojik Rahatsızlıklar Nelerdir?....36
    Şeytan, Mescidde İnsanlara Musallat Olur mu?........................................38
    Kur’ân-ı Kerim’de Cinlerin
    İnsan Çarpma Olayına Delil Var mıdır?........................................................39
    Cinlerin İnsana Musallat Olduğu İddiası veRukyecilerin
    Cin Çıkarttığını Söylemeleriyle İlgili Rukyecilere 20 Soru...................40
    Bir Cinin mi, Yoksa İçdünyanızın mı Tutsağısınız?..................................51
    Cin Çarpması mı, Çoklu Kişilik Bozukluğu mu?........................................56
    Halkın Cin Zannettiği Şey, Aslında…..............................................................57
    Korkunç Gülüşler, Küfürler, Tehditler…........................................................57
    Cin Musallat Olmuyor, Kişi Hipnoza Giriyor...............................................59
    Bu Tür Hastalar Nasıl Düzelir?........................................................................60
    Şeytan Çarpmış Gibi Kalkmak..........................................................................61
    Şeytanın Kabirden Kalkarken Fâiz Yiyenleri Çarpması.........................65
    Sâra (Epilepsi) Bir Hastalıktır, Cinlerle Bir Alâkası Yoktur!................75
    Sâranın Tıbbî Hastalık Olduğu Bilinmediği Zamanlardaki
    Müfessirlerin Görüşleri.......................................................................................78
    İnsan Bedenine Cin Girmesi ve Cin Çıkarılması ile
    İlgili Kur’an Ne Diyor?..........................................................................................82
    İnsanlara Musallat Olan Cinleri Çıkardığını İddia Edenler!
    Haydi, İşbaşına! Korona İnsanlara Musallat Oldu....................................88
    Cin Çarpmaz, Ama Cinci Çarpar!.....................................................................89
    Bir Rukyeciyle Hâtıram.......................................................................................93
    ~ 5~
    ÖNSÖZ
    Klasik Cinciler Gibi Düşünen F. Gülen’den “Cinlerin Zararları”..........96
    Şeytan İnsanlara Zarar verebilir mi? Verirse Nasıl Verir?....................108
    Allah’tan Başkası Fayda veya Zarar Verecek, Öyle mi?...........................111
    Şeytanın Zarar Veremeyeceği Kimseler........................................................116
    Allah’tan Korkanlar, Cinlerden ve Cincilerden Korkmazlar!...............117
    Şirk, Bütün Yanlış Korkuların Kaynağıdır ..................................................119
    Fetişizm; Büyü ve Korku Dini...........................................................................126
    Melek, Cin, Şeytan Gibi Rûhânî Varlıkları Allah’a
    Şirk/Ortak Koşanlar............................................................................................. 134
    2. Bölüm
    CİN DEDİĞİMİZ DOĞRU ŞEKİLDE BİLİP TANIMADIĞIMIZ VARLIK
    Eksik ve Yanlış Bilgilerin Gölgesinde; Cinler Nedir, Ne Değildir?.....142
    Cin Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamı...................................................... 142
    Cinler ve Özellikleri..............................................................................................142
    Cin; Mâhiyeti ve Hakkındaki İstismarlar, Yanlış Kabuller.....................143
    Kur’an Cinleri Bize Nasıl Tanıtıyor?...............................................................147
    Hadis-i Şeriflerde Cin Kavramı........................................................................154
    Cinlerin Varlığının Delilleri...............................................................................158
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir...................................................160
    Bazı Hadislerde “Cin” Kelimesi “Mikrop ve Virüs”
    Anlamında Kullanılmıştır ..................................................................................166
    Cin Kelimesi, Kur’an’da Yabancı (Tanınmayan)
    İnsan Anlamında Kullanılır mı?.......................................................................171
    Cinlerin Azığı...........................................................................................................172
    Hadislerde “Cin” Diye Zikredilen Mikrobun,
    (Korona) Virüsün Mâcerâsı...............................................................................176
    Mikropları ve Karantinayı Dünyaya İlk Olarak Rasûlullah Tanıttı....176
    Rasûlullah’ın Emrine Uyulsaydı,
    Korona Virüs Çıktığı Yerde Yok Edilecekti..................................................178
    Vee Kur’an’ın Temizlik Konusundaki Emirlerine Uyulsaydı,
    Bu Virüs, Ortaya Çık(a)mazdı...........................................................................179
    Bu Virüs, Mü’minlere Rahmet Olabilir mi?.................................................179
    Cinler Bir Eşyayı Tahrip Edebilir veya Yerini Değiştirebilir mi?........180
    Gaybı Bilme İddiası...............................................................................................188
    Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez...........................................189
    Cinler Kaybolan ya da Çalınan Şeyleri Bilebilir mi?................................191
    ~ 6~
    AHMED KALKAN
    Cinlerin Şekil Değiştirmesi (Farklı Hayvan Şeklinde Görünmesi)....194
    Rukyecilere Göre Cinlerin Görünme ve Konuşma Şekilleri.................211
    Cinlerin İnsanlara Görünmesi..........................................................................213
    Cinlerin İnsanların Emrine Girmesi Mümkün müdür?.........................217
    Cinlere İnsandan Peygamber Olur mu?.......................................................221
    Cinlerle Evlenmek.................................................................................................227
    Cinler, Vahye Müdâhale Edebilir mi?
    Garanik Olayı Gerçekleşmiş midir?................................................................233
    Cinler Hastalıklara Sebep Olabilir mi?.........................................................235
    İfrît...............................................................................................................................255
    Peri...............................................................................................................................259
    Gûl ve Gûlyabanîler...............................................................................................260
    Cinlerle İlgili Son Söz........................................................................................... 266
    ~ 7~
    ÖNSÖZ
    ÖNSÖZ
    Bismillâhirrahmânirrahıym
    Kur’an’da cinlerden nasıl bahsediliyorsa, müslümanlar olarak
    biz de o şekilde inanmak zorundayız. Sahih hadislerde nasıl
    açıklama yapılmış ve neyin hükmüne şirk denilmişse, o sözleri
    baş tacı yaparız. Bunun yanında, cinleri istismar konusu edip insanların
    ümitleriyle ve paralarıyla oynayan kişilere de tavır alırız.
    Cinlere iman ediyoruz, ama cincilere değil. Cinlere iman ederiz,
    ama cinlerin sırtından insanları kandıranlara değil. Kur’an-ı
    Kerîm’de, Hz. Süleyman’la ilgili anlatılanlar dışında, cinlerin insanlarla
    ilişki kurduğuna, cinlerin insanlar üzerinde veya insanların
    cinler üzerinde etkili olduğuna, cinci, büyücü gibi bazı kişilerin
    cinlerin etkisini önlediklerine dair hiçbir bilgi yoktur.
    Allah’a iman eden bir insanın cinlerin herhangi bir kötülük
    yapmasından veya zarar vermesinden korkmaması gerekir.1
    Cinlerin musallat olması denilen şey, aslında bu konuyu bahane
    ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa iten çıkarcı insanların
    uydurduklarıdır. Bu hayallere kapılarak cinlerden kurtulmak
    için birtakım insanlara sığınanlar, başlarına sarılmış belâyı artırmaktan
    başka bir şey yapmazlar.2 Yani, cinlerin musallat olması
    yoktur, ama cinleri bahane ederek insanları sömürenlerin
    musallat olması vardır. Kur’an, işte bu ikinci musallat olmaktan
    korunmamızı istiyor.3 Küfür kabul edilen büyü yapmayı, daha
    doğrusu, büyünün etkili olacağı anlayışıyla insanları kandırmayı
    uygun görmeyenler, yapılan büyüyü bozan, insan içinden cin çıkaran,
    rukye yapan, muska yazan görüntüleriyle yaptıkları üfürükçülüğü
    halka benimsetmeye çalışıyor.
    İnsanın içine cin filan girmez, cinler Allah’ın kullarına musallat
    olamaz.4 Musallat olamayan, içimize girme gücü olma-
    1 72/Cinn, 13
    2 Bk. 72/Cinn, 6
    3 113/Felak, 4
    4 17/İsrâ, 65
    ~ 8~
    AHMED KALKAN
    yan dıştaki şeytan veya cinler değil esas bizi zorlayacak olan.
    İçimizdeki şeytan asıl önemli olan. Sen, ben, nefsimizin hevâsı,
    arzusu. İnsan olarak biz şeytanlaşırsak, şeytan ile iş birliği yaparsak
    esas problem burada. Bir adı tâğut olan yönetici şeytanlardan,
    bir adı Amerika olan, İsrail olan şeytanlardan esas sakınmamız
    gerekiyor. Öteki şeytan ne yapabilir ki... Küçük görmüyoruz
    ama gözümüzde büyütmüyoruz da. Beriki şeytanlar bakın
    neler yapıyor Suriye’de, Filistin’de, dünyanın her tarafında? Şeytanizyon
    diye bir şey var evlerimizde, esas onlardan Allah’a sığınmak
    lâzım. Batılılar magic box yani büyülü kutu diyor. Yani,
    büyüler, büyücüler evimizde. Öteki şeytanın nedir ki gücü? “Şeytanın
    hilesi çok zayıftır.”5 Cinlerden olan şeytan ne halt edebilir?
    O’nun pabucu çoktan dama atıldı. Şeytanlar, modası geçmiş
    klasik yöntemleri kaçıncı defa tekrar tekrar uygularken; insan
    şeytanları neler icat ettiler, neler! Telefonlar, internetler, televizyonlar,
    kutsallaştırılan devletler, çeşitli silahlar, makineler, robotlar,
    daha neler neler. Esas sihir burada, esas şeytanlık burada.
    Dolayısıyla cinlerin, şeytanların çarpması, çırpması, insanın
    içine girmesi, musallat olması söz konusu değil. Adamı saatlerce
    dövüyorlar şeytan/cin çıkartmak için. Bu dayağı yiyen kim
    olsa ‘çıktı, çıktı’ diyecek tabii, sabaha kadar dayak yemektense.
    Başka girilecek bir yer yok da burnunun deliğinden şeytan senin
    içine girecek, vücudunun içinde nerede ne yapacaksa… Ne işi
    var orada? Dışarıdan yapacağını yapamıyor da mı içine giriyor,
    tuhaf tuhaf şeyler. Bir motoru, bir makineyi bozmak isteyen; motorun,
    makinenin içine mi girmeye kalkar? Allah, cinlere mekân
    olarak insanın içini mi göstermiş? Dünyanın onca güzellikleri
    içinde insan vücudunun içi; kanlar, bozulmuş gıdalar, dışarı atılması
    gereken pislikler içinde yaşamayı çok mu seviyor bu cinler?
    Hani cinler bizim boyutumuzdan farklı boyutlarda yaşayan,
    en zararlıları bize sadece vesvese veren bizim dışımızda varlıklardı?
    Korkma, rahat ol, içinde cin-min yok; ama cep telefonu
    tutsaklığı, top sevgisi, dizi tutkusu, sanatçı hayranlığı, para arzusu
    insanın gerçekten içinde. Yiyip bitiriyor içeriden insanı. Cinler
    musallat olmaz; ama moda musallat olur, ideolojiler musallat
    5 4/Nisâ, 76
    ~ 9~
    ÖNSÖZ
    olur, geçim ve seçim musallat olur, devlet her şeyiyle her şekilde
    musallat olur. Esas onlardan sakın. Gerçek şeytanı unutma, ama
    insî şeytanlardan, insanların yaptığı şeytanlıklardan şeytan bile
    Allah’a sığınıyordur, esas onu unutma!
    Cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi bozmaktan kurtulmanın
    en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan geçer. Bu
    yolun yerine; üfürük, muska ve tılsım yolunu seçenlerse belâdan
    kurtulamazlar. Kur’ân-ı Kerim, üfürükçülerin şerrinden Allah’a
    sığınmamızı emrederken, insanlar bunlardan medet umuyor,
    kendilerinden sığınılması gerekenlere sığınıyor.
    Bu üç kitaplık seride, eğer Kur’an’a ve sahih sünnete ters
    düşen bir cümleye şahit olursanız, yazara ulaştırdığınızda sadece
    duâ ve hüsn-i kabul ile karşılaşırsınız. Kur’an’a ve Sünnete ters
    düşen bir şey yoksa, o zaman niyetler, usûl ve yorumlar devreye
    girecek, mümkün şeytana da malzeme çıkabilecektir.
    Üç kitaplık serinin ikinci kitabının sayfalarını açmış durumdasınız.
    Serinin ilk kitabı: “Rukyecilik ve Muskacılık” Üçüncüsü
    de: “Büyü ve Şeytan” Her türlü şeytanî düşünce ve işlerden
    Allah’a sığınır, rukye adıyla yapılan üfürükçülükten, büyüden,
    büyü bozma ve cin çıkarma adına yapılan şirk unsurlarından bu
    rukyeci geçinen üfürükçülerin de kurtulup uzaklaşmalarını tavsiye
    edip Rabbimizden dileriz.
    Ahmed KALKAN
    Eylül 2020, Ümraniye
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya
    gayret eden ve tağutlara karşı Kur’an’la müceeleyi
    bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları
    doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yaniden Kur’an’a dönüşle
    mümkün olduğunu kavrayıp nebevi usûlle Kur’an ve
    tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tavizsiz
    dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine...
    Bölüm 1
    CINLER İNSANLARA MUSALLAT OLABILIR MI?
    AHMED KALKAN
    ~ 12~
    CINLERIN İNSANIN İÇINE GIRIP MUSALLAT
    OLABILECEĞI YALANI
    Bazı yalanlar vardır, yalanlayanlar yeterli sayıda ve yeterli
    şekilde ortaya çıkıp yeterli şekilde mücadele etmeyince,
    ispatlanmış delili olan doğrudan daha doğru kabul edilmeye
    başlanır. Kur’an’ın “atalar yolu” dediği hurâfeler, bâtıl
    inançlar ve bid’atler buna örnektir.
    Uzay dâhil, dünyanın her tarafına kısa zamanda gidip istediği
    yerde yaşama özgürlüğünde olan cinler, onca güzel
    yerler var iken, cinlerin insan vücudunun içine girip gıda
    artıklarının ve atıklarının, kanların, değişik kimyasal karışımların
    ve ortaya çıkan çok farklı sıvıların içinde yaşamayı
    tercih eden cin, eğer gerçekten böyle bir tercihi yapıyorsa,
    o cinde insana zarar verecek kadar bile aklın olmadığı
    anlaşılır. İnsana musallat olmaya kalkan cin, kendisi insanın
    içinde hapis hayatı yaşayarak aslında kendisini tasallut
    altında bırakıp insanın musallatı altına girmiş olmaz mı?
    Aylarca, yıllarca kendisini başka şeylerden nasıl soyutlayacak,
    gıda, aile hayatı ve birçok ihtiyaçlarını insan bedeninin
    içinde nasıl karşılayacak? İnsan bedeni içinde yiyecek
    bulsa bile, tuvalet ihtiyacını nasıl karşılayacak? Onlar insan
    vücudunu zehirlemeyecek mi? İnsan vücudunun içinde nasıl
    nefes alacak, oksijene mi neye ihtiyacı varsa onu nasıl
    temin edecek? Vücudun içinde uslu çocuklar gibi varlığını
    hissettirmeden yaşamasını sürdürecek. Ve insan bedeni,
    içindeki cini hissetmeyecek… Taa bir rukyeci bulunup
    onun bazen haftalarca süren seanslarına katılıncaya kadar
    iki kişi bir bedende yaşamaya devam edecekler…
    Niye insanın içine girme ihtiyacı hissetsin ki cin? İnsanı
    kontrol edecekse, onu istediği gibi yönetip yönlendirecekse,
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 13~
    bu durum, cinin insanın midesine, böbreğine, damarlarına
    yerleşmesini mi gerektirir? İnsanın iç organlarında mı onun
    direksiyonu? İnsana vereceği zararın Kur’an’da sadece vesvese
    ile sınırlı olduğu bildirildiğine göre, bunun için insanın
    içine girmesi gerekmediği halde, niye insan bedeninin
    içine girmeyi tercih ediyor? Durup dururken bir insana girmezmiş
    bu cin. Ya nasıl girermiş? Biri büyü yaparmış, o büyünün
    etkisiyle cin büyü yapılan insana musallat olurmuş.
    Peki, Kur’an büyünün hayalden ibaret, göz boyama ve halüsinasyondan
    ibaret olduğunu, büyüyü Allah’ın iptal edip
    bozacağını, büyücülerin başarılı olamayacağını belirtmesi
    bir hakikat olduğuna göre, tesiri olmayan ve insan kandırmaya
    yarayan uyduruk bir büyü, kendi halinde yaşayan bir
    cin’i insan vücuduna nasıl sokuyor? Yapılan büyü, cinin çirkin
    ve rahat olmayan yerde yaşama mecburiyeti vererek
    cin aleyhine mi yapılıyor? Çok rahat olduğu için mi insan
    vücudundan çıkmayı istemiyor? Cini çıkarmak için yapılan
    uygulamalar nereden alınmış? Allah mı öğretmiş, Rasul
    mü rukyecilerin yaptığı şekilde cin çıkarmış? Eğer bu iddia
    varsa, Buhârî, Müslim gibi hadis kitaplarında niye bahsedilmez?
    Peygamberimiz böyle cin çıkarma seansları tertip
    etmediyse, nasıl sünnete göre rukye, Nebevî rukye, Kur’anî
    rukye, Kur’an rukyesi diye ad vermekten çekinmezler?
    Kur’an’da hangi âyet, cinlerin insana musallat olabileceğini
    belirtiyor, ama musallat olamayacağını belirten âyetler var.
    Allah, kendi yarattıklarını en iyi bilen değil midir?
    Kur’an, şeytanın (kâfir cinlerin) hilesi zayıftır diyor.
    Hâlbuki, insanın içine girip insan vücudunu tümüyle işgal
    edip ele geçirerek insanı tümüyle egemenliği altına aldığı
    iddia edilen cinin hilesi, tuzağı kuvvetli olmuş olmaz mı?
    İnsanın vücuduna giriş yapabileceği deliklerden hangisini
    tercih ediyor cin? Birini tercih ettiği söylenecekse ki, öyle
    AHMED KALKAN
    ~ 14~
    söyleniyor; o zaman bedeni var; bir ışın gibi cisme tümüyle
    nüfuz etmiyor. Ebatı ne kadar? Küçük bir böcek kadar
    mı, karınca büyüklüğünde mi? Daha mı küçük? Karıncadan
    daha büyük ise, insan vücudunda nasıl rahat durabiliyor?
    Karıncadan daha küçük ise, koca insanı bu küçücük böcekten
    mi korkutuyorsunuz? Ve bu küçük böcek mi insana musallat
    olacak her istediğini yaptıracak? Daha büyük ise, insanın
    burnundan nasıl sığıyor girmek ve çıkmak için? Yok,
    duvarın içinden geçebilecek şekilde ise, niye insanın burun
    gibi deliklerinden girmek zorunda? Ve ışın gibi varlığı bir
    yerden çıkarmanın ne anlamı olur o zaman? Az sonra bir
    daha, bir daha girer.
    Koca insanla evlendiği söylenen, bu karıncadan küçük
    varlık mı? Cismi yok ise, ışın gibi ise bu evlilik de ne demek
    olur? O zaman devekuşunun da babası deve, anası
    kuş. Hollywood filmlerinde insanın göğsünden çıkan canavar
    gibi şeyin aynısı olmasın bu cin? Bazen dev, bazen Guliver’in
    küçük adamı mı yoksa? Yakalarsam sosyete semtlerine
    göndereceğim. Oralara hiç gitmiyor, hep gariban, fazla
    okumayan, kültürü belirli seviyede olan adamları ve çoğu
    örtülü hanımları, çocukları tercih ediyor, neden? Büyüyüp
    küçülüyorsa, küçüldüğünde ayağımızın altında nasıl ezilmiyor?
    Kuvvetli şekilde hapşırdığınızda içinizdeki cin de
    pat diye aşağıya düşüyormuş. Her zaman mı o kadar, yoksa
    küçüldüğünde mi o kadar oluyor? Eğer bedeni varsa, bedeniyle
    insan vücudunda nasıl rahat edecek, bedensiz ise,
    niye ağız-burun gibi yerlerden girsin? Bu cinler vücuduna
    girdiği insanın lisanını ne çabuk öğreniyorlar? Her dili
    çok kısa zamanda öğreniyorsa, bunlardan iyi yabancı dil
    hocası olur. İyi de cin Türkçe’yi iyi biliyorsa rukyeci, niye
    Arapça uhruc, uhruc diye bağırıyor? Kendisinin Arapça
    bildiğini ispatlamak için mi? Yoksa, cin “çık!” kelimesini
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 15~
    ezberlememiş, onu anlamıyor mu? Bu cin çıkarma showlarına
    mı inanalım, Kur’an’ın bu konuda verdiği bilgilere mi?
    Çıkmamakta direnen cini çıkmaya zorlamak için niye
    hasta insanı dövüyorlar? İnsan dayak yiyince acısını cin
    mi tadıyor? İnsanın sırtı, kolu, bacağı acıyınca cin o insanı
    sevdiği veya acıdığı için insafa mı geliyor da aman adamı
    dövmeyin, ben çıkacağım diyor? Rukyeciler bu cin çıkarma
    icraatı yaparken onlara İslâm’ı tebliğ ediyorlar. Üç beş
    cümleden sonra bazıları “iman ettik” diyorlar, İslâm’ı çok
    kolay kabul ediveriyorlar. Peki, insan vücuduna girmeyen
    cinlerin hidayetine niye çalışmıyor bu rukyeciler? Bir de
    insan vücudundan çıkmak istemeyen inatçı cinler var. Bunları
    rukyeciler bir-iki tehditten sonra yakıp öldürüyorlar,
    daha doğrusu öldürdüklerini iddia ediyorlar katil rukyeciler.
    Bedenden çıkmadığı için öldürüldüğüne göre, ölü cin
    insanın içinde mi kalıyor? Ölü cinin insan vücuduna zararı
    olmuyor mu? Cenaze töreni ve onlar için kabir hayatı, insan
    vücudunda mı oluyor? Rukyeci cini yaktığında daha başka
    cinlerin oraya gelmesine mi sebep oluyor? Öldürülen cinin
    yakın akrabaları o rukyeciye bir zarar vermiyorlar, intikam
    almak istemiyorlar da teşekkür mü ediyorlar? Kur’an âyetleri
    okuyarak cinler öldürülebilir mi? Bu cinleri öldürebilenler,
    hadislerde cin diye belirtilen virüsleri, meselâ korona
    virüsü niye öldüremiyorlar? Cin öldürmek dinen câiz
    mi? Delili ne? Hangi hallerde öldürülebilir cinler? Bu kadar
    kolay müslüman olan veya bu kadar kolay öldürülebilin
    cinler nasıl insan vücuduna girip insanı oyuncak edinebiliyor?
    Yeryüzünün halifesi cinler mi? Cinler insanlardan
    daha mı üstün, kim kime hâkimiyet kurabilecek şekilde ve
    ahsen-i takvim (en güzel kıvamda) yaratılmış?
    AHMED KALKAN
    ~ 16~
    Bu tür soruları çoğaltmak mümkün. Ama iknâ edici tarzda
    bunların cevabını rukyecilerin vermesini bekliyorsanız,
    cehennemden de saraylar, köşkler bekleyebilirsiniz.
    Hastanın halüsinasyonlarına, kendi yaptıkları telkinlere,
    hipnozlara “cin musallatı”, “cinler bu kimseye musallat
    olmuş” diyerek insanları kandırıp onları maddî ve mânevî
    yönden istismar edenler, bir de bunu rukyecilik adına sünnet
    ve dinin tavsiyesi gibi gösterenler cinayet gibi büyük
    suç işlemektedir. Yalandır, halkı kandıran ve etkisi çok geniş
    büyük bir yalandır bu; bundan daha fecîsi, bu yalanın din
    kullanılarak söylenmesi, bu yalana dinin âlet edilmesidir.
    Tıp bilgisi halk düzeyinde olan, beyni ve beynin hastalıklarını
    hiç bilmeyen, şizofrenleri cin çarpmış, içine cin girip
    musallat olmuş diye tanıtıp şizofren hastayı da, cinlerin
    kendi isteğiyle cinlerle dostluk yapan müşriklerin irâdelerini
    kullanarak cinle ilişkilerini konu dışı yaparsak; Allah’ın
    hiçbir kuluna musallat olamayacakları, hele tevekkül sahibi
    bir müslümana musallat olamayacağını da bilmeyen, cin
    konusunda doğru olmayan bilgileri ilim diye takdim eden,
    hasta psikolojisiyle tutanacak dal arayanlara umut olarak
    gözüküp sonra onları sukut-ı hayâle uğratmakta bir sakınca
    görmeyen cinciler… Rukyecilik adıyla cincilik yapanlar…
    dünyada bile genellikle iki yakanız bir araya gelmiyor; ya
    âhiretiniz ne olur, hiç düşünmüyor musunuz?
    Kur’an, “Şeytanı dost kabul edip onun gönüllü askeri
    durumunda olan müşrikler, kendi tercihleriyle ilişkileri dışında,
    diğer insanlara cinler musallat olamaz” derken, bunun
    tersini kim iddia ederse etsin, müslüman, Allah’ı tasdik
    eder; O’nun hükmüne ters hiçbir görüşü kabul edemez.
    “Bir mü’min erkek veya bir mü’mine kadının, Allah ve Rasûlü
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 17~
    bir emir ve hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını
    seçme hakları olamaz. Allah’ın ve Rasûlünün emrine itaat
    etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”1
    Bu konuyla ilgili âyetleri hatırlatayım: “Şüphesiz, kullarım
    üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin, tasallutun olmayacaktır.
    Vekil olarak Rabbin yeter!”2; “Kullarımın üzerinde
    senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana uyan
    sapıklar bunun dışındadır.”3 “Doğrusu şeytanın iman edenler
    ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat
    olması yoktur.”4 Devamındaki âyette onların müşrikler
    olduğu belirtilir: “Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler
    ve Allah’a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece
    onları kandırabilir).”5
    Bilindiği gibi; bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesine,
    mealler; “hâkimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, nüfuzu, etkili
    gücü, sulta, saltanat, musallat olma, etki, kandırmaya gücü,
    etkin gücü” şeklinde anlam verirler.
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat olması
    yoktur.”6 Bu âyette bahsedilen şeytandır. Şeytan, cinlerin
    en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu ise, diğer cinlerin
    daha büyük değildir.
    Yine, şeytanın âhiretteki itirafı: “İş bitirilince şeytan da
    diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben
    de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak
    bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de
    1 33/Ahzâb, 36
    2 17/İsrâ, 65
    3 15/Hıcr, 42
    4 16/Nahl, 99
    5 16/Nahl, 99-100
    6 16/Nahl, 99
    AHMED KALKAN
    ~ 18~
    hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi
    kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.
    Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı
    kabul etmemiştim. Şüphesiz, zâlimlere elem dolu bir
    azap vardır.”7
    SULTAN VE TASALLUT KELIMELERININ ANLAMI
    Türkçede cinlerin insanın bedenine girip orada hâkimiyet
    kurarak ona istediği gibi hükmetmesi, eziyet vermesi,
    irâdesine yön vermesi gibi durumlara “cinin musallat olması”
    denilir. Kur’an’da bu “musallat olma” kavramı, “sultân”
    kavramıyla karşılanır. Aslında her iki kelime, kök itibarıyla
    aynı kökten türemişlerdir. Her ikisi de “s-l-t” (sin, lâm, tı)
    kökünden türemiştir. Yani, Kur’an’da şeytanın onlara yönelik
    “sultanı” yok demesi, musallat olması yok demektir.
    “Sultan” kelimesi: “Hâkimiyet, zorlayıcı güç, saltanat,
    yönetme” anlamlarına gelir. Elmalılı Hamdi, Hıcr sûresi
    42. âyetin tefsirini yaparken “sultan” kelimesini de şöyle
    açıklar. “İnne ıbâdî”: Hakikaten kullarım “leyse leke aleyhim
    sultânun” üzerine senin sultanın yoktur. Yani ne kavlen
    ilzam edecek huccetin, ne fi’len tasallut ve tasarruf
    edecek kudret u saltanatın yoktur. “İllâ men ittebeake mine’l-
    ğâvîn”: Ancak, sana ittibâ eden azgınlar müstesnâ. Yani
    ancak bunları sürükleyebilirsin. Fakat o da senin sultan ile
    değil; onların ihtiyarlarını sûi isti’mal ederek sana uymaları,
    arkana düşmeleri dolayısıyladır. Yoksa, muhlaslara (ihlâs
    verilmiş kullara) tasallut edemediğin gibi diğerlerine
    de edemezsin.”8
    7 14/İbrâhim, 22
    8 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., c. 5, s. 3065
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 19~
    Kur’an’da hangi kelimenin hangi anlama geldiği konusunda
    ilk akla gelen ve en önemli kaynak kabul edilen Müfredat’a
    bakalım. O nasıl açıklıyor “sultan” kelimesini:
    “Es-selâtah: Gâlip, üstün gelmeye, yenmeye, boyun eğdirmeye
    veya hâkim olmaya muktedir olmak ya da muktedir
    hale gelmek. Fiil olarak: “Onu, gâlip, üstün gelmeye,
    yenmeye, boyun eğdirmeye veya hâkim olmaya muktedir
    hale getirdim. O da buna muktedir hale geldi” anlamında.
    “Sellattuhû” “feteselleta” şekillerinde kullanılır. Yüce Allah
    şöyle buyurmuştur: “Velev şâallahu lesellatahum” (Allah dileseydi
    onları size musallat ederdi.”9 Yine şöyle buyurmuştur:
    “Ve lâkinnallahe yusellitu rusulehû alâ men yeşâ’ (Ama
    Allah, peygamberlerini dilediği kimselere üstün kılar.)”10
    “Sultan” adı da buradan hareketle verilmiştir. “sultânun”
    sözcüğü “selâtatun” anlamında da kullanılır. Örneğin, “ve
    men kutile mazlûmen fe kad cealnâ liveliyyihî sultânen…” /
    “Ve her kim mazlum olarak katledilirse, onun velîsi için Biz
    bir tasallut hakkı vermişizdir.”11; “İnnehû leyse lehû sultânun
    alellezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn” / “Gerçek
    şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp
    güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz.”12; “İnnemâ
    sultânuhû alellezîne yetevellevnehû / Şeytanın hâkimiyeti
    ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden
    müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.”13; “Lâ tenfuzûne illâ bisultân
    / Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını
    aşıp öteye geçebilirseniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan
    verilmiş) bir güç (sultân) olmadıkça geçemezsiniz.”14
    9 4/Nisâ, 90
    10 59 /Haşr, 6
    11 17/İsrâ, 33
    12 16/Nahl, 99
    13 16/Nahl, 100
    14 55/Rahmân, 33
    AHMED KALKAN
    ~ 20~
    Ayrıca, “sultân” sözcüğü “selâta sahibi olan kimse” için
    de kullanılır ki, en çok bu anlamda kullanılır.
    “Tasallut” gücüne sahip (yani gâlip, üstün gelmeye, yenmeye,
    boyun eğdirmeye veya hâkim olmaya muktedir).15
    Sultan kelimesinin mâzisi olan “selita”: Sert olmak, güç,
    otorite, ispat, delil, inandırıcı delil.16
    Kur’an, insan şeytanlarından da bahsediyor; şeytanların
    insanlardan da olduğunu belirtiyor. Bir insan, nasıl başkasının
    içine giremez ve ona musallat olamazsa, cinlerden
    olan şeytanın da insanın içine girip ona musallat olması, bu
    âyetlerden yola çıkarak düşünülemez. Cin ve insan şeytanları,
    insanları Allah’tan uzaklaştırarak dünyayı ve günahları
    faydalı ve güzel gösterip âhireti unutturmak için faaliyet
    yaparlar. Bunu hangi yolla ve nasıl yaptıklarını Kur’an net
    olarak bildiriyor: Vesvese. İnsanın içine girerek şeytanın
    yapacağı bir şey yoktur. Cinler insan içine girebiliyorlarsa
    veya birileri büyü yaparak bir cin’i insan içine girecek şekilde
    onları yönlendirebiliyorsa makinelerin içine de, özel
    bilgisayarların ve füzelerin içine de girebilirler veya birileri
    büyü ile cinleri o hassas aygıtların içine yerleştirebilir.
    İddia edildiği gibi insanın zihnini karıştırdığı ve düzenini
    bozduğu gibi bilgisayarların da sistemlerini karıştırıp bozabilir.
    İnsana güç yetirebilen, makinelere haydi haydi güç
    yetirebilir. Böyle bir dünya düşünebiliyor musunuz? Nasıl
    bir kaos olur? Dünya ve içindeki eşya, robotlar, çeşitli makineler
    ve insanlar cinlerin oyuncağı olurdu. Cinlerin böyle
    evrensel çapta fesat çıkarabilecek şekilde sünnetullahı
    15 Râgıb el-İsfehânî, Müfredât, Pınar Y. s. 739-740
    16 John Penrice, Kur’an Sözlüğü, İşaret Y., s. 151
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 21~
    değiştirecek yetenekte kabul edilmesi, onları tanrılaştırmak
    demektir. Şeytan dediğimiz kâfir cinlerin böyle gücü
    olsaydı, şeytan her istediğini yapabilen bir tanrı seviyesinde
    olur; Allah’ın dünyaya yerleştirdiği değişmez ve değiştirilemez
    kanunları olan sünnetullah diye bir şey olmazdı.
    “Şüphesiz, azgınlardan sana uyacak olanlar dışında,
    kullarım üzerinde senin hâkimiyetin (sultan,
    musallatlığın) olmayacaktır.”17 Yani, “Benim
    kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Senin gücün
    ancak sana uyan azgınlara yeter.” der. Peki,
    şeytana uyan azgınların durumu nedir? Ona uyanlar,
    cehennemliklerdir: “Kuşkusuz cehennem, o
    sana uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır.”
    18 Şeytanın, Allah’ın hiçbir kulu üstünde bir
    sultasının bulunmadığını, aksine onun hâkimiyetinin
    (musallat olmasının) sadece azgınlara ve kendi
    irade ve isteği ile ona uyanlara yönelik olduğunu,
    bu uymanın da İblis’in zorlaması ile olmayacağını
    bu âyetler19 bildiriyor.
    Yine, benzer şekilde, Allah Teâlâ’nın İblis’in kıyâmet
    günü, kendisine uyanlara söyleyeceğini haber verdiği şu
    söz de aynı hakikati ifade eder: “Zaten benim sizin üzerinizde
    hiçbir hükmüm ve nüfuzum (saltanatım ve musallat
    olmam) yoktu. Yalnız, ben sizi çağırdım, siz de bana hemen
    17 15/Hıcr, 42
    18 15/Hıcr, 43
    19 15/Hıcr, 42; 16/Nahl, 99
    AHMED KALKAN
    ~ 22~
    icâbet ettiniz.”20 Yüce Allah, kendisine samimi olarak ibâdet
    eden ve emirlerini tutan kullarını şeytanın sultasına karşı
    bizzat koruduğunu ve desteklediğini bildirerek, “Doğrusu o
    benim kullarım yokmu, ey şeytan senin onlar üzerinde hiçbir
    hâkimiyetin (musallat olman) yoktur. (Çünkü onlar için) vekil
    olarak Rabbin yeter.”21 buyurur. Ebû Hüreyre’nin rivayet
    ettiği şu hadis, aksine mü’minin şeytan üzerindeki hâkimiyetini
    gösterir: “Sizden birisi yolculukta hayvanını nasıl istediği
    gibi sürerse, mü’min de şeytanını öyle emri altında idare
    eder.”22 Şeytanın insan üzerinde egemenliğinin olmaması,
    sadece mü’minlere has değildir. İbrahim sûresi 22. âyete ve
    İsrâ sûresi 65. âyete göre geneldir, bütün insanlık için sözkonusudur.
    Yani şeytanın insana musallat olamaması, bütün
    insanlar için geçerlidir. 23
    İnsanın şeytanın egemenliğini kabul edip onun
    emrine girmesi, kendi tercihiyle ilgilidir. Büyüyle
    veya şeytanın öyle bir gücü olduğundan değildir. O
    yüzden Kur’an insana şöyle hitap eder: “Ey Âdemoğulları!
    Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin
    20 14/İbrahim, 22
    21 17/İsrâ, 65
    22 İbn Kesir, 4/327. Fakat, bu son âyetin sonundaki “Vekil olarak Rabbin yeter” ifadesi,
    mü’minin bu hâkimiyetinin ancak Allah sayesinde olduğunu gösterir. Çünkü eğer insanın
    şeytana rağmen hakka yönelip bâtıldan kaçması kendi gücü ile olsaydı, “İnsan kendine
    yeter” denilirdi. Ama böyle buyrulmayıp da, “Rabbin yeter” buyrulunca, ondan ancak Allah’ın
    yardımı ile korunabileceğimizi anlarız. Ama şunu da bilmeliyiz ki, Allah’a sığınmak
    da kulun elinde ve irâdesi dâhilindedir ve Allah Teâlâ, kendine samimi olarak sığınanları
    yardımsız bırakmaz.
    23 “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde
    bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun
    yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” Bu âyet de, bu gerçeğin diğer bir ifadesidir.
    Dolayısıyla kim şeytana itaat eder, onu dost edinip yaptığı işlere ve ibâdetlere onu ortak
    eder ise, yani ona itaat ederek onu âdeta tanrı yerine koymuş olursa; şeytanın hâkimiyeti
    altına girmiş olur. Görüldüğü gibi, bu hâkimiyet, insanların tercihinin neticesidir. Yoksa,
    aslında şeytanın insanoğlu istemedikten sonra, hiçbir beşer üzerinde tesiri yoktur.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 23~
    apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi? Sizden bu
    konuda söz almadım mı?”24 Burada şeytana tapmak,
    şeytana itaat anlamındadır. Demek ki, şeytana
    kulluk yapar gibi ona itaat, kişinin kendi tercihiyle
    olmaktadır. Şeytan, insan üzerine hâkimiyet
    ve saltanatı ile değil; esas işi ve temel faaliyeti olan
    “vesvese” ile gündeme gelir.
    KUR’AN’DA “SULTAN” KELIMESI
    Kur’an’da “sultan” kelimesi otuz yedi yerde geçmektedir.
    Soyut anlamda kullanılmış olup siyasî bir içeriğe sahip
    değildir. Yani, Kur’an’da kullanılan sultan kelimesi, hiçbir
    âyette padişah, kral anlamında kullanılmaz. Herhangi bir
    kişi Kur’an’da böyle bir unvanla anılmaz. Sultan kelimesi,
    Kur’an’da genel olarak iki anlamda kullanılır: Birincisi,
    hâkimiyet (güç, kuvvet, otorite) kurma anlamında; ikincisi,
    burhan ve delil anlamında. Biz, ikinci anlamda kullanılan
    sultan kelimelerini, konu dışı olduğu için buraya
    almayacağız.
    Şeytanla ilgili “sultan” kelimesinin (hâkimiyet
    kurma, güç, kuvvet ve otorite anlamında) Kur’an’da
    kullanılışı:
    “Doğrusu benim mü’min kullarım üstünde senin bir sultanın
    (zorlayıcı gücün, hâkimiyetin) olamaz. Rabbin vekil
    olarak yeter.”25
    24 36/Yâsin, 60
    25 17/İsrâ, 65
    AHMED KALKAN
    ~ 24~
    “And olsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış,
    inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.
    Oysa İblis’in onlar üstünde bir sultanı (nüfuzu)
    yoktu.”26
    “Benim sizin üzerinizde bir sultânım (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek, sizi zorlayacak
    bir sultan’ım (gücüm) yoktu. Sadece çağırdım, siz de
    geldiniz. Öyleyse beni değil, kendinizi kınayın”27
    “Dedi ki: “Rabbim! Andolsun beni saptırdığın için onlara
    yeryüzünde (kötülükleri) süslü göstereceğim ve onların tümünü
    muhakkak saptıracağım (iğvâ). Ancak onlardan ihlâsa
    erdirilmiş kulların müstesna.” (Allah) şöyle buyurdu: İşte
    bana varan dosdoğru yol budur. Şüphesiz kullarım üzerinde
    senin bir hâkimiyetin (sultân) yoktur. Ancak azgınlardan
    (ğâvîn) sana uyanlar müstesna. Muhakkak cehennem, onların
    hepsine vaad olunan yerdir.”28
    “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine
    dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti (sultân) olamaz.
    Onun (Şeytanın) hâkimiyeti (sultânuhû) ancak onu
    kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar
    üzerinde geçerlidir.”29
    “Bizim, sizin üzerinizde bir sultânımız (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek bir hükümranlığımız)
    yoktu. Bilâkis siz taşkınlık eden bir kavimdiniz.”30
    26 34/Sebe, 20-21
    27 14/İbrahim, 22
    28 15/Hıcr, 39-43
    29 16/Nahl, 99-100
    30 37/Sâffât, 30
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 25~
    “And olsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış,
    iman edenlerden bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.
    Oysa İblis’in onlar üstünde bir sultânı (nüfuzu)
    yoktu.”31
    “De ki: Rabbim! Beni girilecek yere hoşnutluk ve esenlikle
    girmemi nasip et. Çıkaracağın yerden de esenlikle çıkar. Katından
    beni destekleyecek bir sultân (güç) ver.”32
    “Malım bana fayda vermedi. Sultânım (gücüm) de
    kalmadı.”33
    Bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesinin anlamı, Mukatil
    bin Süleyman’a göre de benzer şekildedir. Mukatil’e
    göre; “es-sultân”, kahredici kral, kahren mecbur edici
    hükümranlık mânâsında kullanılır; şu âyetlerde olduğu
    gibi:
    “Benim sizin üzerinizde bir sultânım (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek bir hükümranlığım)
    yoktu.”34
    “Bizim, sizin üzerinizde bir sultânımız (yani, sizin üzerinizde,
    sizi şirk koşmaya kahren mecbur edecek bir hükümranlığımız)
    yoktu. Bilâkis siz taşkınlık eden bir kavimdiniz.”35
    Es-selâtatu: Gâlip, üstün gelmeye, yenmeye, boyun eğdirmeye
    veya hâkim olmaya muktedir olmak ya da hale
    gelmek. Fiil olarak, (“O’nu, gâlip, üstün gelmeye, yenmeye,
    31 34/Sebe, 20-21
    32 17/İsrâ, 80
    33 69/Haakka, 28-29
    34 14/İbrâhim, 22
    35 37/Sâffât, 30; Mukatil bin Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Y., s. 327. Not:
    Mealler ve parantez içi açıklamalar kitaptan aynen alıntıdır.
    AHMED KALKAN
    ~ 26~
    boyun eğdirmeye veya hâkim olmaya muktedir hale getirdim.
    O da buna muktedir hale geldi” anlamında) sellattühü
    feteselleta şekillerinde kullanılır. Sultan adı da buradan
    hareketle verilmiştir.36
    ALLAH, MÜKERREM ŞEKILDE YARATTIĞI İNSANA
    CINLERIN MUSALLAT OLMASINA YÖNELIK İZIN
    VERMEZ
    Rukyeciler delil olarak ciddi bir şey bulamadıkları
    için iddia şöyle diyorlar: “Büyü, kendisine
    büyü yapılan kimseyi öldürebilir veya onun tabiatını
    ve davranışlarını değiştirebilir. İmam Şâfiî ve
    İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler.”37 Ben
    bu sözün doğruluğuna da, Ahmed bin Hanbel’in
    bu görüşte olduğuna da inanmıyorum. Çünkü o,
    Peygamberimizin şöyle söylediğini kitabına alıp rivayet
    etmiş kişidir: “Cinlerin insanların yollarını
    şaşırtacak şekilde bir güce sahip olması yoktur.”38
    Yine, İmam Şâfiî’nin ve diğer müctehidlerin
    Kur’an’dan bu kadar uzak olacaklarını, Kur’an’ın
    cinlerin ve şeytanın insanları egemenliği altına
    36 Râğıb el-İsfahanî, Müfredât, 739
    37 İdraru’ş-Şurûk fî Envâi’l-Furûk, c. 4, s. 149; Rukyeci Adil Beyazyıldız
    38 Müslim, Selâm 107; Ebû Dâvud, Tıb 24, h. No: 3913; Ahmed bin Hanbel, Müsned III,
    293
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 27~
    alacak gücünün olmadığını, hileli düzeninin çok
    zayıf olduğunu39 bilmemeleri ne kadar mümkündür?
    Büyünün bir hileden, göz boyamadan ibaret
    olduğunu belirten âyetleri okumamış olabilirler mi
    bu imamlar, müctehidler? Onlar veya onlar adına
    başkaları böyle yorumlasalar da, Kur’an’ın ve sahih
    sünnetin yoludur mü’minlerin yolu. “O büyük
    âlimler öyle dediklerine göre vardır bir bildikleri”
    demek, mü’minlere yakışmaz. Onların, önce Kitabımız
    ne diyor, sonra o kitabı bize tebliğ eden
    Rasûl ne diyor, onu öğrenip uygulamaları lâzımdır.
    Ebû Dâvud, Kitâbu’t Tıb’da bir bâbın başına şöyle başlık
    atmış: “Cin Çarpması Diye Bir Şey Var mıdır?” ve altına
    şu hadisi yerleştirmiş: Câbir bin Abdullah’tan (r.a.) rivâyete
    göre, Rasûlullah’a (s.a.s.) “Nüşre (Cin çarpmasından dolayı
    okuyup üfleme işi) var mıdır?” diye soruldu. O da: “O bir
    şeytan işidir” cevabını verdi. 40 Demek ki, cin çarpması, cinlerin
    musallatı diye bir şey yok ki, cin çıkarma iddiasıyla
    okuyup üflemeye kalkanların yaptıkları Rasûlullah tarafından
    “şeytan işi” denilerek karşı çıkılıyor. Demek ki yaptıkları
    iş, sünnete uygun olmak bir tarafa, şeytan işi yapıyorlar.
    Yine delil olarak rukyeciler şunları da söylüyorlar: “Büyü
    (sihir), -Allah Teâlâ diler ve takdir ederse- kendisine büyü yapılan
    kimsenin bedeninde etkili olabilir, belki de onu öldürebilir.”
    41 Allah dilerse küfür dediği büyüye böyle insan bedenine
    39 4/Nisâ, 76
    40 Ebû Dâvud, Tıb 9, h. No: 3868; İbn Mâce, Tıb 40; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 294
    41 Rukyeci Adil
    AHMED KALKAN
    ~ 28~
    etki edecek ve onu öldürebilecek bir güç verebilir demek;
    şirk koşanlara, Allah dilerse dünyada huzur, âhirette cennet
    verebilir, Allah dilerse şirke hac sevabı verebilir” demek
    gibidir. Eyvallah, Allah’ın her şeye gücü yeter. Bu tür iddialarda
    bulunanları Allah dilerse sümüklü böceğe de çevirebilir.
    Ama Allah böyle bir şey dilemez. “Büyü, Allah dilerse
    etkili olabilir” denilmiş. Allah, neyi dileyip neyi dilemeyeceğini
    Kur’an’da belirtmiştir. Bunlar, Kur’an’dan uzak bir din
    anlayışına sahip olduklarından, gayet rahat Kur’an’ın açıkladığı
    esaslara ters görüşler ileri sürebiliyorlar. Bir müslüman,
    Allah’ın küfür dediği büyü için hikmetler arayamaz,
    onu övmeye çalışamaz. Allah diyor ki: “Sizin bu yaptığınız
    şey sihirdir. Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların
    işlerini düzeltmez.”42 Allah, sihri tesirsiz bırakacak, iptal edecektir.
    43 Yine Allah, büyücülerin, nereye gitseler başarılı olamayacağını
    belirtir.44 Kur’an net olarak sihre bâtıl, sihri iptal
    eden mûcizeye de hak demektedir.45 Ve büyü gibi tüm bâtıl
    olanlar için Kur’an’ın hükmü şöyledir: “Şübhesiz ki bâtıl, yok
    olmaya mahkûmdur.”46 Kur’an’ın hükümlerini mi kabul edeceğiz,
    yoksa bazı âlimlere atfedilen Kur’an’a taban tabana
    zıt görüşleri, rivayetleri mi? Kur’an’a mı tâbi olacağız, yoksa
    delil diye Kur’an’a tümüyle zıt rukyecilerin görüşlerine mi?
    “Büyü, Allah dilerse etkili olabilir” diyen rukyeciler, Kur’an’ı
    önemseyip onu ölçü kabul etselerdi, Allah’ın büyüyü etki
    vermediğini, böyle bir şeyi dilemediğini bilirlerdi.
    Allah her şeyi bir sebebe bağlı yaratmıştır. İnsanların
    belli sebeplere yapışmadan netice beklemeleri sünnetullaha
    terstir. Demek ki, ancak Yüce Allah’ın izni ile sebepler
    etkilerini meydana getirebilir, ürünlerini ortaya çıkarabilir
    42 10/Yunus, 81
    43 10/Yûnus, 81
    44 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
    45 7/A’râf, 118
    46 17/İsrâ, 81
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 29~
    ve sonuçlarını gerçekleştirebilirler. Bu ilke mü’minin vicdanında
    son derece belirgin hale gelmesi gereken genel bir
    İslâm düşüncesi kuralıdır. Bu kuralın ilk bakışta akla gelen
    ilk uygulama örnekleri şunlardır:
    Eğer elini ateşe uzatırsan elin yanar. Fakat bu
    yanma eylemi ancak Yüce Allah’ın izni ile gerçekleşir.
    Sebebine gelince, gerek ateşe yakma ve gerekse
    eline yanma yeteneği veren Allah’tır. Allah,
    ateşin yakma ve elin yanma yeteneğini kaldırmış
    olsa, yeryüzündeki düzen bozulur. Allah da düzeni
    bozmaz. Şeytan ve cinlere de Allah, insanı ele
    geçirme, içine girip onu yönetme izni vermez. Sünnetullah’ta
    bu yoktur.
    O her şeye kadirdir, irade buyurduğunu yapandır.
    O, yarattığı ve kurduğu nizamı bizzat ve kararlılıkla
    devam ettirmektedir. Allah’ın güç sahibi
    olması, sünnetullah denilen kâinatta işlettiği kendi
    değişmez kurallarına göre kurduğu nizamı bozması
    veya vaadini yerine getirmemesi söz konusu
    olamaz. Allah, zâlim bir kral gibi istediği zaman
    kendi kanunlarının dışına çıkmayı istemez, kanunlarını
    değiştirmez ve değiştirtmez. Bu Onun
    vaadidir. O yüzden şeytan ve cinlerin insan iradesini
    ele geçirmeleri, insanı robot hale getirmeleri
    mümkün değildir.
    AHMED KALKAN
    ~ 30~
    “Rabbin dileseydi onları tek bir ümmet yapardı.”47 Ama dilemiyor
    ve yapmıyor. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin
    hepsi elbette iman ederlerdi.”48 Dileseydi herkes iman
    ederdi, ama dilememiş. Aynen böyle; Allah cinlerin ve şeytanların
    insanlara musallat olmasını, insan üzerinde egemen
    olmasını murad etmemiştir.
    Allah insanı mükerrem şekilde yarattığı ve onu yeryüzünde
    halife kıldığı için, onu cinlerin, şeytanların elinde
    oyuncak kılmamış, cinlerden ve şeytanlardan daha üstün
    yapmıştır. O yüzden şeytanların, cinlerin insanın iradesi
    dışında onu yönlendirmesi, ona musallat olup onu kukla
    haline getirmeleri söz konusu değildir. İnsan, özgür iradesi
    sayesinde dilediğini seçme, dilediğini terk etme yeteneğine
    sahiptir. Dilerse iman eder, dilerse inkâr eder. O kendinden
    çok daha âciz ve hilesi zayıf şeytanların49 ve cinlerin elinde
    robot gibi iradesiz ve oyuncak olamaz. “Allah dilerse cinler
    ona musallat olabilir, iradesini yok edebilir” de diyemeyiz.
    Çünkü Allah bunu dilemez. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın
    yeryüzündeki değişmez yasalarını Allah değiştirmez.
    “Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak
    için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini
    kuşatır, ona dolanır. Onlar ancak öncekilere uygulanan
    kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın sünnetinde (kanununda,
    O’nun tuttuğu yol ve yöntemde) hiçbir değişiklik bulamazsın.
    Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.” 50
    Sünnetullah, bize görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen
    tüm şeytanî tuzaklardan kurtulabilme gücümüzün
    47 42/Şûrâ, 8
    48 10/Yûnus, 99
    49 4/Nisâ, 76
    50 35/Fâtır, 43
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 31~
    var olduğunu öğreterek ümit vermektedir. Rabbanî yasaların
    Allah’ın yardımlarının kolektif bilinci içinde harekete
    geçirmek koşulu ile yanımızda olduğunu bilip özgüveni
    tazelemektir.
    “Hiçbir günahkâr başkasının yükünü yüklenmez insana
    kendi yapıp ettiklerinden başkası yoktur ve ne yapıp ettiği de
    yakında görülecektir.”51
    “Herkesin kazandığı kendinedir.”52
    “Size gelen her iyilik Allah’tandır. Başınıza gelen her kötülük
    de kendinizdendir.”53
    RUKYECILERE GÖRE CINLER VE İNSANLARA
    MUSALLAT OLMASI
    Cinler Öncelikle Kimlere Musallat Olurlarmış, Rukyeciler
    Ne Diyor?
    Rukyeciler bu konularda ittifak halindedirler.
    Onlardan birinin cinlerin kimlere ve nasıl musallat
    olduğunu açıklayan bir yazısını görelim:
    Cinler her insana musallat olabilir. Ancak daha
    çok bebeklere, küçük çocuklara, genç kızlara, hamile
    ve loğusalı hanımlara, yalnız yaşayan yaşlı kişilere,
    ruhsal ve bedensel yönden aşırı rahatsızlıkları
    51 53/Necm, 38-40
    52 6/En’âm, 164
    53 4/Nisâ, 79
    AHMED KALKAN
    ~ 32~
    olanlara, gerek evde gerekse dışarıda aşırı dekolte
    giyinen bayanlara, kahve, tarot vb. fallara sıklıkla
    bakan ve baktıranlara, fincanla ruh (!) çağıranlara
    ve kontrolsüz, bilinçsizce aşırı zikir çekenlere,
    bu varlıklardan sıklıkla bahsedenlere ve çok sigara
    içenlere musallat olurlar…”
    “Kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın
    olamaz...”54 ve şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat olması
    yoktur.”55 şeklinde Rabbimiz aksini diyedursun; rukyeciler
    “cinler her insana musallat olabilir.” diyorlar; demek ki
    kendi başlarına gelmiş, oradan biliyorlar.
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat olması
    yoktur.”56
    Allah’ın izni olmadan kimseye zarar veremeyeceklerine
    göre,57 Allah, şirk koşanlara, şeytanı dost kabul edenlere, İslâm
    düşmanlarına, gayri müslimlere değil; ama bebeklere,
    çocuklara, hamile kadınlara ve aşırı zikir çekenlere cinlerin,
    şeytanların zarar vermesini murad etmiş(!) Hangi akla
    ve hangi nakle (yani vahye) onaylatmak mümkündür bu
    anlayışları? Allah izin vermeden bu şeytanlar zarar veremeyeceklerine
    göre, Allah bebeklere, hamilelere, zikir çekenlere
    haksız yere ceza veriyor, öyle mi? Bebeklerin, hamile
    kadınların üzerine cinleri, şeytanları gönderip onlara
    54 15/Hıcr, 42
    55 16/Nahl, 99
    56 16/Nahl, 99
    57 2/Bakara, 102
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 33~
    suçsuz yere eziyet etmelerini isteyen Allah, Kur’an’ın bize
    tanıttığı Allah değildir. Tam tersine; şeytanın herhangi bir
    vesvesesine karşı kendisine sığınanlara yardım eden bir Allah’a
    inanıyoruz. Daha, ilk adımda, Allah’a inanç konusunda
    çizgiler ayrılıyor. Demek ki, Kur’an’da özellikleri beyan
    edilen, insanları çok seven (Vedûd olan), çok merhametli
    bir Allah’a biz iman ederken; onlar da şeytanın ve cinlerin,
    önüne gelen masum bebeklere ve hamile kadınlara zarar
    vermesine izin veren bir tanrıya inanıyorlar. Kur’an’da bahsedilen
    Allah, kullarının üzerinde şeytanın bir nüfuzunun,
    musallat olmasının mümkün olmadığını söylüyor. Şeytanın,
    ancak kendisine tâbi olan müşrikler üzerinde etkisi
    olabileceğini belirtiyor.
    Rukyecilere göre ise, Allah kimlere eziyet vermekten
    hoşlanıyor veya o zulümlere fırsat veriyor: Bebeklere, hamile
    ve loğusalı hanımlara, yalnız yaşayan yaşlı kişilere.
    Başka kimlere musallat oluyormuş cinler? “Gerek evde,
    gerekse dışarıda aşırı dekolte giyinen bayanlara” Evde dekolte
    giyinen bayan, suç veya günah mı işlemiştir ki cinler
    musallat oluyor? Kaldı ki, büyük günah işleyen içkicilere,
    zina edenlere, hırsızlara değil de, evinde dekolte giyen kadınlara
    cinler zarar verecek. (Nedense, bu cinler müşrik ve
    kâfirlere; plajdaki açık kadınlara değil de; açık gezmeyen
    Anadolu kadınlarına çoğunlukla musallat oluyor; sebebini
    bilmiyorduk, şimdi öğrendik; evlerinde yatakodalarında
    dekolte giydikleri için cinler zarar veriyormuş.) Hâlbuki
    cincilerin kapılarını aşındıran kadınların dörtte üçünden
    çok fazlası dekolte giymekten uzak, açık-saçık olmayan ev
    kızı ve ev hanımıdır.
    Cinler başka kimlere musallat olurmuş? Rukyeci
    anlatıyor: “Bilinçsizce aşırı zikir çekenlere” Kur’an
    AHMED KALKAN
    ~ 34~
    namaz’ı da zikir olarak tanıtıyor. Namaz kılanlara
    da mı Allah musallat olsunlar diye Allah cinleri
    yolluyor? Kur’an, “Ey iman edenler! Allah’ı çokça
    zikredin.”58 diyor. “Zikredin, çokça zikredin de ben
    bunun cezası olarak cinlerin içinize girip size eziyet
    vermesi için musallat edeyim” mi diyor? Demek
    ki Allah’ın emrini yerine getirene Allah şeytanları
    musallat ediyor… Delil ne? Hangi âyet ve hadis?
    Tam tersine, Allah “böyle kimselere cinler musallat
    olamaz” dediği halde? Bu kişiler mi Kur’an ve
    sünnete tâbi olan kimseler? İçki içenlere değil de,
    sigara içenlere cinler musallat oluyormuş. Bahsettikleri
    hep palavra. Hâşâ, Allah’tan da daha iyi
    bilip tanıyorlar sanki bu cinleri… Allah böyle demiyor.
    Allah’ın sözüne muhalif hangi söz doğru
    olabilir? Allah en küçük bir yalan söylemeyeceğine
    göre, O’nun sözüne ters düşen kimseler yalancıdır.
    Ve cinlerin kimlere musallat olacağı konusunda bu
    rukyeciler ittifak etmişlerdir. Hep benzeri şeyleri
    tekrar ederler.
    Bizim Rabbimiz de kendi kullarına, özellikle tevekkül
    eden müslümanlara cinlerin ve şeytanların musallat olması
    sözkonusu değildir59 diyor:
    58 33/Ahzâb, 41
    59 2/Satada. 102; 15/Hicr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65; 14/İbrahim, 22
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 35~
    CINLER FIZIKI HASTALIKLARA SEBEP
    OLABILIYORLAR MI?
    Rukyecinin yazısını okumaya devam ediyoruz:
    “Cin insan vücuduna girerek sâra hastalığına
    sebep olmaktadır. Aynı şekilde cinler damar tıkanıklığına,
    çocuk düşmesine, şiddetli baş ağrılarına
    vb. rahatsızlıklara sebep olabilmektedirler. Eğer
    musallat oldukları kişiye âşık olmuşlarsa, bedenine
    girdikleri kişi evli ise eşinden boşandırmaya, nişanlı
    ise nişanı atmaya, bekârsa da karşı cinsten uzak
    tutmaya çalışırlar.”
    Demek ki sebebi bilinmeyen baş ağrılarının (migren)
    sebebi bu cinler imiş. Sâra (epilepsi), tıbbî bir hastalık değil,
    cinlerin musallat olmasıyla oluşan cinlerin oluşturduğu
    bir anormallikmiş. Damar tıkanıklığının sebebi de artık
    tespit edildi: Şeytanın damarlarda gezinmesi. O damarlarda
    gezerken, damar tıkanıyor. Boşanmalar niye arttı, diye
    sebep arıyorsanız, sebebi rukyeciler tarafından keşfedildi:
    “İnsanın içine girip musallat olan bu cinlerden dolayı.”
    Kendisi evlenecek o adamla, eski karısını boşattırması lazım
    önce. Boşanma sebeplerinin başında demek ki cinlerin
    o kişiye âşık olması geliyormuş. Bütün bunları insana musallat
    olup bedenine girmeden yapamıyorlar mı? Başınız
    ağrıyorsa, önce rukyeciye, cinciye gideceksiniz; şeytanî bir
    baş ağrısı mı, onu tespit ettireceksiniz. Tabii oralara giderseniz,
    hasta olmadığınız gibi bir ihtimalden bahsedilmez.
    Yolunacak kaz geldi, fırsat değerlendirilmesin mi yani? Ve
    AHMED KALKAN
    ~ 36~
    cinciler, istedikleri kimselere cinlerini gönderip onları şiddetli
    ağrılarla ve ciddi sorunlarla rahatsız edebiliyorlar da,
    bu müslüman rukyeciler, cinciler niye İslâm düşmanlarına
    bu cinlerinden bazılarını gönderip onları müslümanlarla
    uğraşmaktan vazgeçirmeye çalışmıyorlar?
    CINLERIN İNSANLARA VERDIKLERI PSIKOLOJIK
    RAHATSIZLIKLAR NELERDIR?
    Devam ediyoruz, rukyecinin yazısını okumaya:
    “Kişinin yaşının üzerinde aşırı dalgınlık, unutkanlık,
    kararsızlık, geleceğe ait ümitsizlik, sevdiklerine
    karşı sebepsiz agresif davranışlar ve intihar duyguları
    başlıcalarıdır. Bu rahatsızlıklar fizyolojik ve psikolojik
    olduğu gibi cinlerden de kaynaklanabilmektedir.
    Cinler özellikle beynin bazı noktalarına rahatlıkla
    nüfuz ederek o kişiyi moral değerler ötesinde düşünceye
    sevk edebilmektedirler. Çok inançlı bir kişiyi agnostisizme
    (şüpheci düşünce) sürükleyebilmekte, ibâdetlerini
    sürekli erteletebilmektedirler.”
    Kişi, yanlış düşünüyorsa, şüpheci ise ve intihar düşünceleri
    içinde ise suçu kişinin kendisinde aramamak icap
    ediyor. İçine giren cindir suçlu olan. Bir kimse, ibâdetlerini
    sürekli erteliyorsa, Allah suçlu olarak cine değil de, niye bu
    zavallı cinin oyuncağı haline gelmiş kimseye azap edecek?
    Kur’an’da böyle kimselerin cezasını onları buna sürükleyen
    cinlere vereceğiz mi deniliyor?
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 37~
    Rukyeci, yazısının devamında şunları söylüyor:
    “Eğer musallat oldukları kişiye âşık olmuşlarsa,
    bedenine girdikleri kişi evli ise eşinden boşandırmaya,
    nişanlı ise nişanı atmaya, bekârsa da karşı
    cinsten uzak tutmaya çalışırlar. Çoğunlukla da, o
    kişinin aurası zayıfsa yani halk dili ile yıldızı düşük
    ise bu işlevlerinde başarılı olurlar. Dünya dans
    şampiyonu tanınmış bir manken bana bu durumunu
    itiraf etmiş, hatta onlardan 4 ve 6 yaşında iki
    kız çocuğu sahibi olduğunu da belirtmişti.”
    Dünya Dans şampiyonu tanınmış bir manken,
    rukyecimize durumlarını itiraf etmiş… Hamdolsun,
    biz öyle tanınmış mankenleri, dans şampiyonlarını
    ta-nı-mı-yo-ruz ve hamdolsun onlar da bizi
    tanımıyor da, bizim yanımıza gelip itiraflarda bulunmuyorlar.
    Över gibi mi anlatıyor bu vasıfları ve
    kendisine gelmesini övünerek mi anlatıyor, yoksa
    rahatsızlık mı duyduğunu belirtiyor? Şeytan bunun
    neresinde?
    AHMED KALKAN
    ~ 38~
    ŞEYTAN, MESCIDDE İNSANLARA MUSALLAT OLUR
    MU?
    Rukyeci, anlatmaya devam ediyor:
    “Mescidde dahi olsa şeytan mutlaka insanoğluna
    musallat olmaya çalışır. Peygamberimiz şöyle
    buyurmuştur: “Saflarınızı düzeltip perçinleyin,
    aralık bırakmayın. Omuzlarınız aynı hizada olsun.
    Muhammed’in canı elinde olana yemin ederim
    ki ben şeytanın küçük kara koyun şeklinde safların
    arasından girmekte olduğunu görüyorum” (Ebu
    Davud).
    Mecazi ifadeleri gerçek gibi al ve mescidde safların
    arasında şeytanı ara. Ama, internette hiç arama,
    televizyonun içine girmez bu şeytan, oralarda
    arama. Camiye giren şeytan, meyhaneye, kumarhaneye
    hiç girmez, oralarda arama. Namaz kılınan
    yerlerde arayın, ama şeytanı haram işleyenlerin
    yanında aramayın, okullarda, mahkemelerde, plajlarda,
    mecliste ve cin çıkardığınız yerlerde aramayın
    şeytanı. Oralara şeytan uğramaz nasıl olsa…
    Kendi kafalarınızda da aramayın, kafanızda damar
    yok ki, orada da gezinsin.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 39~
    KUR’ÂN-I KERIM’DE CINLERIN İNSAN ÇARPMA
    OLAYINA DELIL VAR MIDIR?
    “Klasik anlayışın görüşü şöyledir: Cinler şehvet, aşk,
    kin ve nefret gibi çeşitli sebeplerden dolayı insanların
    bedenine girer. Cinin insan bedenine girmesi İbn-i Teymiyye’nin
    dediği gibi ehl-i Sünnet ve el-Cemaat’in ittifakıyla
    sâbittir. Bakara Sûresi 275. ayette Allah Teâlâ
    şöyle buyurmaktadır: “Faiz yiyenler, mahşerde ancak
    şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” Sahih-
    i Buhari’de de Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle demektedir:
    “Şüphesiz şeytan, Âdemoğlunun kanının dolaştığı
    yerde dolaşır.”60
    Bu konuda ehl-i sünnetin ittifak ettiği söylenen husus,
    konuyla ilgili âyetlere taban tabana zıt. Neyi tercih edecek
    mü’minler? Kaldı ki, ehl-i sünnet âlimlerinin bazıları büyünün
    hak ve hakikat olduğunu, etki edebileceğini kabul etmez.
    Dolayısıyla bu ehl-i sünnet âlimlerine göre cinler insan
    bedenine de girmez. Yani, bu konuda ittifak filan yoktur.
    Bunlar arasında Ebû Hanife vardır, Ebû Ca’fer Esterebâzî ile
    hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden
    İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla
    bu âlimler de, sihrin etkisinin ve cinlerin insan içine
    girip insana musallat olmasının doğru olduğunu kabul
    etmemektedirler.
    Ehl-i Sünnetim diyerek, isterse bu konudaki ehl-i sünnetin
    görüşü ittifak halinde kabul görmüş olsun, Kur’an’a
    zıt ise, bir mü’min, Kur’an’la uzlaşmayan bir görüşü, fetvayı,
    ictihadı kesinlikle kabul etmez, edemez, etmemelidir.
    60 “Selman Bin İslamm, Rukyeci Osman ile birlikte.” diye bir imza ile çıkmış. (Biri takma
    adı, diğeri kendisi. Selefî câmianın meşhur rukyecilerinden ikisi, pardon birisi.)
    AHMED KALKAN
    ~ 40~
    Akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır. Kur’an’daki akaid
    esasları bütün mü’minleri bağlayan esaslardır, ilkelerdir.
    Mezhep akaidi, yorumdur, ictihaddır. Akaidde inanç esasları,
    beşerî yorumlara, zan içeren ictihadlara dayanmaz; mütevâtir
    olan Kur’anî hükümlere dayanır.
    Bakara sûresi 275. âyetten ne anlaşılması gerektiğini,
    bazı müfessirlerin açıklamalarıyla birlikte az ileride “Şeytan
    Çarpmış Gibi Kalkmak” başlığı altında uzun uzun açıklayacağız.
    Hadis rivayetine gelince… Mecaz nedir, bunu
    önemsemeyen, Kur’an’da ve hadislerde mecaz yoktur deyip
    mecazî ifadeleri gerçek anlamıyla anlayan zihniyet, bu
    rivayeti gerçek anlamda ele alacak, şeytanı insanın damar
    yollarında tur atarken düşünecek.
    CINLERIN İNSANA MUSALLAT OLDUĞU
    İDDIASI VE RUKYECILERIN CIN ÇIKARTTIĞINI
    SÖYLEMELERIYLE İLGILI RUKYECILERE 20 SORU
    Bu konuyla ilgili âyetleri hatırlatayım: “Kullarımın üzerinde
    senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak
    sana uyan sapıklar (müşrikler) bunun dışındadır.”61
    “Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin,
    tasallutun olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!”
    62 Bilindiği gibi; bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesine,
    mealler; “hâkimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, hiçbir
    gücü, nüfuzu, etkili gücü, sulta, saltanat, musallat
    olma, etki, kandırmaya gücü, etkin gücü” şeklinde anlam
    vermişler.
    61 15/Hıcr, 42
    62 17/İsrâ, 65
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 41~
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine
    tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti, musallat
    olması yoktur.”63 Bu âyette bahsedilen şeytandır.
    Şeytan, cinlerin en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu ise,
    diğer cinlerin daha büyük değildir.
    Yine, şeytanın ahiretteki itirafı: “İş bitirilince şeytan da
    diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi.
    Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim
    sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım,
    siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın,
    kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz
    de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin,
    beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz,
    zâlimlere elem dolu bir azap vardır.”64
    Bu âyetler ışığında cinlerin insana musallat olması
    konusunda şu sorulara cevap bulma ihtiyacındayız:
    1- Sünnetullah denilen, Allah’ın tabiattaki değişmez
    ve değiştirilemez yasaları var. Cinlerin insanın içine girip
    onun iradesini insana rağmen tümüyle farklı şekilde yönlendirmesi,
    onu etki altına alması, onu hastalandırması,
    hatta öldürmesi, sünnetullah’la nasıl bağdaşır?
    2- İnsan yeryüzünün halifesi65 olduğuna göre ve “O,
    yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı”66 denildiğine ve
    cinlerin de insan için (insana hizmet etsin diye) yaratılan
    ve insandan daha âciz varlıklar olduğuna göre cinler, insanı
    nasıl ele geçirir ve iradesini yok edecek şekilde onu
    63 16/Nahl, 99
    64 14/İbrâhim, 22
    65 2/Bakara, 30
    66 2/Bakara, 29
    AHMED KALKAN
    ~ 42~
    yönlendirebilir? Yaşatan ve öldüren Allah’tır. İnsandan âciz
    varlıklar insanı nasıl mağlup edebilir, rezil edebilir ve onu
    öldürebilir?
    3- Delil denilince, öncelikle Kur’an ve Sünnet akla gelir.
    Kur’an cinlerin, şeytanların özellikle mü’minlere musallat
    olamayacağını net olarak haber vermiyor mu? “Gerçek
    şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti musallat olması
    yoktur.”67 Bu âyetle, bunca Müslümanın içine girdiği ve
    hâkimiyet kurduğu iddia edilen insanın içine cin girmesini
    nasıl bağdaştıracağız? Kur’an iman eden ve tevekkül
    edene onların egemenliği olmaz demesinden yola çıkılarak;
    insanlara rukye adıyla uzun seanslar yapılacağına,
    niye sahih iman ve yalnız Rabbe tevekkül anlatılarak, konu
    çözümlenmiyor.
    4- Cinlerin en şerlisine, en zararlısına şeytan
    denildiğine ve şeytanın sadece vesvese verebileceği,
    başka bir gücü olmadığına göre, insanı emrine
    alıp iradesini yok edecek şekilde zararı şeytan veya
    onun askeri nasıl verebiliyor? “İman edenler Allah
    yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tâğut’un yolunda
    savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın.
    Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.”68
    5- Cinlerle insanların cinsleri, yapıları çok ayrı
    olduğu halde, cinlerin insanlarla evlenmeleri,
    67 16/Nahl, 99
    68 4/Nisâ, 76
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 43~
    mümkün olabilir mi? İslâm hukuku böyle bir durumu
    kabul eder mi? Etmiş olsaydı, miras gibi, çocuğun
    cin mi, insan mı kabul edileceği vb. birçok ahkâmın
    düzenlenmesi gerekmeyecek miydi? Onlarla
    cinsel temas yapıp çocuk sahibi olmak mümkün
    olabilir mi? Zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan
    bir kadına: “bu çocuğun babası kimdir?” diye
    sorulduğunda bu kadının, “cindir” şeklinde cevap
    vermesi kabul edilecek bir husus mudur?
    6- İnsanın bedeni, cinler gibi, dünyanın nice güzelliklerini
    de bilip tanıyan varlıklar için rahat edilecek, güzel bir
    mekân mıdır ki, cin giriyor ve aylarca, yıllarca orada yaşıyor?
    İnsan vücudunun içinde ne yiyor, ne içiyor, evliyse ailesiyle
    ilişkileri nasıl devam ediyor?
    7- Gözle görülmeyen cin, girdiği ifade edilen vücutta
    nasıl farklı reflekslere sebep olabiliyor? Nasıl konuşuyor?
    Türkçeyi nereden öğrenmiş, nasıl biliyor? Lisan öğrenme
    yetenekleri bu kadar iyi ise, Kur’an’ı, İslâm’ı niye
    öğrenmemişler?
    8- Niye bu cinler sosyetelerin, kültürlü insanların içine
    hiç girmiyor? Niye Amerikalılara, Avrupalılara girmiyor da
    hep Müslümanlara, Müslümanların içindeki garibanlara giriyor?
    Eğer cinler böyle önüne gelen insana giriyorsa, ashabın
    içine niye girmedi? Eğer birçok sahabînin içine girmiş
    olsaydı, Peygamberimiz de bugünkü cinciler gibi onlarca,
    yüzlerce cini insanlardan çıkarmaya çalışırdı.
    9- Cin çıkartanlar, birkaç basit cümle ile cinleri imana
    getiriyorlar. Bunların imana gelmesi bu kadar kolay ise,
    AHMED KALKAN
    ~ 44~
    mü’min cinler bugüne kadar kâfir cinleri niye Müslüman
    yapamamışlar?
    10- Cinci bunları yakıyor, azap ediyor, öldürüyor. Bir-iki
    duâ ile kolayca bunları yapıyor. Cin insana hükmedecek kadar
    güçlü, ama kendisine kolayca azap edilecek kadar âciz;
    cinci (rukyeci) onlara lânet ediyor, kızıyor, onları yakabiliyor,
    öldürebiliyor. Nasıl oluyor bütün bunlar?
    11- Bu konularla ilgili olarak ilmu’l-azâim adlı bir bilim
    dalının meydana getirildiği de öne sürülmektedir. Bu ilmin
    İslâm’la, İslâmî ilimlerle alâkası nedir? Eğer cinler istedikleri
    kimsenin içine girebiliyorsa, Kur’an ve Sünnet, insanın
    içine giren cinle ilgili hükümler koyardı, Cinlerin emriyle,
    mecbur etmesiyle yapılan işlerin hükmünü açıklardı. Meselâ
    bir insanın içine giren cin, kişinin namaz kılmasına
    engel olabiliyorsa; bu kimsenin elinde olmayan bir suçtan
    ceza görmesi sözkonusu olmadığına göre namazsız bu
    kimsenin hükmü nedir? Böyle ölürse ne olacaktır?
    12- Cini öldürmek caiz mi, cezası var mı, yok mu; dinin
    bu konudaki hükmü nedir? Din, hiçbir şeyi eksik bırakmamış.
    Eğer cinler bizim hayatımızda ve içimizde olsaydı, bizimle
    ilgili bu kadar karmaşık durumlar bulunsaydı, Kur’an
    bundan mutlaka bahsederdi. Sünnette de, bunlar belirlenmiş
    olurdu. Cin-insan ilişkileriyle ilgili kapsamlı bir fıkıh
    oluşması gerekmez miydi?
    13- İnsanın içine girebilen ve onun iradesini karıştırıp
    yönlendirebilen bir cin, otomobilin motoruna
    da girebilip ona da hükmedebilir mi? Bilgisayarların
    içine giren virüsler yoksa birer cin mi?
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 45~
    Cinleri yönlendirebilen cinciler, bir uçağın bilgisayarının
    içine bir cini gönderip uçağı rahatlıkla istedikleri
    yere indirebilirler mi? Bir füzenin bilgisayar
    çipine müdahale edebilirler mi? En azından
    bir devlet başkanına, bir komutana, bir bilgisayar
    işlemcisine, füzeleri ateşleyebilecek programa müdahale
    edebilirler mi? Şeyhlerin yattıkları yerden
    (kalkarak veya kalkmayarak) aynı anda ve bir
    anda savaşa müdahale edip geldikleri gibi; madem
    bir insanın içine girip iradesini yönlendirebiliyorlar,
    niye Müslüman cinler de tâğutların, zâlim ve
    emperyalist yöneticilerin içine girip de onları Allah
    rızası için iradelerini ele geçirmiyorlar? Ya da kâfir
    cinler niye âlimlerin doğru fetva vermemeleri, insanları
    saptırmaları için onların içine girip onları
    kullanmıyor? Öyle olmuş olsa, hatta bu ihtimal verilmiş
    olsa, İslâm âlimlerine nasıl güvenilecektir?
    Fetvalarına cinin yön verdiği âlim… Herhangi
    bir âlimin de böyle olma ihtimali olduğundan hiçbir
    âlime güvenmemek mi gerekiyor? Âlimin içine
    girmiyorsa, neden? Tedavi olanların çoğu gariban,
    başörtülü, sakallı insanlar. Onlara nasıl giriyorsa
    diğer Müslüman büyüklere de giremezler mi?
    14- Bir kimse şöyle dese: “Din, Allah’ın ve Rasülünün
    haber verdikleridir; dinin özü Kitap ve Sünnetle sınırlıdır.
    AHMED KALKAN
    ~ 46~
    Bazı âlimlerin cinlerin insan içine girip insanın iradesini
    yönlendirmesini, onu hasta edip hatta öldürebilmesini
    kabul etmeleri, şahsi kanaatleridir; şahsi kanaat dini belirlemez.
    Aynen bu satırları yazanın görüşlerinin dini belirlemediği,
    sadece bir yorum olduğu gibi. Eski âlimlerin de
    duydukları, kendi tecrübe ve kanaatleri de din olmaz. Meselâ;
    Eski âlimler, sâra/epilepsi hastalığının tıbbî bir hastalık
    olduğunu bilmediklerinden, buna insanın içine giren
    cinin sebep olduğunu sanıyorlardı. Çoğu âlimin en önemli
    delili, sâra hastalığıdır. Bu hastalığın tıpla ilgili bir rahatsızlık
    olduğu, teşhisi ve tedavisinin mümkün olduğu, cinle
    ilgisinin bulunmadığı bugün kesinleştiği için o âlimlerin de
    en önemli delilleri suya düşmüş olur.” demesine nasıl cevap
    verilebilir?
    Yine şu görüşlere nasıl cevap verilir? Cin ya da şeytanların
    insanların iradesini ele geçirip onun üzerinde egemen
    olmasıyla ilgili bir gücü ve fonksiyonu yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in
    çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın üzerinde
    senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana
    uyan sapıklar bunun dışındadır”69 buyurarak bu hususa
    işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya da şeytanların insanlar
    üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan saptırıp
    azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek, Allah’ın
    kendilerine buğzetmesini temin etmek için kalplerine vesvese
    vermek, kötü telkinlerde bulunmaktır. Bu açıdan cin
    şeytanları ile, insan şeytanları aynı görevi yapmakta, her
    iki grup da telkin yoluyla insanları etkilemeye, tesir altına
    alıp kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara
    vesvese verdiği, onların insanın gönlüne getirdiği bu vesveselerin,
    gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından Allah’a
    69 15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 47~
    AHMED KALKAN
    ~ 48~
    sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir.70
    “Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız Rablerine
    güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat olması yoktur.
    Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler ve Allah’a
    şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları
    kandırabilir).”71 buyurulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların
    telkin ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost
    edinen günahkâr kimselerin kapılabileceğini anlıyoruz. İster
    büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin, ister cin
    ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne
    vesvese vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın
    dostudur. Ona dost olanın da şu veya bu zorlamayla değil;
    yukarıdaki âyette72 kendisinin de itiraf ettiği gibi özgür
    arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı
    açıktır.
    Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu
    yine büyücü vs. değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır.
    Sihirbazın sorumluluğu ayrı bir konudur. O zaman ister
    nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir yaparak,
    isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya
    da sihirbazların şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Cin ya
    da insan şeytanlarının şerri de, insanlara vesvese vermesi,
    kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara yanlış ve zararlı
    hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır.
    Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin
    çoğunun, cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara
    etkili olabileceklerini söylediklerini kaydetmektedir.73
    15- Bir kimse, şöyle dese: “Cin çıkarma seanslarının cinle
    70 6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36; 114/Nâs, 1-6
    71 16/Nahl, 99-100
    72 14/İbrâhim, 22
    73 Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin Maddesi, 8/9
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 49~
    bir ilgisi yoktur. Hasta kimse, içinde cin olduğuna kesin şekilde
    inandırılıyor. İçinde cin olduğuna inandığı için onun
    ikinci kimliği gibi cin acayip bir şekilde konuşuyor gözüküyor.
    Hâlbuki konuşan, hastanın kendisi. Onun ağzından
    çıkıyor ses. Kendi sesi olduğu halde, içinde cinin varlığına
    inandırıldığı için sanki cin konuşuyor, o cevap veriyor gibi
    yapıyor hasta. Hasta da aynen hipnoz altındaki kişiler gibi
    telkin altında hayal dünyasında farklı şekilde yaşıyor. İçinde
    cin yok ki çıkan cin olsun. İş, telkinle hastaya bunu inandırmaya
    bağlı. Gerisi kendiliğinden geliyor.” dese, nasıl cevap
    verirsiniz?
    16- “Allah’ın izni olmadıkça onlar, hiçbir kimseye onunla
    (sihirle) asla zarar verici olamazlar.”74 Allah, kullarına zerre
    kadar zulmetmeyeceğine göre, dünya da ceza görme yeri
    olmadığına göre, Allah niye bazı insanlara cinlerin musallat
    olmasına izin versin?
    17- Cinlerin insanların emrine girmesi mümkün müdür?
    Bazıları cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle ilgili
    âyetleri delil olarak alıp cinlerin diğer insanlara da boyun
    eğip onların emrinde bulunmalarının mümkün olduğunu
    ileri sürüyor. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden
    bahseden âyetler; 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-39; 34/
    Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin insanlara
    boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan âlimlerin
    delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir ve bu işin
    sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen kimselere böyle
    bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim ve hadislerden anlaşılmaktadır.
    “Süleyman: ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden
    sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık
    ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.”75
    74 2/Bakara, 102
    75 38/Sâd, 35
    AHMED KALKAN
    ~ 50~
    18- Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse
    bile, Cenâb-ı Hakk’ın buna izni var mıdır? Bu iş “sünnetullah”
    a aykırı değil midir? Böyle bir şeye müsaade edilseydi,
    insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi altüst olurdu.
    Onların canları istediği zaman şekil değiştirmeleri; hatta
    peygamberlerin, âlimlerin veya diğer insanların kılığına
    girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu öteden beri devam
    edip gelen kanunlara aykırı değil midir? Böyle bir şey insanoğlunun
    dinini ve hukuk düzenini bozacağından Yüce
    Allah tarafından buna izin verilir mi?
    19- Cinlerin insan içine girip insana egemen olması,
    her şeyiyle tanınmayan ve görünmeyen düşmanın
    insanı ele geçirme endişe ve korkusu, dünyayı
    çekilmez hale getirir. Korku filmlerindeki gibi
    insanı ele geçiren şeytanın, cinin korkusuyla hayat
    insana zehir olur. Tevhid; Allah Teâlâ’nın kâinat
    üzerindeki mutlak egemenliğini kabul etmektir.
    Ve bu hâkimiyette O’nun hiçbir ortağı olmadığına
    inanmaktır. O yüzden Allah’tan başka korkulacak
    bir güç, insan üzerinde egemen olabilecek bir
    varlık kabul etmemektir. Takvâ sahibi mü’minlere
    korku ve üzüntünün olmayacağını çeşitli âyetlerde
    Kur’an bildirir.76 Bütün bu insana musallat
    olan cin konusu, tevhid inancıyla nasıl bağdaşır?
    Ayrıca, insanın koruyucu melekleri (hafaza melekleri)
    olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir.
    76 Meselâ bkz. 10/Yunus, 62; 41/Fussılet, 30
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 51~
    Onlar, bizi Allah’ın izniyle âciz ve zavallı bir cinden
    korumuyorlarsa, niye hafaza meleği deniyor?
    “Onun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri
    (melekler) vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip
    korumaktadırlar…”77
    20- Cinler insanların içine girebiliyor ve onlara musallat
    olabiliyorsa ve insanın içinden cin çıkarmak için rukye
    gerekiyorsa, rukyeye Kur’an’a uygun rukye, Furkan rukye,
    Kur’an terapisi gibi iddialı adlar vermekten çekinmez ve
    yapılan rukyeleri Kur’an ve Sünnete uygun, hatta unutulan
    sünnetin ihyâsı olarak görürse rukyeciler; şu aşağıdaki hadislere
    ve görüşlere nasıl cevap verebilirler?
    Rasûl-i Ekrem: “Rukye yapan kişi mütevekkil değildir”78
    buyurmuştur.
    Rukyeciler, genellikle şöyle savunur kendilerini: “Biz
    insanlara zarar vermiyoruz, büyü yapmıyoruz. İnsanlara
    faydalı olmak için yapılan büyüyü rukye ile bozuyoruz.”
    Rukyeyi sadece hastaya yapılan büyüyü çıkartmak için kullandıklarını
    söyleyebilirler. Bu konuda da hadis rivâyeti
    şöyledir: Câbir (r.a.) diyor ki: Sihri bozmak hakkında Rasûlullah’a
    (s.a.s) sorulduğunda şöyle buyurdu: “O bir şeytan
    işidir.”79
    Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’tan (s.a.s.) nüşre hakkında
    sorulmuştu: “O şeytan işidir!” buyurdu.”80 (Nüşre
    rukye’nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu “Cin değmesine
    77 13/Ra’d, 11
    78 S. Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, D.İ.B. Y., c. 12, s. 88
    79 İbn Mâce, Tıb 40; Ebû Dâvud, Tıb 9, h. No: 3868; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 294
    80 Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868
    AHMED KALKAN
    ~ 52~
    mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir
    rukye ve ilaç” olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye
    isimlenmesini, onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp
    dağıtıldığına (neşredildiğine) inanılması ile izah eder.
    Daha açık bir ifade ile nüşre, cine tutulduğu zannedilen
    kimsenin cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye denmektedir.
    Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir. Nüşre denmesi
    de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla inkişaf ettirilip
    açılmasından dolayıdır.)
    İsa İbn Hamza anlatıyor: “Abdullah İbn Ukeym’ın (r.a.)
    yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. “Temîme (muska)
    takmıyor musun?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi:
    “Bundan Allah’a sığınırım. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu:
    “Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir (şifâsız
    kalır, umduğuna eremez).”81
    Şâbi ile Katâde, Said b. Cübeyr ve diğer bir cemaate göre
    rukye mekruhtur. Mü’mine gereken Allah’a tevekkül ederek
    bunu yapmamaktır. Çünkü rukyenin Allah halketmedikçe
    bir zarar veya faydası yoktur.82
    BIR CININ MI, YOKSA İÇDÜNYANIZIN MI
    TUTSAĞISINIZ?
    İslâm kültüründe az da olsa uygulanan “Şeytan/
    Cin çıkarma (exorcism)” daha çok Hristiyan
    kültürüne ait bir inanıştır. Bu, özellikle orta çağda
    81 Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073
    82 Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 9, s. 629
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 53~
    uygulanmakta olan bir yöntemdi. O dönemlerde,
    cadı, büyücü ya da şeytan/cin tarafından ele geçirilmiş
    diye tanımlanan ve çeşitli hastalıklar yaşayan
    kişilerin özellikle “Psikoz, Şizofreni, Konversiyon
    Bozukluğu (Histeri) ya da Tourette Sendromu”
    yaşayan kişiler olduğu yüzyıllar sonra yapılan
    bilimsel araştırmalarla açıkça ortaya konulmuştur.
    Bu demektir ki, bu kişiler metafizik bir varlık tarafından
    kontrol edilmemekteydi. Yalnızca psikolojik
    ya da nörolojik bir hastalık yaşamaktaydılar.
    Şimdi nice insanların psikolojik yönden hasta olduğu
    gibi…
    Psikozların, şizofreninin (psikozlardan biridir),
    epilepsi ya da histerinin dışsal ve metafizik
    bir varlığın neden olduğu hastalıklar olduğu iddiası
    tarih kadar eskidir. Bu hatalı iddiaların nedeni,
    eski zamanlarda bu hastalıkların kökenleri ve tedavisinin
    anlaşılamıyor olmasıyla ilgiliydi. Ancak
    bugün böyle bir iddia ciddiye alınabilir değildir.
    Örneğin, bugün nörolojik bir hastalık olarak bilinen ve
    tedavi edilen Tourette Sendromuna sahip bir bireyde; sıklıkla;
    göz kırpma, kol sallama, omuz silkme, tekme atma,
    homurdanma, başkalarının söylediğini tekrarlama vb. belirtiler
    görülür. Bununla da kalmaz birçok vakada bireyin
    -sanki bir başka varlık tarafından kontrol ediliyormuş gibikaba
    ve çirkin sözler söyleme dürtüsüne karşı koyamadığı,
    AHMED KALKAN
    ~ 54~
    hatta bazı çocukların, olması gerekenden çok daha ince
    sesler çıkardığı görülmüştür. Bir kız çocuğunun da kendini
    ateşin üzerine attığı kaydedilen Tourette Sendromlu vakalar
    arasındadır. Tüm bu belirtiler, bu hastalığı tanımayan
    aileler ve bunu yaşayan çocuk ya da yetişkinler için dehşet
    vericidir ve daha da önemlisi gizemlidir. Tüm dünyadaki
    insanların açıklayamadığı, anlayamadığı gizemli görünen
    olayları cinlerle ya da benzeri varlıklarla açıklama
    eğilimi bu yüzden pek de şaşırtıcı değildir aslında. Binlerce
    Torurette Sendromu hastası vardır ve onlar hiçbir cin çıkarma
    âyinine gerek olmadan nörolojik yöntemlere tedavi
    edilmektedirler.
    Benzer biçimde, Konversiyon bozukluğu (eski adıyla histeri)
    olan bireylerde ise, hiçbir fizyolojik kökeni olmadan,
    körlük, çift görme, sağırlık, dokunma, ağrı duyumu kaybı,
    felç, bayılma, ses kısıklığı, kendini gebe sanma gibi ilginç
    belirtiler görülür. Bunu yaşayan kişiler bütün bunların gerçek
    yani fizyolojik olduğundan emindir. Ancak bu yaşadıklarının
    hiçbiri fizyolojik temelli değildir; psikolojiktir. Bu
    durum temelde bireyin çevresiyle iletişim kuramamasıyla
    ve bilinçdışı çatışmalarıyla ilgilidir. Bu sorunları yaşayan
    bireyler, aslında ruhsal olarak sıkıntı yaşadığını ve kendisine
    ilgi gösterilmesini istediğini sağlıklı bir iletişim yoluyla
    değil de burada bir kısmını saydığımız konversiyon belirtileriyle
    ifade etme hastalığından muzdariptirler. Buradaki
    belirtiler de, bu hastalığı tanımayanlar için yine gizemli ve
    anlaşılması oldukça güçtür. Hâlbuki histeri de günümüzde
    bilimsel olarak tedavi edilen hastalıklar arasındadır. Şizofreni
    açısından bakıldığında; kişide hareketsiz donuk beden
    duruşu (katatoni), hareketleri tekrar etme, karşısında
    birisi varmışçasına kendi kendine konuşma, hareketlerini
    yönlendiren sesler duyma, görüntüler görme, kendine zarar
    verme gibi davranışlar görülebilmektedir. Bu durum da
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 55~
    yine konu hakkında bilgisi olmayan çevre için olağandışı,
    ürkütücü görünebilir. Ancak bu ve benzeri durumlar günümüzde
    tıbbî olarak açıklanabilmekte ve tedavi sürecinde
    belirtiler kontrol altına alınabilmektedir.
    Burada şuna dikkat çekmek gerekir. Histeride ya da
    Tourette Sendromlu hatta epilepsi ve şizofrenide cin/şeytan
    çıkarma âyinlerinin olumlu bir sonuç veriyormuş gibi
    görünmesi aldatmacadır/illüzyondur ve maalesef tehlikeli
    bir illüzyondur. Bu yöntemlerin tehlikesi, medyadaki
    haberlere baktığınızda göreceğiniz gibi, cin çıkarma uygulanırken,
    kişinin omuzuna şiddetle darbe vurulduğu ya
    da üzerine çıkarak tepinildiği için bazı yetişkinlerin ya da
    çocukların istemeden de olsa ölümüne neden olunmuştur.
    Diğer taraftan bu tür inanışlar kişilerin sağlıklı destek ve
    tedavi almalarının da önüne geçmektedir.
    Özellikle histeri vakalarında yaşanan plasebo etkisinin
    (aslında hiçbir etkisi olmayan ilaç görünümü verilmiş bir
    maddenin ya da yöntemin) sadece birey inandığı için bireye
    iyi gelmesidir. Örneğin içinde un bulunan hap şeklinde ambalajlanmış
    yalancı hapın, ağrı azaltıcı bir ilaçmış gibi sunulduktan
    sonra, sırf birey buna inandığı için bireyin şiddetli
    ağrılarını dindirmesi şeklinde rol oynamasıyla ilgilidir. Plasebo
    etkisi, ilaç ya da telkin yöntemlerinde, dinî ritüellerde
    sıklıkla ortaya çıkar. Şizofreni, epilepsi, Tourette Sendromu
    ya da histeri gibi hastalıklarda cin çıkarma ya da benzeri dini
    ritüellerin iyi geliyormuş gibi görünmesi plasebo etkisiyle
    de ilgilidir. Bu uygulamalarda başlangıçta hasta birey sanki
    iyileşiyormuş gibi görünür, ancak tıbbî ilaçlar ya da psikoterapilere
    devam edilmediği sürece hastalık düzelmeyecek,
    belki de belirtileri şiddetlenecektir. Çünkü uygulanan yöntemin
    etkisi plaseboya bağlı olduğu için plasebo etkisi ortadan
    kalktığında, yani örneğin histerik bir birey, kendisine
    AHMED KALKAN
    ~ 56~
    cin çıkarma âyini yapılırken, hem ailesinden hem çevresinden
    hem de kendisine âyin yaparak ona kendisini “çok özel”
    hissettiren bir rukyeciden, üfürükçüden yoğun ilgi gördüğü
    için; süreçteki yoğun ilgiye bağlı olarak, bir cin tarafından
    yaptırılıyormuş gibi görünen davranışların ortadan kalkma
    ihtimali vardır. Bu “ilgiye” bağlı olarak ortadan kalkan, cin
    çarpmasıymış gibi görünen belirtiler, okuma üfleme yapan
    hocanın, ailenin ve çevrenin ilgisi, desteği sona erince şüphesiz
    tekrar edecektir. Diğer taraftan şizofreni gibi hastalıkların
    belirtileri her zaman görünür şekilde devam etmeyebilir
    ya da hasta birey dönemsel bir duruma bağlı olarak
    hastalık benzeri belirtiler gösterebilir. Okuma-üfleme ya da
    âyin benzeri uygulamaların yapıldığı süreçte bu belirtilerin
    ortadan kalkması, aslında şizofreni hastalığının belirtilerin
    kaybolduğu döneme (remisyon) girmiş olması nedeniyle de
    iyileşmiş gibi görünebilir.
    Zaten bir cin çarpması olmayan, psikolojik ya
    da nörolojik olan bu hastalıkların metafizik yollarla
    tedavi ediliyormuş gibi görünmesi bir yanılsamadır.
    Hastalığın iyiye gitmesi çoğunlukla geçicidir
    ve süreç kişinin sağlığı açısından da çok tehlikelidir.
    Dolayısıyla, -sözde- bir cin çıkarma ayininde
    şeytan ya da cinlerle değil, bireyin psikolojik
    ya da nörolojik sorunlarıyla savaşılmaktadır! Bu
    nedenle günümüzde, nedeni ve tedavisi belli olan
    bu hastalıklar için insanların, kendi sağlıklarına
    gerçekten önem veriyorlarsa, tıbba ve ruh sağlığı
    uzmanlarına güvenmeleri gerekir.
    Ayrıca bir cinin/şeytanın insana musallat olmasının
    (vesvese/obsesyon ile karıştırmamak gerekir)
    ve cin/şeytan çıkarma yönteminin İslâm dini
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 57~
    âlimlerinin pek çoğu tarafından din dışı kabul
    edildiğini hatırlamakta da yarar var.83
    CIN ÇARPMASI MI, ÇOKLU KIŞILIK BOZUKLUĞU
    MU?
    Eşiniz, Gecenin Bir Yarısında Yataktan Doğrularak
    Erkek Sesi Çıkartıp Size Saldırsa Ne Yaparsınız?
    Ülkemizde halk arasında “cin çarpması”, “içine cin girmiş”,
    “cinlenmiş” şeklinde bilinen durumlar oldukça yaygın.
    Kim ne derse desin yüzyıllardır cinci hocalar bu alanda
    halkın itibar ettiği çözüm noktası…
    Kişinin normal zamanlardaki durumundan farklı olarak,
    durumunda alışılmışın dışında değişimler olması; kendi
    sesinden farklı bir sesle konuşması, yüz ifadesinin değişmesi,
    normalde olmayacak davranışlar sergilemesi, saldırgan,
    küfürlü bir tavra girmesi şeklinde ortaya çıkan ve
    etraftaki herkese korku salan bu rahatsızlık halk arasında
    kişinin “içine cin girmesi” şeklinde yorumlanıyor.
    Elbetteki oldukça narin, normal hayatında nezih ve zarif
    olan bir hanımefendinin bir gece âniden kalın bir erkek sesiyle
    konuşup, kocasını dövmesi ya da sokağa çıkıp üstünü
    başını yırtmasını gören halk korkuyla dehşete kapılırken,
    bu durumu ancak cinlerin insanları kontrol etmesi şeklinde
    anlamlandırıyor. Çoğu zaman ruh sağlığı uzmanlarından
    çok, cinci hocalara müracaat edebiliyorlar.
    83 Rudolf Gete: Fractal Spirit
    AHMED KALKAN
    ~ 58~
    HALKIN CIN ZANNETTIĞI ŞEY, ASLINDA…
    Hipnoz ve Bilinçaltı Değişim Uzmanı Mehmet Başkak,
    aslında cin zannettiğimiz şeyin cin olmadığını söylüyor.
    Peki, cin değilse nedir?
    Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak’ın hemen herkesin merak
    ettiği bu ruh halleriyle ilgili değerlendirmesi şöyle:
    “Ülkemizde inançlarımız gereği cinlerin varlığına inanıldığından
    bizim halkımız sorunu “cin çarpması”, “içine cin
    girmiş” şeklinde adlandırıp çözümü cinci hocanın “cin çıkartmasında”
    ararken, Batıda; Hristiyanlık’ta “içine şeytan
    girmiş” şeklinde düşünüyor ve çözümü de papazların “şeytan
    çıkartma” âyinlerinde arıyorlar.
    Oysa modern psikoloji “Çoklu Kişilik Bozukluğu” şeklinde
    adlandırdığı bu rahatsızlığı tanımlamış ve anlamlandırmıştır.
    Bütün dünyada hipnozu bilen ruh sağlığı uzmanları
    tarafından bu rahasızlık hipnotik trans altında sağaltılmakta
    ve iyileştirilebilmektedir.
    KORKUNÇ GÜLÜŞLER, KÜFÜRLER, TEHDITLER…
    Halkımızın cin zannettiği bir başka kişi ise,
    aslında hastanın bilinçaltı düzeyde zaman içerisinde
    oluşturduğu birbirinden farklı karakterler
    arasındaki geçişlerdir. Erken yaştaki travmalar,
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 59~
    çocukluk dönemine ait cinsel istismar ya da başka
    sebeplerden dolayı bilinçaltı düzeyde kişilik bölünmesi
    olur ve alter denilen alt kişilikler oluşur.
    Bu alt kişilikler birbirinden farklı, erkek, kadın,
    çocuk, öfkeli, saldırgan vb. değişik yapılarda olabilir.
    Kişi, tetikleyen bir unsur olduğunda otomotik
    olarak bilinçaltındaki oluşmuş olan o alt kişilik
    otomatik devreye girer ve davranışlara yön verir.
    Kişi aslında bu davranışlar içindeyken bir trans
    durumundadır. Hipnotik trans durumunda asıl kişiliğin
    özellikleri değil, bilinçaltından devreye giren
    alt kişiliğin özellikleri görünür.
    Kişinin normal halinden tamamen zıt karakterde olabilecek
    bu alter devredeyken etraftaki insanlar için ürkütücü
    olabilecek çılgınca gülmeler, küfürler, tehditler, normal dışı
    infial uyandırabilecek davranışlar çokça görülür. Bir süre
    sonra otomatik transtan çıkan kişi normal haline döner. Oldukça
    yorgundur ve genellikle olan biteni hatırlamaz. Halkımızın
    cin zannettiği, aslında kişinin bilinçaltında oluşan
    alt kişiliklerdir ve bu, tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır.
    Cinin insan vücuduna girip hiç de güzel olmayan o yiyecek
    artıklarının, kan ve çirkin sıvıların bulunduğu ve dışarıya
    atılması gereken bozulmuş gıdaların içinde ne işi var
    ki, insanın içine giriyor? İnsanı esir almak için insanın içine
    girmesi mi gerekiyor? Aslında, insan vücudunda yaşamış
    olsa, kendini zindana mahkûm etmiş, kendisi esir olmuş
    AHMED KALKAN
    ~ 60~
    olur. Bir cismi ele geçirmenin yolu, o cismin içine girmek
    değildir. Bu yanlış anlayış, sanırım hadis rivayetlerindeki
    mecazî ifadelerin gerçek anlamda zannedilmesinden
    kaynaklanıyor.
    “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına
    girmeyin. Zîra şeytan, her birinizin içinde, vücudunuzda
    kanın dolaştığı gibi, (kendisini hissettirmeden) dolaşır.”
    84 Burada da bir benzetme yapılmış, yoksa şeytanın
    içimize girip kan gibi damarlarımızın içinde seyahat yaptığından
    bahsedilmiyor.
    “Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette
    bekler. Allah’ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse
    vesvese verir.”85 Burada bahsedilen kalp, insanın kan pompası
    olan yürek değil, gönül dediğimiz manevi kalptir.
    “Muhakkak ki şeytan, insanın vücudunda kanın dolaştığı
    gibi dolaşır.”86 Bu hadiste büyük ihtimalle vücutta
    gözle görülmeyen varlık anlamında bakterilerden “şeytan/
    cin” diye bahsedilmiş.
    Selefî mezhebinin Kur’an’da mecaz olduğunu kabul
    etmeyişinin de bu yanlış anlayışta etkisi olduğunu
    söyleyebiliriz.
    CIN MUSALLAT OLMUYOR, KIŞI HIPNOZA
    GIRIYOR
    Burada anlaşılması gereken şey, cinlerin varlığını inkâr
    değildir elbette. Cinler vardır, ama normal olarak insan
    bedenine girip kişileri yönetmeleri, idareyi tamamen ele
    84 Tirmizî, Radâ 17, 1172
    85 Buhârî, Tefsir, Kul eûzu birabbi’nnâs 1
    86 Müslim, Selam, 24
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 61~
    almaları, yani insana musallat olmaları sözkonusu değildir.
    Bu durum, şeytanla, cinle ilgili değil; kişinin tedavisi olan
    bir hastalığa düçar olmasıdır.
    Bu olağandışı durum; Kişinin elinde olmadan, tetikleyici
    bir unsurla otomatik bir biçimde kişinin farkında olmadan
    kendi kendine hipnoza girmesiyle ortaya çıkar. Bütün
    dünyada genellikle bu rahatsızlığın tedavisi hipnoterapi ile
    yapılmakta ve bu tür rahatsızlıkları tedavi etmeye yönelen
    uzmanlar, genellikle hipnoz öğrenmektedir. Hipnozla çözülebilmesi
    oldukça olağan bir durumdur, çünkü rahatsız
    olan kişi otomatik bir hipnoz durumunda bu karakter ve
    kişilik değişimini yaşar.”
    BU TÜR HASTALAR NASIL DÜZELIR?
    Hipnoz Uzmanı Başkak, bu durumdan muzdarip olan kişilerin
    bu halden çıkış yolu hakkında şu bilgileri veriyor:
    “Ruh sağlığı konusunda uzman, kişiyi hipnoza alır ve
    normalde otomatik olarak ortaya çıkan alt kişilikleri kontrollü
    bir şekilde ortaya çıkartır. Kullandığı özel hipnoterapi
    teknikleriyle de kişinin bilinçaltı düzeyde müstakilleşmiş
    alt kişilikleri sağaltır, bünyeye dâhil eder ve kişinin iyileşmesini
    de bu yolla sağlamış olur.
    Tamamen bilgisizlikten kaynaklanan sebeplerle “cinlerin
    insanın bedenini ve beynini kontrol ettiği” şeklinde
    halk arasında yaygın olan bu durum, konuya spesifik olarak
    eğilen ve hipnozu bilen uzmanlar tarafından sağaltılmakta
    ve insanların iyileşmesi sağlanabilmektedir. Yapılması
    AHMED KALKAN
    ~ 62~
    gereken, “cin çarpması” ile açıklanan bu durumlar için hipnozu
    bilen, bu konuya özellikle yoğunlaşmış bir ruh sağlığı
    uzmanına müracaat etmektir.”87
    ŞEYTAN ÇARPMIŞ GIBI KALKMAK
    Kur’ân-ı Kerim’de, faizin haram olduğu ve yiyenlerin
    kabirlerinden şeytan çarpmış gibi kalkacakları
    bildirilmektedir:
    “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı
    gibi kalkarlar (Şeytanın dokunup sersemlettiği kimseler
    gibi davranırlar). Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden
    dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram
    kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o
    öğüte uyarak) faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun
    olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. (Allah, onu affeder.) Kim
    tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada
    ebedî kalacaklardır.”88
    Şeytanın veya cinnin insana musallat olduğuna
    inanan, fakat ciddi bir delil getiremeyen nice insan,
    Bakara sûresi 275. âyetten kendilerine göre iki
    tane delil getirmeye çalışır. Birisi, âyete bir kelime
    ekleyerek, ikincisi, âyetteki mecâzî anlatımı, deyimi
    fark etmeyerek veya bilinçli şekilde görmezden
    gelerek, âyetin mealine şöyle ilavede bulunuyorlar:
    “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin
    87 http://www.aktuelpsikoloji.com/cin-carpmasi-mi-coklu-kisilik-bozuklugu-mu-16504h.
    htm
    88 2/Bakara, 275
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 63~
    kalktığı gibi kalkarlar” bu meale, genellikle “kabirlerinden”
    kelimesini parantez içinde ilave ederler.
    Hâlbuki, bu âyetin âhiretle, kabirden kalkmayla
    ilgili hiçbir işaret yoktur. Faiz yiyenler, kıyâmet
    günü kabirlerinden, başka türlü değil, ancak şeytan
    çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı
    gibi kalkacaklardır.” Diye meal vermiş, Ömer Çelik.
    Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin
    cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar.”
    (Diyanet Vakfı meali) “Faiz yiyenler mahşerde ancak
    şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”
    Diyanet İşleri Başkanlığının eski meali bu
    şekilde iken, hatalarını anlamış olacaklar ki, yeni
    meallerinde şöyle: “Faiz yiyenler, ancak şeytanın
    çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.” Allah,
    kabirden veya mahşerden gibi bir kelime kullanmadığı
    halde, bu kelimeyi kullanmayı gerekli gösterecek
    hiçbir karîne olmadan “kabirden” veya buna
    yakın bir kelimeyi, sanki âyetten bir parça imiş
    gibi parantez içinde de olsa bir kelime ilave ederek,
    cümledeki anlamı tümüyle saptırmak, meal yazma
    seviyesine gelen bir kişi için büyük vebal taşır.
    İkinci hata da; deyim olarak kullanılan bir ifadeyi gerçek
    anlamda, lügat anlamında anlayıp o şekilde kullanmak da
    yanlıştır. Zaten benzetme ifadesidir. Kendisine benzetilen
    AHMED KALKAN
    ~ 64~
    ifade yanlış olursa, benzeyen için de hüküm yanlış olur.
    “Şeytan çarpmış gibi”, “şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı
    gibi kalkarlar.” Kur’an’da buna benzer tâbirler vardır: “…ve
    onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir!”
    89; “Mutlu olanlar da, artık onlar cennettedirler.
    Rabbinin dilemesi dışında, gökler ve yer sürüp gittikçe (durdukça),
    orada süresiz kalacaklardır. Bu kesintisi olmayan
    bir ihsandır.”90 âyetlerinde de benzer tabirler, benzetmeler
    vardır. Bunun yanında, aşağıda bazı meallerde görüleceği
    gibi, “yetehabbetuhu’ş-şeytanu mine’l-mess” ifadesinin farklı
    ve daha uygun anlamlarını değil de; şeytan çarpması anlamını
    tercih etmenin de doğru bir tercih olmadığını ifade
    edebiliriz.
    “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin
    kalktığı gibi kalkarlar.” Âyetinde geçen şeytanın
    çarpması, bir deyimdir, mecazî anlatımdır. Bu
    âyetten şeytanın kamyonun insana çarpması gibi
    veya elektrik çarpması gibi çarpabileceği bir gücü
    olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü Kur’an’ın en doğru
    tefsiri, yine Kur’an’la yapılan tefsirdir. Kur’an
    şeytanın ne yapıp yapamayacağını diğer âyetlerde
    açıklıyor. Eskiden bu topraklarda yaşayan insanlar
    da felçli, çaprazlama el ve ayağında felç olup
    çarpık yürüyen ve eli bükülmüş olanların durumunu
    “çarpılmış, inme inmiş” gibi deyimlerle ifade
    ederlerdi. Bu mecazî ifadeyi bazı mealler (meselâ
    89 7/A’râf, 40
    90 11/Hûd, 108
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 65~
    Abdullah Parlıyan) şöyle ifade eder: “Şeytanın
    dokunup sersemlettiği kimseler gibi davranırlar.”
    Nice meallerde ise, âyet metninde olmadığı halde,
    “kabirden” kelimesinin ilave edildiğine de üzülerek
    şahit oluyoruz.
    Bunun yanında, üçüncü bir yanlışlık veya gösterilmesi
    gereken hassâsiyet ve tercih, “tehabbut”
    kelimesine verilen anlamla ilgilidir. Bu kelimeye
    “çarpma” anlamı verilebileceği gibi, “aklı giderme”
    anlamı da verilebilir.
    Abdulaziz Bayındır, biraz farklı bir tercüme ile, âyeti şöyle
    meallendirmiştir: “Faiz yiyenler, şeytanın aklını çeldiği
    kimsenin davranışından farklı davranış göstermezler.”
    Bana göre diğer meallerden daha doğru bir çeviri. Âyetin
    tefsirini yaparken şu açıklamayı yapmışlar: “Âyette geçen,
    “tehabbut” kelimesi, genellikle “dokunup çarpma” şeklinde
    tercüme edilir. Bize göre bu tercüme manayı doğru aktarmamaktadır.
    “Tehabbut”, “takılıp aklını çelme ve aklını bozma”
    91 anlamlarına da gelir.
    Allah’ın elçisi “faiz sadece borçtadır” demiştir. Faiz
    borçtan elde edilen gelirdir. Bir kimseye verilen borç fazlasıyla
    almak için verilirse bu faizli işlem olmaktadır.
    Alınan fazlalık ise faizdir. Alım satım paranın mal ile değeri
    karşılığında değiştirilmesidir. Alışverişte satın alınan mal
    arttıkça fiyatı düşürme imkanı olabilir. Para peşin verildiğinde
    farklı, veresiye verildiğinde farklı olabilir. Faiz
    91 Lisan’ul-Arab, Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc’l-Arûs
    AHMED KALKAN
    ~ 66~
    ise bu durumun tam tersidir, alınan borç yükseldikçe
    ödenecek faiz miktarı artar. Çünkü risk artar. Alım satım
    ile faiz birbirinden çok farklı iki ayrı sistemdir. Günümüzde
    faizin ekonominin bir parçası haline getirildiği kapitalist
    ekonomilerde; ticari kuruluşlar ile faizli kuruluşların denetimleri,
    kuruluş şartları, kanunları tamamen birbirinden
    farklıdır. Tamamen birbirinden ayrı iki farklı yapı oluşturmaktadır.
    Bakara 275. ayette bu farktan bahsedilmektedir.
    Faiz yiyenlerin davranışı şeytana kapılmış, çirkin şeyleri
    güzel gören bir kişinin yaptığı gibidir. Bu kimselerin
    bahanesi alım satımın faizli işlem gibi olduğunu iddia
    etmeleridir. Halbuki alım satım faizli işlem gibi olsa idi herkes
    alım satım yaptığı gibi faizli işlem de yapabilirdi.92
    Peygamberimizin zaman zaman şöyle duâ ettiği rivayet
    edilir: “Allahumme eûzu bike en yetehabbetaniye’ş şeytanu
    mine’l mess / Ey Allah’ım! Şeytanın aklımı çelmesinden
    Sana sığınırım.”93 Burada, Peygamberimizin “şeytanın dokunup
    çarpmasından” dediğini düşünmek doğru olmaz. Bu
    hadiste de kullanıldığı gibi, tehabbut kelimesine aklı
    çelme anlamı verildiğini görüyoruz.
    ŞEYTANIN KABIRDEN KALKARKEN FÂIZ
    YIYENLERI ÇARPMASI
    “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği
    kimse gibi kalkarlar.” ifadesi müfessirlerin aklına şu soruyu
    getirmiştir:
    “Bu Kalkış Dünyada mıdır, Yoksa Öldükten Sonra
    mıdır?”
    92 suleymaniyevakfi.org/kuran-dersleri/2-bakara-suresi-275-ayet.html
    93 Ebû Dâvud, İstiâze, h. No: 1552; Nesâî, 8/282; Ahmed bin Hanbel, 2/356.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 67~
    Eski müfessirlerin çoğu, faiz yiyenlerin yeniden dirilip
    kabirlerinden kalkarken veya buradan mahşerdeki hesabın
    sonuna kadar sersemlemiş, sâraya tutulmuş insanlar
    gibi çırpınacaklarını, yolda doğru yürüyemeyip sağa sola
    yalpalayacaklarını ifade etmiş, âyeti böyle anlamışlardır.
    Âyet böyle anlaşılırsa, mecaz ve deyim anlamı iptal olur;
    hakikat mânasına çekilmiş olur.
    Şeytanın âhirette ilk dirilen varlık olup, kabirlerinden
    kalkan insanlardan faiz yiyenleri tanıyıp
    bilmesi, onları çarpması, sakat hale getirip onları
    cezalandırması; daha ameller tartılmadan, hesaplar
    sorulup insanlar sorgulanmadan cezanın, hem
    de orada azabı bekleyen isyankârların başı şeytan
    tarafından bu cezanın verilmesi, Kur’an’ın beslediği
    bir akıl için kabul edilebilir bir husus değildir.
    Kabirden kalkışla birlikte Kur’an’ın “din günü”
    dediği zaman başlamış olacaktır. Dünyada bir hâkimiyeti
    olmayan şeytanın, hele âhirette hâkim bir
    güç olacağını iddia etmek Kur’an’da bahsedilen
    hakikatlerle bağdaşır mı?
    “(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”94 “Sonra
    din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin
    hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O
    gün emir yalnız Allah’a aittir.”95
    94 1/Fâtiha, 3
    95 82/İnfitâr, 17-18
    AHMED KALKAN
    ~ 68~
    Fahruddin Râzi Bu Âyeti Nasıl Anlamış?
    Fahruddin Râzî, bu konudaki yorumları naklettikten
    sonra kendi tercih ettiği yorumu özetle şöyle ifade etmiştir:
    “Buradaki şeytan çarpması veya dokunması, cinnet ve
    sâraya yol açan ve böylece insanların psikolojik ve biyolojik
    dengelerini bozan bir etki değildir; “Takva sahipleri, içlerine
    şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda düşünüp
    hemen gerçeği görürler.”96 mealindeki âyette söz
    konusu edilen saptırıcı fikrin etkisi de ahlâkî ve mânevidir.”
    “İnsanlara iki yönden telkin ve çağrı gelir: Şeytan maddî
    hazlara, şehvetin doyurulmasına ve hayatı, Allah’tan başka
    şeylerle doldurmaya çağırır. Melek de dîne ve takvaya davet
    eder.”
    “Şeytanın çağrısına uyanlar arasında faiz yiyenler de
    vardır. Bunlar dünyaya ve geçici nimetlere düşkündürler ve
    bu düşkünlük içinde ölünce Allah ile aralarında bir perde
    hâsıl olur. Şeytanın çarpması (telkini, çağrısı, verdiği vesvese)
    buna uyanları, dünyada Allah’tan uzak kalan, maddî
    lezzetler peşinde koşarak geçirilen bir hayata mahkûm
    eder. Ömrünü böyle tamamlayanlar âhirette de Allah’ın eşsiz
    lütuf ve yakınlığından mahrum olurlar.”97
    İbn Atıyye, bu zâlimce kolay kazanma hırsının faizcileri,
    deliler gibi hareket etmeye sevk ettiğini, âyette bu halin
    deliler ve sâralıların haline benzetildiğini (mecazî mânanın
    kastedildiğini) ifade etmiştir.98
    96 7/A’râf, 201
    97 Fahreddin Râzî, Bakara, 275. âyetin tefsiri
    98 İbn Atıyye, Bakara, 275. ayetin tefsiri
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 69~
    Kaldı ki, sâra denilen tıp dilindeki epilepsinin, beyindeki
    elektrik akımının bozulması ile ilgili bir hastalık olduğu,
    EMG ile tespit edilebildiği ve tedavisinin de mümkün olduğuna
    göre, “şeytan çarpması”nın mecazî anlama geldiği
    veya âyette geçen “tehabbut” kelimesinin “aklı çeldirmek”
    anlamında kullanıldığı apaçık bir hakikattir.
    Çağdaş bazı tefsirciler de “cin ve şeytan çarpmış gibi
    hareket etmek”ten maksadın “dengesiz, düzensiz, bozuk
    hareket” olduğunu, bunun öldükten sonra değil, dünyada
    yaşanacağını; fıtrata ve tabii olana aykırı bulunan faizciliğin
    yaygın olduğu toplumlarda düzenin bozulacağını, sosyal
    adalet ve dengenin ortadan kalkacağını, ahlâkın fesada
    uğrayacağını, nihayet çatışmaların iç savaşa dönüşebileceğini
    söylemişlerdir.99
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın İzahı
    Ayette geçen “şeytan çarpmış gibi”, ifadesini Merhum
    Elmalılı ise, Tefsirinde şöyle açıklar: “Bunlar anlaşılmaz
    gizli sebeplerden ileri gelen fena hastalıklar olduğu için, cinlere
    ve şeytana nisbet edilerek ‘cin tutmuş’, ‘şeytan çarpmış’
    denile geldiği de herkesçe bilinen bir şeydir. Bunların
    böylece şeytana nisbet edilmesi hakikat mı, mecaz mı olduğu
    meselesi ayrıca tartışma konusu yapılmış ise de burada asıl
    mânâ aşikârdır ki, fenalığın dehşetini ve gizli sebeplere dayandığını
    göstermektir.”
    “Bunlar faiz ile emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının
    ürünü olan şeyi alıp, onunla geçindiklerinden tembellik
    99 bk. Kur’an Yolu, Heyet, ilgili ayetin tesfiri
    AHMED KALKAN
    ~ 70~
    içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamazlar, hemen
    kalkamazlar; pek çoğu yataklarında şeytan çarpmış gibi
    saatlerce gerinerek, ağzını, yüzünü buruşturarak, sendeleye
    sendeleye kalkarlar. Bütün hayatları faiz düşüncesi ile
    ve onun dedikodusu ile geçer, düştükleri zaman da bellerini
    doğrultamazlar…”100
    Mevdudi’nin Açıklaması Şöyle
    Kur’an faizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli
    adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse,
    aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli
    dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o
    denli büyüktür ki, bencilliğinin ve açgözlülüğünün nasıl
    insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten
    bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar
    verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun
    farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir
    adam gibi davranır. Ahiret’te de aynı bu dünyadaki gibi deli
    olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse
    ahiret’te o konumda dirilir.101
    Seyyid Kutub da Şöyle Diyor
    Bu, gerçekten korkunç bir hamle ve son derece
    ürpertici bir tasvirdir. “...Şeytan tarafından
    çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...” Hiçbir
    mânevî tehdit, bu somut, canlı ve hareketli tablo
    kadar duygular üzerinde etkili olamaz. Şeytan tarafından
    çarpılmış ve donakalmış insan tablosu...
    100 Hak Dini Kur’an Dili, Bakara, 275. ayetin tefsiri
    101 Tefhimu’l Kur’an, Bakara, 275. Âyetin tefsiri
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 71~
    İnsanların sıkça görüp bildiği bir tablo... Ayet-i
    Kerime, bu tabloyu, duyguların korkutulması konusundaki
    uyarıcı rolünü yerine getirmesi, faizcilerin
    duygularını harekete geçirmesi, onları sarsıp
    ekonomik düzenlerinin alışkanlıklarından ve kendilerine
    kâr sağlayan hırslarından çekip çıkarması
    için gözler önüne getiriyor. Bu tablo, eğitici etkisi
    bakımından yerine göre yararlı bir araç olduğu
    gibi aynı zamanda gerçek bir olguyu da ifade etmektedir.
    Gerçekte tefsirlerin büyük çoğunluğunda
    bu korkunç tablodaki “kalkış”ın, diriliş günündeki
    kalkış olduğu kanısı yer almaktadır. Ancak,
    bize göre, bu tablo şu yeryüzünde insan hayatında
    bizzat gerçekleşen bir olgudur. Ayrıca kendisinden
    sonra gelecek Allah ve Rasûlüne karşı savaşmaktan
    korkutan ayet-i kerimeye de uygun düşmektedir.
    Biz, şu anda bu savaşın varlığının sürdüğünü,
    faiz düzeninin ağına düşüp, hummaya tutulmuş
    gibi çırpınan sapık insanlığın başına musallat olduğunu
    görüyoruz.
    Çağdaş kapitalist düzenin, geçen dört asırda, oluştuğu
    ilk günlerde bu konuda şüphe sözkonusu olmuş olsa bile
    bu asırların deneyiminde şüpheye asla yer kalmamıştır.
    Bugün içinde yaşadığımız dünya; aklı başında olan kişiler,
    düşünürler, bilginler ve araştırmacıların itiraf ettiği
    ve Batı uygarlığının merkezi olan bölgeleri dolaşan
    AHMED KALKAN
    ~ 72~
    seyyah ve gözlemcilerin gördüğü gibi bu bölgelerdeki
    maddî uygarlığın tüm görkemine, sanayi ürünlerinin gelişmişliğine,
    gözleri kamaştıran maddî refahın tüm görüntülerine
    rağmen her yönüyle sıkıntı, ızdırap, korku, sinirsel
    ve ruhsal hastalıkların yaygın olduğu bir dünyadır.
    Üstelik bu dünya sürekli; yaygın, öldürücü ve sinirsel savaşların
    orada-burada bir türlü bitmeyen ızdırapların tehdidi
    altındadır.
    Bu maddî uygarlığın, maddî refahın birçok bölgedeki
    kolaylığının, geçim sıkıntısının olmayışı ve rahatlığın dahi
    ortadan kaldıramadığı iğrenç ve uğursuz bir bedbahtlıktır.
    Görmemek için kendi kendine gözlerini perdelemeyen herkesin
    görmek istediği sürece yüz yüze geleceği bir gerçektir
    bu. Amerika, İsviçre ve maddî refahı olan birçok ülkede
    insanların genelde maddî açıdan bir sorunlarının olmadığı
    bir gerçektir. Ancak insanlar mutlu değildirler. Zengin oldukları
    halde sıkıntı, yüzlerinden okunuyor. Yoğun üretim
    faaliyetinde bulundukları halde doyumsuzluk hayatlarını
    yiyip bitiriyor. Bu doyumsuzluklarını kimi zaman çılgınlık
    ve haykırışlar ile, kimi zaman ilginç görüntü ve aykırılıklarla,
    kimi zaman da cinsel ve ruhi sapıklıklarla dışa vururlar.
    Ardından kaçma ihtiyacını duyarlar, kendilerinden, içinde
    yaşadıkları boşluktan, hayatın akışından ve nimetlerinden
    bir nedeni görülmeyen bedbahtlıktan kaçmaya başlıyorlar,
    intihar etmekle, çılgınlıklar yapmakla ve anormalliklerle
    kaçıyorlar. Sonra bu sıkıntı, boşluk ve hiçlik duygusu hiçbir
    zaman peşlerini bırakmıyor, rahat yüzü göstermiyor bu zavallılara...
    Niçin?
    Tabiatıyla bunun başlıca sebebi, insanların dertli, ızdıraplı,
    sapık ve bahtsız ruhlarının, bunca maddî gelişmişliğe
    rağmen, ruhun gıdası olan imandan, Allah’a güvenden, bir
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 73~
    de Allah’a imanın ve O’nun ahdine ve şartına uygun yeryüzündeki
    hilâfetin bahşedip çizdiği büyük insanlık hedeflerinden
    yoksun olmalarıdır.
    Bu belli başlı ve büyük sebebin bir şıkkını da faiz belası
    ve gelişen ve fakat gelişmesinin iyilik ve bereketini tüm insanlığa
    aynı düzeyde dağıtmak sûretiyle dengeli ve eşit bir
    şekilde gelişmeyen, ancak, bankalardaki bürolarına kapanan
    bir avuç para babası faizcinin menfaatini gözeten ekonomi
    belası oluşturmaktadır. Bu faizci para babaları sanayi
    ve ticareti, garantili ve belirli faizlerle borçlandırmakta,
    böylece sanayi ve ticareti belli bir yöne yöneltmektedirler.
    Bu yolun da ilk hedefi, herkesin onunla mutlu olacağı ve
    herkese düzenli iş ve garantili geçim sağlayacak ve herkese
    ruhsal güven ve toplumsal huzur hazırlayacak şekilde
    insanlığın sorunlarını ve ihtiyaçlarını gidermekten ziyade
    milyonların ezilmesi, yoksulluğu ve hayatlarının bozulması
    ve bütün insanlığın hayatına şüphe, sıkıntı ve korku tohumlarının
    ekilmesi pahasına da olsa en fazla kâr gerçekleştirecek
    üretimi sağlamaktır. Şüphesiz Yüce Allah en doğrusunu
    söylüyor: “Faiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış
    kimseler gibi ayağa kalkarlar...” İşte biz bu gerçeğin
    kanıtlarını dünyadaki pratik hayatımızda görebiliyoruz.”102
    Ali Küçük de Bu Âyeti Şöyle Açıklıyor
    “Fâiz yiyenler ancak şeytan çarpmasından dolayı
    ne
    yapacağını bilemeyen ve ayakta da duramayan kimsenin
    kalktığı gibi kalkacaktır…”103
    102 Fî Zılâli’l Kur’an, Bakara 275. âyetin tefsiri
    103 2/Bakara, 275
    AHMED KALKAN
    ~ 74~
    İflas eden bankaların önünde insanlıktan çıkmış bir
    vaziyette etraflarına
    saldıracak şekilde delirmiş insanları
    gördükçe âyetin ne kadar da güzel anlattığını
    anlıyoruz.
    Deli bir adam nasıl ki dengeli bir davranış sergileyemiyorsa,
    ne yaptığını bilmez bir durumdaysa aynı şekilde
    fâizle insanların kanlarını emebilmek için onlara borç
    veren kişi de bu gelire
    ulaşabilmek
    için o kadar dengesini
    kaybeder ki şuurunu kaybeder.
    Para hırsıyla
    aklı gitmiş,
    gözü dönmüş vaziyetiyle bu adamın
    çevresine nasıl zarar
    verdiğini bir düşünün.
    Bir de bu dünyada şeytan bazı insanları çarparak onları
    Allah
    yolundan uzaklaştırır. Bakın Sâd sûresinde bir âyet-i
    kerîmesinde
    Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “İblis dedi
    ki: “Senin izzetine yemin ederim ki onlardan,
    ihlâslı
    (seçkin) kulların müstesna hepsini azdıracağım.”104
    Fâiz yoluyla insanların mallarına göz dikenler,
    bu yolla kan içenler hem dünyada hem de âhirette
    şeytanların çarpmasına maruz kalacaklardır.
    Dünyada akıllarını, fikirlerini, zamanlarını sırf
    para kazanmanın
    peşine takıp, maldan, paradan,
    kazanmaktan başka bir şey düşünemez hale
    geldikleri için aklı başında normal insanlar gibi
    hareket
    edemezler. Aklı başında insanlar onları
    gördükleri zaman dengesizliklerini,
    anormalliklerini
    hemen anlarlar. İşte görüyoruz dünyalık elde
    104 38/Sâd, 82
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 75~
    edeceğiz diye, daha çok para kazanacağız, daha
    lüks yaşayacağız
    diye borsaların peşine,
    dükkânların,
    tezgâhların peşine takılmış, bir oraya bir buraya
    koştururken durup düşünecek, Allah’ın rızasını
    kazanacak, ilim öğrenecek, çoluk çocuğunu müslümanca
    eğitecek en küçük bir zamanları bile kalmamış
    insanlar bunlardır. Şeytanın kötü vurduğu
    insanlar. Bu durum, bunların dünyadaki halleridir,
    âhirette ise bunların
    durumu
    çok daha korkunç
    olacaktır.105
    Bu durumda da bu âyet, akıl hastalıklarının cin
    ya da şeytan çarpmasından kaynaklandığına dair
    bir delil olmamalıdır. Nitekim aralarında Şâfiîlerden
    Kaffâl’ın da bulunduğu bazı İslâm âlimleri,
    cin ve şeytanların insanları çarpmaya kudretlerinin
    olmadığı, sâra, çarpılma (felç) ve benzeri hastalıkların
    onlardan değil, Cenab-ı Hakk’ın bu konuda
    koymuş olduğu tabii kanunlar gereği meydana
    geldiği görüşündedirler.106 Fahrüddın er-Râzî de,
    cin ve şeytanların insanları çarpmaya, akıllarını
    gidermeye kudretlerinin olmadığını kaydetmiş ve
    onlarda bu güç olsaydı, şiddetli düşmanı oldukları
    insan neslinin çoğunu, kendilerine aşırı düşman
    105 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, Bakara 275. âyetin tefsiri
    106 el-Ferrâ, et-Mu’temed, s. 174; Râzî, Mefâtih, VII. 89; Cebeci, Cin, Şeytan, s. 111
    AHMED KALKAN
    ~ 76~
    oldukları âlimleri, faziletli kimseleri, zâhidleri çarpıp
    delirtmeleri gerekirdi. Hâlbuki onların bu konuda
    herhangi bir güçleri yoktur. Kur’an’ın bildirdiğine
    göre şeytan da ‘Benim sizin üzerinizde
    herhangi bir gücüm yoktu’ diye itirafta bulunmuştur,
    107 demektedir.108 Bu durumda, cinlerin insanları
    çarpıp delirteceğine dair kanaat, önceki kültürlerden
    geçmiş olmalıdır. Hristiyanların bu konudaki
    inançları ve uygulamaları ilim adamları tarafından
    dile getirilmektedir. Câhiliye döneminde de bu
    tür inançların halk arasında yaygın olduğu bazı
    rivayetlerden anlaşılmaktadır.
    SÂRA (EPİLEPSİ) BİR HASTALIKTIR, CİNLERLE
    BİR ALÂKASI YOKTUR!
    Epilepsi hastalığı maalesef sanıldığından çok fazla görülen
    bir hastalıktır. Dünya nüfusunun yaklaşık % 1’inde
    görülmektedir. Klinik deneyimlere göre, saklanma oranları
    çok yüksek olduğu için gerçek epilepsi hastasının ancak
    yüzde 20’sinin doktora başvurduğu düşünülmektedir.
    Bunun da muhtemel nedeninin bu hastalıkla ilgili çeşitli
    farklı inanışlar olduğudur. Bu hastalık, zaman zaman halk
    107 14/İbrahim, 22
    108 Râzî, Mefâtih. XIV, 54
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 77~
    arasında hurafelerden kaynaklı olarak, cinlerle ilişkilendirilmekte
    olup, epilepsi bir ruh hastalığı veya delilik olarak
    nitelendirilebilmektedir.
    Epilepsi (Sâra) Nedir?
    Beynimiz, duyusal ve bilişsel merkezimiz, bizi diğer canlılardan
    ayıran en önemli organımızdır. Milyarlarca hücreden
    oluşan beyin karmaşık bir sisteme sahiptir. Sâra olarak
    da bilinen epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin elektriksel
    aktivitelerinin fiziksel veya kimyasal nedenlerden
    ötürü geçici olarak kontrol dışına çıkması ve bunun sonucunda
    meydana gelen tekrarlayıcı ve kısa süreli hareket,
    duyu veya bilinç bozukluğu ile tanımlanan nörolojik bir
    hastalıktır.
    Epilepsi her yaşta ortaya çıkabilirken; sıklıkla hayatın
    ilk yıllarında ve 60 yaşından sonra görülmektedir. Epilepsi
    nöbetlerinin çok farklı türleri vardır. Halk arasında epilepsi
    veya sâra dendiği zaman anlaşılan tonik-klonik nöbetlerin
    yanı sıra bazı hastalarda, yakınlarının bile fark edemediği
    epilepsi nöbetleri görülebilmektedir. Nöbetin türüne göre
    birkaç saniye ya da birkaç dakika sürebilir. Bu nöbet tipleri,
    hangi ilacın kullanılması gerektiği hakkında doktorlara
    yön verebilmektedir. Her hastanın nöbeti kendine özgü
    özellikler taşıyabilir. Bu yüzden bazı hastalarda epilepsi
    tanısı konmayabilir ya da başka hastalıklara bağlı oluşan
    bozukluklar yanlışlıkla epilepsi tanısı alabilmektedir. Ama
    gelişen tanı yöntemleri ile bu durum giderek azalmaktadır.
    AHMED KALKAN
    ~ 78~
    Nöbet sırasında yapılacak şey hastanın kendisine zarar
    vermesini önlemektir. Başını ve vücudunu yana çevirip,
    başının altına yumuşak bir yastık konulmalıdır. Dilini ısırmaması
    için nöbet geçiren kişinin çenesi açık tutulmaya
    çalışılmalıdır.
    Sâranın hastalık olduğu ve tıbbî tedavi ile kısa
    süre içerisinde iyileştiğinin bilinmediği daha önceki
    zaman dilimlerinde bu rahatsızlığı, cinlere yüklüyorlar,
    cinlerin insana musallat olmasının bir delili
    olarak bu olayı kullanıyorlardı. Tıbla ilgili bir
    hastalık olduğu ispat edildikten sonra kısa bir zaman
    sessiz kalındı. Sonra, şöyle uydurma bir görüş
    ortaya atıldı ve cinciler, rukyeciler hep bu uydurma
    görüşü savunurlar: “Sâra (Epilepsi) iki çeşittir.
    Birinin sebebi bilinir, bu doktorların tedavi
    edeceği bir hastalıktır. İkinci bir sâra daha vardır
    ki, bunun sebebi normal olarak bilinmez. Bu, tıbla
    tedavi edilmez, bunu biz tedavi ederiz” derler.
    Söyledikleri hiç de doğru değildir. Sâra denilen epilepsinin
    bütün çeşitleri tıpla tedavi edilebilmekte,
    hiçbir çeşidi, cincilerce gerçek anlamda tedavi edilememektedir.
    Rukyeciler, cinciler bu konuda doğruyu
    söylememektedir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 79~
    SÂRANIN TIBBÎ HASTALIK OLDUĞU BILINMEDIĞI
    ZAMANLARDAKI MÜFESSIRLERIN GÖRÜŞLERI
    Eş’ari, ehl-i sünnet ve’l cemaat makalelerinde der ki,
    “cin sâralının bedenine girer.” Allahu Teâlâ’nın da ayette
    buyurduğu gibi; “Faiz yiyenler ancak şeytanın dokunup
    çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar.”109
    Taberi tefsirinde, “Faiz yiyenler mahşerde ancak şeytanın
    çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar: Kıyamet gününde
    bunlar, mezarlarından kalkarken, şeytanın çarptığı
    ve delirtip sâraya düşürdüğü kimseler gibi kalkacaklardır.
    Kur’an, onları, şeytanın çarpıp deliye döndürdüğü sâralı ve
    mecnun bir kimse olarak tasvir ediyor. Bedeni çarpık, aklı
    kaçkın kimseler gibi hezeyan savurup sağa sola çarpılırlar.110
    Kurtubî, faiz âyetine şöyle meal verir: “Ribâ yiyenler
    kabirlerinden ancak kendilerine çarpmaktan dolayı şeytanın
    sâraya düşürdüğü kimse gibi kalkarlar…” Açıklaması da
    şöyledir: “Yüce Allah’ın “kabirlerinden ancak kendilerine
    çarpmaktan dolayı şeytanın sâraya düşürdüğü kimse gibi
    kalkarlar” buyruğu konusunda bazıları şöyle demektedir:
    Onunla birlikte onu boğmakla görevli bir şeytan var eder.
    Bütün müfessirler hep birlikte şunu söylerler: Faiz yiyen
    kimse mahşer halkının önünde bir ceza olmak ve Allah’ın
    gazabı üzerinde görülsün diye deli gibi diriltilecektir… Bu
    âyet-i kerimede cinler tarafından sâraya düşürülmeyi kabul
    etmeyen, bunun karakterlerin (tabiatların) etkisi ile ortaya
    çıktığını iddia eden, şeytanın insan içerisinde yol alabileceğini
    ve şeytanın insanı çarpmayacağını söyleyenlerin
    görüşlerinin tutarsızlığına bir delildir.”111
    109 2/Bakara, 275
    110 İmam Taberî, Taberî Tefsiri, Akide Y., c.1, s. 210 metin ve 1 numaralı dipnot.
    111 İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Y., c. 3, s. 590-592
    AHMED KALKAN
    ~ 80~
    Kurtubî, “bu âyet cinin insanı çarpıp sâralattığına işarettir”
    der. Kurtubî, sâranın cinlerden olduğunu inkâr edip
    doktorluk olduğunu iddia edenlere delidir demektedir.
    Kurtubi’ye göre günümüzdeki bütün doktorlar, araştırmacılar,
    ilim adamları deli kabul edilmelidir. Çünkü onlar, ilmî
    verilerle sâranın tıpla ilgili bir hastalık olduğunu, bunun
    bilimsel verilerle ispatlanmış olduğunu kabul ederler.
    Sâra hastalığını da şeytan çarpması olarak bu ayetle
    bağlantı kuran müfessirler, yukarıda isimleri geçen Taberî,
    Eş’arî ve Kurtubî’nin yanında, İbn Kayyim el-Cevziyye,
    112 Nesefî,113 Mehmet Vehbi,114 İsmail Hakkı Bur-
    112 İbn Kayyim el-Cevziyye, Bedâiu’t Tefsir’inde, ilgili âyete şöyle meal verir: “Ribâ yiyenler,
    ancak şeytanın çarpmaktan dolayı kendilerini sâraya düşürdüğü kimse gibi (kabirlerinden)
    kalkarlar.” (İbn Kayyim el-Cevziyye, Bedâiu’t-Tefsîr, Karınca Polen Y., c. 1, s.
    386)
    113 Klasik tefsirlerden Nesefî, âyete direkt sâra hastalığı anlamı vermiş. “Lâ yekumune
    illâ kemâ yekumullezî yetehabbetuhu’ş-şeytânu mine’l-mess”/ Kabirlerinden
    diriltilip kalktıklarında âdeta sâraya tutulmuş kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Çünkü
    yaptıkları muâmelede çarpmaya ve aldatmaya kalkışmışlardır, dolayısıyla aynı şekilde
    cezalandırılacaklardır.
    Habt kelimesi, önünü göremeyen, deve gibi doğru dürüst hareket edemeyen ve sağa sola,
    bir ileri bir geriye yalpalanma demektir. “Mine’l-mess” delilikten, çarpmaktan. Bu biraz
    önce geçen “lâ yekumune” kelimesine taallûk etmektedir. Yani, mana şöyledir: “Şeytan
    çarpmasından dolayı âdeta sâra hastalığına yakalanmış kimsenin uyanışı gibi kalkarlar.”
    Ya da bu, “yekumu” fiiline müteallıktır. Dolayısıyla: “Sâra hastalığına tutulan kimsenin
    bu nöbetinden kalkışı gibi kalkar.” Mefhumu şöyledir: “Bu faiz yiyenler kıyamet gününde
    âdeta sâra nöbetine yakalanan sâralı hastanın nöbetinden uyanışı gibi uyanır ve kalkarlar.”
    Çünkü bu onların hesap alanında bekleme sırasındaki hareketleridir. Bunlar bu özellikleriyle
    tanınıp bilineceklerdir. Bir yoruma göre de şöyle denmiştir: “Kıyamet gününde
    kabirlerinden çıkanlar sadece faiz sofrasına koşarlar. Oraya doğru koşup giderlerken hep
    sâra nöbetine yakalanmış olanlar gibi bir düşerler, bir kalkarlar. Çünkü yedikleri hep faiz
    idi. Allah bu faizi onların karınlarında artırarak büyüttü ve bu onlara bir ağırlık yaptı.
    Dolayısıyla yürümeye, hareket edip koşmaya güçleri kalmamıştır.” (İmam Nesefî, Nesefî
    Tefsiri, Ravza Y., c. 2, s. 171-172)
    114 Ribâ alan ve yiyen kimse, kabirden kalktığında şeytan dokunmuş sâralı olan kimsenin
    düştüğü yerden dertli kimsenin kalktığı gibi kalkar. Bu âyette şeytanın dokunup
    delirtmesiyle mecnun olmak ve şeytanın insanı zapt etmesiyle sâraya tutulmak demek,
    ribânın vereceği sersemliği anlatmaktır. Zira İslâm öncesi Araplar; cinnet, cinin temasından;
    sâra da şeytanın çarpmasından ibaret olduğunu itikad ederlerdi. Bugün bile (1926
    civarı) sâranın, sebebinin ne olduğu doktorlarca tamamıyla bilinmemektedir. Çünkü;
    devâsını bulamadılar ve cinnet de böyledir. (Konyalı Mehmed Vehbi, Hulâsatu’l Beyan,
    Üçdal Neşr, c.1-2, s. 509-510)
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 81~
    sevî’yi115 sayabiliriz. Bunlar, Bakara sûresi, 275. âyete:
    “Kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ve şeytan tarafından
    çarpılıp sâraya tutulmuş gibi kalkarlar” diye meal
    verirler. Hem âyette olmayan “Kabirlerinden” anlamını
    ilave ederler, hem şeytanın çarpma yeteneğinden,
    hem sâra hastalığının sebebinin şeytanın çarpması ve
    cinin insan içine girmesi olduğundan bahsederler.
    Bu meşhur eski müfessirlerin bu görüşlerinde isabet
    ettiklerini söylemek mümkün değildir. Kur’an’ı
    merkez alıp onu hakem kabul eden bir kimsenin bu
    görüşleri delil kabul etmesi sözkonusu olamaz.
    Bilgisini insanları Allah’tan ve Kur’an’dan uzaklaştırmak
    için kullanan, son devrin en meşhur Bel’am’ı, ateist müftülerden
    ve İslâm düşmanlığıyla meşhur Turan Dursun, İslâm
    âlimlerinden İbn Kayyım el-Cevziyye (v.1350) ile İbn
    Teymiyye’nin (v.1328) bu konuyla ilgili, fakat kendi çağlarının
    görüşlerini yansıtan ve bilimsel olarak hatalı olduğu
    günümüzde ortaya çıkan fikirlerini naklediyor. Onların cin
    çıkarma ile ilgili olarak hastaya dayak atılması lazım geldiğini
    söylediklerini, cin çıkarma ile ilgili hadisler olduğunu
    kaydettiklerini naklediyor. Yine onların, sâra ve benzeri
    hastalıkların cin ve şeytanlardan ileri gelmediğini söyleyerek,
    birtakım tıbbî açıklamalar ileri süren doktor ve düşünürlere
    “câhil ve dinsiz” dediklerini kaydediyor.116
    115 Rûhu’l-Beyan Tefsiri: Bu tefsirde de bu fâiz ayeti şöyle açıklanır: “Faiz yiyen kimseler
    kabirlerinden, kendisine şeytan çarpmış kimse gibi akılları bozulmuş ve çıldırmış
    olarak kalkarlar. Bu durum, faiz yiyenlerin alâmeti olur ve insanlar onları bu alâmetle
    tanırlar. Denilmiştir ki insanlar, kabirlerinden kalkarak bir grup halinde beraberce mahşer
    yerine giderler. Ancak faiz yiyenler hâriç. Onlar yürürken sâraya tutulmuş gibi düşüp
    kalkarlar.” (İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l Beyan, Erkam Y., c. 2, s. 569)
    116 Turan Dursun, Din Bu, II, 371
    AHMED KALKAN
    ~ 82~
    Geçmişte bazı İslâm âlimlerinin yaptığı gibi bazı
    asılsız ya da zayıf rivayetlere dayanarak, sâra ve
    deliliğin cinlerden olduğuna inanmayanları dinsizlikle
    suçlamak asla doğru değildir. Bundan 6-7 asır
    önce, ellerindeki imkân ve zamanın tıp bilgisine,
    içinde yaşadıkları çağın kültürüne bağlı olarak,
    delilik ya da sâra hastalığının cinlerden meydana
    geldiğini, hastaya dayak atılarak bu cinlerin çıkarılabileceğini
    ileri süren İbn Kayyım el-Ceziyye
    ve İbn Teymiyye’nin bu konudaki görüşlerini din
    sanarak, bunları İslâm’a mâletmenin yanlışlığı ortadadır.
    Turan Dursun bu konuda insaflı davranmamaktadır.
    Tarihî, sosyal birtakım gelişmeleri gözardı
    etmekte, çağının telakkisine göre davranan
    İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’yi ayıplamaktadır.
    Acaba Turan Dursun, İbn Kayyım ya da İbn
    Teymiyye’nin devrinde yaşasaydı bu konuda hangi
    görüşe sahip olurdu, doğrusu insan merak ediyor.
    Ancak, bu fikrî yanlışlarının yanında, Kur’an ve Sünnete
    tümüyle ters olan hastaya dayak atarak cin çıkarmayı tavsiye
    etmenin savunulacak bir tarafının da olmadığını belirtelim.
    Ayrıca, o âlimlerin hayatları üzerinden yüzlerce sene
    geçtiği halde, körü körüne o şahısların yanlışlığı ispat edilmiş
    Sâra hastalığının ve deliliğin cinlerle ilişkili olduğu görüşünü
    aynen alan kimseler, kınanmayı hak etmektedirler.
    Rukyeciliğin nice uygulamalarını da bu âlimlerden aynen
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 83~
    almanın nice problemlere sebep olduğunu da hatırlatalım.
    Yanlış, kim tarafından yapılırsa yapılsın, onun yanlışlığı
    doğru görülemez. Hele bu yanlış, Kur’an’ın beyanlarına
    zıt düşen yanlış ise ve çok sayıda insanın yanlışına sebep
    oluyorsa…
    Sonuç
    Şeytan veya cinlerin insana musallat olmasına, insanın
    hareketlerine yön vermesine, sihrin insanı ve eşyayı değiştirebileceğine
    dair Kur’an’da hiçbir âyet olmadığını gördüğümüz
    gibi, Bakara 275. âyetinde de bu hükme ters bir hüküm
    vermek için delil teşkil edecek hiçbir şey yoktur.
    İNSAN BEDENINE CIN GIRMESI VE CIN
    ÇIKARILMASI ILE İLGILI KUR’AN NE DIYOR?
    1- Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratmış,117 ona
    çokça ikram etmiş, cinlerden üstün kılmıştır. “Andolsun Biz,
    Âdemoğullarını yücelttik, üstün ve saygıdeğer kıldık. Onları
    karada ve denizde (bineklerle ve araçlarla) taşıdık. Temiz
    şeylerle rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın çoğundan
    üstün kıldık.”118; “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”
    119
    2- Kâinatta Sünnetullah denilen Allah’ın değişmez ve
    değiştirilemez yasaları hâkimdir.
    3- İnsan iradeli varlıktır; dilediğini yapabilecek durumdadır.
    Cinler de bu yönüyle insanlara benzerler. Ancak,
    117 2/Bakara, 30
    118 17/İsrâ, 70
    119 2/Bakara, 29
    AHMED KALKAN
    ~ 84~
    iradesini kullanan bu varlıklar, kendi cinsleriyle ilgili olarak
    olumlu ve olumsuz fiiller ortaya koyarlar. Cinler, kendi
    âlemlerinde, kendi boyutlarında yaşarlar. İnsanların cinlere
    saldırması ya da onlarla evlenmesi nasıl mümkün değilse,
    cinler için de insanlık âlemi, her istediğini yapabileceği
    bir alan ve ortam değildir. Kötü cinlerin, yani şeytanların
    insana zarar olarak sadece vesvese vermesinden bahsedilir
    Kur’an’da, Onların zorlayıcı güçlerinin olmadığı, insan
    istemediği halde ona musallat olmaları, insanı tümüyle ele
    geçirmeleri sözkonusu değildir.
    4- Allah kullarına zerre kadar zulmetmez. Daha büyük
    suçlular varken daha küçük suçluları cezalandırmaz.
    5- Dünya ödül ve ceza yeri değildir. Cinlerle cezalandıracağı
    da Kur’an’da yer almaz. Cinler Allah’ın insanları cezalandırma
    aracı değildir.
    6- Allah bir kimseye herhangi bir zarar verecek olursa,
    O’ndan başka o zararı giderebilecek yoktur. “Eğer Allah
    sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan
    başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse,
    O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından
    dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.” 120
    7- Allah dilemeden hiçbir varlık insana zarar veremez.
    İnsan, nasıl cinlere zarar veremezse, cinler de insanlara
    zarar veremez. Kötü cinlerin (şeytanların) vereceği zarar,
    fısıltı cinsinden olan vesvesedir. İnsan istemeden cinlerin
    insana zorla müdâhele etme güçleri yoktur.
    120 10/Yûnus, 107
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 85~
    8- Cinler ve şeytan Allah’a rağmen, O’ndan habersiz ve
    Sünnetullahla bağlantısız bir güç sahibi değildir. İnsan için
    de bu hüküm geçerlidir.
    9- Allah dilemeden insan başka varlıklara zarar veremediği
    gibi, hiçbir varlık da Allah dilemeden insana zarar
    veremez.
    10- En zararlı cin şeytandır; onun da neye gücünün yettiğini
    Allah belirtmiştir.
    11- Cinler hakkında Kur’an’da ve hadislerde bize lâzım
    olacak bilgi ile yetinildiğinden ve insanoğlunun gerekli-gereksiz
    merakı gereği, cinlerle ilgili nice uydurmalar din kılıfıyla
    da gündemleşmiş, bu konuyu istismar eden nice insan
    dini küçük düşürme pahasına insanları sömürmektedir.
    12- Bazı insanlar, dinin ve aklın tasvip etmediği, âyetlerden
    ve duâlardan geçinme mesleğini “Kur’an Terapisi”,
    “Furkan Rukye”, “Kur’an ve Hadis Rukyesi”, “Kur’an ve Hadislerle
    Şifa Merkezi” gibi adlar altında Kur’an kavramlarını
    mesleklerine âlet edip istismar etmekte ve sanki faziletli
    bir iş yaptıklarını iddia edebilmekte, çoğu selefiler de bunları
    desteklemektedir.
    13- Bir Müslümana “sende cin var”, “sen cinlenmişsin”
    demek, psikolojik yönden kişiyi çökertici, gerçeklik bakımından
    da bir iftiradır.
    14- İnsanın bedeni hastalandığı gibi beyni de hastalanır;
    psikoloisi de bozulur, iç dünyası huzur ve tatminden uzak
    olabilir.
    AHMED KALKAN
    ~ 86~
    15- Psikolojik rahatsızlıklarda ne yapılması gerektiği
    Kur’an’da açık şekilde beyan edilmiştir. Duâ ve zikir çok
    önemlidir.
    16- Hasta olan kimsenin kendisinin duâ etmesi esastır.
    Rabbimiz duâ ettirmeyi değil; duâ etmeyi emretmiştir.
    17- Para ile Kur’an okumak, okunanı ibâdet olmaktan;
    para için başkasına duâ etmek de duâdaki ihlâstan insanı
    uzaklaştırır.
    18- Peygamberimizin hastalara duâsı O’na has bir durumdur.
    Meselâ kimse Hz. Ebû Bekir’e gidip de hastasına
    rukye yaptırıyor değildi.
    19- Rukye yaptığı rivâyet edilen ashâbın durumunun
    anlatıldığı rivâyet, Kur’an’a ve Sünnete kesin şekilde aykırıdır.
    Ashab dinin yasakladığı şeyleri yapmazlar. Ashab yapsa
    bile Peygamberimiz bu yasakları benimseyip kendi de ortak
    olmaz. Rukyeyi yasaklayan, onu şirk ve şeytan işi ilan
    eden Rasulullah bu rivayetteki olayları kesinlikle onaylamaz.
    Rukyeyi meslek edinenlerin bu rivâyetten kendilerine
    delil çıkarmaları mümkün ve doğru değildir.
    20- Selef âlimlerini örnek aldığını söyleyenler,
    hangi selef âlimi rukyeciliği meslek edinmiş, cin
    çıkarma seanslarıyla geçimini temin etmiştir, söyleseler
    de biz de öğrensek. Bu işi meslek edinen,
    bundan geçinen bir tane selef âliminden bahsedilebilir
    mi? Bu işin Selefîlikle ilgisini kurmak için
    hem selefi tanımamak, hem bu mesleği tanımamak
    gerekir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 87~
    21- Bir tasavvufî tarikatın şiş sokma gösterisi ne
    ise; cin çıkarma gösterisi de odur. Birini nasıl izah
    ediyorsanız, ötekini de öyle anlamalısınız. Videolar
    sayesinde olay bir şova dönüştürüldü. Roller o
    kadar içten oynanmaktadır ki, çok geçmeden Hollywood
    da bu sahneleri kullanır, korku filmi adıyla
    İslâm’la alay ederse şaşmamak gerekir.
    22- Müslümanların otoritesi olmadığı için bu ticaret, gittikçe
    rağbet görüyor. Meselâ Hz. Ömer zamanında bu hasta
    sömürücüleri bu tür meslek icrâ etseydi, o bunlara nasıl
    davranırdı?
    23- Cin çıkarma ile ilgili Allah’ın Kitabında ve Rasûlün
    sahih sünnetinde bir emir ve tavsiye yoktur; Azaim ve havas
    ilmi denilen ilim adına hurafeler, Kur’an ve Sünnet kaynaklı
    değildir. Cincilik, cin çıkarma, muska yazma, hangi
    hastaya hangi duâ ile rukye yapılacağı, suya okuma gibi konularla
    ilgili sahih kanallarla bize ulaşan ve İslâmî ilimlerle
    ilgili eserlerde nakledilen bilgi yoktur.
    “Rabbiniz şöyle dedi: “Bana duâ edin, duânıza cevap vereyim.
    Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış
    bir hâlde cehenneme gireceklerdir.”121
    Günde beş vakit namaz kıldığımız zaman Fâtiha okuduğumuzda
    ve her rekâtta bunu söylemiyor muyuz: “Yalnız
    Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım isteriz”122
    121 40/Mü’min, 60
    122 1/Fâtiha, 4
    AHMED KALKAN
    ~ 88~
    Kimin vermeye gücü var ki? Güç O’nun, varlık O’nun.
    Onun verdiğini kimse geri çeviremediği gibi vermediğini
    de kimse veremez. Dünya bir araya gelse ve bir kimseye zarar
    vermek isteseler, Allah istemediği müddetçe kılına bile
    zarar veremezler. Bir araya gelip birleşerek zarar vermek
    isteyenler ister insan olsun, ister cin…
    Allah, daha baştan hem insanlara, hem cinlere irade serbestliği
    vererek onları imtihan ederken her iki varlığın boyutlarını
    farklı kılmıştır. İstisnâ dışında birbirlerinin alanlarına
    giremezler. Kendi cinsleriyle imtihan olurlar. Kur’an
    şeytanı insan için apaçık düşman ilan ederken, onun zararının
    sadece vesvese ile ilgili olduğunu ve telkinle kötülükleri
    câzip gösterip bizi kandırmaya çalışacağını belirtir.
    Yoksa, onun insan üzerine hâkimiyeti, musallat olmasından
    en küçük çapta bahsedilmez. Tam tersine, onun insanı ele
    geçirme ve onun üzerine hâkimiyet kurma, musallat olma
    gücünün olmadığını belirtir.
    “De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine
    verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini
    aziz edersin, dilediğini zelil kılarsın. Hayır Senin elindedir.
    Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”123
    “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki
    onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır
    dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu
    kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok
    merhamet edendir.”124
    123 3/Âl-i İmran, 26
    124 10/Yûnus, 107
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 89~
    İNSANLARA MUSALLAT OLAN CINLERI
    ÇIKARDIĞINI İDDIA EDENLER! HAYDI, İŞBAŞINA!
    KORONA İNSANLARA MUSALLAT OLDU
    2020 Yılının Mart ayı. Korona virüs, yüz binlerce insanın
    bu hastalığın pençesinde inlediği ve binlerce insanın öldüğü
    korona virüs salgınının olanca şiddetiyle sürdüğü günlerde
    facebook’ta şöyle bir yazı yazmıştım:
    “İnsanlara musallat olup içlerine girdiğini iddia ettikleri
    cinleri, insan bedeninden çıkardıklarını iddia eden, bunu
    rukyecilik adına yapan cincilere, üfürükçülere çağrı yapıyorum:
    Madem sizde öyle bir ilim, öyle bir güç var; bunu
    bize ispatlamanız için işte önemli bir fırsat… Korona virüsten
    kurtulmak için dünya ülkeleri milyar dolarlar ayırıyor
    ve harcıyorlar. Okuyup üfleyerek, muska yazıp uğraşarak
    aldığınız paranın milyonlarca katı para kazanmak istiyorsanız,
    tam size uygun zaman…
    Haydi, insanın içine girip gerçekten musallat
    olan şu virüsleri insan bedeninden çıkarın da insanlığa
    büyük hizmet etmiş ve size inanmayanları
    da iknâ etmiş olun. Gücünüz yetmiyorsa, “cinler
    insanlara musallat oluyor, ben de onları insan içinden
    çıkarıyorum” deyip insanları kandırmayın!
    “Ben cin çıkarıyorum, virüs değil” demeye de
    kalkmayın! “Cin”, gözle görülmeyen canlı varlık;
    “ins”in (insan) mukabili demektir. Ve nice hadiste
    de, gözle görülmeyen küçük varlıklara (mikroplara)
    cin denilmiştir.
    AHMED KALKAN
    ~ 90~
    Rukyeciler, üfürükçüler! Haydi, ne duruyorsunuz,
    madem öyle kabiliyetiniz var, çıkarın da görelim
    şu insanlara musallat olan Korona virüs adlı
    cinleri.
    Peygamberimiz ne diyor: Rasûlullâh (s.a.s.), ashabın
    tâun hastalığı hakkında sordukları bir soruya,
    “Cinlerden olan düşmanlarınızın dürtmesidir
    ki o bütün şehidlerde vardır.”125 Bu hadiste “Cin”
    kelimesini Peygamberimiz “mikrop ve virüs” anlamında
    kullanmıştır.” İleriki sayfalarda mikrop
    ve virüs gibi gözle görülmeyen varlıkların cin diye
    isimlendirilmesi, hadislerden örnekler verilerek genişçe
    açıklanacaktır.
    CIN ÇARPMAZ, AMA CINCI ÇARPAR!
    “Lâ kuvvete illâ billâh / Kuvvet yalnız Allah’ındır.”
    Medyumlara, cinci hocalara hiç gittiniz miydi?
    Ben gittim, gördüm, konuştum…
    İlginçtir onların görüşleri, gerçekten ilginç. Her tarafları
    cin doludur.
    Şimdi gülüyorsunuz… Sende cin var diyorlar!
    Ağlıyorsunuz… Cin ağlattı!
    Ciddi duruyorsunuz… Cin var!
    125 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 395
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 91~
    Konuşuyorsunuz… Cin konuşturuyor!
    Susuyorsunuz… Cinler konuşturtmuyor!
    Ayağa kalkacaksınız... Cinler kaldırtıyor!
    Oturacaksınız… Cinler ayakta, oturmana mani oluyorlar!
    Eleştiriyorsunuz… Cinler şeytanlar söyletiyor!
    Övüyorsunuz… Yok, bu sefer cinler değil…
    Her şeyi de cinlerden bilmeyin canım… Övdüyseniz siz övdünüz…
    ”
    Estağfirullah efem, teveccühünüz” derler…
    Zaten hep derler.
    İlginçtir, gerçekten medyumlar, cinci hocalar, cinci bacılar.
    Onlar hep derler…
    Soruyorsunuz: “Bana cin gösterebilir misiniz, hiç görmedim
    de!”
    – Hâşâ! Çarpar seni cin!
    – İyi de seni çarpmıyor…
    – Ben eğitimini aldım da ondan!
    – Ben de eğitim alayım? Olmaz mı?
    – Olmaz, eğitimi cinler verir!
    – Eee nasıl yani? Hem cinleri göremezsin, hem de eğitimi
    onlar veriyor!? Anlayamadım…
    – Sus! Vallahi’l-azim çarparlar seni… Bu keşif yoludur, Ledün
    ilmidir. Sen anlayamazsın…
    Hep böyledir, biz anlayamayız.
    Zaten anlaşılacak bir şey de değil, işin gerçeğini isterseniz…
    Bir başkasına gidiyorsunuz, soruyorsunuz:
    – Efendim siz cinlerle görüşebiliyormuşsunuz, doğru
    mudur?
    – Tabii ki efendim, tabii ki. Nasıl yardımcı olabilirim size?
    AHMED KALKAN
    ~ 92~
    – Ben de cin görmek istiyorum.
    – Siz göremezsiniz!
    – Niye?
    – Allah seçtiği kullarına gösterir!…
    Bu da sahte peygamber kılıklı cinci hocalardır… Onları Allah
    seçmiş…
    Yani aslında onlar peygamber, siz bilememişsiniz…
    Bilmiyorsunuz ya, cin vardır içinizde, yoksa bilirdiniz…
    Yüzlerce tehdit yedim, Cinleri musallat edeceklerdi, büyü
    yapacaklardı, astral seyahat edip geleceklerdi…
    Adresimi verdim, astralcılar gelmedi…!
    Büyü dediler, hiçbir değişiklik görmedim…!
    Cinleri musallat edeceğiz dediler, hiç bir cin gelmedi,
    görmedim…!
    Görsem bilirdim!
    Ve ben bunu söyleyince bana bir cinci hoca şöyle dedi:
    “Sen cinlenmişsin, cinler senin içine girmişler, onun için
    sana görünmezler!”
    Yahu meğer ben cinliymişim de haberim yokmuş…
    Yukarıda demiştik ya, ne deseniz şansınız yoktur… Baştan
    beri belli; “Siz cinlisiniz!”
    Simdi siz bu mantığı anlayamıyorsanız, boşuna
    uğraşmayın…
    Siz de cinlisiniz…
    Ve bir miktar para karşılığında bu cinlerden kurtulursunuz…
    (Paranızdan kurtulmak, onların dilinde cinden kurtulmak)
    Daha da ilginç soruyorsunuz:
    – Kur’an okusam cinler çıkmaz mı benden?
    – Sizin okumanız bir şey ifade etmez!
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 93~
    – Neden?
    – Sizi cinler dinlemezler!
    – Peki, Allah’a güvensem? Acaba Rabbim yardım etmez mi?
    – Etmez, çünkü Allah cinlere karışmaz!..
    Şimdi, bu size şaka gibi geliyor olabilir, ama aldığım cevaplar
    böyle!!!
    Allah cinlere, büyülere karışmaz imiş (hâşâ… !)…
    Şimdi siz bunları eleştirirseniz, sizin ardınızdan “kâfir, zındık”
    derler...
    Zaten hep derler…
    Bu kadar ciddiyetin üzerine bir de komik bir anımı
    anlatayım:
    Soruyorum Medyuma:
    – Kur’an; “Allah’tan başka kimse gaybı bilmez” diyor, sizin
    cinler nasıl biliyor?
    El cevap: Benim cinler müslüman değil ki?
    Ve ben kahkaha ile gülünce verdiği karşılık “Sen gülüyorsun;
    seni çarparlar, gülme!”
    Ama ben güldüm, hep güldüm... Halen de gülüyorum…
    Çarpılmadım!
    Belki ben gülmesini bilememişimdir… Cince gülmek gerekiyordur
    belki.
    Bizim gibi cahiller ne bilsin cince gülmesini…126
    126 Çelebi (Muhabbetçi)
    AHMED KALKAN
    ~ 94~
    BIR RUKYECIYLE HÂTIRAM
    Sonradan, konuşma sırasında rukyeci olduğunu
    öğrendiğim Selefî geçinen, uzun sakallı ve molla
    görünümlü bir arkadaş, bazı soruları olduğunu
    söyleyerek evime ziyarete gelmişti. Konuşma esnâsında;
    “rukyecilik yaptığını, insanlara bu şekilde
    hizmet ettiğini, kendisine ait birçok cini olduğunu,
    kendisine hizmet ettiklerini ve emirlerini genellikle
    yerine getirdiklerini” anlatmıştı. “Birkaç tanesini
    sat bana; yok, yok! Aman ha, istemem. Sana ait olmayanı
    nasıl satacaksın? Sahi, madem sen cinlerle
    görüşüyorsun. Bu cinleri biz niye göremiyoruz?”
    dediğimde “herkese görülmez bu varlıklar. Bunun
    için yıllarını vereceksin, özel olarak kendini yetiştireceksin,
    haramlardan sakınacak, takva sahibi
    olacaksın…” gibi kendinde olup bizlerde olmadığını
    işaret ettiği vasıflar saydı. Sonra “eşek; cinleri,
    şeytanı görür mü?” diye sordum. Buhârî ve Müslim,
    müttefekun aleyh olarak rivayet etmişlerdir ki;
    “Eğer bir eşek anırması işitirseniz şeytandan Allah’a
    sığının. Zira o şeytanı görmüştür.” Peygamberimiz
    böyle diyor diye cevap verdi. Ben tekrar
    sordum: “Şeytan da cinlerdendir, değil mi?” “Evet.”
    Ben cinleri görüyorum, onları kullanıyorum, çünkü
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 95~
    ben sizden farklıyım diye kendini normal insanlardan
    üstün gösterip eşeklik yapan kimseye hak ettiği
    cevabı yapıştırdım: “Anlaşıldı; demek ki cinleri
    görmek için gerçekten insandan farklı özelliklere
    sahip olmak gerekiyormuş; eşekler görebiliyormuş
    cinleri, şeytanları, anlaşıldı.” Ve akabinde eûzü
    çektim. Yüzü, aynen gökkuşağına benzedi; morardı,
    kızardı, sarardı… Ne cevap verebildi, ne bir
    söz söyleyebildi.
    Devam ettim: “Anlaşılan, cinlerin yardıma gelmedi,
    olsaydı cinlerin seni eşeklere benzemekten
    kurtarırdı” dedim. Bir süre düşündükten sonra söz
    aldı: “Cinler her zaman, herkesin yanına gelmez.
    Sonra, sen “eûzü” çekerek onların gelip bana yardım
    etmesine engel oldun.” “Bir eûzülük canı olan,
    bir eûzüye dayanamayan cinlerin seni şimdi olduğu
    gibi, kurtuluşa değil, felâkete götürür” dedim
    ve devam ettim: “Sen cinlerine sığındın, onlardan
    yardım istedin; sana yardım edemediler. Ben Allah’a
    sığındım; senin, emrinde olduğunu iddia ettiğin
    cinler pes ettiler, seni de yardımsız bıraktılar.
    Benim Allah’ım, kendisine yönelenleri yardımsız
    bırakmaz. Hâlbuki ben senin cinlerine karşı eûzu
    çekmiş de değildim, çünkü senin doğru söyleyip
    AHMED KALKAN
    ~ 96~
    emrinde cinler olduğuna inanmıyorum. Ben “eûzü”
    yü Peygamberimizin tavsiyesi üzerine çektim.”
    “Hangi tavsiyesi?” diye sordu. Hadis okumuştun
    ya, “eşek anırmasını işitirseniz şeytandan Allah’a
    sığının, eûzü çekin; zira o eşek şeytanı görmüştür”
    diye. Ben o tavsiye üzerine eûzü çekmiştim.” deyince;
    boğuk bir sesle kendini savunmaya çalıştı:
    “Hocam, bana eşek demenize bir şey demedim; şimdi
    anırdığımı söylüyorsunuz, bu kadar kabalık size
    yakışır mı?” Cevabım hazırdı: “Ben, şeytanı, cinleri
    gören, bunu sesiyle belirten varlığa karşı Peygamberimiz
    neyi tavsiye ettiyse onu yerine getirdim.
    Hani siz Peygamberimizin sünnetine insanları
    çağırıyordunuz. Sünneti yerine getirip eûzü çekmek
    ne zamandan beri kabalık oldu?” Ve müsaade
    istedi, ben de yolu gösterdim. Onu uğurlarken de
    nasihatimi yapmayı sürdürdüm: “Bırakın insanları
    kandırmaya çalışmayı. Cincilik, üfürükçülük
    yapıyorsunuz; rukyeciyiz, hocayız diye çalım satıyorsunuz.
    Cinlerle uğraşacağınıza Kur’an’la haşır-
    neşir olun…”
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 97~
    KLASIK CINCILER GIBI DÜŞÜNEN F. GÜLEN’DEN
    “CINLERIN ZARARLARI”
    İktidardaki hükümetin 10 yıl koalisyon ortağı gibi çalışan,
    devlet başkanının “hoca efendi”si olan, devlet dininin
    organizatörü Fetullah Gülen cinler konusunda da klasik
    anlayışın akla ve nakle ters düşen en uç noktalarını şöyle
    gündem ediyordu:
    “Rasûlullah’ın hadisi: “Şeytan, insanların kanının dolaştığı
    yerde dolaşır!”; sanki alyuvarlaşır veya akyuvarlaşırmış
    gibi...
    Şu halde, başta şeytan olmak üzere, bütün cin tâifesinin
    insanlara zarar verebilecek şekilde yaklaşarak, maddî-mânevî
    tahribata yol açabilmeleri mümkün görünmektedir.
    Şeytanın yaklaşmasını, açtığı yaraları ve bunlardan korunma
    yollarını İnşaallah bir sonraki mevzûda ele alacağız.”
    Fetullah Gülen’den Gülünecek Saçmalar: “Şeytan
    ve cinler, doğrudan doğruya fizyolojik hastalıklara
    da sebep olabilirler. Alyuvarlarımıza binip,
    damarlarımızın içinde dolaşabildiklerinden dolayı,
    bu her zaman mümkündür. Ne biz bu mevzûda
    mübâlağaya kaçalım, ne de hekimler bu gerçeği reddetsinler.
    Sözgelimi, biri kalkıp, “İhtimal, kanser
    hâdisesinde hücrelerin anarşisine sebep olan da bu
    habis ruhlardır” iddiasında bulunur, buna karşılık
    siz de “olamaz” derseniz, bu takdirde peşin hükme
    AHMED KALKAN
    ~ 98~
    saplanmış olursunuz. Durum, gerçekten belki de
    böyledir; en azından, mülâhaza dairesini açık tutmak
    gereklidir. Kanser hakkında bugüne kadar
    söylenen sözler ve yapılan tariflerin en ma’kulü,
    onun bir hücre anarşisi olduğudur; vücudumuzdaki
    en küçük parçaların anarşisi; yani, vücudun
    normal nizam ve âhengine başkaldırma ve normal
    hücre gelişme faaliyetini bozma. Bu, hem iç, hem
    de dış uzuvlarda olabildiği gibi, kanserli hücrelerin
    yavaş üreyeni de vardır, sür’atli üreyeni de. Cinlerin
    kanser bölgesine yerleşip, bir örgüt çalışması
    gibi hücre anarşisi oluşturmaları, her zaman mümkündür.
    Cinler nasıl görünmeyen varlıklarsa, kanser
    de çok kere baştan belli olmayıp, kendini geç
    hissettirmekte, hissettirdiği zaman da, artık ilaçlar
    fayda vermemektedir.
    Kanser gibi sâra hastalığında da habîs ruhların te’sirini
    kabûl etmek, mâkul bir yol olsa gerek. Kimbilir belki de
    cinler, beyinde bir kısım guddelerin normal çalışmasına ve
    fonksiyonlarını icra etmelerine mâni olmaktadırlar.
    Yine, habîs ruhlar, insan aklını bozma ve sinir sistemine
    tesir edip, cinnete yol açmada da tesirli olabilirler. Gerçi, hekimler
    şizofreninin bütün çeşitlerini maddeye vermekte ve
    bazılarını da irsî görmektedirler, ama cinlerin damarlara
    girip kişinin muvazenesini bozmaları, sinir sistemini harap
    ederek, zaman zaman dengeli olunurken, bazen de çılgınlığa
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 99~
    yol açmaları da mümkündür. Yanlış anlaşılmasın; ne sar’â,
    ne de şizofreni mutlaka cin eseridir demek istemiyorum; fakat,
    “olması mümkündür” diyorum. Çünkü bu hastalıklar,
    çok defa duâlı bir ağzın ciddî bir okumasıyla geçmektedir.
    (Fetullah Gülen, bu hastalıkların duâlı bir ağzın ciddî bir
    okumasıyla geçeceğine inandığı gibi, o duâlı ağzın ciddi okumasına
    ve vücudunun her yanını kaplamış bir kanser hastasına
    duâlı ağzın kim gibi olacağına örnek vermekten de
    çekinmiyor:) Arkadaşlarımızdan biri, yaşlı bir kadının duâ
    isteğini getirdi. Bu yaşlı kadıncağız için doktorlar, “Kanser
    metastaz yapmış ve her yanını kaplamış; bir hafta kadar ya
    yaşar, ya yaşamaz... Götürün, son günlerini evinde geçirsin”
    demişler. Kadıncağızın şahsıma büyük hüsn-ü zannı varmış;
    arkadaşımızı araya koyup ısrarla, “Duâ etsin, şifa bulurum”
    demiş. O ma’sumeye nasıl duâ ettiğimi şimdi hatırlamıyorum.
    Altı ay sonra arkadaşıma “O kadına ne oldu?” diye sordum;
    “Yaşıyor” dedi. Sonra aradan iki yıl gibi bir zaman geçti,
    “ne oldu?” diye yine sordum; “Hacca gitti geldi, torunlarını
    büyütüyor” cevabını aldım.
    Yine, bir sâralı hasta getiriliyor; devamlı rahatsız ve nöbeti
    olan bir adam. Bir hoca efendi açıyor Kur’an’ı ve üç-beş
    âyet okuyor; hasta şifa bulup gidiyor. Bu vâkıaları maddenin
    fonksiyonlarıyla izah etmek mümkün değildir. Hap vermek
    sûretiyle beyinde belli bir temas temin etmeğe muvaffak olabilirsiniz;
    bunun bir te’siri de olabilir, ama okuma da şifaya
    sebep olabilir.
    Tıbbın ve doktorların altından kalkamadıkları öyle vak’alar,
    öyle misâller var ki, hemen hergün bir tanesini duyar
    veya yaşarsınız. Son olarak, yıllar önce Balçova karakolunda
    bekçilik yapan bir zâtın bizzat yaşayıp anlattığı bir vak’ayı
    nakletmek istiyorum: Bu adamcağızın ilk yedi çocuğu
    AHMED KALKAN
    ~ 100~
    doğumlarının 17. gününde boğulup ölmüşler. Sonunda, ağzı
    duâlı bir hoca efendiye bir şeyler yazdırmış ve artık sekizinciden
    itibaren çocukları yaşamaya başlamış...
    Nasıl şimdi, Avrupa ve Rusya’da görünmeyen kuvvetleri
    haberleşme gibi bir kısım hizmetlerde istihdam etmeye başlamışlarsa,
    büyük ihtimal ilerde de cinnî hastalıklara karşı
    duâ ve benzeri tedavi yollarını kullanır hale gelecekler, hattâ,
    belki de cinlerle tedavi popülerlik kazanıp, üniversitelerde
    ayrı bir kürsüye bile kavuşacaktır. Bugün bile ülser tedavisinde
    telkin yolunu kullanan hekimler var; ayrıca mûsikî
    dinletip, hastanın moralini yükseltmekle tedavi denemeleri
    de yapılıyor. Bütün bunlar ruhun varlığını ve tedavide bile
    ma’nânın ne derece önemli olduğunu göstermektedir. O halde,
    şuurlu habis ruhların ve hastalıklara yol açan cinlerin
    mevcudiyetlerini inkârda ne ma’nâ var?!127
    Kur’an’da ve hadislerde mecazın olduğunu kabul
    etmeyen başta selefîler ve bazılarının kaynaklardan
    yola çıksa bile dini yanlış anlamalarına bir
    örnektir şeytanın insan kanında dolaştığı hadisinin
    gerçek anlamda yorumlanması. Şeytan insan
    kanında, insan damarında niye dolaşsın? Önce, bu
    sözün vürud sebebini değerlendirelim:
    Rasûlüllah (s.a.s.) Efendimiz’in zevcesi Safiye
    (r.a.), itikâfta bulunan Rasûlüllah’ı ziyarete gelmiş,
    yemek getirmiş ve geceleyin ikisi birlikte dışarı
    çıkmışlardı
    ki, Rasûlüllah (s.a.s.) onu evine kadar
    götürmek istiyordu. Derken yolda
    Ensar’dan iki
    127 Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, Ruh-Melek-Cin ve Şeytan, Cin ve Şeytanların
    Hususiyetleri, https://darulkitap.kuranikerimde.com/kulliyatlar/fgulenkulliyati/Kitap/Kitap/
    Inancin_Golgesinde_1/2_ruh_melek_cin_ve_seytan/07_melek_cin_ve_seytanlarin_hususiyetleri.
    htm
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 101~
    adamla karşılaştı. Onlardan birisi Üseyd b. Hudayr,
    diğeri de Abbad b. Bişr’di. Onlar Rasûlullah’ı
    görünce oradan
    süratle ayrılmaya koyuldular.
    Rasûlüllah onlara seslenerek: “Biraz yavaş olun!
    Bu yanımdaki kadın Safiye bint Hay’dir.” O iki
    adam “Sübhânallah yâ Rasûlallah! (Senin hakkında
    şüphe mi ederiz?)” dediler. Rasûlüllah (s.a.s.)
    şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki şeytan, Âdemoğlunun
    kan kanalından (damarlarından) girer (şeytan insanın
    bedeninde kanın dolaştığı gibi dolaşır). O bakımdan
    şeytanın sizin kalbinize bir şey, bir şer atıp
    fısıldamasından endişe ettim.”128
    Böyle bir ortamda söylenen bu sözün bir teşbih
    olduğu, mecazî anlamda söylendiği hiç tartışma
    götürür mü?
    Kadı Iyâz gibi birkaç âlim, bu ve benzeri hadisleri zahirine
    göre mânâlandırmışlar ve Allah’ın şeytana insanın
    damarlarında
    dolaşacak gücü verdiğini ileri sürmüşlerdir.
    Ancak diğer âlimler de bu ifâdede bir benzetmenin söz konusu
    olduğunu söyleyerek, nasıl ki kan insan vücûdundan
    ayrılmaz ise, şeytan da insanı
    saptırmak maksadıyla vesvese
    vermekten geri kalmaz ve asla insandan ayrılmaz, demişlerdir.
    Hadiste zâhirî anlam değil, bir teşbih kasdedildiğini,
    başka bir ihtimal olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    128 Buhârî, Bed’u’l-Halk 11, Hums 4, Ahkâm 21, Edeb 121, Mevakît 22, İtikâf 8, 11,
    Fezâilu’s-sahâbe 5; Müslim, Selâm 23-24, Mesâcid 224, Fezâilu’s-sahâbe 29, 34; Ebû Dâvud,
    Savm 79, h. no: 2470; İbn Mâce, Sıyâm 65, h. no: 1179; Ahmed bin Hanbel, III/156,
    285; VI/337
    AHMED KALKAN
    ~ 102~
    Peygamber Efendimiz mescidin dışına kadar eşlik etmiştir
    hanımına. Bu esnada iki sahabi de oradan geçmektedir.
    Peygamber’i (s.a.s.) görürler, yanında bir hanım vardır…
    Ancak hanım nikâb içerisinde olduğu için tanınmamaktadır.
    Sahabelerin gönüllerinden ne geçer ne geçmez
    bilinmez ama hızla yüzlerini çevirir ve görmezlikten gelerek
    yollarına devam etmek isterler.
    Zan, gerçeğe dayanmayan, kesinliği ispatlanmamış ihtimaller
    üzerine hüküm vermektir. Sû-i zan (kötü zannetmek)
    ise insanın, birisi hakkında kesin bir bilgiye dayanmadığı
    halde kötü düşüncelere sahip olmasına denir. Kötü
    zan, şeytan tarafından insanın içine atılmış bir düşüncedir
    ve sözlerin en yalanıdır.
    Karşılarındaki bir Peygamberdir. Canlarını, mallarını,
    dünya ve ukbâlarını teslim ettikleri Peygamber… Ama “Şeytan
    da insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşmaktadır.”
    Yani insanların zaaflarından yararlanarak kalplerine
    vesvese vermekte ve onları sû-i zanna sürüklemektedir…
    Ancak buradan ‘başkaları için sû-i zan edilebilir’ diye bir
    anlam çıkarılmamalıdır. Allah Rasûlü (s.a.s.) “Sû-i zandan
    çekininiz. Çünkü sû-i zan sözlerin en yalanıdır. Birbirinizin
    eksikliğini görmeye ve işitmeye çalışmayınız. Birbirinizin
    özel hayatını araştırmayınız. Menfaatte bencillik yapmayınız.
    Hasetleşmeyiniz. Birbirinize nefret etmeyiniz. Birbirinize
    arka dönmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Hepiniz kardeşler
    olunuz.”129 buyurmaktadır. Peki, bu nasıl olacak? Gerekirse
    kulaklarımızı tıkayacağız, ama Müslüman kardeşimiz
    hakkındaki olumsuz sözlere kulak vermeyeceğiz; gözlerimizi
    yumacağız, ama kardeşimizin olumsuz yönlerini
    129 Müslim
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 103~
    araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacağız. İnsanlar
    hakkında onların bir sözüne, bir haline, bir hareketine
    dayanarak peşin hüküm vermeyecek, sû-i zanda bulunup
    gönlümüzü kirletmeyeceğiz.
    Örneğin telefonda konuşurken, olur ya, birden ses kesiliverir
    ve telefon kapanır. Bizi hemen bir zan kaplar: ‘Acaba
    telefonu bilerek mi kapattı? Yoksa benimle konuşmak istemiyor
    mu?’ Hâlbuki kontörünün veya şarjının bitebileceği
    ihtimali de vardır. Biz bardağın hep boş tarafını görmeyi
    tercih ederiz. Kardeşimiz için hüsn-i zanda bulunmak esasında
    hiç de zor değildir. Ama hadiste belirtiyor ya; ‘Şeytan,
    insanın damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.’ İşte şeytan
    için bir fırsat çıkmıştır ve insanın zayıf bir ânını yakalamıştır.
    Sonra verip veriştirmeye başlarız… Unutulmamalıdır
    ki takva ve güzel ahlak sahibi olmamız, haram kılınmış
    şeylerden yalnızca fiiliyatta kaçınmakla değil, onları gönlümüzden
    bile geçirmemekle mümkündür.
    Kimsenin hakkında kötü düşünmeyeceğimiz gibi, kimsenin
    de bizim hakkımızda kötü düşünmesine fırsat vermeyeceğiz.
    Kötü ve şüpheli düşüncelere sevk edici fiillerden
    uzak duracağız. Peygamber (s.a.s.) de öyle yapmamış
    mıdır? Hanımı Hz. Safiyye’yi yolcularken yanlarından gelip
    geçen sahabelere içlerinden bir şey geçebilir endişesiyle
    ‘olduğunuz yerde kalın’ diye emrediyor ve sonra da Safiyye
    annemizin yüzünü açarak ‘Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir’
    yani ‘bir başkası değildir’ diyor ve böylece sû-i zan
    kapısını kapatıyor.
    İşte biz de bu anlayıştan hareketle söz ve davranışlarımızın
    sağa sola çekilip yanlış yorumlanmasına meydan
    vermemeli, insanları zan altında bırakmamalıyız. Ve
    AHMED KALKAN
    ~ 104~
    unutmamalıyız ki, günaha girmemekle mükellef olduğumuz
    kadar başkalarını da günaha sokmamakla mükellefiz.
    CINLERIN ZARARI, ÇARPMASI
    Cinlerin insanlara zarar verebileceği, çarpacağı,
    büyü yaparak cinler vasıtasıyla diğer insanların
    etki altına alınıp istenilen yöne sevkedileceği, öldürülebileceği,
    hastalandırılabileceği, hayvan şekline
    dönüştürülebileceği iddiaları, câhiliye döneminin
    birtakım yanlış kanaatleri olmalıdır. Bize göre, günümüzde
    bazı bilim dallarınca da kullanılan hipnoz
    vs. yollarla telkin, iknâ, şartlandırma, beyin
    yıkama durumları hâriç bir insanın irâdesinin etki
    altına alınması söz konusu değildir. Bir insan, bir
    konuda şu ya da bu yolla iknâ olabilir, etki altında
    kalabilir, ama attığı her adımda, her davranışında
    cüz’î irâdesini kullanması söz konusudur. Deli değilse,
    irâdesini kullandığı şeylerden de sorumludur.
    Çünkü Allah, irâdesini hayır ya da şerde kullanmakta
    serbest bırakmış, insanın davranışlarından
    sorumlu tutulacağını bildirmiştir. Ayrıca bir insanın
    hipnoz vs. yollarla devamlı bir sûrette telkin
    altında tutulup, başkasının emri altına girmesi de
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 105~
    mümkün değildir. Çünkü bu durum, bir nevi uyku
    halidir. Bir kimseyi irâdesi dışında hipnotize etmek
    de mümkün değildir.130 Bu sebeple de cinlerle irtibat
    kurarak ya da onları emri altına alarak, başkalarını
    öldürecek, eşinden boşattıracak ya da birisini
    istemediği bir kimseye âşık edecek davranışları
    yaptırtabilmek, mümkün değildir.
    Bu iddialarda bulunanlar, ilgili şahısla doğrudan irtibatta
    bulunup onlara söz vs. yollarla telkinde bulunmuyorlar.
    Yazdıkları birtakım muskalarla ya da yaptırdıkları birtakım
    hurâfe mahsûlü, Bâbil, Âsur, Süryânî kalıntısı büyülerle
    hedef şahsı etki altına alabildiklerini ileri sürüyorlar. Bu
    iddialarını desteklemek için de cinleri kullandıklarını, onların
    kendi emirleri altında bulunduğunu iddia ediyorlar.
    Cinlerin insanların emrine girmeleri mümkün olmadığına
    göre, geriye bu iddiada bulunan sihirbaz ve büyücülerin
    cinler ve şeytanlarla dost olmaları kalıyor. Bu durumda, bu
    tür kimselerin cin ve şeytanlarla irtibat kurduklarını kabul
    etsek bile, başka insanları hasta ettirip hatta öldürebileceklerini,
    onları tesir altına alıp istedikleri her şeyi yaptırabileceklerini
    kabul etmek mümkün değildir. Çünkü hayat
    veren ve öldüren yegâne güç Allah’tır. Bunlar O’na mahsus
    fiillerdir.131
    Cin ya da şeytanların bu konuda bir gücü ve fonksiyonu
    yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın
    üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz.
    Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır”132 buyurarak bu
    130 Tahir Örs Özakkaş, Gerçeğin Dirilişine Kapı Hipnoz, s. 158/159
    131 Bkz. 2/Bakara, 258; 15/Hıcr, 23
    132 15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    AHMED KALKAN
    ~ 106~
    hususa işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya da şeytanların
    insanlar üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan
    saptırıp azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek,
    Allah’ın kendilerine buğzetmesini temin etmek için kalplerine
    vesvese vermek, kötü telkinlerde bulunmaktır. Bu açıdan
    cin şeytanları ile, insan şeytanları aynı görevi yapmakta,
    her iki grup da telkin yoluyla insanları etkilemeye, tesir
    altına alıp kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara
    vesvese verdiği, onların insanın gönlüne getirdiği bu
    vesveselerin, gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından
    Allah’a sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir.133
    Nâs sûresinde ise bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “De ki:
    ‘İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese
    veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların İlâhı, insanların
    Hükümrânı ve insanların Rabbi olan Allah’a sığınırım.”
    134
    Yine Kur’an, şeytanın kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda
    şöyle diyeceğini haber vermektedir: “İş olup bitince şeytan;
    ‘doğrusu Allah size gerçek vaad etti. Ben de vaad ettim, ama
    sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum, musallat
    olmam da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde
    beni değil; kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz
    de beni kurtaramazsınız. Beni Allah’a şirk/ortak koşmanızı
    daha önce kabul etmemiştim. Doğrusu zâlimlere can yakıcı
    bir azap vardır’ der.”135
    Yine bu konuda: “Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız
    Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat olması
    yoktur. Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler
    ve Allah’a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları
    133 6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36
    134 114/Nâs, 1-6
    135 14/İbrâhim, 22
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 107~
    kandırabilir).”136 buyurulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların
    telkin ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost
    edinen günahkâr kimselerin kapılabileceğini anlıyoruz. İster
    büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin, ister cin
    ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne
    vesvese vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın
    dostudur. Ona dost olanın da şu veya bu zorlamayla değil;
    yukarıdaki âyette137 kendisinin de itiraf ettiği gibi özgür
    arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı
    açıktır.
    Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu
    yine büyücü vs. değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır.
    Sihirbazın sorumluluğu ayrı bir konudur. O zaman ister
    nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir yaparak,
    isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya
    da sihirbazların şerrinden Allah’a sığınmak gerekir. Cin ya
    da insan şeytanlarının şerri de, insanlara vesvese vermesi,
    kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara yanlış ve zararlı
    hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır.
    Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin
    çoğunun, cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara
    etkili olabileceklerini söylediklerini kaydetmektedir.138
    İnsan şeytanlarının telkin vs. yollarla, medyayı kullanarak,
    ya da ferdî hareket ederek, kişide, âilede, toplumda nasıl
    tahribat yapabildiklerini yukarıda açıklamaya çalıştık.
    Eski sihirbazların daha dar imkânlarla hakkı bâtıl, bâtılı
    hak göstererek küfrü yaymaya, hâkim kılmaya çalıştıkları
    gibi, günümüzde de daha geniş çapta insanları telkin altına
    alıp gözlerini boyayarak, beyinlerini yıkayarak, hakkı bâtıl,
    136 16/Nahl, 99-100
    137 14/İbrâhim, 22
    138 Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin Maddesi,
    8/9
    AHMED KALKAN
    ~ 108~
    bâtılı hak gösterip şerri, fitne ve fesâdı hâkim kılmaya çalışan
    modern büyücü ve sihirbazlar vardır. Bunların zarar ve
    etkisinden korunmak için Allah’ın yardımını dilemek, O’na
    sığınmaktan başka çare yoktur. O zaman, eski sihirbazların
    da, yeni büyücülerin de, şeytanların da başvurdukları
    yol “telkin”dir ve hedefleri de insanları şirk ve küfre düşürmek,
    ahlâksızlığa ve çirkin bir hayata sevketmektir.
    Buraya kadar saydığımız şu hususların şerrinden
    Yüce Yaratıcı’ya sığınılmasını gerektirecek büyük
    felâketler olduğu açıktır. İnsanoğlu bu felâketlere,
    bu acı sonuçlara kendisini insan ya da cin
    şeytanlarının telkinlerine teslim etmesi, irâdesini
    bu yönde kullanması sebebiyle uğramaktadır. O
    halde kişi, suçu büyücü ve sihirbazda, şeytan ya da
    cinde değil; kendisinde aramalıdır. Tarih boyunca
    Cenâb-ı Hakk’ın bu konudaki Sünnetinin, sihrin
    iptal edilmesi (tesirsiz bırakılması), büyücülerin
    perişan ve mağlûp edilmesi şeklinde tecellî ettiğini
    hatırdan çıkarmamak gerekir.139 Nitekim Kur’ân-ı
    Kerim’de bu konuda, “büyücü nereden gelirse gelsin,
    başarı kazanamaz.”140; “Sihirbazlar gelince
    Mûsâ onlara, ‘atacağınızı atın’ dedi. Attıklarında
    Mûsâ ‘Yaptığınız sihirdir, fakat Allah onu
    boşa çıkaracaktır. Allah fesatçıların/bozguncuların
    işini elbette düzeltmez. Suçlular/günahkârlar
    139 F. Râzi, T. Kebir, 3/273
    140 20/Tâhâ, 69
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 109~
    istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir’
    dedi.”141 buyurulmaktadır.
    ŞEYTAN İNSANLARA ZARAR VEREBILIR MI?
    VERIRSE NASIL VERIR?
    Kur’an’da çok net ifade edilen âyetlerden de anlaşılacağı
    gibi, cin şeytanlarının insan üzerinde zorlayıcı güçleri yoktur.
    Onlar sadece kötülüğe çağrıda bulunabilirler. Bu çağrıya
    uyup uymamak ise insanın kendi tercihidir. “Hepsini
    bir araya toplayacağı gün: ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu,
    (der), siz insanlarla çok uğraştınız.’ Onların, insan dostları
    derler ki: ‘Rabbimiz, birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin
    sürenin sonuna ulaştık.’ (Allah da) buyurur ki ‘Durağınız
    ateştir. Allah’ın, dile(yip affet)mesi hâriç, orada ebedi
    kalacaksınız.’ Şüphesiz Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir,
    bilendir.”142
    “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül
    eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Onun
    gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır
    (o, sadece onları etkileyebilir).”143
    “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürtüklerse,
    Allah’a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Allah’tan korkanlar,
    kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman
    düşünür, (gerçeği) görürler.”144
    141 10/Yûnus, 80-81
    142 6/En’âm, 128
    143 16/Nahl, 99-100
    144 7/A’râf, 200, 201
    AHMED KALKAN
    ~ 110~
    “Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İman
    edenlerden bir grup dışında hepsi ona uydular. Hâlbuki
    (İblis’in) onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. (Zaten
    İblis’e insanları baştan çıkarma izni vermişsek,) âhiretin
    varlığına (gerçekten) inananları ona şüphe ile bakanlardan
    kesin bir şekilde ayırt etmek için (vermişizdir). Çünkü Rabbin
    her şeyi görüp gözetendir.”145
    Cinler de insanlar gibi sorumlu varlıklar olarak
    yaratılmışlardır.146 Allah’a inanıp, O’na ibâdet eden, iyi amel
    sahibi olan cinler olduğu gibi; insanlara zarar vermek isteyen
    ve onları iman ve güzel amelden alıkoymaya çalışan
    kâfir cinler de vardır. Kur’ân-ı Kerim’de insan ve cinlerin
    şeytanlarından söz edilir: “İşte böylece biz her peygambere
    insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak
    için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi
    bunu yapamazlardı. O hâlde onları iftiralarıyla baş
    başa bırak.”147 Bu âyette işaret edildiği üzere şeytan işi amel
    işleyen cinlere şeytan denmektedir. Şeytanların başı olan
    İblîs’in cinlerden olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Hani
    biz meleklere, ‘Âdem için saygı ile eğilin’ demiştik de İblis’ten
    başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de
    Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve
    neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar
    sizin için birer düşmandırlar. Bu, zâlimler için ne kötü bir
    bedeldir!”148
    Genel olarak Kur’ân-ı Kerim’e, özel olarak da
    Türkçe meallerini zikrettiğimiz bu iki âyete bakıldığında
    şeytanların ve dolayısıyla cinlerin
    145 34/Sebe’, 20-21
    146 51/Zâriyât, 56
    147 6/En’âm, 112
    148 18/Kehf, 50
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 111~
    kötülerinin insanlara zarar vermek istemeleri öncelikle
    inanç ve amel bakımındandır. Zira Kur’an’a
    ve Hz. Peygamberin (s.a.s.) açıklamalarına bakıldığında
    şeytan ve şeytan işi ameller işleyen cinlerin
    düşmanlığı ancak insanları aldatmak ve kötülüğe
    teşvik etmek sûretiyle olmakta, maddî ve fizikî bir
    zarar vermeden söz edilmemektedir. Bunun için
    Yüce Allah, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü
    o, size apaçık bir düşmandır.”149 buyurmuştur.
    Burada şeytanın adımlarını izlememekten maksadın
    şeytanların ve cinlerin vesvesesine kapılarak
    kötü ameller işlememek olduğu açıktır. Kerim Kitabımızda
    şöyle buyrulmaktadır: “Doğrusu insanlardan
    bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı
    da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.”150 Bu
    âyette açıklandığı üzere cinlerin insanlara zarar
    vermesi Yüce Allah’ın açık ikazına rağmen insanların
    cinlere sığınıp onlarla iletişim kurma ve medet
    umma hevesleri yüzündendir.
    Bunun için Felak ve Nâs sûrelerinde bu duruma işaret
    edilerek insanların, cinlerin ve her türlü yaratığın şerrinden
    ve vesvesesinden her şeyin Rabbi olan Yüce Allah’a
    sığınmaları teşvik edilmiştir. Bu demektir ki gerçekten
    Allah’a iman edenler üzerinde şeytanların ve cinlerin
    149 2/Bakara, 208
    150 72/Cin, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 112~
    hâkimiyeti, bir baskı kurması ve zarar vermesi söz konusu
    değildir. Şeytanın ve cinlerden şeytanların hâkimiyeti ve
    zararı sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar
    için söz konusudur.151
    Bu bakımdan mü’minlerin cin ve insan şeytanlarının her
    türlü şerrinden, zarar vermesinden Allah’a sığınması ve
    onlardan korkmaması gerekir. Onlara hiçbir şekilde meyletmeyen
    ve iradesini sadece hak ve hakikat doğrultusunda
    kullanan kimseler ise cin ve şeytanlardan gelebilecek her
    türlü etki ve zarardan korunmuş olurlar.152
    ALLAH’TAN BAŞKASI FAYDA VEYA ZARAR
    VERECEK, ÖYLE MI?
    Tahtadan, ağaçtan, tunçtan, betondan putlar, heykeller,
    ruh, melek, cin ve insan; bir fayda veya zarara mâlik
    değildirler. Onların tümü fayda ve zarar dokunduramamakta
    eşittirler. Allah’ın izin vermediği hiçbir şey gerçekleşmez.
    O’nun takdir ettiğinden başkası olamaz. Olup bitenler,
    hep O’nun bilgisi dairesinde olup bitiyor.
    Allah’tan başka hiçbir şeyin mutlak anlamda bir fayda ve
    zarara gücü de yetmez. “Şayet Allah bana bir zarar dilerse
    onların gücü bunu gidermeye yetmez. Ya da bana merhamet
    etmeyi dilerse onlar O’nun rahmetini kesebilirler mi? De ki:
    Allah bana yeter. Tevekkül edenler O’na tevekkül ederler.”153;
    “De ki: ‘Allah’a karşı kim sizin için bir şeye güç yetirebilir?
    Şayet sizin için bir zarar veya fayda dilerse? Şüphesiz Allah,
    151 bk. 16/Nahl, 99-100
    152 Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı
    153 39/Zümer, 38
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 113~
    işlemekte olduklarınızdan haberdardır.”154
    “Şayet Allah sana bir zarar dokundurursa O’ndan başka
    onu giderecek kimse yoktur. Sana bir hayır da dilerse lütfünü
    geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine verir. O, ğafurdur,
    rahîmdir.”155
    İnsanlara ve cinlere verilen irade serbestisi, kendi cinslerinin
    dışında birbirlerine zarar verecek boyutta değildir.
    Her varlık, kendi boyutunda, kendi imtihanını vermektedir.
    Kâfir cinlerin, yani şeytanların insana ne tür zarar verebileceği
    Kur’an’da ayrıntılı olarak bildirilir. Ama, Kur’an’a göre
    cinler insanlardan daha üstün varlıklar değildir. Tam tersine,
    insanın şerefi, izzeti ve üstünlüğü kesindir. Yeryüzünün
    halifesi insandır.156 Cinlerin insan üzerine egemenlik kurması,
    insanları baskı altına almaları, onları istedikleri gibi
    yönetmeye ve yönlendirmeye kalkmaları, insanın “yeryüzünde
    halifeliği” makamına aykırıdır. Ahsen-i takvîm üzere
    yaratılan cinler değil, insanlardır.157 İnsan, özünde şeref
    yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran daha
    üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefinin kaynağını
    sezmezse, aşağılığa ve esarete düşer.158 Yeryüzündeki
    bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar
    onun hizmetine verilmiştir.159
    Allah’ın faziletli kıldık, üstün yaptık, ikram ettik dediği
    insandır, cin değil. O yüzden Allah’ın yücelttiği, daha üstün
    ve daha şerefli kıldığı varlık, kendisinden daha alt seviyedeki
    varlığın oyuncağı olmaz. Alt seviyedeki varlık ona
    musallat olup eline geçiremez, zihnini işgal edip ona eziyet
    154 48/Fetih, 11
    155 10/Yunus, 107
    156 Bkz. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165
    157 95/Tîn, 4
    158 Bkz. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tin, 4 - 5
    159 Bkz. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13
    AHMED KALKAN
    ~ 114~
    edip istediği rahatsızlıkları ona yükleyemez. Eğer bunları
    yapabiliyorsa, o zaman Allah’ın insanı daha üstün kılmasının
    bir anlamı olmaz.
    “Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize
    verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini
    görmez misiniz? İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi,
    bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında
    tartışmaya kalkışırlar.”160
    “Andolsun, Biz Âdemoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde
    (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık
    ve yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”161
    “O (Allah) ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”
    162
    “O (Allah) göklerde ve yerde ne varsa hepsini size (hizmet
    için) boyun eğdirmiştir. Elbette burada düşünen topluluklar
    (insanlar) için birtakım ibretler vardır.” 163
    Zarar, Allah’ın koyduğu fıtrî kanunlara karşı
    hareket ettikçe insanın başına gelecek bir sonuçtur.
    Fayda da sünnetullah denilen bu kanunlara uygun
    davranmanın neticesidir. Yüce Allah, yürürlükteki
    kanunun sonucu bir zarar sana dokundurursa,
    sünnetine tâbi olmaktan başka onu giderecek bir
    160 31/Lokman, 20
    161 17/İsrâ, 70
    162 Bakara: 2/29
    163 Câsiye: 45/13
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 115~
    güç yoktur. Biliniyorsa şayet, hayırlı sonuçların
    sebeplerini terketmek zarara sebebiyet teşkil eder.
    Kanun uyarınca hareket etmen sonucu Yüce Allah,
    sana bir iyilik dokundurursa, O’nun yarattıklarından
    hiç kimse senden bu iyiliği çeviremez. Bu sebepler
    onun genel dileyişine ve eşyaya yerleştirdiği
    sünnetine uydukları oranda kullarından dilediğine
    verdiği bir fazilettir. Hiç kimse, Allah istemediği
    müddetçe bir zararı gidermeye muktedir değildir.
    “De ki, iddia ettiklerinizi çağırın, sizden bir
    zararı gidermeye ve değiştirmeye güçleri yetmez.”164
    Kullarının kaderine mutlak egemen olan Allah’tan
    başka hiçbir kimse bir zararı gidermeye ve
    onu değiştirmeye güç yetiremez. O her şeyin Rabbi,
    Yaratıcısıdır ve her şey O’nun elindedir. “Kendilerine
    bir fayda ve zarara güçleri yetmeyenleri, Allah’tan
    başka dostlar mı edinirsiniz?...”165
    İnsan niçin Allah’tan başkasını dost edinir?
    Yaşamakla emrolunduğu İslâm’a muhalefet etmek sûretiyle
    Allah’ın yasakladığı şirkin girdabına neden düşer?
    Bunun sebebi dünya hayatında bir faydayı elde etmek ve
    164 17/İsra, 56
    165 13/Ra’d, 16
    AHMED KALKAN
    ~ 116~
    bir zararı uzaklaştırmak mıdır?
    Zarar anında insanların yardımını ummak ya da bollukta
    insanların faydasını beklemek midir?
    Oysa bunların tümü Allah’ın elindedir. Sebepler üzerindeki
    mutlak güç Allah’ındır. Aynı zamanda O, kulları üzerinde
    kahredici güce sahiptir. Vermenin ve men etmenin
    hikmeti ve bilgisi O’nun yanındadır.
    İster kendi halinde birisi olsun, ister zâlim, tâğut gibi
    birisi; hiç kimsenin şirk, haram ve fesat işlemeye, herhangi
    bir şerri yapmaya ihtiyacı yoktur aslında. Akl-ı selim, zarar
    ve faydanın Allah’tan geldiğini kabul eder.
    İbn Abbas (r.a) şöyle der: “Bir gün Rasûllullah’ın
    (s.a.s.) arkasında yürüyordum. Bana dedi ki;
    “Ey delikanlı, sana bazı sözler öğreteceğim. Onları
    koru ki, Allah seni korusun. Koru ki, Allah’ı yanında
    bulursun. Bir şey istediğin zaman, Allah’tan
    iste. Yardım dilediğin zaman, Allah’tan dile. Şunu
    bil ki, şayet bütün ümmet, sana bir yarar dokundurmak
    için bir araya gelseler, Allah’ın senin için
    yazdığının dışında bir yarar dokunduramazlar.
    Aynı şekilde, sana bir zarar vermek için toplansalar,
    Allah’ın senin için yazdığından başka bir zarar
    veremezler.” 166
    166 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 117~
    ŞEYTANIN ZARAR VEREMEYECEĞI KIMSELER
    Şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de
    Kur’an’da şöyle belirtilmiştir:
    “Şeytan seni dürtecek olursa Allah’a sığın, doğrusu O işitir
    ve bilir. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından
    bir vesveseye uğrayınca, Allah’ı zikrederler ve hemen
    gerçeği görürler.”167
    “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a
    sığın. Doğrusu şeytanın, iman edenler ve yalnız Rablerine
    güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu (hâkimiyeti,
    musallat olması) sadece, onu dost edinenler ve Allah’a
    şirk koşanlar üzerindedir.”168
    Allah’ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini, şeytan, bizzat
    kendisi de itiraf etmiştir.169
    Âyetlerden de anlaşılıyor ki, Allah’a içtenlikle iman ederek
    ibâdet eden insanlar üzerinde, tabanca kurşununa karşı
    çelik yelek giyilmiş gibi şeytanın hiçbir etkisi olamamaktadır.
    Allah’a iman edip emirlerine uyan ve Peygamberimiz’in
    (s.a.s.) gösterdiği yoldan giden kişiler, şeytana galip
    gelmişler demektir. O halde, şeytana boyun eğmemenin tek
    yolu, Allah’a samimi olarak inanmak ve ibâdetleri tam yapmak,
    Peygamber’in gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. Her
    işimize başlarken de şeytandan Allah’a sığınıp, Allah’ın ismini
    anmalı; “besmele” ile başlamalıyız.
    167 7/A’râf, 200-201
    168 16/Nahl, 98-100
    169 15/Hıcr, 28-43; 17/İsrâ, 61
    AHMED KALKAN
    ~ 118~
    ALLAH’TAN KORKANLAR, CINLERDEN VE
    CINCILERDEN KORKMAZLAR!
    Haşyet, takvâ gibi insanın ihtiyacı olan güzel korkular,
    kişiyi daima Allah’ın rızâsını aramaya, nehyettiği hususları
    terk etmeye ve emrettiği hususları yapmaya sevk eder.
    Bundan dolayı Allah’tan, O’nun azâbınden korkmak, Allah’a
    iman hususunda bir rükün sayılmaktadır. “...Eğer mü’min
    iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!”170; “İman edip
    sâlih amel işleyenlere gelince, onlar halkın en hayırlısıdır.
    Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar
    akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir.
    Allah kendilerinden râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı
    olmuştur. Bunlar hep Rabbinden korkan, O’na saygı gösterenler
    içindir.”171
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ancak Allah’tan ve kıyâmetten
    korkanları korkutup uyararak onların uyanmasını sağlayabileceği172;
    Kitab’ın Allah’tan korkanlara öğüt olarak indirildiği
    ve Allah’tan korkanların öğüt alacakları haber verilerek,
    haşyet ile iman arasındaki bağ belirtilerek açıklanır.
    173 Mü’minlerin, Rablerinden korku duydukları174; bu
    haşyetle iman gereği titremekte oldukları bildirilir.175
    Bu, görülmeyen bir Rab’den olan korkudur ve korkuyu, ancak,
    ilim sahiplerinin duyabilecekleri haber verilmiştir.176
    Haşyet duymamak ise, ancak, kalbi hasta olanlar için söz
    konusudur.177 O yüzden Allah’tan korkmayanın imanı
    yoktur. Bütün peygamberler, insanları Allah’a imana
    170 3/Âl-i İmrân, 175
    171 98/Beyyine, 7-8
    172 36/Yâsin, 11; 79/Nâziât, 45
    173 20/Tâhâ, 3; 87/A’lâ, 10
    174 13/Ra’d, 21
    175 21/Enbiyâ, 25; 23/Mü’minûn, 57
    176 21/Enbiyâ, 49; 35/Fâtır, 18; 50/Kaf, 33
    177 5/Mâide, 52
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 119~
    ve tevhide çağırırken, daha ilk mesajlarında Allah’tan
    korkmaya çağırmışlardır. Örnek olarak Hz. Nûh, kavmine
    şu dâvetle seslenmiştir: “(Allah’a karşı gelmekten korkmaz
    ve) sakınmaz mısınız (ittika)? Bilin ki ben size gönderilmiş
    güvenilir bir rasûlüm/elçiyim. Artık Allah’tan korkun, Allah’a
    karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”178; “Andolsun
    ki Nûh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim! dedi, Allah’a
    ibâdet/kulluk edin; O’ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ (Allah’tan)
    korkup sakınmaz mısınız?”179
    Korku-tevhid ilişkisini anlatması açısından şu âyet çok
    mânidardır: “Allah buyurdu ki: İki ilâh edinmeyin! O, ancak
    bir İlâhtır; yalnız Benden korkun! Göklerde ve yerde ne varsa,
    O’nundur. Din de sürekli olarak yalnız O’nundur. Hâlâ Allah’tan
    başkasından mı korkuyorsunuz?”180
    Haşyet ve Allah’a, âhirete iman; namaz ve zekât ile birlikte,
    181 yine ittika ile birlikte haşyet, Allah’a ve Peygamber’e
    itaatin yanı başında anılabilecek ölçüde önemli bir tutumdur.
    182 Kitap, Allah’tan gereği gibi korkanları ürpertir;183 onlar
    insanlardan değil, Allah’tan korkmanın uygunluğunun184
    ve gerekliliğinin185 idrâki içinde bulunmakla, tebliğ sırasında
    insanlardan çekinmezler.186
    178 26/Şuarâ, 106-108
    179 23/Mü’minûn, 23
    180 16/Nahl, 51-52
    181 9/Tevbe, 18
    182 24/Nûr, 52
    183 39/Zümer, 23
    184 33/Ahzâb, 37
    185 5/Mâide, 3
    186 33/Ahzâb, 39
    AHMED KALKAN
    ~ 120~
    ŞIRK, BÜTÜN YANLIŞ KORKULARIN KAYNAĞIDIR
    Tevhid inancı, emniyet ve huzurun kaynaklandığı
    bir güç ve kuvvet olduğu gibi; şirk de korku
    ve kuruntuların, vehim ve stresin, çeşitli fobilerin
    kaynağıdır. Hurâfelerden, çeşitli evhâm ve kuruntulardan,
    uğursuzluk anlayışından ve cinlerden,
    onların içine girip kendisine zarar vermesinden
    korkar durur müşrik. Ve onları çıkar için korkutur
    durur bazı cinciler ve cin çıkardığını iddia edenler.
    Ölüm, müşrik ve kâfir için, sevdiği her şeyin bittiği
    ve yok olmak demek olduğu için çok korkunç ve
    ürkütücü bir olaydır. Şirk ortamlarında, ortada bir
    sebep yokken korku, uğursuzluk görüşü ve evhâma
    kapılma gibi rûhî ve mânevî hastalıklar, insanda
    çokça ortaya çıkar. Yoksa, bunların sebebi cin filan
    değil, cinlik yapan İslâm dışı düzen, cahiliyye
    ortamı ve cincilik yapan korkutuculardır.
    Allah Kimlerin Kalbine Korku Salar? “Hakkında hiçbir
    delil indirmediği şeyi, Allah’a şirk/ortak koşmalarından
    ötürü, kâfirlerin/inkâr edenlerin kalbine korku salacağız.”187
    Bu âyet, Allah’a inanmanın verdiği moral gücünden yoksun
    olanların kalplerini korku sâracağını ifade etmektedir. Kalbin
    huzur ve mutluluğu ise, Allah’a iman ve O’na ibâdet/
    zikir ile mümkün olur.188 Hidâyete tâbi olanlara, yani iman
    edip sâlih amel işleyenlere korku ve üzüntü yoktur.189
    187 3/Âl-i İmrân, 151
    188 13/Ra’d, 28
    189 2/Bakara, 38, 62
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 121~
    Vehim, stres, bunalım, fobi gibi her çeşidinin bolca
    örneklerini gördüğümüz çağdaş hastalıklar, çoğunlukla
    kaynağını korku damarından almaktadır. Kontrolden
    çıkmış ve sürati ayarlanamamış korku aracının, içindeki insanı
    götüreceği dünya durakları bunlar olduğu gibi, ondan
    sonrası daha da korkunç olacaktır. Fıtrî olan insandaki korku
    hissi, aslında hayatın koruyucu bir zırhı ve takvâ boyutu
    ile cennete götüren füze iken; imanla, akıl, şuur ve irâde ile
    kontrol edilememişse, hayatı tahrib eden bir musîbete dönüşecek
    ve insanı cehenneme götürecektir. Yanlış ve yersiz
    korku, insanı her iki dünyada da rezil edecek; Takvâ, huşû
    ve haşyet kelimeleri ile ifade edilen Allah korkusu ise dünyada
    izzet, kahramanlık, gazilik ve şehidlik gibi rütbeler;
    âhirette de bir değil, iki cennet190 sahibi kılacaktır.
    Sevgili dostum Ferit Aydın Hoca’dan bir alıntı yapayım:
    “Büyü ve korku dini, büyü ve korkuyu din gibi önemsemek
    demek olan Fetişizme kapılan insanlar (fetişistler), ilkel insanlardır.
    Korkup ürktükleri hayvanlara, canavarlara ve
    tabiat güçlerine, onların şerrinden korunmak için büyü diyebileceğimiz
    bazı araçlara başvurmaktadırlar. Bu araçlar
    onlara göre kurtarıcı birer çaredir. Şirkin en rezil görüntülerinden
    biri de bu fetişist inanışlardır. Onu, uygar ve eğitimli
    insandan ayıran en karakteristik psikolojik özellik budur.
    İşte ilkel insanın maddî olmayan imajlara karşı duyguları
    ve değer yargıları da büyük ölçüde tabiat olaylarının yönlendirdiği
    bu psikolojinin ürünüdür. Uygar insan, ilkel insan
    gibi zaman zaman korkulu anlar yaşasa bile risklere karşı
    daha akılcı yollara başvurur. Din onun için riskleri önlemede
    öncelikli bir araç değil, bilakis yaratıcıya karşı sırf kulluk
    amacını taşır. İşte ilkel insandan uygar insana, din kavramının
    yüklendiği anlam ve değer farkı budur. Örneğin idam
    190 55/Rahmân, 46
    AHMED KALKAN
    ~ 122~
    sehpasındaki bir mü’min, kutsal metinlerden bir şeyler okuyup
    üzerine üflediği, ya da iki rekât namaz kıldığı takdirde,
    burun buruna gelmiş olduğu (mukadder) bir ölüm tehlikesinden
    bu sayede kurtulacağına ihtimal vermez. Yani Allah
    (c.c.) dilememişse ibâdet yaparak ya da bu anlamda çeşitli
    rûhâni eylemlerde bulunarak bir şerri üzerinden defedemeyeceğine
    inanır. Buna rağmen sırf Allah’ın huzuruna imanla
    gitmek için yine duâ eder. Çünkü Allah’a kesin sûrette iman
    eden insanın temel amacı şu veya bu belâdan kurtulmak değil,
    bilakis Allah’a kul olmak ve kâmil bir imanla âhiret âlemine
    intikal etmektir. Zira ebedî mutluluğun şartı dünyevî
    felaketlerden kurtulmak değil, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır.
    İlkel insana gelince o, yaptığı bir büyü ile, örneğin
    bir vahşi hayvan saldırısına (veya cinin musallat olmasına)
    karşı kendini sağlama almış olduğuna inanır.
    Fetişizm, çok ilkel bir şirk türüdür. Dolayısıyla müşrik kişi,
    eğer herhangi bir şeyi bilinçle, Allah Teâlâ’nın kâinât üzerindeki
    egemenliğini etkileyici veya O’nun egemenliğinden bağımsız
    bir güç olarak görüyor -bu nedenle- o şeyden korkuyorsa,
    bunu, ister bağımsız bir din adı altında, ister bir tören
    olarak, isterse bir büyü veya herhangi bir eylem olarak icra
    etsin, bunun adı şirktir. Bu bakımdan fetişist insan müşriktir.”
    191 Burada anlatılan fetişizmle cinlerden korku arasında
    nice benzer yönler bulmak mümkündür.
    Kur’an, bütün duygularımıza istikamet gösterir,
    meşrû ve faydalı hedeflere yönlendirir. Aynı zamanda
    ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan koruyarak onların itidâlde
    kullanılmasını öğütler. Korku duygusu için de bunlar geçerlidir.
    Kur’an, insan fıtratındaki korku hissini yönlendirerek,
    bu duyguyu her çeşit sahte, sapık, yanlış ve boş hedeflerden
    191 Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, s. 138
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 123~
    alıkoymaya çağırır. Sonra da doğru hedef göstererek, bu
    duygumuzu esas korkulması ve sığınılması gereken Yüce
    Allah’a bağlar. İnsandaki korku hissi iyi yönlendirilmezse
    veya asıl korkulması gereken makam olan Allah’tan hakkıyla
    korkulmazsa; insanın hayatındaki denge bozulduğu gibi,
    kişi, bir sürü sahte otoriteye boyun eğmek zorunda kalır.
    İnsan, tarih boyunca böylesine lüzumsuz ve yanlış korkular
    yüzünden sayısız tanrı icat etmiştir. Doğa güçlerinden
    korkmuş, ateşi, gökleri, karanlıkları; firavunlardan ve diktatörlerden
    korkmuş, onları; açlıktan korkmuş, ekmek ve
    maaş verenleri; yalnızlık ve sahipsizlikten korkmuş, putları
    veya cinlerden korkmuş, üfürükçüleri veya cinleri ilâh
    edinmiştir. Bu lüzumsuz korkular yüzünden insanoğlu, sığınılacak
    kucaklar aramış, ancak çoğu zaman sığındığı kucaklar
    kendisi için tehlikeli ve zararlı olmuştur. Denize düşmüş,
    kurtarıcı diye yılana sarılmıştır.
    İnsan, Allah’ın dışında başka şeylerden gerçek
    anlamıyla korkarsa, korktuğu çoğunlukla başına
    gelir; Allah korktuğu şeyi veya kimseyi ona musallat
    eder. Bu, yanlış korkunun dünyadaki zararlarındandır.
    Cinden çok korkan kimse, sanki içinde
    cin varmış gibi hisseder ve bu korkudan ancak cinciler
    ve cin çıkardığını iddia edenler yararlanır.
    Zâlim müstekbirler, tarih boyunca tedhiş, zulüm,
    baskı gibi şiddetli korkutma araçlarını etkili
    bir silâh olarak kullanıp halklarını istedikleri
    gibi yönlendirebilmişlerdir. Bu günkü üfürükçüler
    AHMED KALKAN
    ~ 124~
    dünyasında da temelde pek farklılık yoktur; sadece
    yöntem ve araçlar daha farklı şekillerde insandaki
    korku hissine kendi çıkarları çerçevesinde yön
    vermektedir. İslâm, insanı yersiz korkuların elinde
    esir olmaktan kurtarabilmek için, sadece Allah’tan
    korkmayı esas almış, ruhlarda bu anlayışı yerleştirmeye
    çalışmıştır. Allah korkusunun gereği gibi
    yerleştiği kalplerde başka kimselerden ve herhangi
    bir şeyden korku olmaz. Ne cinlerden korkar bir
    mü’min, ne cincilerden. Mü’minde dünyevî korkular,
    gerçek korku değil; mecâzîdir, bir çeşit tedbirden
    ibarettir. Mü’min bilir ve inanır ki, Allah kendisini
    korku ile imtihan etmektedir.192 Kimlerin ve
    nelerin korkusunu ne oranda kalbine yerleştireceği
    sınanmaktadır. Cinlerden, şeytanlardan mı korkuyor,
    Allah’tan mı?
    İnsanları takvâya, Allah’tan korkmaya çağırmaları
    ve başka her türlü korkudan uzaklaştırmaları
    gereken nice insan, üç kuruşluk para için
    insanlara cinleri korkunç varlıklar olarak sunmakta,
    “içine girer, sana olmadık şeyler yaptırır, hasta
    eder, çarpar çırpar…” diye onları korkutarak
    korkuları üzerinden rant elde etmeye çalışırlar.
    192 2/Bakara, 155
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 125~
    Rabbimiz imanla korku arasında bağ kuruyor:
    “İşte o şeytan, yalnız kendi dostlarını korkutabilir.
    (Veya şeytan, sizi kendi dostlarından korkutmaktadır.)
    Eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan
    korkmayın, Benden korkun.”193 Şeytanın korkuttuğu
    dostları olmamamız gerektiği gibi, şeytanın
    dostlarından korkuttuğu korkaklardan da olmamalıyız.
    Eğer iman etmiş isek sadece Allah’tan
    korkmamız gerekiyor. Hidâyete tâbi olanlara, yani
    iman edip sâlih amel işleyenlere korku ve üzüntü
    yoktur194 buyuruyor.
    Ama gerçek mü’min, sadece Allah’ın kulu olduğunun bilincindedir.
    Müşriklerin korktuğu korkunç diye takdim edilen
    cinler, bostan korkuluğu gibi gözükür müttakî mü’minin
    gözüne. Bende olmayan hastalıkları bana varmış gibi
    sunarak, bir de kendilerine göre başka bir kanıt göstererek
    “bak, sen büyünün etki ettiğine, cin çıkardığımıza inanmıyorsun;
    öyleyse içinde cin var” diyerek cinlik yapmaya
    kalkan cinciler! Hiçbirinizden korkmuyorum, Rabbim yalancıları,
    üfürükçüleri, sihirle ve sahtekârlıkla uğraşanları
    başarıya ulaştırmayacağını söylüyor. Ben Rabbime inanıyorum,
    O’na güveniyor, O’na tevekkül ediyorum. 65 yaşı
    gerilerde bıraktığım hayatın bin bir sıkıntısını çekmiş ve
    (cinlerin değil) Rabbimin otuz kadar imtihan için verdiği
    hastalıkları sabırla başkalarına fark ettirmemeye çalışan,
    on iki ameliyat geçirmiş, vücudunda (cin değil) üç ayrı
    âlet/cihaz bulunan birisi olarak hiç şikâyetim yok, mutlu
    193 3/Âl-i İmrân, 175
    194 2/Bakara, 38, 62
    AHMED KALKAN
    ~ 126~
    ve huzurlu birisiyim. Allah’tan başka korkulacak bir varlık
    olmadığını ifade etmek için anlamayanlara anlatmak adına
    diyorum ki: Ey duâ satarak rukyeyi geçim ve sömürü aracı
    yapanlar! “Öcü var öcü!” der gibi “içinde cin var!” diye saf
    insanlara korku salmaya ve şeytanın dostlarından korkutmaya
    çalışarak ve daha da çirkini; bu yaptıklarını Sünnetin
    ve selefin yolu diyerek onları da lekeleyerek işlerini sürdürenler!
    Ey cinciler! Cin çıkarma adıyla insanları cinlerden
    korkutanlar! Bütün cinlerinizi toplayın, gelin bana zarar
    verin! Allah dilemedikçe vallahi de, billâhi de zerre kadar
    zarar veremezsiniz; zerre şüphem ve korkum yok. Allah,
    biz mü’minleri böyle çirkin korkulardan uzaklaştırıyor. Siz
    bir taraftan “hayrihi ve şerrihi minallahi Teâlâ / hayır ve
    şer Allah’tandır” der; diğer taraftan şu hastalıklar, şu problemler
    cinlerden, içine cin girmiş o sana zarar veriyor” diye
    inancınızı yalanlayan insanlarsınız. “Eğer Allah sana herhangi
    bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka
    giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun
    lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından
    dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayandır, çok merhamet
    edendir.”195
    İnsan, dünyevî ve fâni şeylerden korkmayı ifrat derecesine
    vardırırsa, küçük ve gizli de olsa şirke düşmenin
    sınırına girmiş olur. Mü’min inanır ki, insanları ve
    bütün varlıklarıyla tüm dünya bir araya gelse, Allah istemediği
    müddetçe en küçük bir zarar veremezler. Güç
    ve kuvvet, yalnız Allah’ındır. O yüzden korkulmaya lâyık
    tek zât O’dur. Bazı insanlardan korkmanın getireceği
    esâret ve istibdat zehirinin panzehiri olarak İslâm, Allah
    korkusunu yerleştirmiştir.
    195 10/Yûnus, 107
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 127~
    İki tane de hadis-i şerif: “Allah’ım! Korkaklıktan
    Sana sığınırım.”196; “Aman dikkat edin! Halk korkusu, kişiyi
    hakkı söylemekten alıkoymasın.”197
    İmanlar, korku terazisiyle tartılmaktadır. Korkunu
    söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Ya sadece Allah’tan
    korkup takvâ zirvesine tırmanarak Allah katında
    en ekrem, yani ikram edilmeye en lâyık yiğit bir
    Allah eri olmak; ya da ayaklar altında ezilinceye kadar
    sümüklü böcek gibi, cinlerden, cincilerden korkarak
    yaşamak. İnsan özgürdür; bu iki yoldan birini seçebilir.
    Ama takvâ yolunu seçerse, bilmelidir ki, bunun gerekleri
    var: Korku hissinin tevhidî bilinçle, mü’mine has
    irâdeyle kontrol altında tutulması, şeytanın ve dostlarının
    korku oklarının fedâkârca savuşturulup karşı
    hücuma geçilmesi gerekecektir, hem de ömür boyu.
    FETIŞIZM; BÜYÜ VE KORKU DINI
    İnsanoğlu maddî çarelerle hedeflerine ulaşamadığı ya
    da sorunlarını
    çözemediği
    zaman bu kez gizli ya da gizemli
    yollara başvurur. Bu tercihler
    eskiden
    beri insanlar arasında
    genel bir eğilimdir.
    Gizliliğin mazeretleri ve her zaman bir açıklaması vardır.
    Ancak gizemlilik
    daima karmaşıklığını koruyacaktır. Bu
    nedenledir ki Kur’an-ı Kerîm’in onayladığı, hatta mü’minleri
    dâvet ettiği “duâ” hâriç,
    İslâm, büyü ve fal gibi gizemli
    yolların bazılarını en ağır suç olan “küfür” diye nitelemiş ve
    kâfirlere lânet etmiştir. 198
    196 S. Müslim Terc. 7/188
    197 Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
    198 2/Bakara, 189, 161
    AHMED KALKAN
    ~ 128~
    İnsanoğlu, geniş bilgi birikimlerine sahip bulunmakla
    birlikte, yaşadığı
    olaylar içinde henüz çözümleyemediği ve
    sırlarına bir türlü erişemediği
    o kadar çok şeyler vardır ki
    bunlar hakkında bilginler, uzmanlar ve ilim adamları
    hâlâ
    susmayı tercih etmektedirler. Nitekim telepatinin, hipnotizmanın,
    spiritüel enerjinin, meditasyonun ve çeşitli alternatif
    tıp sistemlerinin içyüzleri
    hâlâ bilinememektedir.
    Gizemli konular, gerek kaynak ve temelleri yönünden,
    gerekse amaçları
    itibariyle birbirinden son derece farklıdırlar.
    O kadar ki bunların bazıları,
    hayat ve kâinât olaylarının,
    şimdiye kadar çözülememiş,
    belki de çözülemeyecek
    olan şifreleridir. Dolayısıyla bilinsin ya da bilinmesin bunlar
    esasen
    birer realitedir. Ancak gerçekle hiçbir ilişkisi
    olmayan, buna rağmen yarı uygar toplumlarda, genellikle
    basit düşünen
    insanlardan çıkar
    sağlamak
    amacıyla -sözde-
    gizemli nitelikte yapılan büyü, fal, müneccimlik
    ve medyumluk
    gibi bazı işler daha vardır ki bunlar tamamen spekülatif
    muâmelelerdir. İslâm bunları hurâfe ve bâtıl inanç
    olarak
    değer(siz)lendirmiş, bunları yasaklamış
    ve bu işlerle
    uğraşanların cezalandırılmasını
    öngörmüştür. Çünkü bu
    insanlarda
    fetişist (müşrikâne) yaklaşımlar vardır.
    Örneğin büyü yapan ve yaptıran insanlar (özellikle yaptıranlar),
    büyüye,
    amacı kestirme ve gizemli yollarla gerçekleştiren
    bir çare olarak inanırlar. Medyumlara ve kâhinlere
    başvuranların da inancı böyledir.
    Düşmanını perişan etmek, başına dertler ve
    belâlar yağdırmak için silâh yerine büyüyü tercih
    eden insanın esasen ne istediğini şöyle açıklamak
    mümkündür:
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 129~
    Eğer silâh ya da herhangi bir şiddet yolunu kullanırsa
    yakalanacak ve ağır cezalara çarptırılacaktır.
    Hâlbuki büyüye başvurursa -kendince- hiç
    kimsenin
    sezinleyemeyeceği gizemli bir yolla bu
    amacını gerçekleştirmiş
    olacaktır(!)
    Öyle ise büyüye
    inanan insana göre hayat ve kâinat olaylarını
    büyü ile yönlendirmek mümkündür. Bu ise Allah’ın
    (c.c.) kâinat
    üzerindeki
    mutlak egemenliğini tanımamak,
    daha doğrusu, büyü gibi bir araçla İlâhî
    egemenlik sınırlarının delinebileceğine inanmak
    demektir. Bu ise açık bir şirktir. Çünkü Allah’ın
    kâinât üzerindeki egemenliği mutlaktır. Hiçbir şey
    bu egemenliğin dışında değildir, hiçbir olay bu hâkimiyetten
    bağımsız olarak
    cereyan edemez. Her
    şeyi Allah Teâlâ yönetmektedir.
    Yarattığı ve yönettiği kâinat olaylarının, -gerek
    etki-tepki, gerek sebep-
    sonuç, gerekse nötrleşme
    gibi- bilinen ve bılinmeyen fenomenleriyle
    son
    derece
    karmaşık olan kozmozunu birbıriyle ilintili
    yasalar zinciri çerçevesinde
    disipline eden yine Allah
    Teâlâ’dır. Şu halde bu yasalara
    göre hareket
    edilmedikçe
    büyü ve fal gibi gizemli çareler olduğuna
    inanılan hayalî yollarla
    amaca ulaşılabileceğine
    inanmak, her şeyden
    önce çok yanlış bir
    AHMED KALKAN
    ~ 130~
    şartlanma
    ve büyük bir bilgisizlik örneğidir. Ondan
    sonra da Allah Teâlâ’ya karşı bir başkaldırı
    sayılır ki bir anlamda bunun adı şirktir.
    Örneğin define arayan bir insan, eğer elde ettiği bir krokiye
    dayanarak,
    pusula ve dedektör gibi birtakım araçlar
    kullanarak amacına ulaşmak
    istıyorsa
    bu insan, itikadî bakımdan
    herhangi bir suç işlememektedir.
    Çünkü her şeyden
    önce aklını kullanmaktadır. Akıl ise Kur’an-ı Kerîm’e
    göre gerçekleri
    yakalamada başvurulacak ilk ve en büyük
    araçtır. Çünkü akıl, sağlam,
    olgun ve reşit insanın, (Allah
    Teâlâ tarafından
    belli kanunlarla
    çalıştırılan) beyin mekanizmasında
    üretilmektedir. Bu açıdan define arayan Müslüman
    insan,
    Allah’ın kâinât üzerindeki mutlak egemenliğini
    kabul etmiş
    demektir. Onun kullandığı pusula ve dedektör
    de yine Allah Teâlâ tarafından insanoğluna
    sunulmuş çeşitli
    fizik, manyetik ve elektronik bilimlerinin tespit ettiği
    İlâhî kanunlarla
    çalışmaktadır. Dolayısıyla mü’min defineci,
    pusula, dedektör ve benzeri araçlar
    kullanmakla yine Allah’ın
    mutlak egemenlığini tanımış demektir.
    Hâlbuki bu araçların yerine fala başvuran insan, falcının
    bütün bu kanunları
    delebilecek ve Allah’ın kâinât üzerindeki
    mutlak egemenlığinde O’na ortak olabilecek bir güce
    sahip bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek
    kabul etmektedir.
    Bu sûretle de şirk koşmaktadır.
    İnsan, itikadî yönü olmayan en ağır suçları bile
    işlerken son derece büyük
    vebal ve günahların altına
    girmesine rağmen yine de küfre ya da şirke
    saplanmaz. Hâlbuki itikadî yönü olan büyü ve fal
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 131~
    gibi fetişist anlamda
    öyle suçlar vardır ki, kişi onları,
    hiç kimseye zarar vermeden, hiç kimsenin göremeyeceği
    yerlerde ve yalnız başına işlese bile Allah
    Teâlâ’ya ortak koşmuş olur ki bu sûretle cinâyet
    işleyen bir kimseden daha çok Allah’ın öfkesini
    hak etmiş olur. Bunun mantıklı sebebi acaba ne
    olabilir? Sebebi gâyet açıktır.
    Cinâyet işleyen bir insan, bu suça girişirken
    bile Allah tarafından yaratılmış
    bulunan ve yine
    O’nun koyduğu
    belli yasalarla işlevini yerine
    getıren
    akıl, silâh, tasarı ve planlı komplo projeleri
    gibi araçlara başvurarak amacını
    gerçekleştirmeye
    çalışmaktadır.
    Bu insan, en çirkin, en korkunç
    ve en vahşi bir amacın peşinde
    olmasına rağmen
    Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak
    egemenlığini
    doğrularcasına O’nun koyduğu hayat kanunlarına
    göre davranmaktadır.
    Hâlbuki büyüye veya fala başvuran insanın yargısı
    bundan çok farklıdır
    ve Yüce Allah’ı daha çok
    öfkelendirici bir anlam taşımaktadır. Büyü yaparak
    veya yaptırarak birini kazanmak ya da birine
    zarar vermek
    isteyen
    insan,
    keza büyü veya fal
    aracılığıyla bilinmeyeni keşfetmeye
    çalışan insan,
    AHMED KALKAN
    ~ 132~
    aslında
    Allah’a ait otorite sınırları dışında çözüm
    arayan insan demektir. Bu ise bir anlamda Allah’ın
    (hâşâ!) egemen olamadığı bazı bağımsız
    güçlerin
    ve alanların bulunduğunu bilerek veya bilmeyerek
    kabul etmek demektir. Belki bu nedenledir
    ki büyü, Kur’an-ı Kerîm’de açıkça küfür olarak
    nitelenmiştir.
    199 Küfür ise Allah’ın (c.c.) otoritesini
    tanımamak
    anlamını taşır.
    Müslüman toplumlarda fetişist eğilimler (Büyü, fal,
    havas, astroloji,
    râbıta,
    meditasyon vs.): Fetişist inançlara,
    Müslümanlar arasında “Hurâfeler” ya da “Bâtıl inançlar”
    denir. Hurâfe: Uydurulmuş, abartılmış, akla ve vicdana sığmayan
    asılsız inanç demektir. Bâtıl da, geçersiz, hükümsüz
    ve bağlayıcılığı olmayan şey anlamına gelir.
    Ne yazık ki Müslümansı toplumlar, hatta Müslümanlar
    (daha doğrusu bilgisiz ve eğitimsiz mü’minler) arasında
    bile
    bâtıl inanışların tutunabildiği, inkâr edilemeyen bir gerçektir.
    İlginçtir ki sahâbîlerden
    büyük şahsiyetler hâriç,
    diğerlerinin de zaman zaman bâtıl inançlara
    kapıldıkları
    ve Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından şiddetle uyarıldıkları
    bazı eserlerde nakledilmektedir.200 Ancak sahâbîler,
    Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) uyarıları
    üzerine hemen tevbe etmiş ve kanaatlerini
    düzeltmişlerdir.
    Bâtıl inanç: Kulluk anlamını taşıyan imanî bir mesele
    olmaktan çok, insanın, ya ürküntü duyduğu şeylere
    karşı aklı sıra mânevî çare diye başvurduğu birtakım
    199 2/Bakara, 102
    200 Hâfız bin Ahmed el-Hakemî, Meâricu’l-Kabûl, 1/273-274
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 133~
    şarlatanlıklardır veya hayatta
    karşılaştığı sorunların çözümlenmesinde
    yardımlarını almak
    üzere evliyalar ve
    rûhâniler gibi “yarıtanrı”lardan medet ummalar
    ve onlara
    yapılan
    duâ ve niyazlardır.
    Elbetteki Müslümanlar arasında da, bu şarlatanlıklara
    meyledecek ve ölülerden yardım
    dileyecek kadar basit düşünceli
    insanlar vardır. İşin ilginç tarafı,
    bu insanların hepsinin
    de eğitimsiz olmadıklarıdır. Medyumlardan medet
    uman, falcılara başvurup geleceğini onlardan öğrenmek isteyen
    nice okumuş
    devlet adamlarının yaşadığı skandallar,
    toplumu zaman zaman meşgul etmiştir. Evet, insanlar baş
    edemeyecekleri
    güçlere ve nereden
    geleceğini tahmin edemedikleri
    kaza ve belâlara karşı daima tedirginlik
    duyar.
    Bu psikolojik durum, yalnızca inançlı insanlarla da sınırlı
    değildir. Hemen herkes herhangi bir nedenle ve herhangi
    bir yerden gelebilecek risk ve tehlikelere
    karşı önlem alma
    ihtiyacını
    duyar. Bu, her insanın, ortama göre haklı olarak
    kapıldığı endışelerden kaynaklanmaktadır.
    Ancak, örneğin
    sağlam
    kilitler kullanmak, değerli eşyaları güvenilir kasalarda
    korumak, trafik kurallarına uymak, aşı olmak ve bütün
    bunlardan
    sonra da duâ etmek ve Allah’a tevekkülde
    bulunmak gibi endişeleri
    giderebilecek akılcı ve meşrû önlemler
    varken; bazı kimseler, evlerınin, araç ve cihazlarının
    üzerine nazar
    boncuğu, bebek pabucu ve nalçacıklar
    asmak, üstlerinde çeşitli muskalar taşımak sûretiyle aklın
    ve Kur’an’ın ölçülerine sığmayan yollara
    başvurarak
    sözde
    mânevî önlem(!) almaya çalışmaktadırlar. Bunlar bâtıl
    inançlardır
    ve şirktir!
    Ne ilginçtir
    ki Kur’an’ın feyiz ve nurundan yoksun bazı
    kimseler,
    hayattaki muhtemel
    risklere karşı -duâ ve tevekkül
    hâriç- dindarlardan daha akılcı ve daha meşrû yollara
    AHMED KALKAN
    ~ 134~
    başvurarak önlemlerini almaktadırlar. Nitekim Müslümansı
    topluluklar arasında yaygınlaşan hurâfe ve bâtıl inançlar
    yüzünden,
    gerçek Müslümanlar her münasebette, akılcı geçinen
    müşrikler tarafından küçümsenmekte
    ve alay konusu
    olmaktadırlar.
    Tekrar kaydetmek gerekir ki hastalığa ya da nazara karşı
    kurşun döktürmek,
    tütsü yapmak, sıtma için el bileğine,
    okunup düğümlenmiş
    iplik bağlamak, eve, arabaya, ya da
    dikiş makinesi ve bilgisayar gibi cihazlara (kaza belâdan
    koruması için) nazar boncuğu, nalça, bebek pabucu gibi tılsımlı
    sanılan
    şeyler takmak bâtıldır, çirkindir, şirktir. Çünkü
    bu yollara başvuran insan aslında nalın, pabucun, nazar
    boncuğunun, muskanın ve benzeri büyü araçlarının, Allah’ın
    egemenlik sınırları dışında birer güç olduğunu kabul
    etmiş
    sayılır ki bu, Allah’a açıkça ortak koşmaktan başka
    bir şey değildir.
    Eğer bu insanlar yukarıda bir kısmı söz
    konusu edilen büyü araçlarının,
    Kur’an-ı Kerîm’de yerleri
    olduğuna inanırlarsa
    bu takdirde de Allah’ın kitabında bulunmayan
    şeyleri ona mal etmekten dolayı kâfir olurlar!
    Başta eğitimsizlik olmak üzere çeşitli çıkar odaklarının
    gayret ve propagandalarıyla
    şartlanan insanlar arasında,
    özellikle bâtıl inanışlar daha çok yayılır.
    Şirke götüren bu
    tehlikeli anlayış ve kanaatler o kadar çok ve yaygındır
    ki
    hepsini örneklerle sıralayıp anlatmak imkânsızdır. Bunları,
    hak ve gerçek
    olan inançlardan ayırt edebilmek için Müslümanın
    iki ölçüsü vardır. Bunlar Kitap ve Sünnettir. Yani
    mânevî değer
    olarak tanıtılan
    herhangi
    bir şeyin öyle olup
    olmadığı, ancak onun Kur’an-ı Kerîm’e ve Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) hayatına uyup uymamasına
    göre anlaşılır. Dolayısıyla
    Müslümanların her konuda olduğu gibi bu noktada da
    başvuracakları
    mihenk taşları işte bu iki şeydir. 201
    201 F. Aydın, a.g.e., s. 138-144
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 135~
    MELEK, CIN, ŞEYTAN GIBI RÛHÂNÎ VARLIKLARI
    ALLAH’A ŞIRK/ORTAK KOŞANLAR
    Eskiden müşrikler, İlâhî sırları bildiğini sandıkları ve bu
    sebeple korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı.
    Dev, gulyabani, şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları,
    hayra veya şerre kaadir sandıkları esrarengiz rûhânî yaratıkları
    ilâh kabul ederek, onlara tapınırlardı. Her birine
    çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları
    ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar olan cin
    ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar
    uydururlardı.
    Cinler ve şeytanlar, insanların görmediği ve bilmediği
    birçok mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin
    şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek
    sevdasıyla onların istilâsına düşmemeli, kötü tasarrufuna
    girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara
    verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların
    hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a
    ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar
    ve istilâlarına uğramazlar.
    İslâm’ın ortaya çıktığı dönemde, Hicaz bölgesinde
    bir
    kısım Araplar da Melek-Cin ve Şeytan gibi rûhânî varlıklara
    ibâdet ediyorlardı. Bunlardan, meleklerin Allah katında
    saygın bir yeri olduğuna, bu yüzden kendilerinden daha
    şanslı olduklarına inanıyorlardı. Eğer onlara ibâdet eder,
    hürmette kusur
    etmezlerse onların, Alah katında kendilerine
    şefaat
    edeceklerini düşünüyorlardı. “Câhiliye Araplarına
    göre melek, bir parça Tanrı niteliğinde yahut Cin’in
    üstü olan, saygıya, hatta tapılmaya lâyık, fakat
    gözle görülmez
    bir varlık idi. Fakat tabiatüstü varlıklar hiyararşisinde,
    AHMED KALKAN
    ~ 136~
    meleğin yeri belirlenmişti. O da: Câhiliye inancında bazen
    melek, Allah ile insanlar arasında bir şefaatçi, ya da aracı
    idi. Çok kere de kendisi tapınma
    objesi olarak kabul edilirdi.”
    202
    Melekleri tanrılaştıranlar, onlar adına yeryüzünde timsaller/
    heykeller yapmışlardı.203 Yapılan bu timsaller, meleklerin
    yeryüzündeki birer sembolleriydiler. “Biz onların
    sûretlerini yapıp, onlara dişi isimler vererek tapındığımız
    zaman, Alah’ın katında bize şefaatçi olurlar” diyorlardı.204
    Hâlbuki bu düşüncelerinde dalâlet içindeydiler. Kur’ân-ı
    Kerim’de bu husus dile getirilerek reddedilmiştir: “Ve size:
    (Allah) melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin diye emretmez...”
    205
    Câhiliye Arapları, cinleri de ulûhiyet derecesıne çıkarıyorlar,
    onları ilah ediniyorlardı. Kur’an-ıKerim, onların cinler
    hakkındaki inançlarını şöyle dile getirir: “Allah ile cinler
    arasında soy bağı icad ettiler.”206 “Cinleri Allah’a ortak koştular,
    bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ O,
    onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir.”207
    Cinlerin gaybı bildikleri, insanlara zarar vermeye
    kadir
    oldukları, hastalıkların çoğunun onlardan
    geldiği, tedavilerinin
    de ancak cinlere yakın olmakla mümkün olacağı inancı
    da câhiliye halkı arasında yaygındı. Bir kimse bir ev aldığı
    veya bir mal sattığı zaman, evvela cinler için kurban keserdi.
    Bunu aldığı evde mutlu olmak, sattığı maldan da hayrın
    202 3/Âl-i İmran 80; İbn Kesir, Tefsir IV, 377; Yazır, M.H., a.g.e., VIII, 5381; İzutsu, T.,
    Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 19
    203 Âlûsi, Bulûğu’l-Erab, II, 197
    204 Yazır., M.H., Hak Dini Kur’an Dili, VII, 4594; 39/Zümer, 3
    205 3/Âl-i İmran, 80
    206 37/Sâffât, 158
    207 6/En’âm, 100
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 137~
    azalmaması için yapardı.208 Cinlere tapınma, ilâhî dinlerin
    tahrifinden geriye kalan bozuk bir inançtır.
    Şeytana tapma, onu Allah’a ortak koşma konusundaki
    inançları da, cinler hakkındaki inançlarından
    farksızdı. Câhiliyyeye
    göre şeytanlar da cinlerde olduğu gibi, putların
    veya kutsal bildikleri şeylerin içinde ikamet
    ederler, insanlara
    oradan hitap ederler, bazı gaybî bilgileri onlara haber
    verirler, birtakım gizli konularda kendilerine yol gösterirlerdi.
    Bu sebeple de ibâdet edilmeye saygı duyulmaya lâyık
    varlıklar olarak görünüyorlardı. 209
    Melek-Cin-Şeytan ve rûhânî varlıkları tanrılaştırma
    inancı, aslında içinde bulundukları ortamın,
    kendileri üzerinde meydana getirdiği menfi
    baskının neticesi olarak düşünülebilir. Hanif
    dînînin
    gerçeklerinden uzaklaşan insanlar, geride
    bıraktıkları
    kültürel mirasın izlerini, başka başka
    varlıklar
    üzerinde görme ve böylece tatmin olma
    yoluna girişmişlerdi. Bu varlıklar bazen korku
    ve dehşet saçan varlıklar, bazen de kendilerinden
    yardım ve dostluk umulan varlıklar olarak ortaya
    çıkmaktadır.
    Pek tabiidir ki, bu tür inançlar, beraberinde
    kehânet
    ve arâfet gibi düşüncelerin doğmasını
    da mümkün kılmıştır. Bu işlerle uğraşan kimseler,
    yegâne
    sığınak kabul edilmiştir.210
    208 M.N. el-Câhız, Edyânu’l-Arab, s. 125-126
    209 Âlûsî, a.g.e., II, 197
    210 İbn İshak, Sîre, s. 13; Mesûdî, Mürûcu’z-Zeheb, II, 173
    AHMED KALKAN
    ~ 138~
    Yukarıda ifade edildiği gibi, bütün bunlar
    Kur’an ve Sünnet tarafından reddedilmiş inançlardır.
    Şirk koşma en büyük günah sayılmıştır.211
    Cinleri inkâr şirke düşürdüğü gibi, cinleri Allah’a şirk/
    ortak koşmak da şirktir. Ayrıca, cinlerle uğraşan ya da cin
    konusunu istismar eden bazı kimselerin de şirk içine düştükleri
    görülmektedir. Şirk suçunun gerçekleşmesine neden
    olan sözler, eylem ve tavırlardan konumuzla dolaylı da
    olsa ilgili olanları şöyle değerlendirebiliriz:
    a) Her türlü büyü:
    Bütün tılsımlar; tütsüler; kurşun dökmek ve ipliklere
    üfleyip düğümlemek
    gibi şarlatanlıklar; (çeşitli baharat,
    mum, kıl, kemik, tırnak ve dışkı gibi) atık ve necis maddelerle
    yapılan maksatlı ve gizli işler; Havâs denilen okuma,
    şekil, şema, yazı ve heykelcikler bu bölüme gırerler. Bu uğraşlar,
    sayılamayacak
    kadar çeşitlidir. Kenzu’l-Havas (Gizli
    İlimler Hazinesi), Şemsu’l-Maarif ve El-Lu’lu’ ve’l-Mercan
    gibi büyü kitaplarında
    bunların uygulama şekilleri ve sözde
    sırları(!) anlatılmaktadır.
    Câhil insanların sırtından
    kolayca
    geçinmek için cinci üfürükçü birtakım açıkgözler tarafından
    yapılan bu büyülerin, geçici bir psikolojik
    yönlendirmeden
    başka gerçek anlamda
    hiçbir etkileri yoktur.
    b) Fal ve her türlü kehanet:
    Gerek günümüzde sosyete falı olarak bilinen tarot ve
    eskiden müneccimlik
    denilen astroloji (burçlar ya da
    yıldız falı), gerek daha çok bazı çingeneler
    tarafından
    211 4/Nisâ, 48; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 75-77
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 139~
    yarıdilencilik amaçlarıyla bakılan su, el ve ayna falı, gerekse
    şehir halkı arasında yaygın olan kahve falı bu kısma
    girmektedir.
    Bazı kimselerin “Fala inanma, falsız da kalma” sözü açık
    bir çelişkidir.
    Şirk riskini ortadan kaldırmaz. İmânî açıdan
    son derece tehlikeli olan tüm eylem, söz ve tavırlar mizah
    konusu yapılamazlar. Nitekim ciddî anlamda olmasa bile bu
    tür sözleri sarfedenlerin yeniden iman etmeleri gerekir.212
    Câhiliyede Cin ve Şeytan İnancı: Câhiliye Araplarının
    cinler hakkındaki inançları
    ise, melekler hakkında sahip
    oldukları inançların
    zıddı idi. “Tabiat hayatının, insanların
    hükmü altına girmemiş ve düşman kalmış tarafını (cinler
    ve şeytanlar) temsil ediyorlardı. Hz. Peygamber’in bi’seti
    esnasında, cinler müphem ve gayr-ı müşahhas
    ilahlar arasına
    girmekte idi.”213 Mekke Arapları, cinler ile Allah arasında
    nesep yakınlığı bulunduğunu
    söylüyorlar 214 ve onları Allah’ın
    şerikleri mertebesine
    çıkarıyorlardı.215 Cinlere adaklar
    adayıp kurbanlar
    kesiyorlar216 ve onlardan yardım talep
    ediyorlardı.
    217
    Câhiliye Araplarının bu konudaki inançları incelendiği
    zaman, onların cinleri, muhtelif sûretlere girebilen varlıklar
    olarak telakki ettikleri görülür. Bu cümleden olarak mesela,
    “Gûl”, onlar için bir çeşit
    cindir. “Suûlat”, cindir. Bazı
    yılanlar (Engerek yılanı)
    ve ev yılanları, cindir. Siyah köpek,
    şeytandır (cin nevinden); hırçın deve (hecin devesi) cindir
    212 F. Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Y., s. 146-147
    213 Macdonald, B.D., “Cin” maddesi, İ.A., III, 192
    214 37/Sâffât, 158
    215 6/En’âm, 100
    216 6/En’âm, 128
    217 72/Cinn, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 140~
    gibi. Câhiliye Araplarına göre, cinler mutlak olarak zararı
    dokunan, korkunç yaratıklardır. “Esas itibarıyla Tanrılar
    dost, cinler düşmandırlar.”218 Bu sebepten, kötülüklerin,
    hastalıkların kaynağı cinlerdir. Aynı zamanda cinler, şairlerin
    ve kâhinlerin de bilgi kaynağıdır.”
    219 Bir kimsenin şair
    olabilmesi için görünmeyen dünya hakkında ilk elden bilgi
    sahibi olması gerekir. Bu bilgi de kendi şahsî görüşü ile değil,
    cin denilen -onlara göre- üstün varlıkla derûni münasebetler
    kurmak sûretiyle elde edilir.” 220
    Cinler ve şeytanlar hakkında garip akidelere sahip
    olan câhiliye Arapları, bunları hep aynı cinsten
    sayıyorlardı. İblis-şeytan ve cin kavramları,
    onların
    zihninde daha çok, kötülük, düşmanlık,
    korku ve felaket çağrıştıran kelimelerdir. Bu korku
    ve endişe,
    onları, bu tür varlıkların zararından korunmak
    için çeşitli sebeplere başvurmaya, sevketmiştir.
    Bunlar arasında, büyüler, tılsımlar, onların
    tasvirlerini
    yapmalar ve onları ilahlaştırmalar,
    onlara adaklar ve kurbanlar kesmeler sayılabilir.221
    Câhiliye Araplarının, cinler-şeytanlar hakkındaki
    inançları, ülkemizde de hemen hemen aynıdır. “Şeytan
    çarpmak”,
    “cin çıkarmak” gibi deyimler buna
    işaret etmektedir.
    Cinlerin-şeytanların vereceği zarardan
    korunmak
    için başvurdukları sebeplerden;
    218 Hitti, P., Siyâsî ve Kültürel İslâm Tarihi, I, 147-148
    219 Âlûsî, Bulûğu’1-Erab, III, 269; Ateş. S., Yüce Kur’an’m Çağdaş Tefsiri, X, 98
    220 İzutsu, T, Kur’an’da Allah ve İnsan, 159
    221 6/En’âm, 100; Alûsî, a.g.e., III, 197
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 141~
    onların tasvirlerini,
    timsallerini yapmak ve onları
    ilahlaştırmak konusu ile kurban ve adak konusu
    hâriç, büyü yapmak,
    tılsımlar yapmak gibi koruyucu
    çarelere -onlara
    göre- başvurmak hemen aynıdır.
    222
    222 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 83-85
    AHMED KALKAN
    ~ 142~
    Bölüm 2
    CİN DEDİĞİMİZ, DOĞRU ŞEKİLDE
    BİLİP TANIMADIĞIMIZ VARLIK
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 143~
    EKSIK VE YANLIŞ BILGILERIN GÖLGESINDE;
    CINLER NEDIR, NE DEĞILDIR?
    CIN KELIMESININ LÜGAT VE TERIM ANLAMI
    “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne:
    Örttü, gizledi, gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi
    duyulardan gizlemek anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş
    bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı verilir.
    Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde
    gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde
    olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen
    gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar
    cinsine delâlet eden bir cins isimdir.
    İslâm’a göre rûhânî varlıklar iki kısımdır. Birinci kısma
    girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar
    Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı
    aldatmazlar. İkinci kısımdakilerin ise, hayırlıları ve Allah’a
    itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri
    de vardır. Bu şerli kısmı şeytanlardır. Bunlar, insanları
    aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. İşte insanlar gibi
    imtihan için yaratılan ve kâfirleri de mü’minleri de olan bu
    rûhânî varlıklara cin denir.
    CINLER VE ÖZELLIKLERI
    Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı
    insanın yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı,
    irâde sahibi, gözle görülmez varlıklardır.
    AHMED KALKAN
    ~ 144~
    Cinler yerler, içerler, evlenip çoluk-çocuk sahibi olurlar,
    ibâdet ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır.
    Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinler
    de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak
    zorundadırlar.
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan
    ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan
    peygamberler gelmedi mi?”223“(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden
    bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip
    de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz,
    doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de
    ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.
    Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın
    cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu
    da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere
    sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını
    arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık;
    fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş
    bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz
    ise bunlardan aşağıda) türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde,
    (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar
    da var.”224
    CIN; MÂHIYETI VE HAKKINDAKI İSTISMARLAR,
    YANLIŞ KABULLER
    “Cin”, gözle görülmeyen canlı varlık; “ins”in (insan) mukabili
    demektir. Kur’an’da bildirildiğine göre, cinler de
    223 6/En’âm, 130
    224 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 145~
    insanlar gibi ibâdet için yaratılmıştır.225 Bu yüzden cinler de
    insanlar gibi mükelleftir, sorumludur. Erkeği, dişisi, evlenmeleri
    ve çoğalmaları sözkonusudur. Her fânî gibi ölümlüdürler,
    dumansız ateşten (ışın) yaratılmışlardır. Bu yüzden
    vücut yapıları insanlardan farklıdır. İnsanlarla evlenmeleri,
    cinsleri ayrı olduğu için mümkün değildir. İnsanların
    cinlerle evlenmeleriyle ilgili olarak anlatılanlar, eski inanç
    ve kültürlerden geçen birtakım hurâfelerdir. İslâm hukuku
    böyle bir durumu kabul etmez. Onlarla cinsel temas yapıp
    çocuk sahibi olmak mümkün değildir.
    Meselâ, zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan bir kadına:
    “bu çocuğun babası kimdir?” diye sorulduğunda bu
    kadının, “cin” şeklinde cevap vermesi kabul edilecek bir
    husus değildir. Bunun gibi, “şurayı cinler soydu, şu eşyamı
    aldılar, kızımı onlar kaçırdı” gibi iddiaların geçersizliği ortadadır.
    Toplumumuzda, cinlerle evli olduğunu söyleyenler
    ya şarlatandır, ya da ruhsal açıdan rahatsız kimselerdir, tedaviye
    ihtiyaçları vardır. Cinlerin kâfir olanlarına “şeytan”
    denilmektedir. İblis (Şeytan) da cinlerdendir.226 Onların
    gaybı bilmeleri sözkonusu değildir. Cinlerin ve onlarla irtibat
    halinde bulunduğunu iddia eden kâhin, falcı, cinci diye
    anılan kimselerin gaybı bilme iddiaları yalandan ibarettir.
    Bunların verdikleri haberlere dayanılarak birtakım insanlar
    suçlanamaz, böyle kişilerin sözleri mahkemelerde delil
    olamaz; bunlar iftiradan ibarettir.
    Bu tür şahıslara gelecekle veya kayıp eşya ile ilgili
    sorular yöneltmek ve cevaplarına inanmak haramdır.
    İslâm’a göre, mahkemede cinlerin verdiği
    225 51/Zâriyât, 56
    226 18/Kehf, 50
    AHMED KALKAN
    ~ 146~
    bilgiler değil; insan cinsinden âdil tanıkların şâhitliği
    geçerlidir. Cinlerle irtibat kurup onları emri
    altında çalıştırmanın, sadece Hz. Süleyman’a
    mahsus bir bir mûcize olduğu Kur’ân-ı Kerim’den
    anlaşılmaktadır. Diğer insanların onlarla irtibat
    kurdukları, emirleri altına aldıkları hususu, kendi
    iddialarından ibarettir ve bize göre yalandır.
    Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse
    bile, Cenâb-ı Hakk’ın buna izni yoktur ve bu iş
    “sünnetullah”a aykırıdır. Böyle bir şeye müsaade
    edilseydi, insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi
    altüst olurdu. Onların canları istediği zaman
    şekil değiştirmeleri de mümkün değildir. Peygamberlerin,
    âlimlerin veya diğer insanların kılığına
    girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu öteden beri
    devam edip gelen kanunlara (sünnetullaha) aykırıdır.
    Böyle bir şey insanoğlunun dinini ve hukuk
    düzenini bozacağından Yüce Allah tarafından
    buna izin verilmemiştir. 227
    Kur’ân-ı Kerim’de Cin Kavramı
    C-n-n kelimesi, değişik türevlerle Kur’ân-ı Kerim’de
    toplam 201 yerde geçer. “Cinn” kelimesi, toplam 22 yerde
    227 A. Osman Ateş, ı.g.e. s.-337-338
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 147~
    zikredilir: 6/En’âm, 100, 112, 128, 130; 7/A’râf, 38, 179;
    17/İsrâ, 88; 18/Kehf, 50; 27/Neml, 17, 39; 34/Sebe’, 12,
    14, 41; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18, 29; 51/Zâriyât,
    56; 55/Rahmân, 33; 72/Cinn, 1, 5, 6.
    Yine, cinler anlamına gelen “Cânn” kelimesi ise toplam
    7 yerde zikredilir: 15/Hıcr, 27; 27/Neml, 10; 28/Kasas, 31;
    55/Rahmân, 15, 39, 56, 74.
    Cinler ve cinnet/delilik anlamına gelen “Cinnet” kelimesi
    de Kur’an’da toplam 10 yerde geçer: 7/A’râf, 184; 11/
    Hûd, 119; 23/Mü’minûn, 25, 70; 32/Secde, 13; 34/Sebe’,
    8, 46; 37/Sâffât, 158, 158; 114/Nâs, 6. Aslında cinlenmiş
    demek olan ve mecnûn, deli, akılsız anlamında kullanılan
    “Mecnûn” kelimesi ise toplam 11 yerde kullanılır: 15/Hıcr,
    6; 26/Şuarâ, 27; 37/Sâffât, 36; 44/Duhân, 14; 51/Zâriyât,
    39, 52; 52/Tûr, 29; 54/Kamer, 9; 68/Kalem, 2, 51; 81/Tekvîr,
    22.
    Ayrıca aynı kökü paylaşan örtmek anlamındaki “cenne”
    kelimesi bir yerde228 kalkan anlamına gelen “Cünnet”
    kelimesi Kur’an’da iki yerde229 kullanılır. Örtülü olan, cenîn
    (anne karnındaki bebek) kelimesinin çoğulu olan “ecinne”
    kelimesi bir yerde;230 yine, aynı kökü paylaşan “(ağaçlarla
    veya duygulara) örtülü ve bahçe anlamındaki “Cennet”
    kelimesi, Kur’an’da tekil ve çoğul olarak toplam 147 yerde
    geçer.
    228 6/En’âm, 76
    229 58/Mücâdele, 16; 63/Münâfıkun, 2
    230 53/Necm, 32
    AHMED KALKAN
    ~ 148~
    KUR’AN CINLERI BIZE NASIL TANITIYOR?
    Kur’ân-ı Kerim’de “Cin” kelimesi 22 kez, “Cinler” demek
    olan (cinin çoğulu) “Cann” kelimesi 7 kez; Yine cinin
    çoğulu olan “Cinneh” kelimesi de 10 kez geçmektedir.
    Bu âyetlerde cinler hakkında
    verilen bilgiler,
    onları
    bize yeteri kadar tanıtmaktadır ve bir kısmı ilginçtir.
    Bu bilgileri
    şu şekilde özetleyebiliriz:
    1- Cinler, insanlardan önce ve (deri gözeneklerinden
    içeriye işleyebilecek
    özellikte kavurucu ve zehirleyici
    özel bir) ateşten yaratılmışlardır.231 Âyette “Nâru’s-
    Semûm” olarak adlandırılan bu ateşin radyoaktif bir
    madde olabileceği akla gelmektedir. Ancak her radyoaktif
    maddenin cin olduğunu kabul etmek güçtür. Örneğin insan
    topraktan yaratılmıştır. Ancak insan vücudu
    (biyolojik
    özellikleri içinde) toprak olmadığı gibi, toprak da insan bedenini
    oluşturan et, kan ve kemik gibi unsurların hiç biri
    cinsinden değildir.
    Binaenaleyh denebilir ki ilâhî bir sistemle
    meydana
    gelmiş olan bu dönüşümün
    geriye doğru
    uzayan halkalarından ilki topraktır. Bir karşılaştırma
    ile
    cinler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani cinler de büyük
    olasılıkla mevcut özellikleri içinde radyoaktif madde değildirler.
    Ancak yaratılmış oldukları
    temel madde “Nar’is-
    Semûm” dur. Kötülük yapmış ve suç işlemiş
    cinlerin de
    cehenneme girecekleri,
    yani ateşle cezalandırılacakları
    Kur’ân-ı Kerim’de ifade edilmiştir.232 Bu da onların mevcut
    bedenleriyle ateş olmadıklarını kanıtlamaktadır.
    2- Allah’ın (c.c.) gönderdiği elçilere karşı düşmanlık
    eden insan ve cinlerden
    şeytanların bulunduğu,
    231 15/Hicr, 27
    232 32/Secde, 13
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 149~
    Kur’ân-ı Kerim’de haber verilmektedir.
    233 Unutulmamalıdır
    ki “Şeytan” adı, din terminolojisinde: Vesvese veren,
    yoldan çıkaran, ayak kaydırmaya çalışan ve daima suç işlemeye
    özendiren bir kişiliği sembolize eder. Bütün bu nitelikler
    ancak
    akıl ve bilinçle birlikte
    söz konusu olabilir.
    Âyetten çıkarılan bu sonuç
    ise cinlerin de aynen insanlar
    gibi akıllı ve bilinçli olduklarını kanıtlamaktadır.
    Ayrıca,
    “Ben, cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler
    diye
    yarattım.”234 mealindeki
    âyet-i kerime de bu gerçeği teyid
    etmektedir. Çünkü akıl ve bilince sahip olmayan varlıkların
    kullukla mükellef tutulması düşünülemez. Kur’ân-ı Kerim’de
    cinlerin akıl ve bilinç sahibi olduklarına ilişkin daha
    başka kanıtlar
    da vardır.
    3- Cinlerden bir grubun Kur’an dinledikleri, hatta o
    sırada birbirlerine:
    “Susun, dinleyin!” diye uyarıda bulundukları,
    okuma sona erince de kendi topluluklarına dönerek
    bu olayı anlatıp onları Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dâvetine
    uymaya çağırdıkları yine Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.
    235 Bundan anlaşılıyor ki cinlerin de mü’minleri ve kâfirleri
    vardır. Elbette ki buna bağlı olarak iyileri ve kötüleri
    de vardır. Nitekim Cin Sûresi’nin 11-15. âyetlerinde bu
    konu gâyet açık bir şekilde anlatılmıştır. Bu bilgiler sayesinde
    cinlerin de aynen insanlar gibi mükellef olduklarını,
    Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarına uyanlarının ödüllendirileceğini,
    suçlularının
    ise cezaya çarptırılacağını anlıyoruz.
    4- Cinler insanları görür, Fakat insanlar cinleri göremezler
    «...Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan)
    ve yandaşları sizi görürler.»236 Yapıları bakımından sahip
    233 6/En’âm, 112
    234 51/Zâriyât, 56
    235 46/Ahkaf, 29, 30, 31
    236 7/A’râf, 27
    AHMED KALKAN
    ~ 150~
    bulundukları ayrıcalıklar sayesinde insanların
    yapamayacağı
    olağanüstü işleri başarırlar. Örneğin, çok uzak mesafelere
    anında ulaşırlar.
    237
    Cinlerin gizliyi bildiklerine ilişkin kanaat doğru değildir.
    Gizliyi, mutlak gaybı Allah’tan başkası bilemez.238 Bazı kimselerin,
    ilişki kurdukları cinler aracılığıyla gizli şeyleri öğrendiklerine
    ilişkin kanaatin iç yüzü şöyledir:
    Gizlilik, göreceli bir meseledir. Örneğin, birinin zihnindeki
    düşünce
    ve inançlar, Allah’tan başka ne insan, ne de
    cin tarafından asla bilinemez.
    Herhangi bir yerde gizli ya da
    saklı bir şeyi keşfetmeye gelince
    bu, imkânlara ve şartlara
    bağlıdır. Araştırmak ve araç kullanmakla gizli bir maddeyi,
    bir rezervi ya da bir bilgiyi elde etmek, yerine göre mümkün
    olabilir. Örneğin bir defineyi ortaya çıkarmak için insan
    hangi yollara başvuruyor ise cin de aşağı yukarı aynı
    yolları izlemek durumundadır. Şu var ki cin, yapısı itibarıyla
    daha seri ve daha esnektir.
    Bu sayede insanın giremediği
    dehlizlere, karanlık, dar, sarp ve çetin mevkilere cin
    rahatlıkla girebilir; Yüksek, kuytu, derin, uzak ve elverişsiz
    arazilere ulaşabilir. Fakat insanın, cinleri öyle her istediği
    konuda kullanabileceğine, dilediğini onlara yaptırabileceğine
    ya da cinlerin, her istedikleri şeyi yapabileceklerine
    ihtimal vermemek gerekir. Aksi halde onlarla ilişki kuranlar,
    başta stratejik merkezler, devlet arşivleri, hazineler,
    borsalar ve bankalar olmak üzere dünyadaki zenginlik ve
    sır kaynakları üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilecek
    ve insanlığın
    nizam ve düzenini altüst edecek,
    dünyayı oyuncak haline getireceklerdi.
    Cinler gerçekten
    237 27/Neml, 39
    238 3/Âl-i İmran, 179; 6/En’âm, 50, 59; 7/A’râf, 188; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 31, 123;
    16/Nahl, 77; 18/Kehf, 26, 27/Neml, 65; 34/Sebe’, 14; 52/Tûr, 41, 53/Necm, 35, 68/Kalem,
    47, 72/Cinn, 26
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 151~
    aramızda dolaşıyor
    olsalar bile, onların da mutlak
    sûrette
    uymak zorunda oldukları kesin kayıtlar ve kurallar ya da
    asla aşamayacakları
    doğal engeller vardır.
    5- Cinlerde üreme vardır, onlar da çoğalırlar.239
    Ancak nasıl yaşadıklarını
    ve nasıl çoğaldıklarını
    ayrıntılarıyla bilemiyoruz. Cinlerle evlilik kurduklarını
    ileri sürenlere inanmak güçtür. Fakat
    insanlarla sıkı ilişki içinde oldukları
    bir gerçektir.
    Özellikle Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan
    insanların
    hemen
    hepsi de şeytanların etkisi altındadırlar
    ki şeytanlar cinlerin; ahlâksız, suçlu, günahkâr
    ve kâfirleridir. Bunu Kur’ân-ı Kerim şöyle
    açıklamaktadır: En’âm Sûresi’nin 128’inci âyet-i
    kerimesi’nde, Allah Teâlâ’nın, bütün cinleri ve
    insanları bir araya toplayacağı kıyamet gününde
    cinlere, insanlarla çok uğraştıklarını açıklayacağı
    ifade edilmektedir.
    Yine aynı âyette onlarla dostluk
    kuran insanların
    da “Ey Rabbimiz! -gerçekten-
    karşılıklı
    olarak birbirimizden yararlandık ve
    bize verdiğin sürenin de sonuna ulaşmış bulunuyoruz.”
    diye itirafta bulunacakları, o sırada Allah
    Teâlâ’nın da: “(öyle ise) Durağınız ateştir!” diyeceği
    anlatılmaktadır.
    239 18/Kehf, 50
    AHMED KALKAN
    ~ 152~
    Bu âyetin ışığında diyebiliriz ki birçok kimsenin
    insanlık kaydından sıyrılmasında,
    çeşitli suç
    ve günahların işlenmesinde, vahşetlerin, tecavüz
    ve katliamların arka planında cinlerin rol oynadıkları
    ihtimali vardır.
    240 Bu rol, zorlayıcı şekilde
    olmamakta, amellerini güzel göstererek kötülükleri
    teşvik şeklinde ve fısıltı diye tercüme edebileceğimiz
    vesvese vererek uygulanmaktadır.
    “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını
    düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı
    sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık
    onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.” 241
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan
    ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler
    gelmedi mi?’ Derler ki: ‘Kendi aleyhimize şâhitlik
    ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair
    kendi aleyhlerine şâhitlik ettiler.” 242
    “Sizin onları görmediğiniz yerlerden o (şeytan) ve yandaşları
    sizi görürler.”243
    “Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok
    kimseler yaratmışızdır.” 244
    240 Ferit Aydın, İslâm’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları, 321-325
    241 6/En’âm, 112
    242 6/En’âm, 130
    243 7/A’râf, 27
    244 7/A’râf, 179
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 153~
    “Âdem’e secde edin” demiştik. Secde ettiler, yalnız İblis etmedi.
    O, cinlerdendi, Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Şimdi siz
    Benden ayrı olarak onu ve onun neslini dostlar mı ediniyorsunuz?
    Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Bu, zâlimler için ne
    kötü bir değiştirmedir!” 245
    “Cinleri de daha önceden (deri gözeneklerinden) içeriye
    giren yakıcı ateşten yarattık.” 246
    “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde
    kalmazlardı.” 247
    “Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü de bir aylık yol alan
    rüzgârı da Süleyman’ın buyruğuna verdik ve O’na katran
    kaynağını akıttık. Rabb’inin izniyle cinlerden kimseler O’nun
    huzurunda çalışırdı. Onlardan, kim emrimizden
    sapsa ona
    harlı işkenceden tattırırdık.” 248
    “Allah’la cinler arasında bir soy bağı icâd ettiler. Andolsun
    ki, cinler de kendilerinin (hesap yerine) götürüleceklerini
    bilirler.”
    249
    “Hatırla ki, cinlerden bir grubu Kur’an’ı dinlesinler diye
    sana yöneltmiş idik. Onun huzuruna geldiklerinde: ‘Susup
    dinleyin’ dediler. (Okunması) bitirilince de kavimlerine
    uyarıcılar olarak döndüler. Dediler ki: ‘Ey kavmimiz, biz
    Mûsâ’dan sonra indirilmiş olup, kendinden öncekileri doğrulayan,
    hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitap dinledik. Ey
    245 18/Kehf, 50
    246 15/Hicr, 27
    247 34/Sebe’, 14
    248 34/Sebe’, 12
    249 37/Sâffat, 158
    AHMED KALKAN
    ~ 154~
    kavmimiz! Allah’ın dâvetçisinin çağrısını kabul edin ve ona
    iman edin, ta ki Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın
    ve sizi acıklı bir azaptan kurtarsın. Kim Allah’ın dâvetçisinin
    çağrısını kabul etmezse o yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakıcı
    değildir. Onun ondan başka dost ve yardımcıları da olmaz.
    İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.’” 250
    “Cinleri de dumansız ateşten (mâric) yarattık.” 251
    “Ey insan ve cin, sizin de hesabınızı ele alacağız. Hal bu
    iken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
    Ey cin ve insan toplulukları göklerin ve yerin çevresinden
    (atmosferden) geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ama Allah’ın
    verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz. Öyleyse Rabbinizin
    hangi nimetini yalanlıyorsunuz?”252
    “Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibâdet/kulluk etsinler
    diye yarattım.” 253
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum
    Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur:
    ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel
    Kur’an’ı dinledik. Biz de ona İman ettik. (Artık) Kimseyi
    Rabbimıza asla şirk/ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz
    olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek
    aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan
    bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların
    (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu,
    biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle,
    250 46/Ahkaf, 29-32
    251 55/Rahmân, 15
    252 55/Rahmân, 31-34
    253 51/Zâriyât, 56
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 155~
    alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz,
    -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü
    türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler
    de var, hak yoldan sapanlar da var.” 254
    “Doğrusu biz (cinler) o hidâyet rehberi (olan Allah’ın Peygamberini)
    dinlediğimizde hemen O’na inandık. Her kim bu
    sûretle Rabbi’ne iman ederse o, ne hakkı eksilmekten, ne de
    zulme uğramaktan korkmaz.” 255
    “ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber
    bunun dışındadır.” 256
    “De ki: ‘Sabahın Rabbine sığınırım… Düğümlere üfüren
    üfürükçülearin şerrinden.” 257
    “İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında)
    pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların
    Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hâkim
    ve yöneticisine), insanların İlâhına sığınırım.” 258
    HADIS-I ŞERIFLERDE CIN KAVRAMI
    “Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de dumansız ateşten
    yaratıldı. Âdem de size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.”
    259
    254 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    255 72/Cin, 13
    256 72/Cinn 26-27
    257 113/Felak, 1, 4
    258 114/Nâs, 1-6
    259 Müslim, Zühd 60
    AHMED KALKAN
    ~ 156~
    “Şu bir gerçek ki rukye, muskacılık, şirinlik büyüsü,
    kısmet açma muskası gibi şeyler şirktir.”
    260
    “Korunma ve kurtulma ümidiyle üstüne, giysisine
    bir şey asan, şirke bulaşmış olur.”
    “Üstünde muska taşıyanın Allah hiçbir işini tamamlamasın;
    üstünde nazarlık boncuğu taşıyanı
    Allah korumasın!” 261
    “Her birinizin melekten ve cinden bir arkadaşı vardır.”
    ‘Senin de cinden arkadaşın var mı yâ Rasûlallah?’ dediler.
    “Benim de var, fakat Allah yardım edip beni ona galip getirdi
    de teslim oldu. Bana iyilikten başka bir şey emretmez.”262
    “Hz. Peygamber, Ebuzer’e: “Cin ve insan şeytanlarından
    Allah’a sığındın mı?” diye sormuş, Ebuzer: ‘İnsandan da
    şeytan var mı?’ diye sorunca, Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir:
    “Evet, onlar cin ve şeytanlardan daha şerlidirler.”263
    İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.),
    cinlere Kur’an okumadığı gibi, onları görmedi de. Rasûlullah
    (s.a.s.) bir grup ashâbıyla Ukâz panayırına gitmek niyetiyle
    yola çıktı. Bu esnada, şeytanlarla, semâdan gelen
    haber arasına engel konmuş idi. (Bundan dolayı, mutad
    olarak semâdan haber getiren) şeytanlar üzerine şahâblar
    260 İbn Mâce, Tıb 39; Elbânî; Sahîha, 1/648
    261 Heytemî; Zevâcir, 1/130
    262 Müslim, Münâfikîn 69; Dârimî, Rikak 25; Ahmed bin Hanbel, Müsned
    1/385, 397, 401, 460
    263 Nesâî, İstiâze 48; Ahmed bin Hanbel, Müsned 5/178
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 157~
    (Şahâb: Geceleyin görülen ve yıldız kayması tabir ettiğimiz,
    kozmoğrafyacıların da “atmosfere düşüp yanan göktaşı”
    dedikleri şeydir.) gönderildi. Böylece şeytanlar kavimlerine
    (eli boş ve habersiz) döndüler. Kavmi: “Ne var, niye
    (boş) döndünüz?” diye sordular. Onlar: “Bizimle semâvî
    haber arasına mânia kondu, üzerimize şahablar gönderildi.
    (Biz de kaçıp geri geldik)” dediler. “Bu, dediler, yeni zuhur
    eden bir şey sebebiyle olmalı, arzın doğusunu ve batısını
    dolaşın, (bu engel hakkında bir haber getirin).”
    (Yeryüzünü taramak üzere gruplar halinde yola çıktılar.
    Bunlardan) Tihâme tarafına giden bir grup, (Ukâz panayırına
    giderken yolda ashâbıyla sabah namazı kılmakta
    olan Hz. Peygamber’e (s.a.s.) (Nahle denen yerde) rastladı.
    Kur’ân-ı Kerim’in tilâvetini duyunca durup kulak kabarttılar.
    “Bizimle semâvî haber arasına engel olan şey işte bu!”
    deyip kavimlerine döndüler. Onlara şöyle dediler: “Biz hakikkaten
    hayranlık veren bir Kur’an dinledik ki o, Hakk’a ve
    doğruya götürüyor. Bundan dolayı biz de ona iman ettik.
    Rabbimize (bundan sonra) hiçbir şeyi asla ortak tutmayacağız.”
    264
    Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.s.) vahyederek
    durumu bildirdi: “De ki: Bana şu hakikatler vahyolunmuştur:
    “Cinden bir zümre (benim Kur’an okuyuşumu)
    dinlemiş de (şöyle) söylemişler: “Bize, hakiki hayranlık veren
    bir Kur’an dinledik ki o, Hakk’a ve doğruya götürüyor...” 265
    Zührî’den rivâyet edilmiştir: “Dediler ki, biz (yıldız
    kaymalarına dayanarak); “bugün büyük bir adam doğdu,
    264 72/Cin, 1-2
    265 72/Cin 1-...; (Cin’in sözü 15. âyette biter); Buhârî, Tesfir Cinn 1, Ezan 105;
    Müslim, Salât 149, h. no: 449; Tirmizî, Tefsir, Cinn, h. no: 3320
    AHMED KALKAN
    ~ 158~
    bugün büyük bir adam öldü” derdik. Hz. Peygamber (s.a.s.)
    şu açıklamayı yaptı: “Yıldızlar hiç kimsenin hayatı veya ölümü
    için atılmazlar. Ancak Rabbimiz, bir işe hükmetti mi,
    semâvat ehli birbirine haber verir. Böylece haber dünya
    semâsına kadar gelir. Burada cinler haberi kapmak için kulak
    kabartırlar ve onu dostlarına ulaştırırlar.” 266
    İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: “Cinler semâya yükselip, orada
    vahyi dinliyorlardı. Bir tek kelime işitince, ona doksan
    dokuz tane de (kendilerinden) ilâve ediyorlardı. O tek kelime
    hak, ilave edilenler bâtıldı. Rasûlullah (aleyhissalâtu
    vesselâm) gönderilince, semadaki yerlerine yükselmeleri
    şihablarla (göktaşları) önlendi. Bundan önce gökte şihablar
    (bu kadar çok) atılmazdı. İblis onlara: “Nedir bu? Herhalde
    mühim bir hâdise var!” dedi. Askerlerini gönderdi.
    Onlar Rasûlullah’ı (s.a.s.) Mekke’de iki dağın arasında namaz
    kılyor buldular. İblis’e tekrar dönüp gördüklerini haber
    verdiler. O da: ‘Arzda meydana gelen hâdise işte bu!
    (Sizin semâdan haber almanız bu sebeple engelleniyor)’
    dedi.” 267
    “Cinlerden bir ifrit, dün akşam, namazımı bozdurmak için
    üzerime atıldı. Allah ona galebe çalmama imkân verdi. Ben
    de onu boğazından yakaladım. Hatta onu, mescidin direklerinden
    birine bağlamayı arzu ettim, ta ki sabah olunca hepiniz
    onu göresiniz. Ancak, kardeşim Süleyman’ın (a.s.) şu
    sözünü hatırladım: “...Ve benden sonra kimseye nasib olmayacak
    bir mülkü bana ihsan et.”268 Allah da onu hor ve hakir
    olarak geri çevirdi.” 269
    266 Müslim
    267 Tirmizî, Tefsir, Cin h. no: 3321
    268 34/Sâd, 35
    269 Buhârî, Salât 75, Amel fi’s-Salât 10, Bed’ül-Halk 11, Enbiyâ 40, Tefsir, Sâd;
    Müslim, Mesâcid 39, h. no: 541
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 159~
    CINLERIN VARLIĞININ DELILLERI
    Cinlerin varlığı Kur’an ve sünnet ile sâbittir. Hatta cinler
    hakkında başlı başına bir sûre mevcuttur. Cin sûresine ek
    olarak, Kur’ân-ı Kerim, birçok yerde onlardan bahsetmiştir.
    Onlardan birkaçı:
    “Ben cinleri ve insanları sadece Bana ibâdet etsinler diye
    yarattım.”270
    “Hani cinlerden bir grubu Kur’an’ı dinlemeleri için sana
    yöneltmiştik.”271
    Sünnet-i Nebeviye’de de cinlerin varlıklarını isbat eden
    ve onlardan haber veren birçok hadis-i şerif vardır. Onlardan
    biri:
    “Rasûlullah (s.a.s.) ashâbından bir cemaatle birlikte
    Ukaz panayırına gitmeye kastederek yola çıktılar. O tarihte
    şeytanlara gökten haber almak yasaklanmış; üzerlerine
    göktaşları atılmış, bunun üzerine şeytanlar kavimlerinin
    yanına dönmüşler. Kavimleri onlara: “Size ne oldu?” demişler.
    Şeytanlar: “Semadan haber almaktan men edildik.
    Üzerimize göktaşları gönderildi.” diye cevap vermişler. Kavimleri:
    “Bu mutlaka yeni meydana gelmiş bir şeyden olacak.
    Siz hemen yeryüzünün doğusunu batısını dolaşın da
    bakın semadan haber almamıza mâni olan bu şey nedir?”
    demişler. Tıhame taraflarını tutan takım Ukaz panayırına
    gitmekte olan peygamber (s.a.s.) Nahle denilen yerde ashâbına
    sabah namazını kıldırırken onun yanına uğramışlar.
    Cinler Kur’an’ı işitince onu dinlemişler ve (birbirlerine)
    270 51/Zâriyât, 56
    271 46/Ahkaf, 29
    AHMED KALKAN
    ~ 160~
    semadan haber almanızı engelleyen işte budur.” demişler.
    Sonra kavimlerine dönerek: “Ey kavmimiz! Biz doğru yolu
    gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik. Ve ona iman ettik,
    bundan sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi şirk koşmayacağız.”
    demişler. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Peygamberimize
    (s.a.s.): “De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı)
    dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu…”272 âyetini inzâl
    etti. 273
    Hayat sahibi yaratıklar yalnız şu madde dünyasındaki
    insanlarla, çeşitlerini bilemediğimiz hayvanlardan
    ibaret değildir. Bir de ancak peygamberlerin
    gördüğü varlıklar vardır ki, bunlar melekler ile
    cinlerdir. Melekler Allah’a itaatten asla ayrılmazlar.
    Göklerde bulunurlar, ancak Allahu Teâlâ’nın
    emriyle yeryüzüne iner, tekrar göklere yükselirler.
    Cinler ise, insanlar gibi yeryüzünde bulunurlar.
    Mü’minleri ve kâfirleri vardır. Meleklerin ve cinlerin
    varlığı, Kur’an ve sünnetle sâbit olduğundan,
    bunları inkâr etmek, İslâm akîdesini zedeler.274
    Bütün metafizik, metapsişik ve spiritüel değerler
    ve gerçekler
    konusunda
    olduğu gibi cin ve şeytan
    konusunda da tek kaynağımız
    Kur’ân-ı Kerim’dir.
    Bilindiği üzere ruh, melek, cin ve şeytan
    272 72/Cin, 1
    273 Ahmed Muhammed Davud, Akidetu’t-Tevhid, Ravza Y., 66-67
    274 Şâmil İslam Ansiklopedisi, 1/314-315
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 161~
    gibi bazılarını beş duyumuzla
    asla algılayamadığımız,
    bazılarını ise çok nâdir olarak duyumsar
    gibi
    olduğumuz
    varlıklara ilişkin bilgiler ancak vahiy
    sayesinde insana ulaşmıştır.
    CIN VE ŞEYTANIN VARLIĞI AKLA TERS DEĞILDIR
    Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler
    ile, aynı cinsten olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın
    gizli varlıklar oldukları sâbittir. Bu konuda birçok âyet
    ve Kur’an’da “Cin sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre
    vardır. Cinlerin varlığını Hz. Peygamber de haber vermiştir.
    O halde, bizim müslüman olarak, muhkem âyetler ve sahih
    hadislerle var olduğu bildirilen cin ve şeytanın, Allah’ın görülmeyen
    gizli yaratıkları olduğuna inanmamız gerekir.
    Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan
    aklı, aynı sebepten, varlığı şer’an sâbit olan cin ve şeytanı
    da inkâr edemez. Çünkü bu husus, aklen muhal değildir.
    Cinlerin de cismanî bir bünyesi olabilir. Fakat bizim her
    bünyeyi görmemiz zaruri olmadığı gibi, gördüğümüz cisimlerin
    de her cüz’ünü göremediğimiz bilinen bir gerçektir.
    O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye sahip birçok
    varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim
    mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz.
    Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve
    ışınlar bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz
    gizli varlıklar bulunabilir.
    Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
    bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta,
    AHMED KALKAN
    ~ 162~
    duyularımızdan gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız
    ruhanî varlıkların bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz.
    Her türlü varlığı yaratmaya kaadir olan Allah’ın yarattıklarının,
    yalnız gözümüzle veya âletlerle görüp bildiğimiz
    şeylerden ibaret olduğunu sanmak, büyük gaflet olur. Bu
    ise, Yüce Allah’ın İlâhî kudretini ve evrenin kapladığı alanı
    bilmemekten başka bir şey değildir.
    Melekler, Cinler ve Şeytan, gaybiyyât denilen
    görülmeyen âlemde mevcut varlıklar olduklarından;
    biz onları göremezsek de, var oldukları, dinînaklî
    delillerle sâbit olduğundan, insan aklı da onların
    varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, bu gaybî
    varlıkların varlığını da yokluğunu da kesin delillerle
    isbat edemez. Fakat akl-ı selim, gözle görülmeyen
    bu yaratıkların varlığının imkânsız olmadığına,
    aksine onların da, vücudu câiz olan şeylerden
    olduğunu kabul eder. Çünkü, meleklerin, cinlerin
    ve şeytanın varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî
    veya ilmî verilere dayanan hiçbir delil ortaya
    konulamaz. Aksi halde; gözümüzle göremediğimiz
    ve bugün ilmin mâhiyet ve hakikatini tesbit edemediği
    hayat cevherinin, insan ruhunun ve aklımızın
    da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz
    veya mâhiyetini bilemiyoruz diye ruhu da,
    aklı da, hayat gerçeğini de ve görünmeyen, fakat
    varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 163~
    de inkâr edemeyiz. O halde, ruh ve akıl gibi maddî
    olmayan ve maddeden mücerret soyut, mânevî,
    gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz. Bu gibi
    soyut varlıklar, gözlem ve tecrübeye dayanan müsbet
    ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi gaybî
    yaratıklardır.
    Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi birçok eski filozof,
    fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak
    zorunda kalmışlardır. Bu günkü müsbet bilimlerle uğraşan
    meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi birtakım
    kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı
    olayların meydana gelmesine sebep olduğunu kabul ve itiraf
    etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin,
    cinlerin ve şeytanın varlığının aklen câiz ve mümkün
    görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir. Özet olarak
    diyebiliriz ki, melekler ve cinler de, aklımız ve ruhumuz
    gibi vardır. Gerçi biz onları göremiyoruz, ama gözle göremediğimiz
    nice şeyin varlığına inandığımız gibi, Kur’an’ın
    haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr edemediği bu varlıklara
    mü’minler olarak iman ederiz.
    Melekler, cinler ve şeytan gaybî varlıklardır. Gayb: Hislerle
    veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min
    gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.275 Allah’ın ve Rasûlünün
    bildirdikleri ister zâhirî, isterse gaybî olsun mü’min
    ona inanandır. Bazı kâfirlerin gaybe iman etmediklerini,
    “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek,
    cin gibi varlıklar uydurmadan ibarettir” dediklerini biliyoruz.
    Gaybe iman ise büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar
    275 Bak. 2/Bakara, 3
    AHMED KALKAN
    ~ 164~
    gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar; Bunlara karşı
    gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir.
    İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması
    ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır.
    Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle
    onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik
    ve itaat ettik’ demeleridir. Gözüyle göremediğinin varlığını
    kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini,
    rüzgârı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını
    nasıl kabul edip kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir.
    Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr
    etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar
    olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih
    ediyorlar.
    Mü’minler gaybe inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki
    ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve
    hevesinden, hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla
    kurtulabilir ve gerçek insanlık mertebesine yükselirler.
    Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha kıymetli de olsa
    göremediğini tercih etmez; önündeki otları her şeye tercih
    eder. Kâinat; sadece mevcut olduğu açık olan, bilinen
    ve görünen varlıklardan ibaret değildir. Bu görünüp bilinen
    şeylerden daha başka varlıklar da mevcuttur ki biz bunları
    görmeden sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir
    ve kabul ederiz.
    İnsan aklının bilinmeyen âlemleri/evrenleri idrâk edememesi,
    onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu
    konuda mü’mine düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer
    kudrete (Allah’ın vahyine, doğru habere) bırakmasıdır.
    Mü’min, öğrenmek istediklerini Alîm ve Habîr olan,
    görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan
    ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lâzımdır. Fakat eskiden
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 165~
    olduğu gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini
    önemsemeyerek, insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine
    götürmek istemektedirler. Mü’min, Allah’ın, Kitabında
    bahsettiği gaybî olan ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün
    bildirdiği şekilde iman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı
    dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz
    şeylerden de infak ederler.”276
    İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak, cinlerle
    ortak şekilde irâde sahibi bir varlık şeklinde yaratılmıştır.
    İrâde, “farklı seçeneklerden birini tercih etmek”
    demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler
    sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan olmak”
    277 şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren
    alanda kendisini iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini
    daha özgürce kullanmasını sağlayan varlıklarla karşı karşıyadır.
    Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı,
    iyilik ve hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır.
    İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan
    ve meleklerin sunduğu seçeneklerle dolu ruhî bir hayat olduğunu
    unutmaması demektir. İnsana iyi düşünceler aşılayan
    meleklerin yanı sıra, ona vesveseler telkin eden şeytanın
    varlığı da bir gerçek olmakla beraber, Kur’an, şeytana
    değil; meleklere imanı öne çıkarmak278, tâğutu inkâr edip
    Allah’a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek
    sûretiyle279 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış,
    onunla hemhal olmayıp aksine meleklere kulak vermeyi
    öngörmüştür.
    Onlar atmosferin dışında da dolaşabildiklerine göre,
    276 2/Bakara, 3
    277 67/Mülk, 2
    278 2/Bakara, 177, 285
    279 2/Bakara, 256
    AHMED KALKAN
    ~ 166~
    solunuma ve oksijene ihtiyaçları olmamalıdır. Atmosferin
    dışında gökte karanlıklar içinde dolaşabildiklerine ve Hz.
    Peygamber’i sabah namazında gelip izleyebildiklerine göre,
    280 görebilmek için bizim bildiğimiz anlamda ışığa ihtiyaçları
    olmamalıdır. Demek ki onlar, bizim mahiyetini henüz
    bilemediğimiz birtakım ışınlarla da görebilecek yapıdadırlar.
    Burada henüz dedik, çünkü Hz. Peygamber’in haber
    verdiği “Cinler”den bir kısmını meydana getiren mikroplar,
    günümüzde geliştirilen mikroskop, elektron mikroskop
    gibi âletler yardımıyla insanoğlunun bilgi ve görüş sahasına
    girmiştir. Fakat
    mikroplar gibi, cinler de hiçbir zaman
    insanoğlu tarafından
    çıplak gözle görülemeyeceklerdir.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de de haber verildiği gibi,281 gözümüz
    onları görecek yapıda
    yaratılmamıştır. Kaydetmek gerekir
    ki, önceleri insanoğlunun
    bilgisinin dışında olan X, röntgen,
    ultraviyole vb. kızıl ya da mor ötesi ışınlar, radyo, tv.
    dalgaları günümüzde bilinmekte
    ve kendilerinden yararlanılmaktadır.
    Burada karşımıza şöyle bir soru çıkmaktadır:
    Cinlerin de kendilerine göre ışından
    yaratılan bir vücutları
    varsa ve bunlar bu evren içindeyse,
    bir gün keşfedilmeleri
    mümkün olabilir mi? Kanatimizce, meleği ve şeytanı, fiziğin
    imkânlarıyla keşfedebilmemiz nasıl imkân dışı ise, cinlerin
    birgün keşfedilmeleri de imkân dışıdır. Çünkü melek
    ve şeytan, bu dünya hayatına gönderilişimizdeki imtihan
    hikmetiyle ilgili varlıklardır ve bizden bu görmedığimiz
    varlıklara iman etmemiz istenilmiştir.
    Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin
    gözümüzle görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın
    kanıtlayabildiği bir cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın
    asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı diğer bir
    280 Müslim, Salât 149; Tirmizî, Tefsir 72/2-3, No: 3323-3324
    281 7/A’râf, 27
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 167~
    cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen cepheyi melekler
    ve cinler oluşturmaktadır.
    BAZI HADISLERDE “CIN” KELIMESI “MIKROP VE
    VIRÜS” ANLAMINDA KULLANILMIŞTIR
    Cin kelimesi, örtmek gizlemek anlamına gelen “cenne”
    kökünden türemiştir ve gözle görülmeyen varlıklara bu ad
    verilmiştir. Melekler, cinler, kabirde bulunan cenazeler, ev
    yılanları bu ad altında zikredilmiştir.282 Henüz doğmamış
    çocuğa da, anne rahminde gizli olduğu için aynı kökten “cenin”
    denilmektedir.
    Mikro dünyayı bilgi alanımıza sokan mikroskobun
    henüz keşfedilmediği, mikropların varlığının
    ilim dünyası tarafından tanınmadığı bir dönemde,
    Hz. Peygamber tarafından onların varlığına işaret
    edilip tesirlerinden bahsedildiğini bazı hadislerden
    anlıyoruz. Hz. Peygamber’den nakledilen
    bu hadislerde
    kullanılan “cin/şeytan” kelimesiyle mikroplar
    kast edilmektedir.
    “Câbir’den (r.a.) Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
    “Kaplarınızı örtün, Kırbaların ağızlarını bağlayın.
    Kapıyı
    kilitleyin. Kandili söndürün. Çünkü
    şeytan hiçbir kırbanın bağını
    çözemez. Hiçbir
    282 İbn Manzûr, Lisânul-Arab, XIII, 92-101
    AHMED KALKAN
    ~ 168~
    kapıyı açamaz ve hiçbir kap-kacak ağzını açamaz.”
    283 Burada, şeytan (cin) kelimesiyle, virüslerden
    bahsedilmektedir.
    Diğer bir hadislerinde de Hz. Peygamber, evlerde
    bırakılan çöplerin şeytanların (cinlerin, yani
    mikropların) toplantı yeri olacağını bildirmiştir.
    284
    Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den nakledilen bir başka
    hadiste de Rasûlullâh (s.a.s.), ashabın Tâun hastalığı
    hakkında sordukları bir soruya, “Cinlerden
    olan düşmanlarınızın dürtmesidir ki o bütün şehidlerde
    vardır.” 285 buyurmuştur. Böylece burada
    da tâûn diye nitelendirilen bulaşıcı hastalığa sebep
    olan mikropları “cin” lafzıyla ifade etmişlerdir.
    Diğer bir sözlerinde de Tâûn hastalığının bulaşıcı olduğuna
    işaret ederek,
    “Bir yerde tâun hastalığı (yani, bulaşıcı
    hastalıklar) çıktığını duyduğunuz zaman oraya
    girmeyiniz”
    286 buyurarak, müslümanların bundan korunmalarını
    istemişlerdir.
    Hz. Peygamber’in hadislerinde bahsettiği Tâûn hastalığına
    günümüzde
    Veba denilmektedir. Vebanın, insanlık
    tarihinin en korkunç
    salgın hastalıklarından olduğu
    283 Müslim, Eşribe, 96; Ebû Dâvud, Eşribe, 22; Tirmizî, Et’ime, 15; Ahmed bin Hanbel,
    Müsned, III, 301, 306, 319, 386; İmâm Mâlik, Muvatta, Sıfatû’n-Nebî, 10/21
    284 Abdürrezzak, Musannef, XI, 32
    285 Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 395
    286 Buhari, Tıb 30; Müslim, Selâm 92-94, 98, 100
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 169~
    bilinmektedir. Aslında “tâun” ve “veba” kelimeleri, Arapça’da
    bütün bulaşıcı hastalıklara verilen genel ad olarak
    kullanılmaktadır.
    Hz. Peygamber’in bir çeşit karantina uygulanmasını
    emretmesi, bu hastalığın bulaşıcı özelliğini bildiğini göstermektedir.
    Buna benzer hadislerde de Hz. Peygamber’in
    kullandığı “cin/şeytan” kelimesiyle
    mikropları kasdettiği
    açıktır. Mikrobun ilim dünyasında henüz keşfedilmediği
    dönemde Hz. Peygamber’in, onlara
    bazı özellikleriyle işaret
    etmesi ilginçtir.
    Câbir’den (r.a.) nakledilen diğer bir hadiste ise Hz. Peygamber’in
    şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kabı örtün,
    tulumu da bağlayın, Çünkü senede bir gece Veba iner.
    Yanından geçtiği kapağı olmayan her kabın veya üzerinde
    bağı bulunmayan her tulumun içine muhakkak bu vebadan
    iner.”287
    Nevevî, bu hadisi açıklarken şöyle der: Bu hadiste, vebanın
    bulaşacağı bu gecenin yılın hangi gecesi olduğu belirtilmemiştir.
    Veba salgını çıktığında, herhangi bir gün
    veya gece, bu mümkün olabilir. Bu açıdan Hz. Peygamber,
    yiyecek ve içecek maddelerinin ağzının kapatılmasını emretmiş,
    salgın hastalıkların mikroplarının hava yoluyla da
    bulaşabileceğine işaret etmiştir. Günümüzde, birçok hastalığın
    teneffüs edilen hava, mikrop bulaşan yiyecek ve içecekler
    yoluyla insanlara geçtiği bilinen bir husustur. Hz.
    Peygamber’in, yiyecek ve içecek kaplarının ağızlarının kapatılmasını
    emretmesinin hikmetinin bu olduğu açıktır.288
    287 Müslim, Eşribe 99
    288 en-Nevevî, Minhâc, c. 13, s. 183, 186-187
    AHMED KALKAN
    ~ 170~
    Hadislerden rahatlıkla şu neticeyi tespit edebiliyoruz:
    Mikropların çıplak gözle görülmemeleri
    sebebiyle Hz. Peygamber onlara “cin/şeytan”
    lafızlarıyla işaret etmektedir. Cin kelimesi yerine
    Peygamberimiz “mikrop” demiş olsaydı, o günün
    insanları bu kelimeyi anlamayacak veya yanlış anlayacaktı.
    Peygamberimiz anlatmaya çalışsa da o
    günün insanları o günün şartlarında fitneye düşebilecekti.
    Rasulullah’ın hadislerinde cin kelimesiyle
    işaret ettiği
    mikropların diğer bir özelliği, onların
    insan sağlığı açısından zararlı olmasıdır. Ki, Hz.
    Peygamber’in, yiyecek ve içecek kaplarının ağzının
    kapatılmasına dair emirlerinden bu durum ortaya
    çıkmaktadır. Hadiste işaret edilen bir diğer özellik
    ise, onların çöplüklerde, atık maddelerde çoğaldığıdır.
    289 Bu da, günümüz biliminin mikropların
    üremesi ve çoğalmasıyla ilgili olarak tesbit ettiği
    bir gerçektir. Hadiste işaret edilen bir başka özellik
    de, bulaşıcı hastalıklara da (veba/tâûn) onların
    sebep oldukları hususudur. Yukarıda zikredilen örneklerden
    de anlaşılacağı gibi, hadislerde
    ve bazı
    İslâm literatüründe kaydedilen “cin” kelimesi ile
    sadece bildiğimiz özel manası ile iman veya inkâr
    eden, erkeği-dişisi, mü’mini- kâfiri olan cinlerin
    289 Abdurrezzak, Musannaf, XI, 32
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 171~
    kast edilmediğidir. Bu durumda “cin” kelimesi ile,
    göze görünmeyen, fakat mevcudiyeti birtakım eserleriyle
    anlaşılan
    geniş bir varlıklar âleminden söz
    edildiği ortaya çıkmaktadır. Buna göre, gözle görülmemeleri
    açısından mikroplar da birer cindir.
    Bazı hadislerde, fare haşerat gibi birtakım zararlı hayvanlarla,
    insan sağlığı açısından zararlı olan mikroplara,
    “Şeytan” lafzıyla işaret edildiği anlaşılmaktadır. Nitekim
    Câbir’den (r.a.) nakledilen bir hadisde Hz. Peygamber şöyle
    buyurmuşlardır: “Kaplarınızı örtün, kırbaların ağzını bağlayın,
    kapıyı kilitleyin, kandili söndürün, Çünkü şeytan, hiçbir
    kırba bağını çözemez, hiçbir kapıyı ve hiçbir kap-kacak
    ağzını açamaz. Şayet sizden herhangi biriniz kapkacağını
    örtmek için üzerine enlemesine bir tahta parçası koymaktan
    başka bir imkân bulamazsa, Allah’ın adını anarak bunu
    yapsın. Çünkü küçük bir fâsık, ev halkı içerideyken üzerlerine
    evlerini yakabilir.”290
    Hadiste geçen, “küçük bir fâsık” lafzıyla, farenin kasdedildiği
    belirtilmektedir.291 Yine, yukarıdaki hadiste “şeytan”
    lafzıyla, sadece zararlı haşerelerle fare gibi hayvanların
    değil; insan sağlığı için zararlı olan mikropların da kastedildiği
    anlaşılmaktadır. Câbir’den nakledilen bu konudaki
    bir hadis, bu hususu te’yîd etmektedir. Hz. Peygamber bu
    hususta şöyle buyurmuştur: “Kabın ağzını örtün, tulumu da
    bağlayın. Çünkü senede bir gece veba iner. Yanına uğradığı
    kapağı olmayan her kabın yahut üzerinde bağı olmayan her
    tulumun içine mutlaka bu vebadan iner.”292
    290 Müslim, Eşribe 96; Krş. Buhârî, B. Halk 11, 15; Müslim, Eşribe 97; Ebû Dâvud, Eşribe
    22, hadis no: 3731-3733; Tirmizî, Et’ıme 15, hadis no: 1812
    291 Bkz. en-Nevevî, Minhâc, XIII, 183
    292 Müslim, Eşribe 99. Bu konuyla ilgili hadis rivâyetlerinin tahkiki için bkz. Ali Osman
    AHMED KALKAN
    ~ 172~
    CIN KELIMESI, KUR’AN’DA YABANCI
    (TANINMAYAN) İNSAN ANLAMINDA KULLANILIR
    MI?
    Kur’an’da Cin kavramı, tümüyle kavram anlamında, yukarıda
    özelliklerini ifade etmeye çalıştığımız varlık anlamında
    kullanılmıştır. Sadece can ifadesi büyük çoğunlukla
    Cin, bazen de yılan anlamında kullanılmıştır. Ayrıca cinnet
    kelimesi deli anlamında kullanılmış, ama el-cinnetu şeklinde
    el takısı aldığında ise sadece cinler anlamında kullanılmıştır.
    Ancak hiçbir yerde cin kavramının geldiği kelime
    köklerinin hiç birisinde yabancı(tanınmayan insan)
    anlamında kullanılmamıştır. Bu nedenle Süleyman (a.s)’ın
    emrine verilen Cinleri yabancılar olarak anlamak imkânı
    yoktur. Nitekim harikulade şeyler yapan bu varlıklardan
    bahseden ayetlerin293 sonunda şöyle buyrulmaktadır; “Böylece
    onun (Süleyman’ın) ölümüne karar verdiğimiz zaman,
    ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan
    başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkca
    ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine
    aşağılanıcı bir azab içinde kalıp yaşamazlardı”294
    Ahkaf sûresindeki ayetlerde295 ise cinlerden bahsedilirken
    bizden farklı olan boyutlarına pek değinilmeden olay hikâye
    edilmektedir. Bu durum, Cin’in bir anlamının da yabancı/
    tanınmayan olduğu savıyla, bahsedilen kişilerin kavram
    anlamıyla Cin değil, sözlük anlamıyla yabancı kimse anlamında
    kullanıldığını söyleme imkânı tanıyabilir. Ama Cin’in
    Kur’an’da tümüyle bildiğimiz Cin anlamında kullanılmasından
    ve gerekse, yine Kur’an’da Cin’in tek bir sefer bile
    yabancı anlamında kullanılmayışından bu çok zorlama bir
    Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 91-117
    293 34/Sebe’, 12-14
    294 34/Sebe’, 14
    295 46/Ahkaf, 29-32
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 173~
    yorum olacağı açıktır. Bu nedenle kanaatimizce 46/Ahkaf,
    29-32’daki anlatımda da kastedilen, gözle görülmeyen ve
    insan gibi mükellef olan varlıklar olan Cinlerdir.296
    CINLERIN AZIĞI
    “Cin” sözü ile Hz. Peygamber sadece, Kur’ân-ı Kerim’de
    kendilerinden bahsedilen, erkeği-dişisi, müslümanı-kâfiri
    olan cinleri kasdetmemiştir. Rasûlullah, farklı zamanlarda
    yeri geldikçe mikroplardan da bahsetmiş ve onların bilinmediği,
    mikroskobun keşfedilmediği o dönemde mikroplar
    için de “cin” lafzını kullanmıştır.
    Bu husus günümüzde daha
    iyi anlaşılmaktadır. Kısacası biz, çağımızdaki ilmî ve teknik
    gelişmelerin ışığında Hz. Peygamber’in “cin” kelimesi ile
    nerede mikropları, nerede de özel anlamda cinleri kasdettiğini
    anlayabilmekteyiz. Fakat geçmiş dönemlerde İslâm
    âlimlerinin, çağlarında henüz mikrop ve mikroskop keşfedilmediği
    için hadislerde geçen “cin” lafızlarının
    tamamını,
    özel anlamıyla mükellef ve akıl sahibi olan, erkeği-dişisi,
    mü’mini-kâfiri bulunan cinler için kullanılmış kabul ettiklerini,
    açıklama ve yorumlarını bu doğrultuda yaptıklarını
    görmekteyiz. Bu husus onların dönemleri için doğru kabul
    edilse, daha doğrusu yanılmaları ma’zur görülse bile, artık
    günümüzde bunları ayırd etmek ve Hz. Peygamber’in hangi
    sözünde cinleri, hangi hadisinde mikropları kasdettiğini
    belirtmek durumundayız.
    Abdullah b. Mes’ûd’dan (r.a.). Hz. Peygamber:
    “Tezek
    ve kemikle taharetlenmeyin, çünkü o cinlerin azığıdır”
    296 Abdülhakim Beyazyüz, Cinler, Melek veya Tanınmayan Varlıklar mıdır?,
    Haksöz
    AHMED KALKAN
    ~ 174~
    buyurdu.297 Kanaatimizce “Kemik ile tezeğin cinlerin yiyeceği
    olduğuna” dair rivayetlerde de böyle bir durumla karşı
    karşıyayız. Aşağıda kemik
    ve tezeğin, taharetlenmede kullanılmasını
    yasaklayan hadisleri incelediğimizde bu görüşün
    daha isâbetli görülüp kabul göreceğini ümit ediyoruz.
    Cin ve şeytanın, yaratılışlarına uygun birer beslenme
    tarzı olabilir. Bizim, hayatımızı devam ettirebilmek
    için gerekli olan enerjiyi sağlamak maksadıyla
    yıyip içtiğimiz gibi; onlar da, kendileri için
    gerekli olan enerjiyi hususî yollarla sağlayabilirler.
    298 Ancak, bunun, mikrop yatağı tezekler ve kemiklerle
    olmadığı açıktır. Eğer onlar enerji sağlamak
    için bizim gıdalarımıza muhtaçlarsa, herhalde
    bunu kemik ve tezekten değil, bizim de hoşumuza
    giden temiz gıdalardan
    sağlarlardı. Çünkü bazı
    hadislerde,
    onların insanların sofrasına ortak olduğundan
    bahsedilmektedir.
    Bu rivayetlerde mecazî
    yön kastedildiğine göre, cinlerin güzelim yiyecek
    sofralarını bırakıp,
    tezekle kemiğe sokulacaklarını
    düşünmek pek mantıklı görünmüyor. Onların
    bizim bilemediğimiz, kendilerine mahsus
    ayrı
    enerji kaynakları, beslenme yolları, gıda maddeleri
    olduğunu
    kabul etmek en doğru yol olmalıdır. Bu
    sebeple, bazı hadis rivayetlerine göre şeytanlar ya
    297 Tirmizî, Tahâret, 14/18; Ebû Dâvud, Tahâret 20; Nesâî, Tahâret 36
    298 Bkz. Aynî, Umde XVI, 310
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 175~
    da kâfir cinler, besmelesiz sofraya oturan müslümanların
    yemeklerine ortak olup dururken, güzel
    temiz yiyeceklerden yerlerken; Hz. Peygamber’e
    iman eden cinler niçin sadece mikrop ve bakteri
    yatağı kemiklerle yetinmek
    zorunda kalsınlar? Bu
    hususun bir problem olduğu ve bunun burada “cin”
    lafzıyla mikropların kast edildiğinin kabul
    edilmesiyle
    çözümlenebileceği açıktır.
    Nesâî, naklettiği bu hadiste ilave olarak, (riks/hayvan
    dışkısı, cinlerin yiyeceğidir) demektedir ki, bu husus burada
    “cin” lafzı ile mikropların kast edildiğine dair görüşümüzü
    te’yid etmektedir. Günümüzde hayvan dışkısı ya da
    tezeğin
    mikrop ve bakterilerin üreme yeri olduğu, onların
    bunları
    yiyerek çoğaldıklarını açıklamaya gerek yoktur. Bu
    maddelerin
    bir mikroskop altına alınarak incelenmesi burada
    cinlerin
    mi, yoksa bakteri ve mikropların mı bulunduğunu
    göstermeye yeterli olacaktır. İbn Mes’ûd’dan nakledilen
    diğer rivayetlerde de Hz. Peygamber’in kemik, tezek
    ve kömürle
    taharetlenmeyi yasakladığı bildirilmektedir. 299
    Şu halde yukarıdaki hadisten de anlaşılabileceği gibi,
    Rasûlullah’ın tezekle taharetlenmeyi yasaklamasının sebebi,
    bunların cinlerin yiyeceği olduğu için değil; mikrop
    yuvası “pis” oluşundandır. Nitekim Hz. Peygamber bunların
    “pis” olduğunu söylemiştir. Böyle maddeler ise mikrop
    kaynağıdır.
    Tezeğin
    cinlerin azığı olduğu hususunu, “mikropların
    üreme ortamı” şeklinde anlamak durumundayız. Aksi
    299 Nesâî, Taharet 35/39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 457
    AHMED KALKAN
    ~ 176~
    takdirde hadisi bir muamma
    haline sokar, aklımız ermiyor
    diye red mi edeceğiz, der dururuz. Hâlbuki burada inkâr
    değil, aksine hadisleri ve Hz. Peygamber’in bunlardan maksadını
    anlama söz konusudur.
    Sahih kaynaklarda yer alan ve yukarıda kaydettiğimiz
    hadislerde Hz. Peygamber, kemik ve tezekle
    taharetlenmeyi
    yasaklamış ve bunun sebebini cinlerle irtibatlandırmamıştır.
    Nesâî ise, tezek için, “Cinlerin yiyeceğidir”
    demiştir.
    300 Bununla da mikropların kast edildiğinin açık olduğu
    yukarıda da kaydedilmişti.
    Buraya kadar naklettiğimiz hadislerden anlaşılacağı
    üzere Hz. Peygamber, kemik, tezek ve kömürle tahareti
    yasaklamış,
    kemik ve tezekte mikropların üremesine uygun
    bir ortam bulunduğunu kasdetmiştir. Bu rivayetlerde
    “cin” lafzı ile mikropların kast edildiği hususunun dışındaki
    tüm konular, önceki İslâm bilginleri tarafından gerek
    fıkhî hükümler, gerekse hadislerin şerhi dolayısıyla kaynak
    eserlerimizde zikredilmiştir.
    Bu âlimlerimiz, pis olup taharetlenmeye
    elverişli olmamalarını,
    cinlerin azığı olmalarını
    kemik ve tezekle taharetin yasaklanmasına gerekçe olarak
    göstermişler; fakat cinlerle mikropların da kast edilmiş
    olabileceği üzerinde
    durmamışlardır.301
    Besmele çekilmeyen yemeklerden şeytanların da yediğinden
    bahseden bazı hadisler de vardır.302 Şeytan diye cinlerin
    kâfir olanlarına denilmektedir. Besmele çekmeden
    300 Nesâî, Taharet 38/42
    301 Nevevî, Minhâc III, 157; Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 327; Aynî, Umde II, 299-301,
    304; M. Hattâb es-Sübkî, Menhel, I, 137; Davudoğlu, Selamet Yolları, I, 137; Sahih-i Müslim
    Terc. Ve Şerhi, III, 226-227; Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mâce Terc. Ve Şerhi, I, 501-502
    302 Bkz. Müslim, Eşribe 134-136; Ebû Dâvud, Et’ıme 16/3765-3766, 3768, 50/3845;
    Tirmizî, Et’ıme 11/1802-1803; İbn Mâce, Et’ıme 13/3278, Duâ 19/3887; Ahmed b. Hanbel,
    Müsned, III, 383; IV, 336; V, 383
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 177~
    yemek yiyen, Allah’a inanmayan nice insanlar vardır ve
    bunların sofrasından kendilerinin yediğinin dışında herhangi
    bir şey eksilmemektedir. O zaman “Şeytanların
    da
    besmele çekmeden sofraya oturan insanlarla beraber yemek
    yediğinden” bahseden rivayetleri mecazî manada
    anlamak
    gerekmektedir. Buna göre bu hadislerde, şeytanın
    bizim gibi yemek yediği değil; mü’minlerin, feyz ve bereketli
    olması,
    yemeğe başlarken Yaratıcımızın adını anmaları
    gerektiği, Allah’ın verdiği nimetlere şükredilmesi icap
    ettiği hususu
    anlatılmak istenmektedir.303
    HADISLERDE “CIN” DIYE ZIKREDILEN
    MIKROBUN, (KORONA)VIRÜSÜN MÂCERÂSI
    MIKROPLARI VE KARANTINAYI DÜNYAYA İLK
    OLARAK RASÛLULLAH TANITTI
    “Karantina” kelimesi, sözlükte “yolcuların gözetim altında
    tutulma süresi” demek olan ve İtalyanca “kırk” anlamına
    gelen quarantenadan gelir. Bulaşıcı hastalıklar sebebiyle
    çeşitli tedbirlerin alınması ve hastalığa yakalanmış olanların
    tecrit edilmesi anlamında kullanılır.
    “Bir yerde veba olduğunu işitince oraya girmeyin; bulunduğunuz
    yerde veba çıkacak olarsa, oradan ayrılmayın.”304
    “Tâunu işittinizmi, bulunduğu yere girmeyin. Bir yerde
    zuhur eder de, siz de orada bulunursanız ondan kaçmak için
    oradan çıkmayın.”305
    303 Geniş bilgi için bkz. Ali Osman Ateş, a.g.e., s. 91-117
    304 Buhârî, Tıb 30
    305 Müslim, Selâm 92, hadis no: 2218
    AHMED KALKAN
    ~ 178~
    Aynı şekilde cüzzamlı hastalardan kesinlikle uzak durulmasını
    isteyen Rasûl-i Ekrem,306 kendisine biat etmek üzere
    Medine’ye gelmekte olan Sakīf kabilesi heyetinde cüzzamlı
    bir hastanın bulunduğunu haber alınca onun geri dönmesini
    istemiş ve biatının kabul edildiğini bildirmiştir.307 Hz.
    Peygamber, hastalıklı hayvanların sağlıklı hayvanlardan
    ayrı tutulması gerektiğini de belirtmiştir.308
    Mikrop diye küçük canlı organizmalarının varlığının
    kimse tarafından bilinmediği bir zaman
    diliminde, Rasûlullah (s.a.s.) mikropları, virüsleri
    tanıdığı, onların insandan insana hastalıkları
    bulaştırdıklarını bildiği gibi, çözümün karantina
    olduğunu söylemiş ve insanlığa tıb yönüyle büyük
    yol açmıştır. Mikroskobun bulunmasıyla, mikro
    organizmaların varlığının bilimsel yönden kesinlik
    kazanması 17. Y.Y.’ın ikinci yarısına aittir. Batının
    bu buluşundan en az bin sene önce, 7. Y.Y.’ın
    ilk yarısında Rasûlullah hastalıkların nasıl bulaştığını
    ve nasıl yayıldığını tespit etmişti. Evet,
    dünyada ilk defa mikropları en doğru şekilde tanıyan,
    hastalıkların onlar aracılığıyla bulaştığını
    tespit edip çözümünün de karantina olduğunu belirten
    zât, Peygamberimizdir. Bundan on dört asır
    önce bu bulaşıcı hastalığı doğru tanımlayıp doğru
    306 Buhârî, Tıb 19
    307 Müslim, Selâm 126; İbn Mâce, Tıb 44
    308 Müslim, Selâm 104-105; Ebû Dâvûd, Tıb 24
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 179~
    çözüm yolu göstermesi, onun kendi kendine yapabileceği
    bir şey değildir. Kur’an, onun hakkında
    şöyle der: “…Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş,
    bilmediğini sana öğretmiştir. Sana Allah’ın
    lutfu gerçekten büyük olmuştur.”309 Salât ve selâm
    olsun ona…
    RASÛLULLAH’IN EMRINE UYULSAYDI, KORONA
    VIRÜS ÇIKTIĞI YERDE YOK EDILECEKTI
    Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah’ın emrine
    uyulmuş olsa ve bulaşıcı hastalık olan yerden kimse
    başka bir yerleşim yerine çıkmamış olsaydı, bu belâ dünyaya
    yayılmayacaktı. Rasûlullah, sadece belirli bir zümreye
    değil; âlemlere rahmet olarak gönderilmişti çünkü. Allah’ın
    izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderilen peygamberimize310
    insanlar, itaat etmedikleri için böyle bir belâya çarptırılıyorlar.
    Rasûlullah’ın karantina emrine uymamak, hem
    Allah’a itaatsizlik, hem peygamberine ve hem de Allah’ın
    tabiattaki kanunlarına, O’nun değiştirilemeyecek olan sünnetine
    karşı çıkmak demektir. O yüzden cezası da ağır olacaktır.
    Bunun cezası genel anlamda şöyle belirtilir:
    “Rasûl’ün çağrısını aranızda, herhangi birinizin diğerini
    çağırması gibi görmeyin. Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri
    Allah elbette bilir. Onun emrine aykırı davrananlar başlarına
    ya bir belânın (fitnenin) gelmesinden yahut can yakan bir
    cezaya çarpılmaktan korksunlar!”311
    309 4/Nisâ, 113
    310 4/Nisâ, 64
    311 24/Nûr, 63
    AHMED KALKAN
    ~ 180~
    Mecburiyet hissettiklerinden ve ölümden korktukları
    için insanlar, başlarındaki yöneticilere ve küresel yönlendiricilere
    kesin bir itaat içindeler. Biz müslümanlar, devlet
    “evde kal!” demese bile, devletin yasak koymasından önce,
    Rasulullah’ın koyduğu yasağa uymalıyız. Rasûl’e bu konuda
    ve Kur’an’ın hayata geçirilmesine yönelik onun emirlerine
    ve örnekliğine muhâlefet etmenin cezası, başına belâyı bulmak
    veya can yakan bir cezaya çarpılmaktır.
    VEE KUR’AN’IN TEMIZLIK KONUSUNDAKI
    EMIRLERINE UYULSAYDI, BU VIRÜS, ORTAYA
    ÇIK(A)MAZDI.312
    BU VIRÜS, MÜ’MINLERE RAHMET OLABILIR MI?
    “Tâun (veba, bulaşıcı virüs) hastalığı, Allah Teâlâ’nın dilediği
    kimseleri kendisiyle cezalandırdığı bir çeşit azaptı. Allah
    onu mü’minlere rahmet yaptı…”313
    312 Dinimiz, temizliği iman ile irtibatlandırmış, nice ibâdeti temizlik şartıyla kabul edileceği
    açıklanmış, maddî temizlikle birlikte mânevî temizliği, gönlün arınmasını da öne
    çıkartmıştır. Temizliği imanla bağlantılı olarak, imanın yarısı şeklinde ele alan dinimiz,
    temizliğin kendisini de ibadet saymıştır. Abdest, gusül ve teyemmüm bu ibadetlerdendir.
    Temizlik hakkında çok şümullü alanları sayarak her alanda temizliğe önem vermeyi
    emretmiştir. Yemek öncesi ve sonrası ellerin yıkanmasını isteyerek, abdest ile, el ve yüz
    temizliğine dikkat çekmiş, tuvalette su kullanmayı ve çıkışta mutlaka elleri yıkamayı emretmiş,
    diş temizliği üzerinde ısrarla durmuş, gıdaların temiz olması gerektiğini hükme
    bağlamış, temizlik için sol eli kullanmayı emretmiş, aksırınca mendil kullanmayı veya
    sol elini kullanmasını istemiştir. Tırnak kesmeyi, etek ve koltuk altı tıraşı ve temizliğini
    istemiştir. Bütün bunların yanında çevre ve mekân temizliği ile ilgili hükümler bildirmiş,
    meydanların ve piknik alanlarının temizliğinden bahsetmiştir. Dinimizin çok kapsamlı
    olarak ele aldığı ve çok önem verdiği bu temizlik, bütün boyutlarda uygulansaydı, hiç
    korona görülür veya görülse bile üreyebilir miydi?
    “…Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” (2/Bakara, 222);
    “Temizlik, imânın yarısıdır” (Müslim, Tahâre, 1); “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler.”
    (Buharî, Savm, 27); “Ey iman edenler; size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından
    yiyin, şâyet sadece Allah’a ibâdet ediyorsanız O’na şükredin” (2/Bakara, 72)
    313 Buhârî, Tıb 31; Buhârî, Enbiyâ 54; Kader 15; Müslim, Selâm 97; Kütüb-i Sitte, c. 11,
    s. 358.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 181~
    CINLER BIR EŞYAYI TAHRIP EDEBILIR VEYA
    YERINI DEĞIŞTIREBILIR MI?
    Kur’an-ı Kerîm, cinlerin ışından yaratıldıklarına,
    akıl,
    irâde ve göklere çıkabilecek kabiliyetleri olduğuna işaret
    etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, cinler insanlara
    nisbetle çok yüksek hıza sahip varlıklardır. Günümüzde
    Fizik ilmi, ışığın saniyede üç yüz bin (300.000) km. hızla
    gittiğini söylemektedir. Şu halde dumansız ateşten, yani
    ışından yaratılan
    cinler de en azından bu hıza sahip olma
    durumundadırlar.
    Onların gök katlarına çıkabildiklerine
    dair âyetler ile onların
    Hz. Süleyman’ın emrinde çalıştırıldıkları
    dönemde Sebe Melîkesi’nin tahtının getirilmesinden
    bahseden âyet bu konuda
    bize ipucu vermekte ve onların
    sahip oldukları yüksek sürate
    işaret etmektedir.
    Kur’an-ı Kerîm’de bildirildiğine göre, Hz Süleyman’ın
    emrinde, cinler, insanlar ve kuşlardan meydana gelen bir
    ordu bulunuyordu.
    314 Hz. Süleyman bu ordusunu teftiş etmiş
    ve Hüdhüd kuşunu göremeyince onun nerede olduğunu
    sormuştu. Daha sonra
    Hüdhüd kuşu gelerek, Hz. Süleyman’a
    Sebe’ halkının güneşe taptıklarını ve başlarında
    Nasıl Rahmet Olur?
    “Nice hoşlanmadığınız şey vardır ki, o sizin için hayırdır… Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/
    Bakara, 216). Bu musibetleri uyarı olarak ele alır, kendi yaptıkları suçların bir cezası olarak,
    bu musibetleri bir uyarı olarak ele alır, muhasebelerini yapıp kendilerini hesaba çekerek
    tevbe etmeleri, Allah’a yönelip O’nun razı olacağı inanç ve amel içinde olmaya söz
    verdikleri zaman, rahmet olur. Böyle bir musîbetle sınandığında, tevhidî bir iman içinde,
    Allah’ın takdirinden başka bir şeyin kendisine isabet etmeyeceğine inarak sabredip bulunduğu
    yerde aşırı korkulara kapılmadan ve isyan etmeden beklerse, işte o zaman bu
    musibet rahmet olur.
    Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) tâundan sorulmuştu. Şu cevabı verdi: “O,
    sizden öncekilere Allah’ın gönderdiği bir azaptı. (Şimdi) Allah onu mü’minlere bir rahmet
    yaptı. Eğer bir kul tâuna tutulur da bulunduğu yerde sabrederek bekler, Allah’ın takdirinden
    başka kendisine bir şey isâbet etmeyeceğini bilirse, o kimseye şehid ecri kadar sevap verilir.”
    (Buhârî, Tıb 31, Enbiya 50, Kader 15; Müslim, Selâm 97; Kütüb-i Sitte, c. 11, s. 358)
    314 27/Neml, 17
    AHMED KALKAN
    ~ 182~
    güçlü bir kadın hükümdar bulunduğunu
    haber vermişti.
    Hz. Süleyman da bir mektup yazarak, onları, kendisine karşı
    büyüklük taslamadan teslim olarak huzuruna gelmeye
    çağırdı. Hüdhüd bu mektubu götürüp, Sebe’ Melikesi Belkıs’ın
    tahtına bıraktı. Belkıs, Hz. Süleyman’ın mektubunu
    okuyup
    danışmanlarıyla istişare etti ve Ona hediyeler yolladı.
    Ancak
    Hz. Süleyman, Melîke’nin elçisine: ‘Dön, onlara
    söyle, teslim olsunlar, yoksa onların asla karşı koyamayacakları
    ordularla gelir,
    oradan sürer çıkarırım’ dedi. Elçi,
    durumu kadın hükümdara iletince, o yine danışmanlarını
    topladı ve teslim olarak Hz. Süleyman’ın
    huzuruna gelmeye
    karar verdiler.315 Onlar yoldayken Hz. Süleyman danışmanlarını
    topladı ve “Ey ileri gelenler! Onların
    bana teslim
    olarak gelmelerinden önce hanginiz onun tahtını bana getirebilir?’
    dedi. Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makamından kalkmadan
    önce ben onu sana getiririm, bunu yapmaya gücüm yeter’
    dedi. Yanında kitâb’dan bir ilim bulunan kimse de, ‘Sen
    gözünü
    açıp yummadan ben onu sana getirebilirim’ dedi.
    (Süleyman)
    tahtı yanına yerleşmiş görünce, ‘Bu, Rabbimin
    lütfundandır. Kendisine şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük
    mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden, kendisi
    için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, Rabbim zengindir
    (onun şükrüne muhtaç
    değildir), Kerimdir’ dedi.”316
    Yukarıda kaydettiğimiz âyetler, cinlerin yüksek bir hıza
    sahip olduklarını gösterdiği gibi, onların aynı süratle eşyayı
    bir yerden diğer bir yere nakletme gücüne sahip olduklarını
    da ortaya koymaktadır. Hz. Süleyman’ın, Sebe Melikesi’nin
    tahtının nakledilmesi konusundaki emrine, cinlerden
    olan ifrît, “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu
    sana getiririm” diye cevap veriyor. Bu onun sahip olduğu
    315 Krş. 27/Neml, 17-37
    316 27/Neml, 38-40
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 183~
    yüksek hıza işaret ediyor. Ancak kendisinde Kitâb’dan ilim
    bulunan kimse,
    “Sen gözünü açıp yummadan ben ona sana
    getiririm” diyor ki bu durum, bu zâtın cinlerden olan ifritten
    daha süratli,
    daha hızlı hareket edebilme imkânına
    sahip olduğunu, bu yönüyle de cinlerden üstün olduğunu
    ortaya koyuyor. Kısacası
    bu kimsenin yanında, cinlerden
    olan ifrit, sürat açısından demode olmuş bir konuma
    düşmüştür ve Hz. Süleyman da bu işi cine değil, yanında
    Kitâb’dan bir ilim bulunan şahsa yaptırtmıştır. Bu kimsenin,
    Hızır, Cebrail (a.s.) veya Hz. Süleyman’ın
    kendisinin olduğu
    kaydedildiği gibi, onun veziri Âsaf b. Berhıyâ olduğu
    da nakledilmektedir.317
    Burada konumuzla ilgili olan husus, cinlerden
    olan ifrît’in Sebe’ Melîkesi’nin tahtını getirmeye
    gücünün yettiğidir. Kendisi bu konuda,
    “Bunu yapmaya gücüm yeter ve bana güvenilir”
    demiştir.318 Sebâ, vaktiyle Yemen’de kurulmuş bir
    devletti.
    319 Hz. Süleyman ise, Filistin’de, Kudüs’te
    ikamet etmekteydi.
    Kısacası, Melîke’nin tahtının
    nakledileceği mesafe olan Yemen-Kudüs arası
    uzun bir yoldu (Yemen’in başşehri San’a ile Kudüs
    arası kuş uçuşu direkt mesafe 2038 kilometre). Şayet
    kendisine görev verilseydi,
    cinlerden olan ifrit,
    tahtı herhalde ışık hızıyla (saniyede 300.000 km)
    nakledecekti, çünkü kendisi ışından yaratılmıştı.
    317 Râzî, Mefâtih, 24/197
    318 27/Neml, 39
    319 Çağatay, Câhiliye Çağı, s. 14-15
    AHMED KALKAN
    ~ 184~
    Fizik bilginleri, ışık hızına ulaşabilmek için, cisimlerin
    kütlesinin
    enerjiye dönüşmesi gerektiğini,
    aksi takdirde bunun mümkün olamadığını dile
    getiriyorlar. Bu durumda adı geçen cinin, Sebe’
    Melîkesi’nin tahtını Yemen’den alıp, Kudüs’e getırebilmesi
    için, tahtı enerjiye, yani ışına dönüştürüp,
    o mesafeyi
    katettikten sonra, Kudüs’te tekrar
    yoğunlaştırarak eski haline getirebilmesi gerekir.
    Aksi takdirde böyle bir işleme tâbi tutmadan, böylesine
    yüksek bir hızın yapacağı etkiye Melîke’nin
    tahtının dayanması mümkün gözükmediği gibi,
    tahtın enerjiye (ışık) dönüşmeden, cismini (kesafetini)
    koruyarak ışık hızını elde etmesi de imkân dâhilinde
    olmamalıdır. Burada
    konumuz, cisimlerin
    ışık hızıyla uzak mesafelere nasıl nakledilebileceği
    değil, cinlerin buna güç yetirip yetiremeyeceği hususudur.
    Yukarıda kaydettiğimiz âyette, cinlerden
    olan ifrît, bu işe gücünün yettiğini söylemektedir.320
    Cinin bu işi nasıl yapacağı konusunda ayrıntılı bilgi yoktur.
    Cin sadece, bu işi “Hz. Süleyman makamından kalkmadan”
    yapabileceğini söyleyerek,
    hızına işaret etmektedir.
    Bütün cinler bu tür şeyleri yapmaya güç yetirebilirler mi?
    Yoksa bu sadece o ifrite mi mahsustu, gibi sorular da meçhul
    kalmaktadır. Çünkü adı geçen cin, “Biz cinler bu işi yapabiliriz”
    dememekte, aksine “Bu işi yapmaya gücüm yeter ve
    320 27/Neml, 39
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 185~
    bana güvenilir” diyerek sadece kendisini
    kasdetmektedir.
    Hâlbuki Kur’an’ın bildirdiğine göre Hz. Süleyman’ın emrinde
    sadece bir cin değil, daha başkaları da vardır. Dalgıçlık
    yapan, bina kuran cinler bunlardandır.321380 Ayrıca
    onun
    ordusunun bir kısmı da cinlerden meydana gelmektedir.
    322
    381 Hz. Süleyman danışmanlarını topladığı ve “Melîke’nin
    tahtını, onlar buraya gelmeden önce bana kim getirebilir”
    dediği zaman, diğer cinler niçin ses çıkarmamışlardır da,
    sadece o ifrît “Ben getirebilirim” diye cevap vermiştir? Hz.
    Süleyman’ın
    danışmanları içinde o mecliste cin olarak sadece
    o ifrît mi vardı? Yoksa başka cinler de danışmanların
    arasında mevcuttu da, o işe güçleri yetmediği için ses çıkarmadılar
    mı? Bu sorular da cevapsız kalan hususlardandır.
    Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, cinlerin
    Hz. Süleyman’a zorla
    boyun eğdirildikleridir.323 Yoksa cinler,
    kendi arzularıyla Hz. Süleyman’ın buyruğuna girmemişlerdir.
    O halde, tahtı getirebileceğini söyleyen ifrît de, bu işi
    kendiliğinden değil, Hz. Süleyman emrettiği için yapacaktı
    veya yapması temin edilecekti.
    Burada, cinlerin istedikleri
    gibi eşya üzerinde tasarruf edip edemeyecekleri sorusu
    karşımıza çıkmaktadır. Kısacası, yukarıdaki âyetlerden, bir
    eşyayı, onun mahiyetini değiştirmeden,
    tahrip etmeden ışık
    hızıyla çok uzak mesafelere götürebilecekleri, ağır yükleri
    kaldırabilecekleri anlaşılan cinler, acaba
    insanın dünyasına
    müdahale etme hakkına sahip midir? Canları isteyince
    ya da kafaları kızınca insanın ektiği-biçtiği tarım alanlarını
    tahrip edip ormanları yok edebilirler mi? Yine, insanın
    yaptığı evleri, binaları, şehirleri, fabrikaları, tesisleri
    imha
    edebilirler veya insanın evine koyduğu eşyaları alıp başka
    yere atabilirler mi? Onların bu tür tasarruflarına izin verilmiş
    midir?
    321 Krş. 21/Enbiyâ, 82; 38/Sâd, 34-39
    322 27/Neml, 17
    323 34/Sebe’, 12-13; 38/Sâd, 34-39
    AHMED KALKAN
    ~ 186~
    Bu sorulara “Hayır” cevabının verilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
    Çünkü Allah (c.c), insanı kendisine halife seçmiş324
    ve Yeryüzü’nde tasarruf hakkını ona vermiş, şeytanların
    atası olan İblis’e bile Âdem’e secde etmesini emretmiş, o
    ise insanın emrine girmekten kaçınmış ve Kıyâmet’e kadar
    insanoğluna düşman olduğunu ilan etmiştir.325 Allah (c.c.)
    da, vesvese ve kötü telkin yapmaktan başka kulları üzerinde
    onun bir hâkimiyeti bulunmadığını bildirmiştir.326 Kullarına
    da, şeytan ve cin cinsinden düşmanlarına karşı sadece
    kendisine sığınılmasını bildirmiş, ruhanî olan bu düşmanlardan
    korunacak bundan başka bir silah vermemiştir.327
    Kısacası, Yeryüzü’nde halife olan kullarının, cin gürûhundan
    olan düşmanlarına
    karşı korunmasını Kendisi üzerine
    almıştır. Bu durumda
    cinlerin yukarıda saydığımız şeyleri
    yapabilmesi, insanın dünyasına girip onun evini, barkını,
    eşyasını, tarlasını tahrip etmesi ya da başka yollarla insana
    kasdetmesi mümkün değildir.
    Allah (c.c.) buna izin vermemiş,
    “Hafaza Melekleri” vasıtasıyla
    kullarını kendi himayesine
    almıştır. Cinlerin ya da şeytanların, Allah’ın iradesi
    ve güçlü meleklerinin denetimi dışına çıkarak insanoğluna
    karşı herhangi bir azgınlıkta bulunmaları mümkün değildir.
    Allah’ın melekleri, çılgın ateş azabı, delici ışınları herhalde
    konulan sınırları korumak için hazır beklemektedir.
    Tabii bu konuda en iyisini Allah (c.c.) bilir.
    Bir de, “sünnetullah” yani Allah’ın ötedenberi devam
    edip gelen kanunları
    bu şekilde düşünmemizi gerektirmektedir.
    Buna göre, zelzele, fırtına, yağmur, sel, zamanın
    eskitmesi gibi tabii sebepler
    dışında, yeryüzünde insanın
    324 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165; 10/Yunus, 14; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26
    325 2/Bakara, 34; 7/A’râf, 11-17; 15/Hicr, 36-40; 17/İsrâ, 61; 18/Kehf, 50; 38/Sâd,
    79-82
    326 14/İbrâhîm, 22; 15/Hicr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    327 7/A’râf, 200-201; 16/Nahl, 98; 23/Mü’minûn, 97-98; 41/Fussllet, 36
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 187~
    meydana getirdiği eserlerin kendisinin dışında cin-şeytan
    vs. varlıkların eliyle yok edilmesi
    ya da insanın izni ve iradesi
    dışında yerlerinin değiştirilmesi,
    Allah’ın Sünneti’ne
    yani bu hususta koyduğu ötedenberi süregelen
    kanunlarına
    aykırıdır, insanlık tarihi boyunca, günümüze
    kadar
    böyle bir şey görülmemiştir. Bir binanın, bir köşkün,
    bir eşyanın
    cinler eliyle bir yerden alınıp, hiç bozulmadan başka
    bir yere taşınması asırlardır insanoğlunun hayallerini
    süslemiş,
    Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi masallara konu
    olmuş, ancak
    bunlar gerçekleşmemiştir. Çünkü bunlar Sünnetullah’a
    aykırı şeylerdir, Cenab-ı Hak ise, kendi koyduğu
    kanunlarında kısacası Sünnetullah’da bir değişiklik olamayacağını
    bildirmektedir.328
    Cinlerin insana doğrudan musallat olabileceğine
    inanmak: Allah’a inanan insanın cinlerin hiçbir
    kötülüğünden
    korkmaması gerekir.329 Cin tasallutu
    diye andığımız şey, esasında, bu tasallutu bahane
    ederek insanları cin hayalleriyle perişanlığa
    iten
    insan tasallutudur. Bu hayallere kapılarak cinlerden
    kurtulmak için birtakım insanlara sığınanlar,
    başlarına sarılmış belayı artırmaktan başka bir şey
    yapmazlar.330 Yani, cin tasallutu yoktur, ama cinleri
    bahane ederek insanları sömürenlerin tasallutu
    vardır.
    Kur’an işte bu ikinci tasalluttan korunmamızı
    istiyor.
    328 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62, 35, 43; 48/Feth, 23; Ali Osman Ateş,
    Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 169-175
    329 72/Cinn, 13
    330 bk. 72/Cinn, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 188~
    Vesvese Vermeleri
    Peygamberlerin bile her devirde hem insan şeytanlarından
    hem de cin şeytanlarından düşmanları olmuştur.
    331 Bunlar, o elçiler aleyhine birbirlerine
    yaldızlı sözlerle
    destek verirler. Ama bunu kendi aralarında yaparlar,
    insana musallat olamazlar. Cinler her türden insana vesvese
    verirler,332Yani insanın içine kötü fikirler sokabilirler.
    Peygamberler
    bu vesveselerden, Allah’ın gönderdiği vahiyle
    kurtulurlar.
    Diğer insanların bu vesveselerden kurtuluşu ise peygamberlerin
    insanlığa ulaştırdığı vahiy sayesinde
    olacaktır.
    Yani cin hezeyanlarıyla rahatsız olup dengeyi
    bozmaktan
    kurtulmanın en güvenli yolu, sağlam bilgi ve sağlam inançtan
    geçer. Bu yolun
    yerine üfürük, muska ve tılsım yolunu
    seçenlerse belâdan kurtulamazlar.
    Cinlerin gaybı bilebileceğine ve bazı kişilere de bildirebileceğine
    inanmak: Kur’an bu konuda son derece
    sert bir uyarıda bulunmaktadır:
    “Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı
    o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.”333 Cinlerin
    durumu bu olunca, cinlerle ilişkiye girip onlardan
    gayba
    ilişkin bilgiler aldığını söyleyerek halkı kandıran üfürükçü,
    yıldızcı ve bir kısım spritüalist-medyum vs. kişilerin hangi
    halde olduklarını iyi düşünmek
    lâzım...
    Gaybdan haber verme pazarı, sömürü sektörünün
    en
    verimli pazarlarından biridir. Bu pazarcılığın
    çok değişik
    görünümleri vardır. Medyumluk,
    şeyhlik, cincilik, astroloji,
    331 bk. 6/En’âm, 112
    332 bk. 114/Nâs, 6
    333 34/Sebe’, 14
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 189~
    değişik türde falcılık, ruh çağırma vs. bu pazarın belli başlı
    vitrinleridir. Her biri kendi vitrininde oturmuş, câhil ve
    duygusal halktan bir grubu başına toplayarak onların
    ceplerini
    boşaltmaktadır. 334
    GAYBI BILME İDDIASI
    Gayb; duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine
    konu olmayan şeylerdir. Câhiliyye dönemi Arapları,
    tanrı olarak taptıkları putlarının gaybı bildiğine inanırlardı.
    Yalnız, onların bu bilgisine direkt yollarla değil, endirekt
    yolla ulaşmaya çalışırlardı. Meselâ Mekke’liler, Hübel
    putunun yanındaki okları çekerek, başvurdukları iş hakkında
    tanrılarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırlardı.
    Kur’an, gaybı bildiği iddia edilen sahte tanrıların gaybı
    bilemeyeceklerini şöyle ifâde eder: “Onlar, diriler değil; ölülerdir.
    Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.335 Gaybı bilmek,
    ulûhiyetin özelliklerindendir. Psikolojik bir gerçektir
    ki, insanoğlu taptığı varlığın gaybı bilmesini istemektedir.
    Çünkü gaybı bilmek, tek başına bir üstünlüktür. Aynı zamanda,
    başkalarına üstünlük kurmanın yollarından birisidir.
    Tabii ki insanın bu merakı, birçok bâtıl inanç ve hurâfenin
    de kaynağını oluşturmaktadır. İnsanoğlunun bu zaafı,
    gaybı bildiğini iddia eden birçok insanın da ortaya çıkıp
    diğer insanları kandırarak sömürmesine sebep olmuştur.
    334 Y. N. Ö, a.g.e., s. 223
    335 16/Nahl, 21
    AHMED KALKAN
    ~ 190~
    MUTLAK GAYBI ALLAH’TAN BAŞKA KIMSE
    BILEMEZ
    “De ki, Allah’tan başka yerde de gökte de kimse
    gaybı bilemez.”336
    “Kim bir arrâfa veya kâhine gider, gaybdan verdiği
    haberi tasdik ederse; şüphesiz ki o Hz. Muhammed’e
    (s.a.s.) indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.”337
    “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan
    başka kimse gaybı bilmez.”338
    “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim
    yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilirim
    demiyorum.”339
    “De ki: Allah’tan başka göklerde ve yerde (bulunan)
    hiç kimse gaybı bilmez.”340
    Allah, Peygamberlerinden Dilediğini Dilediği Kadar
    Gayba Muttalî Kılar
    “Allah, sizi gayba muttali kılacak değil; fakat Allah, Rasûllerinden
    dilediğini (gaybe muttali kılmak için) seçer.”341
    336 27/Neml, 65
    337 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    338 6/En’âm, 59
    339 6/En’âm, 50
    340 27/Neml, 65
    341 3/Âl-i İmran, 179
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 191~
    “Allah, gaybı bilendir. Hiç kimseyi gaybına vâkıf etmez.
    Ancak beğenip seçtiği Rasûl(ler müstesnâ.)”342
    “De ki: Allah’ın dilediği müstesnâ, kendi nefsim için bir zarar
    def edip bir menfaat sağlayamam. Eğer gaybı bilseydim
    hayırdan çok (şeyler) yapardım ve bana kötülük dokunmazdı.
    Ben, başka değil, ancak iman eden bir toplum için müjdeleyici
    ve bir uyarıcıyım.”343
    Müşrikler, çeşitli vesilelerle, beşer tâkatinin ulaşamadığı
    bazı şeylerin bilgisini veya onların icadını Rasûlullah’tan
    istiyorlardı. Zira onlar, peygamberlik iddiasında bulunan
    kimsenin insanüstü bir güce sahip olması, sebepler kanununun
    dışında, istediği zaman gayb haberlerine vâkıf olması
    ve olağanüstü işleri yapmaya her an muktedir olmasının
    gerekliliğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, Allah’ın Rasûlü,
    Rabinden aldığı vahiylerle gaybı bilen ve her şeye gücü yetenin
    ancak Allah olduğunu, Allah bildirmedikçe kendisinin
    gaybı bilemediğini onlara tebliğ ediyordu.
    Bâtıl ve sapık inançlardan biri de gayb âleminde birçok
    tasarruflar yapmaya yetkisi bulunan İlyas, Hızır, Gavs, Kutup
    ve Ricâlu’l-Gayb gibi ölmüş veya hayalî varlıklara inanmaktır.
    Çoğu kez bu hayalî şahıslara olan inanç bağı ve bağlılık
    onların ilâhlaştırılmasına kadar gidiyor, dolayısıyla
    tevhidden saptırıp şirk batağına sürüklüyor.
    Konumuzla ilgili olarak da, cinciler, değişik hile ve teknik
    âletleri kullanarak veya saf insanları kandırarak gaybı
    bildiklerini, kayıpları bulabileceklerini, kimin kime muska
    yazdığını, kimin içine cin girdiğini ve musallat olduğunu ve
    342 72/Cinn, 26
    343 7/A’râf, 188
    AHMED KALKAN
    ~ 192~
    daha nice gaybla ilgili bilgilere sahip olduğunu iddia edebiliyorlar.
    Allah’tan korkmayanlar halktan da utanmıyor
    ve çok rahat insanları kandırabiliyorlar. Üç kuruş dünya
    menfaati ve bilinmeyeni biliyor şeklinde kendini göstererek
    insanlardan daha yetenekli olduğunu göstermeye çalışıyorlar.
    Ne ucuza satıyorlar cenneti. Ne kadar basit şeylere
    değişiyorlar âhireti…
    CINLER KAYBOLAN YA DA ÇALINAN ŞEYLERI
    BILEBILIR MI?
    Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde gaybı Allah’tan başkasının
    bilemeyeceği haber verilmektedir. “Gaybın anahtarları
    O’nun katındadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde
    olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan
    daneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitaptadır- ancak O bilir.”344;
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir.”345; “De ki: ‘Göklerde ve
    yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.”346; “O, gaybı bilendir,
    gaybına da kimseyi vâkıf kılmaz.”347; “Ona Rabbinden bir
    mûcize indirilmeli değil mi?’ diyorlar. De ki: ‘Gayb Allah’ındır.
    Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” 348
    Bu âyetlerin ışığında gaybı Allah’tan başkasının bilmesinin
    mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır. Yine
    Kur’ân-ı Kerim’den, kendisinden başkasının vâkıf olması
    mümkün olmayan gaybın bir kısmını, Allah’ın, dilediği
    344 6/En’âm, 59
    345 16/Nahl, 77
    346 27/Neml, 65
    347 72/Cin, 26
    348 10/Yûnus, 20
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 193~
    peygamberlerine bildirdiğini öğrenmekteyiz: “Allah size
    gaybı bildirecek değildir; fakat O, peygamberlerden dilediğini
    seçip ona gaybı bildirir.” 349
    Cinler de gaybı bilme konusunda insanlardan farklı durumda
    değildir. Onlar da gaybı bilmezler, bilgileri de gördükleri
    şeylerle sınırlı olup geleceği ve meydana gelen
    olaylardan kendilerine gizli kalan şeyleri bilemezler. Cinlerin
    gök katlarına çıkarak meleklerin konuşmalarını dinleyip
    kulak hırsızlığı yapmaları, çaldıkları haberleri kâhinlere
    iletmeleri Allah tarafından yasaklanmış, gökler şihâblarla
    korunmuştur. Kurân-ı Kerim’de yer alan âyetlerden,
    kulak hırsızlığına teşebbüs eden cinlerin şihâblarla imhâ
    edildiği anlaşılmaktadır.350 Bunun hikmetinin, gaybdan haber
    verdiklerini ileri süren kâhinlerin, insanları saptırmalarının
    engellenmesi olduğu açıktır.
    Hz. Süleyman’ın vefatından bahseden bir âyet, cinlerin
    gaybı bilmediklerini açıkça ifade etmektedir: “Süleyman’ın
    ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt
    onun vefatını cinlere farkettirdi. O, ölü olarak yere düşünce
    ortaya çıktı ki, şâyet cinler, gaybı/ görülmeyeni bilmiş olsalardı
    alçak düşüren bir azab içinde kalmazlardı.”351 Âlûsî, bu
    âyetin tefsîriyle ilgili olarak, gaybın sadece istikbalde meydana
    gelecek olaylara tahsis edilemeyeceğini, vukua geldiği
    halde kişinin bilgi sahibi olmadığı şeylerin de gaybın
    muhtevâsına girdiğini söylemektedir.
    İslâm öncesi çağlardan günümüze kadar birtakım
    kimseler, cinlerle irtibat kurduklarını, kendilerinin
    dostu olan ya da emirleri altına girmiş olan
    349 3/Âl-i İmrân, 179
    350 Bkz. 67/Mülk/5
    351 34/Sebe’, 14
    AHMED KALKAN
    ~ 194~
    cinlerin onlara birtakım gaybî haberleri bildirdiklerini
    iddia edegelmişlerdir. Ancak Hz. Peygamber,
    kâhin denilen bu kimselerin verdikleri haberlere
    inanılmamasını emrederek onlara bir şey sorulmasını
    yasaklamışlardır: “Kim bir kâhine, ya da arrâfa
    gider ve onun sözlerini tasdik ederse, Hz. Muhammed’e
    indirilene küfretmiş olur.”352 Bu durumda,
    ister yıldızlara bakarak (burçlardan ve astrolojik
    haritalardan yola çıkarak), ister cinle konuşarak,
    isterse remil yoluyla gaybdan haber verdiğini iddia
    etsin, kâhine, müneccime, arrâfa bir şey sormak,
    onların, kaybolan ya da çalınan şeylerin yerleri
    hakkında söylediklerini tasdik etmek şiddetle yasaklanmış
    oluyor. Bu yüzden de cinlere, çalınan
    şeyler hakkında soru sormak câiz olmadığı gibi, onlardan
    alındığı iddia edilen haberlere inanmak da
    doğru olmaz. Cinlerden alındığı ileri sürülen bu tür
    haberler şer’î ve hukukî bir delil olamaz. İslâm’ın
    bu tür konularda beyyine/delil olarak kabul ettiği
    husus, âdil kimselerin (tabii ki insanların) şâhitliğidir.
    Bu açıdan, günümüzde birtakım şahısların,
    cinlerle irtibatlı olduğunu söyleyen kimselere
    başvurarak onlardan kayıp ve çalınan şeyler hakkında
    bilgi istemeleri apaçık bir hatadır. Onların
    352 Ebû Dâvud, Tıb 21, hadis no: 3904; Tirmizî, Tahâret 102; hadis no: 135; İbn Mâce,
    Tahâret 122, hadis no: 639
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 195~
    verdiği haberi tasdik etmeleri, akîdelerine zarar veren,
    müslümanlıkla bağdaşmayan bir çirkinliktir.
    Sorularına karşılık olarak aldıkları cevapların da
    şer’î/hukukî bir delil olması söz konusu olamaz.353
    CINLERIN ŞEKIL DEĞIŞTIRMESI (FARKLI HAYVAN
    ŞEKLINDE GÖRÜNMESI)
    Câhiliye Araplarına göre cinler (şeytanlar ve melekler)
    istedikleri sûrete girebilirler. Buna Mesh denilir. Bu anlayış,
    aynen müslümanlara da geçmiş. Şimdi, doğru olmadığına
    inandığımız uydurma rivâyetlerden ve bu rivâyetleri doğru
    kabul edip ilmî hakikatmiş gibi bunları açıklayan ulemânın
    söylediklerini içeren bazı örnekler görelim:
    Aynî’ye göre cinlerin pek çok türü vardır. Gûl, çok farklı
    sûretlere bürünebilen bir ifrittir. Cinlerden bir diğeri
    si’lât’tır. Eğer bir insanı yenip de onu ele geçirirse onunla
    dans eder ve kedinin fareyle oynadığı gibi onunla oynar. Yemen
    ve muhtemelen Mısır civarında da bulunan Gadâr, cinlerin
    bir diğer türüdür. İnsan onu görünce korkudan bayılır
    ve bu Gadâr da onun üzerine kapaklanır (tecavüz eder).
    Bir diğeri, denizin karaya çıkardığı insan cesetlerini yiyen
    Velehân’dır. Bir diğeri, boylamasına yarım adam şeklinde
    olan Şıkk’tır. Cinlerden insanlara ünsiyet kesbeden ve insanlara
    eziyet etmeyenler olduğu gibi, bakire kızları kapıp
    götürenler de vardır. Kertenkele ve köpek sûretinde olanlar
    da vardır.354
    353 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 263-267
    354 Aynî, ‘Umdetü’l-Kaarî, c. 15, s. 183-184
    AHMED KALKAN
    ~ 196~
    Rivâyetlere göre cinler/şeytanlar en çok yılan sûretinde
    görünür. İbn Ömer; “Kim yılanları sağ bırakırsa, bizden
    değildir.” Âişe; “Kim ki öldürdüğü yılanın eşi ondan intikam
    alacağı korkusuyla onu sağ bırakırsa Allah’ın, meleklerin ve
    tüm insanların lâneti onun üzerine olsun.” İbn Mes’ud; “Kim
    ki bir yılan öldürürse bir müşrik öldürmüş gibidir.” İbn Abbas
    ise; “Şüphesiz maymunlar İsrâiloğullarının maymuna
    dönüştürülmüş haliyse, yılanlar da (cinlerin/şeytanın hayvana)
    dönüştürülmüş halidir” ifadesine yer verir. Çünkü
    peygamber kertenkeleye “fuveysika/ fâsıkçık” ismini vermişti.
    Arapların kertenkele yememelerinin nedeni, onların
    mesh ile biçim değiştirmiş Yahudi olduğuna inanmalarıdır.
    Hadis rivâyetlerinde bulunan yılan, kertenkele ve köpek
    öldürmeye teşvik bununla ilgili olmalıdır. Keleri ise ilk
    vuruşta öldürmeye yüz sevap vaad edilmiştir. İkincide ve
    üçüncüde kademeli olarak sevap azalır. Kâbe’de bile olsa
    kertenkele öldürülmelidir. 355
    Arapların kertenkele yememelerinin nedeni, onların
    mesh ile biçim değiştirmiş Yahudi olduğuna inanmalarıdır.
    Tefsir ve hadis kitapları, Bakara, 65-66 ve Mâide, 60 gibi
    âyetlerde geçen Yahudilerin maymuna ve domuza dönüştürülmesi
    konusuna dair hikâyelerle doludur. Meselâ Müslim’de
    yer alan bir rivâyette şöyle denilir: “İsrâiloğullarından
    bir ümmet kayboldu. Onlara ne olduğu bilinmiyor. Ben
    onların fareden başka bir şey olmadıkları kanaatindeyim.
    Görmüyor musunuz, onların önüne deve sütü konsa içmezler,
    koyun sütü konsa içerler.”356
    Muhammed Fuad Abdülbakî’ye göre deve eti ve sütü İsrâiloğullarına
    haram kılındığından bu mesh olmuş fareler,
    355 Rûdânî, Cemu’l-Fevâid, c. 2, s. 87-90, hadis no: 3965-3980
    356 Müslim, “Zühd” 61-62, hadis no: 2997
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 197~
    yani fare görünümlü lânetli Yahudiler bu yüzden deve sütü
    içmezler.
    Ayrıca domuzun haram kılınmasında “onların mesh olmuş
    (sûret değiştirmiş) Yâhudi” inancının da rolü olabilir.357
    (Tefsir ve hadis kitaplarına kadar giren tavsiyelerin bir
    kısmı şöyledir:) Şeytan pek çok sûrete girebilir. Kara köpeklerin
    her birini öldürün, çünkü o şeytandır. Kara köpek,
    köpeklerin şeytanıdır. Cinler en çok onun sûretine girer.
    İbn Abbas; “Köpeklerin bir kısmı cinlerdendir, cinlerin
    zayıf olanlarıdır.”358 “Şeytan; deve, inek, köpek, kedi hassaten
    kara kedi ve kara köpek sûretine bürünür.”359
    Kimi fıkıh kitaplarında şöyle yazar:) “Musallînin (namaz
    kılan kimsenin) önünden geçen eşek, kadın, kara köpek
    ve domuz namazını bozar.” Süheylî (ö. 581/1186) cinlerin
    üç sınıf olduğunu söyler; birincisi yılan sûretinde olanlar,
    ikincisi kara köpek sûretinde olanlar, üçüncüsü; yel gibi,
    rüzgâr gibi olanlardır. Belki de yemeyen ve içmeyen bu sınıftır.
    Eğer doğruysa cinler rüzgâr gibi yemez ve içmezler.
    Bazı râviler bunlara si’lât ve gûl (gûlyabanileri) (tecavüzcü
    cinleri) de ilâve eder.
    Peygamberin yerdeki haşerat deliklerine bevletmeyi
    yasaklamasının nedeni buraların cinlerin
    meskeni olmasıdır.360 Bir hadis rivâyetinde, “Eğer
    bir eşek anırması işitirseniz şeytandan Allah’a sı-
    357 Câhız, K. Hayevân, c.4, s. 280
    358 Aynî, Umdetü’l-Kaarî, c.15, s. 184
    359 Müslim, “Salat” 265, hadis no: 510
    360 Nesâî, “Taharet” 30
    AHMED KALKAN
    ~ 198~
    ğının. Zira o şeytanı görmüştür.”361 denilir. Özetle;
    câhiliye Arabının algısına göre kuşlar, sürüngenler,
    haşerât gibi hayvanların hepsi hayvan sûretine
    bürünmüş birer cin/şeytandır. Onun girmediği şekil,
    renk yoktur. Hatta Yemen’de bir kavmin kıtlık
    günlerinde kurtlara dönüştüğüne, tekrar insan
    sûretine dönmek isterlerse yerde eşek gibi anırmalarının
    yettiğine inanılır.362 Yine şeytan en çok yılan
    sûretine bürünür. Zaten Cân hem yılan hem de
    İblis demektir. Çevik, hızlı yılana teşbihten dolayı
    şeytan ve cin denilmiştir. Şeytan; görünümü çirkin
    yeleli bir yılandır da denilmiştir. Yine Arap masallarında
    şeytan kelimesinin yılan anlamında kullanıldığı
    rahatlıkla görülebilir. Bu şeytan, Âdem ile
    Havvâ’yı cennette kandıran yılan sûretinde ortaya
    çıkar.363 Çoğu Doğulunun zihninde yılan tahrike,
    isyana ve şerre işaret eden bir semboldür. Zerdüşt
    öğretilerinde de şerir /kötülük yılan sûretinde zuhur
    etmiştir. Şerri insanlara bir yılan sûretinde görünen
    Ehrimen öğretmiştir.364 Tevrat’ta Havvâ’yı
    kandıran yılan, Kur’an’da şeytan olarak zikredilmiştir
    ki şeytan zaten yılan demektir.
    361 Buhârî, “Bedü’l-halk” 15 (3303); Müslim, “Zikr” 82 (2729)
    362 Abdülmüîd Hân, Esâtîru’l-‘arabiyyeti kable’l-İslâm, s. 50
    363 Tekvin, Bab 3
    364 Stave-Kohler, “Ahrıman” Jewish Enc. c.1, s. 296
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 199~
    Cinlerin görülüp-görülemeyeceği mevzusunun temelinde
    cinlerin diledikleri sûrete, şekle girebilme gücüne sahip
    oldukları inancı yatmaktadır. Câhız’a göre Araplar, Allah’ın
    cinlere, şeytanlara, evlerde bulunan yılan şeklindeki ruhlara
    (ammâr) gûlyabanilere diledikleri sûrete bürünme imkânı,
    diledikleri hayvan şekline girme gücü verdiğine inanırlar.
    Onları böyle düşünmeye sevk eden o çağın epistemoloji
    ve ontolojisidir. Onlara göre; bir cin türü olan Cebrail’in
    Dıhye b. Halîfe el-Kelbî sûretinde gelmesiyle cinlerin değişik
    sûretlere bürünmesi olayı birbirine benzer. Yine meleklerin
    insan sûretinde gelmesi, İblis’in Süraka b. Mâlik, Necid’li
    şeyh sûretinde gelişi onların cin tasavvurlarının oluşmasında
    etkili olmuştur. Bunun yanında meleklerin farklı
    hayvan sûretlerinde geldiğine dair de pek çok haber vardır.
    Meleklerden bazıları adam, bazısı öküz, bazısı kartal sûretindedir.
    Haliyle bu kimseler meleklerin farklı sûretlere ve
    bünyelere girmeleri doğru ise, İblis’in, şeytanın ve gûl’ün
    de sûret ve beden değiştirmesi mümkündür diyeceklerdir.
    Onlar yine rivâyetlere dayanarak, Allah’ın Cafer b. Ebî Tâlib’i
    kuşa çevirdiğini söyler; onu Caferi Tayyâr olarak isimlendirirler.
    365 Yine Araplar Kâbe’de zina eden İsâf ve Nâile
    adlı iki gencin taşlaştığına, mesh yöntemiyle yapı/mahiyet
    değiştirdiğine de inanıyorlardı.
    Bu kadar meleğin, şeytanın ve insanın biçim değiştirdiğine
    dair birçok rivayet varken neden melekler gibi cinler,
    gûlyabaniler sûret değiştiremesin? Bu kabullerin arkaplanında
    “mesh” teorisi yatar. O çağın yaygın kabullerinden
    olan mesh teorisi Azazil denen güzeller güzeli meleğin İblis’e
    dönüştürülmesini mümkün kılar. Sihirbazların eşeği
    insan, insanı eşek yapabildiği, simyacıların abraka dabra
    ile değersiz metalleri altına çevirebildikleri, her tarafın
    365 Câhız, Kitabu’l-hayevân, c.6, s. 431.
    AHMED KALKAN
    ~ 200~
    ruhlarla, cinlerle, perilerle dolu olduğu animist bir zihniyetin
    egemen olduğu bir âlemi tasavvur etmek gerekmektedir.
    Böyle bir egzotik dünyada cinlerin farklı sûretlere
    bürünmesini çok görmemek gerekir.
    Eş’arî, İslâmî fırkaların şeytanın insan ya da başka şekillere
    girip giremeyeceği hususunda ihtilaf ettiklerini; bir
    kısmı şeytanın isterse insan, isterse yılan olmak üzere istediği
    sûrete girebileceğini söylerken; Mu’tezile ve diğerlerinin
    ise bunu mümkün görmediğini nakleder.366 Pek tabii,
    Eş’arî, Mu’tezile ne tarafta ise o karşı taraftadır. Eş’arî de
    şöyle der: Bu şeytan ve cinlere Allah, istedikleri vakit, istedikleri
    şekilde farklı hayvan ve insan sûretinde görünme
    imkânı verebilir.367
    Kaynaklarda yer alan bazı rivayetlerde cinlerin yılan
    şekline girebildiklerinden bahsedilmektedir. İmam Mâlik
    b. Enes ve Müslim tarafından Ebû Sa’îd el-Hudrî’den bu konuda
    nakledilen bir hadis aynen şöyledir: “Kısam b. Zühre’nin
    hımayesindeki Ebü’s-Sâib, Ebû Sa’îd et-Hudrî’nin
    (r.a.) yanına uğramıştı.
    Ebû Sa’îd el-Hudrî o esnada namaz
    kılıyordu, sonunda namazını bitirdi. Bu sırada evin bir tarafında
    bulunan hurma salkımlarının
    kurumuş sapları
    içinde bir kıpırtı işitti. O tarafa döndüğünde
    bir yılan gördü,
    onu öldürmek üzere yerinden sıçradı. Ebu Sa’îd el-Hudrî
    de ona, otur! diye işaret etti. Ebü’s-Sâib de oturdu. Ebû
    Sa’îd (r.a.) namaz kıldığı yerden ayrılınca bir eve işaret ederek:
    ‘Şu evi görüyor musun?’ dedi. O da: ‘Evet, görüyorum’
    dedi. Bunun üzerine Ebu Sa’îd (r.a.) şöyle anlattı: ‘O evde,
    ashâbdan yeni evlenmiş bir genç vardı. Bizler Rasûlullah
    ile beraber
    hendek kazmaya çıkardık. Bu genç gündüzün
    366 Eş’arî, Makalât, s. 441
    367 Saadettin Merdin
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 201~
    ortalarında Hz. Peygamber’den izin alıyor ve ailesinin yanına
    dönüyordu. Yine bir gün Rasûlullah’tan müsâde istedi.
    Nebî (s.a.s.) ona: ‘Silahını
    üzerine al. Çünkü ben Kureyza
    yahudilerinin sana bir kötülük yapmasından endişe ediyorum’
    dedi. Bunun üzerine o delikanlı silahını yanına aldıktan
    sonra evine döndü. Eve vardığı zaman
    karısını iki kapı
    arasında dikilmiş olarak gördü. Dürtmek üzere mızrağı
    ona doğru uzattı, çünkü kendisine bir kıskançlık gelmişti.
    Karısı da ona hitaben: ‘Mızrağını geriye çek de eve gir ve
    beni dışarıya çıkaran şeyin ne olduğunu gör’ dedi. Bunun
    üzerine
    genç içeriye girdi, bir de ne görsün, yatağın üzerine
    çöreklenmiş kocaman bir yılan duruyor. Derhal mızrağı
    ona sapladı ve çöreklenmiş vaziyetteki yılanın vücudunu
    ona geçirip diziverdi. Sonra bu vaziyete dışarı çıktı ve mızrağı
    avluya dikti. Yılan mızrak
    üzerinde bir debelenip çalkalandı
    (derken gencin üzerine atıldı). Bundan sonra artık
    hangisi önce ölmüştür, yılan mı yoksa
    o zât mı, bilinmiyor.
    Bundan sonra biz Rasûlullah’a gittik ve olayı kendisine anlatıp,
    ‘Allah’a duâ et de onu bizim için tekrar diriltsin’ diye
    ricâ ettik. Hz. Peygamber (s.a.s.), ‘Arkadaşınız için Allah’tan
    mağfiret dileyiniz’ dedi. Sonra da, ‘Medine’de, müslüman olmuş
    bir grup cin vardır. Siz onlardan bir şey gördüğünüzde
    üç gün ilan edip kovunuz. Şayet bundan sonra yine size
    görünürse
    artık onu öldürünüz. Çünkü o bir şeytandır’ buyurdu.”
    368 Müslim ile İmam Mâlik’in rivayet ettikleri hadisin
    metni aynıdır. Müslim’in bu nakline göre, Hz. Peygamber
    (s.a.s.): “Muhakkak ki Medine’de, müslüman olmuş cinlerden
    bir cemaat vardır. Her kim şu uzun ömürlü ev yılanlarından
    birini görürse onu üç defa ilân edip kovsun. Bundan sonra
    kendisine yine görünürse artık onu öldürsün. Çünkü o bir
    şeytandır” buyurmuştur.369
    368 Müslim, Selâm 139; İmam Mâlik, Muvatta’, İzin, 12/33
    369 Müslim, Selâm 141
    AHMED KALKAN
    ~ 202~
    Nevevî, yukarıdaki hadislerin yorumuyla ilgili olarak
    şunları kaydetmektedir: “Mazırî, ‘Medine yılanları bu
    hadislerde
    açıklandığı şekilde ihtar edilmeden öldürülmez.
    İkaz edildiği halde yine gitmezlerse öldürülürler. Diğer
    yerlerin ve evlerin yılanlarını
    ise ihtarsız öldürmek mendubdur.
    Çünkü bu hususta birçok sahih hadis mevcuttur.
    Medine yılanlarının uyarmadan öldürülmemesi, hadiste
    açıklandığı gibi yılan şeklindeki cinlerden bir taifenin Medine’de
    müslümanlığı kabul etmiş olmaları sebebiyledir’
    demektedir. Âlimlerden bir grup, hadisteki nehyin genel
    olduğunu,
    bu yüzden nerede olursa olsun evlerde yaşayan
    yılanların ihtar edilmeden öldürülemeyeceği görüşünde
    olduklarını belirtmişlerdir.
    Kırlarda yaşayan yılanlar ise
    bu âlimlere göre, ihtar edilmeksizin öldürülürler, İmam
    Mâlik’e göre, mescidlerde bulunan
    yılanlar öldürülürler.
    İhtar etmenin nasıl olacağı hakkında İbn Habîb, Hz. Peygamber’in:
    ‘Süleyman b. Davud’un (a.s.) bizden
    aldığı söz
    hakkı için bize eziyet etmemenizi ve görünmemenizi dilerim’
    dediğini nakletmiştir. İmam Mâlik’e göre üç defa zorlamaktan
    maksat, ‘Seni, Allah ve Âhiret günü aşkına bize
    görünmemeye
    ve eziyet vermemeye zorluyorum’ demektir,
    ihtardan sonra yılan yine görünmeye devam ederse, bunun
    evlerde yaşayan
    yılan veya müslüman bir cin olmadığı anlaşılır.
    Şeytan olduğu
    bildirildiğinden artık öldürülmesinde
    sakınca yoktur.”370 Yukarıdaki yoruma katılmak pek mümkün
    görünmemektedir.
    Çünkü bu görüşlerin dayandığı
    İmam Mâlik ve Müslim tarafından nakledilen hadisler bize
    göre, metin açısından problemlidir. Tahminimize göre bunların
    problemli hali, rivayeti Ebü’s Sâib’den alan ravi Sayfi
    b. Ziyâd’dan kaynaklanmaktadır.
    Kısaca söylemek gerekirse,
    ravi Sayfî b. Ziyâd’daki bir zabt kusuru İmam Mâlik ve
    370 Nevevî, Minhâc. 14/230, 236; Krş. Ahmet Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim
    Terc. ve Şerhi, IX, 693
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 203~
    Müslim tarafından kaydedilen bu hadisin metnini müşkil
    duruma sokmuştur.371
    Kaydettiğimiz rivayetlerde problemli olan hususlardan
    birisi, cinlerin yılan şekline bürünmeleri
    ya da yılanların cin olduklarına dair kanaattir. Bu
    rivayetlerdeki anlaşılmaz diğer nokta da, evlerde
    görülen yılanların üç gün ilân edilip kovulması,
    gitmedikleri takdirde de öldürülmelerine izin verilmesıdir.
    Bunun hayatın gerçekleri açısından uygulanma
    şansı olmadığı ortadadır. Evinize ya da
    yatağınıza çöreklenmiş yılanın üç gün o halde durmasına
    nasıl izin vereceksiniz? Kapınızı kapatıp
    çoluk çocuğunuzla başka bir yere üç günlüğüne
    misafirliğe
    mi gideceksiniz? Diyelim ki, gitmesi
    için yılana ihtar ettıniz ve kapıyı kapatıp çıktınız,
    geri geldiğinizde yılanın gitmiş olduğunu gördünüz,
    fakat evinizden uzaklaştığından nasıl emin
    olacaksınız? Kap kacağın, yatak yorganın, eşyaların
    arasına
    girmediğini, siz yatıp uyurken yeniden
    ortaya çıkmayacağını
    nereden bileceksiniz? Hanımınızı,
    çocuklarınızı bu ürkütücü
    psikolojik baskı
    ve korkudan nasıl kurtaracaksınız? Onları eve
    sokmaya hangi yolla muvaffak olacaksınız?
    371 Bkz. Müslim, Selâm 139, 141; İmam Mâlik, Muvatta’, İzin 12/33
    AHMED KALKAN
    ~ 204~
    Bu açıdan, bu rivayetleri şu haliyle sahih kabul etmek,
    bizce, Hz. Peygamber’in, ashabına ve ümmetine,
    uygulanabilirliği olmayan, hayatın gerçeklerine ve insanın
    yapısına uymayan emir ve tavsiyeler verdiğini
    kabul etmek demektir. Rasûlullah açısından bakıldığında
    bu durumu kabul etmenin söz konusu olmadığı
    ortadadır.
    Kaydetmek gerekir ki, yılanların cin şekline girebildiklerine
    dair inancın kökü, kanaatimizce çok eski kültürlere
    dayanmaktadır
    ve bize göre Hz. Peygamber, evlerde rastlanan
    yılanların müslüman olan cinler olduğuna dair herhangi
    bir şey söylememiştir. Râvîler, içinde büyüdükleri
    toplumun
    Câhiliye döneminden gelen birtakım yanlış kanaat
    ve kültürel değerlerinin tesirinde kalarak bu meseleyi
    karıştırmışlar,
    bir muamma haline sokmuşlardır. Nitekim,
    yılanların cin olduğu şeklindeki inancın eski kültürlerden
    geldiğine dair
    elimizde bazı ipuçları vardır. Söz gelimi Tevrat’ta,
    Hz. Âdem ve Havva’nın Cennet’ten çıkarılmalarında
    rol oynayan ve Havva’yı
    kandırarak yasak meyveyi yedirenin
    yılan olduğu anlatılmaktadır:
    “Ve Rab Allah’ın yarattığı bütün kır hayvanlarının en hilekârı
    olan yılandı. Ve kadına dedi: Gerçek, Allah: Bahçenin
    hiçbir ağacından yemeyeceksiniz dedi mi? Ve kadın yılana
    dedi: ‘Bahçenin
    ağaçlarının meyvesinden yiyebiliriz’ Fakat
    bahçenin ortasında
    olan ağacın meyvesi hakkında Allah:
    ‘Ondan yemeyin ve ona dokunmayın ki ölmeyesiniz’ dedi.
    Ve yılan kadına dedi: ‘Katiyen ölmezsiniz. Çünkü Allah bilir
    ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak. Ve
    iyiyi kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız...’
    Ve Rab Allah
    kadına dedi: ‘Bu yaptığın nedir?’ Ve kadın dedi:
    ‘Yılan beni
    aldattı ve yedim.’ Ve Rab Allah yılana dedi: ‘Bunu yaptığın
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 205~
    için, bütün sığırlardan ve bütün kır hayvanlarından daha
    lanetlisin, karnın üzerinde yürüyeceksin ve Ömrünün bütün
    günlerinde
    toprak yiyeceksin. Ve seninle kadın arasına
    ve senin zürriyetinle onun zürrıyeti arasına düşmanlık koyacağım,
    o senin başına saldıracak ve sen onun topuğuna
    saldıracaksın.” 372
    Konumuzla ilgili enteresan bir husus da şudur ki, Tâbiîn
    müfessirlerinden olan Kâ’bü’l-Ahbâr, Hz. Âdem, Havva,
    İblîs ve yılanın indirildikleri yerlerden bahsetmektedir.373
    Yukarıda
    kaydettiğimiz Tevrat kaynaklı haberin, bazı müfessirler
    tarafından Kur’an-ı Kerîm’in ilgili âyetlerini açıklamak
    maksadıyla
    kullanılmış olduğunu görmekteyiz. Nitekim
    et-Taberî tarafından Vehb b. Münebbih’ten nakledildiğine
    göre, “İblis yılanın içine sokularak Cennete girmiş,
    Âdem ve Havva ile konuşarak onları kandırmıştır.”374 Yine,
    Taberî tarafından İbn Abbâs ve Muhammed b. Kays’tan
    alındığı zikredilen, aynı konudaki
    diğer rivayetlerin de Tevrat
    kaynaklı olduğu anlaşılmaktadır.
    Eski Mısır Dini’ndeki
    telakkiye göre ise, cinler, genellikle
    yabanî hayvan, yılan ve
    kertenkele gibi sürüngen veya kara vücutlu insan şeklinde
    yaratıklar olup, Eski Mısır tanrısı Ra’nın düşmanı sayılırdı.
    Ölüler Kitabı’nda anlatıldığına göre, özellikle yılan, timsah
    ve maymun şeklindeki cinler öteki dünyaya sık sık gidebilirlerdi.
    375Yılanın cin ya da şeytan olduğuna
    dair inanç, Yahudilik
    kanalıyla Hristiyanlığa da geçmiştir.
    Câhiliye döneminde ise, Araplar her evin bir cini
    olduğuna
    inanırlardı. Bu sebeple yeni bir ev yapan
    şahıs, inşaatı bıtirdiği zaman evin cini için bir
    372 Tekvin, 3/1-15
    373 Demiri, Hayâtu’l Hayavâni’l Kübrâ, I, 391; Aydemir, Tefsirde İsrâiliyât, s. 62
    374 Taberî, Câmiu’l-Beyân. I, 235; Krş. Aydemir, Tefsirde İsrâiliyât, s. 259
    375 M.S. Şahin, T.D.V. İslâm Ans. Cin Maddesi, VIII, 5
    AHMED KALKAN
    ~ 206~
    kurban keser ve böylece onun evde yaşayanlara bir
    zarar vermeyeceğinden emin olurdu.376 Hz. Peygamber
    bu Câhiliye inancını reddetmiş ve bu şekilde
    kesilen kurbanların etlerinden yenilmesini yasaklamıştır.
    377 Burada konumuzla ilgili olarak Arapların
    “el-Cânn” kelimesıni bir taraftan “Beyaz yılan”
    anlamında kullanırken, diğer taraftan
    “Şeytan/
    Cinlerin Babası” manasına da kullandıklarını
    gözden uzak tutmamak gerektiği kanaatindeyiz.378
    Nitekim el-Aynî, Arapların yılanı şeytan olarak
    adlandırdıklarını kaydetmektedir.
    379 Câhiliye Araplarının
    yılanları cin sandıkları, onlarla cinler arasında
    ilgi kurdukları bilinmektedir. Kaydedildiğine
    göre, bunlar iri bir yılan öldürdükleri zaman cinin
    intikam almasından korkarlar ve bir tezek parçasını
    ölü yılanın
    başına koymak sûretiyle, onun cin
    vasıtasıyla öc almasından
    korunmaya çalışırlardı.
    Bazen de yılanın başına kül döker, senin intikamın
    yok, seni göz değmesi öldürdü, derlerdi.380 Hz.
    Peygamber ise, onların bu bâtıl inancını reddetmiş
    ve “Cinler tarafından intikam alınma korkusuyla
    yılanları öldürmeyi
    terkeden kimse bizden değildir”
    buyurmuştur.381 Câhiliye Arapları bazen de,
    söz konusu ev yılanlarından korunmak için üzerle-
    376 Yuhanna’nın Vahyi 20/1-2
    377 Beyhakî, Sünen, IX, 314; Suyûtî Câmiu’s-Sağîr, II, 698; Halebî, İnsânü’l-Uyûn, I, 203
    378 İbnül-Esir, en-Nihâye, I, 308; İbn Manzûr, Lisânü’1-Arab, XIII, 97
    379 Aynî, Umde, II, 268
    380 Âlûsî, Bulûğu’l-Ereb, II, 358
    381 Ebû Dâvud, Edeb, 174/5248-5250; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 348, 420; II, 432
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 207~
    rine tavşan ayağı asarlardı.382 Ahmed b. Hanbel’in
    naklettiği bir rivayete göre ise, İbn Abbas “Maymunların
    İsrâiloğulları’ndan mesholunduğu gibi,
    yılanların da cinlerin mesholunan kısmı olduğunu”
    söylemiştir.383 Hâlbuki bu konuda nakledilen
    diğer
    hadislere göre, Allah, meshettiği hiçbir kavme nesil
    ve takipçi vermemiştir.384 Dolayısıyla meshe konu
    olduklarından
    bahsedilen maymunlar ve domuzlar
    nasıl ki daha önce
    de var idilerse, yılanlar da
    bir hayvan türü olarak mevcut idiler. Nitekim yine
    İbn Abbâs’a dayandırılan bir rivayete göre,
    meshedilen
    bir kavim üç günden fazla yaşayamaz. 385
    İbn Abbas’ın yılanlar hakkındaki bu görüşünün Tevrat
    kaynaklı olduğu ve o dönem Arabistan’ın bu konudaki bir
    inancını yansıttığı hatıra gelmektedir. Kanaatimizce bu inanış,
    ravi Sayfi b. Ziyâd tarafından, Müslim ve İmam Malik’in
    kaydettiği
    ev yılanlarının cin olduğundan bahseden rivayetlere
    de sokulmuştur.
    Bu konuda, Müslim’in, Muhammed b. Râfi’, Vehb b. Cerîr,
    Cerîr b. Hâzim, Esma b. Ubeyd, Ebü’s-Sâib vasıtasıyla yine
    Ebu Saîd el-Hudrî’den naklettiği bir rivayet daha vardır
    ve hadisin
    naklinde kullanılan edâ sığaları ile metin açısından
    bizce
    Müslim’in bu nakli daha sahih ve problemsizdir.
    Aynı konudaki
    bu hadis şöyledir: “Ebu’s-Saib şöyle
    demiştir; ‘Biz, Ebu Saîd el-Hudrî’nin yanına girdik. Beraber
    382 Âlûsî, a.g.e., II, 324
    383 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 348
    384 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 390, 395, 397, 413, 421, 466
    385 Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1, 330; Demîrî, Hayâtu’l Hayavân, II, 204;
    Krş. Dâvudoğlu, Sahih-i Müslim Terc. ve Şerhi, IX, 143
    AHMED KALKAN
    ~ 208~
    oturduğumuz sırada birdenbire sedirin altından bir hareket
    işittik. Bir de baktık ki bir yılan!’ Râvî, bundan sonra
    hadisin bütününü İmam Mâlik hadisi tarzında naklettikten
    sonra dedi ki: ‘Rasûlullah (s.a.s.): ‘Muhakkak ki şu evlerde
    uzun ömürlü ev yılanları vardır. Onlardan birisini gördüğünüzde
    onu üç defa kovunuz- Gider kaybolursa
    ne âlâ. Aksi
    takdirde onu öldürünüz- Çünkü o bir kâfirdir’
    buyurdu. Bir
    de Rasûlullah (s.a.s.), Ebu Saîd ve beraberindekilere hitaben:
    ‘Artık gidin de o (yılanın soktuğu) arkadaşınızı defnediniz’
    buyurmuştur.”386
    Gerek son hadiste, gerekse önceki rivayetlerde yer alan
    Hz. Peygamber’in kovulunca gitmeyen yılanın “kâfir” ya da
    “şeytan” olduğuna dair sözleri de mecazî anlamdadır. Nebî
    (s.a.s.), kovulduğu halde gitmeyen yılanın zararlı olduğunu
    belirtmek için bu sözleri söylemiş olmalıdır. Yoksa bir insanın,
    şeytanı ya da ruhanî varlıklar olan cinleri, taş ya da
    sopayla, kesici âletlerle öldürebileceğini sanmak pek doğru
    olmasa gerektir. Böyle bir şeyi kabul etmek, onların şekil
    değiştirebileceğini, ışın halindeki vücut yapılarını cismanî
    bir şekle sokabileceklerini söylemek demektir. Yukarıdaki
    hadisten anlaşıldığına göre,
    Hendek savaşı sırasında yeni
    evli olduğu için izin alarak evine giden ve burada yatağındaki
    yılanı mızrağına geçirip dışarı
    çıkaran ve bu esnada
    can çekişen hayvan tarafından sokulan ve vefat eden sahabinin
    durumunu haber alınca Hz. Peygamber
    çok üzülmüştür.
    Buna benzer olayların tekrarlanmaması
    için, ashabına,
    evlerde uzun ömürlü yılanların yaşadığını,
    bunların hemen
    öldürülmeye teşebbüs edilmemesini, koğulmalarını öğütlemiştir.
    Çünkü bu hayvanlar zehirli olabilir ve hadiste anlatılan
    olay tekrarlanabilirdi. Ya da Nebi (s.a.s.), doğal çevrenin
    korunması açısından, yılan gibi insanın hoşuna
    gitmeyen
    386 Müslim, Selâm, 140
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 209~
    soğuk yüzlü bir canlı da olsa, onların da bizim bilemediğimiz
    birtakım faydaları ve yaratılış hikmetleri olduğunu
    göz önünde bulundurararak, bunların zehirsiz olanlarının
    öldürülmemelerini istediği için hadiste anlatıldığı şekilde
    tavsiyede bulunmuştur. Bu da İslâm’ın, insanın içinde yaşadığı
    tabiata ve çevreye verdiği önemi gösteren bir husustur.
    Cinlerin, müslüman oldukları halde Medine’de
    ya da diğer beldelerde yılan şekline girerek, din
    kardeşlerinin harîm-i ismetine, yataklarına çöreklenip,
    onların hanımlarını, çocuklarını, kendilerini
    korkutacaklarını doğrusu akıl kabul edemiyor. İnsan,
    böyle bir davranışın müslümanlığa yakışmadığını,
    onların böyle bir harekete tevessül etmeyeceklerini
    düşünüyor.
    Bu açıdan yukarıdan beri
    açıklamaya çalışığımız hadis
    rivâyetlerinde Hz.
    Peygamber’in, ev yılanlarının cin olduğuna dair
    herhangi bir şey söylemediği, bunun ravînin yanlış
    kanaat ya da hatasından kaynaklandığını tahmin
    etmekteyiz. Rasûlullah, zehirli yılanların (engerek
    yılanı, arkası iki çizgili azılı yılan
    vs.) Harem’de,
    namaz esnasında bile öldürülmelerini emretmiştir.
    Sahih kaynaklarımızda bu konuda bazı hadisler
    yer almaktadır.387
    387 Bkz. Buhârî, B. Halk, 15; Müslim, Selâm, 138; Ebû Dâvud, Menâsik, 39; İkame, 165;
    Nesâî, Hac, 83, 114, Sihir; 13; Tirmizî, Salât, 170; İbn Mâce, Sayd, 19, Menâsık, 91; İkame,
    146; İmam Mâlik, Mııvatta, Hac, 91; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257, 348, 11, 22, 30, 50,
    52, 233, 248, 255, 284, 432, 473, 475, 111, 3, 32, VI, 97, 203, 209, 238, 259
    AHMED KALKAN
    ~ 210~
    Görüleceği üzere Hz. Peygamber, bunların zehirli olanlarının
    öldürülmesini emretmiş, temellerde ve evlerde yaşayan
    yılanların (Avâmir) öldürülmesi konusunda kesin
    bir emir vermemiş, bunların koğulmalarını, gitmedikleri
    takdirde öldürülmelerini istemiştir. Kanaatimizce Nebî
    (s.a.s.)’in bu tutumu,
    onların cinlerden olduklarından değil;
    doğal çevrenin, dengenin korunması açısındandır. Nitekim
    Nebi Bozkurt bu konuda şunları söylemektedir: “Evlerde
    bulunan zehirsiz yılanların
    öldürülmelerinin istenmemesi,
    bunların, farelerin, tahta ve kerpiç evlerde çok kolay yuva
    yapabilen ve özellikle eskiden, un, zahire, hatta çamaşır konulan
    çuvallara, deriden yapılmış dağarcıklara verdiği zararı
    önlemek, daha çok fareler vasıtasıyla yayılan
    veba gibi
    hastalıklara mâni olmak için olmalıdır.”388
    Kanaatimize göre Hz. Peygamber,
    ev yılanlarının cin
    olduğuna dair herhangi bir şey söylememiştir.
    Bize göre,
    Câhiliye kültüründe yer alan yılanların
    cin olduğuna dair
    inanç, daha sonraları hadis şekline sokulmuştur.
    Bu hususta dikkat çekici bir husus şudur ki, Câhiliye döneminde,
    horoz, karga, güvercin, tavşan, keler ve yılan gibi
    hayvanlarda cin bulunduğuna inanıldığı gibi, bunların cinlerden
    bir grup olduğunu zannedenler de mevcuttu.389 Bu
    açıdan, yukarıdaki rivayetlerin hadis olmadığı, bunların
    Câhiliye inancını yansıtan
    birtakım nakiller olduğu hatıra
    gelmektedir.
    İslâm âlimlerinden bir kısmı, bu konudaki bazı hadis
    rivâyetlerini
    delil olarak alarak, melekler gibi, şeytan ve
    cinlerin de yaratılmış
    oldukları aslî sûretlerinin dışında
    başka şekillere bürünebildiklerini söylemişlerdir. Bunların
    388 Bozkurt, Hz. Peygamber Devrinde Folklor, s. 57
    389 El-Âlûsî, Bülû’l Ereb, II, 360
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 211~
    delilleri arasında Hz. Peygamber’in namazda kendisine
    saldıran şeytanı mağlup etmesi,
    boğması ve Mescid-i Nebev’ı’nin
    direklerinden birisine bağlamak istemesi ile, yine
    şeytanın miskin bir adam kılığına
    girerek Ebû Hureyre’nin
    hurmalarını çalmak istemesine dair
    hadisler ve cinlerden
    bir ifritin Sebe Melikesi Belkıs’ın tahtını
    Hz. Süleyman’a getirebileceğinden
    bahseden âyet390 vardır.
    391
    İslâm âlimlerinin diğer bir kısmı ise, melek, cin ve şeytanların
    kendi irâde ve istekleriyle yaratılışlarını değiştirmeye,
    aslî şekillerinden başka sûrete girmeye kudretlerinin
    bulunmadığı
    görüşündedirler. Fahruddin er-Râzî, cinlerin
    başka şekillere, diğer insanların sûretlerine giremeyeceklerini,
    böyle bir şeyin kabulü
    durumunda, dünyada
    insanlara güvenin kalmayacağını, bu kişinin arkadaşının,
    dostunun, babasının, karısı ve çocuğunun,
    cin değil de kendileri
    olduğunun bilinemeyeceğini kaydetmektedir.
    392
    Yine er-Râzî, onların Peygamberlerin sûretlerine
    giremeyeceklerini,
    aksi takdirde dinden olan hiçbir şeye güven
    kalmayacağını, âlim ve zâhidlerin sûretine de giremeyeceklerini,
    aksi halde onları öldürmenin, memleketlerini
    harap etmenin, eserlerini parçalamanın insanlara vâcib
    olması gerektiğini
    söylemektedir.393 Muhammed b. Hüseyin
    Ebû Ya’lâ el-Ferrâ ise, Allah’ın irade ve kudretiyle yapması
    müstesna, cin, şeytan ve meleklerin aslî şekillerini değiştiremeyeceklerini,
    onların kendiliklerinden başka kılık ve
    şekillere girmelerinin mümkün olmadığını söylemiştir.394
    390 27/Neml, 39
    391 Aynî, Umdetü’l-Kârî, VII, 102
    392 Râzî, Mefâtihu-l-Gayb, XIV, 54
    393 Râzî, a.g.e., XXVI, 208
    394 el-Ferrâ, el-Mu’temed fi Usûli’d-Dîn, s. 174-175; Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere
    Göre Cinler-Büyü, s. 118 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 212~
    RUKYECILERE GÖRE CINLERIN GÖRÜNME VE
    KONUŞMA ŞEKILLERI
    Cinlerin Görünme Çeşitleri
    1) Bir insana direkt olarak hiçbir sebeb olmadan görünmesi
    hali (örneğin peygamberler zamanında cinlerin
    âşikâr sebepsiz olarak görünmesi).
    2) Bir insana musallat olduklarında görünmesi hali (örneğin
    insanın bedenine girmemiştir etrafındadır ve ona
    musallat olarak ya da halüsinasyon olarak görünür veya
    kendisini hissettirir).
    3) Bir büyüye sebep yedirilerek ya da domuz yağı gibi
    büyü çeşitlerine sebep bedenin içine cin girmesi sonucu
    etrafında halüsinasyon ya da cinleri görmesi (insan bu
    durumda yanında olmayan kişiyi varmış gibi görebilir ve
    onunla konuşabilir. Cin bu durumda beyne çıkar ve oradan
    bu şekilde gösterir. Bu durumda büyüye uğrayan kişi
    etrafında olmayan sesler işitebilir. Etrafındaki olayları da
    farklı görebilir. Bu kişiler genelde çok uyur ya da çok tembel
    olur. Eğer bir cin ile evliyse bu evli olduğu cin ifrit ya
    da mârid ise bu cin insana gündüz de görünür ve onunla
    tanıdığı biri ya da tanımadığı biri kılığında görünür ve
    konuşabilir. (Örneğin bu cin ile evli olan kişi, etrafındaki insanları
    kötü görür, olmayan şeyleri olmuş gibi algılayabilir
    ya da söylenmeyen sözleri söylenmiş gibi duyabilir. Bunu
    kişinin içindeki cin beyne çıkarak yapar. Sebebi, bu insanın
    kurtulmasını asla istemez. Çünkü bedene girip evlenen cin
    o insanı kendine eş olarak seçmiş olduğu için onu bırakmak
    istemez.
    4) Hayvan kılığında görünmesi hali (bazı cinler gündüzleri
    hayvan kılığında insanlara görünebilir. Yarasa, baykuş,
    karga, yılan, maymun şeklinde görünebilir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 213~
    5) Bazen bir evliya kılığında görünebilir (Bazen şeytan
    böyle bir hile yapar artık sen evliya oldun; zikir çekme,
    namaz kılma gibi tavsiyelerle tuzak kurabilir).
    Rukyecilerin İddialarına Göre Cinlerin Konuşma
    Çeşitleri
    1) Hz. Âdem peygamberden bu yana gelmiş geçmiş bütün
    insanların konuştuğu tüm dilleri bilirler.
    2) Bütün hayvanların dillerini bilirler, onlarla
    konuşabilirler.
    3) Evliya olan cinler Allah’ın izniyle bitkilerle
    konuşabilmektedirler.
    4) Cinler büyü yapan ya da cin çağıran insanlarla
    konuşabilirler.
    Rukyecilere Göre Cinler, Rukye Esnasında da
    Konuşabilirler
    Bu Durum 5 Çeşittir:
    1) Rukyeci Kur’an okurken bedenin içinde yanan cin, insanın
    el, kol ve ayaklarını hareket ettirerek “artık okuma,
    yeter!” dercesine tepki verir.
    2) Rukyeci Kur’an okurken cin insanın beynine çıkar, insanın
    sesini değiştirerek konuşur.
    3) Rukyeci Kur’an okurken cin beyne çıkar ve insanın
    sesi değişmeden konuşur (Bu durum bazı insanlarda rukye
    yapmadan da insanın kendi sesi değişmeden gündüz de
    olabilir).
    4) Telepati yöntemiyle
    AHMED KALKAN
    ~ 214~
    5) Rabıta yöntemiyle.395
    6) Rukyeciler ve cinler bu anlatılanlara inanmamızı bekliyorlar.
    İnananalım mı?
    CINLERIN İNSANLARA GÖRÜNMESI
    Bazı İslâm âlimleriyle, Mu’tezile mezhebi mensupları
    cinlerin görülemeyeceğini ileri sürmüşler ve bu konuda
    Kur’an-ı Kerîm’de yer alan bir âyeti delil göstermişlerdir.
    Âyet şöyledir:
    “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, çirkin
    yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak
    Cennet’ten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları
    göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları
    inanmayanların dostları yaptık.”396
    Âyette, Hz. Âdem ve Havva’nın Şeytan tarafından
    kandırılıp
    Cennetten çıkarılmaları hatırlatılmakta,
    insanların, Allah’ın
    başka insanlara gösterilmesini
    yasakladığı yerlerini açıp teşhir etmemeleri
    istenmekte, edeb, hayâ ve takvâ elbisesinin
    giyilmesi, Şeytan’ın tuzaklarına karşı uyanık olunması
    emredilmektedir. Bu vesile ile de, “Çünkü o ve
    kabilesi, sizin onları
    göremeyeceğiniz yerden sizi
    395 Rukyeci Aytekin lülleci, Formun Üstü Formun Altı https://www.facebook.com/
    search/top/?q=rukye%20ve%20%C5%9Fi%CC%87fa
    396 7/A’râf, 27
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 215~
    görürler” denilerek onların mahiyeti
    hakkında bilgi
    verilmektedir. Müfessirler, âyetteki “O ve kabilesi”
    ile Şeytan ve onun taifesi olan cin sınıfının kasdedildiğini
    söylemişlerdir.397 Fahrüddin er-Razî, âyetin
    tefsirinde, İslâm âlimlerinin, Allahu Teâlâ’nın
    gözlerinde bir kabiliyet yarattığı için cinlerin insanları
    görebileceğini, ancak gözlerinde bu konuda
    bir yetenek yaratmadığı için insanların cinleri
    göremeyeceğini
    söylediklerini kaydetmektedir.398
    Mu’tezile mezhebine mensup âlimler ise, bu konuda,
    “Vücut yapılarının ince ve şeffaf olmasından dolayı cinlerin
    insanlar tarafından görülemediğini, insanların vücut yapılarının
    kesafetinden dolayı da cinlerin insanları görebileceğini,
    Allahu Teâlâ’nın, cinlerin bakışlarındaki şuayı artırıp
    kuvvetlendirmesi sebebiyle birbirlerini görebildiklerini
    söylemişler ve Allah bizim gözlerimizdeki görme kuvvetini
    de artırsaydı, birbirimizi görebildiğimiz
    gibi, cinleri de
    görebilirdik, şayet Allah, cinlerin vücutlarına kesafet verip,
    biz de şu halimiz üzere kalsaydık, cinleri
    görebilirdik” demişlerdir.
    Bu durumda Mu’tezile’ye göre, insanların cinleri
    görebilmeleri, ya cinlerin yoğunluk (kesafet) kazanmasına
    ya da insanların bakışlarının yeterince güçlenmesine
    bağlı
    olmaktadır.399 Yine er-Râzî, âyetteki: (Min haysü lâ teravnehum
    / Sizin onları göremediğiniz yerden) lafzının insanların
    cinleri göremediğine delâlet ettiğini söylemektedir.
    400
    397 Taberî, Câmiu’l-Beyân, Vlll, 153
    398 Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, XIV, 54
    399 Râzî, a.g.e., XIV, 54
    400 Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XIV, XIV, 54
    AHMED KALKAN
    ~ 216~
    Ehl-i Sünnet’e mensup bazı âlimler ise, cinlerin görülemeyeceği
    konusunda Mu’tezile’ye muhalefet etmişlerdir.
    Kadı Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, “Cinlerin ince ve şeffaf olmaları ya
    da kesif olmaları mümkündür. Ancak bu konuda bir müşahede
    veya Allah ve Rasülünden gelen bir haber olmadığı
    sürece, cinlerin vücutlarının
    kesif mi (yoğun mu), yoksa
    şeffaf mı olduğunu bilmek mümkün değildir. Her iki husus
    da meçhul olduğuna göre, cinlerin cisimlerinin
    şeffaf ve
    ince olduğunun söylenmesi doğru olmaz”401 demiştir.
    İmam eş-Şâfi’nin yukarıda kaydettiğimiz âyeti delil
    getirerek cinlerin görülemeyeceği kanaatinde olduğu
    anlaşılmaktadır. er-Rebi b. Süleyman’ın naklettiğine
    göre eş-Şâfiî’nin bu konuda şöyle dediği kaydedilmektedir:
    “Adalet sahibi
    kimselerden olduğu halde kim
    cinleri gördüğünü ileri sürerse,
    şahitliği reddolunur.
    Allahu Teâlâ’nın, ‘O ve kabilesi, sizin onları
    göremediğiniz
    yerden sizi görürler’ âyetine muhalefet etmesinden
    dolayı da azarlanır.”402
    İmam eş-Şâfi’î’nin görüşünün bu konuda hayatın gerçeklerine
    uygun ve İslâm inancının derli toplu bir ifadesi
    olduğu
    ortadadır. Melekleri Peygamberlerden ve istisnâî
    olarak peygamberlerin yakın çevresindekilerden başkası
    göremez, görememiştir. Peygamberlerin melekleri bile
    (istisnâ dışında) aslî yapılarıyla değil, başka bir şekle büründükleri
    halleriyle gördüklerini değerlendirdiğimizde,
    peygamber çevresindeki insanların da cinleri ve şeytanı
    aslî yapısıyla gördüğünü kabul etmemiz mümkün değildir.
    Çünkü onların boyutları farklıdır; bizim gözlerimiz o boyutu
    görecek durumda değildir. Diğer insanların bu konudaki
    401 Ebu Ya’lâ el-Ferrâ, el-Mu’temed, s. 172
    402 Demîrî, K Hayavân, 1, 297
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 217~
    iddiaları bir tahminden/zandan ibarettir. Cin ve şeytanı da
    Peygamberler görmüşlerdir. Allah onların gözlerini bu konuda
    elverişli kılmıştır, ya da cin ve şeytanlara kesafet (yoğunluk)
    kazandırmıştır. Veya Peygamberler onları gönül
    gözleriyle görmüşlerdir. Bu konuda İslâm
    âlimlerinin farklı
    yorum ve yaklaşımları vardır. Ancak İmam eş-Şafiî’nin de
    kesin olarak belirttiği gibi, diğer insanların
    cinleri görmeleri
    söz konusu değildir. Gerek insanların
    tarihî müşahede
    ve tecrübesi, gerekse ilgili âyetin aksini bildirmesi sebebiyle,
    diğer insanların cinleri görebildikleri konusunda bize
    güvenilir bilgiler ulaşmamıştır. Diğer insanların bu konudaki
    iddiaları herhalde birtakım yalanlardan ve hayal ürünü
    şeylerden ya da halüsinasyonlardan ibarettir. Bu sebeple
    de İmam eş-Şâfiî, bu tür idialarda bulunanların yalancı
    olduklarını, âyete muhalefet etmeleri
    sebebiyle de ta’zîr cezasına
    çarptırılmaları gerektiğini söylemiştir. İmam eş-Şâfiî
    bu hükümden Peygamberleri hâriç tutmuştur.
    Sonuç olarak, normal insanların onları
    göremeyeceklerini,
    cinlerin ve insanların vücut yapılarının
    buna uygun yaratılmadığını,
    Peygamberlerin
    Allah’ın izni ve iradesiyle cinleri görebildiklerini
    söyleyebiliriz. Burada, İslâm Hukukçularının,
    cinleri gördüğünü ileri süren
    kimselere yalancı gözüyle
    bakıp, onların şahitliklerini kabul
    etmemeleri
    hususunun çok isabetli olduğunu kaydetmek
    yerinde olacaktır. Kanaatimizce cinleri gördüğünü
    iddia eden kimseler, ya yalancı, ya da ruhsal dengesi
    bozuk, psikolojik rahatsızlığı olan kimselerdir.
    AHMED KALKAN
    ~ 218~
    Cinleri gördüğünü iddia edenleri kabul etmek; yılanların,
    siyah renkli kedi-köpek, keçi vs. hayvanların
    cin olduğuna dair halk arasında yaşayan ve
    İslâm öncesi kültürlerin kalıntısı olduğu bilinen
    birtakım hurafe ve yanlış inançların doğru sayılmasını
    gerektireceği açıktır.403
    CINLERIN İNSANLARIN EMRINE GIRMESI
    MÜMKÜN MÜDÜR?
    Bazı âlimler, cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle
    ilgili âyetleri delil olarak alıp cinlerin diğer insanlara
    da boyun eğip onların emrinde bulunmalarının mümkün
    olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu konuyla ilgili olarak
    ilmu’l-Azâim adlı bir bilim dalının meydana getirildiği de
    öne sürülmektedir. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden
    bahseden âyetler 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-
    39; 34/Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin
    insanlara boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan
    âlimlerin delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir
    ve bu işin sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen
    kimselere böyle bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim
    ve hadislerden anlaşılmaktadır. Kanaatimizce bu durum,
    cinlerin insanlara itaat etmelerinin mümkün olduğunu ileri
    süren ve bu görüşlerine bu âyetleri delil gösteren âlimlerce
    gözardı edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Süleyman’ın
    bu konuda şöyle duâ ettiğinden bahsedilmektedir: “Süleyman:
    ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin
    403 Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 137 vd.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 219~
    ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima
    bağışta bulunansın’ dedi.”404
    Sonuç itibarıyla, Hz. Süleyman’ın emrine verilen cin ve
    şeytanların, ondan sonra başkalarının emir ve hizmetine
    verilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber
    için bile böyle bir durum söz konusu olmadığına
    göre, bunun diğer sıradan insanlar için mümkün olabileceğini
    ileri sürmek doğru olmasa gerektir. Çünkü âyet ve
    hadislerde cinlerin Hz. Peygamber’in emrine verilip Ona
    da Hz. Süleyman’a yaptıkları gibi kaleler, mâbedler, havuzlar
    vs. yaptıklarından bahsedilmemektedir. Hz. Peygamber’in
    cinlerden hizmetçileri yoktu, Mescid-i Nebeviyye’yi
    ashâbıyla beraber bizzat kendisi çalışarak inşâ etmişti.
    Düşmana karşı korunmak için Medine’nin etrafına kazılan
    hendekte bizzat kendisi de kazma-kürek çalışmıştı. Ev işlerini
    de hanımları ve kendisi görmüştü. Bu husus gözden
    uzak tutulmamalıdır.
    Günümüzde ve daha sonraki asırlarda müslümanlar,
    cin ve şeytanları kendilerine boyun eğdirip
    onları çalıştırmayı hayal etmek yerine; kendileri
    çalışmayı öğrenmeli, dünya ve âhirette hor ve
    zelil olmaktan kurtulmalıdırlar. Hz. Peygamber’in
    yukarıda sayılan davranışlarında, ümmeti için bu
    konuda gerekli olan uyarı vardır. Müslümanlar,
    cehâlet, hurâfe ve saflık içinde, tarlasının burçağını
    yoldurduğunu, ekip biçtirdiğini ileri süren, yerin
    altında gizli altın ve gümüşlerin, definelerin,
    404 38/Sâd, 35
    AHMED KALKAN
    ~ 220~
    hazinelerin yerini cinlerden öğrendiğini iddia eden
    cinci denilen yalancı kimselerin kendilerinde kudret
    ve üstünlük olduğunu göstermek için ortaya
    attıkları sözlerine kanmamalıdır. Aksine kafa ve
    gönüllerini Kur’an’ın aydınlığına açmalı, bu tür
    hayâlî şeylerden medet beklemekten vazgeçerek çalışmalı,
    ilmin verilerine kulak vermelidir. Cinlerden
    yerin altındaki hazinelerin yerini öğrenmeyi bekleyeceklerine,
    yerin altındaki cevherleri, madenleri,
    petrolü keşfedip yeryüzüne çıkartarak zenginleşmek
    ve zilletten kurtulmak için bunların bilimsel
    yollarını öğrenip tatbik etmelidir.
    Hz. Süleyman’ın Kur’ân-ı Kerim’de haber verilen durumu
    hâriç, dünya kuruldu kurulalı cinlerin insanlara itaati
    söz konusu değildir. Elimizde bunun aksini ortaya koyacak
    deliller bulunmamaktadır. Cinlerin insanlara itaati, onların
    tabiatlarına da aykırıdır. Onlar kendi arzularıyla insanın
    emrine girmemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’den, onların Hz. Süleyman’ın
    emrine de kendi istekleriyle girmediklerini anlıyoruz:
    “Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu
    altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan
    olursa ona alevli ateşin azabını tattırdık.”405
    Bu âyetten, cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine girmelerinin
    ancak Allah’ın izin ve müsaadesiyle, yani emriyle mümkün
    olduğu anlaşılıyor. O zaman, cinleri emirleri altına aldığını
    iddia eden insanların bu konuda kendilerinin delilleri
    405 34/Sebe’, 12
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 221~
    nelerdir? Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaya muktedir
    olduklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Âyette, cinlerin Hz.
    Süleyman’ın (a.s.) emrine, Allah’ın buyruğuyla girdikleri,
    buna itaatsizlik edenlerin alevli bir ateşle cezalandırıldıkları
    haber veriliyor. Demek ki cinler isteseler de Hz. Süleyman’ın
    emrinden çıkamazlardı; aksi takdirde azab olunarak
    imhâ ediliyorlar ya da zorla itaate sokuluyorlardı. Yine,
    Kur’an’da cinlerin zorla Hz. Süleyman’ın emrine verildikleri
    ve o vefat edinceye kadar bu durumdan kurtulamadıkları
    bildirilmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz
    zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefatını fark ettirdi.
    O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şâyet cinler gaybı/
    görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azabın içinde
    kalmazlardı.”406 Şu halde, Allah’ın zorla Hz. Süleyman’ın
    buyruğuna verdiği, ondan sonra da kimsenin emrine vermediğini
    Süleyman (a.s.) ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) diliyle
    haber verdiği cinleri, başkalarının emri ve hizmetine
    verdiğini iddia etmek, büyük bir yalan olmalıdır.
    Cinlerin kendi istekleriyle insanoğluna itaati ta ilk baştan
    beri söz konusu değildir. Çünkü onların büyükleri olan
    İblis, Hz. Âdem yaratıldığı zaman, Cenâb-ı Hakk’ın ona boyun
    eğmesi konusundaki emrini dinlemeyerek isyan etmiş,
    büyüklük taslayarak kâfirlerden olmuştur. Bu durum,
    Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde haber verilmektedir.407
    İslâm âlimlerinin çoğu, bu âyet-i kerimelerdeki “secde” kelimesi
    ile, Hz. Âdem’e ibâdetin değil; ona itaat ve boyun eğmenin
    kastedildiğini söylemektedirler. Bu durumda, yaratıldığı
    günden beri insana karşı büyüklenen, kendisini üstün
    gören İblis ile onun soyu olan cinlerin, kendi istek ve
    arzularıyla bazı insanların emrine girdiğini, onlara hizmet
    406 34/Sebe’, 14
    407 Bkz. 15/Hıcr, 28-46; 2/Bakara, 34-38; 7/A’râf, 11-25; 17/İsrâ, 61-65; 18/Kehf, 50;
    38/Sâd, 71-85; 20/Tâhâ, 116-125
    AHMED KALKAN
    ~ 222~
    ettiğini ileri sürmek boş bir iddia olmaktan öteye gidemez.
    Bu konularda yazılan ve halkın elinde dolaşan kitaplar, İslâm’dan
    önceki câhiliyye toplumlarının inanç, gelenek ve
    kültürlerinden geçmiş asılsız şeyler ve hurâfelerle doludur.
    Bunlar, Yıldıznâme, Gizli İlimler Hazinesi vb. adlarla insanların
    ellerinde bulunan derlemelerdir. Yıldıznâme denilen
    kitaplardaki bilgilerin yıldızlara tapan Sâbiîlerden geçen
    hurâfelerle dolu olduğunda şüphe yoktur. Gizli İlimler Hazinesi
    denilen kitaplar da Bâbil, Âsur, Sümer, Hitit, Eski Mısır
    vs. kültürlerden geçmiş safsatalarla doludur.408
    CINLERE İNSANDAN PEYGAMBER OLUR MU?
    Peygamberimiz Cinlere de Gönderilmiş Bir Peygamber
    midir?
    Peygamberimiz için “ins ve cin peygamberi”, Rasûlu’s
    sekaleyn” yani iki cinsin (insan ve cinlerin) Rasûlü gibi ifadeler
    kullanıldığına şâhit oluyoruz. Eski âlimlerin görüşünün
    böyle olduğunu biliyoruz. Bu konuda, Kur’an, Sünnet,
    Siyer ve selim akıl ışığında halk arasında kabul gören bu
    anlayışı tahlil edelim.
    Öncelikle, Kur’ân-ı Kerim, Muhammed aleyhisselâm’ın
    kimlere gönderildiğini söylüyor? Cinlere de peygamberlik
    yaptığına, tebliğ ettiğine dair bir delil var mı? Peygamberimizin
    böyle bir açıklaması var mı? Bu sorulara cevap bulmak
    zorundayız.
    1- Kur’an, İnsanlara İnsan Peygamber Gönderildiğini
    Söyler.
    408 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 252 vd.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 223~
    Allah sadece insanlardan peygamber seçmez. Her
    cinsin kendilerinden peygamber olur: “Allah meleklerden
    ve insanlardan elçiler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.”
    409 Meleklere meleklerden peygamber, insanlara insanlardan
    peygamber olacağına göre, cinlere de cinlerden peygamber
    gönderilmiş olması gerekir.
    Eğer yeryüzünde yaşayanlar insan değil de melek
    olsaydı, o zaman onlara meleklerden bir peygamber
    gönderilirdi: “De ki: Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine)
    yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir
    melek peygamber indirirdik.”410 İnsan aklı da, insanlara kendilerinden
    bir peygamber gönderilmesini ma’kul görür.
    İnsan dışında başka bir varllık peygamber olarak gönderilseydi
    o zaman kâfirler, “biz ona nasıl uyalım, o farklı bir
    varlık; biz onun gibi olamayız ki” derler ve insan olmayan
    bir peygambere itaat edemeyeceklerini söylerlerdi. O yüzden
    peygamberimizin yaratılış ve ontolojik açıdan aynen
    bizim bir benzerimiz olduğu ifade edilir: “De ki: ‘Ben, ancak
    sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh
    olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma
    dileyin. Şirk koşanların vay hallerine!”411 Bize gönderilen
    peygamber de aynen bizim gibi bir beşer olmalı.
    Kur’ân-ı Kerim ‘ümmet’ kavramını farklı topluluklar
    için kullanmaktadır. Söz gelimi, “Yerde debelenen hiç
    bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki, sizin gibi
    ümmet olmasın…”412 âyetinde olduğu gibi hayvanlar ve kuşlar
    da birer ümmettir. Peygamberimiz (s.a.s.), köpeğin ve
    karıncanın bile bir ümmet (topluluk) olduğunu belirtiyor.413
    409 22/Hacc, 75
    410 17/İsrâ, 95
    411 41/Fussılet, 6
    412 6/En’âm. 38
    413 Müslim, Selâm 38, 148, hadis no: 2241; İbn Mâce, Sayd 2, hadis no: 3205
    AHMED KALKAN
    ~ 224~
    Cinlerin de haydi haydi bir ümmet olduğu anlaşılmaktadır.
    Ve her ümmete kendilerinden peygamber
    gönderilmiştir: “Her ümmet, kendi peygamberine tâbi
    olur.”414;
    “Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri kendilerine
    gelince, aralarında adaletle hükmedilir, hiçbirine
    zulmedilmez.”415
    “…Uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir ümmet
    yoktur.” 416
    “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye
    yarattım.”417
    Cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratıldığına göre,
    onların ibâdetleri nasıl olacaktır? Onların birbirleriyle ve
    insanlarla, diğer varlıklarla ilişkilerinde helâl ve haramlar
    nelerdir, Kur’an bunları izah etmez. Demek ki onların
    kendilerine yönelik kitapları vardır, dinlerini kendilerine
    anlatan peygamberleri vardır. Ayrıntılı olarak nasıl kulluk
    yapacakları, hangi görevlerle ve hangi yasaklarla muhatap
    oldukları ifade edilmiş olmalıdır.
    Her Peygamber Kendi Kavminin Diliyle Gönderilir:
    “Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle
    gönderdik ki onlara açıklasın. Artık Allah dilediğini sapıklığa
    düşürür dilediğini de doğru yola eriştirir. O, yücedir,
    hakîmdir.”418 Rasûlullah cinlere de gönderilmiş olsaydı,
    414 Buhâri, Tefsir sûre 17, 11
    415 10/Yunus, 47
    416 35/Fâtır, 24
    417 51/Zâriyât, 56
    418 14/İbrâhim, 4
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 225~
    onların diliyle gönderilmesi gerekecekti. Hâlbuki Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) cinlerin dilini bildiğine, onları toplayıp
    onlara İslâm’ı anlattığına dair bir bilgimiz söz konusu değildir.
    Bilseydi vahiy yoluyla ya da kendi beyanıyla öğrenirdik.
    Tebliğ edebilmesi için onların dilinden anlaması gerekirdi.
    Bu durumda Hz. Peygamber’in cinlere tebliğinden
    söz edilemez. Hâlbuki o risaletini açıkça duyurmakla mükelleftir.
    Duyurmazsa görevini yapmamış olur.419
    Kur’an Açık Şekilde Peygamberimizi, İnsanlara
    Rasûl Olarak Gönderdiğini Söylüyor: Allahu
    Teâlâ’nın Hz. Peygamber (s)’e, “Biz seni insanlara
    bir rasûl/elçi olarak gönderdik.”420 şeklindeki hitabıyla
    onun insanlara peygamber olarak gönderildiği
    ifade edilmektedir. Cinlere veya meleklere “tebliğ
    eden” bir peygamberden Kur’an söz etmemektedir.
    Cinler Rasûlullah’ı (s.a.s.) dinlerken o, cinleri
    görmediği gibi onların onu dinlediğinin farkında da
    değildi: “De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’an
    dinleyip şöyle dedikleri bana vahyolundu: Biz harikulâde
    güzel bir Kur’an dinledik.”421 Farkında
    olsaydı, “şöyle dedikleri bana vahyolundu” yerine
    “şöyle dediler” derdi. Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    cinlerden herhangi biriyle konuşarak kendisine in-
    419 5/Mâide, 67
    420 4/Nisâ, 79
    421 72/Cin, 1
    AHMED KALKAN
    ~ 226~
    dirilen Kur’an’ı ona tebliğ ettiğini ve kendisine
    inanmadıkları takdirde kâfir olacaklarını söyleyip
    cehennem azabıyla onları tehdit etiğini göremiyoruz.
    Zaten Hz. Peygamber’in cinlere de tebliğ etme
    yükümlülüğü olsaydı, Kur’an bir yerinde bu görevi
    belirtir ve onlara tebliğ etmesini söyler, tebliğ karşısında
    nasıl tavır takındıklarını anlatırdı.
    İbn Abbas’ın naklettiği “Hz. Peygamber, cinlere
    Kur’an okumadığı gibi, onları görmedi de.”422 şeklindeki
    rivayet de Hz. Peygamber (s.a.s.) ile cinler
    arasında karşılıklı bir diyalogun olmadığı fikrini
    desteklemektedir.
    Kur’an, tüm insanlar için hidayet kaynağıdır.
    Kur’an’ın insanlar için hidâyet kaynağı olduğu
    vurgusu yapılır,423 ama cinlerin hidayet kaynağıdır
    ya da insan ve cinlerin hidayet kaynağıdır
    denilmez.
    Meleklerden Peygamber ve İnsanlardan Peygamberden
    Bahseden Kur’an “Cinlerden Peygamber” Olduğunu
    Söylüyor mu? “Ey cin ve insanlar topluluğu! İçinizden
    size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınızı
    bildirerek sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?”424 Âyetin
    422 Buharî, Tefsir, Cin 1, Ezan 105; Müslim, Salat 149; Tirmizi, Tefsir, Cin
    423 2/Bakara, 185, 3/Âl-i İmran, 4, 138;45/Câsiye, 20
    424 6/En’âm, 130
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 227~
    metninde “rusulun minkum” / “Sizden Rasûller, sizin kendi
    cinsinizden peygamberler” deniliyor. O yüzden cinlere cinlerden
    peygamber olduğu anlaşılıyor. Bu âyetten anlaşılan;
    insanlara olduğu gibi cinlere de kendi içlerinden peygamber
    gönderilmiş olmasıdır.
    “Biz, bir rasûl göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz.”
    425 Cinler de kulluk için yaratıldıklarına426 ve iman etmeyenlerin
    azaba uğratılacağına göre,427 kendilerine peygamber
    gönderilmiş olması gerekir.
    Cin Sûresindeki Âyetler Bu Anlatılanlarla Çelişmiyor
    mu? Kur’an’a baktığımızda Cin sûresinde Kur’an dinleyip
    hayran kalan cinlerden bahsedilerek onların bazı
    özellikleri bize anlatılmakla birlikte; cinlerin nasıl ibâdet
    edeceği, hangi hükümlere nasıl muhatap oldukları, onlara
    Rablerinin özel emirleri ve duyuruları söz konusu edilmemektedir.
    Yani, Kur’an insan ve cinlerin ortak kitabı gibi değerlendirilemez.
    Peygamberimizin de cinlere peygamberlik
    yaptığı, onların problemlerini çözdüğü, onlarla sık sık
    görüştüğü sözkonusu değildir. Zaten cins farklılığı vardır.
    Her topluma kendilerinden bir peygamber gönderilir.
    Cinlerin Kur’an’ı dinledikleri ve bir kısmının iman ettiği
    Cin sûresinde açıklanır.428 Bu, Kur’an’ın önemini vurgular.
    Bu ayetten cinlerin de Kur’an’a hayran kaldığını ve Allah’ın
    kitabı olarak iman ettiklerini anlıyoruz.
    Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’an’da net olarak Hz.
    425 17/İsrâ, 15
    426 51/Zâriyât, 56
    427 7/A’râf, 179
    428 72/Cinn, 13
    AHMED KALKAN
    ~ 228~
    Muhammed’in hem insanların hem de cinlerin peygamberi
    olduğu (Rasûlü’s-sakaleyn) ifade edilmemektedir. Makul
    olan cinlere cinlerden peygamber gönderilmiş olmasıdır.
    Cinleri imanî ve amelî açıdan hidayete sevk etmenin en
    münasip yolu, onlara kendi türlerinden elçilerin gelmesi
    ve onlara rehberlik etmesidir. Aksi takdirde Rasûlullah’ın
    okuduğu Kur’an’ı dinlediği Kur’an’da ifade edilen cinler
    -bildiğimiz anlamda cin iseler- tabiatlarının farklı olması
    nedeniyle Kitab’ın ancak bir kısmına uyabilirler.
    En doğrusunu Allah bilir.
    CINLERLE EVLENMEK
    İslâm âlimleri, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı âyetlere
    dayanarak cinlerin kendi aralarında evlenip yapılarına
    uygun aile hayatı yaşayarak çocuk sahibi olduklarını söylemişlerdir.
    429 Bu âlimlerin görüşlerine delil gösterdikleri
    âyetlerden birisinde şöyle buyrulmaktadır: “Oralarda, gözünü
    yalnız erkeklerine
    çevirmiş (öyle dilberler) vardır ki,
    bunlardan önce ne bir insan, ne de bir cin asla kendilerine
    dokunmamıştır.”430
    55/Rahmân, 56; 18/Kehf, 50 âyetleri, cinlerin de yapılarına
    uygun bir şekilde cinsel
    ilişkide bulunduklarını ve zürriyete
    sahip olmak için kendi aralarında evlendiklerini göstermektedir.
    Bu konuda İslâm âlimleri arasında herhangi
    bir görüş ayrılığı göze çarpmamaktadır.
    Ancak cinlerle insanlar
    evlenebilir mi? Cinlere mensup bir kadın ile insan
    429 Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, el-Mu’temed, s. 174
    430 55/Rahmân, 56
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 229~
    neslinden bir erkek, ya da bir kadın ile bir cin erkeği evlenebilir
    mi? Bu mümkün mü ve İslâm’a göre caiz olur mu?
    Bu konuda İslâm âlimleri arasında bazı görüş farklılıkları
    olduğu anlaşılmaktadır.
    Önceki kültürlerin bir incelemesi, insanlarla cinlerin evlenebildiklerine
    dair inancın çok eskilere dayandığını ortaya
    koymaktadır. Nitekim eş-Şiblî’nin kaydettiğine göre, babası
    insan, annesi cin olan kişilerden doğan kimseye Araplar
    “el-Has” demekteydiler. Yine, insan ile cin sihirbazından
    dünyaya gelene de “el-Amlûk” diyorlardı.431 İbn Cerîr’in,
    Atâ’dan naklettiğine göre ise, İbn Abbâs: “Kişi karısıyla hayızlı
    haldeyken cinsel birleşmede bulunursa, şeytan o adamdan
    daha önce davranır da, o kadın muhannese (eşcinsel)
    hâmile kalır. Muhannesler cin çocuklarıdır.”432 demiştir. İbn
    Abbâs’ın bu rivayetinin, devrin yanlış tıp bilgisini yansıttığı
    açıktır. Artık
    günümüzde, hayızlı haldeyken kadının hamile
    kalmayacağı,
    bu durumun kadının rahmindeki yumurtanın
    parçalanması
    sonucu oluştuğu, çocuğun meydana gelmesinin
    ise erkeğin sperminin kadının rahmindeki yumurtaya
    yerleşmesi neticesi meydana gelen döllenmenin sonucu olduğu,
    hayız halinde kadının rahminde döllenecek yumurta
    bulunmadığından, cinsî ilişkide bulunulsa bile döllenmenin
    söz konusu olmayacağı bilinmektedir. İbn Abbâs’ın,
    Kur’an-ı Kerîm’de yer alan bu konudaki
    yasağı açıklamak
    için başvurduğu tahmin edilen bu rıvayetin Câhiliye kökenli
    olduğu hatıra gelmektedir. Çünkü yanlış bir tıp bilgisinin
    ürünü olan bu rivayetin, Allah katından
    vahiy alan Hz.
    Peygamber’e nisbet edilemeyeceği açıktır. İbn Abbâs, bunu
    431 Şiblî, Ahkâmü’l-Cân: s. 97; Garâibü ve Acâibü’l-Cin, s. 91; Terc. Cinlerin
    Esrarı, s. 119
    432 Şiblî, Ahkâmü’l-Cân, s. 91, 105; Garâibü ve Acâibü’l-Cin, s. 85, 99;
    Terc, Cinlerin Esrarı, s. 119
    AHMED KALKAN
    ~ 230~
    Ehl-i Kitâb’dan da almış olabilir. Çünkü onlarda da bir erkeğin
    hayızlı halde hanımına yaklaşması yasaktır.
    433 Kur’an-ı
    Kerîm’in bu konudaki yasağının, bu durumdaki
    kadınların
    ruh ve beden sağlıklarının korunmasına yönelik olduğu
    hususu açıklanmaya muhtaç değildir.
    İslâm âlimlerinden bir grup, Kur’an-ı Kerîm’de yer alan
    bazı âyetlerle, bir kısım hadisleri delil göstererek, cinlerle
    evlenmenin mümkün ve bunun
    dince caiz olduğunu ileri
    sürmüşlerdir, İbn Nuceym, el-Hasenü’l-Basrî’ye cinlerle
    nikâh hakkında sorulduğunda, onun böyle bir nikâhın şâhidsiz
    olarak caiz olduğunu söylediğini kaydetmektedir.434
    ed-Demirî ise, Kur’an ve ilim ehli bir zat tanıdığını, bu kişinin
    kendisine, birer birer olmak üzere cinlerden toplam
    dört tane kadınla evlendiğini söylediğini kaydetmektedir.
    435 eş-Şiblî ise cinler hakkında te’lif etmiş olduğu
    eserinde,
    cinlerle nikâhın mümkün olduğunu savunmaktadır.
    eş-Şiblî bu konuda şunları söylemektedir: “Hz. Peygamber’in
    cinlerle evlenmeyi yasaklaması, fukahânın, cinlerle
    insanlar arasında nikâh caiz değildir demeleri, Tâbiin’den
    bazı kimselerin bunu hoş karşılamaması, böyle bir şeyin
    mümkün olduğunu
    gösterir. Çünkü mümkün olmayan bir
    şeyin caiz olduğuna
    veya meşru olmadığına hükmedilmez.
    436 eş-Şiblî’nin Rasûlullah’ın cinlerle nikâhı yasakladığını
    bildirdiği rivayet, sahih kaynaklarımızda yer almayan
    mürsel bir nakildir ve hadis âlimlerinden Zührî’ye nisbet
    edilmektedir.437
    433 Tevrat, Levililer, 15/19-24, 22/5-7
    434 İbn Nuceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, I, 302
    435 Demîrî, H. Hayavân, I, 302
    436 Şiblî, Ahkâm, s. 91; Garâib, s. 85-86; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 109
    437 Demiri, H. Hayavan. 1, 302; İbn Nuceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, s. 131
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 231~
    Şiblî, cinlerle insanların evlenmelerinin mümkün olduğundan
    başka, bunun meydana geldiğine dair bazı hikâyeler
    de kaydediyor.438 Şiblî’nin cinlerle insanların evlenmesinin
    mümkün olduğuna dair delilleri ve bu konudaki görüşü
    ise şöyledir: “Bunun imkân ve vukuuna gelince, insanların
    cinlerle veya cinlerin insanlarla evlenmesi mümkündür.
    Seâlibî der ki: insanlarla cinler arasında evlenmek ve
    çoluk-çocuk sahibi olmak mümkündür. Çünkü Allah, ‘Mallarına,
    çocuklarına ortak ol’ buyurmuştur.
    Allah Rasülü de
    şöyle buyurmuştur: “Kişi hanımı ile cinsel ilişki kurduğunda
    besmele çekmezse, şeytan onun erkeklik organına hulûl eder
    ve onunla beraber cima eder.”439
    Cins ayrılığından dolayı cinlerle insanların
    evlenmesinin
    mümkün olmadığına dair İslâm âlimleri
    tarafından
    delil gösterilen âyetler olaya netlik
    kazandırmaktadır. İmam Mâlik’in, zina yoluyla
    hamile kalan kadınlara, bu çocuğun babası kimdir?
    diye sorulduğunda, “Cindir” diyerek hukukî
    sorumluluktan kurtulmak isteyeceklerini, böylece
    toplumda fesadın, fuhuş ve ahlâkî çöküntünün
    yayılacağını, bu açıdan cinlerle nikâhı şahsen hoş
    karşılamadığını söylediği ifade ediliyor. Hâlbuki
    dinen yapılmasında bir sakınca görülmeyen hususların
    toplumun
    fesadına değil, ıslâhına ve faydasına
    hizmet edeceği açıktır.
    Toplumun bozulmasına
    sebep olan hususları yapmanın dinen sakıncalı
    438 Şiblî, Ahkâm, s. 94, 101; Garâib, s. 89-95; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 114-124
    439 Şiblî, Ahkâm, s. 91; Garâib, s. 85; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 109
    AHMED KALKAN
    ~ 232~
    olduğu herkesçe malumdur. O zaman, müslümanlar
    arasında zina ve fuhşun yaygınlaşmasına, fesadın
    yerleşmesine
    sebep olacağı biidirilen “Bir insanın
    cinlerle evlenmesi
    hususu” dinen nasıl sakıncalı
    olmaz? Bunu kabul etmenin
    mümkün olmadığı
    açıktır. Her iki cinsin evlenmeleri,
    cinsel ilişkide
    bulunup çocuk sahibi olmaları zaten yaratılışları
    açısından mümkün değildir. Çünkü cinler ruhanî,
    insanlar cismânî varlıklardır.
    Şiblî, insanlarla cinler arasında cins ayrılığı olduğunu
    kaydetmekte ve Cenâb-ı Hakk’ın bize kendi cinsimizden
    eşler yarattığını söyleyerek bazı âyetleri bu konuda delil
    getirmektedir. Onun görüşüne göre, cinler kendi cinsimizden
    olmadığına
    göre, Allah (c.c.) onları bize eş olarak yaratmamıştır.
    Kendi cinsimizden olan kadınları, onlarla yaşamamız
    için yaratmıştır. Şiblî, cinlerle insanların evlenmesi
    konusunda şer’î engel de bulunduğunu kaydederek, nikâh
    ile eşlerin bir arada tatlı
    tatlı yaşayıp gitmelerinin hedef
    alındığını, evlilikte karşılıklı
    sevgi ve saygının olması gerektiğini,
    oysa cinlerle insanlar arasında sevgi ve saygı bulunmadığını
    kaydetmektedir.440 Şiblî’ye göre, iki cins arasında
    düşmanlık hâlâ devam etmektedir ve: “(Allah da): ‘Birbirinize
    düşman olarak inin. Siz yeryüzünde belli bir süreye
    kadar kalacak ve orada geçim süreceksiniz’ dedi.”441
    “Allah size kendi cinsinizden (min enfusikum) eşler yarattı,
    eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti; sizi
    güzel ürünlerle rızıklandırdı.”442
    440 Şiblî, Ahkâm, s. 93-94; Garâib, s. 87-88; Terc. Cinlerin Esrarı, s. 112-114
    441 7/A’râf, 24
    442 16/Nahl, 72
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 233~
    “Kendileriyle huzura kavuşacağınız kendi türünüzden
    (min enfusikum) eşler yaratıp aranıza “meveddet ve rahmet”
    (sevgi ve şefkat duyguları) yerleştirmesi de O’nun âyetlerindendir
    (varlığının ve birliğinin belgelerindendir). Doğrusu
    bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.”443
    Bu iki âyette de eşlerin kendi cinsimizden, kendi türümüzden
    olacağı “min enfusikum” şeklinde belirtiliyor. Başka
    türden bir varlıkla evlenmemimizin mümkün olmadığını
    bu âyetlerden net olarak çıkarabiliriz.
    Müfessirler, kaydettiğimiz son âyette geçen (rahmet)
    kelimesi
    ile cinsel ilişki, (el-meveddet) kelimesi ile de çocuk
    kasdedildiğini bildirmişlerdir.444 Bu durumda, bu âyetten,
    insanlarla cinler arasında cinsel ilişki ve çocuk sahibi
    olma hususunun
    mümkün olmadığı, bunun ancak insanla
    insan arasında mümkün olabileceği anlaşılmaktadır. Kısacası
    bu âyet, cinle insanın cinsel ilişkisinin ve bu yolla çocuk
    sahibi olunmasının imkân dâhilinde olmadığına işaret
    etmektedir. İbn Nuceym, bazı İslâm âlimlerinin, kaydettiğimiz
    bu âyetleri insanların cinlerle nikâhının haram olduğuna
    delil saydıklarını kaydetmektedir.
    445
    İnsanlarla cinler arasında nikâhın mümkün
    olmadığını,
    konuyla ilgili olarak zikredilen dinî delillerin sadece bunun
    caiz olmadığını değil, aynı zamanda böyle bir şeyin fiilen
    imkân dâhilinde olmadığına delâlet ettiğini kaydetmek
    durumundayız.
    Halk arasında rastlanılan konuyla ilgili rivayetlerin
    asılsız olduğunu, cinlerle evli olduğunu ileri süren
    kimselerin ruhsal açıdan rahatsız olduklarını ve tedaviye
    ihtiyaçları olduğunu belirtmek istiyoruz.446
    443 30/Rûm, 21
    444 Kurtubî, el-Câmi, XIV, 17
    445 İbn Nuceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâır, s. 131
    446 A. Osman Ateş, a.g.e. s. 147 ve devamı
    AHMED KALKAN
    ~ 234~
    CINLER, VAHYE MÜDÂHALE EDEBILIR MI?
    GARANIK OLAYI GERÇEKLEŞMIŞ MIDIR?
    Bilindiği gibi Garanik olayı yaklaşık olarak şöyle rivayet
    edilir. Şeytanın etkisiyle Rasûlüllah’ın (s.a.s.) Mekkeli
    müşriklerin ileri gelenlerine, Kâbe’nin yanında Necm
    sûresini okurken, Şeytan’ın etkisiyle dilinden müşriklerin
    putlarını övecek şeyler çıktığı rivayet edilir. Bu olayın etkisiyle
    müşriklerin de, peygamber ile beraber secdeye gittikleri
    ve bunu haber alan Habeşistan’daki müslümanların
    da olayı Müşriklerin İslâm’ı kabul ettikleri şeklinde anlayarak,
    Mekke’ye geri döndükleri anlatılır.
    Böyle bir olayın gerçekleştiği iddiası asla kabul edilemez.
    Zira Yüce Allah peygamberini şirki övmesi için değil, ondan
    sakındırması için göndermiştir. Seçtiği elçiler de hiçbir
    zaman bunun dışına çıkamazlar. Şayet (hâşâ) çıkarlarsa
    ânında bütün kudretlerini kendilerinden giderecek şekilde
    kendilerine müdahale edeceğini bildiren de Allah’tır; “Eğer
    o, (Muhammed), bazı laflar uydurup bize iftira etseydi,
    Muhakkak onun sağ elini (bütün güç ve kudretini) çekip
    alıverirdik.”447 Kaldı ki şeytanların peygamberlere değil de
    kendilerine uyup Allah’ın korumasından çıkanlara müdahale
    edebileceklerini de yine Kur’an apaçık bir şekilde
    bildirmektedir; “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim
    mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden’, günaha düşkün olan
    her yalancıya inerler. O yalancılar, (şeytanlara) kulak verirler,
    çokları da yalan söylerler.”448
    Diğer yandan Garanik olayıyla ilgili olduğu söylenen
    Necm sûresindeki ayetlere baktığımızda da,
    böyle bir olayın asla söz konusu bile olamayacağını
    447 69/Haakka, 44
    448 26/Şuarâ, 221-223
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 235~
    kolaylıkla görebiliriz. “(Allah’ı bırakıp taptığınız)
    Lât(ın), Uzzâ (nın) ve (bunların) üçüncüsü olan
    diğer Menât (ın herhangi bir şey hakkında zerrece
    kudretleri var mı?) Bize haber verin. Erkek size,
    dişi Allah’a mı? Eğer böyleyse, bu, çarpık bir paylaşma.
    Bu (putlar) sizin ve atalarınızın (kendi istek
    ve öngörünüze göre) isimlendirdiğiniz (keyfi)
    isimlerden başkası değildir. Allah, onlarla ilgili
    ‘hiçbir delil’ indirmemiştir. Onlar, yalnızca zanna
    ve nefislerinin (alçak) heva (istek ve tutku) olarak
    arzu ettiklerine uyuyorlar. Oysa andolsun, onlara
    Rablerinden yol gösterici gelmiştir.” 449
    Dolayısıyla Hac sûresi elli ikinci ayetini bu olayın
    olduğuna değil, olmadığına delil görmek daha
    doğru olacaktır. “Biz, senden evvel hiçbir Rasûl,
    hiç bir nebi göndermedik ki o, (bir şey) arzu ettiği
    zaman şeytan onun dileği hakkında ille (bir fitne
    meydana) atmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın
    ilka edeceği (o fitneyi) giderir, iptal eder. Yine Allah
    ayetlerini sâbit (ve mahfuz) kılar. Allah (her
    şeyi) hakkıyla bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
    450 Görülüyor ki Allah, şeytanın peygamberin
    daveti ile ilgili oluşturmak istediği kirleri ve zihin
    449 53/Necm 19-23
    450 22/Hacc, 52
    AHMED KALKAN
    ~ 236~
    karışıklıklarına izin vermeyeceğini ve peygamberini
    ve hak daveti koruyacağını beyan buyurmaktadır.451
    CINLER HASTALIKLARA SEBEP OLABILIR MI?
    Akıl Hastalıklarının Cinlerle İlgisi
    Yahudi ve Hıristiyanlarda, delirme vakalarının cinlerden
    meydana geldiğine dair bir kanaatin mevcut olduğunu,
    İnciller’de Hz. İsa’nın bir mucize olarak cinleri
    kovmak sûretiyle delileri iyileştirdiğinden söz edildiğini
    görmekteyiz.452
    Birtakım İslâmî rivayetlerde de, bazı delilerin okunmak
    sûretiyle tedavi edildiğinden bahsedilmektedir.
    Ancak bu rivayetlerin çoğunda, ashabdan bazılarının
    bu işlemi yaptığı nakledilmektedir. Hz. Peygamber’in
    bizzat okumak sûretiyle cinleri kovup, delileri tedavi
    ettiğinden söz eden rivayetlerin sayısı çok azdır. Sahih
    hadis kaynaklarımızda ise, Rasûlullah’ın böyle bir uygulamasından
    bahseden rivayete rastlanılamamıştır.
    Konuyla ilgili rivayetlerden bir tanesi ed-Dârimî tarafından
    İbn Abbâs’tan (r.a.) nakledilmiştir. Buna göre, bir kadın
    Hz. Peygamber’e çocuğunu getirmiş ve “Bu çocuğumu cin
    çarpıyor, sabah akşam onun aklını alıyor ve üzerimize pisliyor”
    dîye şikâyet etmiştir. Hz. Peygamber de bu çocuğun
    göğsünü sıvazlamış ve duâ etmiştir. O zaman çocuk derhal
    451 Abdülhakim Beyazyüz, Haksöz
    452 Yuhanna, 8 / 48, 49; 10/ 19-21; 17/ 19-20; Luka 4 / 41; 7/28-34; 11 / 14-22; Matla,
    4/ 24; 9/ 32-34; II / 11-19; 12 / 22-29; Markos 3/20-27; 16/9
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 237~
    kusmuş ve içinden “siyah köpek yavrusu gibi” bir şey çıkarak
    koşup gitmiştir.453
    Ancak, Hz. Peygamber’in deli çocuğu iyileştirdiğinden
    bahseden ed-Dârimî’nin yukardaki rivayeti zayıftır.454
    ed-Dârimî, aynı olaydan bahseden bir başka rivayeti
    Câbir’den (r.a.) nakletmiştir. Bu rivayet olaya biraz daha
    açıklık getirmektedir. Buna göre, “Hz. Peygamber’le beraber
    bir sefere çıktıklarında, bir kadın Rasûlullah’a başvurarak,
    ‘Ey Allah’ın Elçisi.’ Bu oğlumu şeytan her gün üç kere
    tutuyor’ dedi. Hz. Peygamber çocuğu aldı ve onu bineğinin
    ön tarafına kucağına oturttu. Sonra üç kez: ‘Uzaklaş ey Allah’ın
    düşmanı, ben Allah’ın Elçisiyim’ buyurdu. Sonra da
    çocuğu kadına verdi. Yolculuğu bitirerek oraya uğradıklarında,
    o kadın çocuğuyla beraber Hz. Peygamber’in huzuruna
    çıktı. Yanında iki tane koç getirmişti. ‘Yâ Resülallah!
    Hediyemi kabul et. Seni hakla gönderen Allah’a yemin olsun
    ki, daha sonra (çocuğumu tutan şeytan) bir daha geri
    453 Dârimî, Mukaddime, 4, (Sünen, I, 11-12)
    454 Rivayetin senedinde yer alan râvîlerden Ferhad b. Ya’kûb es-Sebhî hadis âlimleri
    tarafından tenkîd edilmiş, sika olmadığı, hafızasının zayıf olduğu, münker rivayetler
    naklettiği bildirilmiştir. Yine bu râvînin Ahkâm ve Sünnet’te delil olmadığı zikredilmiş,
    kendisi güvenilir hadisçilerden kabul edilmemiştir (Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidal, III, 345-346;
    İbn Hacer, T. Tehzîb, IV, 483-484). Hadis âlimleri, yukardaki rivayetin senedinde yer alan
    Hammâd b. Seleme hakkında da ihtilâf etmişlerdir. Yaşlandığında hafızası bozulduğu için
    el-Buhârî tarafından kendisinden rivayetin terkedildiğı kaydedilmektedir (İbn Hacer, T.
    Tehzîb, II, 12). Ayrıca Hz. Peygamber’e çocuğunu getiren kadının ve tedavi edilen çocuğun
    kimliği de meçhuldür. “Siyah köpek yavrusu gibi bir şey” olup, “çocuğun içinden
    çıkarak koşup giden şey” de müphemdir. Câhiliye Araplarında da “Siyah” rengin uğursuz
    sayıldığı, cin ve şeytanlara, kötü varlıklara, mahiyeti anlaşılamayan, insan bilgisinin
    ve idrakinin ulaşamadığı, iradesinin hükmedemediği yerlere bu rengin nisbet edildiği
    görülmektedir. Nitekim Eski Mısır Dini’ndeki telakkiye göre, cinler, kara vücutlu insan
    şeklinde yaratıklar olup, Re’nin düşmanı sayılırlardı. Bu durumun günümüzde de böyle
    olduğu gözlenmektedir. Dilimizde de, “Kara Şeytan”, “Kara Yılan”, “Kara Dinli”, “Kara Kâfir”
    gibi kullanımların mevcut olduğunu görmekteyiz. Bu ve benzeri rivayetlerde câhiliye
    döneminin siyah rengi şer ve uğursuz sayan, siyah köpeği cin kabul eden anlayışının
    tesiri açıkça ortaya çıkmaktadır. Siyah derili Afrikalı veya Afrika kökenli insanlara, yani
    zencilere karşı ırkçı ve aşağılayıcı tavır da, renkleriyle ilgili olmalıdır.
    AHMED KALKAN
    ~ 238~
    gelmedi’ dedi. Hz. Peygamber de ‘O koyunlardan bir tanesini
    kabul edin’ buyurdu.455 Ancak, ed-Dârimî’nin bu ikinci
    rivayeti de sahih değildir.456
    Konumuzla ilgili olarak ibn Mâce’nin kaydettiği iki rivayet
    vardır. Bunlardan ilki, Ebû Leylâ el-Ensâri’den (r.a.) nakledilmiştir.
    Buna göre, Hz. Peygamber’in yanına bir bedevi
    gelerek, ‘Hasta bir erkek kardeşim var’, demiştir. Hz. Peygamber
    de, ‘kardeşinin hastalığı nedir?’ diye sorunca bedevi:
    ‘Kardeşimde bir çeşit delilik (lemem) var’ deyince, Hz.
    Peygamber de bedeviye, ‘Git, onu bana getir’ buyurmuştur.
    Bedevi kardeşini getirdikten sonra, Hz. Peygamber, şifâya
    kavuşması için Allah’a sığınarak ona Fâtiha, Bakara sûresinin
    başından dört âyet, ortasından “Ve ilâhukum ilâhun
    vâhıd” âyetiyle, Ayetü’l-Kürsî, Bakara’nın son üç âyeti, Âl-i
    İmrân sûresinden bir âyet: “Şehida’llahu ennehû lâ ilâhe illâ
    Hû”, A’râf sûresinden “İnne Rebbekumu’llezi haleka” âyeti,
    Mü’minûn sûresinden “Ve men yed’u me’a’llahi ilâhen âhara”
    âyeti, Cin sûresinden “Ve ennehû Te’âlâ Ceddu Rabbinâ
    ... âyeti, Saffât sûresinin başından on âyet, Haşr sûresinin
    sonundan üç âyet, İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini okudu.
    Bedevi de şifâya kavuştu ve hiçbir sıkıntısı kalmadı.”457
    Ancak yukarıda kaydetmiş olduğumuz bu rivayet de sahih
    değildir.458
    455 Dârimî, Sünen, I, 10-11 (Mukaddime, 4); Krş. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171
    456 Hadisin isnadında yer alan râvîlerden Ubeydullah b. Musa’nın müfrit şiîlerden
    olup, zabtının zayıf olduğu, münker şeyler naklettiği kaydedilmiş, İsmâîl b. Abdilmelik’in
    de hafızasının zayıf olduğu, münker rivayetler naklettiği bildirilmiştir (Krş. İbn Hacer, T,
    Tehzîb, I, 201; IV, 36-37). ed-Dârimî’nin yukarıda kaydedilen son rivayetiyle uygunluk
    arzeden ve Ahmed b. Hanbel tarafından Ya’lâ b. Mürre’den nakledilen bu konudaki iki
    rivayetin de (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171) bu hususta delil olamayacağı anlaşılmaktadır.
    Çünkü bunlarda yer alan râvîlerden Abdurrahmân b. Abdilazîz el-Ümâmî
    (v.162) ile Minhâl b. Amr el-Esedî hadis âlimleri tarafından cerhedilmiştir (Ahmed b.
    Hanbel, Müsned, IV, 170-171).
    457 Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171
    458 Rivayetin senedinde yer alan râvîlerden Yahya b. Ebî Hayye Ebû Cenâb el-Kelbî
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 239~
    İbn Mâce’nin kaydettiği diğer rivayet ise, Osman b. Ebi’lÂs’tan
    (r.a.) gelmektedir. Buna göre Osman b. Ebi’l-Âs, Tâif
    valiliğine tayin edildiği dönemde, namazda kendisine bir
    hal olmaya başladığını, ne kıldığını bilemez duruma geldiğini,
    bunun üzerine kalkıp Medine’ye gittiğini, Hz. Peygamber’e
    durumu arzettiğini nakletmektedir. Rasûlullah,
    Osman b. Ebi’l-Âs’tan durumu öğrenince: ‘Anlattığın şey
    şeytandır, onu bana yaklaştır’ buyurdu. Osman da, Hz. Peygamber’in
    yanına vararak diz çöktü. Rasûlullah (s.a.s.) mübarek
    eliyle onun göğsüne vurdu ve ağzının içine tükürdü
    ve: ‘Çık, ey Allah’ın düşmanı’ dedi. Bu işi üç defa tekrarladı.
    Sonra da Osmân b. Ebi’l-Âs’a: ‘Git vazifenle meşgul ol’
    buyurdu. Osman (r.a.): ‘Hayatıma andolsun ki, ondan sonra
    şeytanın bana sokulduğunu zannetmiyorum’ dedi.459 el-Hâkim,
    bu rivayetin isnadının sahih olduğunu söylemiştir. Bu
    durumda bu rivayetin metninin problemli olduğu ortaya
    çıkıyor. Bu rivâyet, ilmî açıdan tam sekiz delilden dolayı sahih
    değildir. 460
    el-Kûfî (v.147) hadis âlimleri tarafından şiddetle tenkid edilmiştir. Yahya el-Kattân, ondan
    rivayeti helal saymamış, hemen hemen bütün hadis âlimleri onun zayıf bir kimse
    olduğunu, münker şeyler naklettiğini, tedlîs yaptığını, meşhur sika kimselerden işitmediği
    şeyleri işitmişcesine naklettiğini, metruk olduğunu kaydetmişlerdir. (Zehebî, Mizânü’l-
    İ’tidâl, IV, 371; İbn Hacer, T.Tehzîb, VI, 129-130). Hâfızası zayıf ve bu yüzden metruk
    bir ravînin, bahsettiği hastalığa bir reçete mahiyetinde okunduğunu ileri sürdüğü
    bu âyetleri nasıl hatırında tuttuğu doğrusu ilginç bir husustur. Duymadığı şeyleri sika
    kimselerden duymuş gibi nakleden bir zâtın, bu rivayeti de uydurmuş olabileceği ister
    istemez hatıra gelmektedir. Bu sebeple bu rivayetin de konumuzla ilgili olarak delil olamayacağı
    açıktır. Bu rivayeti yine Ebu Cenâb el-Kelbî vasıtasıyla kaydeden el-Hâkim’in,
    “Bu hadis mahfuz ve sahihtir” şeklindeki görüşüne katılmak da mümkün değildir.
    459 İbn Mâce, Tıb 46, hadis no: 548
    460 İlmî olarak tam sekiz delilden dolayı bu rivayet sahih değildir. Açıklayayım:
    1- Kur’an’da şeytanın Allah’ın kulları üzerinde bir hâkimiyetinin sözkonusu olamayacağı
    net şekilde ifade edilirken, bu rivâyet, Allah rasûlünün Taif’e vali olarak tayin ettiği seçkin
    bir sahabisinin şeytanın hâkimiyeti altına girdiğini, hatta şeytanın içine girip ona musallat
    olduğunu belirtiyor. Allah rasulü, Kur’an’a ters bir şey söylemez. Kur’an, Kur’an’ın
    beyanına göre “Furkan”dır; doğru ile yanlışı, sahih ile sahih olmayanı ayıran, belli eden
    bir kitaptır, bir sağlamadır. İbnu’l-Cevzî’nin mevzu hadisleri tanımak için tesbit ettiği kaidelerin
    ilki şudur: Hadisin Kur’an’a arzedilmesi: Eğer hadisin metni Kur’an nasslarına
    açık bir muhalefet içeriyorsa, bu hadis ya çok zayıf, ya merdud ya da mevzu’dur. Hâkezâ
    sahih, mütevatir, meşhur ve müstefîd olan hadise muhâlif olduğunda da reddedilir.
    AHMED KALKAN
    ~ 240~
    İkincisi; Bir hadisin muhtelif rivayetlerinin birbirine arzedilmesi (İmam Şevkânî, Mevzu
    Hadisler, s. 101). İbn Kayyım el-Cevziyye’nin mevzu hadisin bilinmesiyle ilgili tespit ettiği
    kaidelerden on üçüncüsü: Hadisin, Kur’an’ın sarih nassına aykırı olması”, üçüncüsü
    ise: Hadisin çirkin manalı ve alay edilebilecek ifadeler içermesi” sayılır (Şevkânî, aynı
    yer). Aşağıda, son madde olarak Kur’an’a arzedeceğim bu rivayeti.
    2- İbn Mâce’nin bu rivayetini nakleden râvîlerin zabt yönünden kusurlu oldukları ortaya
    çıkmaktadır. Çünkü olayı gerçek yönüyle zaptedip nakledememişlerdir. Ayrıca İbn
    Mâce’nin mezkûr rivayetinde Osman b. Ebi’l-Âs (r.a.) “Ömrüne yemin etmektedir.” Rivayete
    göre bu olay, kendisinin Tâif valiliği esnasında meydana gelmiştir. Bu da, İslâm’ın
    tebliğinin hemen hemen tamamlandığı, Hz. Peygamber’in ömrünün son zamanlarına
    rastlamaktadır. Çünkü Taif, Mekke’nin fethinden sonra kuşatılmıştır. İşte Osman b. Ebi’lÂs,
    Taif valisi olduğu dönemde başına gelen bir olaydan söz ettiği bu rivayette “Ömrüne
    yemin etmektedir.” Hâlbuki bu bir Câhiliye dönemi alışkanlığıdır (Bkz. Abdürrezzak, Musannef,
    VIII, 470; Necîramî, Eymânü’l-Arab, s. 31) ve Hz. Peygamber, ashabını Allah’tan
    başka şeylere yemin etmekten sakındırmıştır (Buhârî, Eymân, 4,5; Müslim, Eymân, 1-6;
    Ebû Dâvud, Eymân, 4/3248-3251; Tirmızî, Nuzur ve’l-Eymân, 8/1533-1535; Nesâî, Eymân,
    4/3762-3706). Bu açıdan İbn Mâce’nin rivayeti metin yönünden de problemlidir.
    3- İbn Mâce’nin bu rivayetinde yer alan ve Osman b. Ebi’l-Âs’a ait olduğu zikredilen, “...
    Bundan sonra şeytanın bana sokulduğunu sanmam” ifadesi de üzerinde durmaya değer
    problemli bir sözdür. Kur’an-ı Kerîm ve hadislerden, her insanın şeytandan bir yoldaşı
    olduğu ve onu saptırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de, “Yanındaki
    şeytan: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklıktaydı, der” (50/
    Kaf, 27) buyurulmaktadır. Bazı hadislerde de ‘her insanın beraberinde bir şeytan bulunduğu,
    buna Hz. Peygamber’in de dâhil olduğu, ancak O’nun (s.a.s.) Allah’ın yardımıyla
    şeytanın şer ve fitnesinden korunduğu bildirilmektedir (Müslim, Münâfıkîn 69/70;
    Nesâî, İşret 4/3949; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257). Bu durumda, Resûlullâh’tan başkasının
    şeytanın şer ve fitnesinden emniyette olmadığı anlaşılıyor. Çünkü Hz. Peygamber,
    kendisini kıskanan Hz. Âişe’ye, “Ne oldu yâ Âişe, şeytanın mı geldi?” demiştir (Müslim,
    Münâfıkîn 70; Nesâî, İşret 4/3949; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115). Bu sebeple Osman
    b. Ebi’l-Âs’ın, bundan sonra bir daha şeytanın kendisine sokulmadığına dair sözünü
    sahih kabul etmek mümkün görünmüyor.
    4- Rasûlullah’ın bir sahabisinin ağzına tükürmesi, hem de bunu 3 defa tekrar etmesi,
    Peygamberimizin insan sağlığına gösterdiği özene, kibarlığına, insan psikolojisinin böyle
    bir şeyden hoşlanmayacağını bilmesine ters düşer. Peygamberimiz, başkalarının en küçük
    ihtimalle bile tiksineceği bir şey yapmaz; kimsenin ağzına tükürmez. Mevzu hadislerin
    bir ölçüsü de, hadisin çirkin manalar içermesidir. Şimdi, binlerce hadis rivayetinin
    içinden sahih hadis diye seçtiğiniz bu hadisi sahih kabul ederek, Peygamberimizin bu rivayette
    bahsedilen sünneti diye insanları tedavi ederken ağzını açtırıp üç defa tükürüyor
    ve bunu sünnet diye Peygamberimize mi atfediyorsun? İnsanlara dini ve Peygamberimizi
    ağza tükürmeyle anlatıyorsun? Hele, günümüzün musibeti olan koronavirüsün ağız ve
    burun yoluyla bulaştığını da önemsemeden sünnet diye Peygamberimize de iftira atarak
    ağzınızın mikroplu salyalarını başka birisinin ağzına tükürerek boşaltacaksınız. Böyle
    yapınca Allah razı olacak, hadislere inanmış olacaksınız, bu rivayetleri ilmî delillerle kabul
    etmeyenlere de çok rahatlıkla “hadis inkârcısı” diyeceksiniz, öyle mi? Sünnet diye
    insanların ağzına tükürün bakalım, mümkün o sünneti(!) birileri de size uygular. Sünnet
    sevabı daha büyük olsun diye, birisinin toplum içinde şu korona günlerinde toplumun
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 241~
    içinde o fiili uygulasın, her ikiniz de sevaba girmiş olun. Cüppeli, sünnet denilince sümük
    anlıyor, siz de sünnet denilince ağza tükürmeyi anlıyorsunuz. Biz, sünnet denilince
    Kur’an’ın hayata geçirilişi, yaşanılan Kur’an olarak anlıyoruz.
    5- Bu rivayeti, İbn Mâce’den başkası kitabına almamıştır. Ama aynı olay, Sahih-i Müslim’de
    şöyle geçer. Müslim’in rivayetinin, bu olayı daha iyi zabtettiği ortaya çıkmaktadır.
    Müslim’in rivayeti şöyledir: Osman bin Ebi’l Âs Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: “Yâ Rasûlallah!
    Muhakkak şeytan benimle namazımın ve kıraatin arasına girdi. Onu bana karıştırtıyor”
    dedi. Rasulullah (s.a.s.) de: “Bu Hinzeb denilen bir şeytandır. Onu hissettiğin vakit
    ondan Allah’a sığın ve sol tarafına üç defa tükür” buyurdu. Osman: Ben bunu yaptım; Allah
    da onu benden giderdi, demiş.” (Müslim, Selâm 68, hadis no: 2203; Sahih-i Müslim
    Tercüme ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 9, s. 630-631). Aynı yerde farklı râvilerden aynı ifadelerle
    hadis tekrar ediliyor. Yani, aynı hadisi farklı râviler tarafından rivayet edilen iki
    ayrı varyantı daha vardır. Yine, bu Müslim’in rivayet ettiği hadis, Ahmed bin Hanbel’in
    Müsned’inde de vardır.
    6- Asahhu’l Kütüb’deki rivâyet tercih edilir: İmam en-Nevevî, Müslim’e yazdığı şerhin
    mukaddimesinde şöyle der: “Ulemâ, Kur’ân-ı Kerim’den sonra ‘asahhu’l-kütüb’ün Buhârî
    ve Müslim’in Sahih’leri olduğunda ittifak etmişlerdir. Bilindiği gibi “asahhu’l kütüb”, ihtivâ
    ettikleri hadisler bakımından “kitapların en sahihi” manasında kullanılan bir tâbirdir.
    O yüzden aynı olayla ilgili anlatılan rivayetin İbn Mâce’deki değil; Müslim’in Sahih’indeki
    rivayet daha sahih kabul edilir ve diğerine tercih edilir. Yukarıda geçtiği üzere; İbnu’l
    Cevzî de öyle diyordu: “Sahih, mütevatir, meşhur ve müstefîd olan hadise muhâlif olduğunda
    da o rivayet reddedilir.”
    7- Sünen’ler içerisinde en çok eleştiri alan hadis kitabı İbn Mâce’nin Sünen’idir. Bu eserde
    birtakım uydurma rivayetlerin olduğu genellikle bilinen bir husustur. İbn Cevzi, bu kitaptaki
    uydurma hadisleri tespite çalışmıştır. Bu uydurmaların 34’ünü İbnu’l Cevzî, Mevzuat
    kitabına almıştır. Ez-Zehebî ise (Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ adlı eserinde (cilt
    12, s. 279), “İbn Mâce’nin Sünen’inde delil olması mümkün olmayan hadislerine gelince,
    yaklaşık bin civarındadır.” demiştir. Zaten ulemâ da, bir kimsenin sahih olanla olmayanı
    ayıracak bilgiye ve ehliyete sahip değilse, sırf İbn Mâce’de var diye bu kitaptaki hadisleri
    delil olarak kullanmasının doğru ve câiz olmadığını açıkça belirtmişlerdir (el-Leknevî,
    el-Ecvibetu’l-Fâdıla, s. 71; Harun Ünal, Mevzuat, s. 616-617).
    8- Bu rivâyet, Kur’an’a terstir.
    Bu rivâyetin Kur’an’a Ters Olmasına gelince…
    “Şüphesiz, azgınlardan sana uyacak olanlar dışında, kullarım üzerinde senin hâkimiyetin
    (sultan, musallatlığın) olmayacaktır.” (15/Hıcr, 42). Yani, Benim kullarıma karşı senin bir
    gücün yoktur. Senin gücün ancak sana uyan azgınlara yeter, der. Peki, şeytana uyan azgınların
    durumu nedir? Ona uyanlar, cehennemliklerdir: “Kuşkusuz cehennem, o sana uyanların
    tamamının buluşma yeri olacaktır.” (15/Hıcr, 43). Bu âyetler ışığında Peygamberimizin
    güzide sahabelerinden ve onun tarafından Taif’e vali olarak gönderilen birisinin
    üzerinde şeytanın hâkimiyeti gerçekleşmiş olsun ve böylece cehennemliklerden olduğu
    kesinleşmiş olsun. Şeytanın, Allah’ın hiçbir kulu üstünde bir sultasının bulunmadığını,
    aksine onun hâkimiyetinin (musallat olmasının) sadece azgınlara ve kendi irade ve isteği
    ile ona uyanlara yönelik olduğunu, bu uymanın da İbls’in zorlaması ile olmayacağını bu
    âyetler bildirmiştir. Yine, benzer şekilde, Allah Teâlâ’nın İblis’in kıyâmet günü, kendisine
    AHMED KALKAN
    ~ 242~
    Sonuç olarak, Hz. Peygamber’in Osman b. Ebi’l-Âs’dan
    şeytanı çıkarıp kovduğuna dair İbn Mâce rivayetinin sahih
    olmadığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple yukarıdan beri kaydedip
    değerlendirmeye çalıştığımız bu rivayetlere güvenilerek
    bu konu hakkında kesin bir kanaate varmak doğru
    değildir.
    Bu rivayetlerin güvenilir olmadığı ortadadır ve
    İslâm dünyasında bunları güvenilir sayacak bir
    tek ilim adımı da yoktur. Kur’an ve sahih hadislerde
    ne cin çıkarma vardır, ne de cin çıkarmak için
    hastaya dayak atma vardır. Bunlar daha önce de
    uyanlara söyleyeceğini haber verdiği şu söz de aynı hakikati ifade eder: “Zaten benim
    sizin üzerinizde hiçbir hükmüm ve nüfuzum (saltanatım ve musallat olmam) yoktu. Yalnız,
    ben sizi çağırdım, siz de bana hemen icâbet ettiniz.” (14/İbrahim, 22). Yüce Allah, kendisine
    samimi olarak ibâdet eden ve emirlerini tutan kullarını şeytanın sultasına karşı bizzat
    koruduğunu ve desteklediğini bildirerek, “Doğrusu o benim kullarım yokmu, ey şeytan
    senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin (musallat olman) yoktur. (Çünkü onlar için) vekil
    olarak Rabbin yeter.” (17/İsrâ, 65) buyurur.
    Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği şu hadis, aksine mü’minin şeytan üzerindeki hâkimiyetini
    gösterir: “Sizden birisi yolculukta hayvanını nasıl istediği gibi sürerse, mü’min de şeytanını
    öyle emri altında idare eder.” (İbn Kesir, 4/327). Fakat, bu son âyetin sonundaki “Vekil
    olarak Rabbin yeter” ifadesi, mü’minin bu hâkimiyetinin ancak Allah sayesinde olduğunu
    gösterir. Çünkü eğer insanın şeytana rağmen hakka yönelip bâtıldan kaçması kendi gücü
    ile olsaydı, “İnsan kendine yeter” denilirdi. Ama böyle buyrulmayıp da, “Rabbin yeter”
    buyrulunca, ondan ancak Allah’ın yardımı ile korunabileceğimizi anlarız. Ancak, şunu
    da bilmeliyiz ki, Allah’a sığınmak da kulun elinde ve irâdesi dâhilindedir ve Allah Teâlâ,
    kendine samimi olarak sığınanları yardımsız bırakmaz. Bu âyetten de anlaşılacağı gibi,
    şeytanın hâkimiyeti, ancak, putlara ibâdet etmekle ona ibâdet etmiş olan müşrikler ve
    diğer kâfirler için geçerlidir (Taberî, 14/116).
    “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir
    hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden
    müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” (16/Nahl, 99-100). Bu âyet de, bu gerçeğin diğer
    bir ifadesidir. Dolayısıyla kim şeytana itaat eder, onu dost edinip yaptığı işlere ve ibadetlere
    onu ortak eder ise, yani ona itaat ederek onu âdeta tanrı yerine koymuş olursa;
    şeytanın hâkimiyeti altına girmiş olur (Taberî, 14/117). Görüldüğü gibi, bu hâkimiyet,
    insanların tercihinin neticesidir. Yoksa, aslında şeytanın insanoğlu istemedikten sonra,
    hiçbir beşer üzerinde tesiri yoktur. Şeytan, insan üzerine hâkimiyet ve saltanatı ile değil;
    esas işi olan “vesvese” ile gündeme gelir.
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 243~
    belirttiğimiz gibi toplumda yaşayan, ancak kaynağının
    İslâm olmadığı; aksine Bâbil, Âsur, Yahudilik,
    Hristiyanlık, Cahiliye dönemi olan uygulamalardır.
    Hristiyanlık’ta hastadan cin çıkarmak için
    başvurulan yöntemler çok meşhurdur ve kaynağı
    İncillerdir.461 Ortaçağ Batı dünyası, içine şeytan
    girmiş diye hastaları meydanlarda diri diri yakıyordu.
    Söz gelimi Fransa’da I. Fransuva (1515-1547)
    devrinde yüz binden fazla akıl hastası “içine şeytan
    girmiştir” diye meydanlarda diri diri yakılmıştı.
    462 İslâm’dan önce, Câhiliye döneminde toplumda
    bu işi meslek edinmiş, bu işten menfaat sağlayan
    birtakım kimselerin mevcut olduğu ilmî delilleriyle
    ortadadır.463
    Bu rivayetler, Cahiliye dönemi inancı ve uygulamalarıyla
    karışmış, İslâm’ın aydınlık ve berrak bakış tarzını yansıtmayan
    asılsız rivayetlerdir. Bunların, ötedenberi bu işi
    meslek edinmiş, menfaatperest bazı kimseler tarafından
    yaptıkları işe meşruiyet kazandırmak için ortaya atılmadıklarını
    kim garanti edebilir? Bu açıdan, toplumumuzda
    yer alan cin çıkarma metodlarını İslâm’a maletmek doğru
    değildir. Bunlar Anadolu kültüründe, Anadolu İslâm’laşmadan
    önce de çok yaygın olarak vardı. Burada yaşayan Hristiyan
    halktan bu konuyla ilgili bazı malzemenin, müslüman
    461 Krş. Matta, 4/24; 9/32-34; 12/22-29; Luka, 1/32-34; 4/41; 8/1-3; 11/14-22; Markos,
    3/20-27; 16/29
    462 Ayhan Songar, Kimlik Bunalımı, 10.2.1994, Türkiye Gazetesi, Sohbet Köşesi
    463 Müslim, Selâm 14; Tirmizî, Siyer 9/1447; Ebû Dâvud, Tıb 19/3896-3897; Ahmed
    b. Hanbel, Müsned, V, 210
    AHMED KALKAN
    ~ 244~
    halka da geçtiğini, bu malzeme ve uygulamaların olabildiğince
    İslâmî kimliğe büründürülmeye çalışıldığını tahmin
    etmek zor değildir.464
    Ateist olduğu halde müftülük yapacak kadar samimiyetsizliği
    tescilli olan İslâm düşmanı Turan Dursun, İslâm
    âlimlerinden İbn Kayyım el-Cevziyye (v.1350) ile İbn Teymiyye’nin
    (v.1328) bu konuyla ilgili, fakat kendi çağlarının
    görüşlerini yansıtan ve bilimsel olarak hatalı olduğu günümüzde
    ortaya çıkan fikirlerini de naklederek onları ağır şekilde
    suçluyor. Onların cin çıkarma ile ilgili olarak hastaya
    dayak atılması lazım geldiğini söylediklerini, cin çıkarma
    ile ilgili hadisler olduğunu kaydettiklerini naklediyor. Yine
    onların, sâra ve benzerî hastalıkların cin ve şeytanlardan
    ileri gelmediğini söyleyerek birtakım tıbbî açıklamalar ileri
    süren doktor ve düşünürlere “cahil ve dinsiz” dediklerini
    kaydediyor.465 Dinden olan şeylerle olmayan şeylerin iyi
    ayırt edilmesi gerektiği açıktır. Karşıdaki insanı dinsizlikle
    itham etmek için dinden olan ya da olmayan hususların
    net ve kesin bir şekilde ortaya konulması gerekir. Bu konuda
    İslâm’ın görüşü şu şekilde ortaya konulabilir: Melekler
    gibi, cin ve şeytan denilen ruhanî varlıklar mevcuttur.
    Bunların mahiyetleri ne ise ona iman etmek gerekir. Tıbbî
    sebeplerine sarılıp gerekli tedaviye yapıştıktan sonra,
    bir mü’min sonuçta şifâ verenin Allah olduğuna inanmak
    durumundadır. Kur’an ve hadislerdeki duâlar da, birtakım
    ruhsal sorunların ve bunlara bağlı maddî rahatsızlıkların
    giderilmesinde moral açıdan yararlı olabilir. Bu açıdan
    Kur’an, mü’minler için bir şifâdır, faydalıdır. Kanaatimizce
    bu tür hastalara okunacak âyet ve duâlar moral kazandırma
    yönüyle fayda verebilir.
    464 Ali Haydar Bayat, Türk Dünyasında Özellikle Anadolu Tıbbî Folklorunda Akıl Hastalıklarının
    Tedavi Yolları ve Kaynakları, Kültür Bakanlığı Y., s. 64-65
    465 Turan Dursun, Din Bu, II, 371
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 245~
    Geçmişte bazı İslâm âlimlerinin yaptığı gibi birtakım
    asılsız ya da zayıf rivayetlere dayanarak, sâra ve deliliğin
    cinlerden olduğuna inanmayanları dinsizlikle suçlamak
    asla doğru değildir. Bundan 6-7 asır önce, ellerindeki imkân
    ve zamanın tıp bilgisine, içinde yaşadıkları çağın kültürüne
    bağlı olarak, delilik ya da sâra hastalığının cinlerden
    meydana geldiğini, hastaya dayak atılarak bu cinlerin çıkarılabileceğini
    ileri süren İbn Kayyım el-Cevziyye ya da İbn
    Teymiyye’nin bu konudaki görüşlerini din sanarak, bunları
    İslâm’a mâletmenin yanlışlığı ortadadır. İslâm’a ve âlimlere
    karşı düşmanca tavırlarıyla meşhur Turan Dursun, bu
    konuda insaflı davranmamaktadır. Tarihî, sosyal birtakım
    gelişmeleri gözardı etmekte, çağının telakkisine göre davranan
    İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’yi ayıplamaktadır.
    Acaba Turan Dursun, İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’nin
    devrinde yaşasaydı bu konuda hangi görüşe sahip olurdu,
    doğrusu insan merak ediyor.
    Hz. Peygamber’in bu yönünün, yani onun delileri iyileştirdiğinin
    ya da İslâm’ın, deliliğin cinlerden meydana gelip
    gelmediği, birtakım ruhsal rahatsızlıkların (deliliğin) okumakla
    tedavi edilip edilmeyeceği konusundaki görüşünün
    ne olduğunun gerçek delillere dayanması gerektiği kanaatindeyiz.
    Günümüzde tıbbın bu konuda herkesçe bilinen
    bir tutumu vardır ve tıp otoriteleri, bu konuda menfi bir
    tutum içinde olup, ruhsal sorunları olan hastaların halk
    kültüründe mevcut olan ve kaynağını dinden aldığı kabul
    edilen “Okunma Yoluyla Tedavi” metoduna başvurmalarını
    tavsiye etmemektedirler. Bazı Tıp otoriteleri, piyasada
    mevcut cinci ya da muskacıların kendilerine gelen hastaları
    muska vs. yollara başvurarak, aslında Psiko terapi’de
    de kullanılan “Telkin” metoduyla tedavi etmeye çalıştıklarını,
    bunun, geçici bir iyileşme sağlasa bile kesin bir tedavi
    AHMED KALKAN
    ~ 246~
    yerine geçmesinin mümkün olmadığını, çünkü Psikoterapiyle
    hastanın iyileşmesi için sadece telkin metoduna değil,
    ilaç vs. gibi diğer tıbbî metodlara da başvurulduğunu dile
    getirmektedirler.
    Kısacası, yukarıda sözünü ettiğimiz birtakım uydurma
    hadisler ile geçmişte bunları görüşleri için dayanak edinmiş
    bazı İslâm âlimlerinin İslâm’a maledilmiş yanlış görüşleri
    yüzünden, günümüzde bu konuda Din ile Tıp barışık
    görünmemektedir. Bu durum ise, toplumda zaman zaman
    yanlış uygulamalara yol açmaktadır. Gerek Tıp sahasında,
    gerekse Din sahasında halkımızın yanlış bilgi sahibi olması,
    acıklı sonuçlara yol açmakta, hastalar tedavide geç kalarak
    mağdur olmaktadırlar. Tıbbî tedaviye ihtiyacı olan hastalarımız
    yanlış kapılarda dolaşmakta, ameliyat ve âcil müdahale
    gerektiren durumlarda bile sanki dindenmiş gibi
    birtakım hurafelerin peşinde koşmakta, muskacı, rukyeci
    ve üfürükçü denilen, hem tıbbî açıdan hem de dinî açıdan
    yeterli bilgisi olmayan birtakım kimselerden medet beklemektedirler.
    Bu durum, gerçek bir dinî bilgiye sahip olmayan
    fakat dindar olan, ekonomik açıdan dar gelir düzeyinde
    bulunan kırsal kesimlerimizde ya da şehirlerimizin dinî
    bilgiden yoksun bazı kesimlerinde çokça görülmektedir.
    Kırsal kesimde yaşayan halkımız tabip yerine, daha kolay
    ve masrafsız görülen üfürükçüye giderken, şehirlerimizde
    gelir düzeyi yüksek, tıp kültürü yerinde, fakat dinî bilgisi
    zayıf olanlarımız da birtakım ailevî ve kişisel sorunları için,
    sihir/büyü yaptırarak problemi kolayca çözmek gayesiyle
    üfürükçülere ve rukyecilere başvurmaktadırlar.
    Bu bir toplum gerçeği olup, tıp otoritelerinin böyle uygulamaları
    kabul etmemesi, “böyle bir tedavi yöntemi
    yoktur” şeklinde bilimin görüşünü seslendirmeleri ya da
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 247~
    dinî otoritelerin, üfürük-muska işlerinin İslâm’da mevcut
    bulunmadığını, sihir/büyü vs. yapmanın haram olduğunu
    belirtmesi yeterli olmamakta, bu konuda toplum gerçeğini
    değiştirmemektedir. Cesaretle söylemek gerekirse, halkımızın
    başvurduğu bu yol, yani sihir/büyü/ilaç yaptırmak,
    ya da bilgisiz, istismarcı bazı kimselere muska yazdırmak
    veya okunmak sûretiyle tedavi olmaya kalkışmak, birtakım
    ruhsal sorunlardan kurtulmaya çalışmak bir ihtiyaçtan kaynaklanan
    toplumsal bir hâdisedir. Dinimizin bu konudaki
    gerçek görüşünün açık ve kesin bir şekilde gerçek delilleriyle
    ortaya konulmaması ya da bu görüşün halkımıza iyi
    öğretilmemesi bu sâhada bir boşluk meydana getirmiştir.
    Günümüzde toplumumuzda, hastaların ruhsal ihtiyaçlarına,
    manevî iç dünyalarına yönelinemediği, bedenin tedavisinde
    moral değerlerden yararlanma, stres, ruhsal baskı ve
    gerilimlerden kurtulmada bu değerlerden yardım sağlama
    yollarına yeterince başvurulamadığı kanaati hâkimdir. Ne
    yazık ki, yukarıda sözünü ettiğimiz bu boşluğu rukyeci denilen
    üfürükçüler ve bilgisiz muskacılar doldurmaktadır.
    Amerika ve Avrupa ülkelerinde her hastahanede bir papaz,
    rahip ve rahibe, hastaların ve hasta yakınlarının duâ edip,
    Tanrı’dan yardım isteyecekleri, ibâdet edip rahatlayacakları
    bir kilise mevcutken, ülkemizin sağlık kurumlarında
    ölümcül hasta sahiplerinin, can pazarına düşmüş hastalarımızın
    Allah’a yalvarıp duâ edecekleri, yardım isteyecekleri,
    stres ve gerilimlerden kurtulup rahatlayacakları küçücük
    birer mescid bile yoktur. Hastahanelerimizde, hastalara ve
    hasta yakınlarına gerekli telkinlerde bulunup, ruhsal gerilimlerden
    kurtulmalarını sağlayacak yüksek kültür ve bilgi
    seviyesine ulaşmış, ciddi anlamda eğitim almış âlimlerimiz
    zaten yoktur. İnsanımız bu konuda bir mahrumiyet ve ihtiyaç
    içerisindedir.
    AHMED KALKAN
    ~ 248~
    Artık günümüzde birçok bedenî rahatsızlığın
    (Psikosomatik hastalıklar) ruhsal sorunlardan,
    stres ve gerilimden meydana geldiği bilinmekte ve
    dünyanın tıp otoritelerince kabul edilmektedir.
    Kanser, şeker, ülser vb. rahatsızlıklar bu konuda en
    belirgin örneklerdir. Artık bu durumu, halkımızın
    en az tıp bilgisine sahip bir ferdi bile öğrenmiştir.
    Çünkü haberleşmenin son derece yaygınlaştığı, TV
    kanallarının arttığı, her eve televizyonun girdiği,
    bilgisayarın yaygınlaştığı, internet kafelerin bollaştığı,
    ilköğretim düzeyindeki öğrencilerin elinde
    cep telefonlarının sıkça görüldüğü bir devirde yaşıyoruz.
    Bu sebeple Din ile Tıp bu konuda barışık
    bir konuma girerek, halkımızın bu ihtiyacına cevap
    vermelidir. Bu boşluk doldurulmalı, halkımız
    çoğu Bâbil, Âsur devrinden kalma birtakım malzemeyle
    faaliyet gösteren üfürükçü ve büyücülerin
    kapısından ve çağdışı hurafelerden medet beklemekten
    kurtarılmalıdır. Din ve Tıbbın bu konuda
    barışabilmesi için gerek Tıp ilminin verilerinin, gerekse
    Dinin bu konudaki görüşünün gerçek yönüyle
    ortaya konulması gerektiği açıktır. Tıp ve gerçek
    din olan İslâm, bu konuda birbirinden ayrılamaz,
    bunlar birbirini tamamlayıcı bir bütündür. İslâm,
    ilme ve tıbba karşı bir din olamaz, bilimin aydınlık
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 249~
    yüzünü reddedip, hurafelere asla kucak açamaz.
    Kaydetmek gerekirse biz burada, sadece sosyoojik
    ve psikolojik bir ihtiyacı, bir problemi ortaya
    koymaya çalıştık. Burada bize düşen, dinimizin
    bu konudaki görüşünü ortaya koymaya çalışmak,
    bunu yaparken de sahih delillere dayanmaktır.
    Halkımız da bütün hastalıkların okunmakla ya da muska
    yazdırmakla iyi olacağı, tıbbî tedaviye gerek olmadığı
    düşüncesinden mutlaka vazgeçirilmelidir. Muskacı ve üfürükçüler,
    ya da el altından ruhsal sorunları olan hastaları
    okuyan kimseler, akıl hastalıklarının cinlerden meydana
    geldiğini söylemekten vazgeçmelidir. Halkımız, çevresinde
    “okunma-telkin” yoluyla tedavi olup iyileştiğini, bayılmalardan,
    krizlerden kurtulduğunu, fakat tıbbî yöntemlerden
    çare bulamadığını söyleyen kimselerle sık sık karşılaşmaktadır.
    Bunları yok farzetmenin sonucu değiştirmeyeceği
    ortadadır. Bu yüzden bilim adamları bunları ele almalı,
    incelemeli, aslını ortaya çıkarmalıdır. Bunlar gerçekse,
    birtakım insanların hiçbir tıbbî tedaviye başvurmaksızın,
    sadece bazı kimselere okunmakla nasıl iyileşebildikleri, bu
    sıkıntılardan nasıl kurtulabildikleri net bir biçimde açıklanarak
    halkımız bilgilendirilmeli, büyücü ve üfürükçülerin
    kapısından kurtarılmalıdır.
    Kaynaklarımızda ashabdan bazılarının akıl hastalarını
    iyileştirdiklerine dair birtakım rivayetler mevcuttur. Bunlar
    incelendiği zaman, ashabdan “rukye” yaparak delileri
    tedavi eden kimselerin bu işi müslüman olmadan önce de
    yaptıkları anlaşılmaktadır.466 Nitekim Tirmizi ve Ahmed b.
    Hanbel’in kaydettikleri bir rivayet böyle bir durumu ortaya
    koymaktadır:
    466 Krş. Müslim, Selâm, 14
    AHMED KALKAN
    ~ 250~
    “Âbi’l-Lahm’in kölesi Umeyr’den: ‘Efendilerimle beraber
    Hayber gazasında bulundum. Rasûlullah’a konuşarak, benim
    köle olduğumu söylediler... Sonra Hz. Peygamber’e bir
    muska gösterdim. O muska ile akıl hastalarını efsunlardım.
    Onun bazı kısımlarını atıp, bazı kısımlarını muhafaza etmemi
    emretti.”467
    Hz. Peygamber’in, Umeyr’in (r.a.) muskasından çıkarıp
    atmasını istediği şeylerin şirk kokan unsurlar olduğu açıktır.
    Ayrıca rukye uygulamasının ilk defa Rasûlullah tarafından
    ortaya konmadığı, bu işin bir meslek halinde daha
    önceleri de mevcut olduğu yukarıdaki rivayetten anlaşılmaktadır.
    Bu durumda, Hz. Peygamber’in ashabdan daha
    önceleri de bu işi yapan yetenekli kimseleri denetledikten
    sonra onların bu konudaki faaliyetlerine izin verdiği ortaya
    çıkmaktadır. Peygamberimiz zamanında bir meslek durumunda
    olan “Rukye”nin, bugünkü Psikiyatri ve Psikoterapi’ye
    benzediği tahmin edilmektedir. Aşağıda kaydedilen
    rivayetten de anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber bu meslek
    adamlarının ücret almalarına da karşı çıkmamış, hekimliği
    teşvik etmek istemişti:
    “İlaka b. Sıhar es-Selîtî’den. Kendisi Hz. Peygamber’e
    gelerek müslüman oldu ve Rasûlullah’ın yanından geri
    dönerken bir kavme uğradı. Onların yanında demire bağlanmış
    bir deli vardı. Delinin ailesi kendisine: ‘Bize bildirildiğine
    göre, senin sohbetinde bulunduğun şu zât hayır
    getirmiş, senin yanında bu deliyi tedavi edecek bir şey var
    mı?’ diye sordular, llaka da deliye Fâtiha ile efsun yaptı, o da
    iyileşti. Bunun üzerine kendisine yüz koyun verdiler, llaka,
    Hz. Peygamber’e gelerek yaptığı efsunu haber verdi. Rasûlullah:
    ‘Bundan başka birşey söyledin mi?’ diye sordu. llaka
    467 Tirmizî, Siyer, 91, 1557; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 210
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 251~
    da: ‘Hayır’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:
    ‘Onların sana verdiğini al. Allah’a yemin olsun ki, bâtıl efsun
    karşılığında aldığını yiyen nice insanlar var, andolsun
    ki sen hayır olan bir efsun karşılığında aldığını yiyorsun”
    buyurdu.468
    Hz. Peygamber’in “…Bâtıl efsun karşılığında aldığını yiyen
    nice insanlar var”469 sözü, o dönemde bu işin bir meslek
    olduğunu, müslümanlarm dışında da bu işle geçinen birtakım
    yetenekli kimselerin mevcut olduğunu göstermektedir.
    Nitekim bir başka hadiste Abdullah b. Mes’ûd’un hanımının
    bir yahudiye rukye yaptırdığı nakledilmektedir.470
    Günümüzde de, biyo-enerji yoluyla birtakım hastalıkları
    ilaçsız ve ameliyatsız tedavi ettiğini ileri süren gayr-ı müslim
    doktorların veya el ya da herhangi bir araçla hastaya
    bir müdahalede bulunmadan, akrebin zehirini vücuda dağılmadan,
    soktuğu yerden dışarı çıkartan bazı müslüman
    kimselerin varlığını basın ve televizyon haber vermektedir.
    Bu durumda o dönemdeki rukye uygulamasının mahiyetini
    iyi anlamak gerekmektedir. Bazı hadislerden, rukyenin
    bünyesinde hem duâyı, hem de tıbbî tedavi yöntemlerini
    taşıdığı anlaşılmaktadır. Çünkü ashabın her birinin rukye
    yapamadığı, bu işi ötedenberi bu sâhada uzmanlaşmış
    kimselerin yaptığı ortaya çıkmaktadır. Yılan ve akrep sokması
    olaylarında ashabın uyguladığı rukyenin böyle olduğu
    açıktır.471 İnsana zarar verebilecek her hastalığın ya da
    zararlı bir hayvanın tesirini ortadan kaldırmak için yapılan
    okuyup-üfleme, el sürme veya yazı yazıp üstüne asma türünden
    yapılan işleme “Rukye” denilmektedir. Türkçemiz-
    468 Ebû Dâvud, Tıb, 19/3896
    469 Ebû Dâvud, Tıb, 19/3896
    470 Ebû Dâvud, Tıb, 17/3883; Krş. İbn Mâce, Tıb, 39/3530; Ahmed b. Hanbel, Müsned,
    1, 381
    471 Ebû Dâvud, Tıb 19/3897
    AHMED KALKAN
    ~ 252~
    de buna efsun veya nüsha (muska) adı verilmektedir. Bazı
    ruhsal rahatsızlıklara yapılan duâların moral değeri
    unutulmamalıdır. Hz. Peygamber’in rukyeyi şirk kabul
    ettiği için izin vermesi düşünülemez. O’nun izin verdiği
    veya kendisinin bizzat yaptığı duâlar, hastayı ruhsal
    açıdan dengeye getirici, rahatlatıcı, stres ve gerilimden
    uzaklaştırarak tedavi edici bir rol oynamış olmalıdır.
    İçine şirk karışmayan rukyelere izin verildiği gibi bir
    anlayış doğru olamaz. Hangi rukyenin içine şirk karışmış,
    bunu kim denetleyip kontrol edecek, uygulamada
    şirk unsurları girip girmediği nasıl tespit edilecek? İnsanların
    muska veya rukyeyi şifa kaynağı kabul ettiği
    durumu kim düzeltecektir?
    Günümüzde Ruh Hekimliği’nin sahasına giren
    akıl hastalıklarının cinlerin müdahalesiyle meydana
    geldiğine ve bunların hepsinin okunmak sûretiyle
    tedavi edilebileceğine inanmak doğru olmasa
    gerektir. Öyle olsaydı tarih boyunca tüm ruh hastalıkları
    okumak ya da muska yazdırmak sûretiyle
    tedavi edilirdi. Hâlbuki İslâm’ın Hukuk sahasında
    delilerle ilgili olarak getirdiği birtakım hükümler
    mevcuttur. Bunlarda delilerin cezai sorumluluktan
    muaf tutuldukları anlatılmaktadır.472 Hz.
    Peygamber de delilikten Allah’a sığınmıştır.473 Diğer
    bir hadislerinde de delilerin mescidlerden uzak
    472 Buhârî, Hudud, 22; Talâk 11; Müslim, Hudud 22; Ebû Dâvud, Hudud, 16, 24; Nesâî,
    Talâk, 21; İbn Mâce, Talâk 15; Muvatta, Ukûl 3
    473 Ebû Dâvud, Salât, 367/1554; Nesâî, İstiâze, 36, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,
    89; III, 192
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 253~
    tutulmasını istemişlerdir.474 Rukyelerle veya diğer
    metodlarla delilerin kesin olarak tedavisi mümkün
    olabilseydi, delilerle ilgili olarak yukarıda kaydedilen
    hadislerde yer alan hususlar söz konusu olmazdı.
    Ayrıca önemli bir husus da şudur ki, gerek
    Câhiliye dönemi Araplarında, gerekse Yahudi ve
    Hristiyanlarda birçok akıl hastalığının cinlerden
    kaynaklandığına dair bir inanç mevcuttur. Bu kanaat
    halkımız arasında da yaşamaktadır. Ancak
    bu tür rahatsızlıklara cinlerin sebep olduğuna dair
    elimizde ne tıbbî ne de dinî açıdan güvenilir deliller
    yoktur. Yukarıda da arzedildiği gibi, cinlerin deliliğe
    sebep olduğundan ya da onların kovulmasıyla
    delinin iyileştiğinden bahseden sahih hadise rastlanmamıştır.
    Dârimî’nin konumuzla ilgili olarak
    kaydedilen rivayetleri ise, sahih değildir.475
    Hz. Peygamber’in, delilere rukye yapılmasına izin verdiğinden
    bahseden diğer rivayetlerde ise, cinlerin kovulmasından,
    hastadan cin çıkarılmasından ya da deliliğe cinlerin
    sebep olduğundan bahsedilmemektedir. Bu hadislerde
    bahsedilen rukye, bünyesinde tıbbî tedaviyi de bulundurmakta,
    tıbbî tedaviyi dışlamamaktadır. Delilere yapılan
    rukyeden bahseden hadislerden, bu rukyenin bir duâdan
    ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan elde mevcut sahih
    hadis kaynaklarında bu konuda ciddi bir bilgi olmadığı
    474 İbn Mâce, Mesâcid 5
    475 Bkz. Dârimî, Sünen. 1, 10-11 (Mukaddime, 4
    AHMED KALKAN
    ~ 254~
    halde, bazı zayıf rivayetlere dayanarak akıl hastalıklarına
    cinlerin sebep olduğunu söylemek doğru olmamalıdır. Câhiliye
    döneminin, Yahudi ve Hristiyanların, kısacası önceki
    kültürlerin bu konudaki inanç ve kanaatlerinin, Hz. Peygamber
    dönemi ve sonrası bazı müslümanlara da etki ettiği,
    bu tesirin bazı uydurma ya da zayıf rivayetlere de yansıdığı
    gözden uzak tutulmamalıdır.476 Cin, bir defa gaybî ve
    mübhem bir varlıktır. Bu durumda, onlar hakkında Kur’an
    ve Sünnet’in bildirdiklerinin dışında şimdilik başka bir bilgi
    kaynağımız mevcut değildir.
    Kur’an ve sahih hadislerde ise, onların deliliğe sebep
    oldukları, akıl hastalıklarında rol oynadıkları açık ve kesin
    bir şekilde bildirilmemiştir. Fakat vaktiyle bilinmeyen,
    âletsiz olarak gözle görülemeyen, fakat günümüzde
    tesirleri, faydalı ve zararlı yönleri bilinen X, Röntgen, ultraviyole
    ışınları, kızıl ve mor ötesi ışınlar, kozmik ışınlar,
    lazer, zararlı ve tahrip edici şualar ve benzerleri de, gözle
    görülmeyen şeyleri kasdetmesi açısından bu “Cin” lafzının
    kapsamında ifade edilmiş olmalıdır. Çünkü insanoğlu,
    tarihi boyunca karşılaştığı birtakım hastalıkları, bunların
    mahiyetini ve sebebini bilemeyince, bu anlamda bilerek
    veya bilmeyerek cinlere ve şeytanlara maletmiştir. Belki de
    o dönemlerde herhangi bir sebeple zararlı ışınlara maruz
    kaldığı için organları tahrip olan, felce maruz kalan kimselerin
    bu durumunu yine cinlerden ve şeytanlardan bilmiş,
    bu kimselerin cinler ya da şeytanlar tarafından “çarpıldığını”
    ileri sürmüşlerdir. Kısacası insanoğlu, tarihi boyunca
    mahiyetini bilemediği, hakkında kesin bilgi sahibi olamadığı
    şeylere “cin” demiştir. Günümüzde artık ilim âlemince
    sebebi bilinen birtakım rahatsızlıkları da vaktiyle cinlere
    ve şeytanlara maletmişlerdir. Bu durumun bilhassa
    476 Bkz. Bayat, a.g.m., s. 59-65
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 255~
    Ortaçağ Avrupası’nda böyle olduğunu ilim adamları haber
    vermektedirler.
    Geçmişte, cinlerin, şeytanların sebep olduğu söylenilen
    birtakım rahatsızlıklar, günümüzde ilaçla tedavi edilebilmektedir.
    Yine bazı ruhsal rahatsızlıkların musiki yolu
    ile tedavi edilebildiğini, Ruh hekimlerinin musikiye de yer
    verdiğini görmekteyiz.477 Geçmişte akıl hastaları, Avrupa’da
    “içine şeytan girmiştir” diye meydanlarda diri diri yakılırken,
    müslümanlar bunları hasta kabul edip, musiki vs. yollarla
    tedavi etmeye çalışıyorlardı. Edirne ve İstanbul’da
    inşa edilen Bîmarhâne’lerde akıl hastaları, zamanına göre
    en modern metodlarla tedavi edilip, av etleri ile beslenerek,
    musiki ile ruhları dinlendiriliyordu.478 Akıl hastalarının
    tedavisinde kullanılan bestelerin makamlarının, ritimlerinin
    geçmişte tekkelerimizde söylenilen ilâhi ve zikirlerin
    makamlarını çağrıştırması çok ilginçtir ve burada Kur’an-ı
    Kerîm’in bir âyetini hatırlamamak mümkün değildir:
    “Onlar ki Allah’a inanmışlardır ve kalpleri Allah’ı
    anmakla yatışır, iyi bilin ki, kalpler ancak
    Allah’ı zikretmekle sükûn bulur.”479 Demek ki ruhsal
    rahatsızlıklarda musikinin tedavi edici bir rolü
    vardır. İlaçların, dinlenmenin, iyi beslenmenin, şiir
    okumanın, stres ve baskılardan kurtulmanın, maddî
    sıkıntıların giderilmesinin iyileştirici bir katkısı
    477 Bu konuda bkz. O. Şevki Uludağ, Beşbuçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi, s. 136-143;
    M. Sâdık Yigitbaş, Musiki ile Tedavi, s. 248 vd.; Ayhan Songar, Psikiyatri, s. 2-3; Ruhi Kalender,
    Ruh Hastalıkları Tedavisinde Musiki, AÜİFD. sayı: I, s. 271-281
    478 Songar, Türkler ve Ruh Hekimliği, Türk Dünyası Araştırmaları, Ağustos 1979, s. 42-
    44; Kimlik Bunalımı, Türkiye Gazetesi, Sohbet Köşesi 10.2.1994.
    479 13/Ra’d, 28
    AHMED KALKAN
    ~ 256~
    vardır. Bu açıdan ruhsal rahatsızlıkları, sebebini
    araştırmadan cin ve şeytandan oluyor diye hükme
    bağlamak, zannediyorum ki, mikropların, X, röntgen
    vs. ışınların bilinmediği çağların çaresizliğine
    yapışmaktır. Musikinin, ilacın, nasıl iyileştirici
    fonksiyonu varsa, duânın, Kur’an okumanın, Allah’a
    sığınmanın da bir insan için iyileştirici, moral
    verici bir rolünün olduğu muhakkaktır. Bu konuda
    Hamdi Yazır’ın “Cin Çarpması” hakkındaki görüşlerine
    katılmamak mümkün değildir:
    “... Bunlar, insanlık tarihi boyunca aslına vâkıf
    olunamamış, gizli sebeplerden meydana gelen birtakım
    hastalıklar olduğu için cin ve şeytanlara nisbet
    edilerek, ‘cin tutmuş, şeytan çarpmış’ denilegelmiştir.
    Bu tür hastalıkların cin ve şeytana nisbet
    edilmesi hakikat mi, mecaz mı, meselesi münakaşa
    konusu olmuştur…”480
    İFRÎT
    İfrît, cinlerin reisi veya en güçlü, zeki, kurnaz ve zararlı
    olanına verilen isimdir. İfrit kelimesinin menşei hakkında
    farklı görüşler olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre “bir
    kimseyi yere serme, toza toprağa
    bulama; çok istenen bir
    480 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, II, 957
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 257~
    nesnenin zıhinde hayal edilip göze bu şekilde gözükmesi”
    anlamlarına gelen Arapça ‘afr kökünden
    türetilmiş olup,
    “kurnaz, şerir, çetin, yaratılışı güçlü, kızgın ve öfkeli kimse”
    mânasındadır. İfrit, bu anlamları dolayısıyla
    cin ve şeytanlar
    için olduğu gibi mecâzî anlamda kötülük ve şeytanlıkta
    aşırı giden insanlar için de kullanılır. İbn Kuteybe, Zemahşerî,
    Râgıb el-İsfahânî ve İbnü’1-Esîr gibi müellifler kelimenin
    taşıdığı “habîs, çetin, güçlü kuvvetli” anlamlarına
    dikkat
    çekerek bunun hem şeytanı hem de bu karaktere sahip
    insan ve hayvanları ifade edebileceğini belirtmektedirler.
    Nitekim Zü’r-rumme bir şiirinde yaban öküzünü tasvir
    ederken, “O, gecenin
    karanlığında ifritin izinde parlayan
    yıldız gibidir” diyerek ifrit kelimesini cin için kullanır. Kisâî
    de Mesleme b. Abdül-melik’i överken onu ifrite benzetip,
    “Onların
    şeytanı olan ifrit, sizin için bir mülkün
    ve bir yerleşim
    yerinin olmadığını söylemiştir” der.481 İfrite bazan nifrit
    ile beraber ikileme biçiminde
    de rastlanır. Bir hadiste,
    “Allah, malı ve ehli konusunda belâ ve musibete uğramayan
    ifrit nifrit kişiye buğzeder” şeklinde
    geçmektedir. 482
    Ahd-i Atîk’te Hz. Süleyman ve Sebe melikesinden
    söz
    edilmesine, Süleyman’ın şöhretini duyan melikenin ona
    büyük bir alayla ve çeşitli hediyelerle geldiği, Süleyman’ın
    yanında çok sayıda ordunun bulunduğu bildirilmesine
    rağmen483 cinlerden ve ifritten
    bahsedilmemektedir. Eski
    Mısırlılar,
    kötü bir ölümle ölen kimsenin ifrite dönüştüğüne
    ve onun ruhunun sık sık öldüğü
    yeri ziyaret ettiğine inanırlardı.
    Câhiliye Arapları ise gözle görülmeyen varlıkları
    “hin” ve “cin” olarak iki gruba ayırırlardı;
    cinlerin insanlarla
    beraber oturanına
    “âmir”, çocuklara musallat olanına
    “ruh”, bunların zâlim, bozguncu ve azgınlarına
    “şeytan”,
    481 Kurtubî, XIII. 203
    482 İbnü’1-Esîr, “afr” md.; Lisânu’l-’Arab, “afr” md.
    483 I. Krallar 10/1-4; II. Tarihler, 9/1-12
    AHMED KALKAN
    ~ 258~
    kötülükte daha aşırı gidenlerine “mârid”484 ve en güçlü, en
    kötü olanlarına da “ifrit” adını verirlerdi.485 Buna göre ifrit
    “kötülük ve şeytanlıkta çok aşırı gitmiş, tuttuğunu koparan;
    kuvvetli,
    becerikli, ele avuca sığmaz bir hilekâr” demektir.
    İfritin asıl adının İbn Abbas’a göre Sahr, Abdurrahman b.
    Abdullah
    es-Süheylî’ye göre Zekvân, Şuayb el-Cübbâî ve
    Nehhâs’a göre Kuzen olduğu rivâyet edilirse de ifrit kelimesi
    özel isim olmayıp bir varlık türünün belirtilen niteliklere
    sahip olanlarını ifade ettiği için Kur’an-ı Kerîm’de yer aldığı
    gibi çoğunlukla “cinden”, “insandan” vb. açıklamalarla
    kullanılmaktadır. Bununla birlikte cin kavramındaki belirsizlik
    sebebiyle ifritin mâhiyetini tam olarak tesbit etmek
    zordur.
    Bir taraftan gûl ve sil’ât gibi ifritin de cinlerin bir
    türü olduğu belirtilirken, diğer taraftan Kur’an’daki ifritin
    cinlerden bir taifenin özel adı olmayıp
    Neml sûresinin 39.
    âyetinin baş tarafında da ima edildiği üzere “âsi, mağrur”
    anlamına geldiği ileri sürülmektedir.
    Kur’an-ı Kerîm’de ifrit kelimesi bir defa geçmektedir.486
    Burada Hz. Süleyman’ın emrinde insan, kuş ve cinlerden
    orduların bulunduğu bildirilmekte, Belkıs’tan haberdar
    olan Süleyman’ın Belkıs’ın tahtını kısa zamanda kimin
    getirebileceğini
    sorması üzerine “cinlerden bir ifrif’in, “Sen
    daha yerinden kalkmadan onu sana getirebilirim” dediği
    haber verilmektedir. Aynı yerde ifrit, kendini Süleyman’a
    tanıtırken güçlü ve güvenilir olduğunu
    belirtmiştir.
    Kur’an’ın cinler arasında
    yer aldığını bildirdiği
    ifrit, Taberî’ye göre cinlerin reisi veya onların
    484 37/Sâffât, 7
    485 Câhiz, I, 291; Cevâd Ali, VI, 709
    486 27/Neml, 39
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 259~
    en güçlüsü,
    Mücâhid ve Katâde’ye göre en azgını,
    Ma’mer’e göre en zeki ve kurnazıdır. 487
    “Cinlerden bir ifrit” ifadesi bazı hadislerde
    de geçmektedir.
    Ebû Hüreyre’den gelen bir rivâyette cinlerden bir ifritin
    namazını
    ifsat etmek için Hz. Peygamber’in üzerine atıldığı,
    Rasûlullah’ın onu yakalayarak
    mescidin direklerinden
    birine bağlamak istediği, fakat Hz. Süleyman’ın bir duâsını
    hatırlayınca ifriti köpek kovar gibi kovduğu bildirilmektedir.
    488 Bu hadisin farklı bir rivâyetinde ifritin kedi sûretinde
    Hz. Peygamber’in karşısına çıkıp
    yüzüne bir ateş parçasıyla
    çarpmaya kalkıştığı ifade edilmiştir. Hz. Âişe’ye atfedilen
    rivâyete göre Rasûl-i Ekrem onu yakalayıp yere yatırarak
    hırpalamıştır. Yahya b. Saîd’den nakledilen bir rivâyette
    Rasûlullah’ın İsrâ gecesi cinlerden bir ifriti gördüğü kaydedilmektedir.
    489
    Bazı İslâmî kaynaklarda anlatıldığına göre cinlerden
    olan ifrit diğer cinlerdeki özellikleri taşıyan, onlar gibi irade
    sahibi, erkeği-dişisi bulunan, çeşitli şekillere girebilen
    bir varlıktır. Câhiliye dönemine ait bir kısım telakkilerin
    aksine Kur’an’da cinlerin
    güçlerinin sınırlı olduğuna işaret
    etmek
    için “kitaptan ilmi olan kişinin” 490 Belkıs’ın tahtını ifritten
    daha
    çabuk getireceği vurgulanmıştır.
    Halk edebiyatında ifrit dumandan yaratılmış
    dev gibi bir
    cin olarak tasvir edilir ve bu özelliği sebebiyle onun sıkıştırılmış
    olarak bir şişe içerisine konulup hapsedilebileceğine
    487 Taberî, XIX, 161-162; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 197
    488 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298; Buhârî, Salât 75, Enbiyâ 40, Tefsir
    38/2; Müslim, Mesâcid 39
    489 İmam Mâlik, el-Muvatta, Şi’r 10
    490 27/Neml, 40
    AHMED KALKAN
    ~ 260~
    inanılır. Kur’an’da yer alan, cinlerin “hâlis ateşten” yaratıldığı
    bilgisiyle491 halk edebiyatındaki ifritin dumandan yaratıldığı
    inancı arasında bir ilgi kurulabilir. İfritin kanatlı bir
    mahlûk olduğu, büyük bir güce sahip bulunmasına rağmen
    bazı büyü vasıtalarıyla
    emir altına alınabildiği yine halk
    edebiyatında rastlanılan telakkilerdir. Halk kültüründe ifritin
    şekli, gücü ve yaptığı
    işler çerçevesinde oluşan inançlar
    İslâmî
    kaynaklardan çok İslâm öncesi din, kültür ve medeniyetlere
    dayanmaktadır.
    492
    PERI
    Peri, pek güzel olduğu kabul edilen bir cin tayfası ve
    özellikle bunların dişi olanı hakkında kullanılır.
    Cin tayfasından
    olduklarından,
    lâtif varlıklardır, görünmezler.
    İnsanların
    çok güzel olanları hakkında da zaman zaman bu
    kelime kullanılır ve “peri yüzlü, peri gibi” denilir. Halk arasında,
    bâzı ortamlarda yaşadıklarına inanılır.
    Cinlerin pek güzel olarak tasavvur edilen dişisi olarak
    kabul edilen “peri” terimi, Türk Edebiyatında mecâzen çekici,
    güzel ve akıllı kadın için kullanılır. Eski Türk Edebiyatında
    peri, ancak sihir ve büyük yolu ile elde edilebileceği;
    çeşme, pınar ve hamamlarda bulunabileceği, insanlarla ünsiyete
    gelmemesi, onlardan kaçması, göze görünmemesi,
    son derece güzel ve tesirli oluşu, görenin aklını başından
    alması, bazen insanları kendisine âşık edip bağlaması, çeşitli
    kılıklara girmesi gibi inanışlar ile ele alınmıştır. Daha
    çok sevgilinin güzelliğini anlatmak için kullanılır. Şairler
    491 55/Rahmân, 15
    492 Ali Erbaş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, s. 516-517
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 261~
    genellikle sevgililerinin güzelliğini dile getirmek için onları
    peri ile kıyaslarlar. Peri, divan edebiyatında ve halk edebiyatında
    olduğu gibi, Türk masal dünyasında da geniş yer
    tutmaktadır. Dede Korkut Hikâyeleri’nden Tepegöz’de, Sarı
    Çoban, pınar başında bir peri kızı ile birleşir. Masalların çoğunda
    peri, güzelliği kadar iyilikseverliği ile dikkati çeker.
    Bütün bu özellikleri peri’nin modern edebiyatta da kullanılan
    bir unsur olmasını sağlamıştır.
    GÛL VE GÛLYABANÎLER
    a) Câhiliyede Gûl İnancı: Câhiliye Araplarınca, tenha
    ve ıssız yerlerde bulunduklarına inanılan, değişik sûret ve
    renkli şekillerde görünerek insanları yoldan saptırıp helâk
    ettikleri
    kabul edilen cin yahut şeytanlardan bir cins olarak
    bilinen hayâlî varlıklara “Gûl” denir.493 Bunların dişilerine
    ise, “Suulât” adı verilir.494 İbn Sikkit (ö. 244/848) “insanı
    helâk eden her şey Gûl’dür”der.495
    Bunların bir yolcuya görünmesi, uğursuzluk kabul
    edilirdi.
    Bu yüzden câhiliye Arapları, tenha ve ıssız yerlerin
    tekin olmadığına her an karşılarına bir şeyin (Gûl) çıkabileceğine
    inandıklarından, bu tür yerlerden geçerken “Bu
    vâdînin sahibine sığınıyorum”
    diyerek, bir nevi onlardan,
    zarar vermemeleri
    için izin isterlerdi.496 Eğer yolda bir Gûl’a
    rastlanacak
    olsa, ne yapılacağı konusundaki inançları ise
    şöyleydi: “Gûl’a rastlanınca onu bir darbede öldürmek
    ge-
    493 Kamus, III, 307; Alûsî, Bulûğu’1-Erab, II, 340; Nevevî, Minhâc (Şerhu Müslim),
    XIV, 216-217
    494 Nedvî, İslâm Tarihi, Hazırlayan: E. Edib, I, 304
    495 İbn Manzur, Lisân, XI. 507
    496 İbn İshak, Sîre, s. 92; İbn Hişâm, Sîre, I, 201; İbn Manzur, a.g.e., XI, 508
    AHMED KALKAN
    ~ 262~
    rekir. Eğer ikinci darbe indirilirse, Gûl tekrar
    canlanır.”
    Câhiliye Araplarının Gûl hakkındaki inançları o kadar
    ileri gitmiştir ki, hatta Gûl ile evlenenlerin, onlardan çoluk
    çocuk sahibi olanların varlığına dahi inanırlardı.497
    Gûl ile evlenme, yani cinlerle evlenme inancı ülkemizde
    de yaygındır. Ne var ki böyle bir olayı ispat
    etmek çok güçtür. Cinlerle evlendiğini (Gûl de
    cin taifesinden kabul edildiğinden o da buna dâhildir)
    iddia eden kimseler de bunu ispat edememekteler,
    sadece bir iddiadan ibaret kalmaktadır. Onun
    için bu tür iddia sahiplerinin ruhî bir rahatsızlıkları
    olduğu akla gelmektedir.
    Türkçede Gûl’e, “Gûlyabâni” denildiği gibi,
    câdu (cadı), hortlak da denilir. Bütün bunlar, Gûl
    cinsinden
    korkunç yaratıklar kabul edilir.498 Câhiliye
    Araplarının sahip oldukları Gûl inancının varlığı,
    Gûlyabâni
    şekliyle hemen aynı kabul edilmiştir. Bunun
    içindir ki, ıssız, tenha, harabe ve çöplüklerden
    geçerken,
    Câhiliye Araplarının yaptıklarına benzer
    şekilde
    “Tû destur!..” denilerek geçilir ve böylece
    Gûlyabanilerin zarar vermesinden korunulacağına
    inanılır. (Türk Edebiyatında da konu edilmiş olan Gul-
    497 Âlûsî, a.g.e., II, 340
    498 Ozon, M.N. Osmanlıca Türkçe Sözlük, s. 237
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 263~
    yabânîler hakkında H. Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabânî”
    isimli eserini de hatırlıyoruz).499
    b) Hadislerde “Gûl” İnancı: Câhiliye Arapları arasında
    yaygın olan “Gûl” inancının Hz. Peygamber’in hadislerinde
    hem müsbet hem de menfi yönleriyle konu edildiğini görmekteyiz.
    Yani bir kısım hadislerde zahiren “Gûl”ün varlığı
    kabul ediliyor gibi anlaşılıyor ise de, diğer bir kısım hadislerde
    onun tamamen reddedildiği ifade
    edilmektedir. Konu
    ile ilgili hadislerden örnekler görmeye çalışalım.
    Ebû Eyyüb el-Ensârî’den yapılan rivâyette “Gûl” ile yapılan
    bir mücadeleden bahsedilmektedir. Ebû Eyyüb el-
    Ensârî’nin içinde hurma bulunan bir duvar bölmesi vardı.
    “Gûl” gelir ondan alırdı. Bundan
    Hz. Peygamber’e şikâyet
    etti. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “Git, onu
    gördüğün zaman, ‘Bismillâh, Peygambere icabet et!’ de.”
    Sonra Ebû Eyyüb, “Gûl”ü yakaladı. Fakat bir daha dönmeyeceğine
    yemin etmesi üzerine onu bıraktı. Müteakiben Hz.
    Peygamber’e geldi, Rasûlullah ona: “Esirin ne yaptı?” diye
    sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine yemin etti”
    dedi. Rasûlullah: “o yalan söyledi ve esasen yalan söylemeye
    de alışıktır.” buyurdu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ü bir kere daha
    yakaladı, o bir daha dönmeyeceğine yemin edince, onu yine
    serbest bıraktı. Sonra Rasûlullah’a geldiği vakit; “Esirin ne
    yaptı?” diye sordu. Ebû Eyyüb, “bir daha dönmeyeceğine
    yemin
    etti. (bıraktım)” dedi. Daha sonra “Gûl”ü üçüncü
    kez
    yakalayınca, ona “seni Rasûlüllah’a götürmeden
    bırakmayacağım.”
    dedi. Bunun üzerine “Gûl” mukabelede bulundu.
    “Ben sana bir şey söyleyeceğim...
    Âyet’el-kürsî; Evinde bunu
    oku, ne şeytan ne de başkası sana yaklaşamaz.” Ebû Eyyüb,
    Hz. Peygamber’e
    geldi. Rasûlullah ona: “Esirin ne yaptı?”
    499 Ali Çelik, a.g.e., s. 133-136
    AHMED KALKAN
    ~ 264~
    dıye sordu. Ebû Eyyüb, “Gûl”ün dediklerini anlattı. Rasûlüllah:
    “Doğru söyledi, fakat kendisi yalancıdır” buyurdu.500
    Tirmizi’nin501 “Bu hadis hasen-gariptir” diyerek naklettiği
    bu hadise benzer, çok sayıda hadis
    nakledilmiştir. Muaz
    bin Cebel, Ubey bin Kâ’b, Ebû Useyd ve Zeyd bin Sâbit’in de
    bu konuda benzer
    rivâyetleri vardır.502 Ancak hadis metinleri
    ayrı ayrı incelendiği zaman farklı ifadelere rastlanmaktadır.
    Şöyle ki: Bu rivâyetlerden Ebû Eyyûb el-Ensârî ile
    Ebû Useyd’in rivâyetlerinde geceleri hurma çalan varlık
    için “Gûl” tabiri kullanılırken, Muaz bin Cebel bunun
    için
    “Şeytan” kelimesini kullanmış, Ubey bin Kâ’b ise, yeni buluğa
    ermiş delikanlı biri olduğunu anlatarak ona “Sen cin misin,
    insan mısın?” diye sorduğunu, Onun cin olduğunu söylediğini,
    çalmış olduğu hurmaları elinden almak isteyince,
    ellerini uzattığında, elinin köpek ayağına benzediğini, üzerindeki
    tüylerinin de köpek tüyü gibi olduğunu belirtmektedir.
    Bu konudaki Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde ise: “Birisi
    geldi”, şeklinde meçhul bir şahıstan
    bahsedilmektedir.503
    Hadislerde anlatılan ortak konu ise, biriktirilmiş zekât hurmalarının
    çalınması,
    çalanın yakalanarak Rasûlullah’a götürülmek
    istenmesi sırasında onun, Âyet el-Kürsi’nin faziletini
    haber vermesidir.
    Tirmizi’nin naklettiği Ebû Eyyüb el-Ensârî’nin rivâyeti
    hakkında “Bu hadis Hasen-Garibtir” denilmiştir.
    504 “Garip
    hadislerin ise, metin yönünden tek kalmış yahut isnadı tek
    kalmış hadisler olduğunu biliyoruz.”505 “Garip hadisler içinde
    makbul olanları bulunmakla beraber, ekseriyeti zayıftır.
    500 Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’an 158; Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî, VIII, 183-184
    501 279/892
    502 Aynî, Umdetü’1-Kâri, XII, 144-148
    503 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
    504 Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’an 158
    505 Uğur, M., Hadis Terimleri Sözlüğü, s. 102
    KOCA BİR YALAN! CİNLERİN İNSANA MUSALLAT OLMASI
    ~ 265~
    Bu sebepten tâbiîler, etbau’t-tâbiîn ve daha sonraki nesillerin
    hadiscileri, garib hadislere pek rağbet etmemişlerdir.
    506
    Buhârî’nin zikrettiği Ebû Hüreyre hadisinin muallak olduğu
    (Muallak Hadis: Hadisin baş tarafından bir veya peşpeşe
    birkaç râvinin ismi söylenmeden, söylenmeyen sonuncu
    kişinin üst tarafındaki kişiden rivâyet edilen hadistir.),
    hatta İbn Arabi’ye göre Munkatı olabileceği ifade edilmiştir.
    507 Gerek Muallak ve gerekse
    Munkatı Hadisler, zayıf
    hadisler grubundandır. 508
    Hadisin rivâyet farkından doğan değişik ifadeler,
    râvilerin
    hurmaları çalan hırsızın tayin ve tesbitinde kendi
    anladıkları gibi olayı aktardıklarını anlıyoruz.
    Çünkü hurmaları
    çalan, kimine göre, “Gûl” dür. Kimine göre, şeytandır.
    Kimine göre elleri köpek
    ayağına benzeyen genç bir
    delikanlıdır, kimine göre de meçhul bir şahıstır. Bu farklı
    ifadeler, her râvinin ya kendi hatırladığı veya kafasında
    öyle şekillendirdiği
    bir varlık olarak anlatıldığına işaret
    etmektedir.
    Mezkûr hadislerin gerek ifade ettiği mânâdaki
    garabet gerekse sened yönünden illetli olmaları,
    hatta Buhârî’nin naklettiği Ebû Hüreyre rivâyetinde
    hadisin müdreç olduğunu hadis otoritelerinin
    tesbit etmiş olmaları509 bu hadisleri daha ihtiyat-
    506 Uğur, M., a.g.e s. 139
    507 Aynî, a.g.e., XII, 144-148
    508 Uğur, M., a.g.e., s. 139
    509 İbn Hacer, Fethu’1-Bârî, IV, 185
    AHMED KALKAN
    ~ 266~
    lı olarak ele almamızı gerektirmektedir. Yine Hz.
    Peygamber’in
    “Hastalığın bizatihi sirâyeti yoktur,
    eşyada uğursuzluk yoktur, Gûl denilen bir şey de
    yoktur”
    510 hadisi de, kanaatimizi te’yid etmektedir.
    Sünnet,
    Gûl inancını reddetmiştir.” Gûller sizi aldattığı
    zaman hemen ezan okuyunuz.” 511 hadisi ise,
    daha çok sizin zihninize bu tür düşünceler geldiği
    zaman onların vesvesesinden kurtulmak için ezan
    okuyarak
    Allah’ı hatırlayınız, onların uyandıracağı
    kötü duygulardan uzaklaşınız manasındadır.
    Yoksa Gûllerin
    varlığını kabul etmek değil, bilakis
    yanlış düşüncelerden doğru düşüncelere bir dâvet
    vardır. Bu hadis bize, ülkemizde yaygın olan ve
    halk arasında Albastı veya Alkarısı olarak bilinen
    ve çok kere de ezan okumakla kendisinden kurtulunacağı
    beklenen bir inancı da hatırlatmaktadır.512
    CINLERLE İLGILI SON SÖZ
    Kur’ân-ı Kerim, cinlerle ilgili olarak bize ihtiyaç duyacağımız
    kadar bilgi vermiştir. Onlarla daha geniş ve farklı şekilde
    ilişkilerimiz sözkonusu olsaydı, bu konularla ilgili hukuku
    da Kur’an bize tâlim ederdi. İnsanoğlu meraklarıyla
    510 Müslim, Selâm, 107-108
    511 Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/305-382
    512 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 136 vd.
    da imtihan olmaktadır. Gerek cin ve gerekse şeytan konusunda merak edilen birçok soru bulunmaktadır. Bunların bir kısmına yukarıdaki açıklamalarda cevap bulmuş olabilirsiniz; ama çoğuna, o sorulardan bahsettiğimiz ve kendilerine işaret ettiğimiz halde tam bir cevap bulamayacak veya âlimlerin ihtilâf ettiğine şâhit olacaksınız. Bu tür sorulara cevap bulunabilecek kitaplar varsa da, bu cevapların ne kadar doğru olduğu şüphelidir. Mü’minler için gerçeğin ta kendisi olan Kur’an, bu konularda akla gelebilen soruların çoğu hakkında bir cevap vermez. Çünkü her ne kadar insanın sınırsız merakı bu soruları doğuruyor ise de, bunları bilmek, insan için mutlaka gerekli değildir. Kur’an, konuları, insana yetecek sınırlar içinde ele alıp, merak edilen her şeye cevap vermediği için, konuyla ilgili her şeyi anlatmamıştır. Ama bu, Kur’an’da olanların dışında bir bilgi ve gerçek olmadığı mânâsına gelmez. Ama gerçek diye sunulanlardan hangilerinin doğru olduğunun tesbiti çok zordur. Bu yüzden Kur’an’da olanla yetinmek, Kur’an dışındaki bilgilere ihtiyatlı yaklaşmak, Kur’an’da olanı da doğru anlamaya çalışmak gerekir.513 Özellikle gaybla ilgili konularda merakımızı dizginlemek ve yanlış inançlardan korunmak için Kur’an’da bilgi verilmeyen konularda susmak veya en azından, Kur’an’a ters düşebilecek yorumlardan kesinlikle kaçınmak en doğrusudur.
    En Son Söz: Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.
    513 Lütfullah Cebeci, Kur’an’a Göre Melek Cin Şeytan, Şule Yayınları, İstanbul 1998, s. 398




     
    Cumartesi, 06 Şubat 2021 09:04

    Büyü ve Şeytan

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    AHMED KALKAN
    BÜYÜ ve ŞEYTAN
    Ma’ruf Yayınları: 54
    Ahmed Kalkan: 7
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    Asım Şensaltık
    ISBN: 978-605-9376-40-2
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 47610
    EKİM 2020
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    “
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tağutlara karşı Kur’an’la müceeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere...
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına...
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yaniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevi usûlle Kur’an ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tavizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine...
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 5 ~
    İÇINDEKILER
    Önsöz .......................................................................................................8
    1. Bölüm
    BÜYÜ DENİLEN HİLE VE KANDIRMA
    Sihir, Yani Büyü Hakkında................................................................13
    Sihrin Menşei/Kaynağı......................................................................20
    Ehl-İ Sünnet Âlimlerinin Çoğunluğuna Göre Sihrin
    Gerçek Olup İnsanlara Etki Ettiğinin Delilleri.........................27
    Kur’ân-I Kerim’de Sihir Kavramı...................................................32
    Büyünün Ne Olup Olmadığını Gelin,
    Kur’an’dan Öğenelim..........................................................................34
    Hârut ve Mârut’la İlgili Tefsirlerdeki İsrâilayat Örnekleri..52
    Hârut ve Mârut’un Kim Olduklarıyla İlgili Rivâyetler...........53
    Hârut ve Mârut Nasıl Bir Cezâya Çarptırıldılar?.................... 58
    Olayın Geçtiği Yer................................................................................. 59
    Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Diğer Âyetler.................67
    Hadis-İ Şeriflerde Sihir Kavramı...................................................71
    Kur’an Sihir İçin Hak/Gerçek Mi Der, Yoksa Bâtıl Mı?..........73
    Düğümlere Üfleyenler........................................................................76
    Üfürükçüler Hep Kadın Mı Olur; Üfürükçülüğü
    Cinsiyetle Bağlantılı Mı Ele Alacağız?..........................................77
    İslâm ve Üfürükçülük.........................................................................81
    Ve O Düğümlere Üfleyenlerin Şerrinden....................................83
    Sihir ve Büyünün Ne Gücü Var Ki, Ondan Korkalım…..........98
    AHMED KALKAN
    ~ 6 ~
    Sihir/Büyü, Sadece Göz Boyamadır...............................................104
    Büyünün Etkilemesi Konusunda Mezhebî Görüşler.............109
    Sihrin Göz Boyama ve Değişik Araçlarla Yapılan Hile
    ve Kandırmadan İbaret Olduğunu Söyleyen Âlimlere
    Bir Örnek; Ebû Bekr El-Cessas..........................................................111
    Sihrin Çeşitleri, Sihirbazların Amaçları Ve Hedefleri...........114
    Büyünün Etkisi Yoktur.......................................................................121
    Telkin........................................................................................................123
    Büyücüler Halkı Kandırıyor..............................................................126
    Sihirbazlardan Medet Uman Firavun..........................................130
    Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası;
    Sihirbazlık ............................................................................................. 136
    Eski ve Modern Büyünün Etkisi İçin Bir Örnek:
    Karı-Koca Arasını Ayırmak..............................................................137
    Karı-Kocanın Arasını Açan Modern Sihirbaz Değnekleri;
    Tv. ve Cep Telefonu.............................................................................139
    Ve Sihir/Büyü Yönüyle Günümüz Câhiliyesi............................142
    Ne Yapmalıyız?......................................................................................150
    Psikolojik Hastalıklar Büyüyle Karıştırılıyor...........................153
    Psikotik Bozuklu..................................................................................154
    Gerçek ve Hayal Birbirine Karışır.................................................155
    Ortak Çözüm..........................................................................................157
    Sihrin/Büyünün Hükmü...................................................................157
    Ruh Çağırma...........................................................................................160
    Kehânet ve Arâfet/Arrâflık..............................................................161
    Fal ve Falcılık.........................................................................................167
    Nazarlık, Nal, Muska Vb. Kullanmak...............................................167
    Uğursuz Saymak...................................................................................167
    Uğurlu Saymak......................................................................................169
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 7 ~
    Rasûlullah’a Büyü Yapıldı Mı?........................................................169
    Rivâyetler Arası Çelişkiler.................................................................172
    Sihirle İlgili Hadis Rivâyetlerini Kabul Etmeyenler...............178
    Cessâs’ın Görüşleri..............................................................................179
    Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa
    Tesir Etmediğine Dair Deliller.........................................................181
    2. Bölüm
    ŞEYTAN DENILEN DÜŞMANIMIZ
    İblis ve Şeytan Kelimelerinin Anlamı...........................................207
    Şeytan ve Özellikleri...........................................................................208
    Şeytanın Görevi.....................................................................................212
    İblis, Meleklere Hocalık Yapmış Büyük Bir Âlim Miydi,
    Yoksa Kendini Bile Yeterince Bilmeyen Câhil Biri Mi?.........213
    Âdem’e İtaat ve Bey’at İfadesi Olarak Secde Etmeyen
    İblis’in Câhilliği ve Kibir İçinde Hevâsına Tâbi Olduğu.......216
    İblis ve Cinler Melek Midir Ya Da Meleklikten Dönüşen
    Varlıklar Mı?..........................................................................................226
    Meleklerle Cinlerin Arasındaki Benzerlik Ve Farklılıklar
    Nelerdir?.................................................................................................228
    İblis Ve Faâliyet Alanı.........................................................................230
    Şeytanın İnsana Dört Bir Yandan Yaklaşması......................... 235
    AHMED KALKAN
    ~ 8 ~
    ÖNSÖZ
    Bismillâhirrahmânirrahıym
    Sihirbazlar daha çok sahnede gösteriler yaparlar el çabukluğu
    ile göz boyaması dediğimiz şekilde insanların hayal
    görmesine sebep olurlar. Tabii hileler var, günümüzde
    teknolojik aygıtlar da buna katkı sağlayarak olayı esrarengiz
    yapar. Hileyi fark etmediği için izleyenlere çok enteresan gelir.
    Google’a bir tıklayın, sihirbaz hileleri başlığına bakın; aslında
    çocukça kandırmalara âlet olduğunuzu görürsünüz. Siz
    onun konuşmasına, eline-ayağına bakarken diğer kandırmayı
    göremiyorsunuz veya el çabukluğunu hissedemiyorsunuz.
    Dolayısıyla sihir dediğimiz şey hilelerdir, tabii kandırılmaya
    müsait insanlar olduğu müddetçe daha nice sihirbazlar, büyücüler,
    cinciler, üfürükçüler çıkar. Kur’ân-ı Kerim hiçbir ayetinde
    sihirden Allah’a sığınmayı emretmiyor çünkü yok öyle
    bir zarar, aldatmadan kandırmadan ibaret; ama üfürükçülerin
    şerrinden, o cinci denilen, hoca denilen, okuyup üfleyen
    üfürükçüler var ya, medyum, rukyeci gibi adlar alanlar, muska
    yazıyor, okuyup üflüyor… İşte onların şerrinden Allah’a
    sığınmamızı istiyor Allah. Esas tehlike orada, oraya gittinmi
    adam seni ikna edecek. Müşteri geldi, yani yolunacak kaz.
    Seni hasta çıkarması lâzım; yoksa para kazanamaz ki. Seni
    inandıracak hastalığına ve ondan sonra abone müşteri olacaksın,
    bedava da reklamcı aynı zamanda.
    Kur’an “sihir bâtıldır, Allah onu bâtıl kılacak, iptal edecektir”
    dediği halde, ilginçtir ki bazı yazarlar “Sihir haktır” demişler,
    bununla da yetinmeyip Allah’ın büyüyü iptal edeceğini
    beyan etmesine, büyücünün başarılı olamayacağını ilan
    etmesine ve büyünün bir hile ve aldatmadan ibaret olduğunun
    ifade edilmesine rağmen büyünün gerçek anlamda etki
    yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek anlamda etkisi
    olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri
    ÖNSÖZ
    ~ 9 ~
    sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan
    medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
    hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
    bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldıki
    büyücülere meydan okuyan insanlar, hiçbir zaman onların
    büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır!
    Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan
    başlı-başına bir kanıttır.
    İnsanlara, hile ve aldatmaya dayanan sihri/büyüyü öğreten
    şeytanlara gelince…
    Şeytan âhirette diyecek ki “benim sizin üzerinize bir saltanatım,
    musallat olmam söz konusu değildi, ancak ben sizi
    fısıltı ile davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. Gelin dedim
    geldiniz, fısıltı ile söyledim hatta. Bana niye kızıyorsunuz,
    kendinize kızın” diyecek şeytan. Hatta “ben şirk koşanlardan
    Allah’a sığınıyorum” diyecek. Şeytanın kendilerinden Allah’a
    sığınacağı insanlar, düşünebiliyor musunuz? Şeytan’ın şirk
    koştuğuna dair hiçbir ifade var mı Kur’an’da? Tam tersine
    Allah’a duâ ediyor ‘bana mühlet ver’ diyor. Başka sahte bir
    tanrıya, başka bir puta meylettiğine dair hiçbir şey söylenmiyor.
    Şeytandan daha şeytanlaşanlardan korkmak lâzım,
    sakınmak lâzım.
    İman eden ve Rablerine tevekkül edenlere o şeytanın hiçbir
    musallat olması söz konusu değildir, özellikle mü’minlere
    ve mütevekkillere. O yüzden bir mü’min çok rahat meydan
    okuyabilir cinlere. “Bütün cinciler ne kadar cinleri varsa toplasınlar,
    şeytanlar gelsinler bir araya ve bana zarar versinler
    güçleri yetiyorsa” diyebilir. Evet, Allah’tan başkasından korkmayan
    takvâ sahibi bir mü’min böyle haykırabilir. Allah’ın
    izni ile zerre kadar bir zarar veremezler. Meydan okuma derken
    kendisinde bir güç olduğuna inandığı için değil; Allah’ın
    hükmünden dolayı, çok net şekilde Allah’a iman ettiği, O’ndan
    başkasında güç kuvvet olmadığını kabul ettiği için, Allah’ın
    AHMED KALKAN
    ~ 10 ~
    ‘size hiçbir zarar veremezler’ demesine inandığı için, Allah’a
    güvenip O’na tevekkül ettiği için bu şekilde söyleyebilir. Zarar
    verecek fayda verecek ancak Allah’tır ve Allah onlara insana
    musallat olma, insanı ele geçirip iradesini yok edecek
    bir güç ve bu şekilde bir izin vermemiştir. Yeryüzünün efendisi
    cinler, şeytanlar değil; yeryüzünde halife insandır. Öyle
    bizi çarpacak çırpacak güçleri falan yok bunların, bizden âciz
    varlıklar, bize saygı duymaları emredilen canlılar. İşte en zararlısı
    şeytan, onun da yapabileceği şey ancak vesvese. Yani
    fısıltı; belli-belirsiz isyana teşvik. Ama hilesi zayıf.
    Her şeye olduğu gibi, bu hassas konulara da Kur’an’ın bak
    dediği yerden bakmaya çalışmak, tevhidî çizgi ile bu konuları
    değerlendirmek, bu kitapların yazarının en önemli sorumluluğudur.
    Bu üç kitaplık seride, eğer Kur’an’a ve sahih sünnete
    ters düşen bir cümleye şahit olursanız, yazara ulaştırdığınızda
    sadece duâ ve hüsn-i kabul ile karşılaşırsınız. Kur’an’a ve
    Sünnete ters düşen bir şey yoksa, o zaman niyetler, usûl ve
    yorumlar devreye girecek, mümkün şeytana da malzeme çıkabilecektir.
    Üç kitaplık serinin üçüncü kitabının sayfalarını açmış durumdasınız.
    Diğer kitapların isimleri: “Rukyecilik, Muskacılık”
    ve “Koca Bir Yalan: Cinlerin İnsana Musallat Olması”.
    Her türlü şeytanî düşünce ve işlerden Allah’a sığınır, rukye
    adıyla yapılan üfürükçülükten, büyüden, büyü bozma ve cin
    çıkarma adına yapılan şirk unsurlarından bu rukyeci geçinen
    üfürükçülerin de kurtulup uzaklaşmalarını tavsiye edip Rabbimizden
    dileriz.
    Ahmed KALKAN
    Eylül 2020, Ümraniye
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

    Bölüm 1
    BÜYÜ DENİLEN
    HİLE VE KANDIRMA
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 13 ~
    SIHIR, YANI BÜYÜ HAKKINDA
    Nüzul sürecinde ilk kez Müddessir sûresi 24. âyette geçen
    “sihir (s-h-r)”, dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da
    gönlünü yanıltan şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan
    farklı algılamasıdır. Görülen, aslında görüldüğü gibi değildir.
    Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü halde
    sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” (büyülenmiş keçi)
    derler. Sabahın alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen
    Ramazan yemeğine de aynı kökten gelen “sahur” ismi
    verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine karışmış olması
    halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle yalanın
    birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen
    herhangi bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci
    tanım özneyi (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen)
    esas alan tanımlardır ve ikisi de birbirini tamamlar. İster
    özne açısından ister nesne açısından tanımlansın, sihir her
    hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan
    vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden
    bazen de her ikisinden kaynaklanır.
    Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar oraya
    çıkacak olsalar, ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş
    bir topluluğuz’ derlerdi.”1 âyetinde geçen “sihir” gören
    açısındandır. Çünkü kaynağı hakikat olduğu halde gören
    farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz, bir büyüdür.” hadisinde
    de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de “İki söz, bir
    büyü” atasözü vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem
    gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün:
    Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona
    1 15/Hicr, 14-15
    AHMED KALKAN
    ~ 14 ~
    hızla akıyormuş gibi göründü (yuhayyelu ileyhi)”2 Velid bin
    Muğıyre, Allah rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek
    bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor”
    dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir
    olarak bakıyorlardı. 3
    Türkçede “büyü” kelimesiyle karşılanan “sihir”,
    Arapça lügat anlamıyla, “her ne olursa olsun, sebebi
    gizli olan ince şey” demektir. Nitekim fecir vaktinin
    başlangıcına da ufuk çizgisinin inceliğinden dolayı
    “seher” denilir. Bu anlamda, yani sebebi gizli olan
    ince şeyleri bilmek ve tanımak anlamında sihrin küfür
    olmayacağı açıktır. Ancak, dinî örfteki anlamıyla
    sihir, sadece bu demek değildir. Sebebi gizli olmakla
    beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık,
    falcılık, medyumluk, cincilik, şarlatanlık, hilekârlık
    yolunda cereyan eden herhangi bir şey demektir.
    Halk dilinde de sihir veya büyü denilince akla gelen
    bunlardır ve bütün bunlar çirkin ve bâtıl şeylerdir.
    Çünkü bunda esrârengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı
    hak; hakikati hayal, hayali hakikat diye göstermek
    vardır. Nitekim, “İnsanların gözlerini sihirlediler”4;
    “Sihirleri sâyesinde ipleri ve sopaları onun hayâlini
    büyüledi, çünkü onlar gerçekten yürüyor gibiydiler”5
    buyrulmaktadır. Demek ki, esrârengiz, gizli sebep
    ile incelik, dış görünüşü itibarıyla çekicilik ve bir de
    kötü maksat, sihrin niteliğini belirler.
    2 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
    3 Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
    4 7/A’râf, 116
    5 20/Tâhâ, 66
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 15 ~
    Tabiatüstü güçler yardımıyla olağanüstü sonuçlar elde etmeye
    yönelik faaliyete “büyü” denir. Kur’an’da geçen “sihr”
    kelimesi, büyü anlamını taşımakla beraber, sihr büyüden
    daha geniş kapsamlıdır. Çünkü sihir, “sahte, gerçek dışı olan
    bir şeyi gerçekmiş gibi göstermektir.” Bunun için sihirbazlıkta
    gözü görüşü aldatan hokkabazlık, el çabukluğu ve renk
    yansıtmasına dayanan bir sanatı yürütme anlamı vardır. Bu
    yüzden sihirbazlar, illizyonizm, manyetizma, hipnoz ve telepati
    gibi teknikleri uygularlar. Büyücü ise, iyi ve kötü varlıkların
    yardımını sağlayan, büyü tekniğini ve usullerini bilen
    ve kullanan kimsedir. Cahiliyye devrinde büyü ve sihir çok
    yaygın olduğundan Araplar büyücülerden çekinirler ve onlara
    saygı duyarlardı.
    Büyü ve sihir, menfaat kökenli bir disiplin olduğundan Allah,
    peygamber ve din tanımaz. Ancak bazı durumlarda kutsal
    değerleri ve metinleri istismar eder. Ayrıca büyüde, Allah’ın
    irade ve kudreti üstünde işler başarılabileceği iddiası da vardır.
    Bütün bunlar, büyücüye Allah’tan ve peygamberden daha
    büyük değer verildiği gerçeğini ortaya koymaktadır. Hâlbuki
    büyücülerin gaybı bildiği, başaramayacakları şeylerin bulunmadığı
    tarzındaki inançlar, İslâm’la taban tabana zıttır. İşte
    bu yüzden İslâm, büyük günahlar arasında saydığı sihir ve
    büyücülüğe şiddetle karşı çıkmış; Kur’an ve sünnette de bu iş
    açık ve kesin olarak yasaklanmıştır.
    İslâm bilginlerinden bir kısmı, hiçbir gerçekliği ve geçerliliği
    bulunmadığı, sadece aldatmadan ibaret olduğu düşüncesiyle
    büyüyü ve sihri reddederler. Ancak, sihrin mahiyeti ne
    olursa olsun, onunla meşgul olanların bulunduğunu inkâr etmek
    mümkün değildir. Bunun için Kur’an, büyü ve sihir diye
    bir olgunun varlığını kabul eder, fakat onun kullanılmasını
    onaylamaz. Çünkü Kur’an açısından büyü ve sihir, bir küfür
    AHMED KALKAN
    ~ 16 ~
    ve fitnedir. İçeriğinde şeytanlık ve hile bulunan çirkin bir sanattır.
    Öyleyse onun zararını inkâra kalkışmak doğru olmadığı
    gibi onu haddinden fazla büyütmek de doğru değildir.
    Dinî örfte sihir, sebebi gizli olmakla, gerçeğin zıddına tahayyül
    olunan, gözbağcılık, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık
    tarzında cereyan eden herhangi bir şey demektir. Kendisinde,
    hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme özelliği söz konusu olduğu
    için, aslında tahrif olmadan önceki esas şekilleri itibarıyla
    ortak adları İslâm olan tüm semâvî dinler tarafından kötülenmiş
    ve yasaklanmıştır. Mâhiyetinde, esrârengiz gizli sebep
    ile incelik, dış görünüşünde câzibe, hile ve kötü niyet vardır.
    Bizzat ilâhî irâde ile meydana gelen olaylardan değildir. Ortaya
    konulabilmesi için teşebbüs edilmesi gerekli özel bir sebebi
    vardır. Bu özel sebebi herkes bilemediğinden, sihir hârika
    gibi zannedilir. Bunun için, sebebi herkesçe bilinmeyen herhangi
    bir hakikat bile başkalarını kandırmak için kullanıldığı
    takdirde sihir olur. Bu sebebin nazarî/teorik olarak açıklanabilir
    bir halde bulunması da şart değildir. Az çok taklidî bir
    şekilde ortaya konulabilmesi de yeterlidir.
    Yaratılış sebebi ilmen açıklanamayan, tek başına ya da zincirleme
    bazı garip olaylar meydana getirebilmek sihir olmaz.
    Fakat insanları aldatmak için bunlardan faydalanmaya kalkışıldığı
    ve bu şekilde kalplere tesir ederek dolandırıcılık yapılmak
    istenildiği zaman bunlar sihir özelliği kazanırlar. Bunun
    için imansızlık, ahlâksızlık ve aldatmak, sihrin köküdür. Sihirbazlar,
    çeşitli bilimlerden, sanayi ve teknolojiden, edebiyattan,
    felsefeden, yaratılışın garip sırlarından kötü niyetleri
    için yararlanmasını bilirler. Bu şekilde hakkı gizlemek için
    yazılmış nice felsefeler, romanlar, tarih kılıklı kitaplar vardır.
    Vaktiyle hukemânın, yani hikmet ehli kimselerin “domuzların
    boynuna mücevher (inci gerdanlık) takmayın” nasihati,
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 17 ~
    bu gibi kimselerin yüksek ilimleri öğrenerek, bunları kötü
    maksatlarla kullanmalarını önlemek için verilmiştir.
    Sihir, din açısından şiddetle kınandığı ve yapanlara ağır
    cezalar öngörüldüğü halde; bazı kayıtlarla meşrû kılınmış
    hususlar için de kullanılmıştır. Hz. Peygamber’in “Belîğ olan
    sözlerden bir kısmı muhakkak sihirdir”6 sözleri bu cümledendir.
    Ömer bin Abdülaziz de, kişinin güzel konuşması ile gerçeği
    etkili şekilde ortaya koymasına “sihr-i helâl” demiştir. Bu
    durumda, hakkı ortaya koyan belîğ konuşmalar helâl bir sihir
    olup hakkı bâtıl, bâtılı hak şeklinde gösteren belîğ konuşmalar
    da haram bir sihirdir.7
    Büyü anlamına gelen Fransızca ve Almanca “magie”, İngilizce
    “magi”, “magic” kelimelerinin aslının Yunanca “magos”-
    tan geldiği bilinmektedir. “Sihir” kelimesi, Türkçede “büyü”
    kelimesiyle karşılanır. Aynı zamanda sihir kelimesi de kullanılır.
    Fakat, Türkçede sihir ve büyü kelimeleri tümüyle aynı
    anlamda kullanılmamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de geçen “sihir”
    kelimesi, büyü anlamını da taşımakla birlikte sihir, büyüden
    daha geniş kapsamlıdır: Büyü ile sihrin bazı şekilleri arasında
    farklar vardır.
    Öte yandan Türkçe’de büyücü ile sihirbaz tümüyle
    aynı anlama gelmemektedir. Sihirbazlıkta gözü,
    görüşü aldatan, hokkabazlık, el çabukluğu ve renk
    yanıltmasına dayanan bir gösteri anlamı da vardır.
    İllüzyonizm, manyetizma, hipnoz, telepati gibi teknikleri
    uygulayan kimse, sihirbazdır. Büyücü ise, iyi
    veya kötü varlıkların yardımını sağladığı varsayılan,
    6 Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    7 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/366-367
    AHMED KALKAN
    ~ 18 ~
    büyü tekniğini, usullerini, tılsımlı sözleri, iksirleri,
    uygun materyali, muskaları, diğer ilgili maddeleri
    bilen ve kullanan veya öyle kabul edilen kimsedir.
    Daha çok el çabukluğuna dayanan, sahne showlarına,
    halkı eğlendirme amacıyla gösterilen teknik ve
    illüzyonlara, gözleri yanıltmaya sihirbazlık denilirken;
    cinlerle iş yaptığı zannedilen, muska ve üfürükten
    yararlanan, insanların zihnini etkilemeye ve çeşitli
    rûhî hastalıklara veya bu hastalıkları tedâviye
    sebep olduğu kabul edilen kimselerin tıp, bilim ve din
    dışı araçlar kullanarak yaptıklarına da büyü denilmektedir.
    Cadılar ve kâhinler, büyücülerle karıştırılırsa
    da aslında onlarınki bir teknik değil; şahsî kabiliyet
    veya istismara dayanan farklı yöntemlerdir.
    Medyumlar, falcılar, astrologlar da modern müneccim
    ve büyücüler olarak kabul edilebilir.
    Büyü, “tabiatüstü gizli güçlerle ilişki kurularak yahut
    kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabiî/
    doğal nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma
    gâyeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler”
    şeklinde tarif edilebilir. Kutsalla ilişkisinin bulunmaması
    ve ahlâkî amaç taşımaması, büyünün en temel özellikleridir;
    başlıca gayesi ise daima çıkar sağlamaktır. Batılı
    bazı araştırmacılar, “din” ile “büyü” arasında benzerlikler
    bularak, birbirlerini etkiledikleri, birinin diğerini doğurduğunu
    ileri sürmüşlerdir. Bu, büyüyü tümüyle dışlayan, sihri
    küfür ve şirk olarak tanımlayan İslâm için, düşünülmesi bile
    mümkün olmayan bir bühtandır. Hatta, bu değerlendirmeyi,
    İslâm’ın dışındaki diğer dinler için de doğru olmayan ve din
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 19 ~
    düşmanlığını sergilemek için, iki zıt şey arasında ayrıntıyla
    ilgili ve çok küçük bir iki benzerliğin kasıtlı olarak abartılmasından
    dolayı ortaya atılan bir iddia ve her türlü dine karşı
    bir iftira kabul ediyoruz.
    Din ile büyü arasında benzerlik bulanlara karşı şu görüşler
    ileri sürülür: Din her şeye gücü yeten bir varlığa, büyü ise
    tabiattaki bir güce yönelmektir. Dinin bir cemaati, büyücünün
    ise sadece müşterisi vardır. Dinde günah anlayışı varken
    büyüde yoktur. Dinde açıklık, büyüde kapalılık ve gizlilik;
    dinde itaat, bağlanma, büyüde muvakkat bir menfaat hesabı
    vardır. Dindeki duâ, ibâdet, ahlâk, dayanışma, birlik gibi
    temel unsurlar büyüde yoktur. Büyüde dinî uygulamalardaki
    mânevî, ruhanî özden, derûnî inanıştan çok; dış unsurlar, katı
    şartlar, maddî araçlar ön plandadır. Büyü ilâhî otorite ve ahlâkî
    kuralların dışındadır.
    Büyü, inanışa göre, Tanrı veya tanrıların kudretinin üstünde
    bir şey yapmak veya onları zorlayarak bir gâyeyi gerçekleştirmek
    iddiasındadır. Hâlbuki dinde Tanrı’ya itaat etmek,
    O’nun hoşnutluğunu kazanmak, gazabından sakınmak, ceza
    veya mükâfatına göre tavır almak söz konusudur. Büyünün
    temel gâyesi, menfaat temini olduğundan, yerine göre dince
    kutsal sayılan şeyleri de kendi gâyesi için kullanarak dini istismar
    edebilir. Büyüde şahsî, dinde hem şahsî hem de sosyal
    gâye söz konusudur. Dinin devamlılığına karşılık, kişinin bilgi,
    yetenek ve imkânı bitince veya gâyesini gerçekleştirince
    büyü olayı sona erer.8
    8 Hikmet Tanyu, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 501-502
    AHMED KALKAN
    ~ 20 ~
    SIHRIN MENŞEI/KAYNAĞI
    Sihrin menşei konusunda ilk bilgileri Kur’ân-ı Kerim’den
    öğrenmekteyiz. Kur’an’ın verdiği bilgi, Hz. Süleyman’ın (a.s.)
    peygamberliği zamanında sihrin
    çok yaygın olduğu, şeytanlar
    tarafından insanlara
    öğretildiği şeklindedir. 9
    Sihrin kaynağı, şeytanlardır: İslâm Ansiklopedisi’nde,10
    “Sihir” maddesini yazan, D.B.Macdonald, sihrin kaynağı konusunda
    aynı şeyleri ifade ettikten sonra, bu konuda daha
    geniş bilgiler vererek sihrin menşeine, ruhlar ve cinler fikrini
    de eklemekte ve konuyu uzun uzun tahlil etmektedir. Hemen
    her toplumda, Grekler’de (Eski Yunan), Bâbil’de, Mısır’da,
    İran’da, Keldâniler’de, Hintlilerde ve İbn İshak’a dayandırarak
    eski Türklerde (Meselâ, orduları yenmek, düşmanları öldürmek,
    nehirleri geçmek ve kısa bir zamanda uzak mesafelere
    gitmek vb. şekillerde) sihir olayının bulunduğuna işaret
    eder.”11
    İslâm öncesi Arabistan’da sihir, Arapların kendileriyle
    yakın
    ilişki içinde bulundukları Yahudiler, İranlılar ve Yunanlılar
    gibi halklardan alınmış, aynı çeşitten anlayışların bir karışımıdır.
    Bunlar, tütsüleme, tılsım, muska, okuyup üflemek
    (tabii ki sünnette meşrû kılınan okuma şekli rukye, bunun
    dışındadır),
    yıldızlara bakarak geleceği haber verme, içine
    yerleştirilen sayılar, yatay ve dikey olarak toplandığı
    zaman
    hep aynı sayıyı ve harflerin gizli değerlerinden
    yararlanarak
    geleceği okumak demek olan “cifir”, bu konuda kitaplar yazılmasına
    yol açmıştır.12
    9 2/Bakara, 101
    10 Bu İslam Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı’nın 44 ciltlik ansiklopedisi, değil; Daha önce
    Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tercüme ve te’lif olarak basılan İslam Ansiklopedisi.
    11 D.B. Macdonald “Sihir” maddesi, İ.A., X: 599-611
    12 Meydan Larousse, “Büyü” Mad. II 685; Ali Çelik, a.g.e., s. 201-211
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 21 ~
    Büyü sözcüğü Türkçedir. Kur’an-ı Kerîm’de, bu anlamı veren
    “sihir”den söz edilmiştir. Batı literatüründe ise “Magi =
    Maji”, “Magic = Mãcik” olarak geçer. Büyü -gizemli sanılanilkel
    bir çözüm arayışıdır. Bu kısa tanımdan da anlaşılacağı
    üzere büyünün temelinde üç şey vardır: a) Gizemlilik iddiası,
    b) ilkellik, c) çözüm arayışı. Bunlardan birincisinin açıklaması
    şöyledir:
    Büyünün gizemli olduğu sanılır. Yani büyünün,
    herkes tarafından anlaşılamayan,
    herkes tarafından
    bilinemeyen ve yapılamayan birtakım
    esrarengiz
    ilişkilerden
    ve bu ilişkilere dayanan formüllerden oluştuğu
    sanılır. Bu sanı, birçok kimselerde kesin bir
    inanış ve kanaat olarak
    vardır.
    Ancak büyü, çeşitli
    şarlatanlıkların bazı şekilleridir. Çünkü büyünün
    gerçek olduğunu
    kanıtlayan bir kimseye rastlanmamıştır.
    Ayrıca büyünün
    bir aldatmaca
    olduğunu
    Kur’an-ı Kerîm açık şekilde ortaya koymaktadır.
    Tâhâ Sûresi’nin 57-72. âyetlerinde Hz. Mûsâ ile
    Mısır Firavun’u arasında
    olup biten bir mûcize ile
    büyü mücadelesi canlandırılmıştır. Bunlardan özellikle
    66-69’uncu âyetlerde büyünün
    içyüzü bütün
    çıplaklığıyla ortaya serilmiştir. Bu âyet-i kerimelerde
    özet olarak şöyle bir açıklama vardır:
    Firavun’un büyücüleri Hz. Mûsâ’ya, önce hangi tarafın gösteriye
    başlamasını
    sorunca Hz. Mûsâ: “Hayır, siz atın.” yani
    elinizdeki sicimleri
    ve değnekleri atarak büyü gösterisine
    önce siz başlayın dediği kaydedilmektedir.
    66. ve 67’nci âyetler
    gösteriyi ve onu şaşkınlık içinde seyreden Hz. Mûsâ’nın
    AHMED KALKAN
    ~ 22 ~
    ruh halini anlatmaktadır. Bu âyetlerin meâli şöyledir: “Bir de
    ne görsün, -büyücülerin- şarlatanlığından ötürü, sicimlerınin
    ve değneklerinin yürüdüğü onun hayalinde canlandırılıyordu.”
    “Bu yüzden Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.”
    66’ncı âyet-i kerime, bu olaydaki büyünün bir dereceye
    kadar içyüzünü
    ortaya koymakta, en azından bu işlemin hayalde
    canlandırılan asılsız
    birtakım
    kımıldayışlar olduğunu
    ifade etmektedir. Sicimlerin ve değneklerin,
    Hz. Mûsâ’nın
    hayalinde hareket eder gibi göründüklerini kaydeden
    bu
    âyetlerden
    iki farklı anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi:
    Büyüde kullanılan bu araçların gerçekte hareket ettiklerıdir.
    İkincisi ise, hareket eder gibi göründükleridir.
    Bilindiği üzere iplik ve sopa gibi cansız şeylerin -hele büyü
    gibi asılsız
    bir işlemde- kendi kendine hareket etmesi olanak
    dışıdır. Ama bunu illüzyonistlerin
    yaptığı gibi bazı hilelere
    başvurarak yapmak elbetteki
    mümkündür.
    Özellikle ilâhlık
    iddiasında bulunmuş mağrur ve çağının en kudretli
    hükümdarı
    olarak Firavun’un, sahip bulunduğu güç ve imkânlarla
    devrin profesyonel ve en mâhir büyücülerini bularak bu
    hileleri yaptırması zor değildi. Kur’an-ı Kerîm, büyünün bir
    gözbağcılık,
    bir şaşırtma
    ve duyuları
    spekülatif yöntemlerle
    aldatma olduğunu yine bu olayı anlatan A’râf Sûresi’nin
    116’ncı Âyet-i Kerime’sinde açıklamaktadır.
    Hz. Mûsâ tarafından, büyücülerden hünerlerini göstermeleri
    istenince
    onların, seyirciler üzerinde nasıl psikolojik bir
    etki uyandırdıklarını
    Allah Teâlâ aynen şöyle ifade buyurmaktadır:
    “Mûsâ: ‘Siz atın.’ dedi. Onlar da hünerlerini ortaya
    atınca insanların
    gözlerini büyülediler. Onları ürperttiler ve
    muazzam bir büyü ortaya
    getirdiler.”
    13
    13 7/A’râf, 116
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 23 ~
    Âyet-i kerime’deki: “İnsanların gözlerini büyülediler.”
    ifadesi çok açıktır
    ve bu olaydaki büyünün, gerçek
    değil, bilakis psikolojik bir etki yaptığını ortaya
    koymak bakımından da en büyük kanıttır. Bu ilâhî
    açıklamadan
    kolayca
    anlıyoruz ki büyünün birtakım
    hileler olarak izahı vardır.
    Bununla birlikte hiçbir
    gizemli yanı da yoktur. Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de
    sicim diye geçen şeylerin -söylentilere göre- içleri birtakım
    kimyasal
    maddelerle doldurulmuş
    hayvan bağırsakları
    olduğu
    ve gösteri sırasında
    bu maddelerin
    reaksiyona
    girerek bağırsakların
    hareket etmesine
    neden oldukları ihtimali bulunduğu
    gibi, büyücüler
    benzer bazı spekülatif
    işler de yapmış olabilirler.
    İpliklerin ve sicimlerin gerçekte değil, fakat Hz. Mûsâ’nın
    hayalinde
    hareket
    eder gibi görünmüş olabileceği ihtimali de
    vardır. Şöyle ki:
    Hz. Mûsâ, Firavun’un ve avanelerinin yanı sıra, kalabalık
    seyirci karşısında
    ve belki de tek başına bulunmak gibi
    -peygamber bile olsa- insan moralini
    olumsuz etkileyen bir
    konumda idi. Allah Teâlâ’ya açıkça kafa tutacak kadar küstahlaşan
    Firavun’un, bu şedid ve kanlı diktatörün karşısında
    bulunmuş
    olmak ve hele moral verecek bir taraftar
    kitlesinden
    yoksun olmak gibi etkenler hesap edilirse Hz. Mûsâ’nın
    bu olayda ne kadar
    zor dakikalar yaşadığını tahmin etmek
    güç değildir. Aslında bu ihtimali araştırmak yersizdir.
    Çünkü
    Kur’an-ı Kerîm, bu gerçeği de çok berrak şekilde ortaya koymakta
    ve Tâhâ sûresinde şunları kaydetmektedir:
    “Bu yüzden
    Mûsâ, içinde bir ürperti duydu.” “Biz O’na, korkma dedik, asıl
    üstün gelecek olan sensin sen!” 14
    14 20/Tâhâ, 67-68
    AHMED KALKAN
    ~ 24 ~
    İşte gizemli sanılan büyünün özet olarak aslı esası budur.
    Onun için büyü/sihir tamamen bir hile ve safsatadır.
    Büyünün ikinci niteliği, onun hem amaç, hem de araç bakımından
    ilkelliğidir.
    Evet, büyü, hem kaynakları, hem de yapılış
    ve uygulaması bakımından
    ne vahye, ne de akla dayanır.
    Bilakis vahyi ve aklı hiçe sayan
    rezil bir düşünce ürünüdür.
    Bu gerçeği anlayabilmek için hiçbir incelemeye
    ve araştırmaya
    bile gerek yoktur. Sadece bir tek büyücü görmek
    bile büyünün
    her bakımdan ne olduğunu anlamak için yeterlidir. Bu
    sefil insanlar
    her türlü faziletten yoksun oldukları gibi, onlara
    inanan
    ya da tuzaklarına
    düşen zavallılarda bile sağlıklı bir
    moral yapı ve güçlü bir iman yoktur.
    Allah Teâlâ, yine Tâhâ Sûresinde: “Çünkü onların yaptığı
    bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa asla başarıya ulaşamaz!”
    15 buyurmaktadır. Büyünün, etki yapmak bakımından
    bir “hiç” olduğunun, bundan daha büyük bir kanıtı olamaz.
    Büyü, Amaç Bakımından İlkel ve Zararlıdır. Çünkü:
    a) Akılcı bir yol değildir. Bilakis büyü, aklı küçümsemekte,
    hatta onu inkâr etmektedir. Birçok saf ve câhil insan, gerçekleri
    anlayabilecek bilgi ve basirete sahip bulunmadıkları
    için, onların basit düşünce yapıları
    büyücüler
    tarafından kullanılmaktadır.
    Bu ise insan aklının küçümsenmesi demektir.
    b) Büyü, akla dayanmadığı gibi, vahye de dayanmamaktadır.
    Bilakis vahiy,
    sihri “küfür” olarak mahkûm etmekte
    ve sihirbazı kâfir olmakla
    suçlamaktadır.
    Büyü yapan
    insanın, İslâm Hukuku’nda cezası pek ağırdır.
    15 20/Tâhâ, 69
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 25 ~
    c) Büyü, insanların aldatılmalarına ve kötü yönlendirilmelerine
    neden
    olmaktadır. İnsanları karşılıksız, hatta
    günah karşılığında zarara uğratmaktadır.
    Büyü, Araç Bakımından da İlkel ve Zararlıdır
    Türüne göre büyüde kullanılan araçlar son derece iğrençtir.
    Katır toynağından
    karga beynine, kıldan dışkıya kadar,
    büyüde en pis ve en necis maddeler
    kullanılır. Ne yazık
    ki bunların bir kısmı da insanlara şu veya bu şekilde
    yedirilir.
    Bu ilkelliğin bir örneği de kutsal değerlere karşı bilinçli
    saygısızlıktır.
    Çünkü bazı büyü türlerinde -özellikle
    harap olması istenen mekânlar
    ve zarar
    görmesi istenen insanlar
    için yapılan büyülerde- Allah’ın yüce adları
    ve âyet-i
    kerimeler pis sıvılarla yazılmakta ve ayakkabı topuklarına,
    eşiklerin altına ve benzeri yakışıksız yerlere gizli şekilde
    yerleştirilmektedir.
    Büyünün üçüncü niteliği ise onun, talihsiz bir çözüm
    arayışı olmasıdır.
    Çünkü büyü ile derdine derman arayan
    insan, eğer sorunun çözümü
    için akılcı ve legal bir yol varsa
    bu yola inanmayacak ya da güvenmeyecek
    kadar rüşdünü yitirmiş
    biridir. Eğer tamamen çaresizlik içinde ise bunu, ikinci
    bir çaresizlikle birleştirecek kadar Allah’ın feyiz ve nurundan
    uzak, bilakis dalâlet
    karanlığına saplanmış biridir.
    Bazı akaid yazarları tarafından, “Sihir haktır” şeklinde
    kullanılmış olan sözden amaç şudur: Sihir (yani büyü)
    Kur’an-ı Kerîm’de sözü edilmiş
    ve işlenmiş bir konu olarak
    vardır. Elbette ki büyü tarih boyunca
    insanları
    meşgul
    etmiş bir hâdisedir. En uygar sanılan toplumlar içinde bile
    AHMED KALKAN
    ~ 26 ~
    sihir yapan
    ve sihre inanan insanlar bulunmuştur. Onun için
    sihrin bir toplum gerçeği olarak var olduğunu inkâr etmek
    imkânsızdır.
    İlginçtir ki bazı yazarlar da “Sihir haktır” sözüne, farklı
    bir yorum getirmiş
    ve büyünün gerçek anlamda etki yaptığına
    inanmışlardır. Eğer büyünün
    gerçek anlamda etkisi
    olsaydı, büyücülerin açamadıkları kapı, çözümleyemedikleri
    sorun kalmayacaktı. Tarihte büyücülerden ve şarlatanlardan
    medet uman nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
    hayal kırıklığına
    ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
    bir tek kere dahi başarıya
    ulaştığı kanıtlanamamıştır. Kaldı
    ki büyücülere meydan okuyan insanlar
    hiçbir zaman onların
    büyü yoluyla tertip ettikleri bir kötülüğe uğramamışlardır!
    Bu bile büyünün ne büyük bir yalan olduğunu ortaya
    koyan
    başlıbaşına
    bir kanıttır.
    Bazı kimseler eğer Kur’an-ı Kerîm’in 113’üncü Sûresi olan
    Felak Sûresi’nin 4’üncü Âyet-i Kerime’sini göstererek büyünün
    şerri hakkında
    bir kanaat ortaya koymak istemişlerse,
    hemen ifade etmek gerekir
    ki bu âyet-i kerime’de şerrinden
    söz edilen büyü değil, tam tersine “Düğümlere üfleyip tüküren”
    büyücü kadınlardır. Binâenaleyh bu kimseler, büyü ile
    büyücüyü birbirine karıştırmışlardır!
    Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere
    kendini vererek duygusal insanların psıkolojisini
    olumsuz yönde etkileyen kadınlar (veya erkekler)
    bulunmuştur.
    Genelde câhil topluluklar arasında
    faaliyet gösteren bu kimseler, iplik düğümlemek,
    bu
    düğümlere üflemek, muska ve tütsü yapmak, kurşun
    dökmek ve kehânetlerde bulunmak gibi bâtıl şeylerle
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 27 ~
    bir yandan geçinmeye
    çalışırken,
    bir kısım insanların
    iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
    Aslında
    bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine
    daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak
    küfürdür. Yani İslâm Dini’nden çıkmak için yeterli
    bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün
    en tehlıkelisidir.
    Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında
    ücret vermek, hem işlediği
    bu ağır günaha karşılık
    onu ödüllendirmek,
    hem zararlı bir faaliyete
    değer
    biçmiş olmak, hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek
    bakımından elbette ki bu yapılanların hepsi
    şerdir,
    kötüdür. Rabbimiz işte bütün
    bu kötülükleri
    işleyen kadınların şerrinden
    kendisine sığınmamızı
    istemiştir.
    Büyü, hiçbir reşit toplum içinde legal bir meslek niteliğini
    kazanamamış,
    vicdanlarda mahkûm olduğu
    için hep gizli yapılmış ve büyü yapanların
    da yaptıranların
    da sonu daima pişmanlık olmuştur. 16
    EHL-I SÜNNET ÂLIMLERININ ÇOĞUNLUĞUNA GÖRE SIHRIN
    GERÇEK OLUP İNSANLARA ETKI ETTIĞININ DELILLERI
    Sihir gerçek olmasaydı, Hârut ve Mârut adlı iki melek, insanlara
    büyü öğretmezdi,
    16 Ferit Aydın, a.g.e., s. 311 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 28 ~
    2- Allah Teâlâ şöyle buyrmuştur: “... ve düğümlere üfleyen
    büyücü kadınların şerrinden,..”17 Büyü/Sihir gerçek
    olmasaydı, Allah Teâlâ büyünün şerrinden kendisine sığınmayı
    emretmezdi,
    3- Büyü/Sihir gerçek olmasaydı, Yahudilerden Lebid
    b. el-E’sam Peygamberimize büyü yapamaz, büyü yapınca
    Peygamberimiz bundan etkilenmezdi,
    4- Ehl-i Sünnet, bir kimseye büyü yapıldığı zaman
    onu savmasının mümkün olmaması, büyünün gerçekten
    vuku bulduğunu delil olarak gösterir.18
    Bu delil diye sunulanların hiçbirinin ciddi bir delil olmadığını
    rahatlıkla söyleyebilirim.
    1. Maddede, Kur’an hiç böyle bir şey demediği halde, iki
    meleğin insanlara büyü öğrettiği iddia ve iftirası var. Delil
    olacak hiçbir yönü olmadığı gibi, âyette sihir öğretmenin küfür
    olduğu vurgulanırken, meleklerin günah işlemeleri, hem
    de küfre girmeleri gibi iftira atılıyor, Kur’an’da meleklere ait
    bildirilen hükümlere zıt düşülüyor. Kur’an’a zıt delil mi olurmuş?
    2. Bu kimseler âyetleri anlamama veya yanlış anlamaya
    mı şartlamışlar kendilerini? Âyette büyünün şerrinden değil,
    üfürükçünün şerrinden sığınmak emrediliyor. Sığınılması istenen
    büyü değil; büyücü, rukyeci adıyla üfürükçülük yapanlar.
    3. Maddeyi daha önce uzun uzun açıkladık. Peygamberimize
    büyü yapılmasının delil olacak hiçbir yönünün olmadığı
    izah edildi.
    17 113/Felak, 4
    18 Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 29 ~
    Ehl-i Sünnet, bir kimseye büyü yapıldığı zaman onu savmasının
    mümkün olmaması, büyünün gerçekten vuku bulduğunu
    delil olarak gösterir. Bu nasıl bir delildir, gelin biraz tahlil
    edelim: Size bir terörist kurşun sıksa, sizin onu savmanız
    mümkün değilse, bu bir büyüdür ve büyünün gerçek olduğuna
    delildir” denilse ne kadar gerçekçi olursa, bu delil diye
    sunulan ifade de o kadar gerçekçi olur. Birinin yaptığı zarar
    verecek bir şeyi kişinin savmasının mümkün olmaması, onun
    büyü olduğunu nasıl ispatlar?! Savmadığımız, savamadığımız
    nice musibetler, âfetler, hastalıklar var.
    Bu kadar basit gerekçeler, temelsiz dayanaklar büyünün
    etki etmediğinin karşıt görüşlüler tarafından da zımnen kabulü
    anlamına gelir, gelmelidir.
    Nitekim İbn-i Kayyim bu konuda şöyle demiştir:
    “Büyü sebebiyle insanın bedeninde hastalık ve ağırlık
    meydana gelmesi, akıllı hareket etmemesi, kadının istemediği
    kimseyi sevmesi veya sevdiği kimseden nefret
    etmesi gibi büyünün etkisiyle olan şeyler mevcuttur ve
    insanların geneli bunu bilmektedirler. Pek çok insan ise,
    büyüyü, başına gelmesinden dolayı bilmektedir.”19
    Sayılanların ancak büyü ile elde edilecek durumlar gibi
    izah edilmesi, cevaba bile gerek bırakmayan delil gücünü(!)
    gösteriyor. Pek çok insan, başına gelmesinden dolayı biliyormuş,
    başına gelenin büyü olduğunu nereden biliyorlarmış?
    Bizim başımıza gelmediği gibi, Kur’an’dan aldığımız te’minat
    ile gelmeyeceğine de inanıyoruz. Biz Kur’an’ın hükmüne iman
    ediyoruz her şeyden önce. O büyünün hileden, hayalden, göz
    yanılmasından ibâret bâtıl ve başarısız kalmaya mahkûm
    bir şey olduğunu söylüyorsa, Kur’an’a muhalif başka delil
    19 et-Tefsîru’l-Kayyim; s. 571; Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    AHMED KALKAN
    ~ 30 ~
    peşine koşmayız. Ve getirilecek delil diye sunulan hususların,
    Kur’an’ın kesin hükümleri karşısında cılız bir delil gücü bile
    sergilemediğini belirtiriz. Kadının istemediği kimseyi sevmesi
    konusunda, kocasını daha fazla istemiyorsa”dan tutun da,
    parlak sözlerin de büyü olarak kabul edildiğinden, onu sözle,
    vaadle kandıranların büyücü yerine konulmaları gerektiğine
    kadar çok şey söylenebilir. Bu örnekler, büyüyü ve büyünün
    etkisini ispat edecek delil niteliği hiç taşımıyor.
    İbn-i Kudâme de bu konuda şöyle demiştir: “İnsanlar
    arasında,”kocanın karısına yaklaşamaması/onunla
    cinsel ilişkiye girememesi” diye bilinen olay, erkeğin
    evlendiği zaman eşiyle birleşmeye ve düğümü çözmeye
    güç yetiremez. Kocanın, düğüm çözüldükten sonra eşiyle
    birleşmeye güç yetirmesi, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği
    mütevâtir bir olay haline gelmiştir. Büyücüler hakkında
    rivâyet olunan öyle haberler gelmiştir ki bunlarda
    yalan olduğunda ittifak etmek imkânsızdır.”20 Din adına o
    kadar hurafe üretilmiş, o kadar çok bid’at çıkarılmış, o kadar
    fazla israiliyat dine katılmış ve bunlara o kadar çok sayıda
    halk rağbet etmiş ki… Öyleyse bu hususları mütevâtir kabul
    edip bu kalabalığın gerçek olmayan bir hususta ittifak etmeleri
    imkânsızdır” mı diyeceğiz? Hakikatin ölçüsü ne zamandan
    beri çoğunluk oldu?
    İktidarsızlık ve bir kocanın eşine karşı psikolojik hastalık
    gereği görevini yapamaması, tıbben rahat çözülebilecek bir
    hastalık olarak kabul edilmek istenmeyip, erkekliğin bağlanması
    diye büyünün etkisiyle açıklanması, bir zandan ibarettir.
    Örnek gösterilen her iki âlim de, erkekliğin bağlanmasını
    onlarca büyü örneği içinde en önemli görüyorlar ve büyünün
    20 el-Muğnî; c. 8, s. 151; Rukyeci Adil Ramazanoğlu
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 31 ~
    en önemli sebebi sayabiliyorlar. Erkekliğin bağlanması haberlerinin,
    daha doğrusu böyle bir psikolojik rahatsızlığın
    büyücülerin yaptığı büyüye bağlanması ve büyünün etkisine
    bir delil olarak sunulmasının ilmî hiçbir tarafı yoktur. Zavallı
    büyüden yana olanlar, erkekliğin bağlanmasını büyünün
    etkisine en önemli örnek gösterirken, kadının benzer problemi
    olan vajinismusu hiç gündeme getirmemeleri, benzer
    problemin kadında olduğunun farkında olmayışlarıyla mı,
    buna yönelik bir uydurma büyü (pardon, büyü bozma) geliştiremedikleri
    için mi, bilinmez. Psikolojik hastalıkla büyüyü
    hangi aklî ve naklî bilgi ile ayırt edecekleri bilinmeyen halkın
    ayırt edip büyüyü bileceğini ve çok sayıda halkın görüşünün
    mütevâtir görüş olduğunu, bunun da büyünün etkisine delil
    olarak sunduğunu görüyoruz. Bu tür haberlere mütevâtir
    deyip yapışacağına, mütevâtir olduğu kesin olan Kur’an’ın
    sihri bir hayal görme, bir hile, bâtıl bir iş, başarılı olamayacak
    girişim” olarak hükmettiğine bakmış olsa, bu yanılgıya
    düşülmezdi. Kur’an’a yönelmiş ve onun hükmüne tam bir
    teslimiyetle teslim olup kabullenselerdi, bu iddialarından
    vazgeçerlerdi. Mütevâtir görüş diye, önemli bir kesiminin
    imanı sorgulanacak durumda olduğu câhiliye toplumunun
    sayıca çok olan görüşüne denilmez. Bu çoğunluğun görüşüne
    denilse denilse demokrasi denilir. Bu durum mütevâtir
    mi olurmuş? Haberi nakledenlerin yalan üzerinde kasten
    veya tesadüfen birleşmeleri tasavvur olunamayacak ölçüde
    bir kalabalığın tevâtürü ilmî anlamda tevâtür sayılırken, birinin
    attığı “bu büyüdür” yalanına bininin sahip çıktığı avamın
    çoğunluğunun görüşüne tevâtür denilemez. Kur’an, halkın
    çoğunluğunun görüşü hakkında şöyle der: “Yeryüzünde
    olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan
    şaşırtıp saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak
    zan ve tahminle yalan söylerler.”21
    21 6/En’âm, 116
    AHMED KALKAN
    ~ 32 ~
    Sihir, bedenleri ve kalpleri etkileyip hastalığa ve ölüme
    yol açan, karı ile kocanın arasını ayıran ve onların
    cinsel ilişki kurmalarına engel olan birtakım muska,
    okuyup üfleme ve düğümlerdir.
    Allah büyücüye büyü ile öldürme gücü vermemiştir.
    Bu, sünnetullaha aykırıdır. Dünya tarihinde hangi
    büyücü, savaş esnasında kralı, komutanı büyü
    ile öldürmüş, hangi suikastçı büyü ile kralı öldürüp
    koltuğuna oturmuştur? Kur’an, Sihirbaz ise nereye
    varırsa varsın, hiçbir yerde iflah olmaz (başarıya ulaşamaz).”
    22 diyorken, kime inanalım? Karı ile kocanın
    arasının ayrılması konusunu da daha önce izah ettik.
    Ve rukyeci yazar, kendi anlayışına uygun tanım yapmaktan
    da çekinmiyor. İyi de o tanımda kendi kalesine
    gol attığının farkında bile değil. Sihir, ki küfür
    ve büyük günah olduğunu kendisi de kabul ediyor;
    birtakım muska, okuyup üfleme ve düğümlerdir diyor.
    Kendi ifadesine göre, düğümlerin yanında; sihir,
    muska imiş, okuyup üfleme imiş. Yani rukyeci özelliğiyle
    kendilerinin yaptıkları imiş.
    KUR’ÂN-I KERIM’DE SIHIR KAVRAMI
    “Sihir” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 60
    yerde geçer; 2 âyette de “kâhin” kelimesi kullanılır.23 Kur’an,
    22 20/Tâhâ, 69
    23 Kur’an’da Sihir Kelimesinin Geçtiği Âyetler (60 yerde): 2/Bakara, 102; 5/Mâide, 110;
    6/En’âm, 7; 7/A’râf, 109, 112, 113, 116, 116, 120, 132; 10/Yûnus, 2, 76, 77, 77, 79, 80, 81;
    11/Hûd, 7; 15/Hıcr, 15; 17/İsrâ, 47, 101; 20/Tâhâ, 57, 58, 63, 63, 66, 69, 69, 70, 71, 73; 21/
    Enbiyâ, 3; 23/Mü’minûn, 89; 25/Furkan, 8; 26/Şuarâ, 34, 35, 37, 38, 40, 41, 46, 49, 153,
    185; 27/Neml, 13; 28/Kasas, 36, 48; 34/Sebe’, 43; 37/Saffât, 15; 38/Sâd, 4; 40/Mü’min, 24;
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 33 ~
    câhiliyye toplumu üyesi müşriklerin, hak olarak gönderildiklerini
    tebliğ ettiklerinde, bunları alışılmadık, duyulmadık
    şeyler olarak değerlendirerek, peygamberlere “büyülenmiş,
    kendisine sihir yapılmış, cinlenmiş, mecnun” gibi ifâdeler
    yakıştırdıklarını belirtir. Yine hakkın ifadesi olan vahye de
    “bu bir sihirdir/büyüdür” dediklerini ifade eder.24 Kur’an, bu
    ithamları kesin bir dille reddeder. Peygamberin bir kâhin,
    mecnun veya sihre uğramış biri, ya da büyücü/sihirbaz olmadığını
    belirtir.25 Peygamberlerin mûcize göstermesine karşı
    kâfirler buna sihir demişlerdir 26 Bunların yanında sihrin
    peygamberlerle ve vahiyle zerre kadar ilgisi olmayan, şeytanî
    bir pislik ve küfür olduğu vurgulanır.
    “Sihir” kelimesi, Kur’an’da “hile”,27, “kandırmak ve aldatmak”
    28 anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler fesatçı/
    bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir ve Allah’ın onların
    işini düzeltmeyeceği açıklanır.29 Kur’an, sihirbazların, nereye
    gitseler başarılı olamayacağını belirtir.30 Allah, sihri tesirsiz
    bırakacak, iptal edecektir.31 Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavunun sihirbazları
    arasındaki mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı
    ayrıntılarla birlikte açıklar.32 Bu mücâdelenin vurgulanması,
    her dönemde değişik biçimde ve farklı araçlarla Firavunların
    sihirbazlar/büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve
    karayı ak gösterenler, insanları çeşitli hilelerle kandıran ve
    oyalayanlar) ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını
    hatırlatır. Yine mü’minlere ders ve moral verilir;
    43/Zuhruf, 30, 49; 46/Ahkaf, 7; 51/Zâriyât, 39, 52; 52/Tûr, 15; 54/Kamer, 2, 34; 61/Saff, 6;
    74/Müddessir, 24.
    24 10/Yûnus, 2
    25 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
    26 5/Mâide, 110; 6/En’âm, 7; 10/Yûnus, 77; 27/Neml, 13, 28/Kasas, 48; 37/Sâffât, 14-15
    27 20/Tâhâ, 64, 69
    28 23/Mü’minûn, 89
    29 10/Yûnus, 81
    30 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
    31 10/Yûnus, 81
    32 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
    AHMED KALKAN
    ~ 34 ~
    kim olurlarsa olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah
    boşa çıkarıp iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar
    büyücüler başarısız olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar,
    kurtuluşa eremeyeceklerdir.
    BÜYÜNÜN NE OLUP OLMADIĞINI GELIN, KUR’AN’DAN
    ÖĞENELIM
    “Ve’ttebeû mâ tetlu’ş-şeyâtıynu alâ mulki Süleymân /
    Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların
    uydurup söylediklerine uydular.”
    Yahûdilerin tahrif ettikleri Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. Süleyman’ın
    âhir ömründe putlara taptığı, bu yüzden kâfir olduğu
    ileri sürülüyor. Bu görüşler, şeytanların uydurup söyledikleridir.
    Yahudiler de şeytanların uydurduğu bu sözlere uydular.
    Kendi atalarından olduğu halde, Süleyman aleyhisselâm’a
    “Kral Süleyman”, “Büyücü Süleyman” diyorlar; ama “Süleyman
    Peygamber” demiyorlar.
    Âyetteki “şeyâtîn” (şeytanlar) kelimesi, klasik tefsirlerde
    geleneksel anlamda şeytanlar şeklinde anlaşılmış; ancak M.
    Reşîd Rızâ, En’âm sûresinin 116. âyetine dayanarak buradaki
    şeytanları “birtakım kıssalar ve masallar anlatan insanlar
    veya vesvese veren cinler veya her iki cinsten varlıklar”33,
    Süleyman Ateş de “şeytan ruhlu kişiler” şeklinde yorumlamıştır34.
    Kur’an’da “insan ve cin şeytanları”ndan bahsedilir.35
    Âyette “Şeytanlar” kelimesinin, bu söylenenlerin hepsini
    kapsadığı da düşünülebilir.
    33 I, 397
    34 I, 203
    35 6/En’âm, 112
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 35 ~
    “Ve mâ kefera Süleymânu / Gerçek şu ki Süleyman kâfir
    olmadı”
    Yahudiler, Süleyman’ın (a.s.) bizim “başka kimseye verilmeyen
    mûcizeler” olarak kabul ettiğimiz olağanüstü yeteneklere
    büyü sayesinde sahip olduğunu kabul ederek onun
    peygamber değil, büyücü olduğuna inanıyorlardı. Kur’an’a
    göre büyücülük küfür olduğu için, Kur’an: “Süleyman, büyücü/
    sihirbaz değildir, kimseye de büyü öğretmemiştir. Kâfir
    değildi ki büyü yapsın ve büyü öğretsin’ diyor.
    “Ve lâkinne’ş-şeyâtıyne keferû yuallimûne’n-nâse’s-sihr
    / Fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı.”
    Sihir küfür olduğu gibi, sihri öğretmek de küfürdür. Sihir
    yapan kâfir olduğu gibi, insanlara sihri öğretenler de kâfir
    olur.
    “Ve mâ unzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût
    / Ve Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a hiçbir şey indirilmedi.”
    Âyet metninde geçen “mâ” nâfiyedir; aynen hemen öncesindeki
    ve hemen sonrasındaki mâ harflerinin nâfiye olduğu
    gibi. Siyak-sibak dediğimiz, cümlenin öncesi ve sonrası
    ile irtibat sağlayarak anlaşılmayan veya farklı anlaşılabilen
    ifadeleri önceki ve sonraki ibare ile anlamaya çalışmak gerekir.
    Önceki ve sonraki mâ nasıl nâfiye ise, buradaki mâ da
    nâfiyedir. Bu şekilde anlamı da Kur’an bütünlüğüne daha uygun
    düşer. “… Hârut’la Mârut’a hiçbir şey indirilmedi” Yani,
    Babil’deki iki meleğe, Allah herhangi bir şey vahyetmedi.
    AHMED KALKAN
    ~ 36 ~
    Hârût ve Mârût’a, sihirle veya başka bir alanla ilgili bir bilgi,
    bir emir ve hüküm indirilmemişti. Kur’an’da kendisine vahy
    indirilen melek, Cebrâil olarak açıklanır. Âyetin bu bölümüne
    bu anlam daha uygun gözükmektedir.
    “Mâ” nâfiye değil de mevsul kabul edilecek olsa da aslında
    değişen fazla bir şey olmaz, yeter ki anlamlar tahrif
    edilmesin. O zaman bu cümlenin meali şöyle olurdu: “Ve
    mâ unzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût /
    Ve Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı
    (Bu iki melek vasıtasıyla ortaya konulan
    yüce bilgileri kötüye kullanarak halka öğretiyorlardı).”
    Her iki durumda da âyetin anlamında meleklerin sihir
    öğretmesi diye bir şey yok. Âyetin bu bölümünde
    de ciddi bir yanlış yapılıyor, akîdeye zarar verecek,
    Kur’an bütünlüğüyle çelişen, melek inancına zarar
    veren bir yanlışlık… Çoğu mealler bu yanlışı yapıyor:
    “… Hârût’la Mârût’a indirilen (sihri) öğretiyorlardı.”
    Âyete bu şekilde meal veriyorlar. Âyette
    olmayan bir kelime ilave edip âyetin anlamını tahrif
    etmekten sakınmıyorlar. Bu, öyle bir ciddi yanlıştır
    ki, hem Arapça’ya ihânet, hem melek inancına ihânet,
    hem sihrin küfür ve haramlığını yok saymak
    şeklinde bir ihânet. Âyete baktığımızda, şeytanlar
    iki şeyi öğretiyorlar. Bir, sihir öğretiyorlar. Sonra
    “ve” edatı ile ikinci (başka) şey öğretiyorlar. O da
    Hârut ve Mârut’a indirilenleri öğretiyorlar. Hârut
    ve Mârut, insanlara sihir öğretmiyorlar. Bu anlam,
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 37 ~
    Arapçanın gramer kuralına ters, âyete ters, Kur’an
    bütünlüğüne ters, meleklerin böyle bir günahı işlemeyeceği
    inancına ters, büyünün Allah tarafından
    Kur’an gibi inzal olmadığı inancına terstir. Sihir,
    insanlara öğretsinler diye inzal edilmiş İlâhî bilgiler
    ve kutsal uygulamalar değildir. Ama, maalesef eski
    meşhur müfessirlerin bile önemli bir kısmı âyete böyle
    anlam verebilmiş, yeni tefsirciler ve mealciler de
    onların yanlış yolunu takip etmişler, etmeye de devam
    ediyorlar.
    Bu âyette Hârût ve Mârût hakkında ayrıntıya girilmediği,
    ayrıca Hârût ve Mârût’la ilgili senedi güvenilir hiçbir
    hadis bulunmadığı halde, tarih ve tefsir kitaplarında,
    özellikle “İsrâiliyat” denilen ve hadis literatürüne de giren
    yahudi kaynaklı rivayetlerde öyle masalımsı şeyler
    anlatılmıştır ki, bunlar sadece hurafe değil, İslâm inancıyla
    bağdaşmayacak çirkinliktedir.
    Allah tarafından Hârut ve Mârut aracılığıyla insanlara,
    büyü ve büyücülükle ilgili hiçbir şey indirilmemişti. Öyle ya
    Allah, hem büyücülüğü haram kılsın, hem de Babil’deki insanlara
    dinini ulaştırsın diye gönderilen vahiy melekleri aracılığı
    ile büyü öğretsin; bu olacak şey değildi. “Hârut ile Mârut’a
    indirilen” denilen ayetin bölümüne, parantez açıp “sihir” denilmesi
    nasıl mümkün olabilir? Sihir, gökten indirilme midir,
    Allah’tan gelme midir? Vahiy midir? Sihir öğretenler kâfir olduğuna
    göre, iki melek olan Hârut ve Mârut sihir öğreterek
    kâfir mi oldular? Melekler, hiç Allah’a isyan ederler mi?
    AHMED KALKAN
    ~ 38 ~
    Hârut ve Mârut’un Öğrettikleri Neydi? Büyünün bir hakikati
    olduğu ve tesir edebildiğini ileri süren rukyecilerin ve
    bazı şahısların delillerinden en önemlisi, bu âyettir, yani Bakara
    102. âyeti. Âyette geçen Hârut ve Mârut isimli iki meleğin
    öğrettiklerinin sihir olmadığı açıktır. Meleklere indirilen
    şey, bir sihir değil; fesatçı ve kötü kimselerin elinde, küfre vesile
    olabilecek bir hakikat, büyünün de dayandığı temel bir
    bilgidir. Ancak şeytanlar bunu sihir yapmak, küfre sebep olmak
    için öğretmişlerdir. Hâlbuki Bâbil’de kendilerine bu bilgi
    indirilen iki melek Hârut ve Mârut, “Biz bir fitneyiz, öğreteceğimiz
    şeyler fitneye müsâittir, sûiistimali küfürdür. Sakın sen
    bunu öğrenip kötü yolda kullanarak küfre girme” diye öğüt
    vermedikçe gelişi güzel kimseye öğretmezler; sûiistimalden,
    küfür ve sihirden men ederlerdi. Şeytanlar ise böyle yapmadılar,
    bunlarla herkese kötülük yapma yollarını gösterip sihir
    öğretiyorlardı.
    “İki melek üzerine indirilen şey” lafzıyla işaret edilen bu bilgi,
    insanların küfrüne sebep olan sihir ve sihirbazların çok
    yaygın olduğu Bâbil’de, bunların küfürlerine son vermek,
    halkı saptırmalarından korumak maksadıyla indirilmiştir.
    Bu maksatla, büyünün ne olduğu, hangi sebepler zincirinin
    düzenlenmesinden meydana geldiği, insanları Bâbil’deki sihirbaz
    kâfirlerin şerrinden korumak maksadıyla iki meleğe
    ilham edilmiştir. Onlar da bu bilgiyi, sihirbazların otoritesini
    kırıp küfre son vermek, tevhidi hâkim kılmak maksadıyla yukarıdaki
    ikazları yaparak insanlara öğretmişlerdir. Hârut ve
    Mârut, günümüze göre çok basit olan olayların bile bir büyü
    olarak görüldüğü Mezopotamya’da, diğer insanların kavrayamayacağı
    birtakım olayların kanunlarını açıklamışlar ve
    bunu öğrencilerine öğretirken kötüye kullanmamalarını söylemişlerdi.
    Fakat Bâbilliler ve Bâbil’deki esâretleri sırasında
    onlardan bazı garip olayların sırlarını öğrenen yahûdiler,
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 39 ~
    kısacası insan ve cin şeytanları bunlara birçok hurâfeleri katmışlar,
    bir yığın hayaller, vefk, tılsım vs. ortaya atarak bunları
    sihir yapmada kullanmışlardı.36
    Bâbil, Eski Mezopotamya’nın en büyük ve en ünlü şehridir.
    Bağdat’ın 88 km. güneyinde, Fırat’ın doğu kıyısındaki
    yedi tepe üzerinde kalıntıları bulunan ve 2000 seneden fazla
    tarih sahnesinde kaldığı bilinen ve tarihi boyunca Mezopotamya’nın
    astronomi, astroloji, kehanet ve sihir merkezidir.
    Şehir, içinde çeşitli medeniyetleri barındırmış olup bunların
    en önemlileri, kanunlarıyla ünlü hükümdar Hammurabi’nin
    yetiştiği Amurrular dönemiyle, Bâbil’e en parlak çağını
    yaşatan Keldânîler dönemindekilerdir. Bâbil’e dünyanın yedi
    hârikasından biri sayılan ünlü asma bahçeleriyle, Büyük İskender’in
    de içinde öldüğü muhteşem sarayı kazandıran
    Buhtunnasr da (II. Nebukadnezzar) bir Keldânî hükümdarıydı.
    Milâttan önce 598’de Kudüs’ü işgal eden Buhtunnasr, kral
    olarak görevlendirdiği Tsedekiya’nın Bâbil’e vergi ödemeyi
    reddetmesi üzerine şehri 586’da ikinci defa işgal ve tahrip
    etmiş; yahudilerin tamamını Bâbil’e götürmüş ve yahudi tarihine
    “Bâbil esareti” diye geçen bu olay kırk yedi yıl sürmüştür.
    Bâbil, ne zaman yapıldığı bilinmeyen, bugün harabesi
    bulunan, yaklaşık 85 metrekare genişliğinde bir plan üzerine
    oturtulan 75 m. yüksekliğindeki ünlü kulesiyle de şöhret bulmuştur.
    “Ve mâ yuallimani min ehadin hattâ yekuulâ innemâ
    nahnu fitnetun fe lâ tekfur / Hâlbuki bu iki melek, ‘Biz ancak
    imtihan vasıtasıyız (fitneyiz); sakın küfre sapma!’ demedikçe
    hiç kimseye bilgi vermezlerdi.”
    36 Fahreddin Râzi, a.g.e. 263-264; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, 1/206-2079; A.
    Osman Ateş, a.g.e. s. 234-235
    AHMED KALKAN
    ~ 40 ~
    Öte yandan âyetteki ilgili kelimenin mütevâtir olan okunuşu
    “melekeyn” (iki melek) şeklinde olmakla birlikte İbn Abbas,
    Hasan-ı Basrî, Ebü’l-Esved ve Dahhâk gibi bazı âlimler
    bu kelimeyi “melikeyn” (iki melik, iki kral) şeklinde okuyarak
    Hârût ve Mârût’u insan isimleri olarak kabul etmişlerdir. İbn
    Hazm ise bunların melek değil iki şeytan veya iki cin kabilesi
    olduğunu ileri sürmüştür. Buradaki “melekeyn” (iki melek)
    kelimesinin, “iki kudretli kişi” veya “iki ruhanî kişi” anlamında
    mecaz olduğunu ileri sürenler de vardır.37 Bize göre, bunların
    hiçbiri tercih edilen görüş değildir; Rabbimiz “iki melek”
    dediyse, iki melektir.
    Sözlükte fitne kelimesi “sınama, deneme, maddî ve mânevî
    sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme” şeklinde
    açıklanır. Kelime Kur’an-ı Kerîm’de daima kişinin inanç
    ve ahlâk bakımından denenip sınanmasını ifade edecek biçimde
    kullanılmıştır. Bu âyette de fitne kelimesi “insanların
    imanlarında ne kadar sebatkâr olduklarının sınanıp denenmesi,
    onların bu bakımdan imtihandan geçirilmesi” anlamında
    kullanılmıştır. İlgili melekler ise böyle bir imtihan aracı
    olarak gönderilmişlerdir.
    “Biz fitneyiz (fitne; altının içine karışmış madenlerden, altını
    ayırt etmek için yapılan işleme denir, dolayısıyla müslüman
    ile kâfiri ayırt etmek için bir fitne, bir imtihan vesilesi),
    aman ha küfre girme!” demedikçe bir şey öğretmezlerdi o iki
    melek.
    O iki meleğin öğrettikleri şeylerden bahsetmiyor,
    ama “biz imtihan vesilesiyiz; aman ha kâfir olma!”
    demedikçe bir şey öğretmediklerini söylüyor. Bakın,
    37 Reşîd Rızâ, I, 402
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 41 ~
    bu ayette iki meleğin, insanlara bir şartla bazı şeyler
    öğrettikleri ifade ediliyor; o şart da küfre girmemeleri.
    Bu açıklamaya rağmen, yukarıda sihir öğretmenin
    küfür olduğu vurgulanması da unutuluyor ve
    meleklerin sihir öğrettiği söylenebiliyor. Ve bu ifade,
    Kur’an’a dayandırılmaya, âyete böyle yanlış meal
    verilmeye çalışılıyor. Melekler neden karı ile kocanın
    arasını ayırmayı, fesat çıkarmayı, yuva bozup
    huzursuzluk oluşturmayı öğretsin ki… Ama öğrenenler
    onları öğreniyordu. Melekler sihir öğrettiler
    denilince, o zaman meleklerin kâfir oldukları vurgulanmış
    olur. Melekler kâfir olur mu? Öyle olursa vahiy
    meleği Cebrail’den de şüpheye düşmez mi insanlar?
    Küfre girebilecek bir varlığın Allah’tan getirdiği
    vahyin içeriğini değiştirmiş olamaz mı diye vahye ve
    meleklere kim ne kadar güven duyar? Hâlbuki onlar
    Allah’a isyan etmezler, edemezler ve ne emredildiyse
    onu yerine getirirler. Kur’an bu konuda çok net
    olarak şöyle diyor: “Ey iman edenler! Kendinizi ve
    ailelerinizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.
    Üzerinde oldukça sert (iri cüsseli), güçlü melekler
    vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona
    isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.”38
    Meleklerin, Allah’ın emrini yapmama gibi bir seçenekleri,
    Allah’a isyan gibi bir tercihleri, böyle bir
    iradeleri söz konusu değildir, iradeli varlık değillerdir.
    Yani öyle bir şey yapma ihtimalleri yoktur.
    38 66/Tahrîm, 6
    AHMED KALKAN
    ~ 42 ~
    Tabiri caizse bugünün anlayışı ile robot gibidirler.
    Ne ile programlandılarsa o programı yerine getirirler.
    Programın dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Allah
    ne öğretti ise odur onlara yeterli ve kâfi olan. İlmi de
    üretme durumları olmaz. Melekler böyle olduğu halde
    okuduğum nice meal ve tefsirde maalesef melekler
    sihir öğretmiş oluyor. Allah’ın demediğini Allah’a
    dedirtirmiş oluyorlar ve Kur’an’daki melek inancına
    tümüyle ters bir inanç ortaya koymuş oluyorlar.
    Allah böyle mi diyor? Allah’ın kitabında hâşâ bir
    çelişki yoktur. Bir tarafta ‘sihir öğrettikleri takdirde
    meleklerin de hâşâ kâfir olacağını’ söylesin ama
    başka ayette ‘Allah’a hiç isyan etmezler’ desin. Allah’ın
    kitabı böyle çelişkilerden ve melek adlı kulları
    böylesine küfre girme gibi özelliklerden masumdur.
    Ama İsrailiyatı kitaplarına almaktan çekinmeyen
    tefsircilerimiz meleklere sadece sihir öğrettirmekle
    yetinmemişler. Daha ne haltlar yedirmişler. Meleklere
    zina da ettirmişler, içki de içirmişler, puta da
    taptırmışlar. Kimler? Müfessirlerimiz. Bu büyük bir
    problemdir. Almanya’dan, Amerika’dan insanlar gelip
    İslâm dinini tahrif etmiyorlar, bizim insanımız
    meleklerin masumiyetini ve sihrin çirkinliği inancını
    tahrif ediyor. Bizim eski tefsirlerimiz bunu yapanlar,
    modernistler falan da değil. Rivayet tefsiri açısından
    en önem verilen tefsirlerimizde eleştirmeden
    bu İsrailiyat uydurmaları gerçekmiş gibi alınmış,
    hatta o melekleri puta bile taptırmışlar. Bunu yapan
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 43 ~
    âlimler, eğer Mu’tezile veya Şia mezhebine mensup
    olsalardı, bazıları nasıl hücum ederdi, ama ehl-i sünnete
    mensup oldukları için, istisnâ dışında eleştirenler
    bile çıkmamış.
    “Fe yeteallemûne minhumâ mâ yuferrikune bihî beyne’l
    mer’i ve zevcih / Onlardan, karı-kocanın arasını ayıracak
    şeyler öğreniyorlardı.” Yine bu cümleyede kimi mealciler,
    tefsirciler yanlış mana veriyorlar.
    Nice âlim, “Melekler karı-kocanın arasını ayıracak şeyler
    öğretiyorlardı” demişler. Tabii, melekler sihir öğretirlerse,
    onun bir uzantısı olarak karı-kocanın arasını açacak şeyler
    de öğretirler. Hâlbuki, dikkat edilmesi gereken husus; “Fe yeteallemûne
    minhumâ” deniliyor; “fe yuallimani” denilmiyor.
    Yani meleklerin ne öğrettiklerinden bahsedilmiyor, onların
    meleklerden ne öğrendiklerinden bahsediliyor. Art niyetli kişiler,
    öğretmenin öğrettiğini değil; kendi istediklerini öğrenir.
    Karı ile kocanın arasının ayrılmasını öğrenmişler meleklerden.
    Mümkün, bu öğrendikleri psikoloji bilimi idi. Psikolojinin
    ele aldığı konular ile kadın ve erkek psikolojisi öğrenilerek,
    bu psikolojik verileri kötüye kullanıp karı ile kocanın
    arasına açabilir isteyen kişi. Böylece Hârut ve Mârut’ adlı bu
    iki meleğin insanlara karı ile kocanın arasını ayıracak sihir
    öğretmedikleri, yahûdilerin Allah katından Hârut ve Mârut’a
    indirilen bu bilgileri kötüye kullanarak şeytanların/sihirbazların
    öğrettiği sihirlere karıştırarak kendilerinin ürettikleri
    anlaşılmaktadır.39 Yahûdilerin yaptıkları bu büyünün tesiri
    konusunda ise Cenâb-ı Hak aynı âyette şöyle buyurmuştur:
    “...Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler.”
    40
    39 Fahreddin Râzî, a.g.e. s. 1/371
    40 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 44 ~
    Karı ile kocanın arasını ayırmayı öğrendiler Babil’deki insanlar,
    meleklerden faydalı şeyler öğreneceklerine. Sözgelimi
    melekler sihrin büyünün bâtıl olduğunu göstermek için
    psikoloji ilmini öğrettiler bugünkü ifade ile. İnsanları telkin
    yoluyla nasıl ikna edersiniz, nasıl onların zihnini belirli
    noktalara yönlendirirsiniz, nasıl bazı şeylere inandırırsınız;
    bunu öğrettiler. Tabii bundan fesada meyilli insanlar karı ile
    kocanın arasını ayıracak şeyler çıkardılar, onu öğrendiler. Birazcık
    psikoloji bilgisi ile sizden herhangi biriniz bir kadın
    ile kocasının arasını ayırabilir misiniz, eğer istemiş olsanız?
    Mümkündür. İnsan psikolojisi, kadın nelerden etkilenir, erkek
    nelerden etkilenir, birbirlerinin aleyhine bir şeyler söyleseniz
    ve olayı büyütseniz mümkün ki hiçbir şey yokken bir
    kadın ile kocanın arasını ayırabilirsiniz. Belki cahil bir insan
    yapamaz, ama insan psikolojisini bilen bir kimse bunu yapabilir.
    İşte meleklerin öğrettiği kötü bir şey değil, ama insanlar
    böyle şeyler öğreniyor. Diyelim ki ben karete öğreniyorum,
    ustam bana spor özelliğiyle vücut sağlığı açısından karateyi
    öğrettiği halde, ben onu insanları dövmek için kullanıyorum.
    Hocamın kabahati var mı? İlmin kabahati var mı? Ben
    onu kötüye kullanıyorsam benim kabahatim var. Melekler
    karı-kocanın arasını ayırt edecek şey öğretmediler. İnsanlar
    bunları öğrendiler, ama Allah dilemeden karı-kocanın arasını
    ayıramazlar, hiçbir zarar veremezler.
    “Ve mâ hum bi-dârrîne bihî min âhadin illâ bi-iznillâh
    / Ne sihir öğreten şeytanlar ne başkaları hiçbir zaman Allah’ın
    izin vermediği, onaylamadığı bir durumda kimseye
    zarar veremezler.”
    Şeytanların öğrettikleri sihir olsun, diğer insanların meleklerden
    karı ile kocanın arasını ayırmanın usullerini kendileri
    çıkartarak öğrenmiş olsunlar, kimse Allah izin vermeden
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 45 ~
    kimseye zarar veremez. Sihir yoluyla da benzer başka yolla
    da kimse kimseye normal şekilde zarar veremez.
    Âyetin bu bölümünden sihir ve benzeri yollarla kimse bir
    başkasına zarar veremez anlamı çıkar. “Allah izin vermeden
    kimse zarar veremez” demek, Allah bazen bazı kimselere sihir
    yoluyla zarar vermelerine izin verir demek değildir. Allah,
    haram kıldığı, özellikle de küfür olarak ilan ettiği bir şeye izin
    vermediği için yasaklamıştır. Allah’ın izin verdiği şeyler haram
    ve küfür olan şeyler değildir. Sihre izin vermeyen Allah, sihrin
    zararına da izin vermez. Çünkü âyette net olarak bildirmiştir:
    Sihre Allah izin veriyor mu, bakalım: “Onlar atınca, Mûsâ dedi
    ki: ‘Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah, onu
    iptal edecek, geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk
    çıkaranların işini düzeltmez.”41 “Mûsâ şöyle dedi: “Size gerçek
    ulaştığında böyle mi söylersiniz? Bu sihir mi! Oysa sihirbazlar,
    büyücüler başarıya ulaşamaz.”42
    İnsanın başına gelen sıkıntılar, Allah’ın yasasının bir gereğidir.
    İnsan, Allah’ın yasasına aykırı hareket ettiği zaman,
    sıkıntıya düşer ve zarar görür. Hayır ve fayda da böyledir. Bu
    hususta yapılması gereken şey, ilâhî yasalara uygun hareket
    etmektir.
    “De ki, ‘Allah’ın dilediğinin dışında kendi nefsim için bir
    fayda ya da zarara gücüm yetmez. Eğer ben gaybı bilseydim,
    iyiliği arttırırdım. Bana kötülük de dokunmazdı. Ancak ben,
    iman eden bir kavim için uyarıcı ve müjdeciden başka bir şey
    değilim.’’43
    41 10/Yunus, 81
    42 10/Yunus, 77
    43 7/A’raf, 188
    AHMED KALKAN
    ~ 46 ~
    “De ki: Ben size bir zarar veya iyilik dokundurmaya güç yetiremem.”
    44
    Zarar veya fayda vermeye yalnızca O muktedirdir.
    “De ki, Ben, Allah’ın dilediğinden başka, kendim
    için bir zarar veya faydaya güç yetiremem.”45 Allah
    Rasûlü, bu durumda ise, bir cin mi, Allah’ın küfür
    kabul ettiği bir büyü sayesinde insanlara zarar verebilecek?
    Alt tarafı bir kâğıt parçası ve mürekkep boyasından
    meydana gelen bir muska mı zarar verecek?
    “Şayet Yüce Allah, bir zararı kaldırırsa, O’ndan başka onu
    geri getirecek kimse yoktur ve eğer bir hayrı kaldırırsa O her
    şeye kadirdir... O, kullarının üstünde kahirdir ve O hikmet sahibidir,
    haberdardır.”46
    “Ve yeteallemûne mâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum / Fakat
    onlar (Yahudiler, sihir öğrenenler ve meleklerden öğrendiklerini
    yanlış yerlere kullananlar) kendilerine zarar veren şeyleri,
    fayda vermeyeni (büyüyü) öğreniyorlardı.”
    Çıkarcı zihniyet, fayda ile zararı bile tam ayırt edemez.
    Hoşlandığı nice şey, kendisi için hayır değil, şer olabilir. Zaten
    şeytana dost olup ona itaat edince, o insanları hüsrana, zarar
    ve ziyana sürükleyecektir. Büyü ile uğraşan ya da büyü yaptıran
    kimse, başkasına zarar veremez, ama kendisine büyük
    çapta zarar verir. Büyünün zararı vardır, var olmasına; zarar,
    büyü yapanın kendisine.
    44 72/Cin, 21
    45 10/Yunus, 49
    46 6/En’âm, 17-18
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 47 ~
    “Ve lekad alimû lemen işterâhu mâ lehû fi’l-âhırati min
    halâk / Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten
    nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı.”
    Allah’ın kitabını veriyorlar, bırakıyorlar; onun karşılığında
    insanların ve şeytanların uydurduğunu alıyorlar. Dünyayı
    âhirete değişiyorlar. Âhiretlerini satıyorlar. Ne karşılığında,
    dünyada zarar görmeleri karşılığında. Hem dünyaları mahvoluyor,
    hem âhiretleri.
    “Ve lebi’se mâ şerav bihî enfusehum lev kânû ya’lemûn /
    “Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!”
    Kendilerini satıyorlar, izzetlerini, cennetlerini değişiyorlar
    bir büyüye. Allah’ın kitabını arkaya atıp onun yerine başka
    kitap edinmekle ne kötü şeyi satın aldıklarını bir bilselerdi.
    Bilen amel eder, bilen bildiğini uygular.
    “Velev ennehum âmenû ve’ttekav lemesûbetun min ındillâhi
    hayr, lev kânû ya’lemûn / Eğer onlar iman edip kendilerini kötülükten
    korusalardı şüphesiz Allah tarafından verilecek sevap
    daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi!”
    Ne kazandılar bu ticaretten? İnsanları kandırarak umut
    tacirliği yapmaktan, önüne gelen veya kendisine müracaat
    eden hemen herkese “sende büyü var!” deyip sapasağlam
    insanı hasta haline getirmeye, evhamlandırmaya ve sonunda
    rukye yapacağım diye para ile duâ satmaya, ibâdet olan
    duâyı para karşılığında yerine getirmeye çalıştılar. İyi de, bu
    kazandıkları para, kendi onurlarının karşılığında kazandıkları
    para. Onların zararını arttırdı. Âhirette de hiçbir nasipleri
    AHMED KALKAN
    ~ 48 ~
    olmadığını biliyorlardı. İmanlarını sattılar aslında. Eğer büyü
    yaparak küfrü tercih etmeselerdi ve iman edip takvâ sahibi
    olsalardı, o zaman bu büyü parasından, rukye ve üfürük parasından
    mahrum olurlardı, ama Allah tarafından verilecek
    sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi, yani uygulasalardı…
    Klasik âlimlerimizin çoğunun sihrin etki ettiğine dair genel
    kanaatleri vardır. Allah özellikle ona ve diğer âlimlerimize
    rahmetiyle muâmele etsin; Ebu Hanife gibi bazı âlimler
    sihrin etki etmediğini, büyünün bir hileden bir kandırmadan,
    bir aldatmadan ibaret olduğunu ifade ederler, ben de bu görüşteyim.
    Yazı tura atarak bir görüşe sahip olunmaz, hoşuma
    gitti diye de dinî bir görüş tercih edilmez. Hele bu kadar
    çoğunlukta olan âlimler bir tarafa tutularak “onlar hata etti”
    demek ciddi manada bir delillendirmeye ihtiyaç hissettirir.
    Ama, o âlimler Kur’an’ın hükümlerine tümüyle zıt görüş bildirmekten
    çekinmiyorlarsa, diğer mü’minlerin tercihi bellidir.
    “De ki: ‘Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?”47 diye
    sorar Allah. Sonra kendisi verir cevabını: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
    48 İnsan, en azından, bilmediğini bilmeli, haddini
    bilmeli. Allah’ın hükmüne ters görüş bildirmekten sakınmalı.
    “Bir mü’min erkek veya bir mü’min kadının, Allah ve rasulü
    bir emir ve hüküm verdiğinde artık işlerinde bundan başkasını
    seçme alternatif bir görüş hakları olamaz. Allah’ın ve resulünün
    emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır.”
    49 “Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin’ (demiştik).
    Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik.’ İnkârları yüzünden
    buzağı (tutkusu) kalplerine sindirildi. De ki: ‘İnanıyorsanız,
    47 2/Bakara, 140
    48 2/Bakara, 216
    49 33/Ahzâb, 36
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 49 ~
    inancınız size ne kötü şey emrediyor?”50 Doğru inancın doğru
    emirleri; bâtıl, yanlış inancın ise emirleri de bâtıldır, yanlıştır.
    “Aralarında hükmetmesi için, Allah’a ve elçisine çağrıldıkları
    zaman mü’min olanların sözü: ‘İşittik ve itaat ettik’ demeleridir.
    İşte felaha kavuşanlar bunlardır.”51 Mü’min, herhangi
    bir bahanenin arkasına yapışmaz, itaatsizliği tercih edip gerekçeler
    bulmaya çalışmaz; “duyduk ve uyduk” der. Kalabalık
    bir caddede bulunan kırmızı ışığa trafikte nasıl itaat ediliyor,
    edilmezse tehlikesinden çekiniliyor. Allah’ın, Kitabında belirlediği
    yasaklar “kırmızı ışıklardan çok daha önemlidir.” “Lâ
    tâate li-mahlûk fî ma’sıyeti’l-Hâlık / Hâlıka isyanda mahlûka
    itaat olmaz.”52 İtaat, ancak meşrû alanda gerekir.
    Ana delilimiz, temel kaynağımız Kur’an’dır, Kur’an
    olmalıdır. Maalesef âlimlerimizin ekseriyeti Kur’an
    merkezli oluşturmamışlar fikirlerini, görüşlerini,
    bakışlarını, fetvâlarını. Çoğunlukla ikinci üçüncü
    plana atmışlar Kur’an’ı; rivayetleri daha çok öne çıkarmışlar.
    Birinci sırada hadis rivayetleri ve onları
    açıklayan eski âlimlerin görüşleri vardır; ikinci veya
    üçüncü sırada birinci ve ikinci sıradaki kaynağa ters
    düşmemek şartıyla âyetler vardır. Ters düşerse, te’vil
    edilir, mensuh ilan edilir, parantez içine ilavelerde
    bulunulur. Nüzul sebebinden istifade edilecek taraf
    varsa o kısım alınır, İsrailiyat varsa, nasıl olsa
    rivayettir, o da gelsin denilir. Araya mezheplerin,
    imamların, âlimlerin, müfessirlerin ilaveleri veya
    yönlendirmeleri girer. Bu tavırlarla şöyle bir netice
    50 2/Bakara, 93
    51 24/Nur, 51
    52 Müslim, İtaat 39, h. No: 1840; Buhârî, Ahkâm 4
    AHMED KALKAN
    ~ 50 ~
    elde edilir: Sözgelimi sihir hakkında Kur’an bâtıl mı
    diyor, (âlimleri) “hak” der. Kur’an sihir hakkında hayal,
    aldatma, fesat, başarısız bir girişim mi der, âlimlerimizin
    çoğu “sihrin etkisi vardır, eşyanın yapısını
    değiştirir, kişiyi hatta öldürür.” demekten çekinmez.
    Allah, “şeytan sadece vesvese verir, insana hâkim
    olamaz, ona musallat olamaz” desin istediği kadar;
    rivayetlerden beslenen âlimlerimiz, “hayır! Şeytan
    insanlara musallat olur, insanın içine cin girer, onu
    ancak biz çıkarırız, rukyeciler çıkarır” demekte bir
    sakınca görmezler. Kur’an “âyetleri satmayın, insanların
    mallarını bâtıl yollarla yemeyin” desin, ücretle
    Kur’an okunulur, ücretle dua edilir, zaten câiz
    olmayan muska yazmak için bile hem de ne ücretler
    alınır. İşin bir de hem suçlu, hem güçlü rolü oynanması
    var: Onlara “Kur’an’ı niye mehcur bırakıyorsunuz,
    Kur’an’ı niye inkâr ediyorsunuz?” diye kimse
    itham etmiyor; “bu rivâyetler Kur’an’a arzedilmeli,
    Kur’an’a ters düşen söz Peygamber sözü değildir”
    diyen ve Kur’an’ı merkeze alan kimselere onlar “hadis
    inkârcısı!” diyebiliyorlar. Az sonra gündeme getireceğimiz
    Hârut ve Mârut konusunda Kur’an’la,
    İslâm inançlarıyla hiç bağdaşmayan israiliyat masallarını
    tefsirlerine alan âlimleri dillerinin ucuyla
    bile eleştirmezler, dine birçok hurâfe yükleyenlere en
    küçük tavır almazlar. Bu tavrı, İslâmî ve hatta insanî
    bulmak çok zordur. “Ancak onlar, işlerini kendi
    aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 51 ~
    grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.”53;
    “Dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden
    olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki
    (dini anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.”54
    Sihrin Kur’an’a göre ne olup olmadığını âyetler ışığında
    ele almaya çalışıyoruz. Sihrin çoğunlukla cinler
    vasıtası ile yapıldığı düşünülür. Muska yazılır,
    cinler kullanılır, cin bir insana saldıttırılır, musallat
    olur, bedenin içine koyarlar, cini çıkartmaya çalışırlar,
    cin çarpar bazılarını elektrik çarpar gibi, çarpık
    çurpuk olur insanlar vb. Sâra gibi hastalıklara sahip
    olunması, cinlerin etkisiyledir. Bir de karabasan gibi
    rahatsızlıklar, kâbus gibi tacizler vardır ve tabii ki
    cinlerin etkisiyledir, daha başka bir sürü esrarengiz
    olaylar… Görmüyoruz ama her taşın altından onlar
    çıkar. Hatta o kadar korkunç ve zararlı varlıklardır
    ki kendisine de zararları dokunabilir diye adını
    anamaz, bazıları “üç harfli” demeyi tercih eder. Bu
    insanlar Cin Sûresini okurken cin kelimelerini ne
    yapıyorlar, bilmiyorum. Tuhaftır, aynı insanlar, en
    azılı cin olan şeytanı şeytan diye dillendirirken, eûzü
    çekmekten sakınmayıp eûzü’deki şeytanın ismini
    zikrederken, niye çekinmiyorlar? Buna benzeyen
    daha nice acayip durumlarla karşı karşıyayız. Hani
    meşhur fıkralar hep Nasrettin Hoca’ya atfedilir ya,
    53 23/Mü’minûn, 53
    54 30/Rûm, 32
    AHMED KALKAN
    ~ 52 ~
    psikolojik rahatsızlıklar da hep cinlere atfedilir benzer
    şekilde. Peki, cinlerin bundan ne kadar haberleri
    vardır, bilmem. “Allah, onların hepsini bir araya
    topladığı gün, ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz
    insanlarla çok uğraştınız’ (der). Onların insanlar
    arasındaki dostları ise, ‘Ey rabbimiz! Biz birbirimizden
    yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna
    ulaştık’ derler. Allah buyurur ki: ‘Allah’ın dilediği
    hâriç olmak üzere, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir.’
    Şüphesiz Rabbin hikmet ve ilim sahibidir.”55
    HÂRUT VE MÂRUT’LA İLGILI TEFSIRLERDEKI İSRÂILAYAT
    ÖRNEKLERI
    Hz. Süleyman döneminde sihirle uğraşan şeytanlar ve
    şeytan karakterli büyücülerle ilgili olarak Bâbil’de imtihan
    için insanlara bazı bilgiler öğreten “Hârut ve Mârut adlı iki
    melek” hakkında çok çeşitli isrâiliyat kaynaklı hurâfeler, meleklerin
    şânına yakışmayacak, Kur’an’daki “melek” tanımına
    ters masalımsı rivâyetler, eski tefsirlerin çoğunda yer alır.
    Bazılarınca eleştirisi yapılmayan ve doğruluğu kesinmiş gibi
    rivâyet edilen bu söylentiler, tefsirlerimize giren isrâiliyatın
    seviyesi konusunda bilgilenmemiz açısından önemli örneklerden
    sayılabilir. Hârut ve Mârut hakkındaki bu rivâyetleri
    kısaca görelim:
    55 6/En’âm, 128
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 53 ~
    HÂRUT VE MÂRUT’UN KIM OLDUKLARIYLA İLGILI RIVÂYETLER
    Hârut ve Mârut, iki melektir. Bütün kıraat imamlarınca
    ilgili âyetteki56 kelime “melekeyn = iki melek”
    tarzında okunmuştur. Bunun başka bir şeye ihtimali
    yoktur. Konu, tevâtürle sâbittir. Buna rağmen
    şâz tarîkle gelen ve imamlarca asla ehemmiyet verilmeyen
    bir okuyuşa dayanarak bu hususta çeşitli
    görüşler ortaya atılmış ve Hârut ile Mârut’un kim
    oldukları açıklığa kavuşturulmak istenmiştir. Bu
    konudaki rivâyet ve yorumları tercih eden tefsirlere
    göre Hârut ve Mârut:
    İki melektir (Doğru olan görüş budur; Kur’an’da
    açıkça iki melek deniliyor);57
    Cebrâil ve Mîkâil’dir;58
    İnsanlardan iki kişidir;59
    İki hükümdardır;60
    İki şeytandır;61
    Cinlerden iki kabîledir;62
    “es-Sicill” ismindeki meleğin yardımcılarındandır;63
    İns ve cin şeytanlarıdır;64
    Dâvud ve Süleyman (a.s.)’dır. 65
    56 2/Bakara, 102
    57 Et-Taberî, I/452-453; et-Tabressî, I/175; İbn Kesîr, I/241
    58 Et-Taberî, I/452; et-Tabressî, I/174; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 11a; İbn Kesîr, I/239
    59 Et-Taberî, I/455; et-Tabressî, I/175; M. Tenzîl, I/42; İbn Kesîr, I/240
    60 Et-Taberî, I/455; et-Tabressî, I/175; M. Tenzîl, I/42; İbn Kesîr, I/240; İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l
    Kur’an, I/29
    61 et-Tabressî, I/175; Râgıp el-isfehanî, el-Müfredât, s. 542; İbn Hazm, El-Fasl, IV/33
    62 El-Cessas, Ahkâmu’l Kur’an, I/56, et-Tabressi, I/175; İbn Kesîr, I/240; İbn hzam, el-Fasl,
    IV/33
    63 İbn Ebî Hatim’den naklen İbn Kesir, I/123-124
    64 Et-Tabressi, I/175
    65 İbnu’l Arabî, Ahkâmu’l Kur’an, I/29; İbn Kesîr, I/240
    AHMED KALKAN
    ~ 54 ~
    YERYÜZÜNE İNDIRILEN İKI MELEĞIN MÂCERÂSI
    İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, Allah semâların
    kapılarını meleklerine açtı. Onlar yeryüzündeki insanların
    amellerine baktılar. İnsanların hata işlediklerini görünce: “Ya
    Rab, Senin (kudret) elinle yarattığın, meleklerine secde ettirdiğin,
    eşyanın isimlerini öğrettiğin Âdemoğulları hatalar
    içinde yüzüyorlar” dediler. Allah da: “Eğer siz onların yerinde
    olsaydınız, aynı şeyleri yapardınız” buyurdu. Melekler: “Ya
    Rab, Seni noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Âdemoğullarının
    yaptığını yapmak bize yaraşmaz” dediler. Râvî der ki; melekler,
    Allah tarafından yeryüzüne inecek olanları seçmekle
    emrolundular. Onlar da, Hârut ve Mârut’u seçtiler. Hârut ve
    Mârut yere indirildi. Allah; kendisine hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamaları, hırsızlık yapmamaları, zinâ etmemeleri, şarap
    içmemeleri, -Allah’ın meşrû gördüğü haller müstesnâ- hiçbir
    cana kıymamaları şartıyla yeryüzünde ne varsa onlara helâl
    kıldı. Râvî sözüne devamla der ki; melekler yeryüzünde yaşamalarına
    devam ederken, kendisine (dünya) güzelliğinin
    yarısı verilmiş olan Bîzuht isminde bir kadın gördüler. Dayanamayıp
    onunla zinâ etmek istediler.
    Bir varmış Bir Yokmuş, Hârut ve Mârut adında insanlara
    büyü öğreten, sonra her haltı yiyen iki melek
    varmış…
    Kadın, meleklerin teklifine yanaşmadı. Onlardan Allah’a
    şirk koşmalarını, şarap içmelerini, cana kıymalarını ve (gösterdiği)
    puta secde etmelerini şart koştu. Melekler kadının
    teklifine: “Biz Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız” diye cevap
    verdiler. Meleklerden biri diğerine, kadına varıp tekliflerini
    tekrarladı. Kadın yine reddetti. “şarap içerseniz olur” dedi.
    Melekler kadının sunduğu şarabı içtiler ve körkütük sarhoş
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 55 ~
    oldular. Bu esnâda yanlarına bir dilenci geldi ve kendilerinden
    bir şeyler istedi. Dilenciyi öldürdüler. Onlar bu iki büyük
    kötülüğü irtikâp edince, Allah gök kapılarını meleklere açtı.
    Arkadaşlarının bu hallerini görünce: “Yâ Rab! Seni her türlü
    noksan sıfatlardan tenzîh ederiz. Sen her şeyi en iyi bilensin”
    dediler. Râvî diyor ki; Allah, Dâvud oğlu Süleyman’a (a.s.),
    meleklerin dünya azâbı ile âhiret azâbından birini tercih etmelerini
    vahyetti. Melekler dünya azâbını tercih ettiler. Bunun
    üzerine Bâbil’de topuklarından tepesi aşağı asıldılar. 66
    Yahudiler peygamberlerine zina isnad ederek iftira
    atarlar;
    Tefsir âlimlerimiz de meleklere zina isnad ederek iftira
    atarlar.
    Tefsirci, Kur’an âyetlerini yok sayarsa, başkaları neler
    yapmaz?
    Es-Süddî’den rivâyete göre, benzer şekilde, kadınla beraber
    olmak isteyen meleklere, kadın: “Hangi sözle (duâ ile)
    semâya çıktığınızı ve hangisiyle indiğinizi bana söylemedikçe
    arzu ettiğiniz şeye yanaşmam” dedi. Onlar da semâya çıkış ve
    inişte okudukları duâları kadına bildirdiler. Kadın bunu öğrenir
    öğrenmez okudu ve semâya çıktı. Allah kendisine, semâdan
    inileceği zaman duâyı unutturdu. Böylece kadın çıktığı
    yerde kaldı. Neticede Allah onu bir yıldıza çevirdi. Abdullah
    bin Ömer o yıldızı her gördükçe lânet eder ve: “Hârut ve Mârut’u
    fitneye düşüren budur!” derdi. Hârut ile Mârut akşam
    olunca mûtad şekilde semâya çıkmak istediler, fakat muvaffak
    olamadılar. Mahvolduklarını anladılar. Allah kendilerini,
    dünya azâbı ile âhiret azâbından birini seçmeleri hususunda
    66 Taberî, I/456
    AHMED KALKAN
    ~ 56 ~
    serbest bıraktı. Dünya azâbını tercih ettiler. Bâbil’de asıldılar
    ve insanlara sihirle konuşmaya başladılar. 67
    Er-Rabî’den rivâyete göre, yine benzer şekilde anlatılan
    olayda bu iki meleğin şiddetle arzuladıkları bu kadın, “şarap
    içmek, adam öldürmek ve puta tapmaktan birini tercih edin”
    dedi. Melekler: “Bu üç tekliften hiç biri bize yakışmaz, ama
    yine de bunların en ehveni şarap içmektir” dediler. Kadın onlara
    şarap sundu. Şarap kendilerini iyice sarhoş edince, kadınla
    zinâ ettiler. Bu halleri devam ederken yanlarına bir kişi
    geldi ve durumu gördü. Bu adamı, gördüklerini sağda solda
    yayıp bizi rezil etmesin diye öldürdüler. Sarhoşluk halleri
    geçip ayıldıktan sonra, işledikleri günahı ve cürmü anladılar
    ve semâya çıkmak istediler, fakat buna muvaffak olamadılar.
    Allah tarafından bu arzularına mâni olundu. İş bu raddeye
    geldiği zaman, yeryüzünde bulunan bu iki melekle semâ ehli
    arasındaki perde açıldı. Melekler, Hârut ile Mârut’un içine
    düştükleri günah ve hayatı gözleriyle gördüler ve bundan
    dolayı hayret ve dehşete kapıldılar. Ve melekler bu vesîle ile
    şunu anladılar ki; kim Allah’tan ırak, O’nun murâkabe, müşâhede
    ve kontrolünden uzak kalırsa o kimse Allah’tan daha az
    korkar. Artık bundan böyle melekler, yeryüzünde yaşayanların
    tümüne (imanlı ve imansız oluş hallerine bakmadan)
    istiğfâr etmeye başladılar. Hârut ile Mârut yukarıda anlatılan
    hatalara düşünce, kendilerine taraf-ı İlâhî’den şöyle bir teklif
    geldi: “Dünya azâbını veya âhiret azâbını, bu ikisinden birini
    tercih edin!” Melekler: “Dünya azâbı fâni, âhiret azâbı bâkîdir”
    deyip dünya azâbını seçtiler. Bâbil ülkesinde bırakıldılar
    ve kendilerine orada azâb olunmaktadır. 68
    67 Taberî, I/457
    68 Taberî, I/457-458; İbn Kesîr, Tefsîr, el-Bidâye; el-Vâhıdî, Tefsir; el-Kirmânî, Lübâbü’t-Tefsir;
    Tefsîru Askerî; Ebul’l-Leys es-Semerkandî; et-Tabressî; et-Tıbyân vb.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 57 ~
    Bu konu, temel çerçevenin hemen aynı şekilde anlatıldığı
    hadis rivâyeti olarak da kaynaklara geçmiştir. Hadis rivâyetine
    göre, yukarıdaki rivâyetlerde anlatıldığı gibi Hârut ve Mârut,
    her üç büyük günahı da işlemişler, dünya azâbını tercih
    etmişlerdir. 69
    Melekleri zina ettiren masalcı âlimlerimiz onların
    Allah’a isyan edemeyeceklerini nasılsa unutmuşlar:
    “O melekler ki, Allah’ın kendilerine emrettiğine karşı
    gelmezler ve kendilerine emredileni yaparlar.”70
    İbn Cerîr’in, İbn Ömer’den nakline göre Nâfi’ şöyle anlatır:
    Ben Abdullah İbn Ömer ile yolculuk yaptım. Yolculuğumuz esnâsında
    gecenin sonuna doğru İbn Ömer bana: “Ey Nâfi’! Bak
    hele, ‘el-Hamrâ’ (Kırmızı yıldız, yani Çobanyıldızı) doğmuş
    mu?” dedi. Ben de “hayır, doğmamış” dedim. İbn Ömer bu soruyu
    iki veya üç kere tekrarladı. Sonra ben (zamanı gelip doğduğunda):
    “Şimdi doğdu!” dedim. İbn Ömer bunun üzerine:
    “Ona merhaba da, hoş safâ da yok!” dedi. Ben: “Sübhânellah,
    Allah’ın emrine boyun eğmiş, itaatli, söz dinler bir yıldızdır o!
    (ona bu tarzda kızmanın mânâsı ne?)” dedim. Bunun üzerine
    İbn Ömer: “Sana sadece Hz. Peygamber’den (s.a.s.) duyduğumu
    söylüyorum; Efendimiz bana şöyle buyurdu: “Melekler:
    ‘Ey Rabbimiz, bunca hata ve günahlarına karşılık, insanlara
    nasıl sabırlı davranıyorsun?’ dediler. Cenâb-ı Hak, kendilerine:
    ‘Ben onları sınadım, sizleri ise onların işlediği günah ve
    fitnelerden korudum’ buyurdu. Melekler: ‘Biz onların yerinde
    olsak yine Sana isyan etmezdik’ dediler. Bu iddiâya karşılık
    Allah: ‘İçinizden iki melek seçin!’ emrini verdi. Onlar da
    Hârut ve Mârut’u seçtiler.” 71
    69 Ahmed bin Hanbel, Müsned, hadis no: 6178; Taberî, II/433; İbn Kesîr, I/241-242
    70 66/Tahrîm, 6
    71 Taberî; İbn Kesîr; İbn Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an vb.
    AHMED KALKAN
    ~ 58 ~
    Hz. Ali’den rivâyet; Amr bin Saîd, Hz. Ali’nin şöyle söylediğini
    naklediyor: “Ez-Zühre” (Çobanyıldızı, Venüs) ismindeki
    yıldız, aslında İranlılardan güzel bir kadındı. Bu kadın vaktiyle,
    Hârut ve Mârut ismindeki iki meleğe dâvâcı olarak geldi.
    Melekler kadını görünce ondan murad almak istediler. Kadın
    onların teklifini, okudukları zaman göklere çıkmalarını temin
    eden şeyi öğretmeleri şartıyla “peki” dedi. Kadına öğrettiler.
    Kadın duâyı okudu, gökyüzüne yükseldi ve o anda (Allah
    tarafından) yıldıza çevriliverdi.72 Yine Hz. Ali’den el-Hâfız
    Ebû Bekr İbn Medûye’nin nakline göre, Hz. Ali şöyle demiştir:
    “Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah Zühre’ye (Çobanyıldızı
    da denilen Venüs gezegenine) lânet etsin! Çünkü Hârut
    ve Mârut isimli iki meleği fitneye düşüren odur.” 73
    Meleklerin zina ettiğine dair masallar uyduran tefsir
    âlimlerimiz, meleklerin erkeklik ve dişiliğinin olmadığını
    nasılsa unutmuşlar.
    HÂRUT VE MÂRUT NASIL BIR CEZÂYA ÇARPTIRILDILAR?
    Rivâyetlere göre, Hârut ve Mârut’a işledikleri üç büyük
    günahtan dolayı Allah tarafından verilen ceza konusunda da
    ihtilâflar vardır:
    • Kıyâmet kopuncaya kadar saçlarından asılma cezâsına
    çarptırıldılar;
    • Başları kanatlarının altına kıstırılmıştır;
    • İçi ateş dolu bir kuyuya atılmışlardır;
    72 Taberî; İbn Kesir
    73 Zâdu’l-Mesîr I/124; İbn Kesîr I/243
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 59 ~
    • Baş aşağı asılmışlardır ve devamlı olarak demir kırbaçlarla
    kırbaçlanmaktadırlar;
    • Ayaklarından uyluklarına kadar tartılmış vaziyettedirler;
    • Rivâyete göre bir zat kendilerinden sihir öğrenmek
    niyetiyle Hârut ve Mârut’a gitti. Onları ayaklarından asılmış
    vaziyette buldu. Gözleri kızarmış, derileri simsiyah olmuştu.
    Dilleri ile asılmış oldukları yerde bulunan su arasındaki
    mesâfe dört parmak kadardı. Onlar bu vaziyette “susuzluk”
    ile cezalandırılıyorlardı. Meleklerin bu durumu adamı ürpertti
    ve gayrı ihtiyârî “Lâ ilâhe illâllah” dedi. Melekler bunu
    işitince adama kim olduğunu sordular. O da, “İnsanlardan
    herhangi biri olduğunu” söyledi. Adama ikinci defa, “kimin
    ümmetinden olduğunu” sordular. O da: “Muhammed ümmetinden
    olduğunu haber verdi. Melekler: “Muhammed (s.a.s.)
    peygamber olarak gönderildi mi?” dediler. O da: “evet” dedi.
    Melekler: “Elhamdü lillâh” deyip sevinç ızhar ettiler. Yanlarına
    varan zat, sevinçlerinin nedenini sordu. Melekler: “O kıyâmet
    peygamberidir (âhir zaman nebîsidir). Artık işkencemizin
    bitmesi yakındır” dediler;74
    • Bâbil’de bir mağarada azâb içindedirler. 75
    OLAYIN GEÇTIĞI YER
    Allah Teâlâ, âyette76 bahsi geçen iki meleğin Bâbil denen bir
    memlekete indirildiğini beyan ediyor. Ama dünya coğrafyasında
    buranın yerini Kur’an bize bildirmiyor. Kur’an’ın bildirmediği
    şeylerin arkasına düşmenin çok zaman müslümanlara
    74 M. Tenzîl, I/43; el-Vâhıdî, Tefsir, varak 37a-b
    75 İbn Hazm, el-Fasl, IV/32; naklen Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, s. 151
    76 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 60 ~
    faydası yoktur. Buna rağmen bazı müfessirler bu gibi şeylere
    fazlaca düşkünlük göstermişlerdir. Bâbil’in yerini tâyin için
    öne sürülen yerler:
    • Irak;77
    • Kûfe;78
    • Hîre ile Bâbil arasında bir yer;79
    • Nusaybin;80
    • Dünbavend Bâbil’i;81
    • Demavend dağı;82
    • Garpta bir yer;83
    • Bir kasaba adı;84
    • Arzda bir yer adı;85
    • Arzda bir dağ.86
    Görüldüğü gibi, âlimlerimiz, meşhur tefsircilerimiz nelerle
    uğraşmış. Hakkında hiçbir nass olmayan ve bilinmesinde
    de bizim için hiçbir fayda olmayan bir konuda âlimlerimiz
    nasıl zanlarını bilgi gibi sunmuşlar.
    Zühre ile Hârut ve Mârut’a ait hadis diye uydurulanlar,
    o zamanlar kamera olsa idi yıllarca izlenen
    dizi film olurdu.
    77 Et-Tûsî, et-Tıbyân, I/374; el-Muharrar, I/varak 84a; Zâdü’l Mesîr, I/125; İbn Hazm, el-
    Fasl, IV/34
    78 et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175; el-Muharrar, I/varak 84a
    79 el-Muharrar, I/varak 84a
    80 et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175; el-Muharrar, I/varak 84a; Zâdü’l Mesîr, I/125
    81 Et-Taberî, I/459
    82 el-Muharrar, I/varak 84a; et-Tıbyân, I/374; et-Tabressî, I/175
    83 İbn Atıyye, el-Muharrar, I/varak 84a
    84 Et-Taberî, I/459
    85 Et-Taberî, I/459
    86 Zâdü’l Mesîr, I/125
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 61 ~
    RIVÂYETLERIN TAHLILI
    Bakara sûresinin 102. âyetinden başka, Kur’an’da
    hakkında hiçbir açıklama bulunmayan ve sahih yollarla
    Hz. Peygamber’e ulaşan bir hadis de mevcut
    olmayan bu Hârut ve Mârut meselesi, görüldüğü
    gibi özellikle meşhur tefsir kitaplarımızda bir hayli
    yer tutmuştur. Belki yüzde doksan oranında; tefsirle,
    siyerle, peygamberler tarihi ve megâzi ile uğraşan
    ve akaid sahasında eser veren müellifler rivâyetleri
    hiçbir tenkîde tâbi tutmadan kitaplarına almışlar.
    Haberleri, rivâyet veya dirâyet yönünden ve bazen
    de her ikisi bakımından tetkik edenler oldukça azdır.
    Haberlerden bazıları birçok yönleri ile masaldan
    farksız olduğu halde, nedense bunlara dikkati çekmemişlerdir.
    İsrâiliyattan olan bu haberlerin naklinde
    sayısız mahzurlar vardır. Birçok yönleri ile
    bunlar bâtıl ve lüzumsuzdur. Eğer bunlar İslâmî
    eserlere girmemiş olsaydı, üzerinde durmaya hiç de
    lüzum yoktu. Rivâyetler, tenkîd ve tahlile tâbi tutulmalıdır.
    Âyette geçen Bâbil’in neresi olduğunu tâyin için ortaya
    atılan görüşlerin sayısı on’a varmıştır. Belki bu türlü görüşler
    insanın içindeki merak ve tecessüsü tatmin için iyi şeyler
    olabilir. Ama bunların yeri, tefsire dair eserler olmamalıydı.
    Çünkü bunlar âyetten gâye olan irşâd ve öğütleri bir ölçüde
    gölgeliyor ve murâd-ı ilâhî bunlar arasında kaybolup gidiyor,
    âyetin mânâsını düşünmek yerine, mü’minler Bâbil’in
    neresi olduğu sorusu ile uğraşıyorlar. Neticede ortaya atılan
    AHMED KALKAN
    ~ 62 ~
    görüşlerden hangisinin doğru, hangisinin eğri olduğu yolunda
    gerçek bir fikre sahip olunamıyor. O zaman bu uğraşmalar
    tamamıyla lüzumsuz, faydasız oluyor, abesle iştigal sınıfına
    giriyor.
    Hârut ve Mârut’tan maksat kimlerdir? Bunun hakkında da
    bir hayli şeyler söylenmiştir. Yukarıda da temas edildiği gibi
    Hârut ve Mârut’tan maksat iki melektir. Ama bu isimler etrafında
    uydurulan şeylerin vebali tamamıyla uyduranlara âittir
    ve mü’minler bunlara asla îtibar etmemelidirler. İbn Hazm,
    bu iki isimden maksadın iki melek olduğuna şiddetle karşı
    çıkmıştır. Bâzı âyetlere istinad etmeye çalışarak görüşünü
    müdâfa eden müellife göre, bunlar olsa olsa iki şeytandır
    veya cinlerden iki kabîle adıdır.87 Hârut ve Mârut’un, Hz. Dâvud
    ve Hz. Süleyman olduğu bile öne sürülebilmiştir. Hârut
    ve Mârut’un kim olduklarını aydınlığa kavuşturmak için öne
    sürülenleri lüzumsuz ve gülünç bulan İbn Kesîr, bu konuya
    ait bazı haberleri tek tek inceler ve bunların itimada şâyân
    olmadıklarını ortaya koyar. 88
    Hârut ve Mârut ile ilgili hadis rivâyeti ve diğer rivâyetlere
    gelince: Ahmed bin Hanbel tarafından tahrîc edilen bu hadis
    rivâyeti, Abdürrezzak’ın tefsîrindeki rivâyetten anlaşıldığı
    gibi, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) âit değildir. Rivâyet, Abdullah
    bin Ömer vâsıtasıyla Kâ’bu’l-Ahbâr’dan alınmıştır. Yani bu
    haber doğrudan doğruya Kâ’b’ın sözüdür ve isrâiliyattır.89
    Farklı hadis rivâyetlerini kaydettikten sonra İbn Kesîr, şu
    hükme varır: “Hadis döndü dolaştı ve neticede yahûdilere âit
    kitaplardan ve Kâ’bu’l-Ahbar’ın nakli noktasında düğümlendi;
    bu haber isrâiliyattandandır.”90 Ebû Bekr İbn Merûye’nin
    87 İbn Hazm, el-Fasl, IV/32-33; Naklen A. Aydemir, s. 153
    88 İbn Kesîr, I/240-241
    89 İbn Kesîr, I/241-242
    90 İbn Kesîr, I/242-243
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 63 ~
    Hz. Ali’den rivâyet ettiği hadis rivâyeti için de İbnu’l-Cevzî:
    “Bunlar sıhhati sâbit olmayan şeylerdir” der. 91
    İbn Kesîr, bir kısmını örnek olarak gördüğümüz Hârut ve
    Mârut kıssasının varyasyonlarının tümünü bir arada şöyle
    değerlendirmektedir: “Bu Hârut ve Mârut kıssası, Mücâhid,
    Süddî, Hasan, Katâde, Ebu’l-Âliye, Zührî, Rebî’ bin Enes ve
    Mukatil bin Hayyân gibi tâbiûndan rivâyet edilmiştir. Ayrıca
    mütekaddim ve müteahhir müfessirlerin çoğunluğu da bu
    kıssayı az çok anlatmışlardır. Hâsıl-ı kelâm bu kıssanın tafsîlâtı
    benî İsrâil haberlerine dayanmaktadır. Üstelik Peygamberimiz’e
    kadar kesintisiz sahih senetli bir hadis de vârid olmuş
    değildir. Kur’an’da onlar hakkında anlatılanlar, kıssanın
    tafsilâtsız icmâli olup, biz ancak Kur’an’da anlatıldığı kadarına
    inanırız. Allah, gerçeği en iyi bilendir.” 92
    Hârut ve Mârut’a ait yukarıda örnekleri görülen söylentilerin
    aslı olmadığı halde, birçok İslâmî eserlerde, cezalarının
    üzerinde durulmuştur. Müellifler, bu türlü düzmeler melekler
    hakkında câiz midir, değil midir sorusuna cevap vermeden;
    bunu araştırmaya lüzum görmeden onların cezalarının
    şekli ile uğraşmışlardır. Kıssanın isrâiliyattan olduğu tesbit
    edildikten sonra artık, meleklerin uğradığı işkenceyi tâyine
    veya üzerinde durmaya hiç gerek yoktur!
    Kısaca ifade etmek gerekirse, Hârut ve Mârut’un Zühre ile
    ilgili ve hayal ürünü mâcerâlarını dile getiren tüm rivâyetler
    bâtıldır ve hepsi de akıl, mantık ve İslâmî ölçüler yönünden
    reddi gereken şeylerdir. İsrâiliyattan, hem de İslâm’a taban
    tabana zıt isrâiliyattan olan bu haberlerin hiç birine iltifat etmemek
    gerekir. Bu efsânelerin kitaplara geçmiş olması ne kadar
    acıdır. Hârut ve Mârut konusu hakkında rivâyet edilenler,
    91 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, I/124
    92 İbn Kesîr, Tefsir I/203
    AHMED KALKAN
    ~ 64 ~
    dikkatli muhaddislerin gözlerinden kaçmamıştır. Uydurma
    hadislere ait mecmualarda rivâyetler tahlil edilmiş ve bunların
    Hz. Peygamber veya sahâbeye ait oluşu reddedilmiştir. 93
    İmam Kurtubî, bu rivâyetler hakkında şöyle der: Melekleri,
    her türlü günahlardan berî gösteren inanca ve onların
    ismetine/günahsızlığına dair Kur’an’ın haberlerine aykırıdır.
    Melekler hakkında Kur’an; “Allah’ın kendilerine buyurduğuna
    karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.”94;
    “Bilâkis melekler, ikrâma mazhar olmuş kullardır.”95; “Onlar bıkıp
    usanmaksızın gece ve gündüz tesbih ederler.”96 buyurmaktadır.
    Kadının Zühre (Venüs) gezegenine dönüşmesi olayına gelince:
    Allah Teâlâ yıldızları ve gezegenleri, gökleri yarattığı
    zaman vücûda getirdi. Nitekim bir haberde: “gökyüzü yaratıldığında
    yıldız ve gezegenlerin de yaratıldığı” bildirilmiştir.
    Bu da Hak Teâlâ’nın şu kavlinin mânâsı içindedir: “Her biri
    belli bir yörüngede yüzmeye devam ederler.”97 Bununla da
    sâbit olmuştur ki, Zühre (Venüs) ve Süheyl (güneydeki parlak
    yıldız), Âdem’in (a.s.) yaratılmasından önce de var idiler.98
    Rivâyetler içinde geçen ve meleklerin dünya azâbı ile âhiret
    azâbından birini tercih etmede serbest bırakıldıklarını
    ifade eden kısım da sakattır. Bu konuda evlâ olan meleklerin
    azâb ile tevbe arasında özgür kılınmalarıdır. Zira Allah bir
    ömür boyu kendisine şirk koşanları bile azâb ile tevbe arasında
    serbest bırakmıştır. Rahmeti bu kadar geniş olan Yüce
    Yaratıcı, nasıl olur da, bu hususta Hârut ve Mârut’a karşı cimri
    davranır?
    93 Bu konudaki örnekler için bkz. A. Aydemir, s. 157
    94 66/Tahrim, 6
    95 21/Enbiyâ, 26
    96 21/Enbiyâ, 20
    97 36/Yâsin, 40
    98 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an I/52
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 65 ~
    Allah, Hârut ve Mârut’a “eğer Âdemoğullarını imtihan için
    vesîle yaptığım şeyleri size tatbik etseydim, siz de tıpkı onlar
    gibi Bana âsî olurdunuz” buyurunca melekler: “Hayır ya Rab!
    Sen dediğini bize yapsan, biz Sana asla âsî olmayız” dediler.
    Bu cümle Allah’ı tekzibdir, O’nu cehâletle suçlamadır ve açık
    küfürlerdendir.
    Kıssacıların; Hârut ve Mârut azâb içinde olmalarına rağmen
    (hâlen insanlara) sihir öğretmektedirler, Cenâb-ı Hakk’a
    yalvarmaktadırlar ve ceza çekmektedirler” rivâyet ve iddiaları
    da akıl mantık açısından tuhaf ve tutarsızdır. Hem ceza
    çekerken tevbe ediyorlar, hem de küfür olduğu halde sihir
    öğretmeye devam ediyorlar!
    Kıssaya ait rivâyetlerde Zühre’nin fâcire bir kadın
    olduğu ve Hârut ile Mârut’u fitneye düşürdüğü
    ifade ediliyor. Arkadan da semâlara yükseltiliyor.
    Ahlâksız bir kadın nasıl olur da semâlara yükseltilir?
    Diyelim ki Zühre göklere çıktı. Nasıl parlak
    bir yıldız olabilir? (Şimdiki modern zihniyet de,
    bazı ahlâksız kadınları meleğe benzettiği yetmiyor
    gibi, içlerinden şarkı söyleyebilenlere veya dizilerde,
    filmlerde rol yapabilenlere de “yıldız” diyor, onları
    göklere çıkarıyor ya…) Cezâ neticesi kadının yıldıza
    tebdîl edildiği ifade ediliyor. Günahkâr olan bu
    kadının parlak değil de; simsiyah olması gerekmez
    miydi? Zühre (Venüs) adıyla anılan yıldız, göklerin
    yaratıldığı günden beri semâda cevelân eden, hiçbir
    şeyden haberi olmayan, günah veya sevapla uzaktan
    yakından en ufak bir ilgisi ve irtibatı bulunmayan
    AHMED KALKAN
    ~ 66 ~
    bir gök cismidir. Kendi adına düzülen bu tür yalanlardan
    onun asla haberi bile yoktur!99
    Büyük müfessirlerimizden ve derin âlimlerimizden niceleri,
    gaybı taşlamanın dayanılmaz hafifliğini göstermiş. Tabii,
    her konuda nasıl ihtilaf edileceğini maalesef çok mâhirane
    şekilde göstermişler. Allah’ın apaçık hükmüne rağmen, o
    hükme zıt görüşler savunabilmişler Bazı tefsircilerimiz içinden,
    Hârut ve Mârut iki melektir diyen çıkmış Kuran’daki ifadeye
    uygun anlamlar yükleyenler olmuş. Allah; iki melektir
    diyor. Bu iki melek kim? Bazı tefsircilerimiz bunların adlarını
    koymuş; Cebrail ve Mikail diye. İnsanlardan iki kişidir
    diyenler, iki hükümdar, iki şeytan, cinlerden iki kabile, Siccin
    isminde meleğin yardımcıları, ins ve cin şeytanları, Davud ve
    Süleyman. Daha fazla diyecekler ama bu kadar ihtilaf yeterli
    demişler sağ olsunlar. Kur’an “iki melek” desin istediği kadar;
    müfessirlerimizin kimi “hayır o iki melek değildi, iki melikti”
    diyenler çıkmış bir hayli, tekrar edeyim o iki meleğe zina da
    ettirmişler, içki de içirmişler, putlara da taptırmışlar ve böyle
    insan gibi yaşasalarmış melekler bunları yaparlarmış.
    İnsanoğlunu kınamış melekler ne kadar fesat çıkartıyor
    diye. ‘İçinizden iki meleği seçin yeryüzüne insan gibi göndereyim
    bakalım onlar ne yapacaklar’ demiş Allah ve o iki
    melek de her türlü haltı yemiş. Dolayısıyla melekler bile yeryüzüne
    gelseler her türlü günahı işleyeceklerine göre; sanki
    denilmek isteniyor ki; insan olarak bizim o kadar günah işlememiz
    gayet normal… Yani Allah’ın kitabı, melekleri böylesine
    aşağılayacak İsrailiyata, böyle masallar uydurup âyet
    açıklaması diye sunulacak bir kitap olmaması gerekiyor. Yine
    melekler meallerin birçoğunda hep sihir öğreten konumuna
    düşmüşler. Biz melekleri meallerin yanlış şekilde izah ettiği
    99 A. Aydemir, a.g.e. s. 136-161; karş. Yusuf Özbek, İslâm Açısından Sihir, s. 101-131 100
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 67 ~
    bu tür küfürden ve böylesi büyük günahlardan tenzih ederiz.
    Onlar Allah’a tümüyle ibâdet eden, isyan etmeyen varlıklardır.
    Biz meleklere bu şekilde iman ederiz. Yanılanlar melekler
    değil, onlar hakkında uydurma ifadeler kullanan maalesef
    tefsircilerimiz ve mealcilerimizdir. Meal ve tefsirlerdeki sihir
    öğretme ifadesi Allah’a ve meleklere iftira sayılabilecek bir
    çirkinliktir.
    KUR’AN’DA SIHIR KELIMESININ GEÇTIĞI DIĞER ÂYETLER
    “Allah o zaman şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsa! (...) Hani
    İsrâiloğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine
    apaçık deliller (mûcizeler) getirdiğin zaman, içlerinden inkâr
    edenler, ‘bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir’ demişlerdi.”
    100
    “Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir Kitap indirseydik de
    onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: ‘Bu,
    apaçık büyüden başka bir şey değildir’ derlerdi.”101
    “Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili
    bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz?
    Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere toplayıcı
    (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana
    getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz
    olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:)
    ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi. (Sihirbazlar,)
    ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın,
    yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi.
    Onlar atınca İnsanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular
    ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı
    100 5/Mâide, 110
    101 6/En’âm, 7
    AHMED KALKAN
    ~ 68 ~
    at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını
    yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların
    yapmakta oldukları yok olup gitti. (Firavun ve kavmi) orada
    yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye
    kapandılar. ‘Mûsâ ve Hârun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine
    inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden
    O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır) kıptî olan
    halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama
    yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi
    ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi
    asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen sadece,
    Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden
    intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi
    müslüman olarak öldür’ dediler.”102
    “Ve dediler ki: ‘Sen bizi büyülemek için her ne mûcize getirirsen,
    biz asla sana inanacak değiliz.”103
    “Firavun dedi ki: ‘Bilgili bütün sihirbazları bana getirin!
    Sihirbazlar gelince Mûsâ onlara: ‘Atacağınızı atın’ dedi. Onlar
    (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: ‘Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah
    onu iptal edecek, boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah fesatçıların/
    bozguncuların işini düzeltmez. Suçluların hoşuna gitmese de
    Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.”104
    “İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve iman edenlere,
    Rableri katında onlar için yüksek bir doğruluk makamı olduğunu
    müjdele’ diye vahyetmemiz, İnsanlar için şaşılacak bir
    şey mi oldu ki, o kâfirler: ‘Bu elbette apaçık bir sihirbazdır’ dediler.”
    105
    102 7/A’râf, 109-126
    103 7/A’râf, 132
    104 10/Yûnus, 79-82
    105 10/Yûnus, 2
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 69 ~
    “Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık
    bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için
    (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar
    iflâh olmazlar’ dedi.”106
    “...(Rasûlüm!) ‘ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz’
    desen, kâfir olanlar derhal ‘bu, açık bir büyüden başka bir şey
    değildir’ derler.”107
    “Öncekilerin başına gelenlerden ders almaları gerekirken
    onlar hâlâ buna (Kur’an’a) inanmıyorlar. Onlara gökten bir
    kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine ‘gözlerimiz boyandı,
    daha doğrusu bize büyü yapılmıştır’ derler.”108
    “Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi
    aralarında fısıldaşırlarken de o zâlimlerin, ‘Siz, sihirlenmiş
    bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!’ dediklerini çok iyi biliriz.”
    109
    “(Firavun’un sihirbazları) şöyle dediler: ‘Bu ikisi (Mûsâ ve
    Hârun), muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak
    ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar
    sadece. Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde
    gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki:
    ‘Ey Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’
    dedi. Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine
    gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde
    bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek olan, kesinlikle
    sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun.
    Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/büyücü ise,
    106 10/Yûnus, 76-77
    107 11/Hûd, 7
    108 15/Hıcr, 13-15
    109 17/İsrâ, 47
    AHMED KALKAN
    ~ 70 ~
    nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz. Bunun üzerine sihirbazlar
    secdeye kapandılar; ‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman
    ettik’ dediler.”110
    “...(O müşrik) zâlimler (mü’minlere:) ‘Siz, ancak büyüye tutulmuş
    bir adama uymaktasınız!’ dediler.”111
    “Dediler ki: ‘Sen, olsa olsa iyice sihirlenmiş birisin!”112
    “(Firavun ve adamları Hz. Mûsâ’ya, azâbı görünce) Dediler
    ki: ‘Ey sihir ustası! Sana verdiği ahid uyarınca bizim için Rabbine
    duâ et; çünkü biz, doğru yola gireceğiz.”113
    “İşte böylece, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber
    geldiğinde hemen: ‘O, bir büyücüdür veya delidir’ dediler.”114
    “O gün cehennem ateşine itilip atılırlar da, ‘işte yalanlayıp
    durduğunuz ateş budur’ denilir. Bir sihir midir bu, yoksa görmüyor
    musunuz?”115
    “(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, Rabbinin nimetiyle sen ne
    bir kâhinsin, ne de cinlenmiş bir deli.”116
    “Onlar bir mûcize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: ‘eskiden
    beri devam edegelen bir büyüdür’ derler.”117
    110 20/Tâhâ, 63-70
    111 25/Furkan, 8
    112 26/Şuarâ, 153
    113 43/Zuhruf, 49
    114 51/Zâriyât, 52
    115 52/Tûr, 13-15
    116 52/Tûr, 29
    117 54/Kamer, 2
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 71 ~
    “(Rasûl’üm,) Sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun (cinlenmiş
    veya deli) değilsin.”118
    “De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın
    şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden, hased ettiği
    zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.”
    119
    HADIS-I ŞERIFLERDE SIHIR KAVRAMI
    “İçki bağımlısı, sihre inanan ve akrabalarıyla alâkasını
    (sıla-i rahmi) kesen cennete giremeyecektir.”
    (Hadisin bazı rivâyetlerinde “mü’minun bi-sihrin,
    -sihre inanan-” geçmesine karşılık, bazılarında “musaddıkun
    bi’s-sihr -sihri tasdik eden-” şeklinde geçmektedir.)
    120
    “Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır.
    Sihir yapan ise şirk koşmuştur. Üzerine bir şey
    takan kimse, (taktığı şeye) güvenmiş olur.”121
    “(Şu) Helâk edici yedi şeyden sakının.” Dediler ki:
    ‘Bunlar nelerdir, ey Allah’ın Rasûlü? Buyurdular ki:
    “Allah’a şirk/ortak koşmak, sihir yapmak, Allah’ın
    haram kıldığı canı haksız yere öldürmek, yetim malı
    118 68/Kalem, 2
    119 113/Felak, 1-5
    120 Ahmed bin Hanbel, 4/399; Ebû Ya’lâ, el-Müsned hds no: 3386; İbn Hibbân, Sahîh
    7/366, 648; Hâkim, Müstedrek 4/146
    121 Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
    AHMED KALKAN
    ~ 72 ~
    yemek, fâiz malı yemek, savaşta düşmandan kaçmak,
    kendini savunmaktan âciz nâmuslu kadınlara
    zinâ iftirâsında bulunmak.”122
    İki yahûdiden birisi, diğerine ‘beraberce gidip şu peygamber’e
    soru soralım’ dedi. Arkadaşı, ‘ona peygamber deme!
    Sonra senin ona peygamber dediğini duyarsa (sevincinden)
    dört gözlü olur’ dedi. Sonra Nebî’ye (s.a.s.) geldiler ve ona:
    “Mûsâ’ya apaçık dokuz âyet verdik” 123 âyet-i kerimesini sordular.
    Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’a
    hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın, zinâ etmeyin, Allah’ın haram
    kıldığı bir canı haksız yere öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, sihir
    yapmayın, bir suçsuzu öldürmesi için devlet adamına götürmeyin,
    fâiz yemeyin, iffetli bir kadına zinâ suçu isnâd etmeyin,
    savaştan kaçmayın ve siz yahûdilere mahsus olmak üzere Cumartesi
    gününe tecâvüz etmeyin.” Bunun üzerine o iki yahûdi,
    Hz. Peygamber’in iki elini ve iki ayağını öptüler. ‘Senin peygamber
    olduğuna şehâdet ederiz’ dediler. Hz. Peygamber, “o
    halde müslüman olmaktan sizi engelleyen nedir?” buyurunca
    dediler ki: ‘Dâvud (a.s.), zürriyetinden bir peygamberin devamlı
    olarak bulunması için duâ etmiştir. Şâyet müslüman
    olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.124
    “Dâvud Peygamber’in gecede bir saati vardı ki, bu saatte
    âilesini uyandırarak şöyle derdi: ‘Ey Dâvud âilesi, kalkın ve namaz
    kılın. Zira bu saat öyle bir saattir ki, sâhir (sihir ve büyüyle
    uğraşan) veya vergi toplayandan başkasının duâsına karşılık
    verilir.”125
    122 Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10,
    1; Nesâî, Vesâyâ 11
    123 17/İsrâ, 101
    124 Tirmizî, İsti’zân 33, Tefsîr Benî İsrâil 18, 16; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 18; İbn Mâce, Edeb
    16/2
    125 Ahmed bin Hanbel, 4/22, 218
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 73 ~
    “(Belîğ olan) sözlerden bir kısmı, muhakkak sihirdir.”126
    “Baykuşlarda (uğursuzluk diye) bir şey yoktur. Yorum yapmanın
    en doğrusu, hayra yormadır. Göz değmesi de bir gerçektir.”
    127
    “Uğursuzluğa yorma yoktur. Dürüst yorum, güzel söz hoşuma
    gider.”128
    “Fal açan ve kendisi için fal açtıran ve kehânette bulunan ve
    kendisi için kehânette bulunulan ile sihir yapan ve kendisi için
    sihir yaptıran kişi Bizden değildir.”129
    KUR’AN SIHIR İÇIN HAK/GERÇEK MI DER, Y OKSA BÂTIL MI?
    Nice akaid kitapları sihir haktır, diyebiliyor; nice
    âlim de yine sihrin hak olduğunu vurguluyor. Bu
    âlimler yanılabilir mi? Yanılabilir. Peki, hiç yanılmayan
    Kur’an ne diyor? “Sihir” kelimesi, Kur’an’da
    “hile”130, “kandırmak ve aldatmak”131, uydurma132, hayal133
    anlamlarında kullanılır. Sihirbazlar/büyücüler
    fesatçı/bozguncu (müfsid) olarak değerlendirilir
    126 Buhârî, Tıbb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    127 Tirmizî, Tıbb, hadis no: 2062; İbn Mâce, Tıbb, hadis no: 3506-3509; Ebû Dâvud, Tıb,
    c. 2, s. 336
    128 Buhârî, Tıbb 44; Müslim, Selâm 111, 112; Ebû Dâvud, Tıbb, c. 2, s. 343; Tirmizî, Siyer,
    hadis no: 1615; İbn Mâce, c. 2, s. 365-366
    129 Bezzâr, Müsned; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat
    130 20/Tâhâ, 64, 69
    131 23/Mü’minûn, 89
    132 7/A’râf, 117
    133 20/Tâhâ, 66
    AHMED KALKAN
    ~ 74 ~
    ve Allah’ın onların işini düzeltmeyeceği açıklanır.134
    Kur’an, sihirbazların, nereye gitseler başarılı olamayacağını
    belirtir.135 Allah, sihri tesirsiz bırakacak,
    iptal edecektir.136 Kur’an net olarak sihre bâtıl, sihri
    iptal eden mûcizeye de hak demektedir.137 Kur’an’ın
    hükümlerini mi kabul edeceğiz, yoksa bazı âlimlere
    atfedilen Kur’an’a taban tabana zıt görüşleri, rivayetleri
    mi?
    “(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya)
    atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz
    atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları
    korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de
    Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların
    uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece hak ortaya
    çıktı ve onların yapmakta oldukları bâtıl (yok) olup gitti.138
    “Katımızdan onlara hak (mûcize) gelince: ‘Bu elbette apaçık
    bir sihirdir’ dediler. Mûsâ: ‘Size hak geldiğinde onun için
    (hep böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir? Hâlbuki sihirbazlar
    iflâh olmaz, kurtuşa ermezler’ dedi.” 139
    Öyle ise hilenizi (keyd) kurun; sonra sıra halinde gelin!
    Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır. Dediler ki: ‘Ey
    Mûsâ! Ya sen at veya önce atan biz olalım.’ ‘Hayır, siz atın’ dedi.
    Bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine
    gerçekten koşuyor gibi hayal oluyor, görünüyor. Mûsâ,
    134 10/Yûnus, 81
    135 20/Tâhâ, 69; 10/Yûnus, 77
    136 10/Yûnus, 81
    137 7/A’râf, 118
    138 7/A’râf, 116-118
    139 10/Yûnus, 76-77
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 75 ~
    birden içinde bir korku duydu. ‘Korkma!’ dedik, ‘üstün gelecek
    olan, kesinlikle sensin.’ Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını
    yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Sihirbaz/
    büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz, başarıya
    ulaşamaz. Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar;
    ‘Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik’ dediler.”140
    Kur’an, Hz. Mûsâ ile Firavun’un sihirbazları arasındaki
    mücâdeleyi, değişik sûrelerde ve bazı ayrıntılarla birlikte
    açıklar.141 Bu mücâdelenin vurgulanması, her dönemde değişik
    biçimde ve farklı araçlarla Firavunların sihirbazlar/
    büyücüler (hakkı bâtıl ve bâtılı hak, akı kara ve karayı ak gösterenler,
    insanları çeşitli hilelerle kandıran ve oyalayanlar)
    ile vahyin ve Peygamberî dâvetin karşısına çıkacaklarını hatırlatır.
    Yine mü’minlere ders ve moral verilir; kim olurlarsa
    olsunlar, büyücülerin ortaya koyduklarını Allah boşa çıkarıp
    iptal edecek, her nerede olurlarsa olsunlar büyücüler başarısız
    olacaklar, her iki dünyada da felâha kavuşamayacaklar,
    kurtuluşa eremeyeceklerdir.
    İlginçtir ki bazı yazarlar Kur’an “sihir bâtıldır, Allah
    onu bâtıl kılacak, iptal edecektir” dediği halde,
    “Sihir haktır.” demişler, bununla da yetinmeyip Allah’ın
    büyüyü iptal edeceğini beyan etmesine, büyücünün
    başarılı olamayacağını ilan etmesine ve
    büyünün bir hile ve aldatmadan ibaret olduğunun
    ifade edilmesine rağmen büyünün gerçek anlamda
    etki yaptığına inanmışlardır. Eğer büyünün gerçek
    anlamda etkisi olsaydı, büyücülerin açamadıkları
    140 20/Tâhâ, 63-70
    141 7/A’râf, 103-126; 10/Yûnus, 75-86; 20/Tâhâ, 56-72; 26/Şuarâ, 30-51
    AHMED KALKAN
    ~ 76 ~
    kapı, çözümleyemedikleri sorun kalmayacaktı. Tarihte
    büyücülerden ve şarlatanlardan medet uman
    nice krallar olmuştur ki bunların hepsi de sonunda
    hayal kırıklığına ve hüsrana uğramışlardır. Büyünün
    bir tek kere dahi başarıya ulaştığı kanıtlanamamıştır.
    Kaldıki büyücülere meydan okuyan insanlar,
    hiç bir zaman onların büyü yoluyla tertip ettikleri
    bir kötülüğe uğramamışlardır! Bu bile büyünün ne
    büyük bir yalan olduğunu ortaya koyan başlı-başına
    bir kanıttır.
    DÜĞÜMLERE ÜFLEYENLER
    “Büyü/Sihir gerçek olmasaydı, Allah Teâlâ büyünün şerrinden
    kendisine sığınmayı emretmezdi” diyor rukyeci geçinenler.
    142 Bazı kimseler eğer Kur’ân-ı Kerim‘in 113 üncü
    sûresi olan Felak Sûresi‘nin 4‘üncü âyet-i kerimesini göstererek
    büyünün şerrinden Allah’a sığınılıyor gibi bir kanaat
    ortaya koymak istemişlerse; hemen ifade etmek gerekir
    ki bu âyet-i kerimede şerrinden söz edilen büyü değil, tam
    tersine “düğümlere üfleyen üfürükçülerdir,” rukyeci geçinen
    cin musallat olmuş, içinden cin çıkaracağız diye hastaya
    sünnette olmayan, akılla izah edilemeyen uygulamalar
    yapanlardır. Binaenaleyh bu kimseler, büyü ile büyücüyü birbirine
    karıştırıyorlar. Ama nedense günümüzdeki rukyecilerle
    üfürükçüleri ayrı tutmaya, onları birbirine karıştırmamaya
    çalışıyorlar.
    142 Adil Beyazyıldız
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 77 ~
    ÜFÜRÜKÇÜLER HEP KADIN MI OLUR; ÜFÜRÜKÇÜLÜĞÜ
    CINSIYETLE BAĞLANTILI MI ELE ALACAĞIZ?
    Hiç kuşku yok ki her devirde bu gibi gayrı meşrû işlere
    kendini vererek duygusal insanların psıkolojisini olumsuz
    yönde etkileyen kadınlar bulunmuştur.
    Genelde cahil
    topluluklar arasında faaliyet gösteren bu kadınlar, iplik
    düğümlemek,
    bu düğümlere üflemek, muska ve tütsü
    yapmak, kurşun
    dökmek ve kehanetlerde bulunmak gibi
    bâtıl şeylerle bir yandan geçinmeye
    çalışırken,
    bir kısım
    insanların iç dünyaları üzerinde etkili olabilmektedirler.
    Aslında bunlardan yararlanmak isteyenler, onların şerrine
    daha çok uğrayanlardır. Çünkü büyücüye inanmak
    küfürdür. Yani İslâm Dini‘nden çıkmak için yeterli
    bir sebeptir. Bu ise şer ve kötülüğün
    en tehlikelisidir.
    Ayrıca büyücüye, yapmış olduğu büyü karşılığında
    ücret
    vermek, hem işlediği
    bu ağır günaha karşılık onu ödüllendirmek,
    hem zararlı bir faaliyete
    değer biçmiş olmak,
    hem de böyle bir faaliyeti cesaretlendirmek bakımından
    elbette ki bu yapılanların hepsi şerdir,
    kötüdür. Rabbimiz
    işte bütün
    bu kötülükleri işleyen kadınların şerrinden
    kendisine sığınmamızı istemiştir.
    143
    “Düğümlere üfleyen kadınlar” ifadesiyle, sihir yapmak
    için bağladıkları düğümlere üfleyen kadınlar kast edilmiştir.
    Bu ibâre, “erkeklerin kadınlara düşkünlüğünden
    yararlanıp, naz ve işve ile onların zihinlerini çelerek istedikleri
    görüşe döndüren kadınlar” şeklinde de anlaşılmıştır.
    “Bunlar, düğüm gibi açılması zor olan erkekleri
    naz ve işveleriyle fikirden fikre döndürürler. Böylelerin,
    erkeklerin fikirlerini çelmek için döktükleri dil, yaptıkları
    işve, erkeklerin düğüm gibi düşüncelerini üfleyerek
    çözmeleri, onları çeşitli fitnelere düşürmeleri” şeklinde
    143 Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 311 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 78 ~
    de tefsir edilmiştir.144 Âyetin bu şekilde yorumlanması,
    telkinin sihir olduğuna, sihrin de telkinden ibaret olduğuna
    dair yukarıda kaydettiğimiz hususlara uygundur.
    Ben, “üfleyen karılar” ifadesini şöyle anlıyorum:
    Burada düğümlere üfleyenlerin cinsiyetinden bahsedilmiyor.
    Yaptıkları işin çirkinliğinden bahsediliyor.
    “Düğümlere üflemek” denilince; erkekçe, dobra dobra
    bir kişiye zarar vermek, onunla erkekçe mücadele
    etmenin dışında; kalleşçe bir düşmanlıktan bahsediliyor.
    Burada “erkeklik”, “erkekçe” ifadeleri cinsiyetle
    ilgili değil; karakterle ilgili olarak anlamlandırılmalıdır.
    Türkçede, “erkekliğe sığmayan” bu çirkinliğe
    ait bir kaba kelime vardır: “Kancık”. Kancık kelimesi;
    cinsiyet ifade ederek dişi hayvan için kullanıldığı
    gibi, kötü yola düşmüş kadın için de kullanılır.
    Güvenilmeyen, ne yapacağı bilinmeyen kimse için,
    dönek tabiatlı, hâin, hilekâr kimse için, ister kadın
    ister erkek, münâfık karakterli kimseler için kullanılır.
    İşte, üfürükçülük kancıkça iş yapmaktır. Kancıklıktır.
    Yoksa, cinsiyet ön plana çıkmıyorbildirilmiyor;
    her ne kadar cadı diye isimlendirilen bu tür
    işlerle uğraşanların önemli kesimi kadınlar olsa da,
    âyetteki müennes takısı, cinsiyet belirtmek için değil,
    karakter belirtmek için bu şekilde ifade edilmiş;
    olay cinsiyetle değil, karakterle alâkalıdır. Kancıklık
    yaparak düğümlere üfleyenlerin şerrinden Allah’a sığınıyoruz.
    144 Bkz. Fahreddin Râzi, Elmalılı ve S. Ateş’in Tefsirleri, Felak sûresi tefsiri
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 79 ~
    İslâm’a rağmen müslümanların içinde icrâ-yı faâliyet gösteren
    büyücü ve sihirbazların, kaynağı Bâbil, Âsur, Eski Mısır,
    yahûdilik vs. gibi İslâm öncesi küfür ve şirk dönemlerine ulaşan
    efsun, tılsım ve büyüleri, onlara İslâmî bir kimlik vermek
    sûretiyle müslümanların câhil halk tabakası arasına yaydıkları
    bilinmektedir. Bunda da en çok şamanlar, budist râhipler,
    maniheist din adamları, yahûdiler rol oynamış, karşı gelemeyince,
    ellerinde mevcut birtakım tılsım, efsun, vefk vs. büyü
    cinsinden hurâfeleri İslâm’a sokmaya çalışarak, bu yüce dini
    tahrif etme, Kur’an’ı topluma, anlaşılmaz bir sihir kitabı olarak
    algılatma yoluna gitmişlerdir. Böylece Kur’an’ı hükümsüz
    bırakma ve Onun denetiminden uzak kalan toplumlar üzerinde
    eski hâkimiyetlerini sürdürme maksadı gütmüşlerdir.
    Bunu gerçekleştirmek için, âyetlerden, hadislerden, esmâ-i
    hüsnâdan, bazı İslâmî duâlardan yararlanmışlar, bunları istismar
    ederek büyü yapmada kullanmışlardır. Hâlbuki İslâm
    büyüyü yasaklamış, bunun şirk ve küfür olduğunu bildirmiştir.
    Cinci olduğunu iddia eden muskacı, üfürükçü ve büyücüleri
    “hoca” sıfatıyla adlandırmışlar, dinin şirk ve küfür kabul
    ettiği bu sahtekârlıkları, müslümanlığın sahip çıktığı imajı
    vererek dine büyük darbeler indirmişlerdir.
    Görüldüğü gibi, “düğümlere üfleyenler”, İslâm’ı iptal ederek,
    Kurân-ı Kerim’i devre dışı bırakmak isteyen, içine sokuşturmak
    istedikleri hurâfe ve büyülerle tevhid dinini tahrif
    etme arzusunda olan İslâm düşmanlarıdır. Kur’ân-ı Kerim’in
    inmesi ve İslâm’ın bunların faâliyet alanlarında hâkim olmasıyla
    menfaatleri haleldâr olmuş bu tür kimseler, hem intikam
    almak, hem de eski sömürü çarklarını işletmeye devam
    edip, bu zavallı halkı pençelerinde tutmak için sihre meşrûiyet
    kazandırmak istemişlerdir. Yüce Allah’ın, “düğümlere
    üfleyenlerin şerrinden” kendisine sığınılmasını isteyerek,
    mü’minleri onların bu sinsi ve çok tehlikeli faâliyetlerine
    AHMED KALKAN
    ~ 80 ~
    karşı uyarmasına bu açıdan da bakmak gerektiği kanaatindeyiz.
    Kısacası düğümlere üfleyerek sanat icrâ eden sihirbaz
    ve büyücülerin asıl tehlikesi, Kur’an’ı ve islâm’ı tahrif etmeye
    ve onları kötü amaçlarına yönelik istismar etmeye yönelik
    faâliyetleridir.
    Kur’ân-ı Kerim indiği zaman, dünyada mevcut tüm
    toplumlarda olduğu gibi, câhiliye Araplarında da
    karanlık korkuları vardı. Onlar, gece karanlığında
    cinlerin ortaya çıkıp kendilerini çarpacaklarına
    inandıklarından geceleyin bir dereye indiklerinde o
    derenin en büyük cinine sığınıyorlar ve böylece güven
    içinde olduklarına inanıyorlardı. Yine bu dönemde
    Araplar arasında, insanları hasta yapmak, onları istediği
    yöne sevketmek, onlara zarar vermek amacıyla
    sihir yapan erkek ve kadınlar vardı. Bunlar büyü
    yaparken, okuyup üfleyerek düğüm atıp bağlarlardı.
    Yine toplum içinde, haset eden insanların nazarlarının
    değeceğine inanılır ve bunun için çeşitli tılsımlara,
    hurâfe yollarına başvurulurdu. Bu açıdan bu
    âyetlerin amacı, gecenin karanlığında cinlerin çarpacağını
    yahut büyücülerin insana zarar vereceğini
    veya mutlaka göz değeceğini anlatmak değil; tek
    kuvvet ve kudret sahibinin Allah olduğunu, O’na
    sığındıktan sonra hiç kimsenin ve hiçbir şeyin zarar
    veremeyeceğini, başkasına değil; yalnız Allah’a sığınmak
    gerektiğini anlatmaktır.145
    145 İzzet Derveze, Tefsîru’l-Hadis, c. 1, s. 197-198; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri,
    c. 11, s. 191
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 81 ~
    Bu âyet, büyünün gerçek ve insana etki etmesine delil
    değil; üfürükçülüğün (her ne adla yapılırsa yapılsın)
    Allah’a sığınılması gereken bir şer olduğunu bildiren bir
    ifadedir.
    Hz. Peygamber Sahâbe’den Ukbe b. Âmir’e şöyle buyurmuştur:
    “Görmedin mi? Bu gece benzeri asla görülmemiş âyetler
    indirildi: Kul eûzü bi-Rabbi’1-felak ve Kul eûzü bi-Rabbi’nnâs”
    146 Rasûlullah, Felak ve Nâs sûrelerinin en güzel sığınma
    duâları olduğunu açıklamış ve çok okunmasını tavsiye etmiştir.
    147
    Aişe (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) hastalandığı zaman
    kendi üzerine Felak ve Nas sûrelerini okur ve üflerdi. Ağrısı çok
    şiddetlendiği zaman da ben onun üzerine okur ellerimle sürerdim.
    Bu sûrelerin bereketlerini ümit ederdim.”148
    Ebu Said el-Hudri diyor ki: Rasûlullah (s.a.s.) cinlerin ve
    insanların gözlerinin şerinden Allah’a sığınırdı. Felak ve Nas
    sûreleri inince (duâlarında Allah’a sığınmak için) bunları aldı
    ve bunların dışındakileri bıraktı.149
    İSLÂM VE ÜFÜRÜKÇÜLÜK
    Bu sûreler ile ilgili üçüncü mesele, İslâm’da üfürükçülüğün
    yerinin ne olduğudur. Ayrıca üfürükçülüğün etkili olup
    olmadığı da tartışma konusudur. Pek çok sahih hadiste şöyle
    146 Müslim, Müsâfirîn 264
    147 Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’an”, 25. Bu iki sûresin faziletiyle ilgili diğer rivayetler için bk.
    İbn Kesîr, VIII, 550-55
    148 Buhari, Fedailu’l-Kur’an: 14.
    149 Nesai, İstiaze: 37.
    AHMED KALKAN
    ~ 82 ~
    rivayet edildiği için bu problem ortaya çıkmıştır: Rasûlullah
    her gece uyumadan önce ve özellikle hasta iken ‘Muâvezeteyn’i,
    bazı rivayetlerde ise ‘Muâvezat’ yani İhlâs ve ‘Muâvezeteyn’
    sûrelerini üç defa okuyarak elleri üzerine üfler, baştan
    aşağı bedenine sürer ve bütün bedeni üzerinde gezdirirdi.
    Son hastalığında bunu yapması mümkün olamadığından
    Aişe (ya kendi isteği ile ya da Rasûlullah’ın (s.a.s.) emriyle)
    bu sûreleri okur ve Rasûlullah’ın üzerine üfler, Rasûlullah da
    bedenine sürerdi. Bu hadis sahih senetlerle Buharî, Müslim
    Neseî, İbn Mace, Ebu Davud ve İmam Malik’in Muvatta’sında
    Aişe’nin sözleriyle mervidir. Rasûlullah’ın aile hayatını Aişe
    annemizden daha iyi kim bilebilir?
    Peygamberimizin duâ olarak okudukları ve bazen üflemeleri,
    üfürükçülük değil, rukyecilik değil, duâdır. Rasûlullah’ın
    sadece korunma sûrelerini okuyup ellerine üflemesi ve hastalara
    iyileşmesi için dua etmesi ile üfürükçülük, birbirinden
    cennetle cehennem kadar farklıdır.
    Burada üfürükçülük hakkındaki ilk şer’i açıklama şu rivayettedir:
    İbn Abbas’tan rivayet edilen uzun bir hadis’in sonunda
    Rasûlullah’ın şu sözleri kayıtlıdır: “Ümmetim içinde
    yetmiş bin kişi, hesapsız cennete girecektir. Onlar: fal baktırmayan,
    yaralarını dağlamayan, rukye okumayan (üfürükçülük
    yapmayan) ve yalnız Allah’a tevekkül eden kimselerdir.”150
    Muğire b. Şube’den şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlullah buyurdu
    ki “Yarasını dağlayan, rukye okuyup üfürükçülük yaptıran
    tevekkülden uzak olmuştur.”151
    150 Buhârî, Tıb 42
    151 Tirmizî, Tıb 14
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 83 ~
    “Muska asan, ona bırakılır (Allah ondan elini çeker).”152
    İbn Mesud’un rivayetine göre Rasûlullah on şeyi beğenmemiştir.
    Bunlardan biri de üfürükçülüktür. Muâvezeteyn ve
    Muâvezât bundan müstesnadır.153
    “VE O DÜĞÜMLERE ÜFLEYENLERIN ŞERRINDEN.”
    Rukyecilik yapanlara niye üfürükçü denilmiştir? Üfürük,
    bilindiği gibi üfleyerek çıkarılan nefes demektir. Üfler veya
    üfürürken ağızdan tükrük de çıkar. Âlimlerimiz, rukye yaparken
    ağızdan ne kadar tükürük çıkmalı, bunu özel kavramlarla
    en hassas şekilde belirtmişlerdir. Tükürük kelimesinin
    çok nezih şeyler akla getirmediği için bazılarınca kaba karşılansa
    da ulemânın bu ilmî(!) araştırmalarla uğraştıkları da
    bilinmeli. Âlimlerimizin gerçekten çok ciddi ilmî çalışmaları
    yanında bu tür gayretleri de değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.
    “Ve o düğümlere üfleyenlerin şerrinden.”154 Yani iplere,
    ipliklere, düğümlere yahut gönüllerde düğümlü azimler,
    inançlar, tutkunluklar içine üfleyen yahut öyle düğümler içinde
    anlaşılmaz kapalı bir halde olarak üfürükçülükle efsun
    yapan büyücü nefislerin, yahut karıların, yahut toplumların
    şerrinden. “Nefs etmek”, bizim “nefes etmek” dediğimiz üflemektir
    ki, biraz tükrüklü, veya tükrüksüz olarak üfürür gibi
    yapmaktır. Keşşaf sahibi tükrükle üflemektir, demiş. Levâmi’
    sahibi de üfürmeye benzer, tükrüksüz olarak rukyede (oku-
    152 Tirmizî, Tıb 24
    153 Ebu Davud, Ahmed, Neseî, İbn Hibban, Hakim
    154 113/Felak, 4
    AHMED KALKAN
    ~ 84 ~
    yup üflemek) yapılır. Tükrükle olursa tefl, yani “tüh tüh” diye
    tühlemek tabir olunur demiştir.
    İbn Kayyim de: Büyücüler sihir yaptıkları zaman fiillerinin
    tesirine, çirkin nefeslerinin bazı kısımları karışan bir nefesle
    yardım dilenirler, diye nakletmiş, Alûsî bundan dolayı
    Keşşâf sahibinin dediğine, daha doğru demiştir. Râgıb da
    der ki: “Nefs, (nun, fe, peltek se) az bir tükrük fırlatmaktır
    ve bu “tefl”den (tühlemekten) daha azdır. “Nefsu’r-râkıy
    ve’s-sâhır” sözü, rukyecinin ve sihirbazın (büyücünün)
    düğümlerine üflemesi anlamına gelir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
    “Ve min şerri’n-neffâsâti fi’l-ukad / Ve o, ukdelere
    üfleyen neffâsların şerrinden.”155 “Yılan, burnuyla
    yaralarken (sokarken) ağzından zehir fışkırttı (tükürdü)”
    anlamna gelen “el-hayyetu tenfusu’s-summe” buradan gelir.
    Lisânu’l-Arab: “Ennefsu sözcüğü et-teflu sözcüğünden
    daha özel anlamlıdır. Çünkü “et-teflu” beraberinde bir miktar
    tükrük olmasıdır. “En-nefsu” “en-nefh”a (yani üflemeye)
    benzer. Bunun bizatihi “et-tefl” olduğu da söylenmiştir.”
    Tâcu’l-Arûs: “en-nefh”a (üflemeye) benzer ki efsundaki gibi
    beraberinde herhangi bir tükrük olmaz. Eğer beraberinde
    bir tükrük olursa, buna, “et-teflu” denir. En doğru açıklaması
    budur.” Okyanus: “et-teflu” manasından ekall olarak
    üfürmek manasınadır ki bundan üflemek ile tabir olunur.”156
    Üfürüntü, “Göğüs darlığı olan elbette üfler” diye de bir mesel
    vardır. Lâkin Nihâye’de, “nefh’e (üfürmeye) benzer ve
    tühlemekten daha azdır. Çünkü tefl her halde tükrükten bir
    155 113/Felak, 4
    156 Râğıb el-İsfehani, el-Müfredat elfâzı’l Kur’an, Pınar Y., s. 1468
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 85 ~
    şey karışmadan olmaz” demesinden anlaşılan “nefs”te tükrük
    şart değildir. Kamus sahibi de: “Böyle nefs (üflemek),
    nefh (üfürme) gibidir ve tühlemekten daha azdır.” demiş ve
    mütercimi bunu şöyle izah etmiştir: Tefl (tükürmek) mânâsından
    daha az üfürmektir ki, buna üflemek denilir. Üfürükçülerin
    üflemesi gibi tükrüksüz olur ve tefl azca tükrük
    ile “tüf tüf” diye üfürmektir ki tüflemek denilir. Yalancılık
    kısmından olan şiir ve gazellere söylenir. Büyücü kadınlara
    denilir ki, ipi düğümleyip ona efsunla üfledikleri için.
    Müellifin üfürükçü kadınları ile tefsiri nüfus, yahut nisâ
    (kadınlar) itibarına dayanır. Zira cadılığın pek çoğu kadınların
    işidir. Demek olur ki “nefs”in esasında biraz tükrük
    fırlatmak olsa bile nefh gibi tükrüksüz sade nefes etmekle
    de olur. Nitekim dilimizde nefes edici, okuyucu, üfürükçü
    denilen rukyecilerde bilinen, tükrüksüz üflemektir. Fakat
    zarar vermek için sihir yapan kötü büyücülerde yılanın dişinden
    zehiri fışkırtması gibi tükrük savurtmak da âdet olduğu
    anlaşılıyor.
    Bununla beraber hava, rüzgâr, nefes üfürmek demek olan
    nefh, ruh nefheylemek tâbirinde olduğu üzere can vermek,
    hayat ve ilim başlangıcı olan ruhu feyizlendirmek mânâsına
    kullanıldığı gibi “Rûhu’l-kudüs kalbime nefes eyledi.” hadis-i
    şerifinde vârid olduğu üzere ruhun kalp ve vicdana bir mânâ,
    bir ilim veya söz, vahiy etmesi mânâsına da istiare yoluyla
    olsa bile denildiğinde de şüphe yoktur. Demek ki nef(e)s etmenin
    çirkin kısmına karşı olarak bir de kudsî kısmı vardır.
    Vaaz ve öğütde, öğretim ve eğitimde, ruhî tedavilerde olduğu
    gibi, güzel hikmetli sözler, hayırlı niyetler, kudsî mânâlar ve
    nefesler sarfıyla yapılan ruhî telkinler bu çeşittendir. Fakat
    AHMED KALKAN
    ~ 86 ~
    burada bahis konusu, şerrinden sığınılması emrolunan çirkin
    nefesler olduğu, bunda da bilinen sihirbaz erkek ve kadınların
    zehre benzeyen çirkin tükrüklü üfürükleri ile efsunları
    bulunduğu için “düğümlere üfleyenler” ifadesi onlar hakkında
    yaygınlaşmıştır.
    Bunu açıklamak için “ukad”in mânâlarını da tahlil etmek
    lazım gelir. “Ukad” kelimesi, malûmdur ki, “ukde” nin çoğuludur.
    Ukde, bir şeyin uçlarını derleyip birbirine sıkı tutturmak,
    yani düğüm bağlamak, düğmek ve düğümlemek demek
    olan “akd” maddesinden isim olduğu için esas mânâsı, düğüm
    demektir.
    Fakat akd, hissî ve manevîden daha genel olarak kullanıldığı
    için, ukde dahi akd gibi sade hissî bir düğümden ibâret
    olmayarak birçok mânâlara gelir. Ondan dolayı düğüm denilince
    normal bir ip düğümünden ibaret zannedilmemesi için
    Kamus’tan, Nihaye’den, Râğıb’dan bazı mühim mânâlarını
    kaydedelim:
    Ukad Kelimesinin Tekili Olan Ukde Kelimesi
    Kamusta/Sözlükte Şu Anlamlara Gelir:
    1- Ukde, düğüm ve düğüm yeri.
    2- Beldeler üzerine velâyet.
    3- Valiler için akt edilen anlaşma ki, akt edilen anlaşma
    demektir.
    4- Sahibinin mülk olarak inandığı akar.
    5- Ağacı çok ve girift yer.
    6- Develer için otları yeterli otlak.
    7- Bir kimsenin yeterli derecede geçimi kendisine bağlı
    bulunan şey.
    8- Bolluk arazi.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 87 ~
    9- Ağaç yemeye mecbur kalmış hayvanlar.
    10- Herhangi bir şeyin kesin vücubu, ki, nikâh bağı ve alışveriş
    sözleşmesi bundandır.
    11- Kin ve öfkeye de, çoğul sigasıyla, ukad denir. “Düğümleri
    çözüldü”, öfkesi sükûn buldu demektir.
    12- Ukde, kamışa da söylenir ve bazı yerlerin de özel ismidir.
    Hepsi düğüm mânâsıyla ilgili olan nice mânâlar ki,
    çoğunu ve hepsini belki bu âyette düşünmek mümkün olabilir.
    Râgıb da Müfredat’da akdin önce ipin bağlanması ve
    binanın bağlanması gibi katı cisimlerde kullanıldığını, sonra
    da ticaret akdi, ahid ve diğerleri gibi mânâ cinsinden olan
    şeylere isâre edildiğini söyledikten sonra der ki: Ukde, Akdolunanın
    ismidir, nikâhdan, yeminden ve diğerlerinden,
    “Bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın.”
    157 ve dil tutulduğunda denir. “Dilinde ukde var.” demek,
    tutukluk, pelteklik var demektir. de “ukde”nin çoğuludur ve
    bu büyücü kadının bağladığıdır ki, aslı azimettendir. Onun
    için ona ukde denildiği gibi azimet de denilir. Bundandır ki:
    Büyücüye muakkid (akt eden) denilir. Ve onun denilir, telkîhi
    (aşılanması) tutunca kuyruğunu kısan deve; kuyruğu kıvrık
    teke veya köpektir. Köpeklerin çatışmasına da teâkud denilir.
    Demek ki büyücü erkek ve kadının üflediği, akdettiği ukdeler,
    düğümlediği düğümler bu mânâlarla ilgili bir azim
    ve azimet düğümüdür ki, asıl uçları onların nefislerinde
    düğümlenmiş olup onunla diğerleri üzerinde iradelerini şeytanlıkla
    yürütmek isterler, bir akiddeki el sıkma kabilinden,
    görünüşteki ip düğümü de onun bir görünümüdür.
    O azimet denilen şeyin ne olduğuna gelince: Evvela
    bilinen şeydir ki azim ve azimet bir işin yapılmasına kalbi
    157 2/Bakara, 235
    AHMED KALKAN
    ~ 88 ~
    bağlamaktır. Yani kalbi kesin olarak bağlamakla kastetmek
    ve yönelmektir. Ciddiyet ve sabır ile çalışmak ve önem vermektir
    diye de tarif edilir. Böyle azimle yapılması gereken
    büyük hayırlı işlere ve ruhsat yönü aranmayarak icrası istenilen
    çok mühim görevlere azimet, azâim ve avâzim denilir.
    Büyücünün ukdesinde esas olan, şer ve şeytanlığa taalluk
    eden bir kalbin akdi ile takip olunur bir azimettir ki, Ragıb
    bunu şöyle tarif etmiştir: “O azimet bir sığındırma afsûnudur
    ki, sanki sen onunla şeytanın üzerine sende iradesini yerine
    getirmesine bir akid yapmışsın, onu bağlayıp düğümlemişsin
    gibi tasavvur olunur.”
    Bu açıklamalardan sonra şu sonuca gelmiş oluyoruz
    ki, ukdelere, tükrüklü veya tükrüksüz üflemek
    ukdenin hissî ve mânevî tasavvur olunabilen her
    mânâsına göre onun gerek bağlanması, gerek çözülmesi,
    nokta-i nazarından nefes sarfetmek, ilkaat
    (atmalar) ve telkinler ile nefisler üzerinde heyecanlandırmalar
    ve kışkırtmalarda bulunmak gibi bir vechile
    düşünülebilir. Bahis konusu ise şer olan nefes
    (üfleme)ler olduğu, bunun sonucu ve en açık misâli
    de işleri, güçleri küfür ve fitne olan büyücülerin efsun
    düğümlemeyle şunu bunu bağlamak, sihir yapmak
    için püf püfleyerek veya tüh tühleyerek azim
    ve azimetle sarfettikleri şeytanlı üfürükleri ve tükrükleriyle
    düşünüldüğü için büyücülerin, cadıların
    ünvanı olmuş ve bundan dolayı çoğunlukla “büyücü
    kadınlar, cadılar” diye tefsir olunmuştur.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 89 ~
    Burada dikkati çeken noktalardan birisi de “neffâsât”
    ın müennes çoğul olarak getirilmiş olmasıdır.
    Onun için bunun müennes olan mevsûfunu takdir etmede
    üç vecih söylenmiştir:
    1- Zâhiri üzere “nisâ” (kadınlar) takdir olunarak “üfleyici
    karılar” demek olmasıdır. Bunda da iki vecih vardır:
    Birisi, yukarıda işaret olunduğu üzere cadılık çoğunlukla
    kadınların şiârı olması ve büyü işinde kadının rolünün çok
    olmasıdır. Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde
    kadın hilesinin, kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin
    yüreklere işleyen büyüleyici tesiridir ki, bunu büyünün
    hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla beraber
    iki görüşün ikisi de bir mânâya yöneliktir denilebilir.
    2- Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfûs (nefisler) takdiriyle
    “üfleyici nefisler” demek olmasıdır. Zira Arapça’da “Sin”
    ile nefis kelimesi müennestir. Bu mânâ, erkeğe ve dişiye, fertlere
    ve toplumlara sadık olmak itibarıyla daha kapsamlı olduğu
    ve nüzul sebebi sayılan rivayetlere uygun bulunduğu için
    genellikle en tercih olunan görüş budur. Onun için meâlde bu
    mânâ gösterilmiştir.
    3- “Üfleyici toplumlar” diye cemaatler takdir edilmesidir.
    Çünkü büyücülerin toplanmasıyla yapılan büyü daha şiddetlidir.
    Bu da erkeği ve dişiyi kapsarsa da fertlere şümûlü açık
    olmaz.
    Bu vecihler de anlaşıldıktan sonra beyân olunan
    mânâların sonucuna gelelim. Tefsirlerde buna başlıca üç
    mânâ verilmiştir:
    AHMED KALKAN
    ~ 90 ~
    1- Genellikle yaygın olan mânâdır ki, şöyle demişlerdir:
    İpliklere düğümler atıp da onlara üfleyerek rukye ve efsun
    yapan büyücü karıların veya nefislerin veya toplumların şerrinden.
    İbn Cerir bunu: Rukye ederlerken (üflerlerken) iplik
    düğümlerine üfleyen büyücü kadınların şerrinden diye
    anlattıktan sonra: “Tevil (yorum) ehli de, yani tefsirciler de
    dediğimiz gibi söylemiştir, diyerek şunları nakleder: Muhammed
    b. Sa’d tarîkıyla İbn Abbas’dan: sihir karışan rukyeler.
    Hasen’den: Büyücü kadınlar ve erkekler. Katade’den: “Şu
    rukyelerin sihir karışanından sakınınız” demiştir. Tâvus’tan:
    “Mecnûnların rukyesinden şirke daha yakın bir şey yoktur”
    demiştir. Mücahid ve İkrime de demiştir ki iplik düğümlerinde
    rukyelerdir (Düğüm atarak rukye yapmaktır). İkrime
    demiştir ki iplik düğümlerinde ahzdir (yani bağlama denilen
    tutukluktur ki Arapça’da ahze denilir). İbn Zeyd’den ukdelerde
    büyücü kadınlardır. Fakat bu rivayetlerde “iplik ukdesi”
    ile tahsisi ancak Mücahid ve İkrime’den vârid olmuştur. Bu
    açıklamanın ifadesi, sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık
    için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete
    Allah’tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulûs-i kalp
    ve salih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemek kabilinden
    olan nefeslerin caiz olduğuna işarettir. Çünkü bunda
    kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah’tan başkasına
    sığınma ve iltica mânâsı yoktur. Bu sûrelerde “sığınırım
    de!” emirleri de her şeyden Allah’a sığınmak gereğini anlatır.
    Rasûlullah’ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup
    üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği
    sâbit ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice
    hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür. Ancak
    okuyuculukla büyücülük edenlerin de şerrinden korunmak
    için bu âyetin hükmü ile, büyü karışan rukyelerden (okuyup
    üflemelerden) sakınılmasının gereği hatırlatılmış, ukdeleri
    iplik düğümleri diye tahsis edenler de böyle düğümlere
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 91 ~
    üflemenin büyü kabilinden olduğunu anlatmak istemişlerdir.
    Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma
    ve yardım isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı
    hakkında da ihtilaf edilmiştir: Şüphe yok ki bu sûrelerde
    ve diğer âyetlerde emrolunduğu üzere herkesin Allah’a
    sığınarak kendisi ve diğerleri için duâ etmesi, okuması, sadece
    meşrû değil, dince emredilmiştir. Lâkin bunun tedâvi
    için kendine okutmak denilen mânâ ile rukye denilen
    tarzda yapılmasında, Razî’nin beyan ettiği üzere ihtilaf
    edilmiştir. Bazıları rukyeyi, yani okuma ile tedâviyi yasaklamışlardır.
    Bunlar, şu hadis ile istidlâl etmişlerdir.
    “Allah’ın birtakım kulları vardır ki, kendilerine ne keyy
    (yarayı dağlama), ne de rukye (okuyarak tedavi) yaptırmazlar,
    yani dağlanmazlar ve başkalarının nefesiyle tedavi
    istemezler ve ancak Rab’lerine tevekkül ederler.”
    Bir hadiste de “Allah’a tevekkül etmemiştir dağlanan ve
    okunmak isteyen.” buyurulmuştur.
    Bunun izahı Buhârî’nin ve daha geniş olarak Müslim’in
    Husayn b. Abdurrahman’dan senetleriyle rivayet ettikleri şu
    hadistedir: Demiştir ki: Saîd b. Cübeyr’in yanında idim. Dün
    gece düşen yıldızı hanginiz gördü? dedi. Ben, dedim. Sonra da,
    ama ben bir namazda değildim, böcek sokmuştu, dedim. Ne
    yaptın? dedi, “Rukye ettirdim, okuttum.” dedim. “Seni ona ne
    sevketti?” dedi. “Şâbî’nin bize haber verdiği bir hadis.” dedim.
    Şâbî size ne haber verdi? dedi. Büreyde b. Husayb Eslemî’den
    “Gözden veya zehirli bir böcek veya hayvanın sokmasından
    başkasında rukye (okuyup üfleme) yoktur.” dediğini
    bize haber verdi, dedim. Bunun üzerine dedi ki: İşittiğini
    tutan iyi yapmıştır. Fakat İbn Abbas bize Hz. Peygamber’den
    (s.a.s.) şöyle haber verdi: “Peygamber buyurdu ki: ‘Bana ümmetler
    gösterildi, peygamber gördüm yanında bir toplumcuk,
    peygamber gördüm yanında bir-iki adam, peygamber gördüm
    AHMED KALKAN
    ~ 92 ~
    yanında kimse yok. Derken bana bir büyük kalabalık gösterildi,
    zannettim ki benim ümmetim, derken bana denildi ki: Bu
    Mûsâ ve kavmidir, lâkin ufuğa bak, baktım ki yine bir büyük
    kalabalık, derken bana denildi ki: Diğer ufuğa bak, baktım ki
    bir büyük kalabalık. İşte denildi bu senin ümmetin, beraberlerinde
    hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin vardı.”
    Peygamber bunu söyledi, sonra kalktı evine girdi. İnsanlar bu
    hesapsız ve azapsız cennete girecekler kimler olduğu hakkında
    konuşmaya daldılar. Bazıları: “Bunlar Rasûlullah’la sohbet
    edenler olsa gerek.” dediler. Bazıları da: “Bunlar İslâm’da
    doğup da Allah’a hiç şirk koşmamış olanlar olsa gerek” dediler,
    daha birtakım şeyler söylediler. Derken Rasûlullah (s.a.s.)
    çıktı: “Neden bahsediyorsunuz?” dedi, durumu haber verdiler,
    buyurdu ki:
    “Onlar, o kimselerdir ki, rukye yapmazlar, rukye istemezler,
    tetayyûr yani uğursuz da görmezler ve ancak Rablerine
    tevekkül ederler.” Fakat Buhârî’de, Mesâbih’de ve Meşârık’da
    yoktur ve hadis şöyledir: “Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk
    kabul etmezler, rukye yapılsın istemezler, dağlanmazlar ve ancak
    Rab’lerine tevekkül ederler.”158 Bu, daha sahihtir.
    İkrime demiştir ki: Rukye eden (okuyan) üflememeli
    ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır. İbrahim Nahaî’den
    de selef; okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi,
    diye nakledilmiştir. Bazısı da demiştir ki: Dahhâk’ın
    yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu
    Muhammed! dedim. “Peki, velâkin üfleme.” dedi, ben de
    Muavvizeteyn’i okudum.”
    158 Buhârî, Tıb 42
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 93 ~
    Okuyup üfleme ile tedavi, halkın pek çoğunun zannettiği
    gibi dinin emrettiği ve dindarlığın gerektirdiği
    bir şey değil, sonuçta bir izindir. Çünkü insanları,
    mümkün olan en zayıf bir fayda ihtimalinden dahi
    mahrum etmemek gerekir. Mü’minin mü’mine duâsı
    dinen meşrû ve güzel bir iş sayılsa da, duâ etmekle
    başkasının nefesinden medet beklemek farklı şeylerdir.
    Allah bütün insanlara kitabıyla en güzel duâları
    öğretmiş, bütün kötülüklerden de doğrudan doğruya
    kendisine sığınılmasını emretmiştir. Öyleyse her
    sorumlu can, bunları bellemeli ve her yerde bunları
    kendisine can simidi edinmelidir. Çünkü doğrudan
    Allah’a sığınma imkânı varken bunu terkedip “ben
    o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi bilemem” diyerek
    duâ tellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummaya
    kalkışmak, dinin emri değil, cahiliyye âdetidir.
    Rasûlullah’ın kendisine başkalarının okumasını istemediğini
    anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine Sahîh-i Müslim’de:
    Hz. Âişe demiştir ki: Rasûlullah (s.a.s.) bizden bir
    insan rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar),
    sonra şöyle derdi: “İnsanların Rabbi olan Allah’ım o
    sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifa vericisin, senin şifandan başka
    şifa yok, senin şifân dert bırakmaz.” Ne zaman ki Rasûlullah
    (s.a.s.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını
    yapmak istedim, elini elimden çekti, sonra “Allah’ım, beni affet,
    beni Refîk-ı alâ ile beraber kıl.” dedi, ben baka kaldım, ne
    göreyim iş tamam olmuştu (yani vefat etmişti).
    AHMED KALKAN
    ~ 94 ~
    Sihir şâibesi olmamak üzere ruhî ve bedenî kurtuluş için
    tesirli duâlarla rukye (okuyup üflemek) caiz olmakla beraber,
    istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme
    talep etmek, Allah’a sığınmak ve duâ etmek için başkasının
    aracılığını dilemek mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen
    hoş görülmüş değildir. O yukarıda zikrolunan hadis rivâyetleri
    gereğince Allah’ın hesapsız ve azapsız cennete girecek
    has kulları rukyeden sakınırlar.
    Zararı yok eden sebepler üç kısma ayrılır: Birincisi
    “maktûun bih”tir (kesinleşmiş; yüzde yüz): Susuzluk
    zararını gideren su ve açlık zararını gideren ekmek
    gibi. İkincisi “maznun”dur (zan altında bulunan, şüphe
    edilen; yüzde elliden yukarı ihtimal). Hacamat etmek,
    kan almak, ishâl ilacı içmek ve tıp konularına ait tedaviler
    yapmak gibi. Üçüncüsü de “mevhûm”dur (“kuruntu”,
    yüzde elliden aşağı beklenti), rukye, yani okuyup üfleme
    gibi. Şimdi maktûun bih (kesinleşmiş) olanın terkedilmesi
    tevekkülden değildir. Hatta ölüm korkusu olduğu
    takdirde terk edilmesi haramdır. Fakat mevhum (kuruntu)
    olana gelince tevekkülün şartı onu terketmektir. Zira
    Rasûlullah (s.a.s.) tevekkül edenleri onlarla vasfeylemiştir:
    “Okunup üflenmek (rukye) istemezler...” İkisi arasında
    orta derecede olan maznuna gelince ki, doktorlar
    katındaki açık sebeplerle tedavi olmak böyledir. Görülüyor
    ki burada okuyup üfleme ile tedavinin terkedilmesi,
    daha iyi olan mevhûm kısmından sayılmıştır. Mevhûm
    denilmekten maksad da, hiç aslı yok, yalan demek değil,
    maktûun (kesinleşmiş olan) ve ğalib zan demek olan
    maznûnun karşıtı yani zannın tercih edilmemiş, zayıf tarafı
    yüzde elliden aşağı düşen kısmı demektir ki, tıbbî
    tedavilerin de birçoğu böyledir. İsabeti yüzde yüz olan
    maktû, yüzde elliden yukarı olan maznûn, yüzde elliden
    aşağı olan da mevhûm kısmındandır.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 95 ~
    Usûl ilmi (Usûl-i Fıkıh) kâidelerine göre ise kesin
    delil ile itikad ve amel vâciptir. Tersine kuvvetli delil
    bulunmayan zanna dayanan delil ile itikad vâcip
    olmasa da, ihtiyaç halinde amel vâcip olur, vehim ve
    şüpheye itibar yoktur. Ancak ihtiyat mevkiinde vehim
    ve şüpheyi kesmek için faydalı olduğu zaman
    nazar-ı itibara alınabilir. Bu esas üzere Fıkıh’ta
    da, şifa, Allah’tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin
    olanıyla amel vâcip, korku zamanında terk edilmesi
    haram; maznun (gâlip zan) olanıyla amel câiz, durumlara
    ve şahıslara göre bazan yapılması, bazan da
    terkedilmesi daha uygun; mevhûm (kuruntu) olanıyla
    da amel etmek yasaklanmış değilse de, terk edilmesi
    daha uygun denilmiş, rukye (okuyup üfleme) de
    mevhûm (kuruntu) kısmından sayılmıştır. Kuruntu
    olmasının sebebi de duâ olması itibarıyla değil, okuyanın
    nefesinde sebeplik düşüncesi itibarıyladır.
    2- Bir de “düğümlere üfleyen kadınlar”, yani hilebaz
    kadınlar, yahut erkekleri fitneye düşüren, onlara güzelliklerini
    arz ederek taarruz edip meftûn eyleyen fitneci
    kadınların şerrinden, diye tefsir edilmiştir. Razî’nin
    beyanına göre Ebu Müslim bu sonuncuyu tercih etmiştir
    ki, erkeklerin azim ve iradelerinde fikir ve bakışlarında
    tesir etmek sûretiyle tasarruf eden kadınlar, demek
    olur. Bu şekilde ukde azîmet, yani kalbin bağlanması ve
    görüş mânâsına, yahut ip düğümünden istiâre edilmiş,
    nefs de ipin düğümünü yumuşatmak için tükürmekten
    istiâre edilmiş olup mânâ şu olmuş olur: Kadınlar,
    erkeklerin gönüllerine üfler gibi verdikleri heyecanlar
    AHMED KALKAN
    ~ 96 ~
    ve yumuşatıcı tesirlerle onları görüşten görüşe, azîmetten
    azîmete çevirir, türlü fitneye düşürürler. Onun için
    Allah onların şerrinden sığınmayı emretmiştir. Bu mânâ
    “Muhakkak eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman
    olanlar vardır, onlardan sakının.” 159 âyetinin mânâsı ile
    kadınlara yönelik; “Muhakkak sizin tuzağınız büyüktür.”
    160 âyetinin mânâsına uygundur. Râzî der ki: “Bu görüş güzeldir,
    fakat tefsircilerin çoğunun görüşü hilâfına olmasa...”
    Felak sûresi 4’üncü ayette, sihir ve büyücülük gibi ruhsal
    etkileşimlerden, kirli ve karanlık işlerle uğraşan bütün insanların
    şerrinden Allah’a sığınmak gerektiği vurgulanır.
    Ayetteki “en-neffâsât”, “üfleyenler-üfürükçüler”; “el-ukad”
    da, “düğümler” anlamına gelir. Ayrıca “en-neffâsât”ın, klasik
    Arapça’da, “bütün esrarengiz uğraşları tanımlamak için
    kullanılan deyimsel bir ibare” olduğu da söylenir. “Neffâsât”
    kelimesi dişil (müennes) olduğu ve büyü işleriyle de daha
    çok kadınlar uğraştığı için, “en-neffâsâti fi’l ukad” terkibinin,
    “büyücü kadınlar” anlamına geldiği belirtilmiştir. Şu halde bu
    terkip, hem bir ipe birçok düğüm atıp ona üfleyen ve bu arada
    bazı sihir tekerlemeleri söyleyen üfürükçü kadınlara, hem
    de büyücülük gibi kötü ve karanlık işlerle uğraşan kadın-erkek
    bütün insanlara işaret etmektedir.
    Bu ayetlerde, bütün kötülüklerden Allah’a sığınmak emredildiğine
    göre, herkesin bu ayetleri okuyarak ve gereğini
    yaparak Allah’a sığınması, hem meşrû, hem de dince istenen
    bir şeydir. Fakat tedavi için, insanın kendini okutmasının câiz
    olup olmadığı tartışmalı bir konudur.
    159 64/Teğâbün, 14
    160 12/Yusuf, 28
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 97 ~
    Sonuç olarak bu ayetin, fiilen olup olmaması bir yana varlığına
    inanılıp etkisi altında kalınan sihir ve büyücülük gibi
    ruhsal etkileşimlerden başka, kötü fikirlerin ve sapık ideolojilerin
    tesiriyle insanların içindeki inanç düğümlerinin çözülüp
    onların inkâr ve ümitsizlik karanlıklarına düşmelerine
    dikkat çektiği; ayrıca bir nükleer sistemi, bir düğmeye basarak
    harekete geçirmek sûretiyle doğabilecek büyük felaketlere
    de dolaylı bir şekilde işaret ettiği söylenebilir. 161
    Allah’a tevekkül etmeden ve normal tedavi yollarına
    başvurmadan sadece okumaya ve üflemeye bel bağlamak,
    dinen hoş karşılanan bir durum değildir. Ama
    normal tedavi yollarına başvurup bu arada Allah’a
    niyazda bulunmakta ve şifayı O’ndan beklemekte
    hiçbir sakınca yoktur. Çünkü hasta okumakla huzur
    duyar, duâ ile de moral bulur. Bu da onun iyileşmesine
    yardımcı olur. Şu halde şifayı Allah’ın verdiğine
    ve tedavi yollarını şifaya sebep kıldığına inanarak
    tedavi ile meşgul olmak, caizdir. Bir de iyi niyetle
    Allah’a sığınmayı, O’ndan şifa isteyerek okuyup
    üflemeyi, büyücülük gibi düşünmek doğru değildir.
    Demek ki, okuyup üfleme ile tedavi, halkın pek çoğunun
    zannettiği gibi dinin emrettiği ve dindarlığın
    gerektirdiği bir şey değildir.
    Asıl dindarlığın gereği onu terketmek sûretiyle Allah’a
    dayanmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na kendisi doğrudan
    doğruya duâ etmek ve duâsına başkalarının aracılığını
    istememektir. Mü’minin mü’mine gerek huzurunda
    161 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    AHMED KALKAN
    ~ 98 ~
    ve gerek arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta
    dinî görevi bulunduğunda ve “Duâ ibâdetin iliğidir.” hadis-
    i şerifi gereğince duâ ibâdetin, dindarlığın özü olduğunda
    şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek,
    başkasının nefesinden medet beklemek yine başkadır.
    Allah Teâlâ duâyı emretmiş “Bana duâ edin, duânızı
    kabul edeyim.”162 buyurmuş; “Ben (o kullara) yakınım.
    Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm.”163
    buyurmuş, “De ki: Duânız olmasaydı Rabbim size ne
    değer verirdi?”164 Fakat şirkten, kendinden başkasına duâ
    etmekten yasaklamış, “Ben ancak Rabbime yalvarırım ve
    hiç kimseyi O’na ortak koşmam, de.”165 buyurmuştur.
    SIHIR VE BÜYÜNÜN NE GÜCÜ VAR KI, ONDAN KORKALIM…
    Cinlerin insana tasallut etmesi, musallat olup olmaması ile
    ilgili Kur’an ne diyor, onu görelim. Öncelikle ifade edelim ki,
    en zararlı cin şeytandır. Şeytan vesveseden başka ne yapabilir
    insana? En zararlı cin (şeytan) sadece bir fısıltı halinde bir
    söz söylemekten başka bir şey yap(a)mıyorsa, ondan daha
    alt seviyede olan diğer cinlere neden bu kadar yükleniliyor?
    Şunu yaptı, bunu etti, adamı çarptı, içine girdi, dışına çıktı
    vs. vs. Muskacılar, cinciler, büyücüler, üfürükçüler neyin nesi
    oluyor? Cinlerin, şeytanın insana musallat olup olamayacakları
    konusunda önce Kur’an’a bakalım;
    162 40/Mü’min, 60
    163 2/Bakara, 186
    164 25/Furkan, 77
    165 72/Cinn, 20
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 99 ~
    “Benim kullarıma senin hiçbir musallat olman saltanatın
    söz konusu değildir ancak azgın insanlardan sana tâbi olanlar,
    isteyerek senin yoluna gidenler hâriç.”166
    “Onlar üzerine hiçbir musallat olman söz konusu değildir.”167
    Şeytan ahirette diyecek ki “benim sizin üzerinize bir saltanatım,
    musallat olmam söz konusu değildi, ancak ben sizi
    fısıltı ile davet ettim, siz de bana icabet ettiniz. Gelin dedim
    geldiniz, fısıltı ile söyledim hatta, bana niye kızıyorsunuz, kendinize
    kızın” diyecek şeytan. Hatta “ben şirk koşanlardan Allah’a
    sığınıyorum” diyecek.168 Şeytanın kendilerinden Allah’a
    sığınacağı insanlar, düşünebiliyor musunuz? Şeytan’ın şirk
    koştuğuna dair hiçbir ifade var mı Kur’an’da? Tam tersine
    Allah’a duâ ediyor ‘bana mühlet ver’ diyor. Başka bir tanrıya
    başka bir puta hiçbir şey söylemiyor. Şeytandan daha şeytanlaşanlardan
    korkmak lazım, sakınmak lazım.
    İman eden ve Rablerine tevekkül edenlere o şeytanın hiçbir
    musallat olması söz konusu değildir, özellikle mü’minlere
    ve Allah’a tevekkül edenlere. O yüzden bir mü’min çok rahat
    meydan okuyabilir cinlere. “Bütün cinciler ne kadar cinleri
    varsa toplasınlar, şeytanlar gelsinler bir araya ve bana zarar
    versinler güçleri yetiyorsa” diyebilir. Allah’ın izni ile zerre
    kadar bir zarar veremezler. Meydan okuma derken kendisinde
    bir güç olduğu için değil; Allah’ın hükmünden dolayı, çok
    net şekilde Allah’a iman ettiği, O’ndan başkasında güç kuvvet
    olmadığını kabul ettiği için, Allah’ın ‘size hiçbir zarar veremezler’
    demesine inandığı için bu şekilde söyleyebilir. Zarar
    verecek fayda verecek ancak Allah’tır ve Allah onlara insana
    166 15/Hicr 42
    167 34/Sebe’, 21
    168 14/İbrahim, 22
    AHMED KALKAN
    ~ 100 ~
    musallat olma, insanı ele geçirip iradesini yok edecek bir güç
    ve bu şekilde bir izin vermemiştir. Yeryüzünün efendisi cinler
    şeytanlar değil, yeryüzünde halife insandır. Öyle bizi çarpacak
    çırpacak güçleri falan yok bunların, bizden âciz varlıklar,
    bize saygı duymaları emredilen varlıklardır. İşte en zararlısı
    şeytan, onun da yapabileceği şey ancak vesvese. Yani fısıltı;
    belli-belirsiz isyana teşvik. Ama hilesi zayıf.
    Dıştaki şeytan veya cinler değil esas bizi zorlayacak
    olan. İçimizdeki şeytan asıl önemli olan. Ben, benim
    nefsimin hevâsı, arzusu. Ben şeytanlaşırsam, şeytan
    ile iş birliği yaparsam esas problem burada. Bir adı
    tâğut olan yönetici şeytanlardan, bir adı Amerika
    olan, İsrail olan şeytanlardan esas sakınmamız gerekiyor.
    Öteki şeytan ne yapabilir ki... Küçük görmüyoruz
    ama gözümüzde büyütmüyoruz da. Beriki
    şeytanlar bakın neler yapıyor Suriye’de, Filistin’de,
    dünyanın her tarafında? Şeytanizyon diye bir şey
    var evlerimizde, esas onlardan Allah’a sığınmak
    lâzım. Batılılar magic box yani büyülü kutu diyor.
    Öteki şeytanın nedir ki gücü? “Şeytanın hilesi çok
    zayıftır.”169 Cinlerden olan şeytan ne halt edebilir?
    O’nun pabucu çoktan dama atıldı. İnsan şeytanları
    neler icat ettiler, telefonlar, internetler, televizyonlar,
    devletler, çeşitli silahlar, makineler, robotlar,
    daha neler neler. Esas sihir burada, esas şeytanlık
    burada. Dolayısıyla cinlerin, şeytanların çarpması,
    çırpması, insanın içine girmesi, musallat olması söz
    169 4/Nisâ, 76
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 101 ~
    konusu değildir. Adamı saatlerce dövüyorlar şeytan
    çıkartmak için. Bu dayağı yiyen kim olsa ‘çıktı, çıktı’
    diyecek tabii, sabaha kadar dayak yemektense.
    Başka girilecek bir yer yok da burnunun deliğinden
    şeytan senin içine girecek, içinde nerede ne yapacak,
    ne işi var orada? Dışarıdan yapacağını yapamıyor
    da mı içine giriyor, tuhaf tuhaf şeyler. Allah, cinlere
    mekân olarak insanın içini mi göstermiş? Dünyanın
    onca güzellikleri içinde insan vücudunun içi; kanlar,
    bozulmuş gıdalar, dışarı atılması gereken pislikler
    içinde yaşamayı çok mu seviyor bu cinler?
    Sihirbazlar daha çok sahnede gösteriler yaparlar el çabukluğu
    ile göz boyaması dediğimiz şekilde insanların hayal
    görmesine sebep olur. Tabii hileler var, günümüzde teknolojik
    aygıtlar da buna yer yer katkı sağlar. Hileyi bilmediği için
    izleyenlere çok enteresan gelir. Google’a bir tıklayın, sihirbaz
    hileleri başlığına bakın; aslında çocukça kandırmalara âlet
    olduğunuzu görürsünüz. Siz onun konuşmasına, eline-ayağına
    bakarken diğer kandırmayı göremiyorsunuz veya el
    çabukluğunu hissedemiyorsunuz. Dolayısıyla sihir dediğimiz
    şey hilelerdir, tabii kandırılmaya müsait insanlar olduğu
    müddetçe daha nice sihirbazlar, büyücüler, cinciler, üfürükçüler
    çıkar. Kur’ân-ı Kerim hiçbir ayetinde sihirden Allah’a
    sığınmayı emretmiyor çünkü yok öyle bir zarar, aldatmadan
    kandırmadan ibaret; ama üfürükçülerin şerrinden, o cinci
    denilen, hoca denilen, okuyup üfleyen üfürükçüler var ya,
    medyum, rukyyeci gibi adlar alanlar, muska yazıyor, okuyup
    üflüyor… İşte onların şerrinden Allah’a sığınmamızı istiyor
    Allah. Esas tehlike orada, oraya gittinmi adam seni ikna edecek.
    Müşteri geldi, yani yolunacak kaz. Seni hasta çıkarması
    AHMED KALKAN
    ~ 102 ~
    lâzım; yoksa para kazanamaz ki. Seni inandıracak hastalığına
    ve ondan sonra abone müşteri olacaksın, bedava da reklamcı
    aynı zamanda. Aslında hepimizin zihninde bazı sorunlar
    belirmiş olabilir, ‘tamam ama benim akrabamdan, tanıdıklarımdan
    falan kişi vardı, cin girmişti içine, şöyle olmuştu; sihir
    yapmışlar, muska yazmışlar, adam veya kadın şöyle zarar görüyordu,
    bir sürü varlıklar gördü, kendisine bir şeyler engel
    oluyordu…’ gibi çoğumuzun anlatacağı hikâyeler vardır. Peki,
    ya bunları nereye koyacağız?
    Beyin de diğer organlarımız gibi bir organdır, o da ârızalanır,
    hastalanır. İlaçların yan etkisi olur, şok geçirebiliriz,
    psikolojimizi etkileyen önemli bir durumla karşılaşır, hastalanırız.
    Bu yüzden hallüsinasyon görmeye başlarız. Veya genlerimiz
    vasıtası ile meyilliyizdir psikolojik zafiyetlere, o yüzden
    olur. Gayri İslâmî ortamların insan psikolojisini olumsuz
    etkilemesi %100 gibidir. Hangimizin psikolojik yapısı sapasağlam
    duruyor? Mümkün mü, bunca tuğyan, bunca zulüm,
    bunca her değerimize saldırı karşısında sapasağlam kalabilmek?
    Suriye olaylarını bile dinleye dinleye insanın psikolojik
    dengesi bozuluyor ister istemez. Sözgelimi Suriye’de annesini
    babasını kaybeden veya yaralanan çocuklar artık hiç ağlayamıyor,
    üzülemiyor, o duyguyu yitirmiş, dengesi bozulmuş,
    yani tepki veremiyor, ağlama hissini bile kaybetmiş, alt üst
    olmuş. Bunun cinle ne alâkası var? Bunun şeytan gibi, cin
    gibi Amerika ile alâkası var, tâğutlarla alâkası var, zâlimlerle
    alâkası var, zulme karşı tepki göstermeyen koca bir ümmet
    ile alâkası var. Rukyecilere ve onlara inanan kişilere göre, iş
    kolay; okuruz, üfleriz; içinden cini çıkarıveririz, düzeliverir.
    Bununla ilgili değil, canına okumuşlar çocukların. Yaşadığımız
    topraklarda da benzer durumlar vardır. Adama ‘Allah’ diyorsun
    hiç etkilenmiyor, ama maç diyorsun dört gözü birden
    açılıyor adamın, para diyorsun daha başka her tarafı açılıyor
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 103 ~
    kadının. Yani insanımızın dengesi tümüyle alt üst olmuş,
    şeytana gerek yok ki. Dolayısıyla dengeler bozulunca anormallikler
    de ortaya çıkar. Yani insanın beyninde küçücük bir
    elektrik dalgalanması, elektriğin kontak yapması, devresinin
    yanması vb. bazı rahatsızlıklara sebep olur. Sâra hastalığı
    eskiden cinle ilgili en önemli delil olarak kullanılırdı, kitaplarda
    öyle geçerdi. “Bak sapasağlam insan kaskatı kesiliyor,
    ağzından köpükler çıkıyor, bayılıyor, yatıyor yerlere; demek
    ki cin girmiş içine” derlerdi, ama hiç alâkası yok. Beyindeki
    elektrik ârızası, teşhisi de çok kolay, tedavisi de mümkün
    epilepsi denilen sâra hastalığının. Bugün rahatlıkla biliniyor
    elektronlarla beyindeki elektrik dalgaları tespit ediliyor. Çok
    net olarak bilinen bir rahatsızlık. Karabasan derler, albastı
    derler; çoğu kişide olmuştur. Bu, insanın aşırı yorgunluğundan,
    mümkün ki kan kaybından, aşırı stresten dolayı beynin
    halüsinasyon göstermesi ile alâkalıdır. Tıp dilinde ismi, teşhisi,
    tedavisi olan, beyinle ilgili fiziksel bir rahatsızlıktır.
    İnsanın beyni yönlenirse; söz gelimi bir bardak su
    getirip “şu sıvıyı içince başının ağrısı gidecek” diye
    seni telkin yoluyla inandırırlarsa, suyu içince hakikaten
    başının ağrısı geçer ve o içtiğini su değil de çok
    önemli bir ilaç olarak görürsün. Bunun hemen aynısı
    olan bir uygulama yaparlar tıp doktorları, polisebo
    verirler, faydalı olur çoğu hastaya. Biraz reklam
    yapılır kimi zaman; doktor gelip ‘yeni ilaç deneyeceğiz
    bu senin hastalığın için bire bir’ falan diye o
    ilacı över, hâlbuki hap görünümü verilen kapsülün
    içinde un vardır, başka bir şey yoktur; ama aynen
    hap görünümündedir. Dünya çapındaki anketler %
    65 diyor polisebonun faydası için. Hastaların % 65’i
    AHMED KALKAN
    ~ 104 ~
    doktorun verdiği ilacı çok faydalı görüp o polisebodan
    istiyorlar. Polisebonun faydası % 65; peki, ya
    gerçek ilaçların faydası? İlginçtir; normal ilaçların
    etkisi de % 65 olarak görülmüştür. İlaç diye yuttuğumuz
    şeyler ilaç olmasa bile ilaç etkisini veriyor
    veya gerçek ilaç olarak kullandığımız şeyler, ilaç görüntüsü
    verilmiş ilaç olmayan bir şeyle aynı derecede
    etki yapıyor. Hani meşhur tabir vardır ya ‘grip, ilaç
    ile 1 haftada, ilaçsız 7 günde tedavi olur’ diye; aynen
    onun gibi. Ama polisebo veya ilaç olmayan şey, yan
    etkisi olmayan bir şeydir. İlaç ise bir tarafı iyi etmiş
    olsa bile, başka bir tarafı bozacak, hastanelere abone
    edecektir sizi. Yan etkisi çoğu zaman düz etkisinden
    daha fazladır. Sadece ilaçların değil; Batıdan gelen
    her türlü aygıtların da yan etkileri, ters etkileri insanları
    mahvetmektedir.
    SIHIR/BÜYÜ, SADECE GÖZ BOYAMADIR
    Sihir (büyü), hakikat taşımamasına, gerçekliği olmamasına
    rağmen insanlık tarihinde hep rağbet görmüş, halkın
    çoğu korktuğu için, kimi onlara inandığı için, kimi endişe ve
    şüphe içinde olup kendini riske atmamak için sihirle uğraşanlarla
    ve sihirle mücadeleyi göze almamış, alamamıştır.
    Sihir (büyü), insanlık tarihinde çok eskilere dayanmaktadır…
    Rabbimiz Şuarâ Sûresi 153. âyette Semud kavminin, Hz.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 105 ~
    Salih’i büyülenmiş olmakla nitelendirdiklerini belirtmektedir
    ki bu da büyünün ne kadar eskilere dayandığını göstermesi
    açısından önemlidir…
    Büyü, hemen hemen tüm toplumlarda bulunan bir halk
    inancıdır… Allah, Zariyat Sûresi 52. âyette, gelen her elçinin.
    kavmi tarafından büyücü olmakla itham edildiğini söyleyerek
    büyücülüğün ne kadar köklü ve yaygın bir inanç olduğunu
    göstermektedir.
    Bilimin gelişmediği, sosyal olayların sosyolojik değerlendirme
    konusu olmadığı, insan psikolojisinin göz önünde
    bulundurulmadığı zamanlarda halkın kendi bünyesinde doğurduğu
    esrarengiz inanışlar etkin olmuştur… Bunun sonucu
    olarak toplumlar cin korkusu yaşamış ve sihir denen düzenbazlığa
    inanmak durumunda kalmışlardır…
    Cinlere olağanüstü güçler yükleyen halk inancında büyü
    büyük bir yer tutar… Bunun içindir ki bilimin, sosyolojinin,
    psikolojinin ve hepsinden önemli olarak vahyin söz sahibi olmadığı
    insanlık tarihi boyunca beklenmeyen olumsuz gelişmeler
    ya sihre ya da cin çarpmasına bağlanmıştır…
    Çağımızda hâlâ cin korkusunun sürüyor olması, büyüye
    inanılması, ilmî verilerin halkı tatmin etmediğini
    ve gerekli çalışmaların yapılmadığını göstermektedir…
    İnsanın ruhuna, mânevî boyutuna eğilmeyen
    günümüz bilimi, insanı hak ettiği konuma taşıyamayacaktır…
    Beden sağlığına dikkat eden tıp ilminin ruh sağlığına
    dikkat çekmemesi ve konuya gereken önemde
    AHMED KALKAN
    ~ 106 ~
    eğilmemesi, mânevî hastalıkların yanında, maddî
    hastalıkların da gün geçtikçe artmasında etkili olmaktadır…
    Ruh sağlığı bozulan insanın beden sağlığının
    risk taşıdığı ehlinin mâlumudur… Stresin
    birçok hastalığı tetiklediğini belirten uzmanların
    stres için ruha uygun reçetelerinin olmaması ciddi
    bir eksikliktir…
    Ruh dünyası bozulan birinin sosyal hayatında meydana
    gelecek bozuk ilişkilerin sihre bağlanması doğru
    olmaz… “Yaratan bilmez mi?”170 ayetince yaratılanın
    yaratanının gözüyle okunması olarak değerlendirdiğimiz
    vahiy okumalarının eksikliğini insanlık
    bugünlerde daha iyi anlamaktadır…
    Kur’an’ın bildirdiğine göre büyü ilk olarak Firavun
    döneminde devlet eli ile desteklenmiştir... Firavun, sihirbazlar
    eliyle otoritesini güçlendiriyordu… Büyüyü devlet
    olarak destekleyen ve büyücülüğü teşvik eden Firavun’un
    Musa hakkındaki Mü’min Sûresi 24. ayette geçen
    “bu yalancı bir sihirbazdır” ithamı Firavun’un sihirbazlara
    “yalancı” gözüyle baktığının delilidir…
    Sihirbazlar, A’raf Sûresi 113. Ayette “Eğer üstün gelen biz
    olursak, elbet bize bir mükâfât var, değil mi?” diyerek Firavundan
    büyülerine karşılık ücret dilenmektedirler… Büyücülerin
    ücret talebi sihirbazların acziyetini gözler önüne sermektedir…
    Eğer büyünün hakikati olsaydı Firavun sihirbazların
    güdümünde olurdu sihirbazlar Firavun’un güdümünde
    olmazlardı…
    170 67/Mülk, 14
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 107 ~
    Kur’an, büyüyü her zaman gözlerin yanılsaması ve gözlerin
    aldatılması bağlamında zikreder… Örneğin; A’raf Sûresi
    16. ayette: “İnsanların gözlerini büyülediler…”, Tâhâ Sûresi
    66. Ayette ise Firavun’a bağlı sihirbazların yaptıkları sihirden
    kaynaklı Mâsâ’nın gözlerine onların iplerinin koşar gibi
    göründüğü buyurularak sihir gözle bağlantılı işlenmekte ve
    sihrin gözü yanıltmaktan ibaret olduğu belirtilerek büyünün
    hakikatinin olmadığı vurgulanmaktadır…
    Yine Tûr Sûresi 15. Ayette “(Nasıl) Şimdi bu, büyü müymüş,
    yoksa siz mi görmüyor muşsunuz?” ayeti ve Hicr Sûresi 15.
    ayette “Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir
    topluluğuz,” ifadeleriyle sihrin maddî boyutu ve göz ile olan
    ilişkisi anlatılmaktadır.
    Tâhâ Sûresi 69. âyette: “Sağ elindekini at! Onların yaptıklarını
    yutsun. Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir.
    Büyücü de nereye varsa iflâh olmaz!”
    Âyetlerde büyünün hile (aldatma) olduğu ve büyücülerin
    asla iflah olmayacakları anlatılmaktadır. Buna
    sebep olarak sihirbazın kendisini izleyenlere eşyanın
    hakikatini değiştirdiğine inandırmak istemesi, kendisine
    yaratıcılık atfetmesi ve dolaylı yoldan ilahlık
    iddiasında bulunmuş olması gösterilebilir…
    Yalan ve aldatma üzerine kurgulanan büyücülük
    mesleğini icra edenlerin arasında zengin fertlerin bulunmaması,
    hatta bu işle uğraşanların nerdeyse tümünün
    sefalete mahkûm yaşam sürmeleri, yaptıkları
    AHMED KALKAN
    ~ 108 ~
    büyünün hakikat içermediğini, büyünün bir göz boyama
    oyunu olduğunu apaçık göstermektedir…
    Kur’an; Firavun’un Mâsâ’ya inanan sihirbazlara tehditler
    savurduğunu ve onları keseceğini söylediğini nakletmektedir.
    171 Firavun sihirbazların güçlerini, acziyetlerini bildiği için
    bu tehditlerde bulunmuştur… Değilse, Firavun o sihirbazları
    tehdit etmek yerine; onlardan korkardı…
    Kısacası sihir/büyü sadece göz boyama oyunudur… Birtakım
    hilelerle gözlerin yanıltılması halidir… Bunun dışında
    sihir yoktur… Türkçede kullanılan “gözlerimi büyüledi”, “dinleyenleri
    sesi ile büyüledi”, “yaptığı hareketlerle izleyicileri
    büyüledi” gibi ifadeler, Kur’an’da anlatılan büyünün özellikleriyle
    birebir uymaktadır…
    İnsan güzel ve süslü sözlerin, görüntülerin, davranışların
    etkisinde kalarak da büyülenebilir… Ancak bu büyü de maddî
    bir büyüdür ve aldatmacadan ibarettir… Yalan konuşan birine
    kanmak, güzel giyimli birinin zenginliğine inanmak, iç
    dünyasını gizleyip dış dünyasında dürüst görünmeye çalışan
    hainlere aldanmak gibi…
    Büyücünün karı ve koca arasını açmak, sevenleri ayırmak,
    birbirini sevmeyenleri birleştirmek, kaybolan eşyayı geri
    getirmek gibi etkinliği ve yetkinliği olamaz… Zira bu durum
    kalplerde ülfet peyda eden Rabbimizin buyruklarına terstir…
    Herhangi bir kimseye tılsım, muska, düğüm vs. şekillerle sihir
    yapılabileceğine inanmak, sadece cehalettir…
    171 20/Tâhâ, 71
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 109 ~
    Eğer sihirbazlar yaptıkları sihirlerle insanların arasını
    açma, ülfet sağlama gibi yetkinliğe sahip olsalardı birkaç kuruş
    peşinde koşmazlardı… Sihir bir maharet ve yetenek işidir…
    Bir oyun ve aldatma becerisidir… El çabukluğu işidir…
    Tek işlevi gözleri yanıltmaktır… Dolayısı ile Peygamberimize
    sihir yapıldığı ve yapılan sihirden dolayı peygamberimizin
    bazen ne yaptığını hatırlamadığı gibi rivayetler birer uydurmadan
    ibarettir…
    Sihrin Babil’de iki melek tarafından insanlara imtihan
    amaçlı öğretildiği de bir Yahudi efsanesidir… Kur’an Bakara
    Sûresi 102. âyette bu efsaneyi olumsuzluk “mâ”larını ard
    arda zikrederek red eder… Bu iddia Yahudilerin iftirası idi ve
    ilgili âyet de bu iftirayı yalanlamak için indirilmiştir…
    Müslümanlar sihre inanmakla İlâhî gücü sihirbazlara yüklediklerinin
    farkında değiller… Müslüman halklarda var olan
    sihir inancı, aslında bir şirk inancıdır ve bundan şiddetle
    uzak durulması gerekmektedir…172
    BÜYÜNÜN ETKILEMESI KONUSUNDA MEZHEBÎ GÖRÜŞLER
    Yine rukyeci, rukyeyi ve büyünün önemini savunuyor:
    Büyü, kendisine büyü yapılan kimseyi öldürebilir veya
    onun tabiatını ve davranışlarını değiştirebilir. İmam Şâfiî
    ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler.”173
    172 Cahit Karaalp
    173 İdraru’ş-Şurûk fî Envâi’l-Furûk, c. 4, s. 149
    AHMED KALKAN
    ~ 110 ~
    “Mu’tezile ve Kaderiyye buna aykırı görüş belirtmişlerdir
    ki onların zaten aykırı görüşlerine itibar edimez.
    Ehl-i sünnettin ittifak ettiği meselerde bid’at ehlinin görüşü
    kale alınmaz.” Onlar yazara göre bid’at ehli ise, yazar
    da onlara göre bid’at ehlidir. Onların Kur’an’dan ve sünnetten
    daha kuvvetli delilleri var ise niye ehl-i sünnete aykırı görüşlerine
    itibar edilmesin? Ehl-i Sünnet ictihad etmişse, onlar da
    ictihad etmiş. İctihadlardan biri doğru, diğeri yanlıştır. Ama,
    peşinen ön yargılı bir tarzda, “ehl-i sünnet tüm ictihadlarında
    isabet etmiştir, Mu’tezile ve Kaderiyye de ehl-i sünnete
    ters tüm ictihadlarında yanılmıştır” demek ilmî ve objektiflik
    ölçülere sığar mı? Onların da kendi mezheplerinin dışındaki
    tüm ehl-i sünnet mezheplerine yanlış demeleri o zaman
    doğru olacaktır. “Benim mezhebimin içtihadı, yanlış olma
    ihtimali olan doğrudur. Diğer mezheplerin görüşü ise doğru
    olma ihtimali olan yanlıştır.” demeliyiz. Bu mezheplerin mensupları
    Müslüman kabul edildiği halde, İslâm mezhebi kabul
    edilen mezheplerin ictihadlarında tümüyle yanıldığını ve hiç
    doğru içtihada ulaşamadığını iddia etmek; ancak bağnazlıkla,
    mezhepçilik ve mezhep taassubuyla izah edilebilir. Ehl-i
    Sünnet, akaid mezhebidir; daha doğrusu akaid mezhepleri
    koalisyonudur. Ehl-i sünnet dışı mezhepler de ehl-i sünnet
    mezhepleri de akaidde mü’minleri bağlamaz. O yüzden bu
    mezhep tartışmasının yeri akaid konuları hiç olmamalı. Bakın,
    bu konuda ehl-i sünnetin ittifak ettiği söylenen bir husus
    var; o husus, konuyla ilgili âyetlere taban tabana zıt. Neyi tercih
    edecek mü’minler? Kaldı ki, ehl-i sünnet kolay kolay ittifak
    da etmez. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bazıları büyünün hak
    ve hakikat olduğunu, etki edebileceğini kabul etmez. Ehl-i
    Sünnet bazı âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına
    görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu söylerler.
    Bunlar arasında Ebû Hanife vardır, Ebû Ca’fer Esterebâzî
    ile hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır. Zâhirîlerden
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 111 ~
    İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. Dolayısıyla
    bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını kabul etmektedirler.
    Ehl-i Sünnetim diye, isterse bu konudaki ehl-i sünnetin
    görüşü ittifak halinde kabul görmüş olsun,
    o görüş veya ictihad, Kur’an’a zıt ise, bir mü’min,
    Kur’an’la uzlaşmayan bir görüşü, fetvayı, ictihadı
    kesin şekilde kabul etmez, edemez, etmemelidir.174
    Mezhepler dinin önüne geçemez. Mezhepler, dinin
    bir yorumudur, dinin kendisi gibi algılanamaz.
    Akaidde mezhep olmaz, olmamalıdır. Kur’an’daki
    akaid esasları bütün mü’minleri bağlayan esaslardır,
    ilkelerdir. Mezhep akaidi, yorumdur, ictihaddır.
    Akaidde inanç esasları, beşerî yorumlara, zan içeren
    ictihadlara dayanmaz; mütevâtir olan Kur’anî hükümlere
    dayanır.
    SIHRIN GÖZ BOYAMA VE DEĞIŞIK ARAÇLARLA YAPILAN HILE VE
    KANDIRMADAN İBARET OLDUĞUNU SÖYLEYEN ÂLIMLERE BIR
    ÖRNEK; EBÛ BEKR EL-CESSAS
    “Sihrin/büyünün hak olduğunda, etki ettiğinde, ehl-i sünnet
    âlimleri ittifak etmiştir” gibi doğru olmayan nice sözler,
    maalesef nice kitaplara geçmiştir. Bu ifadenin doğru olmadığını
    görüyoruz. Sihrin/büyünün göz boyamaktan ve değişik
    âlet ve yöntemlerle hile yapıp insanları kandırmaktan ibaret
    174 33/Ahzâb, 36
    AHMED KALKAN
    ~ 112 ~
    olduğunu belirten nice âlim vardır. Ahkâmu’l Kur’an sahibi
    meşhur Hanefî âlim Ebû Bekr el-Cessâs (h. 305-370) sihir/
    büyü hakkında şu bilgileri verir:
    Dil bilimcilerin anlattıklarına göre sihir kelimesi sözlükte,
    sebebi elle tutulmayan, gözle görülmeyen ve gizli olan şeye
    denir. “Sihir” kelimesinin sözlükteki anlamı budur. Ancak
    daha sonra bu kelime sebebi gizli olan, insanı gerçek dışı
    hayallere sürükleyen, bir nevi aldatma ve kandırma işleri
    anlamında kullanılır oldu. “Sihir” kelimesi, herhangi bir kayda
    bağlı olmaksızın yalın olarak kullanıldığında faili yerilir.
    Ancak övgüye layık işler bağlamında kullanıldığında kayıtlı
    olarak kullanılır.
    Nitekim bir rivayette şöyle buyrulmuştur: “Şüphesiz bazı
    konuşmalarda sihir vardır.”175
    “Şüphesiz bazı konuşmalarda sihir vardır” buyurmuş. Mesela
    başkasına haksızlık yapmış olan bir adam, güzel bir
    savunma yaparak kendisini dinleyenleri âdeta büyüler ve
    böylece başkasının hakkını alıp götürür. “Bazı ilimde cehalet
    vardır” buyurmuş. Bir alanda bilgi sahibi olan bir kimse, bilmediği
    alanda da konuşmaya kalkarsa o alanda cahil olduğu
    ortaya çıkar. “Bazı şiirlerde hikmet vardır” buyurmuş. Buna
    da darb-ı meseller ve insanların öğüt aldığı vaaz ve nasihatler
    örnek gösterilebilir. “Bazı sözlerde de zayilik vardır” sözüne
    gelince; bunun için de şu örnek verilebilir: Kelimelerinizi ve
    sözlerinizi, dinlemek istemeyen ilgisiz bir kimseye anlatmaya
    kalkarsanız bu durumda o kelimeleriniz ve sözleriniz zayi
    olmuş olur; boşa konuşmuş olursunuz.”
    Rasûlullah (s.a.s.), bazı konuşmaları sihirle nitelemiştir.
    175 Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 10/83
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 113 ~
    Çünkü konuşmayı yapan kişi, ya daha önce gizli kalmış bir
    gerçeği güzel konuşması ile bildirip net bir şekilde izah edip
    açıklığa kavuşturuyor, ki bu helâl olan bir sihirdir ki Peygamber
    (s.a.s.) Efendimiz, Zibrikan b. Bedir hakkında bu türden
    bir konuşma yapan Amr b. Ehtem’in konuşmasına ses çıkarmamış
    ve ona kızmamıştır. Rivayet olunduğuna göre bir
    adam, Ömer b. Abdulaziz’in huzurunda belagatlı bir konuşma
    yapmış, Ömer de “Allah’a yemin ederim ki, bu helâl olan
    sihirdir” demiştir.
    Ya da konuşmasıyla bâtılı gerçekmiş gibi tasvir eder, dinleyicileri
    de yaldızlı sözlerle aldatır. Şu halde sihir kelimesi yalın
    olarak kullanıldığında, gerçekliği olmayan ve aldatıcı güzel bir
    kılıfa sokulan bâtıl şeyler anlamına gelir. Nitekim bu konuda
    Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnsanların gözlerini büyülediler.”
    176
    Firavun‘un sihirbazları, gerçekliği olmayan bir şeyi gerçekmiş
    gibi göstererek ortaya attıkları iplerinin ve değneklerinin
    yılanmış gibi hareket ettiği algısını izleyenlerin zihinlerinde
    meydana getirdiler. İlgili ayet bu duruma şöyle bir
    açıklık getirmektedir: “Onların ipleri ve değnekleri yaptıkları
    sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.”177
    Yüce Allah izleyicilerin sürünme zannettikleri şeyin aslında
    bir sürünme olmadığını, aksine bir hayal olduğunu bildirmektedir.
    Bir gerçeği anlatıp onu açıklayan konuşma, helâl
    olan sihirden sayılır. Ama göz boyama, aldatma, bâtılı hak
    sûretinde gösterme amacıyla yapılan konuşma, kınanan sihirden
    sayılır.
    176 7/A’râf, 116
    177 20/Tâhâ, 66
    AHMED KALKAN
    ~ 114 ~
    Beyana ve konuşmaya sihir denilmiştir. Çünkü güzel ve
    etkili konuşabilen bir kimse, güzel bir şeyi çirkin gösterebileceği
    gibi, çirkin bir şeyi de güzel gösterebilir. Sihirbazın/
    büyücünün allayıp pullayarak bir şeyi olduğundan farklı göstermesine
    sihir denildiği gibi, güzel konuşmaya da bu bakımdan
    sihir denilmiştir.
    Ebubekir el-Cessâs dedi ki: Güzel ve etkili konuşmaya gerçek
    anlamda değil de mecazî anlamda “sihir” denilmiştir. Gerçek,
    vasıflarını anlattığımız şeydir. Bu sebeple sihir kelimesi
    yalın olarak kullanıldığında; muhatapları veya izleyicileri aldatmak,
    zihinlerini karıştırmak, gerçekliği ve sâbitliği olmayan
    şeyleri varmış gibi göstermek amacıyla allayıp pullayarak
    olduğundan farklı bir şekilde gösterilen şeylere denir. 178
    SIHRIN ÇEŞITLERI, SIHIRBAZLARIN AMAÇLARI VE HEDEFLERI
    İlk olarak; Cenab-ı Allah’ın Kur’an’da kendilerinden söz ettiği
    Babil halkının sihri.
    Babil halkı sabii olup yedi gezegene tapıyor, onları ilah
    olarak adlandırıyor, kâinattaki olayların failinin onlar olduğuna
    inanıyorlardı. Bunlar muattıla yani Allah’ın sıfatlarının
    varlığını kabul etmeyen kimselerdi. Bunlar evrendeki gezegenleri
    ve diğer gök cisimlerini yoktan var edip yaratan bir
    sâni-i hakikinin varlığını kabul etmiyorlardı. Bunlara Yüce
    Allah Hz. İbrahim’i aleyhisselam gönderdi. Hz. İbrahim, onları
    Allah’a imana davet etti. Onları şaşkına çeviren deliller ileri
    sürerek kendileriyle tartıştı. Karşı koyamayacakları delillerle
    karşılarına çıktı.
    178 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., s. 136-143
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 115 ~
    Sihir çeşitlerinin çoğu tahayyüllerden ibaret olup eşyanın
    aslından farklı bir şekilde görünmesini sağlamaktadır.
    Sihir çeşitlerinden biri, halkın bildiği ve âdetin kendisiyle
    cari olup gittiği ve görülebilir nitelikte olan sihirlerdir.
    Elle tutulup gözle görülmeyen, gizli kalan, hakkında bilgi
    sahibi olanlar dışında kalan kimselerin hakikî manasını ve iç
    yüzünü bilemediği bir sihir çeşidi de vardır. Zira her ilmin
    gizli aşikâr, açık ve kapalı tarafları vardır. Açık ve aşikâr olan
    tarafı gören ve işiten her akıllı kimse bilir. Gizli ve kapalı olan
    tarafı ise hakkında araştırma yapmış, bilgi sahibi olmuş, uygulamasını
    yapmış ehli kimselerden başkası bilemez. Buna
    şöyle bir örnek verilebilir: Nehirde gemi yolculuğu yapan bir
    kimse, üzerindeki hurma ağaçları ve binalarla birlikte kıyının
    da kendisiyle birlikte hareket etmekte olduğunu zanneder.
    Geceleyin kuzeyden rüzgâr estiğinde gökyüzünü seyretmekte
    olan bir kimse, ayın bulutlarla birlikte güneye doğru
    kaymakta olduğunu zanneder. Üzerinde renkli bir işaret
    bulunan bir topaç hızla döndürüldüğünde, nokta veya ben
    şeklindeki o işaret topacın çevresini kuşatan bir çember gibi
    görünür. Hızla dönmekte olan değirmen taşında da benzer
    şeyler görülebilir. Ucunda ateş közü bulunan bir tahta çubuk
    havada hızla döndürüldüğünde tahta çubukta havada bir
    ateş çemberi görüntüsü meydana gelir. İçi su dolu bir cam
    bardağa atılan bir üzüm tanesi, erik veya şeftali büyüklüğünde
    görülür. Ufak tefek bir adam, suyun gerisinde durduğunda
    iri cüsseli görülür. Yerden yükselen buharlar, sabahleyin doğmakta
    olan güneş kurşunu çok büyük gösterir. Ama buharlardan
    ayrılıp yükseldiğinde göze küçük görünür. Suya düşen
    bir çubuk, kırık veya eğri görünür. Yüzüğü gözünüze yanaştırdığınızda
    halkası bilezik büyüklüğündeymiş gibi görünür.
    AHMED KALKAN
    ~ 116 ~
    Eşyanın olduğundan farklı görünmesiyle ilgili olarak bunlara
    benzer daha birçok örnek verilebilir ki, halkın çoğu bunları
    bilir.
    Bir diğer sihir çeşidi: Elle tutulup gözle görülemeyen, ancak
    hakkında bilgisi ve düşüncesi olan erbabınca bilinen sihir
    çeşide de vardır. Sihirbazın ipi buna örnek gösterilebilir.
    Bu ip bazen kırmızı, bazen sarı, bazen de siyah renkte ortaya
    çıkar. Bunun en güzel şekillerinden biri de gözbağcılarının
    yaptığı gibi eşyayı olduğundan farklı gösteren hareketlerde
    bulunmak ve insanı çeşitli hayallere sürüklemektir. Mesela
    elinde tuttuğu bir serçeyi gözlerinizin önünde keser. Sonra
    de kesip başını gövdesinden ayırdığı serçenin uçtuğunu size
    gösterir. Bunu el çabukluğu ile becerir. Aslında kesilip başı
    koparılan serçe ile uçan serçe aynı değildir. Doğrusuna bakılırsa
    o sihirbaz, yanında iki serçe bulunduruyordu. Birini
    keserken diğerini saklayıp gizlemişti. Daha sonra diğerini
    uçururken de önce kesmiş olduğunu saklayıp gizlemişti. Sihirbaz,
    bir adamı kestiğini, yanındaki kılıcı yuttuğunu gösterir.
    Ama gerçek, hiç de onun bize gösterdiği gibi değildir.
    Sihirbazların yaptıklarına gösterilebilecek örneklerden
    biri de şudur: Tunç veya diğer madenlerden imal edilen ve
    birbiriyle çarpışmakta olan, sonra biri bu iş için hazırlanmış
    olan hileleri kullanarak diğerini öldüren iki süvari.
    Bir örnek de şu: At üzerinde ve elinde bir borazan bulunan
    tunçtan yapılmış bir süvari heykeli. Hiç kimse kendisine yaklaşmadığı
    ve eliyle dokunmadığı halde bu süvari heykeli, her
    saat başı o borazanı çalar.
    Sihirbazlar, cinler ve şeytanlarla konuştuklarını, muska ve
    tılsımlarla onları itaat altına aldıklarını, istediklerini önceden
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 117 ~
    bir şeyler yapma ve bu iş için kendileriyle anlaşma yaparak
    hazırladıkları cin ve şeytanlar aracılığıyla elde ettiklerini iddia
    etmektedirler. Cahiliye döneminde Arap kâhinleri işlerini
    bu şekilde yürütüyorlardı. Hallâc-ı Mansur da gösterdiği harika
    hallerin çoğunu, anlaşmalı olduğu cin ve şeytanlar aracılığıyla
    gerçekleştirmişti. Bu kitap bunların hepsini anlatmaya
    müsait olsaydı, Hallâc’ın ve emsallerinin “harika” diye gösterdiklerinin
    iç yüzünü açığa çıkaracak şeyleri mutlaka anlatırdım.
    Sihir çeşitlerinden biri de insanlar arasında laf taşımak,
    jurnalcilik yapmak, belagatlı ve şatafatlı cümleler kurmak,
    insanların zihnini ifsad etmek, kafalarını karıştırarak onları
    sinsice birbirine düşürmek de bir nevi sihirdir. Sihrin bu türü
    halk arasında fazlasıyla yaygındır. Anlatıldığına göre bir kadın,
    evli bir çiftin arasını bozmak istemiş. Önce kadına gidip;
    “Kocan senden yüz çevirmiş. Ona sihir yapmışlar. Sana karşı
    tutuk hale getirilmiş. Senin için ona ben de bir sihir yaparım.
    Öyle bir hale gelir ki, senden başkasını istemez ve senden
    başkasına bakmaz. Ancak bunu yapabilmem için, uyuyacağı
    zaman onun sakalından ustura ile keseceğin üç tel getirip
    bana vermelisin. Bunu başarabilirsen bu iş tamamdır” demiş.
    Kadın, onun bu söylediklerinin doğruluğuna inanıp ona aldanmış.
    Fitnekâr kadın bu defa kocanın yanına gidip ona, “Karın,
    gönlünü başka bir erkeğe kaptırmış. Seni öldürmeye karar
    vermiş. Onun bu durumundan haberdar oldum. Acıdığım için
    sana bu öğüdü veriyorum. Uyanık ve tedbirli ol. Ona asla aldanma.
    O, seni usturayla öldürecek. Zaten bunu onun halinden
    de anlayacaksın. Bunu yapacağından asla şüphe yok” demiş.
    Adam evine gitmiş. Uzanıp uyur gibi yapmış. Karısı uyuduğunu
    zannedince hemen keskin bir usturayı eline almış ve
    AHMED KALKAN
    ~ 118 ~
    sakalından üç tel kesmek için adamın üzerine eğilmiş. Adam
    hemen gözlerini açmış. Karısının, elinde usturayla boğazına
    doğru eğildiğini görmüş. Karısının kendisini öldüreceğinden
    artık hiç şüphesi kalmamış. Derhal ayağa kalkıp karısını öldürmüş.
    Karısını öldürdüğü için de kendisi de öldürülmüş.
    Buna benzer sayılamayacak kadar çok örnek vardır.
    Büyücüler ve cin çarpmış oldukları varsayılanların
    üzerine okuyanlar (rukyeciler), iddia ettikleri gibi
    başkalarına zarar veya fayda vermeye muktedir olsalardı,
    havada uçabilselerdi, gaybı bilselerdi, uzak
    ülkelerden haberler getirebilselerdi, çalınan veya
    saklanan şeylerin yerlerini bilselerdi, anlattığımız
    şekillerden başka bazı yöntemlerle insanlara zarar
    verebilselerdi, o zaman hükümdarların hâkimiyetine
    de son verirlerdi. Onları öldürerek ülkelerinin başına
    geçer, hazinelerine sahip olurlardı. Öyle ki kendilerine
    asla zarar gelmez, hoşlanmadıkları işler başlarına
    gelmezdi. Kendilerine suikastte bulunmak isteyenlere
    karşı savunma ihtiyacını duymazlardı. İnsanların
    elindeki nimetleri istemeye muhtaç olmazlardı. Böyle
    bir durum söz konusu olmadığına, bu iddia sahipleri
    insanlar arasında en perişan halde, en tamahkâr,
    en hilebaz olduklarına, insanların ellerindeki parayı
    elde etmek için çeşitli yollara tevessül ettiklerine,
    fakir ve geçinemez oldukları apaçık olduğuna göre,
    bunların hiçbir şeye muktedir olmadıkları kesin olarak
    anlayıp tespit etmiş olmaktayız. Halktan cahil
    ve güven vermeyen insanların elebaşları, sihirbaz ve
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 119 ~
    okuyup üfleyenlerin (rukyecilerin) iddialarını hemen
    tasdik ederler. Bu iddiaları reddedenlere de şiddetle
    karşı çıkarlar. Bu konuda gelen yalan ve uydurma rivayetleri
    de sahih kabul ederler. “Sihirbaz ise nereye
    varsa kurtuluşa eremez.”179
    Cahil kimseler, sihirbazların bu anlatılanlardan daha tuhaf
    ve daha feci şeyleri yapabileceklerine de inanırlar. Şöyle
    ki: Onlar, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) sihir yapıldığını, sihrin onu
    çok etkilediğini, hatta “Ben bir şeyi yapmadığım ve söylemediğim
    halde o şeyi yapmışım veya söylemişim gibi hayal ediyordum”
    dediğini iddia ederler.
    Cessas diyor ki: Bu gibi rivayetler, aşağılık ve değersiz
    cahillerle oynamak, onları ‘peygamberlerin mucizeleri
    meğer boş şeylermiş’ demeye sürüklemek, o mucizelere
    dil uzattırmak ve peygamberlerin mucizeleriyle
    sihirbazların yaptıkları işler arasında bir fark
    olmadığına, hepsinin aynı türden şeyler olduklarına
    inandırmak için inançsız kimseler tarafından uydurulmuştur.
    Tuhaftır ki bazı kimseler, hem peygamberleri
    tasdik edip onların gösterdikleri mucizelerin
    gerçek olduğuna inanırlar, hem de sihirbazların yaptıkları
    bu gibi şeylerin doğruluğuna inanırlar. Oysa
    Yüce Allah “Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez”
    180 buyurmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı
    Allah’ın yalanladığı, iddiasının asılsız olduğunu,
    179 20/Tâhâ, 69
    180 20/Tâhâ, 69
    AHMED KALKAN
    ~ 120 ~
    tuttuğu yolun yol olmadığını bildirdiği kimseleri
    doğrulamış olmaktadırlar.
    Cahilliği sebebiyle Yahudi kadının, yapacağı sihrin Peygamber’in
    (s.a.s.) bedenine etki edeceğine inanarak ona sihir
    yapmış olması mümkündür. Ama Cenab-ı Allah, onun sihri
    gizlediği yerden Peygamber’i (s.a.s.) haberdar etti. Kadının
    da yaptığı kötülükten dolayı cehaletini ortaya çıkardı. Kadın,
    Peygamber’in (s.a.s.) bu sihrin etkisinden kurtulduğu takdirde
    nübüvvetini ispatlamış olacağını düşünerek bunu yapmıştı.
    Yoksa bu sihir, ona zarar versin ve durumunu karmaşık
    hale getirsin diye yapmış değildi. Diğer taraftan konuyla ilgili
    hadisi rivayet eden ravilerin tamamı, Peygamber’in (s.a.s.)
    durumunun karmaşık hale geldiğini söylemiş değillerdir. Aksine
    bu ifade, hadise daha sonraları eklenmiş olup hadisin
    aslında mevcut değildir.
    Peygamberlerin mucizeleri ile hayallere kaptırmaya ilişkin
    anlattığımız diğer şeyler arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz:
    Peygamberlerin mucizeleri kendi hakikatleri üzeredir. İçleri
    dışları gibidir. Üzerlerinde ince bir tefekküre daldığınızda, sahihliğini
    ve gerçekliğini daha iyi kavrarsınız. Bütün yaratılmışlar
    onların emsallerini ve benzerlerini getirmeye çabalasalar
    bunu başaramazlar. Sihirbazların allayıp pullayarak eşyayı
    olduğundan farklı göstermeye çalışmaları ve hayal oyunları,
    gerçekliği olmayan asılsız şeyler göstermek için yapılan bir
    nevi hile ve ince oyunlardır. Sihirbazların olduğundan farklı
    gösterdikleri şeyler, derin bir tefekkür ve araştırma neticesinde
    anlaşılır. Bunu öğrenmek isteyen herkes, çabalama neticesinde
    herhangi bir sihirbaz kadar öğrenebilir ve onun yaptıklarının
    benzerini yapabilir. 181
    181 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., s. 143-158 (özetlenerek)
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 121 ~
    BÜYÜNÜN ETKISI YOKTUR
    Sihir ya da büyünün insanlık tarihinde fiilen var olduğu,
    Bâbil döneminden beri bilinip bazı çeşitlerinin uygulandığını
    biliyoruz. Ancak, sihirbazlar, büyücüler tarafından çeşitli
    maksatlarla yapılarak bazı etki ve sonuçları iddia edilen, kendilerine
    diğer insanlardan üstünlük, ayrıcalık, maddî-mânevî
    çıkar sağladığı görülen sihir ya da büyünün insanlar veya
    eşya üzerinde gerçekten tesiri var mıdır? Bu soruya tarihten
    bu yana açık, net ve kesin bir cevap üzerinde uzlaşılamadığı
    görülmektedir. Sihrin başlıca iki kısma ayrıldığını, bir grubun
    sırf yalan-dolan, üçkâğıtçılık, göz boyama ve el çabukluğu,
    göz bağcılığı türünden şeyleri içerdiğini; diğer grubun
    da bilimsel, teknolojik bazı gerçeklere dayandığını ve bu bilimsel
    gerçeklerin istismar edilmesi sûretiyle ortaya konulan
    bazı olayları kapsamına aldığını söyleyebiliriz. Bu durumda
    birinci grup sihir ya da büyünün hiçbir şekilde gerçekle ilgisi
    olmadığı ortaya çıkmaktadır. İkinci grup sihirde ise, bazı bilimsel
    gerçekler yer almakta, eşya ya da Allah’ın tabiatta yarattığı
    bazı kanunların özellik ve inceliklerinden yararlanıldığı,
    bunların kötü maksatlarla kullanılarak şirk ve küfre âlet
    edildiği görülmektedir. Bu açıdan, birinci gruba giren ve aslı
    olmayan, yalana-dolana dayanan sihrin herhangi bir tesirinin
    olmayacağı açıktır. İkinci gruba giren sihirlerin birtakım
    bilimsel gerçekleri içinde barındırdığını belirten bazı âlimler,
    bu çeşit büyülerin tesir edebileceğini söylemişlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan âyetlerle, bazı hadislere dayanan
    bir kısım İslâm âlimleri büyünün bir hakikati olduğunu
    ve tesir ettiğini, bunun şerrinden Allah’a sığınmak gerektiğini
    söylemişlerdir. Mu’tezileye ve ehl-i sünnete mensup
    bazı âlimlere göre ise büyü, gerçek değildir. Sihir diye bir
    şey yoktur. İnsan hiçbir şekilde, dokunmadan başkasına etki
    AHMED KALKAN
    ~ 122 ~
    yapamaz. Ancak mu’tezile ve bazı ehl-i sünnet âlimlerinin,
    bir kimseye dokunmadan etki edilemediği görüşünün, devirlerindeki
    fen ve teknik uygulamaların, çağımızdaki seviyeye
    ulaşmamış olmasından dolayı bu şekilde ortaya konduğu da
    bir gerçektir. Çünkü günümüzde fizikî birtakım yollarla, ses
    dalgaları, elektrik, kızıl ya da mor ötesi ışınlar kullanılarak
    eşyaya ya da herhangi bir insana etki etmenin mümkün olduğu
    anlaşılmıştır. Artık zamanımızda ses, ışık, elektrik dalgalarıyla
    el değmeden birtakım cihazlar çalıştırılabilmektedir.
    Tv., uydular, uzaktan kumandalı silahlar, füzeler vs. araç
    ve gereçler buna bir örnektir. Ancak bunların fizikî birtakım
    kanunlarla, bilimsel yollarla yapıldığı, bir sihir ya da büyü olmadığı
    ortadadır.
    Ehl-i sünnet âlimlerinden İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir
    er-Râzî, İbn Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî,’ye göre
    büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve insanları
    aldatıp kandırmadan ibarettir. Yine kaydedildiğine göre,
    ehl-i sünnet âlimlerinin bir kısmına göre büyü vardır. Bunlara
    göre, bazı kimseler riyâzet, isimlerin ve rakamların özellikleri,
    efsun ve uzlet gibi yollara başvurarak başka varlıklar
    üzerinde etki yapabilecek duruma gelebilirler. Cinlerin kötüleriyle
    temas kurup onlar aracılığıyla olağanüstü şeyleri yaratan
    yine Allah’tır. Sihirbaz, büyüsüyle bir olayın sebeplerini
    bir doğrultuda düzenlemeye sevkeder. O isimlere ve rakamlara
    o özellikleri veren de Allah’tır. Böylece her işin fâili Allah
    olmaktadır.182
    182 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l-Gayb Terc. 263; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri,
    1/209; A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 232
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 123 ~
    TELKIN
    Sihir konusunu, birtakım saçmalıklardan, asılsız
    uygulamalardan ve hurâfelerden arındırarak Kur’an
    ve sahih sünnetin ışığında düşünürsek, âlimlerimizin
    de belirttiği gibi, bunlardan bir kısmında gerçek
    payı olmalıdır. O halde sihrin bu gerçek kısmı
    ve tesiri nedir? Kanaatimizce bu, günümüzde geçmiş
    asırlara nispetle gayet iyi bilinen ve kullanılan
    “telkin”dir. Telkin, yaldızlı sözlerle, aldatıcı davranış
    ve yalan-dolan haberlerle muhâtabın kafasını ve
    gönlünü bulandırmak, fikirlerini çelmek, kanaatini
    değiştirmek ya da arzu edilen görüş veya kanaate
    sahip olmasını sağlamaktır. Telkin, günümüzde söz,
    propaganda, yazı, resim, film, müzik, spor, yalan haber
    vs. yollarla çok modern bir şekilde yapılmaktadır.
    Bunun için kaset, disket, cd., bant, resim, yazı, tv.,
    telefon vs. araçlarla muhâtaba ulaşılmakta, onun
    fikirleri çelinmekte, belli bir kanaate sahip olması
    temin edilmektedir.183 Tâbir câizse kişi, yavaş yavaş
    şartlandırılmakta, beyni yıkanmakta, yani büyülenmektedir.
    Bu şekilde telkin sahiplerinin isteği doğrultusunda,
    insanlara doğrular yanlış, yanlışlar doğru,
    hak bâtıl, bâtıl hak, yalanlar doğru gibi gösterilmekte,
    kabul ettirilmektedir. Geçmişte bir insan ya
    da cin şeytanının, sihirbazının bir ya da birkaç kişiyi,
    bir kabile veya site halkını büyüleyip kandırarak
    183 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, c. 8, s. 88
    AHMED KALKAN
    ~ 124 ~
    küfre götürebilmesine karşılık; günümüzün modern
    sihirbazları, sahip oldukları iletişim araçlarıyla milyonlarca
    insanı, az geliş(tiril)miş veya geri bıraktırılmış
    toplumları, ulusları, istedikleri biçimde şartlandırmakta,
    zehirlemekte, yalan yanlış fikirler empoze
    ederek, kendi benliklerinden koparmaya çalışmaktadırlar.
    Yalan haberler, reklâmlar, seks filmleri, pembe diziler,
    spor ve özellikle futbol maçları, müzik vs. yollarla insanların
    beyinleri dumûra uğratılıp uyuşturulmakta, insanlar düşünemez,
    doğruyu yanlışı, faydalıyı zararlıyı ayırt edemez hale
    getirilmektedir. İletişim araç ve gereçlerinin yoğun baskısı,
    sihirleyici, büyüleyici gücü altında insanlar cinsel ihtiyaçlarıyla
    midelerinden başkasını düşünemez, akıl ve irâdelerini
    kullanamaz, silkinip kendilerine gelemez duruma sokulmaktadır.
    Bu gerçeği inkâr edemediklerinden Batılılar bile, tv.ye
    magic box (büyüleyici kutu) demektedir. Eski büyücülerin/
    sihirbazların yerini alan tv., seyirciyi efsunlayıp hipnotize
    etmekte, aptallaştırmaktadır. Bu sihirli iletişim gücünün sahipleri
    ve yönlendiricileri, çıkarlarını tehlikede hissettikleri
    anda kamuoyu oluşturmakta, halk kitlelerini harekete geçirerek
    hükümetleri devirmek, ya da onlara arzuladıkları kararları
    aldırtmak istemektedir.
    Televizyonu da fesatta geçecek teknolojik aygıtlar
    gün geçtikçe daha da yaygınlaşmaktadır. İnternet,
    halkın dörtte üçünden fazlasında mevcut. Halkın
    yarısından çoğu sosyal medyayı takip ediyor. Cep telefonu
    olmayan beşikte bebek bile kalmadı. Bebekler
    artık telefon ellerinde olmadan yemek bile yemiyor.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 125 ~
    Eğer cinlerin musallat olmasına engel olurum diyen
    rukyeci varsa, işte meydan; buyursun! Şu cinlerin,
    şeytanların cirit attığı internet dünyasının, sanal
    âlemin insanlara musallat olmasının önüne geçsin.
    Büyük bir ecir ve sevap alsın. İnsanı dört bir yandan
    kuşatıp musallat olan cinlerin, şeytanların saldırılarından
    insanı kurtarmaktır esas şifasına sebep
    olmak. Peygamberimiz gözle görülmeyen mikroplara
    da “cin” diyordu. İnsana musallat olan cinler olan
    korona virüsü insan vücudundan çıkarsın da gerçekten
    cin musallatına çözüm buluyormuş diyelim.
    Yoksa, insanın içine cin girmiş diye insanı döverek
    cini dövdüğünü zanneden, çaresiz insanların umutlarıyla
    oynayan, insanları maddî ve mânevî yönüyle
    sömüren ve bunları din adına yapan kimselerin insanlara
    musallat olması sözkonusu olacaktır. Zaten
    Türkiye, ne çekiyorsa kurtarıcıların elinden çekiyor.
    Cinlerden insanları kurtaracağını iddia edenlerin
    elinden bu halkı kim kurtaracak?
    Büyü yapmak isteyen sihirbazların, Allah’ın yasakladığı
    birtakım fiilleri işleyerek şeytan ya da cinlere yaklaşmak
    istedikleri nakledilegelen hususlardandır. Tarih boyunca bu
    tür kimseler yıldızlara taparak, Allah’a şirk koşarak, şeytanı
    övüp ona tapınarak şeytanın yardımını temin etmeye çalışmışlardır.
    Şeytanın da pislikte, şerde, fenalıkta kendisine
    en uygun olan kimseleri dost edindiği muhakkaktır. Ancak
    şeytanın, tevhid ehli mü’min kullara karşı, bu tür müşrik ve
    müflis insanlara yardımı ne kadar tesirlidir? Bunlar, Allah’ın
    iyi kullarına zarar vermeye muktedir olabilirler mi? Hemen
    AHMED KALKAN
    ~ 126 ~
    kısaca cevap verelim ki, şeytan ve yandaşları Allah ve Rasûlü’nün
    yolundan gidenlere, Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı sarılanlara
    hiçbir şekilde zarar veremezler. Bu husus, Kurân-ı Kerim’de
    haber verilmiştir. 184
    Buraya kadar kaydedilen hususlardan sihrin başlıca iki
    kısma ayrıldığını görmekteyiz. Birinci kısım, sırf yalan-dolan
    ve kandırmacadan ibaret olan söz ve fiillerle ortaya atılan
    büyü çeşididir. İkinci kısım da az çok var olan bir gerçeği
    sûiistimal ederek yapılan sihirlerdir. Eskiden sihir zannedilen
    nice hususların günümüzde artık astronomi, astrofizik,
    kimya, fizik, biyoloji, tıp, eczacılık vs. gibi müspet bilimlerle,
    edebiyat, psikoloji, parapsikoloji, hitabet ve sosyoloji bilimlerinin
    meşguliyet alanına girdiği de bir gerçektir. Bilim ve
    fennin, düşüncenin gelişmesiyle artık günümüzde insanlar,
    geçmişte sihir olarak adlandırılan, halkın kandırılmasına vesile
    kılınan birçok olayın sebebini bilmekte, bunların açıklamasını
    yapabilmektedirler. Haberleşme araç ve gereçlerinin
    son derece yaygınlaştığı günümüzde artık insanlar, duydukları
    her şeye körü körüne inanmamakta, bunların aslını ve
    gerçeğini araştırmaktadırlar.
    BÜYÜCÜLER HALKI KANDIRIYOR
    Günümüzde halk, sihirbazların yaptıkları çoğu şeyin duyu
    organlarının yanıltılmasına dayandığını, kendisini seyreden
    ya da kendilerine program yaptıranların verdikleri para olmadan
    sihirbazların, büyücülerin karınlarını bile doyurmaktan
    âciz olduklarını bilmektedirler. Geçmişte sihir ya da büyü
    184 14/İbrâhim, 22; 15/Hıcr, 42; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 127 ~
    olarak takdim edilen pek çok olay, artık müsbet bilimlerin
    ilgi alanına girmiş, sebebi, mâhiyeti, sonucu açıklanabilir konuma
    gelmiştir. Yukarıda saydığımız sihir çeşitlerinin ikinci
    grubu olan güçlü ruh sahiplerinin büyüsüyle ilgili olarak
    müfessirlerin kaydettiği bazı hususlar vardır ki günümüzde
    bunları kabul etmek, pek mümkün görünmemektedir. Meselâ
    bu gruba giren güçlü ruh sahibi kimsenin, kendi bedeninin
    dışında etki edebilecek kadar irâdesinin güçlendiği, eşyada,
    hayvanlarda, İnsanlarda kendi vücuduymuş gibi tasarruf
    yapabildiği, dilediği zaman başkalarının bünye ve şeklini
    değiştirebildiği, İnsanı öldürecek, diriltecek ya da sözgelimi
    eşek haline getirebilecek hüner elde edebildiği, havada uçup
    suda yürüyebildiği ileri sürülmektedir.
    Artık çağımızda, bir eşyaya ya da insana dokunmadan, ya
    da belli fizikî kanunlara göre çalışan araçların yardımı olmadan
    uzaktan etki etmenin mümkün olduğunu ileri sürmek
    çok güçtür. Bu husus, son derece tartışmaya müsâit bir konudur.
    Biyoenerji olayında olduğu gibi, makul bilimsel bir
    açıklaması mevcut olmalıdır. Bir eşyayı dokunarak kaldırabilir,
    yerini değiştirebilir, ya da imha edebilirsiniz. İnsan da
    buna dâhildir. Ancak, günümüzde onlara uzaktan tesir etmenin,
    zarar vermenin, ya da imha etmenin yolları bellidir. Ya
    top-tüfek vs. atarsınız, ya uçakla, füzeyle bombalarsınız, ya
    da lazer vs. gibi ışınlarla çalışan silâhlar geliştirerek elinizi
    dokunmadan hedefiniz olan varlığı imha edersiniz. Veya o
    eşya ya da canlı ışınlarla bombardımana tâbi tutarsınız. Onu
    hasta eder veya ölümüne sebep olursunuz. Uzaktan kumandalı
    bombalarla, evinde oturan birini, uçakta veya arabasında
    yolculuk yapanları havaya uçurabilirsiniz. Geçmişte sihir
    olarak nitelendirilebilecek bu olayların hemen hepsinin bilimsel
    bir açıklaması mevcuttur. Eğer insanları uzaktan büyü
    ve sihir yoluyla öldürmek mümkün olsaydı, dünyanın dört
    AHMED KALKAN
    ~ 128 ~
    bir yanına dağıtılmış, sürülmüş, katliama, soykırıma uğratılmış
    yahûdiler, sihir işlerini en iyi bilen bir millet olarak bunu
    düşmanlarına tatbik eder, onların baskı ve zulümlerinden
    kurtulurlardı. Hâlbuki tarih bize bunun aksini söylüyor.
    Bu açıdan sihir yoluyla insanlara zarar vermek, onları
    öldürmek hususundaki iddialar, düşmanlarından savaş vs.
    yollarla doğrudan intikam alamayan, onların karşısına çıkamayan,
    ezilmiş, mağlup olmuş zavallı kişi ve toplumların, hasımlarının
    kalbine korku salmak, onların zararlarından emin
    olmak maksadıyla çaresizlik içinde başvurdukları, sığınıp
    teselli aradıkları bir husus olmalıdır. Yukarıda da belirtildiği
    gibi, sihir ve büyünün İsrâiloğulları, Süryânîler gibi güçsüz
    toplumlarda, ilkel kabilelerde yayılması, Mısır’da, İran’da
    Bâbil’de tevhid devirlerinde yasaklandığı için el altından gizli
    gizli devam etmesi, bu görüşümüzü destekleyen hususlardandır.
    İnsana hayat vermek, ya da onu öldürmek, ancak Cenâb-ı
    Hakk’ın irâdesiyledir. Bu iş, Allah’ın elindedir ve O’nun emriyle
    meydana gelmektedir. İnsanların ya da başka nesnelerin
    bu hususta, sebep olmaktan öteye bir fonksiyonu yoktur.
    Bu konularda insan diler, Allah da onun sonucunu yaratır. Bu
    sebeple, öldürmek maksadıyla bir insana ateş eden kimse,
    Allah dilemedikçe karşısındakini öldüremez. Kurşun seker,
    isabet etmez, öldürücü şekilde yaralayamaz vs. sebeplerden
    dolayı kişi bu arzusuna erişemez. Öldürme ve diriltmenin Allah’a
    ait olduğuna dair birçok âyet vardır. Meselâ: “Doğrusu,
    dirilten ve öldüren Biziz. Hepsinin gerisinde de Biz kalırız.”185
    Kısacası herhangi bir zahmet, tehlike ya da gayret
    ve çalışmaya girmeden oturduğu yerden büyü yaparak
    bir kimsenin hasımlarını bertaraf etmesi, imha
    185 15/Hıcr, 23
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 129 ~
    etmesi sözkonusu değildir. Bu, “sünnetullah”a, Allah’ın
    kâinata koyduğu değişmez tabiî kanunlara ve
    irâdesine aykırıdır. İnsanlar açısından bu, mümkün
    de değildir. Eğer böyle bir şey mümkün ve câiz olsaydı,
    Hz. Peygamber, düşmanlarıyla savaşa çıkmaz,
    ordular tertip etmez, müslümanlar kendilerini
    tehlikeye atmaz, şehid vermezlerdi. Hasımlarını
    daha kolay ve zahmetsiz, tehlikesiz olan bu yolla
    ortadan kaldırmaya çalışırlardı. Yahûdiler, hıristiyanlar,
    müşrikler, münâfıklar, İslâm düşmanları da
    bu yolla Hz. Peygamber’i, sonraları müslümanların
    liderlerini, komutanlarını ortadan kaldırmaya muvaffak
    olurlardı. Hâlbuki böyle bir şey sözkonusu
    olmamıştır. Hz. Peygamber, düşmanlarının karşısına
    silâhıyla, ordusuyla çıktığı gibi, düşmanları da
    O’nun karşısına silâhlarıyla, askerleriyle çıkmışlar
    ve çarpışmışlardır.
    Sihirbazların, eşyaların şeklini değiştirebildikleri, bir insanı
    eşek yapabildikleri iddiası da artık günümüzde komik
    kabul edilen bir husustur. Bunun mümkün olamayacağını
    herkes bilir. Bir canlının anatomisini değiştirmek, onu başka
    kılıklara sokmak, onun hayatına son vermek demektir. Bu,
    Kur’an’da “mesh” diye bahsedilen olaydır ki, bunun gerçekleşebilmesi,
    ancak Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dâhilindedir. Allah’tan
    başka varlıkların, kendileri de âciz birer varlık olan
    sihirbazların bunu yapabilmesi mümkün değildir.
    Günümüzde, artık havada uçmanın, denizde yürümenin
    de orijinal bir tarafı, sihir diye nitelendirilebilecek bir yönü
    kalmamıştır. Sıradan İnsanlar bile, biraz pilotluk eğitiminden
    AHMED KALKAN
    ~ 130 ~
    sonra uçabilmekte, kanat, ya da paraşüt takarak tehlikesizce
    aşağılara süzülmekte, ayağına deniz paleti takan herkes bir
    motorun arkasından iple tutunarak denizin üstünde süratle
    kayabilmektedir. Bunların, tabiatta mevcut olan birtakım
    denge kanunlarına bağlı olduğunu da herkes idrâk etmektedir.
    186
    Günümüzde başta televizyon kanalları ve cep telefonlarına
    kadar düşen internet olmak üzere medya,
    yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük,
    halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda
    Firavunların ve Firavunî düzenlerin vazgeçemediği
    bir araçtır.
    SIHIRBAZLARDAN MEDET UMAN FIRAVUN
    “Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Bu gerçekten
    çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.’
    Firavun, ‘Peki, ne buyurursunuz?’ (dedi.) Dediler ki: ‘Onu
    da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla.
    Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.’ Sihirbazlar Firavun’a
    geldiler; ‘Eğer üstün gelen biz olursak bize muhakkak
    bir ödül olmalıdır’ dediler. O da ‘Tamam; ayrıca sizler mutlaka
    yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.”187
    Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Hârun’u halkın
    önünde rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da
    polislerini göndererek sihirbazları getirtti.
    186 A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, Beyan Y., s. 224-229
    187 7/A’râf, 109-114
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 131 ~
    Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar.
    Çünkü klasik büyü, hiçbir konuda başarısını ispatlamış,
    kendisi ile netice alınmış değil. Dâvet sahiplerine karşı
    çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler, eskisinden daha
    iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, televizyon yayıncıları,
    emniyet yetkilileri ve istihbarat büroları vs. bunlar, gerçek
    anlamda hiçbir etkisi olmayan sihirden çok daha etkili,
    güçlü ve zararlıdır. Bütün dünya sihri bir araya getirilse, günümüzdeki
    araçlarından yalnız birinin verdiği zararı verebilmesi
    mümkün değildir.
    Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında
    artık pazarlık başlamıştır. İnsanları kandırmakta uzman
    bir sihirbaz ne isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer
    biz kazanırsak, kesin bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Firavun
    ve üst seviyedeki yöneticiler açısından her türlü fedakârlık
    zamanıdır. Çünkü bu, bir devlet sorunudur. İslâm dâvetine
    karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle
    ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar
    değil sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı”
    ilân edilecektir sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını
    sağlamak, makam ve rütbe...
    Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde
    makam sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavun’u ve
    onun küfrünü, zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini
    sağlayanlar ve koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla
    makam ve mevkiler onlarındır. Bu kişiler kara cahil, sihirbaz,
    yalancı ve dalkavuk olsa bile durum değişmez.
    Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram
    günü insanların toplandığı kuşluk vaktidir.188 Vaktin tâyini,
    188 20/Tâhâ, 59
    AHMED KALKAN
    ~ 132 ~
    Hz. Mûsâ’ya aittir. Rasülün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda
    insanlara tebliğ etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir.
    Büyücüleri Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet
    eder ve azapla uyarır.189 Ancak, Firavun onların etkilenmesini
    ve misyonlarını terk etmelerini önlemek için gizli bir görüşmede
    bulunarak onları şeytan yolunda sâbit kılmaya çabalar.
    Firavun’un verdiği moral destek ve vaadlerle190 Allah’ınki kıyaslanabilir
    mi?191
    “(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın,
    yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’
    dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular
    ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya,
    ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını
    yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların
    yapmakta oldukları yok olup gitti.”192
    Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve
    sihirbazların karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına
    toplanmışlar ve geniş halkalar oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma
    başlıyor. “Ey Mûsâ, önce ya sen at, ya da biz!” “Siz atın”
    dedi. Böylece kendisi sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı
    kazanacaktı.
    Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini
    -bir çeşit onları kandırma yöntemiyle- büyülediler
    ve onları korkuttular. Sihrin ne tür etkisi
    olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz: 1. “İnsanların
    gözlerini büyülediler.” Büyücüler görsel showlarla
    189 20/Tâhâ, 61
    190 20/Tâhâ, 62-64
    191 20/Tâhâ, 68
    192 7/A’râf, 115-118
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 133 ~
    halkın gözüne hitap ederler. Gözleri etkilerler, göz
    boyaması der halk buna. Günümüzün sihirbazları
    olan sömürücüler de halkın gözünü etkileyerek kandırmayı
    sürdürüyorlar. 2. “Onları korkuttular” Bâtıl
    düzenler korku düzenidir. Her dönemdeki büyücüler
    insanlara korku salarlar. “Cin senin içine girmiş, yiyecek
    seni. Bak şu videolara. Senin durumun daha
    kötü olabilir. Seni çarpabilirler, kamyon çarpar gibi;
    hasta ederler, sâralı yaparlar, deli ederler ve öldürebilirler,
    korkun cinlerden” derler. “İşte o şeytan sizi
    ancak dostlarıyla veya şeytan ancak kendi dostlarını
    korkutur. Eğer, gerçekten mü’min kimselerseniz
    onlardan korkmayın, Benden korkun.”193 Hoca denilen
    rukyeciler de insanları takvâya, Allah korkusuna
    dâvet edip Allah’ın yasakladığı başka korkuları
    engellemeye çalışacağına; cinlerden, onların vereceği
    zarardan korkuturlar. İnsanları her dönem mutlaka
    bazı şeylerle veya bazı kimselerle korkutma ihtiyacı
    hisseder Firavunlar ve sihirbazlar. “Sanat ve çeşit
    itibarıyla büyük bir sihir ortaya koymuş oldular.”
    (Günümüzdekiler de rollerine iyi çalışıyorlar, halkı insanın
    içinde cin varmış zannedecekleri şekilde, videolarla, canlı yayınlarla
    etkiliyorlar.) “O sırada da Allah “asanı at” diye Hz.
    Musa’ya vahyetti. Asa da onların büyüsünü yok etti. Sihirbazlar
    yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.) kazandı. “(Firavun ve
    kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler…”194
    Vahyi temsil edebilen Mûsâ olalım yeter ki, büyücülerin
    193 3/Âl-i İmrân, 175
    194 7/A’râf, 119
    AHMED KALKAN
    ~ 134 ~
    ortaya attığı malzemeleri yer bitirir, silip süpürürüz. “Sihirbazlar
    ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Harun’un da Rabbi
    olan âlemlerin Rabbine iman ettik’ dediler…”195 Darısı,
    günümüz sihirbazı olan medya patronlarına, rukye diyerek
    insan içinden olmayan cinleri çıkarmaya kalkanlara, gözleri
    boyayanlara, insanları kandırmaya çalışanlara…
    Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın
    önünde rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat
    onları kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu
    gösteriyor. Sanki biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki
    ifadesi gayet açıktır. Eğer Mûsâ gibi vahiyle, Allah’ın
    yardımı ile meydan okursak bu sihirbaz güruhuna, gâlip gelecek
    olan biz olacağız. Vahiy ile, âyetlerle kuşanalım yeter
    ki. Allah’ın yardımı bize gelecektir. Bu âyette Sihirbazların
    âlemlerin Rabbine iman etmelerini engelleyecek Firavun’un
    hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni olmaksızın iman
    etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir ediyor. Zira
    o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun emri
    olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
    Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine
    büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.196 Hem de ne
    iman! Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip
    hurma dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından
    kuşkuya düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın
    yanında ararlar. Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan
    gayr-ı resmî ajanlığa, bir daha geri dönmezler.197 Çünkü
    onların kalbine artık iman yazılmıştır. Günümüzde, nerede o
    sihirbazlıktan tevbe edenlerin imanı? Âyet ve duâ, umut ve
    güven satmaları karşılığında aldıkları üç-beş kuruş paradan
    195 7/A’râf, 121-122
    196 20/Tâhâ, 60
    197 20/Tâhâ, 73
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 135 ~
    vazgeçemeyenler, elini ayağını Allah yolunda seve seve fedâ
    edebilir, Firavunlara meydan okuyabilir mi? Evet, deniyorsa,
    aynen o günkü sihirbazlar gibi vahye teslim olmaları, büyüye
    hizmeti terk etmeleri gerekiyor.
    Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt
    edebilirler. Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi
    gösteriyor ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde
    samimi değildir. Hz. Musa’yı âciz kılacağını düşünerek böyle
    bir istekte bulunmuştur.
    Firavun, tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin
    şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler
    aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi
    diyor; sihirbazlar Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin
    iman ettiler’ mi diyor? Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek.
    Ve iftiraya başvuruyor: “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir
    grubun yaptığı tezgâhın sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini
    yönetimden uzaklaştırmak ve hükümetin yasal başkanını
    alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.” Görüldüğü gibi Firavun’un
    bu buluşu, tarih boyunca süregelen bütün Firavunların
    yöntemlerine son derece uygundur.
    Firavun’un iman eden sihirbazları tehdit ettiği ve sonra
    uyguladığı “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin
    boynuna ip geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır.
    İbnül-Münzir ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine
    göre bu tür idamı ve organları parçalama şeklini
    Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı gibi Firavun, muhâliflerini
    bastırmak için birçok işkence çeşidi icad etmiştir. Bunları
    ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri bakanlıklarının,
    istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla bulsun ve
    hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
    AHMED KALKAN
    ~ 136 ~
    Sihirbazlar, Rablerine duada bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz,
    üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.”
    Bize sabır ve tahammül yağdır ki, işkence acıları, sopa ve kırbaç
    ızdırapları, bıçak kesikleri ve boyunların vurulmasından
    doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin. İbn Abbas ve Süddî’den
    nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini uyguladı,
    kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç? Hakkı görüp
    teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
    Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme
    araçlarını (büyücüleri) kullanmış ve son çare olarak da
    sâdık askerlerini devreye sokmuştur.198 Kendisi, kesin çözümden
    yanadır. İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına
    rağmen, ordusuyla tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha
    etkili tuzak kurabileceğini199 gözardı etmektedir. 200
    TÜM FIRAVUNLARIN GÖZ BOYAMA ARACI OLAN MEDYASI;
    SIHIRBAZLIK
    Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere
    medya, yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük,
    halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek
    yolunda Firavunların ve Firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri
    bir araçtır.
    Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın
    198 20/Tâhâ, 68
    199 3/Âl-i İmran, 54
    200 Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 137 ~
    taktikleridir. Türlü hileler, nutuklar, vaadler, yalanlar,
    entrikalar, karayı ak ve akı kara gösteren şarlatanlıklar.
    Gösteriş/şov yaparak halkın gözünü boyamak,
    aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları
    ve düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma
    araçları, hakkın değil; güçlünün egemenliği... eski ve
    çağdaş tâğutların sarıldıkları ipler/yılanlardır.
    Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi
    olarak kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin
    güvenlik önlemi niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat
    çekici bir başka nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet
    desteğine sahip olmasına karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in
    gösterdiği mûcizeler için “büyü” denilmekle kalınmamakta,
    Peygamber de “büyücü” olmakla suçlanmaktadır.
    Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve yararlı, kim bilir belki
    de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü, egemen güçler,
    kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve onları bununla
    suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların
    bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
    ESKI VE MODERN BÜYÜNÜN ETKISI İÇIN BIR ÖRNEK: KARIKOCA
    ARASINI AYIRMAK
    “...Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı...”201
    Geçmişte, şeytan karakterli kişiler ya da sihirbazlar, insanların,
    karı-kocanın, akrabaların arasını açmak için sınırlı çapta
    faâliyette bulunabilmekte, dünya çapında düşünüldüğü za-
    201 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 138 ~
    man küçük zararlara sebebiyet vermekteydiler. Bunlar, belki
    bin bir şeytanlık ya da kurnazlıkla, halktan yana görünerek
    karıyı kocasına, kocayı karısına karşı kışkırtıp aralarına geçimsizlik
    sokmakta, belki ayrılmalarına sebep olmaktaydılar.
    Kim bilir, kadınların kulaklarına kocalarının kendilerini
    sevmediğini, aralarında başka bir kadın bulunduğunu, ya da
    kocanın kendisine haksızlık yaptığını, yeterli gezdirmediğini,
    güzel giydirmediğini, istenildiği şekilde yedirmediğini, ona
    karşı cimrilik yaptığını fısıldıyorlar, huzursuzluk ve münâkaşalara,
    mutsuzluklara sebep oluyorlardı. Kocanın kulaklarına,
    karısının kendisini istemediğini, evlenmeden önce bir
    başkasını sevdiğini, zorla kendisiyle evlendirildiğini, hâlâ o
    eski şahsı sevdiğini, karısının onunla ilişki kurduğunu söylemekte,
    ya da “hanımın ev işlerini iyi yapmıyor, güzel yemekler
    yapmıyor, israf ediyor...” gibi araya kırgınlık ve kızgınlık
    sokacak düşünceleri fısıldıyor, vesvese veriyordu. Böylece
    huzurlu ve mutlu ruhlar, gönüller altüst oluyor, canlar sıkılıyor,
    ruhlar daralıyor, sonu ayrılıklarla neticelenecek fâcialar
    meydana getiriyor, yavruları ana-babalı öksüz bırakabiliyorlardı.
    Günümüzün modern ve çok daha güçlü büyücüleri,
    artık gizli gizli kişilerin kulaklarına fısıldayarak onları
    büyülemiyorlar. Onlar, toplumlara, fıtratlarında
    ve benliklerinde yer almayan, değerlerine zıt fikirleri
    ve hevâlara hoş gelecek özgürlük anlayışlarını
    pompalıyorlar. Kadın-erkek eşitliğini, kadınların
    ezildiğini, horlandığını, kocaların onları ezdiğini,
    erkeklerin onları köle haline getirdiğini, kızların evlenip
    koca kahrı çekmeye, çocuk doğurup bakmaya,
    büyütüp terbiye etmeye mecbur olmadıklarını, evlilik
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 139 ~
    denilen kurumun kutsal olduğuna inanmaya gerek
    olmadığını, cinsel özgürlük olması gerektiğini, iffet,
    nâmus, bâkirelik gibi kavramların gereksiz ve boş
    şeyler olduğunu, kadının da istediği zaman, istediği
    süre, istediği erkekle serbeste yaşayabilme hakkı
    olduğunu, onun da erkek gibi herhangi bir işte çalışıp
    kazanarak özgürce harcayabilmesi gerektiğini
    sûret-i haktan görünerek, güya kadınların hakkını
    savunarak, şuursuz kesimlere “telkin” ediyorlar. Onları
    şartlandırıyor, büyülüyorlar. Bunun sonucu olarak
    âileler çöküyor, karı-koca arasında kavga ve gürültüler,
    nifak tohumları atılıyor, boşanmalar çoğalıyor,
    yapısı ve sağlamlığı âileye dayanan toplumlar
    çatırdıyor. Sağlıklı nesiller yetiştirebilmek imkânsız
    hale getirilmek isteniyor. Zina, fuhuş ve benzeri
    çirkinlikler, Allah’ın haram kıldığı fiiller yayılıyor,
    ahlâken çöküş başlıyor. Toplumlar zayıflıyor, insanların
    fıtratları yozlaşıyor, kimlik ve benlikleri kayboluyor,
    başka toplumların ve devletlerin hâkimiyeti
    altında yok olmaya aday hale geliyorlar.
    KARI-KOCANIN ARASINI AÇAN MODERN SIHIRBAZ
    DEĞNEKLERI; TV. VE CEP TELEFONU
    Boşanmaların oranı konusunda, tv. öncesi ile tv. sonrası
    karşılaştırmalı istatistikler, özellikle cep telefonu kullanımıyla
    ilgili esaret, olayın vehâmetini ve modern büyünün etkisini
    belgeler. İşi gücü güzel gözükerek fitneye sebep olmak,
    AHMED KALKAN
    ~ 140 ~
    erkekleri tahrik etmek, kışkırtmak olan, çağdaş hile ve aldatma
    araç ve öğeleri olarak eski sihirbazların değneklerinin yerini
    tutan kozmetik ürünler, fotoğraf hileleri, vücutları teşhir
    eden giyinmeler/soyunmalar, müzik ve dansın katkıları vb.
    ile erkekleri büyüleme işini başarıyla gerçekleştiren “sanatçı”,
    “yıldız” denilen aktrist ve şarkıcıların eski zamandaki büyücü
    kadınlara, cadılara benzerlikleri değerlendirilmelidir. Bu
    starları/sanatçıları(!) izlerken, erkek, onları kendi karısıyla
    ister istemez mukayese etmekte, ahlâksız kadınların teknikle
    takviye edilen, şeytanın nefislere, olduğundan çok daha
    güzel gösterdiği yalancı güzelliğine vurularak karısından soğuyabilmektedir.
    Yine, yakışıklı ve ağzı güzel (büyüleyici) lâf
    yapan aktörler, şarkıcılar kadınları teshir edip büyülemekte,
    o da kocası ile filmdeki, pembe dizideki, magazin adlı büyü
    showlardaki şeytanın allayıp pulladığı oğlanla/jönle, kendi
    kocasını karşılaştırmakta, etkisinde kaldığı bu büyünün bedelini,
    günlük hayattaki çatırdayan yuvasıyla ödemektedir.
    Günümüzde “sanat”, çağdaş büyü aracı olarak kullanılmakta,
    sanatçı da modern büyücü rolünü üstlenmektedir.
    Sanat, ruhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan çıkarılmış;
    toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden
    de uyuşturma görevi almış emperyalizmin cadısıdır.
    Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin
    sırıtan makyajını göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine
    âşık oldukları bu cadının kollarına atılır atılmaz karı-koca
    arası ayrılmakta, aile hayatı can çekişmeye başlamakta...
    Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle arkasından koşturduğu
    gençlerin ruhunu almakla yetinmemekte, bu cinâyetten önce
    kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen
    görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya
    kadar vardıran bu büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki
    kurbanlarını azaltmak için çalışmak. Bunun da
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 141 ~
    yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı “gerçek güzel”
    i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa,
    o şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler
    sadece. Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki
    sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun.
    Bu yönüyle, modern sihirbazlar ve büyücüler tarafından
    uygulanan, toplumlara yöneltilen sihrin ne kadar etkileyici
    ve tahrip edici olduğu, âileleri yıkmada, karı ile kocanın arasını
    ayırmada ne kadar güçlü rol oynadığı ortadadır. Bunların
    şerrinden, zararından emin olabilmek için de her şeyin yaratıcısı
    Yüce Allah’a sıkı sıkıya bağlanmak, O’nun emir ve yasaklarına
    kulak vermek, gönderdiği Kitab’ına ve Peygamberinin
    tavsiyelerine uymak, fitne saçan ortamlardan sakınmak,
    insan ve cin şeytanlarının kulaklarımıza fısıldadığı telkinlere
    kapılmamak gerektiği açıktır. Politikacıların yalan vaatleriyle
    halkı nasıl büyüleyip kandırdıkları, medyanın nasıl akı kara,
    karayı da ak gösterdiğini ve toplumu nasıl etkilediği ortadadır.
    Hz. Peygamber’in bu konuda: “Belâğatlı sözlerden bir
    kısmı sihirdir.”202 buyurması da konuyu kavramamıza katkıda
    bulunmaktadır. Böyle yıkıcı tesirleri olabilen modern sihrin
    tesirinden korunabilmemiz için Allah’a yönelmemiz, O’na
    sığınmamız, O’nun gösterdiği sırât-ı müstakîym adlı yoldan
    çıkmamamız gerekiyor. “De ki: ‘Yaratıkların şerrinden, bastırdığı
    zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin
    şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden,
    tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.”203
    202 Buhârî, Tıb 51, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    203 113/Felak, 1-5
    AHMED KALKAN
    ~ 142 ~
    VE SIHIR/BÜYÜ YÖNÜYLE GÜNÜMÜZ CÂHILIYESI
    Sihir ve büyünün hiçbir çeşidi, İslâm toplumunda yer bulamaz.
    Bu tür sapıklıklar, ancak câhiliyye toplumlarında yaygınlaşabilir.
    İçinde yaşadığımız toplumun câhiliyye toplumu
    olup olmadığıyla ilgili bir yargıya varmak için gelin, bu konuda
    aynamızı topluma tutalım:
    Düzen ve çevrenin, fıtrata müdâhale edip İslâm’ı bireysel
    ve toplumsal alanlardan tümüyle uzaklaştırma
    mücâdelesi ve yer yer başarısı, insanımıza ağır bedeller
    ödetiyor. İslâm’ın çoğu hükümlerinin yaşan(a)
    madığı günümüzde stres ve psikolojik bunalımların
    hemen her çeşidi giderek hemen her insanı kemiriyor.
    Ve denize düşen yılana sarılıyor: Dinini bilmediği,
    ilkel ve modern hurâfeleri de reddedemediği için câhil
    insanlar, çözümü de cincilerde, üfürükçü ve muskacılarda
    arıyor. Medyada; medyumlardan, falcılardan,
    astrologlardan yani modern müneccimlerden, cinci
    ve büyücülerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz,
    yazıdan daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin
    tümünde her gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır.
    Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”,
    “elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal”
    gibi köşelere ne demeli? (Bu hurâfeler, irticâ kavramına
    girmediğinden kimsenin bir şey dediği yok. Peki
    müslümanların da mı diyeceği bir şey yok?!)
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 143 ~
    Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış değil; sadece
    modernleşmiştir o kadar. Astrolog veya medyum denilen
    müneccimler, yıldız falına bakan kimselerdir. Modern müneccimler,
    horoskop denilen yıldızların, burçların bulundukları
    yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları kimsenin doğum
    tarihleriyle kıyaslayarak kişilerin geleceğini, dolayısıyla gaybı
    biliyor havasını vermeye çalışırlar. Eski Yıldızname’lerin
    yerini günlük burçlar, astrolojik hurâfeler almış; müneccimin
    adı da astrolog veya medyum olmuştur artık.
    Açıkça kâfir olanların yanında, nice müslümanım diyen insan,
    hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde etkili olduklarına
    inanmaktadır. Müneccimin, kâhinin; geleceği (her şeyi
    değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle
    ilgili değerlendirmelerde bulunanlara “sen müneccim misin,
    nereden biliyorsun?” diye sorulur; “adam sanki kâhin” denilir.
    Bu cümlelerin arkasında, müneccim demek ki her şeyi
    biliyormuş, kâhin olsa gaybla ilgili bir hususu bilmesi beklenirmiş
    gibi bir anlam yatıyor.
    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder;
    onların rasülleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve
    cincilerdir. Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar,
    bu mesajları “yıldızınız diyor ki...”, “burcunuzun durumuna
    göre başınıza şu, şu gelecek” diye insanlara para karşılığı
    tebliğ eder ki, bu mesaja göre bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
    Allah’ın Kur’an’da net olarak ne dediği, neleri emrettiği,
    inancı sorulduğunda “tabii ki müslümanım elhamdu
    lillâh” diyen bu insanlar tarafından önemsenmez. Ama acaba
    burcu ne diyormuş, onu öğrenmezse, bir türlü rahat edemez.
    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel
    olaylara, yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz.
    AHMED KALKAN
    ~ 144 ~
    Peygamber’in bu konuyla ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı
    insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da,
    ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri
    sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”204 Yine bir başka
    hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber
    vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”205
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için
    başvurulan çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır.
    Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak
    şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurarak
    bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi
    yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak
    olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia edene de
    falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete,
    evlenmeye yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri
    zaman üç zar (veya ok) çekerler yahut kuş uçururlardı. Bu
    zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye
    emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye nehy
    kelimeleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya
    elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy
    çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an,
    bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar,
    putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının
    ki, kurtuluşa eresiniz.”206
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin
    itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola
    204 Buhâri, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525
    205 Ebû Dâvud
    206 5/Mâide, 90
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 145 ~
    çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler,
    gökyüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/göklerden
    yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin
    durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek
    olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri
    yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar
    gelmiş bulunmaktadır.207
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit
    gaybdan haber vermektir. Hâlbuki, Kur’an; gaybı,
    Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini,
    peygamberlerle meleklerin dahi kendilerine vahyedilmedikçe
    gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir.
    “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı,
    Allah’tan başka bilen yoktur.”208; “De ki: Size ‘Allah’ın
    hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”
    209; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır
    yapardım.” 210 ayetleri buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen
    falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan
    veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille
    kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa
    gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı
    kabul olmaz.” 211; “Kim bir kâhine gider, dediklerini
    doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı
    inkâr etmiş olur.” 212
    207 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 7, s. 5208
    208 27/Neml, 65
    209 6/En’âm, 50
    210 7/A’râf, 188
    211 Müslim, Selâm 125
    212 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
    AHMED KALKAN
    ~ 146 ~
    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak
    geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern
    cahiliyyenin yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan
    birtakım gazete ve televizyon programcıları, her gün yıldız
    falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar
    yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip
    değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal
    dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma,
    saçma ve aldatmadan ibarettir. İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi,
    tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan birtakım
    hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda
    ittifak etmişlerdir.213; “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a
    inanmazlar.”214
    Arapça’da “Se ha ra” kökünden türeyen “sihir” kelimesinin
    anlamı, hile yapmak, aldatmak, göz boyamak, gıda vermek,
    oyalamak ve bozmak demektir. Kelimenin ifade ettiği mana
    itibariyle baktığımızda da İslâm’ın yüksek değerleriyle bağdaşması
    mümkün değildir. İslâm, hilenin, aldatmanın, göz
    boyamanın, insanları asılsız şeylerle oyalamanın ve bozgunculuğun
    karşısındadır. Bunların tümüne her ne sûretle olursa
    olsun Müslüman’ın tevessül etmesini yasaklar. Kelimenin
    Mûsâ ve Süleyman kıssalarıyla Kur’an’da geçiyor olması,
    bunun İslâmîliğine delâlet etmez. Kur’an bunları geçmişin
    bir vâkıası olarak ele alır ve ipliğini pazara çıkartır. Nitekim
    Mûsâ’nın (a.s.) kıssasında Firavun’un ve sihirbazlarının hilesini
    Allah boşa çıkartarak elçisini galip getirmiştir. Allah’tan
    uzak cahilî toplumların, insanları kendilerine bağlamak ve
    kişisel çıkar sağlamak için varıp dayandıkları yer kâhinler,
    medyumlar, sihirbazlardır. Haktan yüz çevirenlerin bâtıldan
    başka gidecekleri yerleri mi var?
    bin Hanbel, II/ 408
    213 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 5207
    214 10/Yûnus, 106
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 147 ~
    Allah; Mûsâ’yı, kardeşi Hârun’la (a.s.) birlikte ayetlerle
    destekleyerek215 Firavun’a gönderince, onun cevabı sihirbazlarını
    çağırmak olmuştu.216 Ancak Allah’ın âyetleri karşısında
    yenik düşen sihirbazlar: “Biz Mûsâ ve Hârun’un Rabbine iman
    ettik” diye secdeye kapandılar.217 Firavun’un tehditlerine aldırmayarak:
    “Seni bize gelen bu mucizelere ve bizi yaratana
    üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver, senin hükmün
    ancak bu dünyada geçerlidir.”218 diyerek şehâdete yürüdüler.
    Süleyman’ın (a.s.) hükümdarlığı konusunda konuşanlar,
    O’nun bu imkânları sihir ve büyü ile elde ettiğini söyleyerek
    Allah’ın lütfünü görmezlikten gelmişlerdi. Kur’an bu konuyu
    ayrıntılarıyla açıklayarak219 Süleyman’ı (a.s.) temize çıkarmaktadır.
    İsrailoğulları’nın haktan yüz çevirenleri, tarihin
    her döneminde fitnenin, bozgunculuğun, azgınlığın220 kaynağı
    olmuşlar; her defasında da Allah’tan gerekli uyarıyı almışlardır.
    Sihir ve büyünün kaynağı bunlara dayanmaktadır.
    Bunlarla yakın temasta olan kişi ve toplumlarda kehanette
    bulunan medyumlar, sihirle ve büyü ile uğraşan sihirbazlar,
    Cifir ve Ebced hesabıyla meşgul olanlar hep olagelmiş,
    bâtıla dalanların umut kaynağı olmuşlardır. Allah bunların
    hiç birine ne gaybı bilme, ne de bir başkasını gaybî bir güç ile
    etkileme imkânı vermiştir. Bunların tüm hünerleri yalan, hile
    ve telkinlerle kişiyi psikolojik olarak etkilemeye çalışmaktır.
    Bunların gerçekten iman eden mü’minler yanında hiçbir
    değerleri olmadığı gibi, onlar üzerinde hiçbir etkileri de
    215 20/Tâhâ, 12-47
    216 20/Tâhâ sûresi, 58-73; 7/A’râf, 111-112
    217 20/Tâhâ, 70
    218 20/Tâhâ, 72
    219 2/Bakara, 102
    220 17/İsrâ, 4-7
    AHMED KALKAN
    ~ 148 ~
    yoktur. Onlar Allah’ın dilediğinden başkasının olmayacağına
    inanır ve yalnız O’na sığınıp O’ndan yardım beklerler.221
    Konuyla ilgili yanlış itikad veya hurâfeler sebebiyle
    dilimize giren deyimlerden bazıları: “Cadı kazanı”
    (sanki o kazandan hayır gelecek) “gözün faltaşı gibi
    açılması” (faltaşı açılıyor falı biliyor falla alâkalı
    olarak göz de onun gibi açılıyormuş), “müneccim misin?”,
    “kâhin gibi”, “yıldızı kaymak” (bir insan ölünce
    gökte sanki onun yıldızı var, o kayar), “yıldızları
    barışmak” (iki insan iyi geçinirse onların kaderleri
    olan gökteki yıldızları da barışmışlardır da ondan
    iyi geçiniyorlardır) sanatçılara: “star/yıldız” (yere
    sığdıramazlar göklere çıkartırlar) “yıldızınız diyor
    ki”, “burcunuza göre...”, “felek” (eski insanların kadere
    hükmeden tanrı gibi düşündüğü şekliyle göklere
    verdiği addır, dolayısıyla gök yuvarlak olduğu için
    kamburdur ama aynı zamanda kaderi tayin eder,
    kendisi kanburdur, ama tanrı veya yarı tanrıdır)
    “cingöz” (övülür mü yerilir mi, cin, göz yani gözü
    cinden olan kimse) “cini tepesine çıkmak”, “cin fikirli”,
    “cin çarpması”, elini tahtaya vurup kulağını mı
    burnunu mu çekmeler, böyle gülünç, akıl dışı modern
    hurafeler…
    Hayatın her alanını kuşatan İslâm’ın kişisel, toplumsal ve
    siyasal boyutu gerektiği şekilde yaşanmadığından, psikolojik
    hastalıklar ivme kazanarak insanı her yönüyle pençesine
    221 113/Felak sûresi, 1-5; 114/Nâs sûresi, 1-6
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 149 ~
    alıyor. Stres ve bunalımın bin bir çeşidi altında ezilen insan,
    yeterli inanç ve bilinçten yoksun ise, düştüğü ıstırap denizinden
    kurtulmak için sarıldığının yılan olduğunu düşünmüyor
    bile. Her türlü üfürükçülerden, vesvese verenlerden Allah’a
    sığınması gerektiği halde, şeytanlara ve şeytanlaşan üfürükçülere
    sığınabiliyor. Kur’an’ın fıtrî prensiplerine sarılıp ibâdet,
    zikir ve tefekkürle ruhunu arıtacak ve gıdalandıracak
    yerde, ruhundaki hastalığı artıracak zehirlere ve mikroplara
    yöneliyor. Yine, müslüman psikolog ve psikiyatristlerden
    yararlanıp tıp ilminin imkânlarından istifade edeceğine istismarcılara
    teslim oluyor.
    Vahye teslim olmayan, aklını ve mantığını da kullanmayan
    enâyiler bulundukça; adlarına hoca, muskacı, cinci, büyücü,
    sihirbaz, arrâf, medyum, kâhin, astrolog, falcı... denen kimseler
    de bulunacak, kendisinden yardım isteyenleri sömürmekle
    kalmayacak, onları dünyada ve âhirette perişan etmeye
    çalışacaktır. Suç, bu istismarcılardan daha çok, bunların
    oltalarına takılan zavallılardadır. İslâm’ın yaşanmadığı yerde
    bu çeşit istismarcıların, sahtekârların önüne geçilmesi de imkânsızdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de sihirden bahsedilir, Kur’ân-ı Kerim o
    sihri anlatırken “yuhayyelu ileyhi bi sihrihim / sihirbazlar sihriyle
    ona hayal gösteriyorlardı” der, “ve lâ yuflihu’s-sâhiru /
    büyücüler sihirbazlar hiçbir zaman kazanamazlar” der. Onların
    yaptığı “innema sanau keydu sâhir / onlar sihirbaz hileleri
    yaptılar” der. Sihirbazlar hile ile yaparlar bu işi; aldatmaktan
    ibarettir, kandırmadan ibarettir. Kur’an böyle dediği halde
    âlimlerimiz sihir haktır, sihir olur, tutar, derler.
    AHMED KALKAN
    ~ 150 ~
    NE YAPMALIYIZ?
    Eğer psikolojik problemlerimiz, bunalımlarımız varsa
    psikolojimizi düzeltmeye çalışalım. Önce sağlığımıza
    kavuşalım. Mümkün, Müslüman doktorlardan
    da gerekirse istifade edebiliriz. Yine psikolojimizin
    sağlam olması için Allah’ın kitabını bol bol okumak,
    ibâdet etmek, duâ etmek ile psikolojik olumsuz şartlardan
    kurtulmak ve akl-ı selime riayet etmek gerekiyor.
    Aman ha akrabalarınızdan, çevreden böyle
    psikolojik veya beyin ile alakalı bir zarar görüp hastalanan
    bir kimseyi cincilere, üfürükçülere, büyücülere
    götürmeyin. Onlardan Allah’a sığınmamız icap
    ediyor, onlara sığınmamız değil! Müslümanca tedavi
    olmaya çalışın veya kendi kendinizin doktoru olmaya
    gayret edin. Sihrin kandırmadan, aldatmadan,
    el çabukluğundan ve telkinden başka bir etkisi yoktur.
    Muskaların herhangi bir faydası, etkisi yoktur.
    Ondan medet ummak, nazar boncuğundan medet
    ummak gibidir. Ben 8 yıl kadar Avrupa’da kaldım,
    oradaki papazların muska yazdığına şahit oldum,
    üçgen şeklinde yaparlar. Hristiyanlık akidesinin,
    teslis akidesinin bir göstergesidir simgesidir. Muskalar
    üçgendir, hıristiyanlardan gelmiştir. Bunların
    cinlerle filan hiç ilgisi ve dolıyısıyla faydası yoktur.
    Allah’ın kitabına teslim olun. Allah izin vermediği
    müddetçe kimse size ne zarar verebilir ne bir şey yapabilir.
    Cinler de öyle korkulacak varlıklar değildir.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 151 ~
    Siz, esas cinlerden değil; cin gibi insanların zararlarından
    korunmaya çalışın.
    Muska (Nüsha): (Kelimenin aslı nüsha’dır.) Bazı hastalıkları,
    kötülükleri ve nazarı defetmek için boyna asılan veya
    üstte taşınan yazılı kâğıt. Hıristiyanlıktaki teslis inancının
    simgesi olarak üçgen şeklinde, üç köşeli katlanır; içinde çoğu
    zaman anlamsız şekiller ve uydurmalar bulunur. Kötülüklerden
    koruyacağına inanıldığı için, şirk unsuru kabul edilir. Nazardan
    koruduğuna inanılan nazarlıklar, nazar boncukları da
    muska kabul edilir. Büyü yapmak, ya da büyüden korunmak
    için kullanılan muskalar vardır.
    BÜYÜ MÜ, PSIKOLOJIK RAHATSIZLIK MI?
    Psikolojik birçok hastalığın belirtileri toplumumuz
    tarafından doğaüstü güçlere atfedilen büyü, sihir ve cinlerin
    meydana getirebildiği durumlarla karıştırılmaktadır...
    Psikolojik birçok hastalığın belirtileri, toplumumuz
    tarafından doğaüstü güçlere atfedilen büyü, sihir ve
    cinlerin meydana getirebildiği durumlarla karıştırılmaktadır.
    Bu karıştırma sonucu birçok hastalığın
    çaresi değişik yerlerde aranmakta, ancak harcanan
    onca emek, kaynak ve zamana rağmen sorunlara
    çözüm bulunamamaktadır. Oysa sorunlara önce
    AHMED KALKAN
    ~ 152 ~
    bilimsel çözümler arama, daha sonra diğer yollara
    başvurma daha akılcı olacaktır.
    “Uykuyla uyanıklık arasında rüya mı değil mi bilemiyorum,
    siyahlı bir adam geliyor, yatağımın üzerine doğru kapaklanıyor
    ve beni sıkmaya başlıyor. Nefesim kesiliyor, ellerimi
    kıpırdatamıyorum, bağırmak istiyorum, ama sesim çıkmıyor.
    Ölecek gibi oluyorum, bütün bedenimde onun ağırlığını
    hissediyorum.”
    Bu ifadeler 20 yaşında genç bir bayana ait. Tüm uğraşlarına
    rağmen sorununa çözüm bulamayınca son çare olarak
    bir psikologa başvurur. Sizlerin de tahmin edebileceği üzere
    daha önce hocalara gitmiş, büyüden cinlere, efsunlardan
    muskalara varıncaya kadar her tür ihtimal düşünülmüş; ancak
    harcanan onca emek, kaynak ve zamana rağmen sorunlarına
    çözüm bulamamış.
    Hastanın anlattıklarında geçen olay, gerçekten de son derece
    ürkütücü ve insanda sorunun doğaüstü olaylarla ilgili
    olduğu izlenimini uyandırıyor. Konunun uzmanı olmayan
    herkes de aynı düşünceyi açığa çıkarabilecek bir durum... Ancak
    olay düşünüldüğü gibi değil. Sorun doğaüstü unsurlarla
    (yani cinlerle, büyü ile) ilgili olmayıp tamamen psikolojik...
    Psikoterapi ile birkaç aylık bir süre içinde bu ve buna benzer
    rahatsız edici belirtiler tamamen ortadan kalktı ve hasta sağlığına
    kavuştu.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 153 ~
    PSIKOLOJIK HASTALIKLAR BÜYÜYLE KARIŞTIRILIYOR
    Psikolojik birçok hastalığın belirtileri toplumumuz tarafından
    doğaüstü güçlere atfedilen büyü, sihir ve cinlerin
    meydana getirebildiği durumlarla karıştırılmaktadır. Aşağıda
    değinilen belirtiler şizofreniye ait olup belirtilerin nasıl da
    büyü ya da cinlerin musallatı ile karıştırılabileceğine dikkat
    edin.
    - Yorum yapan, tartışan, telkinde bulunan başkalarının
    duymadığı sesler duyma (işitsel halüsinasyon),
    Kendisine dokunulduğunu, sıkıldığını, vurulduğunu hissetme
    (dokunsal halüsinasyon),
    - Çevresinde yabancı insan, hayvan, canlı ya da cansız, hareketli
    ya da hareketsiz varlıklar görme (görsel halüsinasyon),
    - Zaman zaman gerçekleşen bilinç ve hâfıza kayıpları,
    - Âniden gerçekleşen kendine ya da çevreye yönelik şiddet
    davranışları,
    - Kendi kendine konuşma ya da söylenme,
    - Çevreden kopukluk ve farklı bir âlemde olma durumu,
    - Vücut duruşunda heykelsi bir donukluk,
    - Vücudunun belli bölümlerinde çökme ya da yükselme
    olması,
    Bu belirtileri, ortalama bir insana söylediğinizde,
    aklına ilk olarak kişiye büyü yapıldığı ya da cinlerin
    musallatına uğranıldığı düşüncesi gelecektir. Daha
    AHMED KALKAN
    ~ 154 ~
    önceki örnektekine benzer şekilde sıra dışı bir tablo
    olmakla birlikte, bu belirtiler tamamen psikolojik
    kökenli olup beyinle ilgili psikolojik bir hastalık olan
    şizofreniye aittir. Bunlar tümüyle psikolojik faktörlerden
    kaynaklanan ve yine psikolojik tedavi ile ortadan
    kaldırılabilen sorunlardır.
    PSIKOTIK BOZUKLU
    Psikolojide bu tür çizgi ötesi belirtileri ihtiva eden rahatsızlıklar
    psikotik bozukluk olarak adlandırılmıştır. Bu tür rahatsızlıklar
    hayal gücü geniş, sezgileri güçlü, metafizik yönleri
    gelişkin insanlarda yaşam olaylarının getirdiği o negatif
    etkinin kişinin iç dünyasında meydana getirdiği bozulmaya
    bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Genetik faktörler kadar çevreden
    gelen etkenler de rol oynamaktadır. Tedavi edilmediğinde
    delilik olarak adlandırabileceğimiz noktaya kadar gidebilir.
    Tabi burada şu soru insanın aklına gelmekte: “Diğer belirtileri
    bir kenara koyalım; görüntü, ses ve hisler nasıl oluşmaktadır?”
    Bütün bunları dışarıda görülen rüya olarak adlandırıyoruz.
    Bu halüsinasyonlar, normalde uyku evresinde
    beynin içinde oluşması gereken rüya halinin günlük hayatın
    içinde güpegündüz görüntülerle, seslerle ve bedenî hislerle
    vuku bulması halidir. Diğer bir deyişle artık mızrak çuvala
    sığmamakta ve kişinin iç dünyasında yıllarca birikmiş olan
    negatif duyguların oluşturduğu o olumsuz etki dışarıya taşmaktadır.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 155 ~
    GERÇEK VE HAYAL BIRBIRINE KARIŞIR
    Rüyaların; rahatlama, sorunlara çözüm üretme, içsel
    iletişim, sembolik düşünme, dolaylı ifade gibi son
    derece önemli işlevleri vardır. Genetik açıdan psikotik
    yönelimli bir insanın yaşadığı, kökeni çocukluğa
    dayalı şiddet, hayatî tehlike, büyük korkular, taciz
    ya da tecavüz gibi sarsıcı travmatik olaylar; anne ve
    babanın yapması gerekenleri yapmayıp yapmaması
    gerekenleri yapması sonucu kişiliğin zarar görmesi,
    kişinin düşünce, duygu ve davranışlarının oluşum
    süreçlerini olumsuz yönde etkiler. Bu etki ilk aşamada
    hafif olup gerekli tedbirler alınmaz ise daha
    sonraki evrelerde daha da ağırlaşır.
    İşte bu aşamada rüyalar içeride değil dışarıda, gece
    değil gündüz yaşanmaya başlanır. Tabii bu durumu
    yaşayan insan gördüğü, duyduğu ve hissettiği şeyler
    ile gerçek hayata dair ses, görüntü ve hisleri birbiriyle
    karıştırmaya başlar. Diğer bir deyişle gerçek ve
    hayal birbirine karışmıştır.
    İşte bu durumu yaşayan insanlar gördükleri, duydukları
    ve hissettiklerini cinlere ve büyü etkisine
    bağlama eğilimindedir. Toplum da bu yönelimi destekler
    ve sorun doğaüstü unsurlara bağlanmış olur.
    Hâlbuki sorun psikolojik faktörlere bağlı olarak ortaya
    çıkan sıra dışı belirtilerdir.
    AHMED KALKAN
    ~ 156 ~
    Bu belirtilere doğaüstü karakter yüklenmesi çoğunlukla
    aşağıdaki sebeplerden kaynaklanmaktadır:
    - Bu belirtilerin sıra dışı oluşu genel anlamda toplumda
    yaygın fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklarla benzeşmemesi
    ona doğaüstü bir karakter yüklenmesine neden olabilmektedir.
    - Soruna yapılan dinî içerikli müdahalelerin işe yarıyor
    oluşu sorunun büyü ya da cinlerle ilişkilendirilmesine neden
    olabilmektedir.
    - Bilimin bu tür konulara yadsıyıcı ve reddedici tavrı insanları
    uzmanlardan yardım almaktan soğutmakta ve halkımız
    bu konuda ehliyetsiz kişilere yönelmek durumunda kalmaktadır.
    - Kişi ya da yakınları kişinin ruhsal problemler yaşadığı
    gerçeğini kabullenmek yerine; sorumluluğu kendisi dışındaki
    doğaüstü unsurlara atmak daha kolaylarına gelmektedir.
    - Bu alanda çok büyük bir rantın varlığı istismarcıların
    onlardan çıkar elde etmeye yönelik tezgâhların kurulmasına
    neden olmuştur.
    - İnsanların bu konularda yeterli dinî bilgiye ve doğru bakış
    açısına sahip olmayışı din adına yanlış insanlara yönelime
    neden olabilmektedir.
    - Bu konuda geleneksel tedavilerin yetersiz oluşu uzun süreli
    ağır ilaçların kullanımını içerip psikolojik destek ve psikoterapi
    içermemesi de insanlarda tatminsizliğe yol açmakta
    ve farklı arayışlara yöneltebilmektedir.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 157 ~
    ORTAK ÇÖZÜM
    Bu sorunun çözümünde her kesime önemli görevler
    düşmektedir. Âlimler ve yazarlar toplumu bilinçlendirmeli,
    bu konuda dinin bakış açısının ne olduğu ve
    bu tür sorunların çözümünde mânevî destek alınabilecek
    kaynakların neler olduğunun ortaya konulması
    gereklidir. Psikolog ve psikiyatristlerin toplumda
    var olan bu yönelimi yadsımak, aşağılamak yerine;
    halkın dinî hassâsiyetlerini paylaşan, daha saygılı
    ve kuşatıcı bir yaklaşım sergileyerek bu tür sorunların
    çözümünde öncelikli merci haline gelmeleri temin
    edilmelidir. Toplumumuzun da dikkatli, uyanık olup
    iyice araştırmadan ve seçeneklerinin neler olduğunu
    iyice anlamadan kulaktan duyma bilgilerle hareket
    etmemesi faydalı olacaktır.222
    SIHRIN/BÜYÜNÜN HÜKMÜ
    Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Allah, büyü ile uğraşmayı küfür
    olarak nitelendirmiştir.223 Hz. Peygamber de müslümanların
    büyü ile meşgul olmalarını şiddetle yasaklamıştır. Bir hadislerinde,
    “Helâk edici yedi şeyden sakının” buyurmuşlar, ashâb,
    “Bu yedi şey nedir, yâ Rasûlallah?” diye sorduklarında, “Allah’a
    şirk koşmak, sihir yapmak, haksız yere bir cana kıymak,
    fâiz ve yetim malı yemek, düşmana hücum esnâsında savaştan
    222 Moral Dünyası, Aylık Kültürel Aile Dergisi, Editör, Mayıs 2008
    223 2/Bakara, 102
    AHMED KALKAN
    ~ 158 ~
    kaçmak, iffetli mü’min hanımlara zinâ isnâdında bulunmak”224
    buyurmuştur. Bir diğer hadislerinde de, büyü yapan kimsenin
    Allah’a şirk koşmuş olacağını bildirmişlerdir.225 Bir başka
    hadislerinde ise, sihre inanan, onun doğruluğunu tasdik eden
    kimselerin Cennete giremeyeceklerini haber vermişlerdir.226
    Büyü yapmanın büyük günahlardan olduğu konusunda
    İslâm âlimleri arasında ittifak vardır. Sihri
    öğrenmek ve öğretmek de haramdır. Büyüyü meslek
    edinen ve sihirbazlığı küfre vardıran kimselerin şiddetle
    cezalandırılması gerektiği kaynak kitaplarda
    kaydedilmektedir. Yapılan büyü küfrü gerektiriyorsa,
    bunu yapanın küfre gireceği açıktır. Küfrü gerektirmiyorsa,
    Şâfiî mezhebine göre, sihir yapan ta’zîr
    olunur, tevbe etmesi istenilir. İmam Mâlik, “sihir
    yapan kâfirdir, sihir yapmasından dolayı öldürülür.
    Tevbe etmesi istenilmez; etse bile kabul olunmaz,
    mutlaka öldürülür” görüşündedir. Kadı Iyâd’ın bildirdiğine
    göre, Ahmed bin Hanbel de aynı fikirdedir.
    Ashâb ve tâbiîn’e mensup birçok âlimin kanaatinin
    de böyle olduğu nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ile
    İmam Muhammed’in görüşlerine göre, büyü yapan
    kâfir olur. Böyle bir kimsenin tevbe etmesi istenilmez.
    227
    Çok eski zamanlardan beri insanlar, gayb âlemini merak
    etmiş, hakkında bilgi edinmek istemiş, bazı açıkgözler de
    224 Buhârî Vesâyâ 23, Tıb 48, Hudûd 44; Müslim, İman 145; Ebû Dâvud, Vesâyâ 10, hadis
    no: 2874
    225 Nesâî, Tahrim 19, hadis no: 4076
    226 Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/14, 83; IV/399
    227 A. Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 333-334
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 159 ~
    bunu istismar ederek gâibden haber vermeye başlamışlardır.
    Eskiden bu işle meşgul olan kâhinler, arrâflar, falcılar, cinciler
    vardı; günümüzde bunlara ek olarak medyumlar ve ruhçular
    da var. Bu kişiler, çeşitli yol ve vâsıtalardan istifade ederek
    insanların geçmişi, geleceği, ruhlar âlemi gibi gayb haberleri
    vermişlerdir, vermektedirler. Bunlara inanmayanlar yanında,
    inananlar da vardır. Hâlbuki Peygamberimiz (s.a.s.), Allah’ın
    en seçkin kulu olmasına rağmen, O’nun hakkında Kur’an diliyle
    şöyle buyrulmuştur: “De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında ben
    kendim bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Gaybı/
    görülmeyeni bileydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük
    de gelmezdi.”228; Allah’tan başka hiçbir varlığın gaybı bilmediğini
    şu âyet kesin bir şekilde ortaya koyar: “De ki: ‘Göklerde
    ve yerde gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur...”229
    Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Gayb habercisine (arrâfa,
    kâhine) inanan kimsenin kırk gün namazının kabul olunmayacağını”
    230 haber vermiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Kâhin ve
    arrâfa inanan kimse, kendisine gönderilen (Kitabı, vahyi) inkâr
    etmiştir.”231 Peygamber Efendimiz’e, “ama, bazı söyledikleri
    doğru çıkıyor” diyenlere, “Allah’a âsi olan cinlerin, edindikleri
    bazı bilgileri, bir doğrunun yanına yüz yalan katarak bu
    kâhinlere ulaştırdıklarını, bunlar vâsıtasıyla halkın inancını
    bozduklarını, onları sapıklığa düşürdüklerini söylemiştir.232
    Bu kesin deliller karşısında müslümanların, gâipten haber
    verdiğini iddia eden kimseleri dinlemeleri haramdır.233 Onlara
    değer verip, onlara danışmaya, onlardan yardım istemeye
    gitmenin de haram olduğunda şüphe yoktur.
    228 7/A’râf, 88
    229 27/Neml, 65
    230 Müslim, Selâm 125; Ahmed bin Hanbel, 2/429, 4/68
    231 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    232 Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, 11, Tıb 46, Edeb 117; Müslim, Selâm 122, 123
    233 Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 137-139
    AHMED KALKAN
    ~ 160 ~
    RUH ÇAĞIRMA
    Günümüzde, özellikle sosyete denilen tabaka arasında
    yaygın olan ruh çağırma olayı da bir nevi modern
    kâhinliktir. Birçok tecrübeler, medyumların madde
    ötesi bir varlıkla temas kurdukları kanaatini vermektedir.
    Ancak bunun ruh olduğu ve söylediğinin
    gerçeğe uygunluğu sâbit değildir. Elmalılı merhûmun
    ifadesiyle “bunların büyük ruhları ve şahsiyetleri
    çağırıp getirme iddiaları yalan olduğunda şüphe
    yok ise de, habis ruhları ve sefil şahsiyetleri efsunlayıp
    topladıkları ve bu sûretle yüce ruhlara zarar
    vermeye çalıştıkları muhakkaktır.234 Ruh çağırma seanslarında,
    gelenin ruh olduğu belli değildir; bunun
    cin olma ihtimali daha kuvvetlidir. Cin çağırma işi,
    toplumumuzda öteden beri bilinmekte idi; şimdikiler
    bunu biraz daha modernize ederek “ruh çağırma” dediler.
    Aynı zamanda gelen varlığın veya hayalin ya
    da sesin verdiği haber ve bilgiler, yalan ve yanlış ile
    karışıktır.
    Dinimiz ruh ve diğer madde ötesi varlıklar üzerine ilmî
    araştırma yapmayı engellemez; aksine teşvik eder.235 Ancak
    maddî mânevî menfaat sağlamak gâyesiyle ve İslâm inancına
    uymayan telâkkîler, anlayışlar içinde bu işlerle uğraşmayı ve
    mesnedsiz iddialara inanmayı meneder.
    234 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 8, 6365
    235 51/Zâriyât, 20-21
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 161 ~
    KEHÂNET VE ARÂFET/ARRÂFLIK
    Kehânet, gâibden haber vermek, falcılık, bakıcılık
    etmek
    demektir. Bu işle uğraşan kimselere de kâhin denir.236 Kâhin,
    gizli, geçmiş haberleri bir nevi
    kendi zannı ile (tahmini) haber
    veren kimsedir. Geleceğe ait haberleri, yine zanna dayanarak
    haber veren kimseye de Arrâf denir. Bu iki uygulama,
    bazen hata eder bazen isabet eder.237 Kâhin lafzı, daha umumi
    olup, Arrâf lafzının mânâsını da içine alır.238
    1. Câhiliyede Kehânet ve Arâfet: Câhiliye Arapları arasında
    kâhin, olağanüstü güçleri olduğuna inanılan, bu güçleri
    meslek halinde kullanan ve hizmetlerine karşılık ücret alan
    kimselerdir.239 Gelecekte
    olacak şeyler hakkında haber veren
    ve sırları bilme iddiasında olan, bu kimselerden bazıları, kendilerine
    haber getiren cinlerden yardımcılarının olduğunu
    zannederler.240 Bazıları da gaybî şeyleri bir kısım sebeplerin
    mukaddimâtı ile bildiklerini iddia ederler. Muhetelif çeşitleri
    olan kehânetin bir kısmı cinlerle ilgilenmekle, bir kısmı
    tecrübe ile, bir kısmı da yıldızlarla uğraşmak sûretiyle olur.241
    Câhiliye Arapları özellikle kâhinlere saygıyla bakıyorlar, onların
    sözlerini takdirle karşılıyorlar. Onları, ruhî hastalıkların
    doktorları olarak görüyorlardı.
    Psikolojik sıkıntıların ve ruhî
    problemlerin hepsinde onlara koşuyorlardı. Sarsıldıklarında,
    sıkıntıya
    düştüklerinde dertlerini onlara anlatıyorlar, onların
    katında huzur ve marifet olduğunu söylüyorlardı.
    242
    236 Kamus, IV, 266; Fischer. F. “Kehânet” maddesi, İ.A. VI, 71
    237 İbn Manzur, Lisan, XIII, 362-363; IX, 237; Râğıb, Müfredat, 265
    238 Âlûsî, Bulûğul-Ereb, III, 269; Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları,
    Beyan Y., 211
    239 İzutsu, T. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 163
    240 Alûsî, a.g.e., III, 269-270
    241 Âlûsî, a.g.e., III, 270
    242 Derveze, İ. Asru’n-Nebî, s. 294; Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab Kable’l-İslâm, I, 229
    AHMED KALKAN
    ~ 162 ~
    Tarihî kaynaklar, bu inancın Araplar arasında yaygın olduğunu,
    her mahalleye ait bir kâhinin bulunduğunu243
    anlatarak
    Hicaz bölgesinde bulunan meşhur kâhinlerin isim listelerini
    vermektedirler. Bunlar arasında: İzzi Selemetü’l-Kâhin, Şıkk
    bin Enmar, Satıh bin Mazin, Tureyfetü’l-Kâhin, Zebra, Hunafîr
    bin Te’em, Mûsâ bin Mezûr, Seleme el-Hemedânî, Sevad bin
    Kaarib, Fatma binti Mürri Has’amiyye zikredilmiştir.244
    Araplara ait rivâyetlere
    dayanarak kâhinler ve kehânet
    hakkında şu noktaları tesbit edebiliriz:
    a) Araplar arasında kâhinliğin dînî bir özelliği yoktur.
    b) Kâhinler, soru sahiplerinin sorunları üzerinde,
    sözlerini
    ve cevaplarını, sıcak, coşturucu bir üslup
    içinde söylerler.
    Konuşmalarının arasına birtakım
    imâlar yerleştirirlerdi ki,
    dinleyiciler, bunların içinden kafalarındaki soruların cevaplarını
    bulabilirlerdi.
    c) Gizli kapalı, secîli imâlar içeren sözleriyle, insanlara
    gaybî olan şeyler hakkında bahsediyorlardı.
    d) Onlar, insanları uyutarak ya da insanların kendileri, kuruntuya
    kapılarak, hatta bizzat kâhinlerin
    kendilerinin de dillerinden
    dökülen secîler ve tevriyeler nedeniyle, onlara tâbi
    olan cinlerin olduğunu,
    kendilerine düşen görevde yardımcı
    oldukları zehâbına kapılıyorlardı. Kendilerini izleyen bu cinlerin,
    göklere kulak verip oradan haber çaldıklarını, getirip
    bu haberleri söylediklerine inanıyorlardı.245
    243 Ebû Ubeyde, Eyyâmu’l-Arab I, 229; İbn Hişâm, Sîre, I, 204; İzzet Derveze. a.g.e. s. 293
    244 Âlûsî, Buluğu’1-Ereb, III, 269-288
    245 İbn İshak, Sîre, s. 13; Süheylî, Ravdu’l-Unuf, II, 295; Mesûdî, Murûru’z-Zeheb, II, 173;
    Fischer, A.. İ.A., VI, 71-72
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 163 ~
    Görüldüğü gibi, kâhinlerin ilham kaynağı, cinler
    ve şeytanlar
    idi. Buna bazı Kur’an âyetleri de delâlet etmektedir.246
    Şöyle ki: “Andolsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları
    bakıp temâşâ edenler için süsleyip donattık. Onları, kovulmuş
    her şeytandan koruduk. Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa
    parlak/alevli bir ateş onu kovalar.”247; “Onu inatçı her türlü
    şeytandan koruduk. Onlar, o yüce âlemi asla dinleyemezler.”248
    Müslim, Abdullah bin Abbas’tan rivâyet edilen bir hadisi
    şöyle anlatır: Peygamber’in Ensar’dan olan sahâbîlerinden
    bıri, bana haber verdi ki; kendileri bir gece Rasûlullah ile
    beraber otururken bir yıldız kaymış da ortalık aydınlanmış.
    Rasûlullah da onlara: “Câhiliye devrinde
    bunun gibi bir yıldız
    atıldığı/kaydığı zaman sizler ne derdiniz?” diye sordu. Oradakiler:
    Allah ve Rasûlü en iyi bilendir. Bizler, bu gece büyük
    bir kimse doğdu
    veya büyük bir kimse öldü der idik, dediler.
    Rasûlullah: “şüphesiz ki bu yıldız hiçbir kimsenin ölümü ve
    hayatı için atılmaz. Lâkin ismi çok mübarek ve âlî olan Rabbimiz
    bir işe hükmettiği zaman Arşı taşıyan
    melekler tesbih
    ederler. Sonra onların arkasından
    gelen semâ ehli tesbih eder.
    Nihâyet bu tesbih
    şu dünya semâsının ehline ulaşır. Sonra
    Arşı taşıyan meleklerin ardından gelenler, onlara: ‘Rabbimiz
    ne buyurdu?’ diye sorarlar. Onlar da berikilere Rabbin buyurduğu
    şeyi haber verirler. Böylece semâlar ahâlisinin bir kısmı
    diğerinden haber ister. Nihâyet o haber şu dünya semâsına
    ulaşır. Bu esnada cinler kulak hırsızlığı yapıp süratle bir şey
    kaparlar da bunu kendi dostlarına ulaştırırlar. Ve bu yıldızla
    kendileri
    taşlanır. İşte bu vecih üzere, yani kendisinden hiçbir
    tasarruf yapmadan getirdikleri şey sâbittir ve vâkidir. Lâkin
    onlar buna yalan karıştırırlar ve artırma yaparlar.”249
    246 15/Hıcr, 16-18; 37/Sâffât, 6-10; 72/Cinn, 8-9
    247 15/Hicr, 16-18
    248 37/Sâffât, 6-10
    249 Müslim, Selâm 124, 11/1450; Ayrıca bk. Süheylî, Ravdu’l-Umıf; I. 303; Aynî. Ümdetü’l-
    Kari, VII
    AHMED KALKAN
    ~ 164 ~
    Bu hadiste de açıkça anlatıldığı gibi cinlerin/şeytanların
    kulak hırsızlığı yaparak getirdikleri bilgileri, kendileriyle ilişki
    kuran kâhinlere vermektedirler.
    Kehânet ve arâfette bulunma vasıtaları; daha çok
    yıldızlara bakma (Astroloji), kuş uçurma, fal okları
    çekme, problemleri kâhin’e anlatma, çizgiler çizme,
    efsun yapma, duâlar okuma (kendilerine has tekerlemeler)
    gibi işlerdir. Bunun yanında tecrübî bilgiler ve
    bazı tılsımlardan da faydalanmaktadırlar.
    250
    Kehânet ve arâfet inancı, farklı ifadelere bürünerek
    ülkemizde de aynı muhtevâyı kapsar tarzda
    devam etmektedir. Halk arasında bu tür inançlara
    fazla rağbet edilmekte, cinci, muskacı, efsuncu, üfürükçü
    gibi isimler altında faaliyet gösteren kişilere
    gidilmekte ve problemlere çözüm aranmaktadır. Ülkemizde
    bu işle uğraşan kişiler, halka güven telkin
    etmek için kendilerine “hoca” ismi vermek sûretiyle
    bu işleri dînî bir iş gibi takdim ederek, halkın mânevî
    duygularını istismar etmektedirler. 251
    2. Hadislerde Kehânet ve Arâfet/Arraflık: Kâhin kelimesi,
    Kur’an’da iki yerde geçmektedir.
    Bu âyetlerle Arap
    kâfirlerinin Hz. Peygamber’e nisbet ettikleri, kâhinlik vasfı
    reddedilmektedir.252 Hz. Peygamber’in hadisleri de kehânet
    ve kâhinliği yermiş, yasaklamış ve reddetmiştir. Kâhinlik
    yapmak,
    içki içmekle, sihir yapmakla günah açısından eşit
    250 Âlûsî, Bulûğul-Erab, III, 269-306
    251 Ali Çelik, İslam’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y., 212-215
    252 69/Haakka, 43; 52/Tûr, 29
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 165 ~
    tutulmuştur.253 Bazı hadislerde kâhine gitmenin,
    onu tasdik
    etmenin, Hz. Muhammed’e indirileni
    (Kur’an’ı) inkâr etmek
    demek olduğu belirtilerek, küfürle nitelendirilmiştir.254 Ayrıca
    “Hulvanul-Kâhin”
    adıyla, alınan kâhinlik üceretinin de haram
    olduğu,
    özellikle vurgulanmıştır. 255
    Câhiliye Arapları arasındaki yaygın inançlardan
    teşe’üm,
    sihir, fal okları gibi, kehânet ve arâfet de Kur’an’ın temel
    esprisine zıt düşmektedir. Bu açıdan Kur’an ve Sünnet, bu tür
    inançları ve Allah’ın
    birliği ve mutlak hâkimiyeti konusunda
    şüpheye
    düşürecek her davranışı yasaklamıştır.
    Kaynaklar bize kehânetin Nuh Tufanı öncesine kadar
    uzandığını haber vermektedir.256 Yunan, Mısır,
    Yemen ve Hicaz
    gibi beldelerde kâhinlik ve kehânet
    biliniyordu. Kuzey Asya
    halkları arasında da yaygındı. Şâmân diye bilinen kâhinler,
    eski Türk kavimleri arasında kam diye de anılırdı. Kam, kâhin,
    sâhir (sihirbaz) mânâlarını ifade ettiği gibi, hâzık
    doktor,
    âlim, filozof mânâlarına da gelir. Şâmânın birinci görevi
    kehânette bulunmak, büyü ve efsun yapmak gibi işlerdi. Onların
    bu işleri, yardımcı ruhlar vasıtasıyla yaptığına inanılırdı.
    Ruhlar şâmâna yol gösterirler, kuvvet verirlerdi. Kuş şeklinde
    tasavvur edilen yardımcı ruhlar, göklere çıkan Şâmâna
    yardım
    ederlerdi.257
    Görüldüğü gibi, eski Türklerde de değişik isimlerde,
    ama
    tamamen kâhinlerin ve arrâfların fonksiyonunu
    yüklenmiş,
    cinler ve şeytanlar yerine, yardımcı
    ruhlardan bilgi ve yardım
    253 Ahmed bin Hanbel, Müsned III, 14
    254 Ahmed bin Hanbel, Müsned. II, 408. 429, 476; İbn Mâce, Taharet 122/1, 209; Ebû Dâvud,
    Tıb 21/IV, 22-226; Dârimi, Vûdu’ 1140 I/259; Nesai, Sehv 20/III, 4-19
    255 Buhârî, Büyû’, 113-III, 43; Müslim, Musâkat 39/11, 1198; Tirmizî, Nikâh 37/III, 438;
    Nesâî, Buyû’ 91/VII, 309
    256 İbn Hacer, Fethu’1-Bâri, X. 182
    257 Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, s. 88-89
    AHMED KALKAN
    ~ 166 ~
    aldığına inanılan şahıslar bulunmaktadır.258
    Kehânet, genel anlamda gelecekten haber vermek demektir.
    Eskiden Tevhid Dininin, yozlaşarak asıllarını kaybeden
    ve birer bâtıl
    din haline gelen uzantılarında din adamlarının
    yürüttüğü bir meslek olmuştu.
    Tıpkı bazı tarikat şeyhlerinin
    “İstihâre Namazı”nı rüya falı haline dönüştürüp bir kehânet
    aracı haline getirdikleri gibi. Bu mesleği icrâ edenlere, literatürda
    “kâhin” denir. Genellikle kurbanların parçalanan organları
    üzerinde
    çeşitli yorumlar
    yapılarak
    bu meslek icrâ
    edilirdi.
    Ayrıca fala bakılarak geleceği okumaya da kehânet denilmiştir.
    Bu iş çok eski çağlardan beri yapılmaktadır ve yukarıda
    sözü edilen kehânetten
    farklıdır.
    Bunu bir hobi olarak
    yapanların yanı sıra ücretle fala bakanlar
    da vardır.
    Hatta
    gelecekte yaşanacağını ileri sürdüğü olaylar hakkında kitap
    yazanlar
    bile olmuştur. Yahudî kökenli Fransız tıp doktoru
    Nostradamus gibi.
    İslâm’ın bu konudaki yargısı kesindir: Gelecekten haber
    vermek bâtıldır ve yasaktır. Falcı ve kâhin de aynen büyücü
    gibi kâfirdir. Bunlara, yani bunların verdikleri gaybî haberlere
    inanan da kâfirdir.
    Hava raporları, uzay raporları ve sismik öngörüler gibi
    ilmî tahminleri
    elbette ki kehânet’in dışında tutmak gerekir.
    Çünkü bunlar, hem birtakım
    araçlara ve ince hesaplara
    dayanmaktadır; hem önceden hayat ve tabiat hakkında bazı
    sonuçlar elde ederek insanlığı bundan yararlandırmak
    gibi
    olumlu amaçlar gütmektedir; hem de adı üstündedir: “Tahmin”
    den ibarettir.
    259
    258 Ali Çelik, a.g.e., s. 216-217
    259 Ferit Aydın, a.g.e., s. 317
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 167 ~
    FAL VE FALCILIK
    Eskiden yazılı oklarla, günümüzde yıldız, kahve, bakla, iskambil
    kâğıdı gibi vâsıtalarla yapılan falcılık da bir nevi gâipten
    haber vermedir; çünkü gelecek (müstakbel) gaybdır; bu
    sebeple her nevî falcılık ile bunlara inanmak haramdır.260
    NAZARLIK, NAL, MUSKA VB. KULLANMAK
    Birden ortaya çıkan veya sebebi bilinmeyen hastalıklara
    yakalanmamak veya tedâvi etmek üzere başvurulan birtakım
    tedbirler vardır; nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar
    takma, kurşun dökme, tütsü yapma bunun bazı örnekleridir.
    Bunlar, tıp yönünden bir faydası olmadığı, üstelik bâtıl
    inançları devam ettirdiği için haram kılınmışlardır. Peygamberimiz
    (s.a.s.) nazarlık kullanmayı menetmiş, bu gibi şeyleri
    asan kimselerin bey’atlerini kabul etmemiştir.261
    UĞURSUZ SAYMAK
    İnsanlar, eskiden beri bazı yer, zaman, şahıs ve şeyleri
    uğursuz veya uğurlu saymışlar, bu inanca göre
    karar verdikleri, hareket ettikleri olmuştur. Hiçbir
    ilmî ve dinî esasa dayanmayan bu inanç İslâm’da
    reddedilmiş, uğur veya uğursuzluğu insanların kendi
    inanç ve davranışlarında aramaları istenmiştir. Hz.
    260 5/Mâide, 3
    261 Nesâî, Zînet 17; İbn Mâce, Tıb 39
    AHMED KALKAN
    ~ 168 ~
    Peygamber (s.a.s.), buna benzer başka inanışları da
    zikrederek şöyle buyurmuştur: “Hastalığın bir başkasına
    geçmesi, uğursuzluk, (ölü ruhunun temsilcisi)
    baykuş, karındaki yılan diye bir şey yoktur; cüzzamlıdan
    -arslandan kaçar gibi- kaçın.”262 Hadisin başında
    “hastalığın birinden diğerine geçmesi (sirâyet, salgın)
    diye bir şey yoktur” derken, sonunda cüzzamlıdan
    uzak durulması” emrolunuyor. Hadis açıklayan
    bilginler burada biri inanç, diğeri davranış ile ilgili
    iki noktanın bulunduğunu söylemişlerdir;
    a) İnanç: Hastalığı yaratan, insanı hasta eden, bunu belli
    kanunlara bağlayan Allah’tır. Bir hasta ile temas eden iki kişiden
    biri hastalığa yakalanıp diğeri sağlıklı kalabilir; bu Allah’ın
    irâdesine bağlıdır.
    b) Davranış; Salgın hastalığın birinden diğerine geçmesi
    Allah’ın takdir ettiği, yarattığı bir tabiat kanunudur. Hasta
    ile temas, hastalanmanın sebebidir; sebepleri olaylara bağlayan
    Yaratıcı, bunu böyle dilemiştir; şu halde insanın bu sebeplerden
    kaçınması gerekir (“Hastalıklı hayvanları, sağlıklı
    hayvanlara katmayı” meneden Buhârî hadisi de aynı hükmü
    desteklemektedir.)
    Câhiliyye devrinde Araplar baykuşun, ölünün kemikleri
    veya ruhundan meydana geldiğine, insanın karnında bir yılanın
    bulunduğuna ve aç kalınca insanı öldürdüğüne, ürküttükleri
    hayvanların sağ veya sollarından karşı yöne gidişlerine
    göre uğur veya uğursuzluğa inanırlardı. Hadis bunların da
    aslı astarı bulunmadığını bildirmektedir. Bazı gün, şahıs, eşya
    262 Buhârî, Tıb 19, 25, 43-45; Müslim, Selâm 102
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 169 ~
    ve yerleri uğursuz saymak, ölüm veya felâketten söz ederken
    kulak çekip tahtaya vurarak korunmaya çalışmak da aslı astarı
    olmayan inanç ve davranışlar arasındadır. Buhârî’nin bir
    başka rivâyetinde “kadın, ev ve binekte uğursuzluktan” bahsedilmiştir.
    Fakat bu hadisin baş tarafını Hz. Âişe annemiz
    açıklıyor: Peygamberimiz’in (s.a.s.) câhiliyye âdetlerini söylediğini,
    “onlar, bu üç şeyde uğursuzluk bulurlardı” dediğini
    açıklıyor.
    UĞURLU SAYMAK
    Rasûl-i Ekrem (s.a.s.), uğursuzluk inancını reddederken
    “en iyisi, uğurlu saymaktır (fe’l, tefe’ül)” buyurmuş, “Tefe’ül
    nedir yâ Rasûlallah?” dediklerinde; Herhangi birinizin duyduğu
    güzel, hayırlı bir sözdür”263 cevabını vermiştir. Buna
    göre bir kimsenin iyi bir söz duymasını, bir şeye yönelince
    ilk olarak “başarı, esenlik, mutluluk” gibi bir kelime işitmesini
    uğurlu saymasında mahzur yoktur. Uğur inancının hedefi,
    insanların hayatlarını, mânâsız ve mesnetsiz vehimlere göre
    değil; gerçeklere göre düzenlemesi ve idare etmesidir.264
    RASÛLULLAH’A BÜYÜ YAPILDI MI?
    Büyücüler, Öyle Bir İddiada Bulunmuşlar ki, O Doğru
    Olsa, Kendi Tezleri Doğru Çıkacak
    Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere, hadis kitaplarında
    Peygamberimiz’e (s.a.s.) büyü yapıldığına dair rivâyetler vardır.
    Önce bu rivâyetleri görelim:
    263 Buhârî, Tıb 43, 44; Müslim, Selâm 110
    264 Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helâller Haramlar, s. 151
    AHMED KALKAN
    ~ 170 ~
    Hz. Âişe şöyle demiştir: “Benî Zureyk yahûdilerinden Lebîd
    bin el-A’sam adlı bir kimse, Hz. Peygamber’e büyü yaptı.
    O kadar ki, Rasûlullah bir şeyi yapmadığı halde kendisine
    onu yaptığı hayali gelirdi. Nihâyet günün yahut gecenin birinde
    Rasûlullah (s.a.s.) duâ etti, sonra tekrar duâ etti, sonra tekrar
    duâ etti; sonra bana şöyle dedi: “Yâ Âişe, kendisinden fetvâ
    istediğim şey hakkında Allah’ın bana fetvâ verdiğini bildin mi?
    Bana iki kişi geldi, birisi başucumda, diğeri de ayakucumda
    oturdu. Daha sonra başucumda oturan ayakucumda oturana
    yahut ayakucumdaki başucumdakine: ‘bu zâtın rahatsızlığı
    nedir?’ diye sordu. O da: ‘Büyülenmiştir’ diye cevap verdi. Öteki.
    ‘Ona kim sihir yapmıştır?’ diye sordu. Diğeri de: ‘Lebîd bin
    el-A’sam’ cevabını verdi. Sonra: ‘Büyü hangi şeye yapılmıştır?’
    dedi. Öteki: ‘Bir tarakla, saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma
    tomurcuğunun içine’ dedi. Diğeri: ‘O büyü nerededir?’ diye
    sordu. Öteki: ‘Zû Ervân kuyusunda’ diye cevap verdi.” Hz. Âişe
    dedi ki: ‘Daha sonra Rasûlullah ashâbından bazı kimselerle
    beraber oraya gitti. Sonra bana: “Yâ Âişe! Vallahi o kuyunun
    suyu kına ıslatılmış gibi kırmızımtırak, etrafındaki hurması
    da şeytanların başları gibiydi” dedi. Bunun üzerine ben: ‘Yâ
    Rasûlullah, sen o sihri çıkarıp yakmadın mı?’ diye sordum.
    Rasûlullah: “Hayır, Bana Allah âfiyet verdi. İnsanlara bir kötülük
    getirmekten çekindim. Emrettim de o kuyu kapatıldı” buyurdu.”
    265
    Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden diğer bir
    rivâyet, Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) nakledilmiştir. Ahmed bin
    Hanbel tarafından kaydedilen bu rivâyet de şöyledir: Zeyd bin
    Erkam’dan, “Yahûdilerden bir adam Rasûlullah’a sihir yaptı.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber birkaç gün rahatsız oldu. Nihâyet
    Cebrâil (a.s.) gelerek Rasûlullah’a: ‘Sana yahûdilerden bir
    265 Müslim, Selâm 43; Karşılaştırın: Buhârî, Bed’ü’l-Halk 11, Tıb 47; İbn Mâce, Tıb 45,
    hadis no: 3545; Ahmed bin Hanbel, Müsned VI/57
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 171 ~
    adam büyü yaptı. Bir ipe düğümler atarak filan kuyuya attı,
    oraya o sihri çıkartıp getirecek bir adam gönder’ dedi. Bunun
    üzerine Hz. Peygamber Hz. Ali’yi gönderdi. Hz. Ali de o
    ipi çıkararak getirdi ve çözdü. Bundan dolayı Hz. Peygamber
    sanki bağlarından çözülmüş gibi rahatladı. Bunu o yahûdiye
    söylemediği gibi, ölünceye kadar onun yüzünü de görmedi.”266
    En-Nesâî’nin Zeyd bin Erkam’dan yaptığı bu konudaki rivâyetinde
    ise sihri çıkarmak üzere gönderilen kimsenin Hz. Ali
    olduğu belirtilmemiştir. 267
    Peygamberimize Atfedilen Sözler Birbirleriyle Çelişir
    mi? Ama, hem de kaç yönden çelişen rivâyetler sahih
    olamaz. Bu konudaki rivâyetlerde şu yönlerden
    çelişkiler ciddi boyuttadır.
    Kuyuya kimin gittiği hususunda farklı görüşler vardır.
    Kuyudaki muskaya ne yapıldığına dair rivayetler
    birbirini tutmaz.
    Çıkarılan muskaya ne yapıldığı da karışıktır.
    Sihrin etkisinin ne kadar sürdüğü de tartışmalıdır.
    Büyüyü yapanın kim olduğu üzerinde de ittifak edilememiştir.
    Büyü sonucunda peygamberimizin nasıl hastalandığı
    da tartışmalıdır.
    266 Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/367
    267 Nesâî, Tahrim 20, hadis no: 4077
    AHMED KALKAN
    ~ 172 ~
    RIVÂYETLER ARASI ÇELIŞKILER
    1- Kuyuya Kim Gitti?
    a) Rivâyetlerin bir kısmında kuyuya bizzat Rasûlullah’ın
    (ashâbıyla birlikte) gittiği geçmektedir. Misâl: Yukarıya almış
    olduğumuz varyantta şöyle geçmektedir: “Daha sonra Rasûlullah
    ashâbından bazı kimselerle beraber oraya gitti.”268
    b) Hz. Ali’yi gönderdiğine dair rivâyetler. Misal: “Cibrîl
    Rasûlullah’a geldi ve şöyle dedi: ‘Yahudilerden filanca sana
    sihir yaptı ve seni büyülemek için düğümler attı.” Bunun üzerine
    Rasûlullah onu aldırmak için Hz. Ali’yi gönderdi.269
    c) Kimi gönderdiğini belirtmeden sadece başkalarını
    gönderdiğinden bahseden rivayetler. Misal: “Sonra Allah ona
    yahudilerin yaptığı şeyi bildirdi. O da kuyuya adam gönderdi
    ve içinde sihir yapılmış bulunan düğümler çıkarıldı.”270
    2- Kuyudaki Muskaya Ne Yapıldı?
    Kuyuya kimin gittiğinde farklılıklar olması yanında, muskaya
    ne yapıldığında da aynı durum sözkonusudur.
    a) Muskanın kuyudan çıkarıldığını zikreden rivayetler.
    Misal: “Hz. Peygamber kuyuya geldi ve onu çıkardı.” 271 Hz.
    Peygamber emretti ve muska çıkarıldı.272
    b) Muskanın kuyudan çıkarılmadığını zikreden rivayetler.
    Misal: “Hz. Âişe sordu: “Muskayı çıkardınız mı?” Rasûlullah
    da “hayır” dedi.273
    268 Buhârî, Tıb 76; Müslim, Selâm 39; Ahmed bin Hanbel, VI/63; İbn Mâce,
    269 İbn Ebî Şeybe, V/435, rakam 2; Ahmed bin Hanbel, IV/367; et-Taberânî, Kebîr, V/180,
    rakam 5016. Tefsir kitaplarındaki rivayetlere bakıldığında Hz. Ali ile beraber Zubeyr ve Ammar
    bin Yâsir’i gönderdiği geçmektedir. Bazılarında Hz. Ali ile Ammar’ı, bazı rivayetlerde
    Ammar’ı bir grup ile gönderdiği geçmektedir.
    270 Abdurrezzak, XI/14, rakam 19764; Nesâî, Tahrim 37, Seherâtu Ehli’l Kitab 20, et-Taberânî,
    Kebir, V/179; İbn Sa’d, Tabakat, II/199
    271 Buhârî, 5765, 6063İbn Ebî Şeybe, 2; Nesâî 4091, Ahmed bin Hanbel, IV/367…
    272 Buhârî, hadis no: 6063
    273 Buhârî, 3268, 5763, 5766, 6391; Beyhakî, Delâil’n-Nubuvve, VI/247
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 173 ~
    3- Çıkarılan Muskaya Ne Yapıldı?
    Rivayetlerde çıkarılan muskanın ne yapıldığını takip ettiğimizde
    farklılıklara (çelişkilere) rastlamaktayız.
    a) Sadece muskanın getirildiği ve Rasûlullah’ın bağdan
    kurtulmuş gibi kalktığı: Rivayetlerin bir kısmında muskanın
    getirildiği ve Rasûlullah’ın bağdan kurtulmuş gibi kalktığı
    zikredilir. Ancak, muskanın ne yapıldığına temas edilmez.
    Misal: “Rasûlullah adamlar gönderdi, gidip muskayı çıkardılar.
    Muska Rasûlullah’a getirildi. Rasûlullah sanki bağlardın
    kurtulmuş gibi rahatladı.”274
    b) Rasûlullah’ın muskayı açmadığı ve Allah Teâlâ’nın
    kendisine şifa verdiğini söylemesi: Hadisin Buhârî’deki tüm
    tariklerine ve Müslim’e baktığımızda, hiçbirisinde Rasûlullah’ın
    sihirden kurtulmak için rukye yaptığı ve Muavvizeteyn
    sûrelerini okuduğu geçmez. Rasûlullah’ın bu rivayetlerde
    söylediği şudur: “Hayır! Bana gelince Allah bana âfiyet ihsan
    etmiş ve şifa vermiştir.”275
    c) Rasûlullah’ın muskadaki düğümleri çözdüğü ve
    bağdan kurtulmuş gibi kalktığı. Misal: “Rasûlullah muskayı
    aldırmak için Hz. Ali’yi gönderdi. O da onu çıkarıp getirdi.
    Rasûlullah ondaki düğümleri çözmeye başladı. Her düğümü
    çözüşte bir hafiflik hissetti. Düğümleri çözdükten sonra
    Rasûlullah bağdan kurtulmuş gibi rahatlayıp kalktı.”276
    d) Rasûlullah’ın Felak ve Nâs sûrelerini âyet âyet okuyarak
    muskadaki düğümleri çözdüğü. Hadis kitaplarının
    hiçbirinde Rasûlullah’ın Felak ve Nas sûrelerini okuyarak
    düğümleri çözdüğünü hadis kitaplarında bulamadık. İbnu’l
    Cevzî’nin belirttiği gibi, bu rivayet tefsir kitaplarında nakledilmiştir.
    277 Misal: “Hz. Ali ile Ammar kuyuya geldiler. Kuyunun
    274 Nesâî, hadis no: 4091
    275 Buhârî, 5766 numaralı hadis ile diğer zikredilen hadisler.
    276 Zikri geçen şu hadisler: İbn Ebî Şeybe, 2; Ahmed bin Hanbel, IV/367; Taberânî, 5011-
    3, 5016; Müstedrek, IV/360-1, rakam 8014
    277 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, IX/270
    AHMED KALKAN
    ~ 174 ~
    suyu sanki kınayla boyanmış gibiydi. Suyunu boşalttılar. Ardından
    taşı kaldırıp altından bir hurma kapçığı çıkardılar. Bir
    de baktılar ki üzerinde on bir tane düğüm var. Bu arada Felak
    ve Nâs sûreleri nâzul oldu. Rasûlullah bunları okumaya
    başladı. Her bir âyet okuyuşunda bir düğüm çözüldü. Nihayet
    düğümlerin hepsi çözüldü ve Allah’ın Peygamberi hanımlarına,
    yeme-içmeye yöneldi.278
    4- Sihir Ne Kadar Sürdü?
    Sihir hadisinin tariklerine baktığımızda ne kadar sürdüğünün
    çok farklı geçtiğini görürüz:
    a) Birkaç gün sürdü. Bir rivayette şöyle geçer: “Yahûdilerden
    bir adam Rasûlullah’a büyü yaptı. Bu sebeple birkaç
    gün rahatsızlandı.”279
    b) Kırk gece sürdü. El-İsmâilî’nin belirttiğine göre,
    Ebû Damre’nin rivayetinde böyle geçmektedir.280
    c) Altı ay sürdü. Ahmed bin Hanbel’in bir rivayetinde
    şöyle geçer: “Rasûlullah altı ay müddetle hanımlarıyla beraber
    olmadığı halde olduğunu sanıyordu.281
    d) Bir yıl sürdü. Abdurrezzak’ın bir rivayetinde bu halin
    bir yıl devam ettiği zikredilir. İfade şöyledir: “Rasûlullah
    Hz. Âişe’ye bir yıl yaklaşamadı.”282
    278 Şevkânî, Fethu’l Kadir, V/616; İbn Kesir, Tefsir, VIII/557-8; Bağavi, Semerkandi, Vâhidî,
    Beydavî, Ebû Hayyan, Ebu’s-Suud, İbnu’l Cevzi, Kurtubi, Âlûsi, Suyutî, Bursevi, Sâbunî,
    Zuhaylî
    279 Zikri geçen hadisler: İbn Ebî Şeybe 2; Ahmed bin Hanbel, IV/367; Nesâî, 4091, Taberânî,
    5016
    280 Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, XI/390
    281 Ahmed bin Hanbel, VI/63
    282 Abdurrezzak, XI/14, rakam 19764. Ebû Dâvud hadisi rivayeteden Yahya bin Ya’mer’in
    (90’dan önce/709) Hz. Âişe’den hadis işitmediğini söylemiştir (bkz. Ez-Zehebî, Nubelâ,
    IV/442, rakam 170. Bu sebeple rivayete mursel denmiştir. Ancak ez-Zehebî bunu kabul etmez
    ve onun başka sahabilerden rivayetine temas eder. Bkz. Tezkiratu’l-Huffâz, I/75. Bunun
    yanında, bunun senedinde geçen Atâ bin Ebî Müslim el-Horasanî (135/752) bulunmaktadır.
    Sadûk olmasına rağmen çok yanılan, mursel rivayet eden müdellis birisidir. Bkz. Ez-Zehebî,
    Nubelâ, VI/140-3, rakam 52; İbn Hacer, Takrîb s. 392, rakam 4600
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 175 ~
    5- Büyüyü Yapan Kim?
    a) Birinde büyü yapan Lebîd’in yahûdi olduğu,
    b) Diğer rivayette yahûdilerin antlısı (onlarla antlaşmalı)
    bir münâfık olduğu,
    c) Bir başkasında ise Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi
    çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki kılları ve tarağının
    dişlerini alıp yahûdilere verdiği, yahûdilerin de bunları Lebîd’e
    verdiği anlatılır.
    d) Bu konuda Hz. Âişe’den gelen rivayetlerin birçoğunda,
    sihir yapan kimsenin Yahudi Lebîd b. el-A’sam olduğuna
    dair bir bilgi yoktur. Bu hadislerde sadece Hz. Peygamber’e
    büyü yapıldığından bahsedilmektedir.283
    Büyü Sonucunda Peygamberimiz Nasıl Hastalandı?
    a) Konuyla ilgili hadisleri rivayet eden ravilerin tamamı,
    Peygamber’in (s.a.s.) durumunun karmaşık hale geldiğini
    söylemiş değillerdir. Aksine bu ifade, hadise daha sonraları
    eklenmiş olup hadisin aslında mevcut değildir.284
    b) Hadisin bazı rivâyetlerinde “sihirlenmesi dolayısıyla,
    Hz. Peygamber’e bir şeyi yapmadığı halde o işi yaptığı hayali
    gelirdi” denir.
    c) Bazılarında ise hanımlarıyla cinsel ilişkide bulunmadığı
    halde yaklaştığını zannettiği söylenir.
    283 Bkz. Buhârî, Cizye 14, Tıb, 49, 50, Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 63-64, 96
    284 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    AHMED KALKAN
    ~ 176 ~
    Olayı rivayet etmesi ve kendisinden yorum yapmaması
    beklenen râvi Süfyân b. Uyeyne de, “İşte bu, büyüden meydana
    gelebilecek rahatsızlığın
    en şiddetlisidir” demektedir.285
    Bu konuda Peygamberimizin kendi ağzından söylediği bir
    söz yok iken, onun başından geçenleri, ne çok kimse ve kendi
    farklı yorumlarını katarak neler söylememişlerdir? Hz. Âişe,
    Peygamberimizin diğer eşleriyle münasebet yapmadığı halde
    yaptı zannettiğini nereden ve nasıl bilebilir? Kendisi ve
    Peygamberimizin diğer eşleriyle ilgili bu tür çok mahrem hususları
    insanlara niye yayma ihtiyacı hisseder?
    Sağlam, sahih bir hadiste bu kadar çelişki olur mu? Aynı
    hadisin farklı rivayetlerinde bu kadar çok çelişki olması, söz
    konusu rivâyetlerde zabt yönünden bazı kusurların mevcut
    olduğunu hatıra getirmektedir. Yani, râvîlerin olayı iyi zapt
    edemedikleri ortaya çıkmaktadır. Bu kusur da, hadisin sıhhatine
    ciddi anlamda zarar verir. Bu denli çelişki içeren ve râvilerinin
    zapt kusuru olan hadisler delil olamaz, hele akaidde
    kesinlikle delil teşkil etmez. Hele Kur’an’a muhalif hususlar
    içeriyorsa, hiç mi hiç itibara alınmaz.
    Allah’ın Rasûlünü, Allah’ın koruma sözüne
    rağmen Yahudilerin büyüsüne kapılacak kadar
    zavallı bir konuma düşürmek bir Yahudi
    hilesi değilse, Müslümana yakışmayan bir hamakat
    olsa gerek…
    Zeyd bin Erkam’dan nakledilen ve Ahmed bin Hanbel
    ile Nesâî tarafından kaydedilen son rivayette, düğümler
    atılarak sihir yapılan ipin kuyudan çıkarılıp getirildiği,
    “bu düğümler çözülünce, Hz. Peygamber’in sanki
    285 Buhârî, Tıb 49; Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 64
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 177 ~
    bağlarından kurtulmuşçasına ferahladığı”ndan söz edilmektedir.
    Bu ifade, Buhârî’nin de aralarında olduğu kaynaklardaki
    başka bir hadis rivâyetinde Fâtiha okuyarak
    üflenen bir delinin bağdan çözülür gibi olduğundan, aynı
    kelimelerle söz edilmektedir.286 Bu durumda, bir yahûdinin
    yaptığı büyünün, Hz. Peygamber’de bir delide gözlenebilecek
    bir tesir meydana getirebileceğini, doğrusu
    insanın gönlü kabul edemiyor.
    Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebebi olarak, bazı
    müfessirler bu konudaki hadis rivâyetlerini gösterirler.
    Peygamberimiz’in, kendisine yapıldığı ileri sürülen büyüden
    kurtulması için bu iki sûrenin indiği iddia edilir.
    Bu âlimlere göre bu sûreler Medine’de nâzil olmalıdır. Çünkü
    Peygamberimiz’e büyü yaptığı ileri sürülen Lebîd bin el-
    A’sam, Medine’li bir yahûdidir ve meydana geldiği ileri sürülen
    bu olayın, hicretten çok sonra olduğunu (hicrî 7. yılda) rivâyet
    sahipleri belirtir. Ancak, Felak ve Nâs sûreleri Mekkîdir,
    Fîl sûresinden sonra Mekke’de nâzil olmuştur. Bu durumda
    Hz. Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden mezkûr rivâyetlerin
    bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz konusu
    değildir.
    Mu’tezile, bu konuyla ilgili rivâyetleri Hz. Peygamber’in
    ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir.
    Ehl-i sünnet’e mensup bir kısım âlimler, sihrin hakikatinin
    olmadığını, büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller
    olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebû Ca’fer
    Esterebâzî ile Hanefî âlimlerden Ebû Bekr er-Râzî de vardır.
    Zâhirîlerden İbn Hazm’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir.
    Dolayısıyla bu âlimler de, bu rivâyetlerin sahih olmadığını
    kabul etmektedirler.
    286 Buhârî, İcâre 16, Tıb 39; Ebû Dâvud, Büyû’ 37, Tıb 19; Ahmed bin Hanbel, V/211
    AHMED KALKAN
    ~ 178 ~
    SIHIRLE İLGILI HADIS RIVÂYETLERINI KABUL
    ETMEYENLER
    Mu’tezile sihri, sihirle ilgili hadisleri kabul etmez. Sihrin
    hakikati olmadığını, bir hayalden ibaret olduğunu, bu sebeple
    Rasûlullah üzerinde etkisi olmadığını iddia ederler.
    Örneğin Şeyhu’l-Mu’tezile Ebûbekr el-Esam (201/816),
    Kur’an naslarına muhâlif gördüğü için sihir hadisini kabul
    etmez. Ebû Hanife’nin de (150/767) Mu’tezile gibi
    düşündüğü rivayet edilir.287 İbn Hazm (456/1064), Şâfîlerden
    Ebû İshak el-Esterâbâdî, Hanefilerden el-Cessâs diye
    ma’ruf Ebûbekr er-Râzî de (370/981) sihir hadisini kabul
    etmez. Kâfirlerin uydurması olan bu haberleri nakledenlerin
    kıssaclar ve câhil hadisciler olduğunu söyler. Onların
    bunları boş işlerle uğraşan ahmaklarla alay etmek ve peygamberlerin
    mûcizelerini inkâra sevk etmek için uydurduklarını
    belirtir.288 Hadisi kabul etmeyenlerden bir kısmı
    ise bunun yahudilerce uydurulduğunu söylerler.289
    287 Bkz. Eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, I/131
    288 El-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, I/59-60. Cessâs’ın bu görüşünde Mu’tezile Fırkasının tesirinde
    değil de, aynı görüşü müdafaa eden İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin tesirinde kaldığını
    söyleyebiliriz. Çünkü Cessâs, mezhep imamına son derece bağlı olup, onu her hâlukârda
    savunmaktadır.” (Cessâs ve Ahkâmu’l Kur’an’ı, s. 29).
    289 Bkz. Taberî, Câmi’, I/460; Zemahşerî, Keşşâf, II/103 Ayrıca Ahmed el-İskenderî’nin
    Keşşâf’ın zeylinde bulunan Kitabu- İnsaf’ının bu sayfadaki açıklamalarına bakınız; IV/301;
    er-Râzî, Tefsir, III/193, 32/179; Kurtubî, Câmi, II/46; bursevî, Tefsir X/543; eş-Şihâb, Hâşiye,
    VIII/416; el-Cemel, Futuhâtu’l-İlâhiyye, IV/607; Macdonald, Sihir, İslam Ansiklopedisi,
    X/603; Hamevî, Sihr, s. 106.
    Felak ve Nâs surelerinin Mekkî olduğu rivayeti daha doğrudur diyen Süleyman Ateş, sihirle
    ilgili tüm rivayetleri topluca şöyle değerlendirir: “Aslında yalnız Sa’lebî’nin bu senedsiz
    rivayeti değil; bu konudaki senedli rivayetler de birbirini tutmaz, çelişkilerle doludur. Bu
    rivayetlerin hiçbiri sûrenin iniş sebebi olamaz… Ayrıca bu rivayetler çelişkilerle doludur…
    Bu rivayetlerin büyü ve nazarın etkisini desteklemek ve insanları bunlardan korkutmak
    amacıyla ortaya atıldığında şüphe yoktur. Verilmek istenen temel düşünce şudur: Büyü ve
    nazar Peygamber’e bile tesir etmiştir. Onun için bunlardan sakınmak lâzımdır.” Süleyman
    Ateş hadisi reddetmek için kullanılan delilleri serdettikten sonra şöyle der: “… Peygamber’e
    büyü yapıldığı hakkındaki bu rivayetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları
    sened zinciriyle Peygamber’in güzîde bir sahâbisine dayandıranlar, müslüman görünseler
    de, gerçekte Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a tamamen
    ters olan, Peygamber’in korunmuşluğunu dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?” (Gerçek
    din Bu, I/176).
    Ali Osman Ateş’in ifadeleri biraz daha yumuşaktır: “Bir yahudinin yaptığı sihrin, Hz. PeyBÜYÜ
    VE ŞEYTAN
    ~ 179 ~
    CESSÂS’IN GÖRÜŞLERI
    “Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez.”290
    Cahil kimseler, sihirbazların bu anlatılanlardan daha tuhaf
    ve daha feci şeyleri yapabileceklerine de inanırlar. Şöyle ki:
    Onlar, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) sihir yapıldığına, sihrin onu
    çok etkilediğini, hatta “Ben bir şeyi yapmadığım ve söylemediğim
    halde o şeyi yapmışım veya söylemişim gibi hayal ediyordum”
    dediğini iddia ederler.
    Yahudi bir kadın, hurma çiçeğinin kabuğu, tarak ve bez
    parçası içine koyduğu sihir malzemesini bir kuyunun dip taşının
    altına yerleştirmişti. Bu sihir oradan çıkarıldıktan sonra
    Peygamber (s.a.s.), kendisine ârız olan o halden kurtulmuştu.
    Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.s.) hakkında ortaya attıkları bu
    iddianın sahipleri olan kâfirleri yalanlama bağlamında şöyle
    buyurmuştur:
    “Zâlimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama
    uyuyorsunuz” dediler.”291
    Cessas diyor ki: Bu gibi rivayetler, aşağılık ve değersiz
    cahillerle oynamak, onları ‘peygamberlerin mucizeleri
    meğer boş şeylermiş’ demeye sürüklemek, o mucizelere
    dil uzattırmak ve peygamberlerin mucizeleriyle
    sihirbazların yaptıkları işler arasında bir fark
    olmadığına, hepsinin aynı türden şeyler olduklarına
    gamber’de bir delide gözlenebilecek bir tesirin meydana getirebileceğini doğrusu insanın
    gönlü kabul etmiyor.” (Cinler-Büyü, s. 272)
    290 20/Tâhâ, 69
    291 25/Furkan, 8
    AHMED KALKAN
    ~ 180 ~
    inandırmak için inançsız kimseler tarafından uydurulmuştur.
    Tuhaftır ki bazı kimseler, hem peygamberleri
    tasdik edip onların gösterdikleri mucizelerin
    gerçek olduğuna inanırlar, hem de sihirbazların yaptıkları
    bu gibi şeylerin doğruluğuna inanırlar. Oysa
    Yüce Allah “Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa eremez”
    292 buyurmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı
    Allah’ın yalanladığı, iddiasının asılsız olduğunu,
    tuttuğu yolun yol olmadığını bildirdiği kimseleri
    doğrulamış olmaktadırlar.
    Cahilliği sebebiyle Yahudi kadının, yapacağı sihrin Peygamber’in
    (s.a.s.) bedenine etki edeceğine inanarak ona sihir
    yapmış olması mümkündür. Ama Cenab-ı Allah, onun sihri
    gizlediği yerden Peygamber’i (s.a.s.) haberdar etti. Kadının
    da yaptığı kötülükten dolayı cehaletini ortaya çıkardı. Kadın,
    Peygamber’in (s.a.s.) bu sihrin etkisinden kurtulduğu takdirde
    nübüvvetini ispatlamış olacağını düşünerek bunu yapmıştı.
    Yoksa bu sihir, ona zarar versin ve durumunu karmaşık
    hale getirsin diye yapmış değildi.
    Diğer taraftan konuyla ilgili hadisi rivayet eden ravilerin
    tamamı, Peygamber’in (s.a.s.) durumunun karmaşık
    hale geldiğini söylemiş değillerdir. Aksine bu ifade, hadise
    daha sonraları eklenmiş olup hadisin aslında mevcut
    değildir.
    Peygamberlerin mucizeler ile hayallere kaptırmaya ilişkin
    anlattığımız diğer şeyler arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz:
    Peygamberlerin mucizeleri kendi hakikatleri üzeredir. İçleri
    292 20/Tâhâ, 69
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 181 ~
    dışları gibidir. Üzerlerinde ince bir tefekküre daldığınızda, sahihliğini
    ve gerçekliğini daha iyi kavrarsınız. Bütün yaratılmışlar
    onların emsallerini ve benzerlerini getirmeye çabalasalar
    bunu başaramazlar. Sihirbazların allayıp pullayarak eşyayı
    olduğundan farklı göstermeye çalışmaları ve hayal oyunları,
    gerçekliği olmayan asılsız şeyler göstermek için yapılan bir
    nevi hile ve ince oyunlardır. Sihirbazların olduğundan farklı
    gösterdikleri şeyler, derin bir tefekkür ve araştırma neticesinde
    anlaşılır. Bunu öğrenmek isteyen herkes, çabalama neticesinde
    herhangi bir sihirbaz kadar öğrenebilir ve onun yaptıklarının
    benzerini yapabilir.293
    PEYGAMBERIMIZ’E SIHIR YAPILMADIĞINA, YAPILMIŞSA TESIR
    ETMEDIĞINE DAIR DELILLER
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    Kur’an’a Terstir:
    Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr = büyülenmiş”
    dediklerini ve bu ithamların kesinlikle yanlış
    olduğunu Kur’an vurgular.
    Peygamberimiz, mecnûn (cinlenmiş, cinler tarafından
    deli edilmiş) de değildir.
    Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın
    koruyacağını net biçimde ifade ediyor.
    Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz.
    293 Ebûbekr er-Râzî, el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Y., c. 1, s. 156-158
    AHMED KALKAN
    ~ 182 ~
    Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimize büyü yapıldığına dair
    en küçük bir işaret bile yoktur. Tam tersine, Ona büyü yapılmadığına
    dair kesin deliller vardır. Yukarıda belirttiğimiz şekilde
    birkaç hadis rivayetinden başka bu hususta hiçbir delil
    yoktur. O hadis rivayetleri delil olur mu, bakalım:
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    1) KUR’AN’A TERSTİR
    a- Müşriklerin Peygamberimiz’e “meshûr = büyülenmiş”
    dediklerini ve bu ithamların kesinlikle yanlış olduğunu
    Kur’an vurgular: “...Zulmedenler dediler ki: ‘siz olsa
    olsa, ancak büyülenmiş (meshûr) bir adama uymaktasınız.’ Bir
    bakıver; senin için nasıl örnekler verdiler de böylece saptılar.
    Artık onlar hiçbir yol da bulamazlar.”294; “Biz onların seni dinlediklerinde
    ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o
    zâlimlerin ‘siz büyülenmiş (meshûr) bir adamdan başkasına
    uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.” 295
    Sihri kabul etmek, müşrikleri tasdik etmek demektir. Eğer
    Rasûlullah’a sihir yapıldığı kabul edilecek olursa bu, sihrin
    onun aklını etkilediği, ruhunda hâkimiyet sağladığı anlamına
    gelir. Bu ise, müşriklerin ona büyülünmiş diye iftira atmalarını
    değil, doğru söylediklerini kabul etmeyi neticelendirir.
    Başkaları için bile sihrin etki etmesi doğru olmadığı halde,
    peygamberimizin Kur’an’la sâbit olan sihirlenmiş olmadığı
    hükmü kabul edilmemiş olur. Başkaları için sihir mümkün
    bile olsa, Onun için olamaz, çünkü Allah onu korumuş ve
    onun sihirlenmiş olmadığını belirtmiştir.
    294 25/Furkan, 8-9
    295 17/İsrâ, 47
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 183 ~
    b- Peygamberimiz, mecnûn (cinlenmiş, cinler tarafından
    deli edilmiş) de değildir:“ (Ey Muhammed!) Sen öğüt
    ver. Rabbinin nimetiyle sen ne bir kâhinsin, ne de cinlenmiş
    bir deli. Yoksa onlar ‘Muhammed bir şâirdir; onun, zamanın
    felâketlerine çarpılmasını gözetliyoruz’ mu diyorlar?”296;
    “(Rasûl’üm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.”
    297; “(Sizin yakînen tanıdığınız) arkadaşınız (Muhammed)
    mecnun değildir.”298
    c- Kur’an, Peygamberimiz’i insanların şerlerinden Allah’ın
    koruyacağını net biçimde ifade ediyor. “...Allah seni
    insanlardan korur.” 299; “O alay edenlere karşı Biz sana yeteriz.”
    300
    d- Sihir ve büyü yapanlar iflâh olmaz, başarılı olamaz:
    “...Yaptıkları, sadece bir büyücü hilesidir. Büyücü nereye varsa
    iflâh olmaz, başarıya ulaşamaz”301
    Kur’an’a ters düşmesi yetecektir delil olarak, ama maalesef
    yetmiyor, Selefî olduğunu iddia edenler bu şekilde âyetlerden
    delil getirdiğimiz ve rivayetlerin âyetlere ters düştüğü
    belirtildiği zaman, Kur’an’a teslim olup semi’nâ ve eta’nâ
    (duyduk ve uyduk) diyeceklerine; “siz hadis inkârcısısınız”
    diye ithamlarda bulunmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor.
    Öyleyse, o hadis rivayetlerini de ele alıp incelemek gerekiyor.
    2) PEYGAMBERLİK SIFATINA TERSTİR
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    296 52/Tûr, 29-30
    297 68/Kalem, 2
    298 81/Tekvîr, 22
    299 5/Mâide, 67
    300 15/Hicr, 95
    301 20/Tâhâ, 69
    AHMED KALKAN
    ~ 184 ~
    Peygamberlik Sıfatına Terstir:
    Peygamberlerin emîn/güvenilir olmaları
    Ismeti, korunması
    Eğer Hz. Peygamber’in
    aklında bir karışıklık olsaydı,
    Onun, kendisine indirilmeyen bir şeyin nâzil
    olduğunu
    zannetmesi sözkonusu olurdu.
    a- Peygamberlerin emîn/güvenilir olmaları: Peygamberler
    emîn, güvenilir şahsiyetlerdir. Peygamberimiz, kendisine
    büyü yapıldığından dolayı, ne yapıp yapmadığını bilmeyen
    ve aylarca bu hali devam eden zavallı bir kimse konumuna
    düşer ki, böyle bir kimsenin otoritesi olmaz, sözü dinlenmez,
    davet ve tebliğini uygun şekilde yapamaz.
    b- Ismeti, korunması: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni
    tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun mesajını iletmemiş
    olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki
    Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”302
    c- Eğer zannettikleri gibi Hz. Peygamber’in
    aklında bir karışıklık
    olsaydı, Onun, tebliğ etmediği bir şeyi
    tebliğ ettiğini
    veya kendisine indirilmeyen bir şeyin nâzil olduğunu
    zannetmesi
    sözkonusu olurdu.
    3) HADİS RİVÂYETLERİ İNCELENDİĞİNDE DELİL
    OLAMAYACAKLARI KESİN ŞEKİLDE BELLİ OLUYOR
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    302 5/Mâide, 67
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 185 ~
    Hadis Rivâyetleri İncelendiğinde Delil Olamayacakları
    Kesin Şekilde Belli Oluyor:
    Peygamberimize Büyü Yapıldığı İddiasının Felak-
    Nâs Sûrelerinin Nüzul Sebebi Olmadığı,
    Bu Rivâyetlerin Hepsi Âhad Haberdir.
    Hadis Rivâyetleri Arasında Çelişkiler Var
    Tarihî Vâkıaya Ters Düşmesi
    Zarar Verme ve Zararı Kaldırma Kudreti Kime Aittir?
    Allah, Peygamberine Yahudi Büyücüye Karşı Niye
    Yardım Etmedi?
    a- Peygamberimize Büyü Yapıldığı İddiasının Felak-
    Nâs Sûrelerinin Nüzul Sebebi Olmadığı: Geçmişte, bu
    rivayetleri Felak ve Nâs sûrelerinin nüzul sebepleri arasında
    gösteren bazı mûfessirler olmuştur. Bu âlimlere göre bu
    sûreler Medine’de nazil olmuştur. Çünkü Lebîd b. el-A’sam
    adlı şahsın yaptığı bu büyü olayı Medine döneminde
    meydana
    gelmiştir.303 Müfessirlerin çoğu bu sûrelerin Mekke döneminde
    indirildiğini kaydetmektedirler.
    304 Bu durumda Hz.
    Peygamber’e sihir yapıldığından bahseden anılan rivayetlerin,
    bu sûrelerin inmesiyle herhangi bir ilgisi söz konusu değildir.
    Hz. Peygamber’e sihir Medine’de yapıldığına, Felak ve
    Nâs sûresi de Mekke’de nâzil olduğuna göre, bu sûrelerin Hz.
    Peygamber’e büyü yapılmasından dolayı nâzil olduğu hususu
    doğru olmamalıdır.
    303 Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, 1, 198; Sübkî, el-Menhel, VIII, 11
    304 Derveze. a.g.e., I, 199
    AHMED KALKAN
    ~ 186 ~
    b- Bu Rivâyetlerin Hepsi Âhad Haberdir. Peygamberimiz’e
    büyü yapıldığından bahseden bu rivâyetlerin sadece
    Hz. Âişe ve Zeyd bin Erkam’dan (r.a.) gelen âhad haberler
    olduğu görülmektedir. Kur’ân-ı Kerim mütevâtirdir ve sihrin
    hayalden, göz aldatmadan ibaret olduğu, büyücülerin nerede
    olsa başarılı olamayacağını ve Allah’ın Rasûlünü insanlardan
    koruyacağını ve onun meshur, sihre uğrayan bir kimse olmadığını
    beyan ettiğini biliyoruz. Âyete ters düşen bir rivayet
    sahih olmaz. Sahih kabul edilse bile âhad haberlerin akîde
    konusunda delil olmayacağı sözkonusudur. Âyetlere tümüyle
    zıt olan bir durumu kabul etmek, âyetleri yalanlamak demektir.
    Bir mü’min Allah’ı, Allah’ın âyetlerini yalanlayamayacağına
    göre, âyetlerle bağdaşmayan bir hadis rivayetinin
    Peygamberimize nisbetinin doğru olmadığını kabul etmek
    gerekir.
    c- Hadis Rivâyetleri Arasında Çelişkiler Var: Bu konudaki
    hadis rivâyetleri çelişkilerle doludur. Birinde büyü yapan
    Lebîd’in yahûdi, ötekinde yahûdilerin antlısı (onlarla
    antlaşmalı) bir münâfık olduğu; bir başkasında ise Peygamber’e
    hizmet eden bir yahûdi çocuğunun, Peygamber’in tarağındaki
    kılları ve tarağının dişlerini alıp yahûdilere verdiği,
    yahûdilerin de bunları Lebîd’e verdiği anlatılır. Bu konuda
    Hz. Âişe’den gelen rivayetlerin birçoğunda, sihir yapan kimsenin
    Yahudi Lebîd b. el-Asam olduğuna dair bir bilgi yoktur.
    Bu hadislerde sadece Hz. Peygamber’e büyü yapıldığından
    bahsedilmektedir.305 Bazı hadislerde “Sihirlenmesi dolayısıyla,
    Hz. Peygamber’e bir şeyi yapmadığı halde o işi yaptığı
    hayali gelirdi” denir. Bazılarında ise hanımlarıyla cinsel
    ilişkide bulunmadığı halde yaklaştığını zannettiği söylenir.
    Olayı rivayet etmesi ve kendisinden yorum yapmaması beklenen
    râvi Süfyân b. Uyeyne de, “İşte bu, büyüden meydana
    gelebilecek rahatsızlığın
    en şiddetlisidir” demektedir.306 Kimi
    305 Bkz. Buhârî, Cizye 14, Tıb, 49, 50, Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 63-64, 96
    306 Buhârî, Tıb 49; Edeb, 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 64
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 187 ~
    rivayetlerde bir zaman verilmezken, bir rivayete göre ise,
    Hz. Peygamber’in bu rahatsızlığı yaklaşık altı ay kadar sürmüştür.
    307 Konuyla ilgili hadisleri rivayet eden ravilerin tamamı,
    Peygamber’in (s.a.s.) durumunun karmaşık hale geldiğini
    söylemiş değillerdir. Aksine bu ifade, hadise daha sonraları
    eklenmiş olup hadisin aslında mevcut değildir.308
    Zeyd bin Erkam’dan yapılan bu rivâyetlerde büyüyü kuyudan
    çıkarmak için Hz. Ali’nin veya bir başka sahâbînin gönderildiğinden
    söz edilirken; bu konuda Hz. Âişe’den yapılan
    yukarıda kaydedilen hadislerde ise, Hz. Peygamber’in yanına
    ashâbından bazı kimseleri alarak sihrin bulunduğu kuyuya
    kendisinin gittiğinden bahsedilmektedir.
    d- Tarihî Vâkıaya Ters Düşmesi: Hz. Peygamber’e hangi
    yahûdi çocuğu, ne zaman hizmet etmiştir? Gâyet ihtiyatlı
    hareket eden, kendisine gelen İbrânîce mektupları dahi, güvenmediğinden
    dolayı yahûdilere okutmamak için Zeyd bin
    Sâbit’e İbrânîceyi öğrenmesini emreden Peygamber (s.a.s.)
    bir yahûdi çocuğunu nasıl harîm-i ismetine alır? Ona hizmet
    edecek pek çok müslüman evlâdı varken -ki bunlardan biri
    de Enes bin Mâlik’tir- yahûdi çocuğunun hizmetine gerek duyulmuş
    mudur?
    Tarihte Peygamber’e hizmet eden bir yahûdi çocuğu bilinmediği,
    siyerle ilgili hiçbir kitapta bundan bahsedilmediği
    gibi, Peygamber’in altı ay büyülenmiş şekilde anormal bir
    tarzda hasta yattığı, hâşâ ne yaptığını bilmez bir şaşkınlık içine
    düştüğü de bilinmemektedir. Bu rivâyetlerin, büyünün etkisini
    desteklemek ve insanları bundan korkutmak amacıyla
    ortaya atıldığında şüphe yoktur.
    307 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI, 63
    308 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    AHMED KALKAN
    ~ 188 ~
    Hz. Mûsâ karşısında başarısızlıkları ortaya serilen büyücülerin
    Muhammed aleyhisselâm’a karşı başarılı olmaları da
    düşünülemez.
    e- Zarar Verme ve Zararı Kaldırma Kudreti Kime Aittir?
    Allah, bir kâfire, bir yahûdiye mü’minlerin liderine, bir
    peygambere ciddi bir zarar verme kudretini vermiş ve bu
    kimse, yine büyü ile verdiği zararı kaldırma kudretine sahip
    ise, bu durumda zarar verme ve zararı giderme kudretinin
    Allah’a ait olmasının özelliği, ayrıcalığı kalmaz. Allah’ın kâinattaki
    değiştirilemez kanunları demek olan Sünnetullah,
    cinlere, cincilere, büyücülere üstünlük vermez, dilediklerine
    yarar, dilediklerine zarar verebilecek gücü vermez. Bu kudret,
    sadece Allah’a aittir. “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu
    O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O’nun nimetini
    engelleyecek yoktur.”309; “Oysa onunla (öğrendikleri sihir
    bilgisiyle) Allah’ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar ulaştıramazlardı.
    Buna rağmen kendilerini zarara uğratacak ve yarar
    sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı.”310
    f- Allah, Peygamberine Yahudi Büyücüye Karşı Niye
    Yardım Etmedi? Allah’ın mü’minlere yardım vaadi olduğu
    halde, Peygamberini yardımsız bırakmadığı halde, bütün hayatı
    kâfirlerle mücadeleyle geçen rasûlüne muska yapıldığını
    Allah (eşleriyle aralarında problem çıkınca, eşlerinin yaptıklarını
    kendisine haber verdiği gibi) niye ona baştan haber
    vermedi, onu bir müddet kâfirlerin eline bıraktı? Hanımının
    yaptığında olduğu gibi, olanı ona niye bildirip yapanı cezalandırma
    imkânı sağlamadı da günlerce bu sıkıntıyı çekmek
    zorunda kaldı?
    309 10/Yûnus, 107
    310 2/Bakara, 102
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 189 ~
    Bu Hadis Rivâyetleri Peygamberimize Büyü Yapıldığına
    Delil Olmaz. Çünkü;
    Bir İslâm Düşmanı Yahûdi, Peygamberimize Düşmanlık
    Yapıp Aylarca Onun Zarar Görmesini Sağlayacak,
    İslâm, Devlet Olduğu Halde Bu Kimseye
    Hiçbir Ceza Uygulamayacak, Olur mu Böyle Bir
    Şey?
    Bu Hadislerin Sahih Olmadığını İddia Eden Âlimlerin
    Varlığı,
    Büyünün Hiçkimseye Etki Etmeyeceğini Söyleyen
    Âlimler Var, Onların Görüşüne Ters
    Birçok Müfessir ve Âlime Göre Bu Rivâyetler Delil
    Olmaz.
    Senedlerindeki Râvîlerde Ârızalar Var
    g- Bir İslâm Düşmanı Yahûdi, Peygamberimize Düşmanlık
    Yapıp Aylarca Onun Zarar Görmesini Sağlayacak,
    İslâm, Devlet Olduğu Halde Bu Kimseye Hiçbir Ceza Uygulamayacak,
    Olur mu Böyle Bir Şey? Sihir küfür kabul
    edilir ve İslâm müctehidlerinin çoğuna göre sihirbazın katli
    gerekirken, peygamberimiz kendisine karşı böyle bir suç işleyen
    bir yahudiye devlet başkanı olduğu halde, hiçbir ceza
    vermemesi, insanları ifsad eden, peygambere ve devlet başkanına
    büyük çapta zarar veren kimseye karşı hiçbir yaptırım
    uygulanmaması, hatta peygamberimizin “bir daha yapma!”
    gibi bir nasihat bile etmemesi, nasıl mümkün olur?
    AHMED KALKAN
    ~ 190 ~
    h- Bu Hadislerin Sahih Olmadığını İddia Eden Âlimlerin
    Varlığı: Meselâ Cessas şöyle der: Bu gibi rivayetler, aşağılık
    ve değersiz cahillerle oynamak için inançsız kimseler tarafından
    uydurulmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı Allah’ın
    yalanladığı, iddiasının asılsız olduğunu, tuttuğu yolun yol olmadığını
    bildirdiği kimseleri doğrulamış olmaktadırlar.311
    İmam Mâtüridî’den nakledildiğine göre Ebu Bekr Esâm,
    burada, rivayet edilmiş olan sihir hadisi metruktür, çünkü
    bunda kâfirlerin Aleyhissalâtu ve’s-Selâm’a meshûr demelerinin
    sıdkı (büyülenmiş demelerinin doğruluğu) lâzım gelecektir.
    Bu ise Kur’an-ı Azîmü’ş-şân’ın nassına muhaliftir, demiş
    ve Mu’tezile bu fikirde ısrar etmiş ve sihirden etkilenmenin
    mansıb-ı Nübüvvete yakışmayacağını söylemişlerdir.”312
    Hanefî âlim Ebû Bekr el-Cessas, söz konusu rivâyetlerin
    mülhidlerin bir uydurması olduğunu söylemektedir.313
    i- Büyünün Hiçkimseye Etki Etmeyeceğini Söyleyen
    Âlimler Var, Onların Görüşüne Ters: Ehl-i sünnet âlimlerinden
    İmam Ebû Hanife, Ebû Bekir er-Râzî el-Cessâs, İbn
    Hazm, Ebû Câfer el-Esterebâzî ve benzer âlimlerin, ortak görüşü
    olarak; “büyünün aslı yoktur. Hepsi göz boyamadan ve
    insanları aldatıp kandırmadan ibarettir. Büyü, kimseye etki
    etmez” denildiğine göre, Peygamberimize büyü yapılıp etki
    ettiğine dair rivâyet sahih olmamış oluyor.
    k- Birçok Müfessir ve Âlime Göre Bu Rivâyetler Delil
    Olmaz. O Âlimlerden Bazılarını ve Gerekçelerini Görelim:
    311 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    312 Yazır, Hak Dini, IX, 6356
    313 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 191 ~
    Cessas: (Peygamberimize yapıldığı iddia edilen sihir olayını
    anlatarak, şunları söyler:) Bu gibi rivayetler, aşağılık ve
    değersiz cahillerle oynamak için inançsız kimseler tarafından
    uydurulmuştur. Bu inançta olanlar, Cenab-ı Allah’ın yalanladığı,
    iddiasının asılsız olduğunu, tuttuğu yolun yol olmadığını
    bildirdiği kimseleri doğrulamış olmaktadırlar.314
    Elmalılı Hamdi Yazır: “... Bu rivayetlerin hepsinin sıhhati
    kabul edildiği takdirde
    bile, Resülullah’a velev bir an için olsun
    bir sihir yapılmış olduğuna
    mutlaka itikadın vücübunu
    ifade edecek kuvveti hâiz değildir.
    Zira esas itibariyle haber-i
    âhad hududunu geçmiş değillerdir.
    Haber-i âhad’ın sıhhati
    ise itikadın cevazını ifade etse bile, vücübunu ifâde eylemez.
    Hâlbuki bunda itikadın vücûbu şöyle dursun, Kur’an’ın nassına
    muhâlif olduğundan dolayı câiz bile olamayacağına kail
    olanlar vardır. Peygamber’e bir sihir yapıldığına ve O’nun
    hasbelbeşeriyye ondan biraz müteessir ve müteellim olduğuna
    itikad etmek câiz olabirse de vâcib değildir.”315 (Peygamber’e
    büyü yapıldığına O’nun beşer olması hasebiyle ondan
    biraz etkilenip biraz acı duyduğuna inanmak, câiz olabilirse
    de vâcib değildir)
    Seyyid Kutub: “Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında
    -sahih, fakat mutevâtir olmayan- bazı hadisler rivâyet
    edilmiştir... Evet, bu türlü rivâyetler var. Fakat bu zayıf
    rivâyetler peygamberliğin fiil ve tebliğlerindeki “ismet”
    sıfatına muhâlif düşmektedir. Peygamber’in (s.a.s.) her
    sözü ve her hareketi birer sünnettir ve şeriattır. Bu itikat
    esasıyla o hadislerin bağdaştırılması mümkün değildir.
    Müşrikler Peygamberimiz’e büyülenmiş, sihir yapılmış
    314 Ebû Bekr el-Cessâs, Ahkâmu’l Kur’an, İ’tisam Yay., c. 1, s. 157
    315 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IX, 6358
    AHMED KALKAN
    ~ 192 ~
    bir kimse gözüyle bakınca Allah Teâlâ derhal âyet inzal
    buyurarak onda sihir ve büyü gibi şeylerin bulunmadığını
    haber verdi. Mezkûr hadisler Kur’an’daki bu habere
    de muhâlif düşmektedir. Onun için bu rivâyetler uzak
    görülmektedir. İnanç ve akîde ile ilgili meselelerde
    bu türlü “âhad” hadislerle hükmolunamaz. Akaidde
    yegâne kaynak Kur’an’dır. Hadis kaynaklarına gelince;
    inanç mevzûunda sadece “mütevâtir” olan hadislerle
    amel edebiliriz. Mezkûr hadisler ise mütevâtir değildir.
    Bütün bunların dışında şunu da belirtelim ki, Felak ve
    Nâs sûrelerinin Medine’de nâzil olduğuna işaret eden
    zayıf rivâyetlerin yanında, Mekke’de nâzil olduğuna
    dair çok daha kuvvetli rivâyetler vardır; tercih edilen
    rivâyetler de bunlardır.”316
    M. izzet Derveze: “Sûrenin Mekke’de nâzil olduğu doğru
    olunca, Peygamber’in sihirlenmesi hakkında sûrenin peşinden
    getirilen ve özellikle sûrenin bu yüzden indiğini söyleyen
    diğer rivâyetler kökten yıkılmış ve sûrenin hedefleri
    hakkında bizim belirttiklerimizin doğruluğu ortaya çıkmış
    olmaktadır… Biz sûrenin, (Peygamber’in) sihirlenmesi hakkında
    Hz. Âişe’den naklen Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği
    hadis karşısında hayret ediyoruz.”317 demektedir.
    Muhammed el-Gazâlî: Rivayeti kabul etmeyen muâsır el-
    Gazâlî şöyle der: “Buhârî dahi rivayet etse, bu doğru değildir.
    Buhârî’nin rivayetine göre, Lebid bin A’sam, Hz. Peygamber’e
    sihir yapmış ve bunun üzerine Muavvizeteyn sûreleri nâzil
    316 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y. c. 16, s. 445-446
    317 İzzet Derveze, el-Tefsîru’l-Hadis, Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, I, 216
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 193 ~
    olmuştur. Şimdi soruyorum, elimizdeki mushaf Muavvizeteyn’in
    Mekke’de nâzil olduğunu söylüyor. Sihir hâdisesi ise
    Medine’de vuku bulmuştur. Kime inanalım; Buhârî’ye mi,
    Mushaf’a mı? Peki, uyuduğu halde, kalbi sürekli Allah ile beraber
    olan bir peygamber, nasıl olur da bir yahûdinin sihrinden
    etkilenir? Bu, aklın kabul edeceği bir söz değildir.”318
    Halil Günenç: Hadisi tenkit eden Halil Günenç başta Sahihayn
    olmak üzere hadis kitaplarında geçen, yapmadığı şeyi
    yapıyormuş gibi gelmesi durumunu kabul etmez ve şöyle
    der: “Müfessirlerin ifade ettikleri üzere Rasûlullah’a (a.s.)
    büyü yapılmış ve bunun sonucunda da rahatsız olmuşlardı.
    Ancak olayda bazı abartmaların da olduğu muhakkaktır.
    Çünkü Rasûlullah’ın nakledildiği gibi aklî dengesi hiçbir zaman
    bozulmamış, yapmadığı şeyi yapmış ya da söylemediği
    bir şeyi söylemiş gibi bazı hayallere de kapılmamıştır. Bütün
    bunlar, birer yalan ve iftiradır. Eğer iddia edildiği gibi bir durum
    sözkonusu olsaydı, Rasûlullah’ın (a.s.) söz ve fiillerine
    itibar edilmezdi. Kaldı ki bu durum vahiy ile vahiy olmayan
    şeylerin birbirine karışmasına yol açacağından müslümanlar
    için hüccet teşkil etmesi mümkün olmazdı. Oysa böyle bir
    durum yoktur ve tamamıyla uydurmadır.”319
    Fahrettin Yıldız: Tefsirlerin çoğunda yer alan bir rivayete
    göre, Medine Yahudilerinden Lebid ibn el-A’sam ve kızları,
    on bir düğüm bağlayıp bunlara üfürerek Peygamber’e büyü
    yapmışlar, sûre de bu münasebetle inmiş. Bu ve buna benzer
    diğer rivayetlerin hiçbiri, sûrenin iniş sebebi olamaz. Çünkü
    bu sûre, Medine’de değil, Mekke döneminde inmiştir. Ayrıca
    bu sûreyi oluşturan ayetler, yalnızca büyücülerle ilgili de
    değildir; tam aksine sûrede yaratıkların tümünün, kötü ve
    318 El-Muslimûn, Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açık Oturum, trc. Mehmet Görmez (Ali
    Özek’in Muhammed el-Gazâli’den tercü ettiği Fakihlere ve Muhaddislere Göre Nebevî Sünnet’in
    sonunda), İst. 1992, s. 292
    319 Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, I/48
    AHMED KALKAN
    ~ 194 ~
    karanlık işler yapan bütün insanların şerrinden Allah’a sığınmak
    emredilmiştir. Öyleyse sûrenin inişinin, bu rivayette anlatılan
    büyü olayı ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Bunlar, büyük
    bir ihtimalle büyü ve nazarın etkisini desteklemek, insanları
    bunlarla korkutmak amacıyla ortaya atılmış rivayetlerdir ve
    doğru değildir. Eğer bu rivayetler doğru kabul edilirse, Müşriklerin
    Peygamber’e “büyülenmiş” demelerinin de doğru olması
    gerekir. Hâlbuki Allah, Elçisine büyülenmiş diyenlerin
    sözlerini reddetmektedir.
    Peygamber’e (s.a.s.) büyü yapıldığına ve onun bundan
    etkilendiğine dair bazı hadisler vardır. Ancak bu hadisler,
    “Peygamber’in (s.a.s.) Allah tarafından korunacağını” ve “büyücülerin
    nereye varsalar başarılı olamayacaklarını” açıkça
    belirten ayetlerle örtüşmediğinden, Peygamber’e sihir yapıldığına
    değil, yapılmadığına inanmak gerekir.320
    M. Sait Şimşek: Muavvizeteyn olarak bilinen bu iki sûrenin,
    Peygamberin sihirlenmesi üzerine indirildikleri birçok
    müfessir tarafından ileri sürülmektedir. Konuyla ilgili rivâyetler,
    sihrin Peygamber üzerindeki etkisinin müddetine dair
    farklı rakamlar verseler de, onun yapmadığı şeyleri yaptığını
    sanacak kadar sihrin etkisinde kaldığını anlatmaktadır. Etkilenme
    müddetini altı aya çıkaran ve muhaddislerce sahih
    kabul edilen rivâyetler vardır.
    Rivâyetlerde iddia edildiği gibi gerçekten Peygamber, yapılan
    sihrin etkisinde kalmış mıdır? Geçmişte de günümüzde
    de bazı âlimler, nakledilen bu rivâyetlerin, İsrâ sûresinde geçen
    ve Kur’ân-ı Kerim’in kesin olarak reddettiği müşriklerin:
    “Siz ancak sihirlenmiş birine tâbi oluyorsunuz.”321 şeklindeki iddialarıyla
    paralellik arz ettiğini söyleyerek reddetmişlerdir.322
    320 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    321 17/İsrâ, 48
    322 M. Sait Şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, c. 5, s. 508
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 195 ~
    Konuyla ilgili rivâyetlere yapılan bu tür itirazları cevaplamaya
    çalışanlar, rivâyetleri kurtarmak için birtakım yorumlar
    yapıyorlarsa da sihir, bedenin biyolojik yapısına değil;
    kişinin akıl ve muhâkemesine zarar verdiğinden, Peygamber
    hakkında bunu kabul etmek, vahiy olmayanla vahyi karıştırabileceğini
    kabul etmek sonucunu doğurur. Allah peygamberlerini
    bu gibi durumlardan korumuştur.”323
    Muhammed Abduh: İctimâî tefsir ekolünün kurucusu
    olarak kabul edilen Muhammed Abduh da bu rivâyetlerde
    anlatılanları kabul etmenin, İsrâ sûresinin 48. âyetinde dile
    getirilen müşriklerin iddialarını kabul etmek anlamına geldiğini
    belirtmektedir. Peygamberliğin ne olduğunu bilmeyenlerin
    ancak böyle bir iddiada bulunabileceklerini söyleyen
    Abduh, söz konusu rivâyet sahih olsa bile âhad haber olduğunu,
    itikat ve Peygamberin masumiyeti gibi bir konuda bu
    tür hadislere itibar edilemeyeceğini söylemektedir.
    Abduh, mukallitlerin sihir hadisini kabul etmelerinden
    Allah’a sığınır. Kur’an’ın, sihri Rasûl’den nefyetmesiyle
    ilgili olarak şöyle söyler: Müşriklerin bu
    iftirayla ne kasdettikleri zâhirdir. Çünkü onlar şeytan,
    Muhammed’e hulûl etmiştir (musallat olmuştur)
    diyorlardı. Şeytanın hulûl etmesi ise, onlarca sihir
    olarak görülüyor ve sihrin bir çeşidi olarak kabul
    ediliyordu. Bu tür sihir ise Lebid’in yaptığı söylenen
    sihrin neticesinin aynısıydı. Çünkü bu mukallidlerin
    iddialarına göre, Lebid Peygamber’in aklını ve
    düşünme yeteneğini karıştırmıştı. İtikad edilmesi
    323 M. Sait şimşek, Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri, c. 5, s. 508
    AHMED KALKAN
    ~ 196 ~
    gereken ise, Kur’an’ın kesin olduğudur. Çünkü o
    tevâtür yoluyla masum olan bir zat kanalıyla bize
    kadar gelmiştir. İnanılması gereken de, Kur’an’ın
    isbat ettiğinin tasdik edilmesi, nefyettiğinin kabul
    edilmemesidir. Kur’an ise Rasûlullah’ın sihirden
    uzak olduğunu beyan etmiş, onun sihirli (sihirlenmiş)
    olduğu sözünü de Rasûlullah’ın düşmanları
    olan müşriklere nisbet etmiş, onları bu bâtıl iddiaları
    yüzünden kınamıştır. Öyleyse rasûlullah asla
    sihre kapılmamıştır. Eğer onların iddia ettikleri gibi,
    Rasûlullah’ın aklı karışmış olsaydı, bu durumda tebliğ
    etmediği bir şeyi tebliğ ettiğini, kendisine inzal
    olunmamış bir hususu inzal olunmuş sanması câiz
    olurdu.324
    Reşid Rızâ: Buhârî’deki bazı hadislerin metinleri illetten
    uzak değildir. Bu illetler hadisçilerin sıraladıkları mevzû hadislerin
    bazı alâmetlerine uymaktadır. Rasûlullah’a sihir yapıldığı
    hadisi gibi.325
    Muhammed Ammâre: Rivâyeti kabul etmeyen Muhammed
    Ammâre de şöyle demektedir: “Hiç kimse âhad bir haberi
    kendi görüşüne ve aklına ters düştüğü için reddetmemiştir.
    Reddedenler, sübûtu kat’î bir Kur’an âyetine ya da Peygamber
    açıklamasına ters düştüğü için karşı çıkmışlardır. Ben, sihir
    ve Garânîk gibi hadisleri reddederken, tıpkı Muhammed
    Abduh gibi Kur’an’da (müşriklere atfedilen) “siz ancak sihir
    yapılmış birine tâbi oluyorsunuz.” âyetine dayanıyorum.326
    324 Muhammed Abduh, Tefsiru Cüz’i Amme, s. 139, 182
    325 Mecelletu’l-Menâr, 29/1, 104
    326 El-Müslimûn, Sünnet Üzerine Bir Kitap ve Bir Açık Oturum, trc. Mehmet Görmez, s.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 197 ~
    Süleyman Ateş: “Peygamber eğer yapılan büyünün etkisinde
    kalıp yapmadığını yaptı zannedecek kadar bir aklî denge
    bozukluğuna uğrarsa, ne O’nun masumluğu, ne de vahiylerin
    korunma garantisi kalır. Peygamber böyle kusurlardan
    uzak, münezzehtir.”327
    h- Senedlerindeki Râvîlerde Ârızalar Var. Metin tenkidi
    yönüyle tümüyle ârızalı olan bu rivâyetler, sened tenkidi yönüyle
    de problemlidir.328
    307-308
    327 Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, XI, 195
    328 Bu rivayetlerdeki ravîler Hişâm b. Urve’deıı itibaren
    tek ravi sayısına iniyor. Bütün bu
    ravîlerin hocalarıyla çağdaş
    oldukları, onlarla karşılaştıkları sabit olsa bile, bu hadislerin
    metninde yer alan ve İslâm âlimleri arasında tartışmalara sebep olan problem dolayısıyle,
    bu rivayetlerin yukarıdaki ravilerden alındığına kesin olarak hükmetme konusunda bazı
    tereddütlere yol açıyor. Söz gelimi babası Urve’den nakilde bulunmakla meşhur olan Hişâm
    b. Urve’nin, bu rivayetleri de arada hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan babasından aldığı hususunda
    şüphelere yol açacak bazı bilgiler mevcuttur. Hişam’m rivayet konusundaki gevşekliği
    de babasından nakilde “irsal” yapmasıdır. Yani doğrudan babasından
    işitmediği halde,
    rivayeti aldığı şahsı atlayarak kendisi
    doğrudan babasından işitmiş gibi rivayet etmesidir.
    Bu hadis rivâyetlerinin senedinde yer alan bazı ravîlerin tenkide uğradıkları da görülmektedir.
    Nitekim Hişâm b. Urve’nin
    ravîlerinden Ebû Usâme Hammad b. Üsâme el-Kûfî, tedlîs
    yapmakla ve hadis hırsızlığıyla suçlanmıştır (İbn Sa’d, et-Tabakât, VI, 394-395; Zehebî,
    Mizânû’’l İ’tidâl, I, 588; İbn Hacer, T. Tehzîb, II, 6). Bu rivayeti,
    Yahya b. Sa’îd el-Kattân vasıtasıyla
    Hişam b. Urve’den alan Muhammed b. el-Müsennâ (v.252) da hâfıza yönünden tenkide
    uğramıştır (Zehebî, Mizânü’l-İ’tidâl IV, 24; İbn Hacer, T. Tehzîb, V, 272). Hişâm b. Urve’nin
    ravilerinden Abdülmelik
    b. Abdilaziz İbn Cüreyc (v. 150) ile Süfyan b. Uyeyne (v.198) de
    tenkid edilmişlerdir. ed-Dârekutnî, İbn Cüreyc’in tedlîsinden sakındırmış ve onun mecruh
    kimselerden işittiği şeylerde tedlîs yaptığını bildirmiştir. İbn Hıbbân da onun tedlîs
    yaptığını
    bildirmiştir. Yahya el-Kattân ise, Atâ’nın kendisıne verdiği bir kitaptan nakilde bulunması
    dolayısıyla İbn Cüreyc’in
    Atâ’dan yaptığı rivayetlerin tamamının zayıf olduğunu söylemiştir.
    (İbn Hacer, T. Tehzîb, III, 503) Ahmed b. Hanbel de İbn Cüreyc’in mürsel olarak naklettiği
    bazı hadislerin mevzu olduğnu bildirmiştir. (Zehebî, Mizânü’l-İ’tidâl II. 659)
    Ravî Süfyân b. Uyeyne de tedlîs yapmakla suçlanmış, (İbn Hacer, T. Tehzîb, III. 503) Yahya b.
    Sa’îd el-Kattân, onun yaşlandığında h. 197 yılında ihtilât ettiğini bildirmiş, bu yıldan sonra
    ondan işitenlerin rivayetlerinin
    muteber olmadığını söylemiştir. (Zehebî, Mizanü’l-Î’tidâl, II,
    171; İbn Hacer, T. Tehzîb, II, 359) Hişâm b. Urve’nin ravîlerinden Vüheyb b. Hâlid de hâfızası
    bozulduğu için tenkide uğramıştır. (İbn Hacer, T. Tehzîb. VI, 109). Hişâm b. Urve’nin râvilerinden
    olan Ma’mer b. Râşid (v.152) de cerhedilmiştir. Ebû Hatim, Ma’mer’in Basra’dayken
    naklettiği şeylerde galatlar var, sâlihu’l-hadistir, demiştir. Yahya b. Ma’în ise, Ma’mer,
    ez-Zühri ve İbn Tavus hâriç, Iraklılardan naklettiği zaman ona muhalefet et. Basra
    ve Kûfe
    halkından yaptığı rivayetler sahih değildir, demektedir (İbn Hacer. T. Tehzîb, V, 500-502).
    Abdullah
    b. el-Mübârek ile Muğîre, Kûfeliler’in hadislerini el-A’meş ile Ebû İshak’ın ifsâd
    ettiğini söylemişlerdir. Ahmed b. Hanbel, el-A’meş’in hadisinde birçok ıztırap bulunduğunu
    bildirmiştir. ez-Zehebî, el-A’meş’in bazan kim olduğu bilinmeyen
    zayıf kimselerden tedlîs
    yaptığını zikretmiş, rivayet ederken
    (Haddesenâ) dediği zaman problem olmadığını, fakat
    (An) lafzını kullandığında tedlîs ihtimhalinin söz konusu
    olduğunu söylemiştir. (Bu rivâyetlerinde
    de “an” lafzını kullanmıştır). Ali b. el-Medînî ise, el-A’meş’in zayıf kimselerden nakAHMED
    KALKAN
    ~ 198 ~
    Hz. Peygamber’e büyünün tesir ettiğini kabul ettiğimizde
    karşımıza çıkacak bir problem de şudur: Daha önceki bölümde
    kaydedildiği üzere sihrin bir kısmının cinlerle irtibat
    yoluyla, onları kullanarak yapıldığı ileri sürülmektedir. Bu
    iddiada
    bulunanlara göre cin, sihir yapılan kimseye gelerek
    onu etkilemekte, çarpmakta, hastalandırmaktadır. Biz bu hususun
    isbâtının mümkün olmadığını kaydetmiştik.
    Bazı sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in, Yüce Allah’ın
    izniyle şeytanın şerrinden emin olduğu haber verilmektedir.
    329
    Burada hemen kaydetmek gerekirse, Zeyd b. Erkam’dan
    (r.a.) bu hususla ilgili olarak gelen rivayetleri de bu doğrultuda
    değerlendirmemiz gerektiği açıktır. Bu rivayetlerde
    sihrin
    Hz. Peygamber üzerindeki tesirini anlatmak için kullanılan
    lafızların O’nu (s.a.s.) bir deliyle aynı konumda gösterdiğine
    daha önce işaret etmiştik. Hz. Peygamber hakkında
    böyle bir
    durumu kabul etmek mümkün değildir. Yine bu hadislerde
    de zabt kusuru olduğu çok açıktır. Çünkü hadis âlimleri katında
    daha sahih konumda olan Buhârî ve Müslim’in
    bu konudaki
    rivayetlerine aykırılıklar vardır. Kanaatımizce bunlar
    da ravilerden kaynaklanmaktadır.
    lettiği hadislerinde evhamının çok olduğunu
    bildirmiştir (Zehebî, Mizânü’l İ’tidâl II, 224).
    Burada, el-A’meş’in konumuzla ilgili olarak Yezîd b. Hayyân vasıtasıyla Zeyd b. Erkam’dan
    (r.a.) yaptığı rivayetinde de tamamen “an” lafzını kullandığını gözönünde bulundurmamız
    son derece faydalı olacaktır. Söz konusu rivayeti el-’A’meş’ten alan ravî Ebû Muâviye ed-
    Darîr Muhammed b. Hazm et-Temîmî el-Kûfî (v.195) de hadis âlimleri tarafından tenkid
    edilmiştir. Ebû Muâviye’nin tenkide uğradığı hususların başında zabt yönü gelmektedir ki,
    bu husus konumuz açısından çok mühimdir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Muâviye’nin, el-A’meş’in
    hadisinin dışındaki rivayetlerinde
    ızdırab bulunduğunu, çünkü naklettiği şeyleri iyice
    ezberlemediğini
    söylemiştir. Yahya b. Ma’în, onun Ubeydullâh b. Ömer’den münker şeyler
    naklettiğini ifade etmiş, İbn Sa’d ve Ya’kûb b. Şeybe ise tedlîs yaptığını bildirmişlerdir. İbn
    Ebî Hatim de, el-A’meş’ten nakil konusunda onun Süfyân’dan sonra geldiğini belirterek, zabtının
    Süfyân kadar güçlü olmadığına
    işaret etmiştir (İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, V, 91).
    329 Müslim, Mûnafıkun, 69-70; Tirmizı, Radâ’, 17/1172; Nesâî, lşretü’n-Nisâ, 4/3959; Ahmed
    b. Hanbel, Müsned, III, 309
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 199 ~
    Bu konudaki hadis rivâyetleri doğru olsa; büyücülerin,
    bütün peygamberlere, sâlihlere zarar vermeye,
    kendilerine büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri
    gerekir. Allah, Peygamber’e “büyülenmiş” diyenleri
    reddetmektedir. Bu rivâyet doğru olsa, müşriklerin
    Hz. Peygamber hakkındaki bu sözlerinin doğru
    olması gerekir ve kendisi bu kusurla illetli olur. Bu
    ise Peygamberlik makamı için câiz değildir. Peygamber’e
    büyü yapıldığı kabul edilirse, Peygamberin getirdiği
    tüm şeriatten şüpheye düşülebilir. Muhâlifleri,
    cin ve büyü aracılığıyla Rasûlullah’a istediklerini
    söyletip yaptırabilir. Rasûlullah’ın getirdiklerinin
    ne kadarının Allah’a ait olduğu, ne kadarının sihir
    etkisiyle söyletene ait olduğu bilinemez.
    Felak sûresinin âyetleri, bir tek âyet hâriç, büyücülerle ilgili
    değildir. Bu sûredeki âyetler, karanlıktan, hasetçilerden,
    her türlü yaratıkların şerrinden Allah’a sığınmayı emretmektedir.
    Bundan sonra gelen Nâs sûresinde de insanlara kötülük
    aşılayan, onları kötü yollara sürmeye çalışan insan ve cin
    vesvecilerinden Allah’a sığınmak emredilmektedir. Bütün rivâyetler,
    Felak ile Nâs sûrelerinin beraber indiğini söylemektedir.
    Cin ve insan vesvesecilerinden Allah’a sığınmayı emreden
    Nâs sûresinin bu rivâyetlerde anlatılan büyü olayıyla bir
    ilgisi yoktur.
    Allah, Peygamberini insanların zarar ve şerlerinden koruyacağını
    vaad etmiştir.330 Peygamber (s.a.s.), eğer yapılan büyünün
    etkisinde kalıp, yapmadığını yaptı, yaptığını yapmadı
    330 5/Mâide, 67
    AHMED KALKAN
    ~ 200 ~
    zannedecek kadar bir aklî denge bozukluğuna uğrarsa, ne
    onun mâsumluğu, ne de vahiylerin korunma garantisi kalır.
    Peygamber (s.a.s.) elbette böyle kusurlardan uzaktır, münezzehtir.
    Kur’an, Peygamber’e büyülenmiş diyenleri “zâlimler”
    diye nitelendirmektedir. “O zâlimlerin, ‘siz büyülenmiş bir adama
    uyuyorsunuz!’ dediklerini biliyoruz...”331 “O zâlimler: ‘Siz, sadece
    büyülü bir adama uyuyorsunuz’ dediler...”332 Peygamber’e
    meshûr, yani büyülü, büyüye uğramış diyen kimseler zâlim
    olduklarına göre, Peygamber’e büyü yapıldığı hakkındaki bu
    rivâyetlerin hepsi zâlimlerin anlatımıdır. Bunu çıkarıp uydurdukları
    senet zinciriyle Peygamber’in (s.a.s) seçkin bir
    sahâbesine dayandıranlar, müslüman görünseler de, gerçekte
    Peygamber düşmanı yalancılardır. Bir müslüman, Kur’an’a
    tamamen ters olan, Peygamber’in mâsumluğunu/korunmuşluğunu
    dinamitleyen bu yalanlara nasıl inanır?
    Sihrin etkisini kabul eden bilginlerin anlatımına göre esas
    büyü, cinlerin etkisiyle olur. Büyücü, yaptığı tılsımlarla kötü
    cinleri etkisi altına alıp büyülemek istediği kişiye kötülük
    yaptırır, aklını çeldirir, sağlığını bozar ve benzeri kötü işler
    yapar. Yani, büyünün tesirini kabul edenlere göre, büyünün
    kötü etkisini yapan, cinlerdir. Büyülü kişi, cinlerin etkisi altına
    girer. İsrâ sûresinin 47, Furkan sûresinin 8-9. âyetleri
    Peygamber’in büyülü olmadığını, ona büyü yapılmadığını,
    onun bu tür iftiralardan uzak olduğunu belirttiği gibi; Peygamber’in
    asla cinli olmadığını, cinin etkisi altına girmediğini
    bildiren birçok âyet de333 bu büyü yalanını reddetmektedir. 334
    Tüm rivâyetlerdeki ifadelere göre, bir yahûdi Hz. Peygamber’e
    sihir yaparak, halk arasındaki deyimiyle O’nun erkekliğini
    bağlamış, hanımlarına yaklaşamamasını temin etmiştir.
    331 17/İsrâ., 47
    332 25/Furkan, 8
    333 52/Tûr, 29-30; 68/Kalem, 2; 81/Tekvîr, 22
    334 S. Ateş, Gerçek Din Bu, s. 174-177; Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, c. 11, s. 194-195
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 201 ~
    Büyü yoluyla, Hz. Peygamber üzerinde böyle bir etki meydana
    getirilebildiğini kabul etmek mümkün görünmüyor. Bu
    hususu doğru kabul etmek, yahûdi, kâfir ya da müşriklerin
    sihir/büyü yoluyla Hz. Peygamber üzerinde istedikleri etkiyi
    meydana getirebildikleri düşüncesine kapı açar. Büyü yoluyla
    Hz. Peygamber altı ay boyunca iktidarsızlaştırılabildiği durumda
    O’nun mübârek hanımları olan annelerimize kocalık
    haklarını yerine getiremiyor, onların cinsel arzu ve ihtiyaçlarını
    gideremiyordu gibi iftiralara varacak yanlış düşünce ve
    ithamlara yol açabilecek tehlikede bir bühtandır.
    Hz. Peygamber’e sihrin etki ettiğini kabul ettiğimizde
    karşımıza çıkacak bir problem de şudur: Sihrin bir kısmının
    cinlerle irtibat yoluyla, onları kullanarak yapıldığı
    ileri sürülmektedir. Bu iddiada bulunanlara göre cin, sihir
    yapılan kimseye gelerek onu etkilemekte, çarpmakta,
    hastalandırmaktadır ki, bunun isbâtı mümkün değildir.
    Geriye diğer bir yol kalıyor ki, o da, cin ya da şeytanların
    vesvese/telkin yoluyla bir kimseyi etki altına almalarıdır.
    Her iki yolla da Hz. Peygamber’e, sihir yapılarak, cinler
    kullanılarak sihirbazlarca tesir edilmesi söz konusu olamaz.
    Rasûlullah’a, cinlerin ya da şeytanların çarpmasını,
    ya da telkinde bulunmasını, kendilerinin bundan etkilenmelerini
    kabul etmek mümkün değildir. Buna peygamberlik
    makamı engeldir, bunu tartışmaya gerek yoktur; yukarıda
    zikredilen konuyla ilgili âyetlere aykırıdır. Yine bazı
    sahih hadislerde de, Hz. Peygamber’in Allah’ın izniyle
    şeytanın şerrinden emin olduğu haber verilmektedir. 335
    335 Müslim, Münâfıkîn 69-70; Tirmizî, Radâ’ 17, hadis no: 1172; Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4,
    AHMED KALKAN
    ~ 202 ~
    Buhârî ve Müslim’in Sahihlerinde veya Kütüb-i Sitte’nin
    içinde yer alan bazı eserlerde nakledildikleri için bunları sahih
    kabul etme mecburiyetinde olmaları söz konusu değildir.
    Bu, Kütüb-i Sitte’yi, ya da Buhârî ve Müslim’in Sahîh’lerindeki
    tüm hadisleri reddetmek,
    onların hiçbirinin sahih olmadığını
    ileri sürmek demek değildir. Ancak ortada Hz. Peygamberin
    ismet sıfatına dokunan
    bir durum söz konusudur ve
    bu husus bu rivayetlerden kaynaklanmaktadır. Günümüzde
    Garânîk olayı, ya da Selman Rüşdi’nin Şeytan Âyetleri (Satanic
    Verses) gibi Hz. Peygamber’in ismetine yönelik saldırılara
    malzeme veren, Kur’an-ı Kerîm üzerinde şüpheler doğmasına
    yol açan, ilhâd ve küfre, ateizme, İslâm’a saldırı için destek
    olan bu tür rivayetleri336 günümüz müslümanlarının, okuyan-
    düşünen, araştırıp mukayese
    yapan aydınlarının, gençlerinin
    sahih kabul etmeleri beklenemez. Onlara, binbir sıkıntı
    ve zahmetle te’vîl ve yorumlar yapmaya çalışılan, çoğunda da
    muhatabı tatmin etmediğini
    gördüğümüz bu tür rivayetlere
    dayalı bir Peygamber imajı sunmaya kimsenin hakkının olmadığı
    açıktır. Bu konuda anlaşılmaz
    bir muhafazakârlığa da
    gerek olmadığı kanaatindeyiz.
    Hz. Peygamberi ve onun ismetini (Kur’an’la sâbit
    olan, onun insanlardan korunduğunu), Kur’an-ı
    Kerîm’i ve onun güvenilirliğini
    mi savunacağız, yoksa
    bu tür rivayetleri mi? Artık günümüzde müslüman
    âlimlerinin buna bir karar vermelerınin vaktinin geçmekte
    olduğu hususunu açıklamaya gerek yoktur. Bu
    görüşlerin asla Hadis ve Sünnet’i reddetme anlamına
    gelmeyeceği açıktır. Rasûlullah’ın Sünnet’i, İslâm’ın
    ikinci temel kaynağıdır, Hz. Peygamber de Kur’an-ı
    hds no: 3958; Ahmed bin Hanbel, 3/309; A. Osman Ateş, a.g.e. s. 268-291
    336 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Din Bu, 1, 116-118
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 203 ~
    Kerîm’i tefsir etmede
    en yetkili kimse olup, aynı zamanda
    Kur’an’ın ilk müfessiridir. Davranışları Allah
    tarafından müslümanlara güzel bir örnek gösterilerek,
    benimsenip örnek alınması emredilmiş yüce
    bir önder, bir ufuk şahsiyettir. Tabii ki Sünnet’siz
    İslâm olamaz, İslâmî bir hayat yaşanamaz. Bu hususu
    tartışmaya hiçbir şekilde gerek yoktur. Sünnet’i
    red ve inkâr, İslâm’ı, Kur’an’ı red ve inkârdan başka
    bir şey de değildir. Ancak bızim burada işaret etmek
    istediğimiz nokta, geçmişte Buhârî’yi, Müslim’i ya
    da eserleri Kütüb-i Sitte içeresinde yer alan Tirmizî,
    Ebu Dâvud, Nesâî ve İbn Mâce’yi tenkîd eden bazı
    İslâm
    âlimlerinin bu tenkidlerinde büsbütün haksız
    olup olmadıkları
    hususudur. Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in
    ismet sıfatına
    aykırı düşen bu şekildeki rivayetlerden
    dolayı Kütüb-i Sitte
    müelliflerini tenkîd
    eden bu âlimler, fikrî ve ilmî açıdan günümüz şartları
    gözönünde bulundurulduğu takdirde bu tenkîdlerinde
    pek de haksız sayılmazlar. Aksine bu konularda
    tıtiz davranmalarının ne kadar yerinde olduğu
    açıkça ortaya çıkar.
    Mu’tezile, yukarıda kaydettiğimiz konuyla ilgili rivayetleri
    Hz. Peygamber’in ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle
    tamamen reddetmiştir. Kadı Abdülcebbâr bu konuda şunları
    söylemiştir: “Cenâb-ı Hak, “Allah seni insanlardan korur’,
    ‘Büyücü nereye
    varsa iflah olmaz” buyurduktan sonra, bu
    rivayetler nasıl doğru kabul edilebilir? Bunları kabul etmek
    AHMED KALKAN
    ~ 204 ~
    peygamberliğe söz getirir. Eğer bu doğru olsa, büyücülerin,
    bütün peygamberlere, salihlere zarar vermeye, kendilerine
    büyük mülk sağlamaya güç yetirebilmeleri gerekir. Bunlar
    bâtıl şeylerdir. Allah, Peygamber’e ‘Büyülenmiş’ diyenleri
    reddetmektedir. Bu rivayet doğru olsa, müşriklerin Hz. Peygamber
    hakkındaki bu sözlerinin doğru olması
    gerekir ve
    kendisi bu kusurla illetli olur. Bu ise caiz değildir.
    337
    Sihrin sâbit ve yukarıda kaydedilen rivayetlerin sahih olduğunu
    ileri süren bir kısım âlimler ise, aksi görüşte olanları
    bid’atçılıkla suçlamışlardır. Bu şekilde bir tutum takınanlar
    arasında İmam Mâzirî de vardır, İmam Mâzirî bu konuda şunları
    söylemiştir:
    “Ehl-i Sünnet ve âlimlerin cumhurunun (çoğunluğunun)
    görüşüne göre sihir sâbittir. Onun da diğer eşya gibi hakikati
    vardır...
    Ehl-i Bid’at bu hadisi Nübüvvet makamına şüphe
    getirir dıye reddetmişlerse de, durum öyle değildir. Çünkü
    Allahü Teâlâ Onu peygamberliğe ait işlerde masum kılmıştır.
    Ancak, dünya işleriyle
    ilgili konularda ve insanlığa ârız olabilecek
    bazı hususlarda
    etkilenmesi mümkündür.”338 İmam
    Mâzirî’nin yukarıda kaydedilen “Ehl-i Sünnet ve cumhurun
    görüşüne göre sihir sâbittir” şeklindeki ifadesi tartışmaya
    müsait bir sözdür. Kanaatimizce bu konuda Ehl-i Sünnetin
    ve cumhurun aynı görüşte olduğunu tesbit etmek oldukça
    zordur. Çünkü Ehl-i Sünnet mezhebine mensup olduğu
    halde
    aksi görüşte olan büyük âlimler vardır. Ki bunlar arasında er-
    Râzî, İbn Hazm, Ebu Ca’fer Esterebâzî, İmam Ebû Hanîfe vb.
    islâm âlimleri yer almaktadır. Kaldı ki bu konuda görüşünü
    yazılı olarak ifade etmeyen ya da açıkladığı halde sayfalara
    geçerek günümüze ulaşmayan İslâm âlimleri de mevcut
    olabilir.
    337 Râzî, Mefâtîh, XXXII, 187-188; Krş. Ateş a.g.e., XI, 195
    338 Aynî, Umdetü’l Kari, XXI, 277; Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terc. IX. 5804; Krş. Sübkî,
    el-Menhel, VIII, 120
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 205 ~
    Gerçekten geçmiş asırlarda bu konuyla ilgili olarak
    anket
    yapılarak, dünyada mevcut tüm İslâm âlimlerinin görüşleri
    alınmış mıdır? Böyle bir şeyin meydana geldiğini zannetmiyoruz.
    Bu durumda İmam Mazirî veya benzeri kimselerin,
    “Bu konuda Ehl-i Sünnet’in ve Cumhurun (İslâm âlimlerinin
    çoğunluğunun) görüşü budur” şeklindeki ifadelerinin kendi
    gorüşlerini haklı ve güçlü göstermeye yönelik bir genellemeden
    ibaret olduğu hatıra gelmektedir. Geçmişte bazı âlimlerin
    eserlerinde
    yer alan bu tür sözlerin, yeni yetişmekte
    olan âlimler ya da okuyucular üzerinde pisikolojik bir baskı
    oluşturduğu bir gerçektir.
    Böyle bir baskı altında kalan yeni
    nesil ilim adamlarının, “âlimlerin çoğunluğunun görüşünden
    ayrılmayayım, yoksa sapıtırım”
    endişesiyle hareket ettikleri,
    eskiden söylenilip ortaya konulan
    yorum ve görüşlere teslim
    olup, onları aynen benimsedikleri,
    böylece kendi görüş ve
    kanaatlerini ortaya koymaktan çekindikleri de bir gerçektir.
    Bunun da, İslâmî ilimlerde gerilemeye yol açtığı, ilerleme ve
    gelişmenin önünü kapayarak, yeni nesiller içerisinden büyük
    dehâlar, kudretli ilim adamları yetişmesini engellediği
    açık
    bir husustur.
    Bu sebeple bu rivayetlere sahih hükmünü
    vererek, Hz.
    Peygamber’e yapılan büyünün kendisine tesir ettiği kanaatine
    varabilmek mümkün değildir. Bunlara dayanarak, Resülullah’a
    yapılan büyünün kendisine tesir ettiğine inanmayan
    kimseleri bid’atçılıkla suçlamak ise, son derece hatalı, Yüce
    Allah katında sorumluluğu gerektiren bir tutumdur.339
    339 Ali Osman Ateş, Kur’an ve Hadislere Göre Cinler-Büyü, s. 294
    ~ 206 ~
    Bölüm 2
    ŞEYTAN DENİLEN DÜŞMANIMIZ
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 207 ~
    İBLIS VE ŞEYTAN KELIMELERININ ANLAMI
    “İblis”, kelime anlamı yönünden, hayırsız olan, zarara uğrayan,
    şaşkınlığa düşen manalarına gelmektedir. İblis kelimesi
    Kur’an-ı Kerim’de 11 yerde geçer. Şeytana, işlediği hatanın
    onu sonsuza kadar hüsrana (zarara) uğratması sebebiyle
    ‘İblis’ denmiştir. İblis, Şeytanın Kur’an’daki özel adıdır. İblis,
    insanı kıskanması yüzünden Allah’a karşı gelen ve O’nun huzurunda
    küstahlık yapıp kibirlenen ve bu yüzden de kovulan
    (racim olan), insanın en önemli düşmanıdır.
    “Şeytan” ise, uzaklaştı manasındaki “şatane” fiilinden türemiştir.
    Yandı anlamındaki “şâta” fiilinden türediğini öne süren
    bazı âlimler de vardır. Şeytan kelimesinin aslının “Satan”
    olup, bunun İbrânîce olduğu, rakip, muhalif gibi anlamlara
    geldiği, Tevrat’ta da bu anlamda kullanıldığı da ileri sürülür.
    Şeytan, cinlerden ve insanlardan en şerli (en kötü) yaratıkları
    nitelemek için kullanılan bir kavramdır. “Şeytan” ve çoğulu
    olan “şeyâtîn” kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 88 yerde
    geçmektedir. Şer’î ıstılahta, Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e secde
    emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhî rahmetten kovulan
    ve insanların amansız düşmanı olan cinlerin inkârcılarından
    gizli bir varlıktır.
    Kur’an, şeytanla İblis’in fonksiyon bakımından aynı olduklarını
    gösteriyor. Şeytan, İblis’in faal hale geçişinde aldığı
    ad, kuvvetlerinin tümüne verilen ad; İblis de şeytan denen
    şer kuvvetin kaynağı, babası olan varlığın özel adıdır. Hz.
    Âdem’in cennetten çıkmasına sebep olan şeytanın, İblis’ten
    başka ‘Azâzil’, ‘Adüvvullah’ gibi adları da vardır. İblis, şeytanî
    bütün faaliyetlerin beyni ve babası konumundaki varlıktır.
    Âdem (a.s.) ile diğer insanlar arasında nasıl bir ilgi varsa, İblis
    ile diğer şeytanlar arasında da benzer ilgi vardır.
    ~ 208 ~
    ŞEYTAN VE ÖZELLIKLERI
    “Şeytan” kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan, şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins, bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem (a.s.)’e secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi. Rabbinin emrine karşı gelmişti.”340 Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır. Allah şeytana kıyâmete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani kıyâmete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
    340 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 209 ~
    İblis ateşten yaratılmıştı ve cinlerdendi.341 Hz. Âişe’nin
    (r.anhâ) rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Melekler nurdan yaratıldılar. Cinler zehirli ateşten. Âdem
    ise, size özellikleri söylenen şeyden (topraktan) yaratıldı.”342
    Evrende Hz. Âdem’den önce yaratılmış melek ve cin adında
    iki varlık mevcuttu.343 Ruhanî varlıklar üç kısımdır. Birinci
    kısma girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir
    ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve
    insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan
    şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için
    çalışırlar. Üçüncü nevi ruhanî yaratıklar ise, ikisi ortası olan
    gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri
    olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de vardır.
    Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de
    kâfiri de olan ruhanî varlıklar anlaşılır.
    Hz. Âdem’e secde emrine kadar, hissiyatına/nefsine dokunan
    bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu
    âna kadar, Allah’ın emirlerine göre mi, yoksa öz nefsinin isteklerine
    göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. İlk imtihanında
    kaybetti; Âdem’e secde emri, onun hissiyâtına ters düştü.
    Emri yerine getirmekten kaçındı.
    Eski adı Azâzil olan olan şeytan, Hz. Âdem’e secdeyi kabul
    etmediği andan itibaren, “hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık
    ve üzüntü duyan” anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi
    olarak da “beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın” diyerek
    hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği
    ve Hz.Âdem’i cennetten çıkarmaya çalıştığı andan
    itibaren de Şeytan adını almıştır. Dolayısıyla İblis ve Şeytan,
    341 18/Kehf, 50; 15/Hıcr, 27; 55/Rahman, 15
    342 Müslim, Zühd 10, Hadis no: 2294, 4/2294
    343 Bkz. 2/Bakara, 31; 15/Hicr, 26-29)
    AHMED KALKAN
    ~ 210 ~
    davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir.
    Kur’an’da Hz. Âdem’e secde söz konusu olan bütün âyetlerde
    özellikle “İblis” kelimesinin kullanılmış olması, bu görüşü
    desteklediği gibi, âyetlerde kullanılan kelimelerin yerli
    yerince seçilişi ve Kur’an’ın yüce üslûbu hakkında bir fikir de
    vermektedir.
    “Şeytan” kelimesi; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz
    olan, şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir
    cins isimdir. Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden
    olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara da bu ad
    verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen
    her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere
    şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan
    da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü halde,
    ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu sebeple,
    şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet,
    kötü ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tâbi, ona bağlıdır. Yaratılışta
    her cins, bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince,
    bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis”
    akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip
    böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem’e (a.s.)
    secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan
    cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik
    de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi.
    Rabbinin emrine karşı gelmişti.”344 Şeytan, kötülüğün, küfrün,
    zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır.
    Allah şeytana kıyamete kadar yaşama hakkı vermiştir.
    Yani kıyamete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını
    doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.
    344 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 211 ~
    Şeytan, insanı hak yoldan, selim fıtrattan aldatma
    ve çarpık gösterme sayesinde uzaklaştırabilmektedir.
    İnsanı gurura, hayale, çirkini güzel görmeye
    sevk eden şeytan iç dengeleri alt üst eder ve gerçeğin
    çehresini değiştirir. İnsanın doğruyu-yanlışı, hakkı-
    bâtılı fark edememesi böyle başlar ve bu gidiş,
    sapma, uçuruma yuvarlanmayla son bulur. Şeytanın
    kullandığı en büyük silâh, insanı gurura sevketmektir.
    Gururun esas anlamı, aldanmak ve bu aldanışla
    eşya ve olayları çarpık görmektir. O halde şeytanın
    başarısı, onun kuvvetinde değil; insanın kuvvetlerini,
    insanın aleyhine kullanabilmesinden kaynaklanıyor.
    “Şeytan insanlara, vaatlerde bulunur, onları
    hayale sevk eder. Ve şeytan insanlara gururdan/aldanmadan
    başka bir şey vaad etmez.”345 Şeytanın bu
    gururu istismar etmesine, daha ilk insanın sürçmesi
    anlatılırken dikkat çekilmiştir.346
    Şeytan, insanı Allah yolunda infak etmekten fakirlikle korkuturak
    caydırdığı gibi 347; bâtıl yolda saçıp savurmayı, israfı
    körükler. “Şu bir gerçek ki, israfla saçıp savuranlar, şeytanın
    kardeşleridir ve şeytan, Rabbine karşı çok nankördür.”348 Aynı
    şekilde şeytan her türlü haramı ve aşırılığı, fahşâyı, sosyo-
    psikolojik bozuklukları emreder.349 Şeytanın yaydığı bozukluklardan
    biri de fâizdir. Fâiz yiyenler, şeytanın çarpmasına
    uğramış kişilerdir.350
    345 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
    346 Bkz. 7/A’râf, 20
    347 2/Bakara, 268
    348 17/İsrâ, 27
    349 2/Bakara, 268; 24/Nur, 21
    350 2/Bakara, 275
    AHMED KALKAN
    ~ 212 ~
    ŞEYTANIN GÖREVI
    Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
    doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır;
    bu onun görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı
    gibi, ona uymayıp reddedenler de olacaktır.
    Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu
    bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyâmete
    kadar devam edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan
    uzak durmalıyız ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi
    halde biz de onun gibi Allah’a isyan edenlerden oluruz.
    “Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin,
    şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır.
    Muhakkak size, kötülüğü, hayâsızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz
    şeyleri söylemenizi emreder.”351
    Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım”
    dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle
    yapmaktadır.
    Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile
    şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına
    şeytanî metodlarla hayâsızlığa götürenler günümüz dünyasının
    birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da
    aynı görevi üstlenmiş durumdadır.
    Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği
    gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana
    düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
    351 2/Bakara, 168-169
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 213 ~
    İBLIS, MELEKLERE HOCALIK YAPMIŞ BÜYÜK BIR ÂLIM MIYDI,
    YOKSA KENDINI BILE YETERINCE BILMEYEN CÂHIL BIRI MI?
    Tefsirlere kadar girmiş İsrailiyat denilen yahudi uydurmalarına
    göre, İblis meleklerin hocası ve reisi idi. İslâm âlimleri
    buyuruyor ki: İmam-ı Salebi hazretlerinin, İbni Abbas hazretlerinden
    rivayet ettiğine göre; İblis, meleklerle beraber idi.
    Ateşten yaratılan cinler taifesinden idi. Melekler ise, nurdan
    yaratıldı. İblis’in önceki adı Azazil idi. Cennetin bekçilerindendi.
    Dünya seması meleklerinin reisi idi. Dünya, semasının
    ve yerin sultanıydı. Meleklerden ilimde üstün idi. Gök ile yeryüzü
    arasını idare ediyordu, bunun için kendini büyük gördü.
    Bu hâli onu Allah’a isyana sürükledi. Allahü teâlâ da onu,
    rahmetinden uzaklaştırdı.” Bu ifadelerin kaynağı olarak da
    Kurtubi’nin el-Câmiu li Ahkâkimi’l Kur’an adlı meşhur tefsiri
    gösterilir.
    “İblis, Cennet bekçilerinden idi, dünya semasının işlerini
    idare ediyordu.” Bu söz de İbn Abbas’ın sözü olarak, Beyhakî
    adlı meşhur hadis kitabında geçtiği belirtilir. Taberî, ve Suyutî
    ve Taberî, tefsirinde Said bin Müseyyib’den şu sözü naklederler:
    “İblis, Meleklerin reisi, hocası idi.”
    Ve İblis’in ne kadar büyük âlim olduğunu açıklamak
    üzere uydurulan masallar, rivayet kılıfı ile insanlara,
    tefsir ve hadis diye sunulur.
    Hâlbuki İblis, ilim sahibi olduğu için azan birisi olarak
    Kur’an ve sahih hadislerde hiç gündeme gelmez.
    Tam tersine, biz Kur’an’dan yola çıkarak İblis’in câhil
    olduğunu, bilgisizce yargılara varıp uygulamalar
    yaptığını söyleyebiliriz.
    AHMED KALKAN
    ~ 214 ~
    Kur’an, Âdem’e tüm eşyanın isimlerini öğrettiğini bildiriyor.
    352 Melekler “Bizim Senin öğrettiğinin dışında hiçbir bilgimiz
    yok; her şeyi bilen Sen’sin”353 demişlerdi. Bu sözlerinden
    anlaşılıyor ki, Allah meleklere ilim verip bilmediklerini öğretmiş.
    Ama, İblis’e Allah’ın ilim verdiğine, bir şeyler öğrettiğine
    dair hiçbir ifade olmadığı halde, halka mal olmuş bu
    menkıbe kültürü, Allah tarafından kendilerine ilim verilmiş
    melekleri câhil, ilmî seviyeden uzak olan İblis’i meleklere
    hocalık yapacak şekilde âlim gösterebilmektedir. Meleklere
    hocalık yapacak derecede ilim sahibi olmayı İblis’e/Şeytana
    yakıştıran halk, ilimden uzak olmayı şeytanlıktan uzak olmak
    gibi faziletli olduğunu bu sözle işaret etmiş olur. “İlim
    şeytana has bir şeydir; biz ilimden uzak olalım ki, şeytana
    benzemeyelim” gibi bir arka planını yine şeytanın doldurduğu
    uydurma bir cehalet savunusudur bu. Âlimlerden kuşku
    duyan, ilimde derinleşmeyi zararlı gören bir yaklaşımla; siz
    de ilimde râsihlerden olmaya çalışırsanız, ihtimal ki sonunuz
    şeytan gibi olur demekte ve ilimden uzak olmanın sanki şeytanlıktan
    uzak olunacağına dair yalana dayanan bir argüman
    oluşturmakta, şeytanın bu konuda da oyununa gelmektedirler.
    Şeytanın büyük bir âlim olduğu ile ilgili bu uydurma
    rivayet, bir taraftan şeytanı övmeye hizmet ederken, diğer
    taraftan ilmin kişiyi kurtarmayacağı, hatta şeytan gibi saptıracağı
    tehlikeli ve riskli bir şeytanî özellik olduğu anlayışını
    insanlara vermektedir.
    Allah, Hz. Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın
    isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tâyin etmişti. İblis
    bunları anlamadı. Âdem’in değerini bilemedi. Evet, İblis, Allah’ın
    Hz. Âdem’e verdiği bu ilâhî emaneti, yani insan olarak
    yeryüzündeki ‘halifelik’ emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği
    yüzünden Âdem’e secde etmedi.
    352 2/Bakara, 31
    353 2/Bakara, 32
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 215 ~
    İblis, aynı zamanda Allah’ın gelecek zamanlara ait planlarını
    göremeyip, kör nefsinin arzusuna uydu ve isyan etti.
    Öyleyse kim nefsinin arzularına hiç bir sınır tanımadan uyarsa,
    onda İblis ahlâkı var demektir. İblis, Allah’ın emrinin her
    şeyden önemli olduğunu, O’nun emrine “duyduk ve uyduk”
    denilip itaat edilmesi gerektiğini yeterince idrâk edememişti.
    İblis, halifeliği anlamamıştı, Allah’ın eşyanın isimlerini öğrettiği
    kimsenin seviyesini anlayamamıştı.
    İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün
    görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır.
    Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri vardır,
    her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak
    zanneden İblis mantığı, câhilliğinden ötürü kendi maddesini
    ondan üstün sanmıştır. (Bugün, kendini mal, yüz güzelliği,
    makam, ırk, soy, sınıf veya ülke olarak üstün görenlerin
    mantığı da İblis mantığıdır.) İblis, Âdem’i toprak, kendisini
    ateş olarak biliyor ve ona göre değerlendiriyordu, bu ölçü ise
    onun ilimden uzak olduğunu gösteriyordu. Toprağın ateşten
    çok daha faydalı, çok daha kıymetli olduğunu da bilmiyor,
    bilmediğini de bilmiyordu. Kendisinin üstün olduğunu ilme
    değil, zanna ve hevâsına dayanarak ileri sürmüştü. Böyle bir
    varlık meleklere nasıl hocalık yapar? Melekler, “Bizim Senin
    öğrettiğinin dışında hiçbir bilgimiz yok.”354 Dediklerine göre,
    onlara hocalık yapacak başka birine de ihtiyaçları yok demektir.
    Kaldı ki, eğer onlara hocalık yapacaksa, Cebrail gibi
    büyük melekler dururken, İblis’e hocalık düşer miydi? Bütün
    bu soru ve ithamlara cevap verilemez. Şeytan, kendisinin büyük
    âlim olduğu uydurmasını yaygınlaştırarak, bir taraftan
    kendini herkese büyüttürmüş oluyor; diğer taraftan ilimde
    ilerlemeyi şeytan işi bir uğraş olarak gözden düşürmek istemek
    durumundadır. Şeytanı yücelten bu tür rivayetler, kesinlikle
    doğru değildir. Şeytan cahil bir varlıktır.
    354 2/Bakara, 32
    AHMED KALKAN
    ~ 216 ~
    Câhil, bir kimsenin bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi
    değil; yanlış bilmesidir. İblis’in bildiği şeylerin
    niceleri yanlışır. Allah’la bağını koparan kimse, ilimle
    de koparmştır. Çünkü “ilim, ancak Allah katındadır.”
    355 İlâhî vahiyden kaynaklanan ilim, Allah’tan
    olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de
    gerçek anlamıyla müslümandır. İblis, kâfirlerden olduğuna
    göre câhildir. Kur’an kâfire âlim, câhile de
    müslüman demez. Hakka, hakikate dayanan İlâhî
    nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen kim
    olursa olsun buna, profesör bile olsa, Âdem’den de
    daha tecrübeli de olsa “câhil” denilir. Allah’a isyan
    edip tevbe etmeyen ve kâfirlerden olduğu kesin olan
    birine ilim sahibi denilemez. Yoksa Kur’an ölçü olarak
    kabul edilmemiş olur.
    ÂDEM’E İTAAT VE BEY’AT İFADESI OLARAK SECDE ETMEYEN
    İBLIS’IN CÂHILLIĞI VE KIBIR İÇINDE HEVÂSINA TÂBI OLDUĞU
    Âdem (a.s.) yaratılıp Allah’ın meleklerle birlikte secde etmesini
    istediği İblis’in isyanında, İblis’in şeytanlaşıp lânet
    edilme sürecini başlatan ve bizim de onun adımlarını takip
    etmemek için ibret almamız gereken dikkat çeken bazı hususlar
    vardır. Bakara sûresi 30-37. âyetlerde anlatılan kıssadan
    çıkarmamız gereken önemli hikmetler vardır. Bunlardan
    İblis’le ve kısmen insan olarak bizimle ilgili olan bazı ibret
    alınacak çıkarımları şöyle sayabiliriz:
    355 46/Ahkaf, 28
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 217 ~
    1- Bu kıssada üç yaratıktan söz edilmektedir. Bunlar: Teslimiyet
    örneği melekler; kibir, öfke, isyan ve günahta ısrar
    eden nankörlük örneği İblis ve iyiliğe de kötülüğe de yönelme
    hissini içinde barındıran, her iki yöne de gidebilme gücüne
    sahip olan insan.356 İnsan bu haliyle hem meleklerle hem
    de İblis’le aynı yerde bulunabilecek ve yarışabilecek durumdadır.
    Yani hem meleklerden de yüce, hem de İblis’ten de aşağılık
    olabilir. 357
    2- Allah, Âdem’e kendi ruhundan üflemiş, tüm eşyanın
    isimlerini öğretmiş, onu yeryüzüne halife tayin etmişti. İblis
    bunu görünce kıskandı ve secde etmedi. İblis, Allah’ın Âdem’e
    verdiği bu halifelik emanetini anlamadı, kibri ve bilgisizliği
    yüzünden secde etmedi. İblis, Allah’ın gelecek zamanlara ait
    planlarını ve hikmetlerini göremeyip kör nefsinin arzusuna
    uydu ve isyan etti. Kim nefsinin arzularına hiçbir sınır tanımadan
    uyarsa, onda İblis ahlâkı var demektir. İblis’i isyana
    sevk eden haset/kıskançlık, kibir ve cehalet, şeytanî özelliklerdir.
    Kimde bu özellikler varsa, o şeytanî karaktere sahiptir.
    3- Meleklerin Allah’ın öğrettiğinden başkasını bilmemeleri;
    gaybın Allah’a ait bir sır olduğunu ortaya koyar. Rabbimiz,
    meleklerin ve bizim bilmemizin faydalı olmadığı ‘gayb’ı
    kendine saklamıştır. Bu anlamda gaybı bildiği zannedilenler,
    falcılar, medyumlar, kâhinler yalancıdırlar.
    4- İblis, Âdem’in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini
    üstün görmüştür ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini
    anlamamıştır. Hâlbuki Allah’ın bütün işlerinin hikmetleri
    vardır, her birinin kendine ait sırları vardır. Âdem’i sırf toprak
    zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün
    sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir.
    356 76/İnsan, 2-3; 91/Şems, 8
    357 95/Tîn, 4-5
    AHMED KALKAN
    ~ 218 ~
    Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi.358 Böylece
    o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında,
    aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının
    da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Âdem’in
    halifelik ve İlâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi
    üstünlüklerini bilmezden gelmişti.
    Âdem’de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet
    görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri
    bahşeden Allah’ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, İlâhî
    hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına
    ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi;
    ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip,
    sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren
    ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu.
    Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya
    düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden
    kaynaklanan yanılgısını Allah’ın emrine tercih etmekle
    insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti.
    5- İblis’in üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi
    hammaddesi veya soyu değil; Allah’ın koyduğu ölçü verir.
    Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî mantıktır. Kur’an’a
    göre üstünlük takvâda,359 ilimde360 ve cihaddadır.361 Kim, kendi
    aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi
    sayarsa, onda iblis anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım
    sonucu Rabbine istikbâr edip isyan ettiği gibi, her çeşit
    ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.
    6- İblis’in belki en önemli hatası, yanlış şekilde kıyas etmesi,
    Allah’ın hükmüne rağmen akıl yürütmesidir. Bu akıllılık
    358 38/Sâd, 71-85
    359 49/Hucurât, 13
    360 39/Zümer, 9
    361 4/Nisâ, 95
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 219 ~
    değil; akılcılıktır. Bu şeytanî anlayışa göre ölçü, Allah’ın hükmü
    değil; akıldır. Böylece akıl putlaştırılmıştır. Aklın Allah’ın
    hükmüne teslim olması, kulun yaratıcısına itaat etmesi gerektiği
    halde,362 kendi görüşünü/hevâsını ilâhlaştırmasıdır.
    Yani kendi aklınca ateş topraktan üstündür; dolayısıyla kendisi
    de Âdem’den üstündür. Hâlbuki o durumda Allah’ın kesin
    secde emri vardı. İtaat eden bir kula yakışan, mutlak Yaratıcı
    karşısında emri dinlemekti. Aklına çok güvenip Âdem’i
    kıskanan İblis isyan etti ve lânetlendi. O, ölçüleri tersyüz etti,
    Allah’ın yarattığı akılla Allah’ın hükmünü tartmaya çalıştı.
    Aslında, bu aklı doğru kullanmak değildi. Akıl, ilmin verilerini
    kullanırsa hakka ulaşır; zanna dayanırsa bâtıla, yanlışa
    ulaşır. İblis’in “ateşin topraktan hayırlı olduğu” ve “ateşten
    yaratılanın da topraktan yaratılandan hayırlı olduğu” varsayımı
    ilme dayanan bir hakikat değildir; İblis’in zannı idi. Zan
    da hakka ulaştırmaz. Bu, akletmek değil, hevâya tâbi olmaktır.
    Aslında toprak-ateş kıyası, kendisinin daha üstün olduğu
    şeklinde hevâsının gurur ve kibirle ilgili çıkarımı idi. Allah’a
    teslim olması, hükmüne itaat etmesi gerekirken O’nun hükmüne
    alternatif üretmeye kalktı. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm
    verdiği zaman, iman etmiş bir erkek ve kadına o işi kendi
    isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne
    karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 363
    7- Şeytanın ateşin topraktan üstün olduğuna dair
    hükmü de yanlıştır. Toprak, nimetleri, bereketi, üremeyi
    temsil eder. Toprağın bu üreticiliğine, besleyiciliğine
    karşılık, ateş; yakıcı, yıkıcı, mahvedicidir. Bu,
    toprağın ateşe mânevî üstünlüğüdür. Maddî üstünlük
    ve galibiyete gelince, ateş toprağı yakamaz; ama
    362 33/Ahzâb, 36
    363 33/Ahzâb, 36
    AHMED KALKAN
    ~ 220 ~
    toprak ateşi söndürür. Ateş geçicidir, yanan ateş,
    bir müddet sonra sönüp kaybolur gider. Toprak ise
    çağlar boyu, nesilden nesile hem de çeşit çeşit verir
    de verir. Ateşin, yani yakıcı ve yıkıcı şeylerin, meselâ
    ateşli silâhların, atom bombası vb. araçların güç
    kaynağı, büyüklük ve üstünlük vasıtaları olduğunu
    iddia etmek şeytânî bir değerlendirmedir. Şeytan, bu
    tür yakıcı ve yıkıcı şeyleri, dostlarının gözünde büyüterek,
    bu sahte güçleri elinde bulunduranlardan
    insanları korkutur. Ayrıca toprak tevâzunun, secdenin
    timsalidir; ateş ise isyanın.
    8- Kibir/büyüklük taslamak, insanı alçaltan şeytanî bir
    huydur. Bu huy, insanı Allah’ın hükümleri karşısında istikbâr
    etmeye ve istiğnâ duygusuna götürür. Kibir, istikbâr, istiğnâ
    (kendini Allah’a karşı muhtaç hissetmeme) duyguları, şeytanın
    önemli araçlarındandır. Tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün
    azılı inkârcıların tavrı istikbârdı. Bu çirkin huy yüzünden
    insanlar Rablerine secde etmekten, O’nun emirlerini dinlemekten
    yüz çevirirler.
    İnsanın topraktan yaratılmasının bir hikmeti de, toprağın
    tevâzu (alçak gönüllülük) ve haddini bilme halini hatırlatmasıdır.
    Böylece insan, Allah karşısında haddini bilmeye çağrılıyor.
    Peygamberimiz şöyle buyurur: “Kim Allah için tevâzu
    gösterirse, Allah onu yüceltir; kim de kibirlenirse Allah onu
    alçaltır.” 364
    9- Hz. Âdem’i şekavete (bedbahtlığa/mutsuzluğa) düşüren
    şey, İblis’e aldanıp Rabbinin tenbihini/uyarısını unutmaktır.
    364 İbn Mâce, Zühd 16; hadis no: 4176
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 221 ~
    Onun ve soyunun şekavetten kurtulması da Allah’tan gelen
    “hidâyet”e uymasıdır.365 İlâhî hidâyette yaratılışın cevabı, saadetin
    formülü, kurtuluşun reçetesi vardır. Bu hidâyette fıtratın
    ihtiyaç duyduğu ilkeler ve ölçüler, fazilet, en olgun düzen
    ve dosdoğru bir yol vardır. İnsan, sapmamak ve sıkıntıya uğramamak
    için Allah’ın hidâyetine tâbi olmalıdır. O daima bu
    hidâyete muhtaçtır. Bu hidâyetten ve Allah’ın zikrinden yüz
    çevirenler, kendi bedbahtlığını kendileri kazanırlar, gündüzleri
    geceye ve nurları zulumâta (karanlıklara) çevirirler. 366
    10- Yasak ağaçtan yemek, Hz. Âdem’in şekavetine (bedbahtlığına)
    sebep oldu.367 İnsan, tıpkı atası Âdem gibi, ister
    bile bile, ister unutarak Rabbinin yasak ağaçlarından yerse,
    O’nun sınırlarını çiğnerse veya hükmüne uymazsa, şekavete
    düşer, mutsuz olur, hüsrâna uğrayıp çok şey kaybeder. Şeytan
    da bizim yasak ağaçlara meyletmemiz için bin bir cazip gerekçeler
    gösterecek ve bizi isyana teşvik edecektir.
    Günümüzde tâğûtî düzenlerin ve düzenbazların egemenliği
    sayesinde şeytanın yandaşları yeryüzünün her tarafını
    işledikleri şerler, sebep oldukları fesatlar, yapa geldikleri günahlar
    yüzünden “yasak ağaçlar”la doldurdular. Onlar sürekli
    “yasak ağaç” üretmekte ve şeytânî vesvese ve kandırmaca
    ile insanları o ağaçlara yaklaştırmaktadırlar. Müslümana
    yakışan, yasak olmayan ağaçlar bulup onların meyvesinden
    yemek, ya da cennetin helâl ağaçlarını yeryüzünde yetiştirmektir.
    11- Hz. Âdem, Rabbinin uyarılarına rağmen yasağa uymayı
    unuttu.368 İnsan unutarak veya aldanarak hata yapabilir.
    İman eden insana yakışan, İblis gibi hatasını savunmak değil;
    365 2/Bakara, 38; 20/Tâhâ, 123
    366 20/Tâhâ, 124
    367 20/Tâhâ, 117
    368 20/Tâhâ, 115
    AHMED KALKAN
    ~ 222 ~
    Âdem ve eşi gibi yanlışını anlayıp Allah’tan bağışlanma dilemektir.
    Çünkü Allah, şirkin dışında bütün günahları affeder.369
    Hz. Âdem ve Hz. Havvâ’nın, hatalarını anladıktan sonra yaptıkları
    duâ; tevbe edilmeyen küçük günahların bile karşılık
    göreceğinin delilidir. Öyleyse, bütün günahlara tevbe etmeli,
    sürekli Allah’a istiğfarda (bağışlanma dileğinde) bulunmalıdır.
    12- Fıtratı bozulmamış insanlar, kötülüğü kolay kolay kabul
    etmezler. İblis, insanın bu özelliğini bildiği için ona öğüt
    veriyormuş edasıyla sokulur, doğrulardan olduğuna inandırmak
    için yemin eder, yasakları çiğnetmek için bunu yapınca
    elde edeceği çok güzel sonuçlardan bahseder ve böylece onu
    kandırabilir. Şeytan ve onun yardımcıları, insanı kandırmak
    için daima hoşa gidecek şekilde yaldızlı ve süslü sözler söylerler.
    İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı -kendilerine
    göre- deliller getirirler, ikna odaları kurarlar, her türlü
    ikna yöntemlerini kullanırlar. Allah tarafından yasaklanan
    şeyleri, çeşitli yorumlarla güzel/normal göstermeye çalışırlar.
    Bütün bu nefse hoş gelen söz ve tavırlar, aslında saptırıcı,
    istikameti şaşırtıcı ve çarpık içeriklidir. Bu câzip yöntemler,
    avlarını tuzağa düşürmeye yarayan şeytanî hilelerdir. 370
    13- Şeytan, Âdemoğluna duyduğu haset yüzünden iğvâsını,
    her zaman ve her şartta sürdürecektir. Ne şeytan, ne de
    onun yardımcıları tatil yapmayacaklardır.371 Şeytan ve dostları
    en çok müslümanlarla uğraşırlar. Onları Allah’tan, O’na
    ibâdetten, O’nun yolunda harcama yapmaktan, cihaddan, her
    türlü hayırlı işlerden alıkoymaya çalışırlar.
    14- “Kahrolsun İblis!” demenin, “şeytana uydum”, “şeytanın
    vesvesesi, kandırması olmasaydı...” demenin faydası
    369 4/Nisâ, 116; 5/Mâide, 40; 39/Zümer, 53; 61/Saff, 12 vd.
    370 6/En’âm, 112-113
    371 36/Yâsin, 60; 7/A’râf, 16-17; 17/İsrâ, 64; 2/Bakara, 268 vd.
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 223 ~
    yoktur. Kişi kendi arzusuyla ve nefsinin isteğiyle şeytanın
    aldatmalarına kanar, onun adımlarını izler. Çünkü şeytanın
    ve yandaşlarının sâlih mü’minler üzerinde bir gücü yoktur. O
    yalnızca vesvese verir, davet eder, günahları ve dünya tutkularını
    çekici gösterir, yanlış yapmaya özendirir.372 O, hiç kimseyi
    kendi emrine uymaya zorlayamaz. Üstelik, şeytanın hilesi,
    oldukça zayıftır.373 Ama ne yazık ki insanların çoğu bu zayıf
    hilelere aldanır. Şeytanın davet ettiği veya söz verdiği şey de
    aldanmadan, yanılmadan, yani seraptan ve ümniyyeden (boş
    hayalden) başka bir şey değildir. 374
    15- İblis’in lânete uğrama meselesi, sadece Allah’ın bir
    emrini yerine getirmemekle oluşan bir isyan değildi; Mü’min
    insan da yanılarak, unutarak isyan edebiliyor, ama lânetlenmiyor,
    şeytanlaşmıyordu. Çünkü tevbe çeşmesi ile tekrar
    arınabiliyor, hatasından dönebiliyordu. İşte şeytanî isyanın
    farkı burada düğümleniyordu: İblis, günahını itiraf ve tevbe
    etme, özür dileme yerine itirazı ve rezil bir hayatı tercih etti.
    İnsanın kendi hatasını savunması, te’vil etmesi, suçunu Allah’a
    karşı itiraf edip kabullenmemesi şeytanî özelliktir.
    Allah, Âdem’i ve eşini affetti. Çünkü onlar, günahlarını
    Allah’a itiraf ettiler, hatalarının bağışlanmasını
    istediler. Yaptıkları yanlışı savunmadılar, Allah’ın
    emrini beğenmezlik etmediler, ona karşı kibirlenmediler.
    İblis ise af dilemediği gibi hatasını da kabul
    etmedi. Allah’ın emrine karşı istikbâr etti. İnsanın
    önünde iki yol vardır. Birisi, İblis’in itaatten çıkma
    ve Allah’a isyan yolunda ısrar yolu; diğeri, Âdem’in
    372 17/İsrâ, 65
    373 4/Nisâ, 67
    374 14/İbrahim, 22; 4/Nisâ, 120; 15/Hicr, 42; 17/İsrâ, 64 vd.
    AHMED KALKAN
    ~ 224 ~
    hatasından dönüp tevbe etme yolu. Allah’ın İslâm’la
    gönderdiği hükümlere (ölçülere) teslim olduğu
    ve onları kabul ettiği halde hata edenler, sonra da
    günahlarına tevbe edenler, tıpkı Hz. Âdem gibi affedilirler.
    İmanda, farz ve haramlarda (Allah’ın hükümleri
    konusunda) pazarlık yapanlar, sonra kendi
    görüşlerini daha doğru ve üstün görenler, şeytanın
    arkadaşıdırlar.
    16- İblis, Allah’a inanmakta, O’nun sıfatlarını bilmektedir.
    Ancak Allah’a itaat etmeyip büyüklenen ve yüz çeviren
    biridir. Bu yüz çevirmesi ve büyüklenmesinden dolayı lânetlenmiştir.
    İnsanlardan da kim büyüklük taslayarak Allah’ın
    emirlerinden yüz çevirirse Allah’ı tanısa ve O’na inandığını
    söylese de İblis gibi nankörlerden sayılacak ve lâneti hak
    edecektir. İsyan eden, büyüklenen ve Allah’ın yolundan alıkoymaya
    çalışanlar, İblis ile birlikte cehennem halkı olarak
    orayı dolduracaklardır.
    17- Kadın, tüm insanların asırlar boyu çektiği çilenin sebebi
    değil; onun yaratılışta kardeşi, insan olmada eşidir. Üstünlük,
    cinsiyette veya rütbelerde aranmamalıdır. Bu kıssaya
    göre, şeytanın ilk saptırdığı kadındır veya erkektir denilemez.
    Kadının, şeytanın görevini üstlenip kocasını saptırdığı
    da iddia edilemez. Kadın ve erkek (Âdem ve eşi), yasağı birlikte
    çiğnemişler; yine birlikte tevbe etmişlerdir.
    Yine bu kıssaya göre, insanoğlunun hangi şeyden yaratıldığı
    gâyet açıktır. Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı
    gibi iddialar, Kur’an’dan dayanak alamaz. Kadın ve
    erkeğin ortak adı insandır ve insan topraktan yaratılmıştır. 375
    18- İnsan, şeytanın kendisine düşman olduğunu ve daima
    375 55/Rahmân, 14; 6/En’âm, 2; 23/Mü’minûn, 12; 32/Secde, 7; 37/Saffat, 11
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 225 ~
    kendisinin felâketini istediğini unutmamalıdır. Şeytanın ve
    dostlarının tuzağına düşerek günah işlemesi, onun şeytan tarafından
    zavallı duruma düşürülmesi demektir. Günaha devam
    ettikçe hareket yönü, alçalmaya doğru olacaktır. Tevbe
    etmemek ve şeytanın süslediği hayallere dalmak, zaafın ve
    alçaklığın en derinine doğru yol almak demektir. İnsanın şerefli
    olabilmesi için el-Aziz olan Allah’a dayanıp teslim olması,
    isyandan ve şeytandan uzak durması gerekir.
    19- Kur’an, şeytanın velî (dost-yardımcı) tutulmamasını
    ihtar ediyor.376 Şeytanla dost olmak, yılanla yatağa girmekten
    çok daha tehlikelidir. Akıllı insan, kendine zararlı dost tutmaz.
    İnsan, ya Allah’ın hizbi, ya şeytanın hizbidir (yandaşı,
    taraftarıdır).377 İnsan savaşçıdır; ya Allah yolunda ya da tâğut
    uğrunda.378 İnsanın her davranışı bir ibâdettir; Allah’a veya
    şeytana ibâdet! 379 Yolların ayrılış noktası; insanın ya Allah’ın
    emirlerine kulak verip hakka itaat etmesi yahut da şeytana
    uyup onun emirlerine itaat etmesidir. Üçüncü bir yol yoktur.
    Ya Allah yahut şeytan. Ya hidâyet yahut dalâlet. Ya hak,
    ya bâtıl. Ya kurtuluş ya hüsran. Kur’an’ın bütünüyle anlattığı
    hakikat işte budur. Diğer bütün düşünceleri ve insanları ilgilendiren
    halleri Kur’an, bu hakikat üzerine bina eder.
    Şeytan ve yandaşlarına karşı mücadele ciddî ve sürekli bir
    iştir. İnsan güçlü bir iman ve şeytanın istekleri yerine Allah’a
    şartsız itaat ile mücadeleyi başarı ile bitirebilecek ve şeytanın
    alçaltmasından kurtulmuş olacaktır. İnsan, sürekli olarak
    şeytanî hilelere karşı uyanık olmalı, onlarla savaşmalı, tuzakları
    sezmeye ve açığa çıkarmaya çalışmalıdır. Ancak her şeye
    rağmen tuzağa düşebilir. Tuzağa düşünce de tevbe ederek toparlanmalıdır.
    İnsan fıtratına uygun davranış, hatalarda ısrar
    değil; tevbedir.
    376 18/Kehf, 50-51
    377 58/Mücâdele, 19, 22
    378 4/Nisâ, 76).
    379 51/Zâriyât, 56; 36/Yâsin, 60
    AHMED KALKAN
    ~ 226 ~
    20- Âdem kıssası, tüm insanlığın tarihidir. Bu kıssa, insanı
    Allah’ın emrine uymaya, yasaklarından kaçınmaya alıştırıp
    teşvik ediyor, İblis’in düşmanlığını hatırlatıyor. Adam olmak;
    Âdem olmak, Âdem gibi olmak, onun gibi yaşamak demektir.
    Âdem, yeryüzünde halife olarak yaratılmıştı. Âdem kelimesi
    elif, dal ve mim harfiyle yazılır. Âdem’in elif’i kıyâmı, dal’ı
    rukûyu, mim’i de secdeyi çağrıştırır. Adam olmak, Allah için
    kıyâm etmek, belimizi sadece O’nun huzurunda bükmek,
    O’nun huzurunda eğilip başkalarının önünde eğilmemek
    ve sadece O’na secde etmekle, ibâdet edip kulluk yapmakla
    mümkün olur. Âdem gibi/Adam gibi adam olanlara selâm olsun!
    İBLIS VE CINLER MELEK MIDIR YA DA MELEKLIKTEN DÖNÜŞEN
    VARLIKLAR MI?
    Cinler melek; melekler cin değildir. Zira Kur’an bu
    konuya açıklık getirmiş ve ikisinin farklı varlıklar
    olduğunu açıkça ortaya koymuştur; “Allah’ın, onları
    hep birden toplayacağı, sonra da meleklere, “Bunlar
    mı size ibâdet ediyorlardı?” diyeceği günü bir hatırla!
    (Melekler) derler ki: “Seni eksikliklerden uzak
    tutarız. Onlar değil, sen bizim dostumuzsun. Hayır,
    onlar cinlere ibâdet ediyorlardı. Onların çoğu cinlere
    inanıyordu.”380 Bu noktada meleğin ve cinlerin insan
    hisleriyle idrak edilememesinden hareketle ikisini de
    aynı kefeye koymak ilmî bir yaklaşım olamaz. Zira
    380 34/Sebe’, 40-41
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 227 ~
    insan hisleriyle idrak edilemeyen ve farklı olan birçok
    varlık vardır. Sadece bu boyuttan hareketle meleği
    cinle eşitlemek doğru olmayacaktır. Bu iddiayı
    meleklere secde emredildikten sonra, İblis’in isyan
    edenlerden olduğunun belirtilmesinden dolayı tekrarlamak
    da doğru olmayacaktır. Zira yukarıya aldığımız
    ayetler381 melek ve cinin ayrı varlıklar olduğunu
    açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Cin’in
    önceden Melek olduğu ve isyandan sonra Cin’e dönüştüğü
    kabul edilemez. Çünkü rabbimiz meleklerin
    hiçbir zaman isyan etmediklerini ve etmeyeceklerini
    bize bildirmektedir; “Ey iman edenler! Kendinizi ve
    yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar
    ve taşlardır; üzerinde oldukça sert, güçlü melekler
    vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan
    etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.”382 Meleklerin
    cinleşmeye yönelip isyan etmeye kalkması,
    Allah’ın arşını taşıyan meleklerin (hâşâ) tahtı devirip
    darbeye teşebbüsleri ve asla olmayacak benzeri
    şeyleri de ihtimal dâhiline sokacaktır. Bu nedenle
    meleklerin isyan edip Cin’e dönüşme iddiası asla
    kabul edilemez. Cin’in ve Meleğin farklı olduğunu
    apaçık bildiren Kur’an ayetlerinin yanında, diğer
    zayıf yorumların bir değerinin olamayacağı açıktır.
    381 34/Sebe’, 40-41
    382 66/Tahrîm, 6) Zaten meleğin isyan ederek Cin’e dönüşme ihtimalinin varlığı, mitolojilerde
    olduğu gibi, cehennemdekilerin
    AHMED KALKAN
    ~ 228 ~
    Bu konuyu Meleklerle, Cinler arasındaki benzerlik ve farkları
    maddeler halinde sıralayarak biraz daha açmaya çalışalım;
    MELEKLERLE CINLERIN ARASINDAKI BENZERLIK VE
    FARKLILIKLAR NELERDIR?
    Benzer Özellikleri
    a-) Melekler de Cinler gibi insan duyularıyla idrak edilemezler.
    b-) Melekler de cinler gibi akla sahiptirler ve o akılla kıyas
    yapıp akıl yürütebilmektedirler.383
    c-) Melekler de cinler gibi ve belki de onlardan çok daha
    hızlı olma yeteneğine sahiptirler.384
    d-) Melekler Cinlerin ifritleri dâhil, hepsinden çok daha fazla
    güce sahiptirler.385
    Farklı özellikleri
    a-) Melekler çeşitli özelliklere sahip kılınmış, mutlak olarak
    Allah’a itaat eden şerefli kullarken, Cinlerin durumu daha
    farklıdır.
    b-) Melekler bu üstün halleriyle iman edilmesi gereken
    varlıklar olarak, Kur’an tarafından açıkça öne çıkarılmışlarken,
    cinler ise imana konu edinilmemiş, tersine onlar atfedilen
    birçok yanlış güç ve kudret iddiası yalanlanmış ve doğru
    383 2/Bakara, 30
    384 70/Meâric, 4; 32/Secde, 5
    385 81/Tekvîr, 20; 11/Hûd, 80-83
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 229 ~
    bir bilgilendirme yoluna gidilmiştir.
    c-) Meleklerin tümü insana hep iyiliği teşvik ederken, cinlerin
    kâfir olanları (cin şeytanları), insanlara kötü vesveselerle
    zarar vermeye çalışmaktadırlar.
    b-) Melekler cinlerden farklı olarak iradeleri yoktur, onlar
    mutlak olarak itaat ederler.386
    c-) Melekler cinler ve insanlar gibi imtihana tabi tutulmamışlardır.
    d-) Melekler cinlerden farklı olarak hiçbir şekilde cehenneme
    girmezler.
    e-) Melekler nurdan, cinler ateşten yaratılmışlardır. (Meleklerin
    neden yaratıldığına dair Kur’an bir bilgi vermez. Fakat
    “Melekler nûrdan, cinler kızıl ateşten, Âdem de size bildirilen
    şeyden (topraktan) yaratılmıştır.” şeklinde Hz. Aişe’ye
    nisbet edilen bir rivayet vardır.387 Bu rivayetten yola çıkarak
    Meleklerin, mahiyetini tam bilmediğimiz bir nurdan olduğunu
    kabul edebiliriz.
    f-) Meleklere insan sûretine girme ve benzeri birçok güç
    verilmiş, fakat bu imkân ve güçler Cin’e verilmemiştir.
    g-) Meleklerin göğün her yerinde görevlendirilmelerine
    bağlı olarak, serbestçe hareket edebiliyorlarken, Cinler
    göğün sınırlı yerlerinde ve kendilerine çizilen sınırlara
    mahkûmdurlar.388
    386 66/Tahrim, 6
    387 Müslim, Zühd 60. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 153, 168
    388 72/Cin, 8-9; https://www.haksozhaber.net/cinler-melek-veya-taninmayan-varliklar-
    midir-32174yy.htm#:~:text=Cinler%20melek%20ya%20da%20meleklikten,%
    3F%22%20diyece%C4%9Fi%20g%C3%BCn%C3%BC%20bir%20hat%C4%B1rla!
    AHMED KALKAN
    ~ 230 ~
    İBLIS VE FAÂLIYET ALANI
    İblis, Allah’ın doğru yolunun üzerine oturup, insanlara her
    yönden yaklaşıp onları kandırmaya çalışacağına söz verdi.389
    İblis böylece düşmanını seçti, faaliyet alanını belirledi. Onun
    düşmanı, yaratılmasıyla ve secde emriyle kendisinin racîm
    olup kovulmasına sebep olan insanın bizzat kendisi, gönlü,
    kafası, nefsi ve onun bulunduğu her yerdi. İblis, bütün gücünü
    kullanarak, bütün imkânlarını seferber ederek, düşmanlarını
    azdırmaya, isyana sürüklemeye ve kendine bağlamaya
    gayret edecektir. Kabilesini (askerlerini), dostlarını, cinlerden
    ve insanlardan yardımcılarını devreye sokacak, bu iş için
    kullanacaktır.
    İnsanın iç dünyası, bu anlamda bir mücadele, bir savaş
    alanıdır. Onun içinde iyiliğe de kötülüğe de meyil vardır. İblis,
    sürekli kötülüğe olan meyilleri ön plâna çıkarmaya çalışacak,
    ona sürekli kötülükleri telkin edecektir. Ona bu faâliyet iznini
    veren Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlardan güç yetirdiklerini
    sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne
    yaygara kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve
    onlara vaadlerde bulun (söz ver). Şeytan, onlara aldatmadan
    başka bir şey vaad etmez.”390 Bu İblise verilmiş olan bir emir
    değil; ‘haydi elinden geleni ardına koyma, yapabileceğini yap,
    serbestsin’ demektir.
    Hayatımızla, ibâdet ve inançla, haram ve helâl hükümleriyle
    ilgili kesin söz Allah’a aittir. Bu gibi konularda kendine
    göre dinler ve inanışlar uyduranlar İblisin arkadaşları, dostları
    ve askerleridirler.
    Allah’tan insanları kandırmak için izin alan İblis, işe ilk
    389 7/A’râf, 17
    390 17/İsrâ, 64
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 231 ~
    defa Âdem’i ve onun eşini kandırmakla başladı. Âdem’i, ‘yasak
    ağacın meyvesinden yerseniz cenette ölümsüz olursunuz’
    fitnesiyle ve Allah adına yemin ederek kandırdı. Yasak
    meyveyi yiyen ilk insanlar Cennetten çıkarıldılar ve dünyaya
    gönderildiler.
    Âdem tevbe etti ve bağışlandı.391 Âdem’in günahı
    nefsine aldanması idi. Bir anlık kanma sebebiyle işlenen
    günahları Allah bağışlardı. Ama şeytanın günahı
    nefse aldanmanın ötesinde Allah’ın emrini beğenmemek,
    kendini O’nun karşısında güçlü görmek,
    Allah’ın emrini bilerek dinlememek idi. Bu hata bağışlanmazdı.
    İblis, Kur’an’da ‘şeytan´olarak da anılıyor. Şeytan, bütün
    kandırmaların, bütün kötülüklerin, bütün hak yoldan saptırmaların
    ortak adı olmaktadır. Bu manada birçok şeytan
    olabilmektedir. İblisin dünyada insanları kandırıp günaha
    ve isyana götürme faaliyetlerine artık şeytanî işler dememiz
    mümkündür.
    Şeytan, itaat etmeye de isyan etmeye de, yani hayır işlemeye
    de şer işlemeye de meyilli yaratılan Âdemoğlunu, kendi
    tarafına çekmeye, ona günah işletmeye çalışır. Ancak onun
    Allah’a hakkıyla teslim olmuş kullar üzerinde bir hâkimiyeti,
    bir gücü yoktur:
    “Meleklere, Âdem’e secde edin! Demiştik. İblisin dışında
    hepsi secde ettiler. İblis, ‘Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir
    kimseye secde mi ederim?’
    391 2/Bakara, 37
    AHMED KALKAN
    ~ 232 ~
    Dedi ki: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim
    ki, eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, pek azı dışında,
    onun neslini kendime bağlayacağım!
    Allah buyurdu: ‘Git! Onlardan kim sana uyarsa, iyi bilin ki
    cehennem hepinizin cezasıdır. Mükemmel ve tam bir ceza!
    ‘Onlardan, gücünün yettiği kimseleri dâvetinle şaşırt; süvarilerinle,
    yayalarınla onları yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına
    ortak ol; kendilerine vaadlerde bulun.’
    Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey va’detmez.
    Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin
    hiçbir ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu
    olarak Rabbin yeter.”392
    İBLIS’IN BAŞVURDUĞU YÖNTEMLER
    İblis insanları kandırmak için yaklaşırken birçok yöntem
    kullanır. Bunlardan bazıları şunlardır:
    1- Şeytan her şeyden önce bir vesvesecidir. Vesvese; fısıltı,
    hışırtı gibi gizli seslere denir. Gönülde birbiri arkasından gelip
    tekrar eden gizli söze vesvese denir. Şeytan insana sokulur
    ve tıpkı nefis gibi ona sinsi bir şekilde vesvese verir, onu
    kandırır, ona telkinde bulunur. 393
    2- İblis insanları Allah’ın rahmetinin ve affının geniş olması
    ile aldatır ve onları günah işlemeye teşvik eder. Onlara
    sanki ‘yiyin, için, zevkinize bakın, ibâdeti sonra yaparsınız,
    392 17/İsrâ, 61-65
    393 114/Nâs, 4-6
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 233 ~
    Allah nasıl olsa affedicidir, sizi de affeder’ der. Kur’an, bizi bu
    noktada da uyarmaktadır: “...Sizi ğarûr/aldatıcı, sakın Allah’a
    güvendirerek aldatmasın.” 394
    3- İblis’in bir diğer yöntemi insanlara Allah’ın adını ve
    O’nu hatırlamayı unutturmasıdır.395 Allah’ı unutanlar, kuşkusuz
    O’nun hükümlerini kulak arkası ederler, emirlerini kaale
    almazlar, nefislerinin isteklerine karşı çıkmazlar; âhiret azabını
    hatırlamazlar, cennetteki nimetleri akıllarına getirmezler.
    Ne Allah’ın azabından korkarlar, ne de O’nun vereceği
    mükâfatları beklerler.
    4- İnsanları özelllikle mal ve dünyalıklar konusunda korkuya
    düşürür. Onların dünyalıklara hırslarının artması için
    fakirliği silâh olarak kullanır, cimriliği ve aç gözlülüğü teşvik
    eder. Maldan ve dünyalıklardan başka bir kutsal tanımayan
    insanlar elbette İblis’in istediği noktaya gelen kimselerdir.
    İblis, bu gibi kimseleri çok rahat güdebilir. Onlara çok rahat
    kötülükleri yapmalarını emreder.396
    5- İnsanların aralarını açmaya çalışır. Sürekli kavga, savaş,
    anlaşmazlık, fitne, güvensizlik, birbiri hakkında kötü düşünme
    tam da İblis’in arzu ettiği şeydir. İblis, insanlar arasında
    fitne çıkarmaktan asla vazgeçmez.397
    6- İblis, kendine bağladığı, Hakk’tan yüz çeviren kimselerin
    yaptıklarının doğru, üzerinde bulundukları yolun sağlam
    olduğunu, inançlarında, sözlerinde ve işlerinde bir yanlışlık
    bulunmadığını onlara telkin eder. Onların yanlış ve sapık işlerini
    allayıp pullar. Böylece onların bu kötülüklere devam
    etmelerini sağlar.398
    394 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    395 58/Mücadele, 19
    396 2/Bakara, 268
    397 17/İsrâ, 53
    398 27/Neml, 24; 16/Nahl, 63
    AHMED KALKAN
    ~ 234 ~
    7- Şeytan ve onun yardımcıları olan cinler ve insanlar,
    diğerlerini kandırmak için süslü ve yaldızlı sözler söylerler.
    İddialarını ispatlamak için inandırıcı ve kandırıcı kendilerine
    göre deliller getirirler, her türlü ikna yöntemlerini kullanırlar.
    Çekici, hoşa giden, gönle rahatlık veren, ama aslında
    saptırıcı ve çarpık sözler kullanırlar. Avlarını bu yöntemle
    avlamaya çalışırlar.399
    8- İblis, insanları kendi yoluna davet etmek için birtakım
    araçlardan yararlanır. Bu araçların başında içki, kumar ve
    putlara tapmak gibi şeyler gelir.400 Bu gibi şeyler, esasen şeytanın
    pis işlerindendir. Bunlardan sakınmak, şeytanın aldatmasından
    kurtulmak anlamına gelir. İçki ve kumar gibi alışkanlıklara
    dalanların akıl ve şuurları yerinde olmadığı için
    şeytanın oltasına kolay takılırlar. Bütün kötülüklerin anası
    olan içki şeytanın işini kolaylaştırır.401
    Şüphesiz ki İblis’in en önemli tuzaklarından biri de içki ve
    uyuşturucudur. Günümüzde içkinin ve uyuşturucunun çokça
    tüketildiği toplumlarda şeytanın saltanatı ve düzeni hâkimdir.
    O toplumlarda yaşayan insanların çoğu, şeytanın iki
    ayaklı askerleri haline gelmişlerdir.
    9- Büyüklenme, istikbâr etme, kendini müstağnî görme,
    yani Allah’ a muhtaç olmama duyguları da şeytanın
    önemli araçlarından biridir. Şüphesiz büyüklenmek,
    İblis’in ahlâkıdır. O bu duygu ile insanları
    Allah’ın huzurunda boyun eğmekten, O’nun emirlerine
    uymaktan uzaklaştırır. Aldatıcı bir gururla onlara
    istiğnâ, yani Allah’a ihtiyaç duymama duygusu
    399 6/En’âm, 112-113
    400 5/Mâide, 90-91
    401 A. Osman Ateş, Şeytan, s. 214
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 235 ~
    telkin eder.
    İblis bunlara benzer kendine ait tuzaklarla, verdiği
    vaadlerle, söylediği yalanlarla, süslediği zevk ve
    tutkularla, kendine bağlı olanları Allah’ın yolundan
    uzaklaştırmaya çabalar.402
    Unutmamak gerekir ki İblis’in Allah’ın sâlih kulları
    üzerinde bir gücü yoktur. O ancak kendine bağlı
    olanları yönlendirir, istediğini yaptırır. İblis yalnızca
    davet eder, özendirir, teşvik eder. Ona aldananlar,
    onun yolunu izler. 403
    ŞEYTANIN İNSANA DÖRT BIR YANDAN YAKLAŞMASI
    Allah tarafından kıyametin kopmasına kadar kendisine
    mühlet verilen İblis, insana nasıl yaklaşacağını yemin ederek
    şöyle dillendiriyordu: “İblis: ‘Beni azdırmana karşılık, and
    içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin sırât-ı
    müstakimin/doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra
    elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
    sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden
    bulamayacaksın.’ dedi.” 404
    Şeytan, insanları kandırıp saptırmak için bütün yolları
    deneyeceğini açıkça söylemektedir. “Bütün cephelerden,
    her taraftan, yani gücümün yettiği her yerden, insanın hangi
    402 Zübeyir Yetik, Şeytan, s. 97-107
    403 H. K. Ece, Hz. Âdem, s. 139-141
    404 7/A’raf, 16-17
    AHMED KALKAN
    ~ 236 ~
    tarafını, hangi duygusunu zayıf bulursam; o taraftan sokulacağım.
    Vesvese vereceğim, kendime dâvet edeceğim. Benim
    dâvetime uymazsa hiç olmazsa Allah’a isyan etmesini ona fısıldayacağım,
    yani günahkâr olması için elimden geleni yapacağım.”
    diye söz vermiştir. Şeytan bunu yapabilecek mi? Buna
    gücü yetecek mi?
    Aslında onun zorlayıcı bir gücü yoktur.405 Ama o nereden
    öğrenmişse; insanın karakterini, kötülüğe ve iyiliğe, hayra ve
    şerre meyilli olarak yaratıldığını biliyordu. Ondaki kötü meyillere,
    aşırı isteklere hitap edecekti. Aklını kullanmayanlar
    ile, sonunu düşünmeden zevklerinin peşinden gidenler, onun
    süslü sözlerine kanacaklardı.
    İbn Abbas’tan (r.a.) gelen bir rivâyete göre, “önlerinden
    yaklaşacağım” demek, onları dünyaya düşkün edeceğim;
    “sağlarından yaklaşacağım” demek, din işlerinde, ibâdet ve
    amellerinde onlara şüphe vereceğim; “sollarından yaklaşacağım”
    demek, onlara günah işlerinde azgın bir iştah (şehvet)
    vereceğim, anlamına gelir.406
    Katâde de diyor ki: “Onlara önlerinden gelecek ve âhiret
    yok, yeniden diriliş yok, cehennem yok, cennet yok diyeceğim.
    Arkalarından gelip; dünya tutkularını süsleyip, allayıp
    pullayıp onları bu gibi zevklere dâvet edeceğim. Sağlarından
    gelip, ibâdetleri (hasenâtı) zor göstereceğim, geciktirmeye
    çalışacağım. Sollarından da yaklaşıp, günahları zevkli ve süslü
    gösterip onlara günah işlemelerini tavsiye edeceğim.”407
    Şeytan ve dostları, insanlara (özellikle müslümanlara)
    daha çok sağdan yaklaşırlar, onları din ile, din motifleriyle
    aldatırlar. Nice zâlim sömürücü ve diktatörler, kitleler
    405 15/Hıcr, 41-42
    406 İbn Kesir, 2/9
    407 İbn Kesir, 2/9
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 237 ~
    üzerindeki hâkimiyetlerini sürdürebilmek için dindar görünürler,
    dinî motifleri kullanırlar. İslâm’a bağlılık ve saygıları
    olmadığı halde kitleleri susturabilmek için dinî sloganlara
    başvururlar. Allah’ın âyetlerini çıkarları, düzenlerinin devamı
    için kullanmaktan çekinmezler.
    Şeytan ve dostları, insanlara önlerindeki âhireti mümkün
    olduğu kadar unuttururlar. Hayatın yeme-içme ve zevklenmek
    olduğunu aşılarlar. Birkaç günlük dünyayı boş geçirmemek
    için nefsin istediklerini ona vermek gerektiğini iddia
    ederler. Onları dünyaya ve bitmez tükenmez tutkulara
    bağlarlar. O tutkuların peşinden bir ömür sürmelerini temin
    ederler. Ölümü ve ölümden sonrasını unutturmaya, boş hayaller
    peşinde koşturmaya çaba gösterirler.
    İblis ve yandaşları insana soldan yaklaşarak, küfrü, şirki,
    isyanı zararsız göstermeye çalışırlar. İslâm’ın kötü (münker)
    dediklerini insanlara sevimli, câzip olarak sunarlar. İçki, kumar,
    uyuşturucu, zina, hak yeme, çılgınca eğlenmeyi, hayatın
    gayesi olarak sunarlar. Allah’ı hatırlamayı unuttururlar. O’na
    ibâdet etmeyin, yasaklarından kaçmayı zor ve ağzın tadını
    kaçırıcı, eğlenme ve zevki engelleyici olarak gösterirler. Akla
    gelmedik şeytanî metodlarla, hile ve tuzaklarla insanları Allah
    yolundan uzaklaştırmak için gayret ederler.408
    İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma
    ve şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak,
    İslâm’ı samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır.
    İnsan, imtihan için yaratılmıştır. Ya hayr işleyerek râzı olunan
    kulların arasına katılacak; ya da şer işleyip cezayı hak
    edecek. Nefsi onu kötülüğe de iyiliğe de götürebilir. Şeytanın
    ve nefsin faaliyetleri imtihan olmanın bir gereğidir. Sıkıntı,
    408 M. Alagaş, Şeytan ve Dostları, s. 27-52
    AHMED KALKAN
    ~ 238 ~
    meşakkat olmadan imtihan olmaz. İşte bu noktada Allah’ın
    hikmeti ortaya çıkmaktadır. Allah dileseydi ne şeytan olurdu,
    ne de kullar günah işleyebilirlerdi. Ancak, dünya hayatı imtihan
    içindir. İnsan, birtakım denemelerden geçecek ve makamını
    kendisi kazanacaktır.
    Şeytan, yani İblis; insanın içine fısıldar, vesvese verir, insanı
    hayallere sürükler, hayırlı işleri yapmamaya, şerli işleri
    yapmaya davet eder. İnsanın içinde kötülüğe dâvet eden her
    çağrı, her duygu şeytandandır. O ve kabilesi insanları, onların
    görmeyecekleri yerden gözetlerler. Ancak o ve kabilesi,
    inkârcıların dostudurlar.409
    O, insanlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından
    sokulur; onların Allah’a şükredici olmamaları için
    çalışır.410 Bu amacına ulaşmak üzere atlılarını ve yayalarını
    seferber eder, onlara karşı yaygara koparır, onlara mal ve çocuklarında
    ortak olmaya kalkışır.411
    Şeytan, müslümanları hayır yapmaktan alıkoymaya çalışır.
    Zekât ve sadaka verenleri ‘fakir olacaksınız’ diye korkutur.412
    Şeytan, insanlara her türlü ahlâksızlığı emreder.413 Onlara içkiyi,
    kumarı, zinayı süslü gösterir, böylece insanları Allah’ı
    anmaktan uzaklaştırır.
    Şeytan, insanlara Allah’ı ve O’nun kitabını hatırlamayı
    unutturur. Böylece onları daha iyi kontrol altına alır ve
    hata yaptırır. Şeytan, Allah’ın gücünü ve kaderini unutturarak
    evrendeki olayları, insan hayatında olanları tesadüflere
    bağlar ve insanları bunlara inanmaya çağırır. Böylece Allah’ı
    409 7/A’râf, 27
    410 7/A’râf, 17
    411 17/İsrâ, 64 ve Müslim, Münafikûn 66, 68, Hadis no: 2813, 4/2167
    412 2/Bakara, 268
    413 2/Bakara, 288
    BÜYÜ VE ŞEYTAN
    ~ 239 ~
    hatırlarına getirtmez. Şeytan, kendi yolundan gelenlere; başkaları
    üzerine haksızlık yapmaya, onların elindekine göz dikmeye
    dâvet eder. İnsanlar arasında anlaşmazlıkların kavgaların
    çıkmasına sebep olur.414
    Şeytanın işi fesat ve fitnedir. O, insanlar içinden kendine
    yandaşlar (veliler) bulur ve bir çok işini onlara yaptırır.
    “Şeytanın evliyâsına/dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki
    şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”415 Aslında şeytanın hilesi
    zayıftır. “Şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
    düzeni ve tuzağı zayıftır.”416 Onun insan üzerinde herhangi
    bir gücü yoktur. “Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir
    ağırlığın (hâkimiyetin) olmayacaktır. (Onları) koruyucu
    olarak Rabbin yeter.”417 Fakat insan, şeytanın fısıltılarına, kandırmacalarına,
    vesveselerine; hoşuna gittiği için kanmaktadır.
    Yeryüzünde şeytana tâbi olup da Allah’ın dininden
    yüz çevirenlere Allah; ‘Hizbü’ş şeytan-şeytan
    taraftarı’ demektedir: “Şeytan onları istilâ etmiş,
    onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar,
    hizbü’ş-şeytan/şeytanın taraftarıdırlar. İyi bilin ki
    hizbü’ş-şeytan mutlaka kaybedenlerdir.”418 Demek
    ki, yeryüzünde tâbi tutulduğu imtihanı başarıp
    başaramamasına göre, insan ya şeytanın, ya da Allah’ın
    hizbinden olmak durumunda
    414 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 286
    415 4/Nisâ, 76
    416 4/Nisâ, 76
    417 17/İsrâ, 65
    418 58/Mücâdele, 19

     

     
    Cumartesi, 06 Şubat 2021 08:45

    Türkçe Kitabı 1 Sınıf

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Bismillâhirrahmânirrahîm
    El-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn
    Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh
    TÜRKÇE KİTABI 1. SINIF
    AHMED KALKAN
    ≈ 2 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    İÇİNDEKİLER
    İçindekiler.............................................................................
    ÖNSÖZ................................................................................
    Türkçe Dersi Hakkında Birkaç Söz..................................
    Türkçe Dersinin Konuları....................................................
    Türkçe Dersinin Amacı.......................................................
    SEVMEK..............................................................................
    Okuduğunuzu Anladınız mı?.............................................
    Yazma Konusu ....................................................................
    Şunları Öğreniniz......................................................... .......
    Dil, ses, hece, kelime neye denir?....................................
    DINLEMESINI BILIYOR MUSUNUZ?.............................
    Bilmeceli Bir Masal.............................................................
    Okuduğunuzu Anladınız mı?..............................................
    Şunları Yapın.......................................................................
    Düşünün, Cevaplayın.........................................................
    İyi Bir Dinleyicinin Özellikleri..............................................
    HAK YOL İSLÂM YAZACAĞIZ........................................
    Metin Üzerinde Çalışmalar.................................................
    ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM!...............................................
    Metin üzerinde çalışmalar..................................................
    Yabancı Kelimeler ..............................................................
    Deyimler................................................................................
    Yanlış veya Eksik Bildiğimiz Kelime ve Kavramla...........
    Tür, plan ve anlatım.............................................................
    Şunları Yapınız ...................................................................
    Şunları Belleyin...................................................................
    Eş Anlamlı Kelimeler .........................................................
    Eş Sesli Kelimeler...............................................................
    Şunları Yapın.......................................................................
    ALLAH’I GÖSTER DE İNANAYIM!.................................
    Kelimeler Üzerinde Çalışalım.............................................
    Metin Üzerinde Çalışalım...................................................
    Papazla Çocuk....................................................................
    27778
    10
    12
    13
    13
    14
    15
    15
    16
    17
    18
    18
    23
    24
    26
    27
    27
    28
    29
    31
    32
    33
    33
    33
    35
    35
    37
    38
    40
    ≈ 3 ≈
    İçindekiler
    42
    43
    43
    44
    47
    58
    50
    51
    54
    55
    57
    59
    60
    60
    61
    62
    63
    63
    64
    65
    65
    66
    66
    68
    70
    71
    72
    73
    73
    75
    76
    76
    76
    77
    Tür ve Anlatım Üzerinde Çalışalım......................................
    Dil ve Uygulama Üzerinde Çalışalım...............................
    Bazı Münazara Konuları......................................................
    Tamamlayıcı Bilgi MÜNAZARA........................................
    OKUMA...............................................................................
    Okumanın Hayatımızdaki Yeri..........................................
    Okuma Çeşitleri..................................................................
    Sessiz Okuma ...................................................................
    Nasıl Okumalıyız.................................................................
    Neleri Okumalıyız?.............................................................
    Okuma Hızı.........................................................................
    Şiir Okumak.........................................................................
    NOKTALAMA İŞARETLERI............................................
    Nokta....................................................................................
    Virgül....................................................................................
    Noktalı Virgül.......................................................................
    İki Nokta...............................................................................
    Üç Nokta..............................................................................
    Sıra Noktalar.......................................................................
    Soru İşareti..........................................................................
    Ünlem İşareti.......................................................................
    Çizgi......................................................................................
    Birleşme Çizgisi (-).............................................................
    Tırnak İşareti........................................................................
    Parantez ( ) ........................................................................
    Kesme İşareti (’).................................................................
    Noktalama İşaretleri Dışındaki İşaretler..........................
    İMLÂ....................................................................................
    Büyük Harflerin Kullanıldığı Yerler...................................
    Mastarların Söyleniş ve Yazılışı........................................
    Fiil Kök ve Gövdelerinin Yazılışı.......................................
    -(i)yor Ekinin Yazılışı...........................................................
    İle Bağlacının Yazılışı.........................................................
    -Ken Ekinin Yazılışı.............................................................
    ≈ 4 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Ki Bağlacının Yazılışı..........................................................
    Ki Ekinin Yazılışı..................................................................
    Mı, Mi, Mu, Mü Soru Ekinin Yazılışı..................................
    De, Da Bağlaç ve Ekinin Yazılışları..................................
    İmek Fiilinin Yazılışı............................................................
    İse Fiilinin Yazılışı................................................................
    İdi Fiilinin Yazılışı.................................................................
    Kısaltmaların Yazılışı..........................................................
    Sayıların Yazılışı..................................................................
    Tarihlerin Yazılışı.................................................................
    TÜRKÇENIN SESLERI.....................................................
    Ünlüler ve Ünlülerle İlgili Kurallar......................................
    Ünsüzler ve Ünsüzlerle İlgili Kurallar ...............................
    Büyük Ünlü Uyumu (Büyük Ses Uyumu).........................
    Küçük Ünlü Uyumu.............................................................
    Ünlü Düşmesi......................................................................
    BINLERCE GÜVERCIN ...................................................
    Metin Üzerinde Çalışmalar................................................
    HIKÂYE TÜRÜ HAKKINDA BILGI..................................
    Tür Hakkında Ek Bilgiler.....................................................
    Hikâyede Planı....................................................................
    Hikâyede Şahıs ve Zaman................................................
    Edebiyat Dünyasında Meşhur Hikâye Yazarları.............
    Modern Türk Edebiyatında Meşhur Hikâyeciler..............
    Batı Edebiyatında Meşhur Hikâyeciler.............................
    Tür ve Anlatım Üzerine Çalışmalar...................................
    SÖZLÜ ANLATIM .............................................................
    Sözlü Anlatımın Özellikleri.................................................
    Konu Seçimi........................................................................
    Plan ......................................................................................
    Vurgu....................................................................................
    Ton, Tonlama.......................................................................
    Ulama...................................................................................
    Güzel Konuşma...................................................................
    77
    77
    78
    78
    78
    79
    79
    79
    80
    82
    82
    83
    85
    87
    88
    89
    89
    94
    96
    96
    97
    98
    99
    99
    99
    100
    101
    101
    102
    103
    104
    106
    107
    107
    ≈ 5 ≈
    İçindekiler
    YAZI VE YAZMA SANATI..................................................
    Etkili Yazı Yazmanın Pratik Yolları....................................
    Etkili Yazı Yazma Teknikleri..............................................
    Yazdıklarınızı Test Edin......................................................
    Anlatım Bozuklukları..........................................................
    Yazım Yanlışları..................................................................
    Yazılarda Çokça Görülen Yanlışlar...................................
    Arapça Asılları Çoğul Olduğu Halde Tekil Gibi
    Kullandığımız Kelimeler.....................................................
    KOMPOZISYON.................................................................
    Kompozisyon Nedir? .........................................................
    Konunuzu Seçin.................................................................
    Düşüncelerinizin Taslağını Oluşturun..............................
    Anafikri İçeren Cümlenizi Yazın........................................
    Gelişme Bölümünü Yazın..................................................
    Giriş Paragrafını Yazın.......................................................
    Sonuç Paragrafını Yazın....................................................
    Son Rötuşları Ekleyin.........................................................
    Kompozisyon Yazmanın İncelikleri...................................
    Kompozisyon Nasıl Yazılır?...............................................
    Kompozisyonda Konu........................................................
    Kompozisyon Konuları.......................................................
    Kompozisyon Planı.............................................................
    Kompozisyonda Dikkat Edilecek Kurallar........................
    Kompozisyonda Plan.........................................................
    Kompozisyon Başlığı..........................................................
    Kompozisyonda Bilgi Birikimi............................................
    Kompozisyon Yazma Kuralları..........................................
    İçerik/Anlam Özellikleri......................................................
    Kompozisyon Yazmanın Metodu (Yöntemi)....................
    Kompozisyon Yazma Denemesi.......................................
    Düzenli Bir Kompozisyon Kâğıdının Özellikleri...............
    YAZILI KOMPOZISYON TÜRLERI.................................
    Örnek Kompozisyon Yazıları.............................................
    109
    113
    114
    117
    120
    125
    126
    128
    131
    131
    137
    138
    139
    139
    140
    140
    140
    141
    144
    149
    151
    164
    166
    174
    176
    177
    181
    184
    186
    188
    189
    190
    198
    ≈ 6 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Yazılı Kompozisyon Türleri...............................................
    Hikâye ................................................................................
    Roman...............................................................................
    Tiyatro.................................................................................
    Senaryo...............................................................................
    Masal...................................................................................
    Fabl.....................................................................................
    Hâtıra..................................................................................
    Günlük.................................................................................
    Gezi.....................................................................................
    Haber....................................................................................
    Röportaj ....................................................................... .....
    Sözlü Kompozisyon Türleri ..............................................
    Adres Sorma......................................................................
    Fıkra Anlatma, Kutlama.....................................................
    Özür Dileme........................................................................
    Sohbet Etme......................................................................
    Soruya Karşılık Verme......................................................
    Tanışma, Telefonla Konuşma..........................................
    Teşekkür Etme ..................................................................
    200
    200
    201
    201
    202
    203
    203
    204
    205
    205
    206
    207
    208
    209
    209
    210
    211
    211
    213
    214
    ≈ 7 ≈
    Önsöz
    ÖNSÖZ
    TÜRKÇE DERSİ HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ
    Türkçe dersi denilince, Türk dilini düzgün ve kurallarına uygun
    olarak kullanmayı öğreten ders akla gelir. Duygu, düşünce,
    fikir ve hayalleri, özellikle de inançları düzgün bir şekilde
    sözlü veya yazılı olarak ifade etmeyi öğreten dersin adı “Türkçe”
    dir.
    Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir. Lisanların
    çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.
    Her peygamber kendi kavminin, içinden çıktığı
    toplumun konuştuğu dille tebliğ ve davetini yapmıştır. Dinin
    amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana
    dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması,
    dinini tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından
    da çok önemlidir. İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle)
    düşünürler, onunla yaşarlar, onunla inançlarım öğrenir
    ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber
    yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta
    başarılı olmak için de Türkçe’yi iyi bilmek ve düzgün kullanmak
    şarttır.
    TÜRKÇE DERSİNİN KONULARI
    Türkçe dersi, dinleme, okuma, konuşma ve yazma gibi dört
    ana etkinliğe dayanır. Türkçe dersinin kapsamını bunlar oluşturur.
    ≈ 8 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    TÜRKÇE DERSİNİN AMACI
    a-) Öğrencileri dinlediklerini, okuduklarını tam ve doğru olarak
    anlamaya alıştırmak,
    b-) Onlara, gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini, incelediklerini,
    öğrendiklerini, düşünce ve inançlarını sözle ve yazıyla
    doğru, düzgün ve etkili olarak anlatma gücünü kazandırmak,
    c-) Öğrencilerde okuma ve dinleme alışkanlık ve zevkini
    uyandırmak; onları yaş ve seviyelerine göre yazılmış kitaplan,
    yazılan arayıp bulmaya, okumaya yöneltmek,
    d-) Öğrencilere gözlem yapmanın yollanın öğretmek ve bu
    yolla edindiği izlenim ve bilgileri güzelce anlatabilecekleri kabiliyeti
    kazandırmak,
    e-) Dilimizdeki kelimelerin anlamlanın, doğru yazılış ve okunuşlarını
    öğretmek, öğrencilerin kelime dağarcıklarını zenginleştirmek,
    f-) Dilimizin bağlı olduğu ana kuralları (dilbilgisi kurallarını)
    benimsetmek, dil sevgisini aşılamak,
    g-) Bütün kitapların o Kitabı daha iyi anlamak için yazılıp
    okunması gerektiği anlayışıyla, Kitabımızla kopmaz bağlar
    oluşturmak.
    Türkçe dersi, bir alışkanlık dersidir. Ezberlemekten, hatta
    bellemekten daha çok, uygulamaya, yaşatmaya dayanır.
    Doğru anlama, düzgün konuşma, güzel okuma ve yazma bu
    ≈ 9 ≈
    Önsöz
    konularda verilecek bilgileri alışkanlık haline getirmekle gerçekleşebilir.
    Alışkanlıklar da geniş ölçüde uygulamayı, tekrarlamayı
    gerektirir.
    Türkçe dersi bütün derslerin temelidir. Hemen hemen her
    ders bir yerde Türkçe dersinin kapsamına girer. Çünkü okuma,
    dinleme, konuşma ve yazma bütün derslerde ortak etkinliklerdir.
    Bu alanlardaki başarı, öbür derslerdeki başarıyı
    sağlamada etken olur.
    Metinlerin yazılması ve seçilmesinde Kalemder Suffe İslâm
    Okulu öğrencilerinin yaş ve bilgi seviyeleri göz önünde bulundurulmuştur.
    Çeşitli yazı türlerine yer verilen bu metinlerin ve
    işlenişinin tevhidi eğitime uygun olmasına özen gösterilmiştir.
    Bu metinlerle ve bu Türkçe dersiyle her şeyden önce, müslümanlara
    müslümanca bir eğitim amaçlanmıştır. Suffe İslâm
    Okulumuzdaki diğer derslerle bütünlük arz edecek şekilde ve
    dinimizle uyum içinde olması, laik bir anlayışın reddi, dilin din
    için olması birinci hedef seçilmiştir.
    28. 11. 2018
    Ahmed Kalkan
    ≈ 10 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    S E V M E K
    Önce Allah’a inanalım çocuklar. O’nu sevelim. Çünkü O sizi
    çok seviyor. Siz nereye gidiyorsanız O da sizinle beraber. Otobüse
    binin, sizinle; uçağa binin, sizinle. Size oyunlar oynatan
    O. Okutan, öğreten, akıl veren O. Kuşların o minicik gözlerini
    O yarattı. Kuşlar pırr deyip uçarken O’nu haber verirler. Horoz,
    kırmızı horoz, daha gün doğmadan O’nu hatırlar da uzun uzun
    öter.
    Zeytini O gönderir deniz kıyılarından. Çöllerden hurmayı O
    gönderir.
    Anne... Çocuğum, annesi olması insanın, en bulunmaz altın,
    değil mi? İnsana anne veren O... Annelerin kalbine bu kadar
    sevgi, iyilik, sabır koyan O...
    Önce Allah’a inanalım çocuklar... O’nu görür gibi olalım. O
    hiç bir şeye benzemez. O insan gibi değil. O hiç ölmez. O’nun
    önü sonu yok. O’nu bizim gözümüzün gücü yetmez görmeye.
    Ama O’nu görür gibi yaşayalım.
    İlkin ve sonra Allah’ı sevelim çocuklar. O’nu sevdik mi sonsuz
    bir sevinç sarar gönlümüzü. Dünya, tılsımlı bir bin bir
    gece masalı olur. Her kapı neşeyle açılır... Oyun oynarken de
    O’nu unutmayız, bahçelerde gezerken de. Namaz saatlerinde
    unutmadığımız gibi, eğlenirken de, dinlenirken de O’nunlayız,
    O’nunla olmalıyız. Güneş doğarken de O’nunla oluruz, düşte
    de.
    Sonra birbirimizi sevelim... Annemizi sevelim. Annelerimizin
    ≈ 11 ≈
    Sevmek
    bizi ne kadar sevdiğini hayalimiz alabilir mi? En uzak bir tehlike
    bize yönelse kokusunu alıp telaşlanan anneler... Düşersek
    dili tutulan, bizim için bizden daha çok korkan, ta gönlümüzde
    yatan niyeti sezmeye çalışan anneler... İnsanlık bahçesinin en
    olgun elmaları anneler... Anneler, Allah’ın bize en nazik emanetleridir
    çocuklar.
    Sonra babamızı sevelim... Onların sert duruşuna bakmamak...
    Onlar anlatmazlar, saklarlar sevgilerini. Sevgileri külün
    altındadır. Birazcık hasta olsan, dayanamaz hemen belli ederler.
    Doktorlara koşarlar, çarşılara koşarlar. Elmalar, portakallar
    getirirler, balonlar alırlar, oyuncaklar alırlar, seni oyalarlar.
    Annen geceleri seni uykusuz bekler. Baban içerdeki odadan
    hep anneni sorguya çeker. Kardeşlerin, en yumuşak yastıklarını
    sana verirler...
    Kardeşlerimizi, annemizi, babamızı, onların annelerini, babalarını,
    kardeşlerini, yani bize o eski zamanın hikâyelerini anlatan
    büyükannemizi, bizimle oyun oynayan büyükbabamızı,
    bizi gezmeğe götüren dayılarımızı, bizi öpen halamızı, kucaklayan
    teyzemizi, hediyeler alan amcalarımızı sevelim...
    Arkadaşlarımızı sevelim çocuklar. Sevmeden dostluk olmaz,
    oyun olmaz, huzur olmaz. Elbette hocalarımızı sevelim.
    Bizi çok seven, mum gibi kendini eritmek pahasına bize ışık
    veren, bizi nurlandıran hocalarımızı sevelim.
    İnsanları sevelim, insan olanları, Müslümanları. Onların da
    içinde bir fenalık yok, bizim gibi. Onlar da hep bizim iyiliğimizi
    isterler. Sokakta gezen arkadaşlarımızı, çevredeki bizden insanları
    sevelim, sevmeye çalışalım. Onların kimi hocadır; bize
    ≈ 12 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    öğretir. Kimi bahçecidir neler yetiştirir neler...
    İnsandan güzel ne gördün sen çocuğum? Kedi de güzeldir;
    karınca da hoştur, ama insan gibisi var mı?
    OKUDUĞUNUZU ANLADINIZ MI?
    1-) Sevmekle inanmak arasında bir ilişki var mı? Varsa nasıl?
    Bu soruyu, özellikle Allah sevgisiyle ilgili olarak ve örnekler
    bularak cevaplayınız.
    (Bu kitabınızda geçen sorulan ve şunları cevaplayınız, şunları
    yapınız gibi ödevleri, öğretmeniniz tarafından farklı bir şey
    istenmediği sürece, Türkçe defterinize sınıfta o ders işlenmeden
    önce yazmanız gerekir. Sonra sınıfta o ders işlenirken, ilgili
    soruya defterinizde verdiğiniz cevap veya yaptığınız ödevle,
    hocanızın cevabını karşılaştırınız ve varsa yanlışlarınızı
    düzeltiniz, eksiklerinizi tamamlayınız.)
    2-) Allah’ın insanla beraber olması nasıl olur? Allah’ın insana
    benzemediğini değerlendirip bu beraberliğin nasıl olduğunu
    düşününüz ve araştırarak cevaplayınız.
    3- Kuşların bize Allah’ı haber vermesi nasıl olur?
    4-) Horozun gün doğmadan uzun uzun ötmesinin sebebi
    ne? Bu, sizce de doğru olabilir mi? Nasıl? Horozlarla birlikte
    başka hangi canlılar o saatlerde uyanıktır? Bizim bunlardan
    alacağımız ibretler nelerdir?
    5-) “Allah’ı görür gibi olmak, görür gibi yaşamak” ifadesinden
    ne anlıyorsunuz?
    ≈ 13 ≈
    Sevmek
    6-) “Eğlenirken ve dinlenirken de Allah’la beraber olmak” bilinci
    ve arzusu bize ne gibi görevler yükler? Bu sorunun cevabını
    arkadaşlarınızla tartıştıktan sonra, kendi düşüncelerinizi
    yazınız.
    YAZMA KONUSU
    Sevmek nasıl olur, sevdiğimiz nasıl belli olur? Sevmek bir
    bedel ister mi? Bu konudaki düşüncelerinizi kompozisyon şeklinde
    yazınız.
    ŞUNLARI ÖĞRENINIZ
    Dil, ses, hece, kelime neye denir?
    Dil: İnsanların duyduklarını, gördüklerini ve düşündüklerini
    anlatmaya yarayan sesli işaretler düzenidir.
    Dilbilgisi: Dilin öz kurallarını göstererek doğru konuşmanın,
    düzgün yazmanın yollanın öğreten bilim dalıdır. Sesleri, kelimeleri,
    cümleleri inceler.
    Ses: Dilin parçalanamayan en küçük parçasıdır. Sesler bazen
    tek başına, çok defa da yan yana gelerek, canlı cansız varlıkları,
    kavramları ve durundan karşılayan dil öğelerini meydana getirirler.
    Harf: Alfabeyi oluşturan, tek başına ya da başkalarıyla birleşerek
    dildeki bir sesi yazıda göstermek için kullanılan işaretlerden
    her birine denir.
    “Ses”le “harf’i karıştırmamaya özen gösterilmelidir. Ses, akciğerden
    başlayıp ağız ve burunda sona eren solunum yolları
    ≈ 14 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ile, bu yollar üzerinde sıralanmış organlardan çıkar. Harf ise bir
    sesin işaretidir; yazı dediğimiz işaretlerin en küçük bir parçası.
    Hece: Bir çırpıda söylenen kelime veya kelime parçalandır.
    Kelime: Kendi başına bir anlamı olan ses ya da ses topluluğudur.
    Kelimeler cümle kuruluşuna yarar. Canlı, cansız varlıkları,
    kavramları, hareketleri ve onların hallerini karşılar. Sözcük aynı
    anlamdadır.
    DİNLEMESİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
    Hemen hemen her gün yaptığımız işlerden biri de dinlemektir.
    Bir düşününüz. Hiç olmazsa günde üç dört saatimizi buna ayırırız.
    Evde annemizi, babamızı; okulda öğretmen ve arkadaşlarımızı
    dinleriz. Radyoyu, televizyonu açar, haberleri, bizi ilgilendiren
    konuşmaları dinleriz. Kısaca, dinleme, günlük hayatımızda
    önemli bir yer tutar.
    Dinleme de okuma gibidir. Nasıl okuyarak başkalarının düşüncelerini,
    duygularını öğreniyorsak, aynı şeyi dinleyerek de
    yaparız. Konuşulanlar üzerinde düşünür, anlatılanları kavramaya
    çalışırız. Bu bakımdan dinleme, öğrenme yollarının başında
    gelir.
    İyi bir dinleyici olmak için birtakım alışkanlıklar gerekir. Bu
    alışkanlıkları edinmedikçe dinlediklerimizden iyice yararlananlayız.
    Bazıları vardır; gözlerini konuşana diker, sessizce otururlar.
    “İşte iyi bir dinleyici” dersiniz. Ama gözleri konuşanda, akıllan
    ve dikkatleri başka yerdeyse, bunlar iyi bir dinleyici değillerdir.
    İyi bir dinleyici gözleriyle değil, sorularla dinler; yani, konuşulan
    ≈ 15 ≈
    Dinelemesinie Biliyor Muyuz?
    konu üzerinde kafasında uyanan sorulara cevaplar arar. Dinlediklerini
    bu sorularla değerlendirir.
    Bazı dinleyiciler de konuşmayla değil de, konuşmayı yapanla
    ilgilenirler. Konuşanın elbisesine, saçlarını tarayıp taramadığına,
    el ve yüz hareketlerine bakarlar. Bunlar da iyi dinleyici değildir.
    Konuşanın giyinişi, kılık kıyafeti iyi bir dinleyiciyi ilgilendirmez.
    Onu ilgilendiren, konuşanın anlattıkları, bu konu üzerinde düşündükleridir.
    İyi bir dinleyici sabırlıdır. Konuşanı sonuna kadar izler. Konuşanla
    aynı fikirde olmayabilir. Ama hiçbir zaman onun sözünü
    kesmez. Eğer soracakları varsa, bunları konuşma bittikten sonra
    sorar.
    Dinlediklerini değerlendirme, iyi bir dinleyicinin yapması gereken
    en önemli iştir. Örneğin, konuşanın amacı nedir? Öğüt mü
    veriyor, yoksa belli bir konuda birtakım gerçekleri mi açıklıyor?
    Bunu yaparken heyecanlı mıdır? Fikirleri, düşünceleri değiştirip
    olduğundan fazla büyütüyor mu? Söyledikleri yeni şeyler midir?
    Bu ve buna benzer sorularla dinlediğini değerlendirme, iyi bir
    dinleyicinin yapacağı işlerdendir.
    BILMECELI BIR MASAL
    Düşünerek dinlemeliyiz. Daha doğrusu dinlerken düşünmeli,
    düşünerek de dinlemeliyiz. Bakalım içinizden kimler bu
    kuralı uygulamakta zorluk çekiyor? Bunu anlamak için size
    minik bir masal anlatacağım. Masalda bir soru var. Kim iyi bir
    dinleyiciyse masaldan hemen sonra bu soruyu kolayca cevaplar.
    ≈ 16 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Çok, çok eski zamanlarda bir ülkenin varlıklı ve güçlü bir
    kralı varmış. Bu kralın çok sevdiği kızı hastalanmış. Hekimlerin
    hiçbiri onun hastalığına bir çare bulamıyormuş. Zavallı kız
    her geçen gün ölüme yaklaşıyormuş. Bunu düşündükçe kral
    çıldıracak gibi oluyormuş. Bir gece bir rüya görmüş. Rüyasında
    ak sakallı bir adam:
    - Derdinizi biliyorum. Dediğimi yaparsanız kızınız iyileşir. Ülkenin
    doğusundaki en yüce dağın tepesinde bir mağara vardır.
    O mağarada dağ gülü denen bir kuş yaşar. Onu yakalatın,
    pişirin, bu kuşu ne bir eksik, ne bir fazla kızınıza yedirin. Ertesi
    gün, onun iyileştiğini göreceksiniz, demiş.
    Bu sesle uyanmış kral. Hemen avcılar salmış o dağa. Dağ
    gülünü yakalamış, getirmişler. Pişirmek için kesmişler, karnını
    yarmışlar. Karnından iki yavru çıkmış. Şaşırıp kalmışlar. Yavruları
    da yedirsinler mi, yedirmesinler mi? Çünkü yaşlı adam,
    “ne bir fazla, ne bir eksik” demiş.
    OKUDUĞUNUZU ANLADINIZ MI?
    1- Bu masaldaki soruyu cevaplayın. (Bakalım, masal okunup
    anlatılırken, düşünerek, eski bildiklerinizle karşılaştırarak
    mı dinlediniz?)
    2- Aşağıdaki cümleleri dikkatle okuyunuz. Doğru olanların
    baş tarafına D, yanlış olanların başına da Y harfi koyunuz. (İlk
    cümle, örnek olarak işaretlenmiştir.)
    a- _D_ Dinleme, günlük hayatımızda önemli bir yer tutar,
    b- ___ Dinleme ile okuma arasında hiçbir benzerlik yoktur.
    c- ___Konuşulanları ve anlatılanları iyice kavramak için
    dikkatle dinlemeliyiz.
    d- ___ İyi bir dinleyici, konuşanın kılık kıyafeti ile ilgilenir.
    ≈ 17 ≈
    Dinelemesinie Biliyor Muyuz?
    e- ___ Konuşanla aynı fikirde olmadığımız zaman, konuşanın
    sözünü kesip kendi fikirlerimizi söylemeliyiz.
    f- ___ Dinlediklerimizi tam olarak anlayabilmek için konuşanın
    amacını, bize neyi söylemek istediğini anlamaya çalışmalıyız.
    g- ___ İyi bir dinleyici, dinleyerek öğrendiği fikirlerin doğruluğunu
    sorular sorarak araştırır.
    h- ___ Dinleme de okuma gibi iyi bir öğrenme yoludur.
    ŞUNLARI YAPIN
    Aşağıda dinleme ile ilgili bazı öğütler verilmiştir. Bunlardan
    yapılması gerekli olanların başına X işareti koyun. (İlki örnek
    olarak yapılmıştır.)
    a- _X_ Konuşana bakın ve dikkatle dinleyin.
    b- Sessizce oturun, anlatılanlar üzerinde düşünün.
    c- __ Anlatılanların hangi konuyla ilgili olduğunu kafanızda
    bulun.
    d- Konuşanın saçlarını iyi tarayıp taramadığına bakın.
    e- __ Konuşanın fikirleri üzerinde soracağınız bir soru
    varsa, bunu konuşma
    bittikten sonra sorun.
    f- __ Konuşanın fikrine katılmıyorsanız, sözünü kesiniz.
    g- Konuşanın anlattığı hikâye veya olaylara benzer başka
    şeyler düşünün.
    h- __ Konuşanın, anlattıklarını belli bir sıra ile anlatıp anlatmadığına
    bakınız.
    ≈ 18 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    DÜŞÜNÜN, CEVAPLAYIN
    Duymak, dinlemek midir? Bazen işittiğimizi hatırlamayız,
    neden? Duymak, ses dalgalarının kulağa çarpması; dinlemek
    ise, işitileni kavramak ve zihinde saklamak demektir. Bu açıklama
    ışığında duymakla dinlemenin özelliklerini açıklayınız.
    (“Bakmak” ile “görmek” konusunun da buna benzediğini değerlendirmeye
    çalışınız.)
    İYİ BİR DİNLEYİCİNİN ÖZELLİKLERİ
    “Dinleyip de, sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.” (39/
    Zümer, 18)
    1-) Dikkatinizi konuşana, daha doğrusu konuşulana verin.
    Konuşana, söyledikleriyle ilgilendiğinizi gösterin. Bir dinleyicinin
    konuşulanları iyice anlayamamasının sebebi, genellikle,
    kafasının, söylenenlerden ziyade kendisinin daha ilgi çekici
    bulduğu şeyler üzerinde durmasıdır. Kafanın dışı sınıfta olduğu
    halde, içi evde, oyun saltasında olursa sözler ya kulağa hiç
    girmeyecek ya da bir kulaktan girerse diğerinden çıkacaktır.
    2-) Söylenenleri incelikle seçin ve ayırın. Konuşulan konunun
    tüm ayrıntılarım değil, önemli noktalarının hatırlanması
    gerektiğine dikkat edin.
    3-) Hoşgörülü olun, çünkü sevdiğimiz kimselerin sözlerini,
    hoşlanmadığımız insanların sözlerinden daha dikkatle dinleriz.
    Ama unutmayalım ki, hoşlanmadığımız insanlardan bile
    çok defa bir şeyler öğrenebiliriz. Konuşmacıya karşı duyulan
    antipati, dinlemenin düşmanlarından biridir. Konuşanın elbi≈
    19 ≈
    Dinelemesinie Biliyor Muyuz?
    sesi, yüzü, jestleri, hatta konuyu ele alış biçimi ve görüşleri
    hoşunuza gitmese bile histerinizi yenmeye çalışın. Kendinizi
    konuya vererek, konuşmacının davranış ve görünüşüne aldırmayın.
    4-) Konuşmanın önemli yerlerini not alın. Unutacağınızı
    unutmayın. Eğer durum müsait ise, söylenenlerin aklınızda
    kalmasını istediğiniz kısımlarını bir kâğıda geçirin.
    5-) Dinlerken düşünün, iyi bir konuşmacı dakikada 110 - 120
    kelime ile konuşur. Araştırmalara göre kafalarımız dakikada
    400 - 500 kelime ile çalışır. Bu, konuşmayı dinleme esnasında
    oldukça boş vaktiniz olacağını gösteriyor. Bu vaktinizi kötüye
    değil, iyiye kullanın. Konuyla ilgili kendi tecrübelerinizi hatırlayın.
    Konuşmacının söylediklerini benimseyip benimsemeyeceğinizi
    kendi kafanızda tartışın. Ama bunu yaparken konuşmayı
    dinlemeyi ihmal edip kaçırmayın. Tümüyle hayallere ve
    geniş düşüncelere kapatıp sadece kalıbınızla orada olmayın.
    Kendi düşünme hızı avantajınızı değerlendirin. Düşünen kişi,
    konuşmacıdan çok hızlı gideceğinden, bu hız farkı, zihnimizin
    dağılıp başka konulara sıçramasına sebep olabilir. Bu dağılmayı
    önlemek için düşüncemizi söylenenleri tekrarlamak,
    özetlemek, kendi kelimelerimizle yeniden ifade etmek yolunda
    kullanabiliriz
    6-) Delilleri inceleyin. Konuşmacı, mesela, İslâm’ın halk kesiminde
    şuursuz bir örf - âdet yığını olarak algılandığını ileri
    sürüyorsa, sunduğu delilleri dikkatle tahlil edin. Sağlam gerçekler
    sundu mu? Düşünceleri mantıklı mı? Ortaya sadece bir
    iddia mı atıyor, yoksa sözlerini objektif gözlemlerle mi destekliyor?
    ≈ 20 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Konuşmacının fikrini kabul etmiyorsanız, zihninizi bu istikamette
    çalıştırıp da konuşmayı kaçırmayınız. Dinlerken ana
    gaye söyleneni iyi anlamaktır; tenkit ancak iyi anladıktan sonra
    olabilir.
    7- Konuşmacının hitabet tekniğine dikkat ediniz. İster iyi bir
    konuşmacı olsun, ister kötü; her konuşma, size hitabet sanatı
    hakkında çok şey öğretebilir. Konuşmacı, konuşmasını ilgi çekici
    veya can sıkıcı bir şekle sokarken neler yaptığına ve neler
    söylediğine dikkat ediniz, gayet konuşmacının sözleri dinleyicileri
    kızdırmıyorsa, “neden” ve “nasıl”ını bulmaya çalışın, öte
    yandan, paylaşacağınız düşünceleri sunuyorsa, onları hangi
    yollara câzip bir şekle soktuğunu anlamaya çalışın. Bir gün
    size de faydalı olabileceğini düşünerek, konuşmacının duruşuna,
    ses değişimlerine, jest ve mimiklerine dikkat edin.
    8-) Konuşmacının sunduğu mesajı özetleyin. Konuşma bittikten
    sonra, kafanızda veya yazarak onun ana tezini veya konuşmanın
    belli başlı noktalarım, ileride hatırlamanızı mümkün
    kılacak tarzda özetleyin. Bu, bir konuşmanın ikinci derecedeki
    malzemesi arasından önemli olanlarım seçip ayırmakla mümkün
    olacaktır.
    9-) Konuşmacının söylediklerini başkalarıyla konuşun, görüşün.
    Kendi intibalarınızı diğerlerinin izlenimleriyle karşılaştırın.
    Sizin kaçırmış olabileceğiniz bazı önemli noktalan onlar
    yakalamış olabilir. Bunun gibi, siz de, onların göremedikleri
    noktalarda onları aydınlatabilirsiniz. Böylece duygusal olma,
    yanlış ve eksik değerlendirmelerden kaçınabilir, tahlil ve tenkit
    gücünüzü de geliştirebilirsiniz.
    ≈ 21 ≈
    Dinelemesinie Biliyor Muyuz?
    10-) Fizikî yönden de iyi bir dinleyici olduğunuzu gösterin.
    “Eğri oturalım, doğru konuşalım.” diye bir söz vardır, bilirsiniz.
    Bu sözün bir kısmı eğri olduğundan, onu da doğrultalım: Doğru
    oturalım, doğru konuşalım. Her konuda doğru, dosdoğru
    olalım. Konuşana ve konuşulana değer verdiğimizi kanıtlamak
    için, önce kalıbımızla dinlediğimiz belli olmalı ki, kalbimizle de
    dinlemenin önü açılsın. Üşümüş, yorgun, acıkmış veya hasta
    bir kimse iyi bir dinleyici değildir. Bu hallerin dışında, iyi bir
    dinleyici olabilmek için rahat bir durumda olmalısınız. Bunu
    derken, çok rahat bir durumu da kast etmiyoruz. Bir kimse,
    aşırı bir yemekten sonra veya kendisini çok sıcak hissettiği
    zaman, dinlemek değil, uyumak isteyebilir. Şu halde, iyi bir
    dinleyici olmanın şartlarından biri de, sadece zihnen değil, fizikî
    yönden de hazır olmaktır.
    Okuldaki öğrenme, büyük ölçüde sınıflarda verilen derslerin
    dinlenmesine bağlı. Dinleme kurallarına uyarak iyi bir dinleyici
    vasfı kazanmadan okulda başarılı olmak da mümkün değildir.
    Hocamız yazmanıza müsaade ediyorsa, ders sırasında devamlı
    not alın ve dersten çıkınca da yazdıklarınızı başkalarının
    notlarıyla karşılaştın. Hocanın söylediklerini harfi harfine kâğıda
    geçirmeye de çalışmayın. Kafanız, hocanın sözlerini değerlendirebilmek
    ve bir tercih yapabilmek için açık ve uyanık
    tutulsun. Dersin temel noktalarım ve analılar misalleri kaydedin.
    Daha sonraları, notlarınızı incelerken ayni konu hakkında
    okuduğunuz öteki yazılarla karşılaştım. Hocanın söyledikleri
    iyi tarzda böyle öğrenilir.
    Burada sınıfta, camide, bir salonda herhangi bir konuşma
    dinlerken sessiz, dikkatli ve terbiyeli, ama konuşmacıya cevap
    vermeye de hazır olun. Yerine bir kütük gibi çöreklenen, yü≈
    22 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    zünde hiç bir ifade okunmayan bir dinleyici her konuşmacı için
    bir handikaptır. Konuşmacı eğer konuşma sırasında bir fıkra
    anlatırsa, zevklendiğinizi belli etmek için gülünüz. Bir soru
    yöneltir veya meydan okuyan bir ifade sunarsa, cevabınızı,
    yüzünüzün ifadeleri ve vücudunuzun hareketleri ile belli edin.
    Konuşma üzerindeki düşüncelerinizi ortam uygunsa konuşmacıya
    iletmeye çalışın.
    Çünkü her iyi konuşma, iki kutuplu bir etkileşim, bir alışveriş,
    bir gidiş-gelişli yoldur. Sadece konuşmacıdan dinleyicilere
    uzanan bir yol değil; dinleyicilerden de konuşmacıya giden bir
    yol. Konuşma bittikten sonra, şayet vakit ve ortam müsait ise,
    konuşmacıya sorular yöneltin; kendi düşüncelerinizi açıklayın.
    İyi bir konuşmacı, dinleyicilerinin nasıl bir reaksiyon gösterdiklerine
    dikkat eder; öğrendiklerini daha sonraki konuşmalarında
    uygulamaya çalışır. Dinleyicilerin sorumluluklarından biri,
    konuşmacının kendisini geliştirmesinde ona rehber olacak
    tarzda hareket etmektir.
    Dinlemesini bilen dinleyiciler konuşmacıya yardım eder, ona
    ilham verir. Kendisine sempati besleyen ve her an cevap vermeye
    hazır bir dinleyici grubu önünde konuşmak her konuşmacı
    için bir nimettir. Söylenenleri samimi bir ilgi ile dinlediğinizi
    her halinizle belirtin. Eğer sinirliliği ve heyecanı kendisine
    ciddi bir hata yaptırdı ise, onu küçümsemeyin, gülmeyin, alay
    etmeyin. Kendi arkadaşları arasında, kendisine her zaman
    yardıma hazır arkadaşları arasında bulunduğunu hissettirin.
    Kendiniz iyi bir konuşmacı olmasanız bile, iyi bir dinleyici
    olmasını öğrenebilirsiniz. İyi bir dinleyiciyi herkes takdir eder.
    İyi bir dinleyici her yerde iyi karşılanır; hem zekâsı, hem iyi
    ≈ 23 ≈
    Hak Yol İslâm Yazacağız!
    niyeti ile kendisini başkalarına sevdirir. Arkadaş edinmenin iyi
    bir yolu, iyi bir dinleyici olmaktan geçer.
    HAK YOL İSLÂM YAZACAĞIZ!
    Kör dünyanın göbeğine,
    Hak yol İslâm yazacağız.
    Kuşların göz bebeğine
    Hak yol İslâm yazacağız.
    Yola, ağaca, pınara,
    Esen yele, yağan kara,
    Yağmur yüklü bulutlara
    Hak yol İslâm yazacağız.
    Koç burcuna, yay burcuna,
    Bebeklerin avucuna
    Minarelerin ucuna
    Hak yol İslâm yazacağız.
    Bucak bucak, köşe köşe,
    Yıldıza, aya, güneşe,
    Kara taşa, kor ateşe
    Hak yol İslâm yazacağız.
    Askerlerin miğferine,
    Kağnıların tekerine,
    Tâğutların heykeline
    Hak yol İslâm yazacağız.
    Herkes duyacak, bilecek.
    ≈ 24 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Saklanmaz gayrı bu gerçek.
    Yaprak yaprak, çiçek çiçek
    Hak yol İslâm yazacağız...
    Abdurrahim Karakoç
    METIN ÜZERINDE ÇALIŞMALAR
    Anlamım tam olarak bilmediğiniz kelimelerin tüm manalarını
    öğrenmek için Türkçe sözlüğe bakmayı ali k ilk il aline
    getiriniz.
    “Hak” kelimesi: a) Allah, b) doğru, gerçek, c) doğruluk, d) bir
    insana ait olan şey, c) geçmiş, harcanmış emek, f) pay, hisse,
    g) lâyık, münasip gibi anlamlara gelir. Hak kelimesinin tüm
    bu anlamlarım öğreniniz. Yukarıdaki şiirde “hak” kelimesiyle,
    bu anlamlardan hangisi kast edilmiştir? Bu kelimenin ayrı anlamlarda
    kullanıldığına örnek olacak şekilde, farklı cümlelerde
    hak kelimesini kullanınız.
    Şiirde geçen “yazacağız” kelimesi sözlük anlamında mıdır?
    Yani, harfleri yan yana getirip istenilen şeyi anlatan biçimler
    ortaya konak anlamında mı kullanılmıştır? Yoksa sözlük anlamının
    dışında mı kullanılıyor? İşte bunun gibi, bir kelimenin
    sözlük anlamından başka bir anlamda kullanılmasına mecaz
    denir. Bu şiirde yazmak kelimesi ile ne anlatılmak istendiğini
    cevaplayın.
    “Kör dünya” ifadesiyle anlatılmak istenen nedir? Yeryuvarlağı
    kör olmaz ise, dünya ile ne kast edilmiştir? Kâfirlerin dünyada
    çoğunlukla olduğunu düşündüğümüzde, kör kelimesi nasıl
    bir körlüğü anlatır ve kimler için kullanılmaktadır? Kur’ân-ı
    ≈ 25 ≈
    Hak Yol İslâm Yazacağız!
    Kerim’den konuyla ilgili ayetler bularak, gözleri olduğu halde
    “kör” olanların hangi anlamda kör olduklarım öğreniniz. Bu şiirde
    de aynı anlamda mı kullanılmıştır?
    Şiirde hangi yerlerde tabiattaki canlı ve cansız varlıklar
    geçiyor? Bu varlıklara “Hak yol İslâm” nasıl yazılır?
    Beşinci kıtada (bölümde) anlatılmak istenenleri tam olarak
    anlayabilmek için miğfer, kağnı, heykel ve tâğut kelimelerinin
    bilinmesi, anlamlarının çok iyi anlaşılması gerekir, özellikle tâğut
    kelimesinin anlamlarını öğrenin. Bu şiirde “tâğutların heykeline”
    ifadesi ile heykeli olan bir tâğut kast edildiğine göre,
    tâğut kelimesinin hangi anlamı aklımıza gelmelidir?
    Tür, plan ve anlatım üzerinde çalışmalar
    Yukarıdaki metni okuduğumuzda şu anlatım özelliklerini görüyoruz:
    a- Metin, alt alta yazılmış satırlardan meydana gelmiş,
    b- Her satırın ilk kelimesi, büyük harfle yazılmış,
    c- Her dört satırdan sonra bir aralık verilmiş.
    d- Satır sonlarında bazı kelimeler ses bakımından birbirleriyle
    benzeşmiş. (Göbeğine - bebeğine; pınara - kara - bulutlara...
    gibi)
    İşte, bu özellikteki yazılara manzume denir. Manzumelerin
    insan ruhunda güzel duygular uyandıran ve sanat değeri taşıyanları
    vardır. Böyle manzumelere şiir denir.
    Demek ki, okuduğumuz metin şiirdir.
    Şiirin her satırına mısra denir. Şiirde çoğu mısraların sonlarındaki
    kelimeler, ses bakımından benzeşir. Buna kafiye denir.
    ≈ 26 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Okuduğumuz şiirde, her dört mısradan sonra bir aralık verilmiş
    ve diğer dört mısra bir önceki dört mısradan ayrı yazılmıştır.
    Her dört mısra, bir anlam bütünlüğü taşıyor. Şiirin anlam
    bütünlüğü taşıyan bölümlerinden her birine kıta denir. Kıtalar
    üç, dört, beş, altı, yedi… mısradan meydana gelebilir. O zaman
    kıtalar üçlük, dörtlük, beşlik... adlarını alırlar.
    Okuduğunuz Şiire Dikkat Ederek Cevaplayın
    a- Şiir kaç kıtadan meydana gelmiş?
    b- Her kıtada kaç mısra var?
    c- Mısra sonlarındaki kafiyeli kelimeleri gösterin. Kafiyeleri
    bulmadan önce redif ne demektir, onu araştırmamız gerekecek
    ve nakaratın ne demek olduğunu bilmemiz icap edecek.
    Bunları öğrenmeye çalışın.
    ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM!
    Ağlasın milletin evladı da bangır bangır,
    Durma hürriyeti aldık diye sen türkü çağır.
    Zulmü alkışlayamam, zâlimi aşla sevemem.
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
    Biri Kur’an’ıma saldırdı mı, hatta boğarım,
    Boğmasam da hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam,
    Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
    Doğduğumdan beridir aşığım istiklale
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
    Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum?
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
    ≈ 27 ≈
    Zulmü Alkışlayamam!
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim?
    Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım:
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.
    Zâlimin haşiniyim amma severim mazlumu
    İrticaın şu sizin lehçede manası bu mu?
    (SAFAHAT’ten)
    METIN ÜZERINDE ÇALIŞMALAR
    Yukarıdaki şiiri okurken ses tonumuzu ve okuyuş tarzımızı
    nasıl yapmalıyız?
    a) tatlı, yumuşak bir edâ ile, b) Tepki gösterir tarzda, c) duygulandırıcı,
    dokunaklı bir şekilde, c) bağırarak ve ağlar gibi
    haykırarak e) tabii bir tonda ve hikâye okur gibi.
    Bu şiiri kimin yazdığını biliyor musunuz? Şiirin yazarına şâir
    denir. Yukarıda şiirin sonunda (Safahat’ten) ifadesi geçtiğine
    göre, demek ki bu şiir Safahat adlı bir şiir kitabından alınmıştır.
    Bu şiir kitabı kime aittir? Araştırıp öğrenmeye çalışın. Şairin
    T.C. kurulduktan kısa bir süre sonra kaçar gibi Mısır’a gidip
    ölümüne yakın bir zamana kadar memleketine dönmeyişinin
    sebebi ne olabilir? Bu konuyu da araştırarak, yukarıdaki şiirde
    anlattıklarıyla ilgisini değerlendirmeye çalışınız.
    YABANCI KELIMELER
    Anlamını bilmediğimiz kelime, bizim için yabancı kelimedir.
    Çünkü o kelimenin anlamını tanımıyoruz. Kelimenin anlamını
    doğru bir şekilde öğrenip kendimize mal edince, yani kolaylıkla
    cümle içinde o kelimeyi kullanabilince artık o kelime bizim
    için yabancı olmaktan çıkar. Parçalarda geçen yabancı keli≈
    28 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    meleri sözlükten bulup defterinize anlamlarını yazmalı ve bellemeksiniz.
    Böylece ne kadar çok kelimenin anlamlarını tam
    olarak bilir ve cümle içinde kullanabilirsek, o oranda kelime
    hâzinemiz zenginleşir. Bu yüzden, gerek Türkçe ders metinlerinde
    ve gerekse okuduğumuz bir kitapta veya duyduğumuz
    bir cümlede geçen anlamını bilmediğimiz kelimeleri sözlükten
    bulup öğrenmeği bir alışkanlık haline getirmeliyiz.
    Parçada geçen aşağıdaki kelimelerin anlamlarını belleyiniz
    ve bunları birer cümle içinde kullanınız. (Bu dersten sonraki
    parçalarda geçen yabancı kelimelerin anlamlarını sözlükten
    siz bulacaksınız.)
    Soysuz: alçak, kötü soydan olan,
    zağar: av köpeği.
    lâle: suçluların ve esirlerin boynuna vurulan halka (eskiden),
    uysal: herkese uyan, helkesin fikrine tabi olup itiraz etmeyen,
    irtica: geriye dönme, geriye yönelme, gericilik.
    lehçe: konuşulan dil, bir dilin dallarından her biri,
    çifte: (parçada) hayvanın iki art ayağıyla birden tepmesi.
    DEYIMLER
    Türkü çağırmak: Hoşa gidecek şekilde, neşeli olarak bir
    şeyi tekrarlamak, terennüm etmek.
    Ciğeri yanmak: Çok kederlenmek
    Kanayan yara: (mecaz olarak) Acı, büyük keder.
    ≈ 29 ≈
    Zulmü Alkışlayamam!
    Bu deyimlerin anlamlarını belleyerek birer cümle içinde kullanınız.
    “Ciğeri yanmak” gibi kendi öz anlamından az çok ayrı
    bir anlam taşıyan klişeleşmiş kelime topluluğuna deyim denir.
    Siz de halk arasında çok yaygın olan beş tane deyim bulup,
    anlamlarıyla birlikte defterinize yazınız. Ayrıca, bulduğunuz
    bu deyimleri birer cümle içinde kullanınız.
    YANLIŞ VEYA EKSIK BILDIĞIMIZ KELIME VE KAVRAMLAR
    Okuduğunuz şiirde (hemen hemen bütün mısralarda) zulme
    ve zâlimlere karşı müslümanca bir tepki ve başkaldırı görülmektedir.
    Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki zâlimlere
    karşı çıkmak, İslâm Dini’nin en önemli emirlerinden
    biridir. İslâm’ın hâkim olması için de tüm zâlimlere isyan edilmesi
    şarttır. Bunu gerçekleştirmek için, önce zulüm ve zâlim
    kavramlarının iyi bilinmesi gerekir.
    Hepiniz zulüm, zâlim ve mazlum kelimelerini duymuşsunuzdur.
    Hatta, bu kelimelerin anlamların bildiğinizi zannedersiniz-,
    önce bu-kelimelerin - anlamlarım aşağıdaki açıklamayı
    okumadan, şu zamana kadarki kültürümüzle cevaplamaya
    çalışın. Acaba doğru ve eksiksiz cevaplayabildiniz mi?
    Günlük hayatımızda kullandığımız birçok kelime ve kavramın
    anlamlarım ya eksik, ya da yanlış biliyoruz. Bundan dolayı
    doğruyu bulmamız, doğruyu ifade etmemiz, doğruyu yaşamamız
    çoğu zaman mümkün olmuyor.
    İnsan, kelimelerle düşünür, kelimelerle İnancını belirleyip
    ifade eder, kelimelerle yaşar, o yüzden kelimelerin ve anlamlarının
    bozulması; fikir, inanç ve amellerin de bozulmasını ne≈
    30 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ticelendirir. (Bkz. 2/Bakara, 75; 5/Mâide, 13) Dildeki tahrifat,
    dindeki tahrifatın en önemli sebeplerindendir. Şehid, din, ibadet...
    kelimelerinde olduğu gibi zulüm, adâlet gibi yukarıdaki
    parçanın en belirgin kavramı da anlam kargaşasının kurbanlarından.
    Tekrar, zulüm kelimesi ile aklımıza gelen anlamın eksik olup
    olmadığına dönelim:
    Zulüm denilince hepinizin aklına sadece haksızlık, eziyet,
    işkence ve benzeri fiziki yaptıranlar gelir. Dilimize Arapçadan
    giren bu kelimenin esas anlamlarım en güzel Arapça ile yazılmış
    Kur’an- Kerim’de buluruz. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin
    esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakki) kendi yerinden
    başka bir yere koymak”tır. Yani, hak edenin hakkını vermemek,
    haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir.
    Kur’an’da “zulüm”, hepimizin bildiği eziyet, işkence ve haksızlık
    yanında, esas olarak bu açıkladığımız anlamıyla kullanılır.
    Bu yüzden,
    “Allah’ın koyduğu sınırı (hududu) aşanlar zâlimdir.” (2/Bakara,
    229)
    “Allah’ın yasakladıklarım yaparak, insanlar kendi (nefis)lerine
    zulmederler.” (2/Bakara, 35)
    “Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler zâlimdir.”
    (9/Tevbe, 23) Çünkü;
    “Kâfirler (in tümü) zâlimdir.” (2/Bakara, 254)
    “Şirk en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13)
    “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zâlimlerin ta kendileridir.”
    (5/Mâide, 45). Bildiklerimizi gözden geçirmek, doğru kabul
    ettiklerimizin Kitabımız’la sağlamasını yapmak zorundayız.
    ≈ 31 ≈
    Zulmü Alkışlayamam!
    Zulüm deyince sadece fiziki eziyet aklımıza gelmemeli; zâlim
    denilince de yalnızca kaba kuvvetiyle insaflara zarar veren
    anlaşılmamalı; mazlum tanımının sınırlarını maddi tecavüzlerle
    daraltmamalıyız.
    Parçada geçen irtica kelimesi de böyle. Bu kelimenin anlamı
    ile bugünkü kullanımı arasındaki farkı ve bu kelimeyle
    İslâm’a ve müslümanlara yapılan saldırının yanlışlığını ve çirkinliğini
    bilebilmek için kelimenin doğru anlamını iyi bilmemiz
    şarttır.
    “İrtica ” kelimesi ne anlamdadır? Cahiliye devrine dönmek
    isteyenlere mi, yoksa her türlü hayırlı gelişmeleri emreden İslâmî
    hükümleri isteyenlere mi mürteci (gerici) denilebilir? İslâm
    “irtica” olarak yaftalanabilir mi? Kâfirler bu kelimeyi kimlere
    ve ne maksatla bir suçlama ve damgalandırma ifadesi
    olarak kullanıyorlar? Bu konudaki düşünce ve izlenimlerinizi
    bir kompozisyon halinde defterinize yazınız.
    TÜR, PLAN VE ANLATIM
    Kafiyenin ne olduğunu öğrenmiştik. Şiirde birimleriyle kafiyeli
    olan mısralar, alfabenin ilk haillerinden başlayarak bir
    şema halinde gösterilirse buna kafiye şeması denir. Bu şiirde
    her iki mısranın kendi aralarında kafiyelenmiş olduğunu görüyoruz.
    Kafiye şeması şu şekildedir:
    a b c d
    a b c d
    Daha önce işlediğimiz ilk şiirin kafiye şemasını da siz bularak
    defterinize geçiriniz.
    ≈ 32 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Üçüncü ve dördüncü mısraların sonlarında “sevemem” ve “sövemem”
    kelimelerinin köklerini incelediğimizde “sev”-mek, “söv”-mek
    karşımıza çıkar. Bu köklerden sonra ileriki mısrada da “.....-emem”
    eklerini görürüz. Bu ekler, aynı görevde kullanılan eklerdir. Bazen
    da yine mısraların en sonunda ayni anlamdaki kelimelerin tekrar
    edildiği görülür. İşte bunun gibi, mısraların en sonunda (kafiyeden
    de sonra) gelen ayni anlamdaki ekler, takılar ve kelimelere redif
    denir. Beşinci ile altıncı ve yedinci ile sekizinci mısralardaki redifleri
    de defterinizde siz gösterin.
    Kafiye bulunurken, mısra sonlarında redif var mı, önce bu araştırılır.
    Bunun İçin de aynen tekrarlanan kelimeler var mı? Varsa, ayni
    anlamda kullanılmışsa redif olur. (Aynen tekrarlanan kelime, farklı
    anlamlarda kullanılmışsa cinaslı kafiye olur.) Yine, mısra sonlarında
    benzeyen kelimelerin kökleri bulunur. Bu köklerden sonra, aynen
    tekrarlanan ekler varsa, bunlar rediftir. Rediften önceki kelime
    sonlarında kafiye aranır. Mısra sonlarında iler zaman redif olmaz.
    Yalnız eğer redif varsa, kafiye rediften önce olur. Mısra sonlarındaki
    kafiyelere (ses benzeşmelerine) bakarız: Eğer bir ses (bir harf)
    benziyorsa yarım kafiye, iki harf benziyorsa tam kafiye, ikiden fazla
    benziyorsa, buna zengin kafiye denir.
    ŞUNLARI YAPIN
    Parçadaki tüm mısraların rediflerini gösteriniz. Kafiyelerini
    bularak, hangi tür kafiye olduklarını belirtiniz.
    ŞUNLARI BELLEYIN
    Nakarat: Birinci şiirde her dörtlüğün (kıtanın) son mısraının
    aynen tekrar edildiğini fark etmiştik. İşte bunun gibi, kıtaların
    sonunda aynen tekrarlanan mısralara nakarat denir.
    ≈ 33 ≈
    Zulmü Alkışlayamam!
    Zıt anlamlı kelimeler: Parçada geçen “zulüm” kelimesinin,
    zıt (karşıt) anlamı nedir? Yani, zulmün zıt anlamını belirten
    kelime, zulmün zıddı nedir? Herhalde hemen “adalet” dediniz.
    İşte bu örnekte olduğu gibi, anlam yönünden birbirinin tamamen
    zıddı olan kelimelere zıt (karşıt) anlamlı kelimeler den ir.
    Birkaç tane zıt anlamlı kelimeyi örnek olarak veriyorum. Siz
    de aşağıdaki örneklerde gördüğünüz şekilde yedi tane başka
    örnek bulunuz.
    Kelime Zıt anlamı
    haram helâl
    günah sevap
    kibir tevazu
    düşman dost
    gerici ilerici
    cehennem cennet
    kötü iyi
    çirkin güzel
    EŞ ANLAMLI KELIMELER
    Parçada geçen “irtica” kelimesi yerine “gericilik” sözcüğünü
    koyabilirsiniz. Anlamın aynı olduğunu, dolayısıyla cümlenin
    anlamının değişmediğini göreceksiniz. Bu örnekte olduğu
    gibi, yazılışları ve söylenişleri ayrı olmasına rağmen, aynı anlama
    gelen kelimelere eş anlamlı (anlamdaş) kelimeler denir.
    Yine birkaç tane eş anlamlı (anlamdaş) kelimeyi örnek olarak
    aşağıda bulacaksınız. Siz de örneklerdeki gibi yedi tane
    başka örnek bulunuz.
    kelime sözcük
    cümle tümce
    ≈ 34 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    mısra dize
    kafiye uyak
    vezin ölçü
    nesir düzyazı
    Dikkat! Eş anlamlı kelimelerle, eş sesli (sesdeş) kelimeleri
    birbirine karıştırmayın.
    EŞ SESLI KELIMELER
    Yazılışları ya da söylenişleri aynı, anlamları ayrı olan kelimelere
    eş sesli (sesdeş) kelimeler denir. Parçada geçen “çifte”
    kelimesi bu konuya örnek olabilir. “Çifte” kelimesi şu anlamlarda
    kullanılır:
    a- İkisi bir arada olan (çifte minare, çifte düğün),
    b- İki namlulu av tüfeği (çifteyle kuş vurmak),
    c- Çift kürekli sandal veya kayık,
    d- At ve eşek gibi bir hayvanın arka ayaklarının ikisiyle attığı
    tekme, (parçada kullanıldığı gibi).
    İşte “çifte” kelimesi farklı anlamlara geldiği için, sesdeş (eşsesli)
    bir kelimedir. Birinci şiirde geçen “hak” kelimesi de çeşitli
    anlamlan olduğuna göre eşsesli bir kelimedir.
    Kelimeler, parçaya göre (cümle içinde kullanılmasına göre)
    anlam kazanır. Bir kelimenin hangi anlamda kullanıldığını anlamak
    için kelimenin geçtiği cümleye bakmak gerekir. Cümlenin
    öncesi ve sonrasına ve cümle içindeki o kelimenin kullanımına
    bakılarak farklı anlamlardan hangisinin kastedildiği
    tespit edilir.
    ≈ 35 ≈
    Allah’ı Göserde İnanayım!
    ŞUNLARI YAPIN
    “El” ve “yüz” kelimeleri de eşsesli kelimelerdir. Bu iki kelimenin
    farklı anlamlarını belirtiniz. Eşsesli kelimeye başka üç
    tane örnek bularak farklı anlamlarını cümle içinde kullanınız.
    ALLAH’I GÖSTER DE İNANAYIM!
    İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin çocukluk yıllarında idi. Allah
    diye bir yaratıcının olmadığını, her şeyi tabiatın yarattığını iddia
    eden ve her gittiği yerde bilginlerle görüşerek tartışmalar
    yapan bir dinsiz, döne dolaşa Kûfe şehrine gelir.
    Sapık fikirlerini anlatmaya başlayan bu dinsizin, Küfe bilginleriyle
    görüşüp münazara yapma isteğine gülen müslümanlar:
    “Bizim küçük bir bilginimiz var, eğer onunla karşılaşıp yenersen,
    büyük bilginlerimiz seninle görüşebilir” diye cevap verirler.
    Sonunda görüşme yerini ve saatini kararlaştırarak dağılırlar.
    Kûfe’liler salonu tıklım tıklım doldurmuşlardı. Aradan yarım
    saat geçtiği halde, küçük bilgin hala gelmemişti. Saatler ilerledikçe
    dinsiz bilgin gururlanıyor ve “benden korktu tabii” diyerek
    gülüyordu.
    Tam bu sırada küçük bilgin Ebu Hanife’nin içeri girdiği görüldü.
    Dinsiz bilgin:
    — Niçin geç kaldın küçük? Yoksa çok mu korktun? Diye
    sordu.
    ≈ 36 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    — Hayır, korkmadım. Evimiz nehrin öte yakasında. Bu tarafa
    geçmek istediğimde köprünün yıkılmış olduğunu gördüm.
    Geçemeyeceğimi anlayınca, oradaki ağaçlara, hemen bir
    sandal olup beni geçirmelerini emrettim. Onlar da sandal olup
    beni geçirdiler; bu yüzden geç kaldım, özür dilerim, dedi.
    Bu cevap karşısında kahkahalarla gülmeye başlayan dinsiz
    bilgin:
    —Hey akılsız çocuk! Hiç, bir ağaç kendi kendine sandal
    olur mu, deyince, birdenbire ciddileşen Ebu Hanife:
    - Asıl aklı olmayan sensin! Bir sandalım bile kendi kendine
    yapıldığını kabul etmiyorsun da, şu uçsuz bucaksız âlemin
    kendi kendine var olduğunu nasıl iddia ediyorsun?
    Bu güzel buluş karşısında şaşırıp kalan tabiatçı bilgin:
    —Beni gafil avladın küçük! Pekâlâ, şu varlığını iddia ettiğin
    Allah’ı göster de biz de inanalım, dedi.
    Ebu Hanife eline bir bardak süt alarak dinsiz bilgine sordu:
    —Yağ ve peynir neden yapılır?
    —Tabii sütten yapılır.
    —Öyleyse, şu bardaktaki sütün içinde bulunan yağ ve peynirleri
    göster bakalım!
    Dinsiz bilgin iyice şaşırmıştı:
    —Elbette bu sütün içinde yağ ve peynir vardır, fakat görünmez,
    dedi.
    Dinsizi en zayıf yerinden yakalayan Ebu Hanife yerinden
    doğrularak:
    —Şu sütün içinde yağ ve peynir olduğunu kabul ettiğin hal≈
    37 ≈
    Allah’ı Göserde İnanayım!
    de onları gösteremiyorsun da, yüce Allah’ı “işte Allah” diye
    göstermek mümkün olabilir mi? Sütün her zerresinde yağ nasıl
    bulunuyorsa, Allah da bu âlemde öylece vardır, fakat gösterilemez,
    diye haykırdı.
    Bu inandırıcı cevaplara rağmen hala Allah’ın varlığına inanmayan
    adam:
    —Son soruma da cevap verirsen, üstünlüğünü kabul edeceğim.
    Mademki “Allah vardır” diyorsun, şu anda ne yapmaktadır,
    diye sordu. Bir an düşünen küçük bilgin:
    -Bulunduğun kürsüden aşağı in, sorunun cevabını orada
    vereceğim, diyerek dinsizin indiği kürsüye çıktı ve:
    —Şu anda Allah, senin gibi bir dinsizi bu kürsüden aşağıya
    indirerek, benim gibi küçük bir kulunu çıkardı, deyince, dinsiz
    bilginin konuşacak dermanı kalmamıştı. Yüzlerce insanın
    karşısında “Kelime-i şehadet” getirerek müslüman oldu. (Selçuk
    ERAYD1N. M. Yaşar KANDEMİR)
    KELIMELER ÜZERINDE ÇALIŞALIM
    Parçada geçen yabancı kelimeler aşağıya çıkarılmıştır. Bu
    kelimelerin anlamlarını Türkçe sözlükten defterinize geçiriniz.
    Parçada geçtiği şekliyle anlamlarını öğrenerek, bu kelimeleri
    birer cümle içinde kullanınız.
    Kûfe
    münazara
    sandal
    âlem
    gafil
    zerre
    kürsü
    ≈ 38 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Bu kelimelerin dışında, parçada anlamını bilmediğiniz başka
    kelime varsa, onların da anlamlarını bularak, yukarıda istenen
    ödevi uygulayın.
    METIN ÜZERINDE ÇALIŞALIM
    İmam-ı Azam Ebu Hanife kimdir? Hayatını araştırarak defterinize
    yazınız.
    Kendini beğenmiş sapık bilginin, Kûfeli müslüman bilginlerle
    münazara yapma isteğine müslümanlar niçin gülmüşler ve
    karşılarına büyük ve meşhur âlimleri çıkartmamışlar?
    Kâfir bir bilgine karşı, çocuk yaştaki bir talebenin münazara
    için çıkarılmasının sebebi ne olabilir?
    Ebu Hanife, kendisi için “korktu” denileceğini bile bile tartışma
    yapılacak yere niçin geç geliyor? Geç gelme sebebini
    kendisi neyle açıklıyor? Bu açıklama yalan sayılır mı? Niçin?
    Ebu Hanife, son soruya cevap vermeden önce, sapık bilgini
    kürsüden niçin indiriyor?
    Tür ve anlatım üzerinde çalışalım
    Ebu Hanife, muhatabına (kendisine söz söylediği kişiye,
    tartıştığı rakibine) Allah’ın varlığını uzun uzun anlatmaya ve
    delillerle onu ilmî şekilde ikna etmeye mi çalışıyor, yoksa kestirme
    bir yol deneyip sadece örneklemelerle mi konusunu savunuyor?
    Size göre bu örnekleme usulü, münazaralarda nasıl
    bir metoddur?
    ≈ 39 ≈
    Allah’ı Göserde İnanayım!
    Gözle görülemeyen bir şeyin inkâr edilip yok sayılması, eski
    zamanlardan beri bunca tatmin edici cevaplara rağmen günümüzde
    de hâlâ devam ediyor mu? Bunu neyle izah edersiniz?
    (Hidâyet ve dalâlet ne demektir?) Göz her şeyi görebilir mi?
    Parçada geçen süt örneği dışında, gözümüzle göremediğimiz
    halde varlığını kabul etmek zorunda olduğumuz neler aklınıza
    geliyor?
    Günümüzde de sapık fikirlerini yaymak için ortaya çıkan
    parçadakine benzer yalancı pehlivanlar var mı? Bunlar zamanımızda
    hangi güreş minderlerinde rakipsiz güreşe çıkıyor?
    Rakipleri nerelerde? “Taşları bağlayıp itleri salıvermek” tâğutî
    düzenlerin vazgeçemediği özellik olarak bugün de hükmünü
    sürdürüyor mu? Siz de Ebu Hanife gibi, kendiniz sapıkları
    mağlup edip, onların hidayetine sebep olabilecek mücadelelere
    hazırlıyor musunuz? (Büyük insanların çoğunun, küçük
    yaşlarda da çok çalışarak bazı konularda sivrildiğini, kendilerini
    ileriye hazırladıklarını biliyor musunuz?)
    Akıl yaşta mıdır, yoksa başta mı? Parçadaki gibi, çocuk
    yaştaki bir müslüman öğrenci, yaşlı başlı bir bilgine galip gelebilir
    mi? Bu konuda başka kıssalar biliyor musunuz? Halk
    arasında meşhur olan ve parçadaki olaya çok benzeyen iki
    küçük kıssa daha anlatalım:
    ≈ 40 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    PAPAZLA ÇOCUK
    Bir papaz, bir şehre gelir. Kilisenin nerede olduğunu bilemez.
    Şehirdeki müslüman bir çocuğa sorar:
    —Yavrum, ben yabancıyım, kilise nerede acaba? Bana yol
    gösterir misin?
    —Peki papaz amca...
    Kilisenin yanma varırlar. Papaz:
    -Yavrum, seni çok sevdim. Yarın kiliseye gelirsen sana Cennet’in
    yolunu gösteririm, der.
    Çocuk cevap verir:
    -Peki, ama sen kilisenin bile yolunu bilemedin. Cennet’in
    yolunu nasıl bilip bana göstereceksin?
    Papaz bu akıllı cevap karşısında mahcup olur, diyecek bir
    şey bulamaz. Çocuğa hak vermek zorunda kalır.
    Yahudinin biri, küçük yaşlardaki bir müslüman çocuğun
    elinde kıymetli bir inci görür. Çocuğu “o inciyi bana verirsen,
    sana çikolata veririm.” diye kandırmaya çalışır. Çocuk da yahudiye:
    “çikolata alıvermene lüzum yok. Bir defa eşek gibi anırırsan
    bunu sana veririm.” deyince, yahudi çocuğun istediği
    gibi hemen anırır. Fakat çocuk inciyi yine vermez ve yahudiye
    şöyle der:
    —Sen eşek olduğun halde bu incinin kıymetini biliyorsun
    da, ben insan olduğum halde bunun kıymetini bilmeyecek miyim?
    Size göre parçada geçen olay (ve son olarak anlattığımız iki
    kıssa) gerçekten olmuş mudur?
    ≈ 41 ≈
    Papaz İle Çocuk
    Kendisinden bir hisse (ders) çıkarılan kısa hikâye ve menkıbelere
    kıssa denir. Baştan geçmiş veya geçebilecek olayların,
    maceraların anlatıldığı bu kıssaların bir kısmı İslâm inancıyla
    bağdaşamayacak hurafelerin kolayca aktarıldığı masal
    yığını olabilir. Halk, büyüklüğünü kabul ettiği kahramanlarını,
    masal kahramanı gibi efsaneleştirip inanılamayacak abartılarla
    anlatmayı sever. Büyük insanların bir beşer olduğunu
    unutmaya kadar giderse bu, putlaştırma yolunu açabilir. Efsaneleşen,
    masalımsı unsurlar ve mübalağalarla beşerliği geri
    plana itilen kahramanların örnek alınması mümkün değildir.
    İnancımıza bid’at ve hurâfeler, sapık anlayışlar kıssa elbisesi
    içinde kolaylıkla zarar verebilir. Meselâ tarihteki Hz. Ali ile bazı
    kıssalardaki Hz. Ali çok farklıdır. Düldül adlı atı, gözünün görebildiği
    yere kadar adımını atabilen, elindeki Zülfikar adlı kılıç,
    bir sallayışta yetmiş bin kâfiri kesebilen, bazen kesik başla,
    bazen yedi başlı ejderha ile savaşan... Hz. Ali kıssaları halk
    arasında çok yaygındır. Yukarıda okuduğumuz kıssa değilse
    bile, Ebu Hanife’nin kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazını
    kılması ve babasının sahibinden izinsiz elma yediği için,
    sonunda evlenmek zorunda kaldığı hanımından doğan Ebu
    Hanife’nin, babasının bu suçundan dolayı ancak dört yaşında
    hafızlığını bitirebilmesiyle ilgili rivayet ve kıssalar aslında
    Ebu Hanife’yi küçülten uydurmalardır. Kıssa ve rivayetlerdeki
    hurâfelere ve aşırılıklara dikkat etmeli, dini masal kültüründen
    uzaklaştırmalıyız.
    Kur’an’a ters düşmeyen kıssalardan elbette yararlanabiliriz.
    Ama Kur’an’da ve sahih sünnette yer almayan her söz, her
    kıssa tartışılabilir; doğru olabileceği gibi, yanlış da olabilir.
    ≈ 42 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    En güzel (tabii, tartışmasız en doğru) kıssaların da yer aldığı
    Kur’an-ı Kerim’de, parçada anlatılan münazaraya benzer
    güzel örnekler görmekteyiz. Mesela Hz. İbrahim’le ilgili (biri
    parçadaki gibi çok genç yaşında vuku bulan) iki münazara
    örneğini, ilgili ayetleri Kur’an mealinden bularak defterinize
    yazınız. (Kur’an-ı Kerim Bakara suresi, ayet: 258 ve Enbiya suresi, ayet: 51’den
    73’e kadar.)
    TÜR VE ANLATIM ÜZERINDE ÇALIŞALIM
    Bir konu üzerinde karşılıklı, olarak lehte ve aleyhte fikir yürütme,
    münakaşa, tartışma ve sözlü çatışma anlamlarına gelen
    münazara (tartışma) türünde bir yazı okudunuz.
    Yine, iki yönlü bir konunun karşılıklı gruplarca birer yönünün
    doğruluğunun savunulup tartışıldığı, konuşma şekline de münazara
    denir.
    İnancı bozuk olanlara karşı İslâm’ı tebliğ etmek ve Hak
    Din’i her çeşit saldırganlara karşı müdafaa etmek için müslümanların
    münazara sanatını da iyi bilmeleri gerekir. Karşımızdaki
    insanların hak ettiği cevaplan verebilmek ve fikir tartışmalarında
    davamızı iyi temsil edebilmek için münakaşa ve
    münazara usullerini uygulayabilme kabiliyetini kazanmalıyız.
    Müslümanların birbirleriyle (teferruattaki farklı anlayışlarına
    rağmen) çok iyi geçinmeleri ve münakaşa ve münazaradan
    kaçınmaya çalışmaları gerekir. Kâfirlere ve batılı savunanlara
    karşı ise, münazara Hakki müdafaa ve onu üstün tutma
    mücadelesinin, yani cihadın dille yapılan kısmı olacağından
    dolayı, bundan kaçamayız. Münazarada başarılı olmak için,
    güzel ve etkili konuşmak, savunacağımız dini ve konumuzu iyi
    bilmek. Hakka karşı olanları ve bakış açılarını iyi tanımak, tar≈
    43 ≈
    Papaz İle Çocuk
    tışma esnasında heyecanlanmamak lâzımdır. Muhatabın fikir
    ve mantık yanlışlarını iyi tespit edip, açıklıdan hücum etmek
    ve en sonunda indirici darbeyi vurup nakavt etmek münazaraya
    giren Müslümanın yapması gereken özellikler olmalıdır.
    Bunun için de iler şeyden önce hazırcevap olmanın önemi büyüktür.
    “Taşı gediğine koymak” diye bir deyim vardır. Muhatap
    batılı savunuyorsa mutlaka zayıf bir temele oturan görüşleri,
    zâil (yok) olmaya mahkûm fikirleri olacak, çelişkiye düşecek,
    açık verecektir. İşte o zaman en uygun, en güzel şekilde
    ve sözü uzatmadan söyleyip, karşımızdaki susturabilmeliyiz.
    Yani taşı gediğine koymalıyız.
    DIL VE UYGULAMA ÜZERINDE ÇALIŞALIM
    Münazarada galip gelmenin yolların iyice öğrenip uygulayabilmek
    İçin, bir konunun iki ayrı yönünü arkadaşlarınızla
    tartışmaya çalışın. Bu tartışmalarınız, birbirinizi incitmeden ve
    ileride kâfirlere karşı girişeceğiniz mücadelelere antrenman
    olsun diye olacağından çok hassas ve dikkatli yapılmalıdır.
    BAZI MÜNAZARA KONULARI
    Sınıfta öğretmen nezaretinde arkadaşlarınızla yapabileceğiniz
    bazı münazara konuları vermek istiyorum. Bu ve buna
    benzer konularda münazara kurallarına uyarak konunun her
    iki yönünü iki grup tartışabilmelidir.
    1- Kâfirlerin Müslümanlara baskı yapması Müslümanlar
    açısından iyi midir, kötü mü?
    2- Çile çekip zorluklarla karşılaşmak, insanı yıpratır mı,
    yoksa olgunlaştırır mı?
    3- İslâm barış dini olduğundan insanlarla barış içinde ya≈
    44 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    şanmalıdır. Veya, Cihad dinimizde önemli bir farzdır. Cihadsız
    Müslümanlık olmayacağından kâfirlerle savaşılmalıdır.
    4- Başarıya ulaşmak için zekâ mı, yoksa çalışmak mı daha
    önemlidir?
    5- Okulun dışında, çocuğun eğitim ve gelişmesinde çevre
    mi daha etkilidir, aile mi?
    6- Üniversitede okumak çok mu önemlidir, az mı?
    7- Bir toplumun ilerlemesinde kadın mı, erkek mi daha
    önemlidir?
    TAMAMLAYICI BILGI
    MÜNAZARA
    Rasülü Ekrem (s.a.s.): “Şeytan, namaz kılanların kendisine
    uymalarından ümidini kesmiştir. Takat aranızda fesat çıkarmakla
    da yetinir” buyurmuşlardır. Şurası muhakkaktır ki, “münazara”
    , ilim elde etme yollarından birisidir. Ehl-i sünnet ve’l
    cemaatin müctehid imamları ilmi, “mâlum olanın, olduğu hal
    üzere bilinmesidir” şeklinde tarif etmişlerdir. Ayrıca ilmin, haber,
    duyu organlarının faaliyetleri ve istidlâl (akıl yürütme) ile
    elde edilebileceği hususunda müttefiktirler. Eğer münazarada
    şer’i hudutlara riayet olunursa, mağlup olan da, galip gelen de
    birçok meseleyi öğrenmiş olur. Yeter ki münazarada taraflar,
    heva ve heveslerine kapılıp birbirlerini yenme hırsına temayül
    etmesinler. Bu noktada İmam Burhanüddin Zernuci’yi dinleyelim:
    “Kelâm ve münazara ilmini ihtiyaçtan fazla öğrenmek
    mekruhtur. Rivayet edildiğine göre, İmam-ı Azam Ebu Hanife,
    oğlu Hammad’ı münazaradan sakındırmıştır. Bunun üzerine
    oğlu Hammad: “Babacığım! Bana yasakladığın şeyi senin
    yaptığını görüyorum” dedi. İmam-ı Azam buyurdu ki: “Evla≈
    45 ≈
    Papaz İle Çocuk
    dım! Bizler, münazarada biri ile konuşurken, arkadaşımızın
    ayağının hak yoldan kayması endişesiyle her birimizin başı
    üstünde uçmasından korktuğumuz bir kuş varmış gibi davranırdık.
    Ona göre hesaplı konuşurduk. Hâlbuki sizler konuşurken,
    münazara ederken, her biriniz arkadaşınızın ayağının
    kaymasını (sapmasını) istiyorsunuz. Bu, arkadaşının kâfir olmasını
    istemek gibidir. Kim arkadaşının kâfir olmasını isterse,
    arkadaşı kâfir olmadan kendisi kâfir olur. Mantık ve benzeri
    ilimlerle meşgul olmaktaki ölçü de böyledir.”
    Sırat-ı müstakim (üzere olan iki mü’min; münazarada hevâ
    ve heveslerine kapılır, şeytani vesveselere gönüllerini açarlarsa,
    birbirlerini tehlikeye sokmuş olurlar. Her insanda galip gelme
    arzusunun, fıtri olarak bulunduğu da bilinmektedir. Ancak, “galip
    gelme” nedir, suali çok önemlidir. Eğer mesele, sırf Allah (c.c.)
    rızası için ilim elde etmek ve o ilimle amel etmek ise, “galip” veya
    “mağlup” ayırımları saçma olur. Çünkü münazarada, her iki taraf
    da birbirinden çok şey öğrenirler. Bu noktada Rasülü Ekrem
    (s.a.s.)’in “Her şeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir.” mealindeki
    müjdesini hatırlamak durumundayız. Münazara eden
    iki mü’min, birbirlerine cennetin yolunu gösteriyorlarsa, mesele
    yoktur. İşte münazarada dikkate alınacak ilk husus budur.
    Bu girişten sonra, günümüzdeki münazara usullerine dikkat
    edelim. Galip gelmek için her türlü yolu mubah gören, itham ve
    iftiralarla hedefe varmaya gayret eden insanların münazara yoluyla
    ilim elde edebilmeleri mümkün müdür, suali oldukça önemlidir.
    Ayrıca muhkem ayetlerle ve mütevatir sünnetle sabit olan
    hususları bile sırf galip gelebilmek arzusuyla te’vile yeltenen insanların
    münazara yapmaları ne gibi neticeler doğurur?
    ≈ 46 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Ka’b b. Malik’ten rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasülü Ekrem
    (s.a.s.)’in “İlmi, âlimler arasında bulunup ilim satmak için
    veya sefihlerle çatışıp onları yenmek için veyahut şöhret sahibi
    olmak, insanların dikkatini üzerine çekmek için tahsil eden
    kimseyi Allahu Teâlâ cehenneme koyar.” buyurduğu bilinmektedir.
    Münazara hususunda aşırı hassâsiyet gösteren kimselerin
    bu hususları çok iyi tefekkür etmeleri gerekir. Rasülü
    Ekrem (s.a.s.)’in şer’î ilimleri üç ana esasla izah ettiği malumdur.
    Bunlar: Muhkem ayetler, sünnet ve Kitap ve sünnetten
    çıkarılmış hükümlerdir. Dolayısıyla İslâmî bir meselede münazara
    ederken, tarafların bu üç esasa vakıf olması gerekir.
    İmam Zernuci bu hususta şunları kaydeder: “Büyük âlimlerin
    vefatından sonra ortaya çıkan bu cedel ve hilaf ilmi ile meşgul
    olmaktan sakın. Zira bu ilimler öğrenciyi fıkıh bilgisinden
    uzaklaştırır, ömrü zayi eder, Müslümanlar arasında nefret ve
    düşmanlık getirir. Cedel ilmiyle uğraşmak fıkhın ve ilmin ortadan
    kaldırıldığının işareti olduğu gibi, aynı zamanda kıyametin
    alametlerindendir.”
    Şimdi kendi kendimize soralım: “Günümüzde münazara ve
    münakaşa mü’minler arasında ilmin yayılmasına mı, yoksa
    nefret ve düşmanlığın gelişmesine mi sebep oluyor?” Eğer
    bu suale “ilmin yayılmasına sebep oluyor” diye cevap verebiliyorsak,
    mesele yoktur. Ancak ben, nefret ve düşmanlığı
    körüklediğine inanıyorum. Çünkü münazara ve münakaşa
    halinde olan mü’minlerin, şer’i hudutlara riayet hususunda
    titiz davranmadıkları malum. Birbirlerinin ayıp ve kusurlarını
    anarak hedeflerine varmayı esas alıyorlar. Hatta zaman zaman
    birbirlerini itham ve iftira kasırgasına tabi tutuyorlar. Bu
    gerçekleri görmezlikten gelmek mümkün değildir. Bu noktada
    Rasülü Ekrem (s.a.s.)’in: “Hidayet üzere olan bir millet, ancak
    ≈ 47 ≈
    Papaz İle Çocuk
    cedel ile (iç mücadeleyle) dalâlete düşer.” mealindeki hadis-i
    şerifini iyi düşünmek zorundayız. Mü’minler birbirlerinin velileri
    ve dostlarıdırlar. Eğer münazara ve münakaşa, aralarına kin
    ve düşmanlık koyuyorsa, terkedilmesi vacip olur. Hanefi fukahası,
    mubah olan fiillerin yapılabilmesi için, o fiilin hiç kimseye
    eza vermemesi ve zulme sebep olmamasını şart görmüşlerdir.
    Eğer mubah olan fiil, bir başka mü’mine zarar veriyorsa
    veya zulme sebep oluyorsa, mubahlık yok olur.
    Demokratik Laik kültürün hızla yayıldığı toplumlarda,
    mü’minlerin birbirleriyle münazara ve münakaşadan kaçınmaları
    zaruridir. Kin ve nefretin yayılmasına sebep olan her
    türlü fiil, fitnenin güçlenmesine sebep olur. Mü’minler ise, yeryüzünde
    fitneden eser kalmayıncaya kadar cihad etmekle vazifelidirler.
    İslâmî ilimlerin zaafa uğradığı toplumlarda mü’minlerin
    münazara ve münakaşa ile zaman kaybetmeleri ma’zur
    görülemez. (Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar 1, s. 119 - 121)
    O K U M A
    Okumanın Hayatımızdaki Yeri ve Önemi 35
    Okuma Çeşitleri 37
    Sesli Okuma 37
    O K U M A
    Okuma Nedir?
    Okumayı kısaca şöyle tanımlayabiliriz:
    ≈ 48 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Okuma, bir yazıyı (kelimeleri, cümleleri, noktalama işaretleri
    ve öteki öğeleriyle) görme, algılama ve kavrama sürecidir.
    Sesli okuma durumunda buna dudak, dil ve gırtlak gibi ses
    organlarının işlevi de eklenir.
    İyi ve başarılı okuma, gözün, zihnin ve ses organlarının
    uyumuna, birlikte ve eksiksiz olarak yapılmasına bağlıdır.
    Okumanın gerçek amacı, anlamı doğru ve çabuk kavramaktır.
    Okuma, gerçekten karmaşık bir etkinliktir. Kelimeleri ayırma
    ve tanıma, bunları anlamlarıyla birlikte algılama, anlamı kavrama
    okuma eylemini meydana getirir.
    OKUMANIN HAYATIMIZDAKI YERI VE ÖNEMI
    Kur’an-ı Kerim’in inzal edilen ilk ayetinin “oku” diye başladığını
    hepimiz biliriz. İslâm’ın ilk emri, ilk farzı Rabbimizin adıyla
    okumaktır. Bu ilk ayetlerde Yaratan Rabbimizin kalemle yazı
    yazmamızı ve bilmediklerimizi öğreterek bize ikram, ettiği vurgulanmakta,
    okumamız ısrarla istenmektedir. Okumadığımız
    ve cahil kaldığımız müddetçe tuğyandan (azgınlık ve isyandan)
    kurtulamayacağımız belirtilmektedir. Kur’an kelimesinin
    bir anlamı “okunan”dır. Onun için bir Müslüman her şeyden
    önce ve her şeyden çok Kur’an’ı okumalı, anlamalı ve yaşamalıdır.
    Kur’an’la beraber, yine Allah’ın ayetleri olan kâinat kitabını
    ve insan kendini de okumalı, yani tanımalı, keşfetmelidir.
    Kur’an, evren ve insan kitaplarım ve sonra diğer okunacakları
    besmeleyle, “Rabbimizin adıyla” okumalıyız. Yani, bizi yaratıp
    terbiye eden Rabbimizi hatırlatacak, O’nunla bağlarımızı
    güçlendirecek şeyleri ve bu anlayışla okumalıyız. Kur’an’ın dışında
    okumamız gereken tüm kitaplar, o büyük kitabı daha
    iyi anlamak için olmalıdır. Yine unutmamalıyız ki, okunması
    ≈ 49 ≈
    Okuma
    gerekenleri gerektiği gibi okumazsak, başka şeyleri okuyanlar
    bizim de canımıza okurlar.
    Çeşitli konularda bilgili olmak, okumakla mümkündür. Ders
    kitaplarının dışında, ilmi eserler, fikir kitapları, okunmaya değer
    gazete, dergi ve sanat değeri taşıyan kitapları okumak,
    yoğun bilgiler kazanmanın tek yoludur. Açlık yemekle, bilgisizlik
    okumakla giderilir. Okumanın, Rabbimiz’le bağımızı güçlendirmenin,
    ilim nuruyla aydınlanmanın yanında, başka birçok
    faydası da vardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
    Okuma aynı zamanda, Allah’ı zikretme, hatırlama ve ibadet
    etme demektir. Okurken bu manevi zenginliğe de ulaşmış
    oluruz.
    Okuma, insanın dünyasını genişleten, kişiliğini biçimlendiren,
    onu başkalarına bağlayan önemli bir etkendir. Yaşantılarımızı
    zenginleştirmenin yanında, görevlerimizi yerine getirmede
    ve hayatımızı düzenlemede bizi etkiler.
    Okuma, insanı yararlı, yapıcı ve aktif yapar.
    Okuma, insanı gerçek anlamda özgür kılar. İnsanları, bilgisizliğin
    ve yanlış inançların, kula ve maddeye kulluğun pençesinden
    ancak okuma kurtarır.
    Okuma, davranışlarımızı ve duygularımızı da geniş ölçüde
    etkiler. Bilgi, duygu ve hayal âlemimizi zenginleştirir.
    Okuma, insanın düşünme ve aklını kullanma gücünü artırır.
    Doğru ve çabuk anlama yeteneğini artırır.
    ≈ 50 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    İnsan okuma sayesinde, kelime dağarcığını zenginleştirme
    (yeni kelime ve kavramları kendine mal etme), inancına ve
    kültürüne katkıda bulunacak, kendi seviyesine uygun kitaplar
    seçebilme özelliği kazanır.
    Güzel konuşma ve yazma imkânı sağlar.
    İnsanı, zevk sahibi yapar; basmakalıplıktan kurtarır. Can
    sıkıntısını yok eder. Bizi, aynı zamanda eğlendirir, hoşça vakit
    geçirtir ve huzura kavuşturur. Açık hava gezintileri, oyun,
    jimnastik nasıl bedenimizi geliştirirse, güzel bir eseri okumak
    da zihnimizi geliştirir, duygularımızı yüceltir. Okuma yoluyla
    yüzyılların duygu, fikir ve tecrübelerini birkaç saat içine sığdırabilir,
    o kitaptaki görüşlerle fikirlerimizi zenginleştirebiliriz.
    Öğretmenin ders anlatması, resimler, filmler, konferanslar biraz
    sonra geçen, gittikçe sönen etkilere sahiptir. Kitap ise, daima
    yanımızda kalır, her zaman müracaat edebileceğimiz, el
    altında bulunan bir kaynak olur.
    Okuma, okul programlarının omurgası niteliğini taşır. Hemen
    her derste okumanın önemli bir yeri vardır. İyi okuyamayan,
    ya da okuduğunu tam olarak anlayamayan bir öğrencinin
    derslerinde başarılı olması düşünülemez.
    OKUMA ÇEŞITLERI
    Okuma, sesli ve sessiz olmak üzere ikiye ayrılır.
    Sesli Okuma
    Sesli okuma, gözle algılanıp zihinle kavranan kelime veya
    kelime gruplarının, konuşma organlarının yardımıyla söylen≈
    51 ≈
    Okuma
    mesidir. Bu tür okumanın tam ve başarılı olabilmesi için, yazıdaki
    anlamın kavranmasına, sesin ton ve vurgu bakımından
    ayarlanmasına ihtiyaç vardır. Metni anlamadan iyi bir okuma
    yapılamaz.
    Sesli okuma, dinleyenleri etkiler ve onlara zevk verir. Öğrencilerin
    iyi dinleme alışkanlığı kazanmalarında da etkili olur.
    Sesli okuma bir metindeki duygu ve düşünceleri, bilgi ve
    gerçekleri başkalarıyla paylaşmak için yapılır.
    Sesli okumada başlıca amaç, yazımın doğru ve konuşma
    dilinin özelliklerini yansıtacak biçimde seslendirilmesidir. İyi bir
    sesli okumanın şartı, konuşur gibi okumaktır. Sesli okumada,
    kavrama ve okuma hızı sessiz okumaya göre farklı bir özellik
    gösterir. Kavrama, daha çok dinleyicinin yapacağı bir iş olarak
    düşünülür. Hız da belirli bir oranı aşmamalıdır. Normal bir
    okumada hız ölçüsü dakikada 150 kelime civarında olmalıdır.
    Sesli okumada dikkat edilmesi gerekli hususlar:
    Okumamız anlaşılmalıdır. Doğal sesle, rahat ve acelesiz
    okumalıyız.
    Noktalama işaretlerine dikkat etmeliyiz.
    Kelimeleri doğru telaffuz etmeliyiz.
    Cümleleri doğru vurgulamalıyız.
    Ses tonumuzu, yazımın özelliğine uygun şekilde ayarlamalıyız.
    SESSIZ OKUMA
    Sessiz okuma, ses organlarından herhangi birini hareket
    ≈ 52 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ettirmeden, gövde ve baş hareketleri yapmadan, yalnız gözle
    yapılan okumadır. Sesli okumaya göre daha hızlı ve daha
    az yorucu bir okuma türüdür. İnsan hayatında sessiz okuma,
    daha fazla yer tutar. Bunun için okulda, hayatta, bir iş veya bir
    meslekte en çok gerekli olan bu tür okuma becerisi ve alışkanlığıdır.
    Sessiz okuma, anlamı çok çabuk kavrama imkân sağlar.
    Öğrenciyi bağımsızca, kendi kendine çalışmaya alıştırır.
    Bir öğrencinin sessiz okumadaki başarısı şu yönlerden değerlendirilir:
    a-) Anlamı kavrama, b-) kelime dağarcığı, c-) okuma hızı,
    d-) doğruluk. Bunlardan her biri, diğer üçüyle yakından ilgilidir.
    Birindeki başarı veya başarısızlık, diğerlerini de etkiler.
    Sessiz okurken, kelimeleri dudakta dondurma, tekrarlama,
    gereksiz dudak ve baş hareketleri yapma, satırları cetvel veya
    kalemle takip etme gibi hatalı alışkanlıklardan kaçınmamız
    gerekir.
    Sessiz okuma etkinliklerinde güdülen en önemli amaçlardan
    biri de, öğrencilere kendi kendine okuma alışkanlığı kazandırmaktır.
    Bu alışkanlığı kazanan öğrenciler, ders dışı saatlerde
    ilgi ve zevklerine uygun çeşidi eserler okuyabilir, araştırma yapabilirler.
    Böylece kültürlerini zenginleştirebilirler.
    Okuma sırasında duraklama, geri dönme, atlama, tekrarlama
    vb. yanlışlıklar okuma yetersizliğinin göstergeleridir. Bir
    de yazıyı anlamamak, yazı içindeki tamlamaları ve cümle kümelerini
    kavrayamamak yüzünden yapılan yanlışlar vardır. Bu
    ≈ 53 ≈
    Okuma
    da kelimeleri tek tek okuma, ya da mekanik okuma biçiminde
    kendini gösterir.
    Sessiz okumada dikkat edilmesi gereken kurallar:
    Okuma ihtiyacı ve isteği duymamız gerekir. Başkası zorladığı
    için değil, içimizden geldiği için okumalıyız.
    Sevdiğimiz yazıları okumakla işe başlamalıyız.
    Okuma zevkimizi geliştirmek için çaba göstermeliyiz.
    Okuduğumuz yerin, yeterince aydınlık olmasına özen göstermeliyiz.
    Az ışıkta okumak gözlerimizi yorar.
    Okurken zihnimiz dağınık olmamalıdır, ilgimiz dağılmışsa
    okumayı sürdürmenin anlamı ve faydası yoktur.
    Sessiz okuma yapılırken mırıldanmak yanlış bir davranıştır.
    Dudaklarımızı kıpırdatmamalı, zihnimizle beraber sadece
    gözlerimizin okuma eylemine katılmasını sağlamalıyız.
    Okuduğumuz yerleri parmağımızla, ya da kalem gibi şeylerle
    izlememeliyiz.
    Okuma hızımızı arttırmamız gerekir. Ne kadar ağır ve yavaş
    okursak, anlamı kavramakta 0 kadar güçlük çekeriz. Çünkü
    okumayı sökmekten anlamı kavramaya fırsat kalmaz.
    Sessiz okuma yapılırken not tutmamız gerekebilir. Not tutmak
    enerji ve zaman kaybını önler. Daha çabuk kavramamıza
    ≈ 54 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    yardımcı olur. (Not tutma konusu, ileride detaylarıyla işlenecektir.)
    NASIL OKUMALIYIZ?
    Not alarak, tartarak, tartışarak, düşünüp üreterek, tekrarlayıp
    yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek,
    gözleyip örnekleştirerek okumalıyız. Okumanın en verimli
    şekli bu özelliklere sahip olanıdır. Bu tür okumaya eleştirel ve
    aktif okuma denir. Okumak yemek yemeye benzer. Yediğimiz
    gıdaların helal, temiz ve kaliteli olması gerektiği kadar, hazmedilmesi
    de önemlidir. Zihni gıda olan okuma materyalleri
    için de aynı şeyler söz konusudur. Çeşitli yemekler kamımızı
    doyurabilir, fakat ancak sindirilebilenlerin bize faydası vardır.
    İşte asıl mesele, kitapların içindeki fikirleri sindire sindire kendimize
    mal etmek, onları kültürümüzün bir parçası yapıp onların
    yardımıyla yeni fikirler üretebilmektir. Zararlı taraflarını
    veya posalarını atabilmek, sözün en güzeline tabi olabilmektir.
    Bir kitabı okumuş olmak için okumak, araçla amacı karıştırmak
    olur. Okuma bir gaye değil, bir araçtır. Mesela, marangozlukla
    ilgili bir kitabı tekrar tekrar okuduktan sonra, okuduğuyla
    hiç bir şey yapmayan, yapamayan adam, gayretli bir
    okuyucu olsa bile, bir nevi delidir.
    Kitap; anlamak, yorumlamak ve davranışlarımıza yön vermek
    için okunmalıdır. İnsan, bir kitabı okuduktan sonra eskisinden
    daha akıllı hareket edebilmeli, her şeyi daha açık
    görmeğe, daha derin hissetmeye başlamalıdır. Herhangi bir
    eseri, vakit öldürmek için değil, faydalanmak kastıyla okumalıyız.
    ≈ 55 ≈
    Okuma
    Rastgele, gevşek ve yorgun bir kafa ile kitap okursak, kitabın
    bize faydalı olması imkânını vermemiş oluruz. Bütün zihni
    ve fikri sistemlerimizi harekete geçirmedikçe, alıcılarımızı açık
    halde tutmadıkça iyi okumağa, okuduklarımızı hazmetmeğe
    imkân yoktur. Okumayı düşünce izlemedikçe, bu okuma boşuna
    yapılmış olur.
    Bu yaşlarda, dakikada 300 - 400 kelimeyi duraklama, tonlama
    ve vurgu yanlışı yapmadan sözcükleri doğru söyleyerek
    okuyabilmeliyiz. Serbest okuma ve araştırma yapabilme
    alışkanlığı kazanabilmeliyiz. Kitapların, içindekiler, index (dizin)
    ve sözlük bölümlerinden yararlanabilmeliyiz. Sözlük, imlâ
    (yazım) kılavuzu, kaynak kitap, ansiklopedi vb. eserleri kullanabilme;
    okunmaya değer günlük gazeteleri ve uygun delgileri
    izleyebilme, kendi seviyemizde yararlı kitapları seçip okuyabilme
    etkinlik, beceri ve alışkanlıklarını kazanmaya çalışmalıyız.
    NELERI OKUMALIYIZ?
    Seviyemize, yaşımıza uygun kitaplar seçebilmeliyiz. İlgi
    duymadığımız konularda ve istemediğimiz, sevemediğimiz
    yazılan okumanın bir anlamı ve faydası yoktur. Fakat bazen
    iyi bir kitap okunurken de -genellikle konunun derinliğinden
    veya tembellikten dolayı- isteksizlik duyulabilir. Bu takdirde
    hemen pes etmemeli, kendimizi biraz zorlamalıyız. Sevmediğimizi
    bile anlamaya kendimizi alıştırmalıyız ki, anlamamış
    olduklarımızı sevebilelim.
    İnancımızı, görüşümüzü, bilgimizi, zevkimizi geliştirecek değerde
    eserler okumalıyız. Midemizi abur cuburla doldurmak
    nasıl zararlı ise, kafamızı da rasgele kitap okuyarak meşgul
    ≈ 56 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    etmek, bozmak öyle faydasız, hatta zararlıdır. Gıda zehirlenmesine
    dikkat etmemiz gerektiği gibi, fikir zehirlenmelerine
    karşı da uyanık olmamız gerekir.
    Okuyacağımız kitapları hocalarımıza, bu işten anlayan büyüklerimize
    soracak olursak boş yere vakit harcamaktan kurtulmuş
    oluruz.
    Faydasız ilimden, dolayısıyla faydasız kitaplardan Allah’a
    sığınmalı, kaçınmalıyız. Kısacık ömrümüzü boşa harcamamalı,
    çokça faydalanabileceğimiz değerli eserlere zamanımızı
    vermeliyiz. Hele, sırf resimli, çok az yazılı kovboy ve gangster
    yayımlarım sürekli okumaya çalışır, bunların zevkine kendimizi
    kaptırırsak, okuma tembelliğine tutulur, daha ciddi ve
    yararlı eserlerden hoşlanmaz oluruz. Bilgimizi arttıracak ilmi
    eserler, fikir kitaplan dururken sürekli hikâye ve roman türü
    eser okumak da yanlıştır. İçinde iki gram şeker var diye bir
    kilogram keçi boynuzu kemirmek gibi basit kitaplan okumak
    yerine; gıda değeri ve özgül ağırlığı fazla olan kitaplan tercih
    etmeliyiz.
    Günümüzde televizyon izlemenin hastalık boyutlarda olduğu
    ve bunun okuma önünde büyük engel teşkil ettiği bilinmelidir.
    Bırakın zararlı olanları, malayani, yani boş, lüzumsuz ve
    faydasız olan şeylerden bile sakınmalıyız ki okumaya yeterli
    vakit ayırabilelim. Başta müzik ve maç hastalığı olmak üzere
    her türlü tiryakilik, tutku ve kötü alışkanlıkların okumaya, dolayısıyla
    dünya ve ahiret saadetine engel olduğu bilinmelidir.
    ≈ 57 ≈
    Okuma
    OKUMA HIZI
    Okunacak şeyler çok fazla olduğuna ve hızlı okunan yazıların
    anlamlan daha iyi kavrandığına göre, önce okuma hızı
    üzerinde çalışmak ve düşünmek gerekir. Hızlarına göre okuma
    çeşitleri şunlardır:
    1- Göz gezdirme: Bu, en hızlı okuma çeşidi olup, bir kitabın
    içinde aranılan konunun mevcut olup olmadığını anlamak veya
    yazının planını ve ana hatlarını bulup çıkarmak yahut da kitabın
    kıymet ve faydalılık derecesini tespit etmek için kullanılır.
    2- Çabuk okuma: Metinde atlama yaparak sür’atle okumak
    olup şu hallerde kullanılır. Ayrıntı önemli değilse, zaten bildiğimiz
    bir konuda hafızamızı tazelemek veya kaçırılan noktaları
    bulup çıkarmak, aradığımız bir problemin cevabını bulmak
    istiyorsak bu tür okumayı tercih ederiz. Yine, hikâye, gazete
    haberleri veya hafif eserler bu hızla okunur.
    3- Normal okuyuş: Metni atlamadan okumak olup bir konuyu
    tam olarak anlamak, araştırdığımız bir konuda bilgi toplamak,
    özet çıkarmak... için kullanılır. Bir öğrenci, ders kitabını
    normal olarak dakikada 300 - 400 kelime okuyarak çalışabilmelidir.
    4- Ağır okuma: Kelime ve cümleler üzerinde durup düşünerek
    okuma olup zor ve anlaşılmaz bir konuyu okumak, yazılan
    bir yazıyı değerlendirmek ve tenkid etmek, konuya ait yeni
    bir fikir, bir çözüm metodu bulmak gerektiğinde kullanılmalıdır.
    Matematik ve felsefe eserleri, mesleki araştırma ve incelemeler
    bu hızla okunmalıdır.
    ≈ 58 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Okurken göz bir yazıdaki harf ya da sözcükleri teker teker
    görmez; sıçrama ve duraklamalar yaparak sözcükleri veya
    sözcük kümelerini bir bütün olarak görür. Zihin de bu bütünlük
    içinde anlamı kavramaya çalışır. Gözün sıçrayış ve duraklamaları
    yazının güçlüğüne, satırların uzunluğuna, okuyucunun
    yaşına ve olgunluğuna ve okuma amacına göre değişir. Göz,
    yaptığı her sıçrayışta satırın belli bir bölümünü görür. Buna
    görüş genişliği denir. Bu genişlik, iyi bir okuyucuda 15 -20
    harflik bir yeri kapsar. Yavaş bir okuyucuda ise bu genişlik 6
    harfe kadar düşer.
    Okuma hızı, gözün satırlar boyunca yaptığı duraklama ve
    sıçramaların sayısı ile belirlenir. Gözün kelime biçim ve kalıplarına
    alışık olduğu durumlarda duraklama ve sıçramalar
    arasındaki süre azalır. Böylece okuma hızı artmış olur. Tersi
    durumda, gözün satırlar üzerinde ilerlemesi yavaşlar ve okuma
    hızı da düşer.
    Okuma hızını arttırmak mümkündür ve şarttır. Birçok kimsenin,
    doğruluklarından hiç bir şey kaybetmeden bir konudaki
    okuma hızlarını iki misline çıkarabildikleri deneylerle ispatlanmıştır.
    Okuma hızını arttırmak için şunlara dikkat etmek gerekir:
    1- Gırtlak ve dudak hareketlerini bırakmalıdır. Çünkü bu yolla
    sadece sesli okuma hızı seviyesinde kalınır. Hâlbuki sessiz
    okuma hızı, seslinin iki üç katıdır.
    2- Kelimeler için değil de fikirler için okumalıdır. Yani tek
    tek kelimeleri okumak yerine; bir çırpıda, bir fikri kavramağa
    yetecek kadar kelime grubunu okumaya çalışmalıdır.
    ≈ 59 ≈
    Okuma
    3- Her paragraftaki ana fikri sezmeye çalışmalıdır.
    4- Dikkati sadece okunanı anlamaya teksif etmeli, ikinci bir
    işle, hatta okuma hızı ile dahi ilgilenilmemelidir.
    5- Dönüp tekrar okumalar kaldırmalıdır. Çünkü sonra gelen
    cümle, karanlık kalan yeri açıklayacak yapıda olabilir.
    6- Daha çabuk okumaya, kendi kendisiyle yarışmaya çalışılmalıdır.
    ŞII R OKUMAK
    Şiir okumak, yazıdaki ses zenginliklerini zevk alınır duruma
    getirme sanatıdır. Şiir okuyacak olan kişinin sesi ve yetenekleri
    şiir okumaya elverişli olmalıdır. Ayrıca yeteri kadar okuma
    çalışması yapmalıdır. Mısra vurgularına ve tonlamaya dikkat
    etmek gerekir. Şart olmamakla birlikte, mümkünse okunacak
    şiir ezberlenmelidir.
    Şiir okuma sanatının özü; sesle anlamı okurken kaynaştırabilmekte,
    sesin hangi kelime veya heceler üzerinde yükseleceğini,
    hangisinde hafifleyeceğini, bir mısradan diğerine nasıl
    geçileceğini, nerelerde durulacağını, seslerden hangisinin ön
    plana alınacağını, anlamı sese, sesi anlama feda etmeden
    ayarlayabilmektedir.
    Şiir sese dayanan bir okumadır. Şiir okurken abartılı jest ve
    mimiklerden yani gereksiz el yüz hareketlerinden kaçınmak
    gerekir. Sesi doğal biçimde kullanmak lazımdır. Şiir okumak
    taklitçiliğe hiç gelmez. Taklit edilirse etkisini yitirir. Şiir kendine
    ≈ 60 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    özgü bir heyecanla okunmalıdır. Başarılı şiir okumak için şiirin
    anlamını kavramak ve onu hissetmek, metnin psikolojik havasına
    girmek gerekir.
    NOKTALAMA İŞARETLERİ
    Duygu ve düşüncelerimizi karşımızdaki insanlara anlatırken
    sesimizi yerine göre yükseltir veya alçaltırız. Bununla birlikte
    baş, yüz, el, kol ve gövde hareketleri de yaparız. Fakat yazıda
    bunlardan yararlanma imkânımız yoktur.
    Yazıda ise cümlelerin doğru anlaşılmasını sağlamak, okumaya
    düzen vermek amacıyla birtakım yazı işaretleri kullanılır
    ki bu işaretlere noktalama işaretleri denir.
    Yazıda noktalama işaretlerini kullanmamak ya da gelişi güzel
    bir şekilde kullanmak cümlelerin yanlış anlaşılmasına veya
    zor anlaşılmasına sebep olur. Bu nedenle noktalama işaretlerinin
    kullanılış yerlerini iyi bilmek gereklidir.
    BAŞLICA NOKTALAMA İŞARETLERİ
    NOKTA (.)
    1- Tamamlanmış bir cümlenin sonuna konulur.
    Örnek. Kur’an’a ilgi, her geçen gün artıyor. Hz. Muhammed
    (s.a.s.), en son peygamberdir.
    2- Kısaltmalardan sonra konulur.
    Örnek: İst. (İstanbul), Prof. (Profesör), Dr. (Doktor), Hz.
    (Hazreti)
    ≈ 61 ≈
    Noktalama İşaretleri
    3- Sıralama gösteren sayılardan sonra konulur.
    Örnek: 100. yıl (yüzüncü), 15. gün (on beşinci), II. Mahmut
    (İkinci)
    4- Belli bir günü gösteren tarihlerde gün, ay ve yıl arasına
    konulur.
    Örnek: 29.5.1453, 01.01.1955, 10.11.1938
    5- Saat gösteren sayılarda zaman birimlerinin arasına konulur.
    Örnek: 12.25,14.00, 17.35,21.05
    6- Sayı basamaklarının arasına konulur.
    Örnek: 12.315.250, 1.750.000,52300.155
    VİRGÜL (,)
    1- Sıralı cümleleri ayırmada kullanılır.
    Örnek: Kalktı, namazını kıldı, seccadesini topladı, aşağı indi.
    Kur’an okudu, abdestini tazeledi, tesbih çekmeye başladı.
    2- Eş görevli sözcükleri, sözcük öbeklerini (yüklem, özne,
    nesne, tümleç) ayırmada kullanılır.
    Örnek: Ayetleri, hadisleri, özlü sözleri özenle yazıyordu.
    Köyünü, evini, eşini, çok sevdiği oğlunu yıllardır görmemişti.
    3- Özneyle yüklem arasına başka öğeler girmişse ya da
    öznenin vurgulu söylenmesi gerekiyorsa, özneden sonra konulur.
    Örnek: Kur’an, inananların baş tacı, inanmayanların korkulu
    rüyasıdır.
    4- Bazı hitaplardan (seslenmelerden) sonra konulur.
    Örnek: Değerli hocam, Aziz dostum, Sayın seyirciler,
    4- Arasöz ve ara cümlelerin başında ve sonunda kullanılır.
    Örnek: Bütün dostları, zaten onun pek dostu da yoktu, kendisini
    bıraktılar.
    ≈ 62 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    5- Aktarma cümlelerin sonunda, tırnak işaretinin yerine
    kullanılır.
    Örnek: “Bugün geliyorum, dedi.”, Namazım kıldım, dedi.
    7- Alt alta sıralanan maddelerde, her maddenin sonuna konur.
    Örnek: Türkçedeki çok sözcüklü dil öğeleri şunlardır:
    a) Bileşik sözcükler,
    b) Deyimler,
    c) Terimler,
    d) İkilemeler.
    8- Sayıların ondalık kısımlarını belirtmede kullanılır.
    Örnek: 0,25 1,75 4,5
    Ayrıca yazıların durumuna göre çeşitli duraklarda, vurgulu
    yerlerde, dikkat istenen yerlerde, anlamayı kolaylaştıracak şekilde
    gerektiği kadar virgül kullanılır.
    NOKTALI VİRGÜL (;)
    1- Birbirine bağlı, ama herbiri kendi içinde bağımsız olan
    cümleleri ayırmak için kullanılır.
    Örnek: Mutlu olmasını bilene herşey güleryüz gösterir; gök
    daha güzel, ay ve yıldızlar daha parlak, ciğerlerimize giren
    hava daha temiz gelir.
    2- Aralarında virgül bulunan eşit bölümleri ayırmada kullanılır.
    Örnek: Biber, patlıcan, domates, yaz; ıspanak, pırasa, kereviz
    kış sebzelerindendir.
    3- İki cümle, birbirine “ama, fakat, lâkin, çünkü, ancak ...”
    ≈ 63 ≈
    Noktalama İşaretleri
    gibi bağlaçlarla bağlanıyorsa, birinci cümleden sonra noktalı
    virgül konur.
    Örnek: Büyükada’da yüzme bilmeyen de yıkanabilirdi; fakat
    balığa çıkmak için göbekten balıkçı olmak lâzımdı.”
    İKİ NOKTA (:)
    1- Cümleden ya da sözcükten sonra açıklamalar yapılacak,
    örnekler sıralanacaksa bu cümlenin ya da sözcüğün sonuna
    konur.
    Örnek: Türkiye’deki büyük şehirlerden bazıları şunlardır: İstanbul,
    Ankara, İzmir, Adana, Bursa.
    2- Başkasından aktarılan ve tırnak içinde gösterilen sözden
    önce konur.
    Örnek: “Deveye: “Boynun neden eğri?” diye sormuşlar.”
    3- Karşılıklı konuşmaların başlayacağını bildiren sözlerden
    sonra konur.
    Örnek: “Hocaya sormuşlar:
    - Hocam bir şey icat ettin mi?
    - Ettim, demiş; ama ben de beğenmedim.
    - Neyi, demişler.
    - Karla ekmek yemeği, diye cevap vermiş.”
    ÜÇ NOKTA (...)
    1- Herhangi bir nedenle bitmemiş cümlenin sonuna konur.
    Örnek: “İnsan Rabbine inansa, Kur’an’ı okusa, hayattan ibret
    alsa...”
    “Sonra alabildiğine uzanan yemyeşil bir ova...”
    ≈ 64 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    2- Birtakım bölümler, örnekler sayıldıktan sonra “gibi” anlamında
    kullanılır.
    Örnek: “Annesinin öğütleri bitmiyordu: Çalış, erken yat, erken
    kalk...”
    “Birçok yazı türü vardır: Şiir, roman, öykü, makale, oyun,
    masal...”
    3- Söz arasında söylenmeyen, söylenmek istenilmeyen
    sözcüklerin yerine kullanılır.
    Örnek: “Dün ... adında bir genç geldi.”
    “... köyünden biri, bunları uzun uzun anlattı.”
    4- Bir metinde yapılan alıntılarda, atlanan yerler, sıra noktalarla
    gösterilir. Sıra noktalar yerine, ayraç (parantez) içinde
    üç nokta da kullanılabilir.
    Örnek: “Kocabaş yığıldı çamura (...)
    Kocabaş’ın yerine koştu kendini Elifcik, yürüdü düşmanın
    üstüne, yüceden yüceden.”
    5- Konuşmalı yazılarda, karşıdakinin susuşunu göstermek
    için kullanılır.
    Örnek: “- Senin adın ne?
    - Ali
    - Niçin namaz kılmıyorsun?
    …
    SIRA NOKTALAR (…………)
    Bir yazı aktarılırken söylenmeden geçilen bölümleri, cümleleri
    belirtmek için kullanılır.
    ≈ 65 ≈
    Noktalama İşaretleri
    SORU İŞARETİ (?)
    1- Soru bildiren cümlelerin sonuna konur.
    Örnek: Sen hafız mısın? Namazını kıldın mı?
    2- Soru işareti, ayraç (parantez) içinde kullanıldığı zaman
    verilen bilginin kesin olmadığını, bundan kuşku duyulduğunu
    bildirir.
    Örnek: Yapılan araştırmalara göre Karacaoğlan’ın 17. Yüzyılda
    (?) yaşadığı sanılmaktadır.
    Yine parantez içinde verilen soru işareti konu hakkında bilgi
    olmadığını da bildirir.
    Örnek: Nasreddin Hoca (?-?) fıkralarıyla tanınan bir Türk
    büyüğüdür. Parantez içindeki soru işaretleri hocanın doğum
    ve ölüm tarihlerinin bilinmediğini göstermek için kullanılmıştır.
    Gerçek soru bildirmeyen kelime veya cümlelerin sonuna bu
    işaret konulmaz: Örnek: Ne söyledi, pek anlayamadım. Nasıl
    birisi bu, henüz öğrenemedim.
    ÜNLEM İŞARETİ (!)
    Ünlem, nokta -ve- soru işareti gibi bir cümle sonu işaretidir.
    Ünlem işareti, ünlem cümlelerinin sonunda (nida, çağırma ifadelerinden
    sonra) kullanılır. Örnek:
    Ali hey! Biraz gelir misin? Ah! Bu da ne? Hey anne, buraya
    baksana!
    İnanılmayan, şaşılan ve bazı övücü sözlerin alay olduğunu
    göstermek için, yani başkalarının kabul ettiği bir özelliği kabul
    ≈ 66 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    etmediğini göstermek veya övgü sözleriyle alay etmek için de
    kullanılır. Bu tür kullanışlarda ünlem parantez içinde gösterilir.
    Örnek: Nedim çok akıllı(!) bir çocuktur. Senin gibi yakışıklı(!)
    birini hayatta görmedim. Bu üstün zekâlı(!) çocuk, evinde bir
    bilim adamı(!) gibi çalışırmış.
    Sevinç, şaşına, acı, korku, kıvanç, hayret bildiren kelimelerin
    ve cümlelerin sonuna konur.
    Örnek: Ayy! Ya, öyle mi! Vah vah! Çok üzüldüm. Elhamdülillah
    Müslümanım!
    Söylev ve hitabelerde de ünlem işareti kullanılır.
    Örnek: Ey iman edenler! Ey akıl sahipleri!
    Eğer bir cümleye bağlı hitap varsa, bunları bir virgülle ayırıp
    ünlem işaretini cümle sonuna koymak gerekir. Örnek:
    “Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
    Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!”
    ÇİZGİ (-)
    Çizgi, yazıdaki konuşmaları göstermeye yarar:
    — Eee, anlat bakalım!
    —Anlatacak bir şey yok.
    BİRLEŞME ÇİZGİSİ (-)
    Birleşme çizgisi, satır sonuna sığmayan kelimeleri birleştirmeye
    yarar. Bu kelimeler kurallara uygun biçimde hecelere
    bölünür; hiçbir sûrette hece kendi içinde bölünmemelidir.
    Örnek: Müslümanca ölmek için Müslümanca yaşamak ge≈
    67 ≈
    Noktalama İşaretleri
    rekir. Müslümanca yaşa¬mak için de bazı şeylerden fedakârlık
    yapmak gerekir.
    Bu örnek cümlede, yaşamak kelimesi satıra sığmadığı için,
    kelimenin bir kısmı diğer satıra yazılacaktır. Ama, kelimeyi istediğimiz
    herhangi bir yerinden ayıramayız. Yaşamak kelimesini
    ancak hecelerinden, yani ya-şa-mak hecelerinden ayırabiliriz.
    Satır sonlarına gelen özel isimlerden sonra bu çizgi kullanılmaz.
    Satır sonuna denk gelen özel isimden sonra sadece kesme
    işareti kullanılır, örnek:
    Devlet, Batılılara yaranmak için tesettürü yasaklasa, camileri
    yıksa, Kur’an’ ın okunmasına bile izin vermese, kâfirler bunları
    da yeterli görmezler; onlar, İslâm’ ın hayata yansıyan her yönüne
    düşmandır.
    Yukarıdaki örnek cümlede özel isim olan Kur’an ve İslâm kelimelerinin
    yazımı satır sonuna denk gelmiş. Bu kelimelere gelen
    ekler satır sonuna çizgi olmaksızın, sadece kesme işaretiyle
    gösterilmiştir.
    Birleşme çizgisi, kökleri ve ekleri ayırmakta da kullanılır.
    Örnek: Ara-ş-tır-ıl-dı, gör-üş-mek, İs-lâm-laş-mak, yak-ıt.
    Bir kelimeyi oluşturan heceleri ayırmakta kullanılır: ge-ce-lemek,
    gâ-vur-laş-tı-ra-ma-dık-la-rı-nız.
    Ara sözleri, ara cümleleri, ayrıntı sayılabilecek açıklamaları
    belirtmek için kullanılır. Örnek: İstanbul’da -bazısı Bizans’tan
    kalma- değerli tarihî eserler vardır.
    ≈ 68 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Arapça ve Farsça’dan dilimize geçen kelimelerdeki kök ve
    ekleri belirtmek için, Farsça isim tamlamasından sonra tamlamayı
    belirtmek için kullanılır: Put-perest, Mescid-i Ma’ruf, tarih-
    i İslâm, Kur’ân-ı Kerim, Fi Zılali’l-Kur’an.
    İki kelimeden oluşmuş Batılı kişilerin soyadlarını birleştirmek
    için kullanılır:
    Saint-Simon, Joliot-Curie.
    Yabancı yer adlarının yazımında da yerine göre bu işaret
    kullanılır:
    Saint-Tropez, Saliues-les-Bains.
    İki veya daha çok ulus veya ülke, dil adı arasındaki bağ da
    bu çizgi ile belirtilir:
    İslâm – küfür savaşı, Türkçe - Arapça sözlük, Türkiye -
    Fransa spor karşılaşmaları, Türk - Arap ilişkileri.
    İki veya daha çok özel isim arasındaki bağ da bu çizgi ile
    belirtilir:
    İstanbul - İzmit yolu, Ankara - Erzurum uçak seferleri. Adana
    - Medine tren yolu. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi.
    İki veya daha çok sayı arasındaki süre bağlantısını belirtmek
    için kullanılır: 1914 -1918 Dünya Savaşı, saat 14-16 arası,
    2019-2020 öğretim yılı.
    ≈ 69 ≈
    Noktalama İşaretleri
    TIRNAK İŞARETİ (“ ”)
    Bir metin içinde, başkasından aktarılan yazı veya sözlerin
    başında ve sonunda kullanılır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun
    ve sözün doğrusunu söyleyin.” (33/Ahzâb, 70)
    Orijinal biçimiyle aktarılan sözler tırnak içine alınarak gösterilir.
    Orijinali hatırlanılmayan veya değişik şekilde aktarılan ifadeler
    tırnak içine alınmadan aktarılır: Şair, zulme karşı tepki gösterilmesinin
    şart olduğunu kendinden misal vererek şöyle anlatır:
    Zulmü alkışlayamam, zâlimi de sevemem.
    Tâğutların keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
    Bu şiir alıntıları, bir cümle veya metin içinde değil de, bir anıt
    veya yazıtta yer alıyorsa, tırnak işareti kullanılmaz:
    Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.
    Orijinal biçimiyle aktarılan sözleri veren cümlelerin sonuna iki
    nokta konur; (yan yana iki nokta) tırnak içine alınan alıntı söz
    büyük harfle başlar ve sonuna konulan işaret (nokta, soru, ünlem)
    tırnak işaretinin içinde kalır.
    Cümle içinde özel olarak belirtilmek istenen birtakım sözler,
    tırnak içinde gösterilir. Tırnak içine alınan bu sözler daha çok
    alayı içerir. Ciddiye alınmadığı da böylece dile getirilmiş olur. Örnek:
    Cemaatler arasında “yakınlaşma” umudu belirdi.
    Kitapların, edebî eserlerin, bilimsel yayınların, yazıların birkaç
    kelimeden oluşan başlıkları, metin içinde çoğunlukla tırnak içinde
    gösterilir: Yahya Kemal’in şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adıyla
    yayımlandı.
    ≈ 70 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Tırnak içine alınan başlıklardan sonra kesme işareti kullanılmaz:
    Otuz Beş Yaş’ı okuduğum zaman Cahit Sıtkı’nın duygularım
    daha iyi anladım. “Otuz Beş Yaş”ı okuduğum zaman...
    (Bir şiir adı olduğu için özel isim olan Otuz Beş Yaş ifadesine
    ek geldiği halde, tırnak içinde yazıldığı zaman kesme işareti
    konulmadı. Sebebi: İki tane noktalama işareti yan yana kullanılmaz.
    Bir yerde sadece bir işaret olur.)
    Gazete ve dergi başlıkları tırnak içine alınmaz: Diriliş dergisinde
    çıkan bir yazıda Sezai Karakoç, problemlerin can yakıcı
    ama hayat kurtarıcı tedavisini söylüyor.
    PARANTEZ ( )
    Parantez, cümle içindeki açıklayıcı bilgileri içine alır: Şair
    Necip Fazıl’ın fikir yazıları yanında, her çeşit nesir türlerini (roman,
    hikâye, makale, tiyatro...) ustalıkla kullandığını görüyoruz.
    Cümle içinde yer alan ara sözlerin veya ara cümlelerin başında
    ve sonunda kullanılır: İnsana huzur verecek ilmi Avrupa
    topraklarında (kim bilir belki ne zamana kadar) arama.
    Maddelerin sıralanışında, sıra gösteren harf veya rakamlardan
    sonra parantezin kapama biçimi kullanılabilir: 1) ...., 2)
    a) ...., b)... Bu çeşit kullanışta harf veya rakamlardan sonra,
    parantez yerine nokta veya çizgi de kullanılabilir: 1., 2., a., b.
    veya 1-, 2-, a-, b≈
    71 ≈
    Noktalama İşaretleri
    KESME İŞARETİ (’)
    Özel isimlere getirilen ekleri ayırmada kesme işareti kullanılır:
    Mehmet’e,
    Hatice’den, Mekke’yi, Çeçenistan’dan.
    Sayılara getirilen ekleri ayırmak için kullanılır: 571’de, hicri
    1420’de, 1999 senesi Nisanının 28’inci günü, 9’dan 99’a kadar.
    Kısaltmalardan sonra gelen ekleri ayırmak için kullanılır:
    BM’de, PTT’nin,
    Bir ünlünün düştüğünü belirtmek için kullanılır; N’apalım,
    Karac’oğlan.
    Bir ek veya harften sonra gelen eki ayırmak için de bu işaret
    kullanılır: c’nin, a’dan z’ye, -en’in, -daş’ın gibi.
    Bazı kısaltmalardan sonra (metre, litre, kilometre, Türk lirası
    kelimelerinin kısaltmaları olan m, 1, km, TL vb.) bu işaret
    kullanılmaz: Yolun 5 km.lik bölümü, 10 l.lik bir kap, bir milyon
    TL.nin gibi.
    Basımda başlıklar değişik harflerle (italik veya koyu) dizilir.
    Değişik harflerle dizilen başlıklardan sonra getirilen ekler kesme
    işaretiyle ayrılır.
    Gazete ve dergi başlıklarına getirilen ekler çoğunlukla bu
    ≈ 72 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    işaretle ayrılır: Bu kanun, Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte
    yürürlüğe girecek.
    Özel isimlerden türetilen isim, fiil (mastar) ve sıfatlarda bu
    işaret kullanılmaz: Kütahyalı, Hollandalı, Kayserili, Türkçe,
    Arapça, Amerikalılaşmak.
    Ancak, sonunda okunmayan harfler bulunan yabancı özel
    isimlerden sonra getirilen ekler, bu durumu belirtmek için kesme
    işaretiyle ayrılır: Bordeaux’lu (Bordolu okunur), Bruxelles’li
    (Brükselli okunur).
    Kurum ve kuruluş adlarına getirilen ekler Çoğunlukla ayrılmaz:
    Ayasofya Camiinin, Devlet Demir Yollarının, Kalemder
    Suffe İslâm Okulunda.
    ÖNEMLİ NOT: Nokta, virgül, noktalı virgül, soru işareti gibi
    noktalama işaretlerinin çoğu kelime sonunda kullanıldığı ve
    işaretten sonra başka bir kelime başlayacağı için, noktalama
    işaretlerinden sonra yazı devam ediyorsa mutlaka bir harf kadar
    boşluk bırakılmalıdır. Noktalama işaretleri içerisinden sadece
    birleşme çizgisi, kesme işareti, tırnak açma ve parantez
    açma işaretlerinden sonra bir harf boşluk bırakılmaz. Diğer
    tüm işaretlerden sonra bir harf kadar boşluk bırakılmalıdır.
    NOKTALAMA İŞARETLERİ DIŞINDA YAZIDA
    KULLANILAN DİĞER İŞARETLER
    Yazıda noktalama işaretleri kadar sık olmamak şekliyle,
    kullanılan birtakım
    ≈ 73 ≈
    Noktalama İşaretleri
    işaretler daha vardır. Bu işaretler şunlardır:
    + artı, toplama işareti,
    - eksi, çıkarına işareti,
    X çarpı, çarpma işareti,
    : bolü, bölme işareti,
    = eşitlik işareti,
    % yüzde işareti,
    * not işareti (aşağıya not düşme),
    “ denden (aynısı) işareti,
    ° derece işareti.
    İMLÂ
    BÜYÜK HARFLERİN KULLANILDIĞI YERLER
    1. Cümlelerin ilk harfi büyük yazdır. Nokta, soru işareti, ünlem
    işareti (ve iki nokta üst üsteden sonra açıklama cümlesi
    yer alıyorsa) bu işaretlerden sonra gelen her cümlenin başında
    büyük harf kullanılır.
    2. Yazı başlıklarındaki her kelimenin ilk harfi büyük yazılır.
    Örnek: İslâm’da İlme Verilen Önem
    3. Kitap, gazete, dergi adlarındaki her kelimenin ilk harfi
    büyük yazılır. Örnek: Yeni Şafak Gazetesi, Vuslat Dergisi, Yoldaki
    İşaretler gibi. Ancak, başlıklarda geçen ve, ile, ya, veya,
    ki bağlaçlarıyla mı, mi, mu, mü soru ekleri küçük harfle yazılır.
    Gazete, dergi, kitap ve yazı başlıklarının süs olsun diye küçük
    ≈ 74 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    harfle yazıldıkları görülmektedir. Bazı gazete, dergi ve kitaplarda
    görülen bu uygulamayı genelleştirmek yanlıştır. Herhangi
    bir yazıda öğrencilerin veya yazı yazan şahsın bu tür başlık
    veya adları tümüyle küçük harfle yazması doğru olmaz.
    4. Müessese (kurum) adlarını bildiren her kelimenin ilk harfi
    büyük yazılır. Örnek: Kalemder Suffe İslâm Okulu, Mescid-i
    Ma’ruf, Akabe Vakfı gibi.
    5. Bütün özel isimler büyük harfle başlar. Örnek: Ahmed,
    Hatice, Edime, Van Gölü, Çukurova, Araplar gibi.
    6. Kişi adlarıyla birlikte yazılan saygı ve meslek unvan bildiren
    kelimelerin ilk harfi büyük yazılır. Örnek: Prof. Dr. Celalettin
    Vatandaş, Muhtar Mustafa, Doktor Sefa Bey, Ayhan
    Hoca gibi.
    7. Belli bir tarihi gösteren ay ve gün adlarının ilk harfi büyük
    yazılır: 15 Temmuz 2016 Cuma, 3 Mart 2109 Salı, 16 Kasım
    1998 Pazartesi.
    8. Şiirlerde her mısra (şiirlerin satırlarına mısra denir.) büyük
    harfle başlar. Ancak, çağdaş şairlerin, mısraların ilk kelimesine
    küçük harfle başladıkları da görülmektedir.
    9. Kısaltmalarda büyük harf kullanılır: PTT (P.T.T.), TBMM
    (T.B.M.M.), T. Z.D.K. gibi. (Bu tür kısaltmalar noktalı veya noktasız
    her iki türlü de yazılabilir.)
    10. Levhalar ve açıklama yazıları büyük harfle başlar, örnek:
    Dikkat, ölüm tehlikesi var. Giriş, Çıkış, Çekiniz, Vezne,
    ≈ 75 ≈
    İmlâ
    Otobüs durağı gibi. Levhalardaki sayılardan -ncı, -nci, -uncu,
    -üncü anlamı veren bir nokta konulmuşsa, gelen kelimenin ilk
    harfi küçük yazılı: IV. kat, 3. sınıf, 2. koğuş, I. blok gibi.
    11. Ulus, boy, oymak, din, mezhep, dil, lehçe adları büyük
    harfle başlar: Türk, İranlı. Çeçen, Filistinli, Özbek, İngilizce,
    Tatar, İslâmiyet, Hanefilik, Masonluk, Katolik gibi.
    12. Özel isimlerden türetilen bütün isim, fiil (mastar) ve sıfatlar
    büyük harfle başlar: İslâmlaşmak, Avrupalılık, Türkoloji,
    Özbekistan, Gümüşhane gibi.
    Ay ve gün adları (mayıs, teinimiz, salı, cuma); bayram adları
    (ramazan bayramı, kurban bayramı); belli günler, haftalar,
    mevsimler, konferans, kongre ve toplantı adları (anneler günü,
    vahdet haftası, kutlu doğum haftası, sonbahar, hac kongresi)
    cümle içinde küçük harfte yazılır. Abla, ağabey, dayı, enişte,
    amca, teyze, anne, baba gibi kelimeler küçük harfte yazılır:
    Hasan amca, Ayşe teyze gibi.
    Başka bir kimseye ait bir cümlenin ancak bir bölümünü aktardığımızda,
    onun ilk kelimesi iki noktadan sonra küçük harfle
    başlar.
    MASTARLARIN SÖYLENİŞ VE YAZILIŞI
    -Ma, -me ile biten mastarların sonuna -a, -e, -ı, -i eklerinin
    -ya, -ye, -yı, - yi biçimleri getirilir. (Yani masların sonu sesli
    ile bitiyorsa, tekrar sesli harf gelmez. İki sesli harf yan yana
    bulunmasın diye araya kaynaştırma “y” si getirilir.) Örnek: alma-
    ya, görme-ye, kazanma-yı, sevme-yi gibi.
    ≈ 76 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    -Mak, -mek ile biten mastarlardan sonra -a, -e, -ı, -i eklerinden
    biri geldiği takdirde -k ünsüzü yumuşar, -ğ olur. Örnek:
    Sormak > sormağa, yemek > yemeğe.
    FİİL KÖK VE GÖVDELERİNİN YAZILIŞI
    Fiil çekimlerinde kök ve gövdeler yazılışla olduğu gibi kalır,
    değişiklik göstermez: Haşlayan (haşlıyan değil), gelmeyen
    (gelmiyen değil), görmeyerek (görmiyerek değil), beklemeyerek
    (beklemiyerek değil) gibi.
    (İ)YOR EKİNİN YAZILIŞI
    Fiil ek, ünlü uyumlarına uymaz. Kendinden önce ince ünlü
    gelse de “o” ünlüsü incelmez: ölü-yor, gel-i-yor, di-yor, yi-yor
    gibi.
    Fiil kök ve gövdeleri ünsüzle bitiyorsa -( i )yor ekinin “ i ” sesi
    ünlü uyumlarına uyar: Sar-ı-yor, gel-i-yor, dur-u-yor, gül-ü-yor
    gibi.
    Kök veya gövde ünlüyle biliyorsa, sondaki “a, e” ünlüsü de
    “ı, i” veya “u, ü” olur ve -(i)yor ekinin -yor biçimi, kelimenin sonuna
    eklenir, örnek: Bekle-miyor (beklemeyor değil), durmuyor
    (durmayor değil) gibi.
    İLE BAĞLACININ YAZILIŞI
    İle bağlacı, ünsüzle biten kelimelerin sonuna “-le” biçiminde
    eklenir, ünlü uyumuna göre “-la” biçimine de girer, örnek: Bilmekle
    (bilmek ile), uyumakla gibi.
    ≈ 77 ≈
    İmlâ
    İle bağlacı ünlüyle biten kelimelere ek olarak getirildiği zaman
    “i” ünlüsü “y” ye dönüşür ve büyük ünlü uyumuna uyar,
    örnek: Anayla (ana ile), satıcıyla, gazeteyle gibi.
    -KEN EKİNİN YAZILIŞI
    -Ken (iken) eki büyük ünlü uyumuna uymaz. Eklendiği kelimenin
    ünlüleri kalın da olsa, bu ekin ünlüsü inceliğini korur.
    Örnek: Yazarken (yazar iken), alırken, yatıyorken, evdeyken
    gibi.
    Kİ BAĞLACININ YAZILIŞI
    Bağlaç olan “ki” başlı başına bir kelimedir. Ayrı yazılır. Cümlede
    iki söz grubunu birbirine bağlamaya yarar. Örnek: Sen
    ki, diyor ki, babam ki, çalış ki, baktım ki... Ölmedim ki mezarımı
    kazıyorsun. Mezarımı kazıyorsun, ama daha ölmedim ki!
    cümlelerinde olduğu gibi.
    Ki bağlacı bazı kelimelerle birleşip kalıplaşmıştır: Hâlbuki,
    oysaki, mademki, sanki gibi. Bu gibi durumlarda kalıplaşmadan
    dolayı bağlaç olduğu halde “ki” bitişik yazılır.
    Kİ EKİNİN YAZILIŞI
    Ek olan -ki ünlü uyumlarına uymaz. Ünlüsü kalınlaşmaz ve
    yuvarlaklaşmaz: Örnek: Benimki, yarınki, kışınki, içerdeki gibi.
    Ancak, bazı kelimelerde ince yuvarlak ünlülerden sonra gelen
    -ki eki küçük ünlü uyumuna uyar; i ünlüsü yuvarlaklaşır.
    Örnek: Dünkü, bugünkü, öbürkü gibi.
    ≈ 78 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    MI, Mİ, MU, MÜ SORU EKİNİN YAZILIŞI
    Soru bildiren mı, mi, mu, mü eki kendinden ünce gelen kelimeden
    ayrı yazılır. Kendinden önceki kelimenin son ünlüsüne
    güre de ünlü uyumuna uyar: Babam mı, annem mi, doydun
    mu, gürdün mü?
    Mi soru ekinden sonra gelen ekler mi ekiyle bitişik yazılır:
    Gelebilir miyim? Gider misin? Kalır mısın?
    DE, DA BAĞLAÇ VE EKİNİN YAZILIŞLARI
    De, da bağlacı, kendinden ünce gelen kelimeden ayrı yazılır.
    Bağlaç olan de, da dahi anlamındadır. Cümleden çıkarılsa,
    cümlenin anlamı bozulmaz. (İsmin de hali olan de, da böyle
    değildir; anlam tümüyle bozulur.) Kendinden önceki kelimenin
    son ünlüsüne göre büyük ünlü uyumuna uyar: Kalemi de, kitabı
    da, dün de, kapıyı da gibi. O kitabı ben de okudum. Sen
    de mi Brütüs?
    Durum eki (ismin de hali) olan -de, -da ise, kendinden önce
    gelen kelimelere bitişik yazılır; kendinde, üstünde, üzerinde,
    içinde anlamları kazandırır: Çantada, elimde, avucumda, yolda,
    okulda gibi. Masada açık duran kitabı eline aldı. O kalemden
    bende de var. Okulda da bunları öğretiyorlar mı? (Son iki
    örnek cümlede her iki çeşit “de” kullanılmıştır. İlk “de” ek; ikinci
    “de” ise bağlaç olan de’dir.)
    İMEK EK FİİLİNİN YAZILIŞI
    İmiş Ek Fiili:
    İmiş ek fiili, ünsüzle biten kelimelere eklendiği zaman, ba≈
    79 ≈
    İmlâ
    şındaki i ünlüsü düşer ve ünlüler uyumuna uyar: Gelmezmiş
    (gelmez -imiş) gibi.
    Ünlüyle biten kelimelerin sonuna eklendiği zaman “-ymiş”
    olur ve ünlüler uyumuna uyar: Korkuluymuş (korkulu-y-muş)
    gibi.
    İSE EK FII LININ YAZILIŞI:
    “ise” ek fiili, ünsüzle biten kelimelere eklendiği zaman, başındaki
    “i” ünlüsü kaybolur ve ünlüler uyumuna uyar: Alacaksa
    (alacak ise), yemişse (yemiş ise) gibi.
    Ünlü ile biten kelimelere eklendiği zaman, başındaki “i” ünlüsü
    “y” ye dönüşür, “yse” şeklinde söylenir. Ünlü uyumlarına
    uyar: Öğrenciyse (öğrenci ise), kapıcıysa ‘ (kapıcı ise), oduncuysa
    (oduncu ise) gibi.
    İDI EK FII LININ YAZILIŞI:
    “İdi” ek fiili ünlü ile biten kelimelere eklendiği zaman, başındaki
    “i” ünlüsü kaybolur ve ünlü uyumlarına uyar: Onundu
    (onun idi), yorgundu (yorgun idi) gibi.
    KISALTMALARIN YAZILIŞI
    Kurum ve kuruluş adları yazılırken her kelimenin ilk harfi
    alınarak kısaltılır. Kısaltmada büyük harf kullanılır.-(Küçük
    harfle kısaltma yapılmaz.) Harflerden sonra nokta kullanılır:
    T.B.M.M. T.C.D.D. P.T.T. O.D.T.Ü. İ.H.H. gibi.
    Son yıllarda bunların noktasız kullanılması da yaygın bir
    ≈ 80 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    durum almıştır: TBMM, TCDD, PTT, ODTÜ, İHH gibi. Ancak,
    bu şekildeki kısaltmaların (harfler arası nokta konulmayan kısaltmaların)
    son harflerinden sonra nokta kullanmak yanlıştır.
    Kitap ve dergi başlıkları, kişi ve yer adları da bir veya birkaç
    harfle kısaltılır: Dr. prof. s. (sayfa), vb. (ve benzerleri ve başkaları).
    Bitişik yazılan kelimelerin kısaltmaları da bunu gösterecek
    şekilde bitişik yazılır: km cm mm kg gibi.
    Kısaltılan kelimenin ilk harfi (ister küçük, ister büyük olsun)
    normal olarak olduğu gibi bırakılır. (Kurum ve kuruluş adları,
    yukarıda belirtildiği gibi, küçük harfle yapılmaz.) s. (sayfa),
    mm (milimetre), vb. (ve benzerleri). Ancak, küçük harfle yazıldığı
    halde, kısaltması büyük harfle yapılan kelimeler de bulunmaktadır:
    TL (Türk lirası), K (kuzey) gibi.
    Kısaltmalardan sonra getirilen ekler, kesme işaretiyle ayrıldıktan
    sonra, kısaltmanın okunuşuna uyar: İHH’da , PTT’nin
    gibi.
    SAYILARIN YAZILIŞI
    Sayılar yazıyla yazılabildiği gibi, rakamla da yazılabilir. Bu
    konuda tek ve kesin bir kural yoktur, ilkeler uygulamalara göre
    belirlenmiştir.
    Edebi karakter taşıyan metinlerde küçük sayılar yazıyla
    gösterilir. Beş yıl sonra, ayın üçüncü haftası, beş ayda bir, altı
    kardeş, onuncu sınıf gibi.
    ≈ 81 ≈
    İmlâ
    Daha büyük sayılarda, rakamlara yer verilebilir: 20 metre
    sarık, gece saat 22.1O’da, 3.500.000 kişi gibi.
    Para ile ilgili işlemlerde (çek, senet, bono) sayıların bitişik
    yazılması (kelimelerin arasının biliştirilmesi) yaygın bir kuraldır:
    üçmilyonbeşyüzbin, dörtyüzseksenmilyonaltıyüzyetmişbin
    gibi.
    Rakamlarla yazılan sayılardan sonra gelen ekler kesme
    işaretiyle ayrılır: 9 Ocak 1999’da, 29 Mayıs 20021’de, 7’yi, 5’e,
    3’den 33’e kadar gibi.
    Yüzyıllar, aylar, kitap ve dergi ciltlerinin Romen rakamlarıyla
    yazılması yaygın bir gelenektir: XXI. Yüzyıl, VII. ay, 1999, II.
    cilt gibi.
    Hükümdarların adlarında da Romen rakamları kullanılır: IV.
    Murat, II. Selim, XIV. Louis (Lui okunur) gibi. Yüzyıllar, kitap
    ve dergi ciltleri, bugün kullandığımız rakamlar ile de yazılabilir:
    20. Yüzyıl, 4. cilt gibi.
    Beş ve beşten çok haneli sayılar, sondan sayılmak üzere
    geleneksel üçlü gruplara (harflere) ayrılmak suretiyle yazılır:
    66 755, 35 822 594 gibi. Bu durumlarda üçlü haneler arasına
    nokta da konulabilir: 47.564, 35.750.000 gibi.
    Sayılarda kesirler virgülle ayrılır: 24,6 (yirmi dört tam, onda
    altı), 8,75 (sekiz virgül yüzde yetmiş beş) gibi.
    ≈ 82 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    TARİHLERİN YAZILIŞI
    Yıl bildiren sayılarda şimdiki rakamlar kullanılır: 1955, 1998-
    1999 gibi.
    Aylar, yazıyla olduğu gibi rakamla da gösterilebilir: 29 Mayıs
    1453,
    1453.29.5 , 29.V.1453 gibi.
    Yazılışta gün, ay ve yıl bildiren sayılar arasında nokta yerine
    çizgi veya eğik çizgi de kullanılır: 3-8-2020, 3/8/2020 gibi. Daha
    yaygın olanı ise: 3.8.2020 biçimidir.
    Metin içinde ay adları kısaltılmadan yazılır: 1955 senesi Ocağının
    1’inci günü doğdum.
    Tarihlerden sonra gelen ekler kesme işaretiyle ayrılır:
    1.1.1955’de, 8.7.2019’un gibi.
    Aylarında gösterildiği tarihlerde, gün ve yıl bildiren sayılar arasına
    nokta veya çizgi konulmaz: 14. Haziran. 2019 veya 14 - Haziran
    - 2019 biçiminde yazmanın her ikisi de yanlıştır. (Doğrusu: 14
    Haziran 1999)
    Saat ve dakikalar metin içinde yazıyla veya şimdi kullandığımız
    rakamlarla gösterilir: Saat onu yedi geçe, saat sekize on kala, saat
    yediyi beş dakika on saniye geçe, saat 14.35’te gibi.
    TÜRKÇENİN SESLERİ
    Çoğu dillerde olduğu gibi Türkçede de sesler, ünlüler ve ünsüzler
    olmak üzere iki gruba ayrılır.
    ≈ 83 ≈
    Türkçenin Sesleri
    ÜNLÜLER VE ÜNLÜLERLE İLGILI KURALLAR
    Türkçede 8 ünlü vardır: a, e, ı, i, o, ö, u, ü.
    Bu ünlüler, ağzımızdan çıkışları sırasında dilin, dudakların
    durumu ve ağız açıklığına göre üç ayrı özellik gösterir:
    1. Ünlüler, çıkarılış sırasında dilin durumuna, söyleyişin,
    dilin arkasında veya önünde oluşuna göre kalın ve ince diye
    ikiye ayrılır:
    A, ı, o, u kalın ünlülerdir. E, i, ö, ti ince ünlülerdir.
    2. Dudakların, söylerken aldıkları biçime göre düz ve yuvarlak
    diye ikiye ayrılır:
    A, e, ı, i düz ünlülerdir. O, ö, u, ü yuvarlak ünlülerdir.
    3. Ünlüler, söyleyiş sırasında ağzın biçimine ve ağız açıklığına
    göre de geniş ve dar olmak üzere ikiye ayrılır.
    A, e, o, ö geniş ünlülerdir. I, i, u, ü dar ünlülerdir.
    Bu anlatılanlara göre dilin, dudakların durumu ve ağız açıklığı
    bakımından ünlülerin üç niteliği vardır. 8 Ünlünün niteliklerinin
    tümünü gösterelim:
    a: Kalın, düz, geniş bir ünlüdür,
    e: İnce, düz, geniş,
    ı: Kalın, düz, dar.
    i: İnce, düz, dar.
    o: Kalın, yuvarlak, geniş,
    ö: İnce, yuvarlak, geniş.
    u: Kalın, yuvarlak, dar.
    ü: İnce, yuvarlak, dar.
    ≈ 84 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Türkçede her ünlü bir harfle yazılır. Yabancı dillerdeki ünlüler
    bu kurala uymaz: Aa, uu, eu gibi.
    Türkçedeki ünlülerin hepsi kısadır. Türkçe asıllı kelimelerde
    uzun ünlü yoktur.
    Arapça ve Farsça’dan dilimize geçmiş kelimelerin uzun ünlüleri
    de çoğunlukla kısa yazılır.
    Uzun ünlüler, okunuşta uzun ünlü şeklinde okunduğu halde,
    yazıda çoğunlukla gösterilmez; kısa ünlü gibi yazılır: Şair,
    kaide, numune, sefa, vali, adalet. (Bu kelimeler, içinde uzun
    okunması gereken sesler olduğu halde, yazılışta uzatma işareti
    konulmadan yazılmaları daha uygun olur. Resmî kural
    ve öğrencilere öğretilen bu olduğu halde, uzatılacak seslileri
    uzatmayıp kelimeleri çok yanlış telaffuz eden kimselerin sayısının,
    her geçen gün çokça artmasını engellemek ve pasif
    olarak da olsa onlara destek olmamak için, Kâmil yerine Kamil,
    Âl-i İmran yerine Ali İmran diye yazıp telaffuz etmemek
    gerekir.
    Aynı zamanda, Arapça ve Farsça’dan Türkçeye giren bazı
    kelimelerdeki uzun ünlüleri yazıda da gösterme mecburiyeti
    vardır: Bu durum, bir karışıklığı önlemek için gereklidir. Çünkü
    dilimizde, üzerine uzatma işareti konmadığında anlamı başka
    olan diğer bir kelimeyle karışabilecek bazı kelimeler vardır.
    Böyle, üzerine, uzatma işareti konulmayınca başka anlamdaki
    kelimelerle karışabilecek ünlülerin üzerine, o ünlünün uzun
    okunmasını sağlamak için uzatma işareti konulması yanlış
    sayılmadığı gibi, gereklidir de. Bunlara dair bazı örnekler verelim:
    ≈ 85 ≈
    Türkçenin Sesleri
    Adet (= sayı), âdet (= görenek, alışkanlık),
    Alem (= bayrak), âlem (= dünya, evren),
    Aşık (hayvanlarda bir küçük kemik), âşık (= tutkun, çok seven),
    Hal (pazar yeri), hâl (durum, vaziyet).
    ÜNSÜZLER VE ÜNSÜZLERLE İLGILI KURALLAR
    Türkçedeki ünsüzler 21 tanedir: b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, 1,
    m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z.
    Ünsüzler ikiye ayrılır:
    1. Söylenişi yumuşak olan ünsüzlere yumuşak ünsüzler denir.
    Bu ünsüzler ’şunlardır: b, c, d, g, ğ, j, 1, m, n, r, v, y, z. Bunlar,
    ses tellerinin titreşimli durumunda çıkarılır.
    2. Seslerinde titreşim olmadan, ağız kanalındaki engellemelerle
    çıkarılanlara da sert ünsüzler denir. Bunlar: ç, f, h, k,
    p, s, ş, t.
    Bazı yabancı dillerde ikili ve üçlü harfler kullanılmasına karşılık,
    Türkçe imlada her ünsüz bir harfle yazılır.
    Türkçe kelimelerin sonunda yumuşak b, c, d, g ünsüzleri
    bulunmaz. Kelime sonlarında bunların yerme sert eşleri olan
    p, ç, t, k kullanılır: Harb > harp ağac > ağaç, and > ant, çeleng
    > çelenk. (Kelimenin aslı harb diye, sonu “b” ile bittiği halde
    Türkçede kelimenin sonlarında “b” yerine “p” yazılması gerekir;
    diğerleri de öyle.)
    Bazı kelimelerde anlam farkını belirtmek için bu kurala uyul≈
    86 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    maz. Yani, sert ünsüzle yazılınca başka anlama gelecekse, o
    zaman yumuşak ünlüyle yazılması gerekir:
    At (= binek hayvanı), ad (=isim)
    Ot (= bitki), od (= ateş) gibi.
    Dilimize başka dillerden giren çoğu kelimeler, yukarıda anlatılan
    kurala (kelime sonlarındaki yumuşak ünsüzlerin sert
    ünsüzlere dönüşmesi kuralına) uyum gösterir: Çorap (çorab),
    sebep (sebeb), kitap (kitab), bent (bend), bant (band). Fakat,
    bu gibi başka dillerden geçen böyle kelimelere bir ek getirildiğinde
    sert ünsüzler yumuşar. (Yani, asıl kelimelerindeki gibi
    yazılır, okunur. Çünkü artık kelimenin sonuna ek geldiğinden,
    son harfin yeri değişmiş, sert ünsüz yine kelimenin sonuna
    gelmemiş olur.) Çorap çorabı, kitap kitaba gibi.
    Türkçede “-nk” ile biten kelimelere bir ünlü getirildiğinde “-k”
    ünsüzü yumuşar: Denk dengi, kepenk kepengi gibi.
    Yabancı dillerden dilimize geçen kelimeler bu kurala uymuşlardır;
    Ahenk > ahengi, renk > rengi gibi. Ancak bank, tank
    gibi dilimize batıdan yeni giren kelimeler bu kurala uymazlar.
    Dilimizde p, ç, t, k ünsüzleri iki ünlü arasında yer aldıkları
    zaman yumuşama gösterirler ve b, c, d, g’ye dönüşürler: Dip
    > dibi, kazanç > kazancı, geçit > geçidi, başak > başağı gibi.
    Bu kurala uymayan bazı tek heceli Türkçe kelimelerle, yabancı
    dillerden gelen kelimeler de vardır. Bunlar p, ç, t, k ünsüzleri
    arasında kaldıkları zaman eski durumlarım korurlar: İp > ipi,
    göç > göçü, at > atı, cumhuriyet > cumhuriyeti gibi.
    Türkçede sert bir ünsüzle biten kelimelerin sonuna gelen
    ≈ 87 ≈
    Türkçenin Sesleri
    ekler, yine sert bir ünsüzle başlar: Kaç-tı, aç-tı, yık-tım, çiçek-
    teki, düş-künlük, geç-kin gibi.
    Üçgen, dörtgen gibi bazı kelimeler bu kuralın dışındadır.
    BÜYÜK ÜNLÜ UYUMU (BÜYÜK SES UYUMU)
    Türkçede bir kelimenin ilk ünlüsü kalınsa, sonraki ünlüler de
    kaim; inceyse, sonrakiler de ince olur. Buna büyük ünlü uyumu
    (veya büyük ses uyumu) kuralı denir.
    Kepek, ağaç, okul, akıl, baba, kaya, saman, ümit, kelebek,
    dede, güzel gibi.
    Büyük ünlü uyumu kuralına aykırı olan kelimelerde ise ekler,
    kelimelerin son ünlüsüne uyar: Elma-dan, kitap-tan, seçiyor-
    muş gibi.
    Türkçede kullanılan bazı kelimeler büyük ünlü uyumuna uymazlar.
    Bunlar, çoğunlukla yabancı dillerden dilimize geçmiş
    kelimelerdir: Kafes, otomobil, gazete, telefon, dünya gibi.
    Türkçe olup da, büyük ünlü uyumu kuralına uymayan kelimeler
    de vardır: Anne, kardeş, elma, hangi, haydi gibi.
    Türkçede bazı bileşik kelimeler de büyük ünlü uyumu kuralına
    uymaz: Gecekondu, başkent, Kırklareli, Kocaeli gibi.
    Türkçede ekler de bu kurala uyar: Bayrak-lar, biz-den, kucak-
    laş-mak gibi.
    ≈ 88 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    -Leyin , -(i)mtırak, -ken, -(i)yor, -ki, -daş ekleri büyük ünlü
    uyumu kuralına uymaz: Sabahleyin, ekşimtırak, yatmazken,
    silmiyor, yarınki, meslektaş gibi.
    KÜÇÜK ÜNLÜ UYUMU
    Küçük ünlü uyumu kuralı: Ünlülerin düzlük, yuvarlaklık ve
    genişlik, darlık bakımından birbirine uymasına denir.
    Türkçe bir kelime düz bir ünlüyle başlıyorsa, bundan sonra
    gelen ünlüler de düz olur: Yatırmak, taşlamak, bitirmek, istek,
    kaçırmak gibi.
    Türkçe bir kelime yuvarlak bir ünlü ile başlıyorsa, bundan
    sonra gelen ünlüler de ya dar yuvarlak (u, ü) veya düz geniş
    (a, e) olur: Süngülük, kucaklaşmak, durulmak, öldürmek, gülümsemek
    gibi.
    Türkçe bir kelimede geniş-yuvarlak ünlüler (o,ö) ancak ilk
    hecede bulunabilir, diğer hecelerde bulunmaz: Oyun, koyun,
    köpek, köprü, törpü, hoca gibi.
    Küçük ünlü uyumuna uymayan kelimelerde ekler, kelimenin
    son hecesine uyar: Klasör-ü, deliyor-sun gibi. Dilimizde küçük
    ünlü uyumu kuralına uymayan birkaç kelime vardır: Avuç,
    avurt, çamur, kabuk, kavuk, kavun, kavurmak, savurmak, savuşmak,
    kavuşmak, yağmur gibi. Bu kurallara uymayan yabancı
    kelimeler de vardır: Alkol, daktilo, doktor, horoz, radyo,
    konsolos, profesör, aktör, bandrol gibi.
    ≈ 89 ≈
    Türkçenin Sesleri
    ÜNLÜ DÜŞMESI
    Türkçede iki heceli birtakım kelimeler vardır. Bunların sonuna
    belli ekler getirildiğinde ikinci hecedeki ünlüler düşer: Ağız
    > ağzı, alın > alın, bağır > bağrı, beniz > benzi, beyin > beyni,
    göğüs > göğsü, burun > burnu, geniz >genzi, gönül > gönlü,
    karın > karnı, koyun > koynu, kayın > kaynı, oğul > oğlu gibi.
    BINLERCE GÜVERCIN
    Gözlerimi kısarak Zekiye baktım. Dama çıkmış, gökyüzünde
    iki beyaz nokta gibi süzülüp duran güvercinlerine ıslık çalıyor,
    kavruk, ince, uzun yüzü gülüyordu.
    Beş çift güvercini vardı. Onları belki en çok ben kıskanırdım.
    Yüreğimde yumruk gibi bir sıkıntı büyür, içimde imkânsız
    istekler kabardı. Aylar boyu bir çift güvercinim olsa diye düşünür
    dururdum. Her gece rüyamda süt beyaz, siyah, kahverengi,
    hatta yeşil, kırmızı ve mavi güvercinler görürdüm.
    Babam bu büyük isteğimi hiç kabul etmiyor:
    - Zeki o kuşlarla oynayacağım diye iki sene üst üste Sınıfta
    kaldı. Otur, dersine çalış sen... diyordu.
    Bir gün Zeki, güvercinlerinden ikisini satacağını söyledi, Çocuklar
    heyecanla fiyatım sordular, çatlak dudaklarını büzerek:
    - Kim sekiz yüz bin lira getirirse onları veririm, diye kestirip
    attı. Sekiz yüz bin lira... Bir çift güvercin... Ne yapacağımı şaşırmıştım,
    o kuşlar mutlaka benim olmalıydı. Fakat ben sekiz
    yüz bin lirayı nereden bulacaktım?
    ≈ 90 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Duvarın dibine oturup düşündüm. Canim sıkılıyor, kulaklarım
    uğuldayıp duruyordu. Babamın sesiyle irkildim. Bana sesleniyordu.
    Hemen koşup yanma vardım.
    Az ötesinde teyzemin oğlu Mustafa duruyordu. Babam iki
    hafta yanımızda kalması için onu kasabadan getirmişti. Sevindim.
    Mustafa ile aynı yaşlarda idik. Babası üç sene önce
    ölmüş, o yetim kalmıştı. Fakirdiler. Teyzem zengin ailelerin
    evlerini temizler, çocuklarım geçindirirdi. Mustafa’ya baktım.
    İncecik, dal gibi. Üzerinde dizleri yamalı, kısa bir pantolon, Sırtımda
    eski bir ceket.
    Biraz sonra dışarıya çıkıp oynamaya başladık. Ona Zeki’nin
    güvercinlerini anlattım. Hiç bir şey söylemeden dinledi.
    Gece uyuyamadım. Zeki’nin satacağı güvercinler bir saniye
    aklımdan çıkmıyordu. Sekiz yüz bin lira lazımdı bana. Nereden,
    nasıl bulacaktım bu parayı?
    Birden, fitili pır pır edip duran gaz lambasının ışığında gözüme
    babamın elbiseleri ilişti. Babam da annem de uyuyordu.
    Karar verdim. Çıt bile çıkartmadan kalktım. Elimi korka korka
    babamın cebine soktum. Bütün vücudum titriyordu. İlk defa
    böyle bir şey yapıyor, ilk defa babamdan izinsiz cebinden para
    çalıyordum. Elim, bir ateş parçası tutmuş gibi eski bir, bir milyonluk
    çıkarttım. Hemen koynuma sokarak yatağa döndüm.
    Kıvrılıp uyumaya çalıştım.
    Sabah olmuştu. Gözlerimi açar açmaz parayı yokladım.
    Yerinde duruyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Babanı çoktan
    giyinip tarlaya gitmişti. İş işten geçmişti artık. Büyük, korkunç
    ≈ 91 ≈
    Binlerce Güvercin
    bir pişmanlık duymaya başlamıştım. Yemeği yedikten sonra
    annem, babama götüreceğimiz yiyecekleri bir beze sarıp elime
    tutuşturdu:
    Mustafa’yla gidin. Baban acıkmıştır, dedi. Kalktık. Yolda
    Mustafa gülüyor, oynuyor, sevinç içinde koşuyordu. Ben tedirgindim.
    Hasta mısın, diye sordu.
    - Yok, dedim.
    - Niye konuşmuyorsun peki?
    Bir ara Mustafa önümde yürürken parayı tekrar çıkartıp
    kontrol ettim. Düşündüm. Eğer Zeki’nin güvercinlerini alırsam,
    babam parayı nereden bulduğumu sorardı. Yok, eğer parayı
    babama geri versem, “demek hırsızlık yaptın sen ha!” diye
    döverdi beni. Şimdi ne yapacaktım? Son bir kararla bir milyonluğu
    yolun kenarındaki iri bir taşın altına sakladım. Biraz
    rahatlamıştım. Koşup Mustafa’ya yetiştim.
    Babam, akşam yemeğini yerken iyice sinirliydi. İkide bir gözünün
    ucuyla Mustafa’ya bakıyordu. Sonra anneme sordu:
    - Dün akşam cebimde bir milyon vardı. Sen mi aldın Fadime?
    Annem şaşırdı:
    - Yok, dedi. Ben almadım.
    Düşürdüm mü acaba?
    - Bilmem ki...
    - Sen de almadın değil mi Ömer? Titremeye başlamıştım.
    Kalbim küt küt çarpıyordu.
    - Ben almadım, dedim.
    ≈ 92 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Babam inanmıştı. Bu sefer şaşkın şaşkın bakmakta olan
    Mustafa’ya döndü. Teyzemin oğlu sapsarı kesilmişti. Babam
    daha hiç bir şey sormadan:
    - Vallahi ben almadım Nuri emmi, dedi. Babam şüphelenmişti.
    Dik dik anneme baktı. Annem yumuşak bir sesle:
    - Gel bakayım oğlum, dedi Mustafa’ya. “Belki bir hata edip
    almışsındır. Haydi söyle, kızmayacağız.” Mustafa’nın gözleri
    büyümüş, kocaman olmuştu.
    - Ben almadım, diye tekrarladı. Kimse bir şey konuşmuyordu
    artık. Uzunca bir sessizlik oldu.
    Gece yatarken, annem Mustafa’nın ceplerini aradı. Mustafa
    gördü bunu. Ağladı. Geç saatlere kadar hıçkırıklarını duydum.
    Ertesi sabah, gözleri ağlamaktan kızarmış, yalvardı:
    - Ne olur götürün beni, annemi özledim, dedi. Oysa geleli iki
    gün bile olmamıştı. Israrlarına dayanamayan babam onu geri
    göndermeye karar verdi. Canım sıkılıyor, yüreğim eziliyordu.
    İşlediğim büyük suçu Mustafa’nın üzerine yıkmış gibiydim.
    Mustafa, alnında “hırsız” damgasıyla evlerine dönüyordu. Babam
    belki bir daha onu köye getirmeyecekti. Annem üzülüyordu.
    Teyzemin oğlu, köy meydanından, kasabaya giden, artık
    her yeri dökülmeye başlamış eski kamyona binerken titriyordu.
    Yüzümüze bakmıyor, hiç birimizle konuşmak istemiyordu.
    Babam son öğütlerini verdi:
    ≈ 93 ≈
    Binlerce Güvercin
    - Oğlum, dünyada hırsızlıktan daha kötü hiç bir şey yoktur.
    İnsanın bir şeye ihtiyacı olduğu zaman gidip istemesi gerekir.
    Habersiz alman mal, ateş olup onu alanı yakar.
    Boğazıma yumruk gibi bir şeyler tıkanmıştı. Pişmanlık iki
    kor parçası olmuş, gözlerimi yakıp kavuruyordu. Babamın ceketini
    tutarak hıçkırdım:
    - Parayı ben almıştım baba... Mustafa’nın hiç suçu yok. Hırsız
    benim, dedim. Sarsıla sarsıla ağlıyordum.
    Kamyon hareket etti. Son defa Mustafa’ya baktım. Gözlerinde
    büyük, eşsiz bir parıltı vardı. Suçsuz olmanın gururunu
    bütün sevinciyle tadıyor gibiydi. Babama dönerek:
    - Ben hırsız değilim emmi... dedi. Babam şaşırmıştı. Mustafa,
    Allah’a ısmarladık bile demeden çekip gitti.
    Günlerce hasta yattım. Annem:
    - Suçsuz bir masumun günahını aldık. Yazık oldu, diyor;
    sonra beni teselli ediyordu:
    -Üzülme yavrum. Geç de olsa doğruyu söyledin. Allah, eğer
    insanlar yaptıkları kötülüklerden pişman olurlar ve bir daha
    o kötülüğü yapmazlarsa, onları affeder. Önümüzdeki sene
    baban Mustafa’yı yine getirir. Yine gezer, oynarsınız. Üzülme
    sen.
    Ertesi sene Mustafa gelmedi. Daha ertesi seneler de gelmedi.
    Artık binlerce çift güvercinim olsa bile sevinemezdim...
    ≈ 94 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    METIN ÜZERINDE ÇALIŞMALAR
    1- Parçada kim, kimi, niçin kıskanıyor? Kıskanmak, ahlaki
    açıdan nasıl bir duygudur? Kıskançlığın iyi ve kötü olanları
    var mıdır? Varsa nasıl? Gıpta ile kıskançlık arasındaki farkı
    araştırıp açıklayınız.
    2- Bugüne kadar, çevrenizde güvercin besleyen insanları
    hiç gözlemlediniz mi? Bunun iyi ve kötü yanlarını değerlendirmeye
    çalışın.
    3- Hobi ne demektir? Zeki’nin hobisi konusunda aşırılık
    var mı? Varsa, bunu parçanın neresindeki ifadeden anlıyorsunuz?
    4- Hastalık halindeki hobilerle kötü alışkanlıklar arasında
    benzeyen yönler nelerdir? Bu tür hobilere tutku denilebilir mi?
    İnsanın özgürlüğüyle; Allah’ın dışındaki bir şeye aşın bağlılığı,
    o şeyin kölesi, kulu olması konusunda düşündüklerinizi yazınız.
    5- Günümüzde bir şeye aşın bağlılık, fanatiklik örnekleri
    konusunda sizin de gözlemlediğiniz kişiler ve olaylar var mı?
    6- İnsan, içindeki kötü arzu ve isteklere dur demesini bilmezse,
    iradesine sahip olamazsa dünya ve ahiret açısından
    sonuçlan ne olur? Hevâsını, arzu ve isteklerini ilahlaştırmak
    ne demektir? Bu konudaki âyet mealini araştırarak, defterinize
    yazınız.
    7- Hikâye kahramanı Ömer niçin hırsızlık yapıyor? İhtiyaç
    ne demektir? Bir insanın, çevresinde gördüğü her şeye sahip
    ≈ 95 ≈
    Binlerce Güvercin
    olması mümkün müdür? “Kanaat, yok olmayan bir hazinedir.”
    Bu hadis-i şerifle konu arasında bağlantı kurabilir misiniz? Bu
    hikâyede Ömer mi, yoksa Mustafa mı maddi yönden ihtiyaç
    sahibidir? “Hemen bütün hırsızlıklar, aşın hırstan, aç gözlülük
    gibi kötü arzu ve isteklerden, tutkulardan meydana gelir. Fakirlikten
    dolayı çalana pek rastlanmaz.” Bu ifadelere katılıyor
    musunuz?
    8- Size göre bir çocuğun, babasının cebinden gizlice bir
    şey almasıyla; yabancı bir kimseden bir şey çalması arasında
    fark var mıdır? Hırsızlığın küçüğüyle büyüğü arasında fark
    olur mu? Küçüklüğünde küçük bir yumurta çalmakla işe başlayan
    ve meşhur bir hırsız olduğundan idama mahkûm olan
    biriyle annesi konusunda bir hikâye vardır, biliyor musunuz?
    Bilmiyorsanız öğrenmeye çalışınız.
    9- Parçada Ömer, babasının cebinden para çalarken, hangi
    duygular içindedir? Çaldığı para, onu sevindiriyor mu? Bu
    duyguların sebebi ne? “Vicdan”ın ne demek olduğunu araştırıp,
    bu duyguların vicdanla ilgisi konusunda düşündüklerinizi
    yazın. “Haram öyle bir şeydir ki, onu yapınca, insanın içinde
    sıkıntılar oluşur.” Bu hadis-i şerifle konuyu değerlendirebilir
    miyiz? Nasıl?’
    10- Ömer, parayı nereye saklıyor? Niçin saklama ihtiyacı
    duyuyor? Başkasını kandırsa bile kendini kandırabiliyor mu?
    Başkası görmesin, bilmesin diye sakladığı parayı, aslında
    kimden saklayamadığı konusunda “kimsenin görmediği yerde
    tavuk kesme” hikâyesini hatırladınız mı?
    11- Mustafa, niçin tatilini kısa kesip evine dönüyor? Duygulan
    ve tavırlarını aşırı buluyor musunuz? Mustafa’nın Ömer’in
    ≈ 96 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    köyüne bir daha hiç gelmemesi, Ömer’i nasıl etkilemiştir? Parçayı
    yorumlayarak Ömer’in suçluluk duygusunun ne zamana
    kadar sürmüş olabileceğini tahmin ediniz.
    12- Ömer, başka insanların gözünde suçsuz gözüktüğü halde,
    niye sevinemiyor? Çaldığı parayla, niçin mutlu olamıyor?
    Mutlulukla para arasındaki ilişki konusunda düşünceleriniz
    nelerdir?
    HIKÂYE TÜRÜ HAKKINDA BILGI
    Ömer isminde bir köy çocuğu olan ve yazarın başından
    geçtiği şekilde anlatılan bir olay yazısı okuduk. Bu parçada
    Ömer’in başından geçen bir olay ve onun bazı duygusal yönleri
    anlatılmaktadır. Biz, parçayı okuduktan sonra, böyle bir
    olayın yaşanmış olduğunu düşünüyoruz. Çünkü buna benzer
    bir olayın yaşanması mümkündür. Böyle bir kişi olamaz, böyle
    bir olay yaşanamaz gibi bir düşünce aklımızdan bile geçmiyor.
    İşte bunun gibi, insanların başından geçen veya geçmesi
    mümkün olan olayları belirli kurallar içinde anlatan yazılara
    hikâye denir.
    TÜR HAKKINDA EK BILGILER
    Okuyanları duygulandırıp heyecanlandırarak onlara zevk
    vermek için, insanların başından geçmiş veya geçebilecek
    olayları sanatlı bir dille ve kısa bir biçimde anlatan yazılara
    “hikâye” denir. Hikâyede düşündürmekten çok, duygulandırmak
    esastır. Romanların çok uzun olmasına karşılık, hikâyelerin
    çoğu ancak birkaç sayfa tutar. Hikâye, okuyucuyu hayal
    dünyasında dolaştırır. İnsanlara karşı duyulan yakınlık duygu≈
    97 ≈
    Hikâye Türü Hakkında Bilgi
    sunu arttırır. İnsanın zillin yönünden gelişmesine katkıda bulunur.
    İnsanlara yüksek ideallerle birlikte geniş bir hayat anlayışı
    sağlar.
    Hikâyede bir veya birkaç olay ele alınır. Olaylar genellikle
    kısa bir zamanda geçer. Her hikâye, doğrudan veya dolaylı
    olarak insanla ilgilidir. Hikâyelerin kısa, kişilerin sayıca az
    olması ve kişilerin hayatlarının yalnız bir veya birkaç yönünü
    anlatması belli başlı özelliğidir. Manzum da olmakla birlikte,
    hikâyeler daha çok nesir şeklindedir. Çok kere canlı bir dil kullanılır;
    gerçek dünya ile hikâyede geçen sanal dünya arasında
    sağlam bir ilgi bulunur. Hikâyeye “öykü” de denilir. Eskiden
    hikâyeye “kıssa” da denilirdi.
    Kur’ân-ı Kerim’de de bazı gerçek hikâyeler (kıssalar) anlatılır.
    Bunlar geçmiş kavimler ve peygamberler, diğer büyük kimseler
    ve bazı tağutlar hakkındadır. Bu kıssaların en önemlileri
    şunlardır: Hz. Âdem, melekler ve şeytan kıssası, Habil-Kabil
    kıssası, Hz. Nuh ve tufan olayı, Hz. İbrahim; aklıyla Allah’ı bulması,
    putları kırması, ateşe atılması, Nemrut’la mücadeleleri,
    Hz. İsmail; kurban olayı, Hz. Hacer, Kâbe’nin inşâsı, Hz. Mûsâ
    ve kavmi, Benî İsrâil, Firavun ve zulümleri, Hz. İsa’nın mûcizevî
    doğumu, hayatı, sofrası, Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud,
    Ashab-ı fil, Bedir, Uhud, Mekke fethi, münafıklar... Bunlardan
    Yusuf (a.s.) kıssasının en güzel kıssa (hikâye) olduğu ifade
    edilir (Bakınız: Yusuf suresi, 3. âyet).
    HIKÂYEDE PLAN
    Bir hikâyede olay, çevre, kişiler ve zaman olmak üzere dört
    temel öge vardır. Her yazının bir giriş, gelişme ve sonuç bölü≈
    98 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    mü vardır. Hikâyelerde ise bu bölümlere, sırasıyla serim, düğüm
    ve çözüm bölümleri denir.
    Serim bölümü. Bu bölüme giriş bölümü de denir. Olayın
    geçtiği yer tasvir edilir. Olayın şahısları, kahramanı iç ve dış
    görünüşleriyle canlı olarak anlatılır, kısaca portre çizilir. Olayın
    ne olduğu hakkında ipuçlarını biz bu bölümde buluruz.
    Düğüm bölümü. Bu bölüme gelişme bölümü de denir. Olayın
    başlayıp açıklaması, okuyanın ilgisini, merakını artıracak
    bir durum alması; olayın düğümü; kişilerin konuşmaları bu bölümdedir.
    Çözüm bölümü. Bu bölüme sonuç bölümü de denilir. Olayın
    ne şekilde sona erdiği, olayın kişiler ve görenler üzerindeki
    etkisi burada anlatılır.
    HIKÂYEDE ŞAHIS VE ZAMAN
    Hikâyede iç dünyası ve macerasıyla bir şahıs ön plandadır.
    Bu kişiye hikâye kahramanı denir. Olaylar bu kişinin merkezinde
    gelişir. Diğer birkaç kişi, bu hikâye kahramanıyla ilişkileri
    yönüyle ele alınır. Hikâye ve romanlardaki sanal dünya
    ile gerçek hayat arasında yakın benzerlikler vardır. Hikâye ve
    romanlardaki kişiler, bugün aramızda yaşayan insanlara benzerler.
    Olaylar da bizim başımızdan geçebilecek cinsten olaylardır.
    Buna olabilirlik diyoruz. Masallarda ise böyle gerçeklik
    yoktur. Masallarda sihirli sofralar, üzerine binilince uçan halılar,
    cüceler, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte devler, periler,
    ejderhalar... vardır. Onun için masallarda olabilirlik yoktur.
    ≈ 99 ≈
    Hikâye Türü Hakkında Bilgi
    Hikâyede zaman belirlidir. Romanlarda bir kişinin hayatının
    tümü veya çok büyük bölümleri anlatılmasına karşılık, hikâyede
    kısa bir hayat kesiti sunulur. Masallarda ise, çok eski ve
    bilinmeyen zaman dilimleri söz konusudur.
    EDEBIYAT DÜNYASINDA MEŞHUR HIKÂYE YAZARLARI
    Hikâye çok eski bir edebiyat türüdür. Bugünkü modem hikâyeden
    farklı olsa da, Beydaba’nın Kelile ve Dinme adlı eseri,
    Tutiname, Feridüddin Attar (Mantıku’t Tayr), Mevlana (Mesnevi),
    Sadi (Bostan ve Gülistan), Şeyhi (Hamame), Fuzuli (Leyla
    ile Mecnun), Şeyh Galib (Hüsn ü Aşk) gibi yazarlar ve eserler
    yüzlerce seneden beri beğenilerek okunan doğu ve müslüman
    edebiyatının şöhretleri arasındadır. Halk arasında hala meşhur
    sözlü gelenek olan halk hikâyelerini (Kerem ile Aslı, Ferhat ile
    Şirin vb.) ve 14. yüzyıllarda yazıya geçen Dede Korkut Hikâyelerini
    de saymamız lazımdır.
    MODERN TÜRK EDEBIYATINDA MEŞHUR HIKÂYECILER
    Son devir Türk edebiyatında meşhur hikâyecilerden bazıları
    şunlardır: Mustafa Kutlu, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, İsmail
    Kıllıoğlu, Durali Yılmaz, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Şevket
    Bulut, Sevinç Çokum, Ömer Seyfeddin, Reşat Nuri Güntekin,
    Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sait Faik Abasıyanık, Ahmet
    Mithad Efendi, Ahmed Rasim, Refik Halid Karay, Memduh Şevket
    Esendal, Sabahaddin Ali, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar
    Kemal, Orhan Pamuk, Aziz Nesin, Tarık Buğra...
    BATI EDEBIYATINDA MEŞHUR HIKÂYECILER
    Batı edebiyatında meşhur hikâyecilerden en önemlileri şunlardır:
    ≈ 100 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Anton Çehov, Puşkin, Gogol, Hemingway, Marquez, İrving,
    Poe, Walter Scott, Maupassant vb.
    TÜR VE ANLATIM ÜZERINE ÇALIŞMALAR
    1- Okuduğumuz hikâyedeki serim, düğüm ve çözüm bölümlerini
    bularak defterinizde gösteriniz.
    2- Bugüne kadar okuduğunuz hikâyelerin yazarları ve kitap
    isimlerini listeleyiniz.
    3- Yukarıda meşhur hikâye yazarlarından hangilerinin kitabını
    gördünüz? Okuduklarınız var mı?
    4- Etüd saatinizde veya uygun bir zamanda, sınıfınızdaki
    arkadaşlarınızla saat tutarak sesli okuma yarışması yapınız.
    Yukarıdaki hikâyenin belirli bölümlerini noktalama işaretlerine
    ve anlaşılmasına dikkat ederek kim daha hızlı okursa, onu
    ödüllendiriniz.
    5- Bir de kendi kendinizle yarışınız: Hikâyeyi kaç dakikada
    sessiz okuyuşla okuyabiliyorsunuz? Saat tutarak belirleyiniz.
    Peki, beşinci okuyuşta kaç dakikaya indiniz? Ya onuncuda?
    6- Parçada geçen özel isimleri defterinize listeleyiniz.
    ≈ 101 ≈
    Sözlü Anlatım
    SÖZLÜ ANLATIM
    İnsanlar, inandıklarını, düşündüklerini, duyduklarını, isteklerini
    muhataplarına yazılı olduğu gibi, sözlü olarak da anlatırlar.
    O andaki duruma uygun olarak yapılan konuşmaya günlük
    konuşma denir.
    Sözlü anlatım, edindiğimiz bilgilerden, görgü ve tecrübelerden
    faydalanılarak yapılır. Sözlü anlatım, (günlük konuşmanın
    dışında) seçilen bir konu üzerinde hazırlık yapmayı da gerektirir.
    O halde, hazırlık yapmadan, günlük hayatımızda, çevremizdeki
    insanlarla yaptığımız konuşmalara hazırlıksız konuşma;
    önceden hazırlanan, belli konu üzerinde yapılan planlı
    konuşmaya da hazırlıklı konuşma denir.
    İnsan, çevresiyle ne kadar olumlu ilişki kurabiliyorsa o kadar
    başarılıdır. Başarılı olmamız için, çevremizle iyi, olumlu
    ilişki kurmamız gerekir. İnsanın çevresiyle iyi ilişki kurmasında
    en büyük etken dil ve davranışta.
    SÖZLÜ ANLATIMIN ÖZELLIKLERI
    Dilini doğru kullanan insan, toplumda sevilir, sayılır, dost
    edinir, başarıya ulaşır. Bunun tersi de olabilir. Yani, hoşa gitmeyen,
    yersiz konuşmalar bizi zor durumda bırakabilir.
    Güzel konuşmak, etkili konuşmak doğuştan kazanılmaz,
    sonradan kazanılır. Güzel konuşmak için, kendimize güven
    duymalıyız, konu ile ilgili ön hazırlık yapmalıyız, konuşacağımız
    konuda bilgi sahibi olmalıyız.
    ≈ 102 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Bunlardan başka, güzel konuşmak için şunlara dikkat edilmelidir:
    1- Anlatım inandırıcı olmalıdır: Konuşmacı, anlattıklarına
    Önce kendisi inanmalıdır. İnandırıcı olmayan konuşma etkili
    olamaz. Yargılar doğru ve tutarlı olmalıdır. Biraz önce söylenen,
    biraz sonra söyleneceğe ters olmamalıdır.
    2- Anlatım İçtenlikli Olmalıdır: Konuşmacının konuyu benimseyerek,
    içinden gelerek yaptığı konuşma dinleyenleri etkiler.
    Dolayısıyla da konuşmacının düşünceleri benimsenir, o
    kişiler sevilir, sayılırlar.
    3- Anlatım Özlü Olmalıdır: Konuyu, özünden saptırmadan
    yapılan bir anlatan başarılı olur. Gereksiz, konu dışı sözler ve
    açıklamalar, dinleyenlerin ilgisini dağıtır.
    4- Anlatım açık Olmalı: Konuşmacı, anlattıklarının açık, kolay
    anlaşılır olmasına dikkat etmelidir.
    Bunların yanında, sözlü anlatımda kelimeler doğru seslendirilmek,
    konuşmacı, sesini iyi kullanmalıdır. Gereksiz yere
    bağırmak ne kadar doğru değilse, duyulamayacak kadar kısık
    sesle konuşmalı da o kadar doğru değildir. Yapmacık olmayan,
    doğal bir sesle konuşmalıyız. Kelimelerdeki vurgu ve
    tonlamalara özen göstermeliyiz. Görgü kurallarına uymalıyız.
    Konuşmada argo kelimelere yer vermemeliyiz. Sözlü anlatımda
    ayrıca konu seçimi, plan, vurgu ve tonlama da önemlidir.
    Şimdi bunları açıklayalım:
    KONU SEÇIMI
    Hazırlıklı konuşmalarda konu seçimi önemlidir. Üzerinde
    durulan veya konuşulan her şey konudur. Öyleyse, konuşacağımız
    konuyu önce sevmek, sonra da o konu ile ilgili bilgi sahi≈
    103 ≈
    Sözlü Anlatım
    bi olmalıyız. Bazı konular sınırlandırılmıştır. Sınırlandırılmayan
    genel konuları da önceden biz sınırlandırmalıyız. Sınırlandırılmış
    konuda bilgi ediniriz. Mümkünse gözlem yaparız. Eğer
    varsa canlı tanıkları dinleriz. Yaşadığımız bir olayı aktaracaksak,
    olayın oluşunu bir şıraya koyarız.
    PLAN
    Plan, düşüncelerin, bilgilerin, olayların belli bir şıraya konulmasıdır.
    Plan yapmak çok yararlıdır. Planlı iş yaparsak zamanımızı
    iyi kullanırız. İşimizi doğru ve güzel yaparız. Planlı
    konuşursak, zamanında, etkili bir konuşma yapmış oluruz.
    Hazırlayacağımız konuşma planı, konuşma konusuna,
    sürenin az ve çok oluşuna göre değişir. Bildiğimiz bir konu
    üzerinde konuşacaksak zihinde tasarlanan bir konuşma planı
    hazırlayacağız. Süremiz azsa, ayrıntılı plan yapmayıp kısa
    notlara dayanan bir konuşma planı yapacağız.
    Konu ile ilgili bilgiler toplandıktan sonra plan yapılır.
    Planda üç bölüm bulunur:
    1. Giriş Bölümü
    a) Hitap (seslenme) cümlesi,
    b) Konunun kısaca tanıtılması.
    Giriş bölümü konunun ortaya konulduğu bölümdür. Bu bölümde
    hitaptan sonra, konunun önemi ortaya konur. Bir olay
    anlatılacaksa olayın geçtiği yer, zaman ve kişiler tanıtılır. Uzun
    girişler dinleyiciyi sıkar. Giriş kısa olmalıdır.
    2. Gelişme Bölümü
    ≈ 104 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    a) Konunun açıklanması yapılır,
    b) Olayın ilgi çekici hikâyesi anlatılır,
    c) Doğrulama, tanıtma, kanıtlama yapılır,
    d) Konunun özüne aylan fikirler çürütülür.
    Konu, ayrıntılarla bu bölümde anlatılır. Bu bölüm konuşmanın
    ya da yazının en uzun bölümüdür.
    3. Sonuç Bölümü
    a) Konu özetlenir,
    b) Söze son verirken bittiğinden söz edilmemeli; ancak,
    kuvvetli, heyecanlı sözlerle konuşma bitirilmeli; bunun için de
    son sözler, unutulmayacak, etkili kelimelerden seçilmelidir.
    VURGU
    İyi konuşma, iyi okuma yalnız düzgün cümle kurmakla, ya
    da düzgün cümleyi seslendirmekle olmaz. Konuşurken veya
    bir yazıyı okurken cümleyi, meydana getiren kelimeleri ya da
    kelime gruplarının hepsini aynı kuvvetle söylemeyiz. Cümledeki
    önemli kelimeleri veya kelime gruplarını ötekilerden daha
    kuvvetli söyleriz. Bu söyleyiş özelliğine cümle vurgusu denir.
    Dilimizde, anlamca önemli bulunan kelime veya kelimeler
    yükleme yaklaştırılır:
    Babam yarın trenle Kütahya’dan gelecek.
    Babam yarın Kütahya’dan trenle gelecek.
    Babam Kütahya’dan trenle yarın gelecek.
    Kütahya’dan yarın trenle babam gelecek.
    Birinci cümlede yer, ikinci cümlede araç, üçüncü cümlede
    ≈ 105 ≈
    Sözlü Anlatım
    zaman, dördüncü cümlede kimin geleceği önemlidir.
    Cümledeki kelimenin ya da kelimelerin diğerlerinden baskılı
    söylenmesine cümle vurgusu diyoruz.
    Kelimelerdeki hecelerden birinin daha sert, daha belirli,
    daha baskılı söylenmesine de kelime vurgusu denir.
    Tek heceli kelimeler vurgusuzdur. Vurgu genellikle son hecededir.
    Özel isimlerde vurgu baş tarafa kayar:
    Çarşamba günü Çarşamba’ya gidiyoruz.
    Kütahya Yozgat’la aynı bölgede değildir.
    Soru ve pekiştirme sıfatlarında, bağlaç, zarf ve ünlemlerde
    de vurgu ilk heceye doğru kayar:
    Sımsıcak ekmeği kaptığı gibi hangi eve girdi belli değil!
    Biraz çalıştı fakat yeterli olmadı.
    Ekler, genellikle vurguyu üzerine çekerler. Ancak bazı çekim
    ekleri vurguyu üzerine çekmez, kendisinden önceki heceye
    aktarır:
    Olumsuzluk eki: Gel demeden gelme, çık demeden çıkma.
    Ek fiilin geniş zaman ekleri: Ben, ustamdan daha çalışkanım.
    Ek fiilin, -di’li geçmiş ve -miş’li geçmiş kiplerinin ekleri: Ustam
    daha çalışkansa.
    Ustam daha çalışkandı. Ustam daha çalışkanmış.
    Kelimeye bitişik yazılan -ken, -le ekleri: Seninle ölüme değil
    ≈ 106 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    yaşamaya giderim. O hak seninken başkasına verdin.
    Bileşik kelimelerde, grubu oluşturan her kelime aynı vurguyu
    alır: Çanakkale.
    TON, TONLAMA
    Tonlama da vurgu gibi bir söyleyiş özelliğidir. Konuşurken,
    sesimiz bazen yükselir, bazen alçalır; bazen sertleşir, bazen
    yumuşar; bazen incelir, bazen kalınlaşır. Sesler aynı düzeyde,
    aynı şiddette değildir. Bu ses değişikliğine tonlama adı verilir.
    Tonlama, bazı kelimelerin anlamlarım bile değiştirir. Örnek
    olarak peki kelimesini farklı tonlarla cümle gibi kullanınca anlam
    farklılığım görürüz:
    Peki. (Kabul ettim anlamında.) Peki? (Soru anlamında.)
    Peki! (Alay, tehdit, kızgınlık anlamlarında.)
    Kesin hüküm bildiren cümlelerde ton yüksek başlar, sona
    doğru alçalır: Ezan okunduğunda oyun bırakılır. Öğretmen sınıfa
    girdiğinde Öğrenciler ayağa kalkar.
    Soru cümlelerinde ton sona doğru kuvvetlenir: Sen neredeydin?
    Dışarıya çıkan kimdi?
    Ünlem cümlelerinde de ton sona doğru kuvvetlenir: Yetişin,
    arkadaşlar!
    Bileşik cümlelerde, bazı yan cümleciklerde de ton kuvvetlidir:
    Ezan okunurken, o kaçtı.
    Dilin tonlama özelliği ana dili eğitimiyle kazanılır.
    ≈ 107 ≈
    Sözlü Anlatım
    ULAMA
    Sessiz harfle biten bir kelimenin sesli harfle başlayan bir
    sonraki kelimeyle birleşmiş gibi okunması veya söylenmesine
    ulama denir: Ezan oku (E-za-no-ku), Çınar altı (Çı-na-ral-tı)
    Ekmek al gel (ek-me-kal-gel).
    G Ü Z E L K O N U Ş M A
    İnsanlar inançlarım, düşüncelerini, duygularım, düşlerini, isteklerini
    muhataplarına (karşılarındakine) iletmek ister. Bu isteklerim
    ya yazılı, ya da sözlü, konuşarak iletirler. Evde, iş yerinde,
    sokakta, okulda yakınlarımızla, arkadaşlarımızla çeşitli sebeplerle
    konuşuruz. Dileğimizi, isteğimizi bildirmek için konuştuğumuz
    gibi, başkalarının sorularım cevaplandırmak için de konuşuruz.
    Konuşma karşılıklı olur. Karşılıklı konuşma, özel hayatımızda da,
    iş hayatımızda da önemlidir.
    Konuşma, insanları diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliktir.
    Güzel konuşan sevilir, güzel konuşan başarıya ulaşır.
    Öyleyse, güzel konuşma nedir? Güzel konuşma: Başkalarının
    da hoşuna giden, karşımızdakini sıkmayan, üzmeyen doğru ifadeye,
    nerede ne söyleyeceğimizi iyi bilme işine güzel konuşma
    denir. Bu tanımlamayı eksik bulabiliriz, farklı da tanımlayabiliriz.
    Ama güzel konuşmada temel olan, sözün iyi seçilmesi, yerinde
    kullanılması, iyi seslendirilmesidir.
    Düşüncemizi, duygumuzu, isteğimizi cümle ile anlatırız. Ancak,
    bir cümle yeterh olmayabilir. Düşüncelerimizi, isteğimizi, bir
    olayı bir cümleyle tam anlatamayacaksak birkaç cümleyle anlatırız.
    Konuşurken ya da yazarken uzun cümlelerden kaçınmalıyız.
    ≈ 108 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Jest ve Mimik: Konuşmak, insanların en çok kullandığı haberleşme
    aracıdır. Bu aracı kullanırken, konuyu daha etkili anlatmak
    için el, yüz ve beden hareketleri yaparız. El, kol, beden
    hareketlerine jest, yüz hareketlerine mimik denir. Jest ve mimikler
    konunun iyi anlatılmasında, doğru anlaşılmasında çok
    önemlidir.
    Doğru ve Güzel Konuşmak İçin Kazanılması Gereken Beceriler:
    1. İstediğini, inandığım, düşündüğünü, duyduğunu, öğrendiğim
    başkalarına yeterli ve uygun bir şekilde, sözle anlatabilmek,
    2. Sorulara açık, kısa, doğru karşılıklar verebilmek,
    3. Konu üzerinde bilgilerini sıraya koyarak anlatabilmek,
    4. Konuşurken konu dışına çıkmamak,
    5. İnandırıcı olmak,
    6. Konuşmasıyla dinleyene zevk verebilmek,
    7. Konuşurken nezaket kurallarına uymayı bilmek,
    8. Kelimeleri doğru seslendirmek,
    9. Canlı, kişiliğini yansıtan bir sesle konuşabilmek.
    Dinleyene güven verebilme becerilerini kazanmamız gerekir.
    ≈ 109 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    YAZI VE YAZMA SANATI
    Yazma, konuşmayı yazıya geçirme işidir. Başka bir deyişle,
    konuşmanın yazıyla tespit edilmesidir. Yazı, zihnimizde oluşan
    sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir. Yazıda kullanılan
    dile yazı dili denir.
    İnsana konuşma yeteneğini verip eşyanın isimlerini öğreten
    ve yarattığı ilk insana bu nimetleri ihsan eden Allah, insanlara
    kalemle yazı yazmayı da öğretmiştir. (96/Alak, 4). Başka yarattıklarına
    vermeyip, halifesi insana verdiği yazma yeteneğini,
    yazma eylemi olarak ortaya çıkarttıran da Allah’tır (c.c.). Bu
    konu o kadar önemlidir ki, ilk inen ayetler bu konudadır.
    Kaleme çekilen dikkatten dolayı Kalem Suresi diye ad verilen
    surede Cenâb-ı Hak, kaleme ve yazıya yemin ederek,
    onların önemini belirtir: “Nun, kalem ve onunla yazılanlara andolsun
    ki...” (68/Kalem, 1-2)
    Kur’an’ın ilk inen ayetinin ve ilk emrin “oku” olması da, yazıya
    ve yazının okunmasına Rabbimizim verdiği önemi gösterir.
    İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’e suhuf =sayfalar (küçük
    kitap) verilmiştir. Kitap ve sayfalarda yazı olacaktır. Böylece
    o kitap okunacak, içindeki hükümler tatbik olunacaktır. Hz.
    Âdem’den sonra Kur’an-ı Kerim’de adı geçen ikinci peygamber
    olan Hz. İdris’in kalemle yazı yazan ilk insan olduğuna
    dair İslami eserlerde rivayetler vardır. Ki bu peygambere de
    Allah tarafından suhuf (sayfalar) verilmişti.
    ≈ 110 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Peygamberimiz’in Bedir harbinde esir alman müşrikleri,
    Müslümanlardan on çocuğa okuma yazma öğretmesi karşılığında
    serbest bırakması, İslam’ın okuma yazmaya verdiği
    değeri gösteren işaretlerden biridir. Hz. Ali’nin “Bana bir harf
    öğretenin kölesi olurum.” sözü herkesçe bilinen ve takdir edilen
    meşhur bir sözdür.
    İnsan, çeşitli sebeplerle yazmak mecburiyetini duyar. Duygularım,
    düşüncelerini, tasan ve izlenimlerini ve en önemlisi
    inançlarım yakın çevresindekilerle birlikte, çok uzakta olanlara
    da iletmek ister. Eşe dosta yazılan mektuplar, dergi veya
    gazetelerde yer alan yazılar, makaleler, şiirler, kitaplar... hep
    bu türdendir.
    Herkesin yazar olması beklenmez. (Hatip olması beklenmediği
    gibi.) Herkesten hikâye, roman, tiyatro, şiir, edebi eser...
    yazması istenmez. Çünkü bunu yapabilmek özel bir yetenek
    işidir. Her şeyden önce çok kültürlü olmak, özgün ve yeterli bir
    anlatıma sahip bulunmak gerekir. Fakat, belli bir öğrenimden
    geçmiş bir kişi, hiç olmazsa rahatlıkla bir dilekçe, bir mektup,
    bir rapor, bir tebliğ veya tenkit yazısı yazabilmelidir. Bunu yapabilmesi
    için yazmayla ilgili birtakım bilgi ve kuralları öğrenip
    uygulaması yeterlidir.
    Bazı yönleriyle yazma, bazı yönleriyle de konuşma faalilyeti
    önem kazanır ve birbirine karşı avantajlı olur.
    Yazının şanssız yönü: Yazı kalıcı olduğu için belgesel bir
    özellik taşır. Söylenenden (artık yazıya döküldüğü için) geriye
    dönmek veya unutulmasını istemek mümkün değildir. Bu yüzden
    yazma faaliyetini gerçekleştirirken iyi düşünmek gerekir.
    ≈ 111 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    Söylediklerinizi inkâr etmek, bazı değişikliklere uğratmak, tevil
    etmek yoluna gidebilirsiniz, ama yazdıklarınızı asla!
    Yazının şansı: Bazı konuşmalar suya yazılan yazıya benzer,
    tesiri kalıcı olmayabilir. Bazı konuşulanlar uçucu bir kuş gibidir;
    ağzınızdan çıktığı andan itibaren, ona dilerseniz sahip çıkarsınız,
    dilemezseniz zamanla yokluğa mahkûm olur. Tarihte nice
    büyüklerin nice büyük sözleri, nice tecrübe ve nasihat, yazıya
    dökülemediği için unutulup gitmiş, sanki söylenmemiş gibi yokluğa
    karışmıştır. Çünkü hâfıza-i beşer nisyan ile mâlûldür. (Tabii,
    sözlerin unutulup gitmesi, kısa bir zaman sonra yokluğa karışması
    dünya açısındandır. Ağzımızdan çıkan her söz, melekler
    tarafından kayda geçirilmekte, ahirette sevap veya günah olarak
    karşımıza çıkmak için yazılmaktadır.) Unutmayalım ki, bir söz
    bizi cennete de, cehenneme de götürebilir (Bkz. 41/Fussılet, 33; 14/
    İbrahim, 24-26). Konuşmalar uçucu; yazı kalıcı olduğundan ilim yazıyla
    gelişir. Onun için hadis-i şerifte: “ilim bir avdır. Onu zapt
    etmek, tutmak; yazıyla, kaydetmekle olur.” buyrulmuştur.
    Bugün, geçmişe ait birçok olay ve gerçekleri yazılı eserlerden
    öğrenebiliyoruz. Eğer yazı olmasaydı, ilmin gelişmesi ve
    yayılması çok zor olacağı gibi, geçmişle ilgili tecrübe, haber,
    birikim, kültür ve tarihi bağlardan çoğunlukla yoksun kalacaktık.
    Yazı, genel olarak sözden daha değerli ve üstün kabul edilir.
    Çünkü insanın kendini tanıması, anlatması, geliştirmesi, hatta
    düşünmesi yazıyla gerçekleşir. Düşünce harflerden kelimelere,
    kelimeden cümlelere, cümleden paragraflara, paragraflardan
    kompozisyonlara dönüşür ve gelişerek kendini ortaya
    koyma fırsatı bulur.
    ≈ 112 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Yazıyı boşluğa dağılan sözlerden üstün kılan bir diğer unsur,
    inşam geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki bütün kitapların
    ve yazdı kâğıtların yakılması halinde, birçok şeye yeniden
    başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
    devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar.
    Kalemin gücünü inkâr etmek imkânsızdır. “Âlimin kaleminin
    mürekkebi, şehidin karımdan üstündür.”, “Kalem kılıçtan
    keskindir.”, “Kalemle kaleleri daha kolay fethedebilirsiniz.” gibi
    sözler kalemin gücünü ifade eder.
    Kalem de dil gibi bir vasıtadır. Kötüye de alet olabilir. Kalem,
    aynı zamanda dil gibi bir tebliğ, emr-i bil ma’ruf, nehy-i anil
    münker vesilesidir.
    Önemli olan yazı yazmak değil; kalemi iyi kullanmaktır. Yazmanın
    da kendine has kuralları vardır. Konuşma için konulan
    kuralların tümü, yazma için de geçerlidir. Aradaki temel fark,
    konuşma sanatı için araç dil iken; yazma sanatında dilin yerini
    kalem almıştır.
    Güzel ve okunaklı yazı, bir üstünlük sayılabilir. Çünkü okulda
    ve işyerlerinde genellikle güzel yazı da aranır. Ancak, yazının
    iyi okunabilir olması yanı sıra, içeriğinin iyi olması; yani
    anlattığını iyi anlatabilmesi de gereklidir. Hatta bir tercih yapmak
    gerekirse, göze güzel gelen yazı değil; iyi bir ifadeye aracı
    olan yazı tercih edilmelidir.
    Şekil, her zaman “iç”ten sonra gelir. Fakat iyi bir şekil, “iç”e
    dikkat edilmesini sağlar. Öyleyse bir düzen sağlamanın, yazıyı
    şeklen de güzelleştirmenin yollarım bilmek, bulmak gerekir.
    ≈ 113 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    ETKILI YAZI YAZMANIN PRATIK YOLLARI
    Etkili yazı yazabilmek için yap(ma)manız gerekenler
    BU ÖNERİYE KULAK ASMAYIN!
    Yazınızda kullandığınız kelimelerin anlamlarını iyi bilin ve
    yerinde kullanın. Yazılarınızda argo deyimler kullanmayın.
    Bu sorunu tartışmak için karşılaşmamız lazım. Bu cümlede
    “karşılaşma” kelimesi yanlış yerde kullanılmıştır. Bu cümle şu
    şekilde düzeltilirse daha iyi olur. Bu sorunu tartışmamız için
    buluşup görüşmemiz lazım.
    Mutlaka uzun ve okunması zor cümleler kurun. Böylece
    yazdıklarınızı anlamak o denli zor olur.
    Sık sık olumsuz ifadelere yer verin ki yazdıklarınızı okuyan
    kişi size karşı bir sempati duymasın.
    Sakın özlem-yüklem uyumuna dikkat etmeyin.
    Bir cümleyi tamamlamadan yarıda kesmenizde hiçbir sakınca
    yok. Okuyan kişinin kafasını iyice karıştırmış olursunuz.
    Aman yazdıklarınızı göndermeden önce okumayın. Yoksa
    bazı yanlışlıkları veya hataları görüp düzeltmeniz gerekebilir.
    Bırakın bu yanlışları yazıyı alan kişi düzeltsin.
    Virgül güzel bir semboldür. Sık sık ve gereksiz yere istediğiniz
    kadar kullanabilirsiniz. Aynı şekilde ünlem işaretlerini
    seviyorsanız onları da bol bol kullanabilirsiniz.
    ≈ 114 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Yazışma resmi de olsa yalnızca sizin anlayabileceğiniz kısaltmalara
    yer verin! Karşı taraf nasıl olsa bu işi çözmenin bir
    yolunu bulacaktır.
    Bazı cümleleri sık sık tekrar edin ki karşı taraf artık o kadar
    sıkılsın ki o cümlenin ne kadar önemli olduğunu anlasın.
    Yazarken eski ve modası geçmiş kelime ve deyimler kullanın
    ki hâfızanızın ne kadar güçlü olduğu ortaya çıksın.
    ETKILI YAZI YAZMA TEKNIKLERI
    İnsanlar yazı yazarken çoğu kez sadece düşüncelerini kısa
    olarak ifade etmek yerine, okuyucularını güzel yazılarıyla etkilemeye
    çalışırlar. Güzel yazı yazmak, karşı tarafı etkilemek
    kuşkusuz çok önemli ama bazı noktaları da asla gözden kaçırmamalı
    Konuyu olduğundan daha karmaşık bir şekilde ifade etmeye
    gerek yoktur. Yapılan araştırmalar insanların çok hızlı
    okumadıklarını ve okuduklarının da tümünü anlamadıklarını
    göstermiştir.
    Ortalama bir okuyucu dakikada 150-250 kelime okuyabilmektedir.
    Eğer sesli okuma yapılıyorsa bu değer dakikada
    120-150 kelime arasında değişmektedir.
    Okunanların anlaşılma oranının ise ortalama olarak %70-75
    arasında değiştiği belirlenmiştir. Bu nedenle yazının karmaşık
    ifadelerle yazılması okuyucuyu daha da yavaşlatacak, okuma
    değerlerini daha da düşürecektir.
    ≈ 115 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    Yazdıklarınızın okuyucu kitlesi tarafından anlaşılamaması
    sonuçta sizin yararınıza olmayacağı için karmaşık ifadelerden
    kaçınmalısınız.
    Tatlı dil yalnızca yılanı mı deliğinden çıkartır?
    Yapılan araştırmalar okuyucuların olumlu ifadeleri, olumsuz
    ifadelerden daha kolay anladıklarını ortaya koymuştur.
    Olumlu ifade: “Bu çözümün uygulanabileceğini düşünmek
    mantıklıdır.”
    Olumsuz ifade: “Bu çözümün uygulanabileceğini düşünmek
    mantıksız değildir.”
    Okuma sırasında beynin faaliyetleri ölçülerek insanların
    olumsuz cümleleri anlamak için daha çok zorlandıkları belirlenmiştir.
    Ayrıca olumsuz cümlelerin yanlış anlaşılma olasılıkları
    da daha fazladır.
    Bazılarımız vardır, bilgisayarın başına geçip bir çırpıda istedikleri
    yazıyı yazıverir. Bazılarımız ise tabiri caizse “ince eleyip
    sık dokur” yani yazının başından bir türlü kalkamaz. Hem
    fazla vakit harcarız hem de yazının sonuna gelmeden sürekli
    eksik metinle çalışırız. Oysa küçük değişikliklerle hem hızlı
    hem de hızlı yazı yazabilirsiniz.
    Önce ‘taslak’ halinde hazırlanmalı…
    Tüm metni bir seferde hatasız olarak yazmak yerine, söylemek
    istediklerinizi hızlıca yazarak bunu “ilk taslak” olarak
    kabul etmek çok daha etkili bir yaklaşımdır. “Gözden geçirme”
    aşamasında, yazınızda istediğiniz değişiklikleri yapabilirsiniz.
    Bu yaklaşımla elinizde tamamlanmış bir taslak metin olacak
    ≈ 116 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ve yapmak istediğiniz değişikliklerin metin üzerindeki etkilerini
    kolayca görebileceksiniz. Yazım işleminden önceki aşamaları
    doğru yaptıysanız, zaten yazıda değiştirecek çok fazla konu
    ortaya çakmayacaktır.
    Yazıyı bitirmeden başka işle ilgilenmeyin…
    Bir sekreter için bu mümkün olmasa da elinizden geldiğince
    yazım işlemini bir oturuşta bitirmeye çalışın. Böylece yazım
    işlemi boyunca düşüncelerinizde fazla değişiklik olmadan yazınızı
    bitirebilirsiniz. Yazım süresi ne kadar uzarsa, düşüncelerinizdeki
    değişiklikler de o kadar fazla olur. Bu da sonuçta
    yazıyı okuyan kişiye yansır.
    Her konuda olduğu gibi yazı yazarken de bir zaman belirleyin...
    Yazılarınızı daha kısa sürede bitirmek için kendinize belirli
    tarih/zaman hedefi koyun. Hedeflere her zaman bağlı kalmak
    mümkün olmasa bile, dikkatinizi yoğunlaştırmak açısından
    çok faydalı olacaktır.
    YAZILARIMIZIN ANALIZI
    Yazı yeteneğimizin artması ve hız kazanmak için bugünkü
    durumumuzu değerlendirmemiz gerekir. Yazdıklarımızı başkalarına
    okutmak iyi bir yoldur ama her zaman çevremizde
    böyle birisi olmayabilir. Gordon R. Wainwright. Başarılı İş Yazışmaları
    kitabında adım adım yazılarınızı nasıl analiz edebileceğinizi
    anlatıyor. Bir de kendi yazdıklarınızı analiz edebilmeniz
    için bir test sunuyor.
    Yazdıklarımızı Değerlendirmenin Yöntem ve Analizi
    ≈ 117 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    Analiz için bir örnek yazı oluşturulması,
    Nitelik analizi,
    Nicelik analizi.
    DEĞERLENDIRME
    Yazılarınızın analiz edilebilmesi için yeni bir yazı yazın veya
    eskiden yazdığınız bir yazıyı örnek olarak seçin. Ancak bu örneğin
    bir başkasının okuyup düzeltmediği bir örnek olmasına
    dikkat edin. İstediğiniz bir konuda yirmi dakika süreyle kısa bir
    rapor veya mektup yazabilirsiniz.
    Yazınızı cümleler ve paragraflar halinde yazın.
    100-200 kelimeden oluşan böyle bir yazının amacı, analiz
    için bir örnek oluşturmaktır. Ortalama yetişkin bir insan dakikada
    30-40 kelime yazabildiğine göre, böyle bir örnek oluşturmak
    çok fazla zaman almayacaktır.
    YAZDIKLARINIZI TEST EDIN
    NITELIK ANALIZI
    Yazdıklarınızı bir kez gözden geçirdikten sonra analiz işlemlerine
    başlayabilirsiniz.
    1- Yazınızı yazmadan önce herhangi bir plan yaptınız mı?
    Yoksa yazıya hemen başlayıp, planınızı yazdıkça mı geliştirdiğiniz?
    Plan yaptıysanız kendinize +1, yapmadıysanız -1 bir
    puan verin.
    2- Raporunuzun veya mektubunuzun başlığı var mı? Yazı
    başlığı varsa +1, yoksa -1 puan verin.
    ≈ 118 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    3- Paragrafınızdaki cümleler hep aynı konudan mı bahsediyor?
    Yoksa her paragrafta birden fazla mı konu var? Her
    paragrafta sadece bir konu varsa +1, birden fazla konu varsa
    -1 puan verin.
    4- Eğer rapor yazdıysanız, her bölümün başlığı var mı?
    Varsa +1, yoksa -1 puan verin.
    5- Eğer mektup yazdıysanız, mektubun başlangıç ve bitiş
    cümleleri birbiriyle uyumlu mu? Örneğin “Sayın Bay/Bayan”
    diye başlayıp “Saygılarımla” veya “Sevgili Bay/Bayan” diye
    başlayıp “Sevgilerimle” diye uygun bir cümleyle mi bitirdiniz?
    Eğer uygunsa +1, değilse -1 puan verin.
    6- Eğer rapor yazdıysanız, raporun başında bir özet var mı?
    Eğer mektup yazdıysanız, mektubun ilk cümlesi konuyu özetlemekte
    mi?
    Bu analiz sonucu 5 puanınız varsa çok iyi bir sonuçtur. 4
    Puan iyi, 3 ortalama bir puandır.
    NICELIK ANALIZI
    Daha önce, örnek olarak hazırladığınız yazıda aşağıdaki işlemleri
    uygulayın:
    1. Başlıklar dışında yazdığınız kelimeleri sayın. Toplam kelime
    sayısı, yazınız hakkında bir fikir verecektir.
    2. Cümleleri sayın.
    ≈ 119 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    3. Uzun kelimelerinizin sayısını belirleyin. İki heceden uzun
    tüm kelimeler sayıma girmelidir. Kısaltmalar ve özel isimleri
    saymayın.
    4. Ortalama cümle uzunluğunu hesaplayın. (Toplam kelime
    sayısı, toplam cümle sayısına bölünerek hesaplanır)
    5. Uzun kelimelerin yüzdesini (%) hesaplayın. (Uzun kelimelerin
    sayısı, toplam kelime sayısına bölünür ve 100 ile çarpılır.)
    DEĞERLENDIRME
    Bir önceki bölümde elde ettiğiniz sayılar, yazılarınız hakkında
    yararlı bilgiler verecektir.
    Çoğu profesyonel yazar, yazı miktarını sayfa ile değil, kelime
    sayısı ile ölçer. Genellikle yayıncılar da makaleleri veya
    kitapları kelime sayısı ile belirler. Çünkü bu sayı daha kesin
    bir ölçüdür.
    Kelime sayısı aşağıdaki durumlarda önemlidir:
    1. Zamanınızı iyi ayarlamak istediğinizde,
    2. Yazmak için gerekli zamanı belirlemekte,
    3. Çeşitli rapor yazımları için ayrılması gereken süreyi belirlemekte,
    4. Bir yazıyı hem çabuk, hem de en iyi şekilde yazmak istediğinizde.
    Zamanınızı iyi kullanmak isterseniz, bir yazının hazırlanmasında
    ne kadar süre gerektiğini bilmek yararlı olur.
    ≈ 120 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Örneğin, bir raporu hazırlamak için yaklaşık bir saat gerektiğini
    tahmin ediyorsunuz. Sizin de bir sonraki randevunuz,
    toplantınız veya yemek saatinize yarım saat zaman varsa;
    şöyle bir soru sorarsınız. Şimdi başlamak iyi olabilir mi? Başlarsanız
    ne olacak? Raporun yarısında ara vermek zorunda
    kalacaksınız. Tekrar başladığınızda, daha önce yazdıklarınızı
    gözden geçirmeniz gerekecektir. Bu şekilde zamanınızı iyi
    kullanmamış olursunuz. Bunun yerine, yapabildiğiniz ölçüde,
    belirli zaman aralıklarına uygun faaliyetler yerleştirin. Bunu
    yapmak her zaman mümkün olmayabilir, çünkü hayat istediğimiz
    şekilde düzenli değildir. Yine de mümkün olduğu ölçüde
    zaman/faaliyet uyumu sağlamak çok yararlı olur.
    ANLATIM BOZUKLUKLARI
    MANTIK HATASI (MANTIK YANLIŞLIĞI YAPMA)
    Doğru ve güzel bir cümle mantık ilkelerine de uymak zorundadır.
    Mantık ilkelerine aykırı cümleler anlatım bozukluğu
    ortaya çıkarır.
    ♦Aydın, 30′a karşı 20 oyla başkan seçildi.
    ♦Tembelliğin sınıfta kalmana hatta zayıf not almana yol açıyor.
    ♦Yağan yağmurda pırıl pırıl gökyüzünü izlemeye doyamam.
    Deyimleri Yanlış Anlamda Kullanma
    Bir cümlede deyim kendi anlamından başka bir anlamda
    ya da yanlış anlamda kullanılırsa anlatım bozukluğu meydana
    gelir.
    ≈ 121 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    ♦ İnceden inceye düşünüp bir anda karar verdi.
    ♦ Her işi kolayca yapar, eline yüzüne bulaştırır.
    ♦ Zamanım çok nasılsa, işim başımdan aşkın.
    ♦ Çocuğum iki gündür gözümde tütüyor.
    Anlamca Çelişen Sözler Kullanma
    Bir cümlede anlamları birbiriyle çelişen sözcük ya da sözcük
    gruplarının bir arada kullanılması anlatım bozukluğuna
    yol açar
    ♦ Mutlaka bu konuda soru çıkabilir.
    ♦ Aşağı yukarı tam iki yıl önce tanıştık.
    ♦ Belki de ne dediğimi anlamamış olduğuna eminim.
    ♦ Bence arkadaşım kesinlikle gelebilir.
    Yanlış Anlamda Sözcük Kullanma
    Bir sözcük yanlış anlamda kullanılırsa cümlede bir anlatım
    bozukluğu meydana getirir.
    ♦ Başarımı azımsamasına bozuldum. (Küçümseme)
    ♦ Kendine özgün bir odası yokmuş. (Özgür)
    ♦ Cana yakınlığı, herkesçe sevilmesine neden oldu, (Sağladı)
    GEREKSIZ SÖZCÜK KULLANMA
    Bir cümlede bir sözcük ya da sözcüğün yerini başka sözcük
    ya da sözcük grupları sağlıyorsa o sözcük grubu gereksiz kullanılmış
    demektir.
    ♦ Mehmet Ali, oylama sonucu, sınıf başkanı olarak seçildi.
    ≈ 122 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ♦ Seninle birlikte çarşıya çıkabilirim.
    ♦ Bu konu karşılıklı görüşmelerle çözümlenebilir.
    ♦ Yüksek sesle bağırmaya başladı.
    Bir cümlede eş anlamlı sözcüklerin kullanılması da gereksiz
    sözcüklerden kaynaklanan anlatım bozukluğu meydana getirir.
    ♦ Biz, farklı kuşaklardan ve nesillerdeniz.
    ♦ Onlara göre daha hür ve özgürsünüz.
    ♦ Aralarında menfaat çıkarına dayalı ilişki vardı.
    ♦ İşte bu yüzden dolayı onu istemiyorum.
    ÇATI UYUŞMAZLIĞI
    Cümlede kullanılan çatılar birbirine uyum sağlamak zorundadır
    ve sözcükler gereksiz çatı eki almamalıdır.
    Ben estetikçinin doktorlarla çalışılmasını öneriyorum, (çalışmasını)
    Ayrıntıları incelediğim zaman bazı aksaklıklar görülüyor.
    (İncelendiği)
    EK YANLIŞLIĞI
    Cümlede kullanılan sözcüklerin aldığı ekler uygun olmalıdır;
    aksi halde anlatım bozukluğu meydana getirirler.
    ♦ Okulda birçok arkadaşlar edindim. (Arkadaş)
    ♦ Çok mutlu olduk sizinle tanıştığıma. (Oldum).
    ♦ Olay, bu noktalara, bu yerlere gelmemesi gerekiyordu.
    (Olayın)
    ≈ 123 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    FII LIMSI YANLIŞLIĞI
    Bir cümlede fiilimsiler cümlenin anlamına uygun ekleri almadığı
    durumlarda anlatım bozukluğu meydana gelir.
    ♦ Size gelişini, sizde kaldığını anlattı durdu, (geldiğini)
    ♦ Dolma yapmasını bilmeyenler gelmesin. (Yapmayı)
    TAMLANAN EKSIKLIĞI
    Bazı cümlelerde sıfat tamlaması ile isim tamlamasının tamlananları
    ortak kullanılmaya çalışılmaktadır; ancak bu tür kullanımlar
    anlatım bozukluğu meydana getirmektedir.
    ♦ Ülkemiz, bazı toplumsal ve kültür sorunları yaşıyor. (Toplumsal
    sorunlar)
    ♦ Biz iki yıldır birbirimize kenetlenmiş bir ilişkimiz var. (Bizim)
    ♦ Bir öğretmen, öğrenciye sevgi aşılaması gerekir.
    TÜMLEÇ YANLIŞLIĞI
    Bir cümlede -genellikler sıralı ve birleşik cümlelerde- ilk
    cümle için kullanılan herhangi bir tümleç (nesne, dolaylı tümleç,
    zarf tümleci) ikinci cümle için kullanılıyorsa bu tümleçler
    ikinci cümleye uygunluk sağlamalıdır.
    YÜKLEM EKSIKLIĞI
    Genellikle sıralı cümlelerde ilk cümle için kullanılan yüklem
    ikinci cümle için kullanılır. Ancak bu yüklemlerin ortak olması
    gerekmektedir aksi halde anlatım bozukluğu meydana gelir.
    ♦ Çoğu zaman Kur’an, bazen de dua ederdi. (Kur’an okur)
    ♦ Farz namazları az, nafile namazları hiç kılamıyorum. (kılamadığım
    az oluyor,)
    ≈ 124 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ÖZNE EKSIKLIĞI
    Bir cümlede öznenin bulunmaması cümlede anlam karışıklığına
    yol açıyorsa o cümlede anlatım bozukluğu vardır.
    ♦ Müdürün odası yeniden düzenlendi, ziyaretçileri kabul etmeye
    başladı. (müdür)
    ♦ Kitabın fiyatı oldukça yüksekti, ama çok yararlıydı. (Kitap)
    ♦ Kimse ses çıkaramıyor, sonucu merakla bekliyordu. (Herkes)
    ♦ Beni anlıyor ve cevap veriyordu, (bana)
    ♦ Şimdi eve git, ben arayıncaya dek ayrılma (Oradan)
    ♦ Zaman değerlidir, bu nedenle iyi değerlendirelim. (Zamanı)
    TAMLAYAN EKSIKLIĞI
    Bir cümledeki tamlayanı düşmüş isim tamlamalarında tamlananın
    kime ait olduğu belirsiz olursa, burada tamlayan eksikliğinden
    kaynaklanan anlatım bozukluğu vardır. Bu tür anlatım
    bozuklukları cümlenin başına “senin” ya da “onun” tamlayanlarından
    biri getirilerek cümle daha belirli hale getirilmelidir.
    ♦ Kur’an okuyuşundan oldukça etkilendim. (Senin – onun)
    ♦ Evinin buraya uzak olduğunu bilmiyorduk. (Senin – onun)
    ♦ Arkadaşlarına değer verdiğini sanıyoruz. (Senin – onun)
    SÖZCÜĞÜ YANLIŞ YERDE KULLANMA
    Cümlede sözcüğün yanlış yerde kullanımı söz dizimi hatalarına
    yol açar. Bu da anlatım bozukluğu olarak kabul edilir.
    ♦ Soyguna katılan iki maskeli kişi aranıyor. (İki kişi)
    ♦ Okuldan ilk mezun olduğu yıl iş bulamadı. (İlk yıl)
    ≈ 125 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    ♦ Eşyalar ücretsiz eve hemen teslim edilir. (Ücretsiz teslim)
    ♦ Sağlam ayakkabı tamir edilir. (sağlam tamir)
    ♦ İzinsiz inşaata girmek tehlikeli ve yasaktır. (izinsiz girmek)
    ♦ Çok başım ağrıyor (çok ağrıyor)
    YAZIM YANLIŞLARI
    Bir yazı ile okuyucuya mesajı doğru iletmede kaynağın
    önemli bir rolü ve sorumluluğu bulunmaktadır. Bu yüzden mesajı
    ileten kişi mesajını yazılı olarak iletirken bir takım yazım
    kurallarına uyması gereklidir. Özellikle öğrencilerin yazı yazarken
    yaptıkları en önemli hata, noktalama işaretlerine uymamalarıdır.
    * Yazılarda noktalama işaretleri bazen hiç kullanılmamakta
    bazen de yanlış yerde kullanılmaktadır. İfadelerin doğru anlaşılması
    için, bu kurallara özenle uyulmalıdır.
    * Bir bilgisayar programı kullanılarak yazılan yazılarda ise
    boşluk konusuna dikkat edilmelidir. Örneğin
    Noktalama işaretlerinden, özellikle noktadan ve virgülden
    önce boşluk bırakılmamalıdır.
    Noktadan ve virgülden sonra boşluk bırakılmalıdır. Boşluk
    bırakılması unutulduğunda noktanın öncesinde ve sonrasındaki
    sözcükler tek bir sözcük olarak algılanmaktadır. Bu da
    yazıların kâğıt üzerindeki düzenlemesini olumsuz etkilemektedir.
    ≈ 126 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Parantezler açılırken parantez öncesinde boşluk bırakılmalı,
    açılan parantezle içindeki metin arasında boşluk olmamalıdır.
    Parantezler kapatılırken parantez öncesinde boşluk olmamalı,
    kapanan parantez sonrasında ise boşluk olmalıdır. …
    (…..) …
    * Diğer bir hata türü, yazım yanlışlarıdır. Sözcükler, Türk Dil
    Kurumu’nun belirlediği kurallar göz önünde bulundurularak,
    sözlüklere uygun yazılmalıdır.
    * Yaygın olarak yapılan bir başka hata da sözcüklerin yanlış
    kullanımlarıdır. Örneğin “neden olmak” “yol açmak” ve “sağlamak”
    gibi sözcükler çok farklı anlamlara gelirken, çoğu insan,
    bunları aynı anlamda kullanmaktadır.
    GÜNLÜK HAYATTAKI YAZILARDA ÇOKÇA
    GÖRÜLEN YANLIŞLAR
    YANLIŞ DOĞRU
    hergün her gün
    heryer her yer
    herşey her şey
    harhangibiri herhangi biri
    herbiri her biri
    birgün bir gün
    birşey bir şey
    bir çok şey birçok şey
    YANLIŞ DOĞRU
    bir kaç şey birkaç şey
    hiç bir şey hiçbir şey
    pekçok pek çok
    pekaz pek az
    arasıra ara sıra
    yanısıra yanı sıra
    peşisıra peşi sıra
    ardısıra ardı sıra
    ≈ 127 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    YANLIŞ DOĞRU
    bir kaç şey birkaç şey
    hiç bir şey hiçbir şey
    pekçok pek çok
    pekaz pek az
    arasıra ara sıra
    yanısıra yanı sıra
    peşisıra peşi sıra
    ardısıra ardı sıra
    akşam üstü akşamüstü
    suç üstü suçüstü
    ayak üstü ayaküstü
    terketmek terk etmek
    ayırdetmek ayırt etmek
    farketmek fark etmek
    arzetmek arz etmek
    vaadetmek vaat etmek
    haketmek hak etmek
    muhtacolmak muhtaç olmak
    şehidolmak şehit olmak
    vaz geçmek vazgeçmek
    baş vurma başvurmak
    ön görmek öngörmek
    var saymak varsaymak
    ya hut yahut
    ve ya veya
    yada ya da
    laboratuar laboratuvar
    antreman antrenman
    eşortman eşofman
    YANLIŞ DOĞRU
    laboratuar al boratuvar
    antreman antrenman
    eşortman eşofman
    yalnış yanlış
    yalnız yalnız
    kiprik kirpik
    kirbit kibrit
    anbar ambar
    canbaz cambaz
    çenber çember
    makina makine
    meyva meyve
    zatüre zatürree
    matba matbaa
    deynek değnek
    süpriz sürpriz
    poaça poğaça
    kordalye kurdele
    sandoviç sandviç
    eksoz egzoz
    pardesü pardösü
    ayidat aidat
    pilaj plaj
    tazik tazyik
    traş tıraş
    metod metot
    ara söz arasöz
    ara yön arayön
    ≈ 128 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ARAPÇA ASILLARI ÇOĞUL OLDUĞU HALDE TÜRKÇEDE
    TEKIL GIBI KULLANDIĞIMIZ KELIMELER
    Dilimizdeki yabancı sözcüklerin bir kısmı çokluk haliyle dilimize
    girmiştir. Nice insan, bu sözlerin çoğunun aslında çoğul
    olduğunu bilmeden kullanırlar. Hal böyle olunca da bilinçsizce
    yapılan yanlışlar ortaya çıkar.
    Evraklar: Arapça varak, yaprak sözünün çoğuludur. Yapraklar
    > kâğıtlar > yazılı belgeler şeklinde anlam genişlemesi
    olmuştur. Belgeler demek yerine evraklar diyenler sözcüğü iki
    kez çoğul yaptıklarının farkında bile değildirler.
    Emtialar: Meta sözünün çoğulu olup mallar anlamındadır,
    emtialar denmez.
    Ebatlar: Ebat boyutlar demektir ve ebatlar sözü en çok yapılan
    yanlışlardan biridir. Tekil hali “buut”tur. Elli yaşının üzerindekiler
    üç boyutlu sözünü ilk olarak üç buutlu biçiminde
    duymuşlardır.
    Mühimmatlar: Son günlerde sıkça duyduğumuz mühimmat
    sözü de çoğuldur. Orijinal hali “mühimmat-ı harbiye”dir ve savaş
    gereçleri anlamındadır. Kısaltılarak mühimmat sözü kullanılır
    olmuştur. Mühimmatlar sözü yanlıştır.
    Benzer şekilde aşağıdaki sözcükler de Arapça’da çokluk
    belirtir ve Türkçe çoğul takısı ile kullanılmaları yanlıştır.
    Ahbap: Dostlar, aslı habib sözünden sevgililer
    Ahlâk: İyi davranışlar
    ≈ 129 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    Ahval: Haller
    Akraba: Yakınlar
    Akran: Yaşıtlar
    Beyanat: Açıklamalar
    Ecdat: Atalar
    Ecmal: Toplamlar
    Ecza: Kimyasal maddeler, aslı cuz sözünden kısımlar
    Edevat: Araçlar
    Efkâr: Fikirler
    Ekâbir: Önde gelenler, aslı ekber sözünden büyükler
    Emlak: Mülkler, sahip olunan varlıklar
    Emsal: Örnekler
    Erbab: Büyükler, ustalar
    Esnaf: Sınıflar
    Esrar: Sırlar
    Eşkâl: Şekiller
    Eşraf: Seçkinler
    Etraf: Taraflar
    Evkaf: Vakıflar
    Evliya: Veliler
    Fukara: Yoksullar
    Gureba: Garipler
    Hatırat: Anılar
    Hayvanat: Hayvanlar
    Hırdavat: Küçük, önemsiz şeyler
    Itriyat: Güzel kokular
    İcraat: Yapılan işler
    İfrazat: (Vücuttan) dışarı atılanlar
    İfşaat: Gizli bir şey hakkında yapılan açıklamalar
    İstihbarat: Alınan haberler
    İzahat: Açıklamalar
    ≈ 130 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Levazımat: Gerekli maddeler
    Maddiyat: Maddi şeyler
    Mahlûkat: Yaratılmışlar
    Mahsulat: Ürünler
    Maruzat: Arz edilenler
    Matbuat: Basılmış şeyler
    Meşrubat: İçecekler
    Mezalim: Zulümler, kıyımlar
    Muhaberat: Haberleşmeler
    Müfredat: Bir bütünü oluşturan ayrıntılar
    Nakliyat: Taşıma işleri
    Neşriyat: Yayılmış şeyler
    Tadilat: Değişiklikler
    Tafsilat: Açıklamalar
    Tahkikat: Araştırmalar
    Taksimat: Bölmeler
    Taksirat: Kusurlar
    Tamirat: Onarımlar
    Tedrisat: Dersler
    Teferruat: Ayrıntılar
    Tesisat: Tesisler, donanımlar
    Teslimat: Teslim edilen şeyler
    Tezahürat: Görünüşler, gösterişler
    Tuluat: İlhamlar, doğaçlar
    Ulemâ: Bilginler
    Arapça asıllarında çoğul olup da Türkçeye tekil anlamda
    yerleşmiş birkaç sözcük yukarıda belirtilen hataların dışında
    tutulabilir:
    Avrat: Kadınlar, (Ar. avret sözünden)
    Elbise: Giysiler (Ar. libas sözünden)
    ≈ 131 ≈
    Yazı Yazma Sanatı
    Esas: Temeller, kurallar (Ar. uss sözünden)
    Eşya: Nesneler (Ar. şey sözünden)
    Evlat: Çocuklar (Ar. veled sözünden)
    Karşılarında doğru yazılışları ile sadece birkaç örnek veriyoruz:
    Acaib – Acaip
    Azad – Azat
    Garib – Garip
    İltihab – İltihap
    İ’malat – İmalat
    İsbat – İspat
    İslahat – Islahat
    İttihad – İttihat
    Kalb – Kalp
    Kâtib – Kâtip
    Kitab – Kitap
    Mezheb – Mezhep
    Mü’min – Mümin
    San’at – Sanat
    Şübhe – Şüphe
    Te’sisat – Tesisat
    K O M P O Z İ S Y O N
    KOMPOZISYON NEDIR?
    Kompozisyon, Türkçeye Fransızcadan geçmiş bir kelime
    olup, “ayrı ayrı parçaları, unsurları bir araya getirerek uyumlu
    bir bütün oluşturma” demektir. Kompozisyon, edebiyat, resim,
    ≈ 132 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    müzik, mimarlık gibi bütün sanat dallarında kullanılan bir terimdir.
    “Musikide beste, beste parçası” veya “musikîde bestekârlık
    ilmi” kompozisyon kelimesiyle ifade edilir. “Bestekârlık”
    anlamına gelen “kompozisyon” kelimesi de aynı konuyla
    ilgilidir.
    Bir edebiyat terimi olarak kompozisyon, “okullarda yazı
    yazma alışkanlığını kazandırmak için öğrencilere verilen yazı
    ödevi, kalem alıştırması”, daha geniş mânâda ise “düşüncelerin,
    duyguların, olayların tasarıların uyumlu bir bütün oluşturacağı
    şekilde sözle veya yazı ile anlatılması’‘dır.
    Fıkra, makale, sohbet, tenkit (eleştiri) deneme, roman, hikâye,
    masal, tiyatro, hatırat, seyahatname (gezi yazıları), mektup-
    dilekçe (eski: arzuhal), şiir, nutuk, konferans, röportaj hayat
    hikâyesi (biyografi) edebiyatla ilgili birer kompozisyondur.
    Farklı parçaları, uyumlu ve düzenli şekilde bir araya getirmeye
    kompozisyon denir. Fransızca kökenli bir kelime olup,
    düzenleme anlamındadır. Kompozisyon kelimesini, genel anlamı
    içinde değerlendirecek olursak, yaşadığımız dünya ve
    evrenin kendisi de bir kompozisyondur.
    Bir mimarî eser nasıl meydana gelir? Mimar ve mühendisler,
    binanın kâğıt üzerinde projesini hazırlar. Elektrikçi, elektrik
    kablolarını döşer. Duvar ustası duvarını belli ölçüler doğrultusunda
    örer. İşçiler harcını kararınca karar… vb. Bütün bu
    çalışmaların sonunda bir mimarî eser ortaya çıkar.
    Farklı iş kollarında çalışan insanlar uyumlu bir şekilde bir
    araya gelerek eseri oluştururlar. Eğer, düzenli bir çalışma ol≈
    133 ≈
    Kompozisyon
    mazsa, düzenli bir eser da ortaya çıkmaz. Konuyla ilgili daha
    çok örnek vermek mümkündür. İnsan hayatının kendisinde de
    bir kompozisyon vardır. Sabah belli saatlerde kalkılır, el ve yüz
    yıkanır, kahvaltı yapılır, okula ya da işe gidilir, öğle ve akşam
    yemekleri yenir, uyunur… vb. İnsan, günlük işlerinde bir düzenleme
    yapmazsa mutlu ve başarılı da olamaz. Her sanat
    dalında ayrı bir kompozisyon görülmektedir. Müzikte beste
    düzenleyenlere “Kompozitör” denilmesi de buradan kaynaklanmaktadır.
    Dilde kompozisyon ise; insanların duygu, düşünce ve hayallerinin,
    belli bir ahenk içinde yazılı ya da sözlü olarak etkili
    bir biçimde yansıtılmasıdır. Pek çok insan yazı yazar. Ama,
    kompozisyon kurallarına uygun yazı yazan pek azdır. Herkes
    konuşma yapar. Ama, kompozisyon kurallarına uygun konuşma
    yapan pek azdır. İnsan, yazı yazma ve konuşmada düzenleme
    yapabildiği takdirde başarılı olmayı da yakalar.
    Öğrencilerin imtihan kâğıtlarını okuyorum. Çoğunda bir yığın
    bilgi var, fakat konu ile ilgisi yok ve karma karışık. Kompozisyon
    işte bunların zıddıdır. Çeşitli konularda düzensiz bir
    yığın bilgiye sahip olmak yeterli değildir. Öğrenci herhangi bir
    konuda lüzumlu ile lüzumsuzu seçebilmeli, fikirlerini bir sıraya
    koymasını öğrenmelidir.
    Karışık bir taş, demir ve cam yığını bir araya geldi mi, bir
    mimarî eser vücuda gelmez. Yapı için elbette buna benzer
    malzemeye ihtiyaç vardır. Fakat mimarî, her şeyden önce, bir
    düzendir. Her taş bir plânın içinde yerli yerine konulunca bina
    göklere yükselir ve bir saadetin şarkısını söyler.
    Batı dillerinden alınan kompozisyon kelimesi, çeşitli şeyle≈
    134 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    rin düzenli olarak bir araya getirilmesi manasını taşır ve çeşitli
    sahalarda musikide, resimde, mimarîde ve edebiyatta kullanılır.
    Kelimenin çeşitli sahalara tatbiki de gösteriyor ki, kompozisyon
    muhtevâdan yahut malzemeden ziyade, onların bir
    araya getirilişi ile ilgilidir ve bu çok mühim bir şeydir.
    Tabiat ve hayat, insanoğluna şekil vererek güzel ve faydalı
    eserler vücuda getirilebileceği muazzam bir malzeme deposudur.
    Resim mi yapmak istiyorsunuz? Dünyada renkten
    boyadan çok ne vardır? Hakikî bir ressam konu bakımından
    da bir sıkıntı çekmez. Bütün tabiat ve hayat işlenecek konu
    ile doludur. Mühim olan, herhangi bir konu etrafında bir renk
    kompozisyonu vücuda getirmektir.
    Sanatçının tabiatı keşfedip onunla uyum içine girdiği şeydir,
    kâinattaki İlâhî düzeni anlamasıdır.
    Sesler, taşlar, kelimeler ve fikirler için de durum aynıdır.
    Dünyada bir yığın çalgı aleti ve ses çeşidi vardır. Bunları gelişi
    güzel bir araya getirirseniz, sadece gürültü çıkarmış olursunuz.
    Musiki çeşitli sesler arasında güzel bir düzen kurmaktır.
    Yahya Kemal, şiiri bir “kelimeler istifi” olarak tarif eder. Güzel
    bir mısrada, kelimenin yerlerini değiştirdiniz mi, derhal etkisi
    kaybolur.
    Öğrencilere çeşitli örnekler vererek dizi, sıra, istif veya düzenin
    emniyetini anlatmak lazımdır. Düşünce karşılığının önüne
    ancak böyle geçebiliriz.
    Aslında her insan duyar, düşünür ve etrafında olanları fark
    eder. Fakat bunlar bizim içimize karma karışık olarak girer.
    ≈ 135 ≈
    Kompozisyon
    Her insan bir duygu, düşünce ve intiba deposudur. Konuşur
    veya yazarken, içinde bulunulan duruma göre, bu depolanan
    bazı şeyleri seçer, cümle haline getiririz. Eğer onlar arasında
    bir bağ kuramazsak, yazılan veya konuşulan şeyler, başkalarına
    saçma gelir. Saçmak ile ilgili olan saçma kelimesi, düzenin
    zıddıdır. Nazım, nizam, tanzim ve muntazam kelimeleri
    de birbirinin akrabasıdır. Tanzim edilmiş her şeyde şiire yakın
    bir taraf vardır. Bir manav dükkânı veya vitrin tanzim edilince
    göze güzel görünür.
    Nizam deyince akla asker veya ağaç dizisi gibi basit bir düzen
    gelmemelidir. Tabiatın yarattığı canlı varlıkları, nebat ve
    hayvanları yakından incelerseniz, teferruatına kadar işlenmiş
    bir nizam görürsünüz. Çiçek, kelebek, kuş, balık, hatta bazı
    madenlerdeki renk ve şekil ahengi hayret vericidir. Bütün varlık
    açık veya gizli bir nizama dayanır. “Güneş manzumesi”,
    “yıldızlar cümlesi” deyimleri bir gerçeğe tekabül eder. İlim kâinatın
    nizamını keşfe çalışır. Öğrencilerde nizam fikrini uyandırabilmek
    için, ilimlerden de faydalanılabilir.
    Sosyal hayatta nizamın ehemmiyetini gösteren aktüel bir
    konu vardır: Trafik! Vasıtalar düzenli bir şekilde hareket ederse,
    caddelerde hiçbir karışıklık olmaz. Hayat canlı bir şekilde
    akar gider. Düzene uymayanlar tarafından yol tıkanırsa, herkesin
    canı sıkılır. Fakat İnsan, kafasının içinde bir nizam tesis
    edemezse, dışarıda onu nasıl kurabilir? Kompozisyon derslerinin
    gayesi öğrencilere kendi duygu ve düşünce dünyalarına
    bir çeki düzen vermektir. (Mehmet Kaplan)
    Yukarıdaki tariften de anlaşılacağı üzere sözlü ve yazılı olmak
    üzere iki türlü kompozisyon vardır:
    ≈ 136 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    1. Sözlü Kompozisyon: Sözlü kompozisyon, duygulara, düşüncelere,
    sezgilere, tasarılara konuşma yoluyla bütünlük vermektir.
    Tartışma, konferans, münazara, açık oturum ve ders
    anlatma sözlü kompozisyon örnekleridir.
    2. Yazılı Kompozisyon: Yazılı kompozisyon, duygulara, düşüncelere,
    sezgilere, tasarılara yazma yoluyla bütünlük vermektir.
    Fıkra, makale, sohbet, tenkit, deneme, roman, hikâye,
    masal, tiyatro, hatırat, seyahatname, mektup, şiir biyografi
    yazılı kompozisyon örnekleridir. Gerek sözlü, gerekse yazılı
    kompozisyonda fikirler, olaylar, verilen örnekler yerli yerinde
    olmalıdır.
    Bir kompozisyon yazarken konu ile ilgili maddelerin toplanmasına
    buluş; buluşların bir sıraya konulmasına düzenleyip;
    yazı şekli verilmesine anlatış denir.
    Bir kompozisyonun başarılı olabilmesi için birlik, denge ve
    canlılık şarttır. Birlik ana fikirden ayrılmamaya; denge, unsurların
    ana fikrin çevresinde oranlı bir biçimde bulunmasına;
    canlılık, anlatımın (ifadenin) sürükleyici, ilgi uyandırıcı bir kıvraklık
    taşımasına denir.
    İyi ve güzel yazabilmek sabır ve titizlik ister. İnsan, iyi yazmayı
    çabuk yazmakla öğrenemez. Aksine, iyi yazarak, çabuk
    yazmayı öğrenir. Bunun için yazılı anlatımda başarılı olabilmek,
    yazılı kompozisyon ilkelerini bilmek ve bunları yazma çalışmaları
    ile geliştirmek gerekir.
    İyi yazı yazmak; “iyi düşünmek, doğru duymak, uygun anlatmak,
    aynı zamanda düşünce, ruh ve beğeni (zevk) sahi≈
    137 ≈
    Kompozisyon
    bi olmak” demektir. İyi ve başarılı yazı yazabilmek için önce,
    doğru düşünmek ve duymak, sonra da en iyi biçimde bunları
    anlatabilmek gerekir. Yani, “yazmadan önce, düşünmeyi öğrenmek”
    başta gelen özelliktir.
    Güzel yazmak bir sanattır. Özel bir yetenek ister. Örneğin;
    şiir, hikâye, roman yazmak… Fakat, iyi ve doğru yazmak ise,
    yeteneğe bağlı değildir. Yazma zevk ve alışkanlığına sahip
    olan, yazma tekniğini ve dil kurallarını bilen, plân ve paragrafların
    oluşmasıyla ilgili gerekli deneyimi bulunan herkes, zamanla
    başarıya ulaşır. İyi yazmak, kolay bir iş değildir. Kişinin
    kendini yetiştirmesi, geliştirmesi ve düzeltmesi gerekir.
    Öğrenciler genellikle kompozisyon yazmayı sevmez. Bu yazacağınız
    kompozisyon burs, ders hatta bir yarışma için olsa
    da öğrencilerin çoğu için kompozisyon yazmak zor bir görevdir.
    İyi bir kompozisyon yazmak için size yardım edebilecek
    pek çok yöntem bulunmaktadır. Amacınız her ne olursa olsun
    aşağıdaki metodu izleyerek oldukça başarılı kompozisyonlar
    yazabilirsiniz.
    BAŞARILI BIR KOMPOZISYON IÇIN 7 PÜF NOKTA VARDIR:
    KONUNUZU SEÇİN
    Konunuz önceden belirlenmiş olabilir ya da konuyu seçmek
    sizin tercihinize bırakılmış olabilir. Eğer konunuz önceden belliyse
    nasıl bir yazı yazmak istediğiniz hakkında düşünmeye
    başlamalısınız. Genel bir bakış mı olmalı yoksa detaylı bir inceleme
    mi? Eğer gerekiyorsa konunuzu daha da daraltın.
    ≈ 138 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Eğer konunuz belli değilse yapmanız gereken bazı şeyler
    olacaktır. Bu durum biraz zaman alıcı olsa da bu fırsat size
    ilginç ya da sizi ilgilendiren bir konu seçme avantajını da verir.
    İlk önce bu kompozisyonu hangi amaç için yazdığınızı belirleyin.
    Bilgilendirmek için mi yoksa ikna etmek için mi?
    Amacınızı belirledikten sonra, merak uyandırabilecek konular
    hakkında biraz araştırma yapmanız gerekecek. Hayatınızı
    düşünün. İlginizi neler çeker? Bu konuları listeleyin.
    Son olarak seçeneklerinizin neler olduğunu gözden geçirin.
    Amacınız bir şeyler öğretmekse daha önceden bildiğiniz,
    okuduğunuz bir konuyu seçin. Amacınız ikna edici bir kompozisyon
    yazmak ise çok sevdiğiniz bir konuyu seçin. Yazınızın
    misyonu her ne olursa olsun, konunuzu önemsediğinizi gösterin.
    DÜŞÜNCELERİNİZİN TASLAĞINI OLUŞTURUN
    Başarılı bir kompozisyon yazmak için düşüncelerinizi düzenli
    bir şekilde yazmalısınız. Hali hazırda aklınızdaki fikirleri
    kâğıda dökerek, fikirler arasındaki bağlantıları ve ilişkileri
    daha net görebilirsiniz. Bu taslak, kompozisyonunuz için bir
    temel oluşturmaktadır. Fikirlerinizi yazıp düzenlemek için taslak
    veya diyagram kullanın.
    Bir diyagram oluşturmak için konunuzu sayfanın ortasına
    yazın. Bu konudan 3-5 çizgi çıkarın ve ana fikirlerinizi bu satırların
    sonlarına yazın. Bu ana fikirlerden de çizgiler çıkarın ve
    çizgilerin sonuna bu fikirlerle ilgili düşüncelerinizi yazın.
    ≈ 139 ≈
    Kompozisyon
    Taslak oluşturmak isterseniz de konunuzu kâğıdın üst kısmına
    yazın. Buradan, ana fikirlerinizi listelemeye başlayın ve
    her bir fikrin altına boşluk bırakın. Bu alanda, her bir ana fikri
    ilgilendiren daha detaylı fikirleri listeleyin. Bunu yapmak bağlantıları
    görmenizi sağlayacak ve daha organize bir kompozisyon
    yazmanıza yardımcı olacaktır.
    ANA FİKRİ İÇEREN CÜMLENİZİ YAZIN
    Konunuzu seçtikten ve fikirlerinizi belirli başlıklar altında
    topladıktan sonra, kompozisyonun ana fikrini anlatan cümleyi
    yazmalısınız. Okuyucu bu cümleyle kompozisyonu neden
    yazdığınızı anlar. Oluşturduğunuz taslaktan veya diyagramdan
    faydalanın. Ana fikirler neler?
    Ana fikri anlatan bu kısım iki bölümden oluşmaktadır. Birinci
    bölüm konuyu, ikinci bölüm de kompozisyonun ne anlattığını
    belirtir. Örneğin Bill Clinton ve ABD üzerindeki etkisi hakkında
    bir kompozisyon yazıyorsanız ana fikrinizi anlatan cümle, “
    Bill Clinton, Amerika Birleşik Devletleri başkanı olarak görev
    aldığı iki dönemde ülkemizin geleceğini etkilemiştir.” şeklinde
    olabilir.
    GELİŞME BÖLÜMÜNÜ YAZIN
    Kompozisyonun gelişme bölümünde konunuzu açıklar ve
    tartışırsınız. Diyagrama ya da taslağa yazdığınız her ana fikir
    kompozisyonunuzun gelişme paragraflarını oluşturacaktır.
    Gelişme bölümünü oluşturan her paragraf aynı temel yapıdan
    oluşmaktadır. Giriş cümlesi olarak ana fikirlerden birini
    ≈ 140 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    yazın. Daha sonra, ana fikri destekleyen cümlelerinizi yazın
    ama geri dönüp detaylı örnekler vermek için üç dört sıra boşluk
    bırakmayı ihmal etmeyin.
    GİRİŞ PARAGRAFINI YAZIN
    Ana fikrinizi belirten cümleyi yazdıktan ve gelişme bölümünü
    oluşturduktan sonra, giriş paragrafını yazmalısınız. Bu bölüm
    okuyucunun ilgisini çekmelidir ve kompozisyonun neden
    yazıldığını göstermelidir.
    Dikkat çekici bir giriş yapın: Şaşırtıcı bir bilgi, diyalog, hikaye,
    alıntı veya konunuzun kısa bir özetini kullanabilirsiniz.
    Hangisini tercih ederseniz edin, giriş paragrafının son cümlesini
    oluşturan ana fikir ile bu dikkat çekici girişinizin eşleştiğinden
    emin olun.
    SONUÇ PARAGRAFINI YAZIN
    Sonuç kısmı konuyu toparlar ve kompozisyonun kısa bir
    özetini sunar. Sonuç paragrafınız 3-5 güçlü argümandan oluşmalıdır.
    Bahsettiğiniz noktaları gözden geçirin ve ana fikrinizi
    güçlendirin.
    SON RÖTUŞLARI EKLEYİN
    Sonuç paragrafını yazdıktan sonra, kompozisyonunuzun
    bittiğini düşünebilirsiniz. Yanlış! Kompozisyonunuzu bitirdiğinizden
    emin olmadan önce bütün küçük detaylara dikkatlice
    bakın.
    Paragrafların sırasını kontrol edin. En güçlü argümanları≈
    141 ≈
    Kompozisyon
    nız gelişme bölümünün ilk ve son paragraflarında yer alırken,
    daha güçsüz argümanlarınız ara paragraflarda yer almalıdır.
    Ayrıca paragrafların mantık sırasıyla sıralandığından emin
    olun. Kompozisyonunuz bir süreci veya işlemi anlatıyorsa (çikolatalı
    kek nasıl yapılır gibi) paragrafların doğru sırada olmasına
    dikkat edin.
    Eğer varsa kompozisyonunuzun talimatlarını gözden geçirin.
    Kompozisyonlar farklı formatlar içerebilir ve kompozisyonunuzun
    istenilen biçimde olduğundan emin olmak için talimatları
    iki kez kontrol etmeniz gerekir.
    Son olarak yazdıklarınızı gözden geçirin. Kompozisyonunuzu
    yeniden okuyun ve kompozisyonunuzun mantıklı olup
    olmadığını kontrol edin. Cümle akışının sorunsuz olduğundan
    ve fikirleri birbirine bağlamanıza yardımcı olacak ifadeleri eklediğinizden
    emin olun. Dilbilgisi ve imla hatalarına karşın yazınızı
    mutlaka kontrol edin.
    KOMPOZISYON YAZMANIN İNCELIKLERI
    İyi, doğru ve başarılı bir yazı yazabilmek için 1) Gözlem
    yapmak; 2) Düşünmek; 3) Okumak; 4) Anadilini iyi kullanmak
    gibi ilkelerin yerine getirilmesi gerekir.
    1. Gözlem Yapmak
    Arapça “müşâhede” (=1. gözle görme, açıkça görebilme; 2.
    (tasavvufta) düşünce yolu ile manevî âlemi görür gibi olma)
    karşılığı olarak, gözle- fiiline -m “fiilden isim yapma eki” getirilmek
    suretiyle yapılmış yeni bir kelime olan gözlem; görme,
    işitme, koklama, tatma ve dokunma organlarımızla dış dünya≈
    142 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    dan sağla-dığımız duyumların bütünüdür. Âlemi, yâni insanları,
    varlıkları, olayları; bir bü¬tün olarak hayatı tanımak için
    mutlaka gözlem yapmak gerekir.
    Gözlem (müşahede) yoluyla tanıdığımız her varlık, her olay,
    hayatımızın bir parçası olur. Görmediğimiz, tanımadığımız
    yerleri kişileri ve şeyleri ne anlatabiliriz, ne de yazabiliriz. Meselâ,
    hiç “vapur” görmemiş birisinden vapuru tanıtmasını istediğimiz
    zaman, alacağımız sonuç hiç de başarılı olmaz. Bir
    nesneyi görmemiş olan kişinin o nesne hakkında söyleyebileceği
    hiçbir şey yoktur. Meselâ hiç fil görmediği için bu hayvanı
    tanımayan üç kör insana filin bacağını, hortumunu ve kulağını
    ellettiğimiz zaman üçü de ayrı ayrı şeyler söyleyeceklerdir. Bir
    insanın hiç görmediği bir şeyi hayal etmesi de beklenemez.
    Çünkü hayal “1. bir şahıs veya şeyin insanın aklında canlanan
    şekli; 2. asıl ve hakikati olmaksızın canlandırılan, görüldüğü
    sanılan şey” demektir.
    Gözlem yapmak için mutlaka görmek, bunun da ötesinde
    görmeyi öğren¬mek gerekir.
    2. Düşünmek
    “Uzun uzadıya inceleyip tetkik etmek” anlamına gelen düşünmek
    yalnız insanlara has bir özelliktir.
    İyi konuşup, iyi yazmak için mutlaka düşünmek gerekir.
    Eski dilde “mütefekkir” denilen kişiler “düşünen, düşünücü”
    kişilerdir, insanları düşünmeye sevkeden şeyler; gelişen olaylardır,
    yenilikler ve dış dünyadır, toplumdur. Düşünce, insana
    doğuştan gelmiş gizli bir güç olmadığı, sonradan ve toplumla
    kazanıldığı için, kişiden kişiye, hatta toplumdan topluma de≈
    143 ≈
    Kompozisyon
    ğişir ve farklılıklar gösterir. Meselâ, Amerikan ya da Avrupa
    toplumunda yaşayan bir gayr-i müslimin dünya, ahlâk ve bütünüy
    ¬le hayat görüşü, bir müslümanın dünya, ahlâk ve hayat
    görüşünden çok farklıdır. Bu görüş farkını oluşturan da öncelikle
    inanç ve o inancın yaşandığı kurallar ve çevredir.
    İnsanoğlu beyniyle düşünür. Bunun için düşünceye “beynin
    ürünü” diyebiliriz. Yeryüzündeki canlı varlıkların içerisinde,
    “düşünme” özelliğiyle yükselmiş olan insanoğlu, içinde yaşadığı
    tabiatı, dünyayı; her an birlikte olduğu insanı, sonsuzluğa
    uzanan uzayı, tefekkür ederek tanımak, bütün bunların boşuna
    yaratılmadığını değerlendirip Allah’a olan inancını güçlendirmek
    ihtiyacındadır. Bu nedenle doğru hükme ulaşmak için
    devamlı düşünmek zorunda kalmıştır. Kur’an, akletmeyenlerin
    pislik içinde bocaladıklarını söylüyor. Kur’an, Müslümanların
    akıllarını kullanmalarını, tefekkür içinde olumlu düşünmelerini
    öğüt veriyor. Düşünen insan, ortaya konulan şeyler içinde en
    doğrusunu seçer ve kendisi de ortaya bir şeyler koyar.
    3. Okumak
    Konuşmada ve yazmada başarılı olabilmek için mutlaka
    çok okumak, okuduğunu yorumlamak, kültürlü olmak gerekir.
    “Kültür”, “Bir milletin manevî varlığını ve düşünce birliğini meydana
    getiren fikir ve sanat mahsullerinin, ananelerin bütünü”
    olduğuna göre, kültürlü olmak, bütün bu özelliklere sahip olmak
    demektir.
    İnsanoğlunun bilgi, duygu ve hayal gücü roman, hikâye,
    gezi notları (hâtırat/seyahatname), köşe yazıları, hatta masal
    gibi edebî ürünleri okumakla zenginleşir. Okuyan kişinin dil ve
    ifade (anlatım) gücü ile düşünme yeteneği, okuma-yan, bilgi≈
    144 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    siz (câhil) kişiyle kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Okuyan
    kişi medenidir, yöresini, ülkesini ve dünyayı tanır; iyiyi kötüden
    ayırıp değerlendirme yapmasını bilir. Okumayan kişi ise donmuş,
    fosilleşmiş, kendi kabuğundan çıkamamıştır. Okumayan
    kişinin “bilgisiz, câhil, güçsüz, kapasitesiz ve yetersiz” sıfatlarıyla
    anıldığı veya tanıtıldığı unutulmamalıdır,
    4. Anadilini iyi kullanmak
    Başarılı bir konuşma veya yazıda anlatımın işlek, açık ve
    tesirli olması için, kişinin anadilini çok iyi kullanması gerekir.
    Bunun için de mutlaka dil bilgisi kurallarını iyi bilmek şarttır.
    Anadili eğitimi sabırla, inançla ve şuurla yapabileceği için,
    anadilini kusursuz ve yetkiyle kullanabilmek de bir anda oluverecek
    şey değildir.
    Atalarımız, “Bakmakla öğrenseydi, köpekler kasap olurdu”
    demişler. Her şey zaman ve sabırla en güzele ulaşır. Üslûp
    yani “tarz, usul, tutulan yol, stil” dediğimiz şey de düşünerek,
    okuyarak ve yazarak zaman içinde gelişir. Tanınmış ro¬man,
    hikâye ve köşe yazarı ile şairleri üne kavuşturan üslûplarıdır.
    KOMPOZISYON NASIL YAZILIR?
    Kompozisyon yazmak, sanıldığı gibi herhangi bir konu üzerinde
    aklına gelen her şeyi basit bir düzen içerisinde ifade etmek
    değildir. Daha doğrusu, ciddi bir kompozisyon daha yoğun
    bir çabayı ve özeni gerektirmektedir. Bunun için etkili ve
    verimli bir kompozisyon yazarken belli kurallara uymak; kompozisyon
    yazma ilkelerini sırasıyla yerine getirmek gerekir.
    Aşağıda, kompozisyon yazılırken hangi adımları uygulamamız
    gerektiği sıralanmıştır. Bu adımları uygulayarak etkili ve
    verimli bir kompozisyon yazabilirsiniz:
    ≈ 145 ≈
    Kompozisyon
    1. BİLGİ BİRİKİMİ
    Üniversite eğitimiyle bir meslek için hazırlık yapılır, o mesleğin
    gerektirdiği birikim aktarılmaya çalışılır. Aydın insanın bilmesi
    gerekenler ise sadece kendi mesleğiyle, ilgi alanlarıyla,
    çevresiyle ve dönemiyle sınırlanamaz. Kendisine yöneltilen
    hemen her soru için az çok söyleyecek sözlerinin olması beklenir.
    “Ben inşaat mühendisiyim, ülke sorunlarından, sosyal
    çevreden, Dinî konulardan, İslâmî faaliyetlerden, trafikten…
    hiç anlamam” demek kültürlü insana yakışmaz. Kişinin çevresine
    karşı duyduğu sorumluluk; onu araştırmaya, incelemeye
    ve öğrenmeye yönlendirir. Böylece bilgi birikimi için ilk adımlar
    atılmış olur.
    Herhangi bir bilim veya sanat dalıyla ilgili özel araştırmalar
    ve deneyimler sonunda elde edilecek uzmanlık bilgisini saymazsak
    genel bir kültür sahibi olmak ve (sözlü veya yazılı)
    kompozisyonlar meydana getirmek için “bu sayfada” sayılan
    etkinliklerin yapılmasında yarar vardır.
    2. KONU SEÇME
    Yukarıda sıralanan yollarla ve bunlara ilâve edilebilecek değişik
    etkinliklerle birikim kazandıktan sonra sıra, üzerinde söz
    söylenecek veya yazı yazılacak konuyu seçmeye gelir. Konunun
    araştırma yapmaya uygun, bol kaynağı olan ve kişinin
    ilgi alanına giren, sınırları belli olan bir konu olmasına özen
    gösterilir.
    3. PLÂN YAPMA
    Plânın olmadığı yerde düzensizlik, dağınıklık, zorluk, zevksizlik
    ve kabalık kendini nasıl gösteriyorsa plânlanmadan orta≈
    146 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ya konan yazılı veya sözlü kompozisyonda da benzer aksaklıklar
    hemen kendini gösterecektir. Esasen iyi bir yazı veya
    konuşma plânsız olmaz.
    4. BAŞLIK BULMA
    Başlık, yazının veya konuşma konusunun adıdır. Tabiatta
    adı olmayan, ismi konmayan varlık olmadığına göre yazıya da
    bir isim konmalıdır.
    İyi bir başlık;
    – Kısa ve özlü,
    – Dikkat çekici ve merak uyandırıcı,
    – Konuyla ilgili,
    – Ana düşünceyi etkili bir biçimde anlatan,
    – Kolay söylenebilen ve akılda kalıcı,
    – Yazının içeriği hakkında fikir verici olmalıdır.
    Film adlarına, kitap adlarına, makale başlıklarına, haber
    başlıklarına… dikkat edilirse bunların yukarıda sayılan nitelikleri
    taşıdığı görülür.
    Düşünce yazıları için konu, konunun maddesi veya ana düşünce
    uygun başlıklar olarak seçilirken olay yazıları için daha
    geniş bir yelpazeden başlık seçmek mümkündür: Olayın geçtiği
    yer; olay kahramanı; olayın adı; olay kahramanı ve olayın
    yeri; olayın özü olan eylem gibi.
    Bölüm başlıkları ve ana başlıklar satırı ortalayacak şekilde
    büyük harflerle yazılır ve (ünlem veya soru ifadesi yoksa) sonuna
    herhangi bir noktalama işareti konmaz. Alt bölümlere ait
    başlıklar ise küçük harflerle yazılır. Önce başlık konup yazının
    ≈ 147 ≈
    Kompozisyon
    buna göre geliştirilebileceği gibi, yazıyı tamamladıktan sonra
    da uygun bir başlık seçilebilir. Biz, yazı bittikten sonra, biten
    yazıya uygun başlık bulmayı tavsiye ediyoruz.
    5. PARAGRAF BİLGİSİ
    Herhangi bir yazının bir satır başından öteki satır başına
    kadar olan bölümüne paragraf denir. Paragraf, geniş bir konunun
    belli bir bölümünü ifade eden düşünce birimidir.
    Paragraflar, bütün bir konunun ayrı ayrı bölümlerini ifade
    eden, kendi içinde de bütünlüğü olan birimlerdir. Bu bakımdan
    iyi düzenlenmiş bir paragrafta cümlelerin açık, etkili ve birbirine
    bağlı olması gereklidir.
    Uzun bir yazının bölümlere ayrılmaması okuyucuyu yoracağı
    için yazıdaki çeşitli ana fikirlerin birbirinden ayrılması paragraflarla
    mümkün olur. Böylelikle yazının kolay okunması ve
    anlaşılması sağlanır. Yazıda ilk satırın biraz içeriden başlaması
    (paragraf şekli), bir düşüncenin veya konunun bir bölümünün
    tamamlanıp diğer bir bölümüne geçildiğini gösterir.
    Böylelikle okuyucunun ilgisi devam ettirilir, yazının daha kolay
    kavranması da sağlanır.
    6. DİLİN KURALLARINI BİLME
    İyi bir yazı yazmak veya başarılı bir konuşma yapmak için
    dilin (ses bilgisinden cümleye kadar bütün) kuralları, söz varlığı
    çok iyi bilinmelidir. Kelimelerin anlamlarını, bunlar arasındaki
    anlam inceliklerini ve dilin ifade kabiliyetini iyi bilmek,
    yazana (veya konuşana) kolaylık sağlayacaktır. Bu konudaki
    birikimin bir anda oluşması elbette mümkün değildir. Kişi, ön≈
    148 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    celikle konunun önemine inanır, bol bol okur, araştırır, yazma
    alıştırmaları yapar, sabırlı olur ve bunu zamana yayarsa bu
    birikimi kazanabilir.
    7. YAZMA
    Bilgi birikimden yola çıkarak konuyu tespit edip plânladıktan
    sonra (paragrafların özellikleri dikkate alınarak) yazmaya başlanmalıdır.
    Ancak kişinin kendisini hazır hissetmesinin yazının
    güzelliği ile doğrudan ilgisi olduğunu belirtmekte yarar vardır.
    Yazmaya önce, kısa yazılar yazarak başlamakta yarar vardır.
    Hatta başlangıçta yatkınlık kazanmak için şiirler, kısa hikâyeler…
    olduğu gibi yazılabilir. Sonra bir üslûp kazanıncaya kadar
    bol bol yazı denemeleri yapılmalıdır. Bu konuda Benjamin
    Franklin diyor ki “Güzel yazıları derleyen bir kitap elime geçti,
    satın aldım. Baştan aşağı okudum. Üslûbu çok hoşuma gitti.
    Bu üslûp yeteneğine erişme isteğini duydum. Taklitle işe başladım.
    Önce kitaptaki en güzel makaleleri seçtim. Her paragrafın
    önemli yerlerini özetledim. Kitabı bir kenara attım. Birkaç
    gün sonra bu makaleleri aslına uygun olarak, kitaba bakmadan
    yazmaya çalıştım. Gördüm ki, kelime stokum, kelimeleri
    kullanışım oldukça zayıf. Ara sıra çıkardığım özetleri birbirine
    karıştırdım; birkaç hafta sonra özetleri tekrar düzelterek metni
    meydana çıkarmaya çalıştım. Bu çalışmalar yazı yazma yeteneğimde
    büyük gelişmeler sağladı.”
    8. YAZININ OKUNMASI VE DÜZELTİLMESİ
    Yazı tamamlandıktan birkaç gün sonra sanki bir başkasının
    yazısını okuyormuş gibi; sayfa düzenine, imlâya, noktalamaya,
    dil bilgisi kuralları ve iyi bir anlatımın niteliklerine uygunluk
    ≈ 149 ≈
    Kompozisyon
    gibi ölçütlerle dikkatli bir şekilde yeniden okunmalı, varsa yanlışlar
    düzeltilmelidir. Yazı, herkesin doğru ve kolay anlayabileceği
    bir hâle getirilmelidir.
    KOMPOZISYONDA KONU
    Konu: Eski dilde “mevzu” denilen konu, kendisinden bahsolunan,
    kararlaştırılmış şey” demektir. Her yapının bir temeli,
    her fikrin bir dayanağı varsa, her yazının da mutlaka bir
    konusu vardır. Başıboş, ne anlatmak istediği belli olmayan,
    konu-suz yazı olmaz. Yazı yazmaya karar veren kişi için her
    varlık, her olay, her düşünce, her mesele, velhâsıl her şey bir
    kompozisyon konusu olabilir.
    Konu, ortaya konulan, kendisinden bahsedilen, kararlaştırılan
    şey demektir. Konu bir edebi eser veya yazının genel çerçevesi
    demektir. Bu genel çerçeveye her sanatçı ayrı açıdan
    bakar. Sözgelişi baharın çiçekleri, yağmurları, meyveleri ve
    getirdiği hastalıklar etrafında yazılmış dört yazı düşünürsek,
    bunların hepsinin konusu bahardır.
    Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi konu; üzerinde yazı yazmaya,
    konuşmaya, düşünmeye, eser vermeye yarayan kavram
    veya maddedir. Bu durumda yazmaya değer her şey bir kompozisyon
    konusu olabilir.
    a) Konunun ana düşüncesi: Konuyu meydana getiren varlık,
    olay, dü¬şünce veya meseledir. Konunun kavranmasında temel
    ölçülerin başında konunun ana düşüncesi gelir. Konunun ana
    düşüncesi demek konunun özü demektir. Konunun maddesi
    ≈ 150 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    anlaşılmadan yazılan kompozisyonlarda konu anlaşılmamış demektir.
    Dolayısıyla yazılanlar da bu konu dışında kalırlar.
    Sözgelişi; “Körle yatan şaşı kalkar.” sözünü haklı çıkaran bir
    hikâye yazınız. Kompozisyonunda konunun maddesi “kötü insanlarla
    arkadaşlık etme”dir. Buradaki körlük ve şaşılığın gerçek
    anlamda düşünülmemesi gerekir. Görüş noktası konuyu sınırlandırmak
    için gereklidir.
    b) Konunun görüş açısı: Tesbit edilen konunun ana maddesinin,
    yani olay, varlık, düşünce veya meselenin hangi yönden,
    hangi görüş açısından değerlendirileceğidir. Konunun kavranmasında
    ikinci önemli ölçü “görüş açısı”dır. Görüş açısı konunun
    maddesini çevreleyen görüş yönüdür. Görüş açısının tespiti yazarı
    dağınıklıktan kurtardığı gibi, konunun başka yönlere saptırılmasına
    da engel olur. Görüş noktası konuyu sınırlandırmak
    için gereklidir.
    Yukarıdaki örnekte “görüş açısı”, kötü insanlarla düşüp kalkanların
    mutlaka kötü yola sapacaklarıdır. Konunun verilmesine
    göre bunun tersi savunulamaz. Örnekler buna göre düşünülecek,
    hikâye bu açıdan yazılacak demektir. Bunun tersi konu dışıdır.
    Bu konuyu hikâyelendiren bir yazar, kötü insanlarla düşüp
    kalkarak onları iyi yöne çeken bir kahramana yer veremez. Çünkü
    bu görüş, düşünce açısından doğru olsa bile, konunun veriliş
    biçimine göre, görüş açısına uymamakta, görüş açısını yalanlamaktadır.
    c) Konunun türü: Yazılacak konunun fıkra, makale, mektup,
    hatıra, hikâye… vb. türlerinden hangisi olacağıdır. Kaleme alınacak
    bir ko¬nuyu başarıyla yazabilmek için, daha önce adlarını
    sıraladığımız (bkz. yazılı kompozisyon bahsi) edebiyat
    ≈ 151 ≈
    Kompozisyon
    türlerinin vasıflarını iyi bilmek gerekir.
    Konunun şeklinden, yazılmak istenen yazının türü anlaşılır.
    Bir kompozisyon konusu her tür yazı şekliyle yazılamaz. Deneme
    türüne uygun düşecek bir konu makale türüyle yazılamaz.
    Makaleye uygun bir konu hikâye şeklinde yazılamaz.
    KOMPOZISYON KONULARI
    1- Peygamberimizin yetiştirdiği ashabdan biri olsaydınız,
    kim olmak isterdiniz ve günümüzde sahabe olarak buralarda
    nasıl yaşardınız? Bu sorunun genişçe cevabı mâhiyetinde bir
    yazı yazınız.
    2- “Allah’a inandım” de, sonra (bu sözünde ve her davranışında)
    dosdoğru ol.” Hadisini açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    3- “Çok yaşamak elimizde değil, ama Müslümanca yaşamak
    (Allah’ın yardımıyla) elimizdedir.” Sözünden yola çıkarak
    günümüzde Müslümanca yaşamanın zorluklarını ve insana
    kazandıracaklarını açıklayan kompozisyon yazınız.
    4- “Büyüklerimize nasıl davranmalıyız? Sizin büyüklerinizden
    beklediğiniz davranışlar nelerdir?” konulu bir kompozisyon
    yazınız.
    5- “Zor, imkânsızdan kolaydır.” sözünü açıklayan bir kompozisyon
    yazınız.
    6- Kış mevsiminin, sizi nasıl etkilediğini anlatan bir kompozisyon
    yazınız.
    ≈ 152 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    7- Aşağıdaki plana dikkat ederek okumanın yararlarını anlatan
    bir kompozisyon yazınız.
    a) Giriş bölümünde, insanların niçin okumaya ihtiyaç duyduğunu
    belirtiniz.
    b) Gelişme bölümünde, kitap okuyanlarla okumayanlar arasındaki
    farklılıkları örneklerle açıklayınız.
    c) Sonuç bölümünde ise kitap okumanın yararları konusunda
    değerlendirme yapınız.
    d) Yazınıza uygun bir başlık koyunuz.
    8- “Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep
    iyilik yap, kibirlenme, kötülük yapmaktan sakın!” sözünü açıklayan
    bir kompozisyon yazınız?
    9- Okuduğunuz bir kitabı tanıtınız. (Eserin adı, yazarı, sayfa
    sayısı, ana düşüncesi, size kazandırdıkları hakkında bilgi
    veriniz.)
    10- “Kur’an nasıl okunmalıdır?” Bu soruya örneklerle cevap
    veren bir yazı yazınız.
    11- “Son pişmanlık fayda vermez.” atasözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    12- Verilen bir işi zamanında yapmanın önemini açıklayan
    bir yazı yazınız.
    13- “Atına bakan ardına bakmaz.” atasözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    ≈ 153 ≈
    Kompozisyon
    14- “Çok zengin olsanız paralarınızı nasıl değerlendirirsiniz?”
    konulu bir kompozisyon yazınız.
    15- Bir günlük yaşantınızı (duygularınızı da katarak) anlatınız.
    16- İslâm, bize nasıl ulaştı? Dinimizin asr-ı saadetten bugüne
    kadar bize ulaşması için, âlimlerin, mücâhidlerin, dâvâ
    adamlarının gayretini ve bizim onlardan farkımızı kısaca anlatınız.
    17- “Hayalinizde nasıl bir yerde yaşamak isterdiniz?” konusuyla
    ilgili bir kompozisyon yazınız.
    18- Erken kalkmanın insan ve toplum açısından yararlarını
    anlatan bir kompozisyon yazınız.
    19- Yaşadığınız ya da tanık olduğunuz ilginç bir olayı kompozisyon
    kurallarına göre anlatınız.
    20- Siz “Bedir Savaşı”nda şehit olan bir sahâbi olsaydınız
    ve 21. asırda tekrar dirilmiş olup Türkiye topraklarında yaşasaydınız
    bugünkü manzara karşısında günümüzün gençliğine
    neler söylerdiniz? Düşüncelerinizi bir kompozisyon şeklinde
    anlatınız.
    21- “Uğrunda hayatınızı feda edebileceğiniz bir idealiniz, bir
    dâvânız yoksa hayatınızın da bir anlamı yok demektir.” sözünü
    açıklayan bir yazı yazınız
    22- Gelecekle ilgili hedefleriniz ve bu hedeflerinize ulaşmak
    için neler yaptığınızı ya da yapmayı düşündüğünüzü anlatan
    bir yazı yazınız.
    ≈ 154 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    23- “Tatlı dil her kapıyı açan sihirli bir anahtardır.” sözünü
    açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    24- “Her yaştaki insanın daha çok Kur’an okumalarını sağlamak
    ve okumanın anlamayı, anlamanın yaşamayı, yaşamanın
    başkalarına örnek olup tavsiyelerde bulunmayı gerektirdiği
    hususunda iyi alışkanlığa dönüştürmek için neler yapılmalıdır?”
    konusunu açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    25- “Küçük insanlar kişileri, normal insanlar olayları, büyük
    insanlar fikirleri tartışırlar.” Düşüncelerinizi bir kompozisyon
    şeklinde anlatınız.
    26- “Kitaplar da dostlar gibi az olabilir, fakat iyi seçilmiş olmalıdır.”
    özdeyişini açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    27- Ashâbın içinden hangi şahsı daha çok seviyor ve kendinize
    yakın hissediyorsunuz? O sahabiyi bize tanıtan bir kompozisyon
    yazınız.
    28- Namazınızı kılarken iç dünyanızı, aklınıza gelen yanlış
    düşünceleri, vesveseleri, huşû duyup duymadığınızı, huşûyu
    sağlamak için ne tür gayretler ettiğinizi anlatınız.
    29- Çok iyi bildiğiniz bir fıkrayı anlatınız.
    30- Burada okumaktan beklentilerinizi ve isteklerinizi anlatan
    bir fikir yazısı yazınız.
    31- “Başarılarında gururlu olma; bil ki gurur, gelecekteki başarılarının
    en büyük düşmanıdır.” sözünü açıklayan bir kompozisyon
    yazınız?
    ≈ 155 ≈
    Kompozisyon
    32- Gördüğünüz bir rüyayı düzgün bir şekilde, oynadığınız
    oyunu anlatır gibi anlatınız.
    33- İstediğinizi elde etme gücünüz olsaydı ne yapmak, ne
    olmak isterdiniz. Düşüncelerinizi bir kompozisyon şeklinde
    anlatınız.
    34- “Yalan söylemek” konusunda, aşağıdaki plâna göre bir
    kompozisyon yazınız.
    Giriş bölümü: Yalan nedir?
    Gelişme bölümü: İnsanlar niçin yalan söylerler?
    Yalan söylemek; zararları, günahı büyük olan ve bir Müslümana
    yakışmayan davranıştır.
    Kur’an ve Sünnette yalan söylemek şiddetle kınanmıştır.
    Hiçbir zaman, yalan söylememeliyiz.
    Sonuç bölümü: Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
    35- “Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: eseri;
    Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet semeri.”
    Dizelerinden anladıklarınızı açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    36- Maddî ve mânevî temizlik hakkında bir kompozisyon
    yazınız.
    37- “Allah’a karşı verdiği sözde durmayıp O’na karşı görevlerini
    yapmayan kimsenin, başkalarına karşı görevlerini yerine
    ≈ 156 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    getirmesi ne kadar mümkün olabilir?” Sözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    38- “Umudunu kaybeden insanın başka kaybedecek bir
    şeyi yoktur.” Sözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    39- ”Kitap en iyi dosttur.” Sözünü açıklayan bir kompozisyon
    yazınız.
    40- Çok sevdiğiniz, üzmek istemediğiniz, kısmen de olsa
    hayran olduğunuz birisini anlatan bir kompozisyon yazınız.
    41- Otobiyografinizi (hayat hikâyenizi) düzgün cümleler kurarak
    yazınız.
    42- Gelecekten beklentilerinizi ve isteklerinizi anlatan bir fikir
    yazısı yazınız.
    43- Konusu “Tevhid” olan bir kompozisyon yazınız?
    44- “İnsanların gönlünü fethetmek için en kestirme yol, sevgi
    yoludur.” sözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız?
    45- ”Ağaç yaş iken eğilir.” Atasözünü aşağıdaki plana göre
    açıklayınız?
    a) Çocukların küçük yaşta eğitilmesi, daha kalıcı ve daha
    faydalı olur.
    b) Çocuklar büyüdükçe eğitimleri daha zorlaşır.
    c) Öğrenim çağına gelmiş çocukların, müslümanca eğitilmemesi
    ne gibi sonuçlar doğurur?
    ≈ 157 ≈
    Kompozisyon
    46- Gördüğünüz bir rüyayı düzgün bir şekilde, oynadığınız
    oyunu anlatır
    gibi anlatınız.
    47- Midemizi sağlıklı gıdalarla, zihnimizi sağlıklı kitaplarla,
    gönlümüzü sağlıklı inançla güçlendirebilir ve bu şekilde emanetlere
    sahip çıkabiliriz.” Bu sözü açıklayan bir yazı yazınız.
    48- “Kula belâ gelmez Hak yazmadıkça, Hak belâ vermez
    kul azmadıkça.” sözünü açıklayan bir yazı yazın.
    49- Dürüst, güvenilen ve sevilen bir Müslüman olmanın faydaları
    hakkında bir yazı yazınız.
    50- Çevrenin maddî ve mânevî kirliliği ve nasıl temizlenebileceği
    ile ilgili bir kompozisyon yazınız.
    51- Trafikte uyulması gereken kurallar hakkında kısa bir
    kompozisyon yazınız. Âhiret yolunda da trafik kurallarından
    daha az önemli olmayan İlâhî kurallar konusuyla karşılaştırarak
    konuyu iki yönüyle birlikte izah edin.
    52- Aşağıda belirtilen dört konudan biri hakkında, imlâ ve
    noktalamaya dikkat ederek bir kompozisyon yazınız.
    a- Eğitimimizde Kur’an’ın yeri üzerine düşüncelerinizi yazınız
    b- Dâvâ adamı bir dâvetçi olarak gelecekle ilgili planlarınız
    c- Okumayı sevmeyen bir toplum oluştu. Sebepleri ve çözümü
    d- Tembelliğin zararlarını ve çalışkanlığın faydalarını açıklayın.
    ≈ 158 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    53- Namazda huşûyu sağlamak için neler yapılması gerektiği
    konusundaki
    düşüncelerinizi kompozisyon bütünlüğü içinde yazınız.
    54- “Fakirlik ayıp değil; tembellik ayıp” sözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    55- “Bir kütüphane, bin hapishane kapatır.” sözünü kompozisyon
    kurallarına uyarak açıklayınız.
    56- “Erken kalkan yol alır.” sözünü kompozisyon kurallarına
    uyarak açıklayınız.
    57- Takvânın nasıl elde edileceği, nasıl korunacağı konusunda
    bir kompozisyon yazınız.
    58- “Bir insanın gerçek zenginliği; bu dünyada yaptığı iyiliklerdir”
    sözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    59- “Anne ve babasına hayrı olmayanın kimseye hayrı olmaz.”
    sözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    60- Bir dilekçe örneği yazınız.
    61- “Sevgi, acının en önemli ilacıdır.” Sözünü açıklayan bir
    yazı yazınız.
    62- Bir sınıf arkadaşınızın fiziksel ve ruhsal portresini iki paragraf
    halinde yazınız.
    63- “Sende bir elma var onda bir elma var. O sana bir elma
    ≈ 159 ≈
    Kompozisyon
    verse sen ona bir elma versen. Sende bir elma onda bir elma
    olur. Ama sende bir bilgi, onda bir bilgi olsa o sana bir bilgi
    öğretse sen ona bir bilgi öğretsen sonuçta ikinizde de iki bilgi
    olur.” cümlesini açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    64- “Ağlarsa anam ağlar, gayrısı yalan ağlar.” atasözünü
    açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    65- “El yarası geçer, dil yarası geçmez.” atasözünü açıklayan
    bir kompozisyon yazınız.
    66- “Bugünün işini yarına bırakma.” atasözünü açıklayan
    bir kompozisyon yazınız.
    67- “Kör ile yatan şaşı kalkar.” atasözünü açıklayan bir kompozisyon
    yazınız.
    68- “Üzüm üzüme baka baka kararır.” atasözünü açıklayan
    bir kompozisyon yazınız.
    69- “Yazın başı pişenin, kışın aşı pişer.” atasözünü açıklayan
    bir yazı yazınız.
    70- “Tatlı dil her kapıyı açan bir anahtardır.” sözünü açıklayan
    bir kompozisyon yazınız.
    71- “Zahmetsiz rahmet olmaz.” atasözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    72- “Öfkeyle kalkan zararla oturur.” atasözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    ≈ 160 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    73- Aşağıdaki atasözlerinden birini seçerek kompozisyon
    kuralları çerçevesinde açıklayınız.
    “İki dinle, bir söyle.”
    “Biliyorsan konuş ibret alsınlar, bilmiyorsan sus da adam
    sansınlar.”
    74- “Duvarı nem, insanı gam yıkar.” atasözünü açıklayan bir
    kompozisyon yazınız.
    75- “Tevhid ve Şirk” konulu bir kompozisyon yazınız.
    76- Yaşadığınız veya tanık olduğunuz bir olayı hikâye türünde
    yazarak anlatınız.
    77- Kur’an’daki cennet tasvirlerinden yola çıkarak cenneti
    ve cennetin güzelliklerini anlatan bir kompozisyon yazınız.
    78- İstediğiniz bir kişiye kurallara uygun olarak özel bir mektup
    yazınız.
    79- “Kibirlik ederseniz, eldeki de gider; Hiçbir şeyi küçük
    görmeyin sakın.” dizelerini açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    80- “Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha
    ister, onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Şu kadar
    var ki, Allah tevbe edenin tevbesini kabul buyurur.” (Buhârî
    rikâk 10) Hadis-i şerifini, günümüzdeki açgözlüleri, Müslümanları
    kandırmaktan çekinmeyen, sömürücü tipleri de göz önüne
    alarak aşağıdaki plana göre açıklamaya çalışınız.
    Ana Fikir: İnsanoğlu hep daha fazlasını ister.
    ≈ 161 ≈
    Kompozisyon
    Açıklama yapmak için izlenecek yol:
    a- İnsanlar alın teriyle kazanç elde etmelidir.
    b- İnsanın gözü doymak bilmez.
    c- Daha fazlasını isterken yanlış yollara başvurulmaktadır.
    d- İnsanımızın paraları açgözlü insanlar tarafından çalınmaktadır.
    e- Bu insanlar er geç yaptıklarının cezasını çekerler.
    f- Bu nedenlerle açgözlü olmamak gerekir.
    g- Sonuç
    81- “Başkasından üstün olmamız önemli değildir. Asıl
    önemli olan şey, dünkü halimizden üstün olmamızdır.” sözünü
    açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    82- Hayatınızda en değerli şey nedir? Değerli kabul ettiğiniz
    varlık ile para ya da şan-şöhret arasında seçim yapmanız gerekseydi
    hangisini seçerdiniz. Düşüncelerinizi gerekçelerinizle
    birlikte planlı bir yazı halinde yazınız.
    83-“Zaman en iyi öğretmendir; ancak ücreti çok yüksektir.”
    atasözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    84-“Öğretmen-Öğrenci İlişkileri” konusunda düşündüklerinizi
    anlatan bir kompozisyon yazınız.
    85- “Gözünü yükseklere dikmiş olanlar ellerindekilerini de
    kaybedebilirler.” sözünden hareket ederek bir kompozisyon
    yazınız.
    86- “Cesurun ayakları dayanmak, korkağın ayakları kaçmak
    için yaratılmıştır.” sözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    ≈ 162 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    87- “İnsanın en büyük dostu zorluklardır; çünkü insanı onlar
    güçlendirir.” sözünü açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    88- Okuduğunuz fikir kitaplarından bir tanesini kısaca özetleyiniz.
    (Kitabın yazarını ve adını belirtiniz.)
    89- “Yağmur, dostluk ve kitap” konularından birini seçerek
    bir kompozisyon yazınız.
    90- “Cihad ile Savaş Aynı Şey midir?” konulu bir kompozisyon
    yazınız.
    91- “İnsanı ölümsüzleştiren geride bıraktığı eserleridir.” Sözünü
    açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    92- “Derdini söylemeyen derman bulamaz.” atasözünü
    açıklayan bir kompozisyon yazınız.
    93-“Dağ başı, dumansız olmaz.” atasözünü bugün Müslümanları
    cemaat ve ümmet olarak yaşadıkları sorunları dikkate
    alarak aşağıdaki plana göre açıklamaya çalışınız?
    Açıklama yapmak için izlenecek yol:
    Müslümanlar, çeşitli yönlerden önemli, çok önemli bir topluluktur.
    Müslümanlarda bir sorun sona ererken bir başka sorun ortaya
    çıkmaktadır.
    Bu sorunlar bizi İslâm’dan, dâvâdan uzaklaştırıp koparmamalıdır.
    ≈ 163 ≈
    Kompozisyon
    İçimizdeki hevâmız, dışımızda cin ve insan şeytanları var
    oldukça, ayrıca imtihan da sürdükçe problemler sona ermeyecektir.
    Bu nedenlerle bize çok iş düşmekte, büyük görevler bizi
    beklemektedir.
    Bir taraftan yılgınlık göstermeden sabretmemiz, diğer yandan
    moralimizi bozmadan esas yapmamız gerekenleri sürdürmemiz
    icap etmektedir.
    94- Şükrün önemini anlatan bir kompozisyon yazınız.
    95- “Peygambersiz Kur’an, Kur’an’sız Peygamber doğru
    anlaşılmaz.” Sözünü açıklayan bir yazı yazınız.
    96- “Âlemlerin Rabbi” ifadesini açıklayan bir kompozisyon
    yazınız.
    97- İlmi ile âmil olmayanlar, niye kitap yüklü eşeğe benzetilir?
    Bu konuyu açıklayın.
    98- Münâfıkların özelliklerini anlatan bir kompozisyon yazınız.
    99- “Dinde Zorlama Yoktur, İnsan Hürdür Elbette. İster Dünyada
    Pişer, İster Ahirette.” Sözünü açıklayan bir yazı yazınız.
    100- “Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden; sonunda din
    de gitti dünya da gitti elimizden.” Sözünü açıklayan bir kompozisyon
    yazınız.
    ≈ 164 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    KOMPOZISYON PLANI
    İyi bir konuşmanın, güzel bir yazının ortaya çıkmasında
    bilgi birikimi, konu seçimi ve planlama birinci derecede etkili
    olmaktadır. Yazılı veya sözlü kompozisyon için yapılacak
    plânlamada, hareket noktası konu olacağı için önce bunun
    incelenmesinde yarar vardır. Başarılı bir kompozisyon yazabilmek
    için aşağıda sıralanan hususların iyice öğrenilmesi gerekmektedir:
    KONU
    Konu, bir konuşmada, bir yazıda, bir eserde ele alınan düşünce,
    olay veya durumdur. Üzerinde söz söylenebilecek veya
    yazı yazılabilecek bir duygu, bir düşünce, bir haber, bir sorun,
    bir eşya, bir olay… kompozisyon için konu olabilir.
    Yazmaya başlamadan önce konunun tespiti ve sınırlaması
    yapılmalıdır. Hakkında yazı yazmaya değer, ilginç, yazanın
    yeteneklerine ve geliştirilmeye uygun, bol kaynaklı konuların
    seçilmesinde yarar vardır.
    Plânlamanın daha kolay ve doğru yapılması, konunun iyi
    anlaşılmasına, sınırlarının iyi tespit edilmesine, anlatım şeklinin
    belirlenmesine bağlı olduğu için konunun üç yönü iyi bilinmelidir.
    KONUNUN ÜÇ YÖNÜ
    a) Konunun maddesi: Konunun özünü oluşturan temel kavram
    veya problemdir, konunun incelenecek yönüdür. Seçilen konuda
    “açıklanacak olan nedir?” sorusunun karşılığıdır.
    ≈ 165 ≈
    Kompozisyon
    “Hangi tür şiirlerden hoşlanırsınız?” şeklinde verilen bir konunun
    (sorunun) maddesi, şiirlerdir.
    b) Konunun görüş noktası: Konunun rast gele işlenmesini önleyen,
    konunun maddesini de içine alan, onun hangi yönlerden
    işleneceğini belirleyen, sınırlayan yönüdür. Sınırları iyi çizilmeyen
    bir yazıyı plânlamak, dağınıklıktan kurtarmak mümkün olmaz.
    Bu sebeple konular belirlenirken genel konulardan ziyade
    özel konular seçilmelidir. “Konya’da tarım ve hayvancılık” şeklinde
    verilen bir konu, “Ilgın’da şeker pancarı tarımı” konusuna
    göre çok geniş ve genel bir konudur.
    “Antalya’nın coğrafî konumu hakkında bilgi veriniz.” şeklinde
    verilen konunun maddesi Antalya; görüş noktası coğrafî konumdur.
    Yazıda Antalya’dan bahsedilecek ama turizmi, nüfusu, tabiî
    güzellikleri… değil sadece coğrafî konumu anlatılacaktır.
    Konuların değişik bakış açılarıyla işlenmesi mümkündür.
    c) Konunun şekli: Kompozisyonda konuyu işlemeye, geliştirmeye
    uygun anlatım türüne konunun şekli denir. Konunun
    maddesi belirlenip sınırları çizildikten sonra anlatımda; hikâye,
    roman, tiyatro, deneme, makale, fıkra, mektup gibi türlerden
    hangisi kullanılacaksa o türün özellikleri iyi bilinmeli ve
    yazı buna göre kaleme alınmalıdır.
    Buradaki konuyu, aynı zamanda, sınavlardaki soru olarak
    düşünmek de mümkündür. Sınav sorusunda neye cevap verileceğini,
    nereden başlanıp nerede bitirilmesi gerektiğini bilmeyen
    öğrenci, bazen konu (soru) dışına çıkmakta, vakit kaybetmekte
    ve soruyu anlamadığını belgelemektedir.
    ≈ 166 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    KOMPOZISYONDA DIKKAT EDILECEK KURALLAR
    1. Giriş bölümünde; konuya genel bir başlangıç yapılır,
    giriş bölümünü okuyan biri gelişmede nelerden bahsedebileceğimizi
    anlayabilmelidir, bu bölümde örnek verilmez, ayrıntılara
    girilmez, ancak, şunun için, bundan dolayı gibi açıklama
    gerektirecek ifadeler kullanılmamalıdır. Bu bölüm tek paragraftan
    oluşur. Giriş bölümü tek cümleden oluşmamalı.
    2. Gelişme bölümünde; konu açıklanmaya başlanır, örnekler
    verilebilir, atasözü, özdeyiş veya gözlemlerden yararlanılabilir,
    bu bölümde birden fazla yardımcı fikir bulunabilir. Böyle
    bir durumda yardımcı fikirler farklı paragraflara bölünecektir.
    Paragraflar arası geçiş bir bağlantı cümlesi ile sağlanmalıdır.
    3. Sonuç bölümünde; konu bir yargıya bağlanmalıdır, konumuzun
    özü ortaya çıkmalıdır. Hiçbir şekilde bu bölümde açıklamalara
    girilmez. Örnek verilmez. Bu bölüm tek paragraftan
    oluşur; ancak tek cümleden oluşmayacaktır.
    4. Çok uzun cümleler kullanılmayacaktır.
    5. Anlatım bozukluklarına dikkat edilecektir.
    6. Aynı kelimeler sıkça tekrar edilmeyecektir.
    7. “Bu söz çok doğrudur, benim bu sözden anladığım şudur,
    bu sözde anlatılmak istenen “ gibi ifadeler kesinlikle kullanılmayacaktır.
    8. “Bir öğrenci var dersine çalışıyor, bir öğrenci var çalışmı≈
    167 ≈
    Kompozisyon
    yor” gibi örnekler verilmeyecektir.
    9. Argo söyleyişler kullanılmayacaktır.
    10. İmlâ kuralları-Noktalama işaretlerine dikkat edilecek.
    11. Başlık yazmayı unutmamalıyız ve başlığımız da uzun
    olmayacak.
    12. Kâğıt düzenine uyulacak.
    13. Yazıya önem verilecek.
    14. Kompozisyonda açıkladığımız görüşlerimiz birbirine ters
    düşmeyecek.
    15. Özgün ifadeler kullanılacak.
    16. Planlı yazılacak.
    17. Konu dışı yazılmayacak, verilen konu açıklanmaya çalışılacak.
    18. Kompozisyon yazmak birikim işidir. Okuma, dinleme ve
    gözleme önem verilecek. Deneyimli insanlardan yararlanılacak.
    YAZIDA, IKI TÜRLÜ IFADE ŞEKLI VARDIR:
    (1) Nazım: Nesirden farklı olarak, genellikle ölçülü, kafiyeli
    dizelerden oluşan ifade şeklidir. Nazımla oluşmuş eserlere
    Manzume adı verilir. Her manzume, şiir değildir.
    ≈ 168 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ŞİİR: Duygu, düşünce ve hayallerin nazım yoluyla ahenkli
    ve etkili olarak anlatıldığı kompozisyon türüdür (edebî türdür).
    Şiir yazabilmek için şu özelliklerin bulunması gerekmektedir:
    (a) Şiir yazacak kişi, her şeyden önce büyük bir bilgi birikimine
    sahip olmalıdır. Bu bilgileri kendi arasında sınıflandıracak
    olursak şunlar ortaya çıkmaktadır:
    1- İçinde yaşamış olduğu toplumun genel yapısını, geçmişini,
    gelenek ve göreneklerini, kutsal bildiği değerleri iyi bilmelidir.
    Şiirinde, bu değerlere ters düşecek ifadelerden uzak
    durmalıdır.
    2- Dil bilgisi, imlâ (yazım) kuralları ve noktalama işaretlerini
    hem teoride, hem de uygulamada iyi bilmelidir.
    3- Zengin kelime hazinesine sahip olmalıdır. Kültür dilinde
    bulunan kelimeleri, şiirde kullanmasa da okuyup anlayabilecek
    düzeyde bilmelidir. Yani, kültür dili bilincine sahip olmalıdır.
    4- Şiirinde kullanacağı kelimeleri seçerken; yaşayan, anlaşılan
    kelimeler olmasına dikkat etmelidir.
    (b) Şiir yazacak kişi, üstün bir deneyime sahip olmalıdır.
    Bu nedenle, başka şairlerin şiirleri çok okunmalı; şiir yazma
    denemesi çok yapılmalıdır. Yazdıkça, daha güzel şiirlerin oluşacağı
    unutulmamalıdır.
    (c) Şiirin üç önemli unsuru vardır: “Duygu, düşünce ve ha≈
    169 ≈
    Kompozisyon
    yal”. Şair, bunlardan birini ön plâna çıkarabilir.
    Düşünceyi ön plâna çıkaran şairlerde, ideolojik endişeler
    önemlidir. (Örnek: Tevfik Fikret, Ziya Gökalp, Mehmet Âkif Ersoy,
    Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek vb.)
    Duygu ve hayali ön plâna çıkaranlarda ise estetik yapı (güzellik)
    önemlidir. (Örnek: Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim vb.)
    Bazen de duygu ve hayal coşkunluğu içinde düşünceyi
    uyumlu bir şekilde öne çıkaran şairler görülmektedir. (Örnek:
    Yahya Kemal Beyatlı vb.)
    Şiir yazacak kişi, bu ana unsurlardan hangisine ve nasıl
    önem vereceğini iyi bilmelidir. Ayrıca, düşüncenin çok açık olduğu
    (sırıttığı) şiirlerin herkes tarafından her çağda tutulmayacağına
    dikkat edilmelidir.
    (d) Bunların ötesinde, şiir yazmanın bir yetenek olduğu
    unutulmamalıdır.
    NOT: Şiir örnekleri için “Metinler” başlıklı bölümü inceleyiniz.
    (2) Nesir (düz yazı): Roman, hikâye, makale, fıkra, deneme,
    söyleşi (sohbet), görüşme (mülâkat), mektup, dilekçe, eleştiri
    (tenkit), anı (hatıra), biyografi, gezi yazısı, röportaj, inceleme,
    rapor, atasözü, vecize vb. türler bu gruba girmektedir.
    ≈ 170 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    SÖZLÜ KOMPOZİSYON
    Nutuk, konferans, açık oturum, münazara, tartışma, ders
    anlatma vb. sözlü kompozisyon türleri, “Sözlü Anlatım” ünitesinde
    açıklanacaktır.
    İYİ VE ETKİLİ YAZABİLMEK VE KONUŞABİLMEK İÇİN
    GEREKLİ ÖZELLİKLER
    (1) Gözlem yapmak
    (2) Düşünmek
    (3) Okumak
    (4) Ana dili iyi kullanmak
    (1) GÖZLEM YAPMAK
    İyi ve güzel bir yazı yazabilmek ve etkili konuşabilmek için
    her şeyden önce iyi bir gözlemci olmak gerekir.
    Gözlem; bakmak değil görmek, doğanın canlı cansız bütün
    unsurlarını, ayrıntılarıyla görmek demektir. Gözlem; doğru
    görmeyi, doğru tanımayı öğretir.
    Bir şeyi iyi anlayabilmek için onun kendi kendine ortaya çıkan
    türlü belirtilerini gözden geçirmek işine “Gözlem” denir.
    Gördüklerimizi anlamak ya da anlatmak için gözlem yapılır.
    İnsanların çoğu, kendilerinin iyi birer gözlemci olduğunu
    söylemelerine karşın, iyi yazı yazamaz ya da etkili konuşma
    yapamaz. Öz eleştiri yapıldığı takdirde görülecek ki, insanlar;
    başta aile olmak üzere, çevre, okul ve en yakın arkadaşları
    ≈ 171 ≈
    Kompozisyon
    hakkında ayrıntılı bilgilere sahip değildir. Oysaki, önceden derinlemesine
    yapılan gözlemler, çevre ve kişilerle uyumu kolaylaştıracak,
    iletişimi hızlandıracaktır.
    Bir dilencinin sokak aralarında, dolmuş kuyruklarında dilenmesini;
    hele hele dilenmekten utanan yoksul insanların toplumla
    ilişkilerini, ruh hâllerini gözlem yapmayan bir insan, nasıl
    “yoksulluk” konusunda yazı yazabilir, konuşma yapabilir?
    Öyleyse, hangi konuda yazı yazmak, konuşma yapmak istiyorsak;
    o konuyla ilgili önceden gözlemlere sahip olmalıyız.
    Bu düşüncelerden hareketle; siz de, ailenizi, çevrenizi, öğretmenlerinizi,
    arkadaşlarınızı kolay iletişim ve başarılı olmak için
    mutlaka gözlem yapmalısınız.
    (2) DÜŞÜNMEK (FIKRETMEK = TEFEKKÜR)
    İyi ve güzel yazı yazmak, etkili konuşmak için gerekli olan
    özelliklerden biri de “düşünmek” tir.
    Yazı yazmanın temelinde düşünme yatar. Okuduğumuz bir
    eser ya da parça, kafamızda birçok düşünceler yaratır. Dış
    dünyamızda gördüğümüz canlı ve cansız bütün unsurlar, kafamızda
    birtakım düşünceleri ve hayalleri canlandırır. Görülen,
    duyulan, okunan, incelenen somut ve soyut bütün kavramların
    bağlantıları, düşünce içerisine girer. Düşüncelerimizi
    açık, ilgi çekici, canlı bir biçimde ortaya koymalıyız. Düşünme,
    iç gözlem ile elde edilir. Gözlem; dışarıyı görmek, düşünme
    ise içimizi incelemek ve görmek demektir.
    ≈ 172 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Doğal olarak, bütün insanlar düşünceye sahiptir. Ama, düşünceden
    düşünceye fark vardır. Düşünce ile plân (tasarı)
    arasında sağlam bir bağ kurulmalıdır. İnsan, yaşamış olduğu
    ortam gereği; kişi, çevre, toplum, konu, olay vb. kavram ya da
    faaliyetlerde sağlıklı ve plânlı düşünmek zorundadır. Düşüncelerdeki
    dağınıklık ve plânsızlık, insanın çevreyle ve olaylarla
    bağlantısını bozar, uyumunu engeller. Bu durumda ise mutsuz
    ve başarısız bir kişilik ortaya çıkar.
    Sağlıklı düşünemeyen, düşüncelerinde plân yapamayan bir
    insan, nasıl iyi ve güzel yazı yazsın? Nasıl etkili konuşma yapsın?
    Öyleyse, bir konu ya da olay hakkında yazı yazmadan,
    konuşma yapmadan önce mutlaka düşünmeliyiz. Yazacağımız
    ya da konuşacağımız duygu ve düşüncelerimizle ilgili, ayrıca
    bir plân yapmalıyız.
    (3) OKUMAK
    “Ben kültürlüyüm” diyebilen bir insan; en az günde bir gazete,
    haftada bir dergi, ayda bir kitap okumak zorundadır. Düzenli
    olarak ayda bir kitap okuyan birisi elli yılda altı yüz kitap
    okur. İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar yazılmış
    milyonlarca kitap içinde altı yüz kitabın önemi ne kadardır?
    Her çeşit kitabı düzenli aralıklarla okuyanlarla, hayatında
    eline hiç kitap almamışlar arasındaki fark; beyaz renkle siyah
    rengin arasındaki fark gibidir. Birisi bilim ve aydınlık, diğeri ise
    cehalet ve karanlıktır.
    ≈ 173 ≈
    Kompozisyon
    Her şeyden önce, okumayan insanın kelime hazinesi gelişmez.
    Bu durumda sınırlı sayıda kelimelerle hangi duygu ve
    düşünceler etkili bir şekilde anlatılsın?
    Yazarlar, şairler ve sanatkârların düşüncelerini daha iyi anlayabiliyoruz.
    Çünkü kelime hazineleri büyük. Çünkü, onlar
    okumaya önem veren, okumanın insan için bir üstünlük olduğunu
    kavrayan kişilerdir. Bilgili ve bilinçli aydın olabilmenin
    yegâne yöntemi okumak, çok okumaktır.
    Doğal olarak, yazılı ve sözlü kompozisyonda başarının
    önemli sırlarından birinin de düzenli okumak olduğunu unutmamak
    gerekir.
    (4) ANA DILI İYI KULLANMAK
    Günümüzde, insanların çoğunun dört yüz - beş yüz kelimeyle
    konuşup anlaştığı bir gerçektir. Aydınların pek çoğu ise
    ortalama üç bin - beş bin kelimeye işleklik verebilmektedir.
    Bu durum, ana dilini iyi kullanmakla ilgili önemli bir toplumsal
    kusur olarak görülmektedir. Çünkü toplumun yönlendirici ve
    yöneticisi durumundaki aydınlar, en az on beş bin - yirmi bin
    kelimeye işleklik kazandırmak zorundadır.
    Bu gerçekler ışığında; etkili ve güzel yazı yazmak ve konuşmak
    için ana dili iyi bilmek gerekir. Bu ise, dil bilgisi kurallarının
    ve anlatım bozukluklarının bilinmesini zorunlu kılar.
    Gözleme değer veren, plânlı düşünen, sağlıklı okuyan ve
    ana dilini iyi kullanan insan; üstün bir ifade yeteneğine sahip
    olur. Bu dört önemli özellik, birbirleriyle yakından ilgilidir. Biri≈
    174 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    nin yokluğu, diğerlerinin yokluğuna yol açar. Bu nedenle, dört
    özelliğe de aynı şekilde önem verilmelidir.
    KOMPOZISYONDA PLAN
    Plân, herhangi bir eserde veya yazıda işlenecek fikirlerin,
    duyguların, olayların… önceden tespit edilmesi ve bunların
    ana başlıklar hâlinde sıraya konmasıdır. Plânsız bir yazıda,
    anlatılmak istenenler önceden belirlenip sıraya konmadığı için
    önemli konuların unutulması, yazıda kopuklukların ve anlaşılması
    güç yerlerin olması her zaman mümkündür.
    Yazının ve fikirlerin dağınıklıktan, boş sözlerden kurtarılması,
    konu dışına çıkılmaması, konuda birliğin sağlanması, neyin
    nasıl yazılacağının bilinmesi… plân sayesinde mümkündür.
    Kompozisyon bölümünde de bahsedildiği gibi, tek kelimeyle
    söylemek gerekirse plân, her zaman kolaylık sağlar.
    Esas itibariyle bir inşaat mühendisinin yaptığı plân ile bir
    yazarın yaptığı plân arasında pek fark yoktur: Mühendis, yapacağı
    inşaatın ne olduğunu belirledikten sonra taslak plân
    çizer. Bu plân üzerinde çalışarak eksiklerini tamamlar, fazlalıkları
    çıkarır, en ekonomik ve kullanışlı şekliyle (bir anlamda)
    binayı kâğıt üzerinde yapar, sonra uygulamaya geçer. Yazar
    da konusunu ve görüş açısını belirledikten sonra neleri yazabileceğini
    başlıklar hâlinde ortaya kor. Bu taslakta eksikleri
    tamamlar, fazlalıkları çıkarır; fikirleri veya olayları bir sıraya
    koyar; sonra bunların her birini ayrı bölümlerde (ayrı paragraflarda)
    geliştirir, işler. Kitapların içindekiler bölümü o eserin bir
    plânı olarak değerlendirilebilir.
    ≈ 175 ≈
    Kompozisyon
    PLAN YAPMA
    Kısa bir yazının plânı yapılırken konunun maddesi, görüş
    noktası ve şekli belirlendikten sonra, her biri ayrı paragrafta
    işlenecek temel cümleler (ana düşünceler) belirlenir ve bunlar
    kısa ifadeler (cümle değil) hâlinde Arap rakamları kullanılarak
    yazılır; bu ana fikirleri geliştirmede, açmada kullanılacak
    yardımcı düşünceler, (kısa ibareler şeklinde) küçük harflerle
    şıklar hâlinde belirtilir. Hazırlanan taslak üzerinde görülen fazlalıklar
    çıkarılır, eksikler tamamlanır ve işlenecek fikirler düzenlenir.
    Yazar, eserini bu plâna göre kaleme alır.
    Başarılı bir kompozisyon yazabilmek için şu özellikleri iyi
    bilmek gerekir:
    1.Konu seçmek
    2. Konunun tahlili ve sınırlanması
    3. Konu ile ilgili fikirlerin tesbiti / görüş tarzı / ana düşünce
    4. Konunun üç yönü:
    a) Konunun ana maddesi
    b) Konunun görüş açısı
    c) Konunun türü
    5. Yazı başlığı
    6. Paragraf plânı:
    a) Yazının Bölümleri
    b) Esas fikirler
    c) Yardımcı Fikirler (ikinci derecede fikirler)
    7. Kelimelerin gerçek ve mecazî anlamda kullanılışı
    8. Kelimelerin ahenginden faydalanma
    9. Cümle
    a) Esas cümle
    b) Esas fikrin açılması
    ≈ 176 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    c) Cümlelerde birlik
    d) Cümlenin unsurları (öğeleri)
    10. Paragraf
    a) Giriş (Başlangıç paragrafı)
    b) Gelişme (Geçit paragrafı)
    c) Sonuç (Sonuç paragrafı)
    NOT: Bu paragraflar arasındaki bağlılığa dikkat etmek gerekir
    d) Olay paragrafı
    e) Tasvir paragrafı
    f) Açıklama – Çözümleme paragrafı
    Plân örneği:
    Konu: Uzaktan eğitimin yararları
    Konunun maddesi: Uzaktan eğitim
    Konunun görüş noktası: Yararları
    Konunun şekli: Makale
    PLÂN
    1. Uzaktan eğitim
    a) Tanımı
    b) Özellikleri
    2. Uygulama şekilleri
    a) İnternet aracılığıyla
    b) Televizyonla
    c) Kitapla
    3. Yararları
    a) Zaman ve mekân sınırlamasının olmayışı
    b) Farklı seçeneklerin sunulması
    c) Geniş kitlelere ulaşması
    ≈ 177 ≈
    Kompozisyon
    KOMPOZISYON BAŞLIĞI
    Yazı başlığı, o yazıda işlenilmesi düşünülen ana fikrin aynasıdır.
    Canlı cansız her varlığın adı olduğu gibi, her yazının
    da bir başlığı vardır. Yazdığımız her şiir, hikâye, masal, roman,
    fıkra… vb. nin mutlaka bir başlığı olmalıdır. Başlıksız yazı olmaz.
    Yazı başlığı okuyanların ilgisini çekmeli, onlara tesir etmelidir.
    Bu bakımdan başlık seçmek çok önemlidir. Okuyucu, başlığa
    bakınca, yazının nelerden söz edeceğini kestirebilmelidir.
    Yazıların başlığı uzun veya kısa olabilir. Fakat, uzun başlıkların
    okuyucu üze¬rinde tesirli olmadığını unutmamak gerekir.
    Başlıklar, kısa, tesirli ve akılda kalabilecek şekilde olmalıdır.
    Bir kitap başlığını, meydana getiren kelimelerin hepsi BÜ-
    YÜK HARFLE yazılır. Bir dergide, gazetede veya antolojide
    yer alan herhangi bir edebî türden yazının hepsi büyük harfle
    olabileceği gibi, başlığı meydana getiren kelimelerin yalnız ilk
    harfleri büyük olabilir.
    KOMPOZISYONDA BILGI BIRIKIMI
    a) Okuma
    Yazılı veya sözlü anlatım yeteneğini geliştirmenin en etkili
    ve en güzel yollarından biri, çok okumaktır. İlgi duyulan
    alanlarla ilgili gazeteleri, dergileri, kitapları… okumak insanı
    hiç şüphesiz, başkalarından daha bilgili kılacaktır. Bilhassa,
    sanat değeri taşıyan, okumaya değer, klâsik kitapları, yazıları
    okumakla yazarının bilgi birikiminden, deneyimlerinden
    de yararlanmak mümkündür. Kişi ne kadar çok okursa dil ve
    ≈ 178 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    anlatım yeteneği, düşünme yeteneği, bilgisi, duygu ve hayâl
    gücü… o derecede gelişir.
    Okuyan insan doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden
    daha kolay ve isabetli ayırt eder; kendisini, çevresini,
    insanları, dünyayı… daha iyi tanır.
    b) Kütüphanelerden yararlanma
    Herhangi bir konuda ayrıntılı bilgiye sahip olmak; konuyu
    araştırmak, incelemek, öğrenmek, kısacası kendimizi daha iyi
    yetiştirmek için gidilecek yerlerin başında kütüphaneler gelir.
    “Ulusların kalkınmasında iki önemli kaynak başta gelir: Bunlardan
    biri, bilgi birikimlerinin toplandığı yer olan kütüphanelerdir;
    diğeri de yeni bilgilerin yöntemlerin araştırıldığı yer olan
    lâboratuvarlardır. Kütüphanelerin sayısı ne kadar çoksa, içindeki
    kitapların sayısı duyulan gereksinmeyi tam olarak karşılayabiliyorsa,
    daha da önemlisi, oradan yararlananların sayısı
    ne kadar çok ise, o ülke o ölçüde kalkınmıştır.”
    Günümüzün imkânlarıyla kütüphanelerden değişik şekillerde
    yararlanmak mümkündür: Klâsik bir yol olarak, kitabı okur,
    işimiz bitince yerine koyarız veya kütüphaneye üye olarak
    kitapları ödünç alıp istediğimiz yerde okur, süresi içinde geri
    veririz. Yeni bir yol olarak internet aracılığıyla kütüphanelerin
    web sayfalarına girerek bilgisayar ortamına aktarılan kitapları
    inceleyebilir, yararlanılacak yerleri kendi bilgisayarımıza kopyalayabilir
    veya istediğimiz sayfaları yazdırabiliriz.
    Okuyucuya daha kolay ve daha iyi hizmet verebilmek için
    kütüphanelerde -imkânlar ölçüsünde- bilgisayarlardan ve bilgisayar
    programlarından yararlanılmaktadır. Bugün kütüpha≈
    179 ≈
    Kompozisyon
    nelerde yavaş yavaş ayrı bölümler açılarak CD kütüphaneleri
    oluşturulmaya başlanmıştır.
    c) İnternetten yararlanma
    Akla gelebilecek hemen her alandaki ve her konudaki bilgiye
    internet sayesinde kolaylıkla ulaşmak mümkündür. Sanal
    kütüphaneler, on-line araştırma dergileri, internet ortamındaki
    kitaplar, dergiler, antoloji sayfaları… meraklıları için sadece
    birkaçıdır.
    d) Bilgisayar programları ve CD (VCD, DVD)’lerden yararlanma
    Bilgisayar programları kullanılarak ciltlerce kitapta yer alan
    bilgi, harita, resim veya belgeseller, filmler CD veya DVD’lere
    aktarılabilmektedir. Etkileşimli (interaktif) olarak hazırlanan
    eğitim programlarıyla daha çok bilgiye, çok çabuk, çok ekonomik
    ve çok keyifli bir şekilde ulaşmak mümkündür.
    e) Dinleme
    Bir dersi, konferansı, açık oturumu, tartışmayı, sohbeti vb.
    dinlerken de çok şeyler öğrenmek mümkündür. Özellikle bir
    amaca yönelik yapılan dinleme; dinlemeye hazır durumda,
    dikkati konu üzerinde toplayıp, kavramaya çalışarak, duyguları
    kontrol edip not tutarak yapılacak olursa dinlemeden elde
    edilecek yarar daha da artacaktır.
    f) Gözlem yapma
    Başarılı bir kompozisyon oluşturmanın temel şartlarından biri
    de gözlemdir. Çevrede olup bitenleri, varlıkları, nesneleri, tabiatı
    duyular aracılığıyla (bir anlamda) fark etmek, bunlardan yararlı
    sonuçlar elde etmek ve deneyimler kazanmak iyi bir gözlemle
    ≈ 180 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    mümkündür. Sanatçıları diğer insanlardan ayıran önemli özelliklerden
    biri, bunların iyi bir gözlem yeteneğine sahip olmalarıdır.
    Onlar, bizim göremediğimizi, önemsemediğimizi, fark etmediğimizi
    hemen görürler. Çünkü onlar bakma ile görmeyi birbirinden çok iyi
    ayırırlar.
    Üzerinde iyi gözlem yapmadığımız konuları veya eşyayı başkalarına
    anlatmak oldukça güçtür. Ömründe deniz görmemiş birine
    denizin ne olduğunu anlatabilmek ancak iyi bir gözlem sonunda
    mümkündür.
    Gözlem yoluyla hayattan dersler almak, deneyimler kazanmak
    da ihmal edilmemelidir. Meselâ, on dakika geciktiği için derse alınmayan
    arkadaşlarını gören öğrenciler, bundan kendileri için bir
    ders çıkarabilmelidirler.
    g) Kesik (Kupür) biriktirme
    Kesik (kupür); gazete, dergi vb. yerlerden kesilen yazılardır.
    Okunan gazetelerde, dergilerde ilgi çeken, daha sonra kaynak
    olarak kullanılabilecek türden haber, makale, fıkra vb. gibi yazılar
    kesilerek gereğinde konulara göre ayrı ayrı zarflarda veya dosyalarda
    biriktirilerek bir arşiv oluşturulabilir. “Ünlü bir yazara kendisini
    nasıl yetiştirdiğini sormuşlar, şöyle açıklamış: Okuduğum bir kitaptan
    beğendiğim sözleri not eder, bir zarfa koyarım; gazetelerden,
    dergilerden kestiğim yazıları bir başka dosyada saklarım. Zamanla
    bir hazine ortaya çıkar. Yazmaya oturduğum zaman benim için her
    şey artık hazırdır.”
    h) Şiir defteri tutma
    Şiir kitaplarındaki şiirler güzeldir. Ancak bazı şiirler vardır ki bize
    göre daha güzeldir, en güzeldir. İşte bu şiirlerin bir defterde toplanmasıyla
    hem güzel yazılar yazarak yazma alıştırması yapılmış
    ≈ 181 ≈
    Kompozisyon
    olacak hem de duyguları en güzel şekliyle ifade yolları konusunda
    birikim kazanılacaktır.
    i) Günlük yazma
    Herhangi bir olay, haber veya yorumla ilgili kişisel düşüncelerin
    sıcağı sıcağına, günü gününe bir deftere veya ajandaya
    düzenli olarak yazılması anlatım yeteneğinin geliştirilmesinde
    etkili yollardan biridir.
    j) Özlü sözleri derleme
    Yazılı veya sözlü anlatımda sözü uzatmamak, etkiyi artırmak,
    örnek vermek… için özlü sözler başlığı altında topladığımız
    atasözleri ve özdeyişlerden yararlanılabilir. Bu sözlerde
    uzun yılların deneyimi ve birikimi en veciz şekliyle ifadesini
    bulmuştur. Özlü sözlerin derlendiği kitaplar okunup (istenirse
    konularına göre) seçme yapılarak bir deftere yazılabilir. Böylelikle
    hem düşünce ufku genişletilmiş hem de yazı veya konuşma
    için malzeme de toplanmış olur.
    KOMPOZISYON YAZMA KURALLARI NELERDIR?
    Güzel ve etkili bir kompozisyon yazmak istiyorsunuz ve
    bunu kurallarına uygun, görüntüsü ve içeriği itibariyle en kusursuz
    şekilde ortaya koyma çabası içindesiniz. Bir kompozisyonda
    uyulması gereken altın kuralları öğrenmek ve gerek
    sınavlardaki kompozisyon sorularından yüksek puan almanın,
    gerekse de kendinizi yazılı olarak güzel bir şekilde ifade etmenin
    yollarını arıyorsanız, doğru yere geldiniz.
    Bir kompozisyon, genel olarak iki yönüyle değerlendirilir:
    Bunlardan biri “biçim” (görünüş özellikleri), diğeri ise “içerik”
    (anlam boyutu) olarak söylenebilir. Bunun için iyi bir kompo≈
    182 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    zisyonun taşıması gereken altın özellikleri, iki başlık altında
    sizlere sunmak istiyorum:
    BIÇIM / GÖRÜNÜŞ ÖZELLIKLERI
    1) Kompozisyon, kesinlikle düz, beyaz ve çizgisiz bir A4 kâğıda
    yazılmalıdır. Eğer düz yazma konusunda sorun yaşıyorsanız
    altına çizgili kâğıt koyabilirsiniz; fakat bunun iz bırakmadığından
    emin olmalısınız.
    2) Kullanacağınız kâğıdın sol yanından 4 cm, sağ yanından
    1,5 cm; üst tarafından 4 cm ve alt kısmından 3 cm kenar
    boşluğu bırakmalısınız. Bu boşlukları bırakmanızın mantıklı
    bir gerekçesi vardır. Kompozisyon kâğıdınızın dosyalanması
    veya herhangi bir kenarına not alınması gerektiğinde kenarlarında
    yeterli boşluk olmalıdır.
    3) Kompozisyonu eğer bir sınav sorusu olarak yazıyorsanız
    siyah kurşun kalem kullanmalısınız. Eğer bir yarışmaya falan
    katılacaksanız, bunu tükenmez kalemle de yazmanız mümkündür.
    Renkli kalem kullanımı, kompozisyonu sunacağınız
    kişi veya kurumun açıklayacağı kurallarla belirlenir.
    4) Başlık tam ortalı olmalı, ilk harfleri ya da tamamı büyük
    harflerle yazılmalıdır.
    5) Paragraf başlarında mutlaka 3 cm kadar boşluk bırakılmalıdır.
    Bu boşluklar tüm paragraflarda eşit olmalı ve yukarıdan
    bakıldığında tüm paragrafların aynı hizada başladığı görülmelidir.
    6) Paragrafın içerisindeki satırların arasına boşluk bırakıl≈
    183 ≈
    Önsöz
    maz. Tüm satırlar alt alta gelecek şekilde yazılır ve aralarındaki
    boşluklar aynı olmalıdır. Yalnız paragraf bitiminde bir satır
    boşluk bırakılır.
    7) Satır sonuna sığmayan kelimeler doğru bir şekilde kısa
    çizgiyle ayrılır ve aşağı kaydırılarak yazılır. Özel isimler, yabancı
    kelimeler vs. ayrılmaz. Ayrıca üst satırda bir harf kalamaz.
    8) Yazıda mutlaka yazım ve noktalama kurallarına uymanız
    gerekir. Cümleler büyük harfle başlar, uygun yerlerde noktalama
    işaretleri kullanılır. Sayıların ve özel adların yazımına dikkat
    edilir, vs.
    9) Eğer kompozisyonu elde değil de bilgisayarda yazıyorsanız,
    vurgulanmak istenen kısımların kalın veya alıntı sözlerin
    eğik yazı biçimleriyle gösterilmesi mümkündür.
    10) Kâğıdın temizliği çok önemlidir. Kâğıtta kalem lekesi,
    buruşukluk, kat izi veya başka herhangi bir leke olmaması gerekir.
    Bunun için yazarken elinizin temiz olduğundan ve kâğıtta
    iz bırakacak şeyleri uzak tutmakta fayda var.
    11) Kompozisyonun bittiği yerin sağ alt kısmına adınızı ve
    soyadınızı yazabilirsiniz. Adınızın ilk harfi, soyadınızın ise tamamı
    büyük harfle yazılır. Ayrıca kompozisyonlara kesinlikle
    imza atılmaz.
    12) Yazınız okunaklı, anlaşılır olmalıdır. El yazısı veya düz
    yazı kullanabilirsiniz. Yazıdaki harfler standart olmalıdır, yani
    boyutları ve şekilleri belirgin olmalıdır. Çirkin bir yazı, kompozisyonun
    anlamını gölgeleyebilir.
    ≈ 184 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    İÇERIK / ANLAM ÖZELLIKLERI
    1) Öncelikle kompozisyonu yazma amacınızı belirlemeniz
    gerekmektedir. Çünkü yazının içeriği, anlatım biçimi, kullanacağınız
    kelimeler vs. hep buna göre şekillenecektir.
    2) Kompozisyonun konusu hakkında bilgi edinmeli, araştırma
    yapmalı veya beyin fırtınası yaparak bir taslak plan oluşturmalısınız.
    Müsvette bir kâğıda, yazınızda ele alacağınız
    konu başlıklarını, vereceğiniz örnekleri vs. kısa notlar hâlinde
    belirtmelisiniz.
    3) Kullanacağınız anlatım biçiminin konunun özelliğine uygun
    olması gerekir. Örneğin bilgi verme amaçlı bir yazı yazılıyorsa,
    burada açıklayıcı anlatım biçimi kullanılabilir. Fakat
    deneme tarzında bir duygu/düşünce yazısı kalem alınacaksa,
    burada tartışmacı veya betimleyici anlatım biçimi de kullanılabilir.
    4) Kompozisyonda kullanacağınız kelimeler, konunun özelliğine
    ve anlatım biçimine uygun olmalıdır. Yabancı sözcük kullanmak
    metnin ileteceği mesajı gizler, anlaşılmasını zorlaştırır
    ve yazıya yapmacık bir görüntü verir. Gereksiz yabancı sözcük
    kullanmaktan kaçınmak gerekir.
    5) Düşünceler yalın, açık ve duru bir şekilde ortaya konulmalı
    ve akıcı bir üslup benimsenmelidir. Düşüncenin akışını
    bozacak gereksiz ayrıntı ve örneklerden kaçınmalı, konunun
    bütünlüğü korunmalıdır.
    6) Düşünceyi geliştirme yollarından kesinlikle yararlanmalı≈
    185 ≈
    Kompozisyon
    sınız. Konunun özelliğine uygun olmak üzere, örneklendirme,
    tanımlama, benzetme, sayısal verilerden yararlanma, tanık
    gösterme… vs. yöntemler yazının etkileyiciliğini, inandırıcılığını
    ve anlaşılırlığını arttıracaktır.
    7) Yazının uygun yerlerinde deyim ve atasözleri kullanmanız,
    az sözle çok şey anlatmanızı ve yazıda zengin bir söz dağarcığı
    kullanmanızı sağlayabilir. Ayrıca aynı kelimeleri sık sık
    tekrar etmek yerine, eş veya yakın anlamlılarını kullanmanız
    yazının yetenekli bir yazarın kaleminden çıktığı izlenimi verir.
    8) Yazıyı “giriş, gelişme, sonuç” olmak üzere en az üç bölüme
    ayırmanız gerekir. Her bölümün bir paragraftan oluşması
    fikri doğru değildir. İki paragraflık bir giriş, beş paragraflık bir
    gelişme, bir paragraflık bir sonuç mümkündür. Bu bölümler
    kesinlikle yazıda gösterilmez, okuyan tarafından anlaşılır.
    9) Anadiline hâkim olan bir yazar, yazısında anlatım bozukluğu
    yapmamalıdır ve Türkçenin kurallarına uygun cümleler
    oluşturmalıdır.
    10) Yazınız bir ana fikir ve ona bağlı yardımcı fikirler etrafında
    toplanmalıdır. Konudan uzaklaşmanıza neden olacak gereksiz
    örnekler, olaylar vs. anlatılmamalıdır. Anlatımın akışına
    uygun geçişler yapılmalıdır.
    Yukarıda sıralanan başlıklar, iyi bir kompozisyonun özellikleridir.
    Bu özelliklere büyük ölçüde uyan bir yazı, gerçekten
    başarılı olmuş kabul edilir. Ayrıca iyi yazmanın ilk koşulunun,
    gerçek bir okur olmaktan geçtiğini hatırlatmak isterim. Çünkü
    bilgi olmadan düşünce olmaz, düşünce olmadan da kompozisyon
    yazılmaz. Aşağıdaki başlıktan ulaşacağınız “kompo≈
    186 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    zisyon” sayfamızdan da bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.
    KOMPOZİSYON YAZMANIN METODU (YÖNTEMİ)
    Türk edebiyatında kompozisyon, “tertip, düzen, düzenli
    yazı” anlamlarına gelmektedir.
    Kompozisyon yazma işi, şu sıraya göre yapılır:
    Kendi seçtiğimiz veya bir başkası tarafından seçilen bir
    konu üzerinde kompozisyon yazarken, zihnimizde yapacağımız
    ilk işlem; o konu ile ilgili duygu, düşünce, hayal ve bilgilerimizi
    canlandırmaktır.
    Üzerinde kompozisyon yazacağımız konu; şiir veya düzyazı
    türünde bir eser, herhangi bir eserden alınmış bir parça, bir
    atasözü, bir özdeyiş veya soyut bir duygu (sevmek gibi) olabilir.
    Meselâ (örnek olarak), şu sözü ele alalım: “Hayatta hiç kimse
    başarı merdivenini elleri cebinde tırmanmamıştır.” Bu sözde,
    konu, “çalışmak, başarma için çalışmak” tır.
    Konuyu bulduktan sonra yapacağımız ikinci işlem, kompozisyon
    konumuzdaki ana düşünceyi ve yardımcı düşünceleri
    belirlemektir.
    Ana düşünce (fikir); bir konu üzerinde bir kimsenin kendine
    özgü düşüncesidir. Mesela yukarıdaki sözde, ana düşünce
    “Başarılı olmak için çok çalışmalıyız.” Cümlesi olabilir.
    Ana düşünceyi destekleyen, ana düşünceyle ilgili olan öteki
    düşüncelere de “yardımcı düşünceler” denir.
    ≈ 187 ≈
    Kompozisyon
    KOMPOZİSYON YAZMA DENEMESİ
    Bize “Orman konusunda bir kompozisyon yazınız.” denilmiş
    olsun.
    Burada konu “orman”dır.
    Önce paragraf yaparız.
    Ormanın tanımını yaparız. (Orman, insan ve toplum için
    faydalı olan, içinde farklı canlıları barındıran, ağaçlardan oluşan
    bir yerdir.)
    Ana düşünceyi belirleyeceğiz. (Orman, insan ve toplum için
    çok faydalı olduğundan korunmalıdır.)
    Ana düşüncemizi, paragraf yaparak, açıklayacağız.
    Sonra yardımcı düşünceleri belirleyeceğiz.
    Orman, yeşilliklerle örtülü, tabiatın bir parçasıdır.
    Çeşitli hayvan türlerini barındırır.
    İçimizdeki güzellik duygusunu tatmin eder.
    Orman, ekonomik bir kaynaktır.
    Yukarıda belirlediğimiz yardımcı düşüncelerin her birini, birer
    paragrafta açıklayacağız.
    En son olarak satırbaşı yapıp, yeni bir paragrafta; “Kısaca,
    kısacası, demek ki, öyleyse, netice olarak,…” gibi ifadelerden
    birini kullanarak, ormanlarımızı korumamız gerektiğinden söz
    ederek yazımızı bitireceğiz.
    Yazımıza bir de başlık koyduk mu, bu iş tamamdır. (Ormanlar
    Canımız)
    Bu kadar kolay işte.
    ≈ 188 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    DÜZENLİ BİR KOMPOZİSYON KÂĞIDININ ÖZELLİKLERİ
    1. Temiz, karalamasız, beyaz ve çizgisiz kâğıt olmalıdır.
    Kompozisyon kâğıdı; buruşuk ve lekeli olmamalı, silgi izleri
    bulunmamalıdır.
    2. Boyalı kalemler dışındaki kalemler kullanılmalıdır. Kompozisyon
    yazılılarında siyah kurşun kalem, ödevlerde mavi
    mürekkepli dolmakalem veya tükenmez kalem kullanılır.
    3. Kâğıdın etrafına süsleme yapmak, resim yapmak gereksizdir.
    4. Yazılar okunaklı ve eşit aralıklı yazılmalıdır. Harfler, kelimeler
    ve satırlar arasında eşit boşluk olmalıdır.
    5. Kâğıdın sol üst köşesine isim, sınıf, numara; sağ üst köşesine
    tarih yazılmalıdır.
    6. Kâğıdın sol tarafında üç-dört santimlik, sağ taralında
    yarım santimlik boşluk bırakılmalıdır.
    7. Kâğıt çizgisizse, satırlar arasında eşit aralıklar bırakmaya
    ve satırların doğru bir çizgi takip etmesine gayret edilmelidir.
    8. Kâğıdın sol tarafına çizgi çizilmek istenmiyorsa, satır ve
    paragraf başlarının aynı hizada olmasına dikkat etmelidir.
    9. Harfler ve kelimeler arasındaki boşluklar artıp azalmamak,
    belli bir aralık bırakılmalıdır.
    10. İmlâ ve noktalamalar yanlışsız olmalıdır.
    ≈ 189 ≈
    Kompozisyon
    11. Satır sonlarındaki heceleri yanlış yerden ayırmamak gerekir.
    12. Noktalı harflerin noktalan unutulmamak; nokta yerine
    yuvarlaklar kullanılmamalıdır
    Sağlamak zorunda olduğumuz bu kâğıt temizliği ve düzeni,
    göze güzel görünmekten öte bir anlam da taşımaktadır. Doğru
    anlaşılmak için, yazımızın ve ifadelerimizin kurallara uygun
    ve yanlış anlaşılmaya yol açmayacak şekilde doğru ve düzenli
    olması gerekir.
    Yazıyı güzelleştirmek veya okunaklı hale getirmek zor bir
    şey değildir. Biraz itina ve dikkat yeterlidir. Kalem, bizim irademiz
    dışında işleyen bir alet değildir. Ona hâkim olmak elimizdedir.
    Yazısı okunaklı olmayan bir öğrenci, dikkatle, düzgün
    yazmaya özen göstererek yazdığında yazısının ne kadar
    farklılaştığını görecektir. Ancak, ani bir büyü ile güzel yazmayı
    beklememek gerekir. Önce harfleri asli şekilleriyle yazıp yazmadığımıza
    bakmalıyız. Süslü, gereksiz özenti de yazıyı çirkinleştirebilir.
    Okunaklı yazmanın bir yolu da, yazmaktan zevk almaya çalışmak
    ve bol bol yazmaktır. Sonra da yazılar, öğretmene ya
    da yazısı ve okuması iyi olan birine gösterilmelidir.
    ≈ 190 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    YAZILI KOMPOZİSYON
    Yazı yazmak, duygulan ve fikirleri kelimelerle ifade etmektir.
    Düşünce, bir akım, bir çağlayan, bir bulut gibidir. Onu beynimizden
    kâğıda transfer edebilmek ustalık ister. Düşünceyi
    parmaklarımızla kalem arasında sımsıkı yakalayabilmek için,
    yazdığımızı disipline edebilmeliyiz. Aksi takdirde yazı, duygu
    ve düşünceleri ifade aracı olmaktan çıkar ve anlamsız kelimeler
    yığını, laf salatası olur. Öyleyse gerektiğinde kalemimizi bir
    değnek, hatta kamçı gibi kullanarak zihnimizdeki düşünceler
    sürüsünü gütmeyi bilmeliyiz.
    Bir disiplin ve düzen, yazılı kompozisyon için şarttır. Allah’ın
    yarattığı herşeyde ayrıntılarıyla işlenmiş bir düzen, intizam ve
    uyum vardır. Tüm varlıklar bu düzen ve uyumla ayakta durur.
    Talim de evrenin bu düzenini kavramaya çalışır. İnsanlar düzenledikleri
    düşünceyle, yaptıklarım intizamlı yapmakla tabiatla
    uyum içine girerler, bu da tevhidin hayata yansımasıdır.
    Bu yüzden iyi yazan insan, kendini iyi ifade ettiği için mutlu
    olur. Ayrıca Allah’ın kendisinde yansıyan cemal vasfını da taklide
    çalışmış sayılır.
    İYİ BİR KOMPOZİSYON NASIL YAZILIR?
    1. İYI OKUMAYA ÖNEM VERMEK
    İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün akıl,
    bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler
    üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi
    gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması gereken yerler
    bulunabilir.
    Okumak her şeyden önce insana mutluluk veren bir iştir. Bir
    ≈ 191 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    kitap bizi padişahlarla, şairlerle, kuşlarla konuşturur; uzak dağlan
    yanımıza getirir; bizi görünenin ötesine taşır. Bir tek ömrümüzün
    içinde başka ömürleri tanıtır; dünyamızı genişletir ve onu zenginleştirir.
    Kitaplardan aldığımız bu zevkin yanısıra ondan gelebilecek
    faydalan da hesaba katarak okumalıyız.
    Kitap, insanın bilgi ve kültürünü artıran, kelime hâzinesini zenginleştiren,
    dil yeteneğini güçlendiren, düşünce ve hayal ufkunu
    genişleten en etkili araçtır. Kitapları anlamadan okursak, onlardan
    hiç bir yarar sağlayamayız ve onları okumak için harcadığımız
    zamanı boşa geçirmiş oluruz.
    Okumada önemli hususlardan biri de, okunacak kitabın seçimidir.
    Rastgele kitap seçerek okumanın yaran çok az olur. Okumanın
    bize faydalı olmasını istiyorsak önce doğuştan sahip olduğumuz
    eğilim, istek ve zevkleri tanımalıyız. Sonra, okuyacağımız
    kitaplar konusunda bir sınır çizmeli, bu sınırın dışına fazla çıkmamalıyız.
    Bunu yaparken de bilgisine, aklına güvendiğimiz birinin
    yardımım istemeliyiz. Kitaplığımıza, ancak değer verdiğimiz kitaplan
    koymalı ve ne okuduğumuzu; okuduğumuzun içinde neler
    bulunduğunu bilmeliyiz.
    Kendimizi gerçek manada eğitmek için kitaplarda olanı kendi
    içimizde araştırmalı ve hayattaki karşılıklarım bulmalıyız. Aksi
    takdirde ne kadar çok okursak okuyalım, bugün bilmemiz, düşünmemiz
    ve hissetmemiz gerektiğinde “o kitabı okumadım” ya da
    “daha oraya gelmedim” demek zorunda kalırız. Anlayarak yapılan
    okuma, insana hem zevk verir, hem güzel duygulan tatmin eder,
    hem de bir şeyler öğretir. “İşleyen demir, ışıldar.” derler. İnsan
    zihnini işleten, fikir ve duygu üretimine yönelten, yeni ufuklara
    uçurtan ve daha aydınlık dünyalara götüren sihirli araç, okumadır
    ≈ 192 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    2. GÖZLEME ÖNEM VERMEK
    Gözlem; dış dünyada bulunan bir şeyi, iyi anlamak için,
    onun meydana çıkan türlü belirtilerini gözden geçirme işidir.
    İyi bir kompozisyon için hayatı ve insanları, onların arasında
    bulunarak tanımak gerekir. Bu tanıma işi iradeyle gerçekleşmelidir.
    Çünkü bilerek bakanla, bilmeyerek bakan bir olamaz.
    Her gözlem bir düşünce oluşturur. Düşüncenin niteliği gözleme
    bağlıdır. Herşeyi gözlemek ve tanımaya çalışmak zekânın
    gelişmesini, konuşma konularının artmasını sağlayabilir.
    Ancak insan kolay ve farketmeden etkilenen; bu etkilerle
    biçimlenen bir yaratıktır. Öyleyse irademizi güzel, faydalı, iyi
    şeylere bakmak için kullanabilmeliyiz. Görünen şeyin güzel
    oluşu kadar, gören gözün ve görme biçiminin güzel oluşu da
    çok önemlidir. “Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından
    lezzet alır.”
    Bizler, içinde yaşadığımız mekânların ve bu mekânların
    kurulduğu toprakların insanlarıyız. Ona bağlı olmaz, ondan
    haberdar bulunmazsak düşüncelerimiz ve düşüncelerimizin
    ürünü olan yazdıklarımız arasında kopukluk olur. İnsan kendi
    doğasına aykırı şeylere sahiplenmeye çakşırsa, ancak olsa
    olsa iyi bir taklitçi olabilir. Yazdıklarında özentiye, abartıya,
    süse düşen insanlar da bu tür taklitçilerdir.
    Dolayısıyla bize ait olduğu belli olan, gerçek bir kompozisyon
    yazmak istiyorsak, özgür irademizi içinde bulunduğumuz
    dünyayı tanımaya ve ondan ilham almaya yöneltelim.
    ≈ 193 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    3. DÜŞÜNMEYE ÖNEM VERMEK
    Hayatımızın sıradan bir alışkanlığı gibi görünen düşünme
    işi, her konuda olduğu gibi kompozisyon yazma sırasında ve
    öncesinde büyük değer taşır. Okuyan ve gözleyen herkes zihnini
    harekete geçirmeli ve olayları, okuduklarım kendi zihin
    süzgeçlerinden geçirmelidir.
    Herkes kendi yerine düşünür, kimse başkası için düşünemez.
    Bu yüzden her insan kendi düşüncesinden sorumludur.
    Düşünce, Allah’ın bize bahşettiği bir özelliktir. Yok edilemez
    ve baskı altına alınamaz. Herkes kendi düşüncesini özgürce
    keşfetmelidir. Bu keşif ortaya büyük kompozisyonlar ve özgün
    eserler çıkartır.
    Düşünmeyi öğrenmek mümkün ve gereklidir. Dış dünyadan
    zihnimize düşen intibaları bir düzene koyamazsak bu birbirinden
    bağımsız şeylerin etkisiyle kendimizi yorgun ve çaresiz
    hissederiz. Mesela, hayattan umduğunu bulamayan bir insan
    mutsuzluğuyla ilgili hayallere dalarsa kendisi hakkında düşünmüş
    sayılamaz. Fakat kalkıp eline bir kitap alan, süslerini
    ve ilaçlarım çöpe atan, dostlarıyla düşmanlarım ayırt etmeye
    çalışan ya da en azandan dua etmek için ellerini kaldıran bir
    insan kendi meselesi hakkında düşünmüş sayılabilir.
    İnsanı düşünmeye yöneltmek zorla olamaz. Bu, insanın
    kendi içinden gelen bir alışkanlık; bir meziyettir. Düşünmeye
    alışkın insanlar genellikle kendilerine ve çevrelerine karşı meraklıdırlar.
    Kur’an, aklımızı kullanmayı ister; tefekkürü önemli bir ibadet
    ≈ 194 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    olarak gösterir. Yaratıkların en şereflisi olduğumuzu hatırlayarak,
    öncelikle dış dünyaya karşı meraklı olmalı ve onu anlamaya
    çalışmalıyız. Bundan başka:
    1) Düşünmekten hoşlanın ve onsuz yapamaz hale gelin.
    Düşününce zihniniz ağrıyarak yansın. Bu size tatlı bir yorgunluk
    verir.
    2) Düşünme konusunda kimsenin baskısına girmeyin.
    Kimse gibi düşünmeye çalışmayın.
    3) Bir şeyden başka şeylere devamlı atlayarak düşünmeyin.
    Kendinizi bu akışa kaptırmayın. Kaptırırsanız boş hayal
    kurmuş olursunuz. Düşüncenize hâkim olamıyorsanız elinize
    bir kalem alın ve kâğıda aktarın.
    4) Düşünmekten korkmayın. Onu bir zorluk, bir sıkıntı ve
    kuşku verici iş olarak görmeyin.
    5) Düşünce hep yeniden üreyen bir şeydir. Üremesi için
    beslenen bir zekâya ihtiyacı vardır. Okuyun ve zihninizi zenginleştirerek
    güzel düşünceler üretin.
    6) İyi ya da kötü durumlar, iyi ya da kötü düşüncelerden
    doğar. Çünkü düşünce çok güçlü ve biçimleyicidir. İyi düşünün,
    çevrenize iyilik dolsun.
    7) Düşüncenin gelişmesi için mukayeseye ihtiyacı vardır.
    Kendinizi iyi, dürüst, akıllı, namuslu, bilgili insanlarla mukayese
    ederek düzeltin. Sizinle karşıt düşüncede olan insanlarla
    tartışın ve düşüncelerinizi savunun.
    8) Düşünce, gücünü bilgiden alır. Bilerek düşünenlerin dü≈
    195 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    şüncelerini, bilmeden sahiplenirseniz, bu düşünceyi hayatınıza
    geçiremezsiniz.
    9) Sadece düşünme işi yeterli değildir. Düşüncelerinizi
    gözden geçirin. Ne düşündüğünüzü bilin. Düşüncenizin yanlış
    olduğunu anlayınca onu hemen terketmenin bir erdem olduğunu
    da unutmayın.
    4. ORIJINAL (=ÖZGÜN) OLMAYA ÇALIŞMAK
    Kompozisyonda başarıyı sağlayan unsurlardan biri de, orijinal
    olmaktır. Orijinal olmak, nitelikleri bakımından benzerlerinden
    ayrı ve üstün olup, örnek diye alınma değeri bulunmak
    demektir. Kompozisyon yazmada orijinal olmak ise, duyguda,
    düşüncede, anlatımda ve planda başkalarına benzememek,
    başkalarından değişik ve farklı bir yol takip etmek demektir.
    Herkesin düşündüğünü yazmak, kompozisyonumuza orijinallik
    (=özgünlük) kazandırmaz. Bu tip kompozisyonlar çekici
    ve etkileyici olmaz. İnsanlar, daha önce söylenmemiş düşüncelere
    koşarlar. Bu yüzden, kompozisyon yazarken, daha önce
    işlenmiş bir konu dahi ele alınsa, bu konu üzerinde ileri sürülen
    düşüncelerin yeni olmasına dikkat etmelidir. Bunlar, okuyanın
    zihninde yeni düşünce ufukları açabilmek, eski düşüncelerin
    yeni bir biçime girmesini sağlamalıdır. Her kompozisyon yazışta,
    söylenmemişi, yazılmamışı bulmaya çalışmamız gereklidir.
    Aksi takdirde bir taklitçi durumuna düşeriz. Taklit ise, hiç bir
    zaman taklit edilen asılı geçemez.
    Sadece düşüncemizin değil; duygularımızın da, zihnimizde
    canlandırdığımız hayallerin de orijinal olması gerekir. Kompo≈
    196 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    zisyonda başarıyı noktalayan unsur, anlatımdır. Bu yüzden anlatımın
    da orijinal olması gereklidir. Bilgi ve kültürümüz ne kadar
    fazla, ele aldığımız konu ne kadar ilginç, düşünce, duygu
    ve hayallerimiz ne kadar çarpıcı olursa olsun, eğer anlatımımız
    orijinal değilse, hiç bir değer ifade etmezler. Süse ve sanata
    sapmadan, açık, sade, doğru ve yalın bir anlatımla kompozisyon
    yazarsak, hem demek istediğimiz kolay anlaşılır, hem de
    okuyanı etkiler. Duygu, düşünce ve hayallerimizi herkesin yazabileceği
    kelime, tamlama ve cümlelerle ortaya koymamaya çalışmalıyız.
    Beylik, basmakalıp, bayağı, lüzumsuz ve doldurma
    sözlerle dolu bir kompozisyon, orijinal değildir. Üslup, yazarların
    duygu, düşünce ve hayallerini herkesten ayrı, kişisel biçimde,
    orijinal olarak ortaya koymalarından doğar. Öğrencilerin de, bir
    üslup sahibi olabilmek için, orijinal anlatım sergileyebilmeleri,
    bu yolda özel gayret göstermeleri gereklidir.
    Hayatta, imkân nisbetinde, kendimizde, bizden başkasında
    bulunmayan şeyleri bulmaya çalışmalıyız. Kimseyi taklide çalışmamalıyız.
    Kendimize ait en kötü orijinal bir kompozisyon,
    kopye veya taklit güzel bir kompozisyondan daha iyidir. Kendimiz
    olmaktan korkmamalıyız. Düşüncelerimizi kendi özgürlüğümüzle
    yazıya dökmeliyiz. Böyle bir kompozisyon, belki en başardı
    kompozisyon olmayabilir. Ama birbirine benzeyen başardı
    kompozisyonların hepsinden daha değerli ve dikkate değerdir.
    5. BILGI VE DÜŞÜNCE BAKIMINDAN DOĞRU OLMAK
    Bir kompozisyondaki bilgi ve düşünce, şüpheye yer vermeyecek
    şekilde doğru olmalıdır. Doğruluk iyi öğrenmek ve mantıklı
    düşünmekle kazanılır.
    6. AÇIKLIK, DURULUK, YALINLIK
    ≈ 197 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    Bir cümlenin açık olması, onu okuyanların ondan çok farklı
    şeyler anlamaması demektir. Yani belli bir şeyi şüpheye meydan
    vermeyecek şekilde ifade etmesidir.
    Bir cümlenin duru olması, duygu ve düşünceleri anlatan kelimelerin
    fazla olmaması, gereksiz kelimelere yer vermemesiyle
    gerçekleşir.
    Bir cümlenin yalınlığı, ifade edilmek isteneni süslü kelimelere
    başvurmadan anlatmakla gerçekleşir.
    Bir kompozisyonun açık, duru ve yalın olması gerekir. Böyle
    bir kompozisyon kolay ve çabuk anlaşılır, sıkıcı olmaz, kalıplaşmış
    olmaktan da kurtulur.
    7. İMLÂ VE DILBILGISI KURALLARINA UYGUNLUK
    İmlâ, bir dildeki kelimelerin aslına uğun olarak doğru yazılış
    ve söyleniş şekillerini kapsar. Günlük konuşma dilinde, bölgeden
    bölgeye, kişiden kişiye farklılaşan kelimeler, anlam kaybına
    pek yol açmazlar. Ancak şive farklılıkları ve bir kelimenin
    asıl şeklini öğrenmemiş olmak yazı diline kargaşa getirir. Bu
    sebeple yazı dilinde dil birliği şarttır. Bir kelimenin doğru yazılışım
    öğrenmek için istekli ve meraklı olmak gerekir; Yeni bir
    kelime, metni içinde görülmemişse imla Kılavuzuna bakılmalıdır.
    Bol kitap okumak ve herhangi bir türde yazılar yazmak da
    imlayı kuvvetlendirir.
    ≈ 198 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ÖRNEK KOMPOZİSYON YAZILARI
    Konu: “Yazın gölge hoş, kışın çuval boş.” Atasözünü açıklayan,
    düzenli bir yazı yazınız.
    ZAMANINDA ÇALIŞMAK
    Tarımla uğraşanların ürün alma zamanı, yaz mevsimidir.
    Tarlalar, baharda ekilmeye hazırlanır, sürülür, tohum ekilir,
    ilaçlanır. Yazın olgunlaşan ürünler toplanır, temizlenir, ayıklanır
    ve kış için depolanır. Böylece insan zamanında çalışarak
    sıkıntılı günleri için birikim yapmış olur, o günler gelip çattığında
    da sıkıntı çekmez.
    Yaz günlerine benzetilen gençlik günleri, insanların kış
    mevsimine yani yaşlılık günlerine hazırlanma günleridir. İnsanın
    gençliği, yaz günleri gibi rahat, kaygısız, neşe ve umut doludur.
    Bu durum, insanı hayatın hep böyle geçeceği şeklinde
    bir düşünceye sürükler. Oysa her yazın bir de kışı, yani soğuk
    ve yiyeceklerin kıt olduğu mevsimi vardır. İnsanın yaşlılığı da
    böyledir. Gençken çok olan enerji, sağlıklı olma durumu ve
    umutlar, yavaş yavaş insanı terk eder. Yerini hastalık, halsizlik
    ve bıkkınlık alır. İnsan, karşılaştığı sorunları -en çok da parayla
    ilgili olanları- çözmede zorlanır. Memnun olmadığı hayatını
    değiştirecek, yeni baştan kuracak, düzenleyecek enerjisi ve
    zamanı kıttır. Bu sebeple insan enerji ve sağlık dolu gençlik
    günlerini, hayal kurarak geçirmek yerine, kış günleri için çalışmalı,
    birikim yapmalı. İşte o zaman, yaşlılık günlerinde rahat
    bir yaşam sürebilir.
    Bu her alanda böyledir; her başarı, her rahatlık, her zenginlik;
    bir çalışmanın, hazırlanmanın, yetişmenin, birikimin so≈
    199 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    nucudur. Kimse çalışmadan, alın teri dökmeden bir yere gelemez,
    şans eseri gelse bile, geldiği yerde tutunamaz, orada
    kalamaz. Ancak bilgisi, çabası, birikimi ve kişiliği ile geldiği
    yeri hak ettiğini ispatlarsa, insanlar ona saygı gösterir, o da
    ulaştığı yerde rahat eder.
    Öyleyse, her şeyin tozpembe göründüğü ve insanı tembelliğe,
    yaşamın tadını çıkarmaya davet eden yaz mevsimine kanmamalı,
    gençlik günlerini iyi değerlendirmeli. Yaşlılığını rahat
    geçirmek için bu günden kolları sıvamalıdır. Aksi halde insan,
    masaldaki ağustos böceğinin durumuna düşmekten kurtulamaz.
    Konu: “Ne ekersen onu biçersin.” Sözünü açıklayan bir kompozisyon
    yazınız.
    NE EKERSEN ONU BİÇERSİN
    Bu dünyada herkes yaptığının karşılığını bulur. Kötüler er
    geç cezalarını çekerler. İyiler ise, türlü şekil ve yollarla mükâfat
    görürler.
    İyi niyetle attığımız her adım, yaptığımız her iş, er geç yüzümüzü
    güldürecektir. Birçokları, karşılaştıkları zorluklardan,
    kötü ve sıkıntılı durumlardan yakınır dururlar. Oysa tüm kötülüklerin
    ve acı gerçeklerin ilk tohumu insan ruhuna atılır. Yalnız
    kendini düşünmenin ve bencilliğinin ihtirasına kapılan insanoğlu,
    dünyayı kendi arzularını fazlasıyla doyurabileceği bir ganimet
    alanı sanır. Vicdan, irade ve eğitim, o büyük güçlerini göstermediği
    sürece kötülükler kara bir bulut gibi sarar dünyamızı.
    ≈ 200 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Bazen işlerimizin gönlümüzce olmadığına, çabalarımızın
    meyvelerini alamadığımıza üzülürüz. Bunların gerçek nedenleri
    üzerinde duracağımıza, koyu bir karamsarlığa kapılırız. Hayatta
    atılan ilk adımlar, sonuçları bakımından çok önemlidir. Bu nedenle
    hayatta, her türlü alanda ilk adımları atarken çok dikkatli
    olmalıyız. Yersiz düşüncelerle, yanlış davranışlarla çevremize,
    dolayısıyla da kendimize zarar vermekten kaçınmalıyız. Başkalarının
    bize karşı iyi niyetli olmalarını istiyorsak, önce kendimiz
    iyi olmalıyız.
    Kısacası; Her birey kendi içindeki kötülük tohumlarını yok etmeyi
    başardığı takdirde, bu dünyada kötülük denen şey de ortadan
    kalkacaktır.
    YAZILI KOMPOZISYON TÜRLERI
    HIKÂYE (ÖYKÜ)
    Yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayların okuyucuya
    haz verecek şekilde anlatıldığı kısa edebî yazılara hikâye
    (öykü) denir.
    Hikâyelerde esas itibariyle bir asıl olay bulunur. Bazen bu asıl
    olayı tamamlayan yardımcı olaylara da rastlanır. Hikâyelerde
    belli bir zaman diliminde ve sınırlı bir mekânda yaşanan olay
    (veya olaylar) anlatıldığı için çevrenin ve kahramanların tanıtımına
    pek yer verilmez.
    Manzum tarzda yazılan hikâyeler de vardır. Mehmet Âkif ve
    Tevfik Fikret bu tarzın başarılı edipleri arasındadırlar.
    ≈ 201 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    ROMAN
    İnsanların başlarından geçen veya geçmesi mümkün olan
    olayların yer ve zaman belirtilerek etraflıca anlatıldığı, uzun
    edebî yazılara roman denir.
    Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine
    bağlı olaylar bulunur. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye
    konu olabilir. Kahramanların ve çevrenin tanıtımına hikâyelerde
    pek yer verilmezken romanlarda kahramanların ve çevrenin
    tanıtımı yeri geldikçe değişik bölümlerde birbirini tamamlayacak
    şekilde yer alır. Romanı okuyup bitiren bir kişi yazarın
    anlattığı kahramanları, olayı ve çevreyi göz önünde canlandırabilir.
    Romanlar işledikleri konulara ve üslûplarına göre tarihî roman,
    macera romanı, polisiye roman, töre romanı, psikolojik
    roman, nehir roman gibi çeşit¬lere ayrılabilir.
    Hikâye ve romanlarda gerçeğe uygunluk aranır. Yani, hikâye
    ve romanda anlatılanların, gerçek olmasa bile, gerçekmiş
    intibası uyandıracak şekilde yazılması gerekir.
    TIYATRO
    Hikâye veya romana konu olabilecek olayların seyirciye
    sahnede temsilî olarak da gösterilebilmesi için sahne tekniğine
    uygun olarak yazılan edebî yazılara tiyatro denir. Tiyatro
    terimi; sahne eserinin oynandığı yer ve sahne eserini oynama
    sanatının adı olarak da kullanılır.
    Tiyatronun oluşmasında eser (senaryo), oyuncular, sahne
    ve seyirci unsurları her zaman dikkate alınır. Tiyatro hem göz
    hem kulağa hitap ettiği için diğer türlere göre daha etkilidir.
    ≈ 202 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Tiyatro eserleri genellikle, sahnede oynanmak üzere yazılırlar,
    ancak oynanmak için değil de okunmak için yazılan tiyatro
    eserleri de vardır.
    Klâsik tiyatroda üç (zamanda, mekânda, olayda) birlik kuralına
    uymak esastı. Ancak günümüzün teknik imkânları sayesinde
    tiyatro sahnesinde canlandırılamayacak bir olay hemen
    hemen yok gibidir.
    Tiyatro (oyun) terimi daha çok genel anlamda kullanılır. Tiyatro
    için, konusuna ve sahnede sunuluş biçimine göre trajedi,
    komedi, dram, monolog ve müzikli tiyatrolar (opera, operet,
    opera komik, vodvil, bale) gibi özel adlandırmalar da kullanılır.
    SENARYO
    Senaryo, bir filme konu olacak olayın, hikâyenin, romanın
    sinema tekniğine göre sahnelere bölünerek açıklamalar ve
    diyaloglar tarzında hikâye edildiği yazılardır. Senaryo, sesli
    filmler çekilmeye başlandıktan sonra ortaya çıkan ve teknik
    imkânların sinemada her geçen gün daha fazla kullanılmasıyla
    gittikçe önem kazanan bir türdür. Senaryolar filmlerin çekilmesine
    temel oluştururlar. “İyi bir senaryodan kötü bir film yapılabilir
    ama kötü bir senaryodan iyi bir film asla yapılamaz.”
    (Rene Clair)
    Senaryo; süje, eşel ve tretman denen aşamalardan geçtikten
    sonra senaryo hâline gelir. Filme çekilecek konu sinemaya
    göre önce özet şekilde kabataslak yazılır (Süje). Sonra konu
    içindeki olayların birbirleriyle bağlantısı bir plân dahilinde ku≈
    203 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    rulur. Buna şema da denir (Eşel). Daha sonra ayrıntılar dahil
    edilerek konu genişletilir, karakterler çizilir ve konuşmalar yazılır
    (Tretman). Bu aşamada sinematoğrafik hikâye kurgusu
    ve işlenişi bakımından filmlik bir şekil alır. Son olarak senaryo
    yazarı kendisini eleştirel bir gözle filmin tenkidini yapan seyirci
    yerine kor ve sinema tekniğinin inceliklerini de hesaba katarak
    senaryosuna son şeklini verir.
    MASAL
    Olağanüstü kişilerin (veya kahramanların) başlarından geçen
    olağanüstü olayların yer ve zaman belirtilmeden anlatıldığı
    yazılara masal denir. Masallar, halk masalları ve sanat
    masalları olarak ikiye ayrılabilir: Halk masalları toplumun değer
    yargılarını, anlayışını, kültürünü, dünya görüşünü yansıtan
    anonim ürünlerdir. Sanat masalları ise (toplumda görülen aksaklıkları
    yermek, bir düşünceyi ortaya koymak gibi) belli bir
    amaca yönelik olarak yazılan masallardır.
    FABL
    Sonunda bir ahlâk dersi vermek amacıyla kaleme alınan,
    konusu bitkiler, hayvanlar veya cansız varlıklar arasında geçtiği
    düşünülen ve genellikle manzum olan edebî yazılara fabl
    denir. Kişilerin veya toplumun aksayan yönleri fabl aracılığıyla
    düzeltilmeye çalışılır. Hayalî varlıklar ve olaylar gerçeğe ne
    kadar yakın olursa fabl o derecede etkili ve başarılı olur. Teşhis
    ve intak sanatlarından yararlanılarak anlatıma canlılık ve
    güzellik katılır.
    Fablin sonunda kıssadan hisse alınabilecek bir dersin verilmesi
    onu masaldan ayıran özelliklerin başında gelir.
    ≈ 204 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Hint filozofu Beydeba’nın Kelile ve Dimne’si ile La Fontaine’in
    Fabller’i bu türün başarılı örneklerindendir. Orhan Veli’nin
    La Fontaine’in Masalları adıyla manzum olarak Türkçeye
    kazandırdığı çalışma da anılmaya değerdir.
    HÂTIRA (ANI)
    Toplum hayatında önemli görevler üstlenmiş, toplumu ilgilendiren
    önemli olayları bizzat yaşamış veya bu olaylara şahit
    olmuş kişilerin bu olayları duyurmak için sanat değeri taşıyan
    bir üslûpla yazdıkları yazılara hâtıra denir.
    Hâtıralarda dürüstlük, samimiyet, doğruluk ve tarafsızlık ön
    plânda olmalıdır. Ancak hâtıralar –çoğunlukla- yazanın kendi
    bakış açısına göre anlatıldığı için aynı olaylar hakkında farklı
    kimseler tarafından yazılan hâtıralar arasında bazı farklılıklar
    olabilir. Bu sebeple hâtıralar -her ne kadar- yaşanmış olaylarla
    ilgili olsalar da tarihî bir belge olarak doğrudan kullanılamazlar.
    Hâtıra ile günlük birbirine karıştırılmamalıdır. Günlük adından
    anlaşıla¬cağı üzere yaşanırken, günü gününe yazılır.
    Hâtıralar ise aradan zaman geçtikten sonra yazılır. Hâtıra
    yazarı gerçekleri dile getirmek ve tarafsız olmak anlayışıyla
    anlattığı döneme ait çeşitli belgelerden, mektuplardan, dergilerden,
    gazetelerden de yararlanabilir.
    Hâtıra yazılarını ilginç yapan yönlerden biri de tarihe, topluma,
    sanata… yön veren insanların özel bilgiler vermiş olmasıdır.
    ≈ 205 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    GÜNLÜK
    Bir kimsenin düzenli olarak, günlük olaylarla ilgili yorumlarını,
    bunlardan kaynaklanan o günkü anlayışlarını, düşüncelerini,
    üstüne tarih atarak kaleme aldığı kısa yazılara günlük veya
    günce denir.
    Günlük, bir anlamda günü gününe yazılan hâtıralar olarak
    değerlendirilebilir. Okuyucular dikkate alınmadan yazılan günlükler,
    özeldir. Duyguların, düşüncelerin yoğun olduğu anlarda
    sıcağı sıcağına yazılan günlüklerin anlatımı geliştirmede
    önemli bir yararı vardır.
    Günlükler bir deftere yazılabileceği gibi daha kullanışlı olması
    bakı¬mından bir ajandaya da yazılabilir.
    GEZI YAZISI (SEYAHATNAME)
    Gezi yazısı, yurt içine veya yurt dışına yapılan gezilerde gezilip
    görülen yerlerin anlatmaya değer ilginç yönlerinin kaleme
    alındığı edebî yazıdır.
    Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı bir özellik
    gösteren insanlar, tarihî ve tabiî güzellikler, farklı kültürler gibi
    konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslûpla
    anlatılır.
    Günümüzün (ulaşım, haberleşme, radyo, televizyon, bilgisayar,
    internet VCD gibi) teknik imkânları gezi yazılarının önemini
    ve ilginçliğini kısmen de olsa azaltmakla birlikte tarihî değeri
    olan seyahatnameler hâlâ önemini koru¬maktadır.
    ≈ 206 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    HABER
    Haber, bilinen bir zamana ait olayı en kısa sürede muhatabına
    ileten, geniş bir kitleyi ilgilendiren ve değeri ilgilendirdiği kişi
    sayısıyla ölçülen yazıdır. Bütün basın dünyasının bildiği Lord
    Northcliffe’in “Bir köpek, bir adamı ısırırsa bu bir haber değildir;
    fakat bir adam bir köpeği ısırırsa bu bir haberdir.” sözü haberin
    ne demek olduğunu veciz bir şekilde ifade eden cümle olarak
    sıkça kullanılır.
    Gazetelerin çıkış sebebi haber verme olduğu için haber, gazetenin
    ruhu ve temel unsurudur. Dolayısıyla habersiz, gazete
    olmaz. Fakat radyo, televizyon ve internetin yaygınlaşması gazetecilerin
    haberi bir an önce verme işini zora sokmuştur. Çünkü
    gazetedeki en yeni haber bir gün öncesine aittir. Bu yüzden
    günümüzde gazeteler, bol fotoğraflı, ayrıntılı ve yorumlu haber
    vermeye yönelmişlerdir.
    Haber; gazetede, televizyonda, radyoda veya internette nerede
    yayınlanırsa yayınlansın sağlam kaynaklardan alınmalı,
    doğru olmalı, çoğunluğu ilgilendirmeli, özgün olmalı, kişilerin
    özel hayatına, hürriyetine zarar vermemelidir. Tam bir haberde
    (gazetecilikte 5 N 1 K ilkesi olarak da bilinen) şu beş sorunun
    cevabı olmalıdır: Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Niçin? Kim?
    Haberde giriş ve gövde olmak üzere iki bölüm bulunur. Giriş
    bölümünde birkaç cümle ile olayın kısa bir özeti verilir, haberin
    ayrıntıları gövde bölümünde yer alır. Okuyucu, seyirci veya dinleyici
    ilgisini çeken haberlere yöneleceği için haber başlıkları
    ve bu başlıkların haber metniyle uyumu son derece önemlidir.
    ≈ 207 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    Bağlı olduğu basın yayın organları için haber toplayan ve
    bunları yazan kişilere muhabir denir. İyi bir muhabir, “çabuk ve
    sessiz hareket eder; kesin sualler sorar; olayları, hareketleri,
    tepkileri az çok önceden sezinler; günün haberlerini bilir, gazete
    ve dergileri dikkatle okur, belli başlı yayınları izler; iyi eğitim
    görmüştür; geniş bilgilidir. Ukalâ değil, uyanıktır; terbiyesiz
    değil, ısrar eder; sır yoldaşı değil, inandırma yeteneği vardır;
    falcı değil, ileriyi görür; çekingen değil, dikkatlidir; miskin değil,
    terbiyelidir; münakaşacı değil, azimlidir.”
    RÖPORTAJ
    Röportaj, gazetecilerin bir yeri, bir kurumu ziyaret ederek, o
    yerin özelliklerini, orada gördüklerini kişisel düşünceleriyle birleştirip
    imkânlar ölçüsünde fotoğraflarla belgeleyerek kaleme
    aldıkları yazılardır. Radyo veya televizyon habercisinin bir araştırma
    veya soruşturma sonucunda hazırlamış olduğu programa
    da röportaj denir.
    Röportajda esas olan, bir araştırma veya soruşturma sonucunda
    elde edilen bilgilerin kamuya duyurulmasıdır. Bu yönüyle
    haberin genişletilmiş biçimi olarak düşünülebilir. Ancak haberde
    yorum son plândayken, röportajda öne çıkar. Röportajı yapan,
    kişisel görüşlerini, yorumlarını ve haberlerini bir anlamda belgelemek
    için fotoğraflardan veya video görüntülerinden yararlanır.
    Röportaj; bir yerin, bölgenin veya topluluğun özelliklerini tanıtmak
    amacıyla yapılabileceği gibi bir alanın uzmanı olan (veya
    olmayan) kişilerin herhangi bir konudaki düşüncelerini öğrenmek
    ve bunları kamuya duyurmak amacıyla da yapılabilir. Ancak
    böyle bir durumda röportajdan bir yarar gözetilecekse soruyu
    veya konuyu uzmanına sormak gerekir.
    ≈ 208 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    SÖZLÜ KOMPOZISYON TÜRLERI
    Güzel konuşma kuralları bölümünde anlatılanlar hazırlıksız
    konuşmalar için de geçerlidir. Yetersiz hazırlık, kendine güvenmeme,
    heyecanlanma gibi birtakım sebeplerle bazı kişiler
    toplum karşısında bir sunuş konuşması yapmak istemezler.
    Fakat bu arada günlük konuşmaları sırasında devirdikleri
    çamların, kırdıkları kalplerin farkına bile varmazlar. Kişilerin
    kılık kıyafetleriyle karşılanıp düşünceleriyle, konuşmalarıyla
    uğurlandıklarını çoğu zaman unuturlar.
    Kişi konuşmaya başladığı andan itibaren terbiyesi, görgüsü,
    bilgisi, dünya görüşü, ahlâkı, kelime hazinesi, sosyal çevresi,
    bölgesi… hakkında muha¬tabına ipucu vermeye başlar. Bu
    sebeple kuşlar ayaklarıyla insanlar dilleriyle yakalanırlar. “Dilim,
    seni dilim dilim edeyim.” atasözünde de bu incelik vardır.
    Hatta bazen, susmak, konuşmaktan daha iyi bir etki bırakabilir.
    “Söz biliyorsan konuş ibret alsınlar, bilmiyorsan sus, adam
    sansınlar.” Sözü bunu veciz olarak ifade eder. Aşağıdaki nükte
    de bu duruma bir başka örnektir:
    “Mehmet Âkif hastayken kendisini ziyarete gelenler arasında
    kılığıyla kıyafetiyle büyük bir adam izlenimini veren birisi
    içeriye girince üstat, edebin¬den dolayı yatağında toplanma
    ihtiyacı hisseder. Geçmiş olsun dileklerinden sonra bu heybetli
    şahıs, Âkif’e şöyle bir soru yöneltir:
    ― Gök kuşağının altından erkek geçerse kız, kız geçerse
    erkek olurmuş. Peki hünsa geçerse ne olur?
    Âkif’in karşılığı şu olur:
    ― Böyle bir sorudan sonra ayağımı dilediğim kadar uzatabilirim.
    ≈ 209 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    Herhangi bir hazırlığa ihtiyaç duymadan yapılan karşılıklı
    konuşmalarda da içtenlik, inandırıcılık, tatlı dillilik, doğruluk,
    dürüstlük ve saygı ön plândadır.
    Hazırlıksız konuşmalardan bazılarını örnekleyelim:
    ADRES SORMA, YER TARİFİ
    Bir adres veya yer sorulduğunda sorulan yer kesin olarak
    bilinmiyorsa, soranı yanıltmamak ve zaman kaybını önlemek
    için adresin tam olarak bilinmediği açıkça söylenmelidir. Birtakım
    tahminlerde bulunarak yanlış yönlendirme¬den sakınmak
    gerekir. Adres tarif edilirken mümkün olduğu kadar sade bir
    tarif yapılmalı, dolambaçlı yollar tercih edilmemelidir. Sorulan
    yerin yakınlarında hemen herkesçe bilinen (anıt, istasyon,
    park, stadyum gibi) bir yapı, bir mekân varsa kişiye önce burayı
    bilip bilmediği sorulmalı; biliniyorsa tarif buradan itibaren
    yapılmalıdır. Mesafe için isabetli tahmin yapılamıyorsa ölçü
    vermekten sakınmalıdır.
    FIKRA ANLATMA
    Herhangi bir konuşma sırasında yeri gelir de bir fıkra anlatmak
    gerekirse fıkrayı anlatmaya başlamadan önce dinleyecekler
    süratle gözden geçirilmeli; anlatılacak fıkradan kendine
    pay çıkaracaklar veya alınacaklar varsa bu fıkrayı anlatmaktan
    vazgeçmelidir. Fıkra; yerine, zamanına ve kişisine uygun
    ise anlatılmadır.
    Fıkrayı anlatan herkesten önce gülerse veya kesik kesik
    gülmelerle fıkrayı kesintiye uğratırsa ya da fıkranın asıl espriyi
    taşıyan unsurunu uygun yerde ve şekilde anlatamazsa fıkra≈
    210 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    nın bütün güzelliği kaybolur. Dinleyicilerin kültür seviyesi anlatılacak
    fıkrayı kavrayamayacak seviyedeyse bu fıkrayı anlatmamak
    daha uygundur.
    Anlatılan fıkra önceden biliniyor olabilir. Bu durumda anlatana
    müdahale edilmez ve nezaketen dinlenir.
    KUTLAMA
    İstenen bir sonucu almak, beklenen bir işi başarmak gibi
    sebeplerle yapılan kutlamalarda, duyulan sevinç ve memnuniyet;
    yapmacıklığa düşmeden, abartıya kaçmadan samimî
    bir üslûpla yapılmalıdır. Tebrik edilen kişi de tevazu göstermeli
    ve karşı tarafa teşekkür etmelidir:
    ― Piyeste rolünüzü çok güzel oynadınız. Tebrik eder, başarılarınızın
    devamını dilerim.
    ― Teşekkür ederim.
    ÖZÜR DİLEME
    İnsan, yaratılışı gereği bazen kusurlu davranışlarda bulunabilir,
    hatalar yapabilir. Bu normaldir. Fakat kişi hatasını fark
    ettikten sonra bu olumsuz durumu ortadan kaldırmak için en
    kısa zamanda özür dilemiyorsa, bu durumda birincisinden
    daha büyük bir yanlışı yapmış olur. Öncelikle özür dilemeyi
    gerektirecek sözler söylememeye ve özür dilemeyi gerektirecek
    davranışlarda bulunmamaya gayret edilmelidir. Dalgınlık,
    dikkatsizlik… gibi çeşitli sebeplerle özür dilemek gerekirse zaman
    geçirmeden, samimî bir üslûpla özür dilenmelidir. Özür
    dilemenin korkaklığın, pısırıklığın, sünepeliğin bir ifadesi değil,
    insan olmanın bir gereği olduğu unutulmamalıdır. Zira özür di≈
    211 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    leyen kişi yaptığı hatayı fark etmiş, bunun yanlışlığına inanmış
    ve bunu bir daha yapmayacağını karşı tarafa içtenlikle beyan
    ederek insanlığın gereğini yerine getirmiştir. Kendisinden samimiyetle
    özür dilenen kişi de affetmesini bilmelidir.
    Hiç gerek olmadığı hâlde söze özür dileyerek başlamak da
    uygun değildir.
    SOHBET ETME
    Topluluk hâlinde yaşayan insanlar çevresindekilere duyduklarını,
    bil¬diklerini, anlayışlarını anlatmak; onlarla ortak
    konuları paylaşmak isterler. Bizim kültürümüzde sohbet etmenin
    özellikle temel ihtiyaçlar gibi ayrıcalıklı bir yeri vardır. Arkadaşlıklar,
    dostluklar, hayat arkadaşlıkları çoğunlukla soh-betle
    kurulur, sohbetle pekişir.
    Karşılıklı saygının, anlayışın, nezaketin, samimiyetin, dürüstlüğün
    olduğu; dedikodunun, yalanın, kaba sözlerin ve argonun
    bulunmadığı bir sohbet ortamı, kalıcı dostluklar için zemin
    hazırlayacaktır.
    SORUYA KARŞILIK VERME
    Herhangi bir şeyi öğrenmek amacıyla soru sorulacağı zaman
    önce izin istenmeli, sorunun karşılığı alındıktan sonra da
    teşekkür edilmelidir. Kendisine soru yöneltilen kişi cevabı bilmiyorsa
    yalan yanlış bir şeyler söyleyerek muhatabını yanıltmamalı,
    özür dileyerek bilmediğini ifade etmelidir.
    ≈ 212 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    Bir arkadaş grubunda veya bir toplantıda kişiye yöneltilen
    soru, gruptan bir başkasının uzmanlık alanına giriyorsa tereciye
    tere satma durumuna düşme¬mek için soru, uygun bir
    üslûpla uzmanına yönlendirilmelidir:
    ― Word programıyla yazdığım tezime bir fotoğraf eklemek
    istiyorum. Bunu nasıl yapabilirim acaba?
    ― Tuğrul, programın özelliklerini daha iyi biliyor. İsterseniz
    bu soru¬nun cevabını ondan öğrenelim.
    TANIŞMA VE TANIŞTIRMALAR
    Birbirini tanımayan, fakat çeşitli sebeplerle bir arada bulunan
    kişiler birbirleriyle tanışmak gereğini duyabilirler. Esasen
    selâmdan sonra kelâma geçmeden muhatap tanınmalı, konuşma
    ona göre sürdürülmelidir. Tanışmada kişiler önce adlarını
    birbirlerine söylerler, ardından tanıştıklarına memnun
    olduklarını ifade ederler. Tanışmalarının nedeni olan konuya
    daha sonra geçerler.
    Tanıştırmada tanıyan, birbirlerini tanımayanları belli kurallara
    göre adlarını söyleyerek tanıştırır. Bu kurallar şöyledir:
    Yaşı, ünü, makamı küçük olanlar büyüklere; erkekler kadınlara;
    misafirlikte sonra gelenler öncekilere adı ve kim olduğu
    kısaca söylenerek tanıştırılır. Toplu tanıştırmalarda ise isimler
    tek tek söylenir. El sıkışmada büyükler küçüklere, kadınlar da
    erkeklere ellerini önce uzatırlar.
    ≈ 213 ≈
    Yazılı Kompozisyon
    TELEFONLA KONUŞMA
    Telefonla konuşmanın yüz yüze konuşmaktan bir farkı yoktur.
    Ancak araya telefon makinesinin girmesi birtakım görgü
    kurallarına uymayı gerektirir.
    Birine telefon etmek gerekince öncelikle vaktin telefon etmek
    için uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Günün çok erken
    ve geç saatleriyle yemek saatleri telefon etmek için uygun
    zamanlar değildir. Telefon etmeyi gerektirecek acil bir durum
    olması hâlinde vakit gözetilmez.
    Telefon ederken numara dikkatli bir şekilde çevrilmeli veya
    tuşlanmalıdır. Sayısal santrallerde numaranın yanlış düşmesi
    ihtimali çok zayıftır. Bu sebeple kaba bir tarzda “orası nere,
    sen kimsin” gibi ifadeler kullanmak son derece yanlıştır.
    Telefon eden kişi selâm verdikten sonra hemen kendisini
    tanıtmalı, kısaca bir hâl hatır sorduktan sonra niçin telefon
    edilmişse o konuya geçilmelidir. Konuşma tamamlandıktan
    sonra iyi dileklerle telefon kapatılmalıdır. Telefonla (-şimdilikgörüşmeyen)
    konuşan kişiler birbirlerini seslerinden hemen
    tanıyorlarsa kendilerini tanıtmaya gerek yoktur. Telefon eden
    kendisini tanıt¬mamışsa kiminle konuşulduğu kibarca sorulmalıdır.
    Yeri gelmişken cep telefonlarının kullanılmasıyla ilgili bazı
    uyarılarda bulunmayı gerekli görüyoruz: Cep telefonlarının
    kapatılması istenen yerlerde bu uyarıya mutlaka uymak gereklidir.
    (Cep telefonlarından yayılan dalgalardan zarar görebilecek
    elektronik cihazların bulunduğu yerlerde bu yasağa
    ≈ 214 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    uymak daha da önemlidir.) Uyarılar olmasa bile aydın bir insan
    cep telefonunun nerede ve ne zaman kapatılması gerektiğini
    bilir, kullandığı cihazın yüklediği sorumlulukları taşır. Olur olmaz
    yerlerde ve zamanlarda, cep telefonuyla (belki de gerek
    olmadığı hâlde) bağıra çağıra konuşmak yakışık almaz.
    TEŞEKKÜR ETME
    Teşekkür etmek için mutlaka çok önemli bir iyiliğin, yardımın
    yapılmasını beklemeye gerek yoktur. Burada bilinmesi
    gereken husus, teşekkür etmenin medenî insanlara yakışan
    davranış olduğudur. Yapılan iyilikler veya yardımlar elbette
    teşekkür beklentisiyle yapılmıyor. Çok önemsiz gibi görünen
    davranışlardan (veya yardımlardan) sonra teşekkür etmek
    nezaketin gereğidir. Basitçe örneklemek gerekirse otobüste,
    hasta veya yaşlı birine yer veren delikanlı “Şuna bir yer vereyim
    de bana teşekkür etsin.” anlayışıyla yer vermiyordur. Kendisine
    yer verilen kişi de karşı tarafın böyle bir mecburiyeti
    olmadığını bilerek teşekkür etmeyi ihmal etmemelidir.
    ≈ SON ≈

    ≈ 216 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 217 ≈
    Önsöz
    ≈ 218 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 219 ≈
    Önsöz
    ≈ 220 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 221 ≈
    Önsöz
    ≈ 222 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 223 ≈
    Önsöz
    ≈ 224 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 225 ≈
    Önsöz
    ≈ 226 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 227 ≈
    Önsöz
    ≈ 228 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 229 ≈
    Önsöz
    ≈ 230 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 231 ≈
    Önsöz
    ≈ 232 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 233 ≈
    Önsöz
    ≈ 234 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 235 ≈
    Önsöz
    ≈ 236 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 237 ≈
    Önsöz
    ≈ 238 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 239 ≈
    Önsöz
    ≈ 240 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 241 ≈
    Önsöz
    ≈ 242 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 243 ≈
    Önsöz
    ≈ 244 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 245 ≈
    Önsöz
    ≈ 246 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 247 ≈
    Önsöz
    ≈ 248 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 249 ≈
    Önsöz
    ≈ 250 ≈
    Ahmed Kalkan Türkçe Ders Kitabı 1. Sınıf
    ≈ 251 ≈
    Önsöz

     

    Cuma, 05 Şubat 2021 13:59

    Gençler için Akaid

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    AKAİD
    “Gençler İçin”
    (Müslümanın İnanç Esasları)
    ahmed kalkan
    Kitabın İsmi
    GENÇLER İÇİN AKAİD
    (Müslümanın İnanç Esasları)
    Kitabın Yazarı
    Ahmed KALKAN
    Yayın Yeri ve Tarihi
    İstanbul, 2020
    Kaçıncı Baskı
    On Üçüncü Baskı
    Tashih
    Ahmed KALKAN
    Mizanpaj
    Asım ŞENSALTIK
    Kapak Tasarımı
    Asım ŞENSALTIK
    Yayıncı Sertifika No: 45372
    ISBN: 978-605-84022-7-0
    Matbaa:
    Lord Matbaacılık ve Kağıtçılık
    Davutpaşa Mah. Emintaş San. Sit. No:103/430 Topkapı/İstanbul Tel: (0212) 674 93 54
    Sertifika No:54501
    KALEMDER (Satış ve Dağıtım)
    Kalamder Adres: İstiklal Mah. Doğruyol Sok. No: 17 Ümraniye/İSTANBUL Tel: 0216 520 25 80 / 0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr/Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    MAR’UF YANINLARI (Satış ve Dağıtım)
    Soğuksu Mah. Şehit Mesut Birinci Cad. No: 119
    Canık/Samsun Tel:0545 585 10 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. / www.kitapbilir.com
    بسم الله الرحمن الرحيم
    الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu Kur’an’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı Kur’an’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan Kur’an dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden Kur’an’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle Kur’an ve
    5
    İçindekiler
    İÇİNDEKİLER
    Önsöz 12
    I. BÖLÜM
    Tevhid ve Tevhidi bozan Hususlar
    - ünite 1-
    Akaid Usûlümüz 20
    Akaid Nedir? 21
    Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı 21
    Akaid İlminin Konusu 22
    Akaid İlminin Önemi ve Gayesi 22
    Akaid Usûlü(Müz) Akaidde Ölçü 24
    (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-) 24
    İnanç Esaslarının Değişmezliği 37
    Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz! 40
    Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız 42
    Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez 49
    Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli? 51
    Rasulullah’ın Hüküm Koyması 59
    Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız Mıdır? 62
    Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü 63
    Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller 63
    Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri 67
    Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler 70
    Halkımız ve İslâmî Duruş 75
    Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm Olarak Sunduğu Özellikler 78
    Âyetlerde Felâh/Kurtuluş 78
    - ünite 2 -
    Tevhid 80
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti 80
    İlâh Kavramı 83
    Tevhid’in Kısımları 87
    Rubûbiyet Tevhidi 89
    Ulûhiyet Tevhidi 90
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti 91
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele 92
    İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri 93
    6
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    - ünite 3 -
    Şirk 96
    Şirk; Lügat ve Terim Anlamları 96
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları 98
    Şirkin Çağdaş Yansımaları 99
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk 99
    Ekonomik Yorumlarda Şirk 102
    Şirk İçin Bazı Örnekler 106
    İttibâ Şirki 116
    Şirkin Zararları 119
    - ünite 4 -
    Küfür 122
    Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı Örtmek ve İnkâr Hastalığı 122
    Küfrün Sebepleri 128
    Şirk ve Küfürden Korunma Yolları 130
    - ünite 5 -
    Tekfir 133
    Tekfircilik Hastalığı 133
    Tekfir Konusunda Kurallar 134
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci 141
    Tekfirin Şartları 147
    Tekfir Konusunda Yöntem 148
    - ünite 6 -
    Nifak 150
    Nifak ve Münâfık Kavramı 150
    Nifakın Kısımları 151
    a) İtikadî (İnançla İlgili) Nifak 151
    b) Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak 152
    Nifakın Riyâ ile Alâkası 152
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması 153
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları 155
    Günümüzde Münâfık 155
    - ünite 7 -
    Tuğyân ve Tâğut 159
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti 159
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı 161
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır 162
    7
    İçindekiler
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı 163
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması 164
    Tâğut Kimdir? 165
    - ünite 8 -
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma 173
    İbâdet Kavramı 174
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır 178
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur? 181
    Allah’a İbâdet 182
    Allah’tan Başkasına İbâdet 183
    Tâğuta İbâdet 185
    Put Ne Anlama Gelir? 187
    Putperestlik 188
    Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma 191
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen Bâtıl Tanrı Anlayışları 192
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı ve Puta Tapma Konusu 194
    Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma 199
    Günümüzde Sığıra Tapma 202
    Sanatın Putlaştırılması 203
    Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi 207
    Arzın/Ülke Topraklarının Kutsallaştırılıp Putlaştırılması 213
    Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma 214
    Burçlar 216
    Burç ve Yıldız Falının Hükmü 216
    Bilimin Putlaştırılması 218
    Putlara, Heykellere İbâdet 218
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e Tanrı veya Peygamber Diyenler 222
    Saygı Duruşu Denilen Putperestlik 226
    Animizm (Ruhlara Tapma İnancı) 228
    Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır 231
    Putları Kırmak 234
    II. BÖLÜM
    İman Esasları
    - ünite 9 -
    Din 240
    Dinin Tanımı 240
    İslâm’a Göre Din Gerçeği 242
    8
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Diğer İnançlarda Din 243
    Dinin Kaynağı 244
    Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği 246
    Dinlerin Tasnifi 246
    Hak Din 247
    Muharref Dinler 247
    Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler) 248
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği 254
    Din ve Bilim 256
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini 258
    Bu Din Benim Dinim Değil! 260
    - ünite 10 -
    İslam Dini 262
    İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı 262
    İslâm’ın Mâhiyeti 262
    İslâm Dini’nin Gâyesi 267
    İslâm Dini’nin Hükümleri 267
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi 268
    İslâm’ın Rükûnları 269
    İslâm’ın Tebliği 272
    İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak 273
    - ünite 11 -
    İman 275
    İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı 275
    Kur’an’da İman Kavramı 276
    İmanın Dereceleri 277
    İmanın Artıp Eksilmesi 279
    İmanın Gerektirdikleri 280
    İman ve İslâm 283
    İman ve Amel 291
    İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar 294
    - ünite 12 -
    Allah’a İman 296
    Allah’a İman 296
    “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam 297
    Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil 298
    Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları 305
    Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi? 309
    Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi? 310
    9
    İçindekiler
    Allah Teâlâ’nın Birliği 312
    Müslümanın Allah İnancı 315
    Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır: 315
    Allah Teâlâ’nın Sıfatları 315
    a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye) 316
    b- Subûtî Sıfatlar 317
    Esmâü’l-Hüsnâ
    (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri) 318
    Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak 327
    Esmâyı Saymak ve Ezberlemek 329
    - ünite 13 -
    Meleklere İman 331
    Gayba ve Meleklere İman 331
    Meleklerin Özellikleri 333
    Dört Büyük Melek 333
    Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri 334
    Melek İnancının Etkileri 335
    Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken Bazı Yaklaşımve Bâtıl İnançlar 337
    - ünite 14 -
    Kitaplara İman 339
    Kitaplara İman 339
    Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-) 341
    Büyük Kitaplar 342
    Kitapların Gönderiliş Amacı 343
    Vahy ve Vahyin Çeşitleri 343
    Vahyin Çeşitleri: 343
    Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri 344
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz? 345
    - ünite 15 -
    Peygamberlere İman 355
    Peygamberlere İman 355
    Peygamberlerin Gönderiliş Amacı 359
    Peygamberleri Allah Seçer 360
    Nebî ile Rasûl Arasındaki Fark 360
    Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır? 361
    Son Peygamber 361
    Mütenebbî 362
    Peygamberlerin Sıfatları 362
    10
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    - ünite 16 -
    Âhirete İman 365
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti 365
    Âhirete İman 366
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları 370
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç 370
    Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı 373
    Amel Defterleri 373
    Mizan 374
    Cennet ve Cehennem 375
    Kur’an’da Cehennem Tasviri 375
    Cennetin Tasviri 376
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri 379
    Âhiret Şuuru 380
    - ünite 17 -
    Kader 384
    Kader Ne Demektir? 384
    Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı 386
    İnsanın Fiilleri 388
    Tevekkül 389
    Hayır ve Şer Kavramı 389
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır 391
    - ünite 18 -
    Velâ ve Berâ(Dostluk ve Düşmanlık) 399
    Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi 399
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Sözlük Anlamı 400
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Istılah Anlamı 400
    Allah’ın Velî Oluşu 402
    Tevhid, Şirkten ve MüşriklerdenBerî/Uzak Olmayı Zorunlu Kılar 405
    Müslümanların Düşmanları Kimlerdir? 407
    Ehl-i Kitaba Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır? 409
    Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri 412
    Allah İçin Düşman Olmanın (Berânın) Gerektirdikleri 413
    Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet (Dost ve Dostluk) Kavramı 415
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır 423
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri 434
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki 436
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir? 439
    11
    İçindekiler
    - ünite 19 -
    Şefaat ve Vesile 443
    Şefâat Kelimesinin Anlamı 443
    Şefâatin Mâhiyeti 444
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması 449
    Vesile; Anlamı 455
    Kavram Olarak Vesile/Tevessül 456
    Tevessülün Çeşitleri 458
    - ünite 20 -
    Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb 463
    Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat ve Terim Anlamları 463
    Şeytan ve Özellikleri 464
    Şeytanın Görevi 465
    Cinler ve Özellikleri 465
    Cinlerin Yaratılış Amacı 466
    Cinler Gaybı Bilebilir mi? 466
    Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri 467
    Şeytanın Yaratılış ve İnsanlara Vesvese Vermesinin Hikmetleri 467
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir 469
    Sihir (Büyü) 469
    Üfürükçülük 471
    Gaybı Bilme İddiası 472
    Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez 473
    Allah, Peygamberlerinden Dilediğini Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar 473
    - ünite 21 -
    İnançla İlgili Tartışılan Konular 475
    Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi? 475
    Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında Cuma Namazı Ve Diğer Namazlar 483
    Devlet Memurluğu Ve Yemin 488
    Yemin meselesine gelince… 492
    Memurluklar Arasında Fark 493
    Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek 496
    Oy Vermek Ve Demokrasiyi Desteklemek 499
    Oy Verenin Hükmü Konusunda Bazı Âlimlerin Görüşleri 502
    Oy Vermenin Hükmü 506
    Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak 508
    Askerlik 513
    Akideyle İlgili Yararlanılabilecek Kitaplar 518
    Sonsöz 529
    12
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Önsöz
    Bismillâh, el-hamdu lillâh ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh.
    Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla... Hamd olsun âlemlerin Rabbine.
    Salât ve selâm O’nun rasûlüne. Duâlar da O’nun dosdoğru yolunu
    izleyenlere...
    Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü.
    Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji,
    çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri
    bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye
    dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete
    itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an,
    aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; imanın yönlendirdiği
    kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin
    başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece O’na
    kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik;
    beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde görevlerini
    yapmaması demektir.
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında
    bu cehâlet/câhiliyye vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti asra
    taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi
    iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak,
    ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz
    kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her
    zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için
    gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir
    yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin
    de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye
    önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan
    câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi,
    Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi
    için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.
    13
    Önsöz
    Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din,
    bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler
    hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık
    sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz.
    Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek
    için tebliğini sürdürmüş, sonra da imanları kemâle erdirme
    gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak
    için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm
    çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini
    reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul
    ve reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm
    Akaididir.
    Konuyla ilgili kitapların sayısı gözden geçirilince, Akaidle ilgili
    eserlerin yeterli olmadığı sonucuna varılabilir. Piyasada bulunan
    Akaid kitaplarının önemli bir bölümünün de, çok eski dönemlerde
    kaleme alınan eserler olduğu görülmektedir. Bu kitapların hemen
    hepsi bir mezhep akaidi özelliğinde olduğundan, farklı mezheplerin
    görüşlerini çürütecek antitez tavırlar ve bugün için gereksiz tartışmalar,
    Akaidi ilgilendirmeyen bazı felsefî konular içermesi yönüyle
    daha çok “Kelâm” kitabı mâhiyetindedirler. Dil ve anlatım yönünden
    kolay anlaşılabilir, içerdiği konular yönüyle gereksiz tartışmalardan
    uzak, tevhid ve şirkin güncel yansımalarına ışık tutacak mâhiyette
    İslâm Akaidi kitaplarının sayısı çok azdır.
    Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akaid”le ilgili eserlerin kiminde,
    gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep
    tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır.
    Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması
    gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar yeterli şekilde
    gündeme gelmemiştir. Akaid, sadece inanılması gereken esasları değil;
    aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama
    unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin
    tartışılabilecek görüşlerinden önce, “lâ” diye kestirilip atılması
    gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve
    yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm Akaidi,
    beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan,
    mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır.
    14
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm Akaidini
    öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların
    hedefi olmalıdır.
    Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî
    yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman
    olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların
    yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı
    ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak
    hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/
    zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
    bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların
    tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı
    mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara
    dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar
    arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren
    ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
    şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
    bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
    ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
    İşte bu düşüncelerden hareketle diyebiliriz ki, özellikle genç kardeşlerimizin
    ve cemaat halinde Akaid dersi yapan tevhidî duyarlılığa
    sahip kimselerin rahatlıkla anlayabileceği ve İslâmî eğitim çalışması
    yapan gençlerin ihtiyacını karşılayabileceği alternatif ders kitabı şeklinde
    bir esere ihtiyaç vardır ve bu âcizâne çalışma, bu ihtiyaca cevap
    verebilmek arzusuyla kaleme alınmıştır.
    Akaidle ilgili eserlerde genel kabul görse de, Kur’anî esaslara ters
    düşen hususlara yer verilmemiş, Kur’an’da olmayan ve vahiyle sağlaması
    yapılamayan bir konunun akaid konusu olmadığı anlayışıyla
    hareket edilmeye çalışılmıştır. Konuların yaşanılan hayatla irtibatı
    kurulmaya çalışılmış, imanı zedeleyebilecek tutum ve görüşler eleştirel
    bakışla ele alınmıştır. Kişisel okumalar yanında, eğitim çalışması
    yapan genç müslümanların da yararlanabilmesi için konular
    üniteler halinde değerlendirilmiş, gereksiz detaylardan kaçınılmaya
    gayret edilmiştir.
    15
    Önsöz
    Akaid açısından günümüzü ve yaşadığımız coğrafyayı yorumlayıp
    tanıtmayı ve inançla ilgili problemleri gündeme getirip doğrusunu
    işaret etmeyi temel görev bildim. Günümüz ortamında akaid
    yönünden ciddi bir değeri kalmayan, zaman aşımıyla önemini yitirmiş
    konuların yerine, günümüzün problemlerini ve ihtiyaçlarını ele
    almaya çalıştım. Yaşayan güncel câhiliye ve sapıklığın inanç yönüyle
    insanımıza olumsuz etkisini kırmak için, bâtılları bâtıl olarak yeterince
    tanımak gerekiyor. “Lâ” diyerek reddetmemiz gereken çağdaş
    sapmalara dikkat çekmek ve bu konuda çevremizden örnekler vermek
    gerekiyordu. Üniteleri tesbit edip içini doldururken “lâ ilâhe illâllah”
    esprisi içinde konuları ele almaya çalıştım.
    Okul ders kitaplarındaki kuru ve sıkıcı anlatıma benzemeyecek
    şekilde; mesaj verecek, hikmetini açıklayacak tarzda konuları işlemeye
    çalıştım. Sadece kuru bilgi vermek değil, okuyucuya şuur vermek
    veya bilincini canlı tutmak amaçlarımızdan biri idi. Konuların
    sıralanışında da benzer hassâsiyet gösterildi. Önce tevhid, şirk gibi
    konular işlendi. Çünkü bu konular yeterince ve doğru olarak öğrenilmeden
    akaidin diğer konuları da yarım, tevhidî bilinçten uzak şekilde
    yanlış ve eksik anlaşılıp yorumlanabilirdi.
    Bazı kelimelerin imlâsı konusunda, belki kimi okuyucuların yadırgayacağı
    tarzda, gerekli gördüğüm “a” ve “i” harflerinin üzerine
    uzatma işareti koymayı tercih ettim. İnternetin ve telefon mesajlarının
    da etkisiyle Arapçadan dilimize girmiş olan çok sayıda kelimenin
    telaffuzunun bozulduğuna şâhit oluyoruz. “Din”in amaç, “dil”in araç
    olduğundan, güzel amaca ancak güzel araçlarla gidilebileceğinden
    yola çıkarak, özellikle Kur’an kelime ve kavramlarının doğru okunmasını
    sağlamak için özel gayret sarfetmeyi gerekli gördüm. Bunun
    yollarından birinin de Arapça ve Farsça’dan dilimize geçmiş bazı kelimelerin
    aslına uygun şekilde okunup telaffuz edilmesi için (her ne
    kadar harflerin üzerine uzatma ve inceltme görevi yapan işaret kalktı
    diye yarı resmî hatırlatmalar olsa da) uzatma işaretini alışılmadık biçimde
    sık kullandım. Çünkü çoğu okuyucunun uzatma konulmayan
    kelimelerde gerekli yeri uzatmadan okuduklarına, dilin gerçekten
    bozulduğuna üzülerek şâhit oluyoruz.
    16
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bakış açısı olarak Kur’an’la sağlaması yapılamayan ihtilâflı hususları
    akaid konusu olarak kabul edemediğim için kitaba almadım. Elinizdeki
    bu eser, insanımıza tevhidî bir iman, tevhidî bir şuur, tevhidî
    bir bakış açısı, tevhidî bir dünya görüşü, tevhidî bir yaşayış ve ahlâk
    kazandırma gayretine yönelik kaleme alınmıştır. Bu uğurda kitap,
    karınca kararınca da olsa katkıda bulunabilirse, okuyuculardan tek
    bir kişi bile bu kitap sâyesinde tevhidî bilince ulaşırsa, dünyevî amacına
    ulaşmış demektir; uhrevî ve esas amaç ise Allah’ın rızâsı.
    Kur’an dışında hiçbir kitap hatasız değildir. Gerek matbaa hatası
    da denilen teknik, imlâ ve tashih hataları, gerekse şahsımdan kaynaklanan
    değişik hatalar için okuyucunun hoş görüsüne sığınmıyor;
    hoş görülmeyip düzeltilmesi için bize uyarılarda bulunarak yardımcı
    olmasının her okuyucunun hem hakkı ve hem de görevi olduğunu
    ifade ediyorum. Yanlışlarımızı doğru bir üslûpla bize hatırlatacaklara
    şimdiden duâlar ve teşekkürler ediyorum. Hatalar bize, doğrular
    ve güzelliklerse Rabbimize ve O’nun dinine âittir.
    “Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi hesâba çekme
    (affet).
    Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük
    yükleme.
    Rabbimiz! Bizim gücümüzün yetmediği işlerden bizi sorumlu
    tutma.
    Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et.
    Sen bizim Mevlâmızsın. Tek ve gerçek dostumuzsun.
    Kâfir kavimlere/toplumlara karşı bize yardım et.”1
    Tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın
    her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunan müslümanlara
    duâlar ediyorum... Tevhidi tüm anlam ve kapsamıyla dosdoğru
    anlayıp tüm cepheleriyle hayatına geçirmeye çalışan ve diğer
    1 2/Bakara, 286
    17
    Önsöz
    insanları buna dâvet edip, mücadelesini sadece tevhid düşmanlarına
    yönelten muvahhid mü’minlere selâm olsun!
    Ahmed KALKAN
    Ümraniye, Ocak 2017
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.ahmedkalkan.net
    •

    ı. bölüm
    Tevhid ve
    Tevhidi Bozan Hususlar
    20
    - ünite 1 -
    Akaid Usûlümüz
    • Akaid Nedir, Akaidin Sözlük ve Terim Anlamları
    • Akaid İlminin Konusu
    • Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
    • Akaid Usûlü(müz)
    • Akaidde Ölçü (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
    • İnanç Esaslarının Değişmezliği
    • Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
    • Ehl-i Sünnet Âlimlerinin Haber-i Vâhide (Âhad Habere) Bakışları
    • Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
    • Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
    • Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve Sünnete) Niçin Vahiy
    Denilmemeli?
    • Rasulullah’ın Hüküm Koyması
    • Peygamberimizin Hükümleri, Kur’an’dan Bağımsız mıdır?
    • Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye İtaat Gerekmez Görüşü
    • Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği Hususunda Âyetlerden Deliller
    • Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
    • Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
    • Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
    • Halkımız ve İslâmî Duruş
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    21
    Akaid Nedir?
    Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı
    İslâm inanç esaslarını konu edinen ilim dalına hicrî ikinci ve özellikle
    üçüncü asırdan bu yana genel kabul görmüş şekliyle Akaid denmektedir.
    Aslında akaid ve onun tekili olan akîde kelimesi Kur’an’da
    geçmemekte, sünnette iman esasları yerine kullanılmamaktadır.
    Tâbiîn döneminde “Fıkhu Ekber” de denilen bu ilme “ilmu’t-tevhid”
    de denilir. Ve bize göre en doğru adlandırma da bu sonuncusudur.
    Akaid yerine Tevhid İlmi veya İman Esasları, İslâm İnanç Sistemi
    gibi adlardan birinin bu ilim dalı için kullanılması hem işin aslını
    ifade etmesi, hem de günümüz insanının içeriğini anlaması yönüyle
    daha uygundur. Önce iman esaslarının ruhu, yani şuur veren canlılığı
    yok edilmiş, sonra içeriğinin Kur’an’a tümüyle dayanıp ona uyma
    şartı aranmayıp felsefeden etkilenen, mevcut düzenleri rahatsız etmeyecek
    şekle büründürülen bu ilmin isminin de cismine uyması
    şeklinde iman akaide dönüştürülmüştür.
    Sözlük anlamı olarak Akaid, düğümlemek anlamına gelen akd
    kökünden türemiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten
    türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye
    gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O
    halde Akîde gönülden bağlanılan şey demektir.
    Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi
    gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid
    ilmi denir.
    Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına,
    birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye),
    peygamberlerine, âhiret hayatına, kaza ve kadere, Kur’ân-ı Kerim’deki
    emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli
    esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren
    düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat
    şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir.
    Gençler İçin Akaid
    22
    Ahmed Kalka n
    Akaid İlminin Konusu
    Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken
    esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de farklı
    yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan
    hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar,
    peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da
    anlamı açık ve kesin hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.
    Akaid İlminin Önemi ve Gayesi
    Akaid, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde,
    bu yapının temelini akaid oluşturur. Nasıl ki, bir
    binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması
    mümkün değilse, Akaid ilmi olmadan da İslâm binasının
    yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.
    İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü
    inancıyla alâkalıdır. Bu yüzden müslümanların ve müslüman fert ve
    ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.
    • Akaid ilmi sayesinde müslüman;
    • Neye, niçin ve nasıl iman etmesi gerektiğini bilir.
    • Ancak sağlam bir akaid bilgisi sayesinde insan, imanını taklîdden
    kurtarabilir.
    • Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde, kendisini kötü düşüncelerden
    ve zararlı inançlardan koruyabilir.
    • Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç
    esaslarını savunabilir.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    23
    • Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin
    inanç sistemini savunur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki
    teslis (baba-oğul-kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını
    ortaya koyar.
    İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini
    İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte
    pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını
    yönlendirir.
    İşte akaid ilminin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak
    dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli
    gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü
    sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce ve hurâfelerden korumaktır.
    Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden
    kurtarmaktır.
    Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin
    sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet
    yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak iman
    sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir.
    İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti
    yaşayan, saâdeti asra taşıyan bir toplumdur.
    Gerçek hürriyet, ancak iman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir.
    Tevhidî imana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala,
    çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse,
    hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür
    değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır
    onlar.
    Gençler İçin Akaid
    24
    Ahmed Kalka n
    Akaid Usûlü(müz) Akaidde Ölçü
    (İslâm İnançlarının Kaynağı -Delili-)
    İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır.
    Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı
    belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan veya
    mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin
    ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin
    itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler,
    tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu, iman etmekle
    mükellef bulundukları Kur’an âyetleridir.
    Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır.
    Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem
    de konuyla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır.
    İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz.
    Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar,
    en küçük çapta veya en küçük cüz’ü reddedildiğinde kişiyi küfre
    sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda
    en küçük şüphe bulunmayan Kur’an âyetleridir.
    Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır.2 Kur’an’da yer almayan,
    Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan, Kur’an âyetleriyle
    % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm mü’minleri bağlayıcı itikadî
    esas olamaz. İman esaslarını Rabbimiz Kitabında açıklamıştır; biz
    Kur’an’ın bütün âyetlerine, bütün hükümlerine iman ederiz; İman
    etmemiz zorunlu olan bir konunun Kur’an’da yer alması gerekir.
    Kur’an’da yer almayan bir konu iman esası olamaz. Ana itikadî ilkeler,
    bütün peygamberlerin ortak mesajıdır. İmanî esaslar, peygamberlerin
    kendi koydukları ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere
    değişiklik göstersin. Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır.
    Bütün peygamberlerin ortak inancı olan iman esaslarının herhangi
    bir peygamber tarafından konulmuş veya ilave edilmiş olması
    elbette mümkün değildir. İnanç esasları konusunda Rasûlullah’ın
    2 ] Maalesef bu alanda yaz1lm1_ eserlerin çounda, Kur an da olmayan nice hususlar1n
    akaid ilkesi olarak kabul edildii gibi; bundan daha da fecî olan1; Kur an a ters nice hususlar
    akaid hükmü, yani inanç esas1 olarak belirtilmi_tir. 8] Bk. 2/Bakara, 286
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    25
    (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması
    için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası vaz’ eden
    değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır.8 Yüce Rasûl,
    önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir: “Kur’an’a uymayı sana
    farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere döndürecektir. De ki:
    ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde
    olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın sana vahyolunacağını
    ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın
    kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık
    sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine dâvet et. Asla
    müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir ilâha/tanrıya tapıp
    yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey
    yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na döndürüleceksiniz.”
    3
    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
    Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan
    sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize
    (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye)
    emretmiş miyiz?”4
    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
    etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.
    Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
    haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”5
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın
    indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
    Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz
    bize, sizin amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir
    konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”6
    3 ] 28/Kasas, 85-88
    4 ] 43/Zuhruf, 43-45
    5 ] 33/Ahzâ, 1-3 12] 42/^ûrâ, 15
    6 ]Şûra, 15
    Gençler İçin Akaid
    26
    Ahmed Kalka n
    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
    Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
    bana vahyolunana uyarım…” 7
    Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
    Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir;
    mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın
    ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara
    inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti
    zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir
    etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm
    inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve
    coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli)
    doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular,
    zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları
    bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe
    bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara;
    yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka birşeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.” 8
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir
    şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar
    zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.” 9
    “Âhirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. Hâlbuki
    onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar.
    Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 10
    7 ] 6/En âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmas1n1 emreden
    veya kendi az1ndan ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En âm, 50,
    106, 145; 7/A râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf,
    43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/K1yâme, 18
    8 ] 10/Yûnus, 36
    9 ] 53/Necm, 23
    10 ] 53/Necm, 27-28
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    27
    Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmede mü’minleri zannın çoğundan sakındırmıştır:
    “Ey iman edenler, zannın çoğundan sakının. Çünkü
    zannın bir kısmı günahtır.”11 İtikada ait zanlar, ulûhiyetle ve Peygamberlikle
    ilgili zanlar, haram olan zanlara dâhildir. Çünkü iman
    ve tasdik hususunda yakîn (kesin bilgi) şarttır.
    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
    Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler
    ve ihtilâflar, ölçüdeki genişliklikle ilgilidir. Farklı mezheb ve
    görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı,
    zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle
    oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine
    konulduğu eserlerden ibârettir.
    Akaidi Belirleyen Kur’an’dır.
    Yani, akaidde ölçü/kaynak/delil Kur’an’dır. Çünkü;
    Neye İnanıp Neyi Reddetmemiz Gerektiğiyle İlgili Kur’an’dan
    Hesaba Çekileceğiz.
    “Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan
    hesaba çekileceksiniz.”12
    Kur’an’dan Başka İman Edilecek Başka Bir Söz mü Var ki İman
    Edilsin?
    “Fe bi eyyi hadîsin ba’dellahi ve âyâtihi yu’minûn / İşte bunlar, Allah’ın
    âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan
    ve O’nun âyetlerinden sonra hangi hadise/söze iman edecekler?”13
    “Fe bi eyyi hadîsin ba’dehû yu’minûn / Onlar artık ondan
    (Kur’an’dan) sonra hangi söze iman edecekler?”14
    11 ] 49/Hucurat, 12
    12 ] (43/Zuhruf, 44)
    13 ] (45/Câsiye, 6)
    14 ] (71/Mürselât, 50)
    Gençler İçin Akaid
    28
    Ahmed Kalka n
    Daha Önce Kitap Nedir, İman Nedir Bilmeyen Rasul,
    Kur’an’dan Uzaklaşmaması İçin Uyarılır.
    “İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik.
    Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur’an’ı),
    kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir
    nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun.”15
    “Kur’an’a uymayı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere
    döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin
    apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir. Sen, bu Kitab’ın
    sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) Ancak Rabbinden bir rahmettir.
    O halde sakın kâfirlere arka çıkma! Allah’ın âyetleri sana indirildikten
    sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar.
    Rabbine dâvet et. Asla müşriklerden olma! Allah ile birlikte başka bir
    ilâha/tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından
    başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz anca O’na
    döndürüleceksiniz.”16
    Kur’an, İhtilâf Edilen Hususları Açıklamak ve Doğru Yolu
    Göstermek İçin İndirilmiştir.
    “Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için
    ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak (huden
    ve rahmeten) indirdik.”17
    İman Esasları Kur’an’a Dayanmalıdır.
    Müslümanın akaidi Kur’an’a dayanmalıdır. (Maalesef bu alanda
    yazılmış eserlerin çoğunda, Kur’an’da olmayan nice hususların akaid
    ilkesi olarak kabul edildiği gibi; bundan daha da fecî olanı; Kur’an’a
    ters nice hususlar akaid hükmü, yani inanç esası olarak belirtilmiştir).
    Kur’an’da yer almayan, Kur’an’la sağlaması ve tashihi yapılamayan,
    Kur’an âyetleriyle % 100 uyum sağlamayan bir husus, tüm
    mü’minleri bağlayıcı itikadî esas olamaz. Ana itikadî ilkeler, bütün
    15 ] (42/^ûrâ, 52)
    16 ] (28/Kasas, 85-88)
    17 ] (16/Nahl, 64)
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    29
    peygamberlerin ortak mesajıdır. Peygamberlerin kendi koydukları
    ilkeler değildir ki, peygamberden peygambere değişiklik göstersin.
    Bu inanç ilkeleri, evrensel ve çağlarüstü esaslardır. Bu konuda Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) konumu, inanç ilkelerini açıklamak, daha doğru anlaşılması
    için konuyu izah etmektir. Rasûl (s.a.s.) kendisi iman esası
    vaz’ eden değil, kendisine indirilene iman eden konumundadır18.
    Yüce Rasûl, önce kendisi vahye tâbi olmakla mükelleftir.
    “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi toplanıp
    Rablerinin huzuruna getirileceklerdir.”19 “Bu Kitâb’ı sana, her şey için
    bir açıklama, bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir
    müjde olarak indirdik.”20; “De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık
    bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini
    istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır.
    O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”21; “Hüküm
    ancak Allah’ındır”22; “Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben,
    bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Kendilerine
    kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: ‘Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?’
    Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse
    sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.“
    23 “Rasûl’ün görevi sadece ve sadece tebliğdir”24; “(O sayılı günler),
    insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden
    ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği
    Ramazan ayıdır.”25; “(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size
    haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın…”26
    Rasûlullah (s.a.s.) Vahye (Kur’an’a) Uymakla Emrolunmuştur.
    “Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın.
    Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan
    18 ] (Bk. 2/Bakara, 286)
    19 ] (6/En âm, 38)
    20 ] (16/Nahl, 89)
    21 ] (6/En âm, 57)
    22 ] (12/Yusuf, 40, 67)
    23 ] (3/Âl-i 0mrân, 20)
    24 ] (29/Ankebût, 18; 16/Nahl, 35)
    25 ] (2/Bakara, 185)
    26 ] (6/En âm, 151)
    Gençler İçin Akaid
    30
    Ahmed Kalka n
    sorumlu tutulacaksınız. Senden önce gönderdiğimiz rasullerimize
    (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak ilâhlar (edinin diye)
    emretmiş miyiz?”27
    “Ey Nebî! Allah’tan kork, kâfirlere ve münâfıklara boyun eğip itaat
    etme. Elbette Allah her şeyi bilmekte ve yerli yerince yapmaktadır.
    Rabbinden sana vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, bütün yaptıklarınızdan
    haberdardır. Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.”28
    “İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru
    ol. Onların hevâlarına/heveslerine uyma ve de ki: ‘Ben Allah’ın
    indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adâleti gerçekleştirmekle emrolundum.
    Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz
    bize, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin
    amelleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah
    hepimizi bir araya toplar. Dönüş de O’nadır.”29
    “…Andolsun, eğer sana gelen ilimden (Kur’an’dan) sonra onların
    arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden
    olursun.”30
    “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum.
    Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece
    bana vahyolunana uyarım…”31
    Kullarının neye inanması gerektiğine Allah karar verir.
    Allah iman esaslarını, bir peygamberine başka, diğerine başka
    esaslar olarak belirtmez. Peygamberlerine iman esası belirleme yetkisi
    vererek de her ümmetin iman esaslarının farklı olmasına izin
    vermez.
    27 ] (43/Zuhruf, 43-45)
    28 ] (33/Ahzâb, 1-3)
    29 ] (42/^ûrâ, 15)
    30 ] (2/Bakara, 145)
    31 ] (6/En âm, 50; Peygamberimizin kendisine indirilen vahye tâbi olmas1n1 emreden
    veya kendi az1ndan ben ancak vahye tâbi oluyorum diyen âyetler için bk. 6/En âm, 50,
    106, 145; 7/A râf, 203; 10/Yûnus, 15, 109; 11/ Hûd, 12; 16/Nahl, 123; 33/Ahzâb, 2; 43/Zuhruf,
    43; 45/Câsiye, 18; 46/Ahkaf, 9; 75/K1yâme, 18). 38] (25/Furkan, 30)
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    31
    İman esasları zamana, yere ve şahsa göre değişmeyeceğinden, Hz.
    Âdem’den beri aynı iman esaslarına inanılmaktadır.
    Peygamberlerin hepsi tevhidi insanlara tebliğ etmişler, tek Allah’a
    kulluğa insanları çağırmışlardır.
    Peygamberimizin âhirette kavminden (ümmetinden) tek şikâyeti
    Kur’an’ı mehcur bırakıp ondan uzaklaşma olacak38
    Zan, Hakikat Bakımından Hiçbir Değer İfade Etmez. Mütevatirin
    Dışındaki Bütün Hadisler de Zan İçerir.
    Peygamberimizin bu rivayetteki kelimelerle bu sözü söylediği ihtimaldir,
    bu şekilde söylememiş de olabilir. Kendisinde hiçbir şüphe
    olmayan hüküm. Bu yönüyle iman kavramıyla eşanlamlı kabul edilmiştir.
    Kesin tasdik ancak konuyla ilgili kesin bir delilin olmasıyla
    gerçekleşir. Zira kesin olmayan delil üzerine kesin bir inanç bina edilemez.
    Onun içindir ki içinde zann olan rivayetler -ki âhad haber de
    onlardan sayılır- itikad haline getirilemez.
    “Onların (müşriklerin) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz
    zan, haktan (ilimden) bir şeyin yerini tutmaz.”32
    “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir
    şey değildir. Allah onlar hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Onlar
    zanna ve nefislerinin aşağı hevesine uyuyorlar.”33
    Mütevâtir hadislerin akaidde delil olabileceği de yine âlimlerin
    görüşüdür. Bu görüşe katılmayanlar da vardır. Yani, hakkında bir
    âyet yoktur. Peygamberimizin bir sözü yoktur.
    Mütevâtir hadislerin akaidi belirlemede ölçü olması konusunu
    biraz açalım: Âlimlerin önemli bir kısmı akaidde mütevâtir hadislerin
    de aynen Kur’an âyetleri gibi delil olacağını ileri sürerler. Öncelikle,
    şunu açıklığa kavuşturmak gerekir: Hadis rivayetlerinin hangisi
    veya hangilerinin mütevatir olduğu ihtilâf ediliyorsa, mütevâtir
    olduğu mütevâtir olmayan hadisler akaidde nasıl delil olur? Yani,
    32 ] (10/Yûnus, 36)
    33 ] (53/Necm, 23)
    Gençler İçin Akaid
    32
    Ahmed Kalka n
    mütevatir olup olmadığı ulemâ arasında kesin olmayan rivayetlerin
    kimin belirlemesine göre mütevâtir sayılıp sayılmayacağı, ulemadan
    bazılarının katılmayıp bazılarının mütevâtir olduğunu iddia ettikleri
    hadis rivayetleri iman esaslarını belirlemede ölçü olmaz.
    Mütevâtir haberlerin tanımı konusundaki farklılıklar, haberi
    getirenlerin sayısı (4, 5, 7, 10, 12, 20, 40, 50, 70, 310, 1400, 1500),
    sayı gerekmediğini söyleyenler, mütevâtir olarak sunulan bir kısım
    haberlerin mütevâtir değeri taşıyıp taşımadığı konusundaki ihtilaflardır.
    İbn Hibban ve el-Hâris gibi hadis âlimlerine göre “mütevâtir
    hiçbir hadis yoktur.” İbn Salâh’a göre “Men kezibe aleyye…” hadisi,
    60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtir, el-Irâkî’ye göre mestlere meshetme
    hadisi 60 sahâbî rivâyet ettiği için mütevâtirdir. İbn Hibban
    ve en-Nevevî’ye göre mütevâtir hadis son derece nâdirdir. İbn Hacer,
    “mütevâtir hiçbir hadis yoktur” iddiasına muhâliftir. Es-Suyûtî
    de, İbn Hacer’e katılmaktadır. İbn Teymiye, hâricîlerler savaşılmasını
    emreden hadislerin mütevâtir olduğunu ileri sürdüğü bilinmektedir.
    İslâm âlimleri arasında, mütevâtirin tanımı ve ulaşılma yolları konusunda
    ciddi usûl farklılıkları olduğu açıkça görülmektedir. Mütevâtir
    olduğu konusunda ittifak edilen bir tek hadis vardır. O da Peygamberimize
    söylemediği sözü isnad edenlerin cehennemlik olduğuna
    dair hadis. Bazı araştırmacılar da mütevâtir hadisin hiç bulunmadığını
    iddia ederler.34
    Mütevâtir olduğunda ittifak edilen hadis şudur: “Kim benim üzerime
    (bilerek) yalan söylerse, cehennemdeki oturacağı yere hazırlansın.”
    35
    Mütevâtir hadisler de akaidi belirler demenin pratik bir karşılığı
    yoktur. Çünkü mütevatir olduğunda ittifak edilen akaidle ilgili hiçbir
    hadis rivayeti yoktur.
    34 ] Bu konuda bkz. Mütevatir Hadis Var m1d1r? , Abdulhakim Beyazyüz, Haksöz,16
    Eylül 2018
    35 ] (Buhârî, 0lm 49-51, Enbiyâ 128, Zühd 72; Müslim, Mukaddime 1-3; Ebû Dâvud,
    0lm 4, hadis no: 3651; 0bn Mâce, Mukaddime 4, hadis no: 30-37; Tirmizî, 0lm 8, hadis
    no: 2796-2798). Bu hadisin kimi varyantlar1nda geçen müteammiden/kasden, bilerek
    ifadesinin, hadise sonradan ilave edilmi_tir. Hadisin asl1nda bu kelime yoktur.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    33
    Akidede İctihad ve Mezhep Olmaz, Olmamalıdır. Onun için ictihada
    dayalı mezhebî görüşler akideyi bağlamadığı için itikadda mezhep
    de olamaz. Bütün müslümanların akidesi birdir. İhtilaf ictihadî
    alanlardadır. Fıkhî konularda ihtilaf ve mezhep farklılığı caizken
    akidevî konularda mezhep, taklit ve ihtilaf asla caiz değildir. Bugün
    Müslümanların birbirlerini tekfir edecek kadar önemli gördükleri
    farklılıklar, akidenin Kur’an’a dayanmaması ve âhad haber başta olmak
    üzere, akaid âlimlerinin görüşlerinin dinin kendisi gibi, akidenin
    esası gibi kabul edilmesinden dolayıdır. Müslümanlar akidede
    kardeştirler. İctihadî ve zannî konulardaki farklılıklar bu kardeşliği
    bozmaz.
    Muhkem âyetlerdeki itikadî esaslar, yani vahyin hükümleri İslâm
    inanç esaslarını oluşturur. Bu mutlak doğrular, kişilere, zamana ve
    coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli)
    doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular,
    zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları
    bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe
    bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara;
    yani zayıf temellere dayanmaz. Zan, zayıf bir temeldir.
    Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir.
    Âyetlerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir;
    mânâya delâleti zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın
    ictihadını ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara
    inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti
    zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir
    etme hakkına hiç kimse sahip değildir.
    Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında
    Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler
    ve ihtilâflar, ölçüdeki genişlikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki
    müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı,
    zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle
    oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine
    konulduğu eserlerden ibârettir.
    Gençler İçin Akaid
    34
    Ahmed Kalka n
    Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî
    yorumlar ile İlâhî iman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman
    olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların
    yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı
    ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak
    hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/
    zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların
    bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların
    tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı
    mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara
    dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar
    arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren
    ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir.
    Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara
    şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle
    bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde
    ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.
    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
    olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
    münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
    Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı
    reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça
    belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek
    gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı
    açıkça küfrünü ispatlmayan bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı
    gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler
    gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
    Kur’an’a ve Kur’an’daki esaslara iman eden hiçbir mü’min, Peygamberimize,
    Onun söylediği kesin olan sözlere itiraz etmez, kabul
    etmiyorum demez. Bir mü’min, hem Kur’an’a iman edecek, hem
    Kur’an’da “itaat edin, hakem kabul edin, örnek alın” denilen Peygamberimizi
    Kur’an’daki esasları açıklayan sözlerini, hükümlerini
    kabul etmeyecek, bu düşünülemez. “Senin haddine mi Kur’an’a arzetmek,
    bunu mezardakiler yapmış, hayatta olan kimselerin ilmi ne
    ki Kur’an’a arzetsin” demek de karşısındakinden önce Kur’an’a hakarettir.
    Kur’an anlaşılmaz bir kitap değildir. Kur’an, sadece müctehid
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    35
    seviyesindeki âlimlerin kitabı değildir. Kur’an furkandır, hakla bâtılı,
    doğru ile yanlışı ayırt eden kitaptır. Kur’an anlaşılsın diye, ölçü olsun
    diye indirildi. Her mü’min, kendi kapasitesi oranında Kur’an’ı anlar,
    anlamaya çalışır. Yanlış çıkarımlar olduğunda âlimler başta olmak
    üzere diğer mü’minler onun hatasını ilmî şekilde düzeltirler. Bir rivayetin
    Kur’an tarafından sağlama yapılmasından kimsenin rahatsızlık
    duymaya hakkı yoktur. Rivayetler Kur’an’a arzedilmeyecek de neye
    arzedilecek? Hadislerin Buhârî’ye ve benzeri hadis âlimlerine arzedilmesi,
    onların onayını alınca sahih, onaylarını almayıp bazı hadis
    âlimlerinin “zayıf ” veya “uydurma” dediği için sahih kabul edilmemesi
    gayet doğal karşılandığı ve usûle uygun görüldüğü gibi; hatta
    ondan da daha önemli olarak; Furkan olan Allah’ın kitabına arzedilmesi
    çok daha doğal karşılanmalı ve usûle uygun görülmelidir. Allah’ın
    kitabından daha doğru bir ölçü mü vardır? Sözlerin en güzeli
    ve en doğrusu Allah’ın sözü değil midir? Davranışlarımızı, yaşayışımızı,
    sözlerimizi Kur’an’a arzetmek zorunda değil miyiz? Rabbimiz
    Kur’an’a uymayan görüş ve inançlardan bizi hesaba çekmeyecek mi?
    Kur’an’ı temel ölçü kabul edip “geleneği de, hadis rivayetlerini de
    Kur’an’a arzetmeliyiz. “Peygamberimiz Kur’an’a ters bir söz söylemez”
    diyenlere, bu sözünden dolayı “hadis inkârcısı!” diyenler de büyük
    yanlış içindedir. Onlara tepkisel cevap olarak; “siz de Kur’an inkârcısısınız!
    Kur’an’ın tasvip edip etmemesini önemsemiyor, Kur’an’ı
    hakem olarak kabul etmiyorsunuz!” diyenler de yanlış içindedir. Bir
    hadis âlimi, “şu hadis sahih değildir” deyince onun sözü ölçü kabul
    edilecek, hiçbir şekilde kendisine hadis inkârcısı filan denilmeyecek;
    fakat, “Âlim yanılabilir, ama Kur’an yanılmaz; âlim mutlak bir ölçü
    değildir, ama Kur’an mutlak bir ölçüdür diyen suçlanacak; bu ilmîdir,
    ne insanî ve İslâmî. “Bu rivayet Kur’an’a (ayrıca; akla, ilmî veya tarihî
    gerçeklere) ters düştüğü için, Kur’an’a göre sahih değildir” denilince,
    bunun ilmî mütâleasını yapamıyorsa, karşı tarafın delilini çürütemiyorsa
    o delile teslim olmak düşer. Akaidle ilgili esaslar, üzerinde
    tartışma yapılacak konular değildir.
    Ebû Hanife, hadis rivayetlerini Kur’an’a arzedip Kur’an’a ters düşenleri
    kabul etmeme konusunda şöyle diyor:
    “Tekzip etmek, ancak “Ben Hz. Peygamber’in sözünü yalanlıyorum,”
    diyen kimsenin yalanlamasıdır. Lâkin bir kimse “Ben Hz.
    Gençler İçin Akaid
    36
    Ahmed Kalka n
    Peygamber’in söylediği her şeye iman ederim, fakat o kötülük yapılmasını
    söylemedi, Kur’ân’a da muhalefet etmedi” derse, bu söz
    o kimsenin, Hz. Peygamber’i ve Kur’ân-ı Kerim’i tasdik etmesi; Allah’ın
    Resulünü, Kur’ân’a muhalefetten tenzih etmesidir. Eğer, Hz.
    Peygamber, Kur’ân’a muhalefet etse ve Allah için hak olmayan şeyleri
    kendiliğinden uydursa idi, Allah onun kudret ve kuvvetini alır, kalp
    damarını koparırdı. Nitekim bu husus Kur’ân’da şöyle belirtilir: “Eğer
    peygamber söylemediklerimizi bize karşı, kendiliğinden uydurmuş
    olsa idi, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da kalp damarını koparıverirdik.
    Sizin hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”36
    Allah’ın peygamberi, Allah’ın kitabına muhalefet etmez, Allah’ın
    kitabına muhalefet eden kimse de Allah’ın peygamberi olamaz. Onların
    rivayet ettikleri bu haber Kur’ân’a muhaliftir… Kur’ân-ı Kerim’in
    hilafına, Hz. Peygamber’den hadis nakleden herhangi bir kimseyi
    reddetmek, Hz. Peygamber’i reddetmek veya tekzip etmek demek
    değildir. Bilakis, Hz. Peygamber adına bâtılı rivayet eden kimseyi
    reddetmek demektir. İtham Hz. Peygamber’e değil, nakleden kimseye
    râcidir. Hz. Peygamber’in söylediğini duyduğumuz yahut duymadığımız
    her şey can, baş üstünedir. Biz onların hepsine iman ettik,
    onların Allah’ın Resulü’nün söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz.
    Keza Hz. Peygamber’in, Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmediğine,
    Allah’ın kullarına ulaştırılmasını emrettiği bir şeye de mâni olmadığına
    şahitlik ederiz. O, hiçbir şeyi Allah’ın tavsif ettiğinden başka
    şekilde tavsif etmez. Yine şehadet ederiz ki O, bütün işlerde Allah’ın
    emrine muvafakat etmiş, hiçbir bid’at ortaya koymamıştır. Allah’ın
    söylemediği hiçbir şeyi de, Allah’a isnat etmemiştir. Bunun için Allah
    Teâlâ “Kim Resule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”37 buyurmaktadır.”
    38
    Peygamberimizin rivâyet edilen bu kelimelerle bu sözü söylediği
    kesin olmayan, Peygamberimizin bu şekilde söylediği zannedilen
    sözlerin Peygamberimizin sözü olmadığı gerekçesiyle, Kur’an’a
    ters gördüğü için, uydurma rivayetlerden sakınmak gerekçesiyle ve
    36 ] 69/Haakka, 45-47
    37 ] 4/Nisâ, 80
    38 ] İmam-ı Âzam’ın Beş Eseri, Tercüme: Mustafa Öz, 2. Bs, İFAV Yayınları, İstanbul,
    1992, el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 24-25
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    37
    ondan daha önemli ve eksiksiz, fazlasız, hatasız, yanlışsız ve lâ raybe
    fîh olan Kitab’ı öne çıkarıp onun ölçüleriyle rivayetleri tartalım.
    İnanç Esaslarının Değişmezliği
    a) İnanç esasları; zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre
    değişmez.
    Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya...
    inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de aynı
    esaslar emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin
    tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.
    Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve
    birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın
    varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine
    itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı
    Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:
    “Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. ‘Ey kavmim, dedi; Allah’a
    kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız/tanrınız yoktur.”39
    “Andolsun Biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, ‘Allah’a kulluk edin’
    demesi için gönderdik..”40
    İbrâhim (a.s.) kavmine dedi ki; ‘Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun.
    Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”41
    “Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: ‘Ey kavmim Allah’a kulluk edin,
    âhiretgününe umut bağlayın.”42
    “Biz hiçbir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden
    başka bir amaçla göndermedik.”43
    39 ] 23/Mü minûn, 23
    40 ] 27/Neml, 45
    41 ] 29/Ankebût, 16
    42 ] 29/Ankebût, 36
    43 ] 4/Nisâ, 6
    Gençler İçin Akaid
    38
    Ahmed Kalka n
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının’
    diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.”44
    Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem
    evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm
    nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.
    Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez:
    “Kur’an’daki hükümler geçmişte kaldı. Bugünkü modern toplumda
    din kaidelerinin herhangi bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir
    vicdan işi olabilir. Geçmişte putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı;
    namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde
    bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin
    izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan
    bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf
    edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan
    heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek
    için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”
    İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk
    ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan
    oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi
    sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü
    reddeder. İnancını zamana, zemine ve mekâna göre değiştirmez.
    b) İnanç esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm
    dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden
    çıkarır.
    Meselâ; “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili
    emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım
    fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul
    ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum.
    Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu
    serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”
    44 ] 16/Nahl, 36
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    39
    “Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden,
    kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten,
    onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan
    vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle
    bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”
    İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah
    Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de kınamakta
    ve cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul
    edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı yapmaktadır: “...
    Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka
    bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.”45
    Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini
    kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama, aynı zamanda, nefsimize
    ağır gelen İlâhî emir ve yasakları da kabul edip hiçbir ayırım yapmadan
    yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz:
    İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır
    geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr
    eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir
    olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur. Yani, Allah’a iman
    eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği
    için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr
    mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler
    için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir.
    Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman
    olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye
    münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız.
    Zanla bir kimsenin dinden çıktığına hükmetmek büyük yanlıştır,
    tekfirciliktir. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu
    gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr
    ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız.
    Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya
    da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan bir kimseye kâfir deme
    45 ] 2/Bakara, 85
    Gençler İçin Akaid
    40
    Ahmed Kalka n
    hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım
    menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.
    Âhad Haber Akaidde Delil Olmaz!
    Âhad haber derken ifade edilen “âhad”, bir, bir tek manalarına
    gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle mütevâtir derecesine
    yükselemeyen haberlere denir. Buna göre, bir nesilde bir tek râvî
    tarafından rivayet edilen habere haber-i vâhid adı verilir. Birkaç nesilde
    birer râvî tarafından rivayet edilmiş olan haberlere ise haber-i
    âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.
    İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e
    (s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif
    etmiştir.46 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan
    her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına
    ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan
    bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka
    râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden,
    üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla
    sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır.
    Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada
    mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı
    tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı
    olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad
    sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin
    sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir,
    ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve
    meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib,
    bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat
    mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet
    ettikleri haberlere denilmiştir.47
    İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir râvînin tek başına rivayet ettiği
    ve mütevâtirin şartlarını taşımayan haberler olarak tarif etmiş;
    46 ] Kifâye, 62
    47 ] Hadis Ist1lahlar1, 22, 23
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    41
    makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır. Bunlardan makbul
    âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır. Merdud âhad ise mat’ûn
    (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit edilememiş râvînin tek
    başına rivayet ettiği haberdir.
    Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak
    şartıyla çoğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve
    olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister
    bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda
    özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur
    olmayan âhad grubuna girerler.
    İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil,
    zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı
    bu görüştedirler. Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin
    büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için
    sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye
    göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî
    ilim ifade etmez.
    Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak
    bu çeşit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle
    âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı
    vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle
    amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde
    olanlardandır. Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî
    konularda hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar
    râvî ile ilgilidir.
    Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir olması;
    doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi;
    lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği şekilde
    rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak
    ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması;
    tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel
    edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır.
    Gençler İçin Akaid
    42
    Ahmed Kalka n
    Özetle tekrarlayacak olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri
    adalet sahibi, isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği
    görüşündedirler. Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği
    görüşünde olanlar ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin
    taşıdıkları özellikleri taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle
    itikadı meselerle ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.
    Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve Ehl-i
    Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî meselelerde
    hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin
    hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mu’tezile, âhad haberlerin
    her çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sürerken, “Bilmediğin
    şeyin peşine düşme”48; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade etmez”49
    mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi sahâbîler
    tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.
    Kur’an’a, Sünnete ve Hadislere Bakışımız
    1- Kur’an, dinde tek belirleyici ve tek mutlak şâri olan Allah’ın
    tarihe ve topluma müdahale ederek, vahyin ölçüleriyle iman, akıl,
    şahsiyet, tasavvur ve hayatı yeniden inşa etmeyi hedeflediği, hak ile
    bâtılı ayıran bir furkan, karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir hidayet
    rehberidir. Bu sebeple de dinin belirlenmesinde özne kılınması,
    merkeze alınması gereken temel kaynağımızdır. Kur’an’ın delaleti
    zannî kısmı (ile hadislerin âhad haber alanı) ise, zan taşıdığı için,
    hoş görülmesi gereken farklılıklarımızı kapsamaktadır. Dolayısıyla
    bu alanlardan çıkarılan sonuçların, yapılan yorumların mutlaklaştırılmaması,
    akîdeleştirilmemesi, dinleştirilmemesi gerekmektedir.
    Sabiteler, muhkem naslar alanındaki, akîde ortak paydasındaki birlik
    sağlandıktan sonra, yoruma açık, içtihat alanındaki farklılıklarımız
    zenginlik olarak kalacaktır.
    2– Ancak Kur’an, bir hayata inmiş ve o hayatın içine okunmuş,
    hayatın içinden okunmuş ve o ilk hayatı, Resulullah’ın (s.a.s.) ve
    ilk Kur’an nesli olan ashabının hayatını inşa ederek tamamlanmış
    48 ] 17/0srâ, 36
    49 ] 53/Necm, 28
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    43
    bir kitaptır. Bu sebeple de, o ilk hayattan koparılan, soyutlanan bir
    Kur’an anlayışı, bugün de hayatla bağı kurulamayacak teorik bir kitabın
    ortaya çıkmasına ve ilk şahitlikten kopularak, bugün hayata
    taşınması, sosyalleştirilmesi güç bir din anlayışının doğmasına yol
    açar. Hâlbuki, Resulün önderliğindeki ilk Kur’an neslinin hayatını,
    Resulün ve ilk neslin mücadele sünnetini dikkate alarak, vahyin ilk
    inşa ettiği hayatla iç içe geçmiş olarak Kur’an nüzul sırasıyla ve hakkıyla
    okunduğunda, yani Kur’an nüzul ortamı, kavramların nüzul
    ortamındaki karşılıkları, nüzul sebepleri bilinerek ve siyerle iç içe
    geçirilerek okunduğunda, bugün de hayatla bağı kurulacak pratik ilkeleri
    yakalamak ve ilk örneği bugünkü hayata taşımak mümkündür.
    Üstelik bu tür bir okuma, isabet kaydetmek için zorunludur. Böylesine
    nitelikli ve doğru bir okuma sonucunda, Kur’an talebesi müminler
    arasında dinin sabiteleri ve akîdesi alanında çok yüksek bir
    mutabakatın oluşması mümkün hale gelecektir.
    3– Bu sebeple, hiçbir mü’min, vahyin ilk şahidi olan Resulullah’ın
    (s.a.s.) Kur’an’da emredilen güzel örnekliğini dışlayamaz, onun
    Kur’an’ın uygulaması anlamındaki ve yaşanarak bugüne kadar mütevatir
    olarak intikal eden sünnetini reddedemez. Reddeden olursa
    şüphesiz ki, Kur’an’da yer alan Resule itaat hükmüne aykırı bir
    inançla mü’min olma vasfını kaybeder. Bu sebeple kesin bir delil
    olmadıkça hiçbir mü’min sünnet inkârcılığıyla suçlanamaz. Çünkü
    hiçbir mü’min bunu yapmaz. O halde bütün mü’minler hizbullah olmak,
    Allah taraftarı olmak zorunda oldukları gibi, bütün mü’minler
    sünnet ehli olmak ve Kur’an’a tâbi iseler ve Allah’ı seviyorlarsa Resulullah’a
    itaat etmek mecburiyetindedirler. Bu bakımdan bir kısım
    mü’minler sünnet ehli, bir kısmı ise sünnet karşıtı olarak nitelendirilemezler.
    4– Sünnet, vahiy değil, ancak vahyin denetimi altındaki Resulün
    uygulamasıdır. Yanlış yapıldığında Allah tarafından düzeltildiği için,
    Kur’an’la düzeltilmeyenler Allah’ın dolaylı onayını da almış sayılır.
    Sünnetin ilk kaynağı da Kur’an’dır. Sünnet; Resul’den bugüne milyonlarca
    insan tarafından yaşanarak ve mütevatiren intikal eden uygulamalardır.
    Resul, Kur’an’ı açıklama, tebliğ etme, yorumlama, içtihat
    ve uygulamalarıyla bize şahitliğini yapma, örneklik oluşturma,
    bize kitabı ve hikmeti öğreterek bizi eğitme, arındırma gibi oldukça
    Gençler İçin Akaid
    44
    Ahmed Kalka n
    önemli görev ve sorumluluklarla donatılmış ilk şahit, Kur’an ahlakıyla,
    en güzel ahlakla mücehhez bir Resuldür, Kur’an’la yolumuzu
    aydınlatan bir önderdir.
    5– Hadis ise, bu uygulamalarla ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözleriyle
    ilgili olarak anlam itibariyle intikal eden sözlü nakillerdir ki, daha
    çok âhâd haberlerden oluşur. Bu alan, gerek rivayet zinciri bakımından,
    gerek metin tahlili açısından tahkike muhtaç olan zan alanıdır.
    Bu bağlamda Buhari, Müslim gibi hadis âlimlerinin yerine getirdikleri
    çok büyük sorumluluk, her türlü takdir ve duayı hak etmektedir.
    Allah (c.c.) kendilerinden razı olsun, rahmetiyle muamele eylesin,
    onlar, rivayet zinciri ve senetleri açısından sahih olup olmadıklarını
    araştırarak yüz binlerce uydurma rivayeti ayıklayarak atmışlar ve
    bugün bizim işimizi kolaylaştırmışlar, bizleri içinden çıkamayacağımız
    büyük bir kaosun içine düşmekten korumuşlardır. Eğer bu güzel
    çalışmayı ve hurafe olanları ayıklamayı yapmamış olsalardı bugün
    500.000 ve üzeri rakamlarla ifade edilen bu rivayet birikimi içinde
    mahvolmuştuk. Ancak bu çalışmayı yapanlar da insandı ve bize aktardıkları
    3.000 civarında rakamlarla ifade edilen ve rivayet zinciri
    bakımından “sahih” olarak nitelenenler içinde de gerek kendi insani
    zaafları sebebiyle ya da tarihsel süreçte talebelerinin ilaveleriyle
    de olsa hâlâ bu sahih denilenler içinde de uydurma rivayetler yer
    almaktadır. Bugün Sahihler üzerinde yapılan araştırma ve tahlil sonucunda
    uydurma olanlar sahihler yanında çok düşük bir oranda
    kalmaktadır. Bu sonuç bile, Buhari ve Müslim gibi hadis âlimlerinin
    başarısız olduklarını değil, tam tersine o günkü zor şartlarda yaptıkları
    çalışmalar sonucu “sahih” olarak tespit ettiklerinin içinde, yüzyıllara
    yayılan aktarım süreçlerinde meydana gelebilecek muhtemel
    değişme ve ilavelere rağmen çok az uydurma rivayete rastlanması
    çok büyük bir başarı sağladıklarına delâlet etmektedir.
    Bugünkü şartlarda, Sahihlerde yer alan bütün rivayetlerin senet
    ve zincir bakımından “sahih” olduklarını kabul etsek bile, metin
    tahkiki ve tahlili yönünden bir inceleme yapmak da bizim sorumluluğumuzdur.
    Bu rivayetlerin, ahlakı Kur’an ahlakı olan Rasulullah’a
    (s.a.s.) ait olup olmadığının anlaşılabilmesi için Kur’an’a arzı şarttır.
    İmam Ebu Hanife’nin usulü bu konuda anlamlı ve yeterlidir. Bu bağlamda
    yapılan araştırma sonucunda, Kur’an’a, Resulün sünnetinin
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    45
    bütünlüğüne, Risalet misyonuna, ahlakına, akla ve mantığa, kevni
    ayetlere vb. uygunluk olduğu tespit edilirse, yine kesin olmamakla
    beraber Resule ait olduğu galip zannına, kanaatine ulaşılırsa, onunla
    amel edilir. Ancak gaybla ilgili rivayetler Kur’an’da yer almadıkça
    doğru olduğu iddia edilemez. Zan alanı olan bu alandaki haberler
    üzerine akıde bina edilemez. Resulden geldiği iddia edilen rivayetlerin
    tahkike tabi tutulması, bu bağlamda hadis usulü gereğince
    Kur’an’a arz edilmesi suretiyle metin tahkiki ve tahlili yapılması,
    şüphesiz ki, Resulü (s.a.s.) denetleme amaçlı olmayıp, Resul adına
    gelen haberlerin doğruluğunu ve Resule ait olup olmadığını tespit
    amaçlıdır. Ve bu çaba, ilmi birikimi olan her mü’min üzerinde büyük
    sorumluluktur.
    6– Din kuralları koyan vahiy Kur’an’da toplanmıştır. Ancak,
    Kur’an dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında
    olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Resulullah (s.a.s.) ile
    Allah arasındaki Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi
    bağlayıcılığı ise, ancak bilahare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da
    Resulün bir içtihadı ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa
    bizi bağlayıcı hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle
    bir iddia (yani Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu
    için değil, sadece Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması
    olduğu için ve Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın
    bütün yapıp ettiklerinin vahiy olduğunu (vahy-i gayri metluv) iddia
    etmek, hem Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb
    haberleriyle ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının
    Resulullah tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da
    sadece birkaç kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risalet görevinin
    tam anlamıyla yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına
    gelir. Diğer taraftan, Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip
    düzelten Kur’an ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi
    yönlendirip böyle yaptırdığı, daha sonra da uyarıp neden böyle
    yaptın diye eleştirdiği iddia edilmiş olur ki bu büyük çelişki olur.
    Ayrıca böyle bir iddia Resulü, bütün inisiyatif ve iradesini yok ederek,
    tamamen Allah tarafından yönlendirilen bir robot konumuna
    indirger ki, böyle bir Resulün bizim için güzel örneklik oluşturması
    tartışılır hale gelir.
    Gençler İçin Akaid
    46
    Ahmed Kalka n
    Diğer taraftan, bir rivayette yer alan ve Rasul’e (s.a.s.) ait olduğu
    ifade edilen söz ya da amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik
    ilhamı bulunsun, Allah (c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer
    almadıkça bu ilahi ilişki ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak
    aktarılan söz ya da amel Kur’an’a uygunsa Resule ait olduğu galip
    zannıyla onunla amel edersek inşallah Resule itaatin ecrini alırız.
    Bir de şu husus önemlidir; “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında
    “gayri metluv vahiy” ya da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an
    hükümlerinden hareketle yaptığı içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine
    itaat etmeyecek misiniz? Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla
    arkasında “vahy-i gayri metluv” ya da “ilham” olduğunu iddia ederek
    değil, sadece Resul yaptığı ve söylediği için onun din konusunda
    yaptıklarını yapmalı, emirlerine itaat etmeli değil miyiz? O halde,
    gaybı taşlayarak Resulün yapıp ettiklerinin arkasında zanna dayalı
    ilahi yönlendirmeler aramak yerine, “Allah’a ve Resulüne itaat edin”
    ilahi emri gereğince, arkasında Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan,
    sadece Resulullah (s.a.s.) yaptığı ve söylediği için ona itaat etmenin
    Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun bilinciyle hareket etmeliyiz.
    7- Kur’an dışı akaid ve ölçüleri bırakıp ilme’l yakin olana ittiba
    ettiğimizde, Kur’an’ın muhkem ayetlerini esas aldığımızda ulaşacağımız
    yoruma açık olmayan kimliksel birlik, tevhid ortak paydasında,
    sabiteler planında bütünleşme kendiliğinden yaşanacaktır. Vahdet
    gerçek anlamıyla mümkün hale gelecektir. Kur’an’ın delaleti kati
    alanıyla, yaşanarak intikal eden mütevatir sünnet mutabakat alanımızı
    oluşturmak durumundadır ve bu alanda farklılığa müsamaha
    edilmemesi gerekmektedir. Bizi kardeş yapan akîdemiz de bu alanda
    teşekkül etmektedir.
    O halde tüm mü’minler, “ortak mütevatir “ diyebileceğimiz bir
    hat çizmeli ve bu hattın üzerinde yer alan ve her müminin mütevatir
    kabul ettiği Kur’an ve milyonlarca Müslüman tarafından yaşanarak
    aktarılan mütevatir sünnetin belirlediği dinin sabitelerinde ve akîdesinde
    mutabakat temin ederek tevhid merkezli bir vahdeti hedeflemeli,
    bu ortak mütevatir hattının altında kalıp zan içeren ve ağırlıkla
    ahad haberleri kapsayan alandaki farklılıklarımızı da hoş görüp
    zenginlik olarak telakki etmeliyiz. Ümmet olmak da, vahdeti temin
    etmek de ancak böyle mümkündür.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    47
    İnsanımızda değişik sebeplerden dolayı tevhidle ilgili birçok
    problemin varlığını kabul etmek zorundayız. Önce bunları tespit ve
    teşhis etmek ve sonra çözümlerini sunmak dâvâ adamı muvahhidler
    olarak hepimizin görevidir.
    Bir, bir tek manalarına gelen ehad ya da vahidin çoğuludur. Umumiyetle
    mütevâtir derecesine yükselemeyen haberlere denir. Buna
    göre, bir nesilde bir tek râvî tarafından rivayet edilen habere haber-i
    vâhid adı verilir. Birkaç nesilde birer râvî tarafından rivayet edilmiş
    olan haberlere ise haber-i âhâd veya kısaca âhâd denilmiştir.
    İmam Şafii, âhade haber-i hâssa demiş ve onu Hz. Peygamber’e
    (s.a.s) kadar tek râvînin tek râvîden rivayet ettiği haber olarak tarif
    etmiştir.50 Daha sonraki devirlerde ise âhâd tabiri daha ziyâde, sayılan
    her tabakada mütevâtir haberin şartı olan kalabalık sayısına
    ulaşmamış râvîler tarafından rivayet edilen haberler için kullanılan
    bir terim halini almıştır. Buna göre âhad, yalnız bir râvînin bir başka
    râvîden rivayet ettiği haberler hakkında değil, iki râvînin iki râvîden,
    üç kişinin, hatta sayıları üçün üstündeki râvîlerin üç veya daha fazla
    sayıdaki râvîlerden rivayet ettikleri haberler hakkında da kullanılmıştır.
    Şu Şartla ki, üç sayısının üzerindeki râvîlerin her tabakada
    mütevâtirin şartı olan kalabalıktan daha az olmaması gerekir. Bazı
    tabakalarda az olmasa bile, diğer bazı tabakalarda mütevâtirin şartı
    olan kalabalık sayısına erişmemiş olması dolayısıyla haber yine âhad
    sayılır. Nitekim bazı hadis usulü kaynaklarında haberler, râvîlerinin
    sayısına göre önce iki kısma ayrılmıştır. Birinci kısmına mütevâtir,
    ötekine ise âhad denilmiştir. Âhad haberler daha sonra garîb, azîz ve
    meşhur olmak üzere üç kısımda mütalaa edilmiştir. Bunlardan garib,
    bir kişinin, azîz, en çok iki; meşhur ise üç ve üçün üstünde fakat
    mütevâtirin şartı olan kalabalığın altındaki sayıdaki râvîlerin rivayet
    ettikleri haberlere denilmiştir.51İbn Haceri’l-Askalânî âhadi, bir
    râvînin tek başına rivayet ettiği ve mütevâtirin şartlarını taşımayan
    haberler olarak tarif etmiş; makbul ve merdûd olarak iki kısma ayırmıştır.
    Bunlardan makbul âhad, amel edilebilecek ölçüde olanlardır.
    Merdud âhad ise mat’ûn (bir kusur ile suçlanmış) veya adaleti tesbit
    edilememiş râvînin tek başına rivayet ettiği haberdir.
    50 ] Kifâye, 62
    51 ] Hadis Istılahları, 22, 23
    Gençler İçin Akaid
    48
    Ahmed Kalka n
    Âhad haber, rivayet tarikları mütevâtir derecesinde olmamak
    şartıyla çoğalırsa meşhur olur. Bu takdirde âhad, meşhur olanlar ve
    olmayanlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Meşhur âhad, isnadı ister
    bir, ister birden fazla olsun, dillerde dolaşan haberlerdir. Yukarıda
    özlü bir şekilde bahis konusu edilen azîz ve garîb haberler meşhur
    olmayan âhad grubuna girerler.
    İslam âlimlerinin çoğuna göre âhad haberler zaruri ilim değil,
    zannî ilim ifade ederler. Hanefîler, Şafii’ler, mâlikîlerin bir kısmı
    bu görüştedirler. Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik ve muhaddislerin
    büyük çoğunluğu, âhad haberlerin zarurî ilim ifade edebilmesi için
    sıhhatinin sabit olması şartını ileri sürmüşlerdir. Hâriciler ve Mutezileye
    göre ise âhad, ister sıhhati sabit olsun, ister olmasın, zarurî
    ilim ifade etmez.
    Âhad haberlerin zaruri ifade edip etmemesi ihtilafına bağlı olarak
    bu çeşit haberlerin dinî konularda delil olması, bir başka deyişle
    âhad haberlerle amel edilip edilmeyeceği konusunda da görüş ayrılığı
    vardır. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre her çeşit âhad haberle
    amel edilebilir. İmam Şafii, âhadın hüccet olduğu görüşünde olanlardandır.
    Ancak ona göre mütevâtır olmayan haberlerin dinî konularda
    hüccet olabilmesi için bazı şartları gereklidir. Bu şartlar râvî ile
    ilgilidir. Belli başlıları şunlardır: Râvînin dinî meselelerde güvenilir
    olması; doğru sözlü olarak tanınması; rivayet ettiği hadisleri iyi bilmesi;
    lafız yönünden manasını değiştirecek hususları bilmesi; işittiği
    şekilde rivayet etmesi; ezberinden rivayet ediyorsa haberi tam olarak
    ezberlemiş olması; yazılı olarak rivayet ediyorsa kitabını yanında bulundurması;
    tedlis yapanlardan olmaması. Bunların yanı sıra amel
    edilecek âhadin isnadının munkatı’ olmaması da şarttır. Özetle tekrarlayacak
    olursak İslâm âlimleri çoğunlukla, râvîleri adalet sahibi,
    isnadında inkıta’ olmayan âhad haberle amel edilebileceği görüşündedirler.
    Bununla birlikte âhadle amel edilebileceği görüşünde olanlar
    ayrıca onların dinde hüccet sayılan haberlerin taşıdıkları özellikleri
    taşımalarını; bir de konu veya delâlet itibariyle itikadı meselerle
    ilgili olmamalarını şart koşmuşlardır.
    Bir kısım Zâhirî âlimleri, Kaderiye mensupları, Râfizîler ve
    Ehl-i Sünnet kelâmcılarından bazılarına göre âhad haberler dinî
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    49
    meselelerde hüccet olamazlar. Aynı görüşte olan Mûtezile, âhad haberlerin
    hiçbir çeşidinin hüccet olamayacağını ileri sürer. Mûtezile,
    âhad haberlerin hiçbir çeşidiyle amel edilemeyeceğini ileri sürerken,
    “Bilmediğin şeyin peşine düşme”52; “Zan, gerçekten hiçbir şey ifade
    etmez”53 mealindeki ayetlere dayanmıştır. Ayrıca onlara göre kimi
    sahâbîler tek kişinin haberini kabul etmemişler, teyidi için şahit istemişlerdir.
    Kur’an Dışı Vahy Yoktur, Hadislere Vahy Denilemez
    Adına ister vahiy densin, ister ilham denilsin, isterse başka bir
    şey denilsin; Allah’ın birtakım konularda Rasûlüne Kur’an’da yer almayan
    konularda yardım etmesi, özel bir iletişim içinde olması göz
    ardı edilemez bir gerçekliktir. Peygamberin Kur’an dışında Allah ile
    teması olduğuna inanmak başka şeydir, sünnetin ve hadislerin tamamının
    vahiy ürünü olduğunu söylemek başka şeydir. Allahu a’lem
    söz konusu olan iletişimin muayyen konularla sınırlı olduğunu ve
    ümmeti bağlayıcı hususlar olmadığını kabul etmek daha doğru gözükmektedir.
    Öteden beri İslam ulemâsı sünnetin vahiy ile ilişkisini konuşmuşlardır.
    Peygamber (s.a.s.) efendimiz, kendisine inen Kur’an ayetlerini
    tebliğ, tefsir, tebyin ve tatbik ettiği gibi; birtakım hüküm ve
    esaslar sunmuş ve bazı icraatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamberin
    bu tür emir, yasak, hüküm kabilinden uygulamalarının acaba kaynağı
    nedir? Acaba Hz. Peygamber bu tür talimat ve uygulamalarını
    Kur’an dışında Cenabı Hak’tan aldığı vahiy ve ilham ile mi gerçekleştirmiştir?
    Yoksa bunlar tamamen kendi rey ve içtihatlarından mı
    kaynaklanmıştır? Sünnetin bağlayıcılığı ve kıyamete kadar geçerliliği
    konusunu nasıl değerlendirmek gerekir? Bu ve benzeri sorular
    Müslümanların önünde duran ve sıhhatle cevaplandırılması gereken
    sorulardır. İslâm âlimleri, bu konularda ittifak edememişler ve birbirine
    zıt düşüncelerde kutuplaşmışlardır. Bu konuda geleneksel anlayış
    şu şekildedir:
    52 ] 17/İsrâ, 36
    53 ] 53/Necm, 28
    Gençler İçin Akaid
    50
    Ahmed Kalka n
    1- Birçok âlim sünnet tamamen vahiy mahsulüdür. Ancak bu
    vahiy bazı yönlerden Kur’an’dan farklıdır; zira Kur’an ayetleri levh-i
    mahfuzda yazılıdır, mu’cizdir ve ibadetlerde okunma özelliği vardır;
    fakat sünnet böyle değildir, ama bağlayıcılık açısından sünnet ile
    Kur’an arasında bir fark yoktur. Bu görüşü formüle etmek için vahiy
    konusunda bir de şöyle bir ayrım yapılmıştır:
    • Metluv vahiy (okunan vahiy)
    • Gayri metluv vahiy (okunmayan vahiy)
    Bu düşünceyi savunanlar Kur’an ve hadislerden deliller getirmişlerdir.
    “Andolsun Allah, rasulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı.
    Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde,
    saçlarınızı traş etmiş, kısaltmış olarak korkusuzca gireceksiniz. Fakat
    Allah sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih
    kıldı.”54
    Ayet, Resulün ashabı ile birlikte Mekke’ye gidip umre yapacağı şeklinde
    bir rüya gördüğünü teyit etmektedir. Bu husus Resul’e Kur’an yanında
    diğer direktif ve talimlerin de ulaştığı gerçeğinin bir delili olarak
    karşımıza çıkmaktadır.
    “Hani Nebi eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti de derken
    eşi bunu haber verip Allah da bunu ona açıklayınca o da o sözün bir
    kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. O, bunu eşine haber
    verince: ‘Bunu sana kim haber verdi?’ dedi. O: ‘Alîm ve Habir olan
    bana haber verdi.’ dedi.”55
    Allah’ın, Resul’e söylediği gizli sözün zevcesine diğerlerine açıkladığını
    Resul’üne haber verdiği bir Kur’an ayeti yoktur.
    “O zaman ki Allah size iki topluluktan birinin muhakkak sizin
    olacağını vaadetmişti de siz güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz.
    Allah ise kelimeleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin arkasını
    54 ] 48/Fetih, 27
    55 ] 66/Tahrîm, 3
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    51
    kesmek istiyordu.”56 Bedir savaşından sonra savaş ganimetlerinin dağıtılma
    anı geldiğinde savaşı yorumlayan enfal süresinin yukarıdaki
    ayeti nazil oldu. Vaad edilen şeyin ne olduğu resul’e Kur’an da bulunmayan
    doğrudan vahiy ile bildirilmiş olabilir.
    Ayrıca 33/Ahzâb 37; 14/İbrahim, 4; 16/Nahl, 44; 7/A’râf, 105; 33/
    Ahzâb, 21 vb. âyetleri de konuya örnek olarak gösterilmektedir. Tüm
    bu örnekler gramer yönünden incelendiğinde iddia edilen şeyi çağrıştırmadığı
    da iddia edilebilir. Ancak tüm bu yorumların da yanlış
    olduğu söylenemez. Bu görüşe ait delillerin bir kısmı kuvvetli delillerdir.
    Tabiî ki sünnetin tamamının bu şekilde oluştuğu iddia edilemez.
    Zira bu, Rasul’ü insan olmaktan çıkarmak anlamına gelir. Bu
    takdirde onun beşer olma özelliğini vurgulayan ayetleri görmezden
    gelmek gerekir ki bu da doğru değildir. Resul beşer olması hasebi ile
    bazı konularda yanlışlar yapmış ve vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli
    bir şekilde uyarılmıştır.
    Kur’an Dışındaki Rivayetlere (Hadislere ve
    Sünnete) Niçin Vahiy Denilmemeli?
    “Rasul bir söz söylerken veya davranışta bulunurken aynen Kur’an
    vahyi şeklinde vahiy alarak bu sözü söylemiş, bu fiili işlemiştir.
    Kur’an’la hadis, vahiy olma yönüyle ikisi de aynıdır. Bütün hadisler
    vahiy ürünüdür.” şeklindeki genel kabul, doğru değildir. Sebeplerini
    maddeler halinde izah edeyim:
    Rasul, Yaratıcı’nın sözleriyle konuşan bir yarı-tanrı değildi; aynen
    bizim gibi bir beşerdi. Rasul’ün her hareketinin bir vahiy sonucu olduğunu
    iddia edenlerin onu melekler gibi iradesiz bir varlık olarak
    tasavvur etmeleri, melek konumuna çıkardıkları, onu, tercih yapamayan,
    her hareketi Yaratıcı tarafından programlanan bir makineye,
    bir robota dönüştürdükleri değerlendirilmeli; dolayısıyla, Kur’an’ın
    ve selim aklın gereği vahyi sadece Allah’ın kitabına hasretmelidirler.
    56 ] 8/Enfâl, 7
    Gençler İçin Akaid
    52
    Ahmed Kalka n
    Tevhid, Allah’ı zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde
    başka bir varlığa benzetmemek, bu konularda O’na hiçbir şeyi şirk
    (ortak, yardımcı, benzer, nidd) koşmamaktır. Tevhid, Allah’la kulları
    birbirine karıştırmamaktır, birbirine benzetmemektir. Bu kul,
    Peygamber de olsa böyledir. Allah’ın sözü ile Peygamber de olsa bir
    kul’un sözü karıştırılmamalıdır. Kur’ân furkandır.
    Vahy kavramının ağırlığı, ilâhîliği, kutsallığı kaybolmuş, insanların
    ağzından çıkan başka bir söz de Allah’ın sözüne benzetilebilmiştir.
    Peygamber de olsa, bir insanın sözü aynen Allah’ın sözü gibi vahiy
    olamaz. Peygamber de olsa bir kul ile Allah, nasıl birbirine benzetilemezse,
    Allah’ın sözü ile bir insanın sözü de benzetilmemeli. Bu,
    tevhid inancının zaruri gereğidir. Tevhid Allah’a benzer hiçbir şeyin
    olmadığına inanmaktır her şeyden önce. Vahiy Peygamberimizin de
    uyması gereken hususlardır. Bunlar Kur’an ayetleridir. Kur’an sık sık
    Peygamberimiz’e: “Sana vahy olunana tâbi ol”57 der.
    Kur’an, Sünnet ve hadisler, Peygamberimizin hadislerinin ve
    sünnetinin kaynağının vahiy mi, yoksa başka bir şey mi olduğunu
    belirtmiyor. Peki, Peygamberimizin ve ashâbın tavırlarından onların
    sünnet ve hadisi vahy kabul ettikleri mi, yoksa tam tersi mi anlaşılır?
    Ashabın da Peygamberimizin davranış ve sözlerinin kaynağı
    konusunda bazen tereddütler yaşadığı anlaşılıyor. Bunu, “bu senin
    re’yin (ictihadın) mı, yoksa vahiy mi?” diye sormalarından anlıyoruz.
    Mümkün onlar “bu vahiy mi?” diye sorarken, vahyin çeşitli anlamlarından
    birini (ilhamı) kast ediyorlardı. Ondan da emin değiliz.
    Ama şurası hakikattir ki ashâb, Peygamberimizin her sözünü ve her
    davranışını vahiy olarak algılamıyorlardı; burası kesin. Onların bu
    sorusuna Peygamberimiz de: O ne biçim soru, benim her sözüm ve
    davranışım vahiydir” diye cevap vermemişti. Tam tersine, meselâ
    Bedir’deki savaş için konuşlandığı yer hakkında kendi görüşü olduğunu
    söylemişti.
    Kur’an’ın emri gereği Rasulullah (s.a.s.) önemli işlerde ashâbıyla
    istişare ederdi. Ve bazen istişare ettiği kimselerin çoğunluğunun görüşü,
    kendi görüşünün zıddı olurdu. Peygamberimizin İstişaredeki
    57 ] (10/Yunus, 109; 33/Ahzâb, 2; 6/En âm, 106 vb.)
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    53
    çoğunluğun görüşünü uygulaması, kendi görüşünün vahiy olmadığı
    anlamına geliyordu. Hakkında vahiy olan bir konu istişare edilmez,
    edilse bile vahye ters uygulama olmaz. Meselâ, Rasulullah Uhud savaşını
    müdafaa harbi olarak mı, hücum harbi olarak mı yapmalarının
    daha iyi olacağı konusunda ashâbıyla istişarelerde bulundu. Ve
    kendi isteğine zıt olduğu halde, ashabın gençlerinin görüşleri doğrultusunda
    karar aldı. Eğer kendi isteği vahiy ise, ashâbına vahyin
    zıddını tercih etme hakkı verir miydi, verebilir miydi? Vahyin zıddına
    hareket hakkı var mıdır mü’minlerin?
    Ashâb, az sayıda da olsa, bazen Peygamberimize itaat etmede istekli
    olmamışlar, belirli bir süre içinde de olsa itiraz edip itaat etmedikleri
    olmuştur. Hudeybiye’de tıraş olmaları ve ihramlarını çıkarmaları
    emrinde olduğu gibi. Hz. Ebubekir ve Ömer gibi seçkin
    ashabın da böyle yaptığı değerlendirilince, Allah’ın razı olduğu bu
    öncü şahsiyetlerin vahye itaatsizlik yaptıkları değil, onların Peygamberimizin
    içtihadına karşı çıktıkları yorumu daha isabetlidir. Demek
    ki ashab, Peygamberimizin her sözünü ve uygulamasını vahiy olarak
    görmüyordu.
    İlk dönem vahiy algısına İbn Abbas’ın anlayışı örnek verilebilir.
    Kendisine “Tercümanu’l Kur’an” denilen ashâbın en âlimlerinden
    biri olan Abdullah ibn Abbâs (ö. 68/687) bu konuda bakın ne diyor:
    Kûfe’ye yerleşmiş Taifli sika hadisçi Abdulaziz ibn Rufey’ (ö. 130/747)
    ondan şu hükmü işitmiştir: “Lâ vahye illâ’l-Kur’an / Kur’an’dan başka
    vahiy yoktur.”58
    Hz. Ali: “Bende Kur’an’dan başka bir vahiy yok” diyerek vahyin
    Kur’an’dan ibaret olduğunu dolaylı olarak belirtmiştir.59
    Hadis yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından
    durdurulmuş ve onlara Hazreti Peygamberin hadis yazmaya izin
    vermediği hatırlatılmıştır. Zeyd İbn Sâbit’in, bu yasağı hatırlatarak
    Muâviye’yi hadis yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş
    58 ] Buhârî, 6830; Ebû Cafer Tahavî, ^erhu Mü_kili -Âsâr, tahkik ^uayb el- Arnavut,
    Muessesu r-Risâle, 1415/1994, c. 14, s. 466
    59 ] Buhârî, 111, 3047, 6903, 6915; Müslim, Kitabu’l- Hacc, 467, hadis no: 1370 84]
    el-Hatib, Takyîd, s. 33
    Gençler İçin Akaid
    54
    Ahmed Kalka n
    çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder.84 Bu son olay, Nübüvvetin
    ilk yılları değil, Muâviye’nin Mekke’nin fethinde Müslüman olduğu
    kesin olduğu için çok sonralarıdır, Zeyd bin Sâbit gibi önde gelen
    bir sahâbi, demek ki, hadis yazımını devamlı bir yasak olarak kabul
    ediyordu. Peygamberimiz hadis yazımı konusunda şunları söylemiştir:
    “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an
    dışında bir şey yazmışsa imha etsin.”60 “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber
    yanımıza geldi ve “yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz
    hadisler (sözler)” dedik. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Allah’ın
    kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın
    kitabı yanında başka kitaplaryazdıkları için yoldan çıktılar.” 86
    “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.”61
    “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak
    onlara izin verilmedi.”62
    Peygamberimiz, eğer hadisler vahiy ise onları yazdırarak koruma
    altına almamıştır. Ondan daha önemlisi Müslim’in rivayet ettiği hadiste
    “Kim Kur’an dışında bir şey yazdıysa yazılanların tümünü imha
    etsin” demiştir. Peygamber, hiç vahyi imha ettirir mi? Peygamber
    vahyi korumazsa, hele bir de imha ettirirse, böyle peygamber olur
    mu? Böyle peygamber olursa, imha ettirdiği vahiy olur mu?
    Peygamberimizin her konuştuğu vahiy ise, bu, resul’ü insan olmaktan
    çıkarmak anlamına gelir. O, kendisine vahiy monte edilip
    programlanmış bir robot kabul edilmiş olur. Bu takdirde onun aynen
    bizim gibi beşer olduğunu vurgulayan ayetleri yok saymak gerekir.
    Rasul beşer olması hasebi ile bazı konularda yanlışlar yapmış ve
    vahiy ile doğrultulmuş, şiddetli bir şekilde uyarılmıştır. Rasûlullah’ın
    vahiyle bazı davranışları ve sözleri düzeltildiğine göre, onun sözleri
    ve davranışları vahiy ise; vahiy yanılmış, vahiy vahyi düzeltmiş olur.
    Peki, o düzelten vahye nasıl güvenilecek? Düzeltilen vahy yanıldığına
    göre, düzelten vahyin yanılmadığı nasıl kabul edilecek? Hiç vahiy
    yanılır mı, ya da yanılan şey vahy olur mu? Bir şey hem Allah’tan
    60 ] Sahihi Müslim Kitab-1 Zühd 72, Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/12, 21, 33 86] El
    Hatib, Takyid, sayfa 32
    61 ] Tirmizi, es-Sünen, K. 0lm
    62 ] Dârimî, es-Sünen, Mukaddime 42
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    55
    gelecek, yani Allah’ın vahyi olacak, hem de yanılacak; bu Allah’ın
    vahyini, o vahyi gönderen Allah’ı âciz gösteren büyük bir iftira olmaz
    mı? Resulün kimi uygulamalarını bilahare eleştirip düzelten Kur’an
    ayetleri dikkate alındığında, Allah’ın önce Peygamberi yönlendirip
    böyle yaptırdığı, daha sonra da uyarıp neden böyle yaptın diye eleştirdiği
    iddia edilmiş olur ki, bu büyük bir çelişki olur.
    Necm sûresi 4. Âyetinde geçen “O vahyedilenden başkası değildir”
    ayeti, nice âlimlerin de ifade ettiği gibi, Kur’an ile ilgilidir. “O” zamiri
    Kur’an’a râcîdir. Yani Kur’an vahiyden ibarettir, anlamına gelir. Yoksa,
    “o ne konuşuyorsa vahiydir” diye anlaşılırsa, günlük hayatla ilgili
    konuşmaları, eşleriyle özel konuşmaları da mı vahiy kabul edilecek?
    Dinle ilgili konuşmaları denilecek olursa, peygamberimizin sözlerinden
    ve yaptıklarından hangileri din, hangileri özel ve dünyadır,
    bunu kim nasıl ayıracaktır? Kaldı ki, dinle ilgili bir söz söylerken her
    sözü vahiy olarak konuşmak zorunda olan, her soruya cevap vermek
    için vahyin gelmesini bekleyen ve bekleten bir kimsenin hayatı makineye,
    robota benzemez mi? Böyle bir makine, insana nasıl güzel
    örnek olur?
    Beşerî olan, bize ulaşması açısından zan ve şüphe içeren sözler lâ
    raybe fîh olan vahiyle eşit tutulabilir mi? Vahiyde şek ve şüphe olur
    mu? Vahyin zayıfı, uydurması olur mu? Vahy olan ifade, acaba şu
    kelime ile mi söylendi, bu kelime ile mi diye tereddüt edilir mi?
    Rasûlün konuştukları gayr-i metluv vahiy olduğu kabul edilince,
    özellikle tasavvufun önde gelenleri, kendi söz ve yazılarının da vahiy
    gereği olduğunu ileri sürebilmişler, vahy- i gayr-i metluv kapısının
    açılmasıyla kendi görüşlerini Allah’ın vahyi gibi halka sunmuşlardır.
    Celâleddin Rumî ile Said Nursi’yi bu konuda örnek verebiliriz.
    İskender Evrenesoğlu gibiler de işi daha belirgin hale getirmiş, kendisine
    vahiy olarak kitap indiğini çevresine inandırmış, kameralar
    karşısında vahiy alma(!) gösterilerinde bulunmuştur.
    Korunmamış kimi haberlerin/iddiaların Allah sözüymüş gibi aktarılması
    dinin zan ve şüpheye dayandığı gibi bir imaj doğuracaktır.
    Beşerî olanın ilahileştirilmesine yol açacaktır. İkisi de vahy denilerek
    sünnetin Kur’an’ı neshedebileceği, sünnetin merkeze alınıp Kur’an’ın
    Gençler İçin Akaid
    56
    Ahmed Kalka n
    te’vil edilebileceği, uygulamada hadislerin merkeze alınıp temel kabul
    edileceği, Kur’an’ın da daha geriye atılabileceği anlayışını oluşturduğundan,
    dolayısıyla Kur’an’ın mehcur bırakıldığı bir duruma
    sebep olunmuştur.
    Allah biraz sonra değiştireceği emri niye versin? Allah geleceği de
    bildiğine göre niye vahiy vahyi iptal etsin? Vahiy, vahyi iptal etmez.
    Vahiy, vahiyleri tasdik eder. Allah’ın son peygamber’e indirdiği vahyi,
    O’nun hükmü kıyamete kadar geçerli değil midir?
    Ashab, Peygamberimizin söz ve davranışlarını vahiy olarak algılamıyorlardı.
    Eğer vahiy olarak algılasalardı, Kur’an ayetleri için
    gösterdikleri özen ve gayreti hadisler için de gösterirlerdi. Gecelerini
    gündüzlerine katarak onları da ezberlemeye çalışır, Rasulullah’ın
    (s.a.s.) ağzından çıkacakları kaçırmamak için dizinin dibinden ayrılmazlardı
    ve Kur’an için dediklerini bunlar için de söylerler; “işittik
    ve itaat ettik” derlerdi. Ve biz de “bu rivayetlere vahiy demeyelim”
    diye teklif etmezdik, edemezdik.
    Eğer hadisler de vahiy ise, bilerek veya bilmeyerek, Rasul ve ashâbı,
    gelen vahiylere ilgisiz kalmakla, onların yazılmasını istemeyerek,
    onların yok olmasına göz yummuş olmazlar mıydı? Rasul,
    Allah’ın vahyi karşısında taraf tutmuş, ayrıcalık yapmış, bazısını gerekli,
    bazısını gereksiz görmüş olmaz mı? Rasul, gelen tüm vahiyleri
    titizlikle koruyup toplumuna ulaştırmışken, hadisler vahiy ise niye
    bunlara Kur’an’a karşı gösterdiği ilgiyi göstermemiştir?
    Vahiy kâtipleri hadisleri niye yazmıyordu? Hadisler vahiy ise,
    bunlar da Vahiy kâtibi ise, onları da yazmaları gerekmez mi idi?
    Hadisler vahiy ise Rasulullah vahyin bir kısmını (Kur’an’ı) yazdırdığı
    halde, diğer vahiyleri niye yazdırmıyordu? Vahiy olan Kur’an’ı
    ezberlettirdiği gibi diğer vahyi (hadisleri) niye ezberlettirmiyordu?
    Tam tersine, hem Peygamberimiz zamanında ve hem de dört halife
    döneminde hadislerin yazılması yasaklandı.
    Haydi, diyelim; Rasul ve ilk Müslümanlar vahye karşı böyle bir
    (hâşâ) zaaf gösterdiler, madem hadisler vahiy idi, o zaman Allah
    kendi vahyini niçin korumadı? Kur’an vahyini korumak için, onun
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    57
    yerine ulaşmasını engelleyenler için tehdit üstüne tehdit savuran
    Yüce Rabbimiz, eğer Rasulün sözleri (bir kısmı da olsa) vahiy ise, onların
    insanlara ulaşmamasına, kaybolmasına, niçin müdâhale etmemiştir?
    Allah’ın kendi vahyini korumaması veya vahiyleri arasında
    ayrım yapması mümkün olabilir mi?
    Rasulün sözleri de vahiy olsaydı, Kur’an ayetleri için gösterilen
    gayretin, özen ve titizliğin aynısını onlar için de göstermezler miydi?
    Ne yazıya geçirdiler, ne ezberlediler, ne öğretmek için özel öğretmenler
    ve özel ortamlar oluşturdular, ne de ileriye yönelik Müslümanlara
    bir tavsiyede bulundular. Kur’an ayetleri karşısında “işittik
    ve itaat ettik” dedikleri halde, Rasulün sözleri karşısında aynı şeyleri
    yaparlardı. Kendi fikirlerini söylediler, istişarelerde bulundular, bazen
    de itiraz ettiler.
    Rasulün söz ve uygulamaları vahiy olsaydı, Allah’ın bunların bazılarını
    desteklemesi, bazılarına da karşı çıkıp düzeltmesi sözkonusu
    olmazdı. Her ikisi de vahiy olduğuna göre bu, Allah’ın kendisini tasdik
    etmesi veya tekzip edip düzeltmesi anlamına gelirdi ki, bu durum
    Allah inancını temelden sakatlayan bir anlayış ortaya çıkarırdı.
    Bu da Kur’an’ın temel iddialarıyla çelişirdi. O yüzden Kur’an dışı vahiy
    yoktur, olamaz.
    Vahiyler, bütün insanlara tebliğ edilmesi gereken hakikatlerdir
    “Yâ eyyuharrasûlu belliğ mâ ünzile ileyke min rabbik. Ve in lem tef ’al
    femâ bellağte risâleteh” / Ey rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
    Eğer tebliği görevini yapmazsan, risâlet görevini yapmamış olursun.”63
    Belli bir kişi veya zümreye tahsis edilen, bütün ümmete ulaştırılması
    istenmeyen hususlar vahiy olamaz.
    Vahiy, Allah’a ait kelâm, yani İlâhî sözlerdir. Peygamberin zihninde
    ortaya çıkan kendi beşerî kelamı değildir.
    Hz. Peygamber’e ait sözleri vahiy kabul etmek; “İn hâzâ illâ
    kavlu’l-beşer / Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.”64 diyen ve
    63 ] 5/Mâide, 67
    64 ] 74/Müddessir, 26
    Gençler İçin Akaid
    58
    Ahmed Kalka n
    Kur’an’da reddedilen müşriklerin iddialarıyla benzer bir sonuca götürürdü.
    Nice çalkantı ve zulümlere sebep olan ve tarihin derinliklerinde
    kalmış bulunan meşhur konuyu hepimiz biliriz: “Kur’an, Allah
    kelâmıdır, Allah’ın kelâmı ise O’nun sıfatıdır ve dolayısıyla mahlûk
    değildir.” Hadisler de vahiydir diyenler, aynı iddiayı hadisler için de
    yapabilirler mi? Peygamberimizin sözleri de mi mahlûk değildir?
    Tevhid; Allah’ı; zâtında ve sıfatlarında tek kabul etmek, O’na
    zâtında ve sıfatlarında ortak, eş, benzer kabul etmemektir. Hadisler
    de ayetler gibidir demek tevhidle bağdaşır mı? Biri Rab, biri kul olarak
    Allah ve Rasul nasıl birbirinden çok farklı ise, Allah’ın kelâmı
    ile Rasul’ün sözü de, yani âyet ve hadis de birbirinden çok farklıdır,
    benzer kabul edilemez. İkisi de vahiy ise, ikisine de aynı muâmele
    yapılması gerekir. Hâlbuki hadisleri namazda kıraat olarak okuyamayız.
    İbadet niyetiyle ve makamla okuyamayız.
    Bir rivayette yer alan ve Rasul’e ait olduğu ifade edilen söz ya da
    amelin arkasında velev ki Allah’ın ona yönelik ilhamı bulunsun, Allah
    (c.c.) tarafından korunmuş Kur’an’da yer almadıkça bu ilahi ilişki
    ve yönlendirmeden emin olamayız. Ancak aktarılan söz ya da amel
    Kur’an’a uygunsa Rasule ait olduğu galip zannıyla onunla amel edersek
    inşallah Resule itaatin ecrini alırız. Bir de şu husus önemlidir;
    “gayr-i metluv”culara sormalıyız, arkasında “gayri metluv vahiy” ya
    da “ilham” olmadıkça Resulün Kur’an hükümlerinden hareketle yaptığı
    içtihadına, dini tavsiyelerine, emirlerine itaat etmeyecek misiniz?
    Hâlbuki, emin olmadığımız zanlarla arkasında “vahy-i gayri metluv”
    ya da “ilham” olduğunu iddia ederek değil, sadece Rasul yaptığı ve
    söylediği için onun din konusunda yaptıklarını yapmalı, emirlerine
    itaat etmeli değil miyiz? O halde, gaybı taşlayarak Rasul’ün yapıp
    ettiklerinin arkasında zanna dayalı ilahi yönlendirmeler aramak yerine,
    “Allah’a ve Resulüne itaat edin” ilahi emri gereğince, arkasında
    Kur’an dışı ilave bir vahiy aramadan, sadece Rasulullah yaptığı ve
    söylediği için ona itaat etmenin Kur’an’a itaat gibi farz olduğunun
    bilinciyle hareket etmeliyiz.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    59
    Din kuralları koyan vahiy, Kur’an’da toplanmıştır. Ancak, Kur’an
    dışında, Allah ve Resulü arasında tabii ki (din vazetme anlamında
    olmayan) bir ilişki söz konusu olabilir. Rasulullah ile Allah arasındaki
    Kur’an vahyi dışındaki bu muhtemel ilişkinin bizi bağlayıcılığı
    ise, ancak bilâhare Kur’an’a yansıyarak olur. Yahut da Rasulün bir içtihadı
    ya da uygulaması haline dönüşerek bize ulaşırsa bizi bağlayıcı
    hale gelir. Bunda dahi, arkasında zanna dayalı böyle bir iddia (yani
    Allah’ın Kur’an dışı ilhamla yönlendirmesi) olduğu için değil, sadece
    Resulün din konusundaki bir içtihat ve uygulaması olduğu için ve
    Kur’an gereğince bağlayıcılığı vardır. Rasulullah’ın bütün yapıp ettiklerinin
    vahiy olduğunu (vahy-i gayri metluv) iddia etmek, hem
    Kur’an’a aykırı, hem Allah’ın din konusundaki ve gayb haberleriyle
    ilgili vahyi Kur’an’da toplanmışken, bunların bir kısmının Rasulullah
    tarafından Kur’an’a koydurulmayıp gizlendiği, ya da sadece birkaç
    kişiye söylendiği gibi bir iftira olur ki, bu risâlet görevinin tam anlamıyla
    yerine getirilmediğini iddia etmek anlamına gelir.
    Rasulullah’ın Hüküm Koyması
    Sünnet, Allah Rasûlü’nün, ümmetine örnek olmak üzere ortaya
    koyduğu uygulama, dini doğru anlama ve yaşamada örnek alınacak
    davranışlar bütünüdür. Sünnet, Kur’an’ın yaşanmış en doğru tefsiri,
    İslâm’ın pratik ve örnek tatbikidir. Peygamberimiz tefsir olunmuş
    canlı bir Kur’an’dı, yaşayan bir İslâm’dı. Hz. Âişe (r.a.) anamızın meşhur
    sözünü hatırlayalım. Ona Hz. Peygamber’in ahlâkından sorulunca
    şöyle cevap vermişti: “O’nun ahlâkı Kur’an’dı.”65 Kur’an ve sünnet
    bir bütünlük arzetmektedir. Sünnet bir taraftan delil olma özelliğini
    Kur’an’ın onayından almakta, öbür taraftan da Kur’an’ın beyânı,
    onun açılımı, fiilî hayata geçirilişi olmaktadır.
    İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden
    farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır:
    “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden
    (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi
    65 ] Müslim, Müsâfirûn 139; Ebû Dâvud, Salât 316; Nesâî, K1yâmu l-Leyl 2; Ahmed
    bin Hanbel, VI/54, 111
    Gençler İçin Akaid
    60
    Ahmed Kalka n
    öğreten rasûller gönderdik.”66 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında
    İlâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri
    mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını
    bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin peygambere
    tâbî olup ona yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
    imtihan etmektedir.67
    Mü’minler, peygamberlerin tümüne iman ederler. Peygamberlere
    itaat etmek Allah’a itaat etmektir.68 Peygamberler bir şeye hüküm
    verdikleri zaman mü’minler “işittik ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e
    iman eden mü’minler, O’nun herhangi bir konuda verdiği
    hükme itirazda bulunmazlar ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle
    rızâ gösterirler.69
    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu
    tâkip ederler.70 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.
    71 Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı
    her şeyden de kaçmak zorundadırlar.72
    Kur’an’ın Peygamberimiz’e yüklediği görevlerden biri vahyi/mesajı
    okuma ve beyan/açıklamadır “Ve Biz sana da bu Kitabı indirdik
    ki, kendilerine indirdiğimiz mesajı onlar(ın anlaması, yaşaması) için
    beyan edesin ve onlar da böylece belki düşünürler.”73 Peygamberimiz,
    beyan görevini ya eyleme dönüştürülerek açıklanması gereken mesajları
    eylemle açıklamak veya eylemi desteklemek amacıyla veya
    farklı konularda söylemle açıklayarak eksiksiz yerine getirmiştir.
    Bazı insanlar, Kur’an’cılık/mealcilik yaparak Kur’an adına sünneti
    reddetmeye kalkmışlardır. Bu tavır, öncelikle Kur’an’ın reddettiği bir
    tavırdır. Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren
    postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren
    66 ] 2/Bakara, 151
    67 ] 57/Hadid, 25
    68 ] 4/Nisâ, 59, 64
    69 ] 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
    70 ] 3/Âl-i 0mrân, 31
    71 ] 33/Ahzâb, 21
    72 ] 59/Ha_r, 7
    73 ] 16/Nahl, 44
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    61
    kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için
    çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin hedefini
    bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı
    nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini öğrenirler.
    Sünnet nedir? Bu konuda da ifrat ve tefrit olarak iki aşırı yaklaşım
    sözkonusudur. Peygamberimizin her davranışının sünnet olduğunu
    savunmak veya sünnet denilince birkaç davranış ve şekilsel
    özelliği anlamak, ya da daha ileri giderek sünneti dışlamak. Peygamberimiz,
    kendisinin her davranışının sünnet sayılmaması gerektiği
    ile ilgili açıklamalar yapma ihtiyacını duymuştur.74 Peygamberimiz
    de bizim gibi bir insandı. Onun da beşer olarak, Arap toplumunun
    miladî 7. asırda yaşayan bir ferdi olarak yediği, giydiği ve yaşadığı
    bazı şeyler vardı ki, bunlar dinî bir amaçla yapılmamıştı. Meselâ Peygamberimiz
    sıcak iklimde yaşayan bir kimse olarak kavminin diğer
    insanları gibi hiç çorap giymemiştir. Çorap giymemek sünnet olarak
    kabul edilemez. Bir eş olarak hanımlarının bazı tavırlarına gücendiği
    için, bir kimsenin eşine gücenmesi sünnet olarak değerlendirilemez.
    Rasûlullah’ın hüküm koyması ve o hükümlere uyulması gerektiğiyle
    ilgili âyetleri görelim:
    “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm verdiği zaman artık mü’min bir
    erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre seçme yapmaya (farklı
    bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve Rasûlüne karşı
    gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”75
    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne dâvet edildikleri
    zaman mü’minlerin cevabı “işittik ve itaat ettik” sözünden başka
    bir şey olmaz. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’tan korkar ve
    O’nun azâbından korunursa, işte sonunda kazanacak olanlar onlardır
    Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa,
    işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”76
    74 ] Bu konuyla ilgili bkz. Müslim, Edâhî 35/5; Ebû Dâvud, Salât 90, Hacc 50; 0bn Mâce,
    Hacc 81 vb. 101] 33/Ahzâb, 36
    75 Ahzab, 36
    76 ] 24/Nûr, 51-52
    Gençler İçin Akaid
    62
    Ahmed Kalka n
    “Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki ihtilâflı konularda
    seni hakem yapıp, sonra da içlerinde hiçbir hoşnutsuzluk duymadan
    senin verdiğin hükme boyun eğip tam anlamıyla teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.”77
    Peygamberimizin Hükümleri,
    Kur’an’dan Bağımsız Mıdır?
    Peygamberimizin hükümleri, sünneti, Kur’an’dan bağımsız değildir.
    Ya Kur’an’daki hükümlerin izahı veya Kur’an’daki hükümlere
    kıyasla, Kur’an’dan yola çıkarak Rasulullah’ın ortaya koyduğu uygulamalardır.
    Yönetimle ilgili olarak; “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler”
    in hükmü Kur’an’da vurgulanır.78 Diğer hükümler câhiliyye
    hükmü olarak damgalanır. Rasulullah da Kur’an kanunlarına tâbi
    olmuş, o kanunları uygulamıştır. Rasulullah’ın hükümleri/kanunları
    da Kur’an’dan direkt veya endirekt alınmadır. Peygamberimizin
    hükümleri/kanunları Kur’an kanunu (onun açılımı, onun günlük
    hayata yansıması) olduğundan, Kur’an başka kanunlara kapısını
    tümüyle kapatır: “O, hiç kimseyi hükmüne (kanunlarına) ortak yapmaz.”
    79; “Hüküm (kanun koyma yetkisi), ancak Allah’ındır.”80; Bu iki
    âyet, mutlak olarak hüküm hakkına sadece Allah’ın sahip olduğunu
    bildirir. “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin
    diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma!”81 Bu
    âyet, Kur’an’ın ve Rasulullah’ın temel fonksiyonlarını belirtir. Bu âyet,
    Rasûlullah’ın nasıl hükmettiğini açıklıyor. Rasul, Allah’ın Kitapta
    gösterdiği şekilde hükmetsin diye Allah, Kitabını göndermiştir.
    Bu ayet, mutlak hüküm koyma hakkının son tahlilde yalnızca
    Allah’a ait bir hak olduğunu gösteriyor. Peygamberimiz “sünnet” dairesinde
    hüküm koyma yetkisine sahip ise, bu, Allah’ın ona verdiği
    bir yetkidir ve Allah’ın ona gösterip öğrettiği gibi hükmetmek zorundadır.
    Hüküm konusunda Peygamberimizin (s.a.s.) durumu bu
    77 ] 4/Nisâ, 65
    78 ] 5Mâide, 44, 45, 47
    79 ] 18/Kehf, 26
    80 ] 12/Yusuf, 40
    81 ] 4/Nisâ, 105
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    63
    iken, diğer insanların durumu, kendi başlarına hüküm koymaya kalkışmaları
    ne ile izah edilebilir.
    Rasûl’e İtaat Gerekir, Ama Nebî’ye
    İtaat Gerekmez Görüşü
    Peygamberimizin bazen nebî, bazen rasûl durumunda olduğunu,
    “rasul” olduğunda, ona itaat gerektiği, böyle bir konumda yanlış ve
    hata yapmadığı, mü’minleri bağladığı; ama nebî olduğu zaman böyle
    olmadığı, nebî olduğunda hata ve yanlış yapabileceği için o zaman
    ona itaat etmemizin gerekmediği ifade edilmektedir. Kur’an’da rasul
    ve nebî kelimelerinin kullanılışından bu anlaşılıyor demektedirler.
    Bu görüş, gittikçe yaygınlaşmakta ve kabul görmektedir. Bu anlayışın
    sünnete ve Peygamberimizin fonksiyonuna yönelik ciddi problemlere
    sebep olduğu ve ileride sünneti tümüyle reddeden büyük yanlışların
    adımı olacağı görülmektedir. Bu görüş, her şeyden önce yanlıştır.
    Kur’an’dan böyle bir anlayış çıkmaz. Tam tersine, Kur’an “Nebî”ye
    itaati emretmektedir.
    Nebî Kavramıyla İtaatin İstendiği
    Hususunda Âyetlerden Deliller
    “Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle,
    o ümmî nebîye ittibâ edip uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder,
    onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve
    pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.
    Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona
    indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”
    82
    Bu âyet, (aşağıda başka örnekleri gibi) hem rasulullah’ın aynı zamanda
    nebî olduğunu gösteriyor. Hem de o rasul-nebi’ye tâbi olup
    uyanların kurtulaşa erenler olduğu vurgulanıyor. “Er-Rasûl en’Nebiy”
    82 ] 7/A râf, 157
    Gençler İçin Akaid
    64
    Ahmed Kalka n
    bileşik iki sıfattır; daha doğrusu isim-sıfattır. Yani o, rasul-ümmî
    olan nebî … anlamına gelir.
    “(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin
    hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği rasûlüyüm.
    O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. O hâlde,
    Allah’a ve O’nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî nebiye iman edin
    ve ona ittibâ edip uyun ki doğru yolu bulasınız.”83
    Âyetin sonundaki ifadeyi tekrarlayalım: “Resûlüne, o ümmî nebiye
    iman edin ve ona uyun ki hidâyeti/doğru yolu bulasınız.” Muhammed
    aleyhisselâm’ın ve diğer bazı peygamberlerin hem nebi ve hem
    rasul olduğunu belirten, dolayısıyla aynı şahsın birbirini tamamlayan
    iki ayrı ve birbirinden ayrılmayan özellik ve görevini anlatan
    rasullük ve nebîliğin aynı şahsın özellikleri olduğunu ve aralarında
    herhangi bir farkın olmadığını görüyoruz. Mü’minlerin hidayete ermeleri
    için Allah’ın rasulüne, o ümmî nebiye iman edip ittiba etmeleri,
    o nebiye tâbi olup uymaları gerekiyor. Bu âyet aynı zamanda nebî
    ve rasûl ayrımının genelde ve özellikle Muhammed aleyhisselâm’la
    ilgili özelde doğru olmadığını da içeriyor.
    “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak
    nebîler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri
    şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak
    olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda
    ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa
    düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların
    hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola
    iletir.”84
    Bu âyette Nebîlerin insanların ihtilaf ettiği şeyler hususunda aralarında
    hüküm vermek üzere kendilerine kitap verilen nebîler gönderildiğini
    ve o nebîlerin aynı zamanda (itaat edenleri) müjdeleyen,
    isyan edenleri uyarıp korkutan özelliğe de sahip oldukları ifade ediliyor.
    Nebîlere hüküm vermek üzere kitap indirilmiş ise, onlara iman
    83 ] 7/A râf, 158
    84 ] 2/Bakara, 213
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    65
    eden kimselere de kitapla aralarında hükmeden nebîlerine itaat etmek
    düşer.
    “Ey Nebî! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle
    kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak
    gönderdik.”85
    Nebî, bu âyete göre nebî, Allah’a davet ediyorsa, Allah’a davet
    eden nebî’ye itaat edilmez mi? İtaat edilmez ise, bu itaatsizlik Allah’a
    itaatsizlik olmaz mı?
    “Ey iman edenler! Seslerinizi, Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin.
    Birbirinize bağırdığınız gibi, ona yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz
    farkına varmadan işledikleriniz boşa gider.”86
    Mü’minlerin seslerini Nebî’nin sesinden yükseltmesi yasaklanıyor.
    Sesin yükseltilmesi; onun sesini, onun dediğini, onun emrini
    bastırmaya çalışmak olarak ele alınmış; dolayısıyla Nebî’nin bir dediğini
    iki etmek, tekrar söyletmemeye çalışmak, onun emrine karşı
    farklı bir alternatif ileri sürmemek ve ona itaat etmek demektir. Bütün
    bunlar, Nebî’ye itaati farz kılmaktadır.
    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet, bir nur vardır.
    (Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla yahudilere hüküm verirlerdi.
    Kendilerini Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi.
    Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar
    Tevrat’ın hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan
    korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin.
    Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”87
    Bu âyette geçen nebîlerin özelliklerine bakılınca, onlara itaat etmek
    gerekmez diyebilir mi objektif ve insaflı bir insan?
    “Ey Nebî! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp
    85 ] 33/Ahzâb, 45-46
    86 ] 49/Hucurât, 2
    87 ] 5/Mâide, 44
    Gençler İçin Akaid
    66
    Ahmed Kalka n
    incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır,
    çok merhamet edicidir.”88
    Nebî’nin, ailesiyle birlikte mü’min kadınlara tesettüre uygun şekilde
    giyinmelerini emretmesi, ona itaat edilmesi için çok açık bir
    delildir. Burada Nebî’ye itaatsizlik, Allah’a itaatsizliktir.
    “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret)
    değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve nebîlere
    iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere,
    yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri
    için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren,
    antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta
    ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum
    ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a
    karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”89“…men âmene billâhi
    vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)” Bu
    âyette iyiliğin tanımı olarak bildirilen “Nebîlere İman”, onların varlığına
    ve Nebî olduklarına iman etmekle kâfi kabul edilen, herhangi
    aktif bir tavırsızlıktan öte; onlara itaat etmeyi vurgulayan bir uyarıdır.
    Nebîye iman, nebinin Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına
    verdiği hüküm hakkında ona güvenip teslim olmayı gerektirir.
    “Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir
    resûl, bir nebî idi.”90
    İsmail (a.s.) rasul-nebî idi. Allah ona rasul-nebî dediyse, o bazen
    sadece rasuldür, bazen sadece nebidir denilebilir mi? Bu konuda diğer
    nebilerin (diğer rasullerin) bu vasıflarının ayrılacağına dair nasıl
    bir delile sahipler?
    “Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Rasul’e
    karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği
    yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”91
    88 ] 33/Ahzab, 59
    89 ] 2/Bakara, 177
    90 ] 19/Meryem, 54
    91 ] 4/Nisâ, 115
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    67
    Rasûlullah’tan bu yana gelen ashabın ve bize kadar her kuşaktan
    âlimlerin, müctehidlerin hiçbirinin böyle bir ayrıma gettiğine şahit
    değiliz. Tehdide dikkat çekiyoruz: Mü’minlerin yolundan başkasına
    uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat
    o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla
    bilendir.”92
    Bu âyette de Muhammed aleyhisselâm’ın hem Allah’ın rasûlü ve
    hem de nebîlerin sonuncusu olduğu vurgulanıyor. Yani, Allah ona
    hem rasul ve hem nebî diyor. Bu ikisini birbirinden ayırmak ve onu
    bazen sadece nebi, bazen sadece rasul kabul etmek, hangi delille
    mümkün oluyor?
    Akaid’le, İnançla İlgili Yanlışlar ve Nedenleri
    KUR’AN’A BAKIŞ: Kur’an ilkelerinin temel alındığı “Kur’an akaidi”,
    “İslâm akaidi” anlayışının olmaması. Akaid vahye dayanmalı.
    Akaidde ölçü olarak;
    Delâleti ve sübûtu kat’i deliller esas alınmalıdır,
    Kur’an’ın anlaşılmaz olduğu, Akaidin Kur’an’dan bağımsız işlenmesi,
    bir konunun Kur’an’da olup olmamasının önemsenmeyişi, bir
    konunun Kur’an’la sağlamasının yapılmaması (İMANIN ARTMASI,
    NEBÎ-RASÛL FARKI örneğinde olduğu gibi),
    PARÇACI YAKLAŞIM: Kur’an bütünlüğünde bir kavramın nasıl
    kullanıldığını önemsememek, Kur’an’ın en doğru tefsirinin yine
    Kur’an olduğunu unutmak. KADER örneğinde olduğu gibi. Bazı
    mezhepler Kur’an’dan kaderin insanla ilişkili âyetleri, bazıları ise Allah’la
    ilişkili âyetleri ele alıp kader inancını bütüncül olarak Kur’an’a
    dayandırmamışlar.
    92 ] 33/Ahzâb, 40
    Gençler İçin Akaid
    68
    Ahmed Kalka n
    HADİSLER konusunda ifrat ve her rivayetin sahih kabulü ve
    Kur’an’a ters düşse veya Kur’an’ın bahsetmediği konu olsa bile akaidde
    temel ölçü kabul edilmesi. Tefrit de: Peygamber’e akaidle ilgili
    Kur’an’da bahsedilen konuları açıklama hakkı verilmemesi,
    ÖNCEKİ ÂLİMLERin her dediklerinin mutlak doğru olduğu anlayışı.
    Eski âlimler eleştirilemez, “onların vardır bir bildiği” denilir,
    anlamaya çalışılır, tevil edilir, tasdik edilir, şerh edilir. Ama Kur’an’la
    tashih edilmeye gerek duyulmaz,
    MEZHEP akaidi, antitez görüşler, farklı mezheplerin görüşlerini
    çürütme amaçlı ifadeler, gereksiz tartışma ve konular. Ehl-i Sünnet
    akaidi, Mâturidi akaidi, Eş’arî akaidi. Nerede Kur’an Akaidi, Nerede
    Allah’ın istediği Akaid?
    BEŞERÎ yorum ve düşüncelerin temel akaid ilkesi gibi kabulü.
    Hâlbuki iman ilkeleri mutlak hakikate dayanmalıdır. Yorumlar, ictihadî,
    beşerî ve zannî doğrular akaidde ümmeti bağlamaz ve delil
    olmaz. Yorumlara tüm Müslümanların katılması beklenmemeli, bu
    yorumlara uymadığı gerekçesiyle mü’minler tekfir edilmemeli. Seyyid
    Kutub’un, Mevdûdî ve benzeri âlimlerin akaidle ilgili, sosyal
    yapı, siyaset ve tâğutla ilgili yorumları, ya da Akaid hoca(ları)mızın
    yorumlarını doğru kabul etmek başka, o yorumlardan yola çıkarak
    farklı tevil ve yorumlara sahip olanları tekfir etmek başkadır,
    SADECE KABULÜN YETERLİ GÖRÜLÜP REDDEDİLMESİ
    GEREKEN ESASLARIN OLMADIĞI İNTİBÂSI Hâlbuki din “lâ
    ilâhe…” ile başlıyor. Reddedilmesi gereken hususlar, falan mezhebin
    görüşü değil; kesin küfür olan şeyler olarak gösterilmeli,
    HAKSIZ TEKFİR VE HAKSIZ TESLÎM Hâricî veya Mürcie mantığı/
    mirası,
    İSRÂİLİYAT, ESKİ CÂHİLİYE İNANÇLARININ İSLÂM’A TAŞINMASI,
    FELSEFE DOLAYISIYLA AKAİDİN KELÂMLAŞMASI
    (Kur’an’ın
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    69
    mahlûk olup olmadığı, aklın naklin önüne çıkması, sıfatlar hakkında
    gereksiz izahlar, te’vil vb.),
    KONULAR Akaidi direkt ilgilendiren konular yerine; hiç ilgilendirmeyen
    konuların girmesi,
    Put ve Putperestlik, Atalar yolu, Hurâfe ve Bid’atler, Çağdaş
    Uydurma/
    Bâtıl Dinler (İdeolojiler ve Düzenler), Tuğyân ve Tâğut, İrtidad
    ve Şirk, Din (Halkın Din Anlayışı ve Resmî Din Kabulü -Ulusal Türk
    Dini, Diyanet Dini gibi-), Şefaat, Vesile, Gayb ve Bilinmezliği, Büyü,
    Cin vb. Konular hemen hiç yer almadı,
    Bunun yerine Akaidle hiç ilgisi olmaması gereken konular (Mesler
    üzerine mesh etmek, şarkı dinlemek vb.) akaidlere girdi,
    MEHDİ VE MESİH İNANCI İsrailiyattan alındı. Kur’an’da hiç
    yer almadığı halde akaidin konusu kabul edildi,
    TASAVVUFÎ BAKIŞ AÇISI Vahdet-i Vücud ve Fenâ fillâh gibi
    sapık görüşler, tevhide tümüyle zıt şathiyeler, evliya, yatır, gavs, kutup,
    üçler, yediler, kırklar anlayışı. Dünya-âhiret ikilemi, yanlış zühd
    ve takvâ anlayışı, siyaseti terk, kendisiyle (nefsiyle) uğraşmanın esas/
    büyük cihad olduğu, ilmin önemsenmediği… anlayışı,
    HURÂFE VE BÂTIL İNANIŞLAR Yatır tapımı, bazı insanların
    putlaştırılması, yönetimle ilgili yanlış siyasi tavır vb.
    ŞUUR verme yok, sadece bilgi,
    TEVHİD gölgelendi. Tevhide yeterli önem verilmedi. Hâlbuki
    tevhid tüm peygamberlerin ilk ve en önemli mesajı idi. Kur’an’ın da
    ilk ve en önemli mesajıdır.
    Tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esaslardan
    hemen hiç bahsedilmemesi,
    Gençler İçin Akaid
    70
    Ahmed Kalka n
    Kaidde mezhep olmaz. akaidde imam olmaz, akaidde ihtilaf olmaz.
    Akaide Giren Kur’an Dışı İnançlara Örnekler
    İmanın Artıp Artmaması: Kur’an net şekilde imanın eksilip artacağını
    söylüyor93
    Suhufların Hangi Peygamber’e Kaç Sayfa Olarak Verildiği ve Tevrat
    Kime veya Kimlere İndirildiği: Kur’an’da ismi bile geçmeyen ve
    peygamber olduğu bilinmeyen Şit gibi bir zâta suhuf verildiği gibi
    hususlar Kur’an’dan ve sahih hadislerden onay almaz. Kütüb-i Sitte’de
    ve ikinci dereceden önemli hadis kitaplarının hiçbirinde 100 suhuf
    ve dağıtımından bahsedilmez. Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarsak
    meselâ Hz. Musa’ya da suhuf verilmiştir (bak. A. Kalkan, Müslümanın
    Akaidi, 6. Baskı, Kitaplara İman -Suhuf- Konusu). Kur’an’da
    Hz. Musa’ya kitap verildiğinden bahsedilir, ama Tevrat verildiğinden
    bahsedilmez. Tevrat, müstakil olarak ele alınır ve onun nur ve hidayet
    olarak tavsif edildiğini görüyoruz. Ahd-i Atik de denilen Tevrat’ın
    ilk beş kitabının (suhufun) Hz. Musa’ya indirilen levhalardan
    ibaret olduğu, diğer kitap veya suhufun İsrailoğullarına gönderilen
    farklı peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır. Yani Tevrat, İsrailoğullarına
    gönderilen peygamberlere indirilen kitapların koleksiyonundan,
    toplamından ibarettir,
    • Velî ve Keramet Anlayışı,94
    • Şefaat Anlayışı,132 Vesile Anlayışı,95
    • Nesih Anlayışı,96
    93 ] bak. A. Kalkan, Bu kitap (Müslüman1n Akaidi), 0man -0man1n Art1p Eksilmesi-
    Konusu
    94 bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Velî kavramı
    95 bak. A. Kalkan, Bu kitap, Şefaat ve Vesile Konusu 133] bak. A. Kalkan, Bu kitap,
    Şefaat ve Vesile Konusu
    96 bak. A. Kalkan, Kur’an Kavramları, Nesh kavramı
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    71
    • Esmâü’l-Hüsnâ’nın Hangi İsimlerden İbaret Olduğu: Kur’ân-ı
    Kerim’de yer alan esmâü’l-hüsnâ ile, Tirmizî ve İbn Mâce’de sayılan
    esmâü’l-hüsnâ arasıda hayli fark vardır,97
    • Kader Anlayışı: Kur’an’da İman Esasları Arasında Sayılmaz,98
    • Şerrin Allah’a nispet edilme anlayışı: Kur’an’la Taban Tabana Zıttır,
    99
    97 Tirmizî’nin Rivâyet Ettiği Meşhur 99 Esmâü’l-Hüsnâ’nın dışında, Kur’an’da 27 isim
    vardır. Allah isminden sonra Kur’an’da 968 defa tekrar edilen Rab ismi bile Tirmizî ve
    İbn Mâce’nin listelerinde yoktur. Tirmizî’nin rivâyet ettiği meşhur esmâü’l-hüsnâ listesinde
    geçtiği halde Kur’an’da zikredilmeyen 26 isim vardır. İbn Mâce (Duâ, 10) rivâyetinde
    bulunup da, Tirmizî’nin (Deavât, 82) meşhur rivâyetinde bulunmayan yine 26 isim
    vardır. Tirmizî rivâyetinde bulunup da İbn Mâce’de yer almayan isimler de 25 tanedir.
    98 Bak. Bu kitap, Kader bahsi.
    99 “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/kendindendir…”
    (4/Nisâ, 79)
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla
    beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30)
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde)
    fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında
    görürler.” (30/Rûm, 41)
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği
    nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 53)
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde)
    fesat ortaya çıktı.” (30/Rûm, 41)
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü
    fesada uğrardı; ama ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler
    olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak
    edecek değildi.” (11/Hûd, 116-117)
    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu konusuyla ilgili bak.
    4/Nisâ, 62, 16/
    Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” (2/Bakara, 251)
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” (17/İsrâ, 11)
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese
    sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan
    men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız
    pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler
    Gençler İçin Akaid
    72
    Ahmed Kalka n
    • Akaide Konu Olan Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi veya
    İçinin Boşaltılması.100
    100 Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir: Allah’ın isim-sıfatlarından
    biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır.
    O, insanı da güzel, hatta en güzel biçimde yaratmıştır (bkz. 32/Secde, 7; 40/
    Mü’min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4). İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
    gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü, elini,
    dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan nefsinin ürünüdür (4/
    Nisâ, 79). Allah, yaratıcıların en güzelidir (40/Mü’min, 14; 37/Sâffât, 125). Var ettiklerine
    en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Allah, aynı zamanda hüküm verme
    bakımından da en güzel olandır (5/Mâide, 50). Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir. O,
    rızık verme yönüyle de en güzeldir (65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/ Nahl, 75).
    Sözün de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm güzellikleri
    içerir (39/
    Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen
    sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür (39/Zümer, 55). Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği,
    sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel din, güzellikler
    sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en
    güzelin kaynağı olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180;
    20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24).
    Kur’an Kavramlarının Tahrif Edilmesi
    Kur’an kavramlarının hayatî önem taşıyanlarının hemen hepsinin içi boşaltılmış, Kur’an
    ve Sünnet dışı anlayışlarla doldurulmuştur. Örneklendirmek ve örnekler üzerinde bu
    tahribatın ve tahrifatın yapıldığını ispatlamak başlı başına kitap, hatta kitapların konusu
    olacak kapsamda olduğundan, biz burada tarihsel süreç içinde yozlaştırılan belli başlı
    Kur’an kavramlarını saymakla yetinelim:
    Allah (Vahdet-i vücut, fena, beka, aşk, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine
    tecelli ettiğini iddia etmek);
    atalar yolu (Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp İlâhî ölçülere ters
    olduğu halde onları ölçü kabul etmek);
    bâtın (Kur’an âyetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu
    iddia etmek); bey’at (Bu kavramı, İslâm devlet başkanı dışındaki ahitler için kullanmakta
    bir sakınca görmemek ve bey’at edilecek bir imam (İslâmî otorite) edinmenin
    yollarını önemsememek);
    câhiliyye ve câhiliyye hükmü konusunda Müslümanlara düşen bir görevin yok sayılması);
    cihad (Allah yolunda savaşı “küçük” ve önemsiz görmek, ya da tam tersine cihadı sadece
    savaşla sınırlı tutmak);
    cin ve şeytan (cincilik, büyücülük ve üfürükçülüğün Müslümanlıkla ilgili olduğu imajı
    vermek, abartılı şekilde cin çarpması ve büyü değerlendirmesi yapıp bunu tedavi etmek
    kasdıyla muskacılık ve benzeri yollarla istismar),
    duâ (haram, hatta şirk olan türden vesile anlayışıyla; sadece Allah’tan istenecek şeyleri
    şirk derecesinde başkalarından duâ edip istemek gibi);
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    73
    fitne (anlamı daraltmak, sadece karışıklık anlamına indirgemek); hak ve bâtılı, hakka
    bâtılı karıştırmak, hakkı gizlemek;
    halife (Allah’ın halifesi kavramı ve cemaat liderine halife sıfatı vermek, lâyık olmayanları
    halife kabul edip, günümüzde bu kavramın gereğini unutturmak);
    hastalık (Kur’an’ın çoğunlukla mânevî (imanî) hususlardaki anormalliklere sıfat olarak
    verdiği halde, sadece bedensel rahatsızlıklara indirgemek);
    Hızır (Kur’an’da rahmet ve ilim verilen kul şeklinde belirtilen kişiyi ölümsüz, helak etmeye
    ve ihyâ etmeye kadir, kul bunalınca yetişecek bir tanrı şeklinde kabul etmek);
    İbâdet (Allah’ın emir ve tavsiyesi olmadığı, Rasûlulullah’ın sünnetinde bulunmadığı halde
    ibâdet olarak yapılan ve tavsiye edilen nice hususlar, bid’atler ve hurâfeler);
    ilim (vahyi reddeden teorileri ya da bilgi kırıntılarını ilim diye takdim etmek ve bunların
    tahsilinin dinin emri olduğunu iddia etmek; böyle bir tahsil için dinin temel farzlarını
    teferruat saymak); ismet –mâsumiyet (bazı hocaları, âlim veya şeyhleri mâsum kabul
    etmek); istişare ve istihare anlayışında Kitap ve Sünnet dışı anlayışlar geliştirmek;
    kıssa (dini hikâyelere ve kerâmet masallarına boğmak);
    kölelik (Kur’an’ın kesin bir şekilde kaynağını kuruttuğu halde, 19. asrın sonlarına kadar
    kula kul olmayı İslâm’ın müsaadesi diye sunmak, câriyelere baş örtme özgürlüğü bile
    vermemek);
    millet (Kur’an’da din anlamına geldiği halde, kavim ve ırk anlamı vermek, yasaklanan
    ırkçılığa bu kavramı kılıf edinmek);
    murâbata (cihad için hazırlıklı olma anlamını tahrif ederek, farklı uygulamaları bu kavramla
    dillendirip Kur’an kavramını tahrif etmek);
    nefis (Kur’an’daki hevâ kavramını nefs kelimesiyle değerlendirmek, nefsi aşağılamak,
    derecelere/basamaklara ayırmak, nefisle mücâdeleyi büyük cihad saymak, onu yok etmeye/
    öldürmeye çalışmak);
    nesh (Kur’an’da nice âyetin hükmünün olmadığını, formalite icabı bulunduğunu, sünnetin
    bile âyeti nesh edebileceğini, yüzlerce âyetin mensuh olduğunu iddia etmek);
    nübüvvet (gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, hadis rivâyetini ilmî yöntemlerle
    değil de rüyada, keşifte Peygamber’den rivâyet ettiğini iddia etmek; nûr-ı Muhammedî
    diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak;
    tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek);
    put ve puta tapma (resim ve fotoğrafa bir zamanlar gösterilen tepki kadar ister heykellerden
    ister soyut hususlardan putlaştırılan hususlara karşı tepki göstermemek, putçuları
    dışlamamak);
    rüya ve ilham ilim kaynağı olmadığı halde, bunları; ayrıca keşfi, müşâhede, muhâdese ve
    benzeri şeyleri ilim kaynağı kabul etmek;
    sabır (pasifliği, zilleti, zâlimlere seyirci kalmayı, görevini yapmamayı sabır zannetmek);
    Gençler İçin Akaid
    74
    Ahmed Kalka n
    sevgi (ölçüyü ve hedefi ayarlayamamak, Allah sevgisini nice çirkin anlayışlara zemin
    olacak şekilde “aşk” tabiriyle dillendirmek);
    şefaat (haram ve şirk şefaat anlayışı; Allah’a rağmen insanı kurtaracak tanrılar edinmeye
    benzer anlayışlar); şeriat (şathiye, sekr hali, istiğrak, cezbe vb. şekillerle şeraiti çiğnemeyi
    normal saymak; şeriatı basite alacak ve onu kabuk kabul edecek ifadelerle esas önemli
    olanın tarikat ve hakikat olduğu iddiasında bulunmak, şeriatla hükmedilmemesine ciddi
    bir tepkide bulunmamak);
    tâğut (sadece şeytan anlamı verip, azgın insan tipi olan haddi aşıp insanları saptıran
    yöneticileri kapsam dışı bırakmak);
    takvâ ve muttakîlik (Kur’an’ın tanımladığına hiç benzemeyen özellikler);
    tevbe (Aracısız olarak Allah’a yapılması gereken tevbeyi, almak-vermek şeklinde bir insan
    karşısında yapmanın gereğine inanmak);
    tevekkül (Tedbire yapışmadan, kul olarak üzerine düşeni yerine getirmeden yanlış beklenti
    içinde olmayı tevekkül sanmak);
    tevhid ve şirk (nâfile ibâdetler kadar bile önemsememek, din ve takvâ adına bile bazı şirk
    ve haramları tavsiye etmeye kalkmak, Allah’ın sıfatlarını başkalarına vermekten çekinmemek);
    ticaret (Allah’la yapılan alış-verişi, mal ve canla yapılan cihadı bu kapsama almayıp sadece
    dünyevî alış-verişi ticaret saymak);
    ülü’l-emr (Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen, hatta bizden olmayanlara bu vasfı vermekten
    çekinmemek); velî-evliyâ (Kur’an’a muhâlefet ederek, bütün gerçek mü’minlerin
    vasfı olan bu kavramı, bazı özel şahıslara vermek ve onları tanrılaştırır gibi yüceltmek);
    vesile (gayrı meşrû vesileler edinmek, Allah’a yaklaşacağım diye cehenneme yaklaşacak
    yöntemler bulmak); zikir (Kur’an’ın 30 civarında farklı anlamda kullandığı zikr’i “sadece
    dille belirli lafızları söylemek” şeklinde anlamak ve Kur’an ve Sünnette olmayan ifâdeleri
    zikir ibâdeti olarak uygulamak; Kur’an’da “Allah’ın size öğrettiği şekilde zikredin” (2/
    Bakara, 239) denildiği halde, Kitap ve Sünnette olmayan şekil ve usullerle tuhaf tarzlarda
    zikir icat etmek);
    zulüm (sadece fiziksel eziyet anlamına indirgeyip şirk gibi, mânevî alanlardaki tahribatı
    bu kavram dışına atmak, müşriklere ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere zâlim sıfatını
    vermekten çekinmek); zühd (dünyadan el etek çekmeyi zühd saymak, uzleti tavsiye
    etmek, bir lokma bir hırka anlayışını takvâ saymak)…
    Kavramların Tahrif Şekilleri
    a) Anlamının bilinmemesi, önemsenmemesi, (sosyal, siyasal, ahlâkî… olarak) içinin doldurulmaması:
    Tevhid, Şirk,
    b) Anlamının daraltılması: Zikir, İbâdet, İmâm,
    c) Yanlış veya Eksik Anlaşılması: Hastalık, Nefis, Belâ, Zulüm,
    d) Tahrif edilip saptırılması: Cihad, Vesile, Duâ, Şefaat, Veli-Evliya, Halife örneğinde olduğu
    gibi.
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    75
    Halkımız ve İslâmî Duruş
    1. Müslümanlar İslâm’ı bilmiyor; ilimden uzaklar; ilimden,
    yani mutlak hakikat olan İlâhî vahiyden uzak, Kur’an’dan kopuk yaşadıkları
    için, Allah’ın Kitap’ından, birinci elden dini öğrenmiyorlar,
    2. Bilmemekten daha kötüsü; İslâm’ı yanlış biliyorlar. Ölçü
    yanlış. Kur’an terazisiyle tartılıp ölçülmüyor bilinenler,
    3. Kur’an’a dayalı iman esaslarını dosdoğru şekilde bilmiyorlar.
    Dosdoğru inanmıyor ve yaşamıyorlar, 101
    4. İnanç ve amellerine birçok şirk, hurâfe ve bid’at karışmış.
    Kimi bilinçli bilinçsiz irtidat etmiş, kimi Allah’a endâd/eşler edinmiş,
    kimi küfür içinde bir hayat sürüyorlar. “Onların çoğu Allah’a şirk
    koşmadan iman etmezler.” 102
    5. İsyan ve itaat bilinci yok. “Lâ ilâhe” deyip reddetmesi gerekenleri
    bilmiyor; “illâ” diye teslim olması gereken zât belli değil,103
    6. Siyasî bilinç yok. Tâğutlara sevgi içinde ve onlara destek ve
    yardımcı olma sözkonusu, 104
    7. Cihad ruhu yok; kardeşlik ve vahdet anlayışından uzak, ümmet
    bilincinden mahrum bir anlayış ve yaşayış, 105
    8. Tebliğ (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) terk edilmiş.
    Bedenin ihtiyacı olan gıdaların alınıp uygun şekilde çıkarılamayınca
    ne tür hastalık oluyorsa; okunan, duyulan, sohbet ve derslerde
    öğrenilen hakikatlerin uygun şekilde dille veya elle yazılarak dışarıya
    çıkarılamaması da fikrî kabızlığa sebep oluyor,106
    101 ] Bak. 2/Bakara, 85-86; 4/Nisâ, 136
    102 ] 12/Yusuf, 106) Yine bak. 39/Zümer, 65-66; 31/Lokman, 13
    103 ] Bak. 4/Nisâ, 13-14
    104 ] Bak. 2/Bakara, 256-257; 4/Nisâ, 76; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17-18
    105 ] Bak. 49/Hucurât, 15; 49/Hucurât, 10; 3/Âl-i İmrân, 103, 110; 21/Enbiyâ, 92 144]
    Bak. 3/Âl-i İmrân, 104-105
    106 ] Bak. 2/Bakara, 155; 29/Ankebût, 1-3; 49/Hucurât, 15
    Gençler İçin Akaid
    76
    Ahmed Kalka n
    9. Câhiliyeyi yıkmak için mücadele edecekleri yerde, dinlerini
    müdafaa bile edemiyorlar,
    10. Yanlış hizmet anlayışı; haramlarla, Batılı tarzda ve sadece
    aklî ya da pragmatizm ölçülerinde hizmet anlayışı. Rabbânî tarzda
    ve nebevî ölçülerde, kulluğun içine girecek şekilde hizmet değil,
    11. Dünyevîleştiler ve kapitalistleştiler. Dünyaya aşırı meyil,
    malın kulu, paranın nesnesi olma, lüks, israf, eşya tutkunluğu,
    12. Âhirete (cennet ve cehenneme)yakînî iman ve âhireti öncelikleyip
    oraya hazır olmak yok. Tek kanatlı kuş gibiler, iki dünyalı
    değiller. Dünyalarını âhiret açısından değerlendirmeyiş,
    13. Ulusçuluk, vatancılık, ırkçılık, hemşehricilik, düzencilik
    (devletçi çizgi),
    14. Atalar dinine sarılma, gelenek ve âdetleri kutsama ve mutlak
    doğru kabul etme,
    15. Modernizm çizgisinde müsteşrike benzer din anlayışı; ılıman
    İslâm denen, içi boşaltılmış ve çağdaş cahiliye değer(sizlik)leriyle
    doldurulmuş yapay din anlayışı,
    16. Geçim uğraşısından başka bir şeyi görmeyiş veya zengin
    olma hayalleri içinde zengin olmak için ne gerekirse yapmaya hazır
    olma,
    17. Futbol hastalığı, müzik tutkunluğu, TV. ve özellikle dizi bağımlılığı,
    internet düşkünlüğü ve bilgi kirliliğine muhatap olma,
    18. Demokrasi ile işlerin düzeleceğini sanıyorlar. “Oyu ver, koyuver”
    anlayışı. Aslında ülkeyi kimlerin yönettiğini görememek. Ülkenin
    derin devlet denilen, başta yattığı yerden Atatürk (onun laiklik
    gibi ilkeleri) olmak üzere, silahlı kuvvetler; Yargıtay, Danıştay, Anayasa
    Mahkemesi gibi kurumlar, para ve TÜSİAD gibi para babaları,
    Amerika, Batı ve onların prensipleri yönetiyor. Halkın seçtikleri
    en son sırada. Onlar sekreter ve piyon durumunda. Halk bunun
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    77
    farkında değil. Kendi tâğutunu seçme telaşında. Allah’ın indirdikleriyle
    hükmetmeyenleri velî (dost ve yönetici) kabul etmekte,
    19. Sünnetullah’ı bilmiyorlar. Allah’ın değişmez yasalarına ters
    düşen tavırlar sergiliyorlar. Sıkıntıyla, zorluklarla, korkuyla, cihadla,
    açlıkla sınanmadan kurtuluş bekliyorlar. Rahat ve keyifleri (hevâlarını
    tanrı edinme) öne çıkıyor. Üzerine düşen görevleri yapmadan
    sadece dille duâ sâyesinde netice isteniyor,
    20. Din’in “asl”ında tenzilât, ayrıntılarda ilâvelerde bulunma
    şeklinde beliren yanlış dindarlık ve yanlış takvâ anlayışı, gerçek Müslümanlık
    kabul ediliyor. İnsanlar şirkten sakınmadan nâfile ibâdetlerle
    dindar olabileceklerini sanıyor. Mistisizm; pasif din ve dindarlık
    anlayışı,
    21. Bilinçli-bilinçsiz tevhidî İslâm’a ve muvahhid Müslümanlara
    düşmanlık,
    22. İbâdetlere önem verilmiyor; tâğutlara, putlara, bâtıla farkında
    olmadan da olsa ibâdet ediliyor. Haram-helâl, farz-vâcip önemsenmiyor,
    23. Her çeşit ahlâk krizi; Zulme râzı, edilgen, rüzgâr nereden
    kuvvetli esiyorsa onun götürdüğü yere sürüklenen nesneleşmiş insanlar,
    24. Mürcie düşüncesi: İman ayrı amel ayrı diyerek amellere
    önem vermeden cenneti garanti gören zavallı anlayış,
    25. Çevre şartlarına teslimiyet: Medya, düzen, okullar, moda,
    çılgınca tüketim, reklamların etkisinde kalma, yaşama biçimi yönüyle
    kâfirlere benzeyen ve onlara tavır al(a)mayan bir yaklaşım,
    26. Kimlik problemi: a- Kimliksizlik (ne Müslüman olduğu belli,
    ne gâvur denilebiliyor) b- Çok kimliklilik (Her boyaya giren, her
    inanca uygun davranan, aslında hiçbirinde samimi olmayan münafık
    tipli iki yüzlülük), iki yüz yüzlülük,
    Gençler İçin Akaid
    78
    Ahmed Kalka n
    27. Laiklik: Camide veya namazda başka İlâha; sokakta, işyerinde
    başka ilâha uyma. Tanrının hakkını (sadece ibadet gibi hususlarda)
    Tanrıya, Sezar’ın (devletin) hakkını (olmayan hakkını) Sezar’a
    verme; böylece çok tanrı edinme anlamında laiklik uygulaması,
    28. Aynı Allah’a, aynı Peygamber’e, aynı Kitab’a inanmıyor insanlar.
    Herkesin kendine göre farklı bir Allah, Peygamber ve Kitab
    anlayışı var. Kur’an’ın tanıttığı şekilde özellikleri olan Allah, Nebî ve
    Kur’an anlayışı yok; kargaşa var bu konuda,
    29. Vahyin ışığında aklı kullanmamak, akletmemek, düşünmemek,
    tefekkürden uzak yaşamak; buna rağmen din hakkında ahkâm
    kesmek, bilgiçlik taslamak, nutuk atmak,
    30. Bütün bunların hem sebebi ve hem sonucu olarak izzet ve
    onurlarını kaybettiler, zillete mahkûm yaşıyorlar. 107
    Bu Problemlere Kur’an’ın Çözüm
    Olarak Sunduğu Özellikler
    1- İman, 2- Sâlih amel, 3-Hicret, 4- Cihad, 5- Sabır, 6- Tebliğ, 7-
    Aklı kullanmak, tefekkür, 8- İlim, 9- Kur’an’ı okuyup anlama, yaşama
    ve yaşatmaya çabalama, 10- Takvâ, 11- Tâğutu reddetme.
    Âyetlerde Felâh/Kurtuluş
    1- 2/Bakara Sûresi 2-5. Âyetler: İman, âhirete yakînî inanç, sâlih
    amel (namaz, infak), takvâ,
    107 ] bak. 4/Nisâ, 13; 63/Münâfıkun, 8
    Ünite 1 Akaid Usûlümüz
    79
    2- 23/Mü’minûn Sûresi 1-10. Âyetler: Namazda huşû, lağvı
    (mâlâyaniyi, boş şeyleri) terk, zekât, iffet, emanetlere ve ahidlere
    riâyet, namazı koruma (ve devam), 3- 103/Asr Sûresi, 1-3. Âyetler:
    İman, sâlih amel, hakkı ve sabrı tavsiye.
    80
    - ünite 2 -
    Tevhid
    • Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    • İlâh Kavramı
    • Tevhidin Kısımları
    a) Rubûbiyet Tevhidi, b) Ulûhiyet Tevhidi
    • Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    • Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    • İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    • Ne Yapmalı?
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden
    türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna
    hükmetmek, onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak
    onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram
    olarak tevhid, mutlak anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka
    ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna
    inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde
    ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri, yardımcısı, ortağı, babası,
    oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti
    O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.
    Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
    bütün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün,
    tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır.
    ‘Tevhid’ aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara
    gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk
    dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk,
    81
    Ünite 2 Tevhid
    nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları bütün
    dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy yoluyla gönderdiği hak
    dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında
    ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus
    kılmaktır.
    Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün
    ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları,
    mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda
    yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline,
    yani şehâdet getirip mü’min olanlara; Allah’ı tevhid edip birleyen
    anlamında muvahhid denilir. Muvahhidler, tevhid gerçeğine bu
    bilinçle yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid
    ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
    O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici,
    O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır.
    İşte bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.
    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini,
    Tevhid Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak
    söylerse mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten
    sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur.
    Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini,
    prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer
    mü’minlerle bir antlaşmadır, söz vermedir tevhid.
    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün
    kalbiyle Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle
    ilân eder ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi
    iki hüküm cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh
    yoktur), sonra da “illâ Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle
    “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın
    ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları, ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya
    benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden silmek, sonra da tek
    Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani reddetme, sonra da
    tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından son derece
    önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en
    önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı
    82
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    benimsemekten sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın
    en önemli olayıdır; yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk
    yapma bilincidir.
    Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur.
    Hz.Muhammed (s.a.v.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
    şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir.
    Bu hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete
    (İslâm’a) katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur.
    İslâm’ın bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları;
    gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş muvahhidler tarafından hakkıyla
    yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi,
    Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür irâdesi elinde bulunan
    insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır.
    Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının sonucuna da
    katlanacaktır.
    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in
    Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı
    da yalnızca “O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek
    değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla
    gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu
    da kabul etmek demektir. Tevhid, aynı zamanda O’nun anlatıp
    uygulayarak gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği
    İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir.
    O’nu tek önder ve rehber kabul edip O’nun izinden gitmeye çalışmak
    demektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından istediklerini
    rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i Tevhidi bilinçli
    şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor ve o hükümleri
    hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa,
    her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.
    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri
    girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir
    kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş
    demektir.
    83
    Ünite 2 Tevhid
    İlâh Kavramı
    İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid
    inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak
    gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman
    ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine
    yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği
    “elihe” fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek,
    alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey,
    her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır.
    Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün
    ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile
    karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû
    ile boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç
    olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik
    mânâlarına da gelir, ki böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık
    olduğu değerlendirilsin.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve
    ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere
    gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır,
    bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde,
    görmediği, tanımadığı bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde
    gördüğü hemen bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun
    farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına, yarattığına inanır. Bunlara
    benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce’
    (sığınak, kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
    ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını
    başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz
    insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya
    inanmadığını söylese bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı,
    84
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı
    “bir şey” mutlaka vardır. İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı
    Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini,
    kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın
    bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiçbir kural
    onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar. Kendi
    arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden
    üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar
    için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını)
    ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi
    olacaksın?”108 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
    var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş,
    bazılarına göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere
    göre madde, bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat
    (doğa), bazılarına göre devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük
    tanrılarıdır.
    Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi
    algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması
    gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar
    gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen
    heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında
    âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul
    etmekte, yani putlaştırmaktalar.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar
    ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan,
    tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar,
    ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız
    veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykelleri ilâh
    kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi yapar
    kendi tapar.”
    108 25/ Furkan, 43
    85
    Ünite 2 Tevhid
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan
    Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun
    elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani
    kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na
    boyun eğmektedir. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu
    zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir
    benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin,
    ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı
    yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama
    “Allah” birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün
    değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem
    hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine
    sahiptir.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan
    bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları
    işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez,
    itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın
    çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü
    bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları
    görmekteler.
    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri,
    kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki
    inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın
    insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek,
    ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul
    etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
    Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
    ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber
    verildi. Rasûlullah (s.a.v.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu.
    Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri
    ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına
    ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle buyurdu:
    86
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fakat onlar
    halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
    bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
    getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu.109
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek
    veya kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah
    ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”110
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir
    hüküm var. Buna karşın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir
    otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya
    ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları
    benimser, inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü
    veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
    haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz
    ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş
    kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği
    yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin
    koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz
    onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını ilâh kabul etmektir.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar
    için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara
    ilâhlık vasıflarını da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun
    koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve
    çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi bunlara
    kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira tâğûta küfredip inkâr
    etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun önünde muhâkemeleşmek,
    onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki şeytan
    109 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292
    110 33/Ahzâb, 36
    87
    Ünite 2 Tevhid
    onları büsbütün saptırmak istiyor.”111; “Kim tâğûta küfredip onu inkâr
    ederek Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan
    sapasağlam kulpa yapışmış olur.”112
    Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini
    bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz
    her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’
    diye vahyetmişizdir.”113; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin
    ve tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir
    peygambergönderdik.”114
    Tevhid’in Kısımları
    Tanımından da anlaşılacağı gibi, Tevhid üç kısımdır:
    1- Zât’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir benzerden,
    ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir. Allah (c.c.)
    aynı zamanda insanların bildiği gibi bir cisim, bir cevher (görünen
    bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir. “De ki O Allah bir’dir.”115;
    “Gerçekten, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”116;“Allah’tan başka ilâh yoktur.”
    117
    2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık
    O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları
    denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikleri akla gelir. Allah’ın
    sıfatları O’na aittir ve Kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı yoktur.
    Bazı sıfatlar sadece Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka hiçbir yaratıkta
    olamaz. Örneğin, “Beka/sonu olmamak” sıfatı gibi. Allah’ın
    sonu yoktur, O ölüımsüzdür, varlığı asla sona ermez. Allah (c.c.) bazı
    sıfatlarını yarattığı bazı varlıklara da vermiştir. Meselâ, “hayat/diri ve
    canlı olma” sıfatı gibi. Canlılar da hayat sahibidir, ama günün birinde
    111 4/Nisâ, 60
    112 2/Bakara, 256
    113 21/Enbiyâ, 25
    114 16/Nahl, 36
    115 112/İhlâs, 1
    116 37/Sâffât, 4
    117 3/Âl-i İmrân, 62
    88
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    onların hayatı sona erer. Hayvanlar ve insanlar “görme” sıfatına sahiptirler,
    ama onların görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır.
    Allah’ın görmesi ise tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya, bir
    organa muhtaç değildir.
    3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa
    çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir. Çevremizde
    ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar, Allah’ın
    yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Asıl yaratıcı
    Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her
    şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı
    veya bunlara benzer bir şey yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de
    O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
    Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmaktır; yaratma
    ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada
    bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, organa, zamana da ihtiyacı
    yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir;
    o da hemen oluverir.”118 Tevhid, Allah’ı “ulûhiyyette/ilâhlıkta” ve
    “rubûbiyyette/rablikte” tek ve bir bilmenin ifadesidir. Allah (c.c.) hem
    yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen,
    idare eden ve insanlar için hükümler koyan bir Rabdir.
    Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine zıt
    olacak şekilde, onları beğenmeyerek, “bana göre, bize göre, bizim
    sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine göre, filanca
    bilim adamına ve efendiye göre” gibi ölçüler Tevhid’e uymaz.
    Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini tanımayanlardır.
    “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”119 Burada söz konusu
    edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların yerine geçmesi
    için hüküm koyma ve Allah’ın dininin yerine başka dinler uydurma
    mantığıdır. Bu Tevhid’e kesinlikle aykırıdır.
    Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben ancak
    Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve Sana
    güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin. En
    118 36/Yâsin, 82
    119 6/En’âm, 62
    89
    Ünite 2 Tevhid
    güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun senin kanunlarındır.
    Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı
    koyacağım. Senin rızân için yaşayacağım, Senin emrine uymayan
    hiçbir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
    Tevhid, yine, rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
    Rubûbiyet Tevhidi
    Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kavramının
    türediği “rabb” kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rabb
    kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında,
    aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt
    etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak, efendisi olmak, sorumluluğunu
    yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak,
    büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptırabilmek,
    rızık vermek gibi mânâları kapsar.
    Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (Rablik)
    sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu
    sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında
    Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan,
    rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren
    ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan
    O’dur.
    Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah
    olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır.
    Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet etmeli ve
    O’na hiçbir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet tevhidi, fıtraten
    insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman müşrikler de dâhil
    olmak üzere (istisnâlar dışında) bütün insanlık tarafından kabul görmüştür.
    Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa
    düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet sıfatlarını
    taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen sahte ilâhlarına
    saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    90
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan
    kimdir?’ diye sorarsan, şüphesiz ‘Allah’tır’ derler.”120; “De ki: ‘Size
    gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan
    kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün
    işleri kim idare ediyor?’ Hemen: ‘Allah’ derler.”121
    Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi
    sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz.
    Çünkü, yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri
    de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan
    var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet eden vb.
    sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne var ki, putlarına/
    tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor, onları Allah’ı
    seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu halleriyle müşrik
    oluyorlardı.
    Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile
    kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid
    bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi
    için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de iman
    etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
    Ulûhiyet Tevhidi
    Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet
    etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul
    etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır.
    Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin
    itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birlemektir.
    Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan biri
    bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet
    tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara
    tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak kabul
    120 29/Ankebût, 61
    121 10/Yûnus, 31; Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman,
    20
    91
    Ünite 2 Tevhid
    etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını
    kabul etmelerine rağmen O’na oğul isnat ederek ve helâl-haram
    kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet
    tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en
    çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme: ‘Allah’a
    ibâdet edin ve tâğuta kulluktan sakının; sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.”122; “(Nuh):
    ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur’ dedi.”123
    Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan
    başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı
    içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp
    taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir,
    büyüktür.”124
    Tevhidin en açık tezâhürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya
    herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih
    etmektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri
    ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
    Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.”125
    Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin sadece
    Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin
    gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a kulluğa/
    ibâdet etmeye çağırmaktır.
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak
    esâret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması
    demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul
    122 16/Nahl, 36
    123 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için Bak. 7/A’râf, 65, 73, 85;
    12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
    124 22/Hacc, 62
    125 2/Bakara, 165
    92
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek
    ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek;
    Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi,
    fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü
    altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her
    kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”126 “Hüküm,
    hâkimiyet/egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/
    kulluk yapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”127 Bu âyetler
    şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine
    dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini
    kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının
    isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda
    fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu
    sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve
    insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve
    bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
    bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse:
    ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.”128; “İman edenler Allah
    yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın
    dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”129
    Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
    üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan câhilî
    ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar.
    Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akîde değil; eyleme yönelik, pratik çözüm
    yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akîdesi, yalnızca tabiat ötesi/
    126 17/İsrâ, 23
    127 12/Yûsuf, 40
    128 3/Âl-i İmrân, 64
    129 4/Nisâ, 76
    93
    Ünite 2 Tevhid
    metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu
    edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî
    sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı
    sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.
    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye,
    şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim
    tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı,
    tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere
    karşı savaş açılır mıydı?
    Peygamberimiz’in, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk
    iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını
    yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idareyi
    ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu
    bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi.
    Kâfirler, kendine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi
    câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî
    rejimlerle sürekli ve amansız bir mücâdele içerisinde olacağını,
    kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesin bir şekilde
    anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı
    ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan
    Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve
    onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini
    açıkça ortaya koyuyor.
    İnsanımızda Tevhid Problemi ve Sebepleri
    Halkın Sahih İnançtan Tâviz Verme Nedenleri
    1- Cehâlet: Halk dini, hurâfeler ve dâvetçilerin uyarısının yetersizliği,
    ihmal, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker eksikliği. Trafik
    polisi yok yolda, hız düşkünü hırslı kimselere, acemi şoförlere ve
    câhillere uygun ortam.
    2- Siyâsî baskı ve dayatmalar, yönlendirmeler, tâğûtî tavır;
    devlet dini, resmî din teşkilatları, Bel’amlar, irtica/gericilik
    94
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yaygaraları ve laiklik. Derin devletin psikolojik ve her çeşit baskı
    ve sindirmesi. Resmî din anlayışı: “Lâ”sı olmayan bir din, redsiz
    akaid(!) Hâlbuki insanın kurtulması için kutsal küfür olan tâğutu
    inkâr etmek, ona küfretmek130, varsa iyi taraflarını örtmek ve kabul
    etmemek gerekli idi. Bu kutsal küfrün yanında, çirkin iman da vardır;
    imana şirk karıştırmak gibi: “Onların çoğu Allah’a şirk koşmadan
    iman etmezler.”131; Yine imanın yanlış yere yöneldiğinin örneği olarak
    şöyle buyruluyor: “(Ehl-i kitap) tâğuta ve cibte (bâtıl tanrılara) iman
    ediyorlar…”132
    İslâm’ın hâkim olmadığı rejimlerde tâğutî düzenin tüm kurum ve
    kuruluşları müşrik vatandaş yetiştirmek için bütün güçlerini sarfederler.
    3- Rubûbiyet tevhidini yeterli görmek, Allah’ın varlığının isbat
    ve kabulünü merkeze almak: Ateizm, komünizm, Darvinizm karşıtlığını
    yeterli görmek. Çiçek ve böcekle, arı peteğindeki Allah yazısı
    ile tatmin olmak ve bunları aşırı önemsemek.
    4- Mürcie düşüncesi ve haksız teslîm (insanları İslâm’a nisbet):
    İman ayrı, amel ayrı deyip ittibâ yoluyla şirki fark etmemek. Mistisizm
    felsefesi, Kur’an kavramlarını te’vil, tahrif ve dejenere etmek.
    Mistik yaşayış; pasif tepki, kabuğuna çekilme, cihad edilecek şahısları
    ve zihniyetleri kendi hallerine terk edip sadece nefsiyle uğraşmak.
    Felsefî veya kelâmî tartışmalar, cedel. Eski Türk dinlerinin kalıntısı
    ve geleneğin (atalar dininin) mirası.
    5- Haksız tekfîr; antitez akaidi, mezhepçilik, grupçuluk, bağnazlık.
    6- Egemen güçlerin yönlendirmesi, özendirmesi: Sağcı, muhâfazakâr,
    demokratik İslâm anlayışları. Amerikancı, düzenci din yaklaşımı,
    ılıman İslâm, BOP vb. yaklaşımların çekim alanına girmek.
    Kafaların ve gönüllerin işgali, sömürü ve köleleştirmenin kurbanları.
    130 2/Bakara, 256
    131 12/Yusuf, 106
    132 4/Nisâ, 51; yine bak. 4/Nisâ, 60
    95
    Ünite 2 Tevhid
    7- Dünyevîleşme, lüks, israf, şükürsüzlük ya da geçim sıkıntısı.
    Cihadın terki ve eylemsizlik. İlâhî emir ve tekliflerden kaçınma,
    kâfirlere özenme ve benzeme.
    8- Çevre şartları: Medya (özellikle TV), okullar (hatta din öğreten
    okullar ve kurslar), yaşama biçimleri, reklâm, dostluk ilişkileri…
    Kimlik problemi: Kimliksizlik ya da çok kimliklilik.
    9- Aşağılık duygusu, kendi dinine, Müslümanlara ve kendine
    güvensizlik, aşırı eleştiri.
    10- Kibir, gurur, istiğnâ.
    11- Dâvetçilerin örnek yaşayış sahibi olamayışları, sadece laf
    üretmeleri, tevhidin sadece siyasî yönünden bahsedilmesi.
    12- Bilgi kirliliği, gereksiz konular ve konuşmalar. Endâd edinme;
    futbol, tv. internet, müzik gibi uyutucu ve uyuşturucuların
    etkisi.
    13- Laiklik: İki veya çok dinlilik. Câmideki veya namaz kılarkenki
    İlâh’la; sokaktaki, okul, iş yeri, mahkeme ve meclisteki…
    ilâhın farklılığı. Allah’ın sadece göklerin (tabiat güçlerinin) hâkimi
    olduğu anlayışı.
    Ne Yapmalı?
    Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en
    çok önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le
    bağlantılı anlatmalıyız. “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla
    bağlantılı gündeme getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz
    de “tevhid ahlâkı”na uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese
    tebliğ edebilmeliyiz.
    96
    - ünite 3 -
    Şirk
    • Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
    • Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
    • Şirkin Çağdaş Yansımaları
    • Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
    • Ekonomik Yorumlarda Şirk
    • Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel
    Kılıflarla Takdim Edilir
    • Siyasal Şirk
    • Şirk İçin Bazı Örnekler
    • İttibâ Şirki
    • Şirkin Zararları
    Şirk; Lügat ve Terim Anlamları
    Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve
    saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında
    veya fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye
    müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı
    ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî
    gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir.
    Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan
    başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması
    için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah
    Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse,
    97
    Ünite 3 Şirk
    sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak
    tutmasın..”133
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile
    âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını
    elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”134
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
    ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
    esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin
    önemi ve şirkten uzak durulması konusudur. Şirk sadece putlara
    tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi
    yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın
    hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
    göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365
    tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat,
    Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve Nesr isimli putlar
    vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert
    insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman
    geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka;
    güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı
    müşrikler ise, Melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere
    tapıyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının
    asıl nedeni; kendi nefsinin hevâsını ilâh edinmesidir. Bugünkü
    müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark
    yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir
    şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her
    ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin
    Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar,
    dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler
    koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.
    133 18/Kehf, 110
    134 4/Nisâ, 48
    98
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-
    mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak
    da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer
    hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine
    göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi
    bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
    Kur’ân-ı Kerim’e göre şirk büyük günahtır,135 büyük bir zulümdür,
    136 aynı zamanda büyük cehâlettir.137 O yüzden şirk, ilme ve akla
    dayanmaz; şirk zanna göre harekettir.138 Apaçık sapıklık139 ve büyük
    bir alçaklıktır.140 Şirk âhiret inancıyla bağdaşmadığından dünya
    hayatına düşkünlüktür.141 Şirk, Kur’an’da halkı, sağlam temellerden
    uzak tutma olarak da tanımlanır.142 Takvâ gibi gerçek ve güzel korkulardan
    uzak olduğu için müşrik, kendi içini kemiren ve onurunu tümüyle
    yok eden çirkin korkulara mahkûm olur. Şirk, kalplerin korku
    ile doldurulması demektir.143 Müşrikler, Tevhid inancında olanlara
    karşı düşmanlık yaparlar.144 Bütün bu sebeplerden dolayı şirk insanı
    ebedî cehennemlik yapar. Cennetin kapıları onlara kesin olarak kapanır.
    145
    135 4/Nisâ, 48
    136 31/Lokman, 13
    137 21/Enbiyâ, 24
    138 6/En’âm, 116
    139 29/Ankebût, 5; 4/Nisâ, 116
    140 7/A’râf, 152
    141 2/Bakara, 96
    142 29/Ankebût, 41
    143 3/Âl-i İmran, 151
    144 5/Mâide, 82
    145 5/Mâide, 72
    99
    Ünite 3 Şirk
    Şirkin Çağdaş Yansımaları
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde,
    cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza
    etsin- kolaylıkla şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir;
    esas önemli olan, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde
    mü’min kalmak ve müslüman olarak ölmektir.
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor.
    Çağ imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı.
    Çılgınlık, azgınlık ve isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı
    mükemmel yaşayanlara şâhit olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor;
    hatta görmediğine, bilmediğine düşman oluyor. Müslümanların da
    önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin de yapabileceklerinin
    tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları
    değil; tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler,
    gönüller işgâle uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin
    de büyük bölümü bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu
    zâlimlerin safında arayıp ifsâdı ıslah zannediyor.
    Günümüzde sık görülen şirk unsurlarının, tevhidi bozan durumların
    bazıları şunlardır:
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk
    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy
    kabul edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem
    eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin
    güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın
    oluşumu ve insanın ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler
    câhilî eğitimin temelini teşkil eder. İlk insanı, tesadüf sonucu
    veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim geçirmiş türü kabul eden
    günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye
    etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak
    başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma
    konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk
    100
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    zihniyeti, dünyadaki ilk insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası
    ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî inanıştan tümüyle
    farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve hak-bâtıl
    mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim olduğu devlet
    düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı ideal
    toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve
    İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma,
    Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları
    simgeler karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer
    şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda
    doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak,
    öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez.
    Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da
    bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî
    bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan müslümanlar da
    dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda
    bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel
    günlerde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında
    bir tapınma ve âyindir.
    İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus,
    bireysel, sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve
    tevhidin ikamesidir. İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır
    aldığı için müslümanlar 20. y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden
    uzak yaşadılar. Put heykelleri ve putlaştırılma ihtimali olan
    resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci asırda, tâğutların ve
    onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla her çeşit
    putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye
    edip yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri
    kabul edilmeyince, O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan
    kişi rablik iddiasında bulunmuş, bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters
    eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören kişi de o şahsı rab kabul
    101
    Ünite 3 Şirk
    etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut hükmündedir ve
    Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
    ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci
    ve öğretmen olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele
    gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim
    kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden
    de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde
    şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü
    ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ
    yansıtılmamıştır. Burada, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları
    kastetmiyorum. Çok net olarak, “eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak
    şirk unsurları şunlardır” diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli,
    öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın
    ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının
    sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece
    başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa
    ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık,
    bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde
    ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile müsaade
    etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
    ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak
    dosta düşmana ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı
    hazırlansın.
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam
    biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları
    koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın
    âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür
    adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı
    gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete
    itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak
    “ilim”le karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır
    bunlar. Bırakın zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a
    102
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sığınmaktadır tek önderimiz.146 Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
    için vahiyle sağlamasının yapılması, hazmedilip özümsenmesi,
    posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip uygulanması gerekmektedir.
    Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına hizmet
    etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/
    salâhına hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi,
    hele kitap yüklü merkep147 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî
    kimsedir.148 O yüzden takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele
    vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle
    “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek, onu yönlendirmektir. Terbiye
    (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan mutlak terbiyeci/
    eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında olmasa
    bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan
    nesiller; tersine bir devşirme söz konusudur.
    Ekonomik Yorumlarda Şirk
    Günümüzde ekonomik yorumların çoğu da baştan sona şirk anlayışı
    içerir. Sadece iktisat ve ekonomi eğitimi veren kurumlar değil;
    medyanın, hatta halkın gündemindeki ekonomik değerlendirmelerin
    hemen hepsinde para, ilâhların başında gelir. Tüm mülkün, para,
    mal ve nimetlerin Allah’a ait olduğu anlayışı olan “ekonomik tevhid”
    anlayışına yer yoktur. İnsanların ekonomi yönüyle de evrim geçirdiği,
    ilkel komünal toplumdan köleci topluma, feodal toplumdan, kapitalist
    ve sosyalist topluma doğru seyri ve bu çeşit tasnifi, insanların
    Allah’tan bağımsız olarak sürekli evrim geçirdiği iddiasını haklı çıkarmaya
    dayanır. İlk insanın, ilk peygamber ve ilk yaşama biçiminin
    vahyin ışığında tevhid olduğu gerçeği, en küçük bir teori ve ihtimal
    dâhilinde bile değerlendirilmez.
    Şirke dayalı düzenlerde ekonomiyle ilgili anlayış, Allah’ın hudûdunu
    tümüyle yok sayar. Piyasada helâl-haram ayrımı yoktur. “Paranın
    dini imanı olmaz” der bazıları. Tabii, bu ifade “ekonomik hayatta
    146 Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    147 62/Cum’a, 5
    148 35/Fâtır, 28
    103
    Ünite 3 Şirk
    haram-helâl önemsenmez” anlamında kullanılıyor. Paranın olmasa
    da, para sahibi insanın elbette dini imanı, haram ve helâl inancı olmalıdır.
    Kim ne alıp satarsa satsın, kim kimi nasıl kandırırsa kandırsın,
    haram ve ayıp sayılmayan iktisadî bir câhiliyede yaşıyoruz. Para
    kazanmak için her yol mubahtır kapitalist toplumda. Yeter ki, kanunların
    suç saydığı bir şey yapmasın, ya da yapıyorsa kılıfını uydursun
    insan. Vergisi verilen kazanç kutsal sayılır; İslâm’ın yasak saydığı
    işi yapsa da. Kapitalizm, en çirkin şekliyle piyasadadır. Asgarî ücret
    açlık sınırının bile altında kalmış kimin umurunda? Yedi milyondan
    fazla resmî işsiz var bu ülkede.
    Para putu herkesi peşinden koşturur; yerde sürünen paranın kulu,
    paraya secde etmiş olur. Faiz harammış; olsun, kimsenin aldırdığı
    bile olmaz. Kişi başına düşen banka sayısı Avrupa ortalamasından
    bile fazladır. Böyle İslâm dışı düzenlerde müslümanın helâl lokma
    kazanması, helâl ve temiz yiyecekler bulması, helâl yoldan (faize,
    bankaya bulaşmadan) zengin olması çok mu çok zordur.
    Nice haramlar kapitalist düzende gâyet doğal (helâl, meşrû) görülmekte.
    Nice “Müslümanım” diyen insan, “fâizsiz ekonomi mi
    olur?” diyerek, ya da bazı haramları savunup İslâm’ın zekât gibi bazı
    emirlerini inkâr ederek, önemsemeyerek küfre düşmektedir. Fâiz yanında,
    tahvil, haram sigorta, emeği sömürmek ve kul hakkına riâyetsizlik
    gibi nice haramlar vardır; bunları yasak olarak kabul etmemek
    insanı imandan çıkarır. İslâm’a karşı olan veya İslâm’ın yasak ettiği
    işlerde çalışmak, meselâ seks, zina, fuhuş, dans gibi eğlence dünyasından
    para kazanmak, içki ve uyuşturucu madde yapımı veya satımı
    İslâm’ın yasak ettiği, ama kapitalist sistemin câiz gördüğü alanlardır.
    Kişi, bu ve benzeri para kazanma yollarını normal görür, savunur, ya
    da bu devirde bunlar olmadan yaşanmaz diye düşünürse, İslâm’dan
    çıkmış olur. Yine ihtikâr (karaborsa), rüşvet, hırsızlık yapmak, çalıntı
    mal alıp satmak, ölçü ve tartıda hile, kumar, alışverişe hilenin,
    yalanın, yeminin karıştırılması da haram kabul edilmesi ve kaçınılması
    gereken hususlardır. Bunları normal görmek kişiyi tevhid inancından
    uzaklaştırır. Kapitalist düzenlerde insanlara dünya tutkusu ve
    mal yığma sevdâsı verilir; bu düzende dünyevîleşen insan, giderek
    maddeyi ve parayı kutsallaştırmaya başlar. Parayı kullanma yerine
    104
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    paranın kendini kullandığı azgın bir insan olur çıkar. Maddenin hâkimi
    değil, mahkûmu olur.
    Siyasal Şirk Anlayışı da Bilimsel Kılıflarla Takdim
    Edilir
    En iyi sistem, milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve
    demokrasi olarak adlandırılır. Hakk’ın değil; halkın egemenliğine,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi alternatif bile kabul etmeyen bu
    câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar canla başla savunur.
    Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek demokrasinin
    kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu
    iddia ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya
    katılır.
    Devlet yönetiminde dine yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik
    ve Kemalist esaslarla düzenlenmek zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi
    ve din kurumları da laik düzenlemeye tâbidir. Dinlerin ortaya
    çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında da doğal olarak
    şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber,
    ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce
    tabiata, totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok
    sonraları da tek tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet,
    din esaslarına -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve
    kurallarıyla şirkin dışına çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da
    sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî inancını sergileyemez, muvahhid
    bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk şirk arasında
    istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi,
    Allah’ı, göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları
    ve varlıkları yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak
    istemiyor, yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar.
    “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir,
    oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere,
    105
    Ünite 3 Şirk
    meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara,
    sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar,
    şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde,
    üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
    dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak
    sadece vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine
    karıştırmak istemiyorlar, buralarda egemen başka güçler (tanrılar)
    kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez.
    Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan bir
    şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı
    (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le
    bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki
    şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin modern
    görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
    taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını
    hiçbir sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara,
    içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak
    koymasını istemiyorsa, konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal,
    siyasal, kamusal ve hukukî alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların
    egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk
    tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin dışında
    birşeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde
    kabul ediyorlardı.149 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar
    bile inanmıyor; ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden
    doğa/tabiat ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak
    çocukları, çiçekleri, güzellikleri doğanın armağanı olarak
    kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini
    ortak koşuyor, kendisinin veya başka insanların yaratıcılıklarından
    bahsediyor.
    149 Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    106
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şirk İçin Bazı Örnekler
    Bu şirk çeşitleri yanında, bazı inanç ve davranışlardan dolayı düşülen
    şirki, şu örneklerle ayrı ayrı ele almak da mümkündür:
    a) Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim,
    sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını
    bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece
    Allah’a ait olan bazı sıfat ve özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan
    bağımsız olarak başkasına vermek. Bunun sonucu olarak, Allah’a
    herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak koşulur, ki bu tevhidi
    bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ
    edin. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette
    onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.”150
    b) Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek,
    Allah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan
    başkasını mutlak kanun koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları
    ve kanun koyucuları benimseyip kabullenmek de insanı şirke sokar.
    Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül rızâsı ile tâğutların hükümlerini
    uygulamak veya severek onlara tâbi olmak insanı tevhidden
    uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta
    kendileridir.”151; “Hüküm/egemenlik, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden
    başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte
    budur; ancak insanların çoğu bilmezler.”152; “Yoksa onların birtakım
    şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden
    kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”153; “Hayır,
    Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni
    (Rasûlullah’ı) hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
    sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe iman
    etmiş olmazlar.”154 Allah ve Rasûlü’nün hükmüne teslim olmamak,
    İslâm’dan olan bir şeyden râzı olmayıp hoşlanmamak, Allah’ın haram
    150 7/A’râf, 180
    151 5/Mâide, 44
    152 12/Yûsuf, 40
    153 42/Şûrâ, 21
    154 4/Nisâ, 65; ve yine bak. 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36
    107
    Ünite 3 Şirk
    kıldığını helâl/serbest veya helâl kıldığını haram/yasak saymak da
    açık bir şirktir.
    c) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram
    kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
    bozar, insanı şirke sokar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri
    bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin
    yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    buyuruyor: “Hüküm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece
    kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.”155; “Onlar
    Allah’ı bırakıp bilginlerini, râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i rabler
    edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle
    emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.”
    156
    d) Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin...
    gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
    şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
    Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu
    Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin
    kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı
    toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları,
    devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına
    izin vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan
    farklı bir yolu benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih
    eden kimse şirke girmiş demektir. Böyle bir kimse, kendisinin
    müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın birçok emirlerini yerine
    getirse ve bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir anlayışı, düşünce
    ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve Rasûlü bir
    işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi isteklerine
    göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse,
    apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”157
    e) Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen,
    yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan,
    155 12/Yûsuf, 40
    156 9/Tevbe, 31
    157 33/Ahzâb, 36
    108
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kâinatın idaresini elinde tutan zât demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir,
    dilediğini yapmaya gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi
    gördüğünü, bildiğini ve evrende dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunuzannetmekşirktir.
    158
    f) Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı:
    Eğiten, yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir.
    Allah’tan başka rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak
    benimsenen sâlih bir insan, hatta peygamber bile olsa bu durum,
    yine açık bir şirk olur. “Onlar, Allah’tan başka âlimlerini, din adamlarını
    ve Meryem oğlu Mesih’i kendilerine rab edinmişlerdi. Hâlbuki
    onlar da tek bir ilâha kulluktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı.
    Zira O’ndan başka ilâh yoktur. O, koştukları şirklerden münezzehtir.”159
    İnsanların Allah’tan başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği
    Kur’an’ı bir tarafa bırakarak, üstün ve büyük bildikleri zâtlara
    yönelip onların her dediğini kabul eden, her hükmüne iman eden
    kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldıklarını
    helâl kabul eden görüşlerine uyan kimseler onları rab edinmiş
    olurlar.160
    Kur’ân’ın temel konusu olan tevhidle, bunun Peygamberî izah ve
    uygulamasıyla yetişmiş Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi zâtlar, yöneticiliklerinde
    kendilerini rab olarak kabul etmemelerini insanlara
    öğretmişlerdi. İlk halife: “Eğer ben Allah’ın yolundan ayrılırsam,
    bana itaat etmeniz gerekmez” demişti. İkinci halifeye halkın içinden
    herhangi bir genç çıkıp, “Ey Ömer, Allah’ın yolundan ayrılırsan, seni
    bu kılıçlarımızla doğrulturuz” diyebilmişti. Hz. Ömer ise, bu tevhidî
    şuur dolayısıyla Allah’a hamd ediyordu.
    g) Yakınlaştırma ve Vâsıta Anlayışıyla; Şefaatçi Kabulü ile Düşülen
    Şirk: “Dikkat edin, hâlis din Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine
    birtakım dostlar edinenler, ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye
    kulluk ediyoruz’ derler.”161; “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar
    ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bi-
    158 Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
    159 9/Tevbe, 31; ayrıca bak. 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
    160 Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292
    161 39/Zümer, 3
    109
    Ünite 3 Şirk
    zim şefaatçilerımizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde
    bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/
    ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”162
    h) Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/
    arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın
    buyruklarını insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile
    insanlar arasında bu anlamda aracılar yoktur. Kul ile Allah arasına
    ibâdet yönüyle hiç kimse giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir
    ve onu görür. Allah, kuluna şah damarından daha yakındır. Kul
    duâ ettiği zaman, Allah onun duâsını ânında işitir. Allah’ı hakkıyla
    takdir edemeyen câhiller ise, kulu Allah’a yaklaştıracak aracı zâtların
    olduğuna inanırlar, böylece şirke düşerler. Yanlış bir örnekle doğruluklarını
    isbatlamaya kalkışırlar: “Bir vatandaşın cumhurbaşkanı
    ile görüşebilmesi için aracılara, cumhurbaşkanına yakın zâtlara ihtiyaç
    duyulur da, âlemlerin rabbi olan Allah ile görüşebilmek için
    aracılara ihtiyaç duyulmaz mı?” derler. Elbette cumhurbaşkanı ile
    herkes görüşemez, aracılara ihtiyaç duyulur. Çünkü cumhurbaşkanı,
    bir anda ancak bir kişiyle görüşebilen, bir kişiyi duyabilen âciz
    ve zavallı bir varlıktır. Milyonlarca vatandaşı bir anda kabul etmesi,
    onları görmesi ve işitmesi, özel dertlerine çözüm getirmesi mümkün
    değildir. Fakat, Allah bundan âciz midir ki aracılara gerek duysun! O,
    bir anda bütün kâinatı ve yarattığı varlıkları görür ve duyar. O, semî’
    ve basîrdir. Çünkü O, İlâhtır. Gerçek İlâh, âcizlik göstermez, eksik ve
    noksanlıktan uzaktır. Kul ile Allah’ı karşılaştırıp kıyas ederek böyle
    bir şirki, ibâdet gibi insanlara sunmak, şeytanın evliyâsının bir tuzağıdır.
    Bu tuzağa düşmemek için uyanık olmak, Allah’ın kitabını okumak
    ve anlamak gerekir. Allah Kitab’ında ne buyuruyor: “Rablerinin
    huzurunda toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Ki onların
    Allah’tan başka velîleri ve şefaatçileri (aracıları) yoktur. Umulur ki sakınırlar.”
    163; “Kullarım sana Benden sorarlarsa, Ben şüphesiz onlara
    yakınım. Bana duâ edenin, duâ ettiği zaman duâsına cevap veririm.
    O halde onlar da Benim çağrımı kabul etsinler ve Bana inansınlar ki
    doğru yolu bulabilsinler.”164
    162 10/Yûnus, 18
    163 6/En’âm, 51
    164 2/Bakara, 186
    110
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    i) Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve
    Münâfıkları Velî/Dost Edinmek: Sevgi, güvenme ve yardım bekleme
    gibi duyguların bir araya gelip kaynaşmasından velî/dost edinmek
    adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kur’an’da velî, dost ve yardımcı
    olarak kendisinin yeterli olduğunu belirtir “Allah sizin düşmanlarınızı
    sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost) olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.”165 İnsan için Allah’tan başka gerçek
    anlamda dost ve yardımcı yoktur. “Gerçek şu ki, göklerin ve yerin
    mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka velîniz ve
    yardımcınız yoktur.”166 Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek
    açık bir şirktir: “Ey iman edenler! Yahûdilerle, hıristiyanları dost
    edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost
    edinirse, o da onlardandır.”167; “Ey iman edenler! Sizden önce Kitap
    verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları ve kâfirleri
    dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah’tan korkun.”168
    k) Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke
    Girmek, İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına
    secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan
    başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar. “De ki, şüphesiz benim
    namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi
    olan Allah içindir.”169; “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden
    yardım ister, medet umarız (Ey Allah’ım!)”170; “Allah ile beraber başka
    bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azâba uğratılanlardan olursun.”171;
    “Allah’tan başkasına (yalvarıp) duâ edenden daha sapık kim vardır?
    Yalvardıkları o kimseler kıyâmet gününe kadar onlara cevap veremezler
    ve onların duâlarından habersizdirler.”172; “Allah’tan başka duâ ettikleriniz
    sizin gibi kullardır.”173; “Allah’ı bırakıp da duâ ettikleriniz size
    165 4/Nisâ, 45
    166 9/Tevbe, 116
    167 5/Mâide, 51
    168 5/Mâide, 57
    169 6/En’âm, 162
    170 1/Fâtiha, 5
    171 26/Şuarâ, 213
    172 46/Ahkaf, 5
    173 7/A’râf, 194
    111
    Ünite 3 Şirk
    yardım etmeye muktedir olamazlar; Onlar, kendilerine bile yardım
    edemezler.”174
    İlâhî gücün tamamı Allah’ın elindedir. O’ndan başka böyle bir
    güce sahip kimse yoktur. Duâ elbette, güç ve kudret sahibi, yardım
    etme ve tasarruf sahibi olma gibi şartları taşıyan kimseye yapılır.
    Müşrikler, Allah’ın dışında, bu tür şartları, vasıfları üzerinde taşıyan
    zâtların olduğuna inanırlar. Onlara yönelerek medet umar, duâ ve
    niyaz ederler. Tevhîdî bir imana sahip olan, şirklerden arınmış bir
    mü’min ise yalnızca Allah’a yalvarır, ihtiyacını O’na arzeder ve yalnızca
    mutlak anlamda O’ndan yardım diler. Müşrikler, yardım ümidiyle;
    ölülere, mezar taşlarına, türbelere ve kutsal saydıkları yerlere
    giderek orada çeşitli ibâdetler yaparlar, onlar için adaklar ve kurbanlar
    keserler, çaputlar bağlarlar, şekiller çizerler, orada medfun olan
    yatır veya evliyâ dedikleri zâtlara duâ edip arzularına nâil olmak isterler.
    İnsanların çoğu, bilmeden bu tür şirke düşer. Câhillik, insanı
    şirke götüren en kolay, en kestirme yoldur. Hele İslâm dışı bir çevrede,
    İslâm’ı yozlaştıran ve tahrif eden bir anlayışın hâkim olduğu,
    gerçek dinin mahkûm olduğu ortamlarda bu yol daha hızla kişiyi
    şirke ulaştırır.
    l) Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara,
    Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın
    hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi
    Allah’a ortak koşmuş olur. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip
    bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası,
    ancak, dünya hayatında rüsvaylık/rezilliktir. Kıyâmet gününde ise en
    şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan asla
    gâfil değildir.”175
    “...Sakın dinlerini parçalayan, fırka fırka olan ve her fırkası, kendi
    elindekiyle sevinen müşriklerden olmayın.”176
    m) Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara
    Hakaret Etmek: “Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan,
    174 7/A’râf, 97
    175 2/Bakara, 85
    176 30/Rûm, 31-32
    112
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    elbette, ‘biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile,
    O’nun âyetleriyle ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna)
    özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.
    Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu
    olduklarından dolayı azâb edeceğiz.”177
    “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: ‘Allah’ın âyetlerinin
    inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar
    bundan başka bir söze dalıncaya (başka konuya geçinceye) kadar kâfirlerle
    beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette
    Allah, münâfıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”178
    n) Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven
    Duymak: “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz..”179
    “De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir
    şey isâbet etmez. O bizim mevlâmızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a
    tevekkül etmelidirler.”180
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım
    etmeye asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma
    hazır askerlerdir.”181
    o) Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi,
    İdeolojiyi Aşırı Şekilde Severek Putlaştırmak: “(İbrahim onlara)
    dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...”182
    “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a -hâşâ- eşler, ortaklar,
    benzerler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin
    ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba
    177 9/Tevbe, 65-66
    178 4/Nisâ, 140
    179 5/Mâide, 23
    180 9/Tevbe, 51
    181 36/Yâsin, 74-75
    182 29/Ankebût, 25
    113
    Ünite 3 Şirk
    uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın
    olduğunu ve Allah’ın vereceği azâbın gerçekten şiddetli olduğunu bir
    bilselerdi.”183
    “Biz insana, anne ve babasına (karşı) ihsânı/güzelliği tavsiye ettik.
    Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için
    sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme.
    Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.”184
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a
    şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara
    tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin
    hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.”185
    p) Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine
    İnanmak: Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan,
    mûcizevî bir şekilde yapılan yardıma, böyle bir güce ancak İlâh
    sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir varlık hiçbir
    sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da veremez. Böyle
    bir güce peygamber de sahip değildir.
    “De ki: ‘Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime (bile) herhangi bir
    fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim
    elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı,
    ben sadece iman eden bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”
    186
    “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah’tır.”187
    r) Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek: Kur’an’dan, Allah’ın
    âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden hayatına yön vermek,
    yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek de
    şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a
    183 2/Bakara, 165
    184 29/Ankebût, 8
    185 İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205
    186 7/A’râf, 188
    187 5/Mâide, 76
    114
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kulluk eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan
    da uzaklaşır. Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu
    lider ve büyüklerinin kulu olur.
    “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.
    Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!”188
    “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”189
    “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve
    suçlu bir kavim oldunuz.”190
    “...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem
    ateşinin dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”191
    s) İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk: Tâğutların Hükmünü Allah’ın
    Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını
    İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek:
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın
    izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/
    dinî kural kıldılar).”192
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar)
    edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a
    ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh
    yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”193
    t) Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü
    Emretmek: “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil),
    birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
    ederler. Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları
    188 28/Kasas, 87
    189 45/Câsiye, 23
    190 45/Câsiye, 31
    191 2/Bakara, 39
    192 42/Şûrâ, 21
    193 9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    115
    Ünite 3 Şirk
    terketti, hidâyet ve yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta
    kendileridir!”194
    u) Korku Yönüyle Şirk: “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak
    tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun.’ Göklerde
    ve yerde ne varsa O’nundur. Din de (itaat ve kulluk da) sürekli olarak
    O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?”
    195; “Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O’ndan başkalarıyla
    korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici
    yoktur.”196
    “İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını (veya, sizi kendi dostlarından)
    korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın,
    Bendenkorkun.”197
    Müşrikler, taptıkları şeylerin kendilerine zarar verebileceğini düşünerek,
    onlara kulluk edebilirler. Hz. Hûd (a.s.)’a onlar şöyle diyorlardı:
    “Tanrılarımızdan biri seni çarpmıştır’ demekten başka bir şey
    söylemeyiz.”198 Buradaki “çarpmak”, daha ziyade “deli etmek” ve benzeri
    şekilde zarar vermekle izah edilmiştir.
    ü) Cibt ve Tâğuta da İnanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler,
    Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt;
    büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet
    gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış,
    azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış,
    düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında
    olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara
    Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara
    aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir
    nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl
    tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir.
    Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek
    194 9/Tevbe, 67; Ve Bak. 5/Mâide, 78-79
    195 16/Nahl, 51-52
    196 39/Zümer, 36
    197 3/Âl-i İmrân, 175
    198 11/Hûd, 54
    116
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bir yardımcı bulamazsın.”199; “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere
    iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde
    mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Oysa onu
    tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek
    istiyor.”200
    v) Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk,
    y) Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının
    Olduğunu, Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların
    Bilebileceğini İddia Etmek,
    z) Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini
    Helâl Saymak.
    İttibâ Şirki
    İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak
    mümkündür: İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. İtikad ve ibâdet
    şirki kısmen bilindiği halde, ittibâ şirki nedense hemen hiç gündeme
    getirilmez. Aslında, bırakın câhilî eğitim kurumlarını, câmilerde
    bile (istisnâlar dışında) tevhidden, şirkten pek bahsedildiği olmaz.
    Olursa bile yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye
    özen göstermek adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hak ketmedilerek...
    Abdesti bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar “Müslümanım”
    diyenler tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki insanların
    kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin
    yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle
    de lâ ilâhe illâllah kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların
    düzeltilmesi gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin
    de kurtulması mümkün değildir.
    Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
    ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
    siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını işgal
    199 4/Nisâ, 51-52
    200 4/Nisâ, 60
    117
    Ünite 3 Şirk
    eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın elindeki
    silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle
    (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan
    mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini,
    ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup yıldıracak hiçbir
    silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip insan da imanı
    oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz
    senedir uygulanan Batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk
    düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler,
    hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”
    201 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet asrının
    anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi. İnsanları
    sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî çizgiye
    yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri
    teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide
    vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide
    atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi
    “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek
    ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat çeker. Tevhid, bir zaman
    konuşulup birazcık üstünde durularak başka söze geçilecek bir konu
    değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın hayatından
    hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey
    iman edenler, iman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil
    anlamda iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat
    edin).”202
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler
    inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona.
    Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde
    201 26/Şuarâ, 227
    202 4/Nisâ, 136
    118
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal
    etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye uyarılır. Kur’an,
    insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu için tevhide karşı
    bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve
    yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası
    O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en
    büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan
    ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an mutlaka ibâdet halindedir;
    ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan, imanla küfür arasında,
    sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu,
    hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.203 “Tâğuta kulluk/
    ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler!
    Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”204 Bunun
    için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları
    tevhide dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.v.) de kavmini bu esasa
    çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında
    sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu.
    Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi
    kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için
    mi, yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla,
    yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
    Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri vardı:
    Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı. İlâhın
    tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı,
    Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları
    vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve
    itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla
    Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri gibi böyle bir dinin
    bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    203 Bak. 33/Ahzâb, 44
    204 39/Zümer, 17-18
    119
    Ünite 3 Şirk
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların
    varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve
    Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması, helâl haram tayin
    etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar, kelime-i tevhidi kabul
    etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil,
    yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa
    ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle mücâdele
    ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının oluşturduğu
    mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Şirkin Zararları
    İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere
    (imana ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliye
    eğitiminde kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir;
    ilk insan, tevhidî mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır,
    bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir.
    Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar,205
    onların duyu organları da ârızâlı ve görev yapamaz durumdadır.206
    Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri,
    207 birer pisliktirler.208 Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp
    mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu
    veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına
    duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir.
    Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik
    ve huzursuzluk vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/
    tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup
    205 Bak. 2/Bakara, 10
    206 Bak. 2/Bakara, 18; 7/A’râf, 179
    207 Bak. 7/A’râf, 179
    208 Bak. 9/Tevbe, 28
    120
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    gitmişti.”209 Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik
    vardır.
    Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip
    sayabiliriz:
    • Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
    • Arınmış nefsi yok eder.
    • İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
    • Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
    • Amelleri boşa çıkarır.
    • İnsanın ebediyyen cehennemde kalmasına sebep olur.
    • Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
    • Büyük bir zulümdür.
    • Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
    • İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından
    daha önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah,
    şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir.
    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan,
    şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan
    olursun.”210
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
    başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan
    209 21/Enbiyâ, 22
    210 39/Zümer, 65
    121
    Ünite 3 Şirk
    kimse büyük bir günah ile (Allah’a) iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/
    eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”211
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
    ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
    esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin
    önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    211 4/Nisâ, 48 ve 116
    122
    - ünite 4 -
    Küfür
    • Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı
    Örtmek ve İnkâr Hastalığı
    • Küfrün Sebepleri
    • Tekfir ve Büyük Günah İşleyenin
    İtikadî Durumu
    Küfür; İmanın Karşıtı, Hakkı
    Örtmek ve İnkâr Hastalığı
    Küfür, “ke-fe-ra” fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’
    demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu
    örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına,
    karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da
    kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü
    için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın varlığını,
    âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten
    gelip örterek inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.
    Küfre sapan kimseye kâfir (çoğulu: Küffâr, kâfirûn, kefere) denilir.
    Küfür, imanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır. Kâfir;
    gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir. Yaratıcı’nın
    en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî iman, peygamberlik,
    din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten gelmek
    kâfirliğin en belirgin şeklidir.
    Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki
    güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten
    gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak
    123
    Ünite 4 Küfür
    görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir.
    Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın,
    fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün
    organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm
    vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını
    mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun
    alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.
    Küfür, bir kimsenin iman edilmesi gerekli esaslara iman etmemesidir
    ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terk etmeyi; ikrah, yani şiddetli
    zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terketmeyi de içine alır.
    İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib de (yalanlama) kalple, sözle
    veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah/zorlama
    olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür
    sözünü) böyle sözle ifade etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa
    vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir.
    İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay
    etmenin, küçümsemek ve hafife almanın, bunları bozmaya çalışmanın
    en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen
    küfre küfür denip de, sözlü veya fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen
    küfre küfür denilmemesi nasıl mümkün olur? Ancak, o sözlü veya
    fiilî küfür izhârı, “kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra ikrah olunan,
    zorlanan değil”212 diye şer’î istisnâyı bildiren bu âyet gereğince zarûrî
    bir zorlamaya dayanması hâriçtir. Fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür),
    iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak
    fiilî tekzib (davranışla ilgili küfür) ile, fiilin yokluğu arasında büyük
    fark vardır. Meselâ, namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır.
    Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tapmak kesin küfür
    olur. Bu bakış açısından, amelin terkinin fiilî yalanlama olup olmadığı
    şüpheli olduğundan, küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında
    ihtilâf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden,
    aynı şekilde Mushaf ’ı çirkefe atmak, güneşe tapınmak, putlara veya
    heykellere saygı duruşunda bulunup önlerinde kıyâma veya secdeye
    durmak, küfrü yayıp neşretmek, günahı ve haramı helâl; helâlı da
    haram saymak... gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu
    212 16/Nahl, 37
    124
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    belli bulunan yalancıların fiilleri -bir ikrah, yani zorlama zarûreti
    yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilâf edilmemiştir.
    Yukarıda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın
    küfrü gerektirdiği söylenmiyor. Fakat bu mesele, istismar edilerek
    kötüye kullanılmıştır. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz’î
    (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terketmek, biri
    de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Meselâ, bazen namaz kılmayan
    ile, namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük
    fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -beşer
    hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla ters değildir. Şu
    halde cüz’î terk, küfür olmayabilir. Fakat ameli terki alışkanlık edinen,
    namaz kılmayı hiç hatırına getirmeyen, alnı secde görmemiş,
    ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların
    kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e ve peygamberlere,
    Kur’an’a ve âhirete, farz olan vazifelere imanı bulunduğuna
    nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak
    şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan, birinin
    bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin
    hiçbirine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak
    da küfürdür.
    İslâm âlimleri, meydana geliş şekli, sebebi ve yeri itibariyle küfrü
    beşe ayırmışlardır:
    1- Küfr-i inkârî: Allah’ı, Peygamber’i ve onun Allah’tan getirmiş
    olduğu esasları kalpten kabullenmemek ve dille de inkâr etmek,
    2- Küfr-i cühûd: Kalben Allah’ı bilip kabul etmek, fakat dille
    inkâr etmek,
    3- Küfr-i inâdî: Kalben hakikati bilip dille de zaman zaman itiraf
    etmek, fakat haset, kin, şan, makam gibi endişelerle İslâm’ı kabullenmemek,
    4- Küfr-i Nifak: İnanılması gereken şeyleri dille ikrar etmek, fakat
    kalben inanmamak,
    125
    Ünite 4 Küfür
    5- Küfr-i Cehlî: İnsanın iman ettiği halde, cehâlet sebebiyle
    zarûrât-ı diniyyeden olan şeyleri inkâr etmesi. Günümüzde en yaygın
    küfür çeşidi budur.
    Yukarıdaki tasniften yola çıkarak kâfirlerin de kendi aralarında
    şu kısımlara ayrıldığını söyleyebiliriz:
    a- Allah hakkında bilgisi olmayan, bildirildiğinde de kabul etmeyen
    kâfirler. Firavun bunlardandır. Mûsâ (a.s.) ona İslâm’ı tebliğ
    ettiğinde, Firavun “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka ilâh bilmiyorum”
    213 demişti. Yani, “kanunu ben koyarım, sizi ben yönetirim”
    diyordu.
    b- Allah’a ve Rasûlü’ne inanır, inandığını Ebû Tâlip gibi ikrar da
    eder, ama makamı, şanı, şöhreti, rütbesi uğruna İslâm’ı kabul edemez.
    c- Diliyle inandığını söyler, ama kalbinden iman etmez; münâfıklar
    gibi.
    Kalbinde imanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene
    “münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir. İki
    veya daha çok ilâh olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak koşan
    kimseye “müşrik”; Yahûdilik veya hıristiyanlık dinine bağlı olanlara
    “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.
    İman esaslarından birini bile olsa inkâr etmek küfürdür. İslâm’da
    iman konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi
    birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı
    Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve yasağını
    bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilâve etmek, Kur’an’ın
    kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile, ya da dinden olan bir hükümle
    alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi iman dairesinden
    çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde bildirilen
    ve üzerinde ihtilâf bulunmayan İslâmî emir ve yasaklardan
    birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi yasakları helâl
    saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını işleyip, farzlarını
    213 28/Kasas, 38
    126
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yerine getirmemek, onları küçümsemekten, inanmamaktan kaynaklanıyorsa,
    bu durum da küfürdür. Kısaca, Allah’ın emir ve yasaklarını,
    bütün İslâmî hükümleri kabul ederek İslâm’ı bir nizam olarak
    görmek iman gereğidir. Bunlardan bir kısmını reddetmek veya İslâm’ın,
    çağımızda uygulanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek
    bir hümünü bile olsa reddetmek küfürdür; bunu yapan kimse kâfir
    olur.
    İslâm’ın itikadî, iktisadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla
    hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına
    rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile, iman bakımından taviz
    veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azâbına müstahak
    olmuş olurlar.214 Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz. Muhammed’e
    (s.a.v.) ve Kur’an kanunlarına imanı korumak, her türlü küfre ve
    nifaka karşı nefretle direnç göstermek, her mü’minin baş görevi ve
    ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.
    Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek, şartlar
    ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve yasakları
    çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür.215 Bütün nimetlerin
    Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara ulaştığına,
    Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine, dolayısıyla
    Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık aramamak gerektiğine
    bütün varlığımızla inanmamak da küfre götürür.216
    Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için değil
    de; çeşitli gayeler için yapmak imansızlığa ileten bir davranış şeklidir.
    217 Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve ölümü,
    âlemlerin Rabbi Allah içindir. Mü’min; ahlâk, ilim, sanat, vatan,
    bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun emri ve
    yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır. Mü’min, bu
    sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun izin verdiği şekilde
    yüceltir ve Allah’ın izni doğrultusunda, izin verdikleri uğrunda
    mücâdele verir.
    214 Bak. 2/Bakara, 217
    215 Bak. 10/Yûnus, 54; 14/İbrahim, 31
    216 16/Nahl, 53; 65/Talak, 3
    217 Bak. 6/En’âm, 162; İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204-4205
    127
    Ünite 4 Küfür
    Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken; Allah’tan
    gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek, yasaklar
    koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul etmek
    de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet yalnız Allah’a
    aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları ile çelişen
    ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların İslâm açısından meşrû
    olabileceğine inanmak, böyle düşünmek kesinlikle küfürdür.218
    Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan konularda, -bilim, uzmanlık,
    istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat edilmesine
    izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine ve gayr-ı
    İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm nizamına
    teslim olmayan kendi nefsine, İlâhî kanunlar açısından değerlendirme
    yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm dışı temeller
    üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a isyan hususunda
    insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur.219
    Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet,
    miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği
    ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül rızâsıyla-
    düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının
    geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür.220
    İslâm’ın iman, ibâdet, hukuk, iktisat ve ahlâk dallarına ait bir tek
    hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani “artık
    kısas fikri geçerliliğini kaybetti; fâiz yasağına yer yok; kadınların örtünmelerine
    ne lüzum var?; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin korumasına
    aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada sakınca
    yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır” gibi ve benzeri fikirlerin bir
    tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür. Onun
    bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür.221
    218 Bak. 7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67
    219 Bak. 33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9
    220 Bak. 5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60
    221 Bak. 5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücadele, 20
    128
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Küfrün Sebepleri
    a- Büyüklenme (istikbar): Küfrün sebeplerinin başında büyüklük
    taslama gelir.222 İblis’in Âdem için Allah’a secde etmemesinin sebebi
    de kibir idi.223
    b- Haddi aşmak (taşkınlık): Küfrün sebeplerinden biri de
    Kur’an’da “beğâ” fiili ile anılan Türkçesi “başkalarına karşı aşırı kibri
    yüzünden haksız ya da hukuksuz davranışlarda bulunmak” olan durumdur.
    224
    c- Haset: Küfrün sebeplerinden birisi de haset, yani çekememezliktir.
    Özellikle Yahûdi ve Hristiyanlar, bekledikleri son peygamberin
    kendi içlerinden değil, Arap kavminden çıkmış olmasını hazmedemediler
    ve inkâr ettiler. Oysa peygamberi kendi öz çocuklarını
    tanıdıkları gibi tanıyorlardı.225
    d- Düşmanlık: Haset, düşmanlığı doğurur. Bu sebeple küfürde
    inatbaşgösterir.226
    e- Utuv ve tuğyân (çılgınlık, azgınlık): İnsanlar bilhassa refah
    içinde zengin bir hayat yaşamaya başladıkları zaman çılgınlık ve azgınlık
    sebebiyle Allah’a ve O’nun vahyine karşı burun kıvırıp, meydan
    okuyarak küfrün alçaklığına saplanıyorlar.227
    f- İstiğnâ (kendisini yeterli görmek zannı): İnsanın kendi kendini
    yeterli görmesi ve kendi dışında İlâhî bir güce ihtiyacı olmadığını
    zannetmesi yeni değildir. Teknolojinin baş döndürdüğü dünyamızda,
    insanlar, bu ürünlerinin kulu olarak Allah’ı unutmuşlar ve
    yaptıklarına tapınmaya başlamışlardır.228
    222 39/Zümer, 59; 40/Mü'min, 27
    223 38/Sâd, 72-74
    224 42/Şûrâ, 27; 28/Kasas, 76-77
    225 Bak. 2/Bakara, 146, 109
    226 2/Bakara, 98
    227 10/Yûnus, 11
    228 96/Alak, 6-8
    129
    Ünite 4 Küfür
    g- Cebbarlık: İnsanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini
    tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir. Bu
    da küfrün sebeplerindendir. Kendini bu pozisyonda gören bir insan,
    Allah’a iman ihtiyacı duymaz, O’nu tanımaz.229
    Özellikle, günümüz câhiliyye ortamlarında insanlar, müslüman
    olduğunu iddiâ edenler, ya da müslümanların yaşadığı yerlerdeki
    insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne kadar, doğru bir şekilde öğrenme,
    güzel örneklerini görme imkânlarına sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve
    hurâfelerle yer yer tahrife uğramış, medyada, okullarda, hatta kimi
    câmilerde tanıtılan ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu
    sorulmalıdır. Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen
    hurâfelere, zâlimlerle işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip
    değerlendirerek hak adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak
    gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği
    gibi, bazen bu câhiller sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine
    karşı çıkıp çıkmadığını bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir
    hükmü kabul etmeyebiliyor. Nice insan İslâm için kendini belki fedâ
    edebilecek durumda Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın
    kurbanı olarak, ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi,
    bazı müslümanlarca mürted ilan edildiği için idamı hak eden duruma
    düşebiliyor. Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara
    karşı görevlerini yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması
    gereken insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara
    ne verdik ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel
    kokulu güller mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan
    olmasını beklemek idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/
    gübrelik kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin
    önüne geçmek mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın
    kara, karanın da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve
    bunlara çözümler bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle
    nasıl teslim olabileceğini düşünmek gerekiyor. Derdimiz bağcı
    dövmek değil, üzüm yemek olmalı. Yargı yerine dâvet öne çıkmalı,
    tekfir ve mürtedlik damgalamasıyla öldürülecek adam aramak yerine;
    ihyâ edilecek, hidâyetlerine sebep olunacak tavırlar gerekiyor.
    Mesleğimiz yargıçlık değil, itfaiyecilik ve doktorluk olmalı. Bilinçli
    229 40/Mü'min, 35
    130
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şekilde savaşçı konumunda olmayanları öldürmeye değil, onları kurtarmaya,
    ihyâ etmeye koşmalıyız. Militanlık değil, merhamet fedâiliği
    gerekiyor ıslah için, amel-i sâlih için, hakkı ve sabrı tavsiye için.
    Unutmayalım ki, bir canı kurtaran/ihyâ eden, bütün insanları kurtarmış
    gibi; haksız yere birini öldüren de bütün insanları öldürmüş
    gibi olur.230
    Şirk ve Küfürden Korunma Yolları
    Muvahhid bir mü’min olabilmek, öyle yaşayabilmek ve Allah’ın
    râzı olacağını ve kulları için seçip beğendiğini belirttiği İslâm dini
    üzere ölmek, bir müslümanın, bir mü’minin en büyük emelidir. Yüce
    Allah’ın da emri budur, bütün peygamberlerin ümmetlerine tavsiye
    ettikleri de budur. “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa
    öylece, hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.”231
    Kişinin âhiret hayatında Yüce Rabbimizin azâbından kurtulup ebedî
    mükâfatlarına nâil olabilmesi, günahlarının bağışlanabilmesi, ancak
    mü’min olarak, muvahhid olarak Yüce Allah’a herhangi bir şeklide
    herhangi bir şeyi, bir kimseyi, kurum ve nesneyi, madde ya da mânâyı,
    ideoloji ve putu şirk/eş koşmayarak Rabbine kavuşmasına bağlıdır.
    Çünkü kim Allah’a şirk koşarak ölürse cehhenneme girecektir.232
    Kim de Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığı gerçeğini bilerek ve Allah’a
    hiçbir şeyi şirk koşmaksızın ölürse, o da cennete girecektir.233
    Bu büyük gerçeği Kur’ân’ın hemen hemen her sayfasında çeşitli
    şekilde dile getirilmiş olarak görebilmekteyiz. O halde müslümanın
    iman ve tevhid konularında gereken hassâsiyeti göstererek imanını
    her nefes, her an ve her durumda korumaya, ona herhangi bir zarar
    getirmemeye çalışması, bunun için âzamî gayretini harcaması gerekmektedir.
    İmanı korumak ve şirkten korunup küfre yaklaşmamak
    için gerekli olan bazı önemli hususları kısaca sayalım:
    230 5/Mâide, 32
    231 3/Âl-i İmrân, 102
    232 Buhârî, Tefsîr 2, Sûre 22, Eymân 19, Cenâiz 19; Müslim, İman 150, 151 ve
    4/Nisâ, 48, 116
    233 Buhârî, Cenâiz 1, Rikak 13, 14, Tevhid 33; Müslim, İman 43, 150, 151; Tir
    mizî, İman 18; Nesâî, Cihad 18
    131
    Ünite 4 Küfür
    Sahih bir iman, akaid bilgisi ve güçlü bir inanma/yakîn,
    Kur’ân-ı Kerim’in ve sahih sünnetin emir ve teşvik ettiği amel ve
    ibâdetlere önem vermek, bunları yerine getirmek için âzamî gayret
    harcamak,
    Allah’ın ve Peygamberinin uyarılarına dikkat ederek, sakındırdıklarından
    kesinlikle uzak kalmak, hatta o yasaklara yaklaşmamak,
    Akîdemiz uğrunda gereken mücâdeleyi vermekten hiçbir şekilde
    geri kalmamak; inancımızla taban tabana zıt bir ortam içerisinde yaşamanın
    ıstırabını kalbimizin derinliklerinde duymak,
    Akîdemizi hâkim kılmak azmi ve emelini daima canlı tutmak, bu
    uğurda aynı hedefi paylaşanlarla bir ve beraber olmak,
    Allah’ı ve Rasûlünü yakından tanımak ve her şeyden çok sevmek,
    onların emir ve buyruklarını bütün emir ve direktiflerden üstün tutmak,
    onlara bağlanmayı her şeyin önünde bilmek, onların rızâlarını
    esas almak,
    Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmayan, onun sünnetini
    baştacı bilen, onun dışında izlenmeye, yolundan gidilmeye değer
    hiçbir kimsenin varlığını kabul etmeyenleri, başta sahâbeleri, güzel
    bir şekilde onların izinden gidenleri mümkün mertebe yakından
    tanımak, onların bu akîde uğrunda verdikleri mücâdele ve cihadı,
    kendi mücâdele ve cihadımız için yol azığı edinmek,
    İslâm’a, Kur’an ve Sünnet esaslarına kesin ve tâvizsiz bir şekilde
    bağlı kalmak, dinî vecîbeleri ihlâsla yerine getirmek,
    Yüce Peygamberin dahi küfürden, şirkten, riyâkârlıklardan ve
    benzeri kalbî/imanî hastalıklardan Allah’a sığındığını bilerek, hatırlayarak,
    imanımızı son nefesimize kadar muhâfaza edebilmek için
    Rabbimize daima duâ etmek, yalvarmak, fiilî olarak duâ bâbından
    elimizden gelen tüm gayreti göstermek. Rasûlullah (s.a.v.) duâlarında:
    “Sonrası küfür olmayan bir iman” ister234; her namazın akabinde
    234 Tirmizî, Deavât 30
    132
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “küfürden, fakirlikten ve kabir azâbından”235; “küfürden ve borçlanmaktan”
    Allah’a sığınırdı.236 Hz. Ebû Bekir’e ve onun şahsında bütün
    mü’minlere sabah akşam yapmasını tavsiye ettiği duâda, “şirkten” Allah’a
    sığınmak yer almaktadır: “Bile bile şirk koşmaktan Allah’a sığınırım,
    bilmediklerimden de Senden af dilerim.”237
    235 Nesâî, İstiâre 16, 29
    236 Nesâî, İstiâze, 16, 29
    237 Ebû Dâvud, Edeb 102; M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, Şafak Y, s. 351-354
    133
    - ünite 5 -
    Tekfir
    • Tekfircilik Hastalığı
    • Tekfir Konusunda Kurallar
    • Tekfir Konusunda Yöntem
    • Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    • Tekfirin Şartları
    Tekfircilik Hastalığı
    Tekfîr: Bir kimseyi kâfirlikle suçlamak demektir. Bazı müslümanlar,
    kendi din anlayışlarına uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini
    hemen tekfîr ediyor, dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım
    Müslümanları parçalıyor, birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit
    ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir hastalığı yüzyıllardır İslâm
    toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük engeldir. Tekfircilik
    anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs olmuştur.
    Genelde tekfir hâdisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar tarafından
    gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları bizlerin
    aynı safta olmasını engellememelidir.
    Uluslararası istikbârın yönlendirmesiyle bazı kesimlerin, İslâm
    dairesi içerisine sadece dört mezhebi koymaları ve Müslümanların
    bir kısmını sırf farklı mezhep ve fırkalara mensubiyetlerinden ötürü
    tekfir etmeleri, ciddi şekilde yadırganacak bir davranıştır. Tekfirci
    akımlar; ümmetin sorunlarını çözmek güdüsüyle mi bu işe kalkıştılar,
    İslâmî birlikteliğe katkı sağlamak ve Müslümanların yararına dönük
    mü Hareket ediyorlar, yoksa gurup, mezhep taassubu, intikam ve sığ
    düşünceleriyle mi hareket ediyorlar? Tekfir hastalığına yakalanan bir
    Müslüman için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve
    134
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    güçlenmesi değil; kendi cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla
    yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
    Hâlbuki yüce Allah bize şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve Rasûlüne
    itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin. Yoksa çözülüp yılgınlaşırsınız
    da gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”
    238; “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız ve bir birinizden
    ayrılmayınız… Allah kalplerinizi birleştirdi de onun nimeti sebebiyle
    kardeş oldunuz.” 239
    Tekfirde aşırılığa götüren bir husus da; “Kâfire kâfir demeyen kâfirdir.”
    hükmüdür. Hâlbuki Ebû Hanife bu fetvâyı, açıkça kâfir olduğu
    bilinen birisini o haliyle tasdik sadedinde söylemiştir.
    Tekfir Konusunda Kurallar
    1- Belli bir şahısla, grubu tekfir konusu farklıdır; hükümleri ayrı
    ayrıdır. Fiille fâil farklıdır.
    2- Te’vil edilebilecek bir durum varsa, bu te’vil, bizim açımızdan
    geçersiz ve hatalı da olsa te’vil sahibi tekfir edilmez. Hâricîlerin tekfir
    edilmemesi örneğinde olduğu gibi.
    3- Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için
    mâzeret olabilir.
    4- İctihadî ve zannî delillerle küfür kabul edilen konularda tekfirden
    kaçınılmalıdır. Suç, şüphe ile zâil olur; hadler şüphe durumunda
    düşer. Tekfir, had cezası gerektiren suçlardan daha büyük bir suçlamadır.
    5- İnsan ne ile İslâm’a girerse, onlardan birini inkârla dinden çıkar.
    İnkâr edilen şeyin tevhid kelimesinin zarûrî ve kesin izahı veya
    zarûrât-ı diniyeden olması gerekir ki, tekfir edilebilsin.
    238 8/Enfâl 46
    239 3/Âl-i İmran 103
    135
    Ünite 5 Tekfir
    6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i kıble: Kıbleye, yani Kâbe’ye
    doğru yönelerek namaz kılmanın farz olduğuna inanan, ancak inanç
    esaslarını değişik şekillerde yorumlayan farklı mezheplere bağlı bütün
    Müslümanları ifade eder. Kelime-i şehâdeti söyleyip içeriğine
    iman eden, zarûrât-ı diniye adı verilen İslâm’ın temel hükümlerini
    kabul eden ve namaz kılan kimsenin tekfir edilmesine Ehl-i Sünnet
    karşıdır. Ehl-i kıble olan Müslümanların tekfir edilemeyeceği hususu,
    Ehl-i Sünnet’in genel prensipleri arasında yer almaktadır.
    7- Berâat-ı zimmet asıldır. Fıkhın genel prensiplerinden biri de
    budur. Aksine bir hüküm veya delil bulunmadığı sürece, kişinin
    hukukî ve cezâî sorumluluğunun olmaması demektir. Bu prensibe
    göre, Allah’ın hükmü bulunmadan fert herhangi bir yükümlülükle
    mükellef tutulamaz. Aynı şekilde, aksine bir delil bulunmadıkça kişinin
    suçsuzluğu ve borçsuzluğu esastır. Mecelle’de: “Berâet-i zimmet
    asıldır” şeklinde küllî kaide olarak yer alır. Suçluluğu hükmen sâbit
    oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.
    8- Mü’minlere yönelik sûizan yasaklanmış; hüsn-i zan tavsiye
    edilmiştir.
    Kur’an, zanla hüküm verilemeyeceğini açıklar: “Şüphesiz zan,
    haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.” 240
    Yine Kur’an, sûi zandan, kötü sanıdan kaçınmayı emreder:
    “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir
    kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini
    arkasından çekiştirip gıybet yapmasın…” 241
    9- İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?”
    diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki
    feci durum değerlendirilmelidir.
    10- Suç, şüphe ile sâkıt olur. Tekfir gibi büyük bir suç da şüphe ile
    düşmelidir.
    240 10/Yunus, 36; 53/Necm, 28
    241 49/Hucurât, 12
    136
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Şüphelerden dolayı hadleri kaldırınız (uygulamayanız)” 242
    11- Büyük günahlar imanı zedeler, zayıflatır, ama iptal etmez.
    12- İman, bazen küfür, nifak veya câhiliye ile birlikte bulunabilir.
    13- Naslarda ortaya çıkan küfür veya şirk büyük ve küçük küfür
    (veya şirk) diye ikiye ayrılır. Şirkin küçüğü, gizlisi vardır. Küfür de
    bazen nankörlük anlamında kullanılır; kâmil iman yokluğu gibi anlamlara
    gelebilir.
    14- Kâfirde mu’min amelinden bazıları, onu mu’min yapmadığı
    gibi, bazen mü’minde de kâfir ameli bulunabilir; bu da mu’mini kâfir
    yapmaz.
    15- Bazen bir fiil küfür olduğu halde, işleyen kâfir olmayabilir.
    16- Bir kâfiri mu’min sanmakla yapılacak hata, bir müslümanı kâfir
    saymakla yapılacak hatadan çok daha hafiftir.
    17- Peygamberimiz, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ashâbına
    bildirmedi. Onlara Müslüman muâmelesi yapılmasına izin
    vermiş, hatta mecbur etmiş oldu. Ama, savaşta “lâ ilâhe illâllah” diyen
    birini öldürdü diye sahâbisi Üsâme’yi şiddetli şekilde azarladı.
    18- Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ
    tekûlû li men elgâ ileykumu’s-selâme leste mu’minâ tebteğûne arada’l-
    hayâti’d-dünyâ… (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine
    göz dikerek, ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 243
    19- Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu
    halde onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner:
    “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman, bu ikisinden biri kâfir
    olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam doğru söylemiştir; yok eğer ona
    242 Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî, Hudûd 2
    243 4/Nisâ, 94
    137
    Ünite 5 Tekfir
    dediği gibi değilse, ona söylediği küfür sözü kendine döner (söyleyen
    kâfir olur).” 244
    “Hiç kimse, bir başkasına ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında
    bırakılan kişide bu sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 245
    20- Dinden çıkarmayan bazı günahlar hakkında “küfür” kelimesini
    kullanmak câizdir. Bu kullanış, tağlîz ve korkutma gayesini güder.
    Bu çeşit tağlîz, yani ağır sözlerle caydırma işi, hadislerde bazen
    imanın nefyedilmesi ile yapılmıştır. “… Ve tekfurne’l-aşîr (…Kocalarınıza
    karşı kâfir oluyorsunuz; yani nankörlük ediyorsunuz).” 246
    21- Kelime-i şehâdet veya tevhid kelimesiyle İslâm’a girilir. Bu
    sözü söyleyen bir kimsenin müslümanlığını kabul etmeli; bu şehâdet
    veya tevhid kelimesine ters bir söz veya davranışta bulunan kimsenin
    niçin bu şehâdet ve tevhidi reddettiğini açıklaması istenmelidir.
    22- Müslümanlık iddiası, şehâdet kelimesi gibi kişinin müslümanlığıyla
    ilgili söylediği söz, bâtıl ve yalan olduğu ortaya çıkıncaya
    kadar hak ve doğru kabul edilir. Bir kimse hakkında şüphe ve zan ise,
    hakikati ve doğruluğu çıkıncaya kadar geçersizdir, yalan sayılır.
    23- “Luzûm-i küfür değil de, iltizâm-ı küfür küfrü gerektirir.” H.
    Karaman bu usûl kuralını şöyle açıklar: “Bir kimsenin belli bir davranışı,
    dış görünüşü itibarıyla küfrü gerektiriyor, “bunu ancak kâfir
    olan yapar, söyler” kanaatini veriyorsa buna “küfr-i luzûmî” denir.
    Bu durumda kişi, mezkûr davranışının küfrü gerektirdiğini bilmiyor
    yahut bunu yaparken kâfir olmayı kast etmiyor olabilir. Eğer şahıs,
    yaptığı (davranışının) ve söylediğinin küfrü gerektirdiğini, müslümanın
    dinden çıkmasına sebep olduğunu biliyor ve bu maksatla
    mezkûr davranışta bulunuyorsa, küfrü iltizam ediyor ve benimsiyor
    demektir; işte buna da “küfr-i iltizâmî” denir.
    Şimdi farklı düşünen, farklı davranışta bulunan iyi niyetli, samimi
    müslümanlarla tartışmak, kardeşçe ve “birbirlerine karşı
    244 Buhârî, Edeb 73; Muslim, İman 111
    245 Buhârî, Edeb 44
    246 Buhârî, Hayz 6, Zekât 44, İman 21, Kusûf 9, Nikâh 88; Muslim, Kusûf 17, h. no 907;
    İman 132, h. no 79
    138
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    merhametlidirler”247 ferman-ı İlâhîsine uygun üslupta karşı fikir ileri
    sürmek, uyarmak... mümkündür, câizdir. Fakat onları tekfir etmek
    câiz değildir. Çünkü bir kimsenin kâfir olmasının şartı iltizamdır
    (küfrü benimsemesidir), yahut da söz ve davranışının İslâm içinde
    kalmasına müsait hiçbir te’vile ihtimal taşımamasıdır.
    Bu kurala göre bir kimsenin İslâm dairesinden dışarı çıkması,
    müslümanlara göre yabancı sayılabilmesi için küfrü (müslümanlığa
    sığmayan bir düşünce ve inancı) bilerek ve gönülden benimsemiş
    olması gerekir. Kişi, küfrü gönülden ve bilerek benimsemediği
    müddetçe, onun bir yorum veya davranışı, bir başkasına göre dinden
    çıkmasını gerektiriyor diye o kâfir sayılamaz (böyle bir kimse tekfir
    edilemez). Te’vîlin (yorumun) usûlüne uygun olarak yapılmamış olmasından
    önemli hatâlar doğabilir; böyle yorumlar kişi ve grupları,
    Allah ve Rasûlu’nun (s.a.v.) murâdı olan İslâm yolundan uzaklaştırabilir,
    ancak te’vil bulundukça küfre hükmetmek, te’vil sahiplerini İslâm
    ümmetinden dışlamak oldukça düşünülmesi gereken, sorumluluk
    getiren bir hüküm olur.
    Te’vîl, kişinin şahsî düşünce, keşif, ilhâm ve temâyülünü vahyin
    üstüne çıkarıyor, vahyi geri plâna itiyor, açıkça veya doğurduğu sonuç
    itibârıyla akla ve ilhâma dayanan bir din getiriyorsa bu te’vil sahipleri
    ile birleşilemez. İslâm adına ortak bir hizmet gerçekleştirilemez
    (Çünkü bunlar akaidî bir sapma içindedir). İhtilâf vahye öncelik
    vermemekten değil de, onun sübutu (bize sağlam olarak intikali; ki,
    bu ancak hadisler için söz konusudur), yahut usûlünce yorumdan
    kaynaklanıyorsa bu ihtilâf grupları ile işbirliği mümkündür ve gereklidir.
    Tekfir ve usulsüz tenkit... Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
    uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor,
    dinden çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım müslümanları parçalıyor,
    birbirine düşürüyor, usulüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da
    kapatıyor.” 248
    247 48/Fetih, 29
    248 Hayreddin Karaman
    139
    Ünite 5 Tekfir
    24- Şirke bulaşan veya akîde ve amelinde şirk izleri bulunan her
    kim olursa (müslümanlardan) ona ne ıstılah mânâsıyla “müşrik”
    diye hitab edilebilir ve ne de müşriklere yapılan muâmele ona da
    yapılabilir. Böyle bir hitap ve davranışa, ancak, tevhid inancını temel
    inanç olarak kabul etmeyen, vahiy, nübüvvet ve Allah’ın kitabı’nı
    daha baştan dinin kaynağı olarak kabul etmeyen ve asıl dinleri şirke
    dayalı kimseler müstehaktır.
    Küfre girip kâfir oldukları halde249 Yahudi ve Hristiyanlar için
    Kur’ân-ı Kerim’de muşrik lafzı kullanılmayıp başka bir ıstılah, “ehl-i
    kitap” ıstılahı kullanılmıştır. Dahası, onlarla müşrikler arasında sadece
    telaffuzdan doğan bir farkla yetinilmemiş, müslümanların onlarla
    olan ilişkileri, müşriklerle olan ilişkilerinden ayrı ele alınmıştır.
    “Allah’a şirk/ortak koşan kadınlarla, onlar inanıncaya kadar evlenmeyin.”
    250 diyen Kur’an’ımız Kitap ehlinden olan, İncil’e veya Tevrat’a
    inanmış bir kadınla müslüman bir erkeğin evlenmesine izin/ruhsat
    vermiştir.251 Ayrıca, Kur’an, ehl-i kitabın yiyeceklerini müslümanlara
    helâl kılmıştır. “Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine
    kitap verilenlerin (yahûdi ve hıristiyanların) yiyeceği size
    helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.” 252
    Ancak, bütün bunlara rağmen Eğer Yahudi ve Hristiyanlar gerçekten
    de müşrik olarak görülse idi, onların da kadınlarıyla evlenmek
    kendiliğinden haram olurdu. Aynı şekilde Ehl-i Kitab’ın kestiklerinin
    hükmü de müşriklerinkinden tamamen farklıdır. Böyle bir
    ayrılığın sebebi şundan başka ne olabilir ki: Onlar şirke bulaşmalarına
    rağmen tevhidi, asıl din olarak kabul etmektedirler. Bundan
    dolayı onlara Müslümanlarla aralarında eşit olan kelimeye, tevhid’e
    gelmeleri için çağrı yapılır:253 “Deyin ki, “Bize indirilene de size indirilene
    de inandık. Bizim ilâhımız da sizin tanrınız da birdir...” 254
    Bunun aksine, Allah Teâlâ “muşrik” ıstılahını şirki asıl din olarak
    benimsemiş kimseler için kullanmıştır. Onlar Peygamber
    249 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
    250 2/Bakara, 221
    251 5/Mâide, 5
    252 5/Mâide, 5
    253 3/Âl-i İmran, 64
    254 29/Ankebut, 46
    140
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Efendimiz’e (s.a.v.) şöyle itiraz ediyorlardı: “Tanrıları tek bir tanrı mı
    yapıyor? Doğrusu bu şaşılacak bir şeydir” dediler.” 255 Onlar dinin akîde
    ve amellerinin de vahiy ve risâletten alınması gerektiğini kabul
    etmiyorlardı: “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince “hayır biz
    baba ve dedelerimizin üzerinde bulundukları şeye uyarız’ derler.” 256
    25- Te’vilsiz tekfir, şeksiz küfürdür. Muvahhid mü’minlerin görevi
    tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden üstündür. Müslümanların
    hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil; aksine küfrün pençesinden
    kurtarmaktır.
    26- Tekfir kararı şahıslara bırakılmış değildir. Tekfire İslâm mahkemesi
    karar verir. İslâm devletinde bir müslümanın küfre girip girmediğine
    Ulu’l-emr veya nâibi; İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde ise,
    mür’minlerin kendi içlerinden seçtiği imam karar verir.
    27- Mü’min süpürücü değildir. O, her şahıs hakkında özel hüküm
    vermenin gereğine inanır. Bilir ki, içinde doksan dokuz câninin yanında
    bir mâsum insan olan bir gemi varsa, aralarında tek bir mâsum
    olduğu için o geminin batırılması câiz olmaz. İçinde taş var diye
    pirinci atmadığı gibi, hatta taşların içinde pirinç varsa onu da ayıklar.
    28- Tevhid konusunda aşırı hassâsiyet, tekfir konusunda da aşırı
    ihtiyat gerekir. Milyonda bir ihtimalle şirk kabul edilebilecek bir konuda
    kendimizi ısrarla korumak, yani böyle küçük çaplı da olsa riskli
    söz ve davranışlardan kaçınma duyarlılığı göstermek gerekir. Tekfir
    konusunda ise, bir söz veya davranış yüzde bir ihtimalle küfür sayılmayabilen
    bir şey ise, muhâtabı tekfir etmemek şiarımız olmalıdır.
    İtici değil, çekici olmalıyız. Mıknatıs gibi olmalıyız; içinde az da
    olsa iman cevheri olan bize yaklaşmalı. Zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı;
    nefret ettiğirici değil, müjdeleyici olmalıyız. “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın;
    müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 257
    255 38/Sâd, 5
    256 2/Bakara, 170; Mevdûdi, Fetvalar, Nehir Yay, c. 2, s. 125-129
    257 Buhârî, İlim 11; Muslim, Cihad 5
    141
    Ünite 5 Tekfir
    Ağzından köpük saçarak kendi anlayışı dışındaki tüm Müslüman
    ve cemaatleri ağır ifadelerle suçlayıp eleştirerek hayırlı bir yere varılamaz.
    Kardeşlik ve ümmet hukukuna riâyet edilmeden Allah’ın râzı
    edilmesi mümkün değildir.
    Tek önderimiz Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Nefsim yedinde
    olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz.
    Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız zaman
    birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı
    yayın.”258; “(Hiçbir kötülüğü olmasa dahi) kişinin, müslüman kardeşine
    hakaret etmesi kendisine (kötülük olarak) yeter. Her müslümanın
    diğerine kanı, malı ve namusu haramdır.” 259
    Tekfîr Konusunda Yetkili Merci
    Tekfîrle ilgili soruşturma, yargılama ve ilgili işlemleri yürütme
    mercii, kuşkusuz İslâm Devleti’nin makamlarıdır. Müslim iken, gerek
    irtidad gerekse başka şekillerle küfür suçu işleyen kişi hakkında
    işlem yapmak ve suçluyu cezalandırmak yalnızca İslâm devletinin
    güvenlik ve yargı makamlarının yetkisindedir. Bu yetkiyi şahıslar
    kullanamazlar. Günümüz dünyasında bir İslâm devleti bulunmadığına
    göre bu konuda fazla bir şey söylemek gereksizdir.
    Ancak irtidad veya küfrün herhangi bir şekliyle İslâm’dan çıkmış
    olan kimse, Kur’ân’ın ve İslâm’ın bütünlüğüne inanan her mü’min için
    büyük risk taşır. Bu nedenle Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan (mu’min)
    kişinin böyle bir toplum içinde çok dikkatli yaşaması gerekmektedir.
    Şu var ki, mü’min insan, ne kadar dikkatli yaşamaya özen gösterirse
    göstersin, böyle bir ortamda, içinden çıkamayacağı sorunlarla karşılaşabilir
    ve fiilen karşılaşmaktadır. İşte tekfîr suçlaması, dâru’l-harp
    anlayışı ve Cuma namazının kılınıp kılınamayacağı tartışmaları bu
    sorunun sonuçlarındandır.
    Çünkü bu sorunlar, esasen, -tur’de yaygınlaşan- üç yapay din
    ile İslâm arasındaki çatışmalardan kaynaklanmaktadır. Bu üç din,
    258 Buhârî, Edeb 27; Muslim, Birr 66, İman 93, hadis no 54
    259 Müslim, Birr 32; Ebû Dâvûd, Edeb
    142
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tekrar edelim ki, Popüler Türk Müslümanlığı, Alevilik ve İdeolojik
    Milli Türk Dini’dir. Mü’min kişi, İslâm ile bu üç yapay dinin çatışma
    ortamında âdeta kilitlenmektedir. O kadar ki mü’min ile bu üç dinin
    bağlıları zaman zaman birbirlerini hiç anlayamayacak kadar sıkıntı
    çekerler. Örneğin, “helâl, haram, farz, vâcip, sünnet, gayb, vahy,
    tâğut, şirk, küfür, ilhâd, nifak, irtidâd, zendeka ve bid’at” gibi kavramlar
    hakkında bir laikçi, bir komünist, bir mitüdist, bir Alevi, bir
    mistik ne bilir? Türkilye’deki sayıları bugün elli altmış milyonu aşan
    bu insanlar, yaşamları boyunca İslâm’a ait bu gibi terimleri doğru
    tanımlarıyla birlikte bir kez bile duymamış olabilirler. Bu ihtimal çok
    büyüktür. Üstelik bu ülkede devleti hep bu câhiller yönetmektedir.
    Hâlbuki mu’min kişi bunların din ve düşünceleri hakkında ister istemez
    epeyce bilgilere sahiptir. Çünkü bu bilgilerin çoğu zararlı olmasına
    rağmen okullarda zorla okutulmakta ve mü’min ailelerin çocukları
    bu zararlı bilgileri not ve diploma için öğrenmek mecburiyetinde
    bırakılmaktadırlar! Mu’minler, bu büyük riske karşı önlem alabilmek
    kaygısıyla da olsa sözü edilen üç din hakkında ister istemez bilgi sahibi
    olmaktadırlar. Dünyanın başka yerlerinde de mu’minler bu kaygı
    ile hareket ettikleri için o bölgelerdeki sapkın inanışlar zamanla
    büsbütün ayrışarak bağımsız birer din haline gelmişlerdir. Nitekim
    Dürzülük, Nusayrîlik, İsmailîlik, Babîlik, Kadyanîlik ve Bahaîlik bu
    sayede İslâm’dan ayrı birer din olduklarını zamanla ilân etmek zorunda
    kalmışlardır.
    Bilgisiz sürüler tarafından İslâm’la karıştırılabilen bu yapay dinlerin
    kalabalık bağlıları arasında, mü’min kişi şu üç şeyden birini seçmek
    zorundadır:
    a) Takiyye yaparak iki veya üç dinli yaşamayı kabul edecektir ve
    bu suretle İslâm’dan çıkacaktır,
    b) Toplumdan tamamen soyutlanacaktır,
    c) Diğer dinlerin baskısı altında kalan inançlarını ve İslâm’ın değerlerini
    savunmak zorunda kalacaktır.
    143
    Ünite 5 Tekfir
    Üstelik bu üç tercihten hiç biri, mü’min kişinin sıkıntılarını ve
    sorumluluklarını ortadan kaldırmamakta, onu siyasal ve ideolojik
    tehlikelere karşı koruyamamaktadır.
    Bu nedenle şirk suçunun çok yaygın biçimde işlendiği tur gibi
    ülkelerde “mü’min kişi nasıl yaşamalıdır, ne yapmalıdır, küfre düşmemek
    için nasıl korunmalıdır ve onu bunu sık sık kâfirlikle suçlamaması
    için nasıl bir çözüm bulunmalıdır?” gibi sorular oldukça büyük
    önem taşımaktadır. Çünkü insanlar pervasızca İslâmî değerleri
    çiğneyerek dinden çıkarken, başkalarını da ilgilendiren hukukî birçok
    sorunun ortaya çıkmasına da neden olmaktadırlar. Yani çok açık
    şekilde başkalarının haklarını çiğnemektedirler. Bu gibi durumlarda,
    “herkes inancında serbesttir, devlet laiktir, hiç kimse başka birine dinî
    baskıda bulunamaz, bakın işte camiler açık, herkes serbestçe ibâdetini
    yapıyor” gibi istismara ve kandırmaya yönelik sloganlardan yola
    çıkıp sanal mâzeretlere sığınarak kimse mevcut tecavüzleri örtbas
    edemez. TC yasaları da bu konularda mü’minlerin uğradığı haksızlıkları
    önlemekten son derece uzaktır. Hatta bu yasalar, mü’minlere
    ait hakların açıkça çiğnenmesini özendiren veya en azından kolaylaştıran
    bir zihniyetle hazırlanmışlardır. Bu gerçeği karşılaştırmalı
    çarpıcı örneklerle kanıtlamak mümkündür.
    Ancak bu konudaki örnekleri kavrayabilmek için öncelikle İslâm’ın
    hak ile bâtılı, haram/yasaklı ile mubah/yasal olanı birbirinden
    ayırırken nasıl bir hüküm verdiğini ve mü’min kişiye nasıl bir sorumluk
    yüklediğini bilmek ön koşuldur. tur toplumu, bu ince noktadan
    tamamen habersizdir denebilir. Sorunların büyük kısmı da işte
    buradan kaynaklanmaktadır.
    Meselâ İslâm, alkollü içki içmeyi ağır suçlardan saymış ve yasaklamıştır.
    Bununla birlikte bu suçu işleyen kimseyi kâfir olmakla,
    dinden çıkmakla suçlamamıştır. Buna karşın, “alkollü içki içmek suç
    değildir?” diyen kimse (hayatında hiç alkol kullanmamış olsa bile)
    İslâm’a göre derhal kâfir olur, bu dinle hiçbir ilişkisi kalmaz. Ne var
    ki mesele bununla da bitmemektedir. Konunun ayrıca sosyolojik
    bir boyutu daha vardır ve aslında büyük sorun buradan kaynaklanmaktadır.
    Örneğin bir “vatandaş” mevcut kanunlardan cesaret aldığı
    için, bu konuda sahip bulunduğu sözde özgürlüğünü, Müslümanlara
    144
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    karşı, rahatça bir baskı aracı olarak kullanabilir ve herkes tarafından
    duyulacak şekilde hiçbir neden yokken, şu hakaretleri pervasızca savurabilir:
    “Ben özgürüm, burası Türkiye! Alkollü içki içmek neden yasak
    olsun, kim bunları söylüyor?! Bunlar gerici ve yobazdır, bu örümcek
    kafaları ezmek lâzım! Bunlar hangi çağda yaşıyor?...”
    Bilindiği üzere, adam öldürmek, zina işlemek, hırsızlık yapmak,
    leş, kan ve domuz eti yemek, alkollü içki içmek, faizli muâmelede bulunmak,
    israf etmek, kâfir kişi ile samimi olmak (örneğin, kendisine
    oy vermek, düşünce ve kanaatinde onu desteklemek), namaz kılmamak,
    Ramazan orucunu mâzeretsiz tutmamak, farz olmuşken zekât
    vermemek ve hacca gitmemek gibi daha birçok fiil, İslâm’da yasaklanmış
    ve ağır suçlardan sayılmıştır. Şu var ki, (küfre götüren suçlar
    hâriç) bunların herhangi birini veya birkaçını işlemekle Müslüman
    kimse (genel kanaate göre) dininden çıkmış olmaz. Fakat Müslüman
    kişi bu suçlardan hiç birini bir kerecik işlemese bile bunlardan birinin
    İslâm’da haram ve yasak olmadığını eğer inanarak söylerse İslâm
    dini ile hiçbir ilişkisi kalmaz.
    Bugün, Türk insanın, sonunu ve sonucunu hiç düşünmeden sarf
    ettiği o kadar çok yakışıksız söz, sergilediği o kadar çok çarpık davranış
    vardır ki, bunlar, aynı zamanda İslâm’a ve Müslümanlara karşı
    ağır hakaret suçları oluşturmaktadır. Bu suçlardan ise hukukî sonuçlar
    doğmaktadır. Üstelik tâğûtî yasalar bu sözleri ve davranışları suç
    saymamaktadır. Peki, böyle bir toplumda Müslüman kişi kendini nasıl
    savunabilecek, nasıl koruyabilecektir? Binlerce insan tarafından
    hemen her gün sıkça tekrarlanan o kadar çeşitli sorgulama, eleştiri,
    demeç ve açıklamalar vardır ki, bunlar İslâm’a ve Müslümanlara büyük
    hakaretler içermektedir. Meselâ aşağıdaki örnekler çok çarpıcıdır:
    Türk toplumu, son yıllarda çeşitli dinsel ve ideolojik doğrultularda
    belirgin gruplara ve kamplara ayrışmıştır. Bu kamplar arasında
    Türkçe konuşmaktan başka hemen hemen hiçbir ortak payda bulunmamaktadır.
    Bu kamplar her ne kadar sayıca çok iseler de, genelde
    145
    Ünite 5 Tekfir
    dört dinsel kesim olarak belirgin çizgilerle birbirlerinden ayrılmışlardır.
    Bunlar:
    1) Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’minler,
    2) Popülist Müslümanlar (bütün tarikatçılar),
    3) Aleviler,
    4) Mitüdistler (Milli Türk dininin bağlıları).
    Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan mü’min bir kişi; -bu gibi sözleri
    sarf eden veya Allah’a, Peygambere, Kur’ân’a dil uzatan ya da
    Kur’ân’ın içeriği üzerinde spekülasyon yapan ya da helâl şeyi haram,
    haramı da helâl diye niteleyen- bir kimseyi asla Müslüman sayamaz.
    Çünkü İslâm dini adına onun böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla
    (İslâm devlet mekanizması bulunmadığına göre) kişisel olarak elverdiği
    kadar (kendi özgürlüğü ve güvenliği açısından) mu’min kişi, şu
    önlemleri almak durumundadır:
    1) Eşi ise, bu olaydan sonra nikâhının çözüldüğüne inanmak zorundadır.
    Onunla artık karı-koca ilişkisini sürdüremez (Eşi yeniden
    İslâm’a dönerse, nikâhını yenilemelidir),
    2) Velisi ise, üzerindeki velâyet hakkı düşmüş olur,
    3) Mu’min kişi, -böyle bir kimse ile herhangi bir bağı bulunsun
    veya bulunmasın- onun kestiği hayvanın etini yiyemez,
    4) Onunla herhangi bir ortaklık kuramaz,
    5) Şahitliğini kabul edemez,
    6) Vasiyetini yerine getiremez,
    7) Günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edemez,
    8) Cenazesini İslâmî usûllere göre teşyî edemez,
    9) Onun mal varlığına vâris olup olmayacağı ise oldukça ihtilâflıdır.
    Bu konuda uzmanlardan bilgi almak zorundadır.
    146
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bir insanın, görüldüğü üzere, ağzından sorumsuzca savuracağı
    birkaç söz ya da sergileyeceği bir davranış biçimi, inançlar açısından
    başkalarına bu derece ağır yükler getirebilmektedir.
    Bu sorun, en kısa tâbirle şudur: Kendini Müslüman sanan milyonlarca
    insan, bu ülkede Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan bir azınlığı
    mutlaka ezip yok etmek için dinsel değerleri istedikleri gibi yorumlamaya,
    çarpıtmaya, onlara saygısızlık etmeye çalışmaktadır. Üstelik
    bu insanlar bununla da yetinmemektedirler. Halktan bazılarının da
    desteğini aldıklarından, hem sayıca ezici bir çoğunluğa sahip bulundukları
    için, hem siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan egemen ve
    üstün konumda oldukları için bu azınlığı kasıtlı şekilde tahrik etmeye
    de çalışmaktadırlar. İşte tekfîrciliğin tur’de hortlamasının temel
    nedeni budur. Çünkü, (popülist Türk muhafazakârlar, mistikler,
    ırkçılar, aleviler ve laikçi mitüdistler) eğer mü’minleri kışkırtarak,
    suç imal ederek onları haksız çıkarmayı başarabilirlerse hem içeride,
    hem de dış dünyaya karşı haklı olduklarını kanıtlayabileceklerdir.
    İşte bu nedenle tur’de, son yıllarda çok tehlikeli terör projeleri ve
    komplo teorileri hazırlanmış ve uygulanmıştır. Hizbullah senaryosu
    gibi... Öyle gözüküyor ki bundan sonra da bu denemeler devam edecektir.
    Bahane ve suç adları da hazırdır: “Tekfîrci, terörist, Hizbullahçı,
    el-Kaideci...”
    Bu gerçekler, hemen herkesin, aklını başına devşirmesini gerektirmektedir.
    Eğer bu noktadan yola çıkılırsa vicdan sorumluluğu bakımından
    herkese yöneltilecek insanî birtakım mesajlar bulunmaktadır.
    Şimdi de bu mesajları “Tekfirin Şartları” kapsamında iletmek
    gerekmektedir.
    147
    Ünite 5 Tekfir
    Tekfirin Şartları
    Burada, önce ilgili taraflara önemli mesajlar yöneltilmiştir. Bu
    mesajlar, tekfîr sorununa bağlı olarak her iki karşıt kampa yöneliktir.
    Bunlardan biri, tekfîrci azınlıktır; ikincisi ise onların karşısında
    yer alan karma çoğunluktur. Bu çoğunluğu oluşturan kampları şöyle
    sıralamak mümkündür. (Kur’ân’ın bütünlüğüne inanan, fakat strateji
    ve mücadele metodu bakımından tekfîrcilerden ayrılan mü’min
    azınlık, bütün mistikler, popülist Türk muhafazakârlar, aleviler ve
    laikçi mitüdistler...)
    Müslüman olduğunu sanan (veya ileri süren) bir insanı, şer’î bir
    nedenle kâfir diye suçlamak ve onun İslâm’dan çıktığına hükmedebilmek
    için, kişide sekiz niteliğin bulunuyor olması şarttır. Bunlar;
    akıl, bülûğ, iman, ilim, basîret, ahlâk, yetki ve yöntembilimdir.
    Bu vasıflardan yoksun bulunan insanın, çeşitli nedenlerle onu
    bunu rasgele kâfirlikle suçlaması çok yanlıştır ve büyük sorunlar doğurabilir.
    Bu nedenle kendisi de dâhil olmak üzere, birçok mâsum
    insan, sebepsiz yere zarar görebilir. Böyle bir karanlık yolu seçmeye
    ve zaten karışık olan ortamı daha çok karıştırmaya ise hiç kimsenin
    hakkı yoktur. Çünkü aslında birilerinin çıkıp din adına ahkâm
    keserek ortaya bir kıvılcım atmasını altın bir fırsat olarak bekleyen
    milyonlarca insan bu ülkede yaşamaktadır. Üstelik çoğunluktaki bu
    kalabalıktan her kişi, mistik ya da ideolojik başka bir kampa bağlı
    olmasına rağmen bu amacı öbür insanlarla paylaşmaktadır. Bütün
    mistikler, ırkçı muhafazakârlar, aleviler ve lâikçi mitüdistler bu
    amaçta ortaktırlar.
    Tekfîrciler, her şeyden önce bu dev cephe karşısında hangi bilgi,
    hangi yetki ve hangi güçle herkese kâfirlik suçunu yapıştırabileceklerini
    çok iyi düşünmelidir.
    Görüldüğü üzere bu noktada, tekfîrciler tamamen haklı bile olsalar,
    yapabilecekleri hemen hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla bu küçük
    azınlık, önce haklı olup olmadığını aşağıdaki şartları inceleyerek
    sabırla kendine bir test uygulamalıdır. Bu şartları özet olarak şöyle
    sıralamak mümkündür:
    148
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tekfir Konusunda Yöntem
    Söz konusu belirsizliğin doğurduğu bu kesin sonuç, ikinci derecede
    birtakım sonuçlar daha doğurmuş ve doğurmaktadır. Bunlar da
    yöntem bakımından özet olarak şöyle açıklanabilir:
    a) Ümmet (fiilen) yoktur diye bütün dünya müslümanları tekfîr
    edilemez. Buna rağmen, kuşku yoktur ki, bütün müslümanlar
    Ümmetin yeniden yapılandırılmasından sorumludurlar ve (bir çeşit
    “gebermek” anlamına gelen) câhiliye ölümüyle ölebilecekleri tehdidi
    altındadırlar “Kim boynunda (ulu’l-emr’e) bey’at olmadan ölürse,
    câhiliye ölümüyle ölmüş olur.” 260 Ancak bu tehdit, onların tümünün
    kâfir olduğu anlamına gelmez.
    b) Bir mu’minin, ailesi ve yakın çevresi içindeki kimselerden birini
    tekfîr etme sorumluluğu, öncelikle o mü’minin kendisine aittir.
    Muctehid sıfatına hâiz uzmanlar dışında kalan üçüncü şahısların
    ona yönelik yapacakları uyarılar kesin birer tekfîr kararı sayılamaz.
    c) Tekfîr kararı (delilleriyle birlikte) tebliğ edildikten sonra
    muhâtap eğer küfründe ısrar edecek olursa ancak o zaman tekfîr geçerli
    sayılır.
    d) Şâhitsiz ve belgesiz tekfîr edilen kişi eğer yanlış anlaşıldığını
    ileri sürerek bilinçli şekilde hiç küfre girmediği yolunda kendini savunacak
    olursa, bunu kanıtlaması için kendisinden ayrıca delil istenemez.
    Aksine onu tekfîr eden kişinin pişmanlık duyması, ondan
    özür dilemesi ve tevbe etmesi gerekir.
    e) Mu’min iken küfre açıkça girmiş olsa bile mürtedin ve mürted
    hükmündeki kişinin, İslâm hukukunda ön görülen cezası, hiçbir kişi
    ve örgüt tarafından infaz edilemez. Bu yetki sadece ve sadece İslâm
    Ümmeti adına İslâm Devleti organlarına aittir. Hatta bizzat devlet
    başkanının, (Halifenin, Cumhurbaşkanının...) ve Şûrâ meclisinin
    onayı şarttır.
    260 Buhârî, Ahkâm 4; Muslim, el-İmâre 58, h. no 1851
    149
    Ünite 5 Tekfir
    f) Dünya müslümanlarının günümüzde uğradığı soykırım, cinâyet,
    işgal ve tecavüzleri içeride kolaylaştıran iktidarlara, ordulara ve
    örgütlere karşı savaş kapsamında verilecek tekfîr kararları, bütün
    tevhid ehlinin geçici şûrâsı tarafından onaylanınca meşrûluk kazanır.
    Bu gibi olağanüstü ortamlarda İslâm mucâhidleri, gerilla birlikleri
    ancak aralarındaki âlimlere danışarak tekfîr kararları alabilirler.
    g) Gerek İslâm devletinin organları, gerekse munferit olarak kişiler,
    hiç kimse hakkında Allah adına tekfîr kararı alamazlar. İslâm
    Devleti, Ümmet adına tekfîr kararı verebilir ve infaz eder. Kişiler de
    sadece kendi adlarına tekfîr kararı verebilir ve sadece (pasif savunmada
    bulunabilirler), hiçbir sûrette infaza yetkileri yoktur!
    h) Tekfîr, İslâm’da bazen sırf siyasî, bazen sırf hukukî, bazen de
    hem siyasî hem hukukî mâhiyeti olan çok yönlü bir meseledir. Tekfîr
    kararı asla bir aforoz değildir. 261
    261 Ferid Aydın, Tekfir Kavramı Hakkında Çok Yönlü Bir İnceleme
    150
    - ünite 6 -
    Nifak
    • Nifak ve Münâfık Kavramı
    • Nifakın Kısımları
    • a- İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
    • b- Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    • Nifakın Riya ile Alâkası
    • Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    • Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    • Günümüzde Münâfık
    Nifak ve Münâfık Kavramı
    Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya
    rağbeti olmak, tükenmek, azalmak, ruhu çıkmak, ölmek, tünel, tarla
    faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara gelir.
    İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek, tükenmek,
    azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak; münâfıkların
    bitmişliğini, tükenmişliğini, imanda azalmayı ve ölü bir kalbe sahip
    oluşlarını ifade için bu kelime seçilmiş olmalıdır. Münâfık, nifak
    kelimesinin ism-i fâilidir; yani nifak yapan, nifak sahibi demektir.
    İstılah (terim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden İslâm’a girip zâhiren
    müslüman görünmek, içten içe ise kâfirliğini gizlemektir. Yani
    dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce olarak küfürde
    olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği şey, iman esaslarına
    ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî münâfıklık içindir; bu kimse,
    hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği şey, İslâm inanç esaslarının
    inkârının dışında başka bir husus ise, yani sadece amelle ilgili nifak
    alâmetlerine sahip ise, o ancak, Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.
    151
    Ünite 6 Nifak
    Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden
    türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının
    iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar.
    Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı çıkmasına imkân
    verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini
    tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden
    gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak
    için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika denir. Kelimenin kaynağını
    bu şekilde tespit, münafığın teşhisine çok yarayacaktır. Çünkü beşer
    suretindeki münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için
    sakladığı diğer yönden de ondan çıkar. İçinden inanmadığı halde,
    inanıyor gözüken birine münâfık denilmiştir; çünkü küfrünü örter,
    gizler. Böylece sırf zâhirî lafız ve kımıldanışlarla İslâm’ın içine girip
    bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü gizlediği için, bir tünele giren ve
    onun içinde gizlenen köstebeğe benzetilir. Kalbinde nifak hastalığı
    olanlar, köstebekler gibi yer altı faâliyetlerinde bulunmayı meslek
    edinmişlerdir. Münâfık, girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi
    aksi bir taraftan kaçış yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla
    ilgili şu âyet-i kerime bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak
    bir yer veya (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir
    delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.”262
    Nifakın Kısımları
    İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine
    göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana
    grupta toplanır.
    a) İtikadî (İnançla İlgili) Nifak
    Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş olur.
    Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları belirtilirken
    meselenin daima itikadî yönüne işaret edilmiştir. Bu duruma
    göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve mal emniyetini
    sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi müslümanların
    262 9/Tevbe, 57
    152
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sahip olduğu her türlü nimetlerden istifade edebilmek veya birtakım
    gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu içten yıkmak için, asıl
    mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı halde müslümanlara
    karşı kendisini inanmış gösteren kimse anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak;
    doğrudan doğruya küfür olduğu için sahibini ebedî azâba götürür.
    Hem de cehennemde en şiddetli azâba uğrayacak grup bunlardır.263
    b) Amelî (Davranışlarla İlgili) Nifak
    İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu çeşidi,
    küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman
    olduğu halde, imanla ilgili olmamak şartıyla yalan, emânete hıyânetlik,
    sözde durmama, hile ve riyâ gibi bazı münâfık alâmetlerini üzerinde
    taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alâmetlerinden tamamen sâlim
    olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazen farkında olmadığı halde bir
    mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak
    alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.
    Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur, günahtır.
    Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan
    bir insanın, inanç yönünden nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik
    ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları
    sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda
    münâfık sözü, meselenin iman – küfür yönünü ifade eder. Hadis-i
    şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf
    aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, imanla ilgili olmadıkça,
    o kimseye münâfık denmemelidir. Ama, bu vasıflara sahip isek,
    bunların büyük günahlar olduğunu aklımızdan çıkarmamalı, hemen
    bunlardan tevbe etmeli; çevremizde bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan
    da kendimizi korumaya çalışmalıyız.
    Nifakın Riyâ ile Alâkası
    Bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek bakımından nifak
    ile riya (ikiyüzlülük) arasında sıkı bir ilgi vardır. Münafığın temel
    263 4/Nisâ, 145
    153
    Ünite 6 Nifak
    vasıflarından biri ikiyüzlü riyakâr, içi başka dışı başka olmasıdır. Bu
    özellikler müslümanda olmaması gereken çirkin sıfatlardır. Bununla
    beraber, her münâfık, aynı zamanda mürâîdir; fakat her mürâî,
    münâfık değildir. Riya, imana muhalif olmayarak bazı amelde de
    olabilir. Asıl münâfıklık ise, akidenin hilafına imanda mürâîliktir.
    Kâfirlerle Münâfıkların Karşılaştırılması
    Kur’an-ı Kerim, insanları mü’min, kâfir ve münâfık olmak üzere
    üç grupta toplar. Bakara suresinin ilk beş âyeti mü’minlerden ve
    özelliklerinden bahsederken, sonraki iki âyet264 kâfirlerden, ondan
    sonraki 13 âyet de265 münâfıklardan ve onların özelliklerinden bahsetmektedir.
    Küfür, bütün inkâr çeşitlerini içine alan ve nifaka göre
    daha şümullü olan bir kavramdır. Nifak ise, genel anlamdaki bu küfrün
    en bayağı ve en iğrenç şubelerinden birisidir. Bu bakımdan her
    münâfık, aynı zamanda kâfirdir; fakat her kâfir, münâfık değildir.
    Kâfirlerde bulunmadığı halde sırf münâfıklara has bazı çirkin vasıflar
    vardır. Bunlar:
    Münâfık, câsus gibi kendini gizleyerek her topluma karışıp insanları
    aldatmak ister. Kâfir ise her haliyle bellidir.
    Kâfir mert; münâfık ise nâmert karakterlidir; kaypak ve kalleştir.
    Kâfir kendi menfaati için imanı konusunda yalana tenezzül etmez,
    hakkına râzı olur. Yani menfaat uğruna küfründen taviz vermez.
    Münâfık ise bunun aksinedir.
    Münâfık, kâfirin aksine, inanmış gözükerek inkârına bir de istihza
    karıştırır ki, böylece küfrü katmerleşmiş olur. Mü’minlere karşı
    inanmış gözükmekte bir nevi onları alaya alma anlamı vardır.
    264 2/Bakara, 6, 7
    265 2/Bakara, 8-20
    154
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların vasıfları daha çok belirtilmekte
    ve mü’minlere, onlardan şiddetle sakınmaları ve tedbirli olmaları
    tavsiye edilmektedir.266
    Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü
    onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır,
    fikir beyan eder. Hacca gider, bazen namaz kılar, ama bizim gibi
    iman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür. Küfürlerine bir
    de hile ve alay karıştırdıkları için münâfıklar, kâfirlerin en âdi, en bayağı
    ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine, müslümanlarla
    iç içe yaşadıkları ve her an, insan ruhunun en aziz gıdası ve beşer
    hayatının vazgeçilmez unsuru olan imanın nice olumlu tecellilerine
    yakinen şahit oldukları halde bile gerçek imana eremeyip daima zikzaklar
    içinde yaşamaları, onların ne kadar idrakten ve kalbî duyarlılıktan
    mahrum olduklarını gösterir. “Doğrusu münâfıklar, cehennemin
    en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya) bir yardımcı da
    bulamayacaksın.”267
    Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur.
    Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını
    gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu
    için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir.
    Münâfık ise, kapısı penceresi belli olmayan yuvarlak, yamuk bir kişilik
    (kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu bulunamaz.
    İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların kâfirlerden daha
    tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir. Vücudun zayıf
    ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde daima onların
    kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü mel’aneti yapan münâfıklar;
    bizim davamızın baş düşmanlarıdır. Nerede, ne zaman ve nasıl
    karşımıza çıkacakları belli olmadığı için kendilerine karşı tedbir
    alma imkânı da olmamaktadır.
    266 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, c. 2, s. 27
    267 4/Nisâ, 145
    155
    Ünite 6 Nifak
    Münâfıklarla Mü’minlerin Toplumsal Bağları
    Münâfıklar, her ne kadar mü’min sıfatını taşımıyorlarsa da, insanların
    gözünde kesin kâfir sıfatını da taşımazlar. İç dünyalarındaki
    dalgalanma, bazen iman yönüne, bazen da küfür yönüne yelken açar.
    Tabii ki durum, Allah katında münafığın küfür safında olduğu gerçeğini
    değiştirmez. Yalnız toplum içinde, kalplerindekini sakladıkları
    için müslümanmış gibi muamele görürler. Bu durum, eylem olarak
    fesat, anarşi, terör çıkarmadan oturdukları zaman için geçerlidir.
    Fesat çıkarmaya, toplumun huzurunu bozmaya yönelik hareketlere
    giriştikleri anda onlara gereken ceza verilir. Her ne kadar sessizce
    oturdukları zaman onlara müslüman muamelesi yapmak gerekirse
    de, bu onlarla dost olmayı, velâyet bağlarını gerektirmez. Onlardan
    her zaman sakınmak, temkinli olmak müslümanların yararınadır.
    Onların getirdikleri haberlere araştırmadan inanmamak gerekir.
    Yoksa toplumu ifsad edici sonuçlar ortaya çıkabilir. “Ey Peygamber,
    kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et, onlara sert davran. Onların barınakları
    cehennemdir. Ne kötü yer!”268; “Ey Peygamber, Allah’tan sakın,
    kâfirlere ve münâfıklara itaat etme!” 269; “Kâfirlere ve münâfıklara itaat
    etme, eziyetlerine aldırma. Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah
    yeter.“ 270
    Günümüzde Münâfık
    Münâfıklığın İslâmî bir toplumun oluşumu ile ortaya çıktığına
    göre, günümüzde de İslâm egemenliği altında yaşamadığımız düşünüldüğünde,
    münâfıklar bugün de var mıdır? Bunları hangi ölçüye
    göre tespit edeceğiz?
    İçinde yaşadığımız dünya, İslâmî kurallar üzerinde ayakta durmuyor.
    Zâlimlerin, sömürücülerin ve aldatıcıların tahakkümü ve
    zorbalığı ile cahillerin ifsad ettiği dünyamızda buna dur diyecek
    bir etkin İslâmî toplum da mevcut değil. Fakat Kur’an’da ve sünnette
    tanıtılan nifak özelliklerine sahip münâfık karakterli insanların
    268 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
    269 33/Ahzâb, 1
    270 33/Ahzâb, 48
    156
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    oldukça fazla olduğunu görmemek için çok cahil veya kör olmak
    gerekiyor. Münâfıkların, İslâm’ın hâkim olmadığı yerlerde de bulunmasının
    sebebi, toplumların geleneksel de olsa, arı duru ve tevhide
    dayalı olmasa da bir İslâmî kültüre sahip olmaları, birtakım normlar
    oluşturmuş ve bu toplum içinde insanların bunlara uymak zorunda
    kalışı münâfık tavırları ortaya çıkarır. Örneğin oruç yemenin çok
    ayıp sayıldığı Anadolu’nun bazı bölgelerinde oruç tutmayan ve gönlünde
    oruca bir saygısı olmayan kimseler bile oruç tutuyor görünürler.
    İslâm’a saygılı ve dinî duyguları güçlü olan kitlelerin oylarını alabilmek
    için seçim dönemlerinde camilere giden, namaz kılan, ezan
    okunurken konuşmasını kesip dinleyen, konuşmalarında Allah’ın
    adını sıkça anan politikacılar, seçildikten sonra başörtü düşmanlığı,
    laikliğin savunuculuğunu yapıyorlarsa, Allah’ın indirmediği yasalara
    ses çıkarmıyorlar, hatta kendileri böyle yasalar çıkarıyor ve tâğutun
    hükümleriyle hükmediyorlarsa... münâfıkları çok uzaklarda, sadece
    Medine’lerde aramamak gerekiyor.
    Münâfıklığın karakteristik özelliği, iki yüzlülüktür. Günümüz
    tabiriyle çifte standartlıktır. Müslüman müşterileri çekebilmek için
    İslâmî kıyafetlere bürünen tezgâhtarlar bulundurup, ölçü ve tartıda
    adaleti gözetmeyen, insanları sömürmek için her yolu meşru gören,
    yalan söyleyen, aldatan tüccar ve esnaflar her tarafta boy atarken,
    münâfıkları uzayda mı aramak gerekiyor? Müslümanlarla birlikte
    olduğu zaman İslâmcı kesilen, onlardan ayrıldığında İslâm dışı hayat
    sürenlerle bir araya gelince, müslümanların arkasından konuşan,
    onların taklidini yaparak eğlenen ve onları karalayan kimselerin
    münâfık olma ihtimali büyüktür. Müslümanların dikkatle sakınmaları
    gereken münâfıkların başında İslâmî grupların, cemaatlerin
    içine sızan ajan-provakatör münâfıklar gelir. Bunlar, müslümanların
    arasını açmak, onları birbirine düşman ederek güçlenmelerini ve
    tehdit unsuru olmalarını önlemek için çalışırlar. Müslüman cemaatlerin
    birbiri aleyhinde asılsız yalanlar ve iftiralar üretirler.
    Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri taşımaktan
    şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan kimselerle
    dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır. Yoksa zamanla onun davranışlarında
    da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır. İnsanı nifaka,
    münâfıklığa sevkeden şey dünyevî menfaatler ve şeytanî telkinlerdir.
    157
    Ünite 6 Nifak
    Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz son olduğunu aklından
    çıkarmayan müslümanlar şeytanın etkisinden kolay sıyrılarak
    nifaktan uzak durabilirler. Ama, dünyayı Allah’tan çok seven, âhireti
    aklına getirmeyen kimseler, Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini
    söyleseler bile bu onlara bir fayda sağlamaz. “İnsanlardan bazıları
    Allah’a ve âhiret gününe iman ettiklerini söylerler; oysa onlar mü’min
    değillerdir. Onlar, Allah’ı ve mü’minleri aldatmağa uğraşırlar; fakat
    kendilerinden başkalarını aldatamazlar da farkında olmazlar.” 271
    İslâm ile küfür arasındaki mücadele Kıyâmete kadar devam edecektir.
    Kâfirlerin verdikleri mücadele yöntemlerinden biri de nifaktır.
    İslâm itikadını içten yıkıp, ümmeti birbirine düşürerek parçalamak
    için, müslümanların arasına satılık uşaklar vasıtasıyla girerek
    faaliyet gösterirler. Bu nifak hareketleri, asr-ı saadetten günümüze
    kadar devam edegelmiştir. Kur’an ve hadisler, her dönemde görülecek
    bu fitneci tavırları, komplo ve ifsad hareketlerini uzun uzun
    üzerinde durarak mü’minlere haber veriyor. Münâfıkların şeytanî
    oyun ve hileleri için mü’minler uyarılarak, onlara karşı uyanık olmaya
    çağrılıyor.
    Bir kimsenin münâfıklığına kesin olarak hükmetmemiz her zaman
    mümkün olmamakla beraber, nifak alâmetlerini taşıyan kimselere
    saygı ve sevgi göstermek, onları sırdaş ve dost kabul etmek
    caiz değildir. Onlara liderlik, yöneticilik gibi görevler vermemiz,
    kurda kuzuyu teslim etmekten daha az bir tehlike değildir. Onlara
    toplum içinde şahsî itibar sahibi olmalarına zemin hazırlayacak ilgi
    ve teveccühden kaçınmak şarttır. İzzet, şeref ve itibar sadece Allah’a,
    Rasülü’ne ve mü’minlere ait olduğu halde; münâfıkların kof ve yaldızlı
    varlıkları önünde küçülüp onları efendi, sayın denilecek saygın
    mevkie getirenler, onları sevenler, beraber olanlar o zümreye dahil
    olanlardır. Kişi sevdiği ile beraberdir.
    Tavuklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin
    rejimi diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak
    için münâfıklar tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları ve
    soytarı sahneleri iletişim kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir.
    Özellikle seçim zamanlarında veya iş başındaki aktörlerce
    271 2/Bakara, 8-9
    158
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta, oyunlarla, hilelerle
    toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları, maskelerinin
    düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için
    de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını savunur
    gözükmekte ve müslüman rolüne girmeğe çalışmaktadırlar. Politika,
    günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her
    zaman açık bir şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabillmek
    için gerektiğinde münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman
    zaman sahnelenen İslâmizasyon oyunları, verilen tavizler, nifak
    düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri başarılı birer aktör olan
    münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık oyunu, cahil
    müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm
    adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta;
    dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun
    uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk
    münafığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
    değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın
    en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak ve
    onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım
    canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı olmağa hakkı
    yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir. Herkesin ve
    her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî sezgi gücüne,
    yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a sarılmalıyız.
    159
    - ünite 7 -
    Tuğyân ve Tâğut
    • Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    • Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    • İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    • Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    • Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
    Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    • Tâğut Kimdir?
    Tuğyân; Anlam ve Mâhiyeti
    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin
    normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla
    ifade edilmiştir. “Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden
    (gemi)de taşıdık.”272 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye
    tâğıye denilmektedir. Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır
    tanımayacak ölçüde ileri gitmektir. İnsanın haddi ve ölçüyü aşması
    demektir. İnsanın haddi; Allah’ın, onun için koyduğu sınırıdır ki,
    kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri, Allah’a kul olması
    itibariyledir; onun için Rabbine itaatı ve sürekli kulluk sınırı içinde
    bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş olduğu
    aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş,
    Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte
    Kur’an’da 39 yerde geçer. Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir. Tâğût,
    tuğyânı yaşayan ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır.
    272 69/Haakka, 11
    160
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tuğyân, istikametten bir sapmadır.273 Tuğyâna sapmanın musallat
    edeceği denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale
    esir eder. İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı
    ışık zannetmeye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları
    “tuğyânları içinde oynayıp oyalanan gâfiller” olarak tanıtır.274
    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî
    zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve
    yetenek vehmettiği zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret,
    ilim ve dilediğini yapabilme güç ve irâdesine sahip olanın yalnızca
    Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna
    açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır
    tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine geçirip hevâ ve
    heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân halidir. Bu
    tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın,
    yoksulların din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rızâ göstermemeyi,
    kendi üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece
    kendi kuvvetlerine güvenmeyi, bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi,
    yeryüzünde çalım satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası
    velî edindikleri şeytanın taraftarı (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların
    vasıflarından sayar.275
    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak,
    inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir
    göstermek ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara
    acımamak ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak
    O’na ortak koşmak, kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin
    peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm vermektir.
    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.276
    Tuğyân, istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen,
    273 11/Hûd, 112
    274 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
    275 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/ Mü'min, 75; 8/
    Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    276 79/Nâziât, 17, 21-24
    161
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    beraberindeki tevbe edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol.
    Aşırı gitmeyin. Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.”277
    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail
    oğullarına verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda
    tüketiminin yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden
    yiyin. Bunda aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazâbıma çarpılmayasınız.
    Gazâbımı hak eden, şüphesiz mahvolur.”278
    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adâletsizlik de tuğyândır. “Sakın
    dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik tartmayın.”279 Buradaki
    ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden şaşmamak
    biçiminde de anlaşılmıştır.
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve
    yasaklama yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle
    ölçü ve haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen
    hududullahın dışına çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve
    emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki
    azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini ilgilendirir. Siyasî
    otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet iddiasına kadar götürür.
    Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya
    nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik iddia etmekle olur.
    “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbinizim’dedi.”
    280
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır.
    Onun haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet
    dâvâsı güdecek kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek
    ve köleleştirecek kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir.
    Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun’un
    277 11/Hûd, 112
    278 20/Tâhâ, 80-82
    279 55/Rahmân, 8-9
    280 79/Nâziât, 23-24
    162
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır.
    Bu da insanların çoğunun otorite tuğyânıyla imtihana tâbi
    tutulduğunu gösterir. “Mûsâ’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi
    ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyân
    etti (azdı).”281 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara
    karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya
    karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek
    sûretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rab’lik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı.
    O, bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine,
    kendi kanunlarına uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters
    düşenlere itaat etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini
    yetkili görüyordu. Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun,
    rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp
    geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size âlemde emredecek ve yasak
    koyacak da ancak benim!”
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
    İrem’e? Ki şehirler arasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları
    oyan Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı.
    Oralarda çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların
    üzerine azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”282
    Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara
    eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
    sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence
    edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır,
    o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok
    olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve
    çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
    Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da
    haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    281 79/Nâziât, 15-17
    282 89/Fecr, 6-14
    163
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri
    olan şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür,
    şirk ve zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir
    zulümdür.”283 Çünkü şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek
    ve onu verene isyan etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır.
    İman açısından tuğyân içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından
    da zâlim olması doğaldır. Firavun’un tuğyânı buna örnektir.
    Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve haksızlıktır. Özellikle
    yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı gerekçelerle(!)
    adâletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.
    284 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar,
    özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye
    (sultânun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak
    ve zulme engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın
    en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.”285
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen
    güçlü bilginlerle doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden
    mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki
    fakih ve muhaddislerin, Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin
    sapmasına baş kaldırmaları gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said
    bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen, mal-mevki
    ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından
    yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve
    onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı
    reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi
    âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve
    nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı
    ve şehid edildi.286
    283 31/Lokman, 13
    284 5/Mâide, 45
    285 İbn Mâce, Fiten 20
    286 Yusuf el-Karadavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâ
    ğut adıyla kitaplaştırmıştır.
    164
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine
    âlet olmamak için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebû Hanife
    de işkenceyle şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik
    bin Enes de Halife Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.)
    taraftarlarının isyanına fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı.
    Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve işkence gören,
    hatta idam edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki
    âlimleri göz önüne getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini
    saymak gerekecektir: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca,
    Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub,
    Abdülkadir Udeh, Mevdûdi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed
    Bâkır es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran
    yöneticilerin yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu
    hastalıktan ancak hiç taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek
    adâlete sarılmak sûretiyle ve yanlarına müttakî âlim yardımcılar
    (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle
    sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir. Adâletin gerçekleşmesi
    buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adâlet; onun zıddı
    ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin
    ta kendileridir.”287
    Siyasî Otorite ve Yöneticinin Tuğyânını
    Başkalarına Ulaştırması/Tâğut’laşması
    Tuğyânkâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi
    tuğyânlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların
    dünya hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece
    diğer insanlar da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın
    hükmünü bırakır, tuğyânkârların hükümleriyle muhâkeme olunmak
    ister ve böylece tuğyânkârlara hem ibâdet etmiş, hem de onları velî
    edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan birinci tür, yani tuğyânkâr
    287 5/Mâide, 45
    165
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyânlarını haklı çıkarmaya,
    dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen
    insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani
    tâğut bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da
    olabilir. Tâğut, kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır.
    Kendisi zulümât, yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden
    gidenleri de baş aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.288 Böylece, tâğutun
    peşinden gidenler, onu velî/dost edinmekle ona ibâdet etmiş289
    olurlar. Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’ tavrıyla tâğuta küfretmeleri,
    onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu hükümlerle muhâkeme
    olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman etmiş olurlar.290
    Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri böylelerinin
    ancak tuğyân ve küfrünü arttırır.291 Böylelikle, şirk toplumunun üzerine
    oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani hevâ ve
    hevesi ile yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur;
    tevhid toplumunun yerini alır veya karşısına geçer.292
    Tâğut Kimdir?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık
    gösteren ve her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a
    isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere
    alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her
    varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında
    herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun
    ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’ diye
    (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”293 İnsanlar, sadece
    Allah’a kul olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır.
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut
    288 2/Bakara, 257
    289 5/Mâide, 60
    290 4/Nisâ, 60
    291 5/Mâide, 64
    292 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 320-321
    293 16/Nahl, 36
    166
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yolunda savaşırlar.”294 Yani insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya
    tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen
    kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz
    mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine
    boyun eğmek) istiyorlar. Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek,
    lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”295 buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün
    bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır:
    Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim
    İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede296
    Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle
    beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve
    Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre
    (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin iman iddiasını
    Allah reddetmektedir.”297
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler,
    Allah’ın hükümlerine mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler
    icad etmektedir. Dolayısıyla bütün demokratik sistemler, bu
    noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik
    sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslâm’ın dışındaki
    bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre yönetilen
    bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
    galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır
    ki, tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine
    “hayır” demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister
    bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin
    insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının”298
    diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr
    294 4/Nisâ, 76
    295 4/Nisâ, 60
    296 4/Nisâ, 60
    297 İbn Kesir, Tefsir, 1/519
    298 16/Nahl, 36
    167
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim
    olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez.299
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır.
    Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve
    imana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan
    her şeyi ifade eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından
    alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir,
    düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde
    olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır, sadece
    Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna
    göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.300
    Tâğutu reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli
    olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut,
    Allah’a ibâdetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a
    has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve
    insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para,
    ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu
    da bu kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdûdi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan
    herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın
    kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya
    zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve
    O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman tâğuttur.
    Böyle bir kimse; şeytan, râhip, dinî veya politik lider, kral veya bir
    devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe Allah’a
    inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır.
    Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun
    kölesi olur.301 Tâğut, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar
    veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek
    hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan hüküm
    sistemleri de kastedilir.302
    299 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılab Y., s. 316-317
    300 2/Bakara, 256
    301 Mevdûdi, Tefhimü'l- Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 202
    302 Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    168
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki
    her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam
    tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir.
    Zira insan, Ulûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adâletin
    ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini
    ileri sürerse tuğyân etmiş ve kendi haddini aşmış demektir.
    Böyle bir şey, tuğyândır ve böyle iddialar ileri sürenler tâğî denilen
    haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi olanlar şirk
    içerisindedirler, küfür içerisindedirler.303
    Yusuf el-Karadavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
    rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    Tâğut, kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat
    ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda
    muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız
    Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır.
    Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını
    düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten
    yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz.304
    Nisa, 76. âyetine göre tâğut; Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı
    şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut,
    itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız
    itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan dolayı
    itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Allah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan
    başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir.305
    İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat tâğuta itaatin
    ta kendisi olmaktadır.306
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adâletsizliğin,
    putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen
    tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazen kendini Firavun ilan
    eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazen cansız bir eşya, bazen bir
    ideoloji, bazen da şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut,
    303 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l Kur'an, Hikmet Y., c. 3, s. 269
    304 Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Y., s. 57
    305 16/Nahl, 36
    306 4/Nisâ, 60
    169
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tâğut, insanla
    Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir. Allah’ın
    koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyân etmiştir. İşte tâğut, o insana
    bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat
    eden de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona
    itaat eden de münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur.307
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
    aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut,
    tuğyânı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları
    olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut
    bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında
    bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden
    habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta,
    İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler,
    beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik
    bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle
    olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ,
    Muhammed İkbal, emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü
    düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler
    parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu
    deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun
    dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor.308
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil,
    tâğutî rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist
    vs.) çağdaş devlet modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına
    itikat etse, irtidat etmiş olur, yani dinden çıkar. Kim, insanların
    maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi bildiğini iddia ederek, insanlar
    üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik etmeye gayret
    ederse “ilâhlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu iddialarını
    doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akîdesini parçalamış,
    ilâhlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir.
    Bu açıdan “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri
    307 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 70
    308 2/Bakara, 257; Kur'an'ın Temel Kavramları, 562
    170
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    milliyetçi-mukaddesatçı dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere doktrinler imal eden, bu
    doktrinleri insanların hayatına tatbik edeceğini ilân eden insanların
    tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bugün dünyada insanların
    beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki meclisler,
    konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış
    görünmektedirler.309
    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki
    tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya
    tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi
    için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin
    çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk
    dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu
    bakımdan profan/bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu
    kimseler, bir yandan Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken,
    diğer yandan İslâm’ın açıkça emrettiği ve yasakladığı şeylere ters
    düşebilmekte ve tâğutların yasalarına kabulleri arasında yer verebilmektedirler.
    Oysa bir kalpte hem imana, hem de küfre yer verilmesi
    İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa siz
    Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
    bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyâmet
    gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez
    değildir.”310
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz.
    Bu iki olgu, ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği
    kalpte bir diğerine yer yoktur. Mü’min, kâfir ve münâfıktan
    farklıdır; kendisine İslâm ile beraber bir veya birkaç dünya görüşünden
    veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun bir şahsiyete sahip
    olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere, herhangi
    bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duymaması, mü’minin
    309 Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, Düşünce Y., s. 140
    310 2/Bakara, 85
    171
    Ünite 7 Tuğyân ve Tâğut
    bütün bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısacası bir
    sistem, bir yaşam biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden
    uzaklaşarak, yeryüzünde egemen olan tâğutların dinine sapmış
    bulunuyor. Müslümanlık iddiasında bulunan yığınların Allah’a değil;
    tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez bir gerçektir. Bu gerçekten
    hareketle Kur’an’ı öğrenmek, mânâsının derinliklerine dalmak ve
    onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut
    kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları
    ve kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla
    göstermesi itikadî bir sorumluluktur.
    Tâğut tanımına girenler şunlardır:
    a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
    b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan
    düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
    c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    d- Şeytan tâğuttur.
    e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün
    rejimler tâğuttur.311
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici
    zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
    kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ
    ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem
    olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın
    hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet:
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.
    İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
    de onlardır.”312 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir
    durumdan söz etmek mümkün değildir!
    311 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 869
    312 39/Zümer, 17-18
    172
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “İiman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda
    savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi
    zayıftır.”313
    313 4/Nisâ, 76
    173
    - ünite 8 -
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına
    İbâdet/Tapma
    • İbâdet Kavramı
    • İbâdet, Hayatın Tüm Alanını Kuşatır
    • Herhangi Bir Eylem, Nasıl İbâdet Olur?
    • Allah’a İbâdet
    • Allah’tan Başkasına İbâdet
    • Tâğuta İbâdet
    • Put; Anlam ve Mâhiyeti
    • Putperestlik
    • Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    • Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı
    ve Puta Tapma Konusu
    • Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
    • Günümüzde Sığıra Tapma
    • Sanatın Putlaştırılması
    • Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp
    Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
    • Arzın/Ülke Topraklarının
    Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
    • Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme İddiâsı ve
    Yıldızları Putlaştırma
    • Putlara, Heykellere İbâdet
    • Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
    Tanrı veya Peygamber Diyenler
    • Saygı Duruşu Denilen Putperestlik
    • Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
    • Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
    • Putları Kırmak
    174
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İbâdet Kavramı
    “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”314
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana, “Ey
    Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben; “Allah
    ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki
    hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamalarıdır.”315 buyurdu.
    İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu
    göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir. İslâmî ıstılahta ibâdet:
    Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun
    emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine
    getirilen her türlü harekete ibâdet denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın
    râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de
    hiçbir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında
    kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. Din ise hayatın
    programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek,
    devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mâlî işler... kısaca hayatın tamamı
    dindir, dinin tamamı da ibâdettir.
    İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
    1-) Kul olmak, kulluk etmek,
    2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
    3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak),
    4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
    5-) Yönelmek, meyletmek.
    İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç,
    kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından
    ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet
    314 51/Zâriyât, 56
    315 Buhâri, Cihad 71; Müslim, İman 49; Tirmizî, İman 18, h. no: 2781; İbn Mâce, Zühd
    35, h. no: 4296
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    175
    Ünite 8
    ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla, isteyerek ona boyun eğmesidir.
    İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir.
    Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler
    diye yaratmıştır.316 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin bir ihtiyaçtır.
    İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece O’na kul
    olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun olarak ve
    O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.317 Aksi halde insan
    maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, Allah’a ibâdet
    etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
    Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür.
    Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”318 “Sana ölüm
    gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”319; “Şüphe yok ki Allah, benim de
    Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru
    yol budur.”320 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır.
    Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, Biz
    her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber
    gönderdik.”321
    İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani Allah’a
    ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede O’na
    boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için kulun, Allah’ı
    her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük tanıyıp âzamî
    derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku ile ümit arasında
    olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya diktatörden duyulan
    korku gibi değildir. Müslümanın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme
    korkusudur.
    İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her
    şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman,
    316 Bak. 51/Zâriyât, 56
    317 Bak. 13/Ra’d, 28
    318 11/Hûd, 123
    319 15/Hicr, 99
    320 3/Âl-i İmrân, 51
    321 16/Nahl, 36
    176
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi ve kalbini
    temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel bir vâsıta
    ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir, Allah’a
    yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın istediği ve Peygamberimiz’in
    uyguladığı gibi olması lâzımdır. Yoksa ibâdet insana
    bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ “namaz kişiyi bütün kötülüklerden
    alıkoyar.”322 buyuruyor. Hâlbuki, bugün pekçok müslüman
    namaz kıldığı halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor.
    Elbette ki bu durum, onların namazlarının Allah katında
    kabul görmediğinin göstergesidir.
    Fâtiha sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım
    dileriz.”323 âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir.
    Bunun mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak
    vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı;
    sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması
    gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel şekilde
    ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde, Peygamberi
    örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra kudreti sonsuz
    olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları yüceltecektir.
    Çünkü, Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet Allah’ın, Rasûlünün
    ve Müslümanlarındır.324
    İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz
    şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir.
    Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.”325
    İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bud (ibâdet edilen) yalnız
    Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs. gibi
    fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır; tamamı
    değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın tamamını
    içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için yapılması gerektiği
    hususu üzerinde Kur’ân-ı Kerim hassâsiyetle durmaktadır: “O
    (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru
    322 29/Ankebût, 45
    323 1/Fâtiha, 5
    324 63/Münâfıkun, 8
    325 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud, Sünnet
    16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    177
    Ünite 8
    din budur.”326; “Ey Âdem oğulları, şeytana ibâdet etmeyin diye size
    emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”327; “De
    ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
    emrediyorsunuz, ey câhiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden
    olun.”328; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel
    bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak
    tutmasın.”329; “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet
    etmem...” 330
    Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece Kendisine
    yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun
    bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve rûhumuzu
    kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi
    istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
    kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet, rubûbiyet ve
    ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün
    sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
    “Mistik anlayış; ibâdeti, hayattan el etek çekip inzivâ ve riyâzet yoluyla
    Allah’la birleşme şeklinde tanımlamaktadır. Bu anlayışa göre
    bireylerin toplumsal sorumlulukları ihmal, hatta inkâr edilerek nefsi
    arındırma öne çıkarılmaktadır. Bu anlayış, birçok farzı terk ederken;
    nâfile, hatta uydurma ibâdetleri ön plana çıkarmaktadır. Vahdet-i
    vücud nazariyesine inananlar daha da ileri giderek, fenâ fişşeyh,
    fenâ firrasûl mertebesini aşıp fenâ fillâh derecesine yükselenler için
    ibâdetin sözkonusu olmadığını ön görürler. Zira bu son mertebe artık
    Allah’la birleşme aşamasıdır. Mistik akım, kulluğu sadece şeklî
    bazı ibâdetlerden ibâret saydığı için dünya hayatına ilişkin İslâmî
    kuralları kulak ardı eder. Bu yüzden yeryüzünün zâlim, fâsık veya
    kâfir yöneticiler tarafından ifsâdına ses çıkarmaz. Tarihsel süreç
    içinde hep bu tavrı gösterdikleri gibi, günümüzde çok sayıda şeyhin
    Batı emperyalizminin yerli işbirlikçileri olan siyasi partilere yakın
    326 12/Yusuf, 40
    327 36/Yâsin, 60
    328 39/Zümer, 64-66
    329 18/Kehf, 110
    330 109/Kâfirûn, 1-6)
    178
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    durmaları, izzeti bu partilerin liderlerine yakın olmakta aramaları
    bu görüşü doğrulayan açık örneklerdir.”331
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın
    azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe
    ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve
    azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve
    yolu geniş kapsamlıdır; insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri
    birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller
    -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır.
    “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah içindir. O’nun
    hiçbir ortağı yoktur.”332 Namaz ve kurban, sembolleri temsil ediyor;
    fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün,
    hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir
    ibâdet olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu
    kapsıyor.
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
    yarattım.”333 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete
    hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî
    farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması
    durumunda gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler
    namaz da olsa, zekât, oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi
    kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi arttırabilir. Fakat hayatın bütün
    alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak Allah’ın nurdan yarattığı
    melekler ibâdet edebilir.334 Yoksa insanoğlu bütün vakitlerini klasik
    ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan bir aklı
    vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah’ı tesbih edemez.
    Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye
    ancak gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmış-
    331 Ömer Faruk Köse, İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Fecr Y., s. 155-156
    332 6/En'âm, 162-163
    333 51/Zâriyât, 56
    334 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    179
    Ünite 8
    tır; onun gücünün sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif
    etmiyor. Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır.
    Zira Allah, onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen
    ibâdetler sadece şekilsel ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu,
    ancak ibâdetin mânâsının genişleyip yeryüzündeki insanın bütün
    eylemlerinin ona dâhil olmasıyla gerçekleşir. Bu da her türlü amelin
    tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle hayat tarzı olduğunda
    mümkündür.
    Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü
    gerçeklerine göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir
    ilâha kulluk ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda
    siyaset ibâdettir.
    İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa;
    para ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa;
    kazanılan para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî
    birikimler ve para ibâdettir.
    Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka
    dâvet ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince
    yeryüzünü îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya
    ve güzele teşvik ettiğinde.
    Kısaca, Rasûlülllah (s.a.v.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük
    her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin
    ağzına koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
    Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster
    klasik ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra
    edip yürüttüğü hayatî faâliyetler olsun.
    İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının
    yanında, gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi,
    kızmayı, ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın
    kendisini ibâdet haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar
    korunduğu zaman hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır.
    Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
    180
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki
    hemen her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar.
    Günümüzdeki farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet
    ihtiyacını tatmin için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler,
    anıtlar, anıtmezarlar inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde
    buralarda sevdikleri uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp
    bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar. Hatta bu sahte ilâhların
    önünde kendinden geçen insanlardaki huşû ve gönülden bağlılık
    nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde bile yok.
    Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz;
    Her yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için.
    “Benim için yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince,
    kişi bulunduğu yerde namazını kılar.”335 “Mescidlerimiz işgal altında!”
    demiş olsak, bazılarımızın aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-
    i Aksâ gelecek. Veya Allah’ın değil; tâğutların emrinde memur
    olan bazı bel’amların güdümündeki mescidler (Aslında nice câmiler,
    devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte, nice imamlar
    papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta). Ama bizim kastımız,
    daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla dolu. Yeryüzü
    mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden temizlenme
    çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve
    gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez. “Mescidler Allah’a aittir.
    Orada Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin.” 336
    Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira
    bu din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir.
    Akîdesini olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her
    şeyini düzene koymak için gelmiştir.337 Bundan dolayı bu dinde dünya
    ile âhiret her konuda birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında
    çalışan organları, âhirete bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar.
    “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten
    men’ eder.”338 Dünyada kötülüklerden menediyor, âhirette
    ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz kılar. Aynı zaman-
    335 Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
    336 72/Cin, 18
    337 Bak.57/Hadîd, 25
    338 29/Ankebût, 45
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    181
    Ünite 8
    da fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya hayatını
    ıslah etmiş olur. Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da
    “umulur ki korunursunuz” denilir.339 Dünyada korunup (takvâ sahibi
    olup), yeryüzünde hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata
    erişirsiniz. Zekâtın emredildiği âyetlerde340 geçen temizleme, çoğaltıp
    arttırma, zenginin fakire bağışlaması, zekâtın belirlenen sınıflara
    dağıtılması dünyada yapılır; âhirette ise mükâfat vardır. Hacc sûresi,
    27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da böyle. Böylece ibâdet aynı
    anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.
    Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle yapışan
    bir müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir
    amel yoktur. Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece
    dünyalık gördükleri cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah
    (s.a.v.) buyuruyor ki: “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında
    sevap vardır.” Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona
    duyduğu şehvetten dolayı gider, böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben
    buyurdu ki: “Ne dersiniz, şayet harama gitseydi günah olmayacak
    mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap vardır.”; “Sizden birinizin
    evliliğinde sadaka sevabı vardır.” 341 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler
    bile aynı anda hem dünyevî, hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet)
    oluyor. 342
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
    Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört
    şart vardır:
    İman, meşruiyet, usûl-metod, niyet. Bir fiilin ibâdet olabilmesi
    için doğru iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise, o yapılan işin tâat
    cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi itaat anlamına gelir.
    Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû gördüğü
    mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın
    339 2/Bakara, 183
    340 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
    341 Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvû' 12, Edeb, 160; Ahmed bin Hanbel, V/167, 168)
    342 Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
    182
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    istediği, Rasûl’ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü
    şart da niyettir. Allah’ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine
    çıkarır. Allah’a yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek
    gayeler, bir eylemi ibâdete dönüştürür.
    İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.
    343 Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a
    ibâdet olmaz. Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir.
    Meselâ, namazı Allah’ın istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı şekilde
    değil; başka şekilde kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar. İbâdette
    niyet şarttır. Peygamberimiz (s.a.v.), “Ameller, ancak niyetlere göredir.”344
    buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a kurbet ve itaatten başka bir maksatla
    yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ niyetsiz aç durmak oruç
    değil, niyetsiz Mekke’ye gidip ziyaretlerde bulunmak da hac değildir.
    Allah’a İbâdet
    Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a ibâdet”ten söz
    edilmiştir. İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.345 Bütün peygamberler,
    insanları Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,346 kendileri
    de O’na ibâdet etmişlerdir.347 Kur’an’da hem “ey insanlar” hitâbıyla,348
    hem de “ey mü’minler” hitâbıyla349 Allah’a ibâdet etmek emredilmiş ve
    ibâdetin ihlâsla,350 hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnız Allah’a yapılması
    istenmiştir.351 Allah’a ibâdetten bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı,
    genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı bilmek, O’na boyun eğmek,
    iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını ifade eder.
    Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar etmek,
    peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye
    343 5/Mâide, 5
    344 Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
    345 51/Zâriyât, 56
    346 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
    347 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
    348 2/Bakara, 21
    349 22/Hac, 77
    350 98/Beyyine, 5
    351 4/Nisâ, 36
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    183
    Ünite 8
    iman etmek, O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl ve haram,
    emir ve yasak bütün hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın râzı olduğu
    şeyleri yapmak ve hükmüne râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere
    sabretmek, insanların haklarına riâyet edip onlara şefkat ve
    merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
    Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç,
    hac, zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret,
    ahde vefâ, yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından sonuna
    kadar bütün hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti,
    sınırlarını korumayı içine alır.
    Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk,
    muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak
    içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet” kavramının
    mânâlarından tamamen ayrı demek değildir. Çünkü Kur’an’ın
    amelî ve ahlâkî bütün hükümlerini uygulamak, Allah’a kulluk etmektir.
    Bu itibarla Kur’an hükümlerinin hepsi “ibâdet” kavramına
    dâhildir.
    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden
    kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin
    temel anlamı, Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki
    şekilde olur: Emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmak.
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten söz
    edilmiştir. Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri
    için yaratmıştır.352 Fakat, imtihanın gereği olarak onları bu
    konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh
    olarak Allah’ı tanıyıp kabul edenler ve sadece O’na ibâdet edenler
    olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları Allah’a ortak edip onlara ibâdet
    edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem (a.s.)’den itibaren insanlara
    elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve insanları Allah’tan
    başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır. “Andolsun Biz,
    352 51/Zâriyât, 56
    184
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    her millet içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)ten kaçının diye
    bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, onlardan
    kimine de dalâlet hak oldu.” 353
    Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar,
    sadece cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani ma’bûd, rab ve ilâh
    edinilen varlıklar ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah’tan
    başkaları354, Allah’tan başka, insanlara fayda ve zarar vermeye gücü
    yetmeyenler355, işitmeyen, görmeyen ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar356,
    Allah’tan başka tapınılan putlar/evsân357, heykel şeklindeki
    putlar/asnâm358, sahte tanrılar/ilâhlar359, heykeller360, tâğut361,
    şeytan362, ataların taptığı şeyler363, Allah’a ortak koşulanlar364, cinler
    365, insanlar366, melekler367, Allah’tan başka dost tutulanlar368, Allah’tan
    başka ilâh diye isimlendirilen putlar369, kâfirlerin taptığı şeyler370, elle
    yontulup yapılanlar371 olarak zikredilmişlerdir.
    Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına ibâdet;
    insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler,
    sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek,
    onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ
    edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip
    saygı göstermek, Allah yerine ma’bûd edinilen kimselerin emir ve
    353 16/Nahl, 36
    354 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
    355 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
    356 19/Meryem, 42
    357 29/Ankebût, 17
    358 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
    359 43/Zuhruf, 45
    360 21/Enbiyâ, 53
    361 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
    362 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
    363 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
    364 10/Yûnus, 28
    365 34/Sebe', 41
    366 23/Mü'minûn, 47
    367 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
    368 39/Zümer, 3
    369 12/Yûsuf, 40
    370 37/Sâffât, 161
    371 37/Sâffât, 95
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    185
    Ünite 8
    yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına
    gelir.
    Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek
    anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri
    Allah’ın varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar,
    ama bir tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah’a
    yaklaştırır ve şefaatçi olur ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur’an’da
    bu husus, şöyle bildirilmektedir:
    “...Allah’tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf
    bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”372
    “Hâlbuki insanı Allah’a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir.”373
    “Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda veren şeylere ibâdet
    ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”
    374
    Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri
    göğü yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı
    bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir
    varlığa tapmamak ve tâğutu reddetmek demektir.
    Tâğuta İbâdet
    “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.”375 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda
    Allah’ın karşısına konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu
    âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi
    istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere
    müjde var.”376 Şu âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle
    372 39/Zümer, 3
    373 34/Sebe' 37
    374 10/Yûnus, 18
    375 16/Nahl, 36
    376 39/Zümer, 17
    186
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı
    size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
    maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların
    yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”377
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda
    şu sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah
    ve Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut;
    hakkı ezmeye çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen
    her kimse veya her nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program
    ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık;
    otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare, Allah’ın
    otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.
    378
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o
    kimseye İbâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi,
    tâğut kelimesini şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan
    eden, kulluk haddini aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına
    kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut, Allah’a karşı
    haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık veya
    komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını
    zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin
    bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması
    tâğut için bir ibâdettir.379
    Tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi
    canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat
    etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının
    hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı
    şirke, küfre götürür.
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz.
    Tevhid’in şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları
    tanımamaktır. Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık
    377 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257;
    4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    378 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    379 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, İdeal Kitaplar Y., s. 66 ve 84
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    187
    Ünite 8
    kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa
    yapışmış olur.”380
    Put Ne Anlama Gelir?
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî
    her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir.
    Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı
    haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam,
    para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için
    put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara
    ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla
    olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş
    ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk.
    Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar,
    tapanların nazarında tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri
    için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli
    olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili
    bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır.
    Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu,
    düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna,
    yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini ve putları, heykellerin
    de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde
    380 2/Bakara, 256
    188
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz?
    Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.”381
    Putperestlik
    İnsanların, Allah Teâlâ’ya yapmaları gereken ibâdet, göstermeleri
    gereken saygı, sevgi ve korkuyu, Onun dışında herhangi bir mahlûku
    ma’bûd kabul ederek ona yöneltmeleri haline putperestlik denilir.
    Put, âyet ve hadislerde “sanem” ve “vesen” şeklinde de isimlendirilmektedir.
    “Asnâm/putlar”, “sanem” kelimesinin çoğuludur.
    İbnul-Esîr, en-Nihâye, adlı kitabında “sanem” kelimesini; “Allah’tan
    başka ilâh edinilen şey” diye tanımlamaktadır. Bu da müşriklerin
    taptıkları putlar anlamına geldiği gibi, Allah’ın nizamına ve hâkimiyetine
    engel olan tüm tâğutlar mânâsınadır. Allah’ın nizamına ne
    şekilde olursa olsun engel olan ve bu mânâda putlara, heykellere ve
    büstlere değer veren kimseler de aynen putperest müşrikler gibidirler.
    Namaz kılsalar, oruç tutsalar, hac yapsalar da, onlardan hiçbir
    farkları kalmaz.
    Yine İbnül-Esîr, şöyle demektedir: “Vesen” ile “sanem” arasında
    fark bulunmaktadır. Vesen; insan sûreti ve şekli gibi taştan, ağaçtan
    ya da toprağın herhangi bir madeninden yapılan cüsseli şeydir ki; bir
    yere dikilir, müşrikler tarafından buna tapınılır, ibâdet olunur. Sanem
    ise; cüssesiz şekilden ibarettir. Kimi lügatçılar ise bu iki kelime
    arasında herhangi bir ayrım gözetmeyip her iki kelimeyi aynı anlamda
    ve birbirlerinin yerinde kullanmaktadırlar.
    Âdem (a.s.) eşi ile birlikte yeryüzünde hayatını sürdürürken nesilleri
    çoğalıp artmıştı. Bu ilk nesil, tek bir ümmet olup, aynı dine ve
    aynı ma’bûda tâbi olarak, doğruluk ve istikamet üzere idiler. Allah
    Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah Peygamberi
    müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa düşecekleri
    hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak
    kitaplar indirdi.”382
    381 37/Sâffât, 95-96
    382 2/Bakara, 213
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    189
    Ünite 8
    Puta tapıcılık sadece İslâm öncesi Arap toplumuna has bir olay
    değildir. Çağımızda da putçuluk daha değişik görünümler altında
    varlığını sürdürmektedir. Putçuluk, yalnızca sert bir taştan yapılmış
    heykel önünde eğilmek ve ona tâzim göstermek olarak ele alınırsa,
    kuşkusuz büyük bir yanılgı içine düşülür. Kaldı ki, müşrik Arap toplumunun
    elleriyle yaptıkları putlara gösterdikleri saygıyı bu çağda
    da görmek mümkündür. Hattâ bu tür putçuluk bu gün fazlasıyla
    hüküm sürmektedir. Put, putlaştırmak isteyenlerin arkasına gizlendikleri
    birer işaret ve alâmetten başka bir şey değildir. Yoksa putun
    mutlaka bir ağaçtan dikilmiş yahut bir taştan yontulmuş olması zaruri
    değildir. Allah’ın dışında tapınılan her şey puttur. “Allah”ı bırakıp
    da kendilerine kıyâmete kadar cevap veremeyecek şeylere tapanlardan
    daha sapık kimdir?”383 Allah tarafından gönderilmiş bir delil
    olmaksızın, O’ndan başkasına itaat eden, bir hükme sahip olduğuna
    inanan, O’ndan başkasına duâ edip bir şey isteyen, Allah’a şirk koşmuştur.
    Dolayısıyla putçuluğun şirkle ve küfürle yakından bağlantısı
    vardır. Puta tapan bir kimse hem Allah’a şirk koşuyor, hem de küfre
    giriyor demektir.
    Göklerde ve yerde bütün otorite ve yetkilere sahip olan, ancak
    Allah’tır; yaratma O’na mahsustur; bütün nimetler O’nun kudret
    elindedir; bütün işler yalnızca ve yalnızca O’na aittir; kuvvet ve çare
    O’nun hükmündedir; göklerde ve yerde olan her şey ister istemez
    O’na itaat etmeye, emrine boyun eğmeye mecburdur. İşte bunun için
    O’ndan başka ilâh yoktur. Kur’ân-ı Kerim, insanların ibâdet ettikleri
    şeylerin Allah’ın kulu ve O’nun karşısında aciz olduklarını açıkladıktan
    sonra, insanları ve cinleri ibâdet kelimesinin muhtelif mânâlarıyla
    yalnız Allah’a ibâdete, sadece O’na kulluk etmeye, ancak O’na
    itaatte bulunmaya, kişinin O’ndan başkasını tanrı kabul etmemesine
    ve ibâdetin hangi çeşidiyle olursa olsun O’ndan başkasına tapılmamasına
    çağırıyor: “Andolsun ki, Biz her ümmete, Allah’a kulluk edin,
    putlara tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...”384
    Aslında insanların Allah’tan başka birine ya da bir puta tapmasının
    asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle,
    Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur.
    383 46/Ahkaf, 5
    384 16/Nahl, 36; Eymen ed-Dımaşkî, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 206-209
    190
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne
    karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin
    aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın,
    yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler
    de, O’nun tasarruflarında ortak anıyorlar, dünya ile ilgili işlerde
    Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde
    şirkin aldığı görünüm budur.
    Tekrar edelim: Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı
    maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı
    kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer
    hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevk ederse, yerine
    göre makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey
    insanlar için put olabilir.
    Kur’ân-ı Kerimin birçok âyetinde Allah Teâlâ, insanları şirke
    düşmemeleri hususunda uyarır.“O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben
    O’na ortak koşmanızdan masumum, de.”385
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar
    ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar
    ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade
    Karunlar, yani zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara
    itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı
    olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve
    tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız
    Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler.
    Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit
    olarak görür. Şirk ise nefsini ilâh edinenlerin, insanları kendilerine
    kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar,
    kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit
    ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini
    isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında
    kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk
    ettiği düzenin adıdır.
    385 6/En’âm, 19
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    191
    Ünite 8
    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım,
    beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki
    bu putlar, birçok insanı saptırdı.”386 âyette belirtildiği üzere, İbrâhim
    (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a
    duâ etmiştir.
    Tarihten Günümüze Put ve Putlaştırma
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlanageldiği
    iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden
    ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel
    esas, tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu
    tevhidin önemi ve şirkten uzak durulmasıdır. Şirk, sadece putlara
    tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi
    yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın
    hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte
    birçok ilâha/tanrıya inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine
    göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde
    360 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lât, Menât,
    Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suvâ, Yeûk ve Nesr isimli putlar
    vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert ve
    sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve
    zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan
    başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı.
    Bazı müşrikler ise, melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar
    ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka
    bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefislerini ilâh edinmeleridir.
    Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler
    arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır.
    Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh
    olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar
    her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren
    ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında
    386 14/İbrâhim, 35-36
    192
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine
    hükümler koyuyorlar. Günümüzde şirkin aldığı en net görünüm budur.
    Putlaştırılıp İlâh Haline Getirilen
    Bâtıl Tanrı Anlayışları
    Kur’ân-ı Kerim, müşrikler tarafından tapınmaya konu edilen varlıklardan
    bahsederken, birçok durumda genel ifadeler kullanır: “Allah’tan
    başka taptıkları”387; “Allah’tan başka duâ edip yalvardıkları”388;
    “Allah’a şirk koştukları”389; “Şirk koştukları şeyler”390; “Allah’tan başka
    benimsedikleri”391 tarzında fiil şekilleri olduğu gibi; genel anlamda
    birtakım isimler de hayli fazladır: “İlâh”392; “âlihe -ilâhlar-”393; “endâd
    -eş ve denkler-”394; “esnâm -heykelden putlar-”395; “evsân -putlar-”396;
    “temâsîl -heykeller-”397; “şürekâ -ortaklar-”398; “şühedâ -şâhitler, yardımcılar-”
    399; “şüfeâ’ -şefaatçiler, aracılar-”400; “erbâb -rabler-”401; “evliyâ
    -velîler, dostlar, yöneticiler-”402; “emsâl -eşler, benzerler-”403; “tâğût
    387 25/Furkan, 17
    388 7/A’râf, 194
    389 28/Kasas, 68
    390 7/A’râf, 190
    391 45/Câsiye, 10
    392 15/Hicr, 96
    393 21/Enbiyâ, 36
    394 2/Bakara, 165
    395 7/A’râf, 138
    396 22/Hacc, 30
    397 21/Enbiyâ, 52
    398 13/Ra’d, 16
    399 2/Bakara, 23
    400 39/Zümer, 43
    401 12/Yûsuf, 39
    402 29/Ankebût, 41
    403 16/Nahl, 74
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    193
    Ünite 8
    -azgın yönetici-”404; “cibt -putlar-”405; “ensâb -dikili taşlar, putlar-”406;
    “veled -çocuk-”407; “sâhibe -eş, hanım, zevce, tanrıça-”408.
    Kur’an’da yukarıdaki âyetler başta olmak üzere çeşitli yerde yüzlerce
    defa kullanılan bu genel tâbirler gösteriyor ki, Kur’an şirkin
    her türlüsünü iptal için gelmiştir. Yoksa, sadece zuhur ettiği bölgede,
    birtakım özel isimlerle belirtilen “Menât, Hubel, İsâf vb.” putları hedef
    almış değildir. Allah’ı tek tanımanın hâlis olması için yukarıda
    anılan bütün şirk kavramlarının kapsadığı alanın, ulûhiyete tahsis
    edilmesi gereklidir (İbâdet, şefaat, duâ, tutunma, hâkimiyet, velâyet
    vb.). Bu özellik, Kur’an’ın şirk karşısındaki durumu bakımından, birinci
    dereceden bir önem arzetmektedir. Öbür yandan Kur’an, bâtıl
    ulûhiyetlerin (sahte tanrıların) türlerini gösterirken genel olarak,
    onların adlarından değil; mâhiyetlerinden bahseder. (Arabistan’da o
    dönemde tapılan tanrılardan bazılarının özel isimleri -el-Lât, el-Uzzâ,
    Vedd vb.- sadece birkaç yerde zikredilmiştir.) Şu halde, o, aslında
    ulûhiyet bakımından yok olan o varlıkları muhâtap, bir muârız, bir
    rakip veya düşman gibi telâkkî ederek birtakım belirli fertlere değil;
    insanlık dünyasında tanrılaştırılmaları yaygın olan mâhiyetlere hücum
    etmiştir. Mâhiyetler üzerinde dururken de, onlar hakkında bilgi
    vermek değil; onların eksik yanlarını, neden tanrı olamayacaklarını
    belritmeye yönelmiştir.
    Diğer taraftan, Kur’an’ın mâhiyetlerinden bahsettiği bâtıl ve sahte
    tanrıların, insanlığın çeşitli devir ve yerlerinde tanrılaştırdığı varlık
    tipleri durumunda olduğu söylenebilir. Bu tipler arasında, Arabistan’da
    rastlanmayanların da bulunması, Kur’an’ın evrenselliği ile
    açıklanmalıdır. Bu tipler, şöyle sınflandırılabilir:
    Hayat sahibi varlıklar
    İnsanlarca görülmeyen varlıklar; a) hayırlılar (Melekler, kısmen
    cinler), b) Şerliler (şeytanlar, kısmen cinler)
    404 2/Bakara, 256
    405 4/Nisâ, 51
    406 5/Mâide, 90
    407 72/Cin, 3
    408 72/Cin, 3
    194
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İnsanlar; a) Tanrı oğlu veya kızı (İsa, Uzeyr), b) Tanrıça (sâhibe),
    c) Hükümdar-tanrı (Firavun)
    Hayvanlar; a) Buzağı, boğa, b) Nesr (kartal)
    Cansızlar
    Tabiat varlıkları; a) güneş, b) ay, c) yıldızlar (Şi’râ), d) Ba’l, e) ağaç
    (el-Uzzâ), kaya (el-lât, Menât)
    İnsan eliyle yapılanlar; a) esnâm, evsân (Vedd, Yeğûs vb.), b)
    ensâb
    Mücerred Varlıklar
    a) Nefsin hevâsı, b) şâri’, c) dehr, d) seneviye.409
    Kur’ân-ı Kerim’de Put Kavramı
    ve Puta Tapma Konusu
    Kur’ân-ı Kerim’de put anlamındaki “sanem” kelimesinin çoğulu
    “esnâm” 5 yerde geçer.410 Yine put anlamındaki “vesen” kelimesinin
    çoğulu evsân ise 3 yerde zikredilir.411 Heykel anlamındaki timsâl kelimesinin
    çoğulu temâsîl kelimesi iki yerde kullanılır. Bunlardan biri,
    put anlamı yüklendiğinden olumsuz tavır alınmasını gerektirecek
    şekildedir.412 Diğeri ise, Süleyman (a.s.)’ın cinlere sanat eseri olarak
    yaptırdığı heykellerdir ki, put özelliği olmadığından olumludur.413
    Kur’an’da putperestliğin genel adı olan “şirk” ve türevleri 168
    yerde geçer. Şirk ve puta tapma ifâdeleri geçmese bile, âyetlerin çok
    büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle, putlarla ve putçularla
    mücâdeleyi konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, putperestleri ve
    her çeşit müşriği, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan, insanlar için
    409 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 339-340
    410 6/En’âm, 74; 7/A’râf, 138; 14/İbrâhim, 35; 21/Enbiyâ, 57; 26/Şuarâ, 71.
    411 22/Hacc, 30; 29/Ankebût, 17, 25.
    412 21/Enbiyâ, 52
    413 34/Sebe’, 13
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    195
    Ünite 8
    zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve necis, yani pislik olarak nitelendirir.
    414 Kur’an’da putperestlik ve şirk, herhangi bir şeyi, kavramı
    veya bir kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından
    Allah’la eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıya göstermektir.
    Kur’an bize Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış
    ve O’ndan başka ilâh/tanrı olmadığını kesin ifadelerle bildirmiştir.
    İlâh, Allah’ın Kur’anda bildirilen özelliklerine sahip olan varlıktır.
    Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir
    varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la
    birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan
    başka ilâh kabul etmektir, yani şirktir, putperestliktir. Kur’ân-ı Kerim’de
    birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri, hiçbir
    şeyi putlaştırmamaları husûsunda uyarır.
    Kur’ân-ı Kerim’de, şirkin çeşitlerine göre ayrı ayrı isimlendirildiği
    görülür; “Vesen” küçük putlara verilen isimken, şekilsiz putlara “sanem”
    denilir. Yönetici putlar ise “tâğut” olarak isimlendirilir. “Erbâb”
    ise, üstün meziyetler ve ilâhî vasıflar yakıştırılarak putlaştırılıp tanrılaştırılan
    varlıklara verilen isimdir. Bu kelime, ilâh/tanrı seviyesine
    getirilen puta duyulan sevgiyi de ifâde eder. Peygamberlerin ve sâlih
    insanların ilâhlaştırılması da genellikle bu kelime ile anlatılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de putlar, sebep oldukları zararlar açısından konu
    edilir ve insanlar dünya ve âhiret güzellikleri için putlara tavır almaya
    çağrılır. Putperest müşrikler, putları şefaatçi kabul ederler.415 Putperest
    müşrikler, meleklere cinsiyet yakıştırırlar.416 O yüzden putlara
    yücelik atfeden müşrikler, Allah’a iftira etmiş olmaktadırlar.417 Putperestler,
    çocuklarına putlarının adını da verdikleri olur.418 Putlar,
    hiç kimseye zarar ve fayda veremezler.419 Bırakın başkalarına, putların
    kendilerine bile faydaları dokunmaz.420 Putların hiçbir şey yaratmadıkları,
    buna güçlerinin olmadığı belirtilir.421 Putların kimseye
    414 9/Tevbe, 28
    415 10/Yûnus, 18; 13/Ra’d, 14; 16/Nahl, 55; 19/Meryem, 81-82; 39/Zümer, 3, 43-44
    416 43/Zuhruf, 19; 53/Necm, 27-28
    417 6/En’âm, 138-139, 143-144
    418 7/A’râf, 190-191
    419 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40, 41, 46, 71 vb.
    420 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus, 35
    421 7A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33; 16/Nahl, 20; 21
    196
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    rızık veremediği, veremeyeceği ifâde edilir.422 Putlar, yapılan duâlara
    cevap veremezler.423 Aslında, kendilerine yanlış yere tapılan putların
    rabbinin de Allah olduğu vurgulanır.424 Putların kendilerine tapanlardan
    bile habersiz olduğu belirtilerek akıllı insanların böyle âciz
    durumdakilerden medet ummalarının mümkün olamaycağı vurgulanır.
    425 Onlar hiçbir şeye sahip değildirler,426 kendi hayatları bile
    yoktur ki, bir şeye sahip olsunlar, onlar diri değil ölüdürler.427
    Böylesine âciz varlıklar olan putlara putlara tapmaktan sakınmak
    gerekir.428 Putlara tapmak haramdır.429 Putlar, kıyâmet günü kendilerine
    uyanlardan uzaklaşacaklardır.430 Arap putperestlerinin çok sayıdaki
    putları arasından, önemseyip öne çıkardıkları putların isimlerini
    zikreder. Bunlar, Lât, Uzzâ ve Menât putlarıdır.431
    Putlara tapanlar gerçekte putlara tâbi olmuyor, zanlarının peşinden
    giderek kendi hevâlarına tapmış oluyor, zâlim müstekbirlere
    kulluk yapmış oluyorlar.432 Bütün bunlarla birlikte Kur’an, putlara
    sövmekten sakınmayı tavsiye eder.433 Örnek peygamber Hz. İbrâhim’in
    putlarla mücâdelesini ve ateşe atılma pahasına onları yıkıp
    devirmesini ayrıntılı biçimde gündeme getirir. İbrâhim (a.s.), babası
    Âzer’e tek ilâh olarak sadece Allah’ı kabul edip yalnız O’na ibâdet etmeyi,
    putlara tapmaktan vazgeçmeyi samimi dille anlatıp onu dâvet
    ettiği halde, ondan büyük tepki görür.434 Aynı dâveti İbrâhim (a.s.),
    kavmine de ulaştırır ve aynı tepkiyle karşılaşır.435 İbrâhim (a.s.), kavmine
    karşı akıl yolu ile Allah’ı arayıp ispat eder, onların da akıllarını
    422 29/Ankebût, 17
    423 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14
    424 53/Necm, 49
    425 46/Ahkaf, 5
    426 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-20
    427 16/Nahl, 21
    428 17İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ, 9
    429 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39
    430 2/Bakara, 166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30 vb.
    431 53/Necm, 19-20
    432 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-63; 39/Zümer, 3
    433 6/En’âm, 108
    434 6/En’âm, 74; 19/Meryem, 42-48; 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf,
    26-27; 60/Mümtehine, 4
    435 21/Enbiyâ, 52-57; 26/Şuarâ, 69-82; 29/Ankebût, 16-18, 24-26; 37/Sâffât, 85-87; 43/Zuhruf, 26-27
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    197
    Ünite 8
    kullanıp sahte tanrılardan kurtulmalarını tavsiye eder.436 Kafalarındaki
    putları kırmaya güç yetiremeyen Hz. İbrâhim, en sonunda kavminin
    taptığı putları baltayla kırar ve büyük tepkiyle karşılaşır.437 O,
    Kâbe’yi de putlardan temizler.438 Tevhid konusunda münâzara ettiği
    Nemrut tarafından putlara karşı çıkmanın bedelini ödemek üzere
    ateşe atılır, ama her şeye gücü yeten Rabbi tarafından ateş ona soğuk
    ve selâmet yapılır.439 Safını putlardan yana koyup bâtılın yanında
    mücâdele eden Nemrut ise helâk olur.440
    Kur’an, başka bir canlıyı, eşyayı veya soyut bir şeyi Allah’a endâd/
    denk tutmanın da putlaştırma olduğunu belirtir ve bu suçun cezâsının
    da büyük olacağını belirtir.441 Kur’an, somut putlar yanında soyut
    putları da gündeme getirir. Hevâ ve hevesi putlaştırıp ilâhlaştırmak
    tehlikesi de sözkonusudur.442 Put diye şeytana tapanlar da vardır.443
    Tüm putlar, putlaştırılan özelliklerden uzaklaştırılması istenen
    insanlara Kur’an, gerçek ilâhı, tek ma’bud olan Allah’ı vasıf ve isimleriyle
    tanıtır. Allah’tan başka ilâh olmadığını çok net biçimde ve ısrarla
    gündeme getirir.444 Tevhid, yani tüm putları reddedip tek ilâha
    iman edip O’na kulluk inancı, insanlığın aslî itikadı ve tüm peygamberlerin
    çağlar boyu tebliğ edip canlandırmaya çalıştığı husustur.445
    Bütün İlâhî dinlerin de aslı İslâm’dır/teslimiyettir ve tevhide (putları
    reddedip tek Allah’a iman ve yalnız O’na ibâdet ve kulluğa) dayanır.446
    Çünkü tevhidden başka her şey bâtıldır.447
    436 6/En’âm, 76-79; 21/Enbiyâ, 58-67; 26/Şuarâ, 70-82
    437 21/Enbiyâ, 52-68; 37/Sâffât, 88-97
    438 22/Hacc, 26
    439 21/Enbiyâ, 68-71; 29/Ankebût, 245; 37/Sâffât, 97-98
    440 21/Enbiyâ, 70
    441 2/Bakara, 22, 165; 14/İbrâhim, 30; 34/Sebe', 33; 39/Zümer, 8; 41/Fussılet 9
    442 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    443 4/Nisâ, 117
    444 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i imrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73;6/En'âm,
    19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22, 51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/ Hacc, 34; 23/Mü'minûn,
    116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70, 88; 37/Sâffât, 4
    445 2/Bakara, 133; 7/A'râf, 59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl,
    2; 18/Kehf, 110; 21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü'minûn, 23; 41/Fussılet, 6. Tevhid dini ise İslâm'dır:
    6/En'âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm, 30; 39/Zümer, 3, 11
    446 6/En'âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü'minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A'lâ,
    14-15, 18-19
    447 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6
    198
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an, bütün bu gerekçelerden dolayı, insanlığa muvahhid olup
    Allah’ı birlemeleri çağrısını yapar.448 Yüzümüzü tevhid dinine döndürmemiz
    istenir.449 Allah’ın yolunu (tevhid’i) tâkip etmek emredilirken,
    başka yolları tâkip etmek (her çeşit put ve putçularla iyi ilişkiler)
    de yasaklanır.450 İster putlara tapmak yönüyle olsun, ister başka
    çeşitte; şirk büyük bir zulümdür.451 Allah, kendisine şirk koşmayı kesinlikle
    affetmez.452 Müşriklerin temel özellikleri, Allah’tan başkasını
    tanrıedinmeleridir.453
    Kıyâmet günü putlar da, küfür önderleri ve öncüleriyle birlikte
    cezâlandırılacaklardır.454 Putlar, müşrikler tarafından da âhirette
    inkâr edilecektir.455 Kur’ân-ı Kerim, Kıyâmet günü putların durumuyla
    ilgili de geniş bilgiler verir.456
    Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin putperest ve her çeşit müşrikle
    ilişkilerinin nasıl olmasını da belirler. Müşriklerin dostluğu yoktur,
    mü’min onları dost kabul edemez.457 Putperest müşrikler, mü’minleri
    ateşe çağırırlar.458 Putperestlerden yüz çevirmek emredilir.459 Müşriklerden
    korkulmaz, korkulmamalıdır.460 Çünkü putperest ve her
    çeşit müşrik, mü’minlere zarar veremez.461 Putperestlere ve her çeşit
    müşriklere karşı mücâdele edilmeli, savaşılmalıdır.462
    448 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30
    449 10/Yûnus, 105
    450 6/En'âm, 153
    451 31/Lokman, 13
    452 4/Nisâ, 48, 116
    453 2/Bakara, 165; 3/Âl-i imrân,151; 4/Nisâ, 117; 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 1, 107, 136 vb.
    454 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    455 30/Rûm, 13
    456 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/Saffât, 22-34
    457 2/Bakara, 105; 5/Mâide, 82; 6/En’âm, 106; 9/Tevbe, 7-8, 10, 12; 17/İsrâ, 73-
    75; 28/Kasas, 87; 60/Mümtehine, 1-2, 6-9
    458 2/Bakara, 221; 17/İsrâ, 73-75; 29/Ankebût, 12-13
    459 6/En’âm, 106, 150; 10/Yûnus, 41; 15/Hıcr, 94; 28/Kasas, 87; 32/Secde, 30; 37/Saffât,
    173-174, 178-180; 43/Zuhruf, 83, 89; 45/Câsiye, 18; 51/Zâriyât, 54; 53/Necm, 29; 54/Kamer,
    6; 68/Kalem, 8; 73/Müzzemmil, 10
    460 9/Tevbe, 13-14; 10/Yûnus, 65; 15/Hıcr, 94; 22/Hacc, 38; 37/Sâffât, 171-175
    461 37/Sâffât, 160-163; 52/Tûr, 42
    462 9/Tevbe, 5-6, 11-12
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    199
    Ünite 8
    Kur’an’da Allah, ibâdetin sadece Kendisine yapılmasını emretmektedir.
    İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm
    eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve ruhumuzu
    kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği
    yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul
    yapmış demek olur. Dolayısıyla putlaştırma, önce insanın kendisine
    hakarettir; en güzel şekilde yaratılmış olan insanın kendi cinsinden
    veya kendinden de aşağı olanların yanında alçalması, onlardan daha
    aşağıları tercih etmesi demektir. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet
    ve ubûdiyeti bizim yalnızca Kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada
    bütün sahte ilâh ve rableri reddederek her çeşit puttan ve putlaştırmadan
    yüzçevirmemizi istiyor.
    Günümüzde Hayvanları Kutsallaştırma
    Hayvanları kutsallaştırma ve hatta onlara tapma, eski câhiliyye
    dönemlerinde, insanlığın ilkel dönemlerinde mi kaldı zannediliyor?
    Okullarda ve “câhil”lerin eserlerinde, Dinler Tarihi diye resmî söylemlere
    uygun bazı ders kitaplarında yazılıp okutulduğu gibi; ilk
    insanların dini şirk değildi; insan kendi kendine din kavramını
    icat etmiş, yavaş yavaş geliştirmiş de değildi. Tabiat güçlerini kutsallaştırmakla
    din ihtiyacını tatmin etmeye başlamış, korkularını
    bununla yenmiş ve sonra hayvanları tanrı kabul etme aşamasına
    geçmiş, çok tanrılı dinlerden kademe kademe tek yaratıcı fikrine
    yönelmiş değildi. İlk insan, bilindiği ve tüm müslümanların
    inandığı gibi ilk İslâm peygamberi idi ve tevhid dinini Allah’tan
    aldığı vahiy doğrultusunda diğer insanlara bildirmiş ve uygulamıştı.
    İnsanlar, uzun dönem muvahhid olarak yaşadıktan sonra;
    tevhide gereken önemi vermekte ihmalkâr davranıp dünyevîleştikleri,
    yönetici ve varlıklı kişilerin saptırmaları karşısında gerekli
    tavrı gösteremedikleri için, yavaş yavaş putçuluğa kaymışlar ve
    halifesi olarak yaratıldıkları eşyanın ve hayvanların kulları haline
    gelmişlerdir.
    Tarihte nasıl tevhid önemsenmeyip egemen çevrenin ve müşrik
    yöneticilerin etkisi ve yönlendirmesiyle, insan kendi şerefini unutup,
    basit maddeden ibaret heykellere ve kendinden çok zayıf hayvanlara
    200
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tapmaya başladı ise, günümüz câhiliyyesinde de benzer durum söz
    konusudur. Küfür ve şirk cephesinde değişen bir şey yoktur. Savaş
    yaparken, ön safa karşıdaki düşmanın taptığı veya kutsal saydığı
    hayvanları koyarak, düşmanları kendi tanrılarına karşı silâh kullanma
    gücünü gösteremeyince kolaylıkla mağlûp eden açıkgöz savaş
    taktikleri tarihte kalmış olabilir. Ama günümüzde yine hayvanlar savaşlara
    konu olabilmektedir. Amerika’nın Irak’a saldırmasının haklılığı
    olarak Saddam’ın petrol kuyularını sabote etmesi sonucu petrole
    batmış karabatak kuşu, tv.lerde bıkılmadan onlarca defa gösterilir.
    Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin boynuzlu geyiğinin
    heykeli bulunur ve nice insana göre şehrin sembolü kabul edilir.
    İstanbul’da Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde bir
    boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta olmayan bir heykeltraşın
    elinden çıkmıştır; yani böğürmesi bile olmayan dolayısıyla sanat
    eseri bile sayılamayacak basit bir heykel!
    Toplumun en fazla ilgilendiği alanlardan birinin politika, diğerinin
    futbol olduğunu kabul etmeyen herhalde yoktur. Bazı
    politik partilerin sembollerinin hayvan olduğunu görüyoruz.
    Futbol klüplerinin de çoğunun bir hayvanla sembolize edildiğine
    şahit oluyoruz. Bozkurt, hâlâ bazılarınca kutsal bir semboldür,
    Türklere çıkış yolunu göstermeye devam eder. At, eski Türklerin
    kutsadığı bir hayvan olduğu gibi, günümüzde nice fedâkârlıklara
    da kır at için katlanılır. İslâm’a irtica adıyla karşı çıkanlar, yahudi
    kültürünün açık etkisinin görüldüğü “barış güvercini”ni partileri
    için amblem ve sembol olarak kullanır. Bu arada arı ve yunus balığını
    unutmamak gerekiyor; eski partilerden birinin sembolü koç,
    bir diğerinin de horoz olduğunu da hatırlatalım. Tabii, bu kadar
    hayvanların sembollüğüyle sürüye dönen yere bir çoban gerekecektir;
    Çoban Sülü’ler sürüleri gütmek için otuz sene işbaşında
    kalır.
    Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya çalışır; derken Kara
    Kartal hücuma geçer. Bazı oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini
    sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli Horozları ve Bursa
    Timsahları da birbirlerini yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına
    da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de Anadolu
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    201
    Ünite 8
    kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ hayvanlardan yararlanarak
    kehânetlerde bulunur. İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar,
    şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları kullanır.
    Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu olmaya devam ederken,
    bazılarının başına yine talih kuşu konar. Bazı ev ve işyeri kapılarına
    Anadolu’da hâlâ at nalı, koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin
    kaza ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın binaya, insanın
    alnına sürülmesi gerektiği inancı devam eder.
    Fakir gariban vatandaşlardan bazıları çıkar, “doğuda insan olmaktansa,
    Hindistan’da inek olmayı tercih ederim” der. Avrupa’da
    hayvanlara verilen değerin burada insanlara verilmediğini görenlerden
    kimi, eğer reenkarnasyon gerçekse, ikinci olarak Avrupa’da
    bir ev köpeği olarak dünyaya gelmek istediğini belirtir. Çünkü sosyetenin
    Paris’ten getirttiği mama ile beslenen lüx salonlarda yaşatılıp
    özel kuaförlere götürülerek sık sık bakımı yaptırılan sosyete köpeği
    için harcanan parayı gariban rüyasında bile görememektedir.
    Süsleme sanatlarında çiçeklerle hayvanlar yine başrolü oynamaya
    devam ederler. İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân), Dudu
    (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin, Doğan, Tuğrul (ak doğan),
    Esed (aslan) gibi isimler konulmaya devam edilir. Soyadlarının
    önemli bir bölümünü hayvanlar teşkil eder. Aslan gibi cesur insanımız
    arı gibi, karınca gibi çalışkandır. Öyle değil mi ya, aslan yatağından
    belli olur. Sözü uzatmak ve ona buna sataşmak zararlıdır; Çünkü
    bülbülün çektiği dili belâsıdır. Katır gibi inatçı olmaktansa; kuzu gibi
    uysal olmak daha az zararlıdır. Bilindiği gibi yürük at, yemini kendi
    arttırır. Balık kavağa çıkınca doğan aslan parçası çocuğun, kaz gibi
    aptal değil; tilki gibi kurnaz olduğu, şahin bakışlarından anlaşılmaktadır.
    Hümanizmin, insancıllığın modası geçti, şimdi insanlar, hayvancıl
    takılmaktadır. Hayvan hakları savunucuları sık sık medyaya
    konu olur. Koyunların kurban olarak kesilmesine barbarlık diyen
    barbarlar çıkıyor, hayvan hakları için sokağa dökülüyor. Denilebilir
    ki, akrabaların haklarını savunmak suç mudur? Doğru; onlar, maymundan
    türemişlerdir; Orta Asya Türkü gibi kurttan değil. Zaten insanı
    da, konuşan hayvan, düşünen hayvan diye tanımlamıyorlar mı?
    202
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Vejetaryen modası genişleyeceğe benzemektedir; hayvancıllar, helâl
    et yerine haram birayı tercih etmekteler. Bazı hayvanlarca, maskara
    maymunun, insanın atası olarak kabul edilmesi, onu kutsallaştırmak
    kabul edilebilir.
    Günümüzde Sığıra Tapma
    Günümüzde hâlâ sığırlara tapıldığını, özellikle Hindistan’ın bazı
    bölgelerinde ineğin kutsal kabul edilip dokunulmazlığı olduğunu
    biliyoruz. Bir Hintli’nin inek ve onun ferci hakkında dört ciltlik bir
    kitap yazdığını söylersek, gerisini siz tahmin edebilirsiniz. İnsan, ancak
    bu kadar aşağılara yuvarlanabilir463. Kur’an, kalbi olduğu halde
    fıkhetmeyen, akletmeyen, kulakları olup da hakkı duymayan, gözleri
    olduğu halde hakkı görmeyen, yani iman etmeyen kimselerin
    hayvan gibi, hatta daha aşağı olduğunu haber verir464. İnsanlık şerefini
    unutup hayvanlara (ineğe, inek fercine, fareye, bokböceğine
    varıncaya kadar) tapan, dolayısıyla kendisini kutsallaştırdığı hayvanlardan
    daha aşağıda kabul eden canlıların varlığı, heykellerin
    ve hayvanların kullarının günümüzde bile bulunması, Kur’an’ı nasıl
    doğrulamakta, Kur’an’ın evrensel ve çağlar üstü kitap olduğunu nasıl
    ispatlamaktadır? Kur’an’ın en uzun sûresi olan Bakara sûresine bu
    adın verilmesine sebep olan Bakara ve ıcl’e tapma olayının tarihsel
    ve güncel ve de evrensel boyutları değerlendirildiğine, olayın sadece
    Mısır civarında ve Hz. Mûsâ dönemine has tarihî bilgi olarak değil;
    her dönem ve her coğrafyaya şâmil bir problemin vurgulanması olarak
    görüyor ve Kur’an’a saygımızın bir kat daha arttığına inanıyoruz.
    Hindistan’da, câmiiye giren ineği kovalayan müslümanların, dokunulmaz
    tanrıya dokunup onun rahatını bozdu diye öldürülmesine
    hâlâ devam edilmektedir. Tabii et ihtiyacı veya kurban için bir sığır
    kesmeye görsün bir müslüman; tanrıya uzanan eller kesilecektir.
    İneğin kutsallığı günümüzde de sürdürülür. İnek, ana yola çıkmışsa,
    trafiği altüst edebilir. Tren yoluna yatınca, ineğin özgür isteğine
    kimse müdâhale etmeden, seslenmeden insanlar, tanrılarının yoldan
    463 95/Tîn, 5
    464 7/A’râf, 79
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    203
    Ünite 8
    kalkmak için keyfini bekleyecektir. İnek tanrı, trafiğe, günlük hayata
    müdâhele etmektedir; gel de Hindistan’da laikliği uygula bakalım!
    Ama laikler Hindistan’daki ineğe müdâhale edilmesinin gerektiğini
    savunmazlar; onlara göre, ineğe ve inekliğe müdâhale eden müslümanlara
    tavır alınmalıdır sadece.
    Eski dönemlerde sığıra tapılmasında temel espri, onun bereketi,
    bolca süt ve et verdiği için rızkı/gıdayı temsil etmesidir. Günümüzde
    de sosyalistler emeği, kapitalistler ekmeği, eskilerin ineği sembol
    kabul etmesi gibi kutsallaştırırlar. Bu anlayışa göre dünya, sadece Allah’a
    kulluk için yaratıldığımız, âhiretin tarlası bir sınav alanı değil;
    geçim dünyasıdır. Ekmek parası için her yol mubahtır. Bu inanca
    göre elbette çalışmak İbâdettir; namaz gibi başka İbâdetlere gerek
    yoktur veya geçim endişesinden ona sıra gelmemektedir. İhtilâl paşası
    Evren, kendisini devlet başkanı seçtirdikten sonra yaptığı halka
    karşı bir konuşmasında şu örneği veriyordu: Bir rafta ekmek varsa,
    onu almak için boyu yetişmeyen bir kimse, başka bir şey yok ve sadece
    Kur’an varsa, onun üzerine basar ve ekmeği alır; ama yukarıdaki
    Kur’an’ı almak için ekmeğin üzerine ayağını basamaz. Çünkü ekmek,
    halkın da anlayışına göre kutsaldır, hem de Kur’an’dan daha kutsal!
    Ekmek, günümüzde rızkı, bereketi, maddî doyumu, materyalizmi
    simgelemektedir; eskiden sığırı kutsal sayanların da gerekçeleri bunlar
    idi. Ekmek parası kazanacağım diyerek her yolu mubah gören
    ekmeği/geçimi kutsallaştıran insanın durumu, ineği kutsal gören insandan
    pek farklı değildir.
    “Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere! Hâlâ
    akıllanmazmısınız?” 465
    Sanatın Putlaştırılması
    Hedefini yitirmiş, boşvermiş insanların toplumudur câhiliyye.
    Yaratılış sebebini bilmeyen insan, niçin yaşadığını da bilmeyecektir.
    Ot gibi yaşayacak, amaçsız, idealsiz bir hiç olarak yaşadıktan sonra,
    anlayışına göre yine bir hiç olacak, toprağa karışacaktır. Bazıları
    465 21/Enbiyâ, 67
    204
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    daha idealisttir. Kendilerine göre bir ülküleri vardır. Bu ülkünün başında
    kendisi, egosu olduğundan savunur idealini. Kendi menfaati,
    kendi vatanı, kendi ırkı, kendi tarihi, kendi coğrafyası, kendi rejimi,
    kendi prensipleri, kendi takımı, kendi şarkıcısı, kendi sanatı... Bunların
    ne kadarı tümüyle kendine âittir; orası ayrı bir konu. Ama o
    aslında ben merkeziyetçilikle kendini putlaştırmaktadır.466 Rabbini
    de kendini de tanımamıştır. Bazıları ise ezilmiş, sömürülmüş, kandırılmıştır.
    Kendinde ilâhlık göremeyecek darbeler yemiştir. O da piyasadaki
    ilâhların bir veya birkaçına kul olacaktır. Câhilî insan için
    kaçınılmaz bir durumdur bu. İnsan, Allah’a hakiki anlamda iman
    etmiyorsa, ya kendini güçlü görüp ilâhlık taslayacak, ya da kendi
    üzerinde ilâhlık taslayanları kabul edip onların kulluğuna girecektir.
    Câhilî toplumlarda sanatkâr ilâh taslağıdır; Sanat da.
    Sanatın Putlaştırılması: Sanatın genel olarak putlaştırılması gibi,
    sanat dallarının çoğu, hem de birkaç yönden put görevi üstlenmiştir.
    Heykellerin çoğunun ve bazı resim, hatta fotoğrafların put olduğunu
    bilmeyen yoktur. Tâğutların resim ve heykelleri böyle olduğu
    gibi, sâlih insanların heykel veya resmi bile olsa, saygı duyulur, tâzim
    edilirse put olmaktan kurtulamaz. Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in heykel
    ve resimlerinin bu konumda olduğunu hepimiz biliyoruz.
    Canlı resmi, özellikle insan figürlü resimler, tarihî süreç içinde
    Müslümanlarca yasak kabul edilmiştir. Özellikle heykel için bu
    yasaklık daha net ve daha tartışmasızdır. Tevhid inancının temel
    esaslarını korumak, bu yasağın en büyük hikmetidir. Kendi eliyle
    yaptığına tapma ahmaklığını bazı insanlar, sadece eski câhiliyye
    döneminde değil; şu asırda ve çok yakınlarımızda bile göstermekte.
    Sadece imal ettiği halde “yaratma” vehmine kapılmak, çıplak kadın
    heykeli, sahte tanrılar, bâtıl dinlerin sembolleri gibi şeyler yapmaya
    kalkmak ve bunların demirden, tunçtan yontusu için büyük paralar
    sarfetmek, faydasız bir lüks, yani israf, heykelin yasak sayılması için
    diğer hikmetler.
    466 Bak. 25/Furkan, 43
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    205
    Ünite 8
    Günümüzde müzikholler, gazinolar âyin yerleri haline gelmiş,
    boşvervemiş gençlik sanatçı denen tuhaf yaratıkların, onlara göre
    müzik ilâhlarının önünde huşû ile eğilerek onların kulu olmuş durumunu
    ancak tapınma ile izah edebiliriz. Sanat tanrısının bir el hareketiyle
    alkış veya dans şeklinde cemaat halinde yapılan tapınmaları,
    ibâdet coşkusuyla kendinden geçen, ayılıp bayılmaları, yani sanat dininin
    durumunu putlaştırma örneği olarak görmemek mümkün değildir.
    Renkli basında veya TV.lerin eğlence programlarında meşhur
    sanatçılardan bahsedilirken, onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar
    bulunamaz. Onlar göklere çıkartılır. “Yıldız”dır, “star”dır onlar;
    “sanat güneşi”dir. (Bu sıfatlar da gök cisimlerine tapan topluluklardan
    miras kalan isimlendirmelerdir.) Bunlar da yetmez. Açıkça gençliğin
    seks ilâhesi, müzik tanrısı gibi tanrılık unvanları resmen verilir. Öyle
    ya, Türkiye gibi müslümanların, nüfusun % 99’unu teşkil ettiği iddiâ
    edilen bir yerde, meselâ Sultan Ahmet Câmiinde yatsı namazında
    yüz kişiyi bulamazken, otuz-kırk bin kişi bir stadyumu, dilinden de
    anlamadığı bir batılı zibidi veya fâhişeyi dinleyip seyretmek için gecenin
    geç saatinde doldurabiliyorsa, nüfusun müslümanlara oranı
    da, ibâdet konusu da düşünülmeye değer değil midir? “Müslümanım”
    diyenlerin yarısından çoğu namazsız-niyazsız yaşayabiliyorken;
    müziksiz, kasetsiz, T.V.siz yapamıyorsa, “en büyük filân, başka
    büyük yok!” diye sanatçının büyüklüğünün ilanı, ezan seslerindeki
    “Allahu Ekber” ifâdesini çoktan bastırıyorsa, kitlelerin dini ve bu dinde
    sanatın rolü tekrar sorgulanmalı değil midir?
    Sanatın putlaştırılması durumunda İslâm’ın ve müslümanların
    tavrı çok kesindir: Hz. Süleyman döneminde, put görevi üstlenmediği
    ve sadece sanat eseri olduğu anlaşılan heykele (timsâl) hoş gözle
    bakan, eleştirmeyen Kur’an’ın,467 İbrâhim (a.s.) döneminde put görevi
    üstlendiği için ateşe atılma pahasına devrilmesini, put-heykellerle
    mücâdeleyi emrettiğini hatırlayalım. Aynı timsâl (heykel) kelimesini
    Kur’an bu sebepten tavır alarak ifâde eder: “İbrâhim babasına ve kavmine:
    ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller nedir böyle?’
    demişti.”468 Yine aynı heykelin Peygamberimiz döneminde put haline
    dönüştüğü, saygı duyulduğu için onları devirmek, yeryüzünden
    467 Bak. 34/Sebe', 13
    468 21/Enbiyâ, 52
    206
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    onları kaldırmak için savaşların göze alındığı bilinir. (Din aynı din,
    heykel aynı put; ama müslümanlar...)
    Hz. Ömer (r.a.) devrinde fethedilen İran’da dünyaca şöhreti olan,
    paha biçilmez kıymette, dillere destan sanat şaheseri bir halı vardır.
    Hz. Ömer’e götürülen ganimetlerin arasında o halı da mevcuttur.
    Herkes Hz. Ömer’in o halıyı kime vereceğini, nerede kullanacağını
    büyük bir merakla beklemektedir. O, gözlerde çok büyütülen, çok
    fazla sevilen böyle bir halının putlaştırıldığını, dolayısıyla sanat eseri
    ve güzel olma vasfını kaybettiğini iyi bildiğinden bu eşsiz halıyı
    et doğrar gibi bir-iki santimetrekarelik küçük parçalara böler. Onu
    ele geçiren ashâba taksim eder, dağıtır. Bu büyük bir sanat eserine
    hakarettir, alay etmedir, doğru. Bir doğru daha var ki, din putlaştırmaya
    giden yolları böyle keskin kılıçla kesmeyi emreder. Yine aynı
    zâtın, altında birçok meşhur ashâbın bey’at ettiği Kur’an’da anlatılan469
    ağacın, sonradan saygı duyulup onun arkasında namaz kılınmaya
    başlandığını, ziyâret edildiğini, kutsandığını görünce hemen ağacı
    kökünden söktürüp yaktığını ve buna hiçbir sahâbînin itiraz etmediğini
    hatırlayalım.
    Bugünkü bazı mezarlar (yatırlar) ve türbelerin halk için, resmî
    türbenin de askerler ve devlet erkânı için tapınak halini görseydi
    o Fâruk, kılıcını sadece bu mimarî yapıları yıkmaya değil, “müslümanım”
    dediği halde buralardan kurtuluş bekleyen, adaklar adayıp
    duâlar eden, türbeleri mescid (tapınak) yapan, ölü ve mezar kullarının
    kellelerini devirmeye de kullanırdı. İlâhlaştırılan, tapınılan sanatçılara
    karşı, putlaştırılan sanat dallarına karşı müslüman; fârûkî
    tavrını, tevhîdî bilincini göstermek zorundadır.
    Günümüzde sanat denilince akan sular durur. Bazı açıkgözler
    çirkefliğe sanat damgasını vurunca, artık ayıp, günah, yasak hiçbir
    uyarının önemi ve yaptırım gücü yoktur. Sanat denilince her şey
    mubahtır. Sanat dininde haram diye bir hükme rastlanmaz. Çağdaş
    insan, sanatın kutsallığına inanmalıdır; sanatçıların da ulûhiyetine.
    Eskiden olduğu gibi, “dinin sanatçısı” yoktur artık; “sanatçının dini”
    vardır; özel bir din, sanat dini.
    469 48/Fetih, 18
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    207
    Ünite 8
    Bir de elfâz-ı küfür meselesi var. Sinema filmleri ve tiyatro sahnelerinde
    müslümanların gözü önünde pervâsızca en galiz küfürler,
    dinle alay etmeler ve söyleneni, tepkisizce dinleyeni küfre sokan sözler.
    Hele müzik parçalarının önemli bir kısmında feleğe, kadere çatılan,
    Allah’a şirk koşulan sözler...
    Yer yer “Allah” lafzı, sarhoş ağız ve kulaklara meze. Allah adını haram
    eğlencelere katmak, haram söz ve işlerin arasında, içinde Allah
    adı geçen, meselâ “Allah Allah” şarkısı söylemek... Allah’la alayın bu
    derecesini Ebû Cehil’lerde bile göremezsiniz. Peki, bunları zevk alarak
    dinleyen, içinde küfür lafızlarının geçtiği arabesk veya diğer müzik
    parçalarını, bir müslümanın Kur’an’dan aldığı hazza benzer bir
    coşkuyla dinleyip seyredenler kimler? Bunların durumu, hükmü? Ya
    bu cinâyetlere katılmamakla övünen, imanları elinden alınan zavallı
    kalabalıklara kurtarıcı mesaj veremeyen müslümanlar!
    Gök Cisimlerinin Putlaştırılıp
    Bâtıl Tanrı Kabul Edilmesi
    Hz. İbrâhim’in tevhid mesajını ilettiği toplumun yıldıza, aya ve
    güneşe tapanlar olduklarını, Hz. İbrâhim’in bunların ilâh olamayacağına
    dair aklî deliller sunmasından anlıyoruz. Irak’ta yaşayan Kildanîlerin
    bu inancı ve bâtıl tanrıların durumları anlatılır ki, düşünülsün;
    bu tür şirkten vazgeçilsin.470
    Fahreddin Râzi, heykellerden yapılmış putlara tapmanın, temelde
    yıldızlara tapmanın sembolü olduğunu ifade ederken, yıldızlara
    tapmanın özelliklerini de açıklar: Âlimlerin pek çoğu şunu söylemişlerdir:
    Bazı müşrik insanlar, bu âlemin durumlarının değişmesinin
    yıldızların durumlarının değişmesine bağlı olduğuna inanmışlardır.
    Bu inançta olanlar, yıldızların durumunu gözetleyerek bu dünyada
    meydana gelen mutluluk ve mutsuzlukların, yıldızlardaki talihlerine
    bağlı olduklarına inanmışlardır. Onlardan bir kısmı, yıldızların
    varlıklarının zatları gereği olduğuna, bu âlemleri de onların yarattığına
    inanmışlardır. Yine onlardan bir kısmı, bu yıldızların en büyük
    470 Bak. 6/En'âm, 76-79. âyetler
    208
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilâhın mahlûkları olduğuna, bu yıldızların da âlemin yaratıcısı olduğuna
    inanmışlardır. Birinciler, bu yıldızların gerçekte ilâh olduklarına,
    ikinciler de onların, Allah ile insanlar arasında vâsıta olduklarına
    inanmışlar, böylece onlara ibâdet ve inkıyatla meşgul olmuşlardır.
    Sonra ise, yıldızların çoğu zaman gözlerden gizli olduklarını görünce,
    onlar nâmına bazı putlar edinmişler ve bu putlara ibâdetleriyle
    de bu gök cisimlerini kast ederek ve yıldızların görünmeyen gölgelerine
    yaklaşarak putlara tapınmaya yönelmişlerdir. Derken zaman
    uzayınca, yıldızların isimlerini aradan çıkarıp sadece bu heykellere
    tapınmaya başlamışlardır. İşte bunlar, gerçekte yıldızlara tapan kimselerdir.
    471
    Kur’ân-ı Kerim, güneş ve ayın Allah tarafından hizmete âmâde
    kılınmasını, O’nun büyük nimetlerinden olarak zikreder.472 Onların
    sayma ve ölçü vesileleri olmak,473 aydınlatmak474 gibi faydaları vardır.
    Bütün özellikleriyle, Allah’ın âyetlerindendirler.475 Bunlar, belirli bir
    zamana kadar görevlerini yapacak, süreleri dolunca dürülüp toplanacaklardır.
    476 Allah, güneşe ve onun kuşluk zamanındaki parlaklığa
    kasem etmekle477 ona bir değer verdiğini gösterir. Öyleyse insan onlara
    değil; onları yaratan ve teshir eden Allah’a şükür ve ta’zim etmelidir.
    Kur’an, Sebe’ halkının güneşe tapmalarını vesile ederek, bu ibâdetin
    sapıklık olduğunu söyler.478 Bir âyette de, bütün insanlara, mutlak
    olarak şunu ilân eder: “Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah’ın varlığının
    âyetlerinden/belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer
    Allah’a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.”479 Burada
    şöyle bir işaret bulunabilir: Bu varlıklara tapanların en azından
    büyük bir kısmı, Allah’a inanıyor ve ibâdet ediyorlardı, dolayısıyla
    bu gök cisimleri, bağımsız tanrılar değillerdi. Fakat onlara tapan-
    471 Fahreddin Râzi, Mefatihu'l Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 2, s. 134
    472 16/Nahl, 2; Zümer, 5
    473 6/En'âm, 96
    474 10/Yûnus, 5; 71/Nuh, 16
    475 41/Fussılet, 37
    476 81/Tekvir, 1
    477 91/Şems, 1
    478 27/Neml, 24-25
    479 41/Fussılet, 37
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    209
    Ünite 8
    lar, onları ibâdetlerinde şerik/ortak koşuyorlardı. Allah, bu yaratıklara
    tapınmayı bırakıp, ibâdetin onları yaratan’a tahsis edilmesini
    emrediyor. İslâmiyet, tapınma secdesi olmasa bile, öbür mahlûklar
    gibi bunlara da ta’zimi yasaklamıştır.480
    d- Gök’e Tanrılık İsnâdı, Eski Türklerin Gök Tanrısı: Şamanlık
    inancına bağlı Türklerin Gök Tanrısı anlayışında gök, cisimleştirilmiş,
    somut tanrısal bir varlık olarak kabul edilmiştir.481
    “Gök Tanrı” anlamında eski Türkler, “Tengri” “Tangrı” diye isimlendirdikleri
    bir iyilik tanrısına inanıyorlar, bunun gök olduğunu
    kabul ediyorlardı. Orta Asya Türklerine göre bu Gök Tanrı; yeryüzünün,
    insanların ve görünür görünmez her varlığın yaratıcısıdır.
    İnsanların yaşantıları arasında dengeyi o sağlar, O, bütün kâinatın
    efendisidir.482 (Türkçe “Tanrı” kelimesi, aslında bu şirk unsuru olan
    Gök Tanrı anlamında olduğundan Allah için kullanılmamasını tavsiye
    ederiz.)
    Gök Tanrı kültünün hemen bütün Orta Asya Türk toplumlarında
    çok köklü bir inanç olması sebebiyle etkisi, İslâm sonrası dönemde
    dahi kendini göstermiştir. Bu kültün İslâmî döneme mahsus bazı
    metinlerde de ortaya çıktığı müşahede olunmaktadır.483
    Günümüzde Gök ve Gök Cisimlerinin Putlaştırılması: “Gök Tanrı”
    inancının çok eski dönemlerde kaldığı, artık güneşe, aya, yıldızlara
    kimsenin tapmadığı gibi anlayışlar, kesinlikle doğru bir yargı değildir.
    Şirk cephesinde yeni bir şey yok. Kur’ân-ı Kerim de bu yüzden
    “güneşe ve aya secde etmeyin.”484 demekte; günümüzdeki insana da bu
    mesajı iletmektedir. Türklerin Gök Tanrı’larının çoktan ölüp tarihin
    çöplüğüne gömüldüğü anlayışıyla ilgili bir yargıya varıp varmamak
    için gelin, bu konuda aynamızı topluma tutalım:
    Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan yani modern
    müneccimlerden geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan
    480 Suat Yıldırım, a.g.e., s. 367
    481 Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, Remzi Kitabevi, s. 214
    482 Bektaşi Menakıbnamelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, s. 30
    483 A.g.e.s., 32
    484 41/Fussılet, 37
    210
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    daha çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her gün burç ve
    fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda “yıldızınız diyor ki”, “burcunuz”,
    “elektronik burç falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere
    ne demeli? (Bu hurafeler, irtica kavramına girmediğinden kimsenin
    bir şey dediği yok. Peki müslümanların da mı diyeceği yok?!)
    Günümüz ve Modern Müneccimlik: Müneccimlik, sanıldığı
    gibi tarihe karışmış değil; sadece modernleşmiştir o kadar. (Müneccim:
    Yıldızların hareketlerinden ahkâm çıkaran kimseye verilen addı.
    Şimdi bu işle uğraşanlara astrolog veya medyum deniliyor. Astrolog:
    Yıldız falına bakan kimse demektir. Horoskop denilen yıldızların,
    burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp, falına bakacakları
    kimsenin doğum tarihleriyle kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında
    hüküm çıkartırlar. İlm-i nücum denilen bu bilime(!) şimdi astroloji
    denilmektedir.) Eski Yıldızname’lerin yerini günlük burçlar, astrolojik
    hurafeler almış; müneccimin adı da astrolog veya medyum
    olmuştur artık. (Yıldızname: Yıldızların hareketleri ile insanların
    kaderi arasında var olduğu iddia edilen ilişkileri konu edinen kitap,
    astroloji kitabı, horoskop vb. haritalar, fallar)
    Günümüz ve Yıldız: Açıkça kâfir olanların yanında, nice “Müslümanım”
    diyen insan, hâlâ yıldızların, burçların insan kaderinde
    etkili olduklarına inanmaktadır. İki kişi, birbirleriyle iyi anlaşıp geçinemiyorsa
    suç onların değildir; sebep yıldızlardır: Yıldızları barışmıyordur
    da onun için. Birisi, ün mü kazanmıştır, talihi açılıp meşhur
    mu olmuştur; öyleyse onun yıldızı parlamıştır. Herkesçe sevildiği
    için onun yıldızı dişidir de o yüzdendir bu sempatiklik. Yok, itibardan
    düşer, ününü yitirerek eski şöhreti kalmazsa, sebep; onun yıldızı
    sönmüştür. Artık o yıldızı düşük biridir. Biri ölünce, onun yaşayında
    etkili olan yıldızı, onu terkederek başka diyara göçtüğü için o ölmüştür.
    O zaman bir yıldız kaydı denilir. Müneccimin, kâhinin; geleceği
    (her şeyi değilse bile, çok şeyi) bileceğine hâlâ inanılır ki, gelecekle
    ilgili değerlendirmelerde bulunanlara sen müneccim misin, nereden
    biliyorsun, diyesorulur; ‘adam sanki kâhin’ denilir.
    Yine, bu sapık düşünceye göre yıldızlar konuşur, vahyeder; onların
    Rasulleri/elçileri ise astrologlar, medyumlar ve cincilerdir.
    Yıldızların konuşma dilini anlayan bu sivri akıllılar, bu mesajları
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    211
    Ünite 8
    “yıldızınız diyor ki...” , “burcunuzun durumuna göre başınıza şu, şu
    gelecek” diye insanlara para karşılığı tebliğ edilir ki, bu mesaja göre
    bilinçlensinler ve ona göre davransınlar.
    Haberden, fikirden daha çok magazine yer veren, yani hangi sanatçı(!)
    nın karnı ağrıdığından, hangisinin ayakkabısın ne renk olduğundan
    bahsedip dört bir yanından resimleyen gazeteler, bir bahane
    bulup/uydurup çektikleri resim için yazacakları yazılarda bu iffetsizleri
    topluma örnek olarak lanse etmeye çalışırlar. Tabii televizyonların
    nice programında da göstere göstere ve haramları cilalayarak
    bu meşhur edilen sanatçılar konu edilirken onlar yere sığdırılamaz,
    göklere çıkarılır. Onlara yeryüzünde benzeyen eş varlıklar bulunamaz.
    “Yıldız”dır onlar, “star”dır, “sanat güneşi”dir. Bu sıfatlar, gök cisimlerine
    tapan topluluklardan miras kalan isimlendirmelerdir.
    Günümüz ve Felek: “Felek”: Gök, gökyüzü, semâ, her gezegene
    mahsus gök tabakası, yörünge gibi anlamlara gelir. Çoğulu “eflâk”tır.
    Felekiyat: Gök bilgisi, astronomi ilmi demektir. Felekî: Felekle alakalı,
    yani astronomi ile ilgili anlamına gelir. Felekiyun: Astronomi/
    gök bilimi ile uğraşanlar demektir. Kur’an’da felek kelimesi, iki yerde
    geçer. Bu iki âyette felek; küre, yörünge anlamında kullanılır. “Ne güneşin
    aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece, gündüzün önüne geçebilir.
    Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzmektedir.”485 “O, geceyi, gündüzü,
    güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir felekte/yörüngede yüzmektedir.”486
    Şimdiki bilim açısından geçersiz olan ve bizim açımızdan da bâtıl
    görüşe, Batlamyus teorisine göre, bütün felekleri saran en büyük ve
    en yüksek feleğe, Atlas feleği denir. Atlas feleği dönerken diğer sekiz
    feleği de kendi istikametinde dönmeye zorlar. Bu dönüş büyük
    bir özellik taşır. İnsanların talihleri, refah ve mutlulukları üzerinde
    değişken ve aksi durumlar ortaya koyar. İşte felekler üzerine şikâyetin
    arka planında bu anlayış vardır. Eski zamanlardaki bâtıl inanışa
    göre, güneş feleğin ve göğün sultanıdır. Diğer gezegenler de onun
    çevresinde birer vazife ve hizmet görürler. Buna göre ay vezir, Utarid
    kâtip, Merih başkumandan, Müşteri kadı, Zühal bekçi, Zühre de çalgıcıdır.
    İlk yedi felekteki gezegen yıldızların insanlar üzerinde hayırlı
    485 36/Yâsin, 40
    486 21/Enbiyâ, 33
    212
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve hayırsız tesirleri olur. Bu tesirler, o yıldızın etkisinde doğan kişiler
    üzerinde değişik haller ortaya koyar. Meselâ Merih ile Zuhal uğursuz,
    Güneş ile Müşteri uğurlu yıldızlardır. Diğerleri ise bazen uğurlu,
    bazen uğursuz olurlar. Bu bâtıl inanca göre bu yıldızların yeryüzüne
    hâkim oldukları aylar, günler ve saatler vardır. Uğurlu saatler ve
    uğursuz saatler, böylece insanlar ve onların üzerinde etkili olurlar.
    İnsanlar da bu saatlerde başlarına gelenler için şikâyet eder veya
    memnuniyet bildirirler.487
    Yıldızların insanın kaderine hakim oldukları inancı, feleğin kader
    mânâsını kazanmasına yol açmıştır. Araplar, bu anlamda feleğe dehr,
    İranlılar çarh derler. Bu felek teorisinin, gök cisimleri ve gök hadiselerinin
    insanın kaderine hakim olduğu anlayışı ile birlikte eski bâtıl
    dinlerde de büyük bir yer ayrıldığını görüyoruz. İslâm kaynaklarının
    haber verdiği Sabiîler (Yıldıza tapanlar) bunlardır. Bu bâtıl inanışlara
    göre yıldızların kimi uğurlu, kimi uğursuzdur. Yıldızların her biri
    belli günlere ve saatlere hakimdir. İlm-i nücum veya yıldız falı ile
    uğraşanlar, insanın doğduğu gündeki yıldızların veya burçların durumuna
    bakarak insanın sağlığını, ahlâkını, başarı derecesini, kısaca
    kader ve talihini keşfetmeye çalışırlar.
    Edebiyatta felek, daha çok şikâyet yerine kullanılır. Edebiyatın feleğe
    karşı tutumu olumsuzdur. Çünkü felek, kıyıcı, zâlim ve hilekârdır.
    Sözüne güven olmaz. Kimse onun elinden aman bulmamıştır.
    Aşığı sevgilisinden ayıran, insanı mihnete gark eden, tam amacına
    ulaşacağı sırada talihini ters çeviren felektir.
    İlkel bâtıl dinlerden, bâtıl inanışlardan, mitolojiden ve efsanelerden
    kaynaklanarak halk muhayyilesinde oluşan felek-kader münâsebeti,
    feleğin halk arasında kambur felek, kahpe felek gibi tâbirlerle
    anılmasına, feleğin çemberinden geçmiş gibi deyimlerin oluşmasına
    sebep olmuştur. Rüzgâr gülü’ne eskiden çark-ı felek denirdi.488 Şimdi
    bu ad, daha çok kumar oynamak için döndürülen yuvarlak masaya
    denmektedir.
    487 İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Y. s. 165
    488 Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Y., c. 3, s. 179 vd
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    213
    Ünite 8
    Duymuşsunuzdur, nice insan, şartlar uygun gidersa, bir terslik
    çıkmazsa anlamında felek yâr olursa der. Güzel, keyifli (daha çok da
    haram eğlencelerle) bir gece veya gün geçirirse felekten kâm aldığını
    söyler; veya anlayışına göre felekten bir gece (gün) çalmıştır. Haksızlığa,
    zulme, felâkete uğradıysa, feleğin sillesini yemiştir. Talihsizlikten
    yakınıyorsa, bunu feleğe küsmekle ifadelendirir. Kendi tecrübeleri ile
    hayatın iyi ve kötü yönlerini bilen ve her işin altından kalkanlara feleğin
    çemberinden geçmiş denir. Bahtsız kimselere felek düşkünü dendiği
    olur. Dönek, sözünde durmayan anlamında felek meşrep denilir.
    Şaşkınlıktan veya korkudan ne yapacağını bilemez hale gelen insan
    da feleğini şaşıran kimsedir. Ters döndüğü için, bu kadar kutsal gücü
    olduğu halde kahpe felektir; gök kubbesinin yuvarlaklığından dolayı
    da kambur felektir. İstediğine istediğini yapar bu felek: Ah bu kambur
    felek; kimine karpuz yedirir, kimine kelek! Kimine ceket giydirir, kimine
    yelek!
    Arzın/Ülke Topraklarının
    Kutsallaştırılıp Putlaştırılması
    İnsan, belli bir yerde değil; tüm yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır.
    İslâm’ı, bulunduğu yerde yaşayıp oraya hâkim kılmak için
    çalıştığı gibi, dünyanın ulaşabildiği her tarafına da götürme zorunluluğu
    vardır. Bir insan, doğacağı yeri seçme hakkına sahip olmadığından,
    tercihinde olmayan bir konudan dolayı ne ayıplanır, ne de
    şereflenir. Allah, bizi bu topraklarda değil de; çok farklı hatta sevmediğimiz
    bir yerde dünyaya getirebilirdi; Diğer insanların oralarda
    dünyaya gelmesi gibi. O zaman o yaratıldığımız yerin mi, yoksa şimdi
    yaşadığımız yerin mi kutsal olması gerekecekti? Müslüman için
    tüm arz Allah’ın mülküdür. Hepsi aynı değerdedir. Bir yerin fazileti,
    orada inanılıp uygulanan inançla ilgili olmalıdır. Toprak, üstünde
    yaşayan insanların inançlarıyla bütün olarak değerlendirilmelidir.
    Bu arada nice insanın hadis diye ileri sürdüğü “Hubbu’l vatan mine’l
    îman (Vatan sevgisi imandandır) ifadesinin hadis olmadığını,
    mevzû/uydurma olduğunu söyleyelim.489 İnsanın ırkına, doğduğu
    489 Bak. Uydurma Hadisler, Harun Ünal, Basiret Y., I/39-44; Aliyyü’l Kari, Uydurma
    Olduğunda İttifak Edilen Hadisler, İnkılâb Y., s. 126; Sehâvî, Makasıd, s. 183; Suyûtî,
    214
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yere göre bir toprak parçasına kutsallık atfetmesi, Allah için değil
    de; o toprak parçası için ölümü göze alabilecek hale gelmesi, vatanın
    -üzerinde hangi hükümlerin uygulandığına bakılmadan- yüceltilmesi
    bu açıdan değerlendirilmelidir. Vatan kelimesi Kur’an’da geçmez.
    İslâmî açıdan yurt veya vatan “dâr” kelimesiyle ifade edilir. İslâm
    toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için “dârulİslâm”, müslümanların
    idare ve hâkimiyetleri altında olmayan yerler ise “dârulharp”
    kabul edilir. Eğer bir kimse, yaşadığı ülkede dinî inanç, dinini
    koruma ve dinini yaşama hürriyetini kaybetmişse, gücü yetiyorsa
    cihad ederek bu temel haklarını yerli veya yabancı işgalcilerden geri
    alması veya gücü yetmiyorsa, bunları koruyup dinini yaşayabileceği
    yere hicret etmesi gerekir. Cihad ve Hicret’in Kur’an’da ve sünnette
    çok büyük önemi vardır.
    Ayrıca, içinde Kâbe’nin bulunmasından dolayı müslüman açısından
    dünyanın en kutsal yeri sayılmaya müsait olan bir vatanda,
    Hak dinin yaşanamadığı için oradan hicret eden Rasûlüllah ve ashâbının,
    aynı zamanda gerçek vatanları olan Mekke’deki yönetime
    karşı inanç savaşı yaptıkları unutulmamalıdır. Şu âyet; vatan, cihad
    ve hicret kavramları açısından değerlendirilmelidir: Nefislerine yazık
    eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Dünyada ne işte idiniz?’
    derler. Bunlar; ‘biz yeryüzünde güçsüz bırakılmış çaresiz kimseler idik’
    diye cevap verirler. Melekler: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret
    etseydiniz ya!’ derler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü
    bir gidiş yeridir.”490 Medine için, oradaki hurmaları için savaşan kimsenin
    mücâdelesinin Allah için olmadığı, ancak Allah yolunda savaşanların
    cennetle müjdelenen şehitler olabileceğini Rasûlullah’ın
    hadislerinden öğreniyoruz.
    Müneccimlik ve Falcılık; Gaybı Bilme
    İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma
    Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olaylara,
    yıldızlara bakarak haber vermektir. Hz. Peygmaber’in bu konuyla
    ed-Düreru’l-Muntesıre, s. 108; Sâğânî, Mevduât, s. 53; Semhudî, Gammaz, s. 60; İbnü’d-
    Deybâ, Temyîz, s. 77, Aliyyu’l-Kari, Kübrâ, s. 189; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, I/413.
    490 4/Nisâ, 97
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    215
    Ünite 8
    ilgili şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi
    geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’
    diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.”491 Yine
    bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber
    vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.”492
    Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem
    ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri,
    kuralları ve araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona
    insanları gözleme, düşünmeye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye
    dâvet etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak,
    insanı şirke götürür. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır.
    Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan
    çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht,
    uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için
    birtakım garip yollara başvurarak bunlardan anlam çıkarma ve kişilik
    okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda
    vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia
    edene de falcı, medyum denir.
    Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye,
    yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç
    zar (veya ok) çekerler, yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların
    birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim
    nehyetti” veya “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de
    boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir
    çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi.
    Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey iman edenler! İçki, kumar,
    putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki,
    kurtuluşaeresiniz.”493
    491 Buhârî, Megazi 35; Müsned, Ahmed b. Hanbel, II/525)
    492 Ebû Dâvud
    493 5/Mâide, 90
    216
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Burçlar
    Yüce Allah, kerim kitabında gökte burçlar yarattığını söyler.494
    “Burçları olan semâya andolsun ki...”495 diye buyurur. Allah, gökte
    burçlar yarattığını söylerken, gökle ilgili “es-semâvât” şeklinde çoğul
    değil de; “es-semâ” şeklinde tekil olarak kullanır. Burada semâ, bildiğimiz
    en yakın semâ (dünya semâsı) demektir. Burç; yüksek köşk,
    bina ve kale anlamlarına gelir. Semâdaki burçlar ise; gökte durumları
    birbirlerine göre aynı kalan yıldız toplulukları demektir. Müfessirler,
    âyetlerde geçen semâdaki burçları tefsir ederlerken, bunları büyük
    yıldızlar, ya da semânın kapıları diye tercüme etmişlerdir. Gökte
    yıldızların araştırılıp üzerlerinde düşünülmesi için burç taksimlerini
    İdris (a.s.)’ın yaptığı söylenir. Yerin haritasında şehirler, kasabalar
    ve bunlardaki yüksek binalar, nasıl bir alâmet ve işaret ise, gökteki
    yıldızlar ve yıldız takımları da böyle birer işarettir. Güneş’in bir yıl
    içinde görünürde içinden geçtiği farz edilen gök kuşağı ve bunun
    yanlarında bulunan takım yıldızları (Zodyak takım yıldızları)na
    Burçlar kuşağı da denir. Burçlar kuşağı, 30 derece uzunluğunda 12
    bölgeye ayrılmıştır. Bu 12 burcun teşkil ettiği alana Burçlar bölgesi
    denilir. Güneş’in ilkbahardan itibaren bir yol boyunca, sırasıyla takip
    ettiği takım yıldızlarına eskiden beri hamel (koç), sevr (boğa), cevza
    (ikizler), şeretan (yengeç), esed (aslan), sünbüle (başak), mizan (terazi),
    akreb (akrep), kavs (yay), cedi (oğlak), delv (kova), hût (balık)
    isimleri verilmiştir.
    Burç ve Yıldız Falının Hükmü
    Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin
    itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan
    bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gökyüzünü on iki burca
    taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini
    diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde
    meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım
    hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar
    gelmişbulunmaktadır.496
    494 15/Hicr, 16; 25/Furkan, 61
    495 85/Bürûc, 1
    496 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. 7, s. 5208
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    217
    Ünite 8
    Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber
    vermektir. Hâlbuki, Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin
    bilemeyeceğini, peygamberlerle melekler dahi kendilerine vahyedilmedikçe
    gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir.
    “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.”497;
    “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.”
    498; “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.” 499 âyetleri
    buna yeterli delildir.
    Kendilerine “arrâf ”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları
    ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri
    Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir.
    “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul
    olmaz.”500; “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki
    Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.”501
    Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini
    okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin
    yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve
    televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurafesiyle insanların
    kaderi hakkında birtakım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir
    bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların
    ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir
    atma, saçma ve aldatmadan ibarettir.
    İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan
    bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür
    ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir.502
    Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle
    istişare yaptıktan sonra istihâre yapması meşrûdur, sünnettir.
    Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık ve kehanetle hiçbir ilgisi yoktur.
    497 27/Neml, 65
    498 6/En'âm, 50
    499 7/A'râf, 188)
    500 Müslim, Selâm 125
    501 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed
    bin Hanbel, II/ 408
    502 Elmalılı, a.g.e., c. 7, s. 5207
    218
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.”503 Ne dersiniz,
    put sadece câhiliyye Araplarına mı aitti? “Gök Tanrı” inancı, çok eski
    dönemlerde mi kalmıştır, bizim bulunduğumuz yerlerden çok uzakta
    mıdır bu bâtıl ve ilkel şirk? Yoksa, “ne yapalım, bu anlayış ve deyimler
    atalarımızdan bize mirastır, devam ediyor, etsin!” mi denilecek?
    “Onlara (müşriklere): ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman
    onlar, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler.
    Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”504 Artık
    güneşe, aya, yıldızlara, feleğe kimsenin tapmadığı görüşüne ve bu
    görüşün hepimize yüklediği sorumluğa ne dersiniz? Her tarafı küfür
    ve şirk yangını sarmışsa, tv. ile evlerimize kadar tutuşturulmaya çalışılıyorsa,
    hepimize düşen görevler nedir?! Haydi görev başına!
    Bilimin Putlaştırılması
    Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır.505 Vahyi indiren Allah
    olduğu gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme
    yetenekli kılan da Allah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle
    övünmez.506
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar.
    Bundan dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür.
    507
    Putlara, Heykellere İbâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları
    ve Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in
    andığı şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya
    503 12/Yûsuf, 106
    504 2/Bakara, 170
    505 6/En’âm, 59; 67/Mülk, 14; 8/Enfâl, 73; 4/Nisâ, 26; 7/A'râf, 52;
    506 Bak. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
    507 Konuyla ilgili daha geniş bilgi için, bak. Bu kitapta “İslâm’da Bilgi Kaynakları” ünitesi
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    219
    Ünite 8
    çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel
    olarak iki kısımda mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir
    sembolü, bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve
    madenden yapılarak, temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması
    biçimindeki putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere
    dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü
    daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların
    nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için,
    putperestler bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna
    inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu
    bir efsânesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir
    kısmı ucuzluğu vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm’dan
    önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da
    putçuluğun tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci
    kısımda anlatmaya çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin
    kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri,
    insanoğluna, yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde
    delil üstüne delil sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a
    mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
    Allah’tır.” 508
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki)
    ben, sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız
    sizi öldürecek olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam
    emredildi.”509 Âyette geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ
    etmek ve yalvarmak anlamındadır. Nitekim peşinden gelen âyette,
    508 37/Sâffât, 95-96
    509 10/Yûnus, 104
    220
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Yüzünü Allah’ı birleyici olarak dine çevir ve müşriklerden olma!”510
    denildikten sonra, “Allah’tan başka sana ne fayda, ne de zarar vermeyecek
    olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle yaparsan, o zaman
    sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”511 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet
    etmekten men olundum.”512 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı
    verilebilir. Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek
    anlamını ifade eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda
    onlara yalvarmak, duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek
    olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir davranış şirk513, hak yoldan sapmak
    ve hidâyete erenlerden olamamaktır.514 Allah’tan başkasına tapanlar
    câhil kimselerdir. “Ey câhiller! Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
    bana emrediyorsunuz?” 515
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası
    dokunmayan,516 rızık vermeyen,517 insan eli ile yapılan518 işitmeyen ve
    görmeyen,519 bir şey yaratamayan,520 insanların ilâh diye isimlendirdikleri
    boş isimler,521 uydurma tanrılar,522 heykeller 523 ve putlar 524 olarak
    nitelendirilmişlerdir.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında
    durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı
    onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz
    de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...)
    510 10/Yûnus, 105
    511 10/Yûnus, 104
    512 6/En’âm, 56; 40/Mü'min, 66
    513 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    514 6/En'âm, 56
    515 39/Zümer, 64
    516 10/Yûnus, 18
    517 16/Nahl, 73
    518 37/Sâffât, 95
    519 19/Meryem, 42
    520 46/Ahkaf, 4
    521 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    522 37/Sâffât, 86
    523 21/Enbiyâ, 52
    524 14/İbrâhim, 35
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    221
    Ünite 8
    İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer putları kırdı. Kavmi, putların
    kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Muhakkak bunu
    yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu işi
    ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri
    yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey
    İbrâhim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine
    İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere
    mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh
    olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”525; “Ey babacığım!
    İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere
    niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 526
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları527 heykellerin
    (temâsîl), insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri
    ilâh edinip onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan
    medet ummak, ahmaklık ve akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma
    ilâhlara, putlara ve heykellere tapanlar, kendilerini felâkete
    sürüklemiş, dünya 528 ve âhirette Allah’ın azâbını hak etmiş olurlar529
    Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan başka ibâdet
    ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme) gireceksiniz.”
    530 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
    ibâdet edin!” 531 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 532
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet
    edenleri inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin
    taptıkları ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara
    düşman/karşı olacaklardır.” 533
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    diyor şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere
    525 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    526 19/Meryem, 42
    527 14/İbrâhim, 35
    528 11/Hûd, 109
    529 21/Enbiyâ, 98
    530 21/Enbiyâ, 98
    531 39/Zümer, 15
    532 37/Sâffât, 22-34
    533 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    222
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ibâdet etmeleri; onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı
    olur, kendilerini azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı
    göstermek, duâ edip yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak
    anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve
    alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu
    gibi, muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan,
    tahtadan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi,
    ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit puta tapınma
    şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca
    bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten
    maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça
    boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel
    boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük
    problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda
    olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini
    kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın
    dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir.
    Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak
    nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan
    taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi?
    İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 534
    Çağdaş Bir Putlaştırma Örneği; Atatürk’e
    Tanrı veya Peygamber Diyenler
    Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan İslâm
    âmentüsü karşısına, Kemalizm’in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı
    devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü
    şöyle yazarak ilân ettiler: “Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini
    yoktan var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna,
    yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına
    iman ederim.”
    534 Bu konuda Kur'an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/
    Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    223
    Ünite 8
    Yazmazlar yazar, soytarılar şair olmuştu; kaside okuyup meddahlık
    yapanlara ulûfeler dağıtılıyordu ya, bu kemiklerden nasiplenmek
    isteyen itler ha bire hırlıyordu. Şair geçinen başka birileri şöyle yalakalık
    yapıyordu: “Türk’e bir hayır gelmez, Arap felsefesinden, / Gazi
    bize bir din ver, Türk’ün öz nefesinden.”; “İşte diz üstü geldim, gözlerim
    dolu dolu. / Rabb kulu olsun eller, bizler Gazi’nin kulu. / Cemâlini
    vaad etsin Tanrı başka kullara, / İşte karşımızdadır şimdiden o
    manzara.”
    Türkiye’de ise, halkın farklı milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık)
    anlayışları sözkonusu olmasına rağmen, devlet tek bir milliyetçiliği
    esas alır: Atatürk milliyetçiliği, yani Kemalizm. Hıristiyanların
    inanç esasları, müslümanların âmentüsü olur da Kemalistlerin özel
    âmentüsü olmaz mı? Bu âmentülerden bir-iki örnek verelim: Türkün
    Âmentüsü: “Türküm: Dinimi tanırım. Mezhebim: Cumhuriyet
    / Kitabım: Kanundur. Buna vicdanla, inandım. / Kâbemiz: Ankara.
    Peygamberimiz: Gazi Kemal, / Kalben ona biat ederek bin canla,
    inandım…”535 1928 Ağustos’unda basılan Türkün Yeni Âmentüsü de
    şöyle başlar: “Kahramanlığın örneği olan ve vatanın istiklâlini yoktan
    var eden Mustafa Kemal’e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına
    ve Türkiye için âhiret günü olmadığına iman ederim…”536 Bir
    başka âmentü de şöyledir: Kemalizmin Andı ve Âmentüsü: “Kemalizm,
    Müslümanlık dininin özü ve ışığıdır. Kemalizmin prensipleri,
    Kur’an’ı Türkçeleştirdiği, tasfiye ettiği, İslâm dininin esaslarını öz
    dilimizle açıkladığı için kutsaldır. Din, kanun, parti her şey vatan
    içindir.” 537
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren putperestliğini
    şu şiiriyle topluma haykırdı: Çankaya; “Burada erdi Mûsâ / Burada
    uçtu İsa / Bülbül burada varsa / Hürriyet için öter. / Ne örümcek,
    ne yosun / Ne mûcize, ne füsun... / Kâbe Arab’ın olsun / Çankaya
    bize yeter.”
    535 Raif Necdet, Türkün Âmentüsü, Sebil, no 22, 28 Nisan 1978, s. 11
    536 bkz. Kemalist İnkılâbın Anatomisi, Sebil 9 Ocak 1976, s. 4-5
    537 Osman Nuri Çerman, Dinimizde Reform: Kemalizm dergisi, Aralık 1957, sayı 1, s.
    1-3 vd
    224
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı, bu türden putperest hezeyanlarla
    doludur. En az bu örnekler kadar putperestlik kokan, tarikat
    şeyhi ve parti başkanı Haydar Baş’ı, nice halkın kitaplarını okuyup
    cd’lerini izlediği kedicik besleyen Adnan’ı da günümüz putperestleri
    arasında seçkin yerleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Son asırların
    en büyük tâğutundan bahsederken huşû içinde “Hazreti Atatürk”
    demekten utanmaz. Diğeri de Mısıroğlu’nun ç ile başlayıp ş ile biten
    ve orta harfi de ü olan üç harflik bir kelimesini hak ediyor. Harun
    Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor
    ki, takıyye yapmıyor, basbayağı Atatürkçülük’teki samiyetini
    dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından bazıları: “Samimi Bir
    Dindar Atatürk.”538 Atatürk’ün ne kadar takvâlı bir müslüman olduğu,
    gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani devamlı oruçlu, geceleri nâfile
    ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu, içki gibi haramlardan
    nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir devlet olduğu…
    anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle biri olmalı.
    Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak”539 Zâten ne kadar
    aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız
    için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette
    kurtulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”
    540 Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve
    millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da
    doldurur: “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!”
    541 Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan
    hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı
    ki yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik”542 Atatürk’ün
    askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk”543 Atatürk’ü iyi
    anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu kavrayan insan, tabii
    ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu da unutmamış
    yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa
    538 Kültür Y., İst. 2002
    539 Kültür Y., 2002
    540 Kültür Y., İst. 2001
    541 Araştırma Y., 2002
    542 Araştırma Y., 2002
    543 Kültür Y., İst. 2002
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    225
    Ünite 8
    dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi”544
    Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla da hızını
    alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç
    duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi.”545 Anlaşılıyor ki, bu tür kitapların
    devamı da gelecek.
    1980 sonrası Ahmet Gürtaş’la başlayan Atatürk’ü samimi dindar
    gösterip müslümanlara sevdirme gayreti, Yaşar Nuri gibi bir-iki
    modernist akademisyenle sınırlı kalıyordu. Atatürk ve Din Eğitimi
    546 adlı kitabı, A.Gürtaş’a Diyanet İşleri Başkanlığında üst seviyede
    bir koltuk kazandırıyordu, ama ona ve onun gibilere neler kaybettirdiğini
    görmek için herhalde âhireti beklemek gerekiyor. Psikoloji ile
    ilgili bazı güzel kitapları da bulunan Abdurrahman Kasapoğlu’nun
    Atatürk’ü Kur’an’a tam bağlı bir Müslüman gösterme gayretleri ise
    akademisyenlerin Kemalizm putunun nasıl kurbanı olduklarını
    gösterme açısından mânidardır. “Atatürk’ün Kur’an Kültürü” adıyla
    yazdığı eserde Kasapoğlu, cehennemle cenneti karıştırırcasına
    akılla, gerçekle bağdaşması mümkün olmayan sözler söyleyebiliyor:
    “Atatürk’ün hayatının her evresinde, sözlü ya da davranışsal olarak
    Kur’an kültürünün etkisine rastlarız. Onun Kur’an’la ve Kur’an kültürüyle
    ilişkili olduğunu gözlemledik. Atatürk’ün devrimci kişiliği
    Kur’an’ı anlama ve Kur’an kültürünü sağlıklı yaşama konusunda da
    kendini göstermiştir. Atatürk Kur’an’ın anlaşılması ve Kur’an kültürünün
    yaşanması konusunda Türk milletine rehberlik etmiş ve cesur
    adımlar atmıştır. Onun attığı adımlar, Türk milletinin dinî hayatına
    yeni bir canlılık getirmiştir. Kur’an kültürünün Atatürk’ün nasıl bir
    etkibıraktığı…”547
    Diyanet İşleri Başkanlığı da atasını hiç unutmaz. Arada sırada
    onun ne kadar dindar ve İslâm’a hizmet ettiğini anlatmaya yönelik
    kitaplar yayınlayarak putperestliğe çağdaş örneklik yapar. 2007 yılında
    hazırlanan “Doğumunun 125. Yılı anısına” ithafıyla “Din, Bilim,
    Uygarlık ve Atatürk” adlı 25 ayrı makaleden derlenen Diyanet’in
    dergilerinde yazılan yazıların bir araya getirilmesiyle oluşan kitabını
    544 Vural Y., İst. 2000
    545 2 cilt, Araştırma Y.
    546 DİB Y., Ank. 1982
    547 Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Atatürk’ün Kur’an Kültürü, İlgi Y., Önsöz
    226
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    da putperestlik ve tâğutseverliğe örnek eserler arasında sayabiliriz.
    Atatürk’ün kurduğu bir teşkilatın Atatürk çizgisinde faaliyet yaptığının
    örnekleri olarak algılayabiliriz bu tür çalışmaları.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir.
    Allah’tan başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete
    lâyık zât yoktur; En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide
    rağmen, hiçbir şahsın ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta
    ölçü, Allah ve Rasûlüdür; İslâm’dır. Allah sevgisine eş bir
    sevginin endâd/şirk olduğunu bilir Müslüman.548 Bırakın herhangi
    bir tâğutu övmeyi, hatta bir âlim veya halifeyi, bir peygamberi bile
    aşırı övüp aşırı sevmek, onu putlaştırmaya götürür ve İslâm bunu
    kesinlikle yasaklar. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Hıristiyanların
    Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin. Yalnız, ‘Allah’ın kulu
    ve rasûlüdür’ deyin.” 549
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    “Gerçekten bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
    Rabbinizim. Öyle ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”550; “Mü’minler
    ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan
    korkun ki, merhamete erişesiniz.”551; “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a,
    Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…”552; “O (Allah), gerek bundan
    önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size ‘müslümanlar’ adını
    verdi…” 553 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 554
    Saygı Duruşu Denilen Putperestlik
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları
    simgeler karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer
    şekilde hazır ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda
    doğal kabul edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak,
    548 2/Bakara, 165
    549 Buhârî, Enbiyâ 48
    550 21/Enbiyâ, 92
    551 49/Hucurât, 10
    552 3/Âl-i İmrân, 103
    553 22/Hacc, 78
    554 3/Âl-i İmrân, 19
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    227
    Ünite 8
    öksürmek vb.) böyle bir saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç
    alâkası olmadığı halde, herhangi bir açılış programında, ya da bir
    törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye toplumlarının dinî bir
    kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan Müslümanlar da dinlerinin
    câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna katılma zorunda
    bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin
    kutsal günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu
    tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. Anıtkabirdeki böyle bir törende,
    Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu törenlerle
    mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun
    size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!”
    demişti. Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân
    edilivermişti. Ayrıca, Bu tavrının bedelini dört yıl kadar hapis yatarak
    ödemişti.
    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce
    veya Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce
    Kâbe’nin içindeki Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının
    ifâdesi olarak saygı gösterirlerdi. Böylece işlerinin düzgün
    gideceğine inanırlardı. Mekkeliler de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında
    dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor ve fakat put heykellerine
    de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir Mekke’li, seyahate
    çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe başlayınca,
    Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara
    saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden
    önce heykellere saygı duruyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar,
    önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya
    durur, ondan sonra işlerine bakarlardı.
    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen
    şirkten kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine
    ortak koşmak ve Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a
    inanmak ve fakat O’nu inkâr edenlerin hükümlerini inanarak kabul
    etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a inandık” deyip putların
    önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar etrafında dönmek;
    o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak;
    güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun
    228
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    gibi, Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan
    beklemek!
    Animizm (Ruhlara Tapma İnancı)
    Tabiatla ilgili olaylara ve tabiat cisimlerine tapma dini. Animist:
    Animizmi benimseyen, animizmi savunan. Animizm anlayışına
    göre, ata ruhları ve fetişlere tâzim etme geleneği puta tapıcılığın ve
    politeizmin temelini oluşturmuştur. Animizm, insanın çevresinde
    bütün şeylerin ruhlu olduğu inancıdır. E. B. Taylor 1871’de, İlkel Kültür
    adlı çalışmasında, animizmin insanlık terazisinde düşük kabileleri
    karakterize ettiğini ve buradan yüksek modern kültürlere kadar
    yükseldiğini söyler. Ona göre, ilkellerin çevrelerindeki hayvan, bitki,
    ağaç, taş, toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini ruhlu
    sayma inancını dile getirir.
    Animizm, gizemciliği ön plana alan bir şirk anlayışıdır; ataların
    ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inanış
    biçimidir
    ve kritik yapabilecek muhayyileye hitap eder. Bu nedenle filozoflar
    tarafından
    ileri sürülenin tam tersine, ilkel değil, bilakis gelişmiş
    ve
    çağdaş bir şirk türüdür. Çünkü animist insan doğrudan veya dolaylı
    olarak
    ruha tapar
    ve ruhun bir sır olduğunu bilir.
    Ruhun bu ayrıcalığına, vicdanında yer verebilecek kadar ince
    düşünebilen
    insan, karmaşık objelere
    ve madde
    ötesi âlemlere karşı
    ilgi duyan insan demektir. Böyle bir düşünce ise gelişmiş
    bir yargıyı
    kanıtlamaktadır.
    Dolayısıyla din denen olayın, insanlık tarihinde ilk
    defa ataların ruhlarına
    tapmak şeklinde ortaya çıktığını ve dolayısıyla
    animizmin, ilkel dinlerin
    ilk şekli olduğunu
    ileri sürenler hem
    burada, hem de dinin, sırf bir düşünce
    ürünü olduğu noktasında
    yanılmışlardır.
    “Animizm” terimi latince “anima”dan gelmektedir ki Batı dillerinde
    hayvan anlamını veren “animal” sözcüğü de bu kökten gelir.
    Temelde hayvan veya animal, canlı demektir. Dolayısıyla canlılığın
    kaynağı
    olan ruha tapınmaya bu ilgiyle “animizm” denilmiştir.
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    229
    Ünite 8
    Tevhid dininin
    yozlaşmasındaki
    faktörlerin başında animist
    yaklaşımlar
    gelir. Yani “vahiy” denen ve peygamberler aracılığıyla
    gelen İlâhî mesajlar doğrultusunda insanlar
    başta yalnız Allah’a ibâdet
    ederlerken
    çeşitli
    sebeplerin
    etkisi altında bazı şahsiyetleri yüceltmeye
    ve onlara bir zaman
    sonra mitolojik birtakım kimlikler mal
    etmeye çalışırlar.
    Bu yüceltilmiş
    insanlar ölünce ruhları şâd olsun
    diye ilk başlarda düzenlenen masum törenler zaman içinde farklı
    içerikler
    kazanarak onlara tapınma törenlerine
    dönüşür. Kur’ân-ı
    Kerîm’de bu konuda canlı örnekler vardır.555
    Henüz tazeliğini koruyan Kur’ân-ı Kerîm’in içinde en ufak bir değişiklik
    söz konusu olmamasına rağmen, İslâm Dünyasının mensupları
    arasında
    da animist eğilimler hızla yayıldığına göre eski dinlerin
    türlü türlü yorumlarla
    ne hale gelmiş olabileceklerini tahmin etmek
    hiç de güç değildir.
    Bugün İslâm’ımsı dünyanın her yerinde geçerli bir din modeli olarak
    benimsenmiş bulunan “İstimdatçı” mistik inanışlar bu gerçeği
    çok çarpıcı bir şekilde kanıtlamaktadır. İstimdat, uluların, erenlerin,
    yani velilerin ruhlarından
    medet ve bereket dilemektir. Animizmin
    mabetleri
    olan tekkelerin
    ve anıt mezarların içi, tevhidin merkezleri
    olan camilerin içinden çok daha coşkuludur,
    çok daha faaldir. Binlerce
    türbede yatan insanlardan hiçbirinin: “Ben öldükten
    sonra üzerime
    türbe yapınız.” dediği asla kanıtlanmadığı
    halde bu yapıların,
    İslâm’a rağmen gerçekleştirilmiş olması ve hergün yüzbinlerce
    insan
    tarafından
    ziyaret edilerek buralarda kurbanlar kesilmesi ve çeşitli
    dileklerde
    bulunulması,
    animist inancın nasıl yerleşip kemikleştiğini
    çok açık şekilde ortaya
    koymaktadır.
    Animist bir temele dayanan inanışlar, her milletin zaman içinde
    geleneklerinin,
    dünya görüşünün, tarihî gerçeklerinin ve genel
    kültürünün
    etkisi
    altında farklı biçimler alabilir.
    Örneğin, sözde İslâm’ı kabul etmiş milletlerden bazıları âlimlere,
    (ya da âlim kisvesinde gördükleri tarikat şeyhleri gibi adamlara),
    kahramanlara
    ve ozanlara kutsal kimlikler mal etmiş, onlara,
    555 71/Nûh, 23. Bu âyette geçen putlar ve bunların Nuh (a.s.) zamanında yaşamış sâlih
    insanlar olduğu, daha sonra tanrılaştırıldığı hakkında bak. İbn Kesir Tefsiri, ilgili âyetin
    açıklaması.
    230
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    öldükten sonra “evliyâ” ya da “ulu önder” gibi sıfatlar takarak bu şahısları
    olağanüstü yüceltmeye çalışmışlardır. Bu topluluklar, ancak
    Allah’a gösterilebilecek derecedeki saygıyı ölmüşlerine gösterdikleri
    için İslâm dininden çıkmışlardır.
    İster bilinçli, ister bilinçsizce olsun bu tür inanışlara sapmış bulunan
    insanlar, kendilerini müslüman sanıyor olsalar bile mü’min
    olduklarını asla kanıtlayamazlar. Dolayısıyla İslâm fıkhının belli
    yasalarına göre mü’minler, bu sınıfa giren müşriklere karşı dikkatli
    olmak durumundadırlar!
    Gerçekte animizm çok açık bir şirktir, geçmişlere saygı olarak
    açıklanması mümkün değildir.
    Animistlerin masum sanılan bazı yorumları ise özetle şöyledir:
    “Bugünlere gelmemizde atalarımızın büyük emeği vardır. Bu toprakları
    ‘Allah, Allah!’ diyerek yalın kılıçla onlar fethetti. Bu cennet vatanı
    bize emanet eden onlardır. Dolayısıyla biz onlara saygı ve sevgi
    borçluyuz.”
    Aslında bu sözlerin hepsi de güzel ve doğru şeylerdir. Aynı zamanda
    tevhid inancıyla hiç çelişmemektedir. Ancak işin içyüzü daha
    başka türlüdür.
    Onlara karşı gönüllerde yatan inançlarla bu masum
    sözler hiç de birbirine
    uymamakta, biri, diğerini kesin şekilde
    yalanlamaktadır.
    Gerçekte mü’min ataları sevmek ve saymak: Ancak onları rahmetle
    anmakla;
    Allah’ın merhametine her zaman muhtaç olduklarına,
    ölmüş ve Rabb’leriyle artık başbaşa kalmış bulunduklarına,
    bu insanların
    hepsinin de -herkesçe sanıldığı gibi - istisnasız kurtulmuş,
    cennetlik
    evliyalar olmayabileceklerine,
    herkes gibi onların da
    Allah’a hesap
    vereceklerine, belki çoğunun
    cennete bile giremeyeceğine,
    durumlarının
    tamamen meçhulümüz
    olduğuna, hatta onların
    soyundan gelip
    gelmediğimizi bile kesinlikle
    bilemediğimize,
    onun
    için sadece onları
    değil, bütün Müslümanların
    ölmüşlerini
    hayır ve
    dua ile anmamız
    (yani günahlarının afolması için Allah’a yalvarmamız)
    gerektiğine
    inanmakla olur. Onlara gerçek saygı ve sevgi işte
    ancak böyle olabilir.
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    231
    Ünite 8
    Aksine üzerlerine koca koca kubbeler, hem de insanlardan manevî
    baskıyla
    alınan paralarla, vergilerle kale gibi anıtlar dikerek,
    sandukalar yaparak şebekelerine
    çaput bağlayıp yüz sürerek, anılarına
    görkemli törenler düzenleyip
    Firavunlara yapıldığı gibi huzurlarında
    saygı duruşunda bulunularak,
    onlardan
    himmet ve bereket
    bekleyerek, bizleri muradımıza
    erdirmeyi
    isteyerek,
    sorunlarımızın
    çözümlenmesinde bize yardımcı
    ya da ilham
    kaynağı olmalarını dileyerek,
    onlara yazılı dilekçeler sunarak, hele savaşlarda ordularımızın
    ön saflarında düşmana karşı çarpıştıklarına inanarak (ki ordu böyle
    bir şeye hiç inanmaz) onlara saygı göstermek ise yüce Allah’a ağız dolusu
    sövüp saymaktan farksızdır!
    İşte gerçek animizm
    budur.556
    Putlara ve Putperestlere Karşı İbrâhimî Tavır
    Hz. İbrâhim’in yaşadığı döneme göz attığımızda, toplumun bütün
    siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatının şirk esası üzerine
    kurulduğunu açıkça görmek mümkündür. İbrâhim (a.s.)’in doğduğu
    Ur şehrinde, tarihçilerin belirttiğine göre beş bin tane tanrı mevcuttu.
    Nüfusun ekseriyeti ticaret ve sanayi ile uğraşmaktaydı ve dolayısıyla
    bütünüyle maddeci bir zihniyete sahipti. Her maddeci toplum
    bireyleri gibi onların da başta gelen eğilimi, servet sahibi olmak ve
    lüks bir hayat yaşamaktı. Hal böyle olunca, İbrâhim (a.s.)’in getireceği
    tevhid inancı, sadece memleketin bir sınıfını veya putperest inancı
    değil; bütünüyle ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yapısını
    değiştirecekti. Bu amaçla, İbrâhim (a.s.)’in dâvetini kabul etmek,
    toplumu temelden değiştirmek ve yepyeni temellere oturtmak demekti.
    Bu da o toplum için ağır bir teklifti. Çünkü, bireysel ve toplumsal
    alanların tümünde anlayış, teori ve pratik olarak tümüyle
    şirke gömülmüş bir toplumu ıslaha çalışmak, onları İslâmî anlamda
    değiştirip dönüştürme gayreti, gerçekten ağır bir yüktür. Böylesine
    çile ve cefa ile karşı karşıya gelecek bir elçinin daha küçük yaşta iken
    Rabbi tarafından terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi gerekirdi. Çünkü
    elçiye yüklenen görev ve emânetler, kabiliyet ve enerji ister, güç ve
    potansiyel ister.
    556 Ferit Aydın, a.g.e., s. 133-135
    232
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İbrâhim (a.s.), tevhid emânetini yüklenince, ilk uğraşı, toplumun
    putperestliğini yok etmek ve onları İslâm’a çağırmak olmuştu. Bu dâvete,
    en yakınlarından başladı: “Babasına dedi ki: ‘Babacığım! Duymayan,
    görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?
    Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle
    ise bana uy ki, seni düz yola hidâyet edip çıkarayım. Babacığım! Şeytana
    kulluk etme! Çünkü şeytan, çok merhametli olan Allah’a âsi oldu.
    Babacığım! Allah tarafından sana azap dokunup da şeytanın yakını
    olmandan korkuyorum.’ (Babası:) ‘Ey İbrâhim! dedi; sen benim tanrılarımdan
    yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni
    kovar, taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!”557
    Bu mesaj, hem babasına, hem babasının şahsında topluma idi.
    İbrâhim (a.s.)’in yaptığı bunca dâvet, ne yazık ki şirke batmış kalplerin
    derinliğine ulaşmıyor, onlara fayda sağlamıyordu. Kendilerini yıllar
    boyu şirk bataklığı içinde görmüş putperestlerin kalpleri, gözleri ve
    kulakları bunca uyarıya rağmen görmüyor, duymuyordu. Artık ihtarlar,
    ikazlar, dâvet ve tebliğler fayda sağlamıyordu. Onlar o kadar
    azgınlaşmışlardı ki İbrâhim (a.s.)’in şaka yaptığını sanıyor ve onun
    dâvetini hafife alıyorlardı. “O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip
    tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki:
    ‘Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız
    da açık bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği
    mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin
    Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik
    edenlerdenim.”558
    Onlar körü körüne, heykellere tapıyorlar, bu konuda atalarının
    izini takip etmekten başka bir gerekçe de ileri süremiyorlardı. Onlar
    fikren ve rûhen ölmüş, hurâfe ve geleneklerin, örf, âdet ve an’anelerin
    altında ezilip duruyorlardı. Onun için de İbrâhim (a.s.)’in dâveti
    karşısında “şaka mı ediyorsun?” diyorlardı. İşte şirk, bid’at ve hurâfelere
    boğulmuş toplumların hali bundan farklı olamaz. Onlar duyu ve
    duygulardan o kadar mahrumdurlar ki, kendi putları gibi putlaşmış,
    robotlaşmış ve kendi putlarından farkları kalmamıştı.559
    557 19/Meryem, 42-46
    558 21/Enbiyâ, 52-56
    559 Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Denge Y. s. 42-44
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    233
    Ünite 8
    Hz. İbrâhim, aklî ve mantıkî delillerle, putperestlikten ve yıldızlara
    tapmaktan vazgeçirmek için giriştiği tevhid mücâdelesi sonunda
    kavmini susturmuş ve cevap veremez bir hale getirmiştir. Ama ne var
    ki bütün bu deliller karşısında şirksiz bir inançla Allah’a yönelmesi
    gereken bu insanlar; günümüzde de olduğu gibi, kendilerini sorgulayacak
    yerde “ilâhlaştırdıkları atalarının” ve “kutsal kemiklerin” arkasına
    sığınma açmazına düşmüşler, suçu onlara atarak sorumluluktan
    kurtulmaya çalışmışlardır.
    Kur’an, hâlâ şirklerinde inat göstererek atalarını taklit bahanesine
    sarılmış olan bu insanların savunmalarını şöyle yansıtır: “İbrâhim,
    babasına ve kavmine: ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz
    ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler. İbrâhim: ‘Peki,
    dedi; yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut, size fayda ya da
    zarar verebiliyorlar mı?’ Şöyle cevap verdiler: ‘Hayır, ama biz babalarımızı
    böyle yapar bulduk.”560; İbrâhim dedi ki: ‘İyi ama, ister sizin,
    ister önceki atalarınızın; neye taptığını (biraz olsun) düşündünüz mü?
    İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim
    dostumdur).”561; “İbrâhim’i de gönderdik. O kavmine şöyle demişti: ‘Allah’a
    kulluk edin. O’na karşı gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu
    sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’ı bırakıp birtakım putlara tapıyor,
    asılsız sözler yaratıyor/uyduruyorsunuz. Bilmelisiniz ki, Allah’ı bırakıp
    da taptıklarınız, size rızık veremezler. O halde rızkı Allah katında
    arayın. O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”
    562
    Hz. İbrâhim’in bu çağrısı; hiçbir bilgiye ve düşünmeye dayanmadan
    katı bir tutuculukla atalarını taklit eden bu insanları, geçmişin
    esâret zincirlerinden, gelenek pençesinden kurtararak İslâm’ın ışığında
    yeniden uyandırmak, vicdanlarındaki hürriyet duygularını
    harekete geçirerek özgürce düşünmelerini temin etmek içindir. Ne
    var ki bu insanlar, gerçeklerden kaçarak, ruhlarından İslâm’ın hidâyetini
    uzaklaştırarak “kemiklere sığınıyor” ve Hz. İbrâhim’in çağrısını
    cevapsız bırakıyorlar. Ama Peygamber ve Kitap; kendilerine “Allah’ın
    indirdiklerine uyun” deyince, “hayır, biz atalarımızı üzerinde
    560 26/Şuarâ, 70-74
    561 26/Şuarâ, 75-77
    562 29/Ankebût, 16-17
    234
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bulduğumuz yola (dine, ilkelere, ideolojiye) uyarız” diyorlar. Kur’an,
    böyle diyenlere şöyle sesleniyor: “Peki, ya ataları bir şey düşünmeyen,
    doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?”563; “Ya şeytan onları alevli
    azâba çağırıyor idiyse?!”564
    Şüphesiz insanlar, atalarıyla, atalarının kemikleriyle uğraşmaya
    harcadıkları ümit ve enerjileri, kendilerini tanımaya ve oluşun çileli
    yolunda yürümeye harcadıklarında talih ufku aydınlanacak, vahyin
    hayat düzeni yeniden kurulacak; saâdet, asra taşınacaktır.565
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz, aklınızı kullanmaz mısınız?”566; “Selâmun alâ İbrâhîm:
    ‘İbrâhim’e selâm olsun!”567
    Putları Kırmak
    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi,
    ihlâsı ve imanı ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir.
    Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir.568
    Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet ve tavır değişikliği
    yeterlidir. Bu niyet tashihi kişininn her şeye, herkese ve tüm
    olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah
    gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek
    aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk
    de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama
    yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem de ümit
    kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay, hem de tek
    etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman
    ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir.
    Bu da her ne durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a
    563 2/Bakara, 170
    564 31/Lokman, 21
    565 Necmettin Şahinler, Tek Başına Bir Ümmet, Beyan Y. s. 93-9
    566 21/Enbiyâ, 67
    567 37/Sâffât, 109
    568 14/İbrâhim, 22
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    235
    Ünite 8
    bütünüyle ve samimi olarak uymaya karar vermektir. Bu samimiyet
    ve kararlılık, muhakkak beraberinde Allah’ın yardımını, hidâyetini
    ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici
    olarak göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap
    şirktedir. Bu, dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları
    bırakarak sadece Allah’a yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz
    kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan Allah’a sığınarak olabilecek en
    büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim Allah’tan ittika ederse
    (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba
    katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.”569
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır.
    Peygamberimiz (s.a.v.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz.
    Mûsâ yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini
    denize savurmuştur. Bunlar, sembolleştirilen şirklere karşı vurulan
    darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler
    yapılabilir; ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmaktır.
    Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer putların yıkılması
    çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak için,
    niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı
    büyük değişim, öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm
    olarak belki eski yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile,
    tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur muvahhid
    insan. Eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım
    insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece
    Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece
    binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek
    için uğraşmayı bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır,
    yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?”570 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece
    kendisini Yaratan’a teslim olur.571
    569 65/Talâk, 2-3
    570 12/Yûsuf, 39
    571 H. Yahya, Şirk, s. 90, 92
    236
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Andolsun Biz İbrâhim’e daha önce rüşdünü vermiştik. Biz onu iyi
    tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz
    heykeller de ne oluyor?’ demişti. Dediler ki: ‘Biz babalarımızı
    bunlara tapar kimseler bulduk.’ ‘Doğrusu, siz de, babalarınız da açık
    bir sapıklık içindesiniz’ dedi. Dediler ki: ‘Bize gerçeği mi getirdin, yoksa
    sen oyunbazlardan biri misin?’ ‘Hayır’ dedi; ‘sizin Rabbiniz, yarattığı
    göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şâhitlik edenlerdenim. Allah’a
    yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun
    oynayacağım!’ Sonunda İbrâhim onları paramparça etti. Yalnız onların
    büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye. ‘Bunu tanrılarımıza
    kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir’ dediler. (Bir
    kısmı:) ‘Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim
    denilirmiş’ dediler. O halde, dediler, ‘onu hemen insanların gözü önüne
    getirin. Belki şâhitlik ederler.’ ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey
    İbrâhim?’ dediler. ‘Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Haydi onlara
    sorun; eğer konuşuyorlarsa!’ dedi. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına
    dönüp (kendi kendilerine) ‘zâlimler sizlersiniz, sizler!’ dediler. Sonra
    tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: ‘Sen bunların konuşmadığını
    pek âlâ biliyorsun’ dediler. İbrâhim: ‘Öyleyse’ dedi, ‘Allah’ı bırakıp
    da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapacak
    mısınız? Yuh olsun size ve Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere!
    Siz akıllanmaz mısınız?’ (Bir kısmı:) ‘Eğer iş yapacaksanız, yakın onu
    da tanrılarınıza yardım edin!’ dediler. ‘Ey ateş! İbrâhim için serinlik
    ve esenlik ol!’ dedik. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat Biz
    onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Biz, onu ve
    Lût’u kurtararak, içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye
    ulaştırdık.”572
    Hz. İbrâhim’in putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Sâffât
    sûresinde de şu şekilde anlatılır: “Şüphesiz İbrâhim de onun (Nuh’un)
    milletinden idi. Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. Hani o, babasına
    ve kavmine: ‘Siz kime kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Allah’tan başka
    birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz? O halde, âlemlerin Rabbi
    hakkındaki görüşünüz nedir?’ (Hz. İbrâhim’in kavmi, yıldızlara bakar,
    onlarla kâhinlik yaparlardı. Bir bayram günü İbrâhim’e kendileriyle
    beraber bayram yerine gelmesini söylediler.) Bunun üzerine İbrâhim
    572 21/Enbiyâ, 51-71
    İbâdet ve Allah’tan Başkasına İbâdet/Tapma
    237
    Ünite 8
    yıldızlara şöyle bir baktı. ‘Ben hastayım’ dedi. Ona arkalarını dönüp
    gittiler. Yavaşça (kavmin) putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş
    çelenkleri, yemekleri görünce:) ‘Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz?’
    dedi. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp
    geçirdi). (Putperestler) koşarak İbrâhim’e geldiler. (Neden putları
    kırdığını sordular.) İbrâhim: ‘Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?!
    Oysaki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı’ dedi. ‘Onun için
    bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın!’ dediler. Böylece ona bir tuzak
    kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.”573
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara
    biz de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza!
    Siz aklınızı kullanmaz mısınız?”574
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!”
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na
    secde ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet
    ölçüsünde yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve
    tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim (a.s.)’ın izinden giden tüm put düşmanlarına
    selâm olsun!
    573 37/Sâffât, 83-98
    574 21/Enbiyâ, 67

    ıı. bölüm
    İman Esasları
    240
    - ünite 9 -
    Din
    • Dinin Tanımı
    • İslâm’a Göre Dinler
    • Diğer İnançlarda Din
    • Dinin Kaynağı
    • Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği
    • Dinlerin Tasnifi:
    • Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    • Din ve Bilim
    • Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
    • Bu Din Benim Dinim Değil!
    Dinin Tanımı
    Din kelimesi “deyene” kökünden oluşmuş bir kelimedir. Sözlük
    anlamı olarak din; boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, âdet
    edinmek, boyun eğdirmek, hesaba çekmek, cezâ ve mükâfat vermek,
    egemenlik, mülk, hüküm, idare etmek anlamlarına gelir.
    Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla
    hayırlı olan şeylere sevkeden İlâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin
    vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah Teâlâ tarafından
    vahiy yoluyla indirilen, insanları dünya ve âhiret saâdetine
    çağıran i’tikadî ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, iman ve ihsandan
    oluşan hayat şeklidir (Bu tanımların tümü vahye dayalı hak dinin,
    yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır).
    Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:
    241
    Ünite 9 Din
    Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler
    dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez. “İyi bilin ki, hâlis
    (gerçek) din Allah’ındır.”575
    Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl
    dışı değildir. Din akıl sahibi olmayan çocukları, delileri sorumlu tutmaz.
    Dinde serbest seçme vardır. Yani iman edip etmeme insanların
    özgür irâdelerine bağlıdır. “ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile
    bâtıl açıkça ayrılmıştır.”576
    Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele
    iletme hususunda onların şahsi kanaatlerini değil; genel ve değişmez
    evrensel yaradılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar: din, akıl, can, mal
    ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.
    Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mâhiyetini, başlangıcını ve
    sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla sorumlu olduğu vazifelerini bildirir.
    İnsanların ortaya koyduğu sistemler hak din değil; bâtıl dindir.
    Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir yaşayış biçimi vardır.
    Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü
    ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının
    Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç
    gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesi olduğu
    şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar, resmî ideolojinin
    din tanımı da budur.
    Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir
    hâdisedir. Bu hâdisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar
    için dinî duygulardan faydalanmak, en açık ifâdesiyle dini istismar
    etmektir. Yine bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on
    575 39/Zümer, 3
    576 2/Bakara, 256
    242
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    dört asır önceki dinî hükümlerle değil; yine çağdaş ve medenî olan
    hükümlerle mümkün olacaktır.
    Rabbimiz, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve
    yorumlamaya kalkışan böylesi kimselere, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça
    şöyle buyurmaktadır: “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?
    Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.”577
    Bu âyet-i kerimede hem bu kimseler itham edilmekte ve hem de
    Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve
    Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı yegâne
    din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği zaman, aldatılmakta
    olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine
    yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.
    İslâm’a Göre Din Gerçeği
    Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm
    için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki
    veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini
    belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzumesidir. Yani, üstünlüğü
    kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din
    denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir
    dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî
    ıstılahta veya diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel
    ifâdeyle Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların
    münâsebetlerini tanzim eden nizamdır.
    Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz bir
    düzeni ifâde edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen dört unsurdan
    meydana gelir:
    1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,
    2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,
    577 49/Hucurât, 16
    243
    Ünite 9 Din
    3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî
    nizam,
    4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin
    verdiği mükafaat veya karşı gelmek sûretiyle isyan etmeğe
    verdiği cezâ.
    Kur’ân-ı Kerim, bazen bu anlamlardan biri için, bazen da tüm
    bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır.
    Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiğigörülür.
    578
    Kur’an, din konusunda iki tehlikeden bahseder. Bunlardan biri
    dinde azgınlık edip aşırı gitmek, dine ilâve etmektir. “De ki: Ey kitap
    ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin...”579
    Diğer tehlike ise, dinin koyucusu ve sahibi olan Allah’a din öğretmektir.
    “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?...”580
    Diğer İnançlarda Din
    Her toplumda din kelimesini ifâde etmek için farklı kelimeler
    kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, âyin, hüküm, emir, kanun, fazilet,
    korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu inançlara
    göre din şu alanları kapsar:
    Din; insanın kutsal şeylerle olan ilişkisidir.
    Din; rûhî varlıklara olan inançtır.
    Din; mutlak itaat duygusuna dayanır.
    Din; en yüksek toplum değerlerinin şuurudur.
    578 Geniş bilgi ve ilgili âyetler için Bak. Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan
    Yayınları, s. 99 - 111
    579 5/Mâide, 77
    580 49/Hucurât, 16
    244
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Dinin Kaynağı
    Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak
    mümkündür:
    1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından konulduğuna inanan düşünce.
    2) İnsanın her şeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın
    ürettiğine inanan görüş.
    Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe
    göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın
    içindedir. İnsan ilkel döneminde tabiat ve tabii hadiseler karşısında
    çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna inanmış
    ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış, böylece
    putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın ilk dinine
    animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların, bedensiz
    varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı doğurmuş, buradan
    yağmur, ateş, kar gibi tabiat olaylarını idare eden çeşitli tanrıların
    varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların birleştirilmesiyle
    tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tarafından uydurulup
    üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları şöyle maddeleştirilebilir:
    “Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan veya bitkiyle kan
    bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde
    gösterirlerdi.”
    “Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen
    saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde dinin
    temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul ettiği
    şeydir.”
    “Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı
    bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”
    245
    Ünite 9 Din
    “Din: İnsanın kendi düşüncesini insan üstü bir plana aktarmasıyla
    ortaya çıkmıştır. Yani insanların rûhun ölmezliğine inanmaları, adâlete
    olan susamışlıkları, insanların bir adâletin tecellisine olan inançları
    din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.
    “Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi,
    ruhsuz dünyanın rûhudur. Din halkın afyonudur.”
    “Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve çok
    tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de insanla
    birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil, bizzat
    insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabii bilimlerin gelişmesiyle
    insan, tabiat üstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat olaylarına bilimsel
    açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini yitirecek,
    insan hayatının belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.”
    Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, dini kabul etmeyen,
    ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş olan
    insanların ortak inancıdır.
    İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı
    dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları
    müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda
    ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek
    tanrılıdır.Yani tevhid dinidir.
    Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap inancı,
    peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde değişmemiş,
    sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz Âdem’den,
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e kadar tüm peygamberlerin
    getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.
    Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar
    hak dinden uzaklaşmış, birtakım sâlih insanlara, yıldızlara, ağaçlara,
    hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine tapınmaya başlamışlardır.
    Hak dinlerde meydana gelen bu sapmayı ortadan kaldırmak için Allah
    Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler göndermiş,
    bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar tekrar dâvet etmişlerdir.
    246
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru gelişme
    gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm i’tikadında
    insanlığın ilk dini tevhid dinidir.
    Din Duygusunun Menşei ve Dinin Gerekliliği
    Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile
    yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve her
    yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir. Bu
    ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla din
    duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim
    Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak dine,
    Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın
    yaratması değiştirilemez.”581
    Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, (İslâm) fıtrat(ı) üzerine
    dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahûdi ise, onu yahûdi;
    hristiyan ise, hristiyan yapar.”582 buyurarak bu hususu açıklamıştır.
    Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın
    yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına
    şâhit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve onunla
    birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve rûhî yapısı itibarıyla dine muhtaçtır.
    Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye, giyime,
    korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Mânevî varlığının devamı için de
    dinî prensiplere muhtaçtır. Sadece maddî ihtiyaçlarını düşünen insanlar,
    hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli kimselerdir.
    Dinlerin Tasnifi
    Kur’an’a göre dinler üçe ayrılır:
    1- Hak Din (İslâm Dini),
    2- Muharref Dinler,
    3- Bâtıl Dinler.
    581 30/Rûm, 30
    582 Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
    247
    Ünite 9 Din
    Hak Din
    Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara
    bildirilen, hiçbir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze
    kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya
    görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet
    anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi, kanunları
    ve cezâları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere Allah’ın gönderdiği
    din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere günün şartlarına
    göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akîde (inanç) ise, bütün peygamberlerde
    aynıdır.
    Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:
    Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını
    gösteren peygamberler vardır.
    Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük kitap-)
    veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere inen
    henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.
    Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç vardır.
    Akla, ve kesinliği ispatlanmış ilmî gelişmelere aykırı hiçbir şey
    yoktur.
    Muharref Dinler
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın
    gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş
    şeklidir. Yahûdilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.
    Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan
    sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek
    isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak
    için gönderdiği din, kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan
    kaldırmak için de iki seçenek vardır:
    248
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir
    dini de ortadan kaldırmak.
    b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen,
    kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan
    reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen
    yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece
    hem câhil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de
    değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği
    yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merasim ve törenlere
    katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını
    söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya çalışmışlardır.
    Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi
    çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu
    dinlere muharref dinler denir.
    Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
    Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun
    ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü
    bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri,
    eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm,
    sosyalizm, materyalizm, faşizm, Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler
    ve tüm beşerî düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.
    Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, birtakım
    maddecilerin işine mâni olduğu için, onların dini bozduklarını,
    değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç söz
    konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler, yaratılışlarının
    zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde,
    ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen
    ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır. Ama
    hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur.
    Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip, onların
    hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur (Adlarına çoğunluk ve
    249
    Ünite 9 Din
    çoğulculuk rejimleri denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde
    de durum farklı değildir).
    İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına
    geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler)
    sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslâm’a düşmanlık olduğundan,
    Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan, anarşistler
    olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah ediciler olarak
    göstermişlerdir.583
    Geçmişte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler
    (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların
    hayatlarına hâkim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını bile
    mutlu edemediği, özgürlük, hak ve adâlet veremediği gibi; insanların
    çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu, kölesi yapmıştır.
    Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma
    dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan
    dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak ortaya çıkan
    komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik dinidir)
    70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin çöplüğüne atılmışlardır.
    Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini yine kendi elleriyle
    yıkıp yeni yeni dinler edinmektedirler. Bir zamanlar elleriyle
    yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak çöplük arayan
    insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini koymayı daha ne zamana
    kadar sürdürecektir?
    Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak
    ifâde ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları
    kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin
    dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre
    belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu
    cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.
    İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik
    adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan
    toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu
    583 Bak. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26
    250
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya
    dokunulmaz olan sınıflar yoktur. Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu
    hükümlerden herkes memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite
    veya siyasî iktidar adına insanları ezmek, insanları sömürmek
    isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü
    yürürlükte olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları
    ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.
    Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan
    İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip,
    İlâhî hükümleri rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini belirleyecek
    yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamaktır. İnsanların
    yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamak!
    Bu ne demektir? Bu, en açık ifâdesiyle, yeni bir din ortaya
    koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını
    belirleyen hükümler manzumesi olduğundan; İslâm’ın hükümlerini
    reddedip, bu İlâhî hükümlere zıd hükümler koymak; İslâm’ı
    beğenmeyip, İslâm’ı reddedip, yeni bir din oluşturmaktır.
    Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz.
    Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin
    nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini tahrif
    etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler türetmeleridir.
    Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah
    (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı dinler göndermiş
    değildir!
    İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak
    ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya
    çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl
    dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce değişik izm’ler, değişik
    ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar birer dindir; bâtıl dindir.
    Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense sadece
    âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alâkalı
    görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semâvî olan
    Yahûdiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik
    dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu dikkatlerden
    251
    Ünite 9 Din
    kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının temelini
    oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi,
    gerçekte birer dindirler. Dolayısıyla dini olmayan hiç kimse yoktur.
    Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat
    şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili
    boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta
    ve hatta dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha
    önce gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî
    boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifâdeyle kişinin ayakları
    dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.
    Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını
    dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat
    şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam
    biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin
    yapısında yer alan konulara müdâhale etmekte, bu konularda doğru
    veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere
    “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı
    yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet
    etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu
    hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir: “De ki,
    ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz
    tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de
    benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim
    bana.”584
    Nitekim aynı örnek Kur’ân-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında da
    bulunmakta, Yusuf (a.s.)’ın yanında bulunduğu hükümdarın düzenine,
    yönetim hukukuna “din” denilmektedir: “İşte biz Yusuf için böyle
    bir plan düzenledik. (Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek
    cezâya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.”585
    Fazlalaştırabileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi,
    Kur’ân-ı Kerim’e göre yegâne din İslâm değildir. “Allah katında
    din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.”586 âyet-i kerimesini ileri sürerek “Al-
    584 109/Kâfirûn, 1-6
    585 12/Yûsuf, 76
    586 3/Âl-i İmran, 19
    252
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    lah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka bütün yönelişler,
    bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir” demek; bu âyeti,
    Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir. Bu âyet-i kerimeden anlamamız
    gereken gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din,
    Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslâm’dır.
    Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan
    başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz.
    İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer
    din olduğu gibi, semâvî bir dinin insanlar tarafından parçalanan,
    tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim yukarıda
    verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbimizın kelâmı olan
    Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat şekline, hükümdarın
    yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif
    eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine “din” denilmektedir. O halde
    İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri
    itibariyle hak olan Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin
    aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifâdesi olan İslâm,
    Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak dindir.
    İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına
    rağmen, en genel ifâdesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik
    ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir. Kimilerimizin
    aklına şu soru gelebilir: Mâdem birçok ideolojiler ve birçok
    izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor da, başka
    başka isimlerle adlandırılıyor?
    Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi
    amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî, iktİsadî,
    sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin
    tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara “din” denilmiyor?
    İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere bilmem
    ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni; yönettikleri
    halkın iki ayrı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması
    içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı
    tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir
    din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya
    253
    Ünite 9 Din
    türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi
    isimler takmaktadırlar.
    Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın karşıtı
    olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören
    her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında bâtıl bir dindir. Bu bâtıl dinlere
    inanmak, bu bâtıl dinlerin dünya görüşünü benimsemek ve bu
    bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji veya bu izm’dir”
    demek arasında hiçbir fark yoktur.
    “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O,
    âhirette de kayba uğrayanlardandır.”587
    İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havvâ validemizle başlayan
    bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem
    de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik
    bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında hak din vardır.
    İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan
    din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.
    Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan,
    bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken,
    hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl dinleri
    genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl ceset
    giydirildiğini görürüz. Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya
    hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan
    bâtıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine
    neden olmuştur.
    Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi
    sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları
    içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki
    zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir etmek ve
    Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hâkim kılmak için, yeni bir peygambere
    gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) efendimizle birlikte gönderilen
    Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde
    587 3/Âl-i İmran, 85
    254
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının (Kur’an ve Sünnet)
    elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini
    yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir.588
    Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
    Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak
    onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler.
    Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve müslüman
    olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına uygun
    davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak olan hukuk
    ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına göre belirlenmek
    durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat sistemleri,
    yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır
    belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların iman açısından
    değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.
    Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları
    bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkânsız derecede
    zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı
    olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir.
    Yani biraz müslüman, biraz laik, biraz materyalist... karma dinler
    içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak
    iman ederler.”589
    Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i hükümlerine aykırı hükümleri
    kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri
    reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya
    çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair
    değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir, ideoloji ve
    sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar üzerinde uygulama
    alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların
    varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa,
    müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.
    588 M. Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, İnsan Dergisi Y.
    589 12/Yûsuf, 106
    255
    Ünite 9 Din
    İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslâmî, câhilî ve
    müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç ve
    düzenlere karşı akîdesinin gösterdiği doğrultuda gereken mücâdeleyi
    vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir. İnsanlar tarafından oluşturulan
    dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle bildirdiği
    din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’tan bir yol gösterici olmadan,
    yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?”590
    Bir insan, ya Allah’a iman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere
    göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a teslim olup, tâğutun kurallarına,
    hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol
    yoktur.
    İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş
    oldukları inanç ve hayat düzenlerinin, ideoloji, politika, ahlâk ve
    yaşayış şekil ve üsluplarının ifâdesi olarak “din”in, Allah tarafından
    kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli olan dinin
    İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din arayanın, İslâm’dan
    başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin bu arayış ve
    benimseyişinin âhirette ebedî hüsran ile sonuçlanacağını, bu dininin
    Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır.591 Allah’ın dininden
    başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat düzeninden
    başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi
    ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan
    başka bir din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen
    olan kanunlarına ters düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister
    istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden
    başkasını mı arıyorlar? Hem onlar O’na döndürüleceklerdir.”592
    Allah, dinini kemale erdirdiğinden, bu dinin eksiksiz olarak ve
    bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle
    uygulanmaya konulması gerekmektedir. “Ey iman edenler!
    Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın.
    Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca deliller
    geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak Gâlib
    590 28/Kasas, 50
    591 Bak. 3/Âl-i İmran, 19 ve 85
    592 3/Âl-i İmran, 83
    256
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve Hâkim olandır.”593; “Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz
    da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden böyle yapanların
    cezâsı, dünya hayatında rezil ve rüsvay edilip aşağılanmaktan, âhirette
    de azâbın en şiddetlisine uğratılmaktan başkası değildir. Allah,
    yaptıklarınızdan gâfil değildir.”594
    Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına
    tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her
    türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer
    ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından
    kabul edilecek nitelikte bir imana sahip olmaya imkân yoktur.
    Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a iman edilmiş,
    tâğut, ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup
    İslâm’ın nuruna, imanın aydınlığına çıkılmış olur: “Artık hak
    ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse
    kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi
    işitendir, her şeyi bilendir. Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları
    karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur,
    onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir.
    Onlar orada temelli kalacaklardır.”595
    Din ve Bilim
    Bu konuyu açıklamadan önce ilmin Allah’ın sıfatı olduğunu belirtelim.
    İslâm dininin geçmişten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi
    olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın sorunu olmuştur.
    İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:
    1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis,
    Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.
    593 2/Bakara, 208-209
    594 2/Bakara, 85
    595 2/Bakara, 256, 257
    257
    Ünite 9 Din
    2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik,
    Biyoloji, Astronomi, Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.
    3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih,
    Antropoloji vs.
    Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım sözkonusu
    değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü... sınıf
    ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı âyetler
    topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini
    insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması sonucu
    ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu ortaya
    çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri anlamaya çalışmak
    süretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm ilimler değerli ve
    tüm âlimler hürmete layıktır.
    Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada yürütülmelidir.
    Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse,
    insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı gibi insanlığı
    türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı kuranlar
    Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.
    Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir sinek
    kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş,
    bulut, rüzgâr, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası yeryüzünden gökyüzüne
    her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir işaret
    olduğunu söylüyor.
    Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir.
    Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir.
    Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir. Bir şartla ki, bu
    ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler de iman
    sahibi olmalıdır. “Gerçek anlamda iman edenlere, yeryüzünde ve
    kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?”
    596 “O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın
    596 51/Zâriyât, 20-21
    258
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz.
    Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?”597
    Din, maaddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme,
    gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan,
    şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer âlem
    hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini
    açıklar.
    Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği olan bu âleme
    dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları araştırır,
    keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya çıkarır. Bilim elde
    edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak var olduğuna,
    b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, c) Bu âlemin
    anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.
    Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini,
    bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya ve idrâk etmeye çalışan
    ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.
    Yozlaştırılan Din; Halkın Dini ve Hakk’ın Dini
    “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denilse, ‘Hayır, biz atalarımızı
    üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!’ derler. Peki ama, ataları bir şey
    düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının
    yoluna uyacaklar)?”598 Aklı olmayan kimsenin dini de yoktur:
    “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve
    rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir.”599
    Bizden önce yaşayan atalarımızdan bize intikal eden mirasın
    içinde hem doğruların, hem de yanlışların olabileceğini kabullenmek
    gerekir. Bize intikal eden miras, hem bazı doğruları, hem de
    bazı eksiklik ve yanlışları içermektedir. Bu miras, çeşitli siyasî ve
    itikadî tartışmaların yoğun olduğu bir ortamda doğup yine çeşitli
    597 41/Fussilet, 53
    598 2/Bakara, 170
    599 10/Yûnus, 100
    259
    Ünite 9 Din
    siyasî entrikalardan geçmek sûretiyle bize ulaşmıştır. Bu mirasın intikalinde
    çok samimi kimseler olduğu gibi; çok bağnaz kimselerin
    de olduğunu unutmamalıyız. Bize intikal eden mirasın sahiplerinin
    de birer insan olduklarını, yanılabileceklerini kabul etmeliyiz. O halde
    bize intikal eden mirası analiz etmeden, araştırmadan, Kur’an ve
    sahih sünnet terazisinde tartmadan, nakil ve akıl sağlamalarından
    geçirmeden kabul etmemek gerekir.
    İslâm dünyasında insanlara, müslümanlara yön veren kimselerin
    değişmeyen dinin temel esaslarıyla değişen ve değişmesi gereken
    özellikleri ayırt edebilmesi ve kendilerini sürekli yenilemeleri
    gerekir. Dengelerin kısa sürede değiştiği bir dünyada mü’minlerin
    pasif kalmaları, tamamıyla nakilci/taklitçi/şerhçi ve düşünemeyen
    kimseler olmaları, din açısından üzücü bir olaydır. Böylesi bir tablonun
    sorumlusu, bu insanların kendileridir. Çünkü Allah, Kur’an’da
    hayra doğru değişmenin mutlak sûrette gerçekleştirilmesi gerektiğini
    beyan etmektedir: “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe
    şüphesiz Allah da onların durumunu değiştirmez. Allah bir kavme
    kötülük murad ettimi artık onu geri çevirecek yoktur. Zaten onların,
    O’ndan başka koruyup kollayanları da yoktur.”600
    Her konuda analizci, araştırıcı olmamız gerekir. Câhiliyye Araplarının
    yaptığı gibi hayra doğru değişmeye, yenilenmeye karşı olmak,
    ataların yolunu körü körüne taklit etmek demektir. Câhiliyye Araplarına
    tebliğ edilen gerçek dine karşı çıkanların tavrı, tamamıyla İslâm’a
    karşı mücâdele olmuştur. Âyet-i kerimelerde de sık sık atalar
    dinine körü körüne bağlılığın kötülüğünden söz edilir. Bu bağlılığın
    ne kadar tehlikeli olduğu vurgulanır. Bu tehlike, müslümanlar için
    de söz konusudur. Kur’an ve sünnete bağlı kalmakla birlikte, çağın
    dilini ve çağın gündemini kendi lehimize kullanmak zorundayız.
    “Hayır, (ne bilgileri var, ne de kitapları.) Sadece: ‘Biz, babalarımızı bir
    din üzere bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler (Bütün
    delilleri bundan ibâret). İşte, böyle senden önce de hangi memlekete
    uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklıları: ‘Biz babalarımızı
    bir din üzerinde bulduk; biz de onların izlerine uyarız’ dediler. Ben
    size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz (din)den daha doğrusunu getirmişsem
    (yine mi bana uymazsınız?)’ deyince, dediler ki: ‘Doğrusu
    600 13/Ra’d, 11
    260
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    biz sizin gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.”601 “Onlar bir kötülük
    yaptıkları zaman ‘babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu
    emretti’ derler. De ki: ‘Allah, kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz
    şeyleri mi söylüyorsunuz?”602
    Bu Din Benim Dinim Değil!
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din ve aynı şekilde câmilerden
    halka empoze edilmeye çalışılan, yine dinde reform gayreti sahiplerinin
    yaymaya çalıştıkları sahte bir din sözkonusudur. Bu sahte
    dinle bırakın müslüman olmayı, hıristiyan olmak bile mümkün değil.
    Hatta dinsiz bile olunamaz, ancak din düşmanı olunabilir. Bugün
    hıristiyan misyonerliğinden daha korkunç olan radyodan, TV’den,
    kimi bürokratların, sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın
    tebliğ etmeye çalıştığı bu sahte dindir.
    Amaç, devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip yetiştirmek. Yeni
    Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist ilkelerle tesbit
    edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki
    dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet
    çocuğu, demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına
    uygun, düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere
    ve sömürücü tâğutlara) karışmayan müslüman(!) vatandaşlar
    yetiştirmek.
    Laiklik, batı kökenli bir kelime... Batı şartlarında ortaya çıkmış ve
    o şartlarda mümkün olan bir şey. Kaldı ki, bugün birçok batılı ülke
    laiklik ilkesine bağlı değil. Hele Türkiye’deki laiklik, onlar için çok
    yabancı. Ama müslüman Türk halkı ille de laik olmak zorunda... Laikliği
    batı şartlarında bile mümkün kılmak sorunken, müslüman bir
    toplumda nasıl mümkün olabilir? 23’den beri bunun yolu aranıyor.
    Önce dini yasaklamak istediler, olmadı. Kaleyi içeriden fethetme yolunu
    denediler, tutmadı. Okullara zorunlu din dersi koyarken, maksatları,
    dini yaymak ve güçlendirmek değil; halkın elindeki kitabı
    601 43/Zuhruf, 22-24
    602 7/A’râf, 28
    261
    Ünite 9 Din
    almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı kendileri yazıp
    öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek.
    Türkiye ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din
    devlete uymalıydı. Batılı anlamda bir laikliği mümkün kılmak için
    imamın papaza, caminin kiliseye, Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu.
    Bütün gayret de onun için… Yani, hıristiyan gibi (hatta
    dinsiz gibi) yaşayacak, yine de müslüman gibi ölüp törenle müslümanca
    gömülecektiniz… Âhiret, dinin alanına girdiği için, öldükten
    sonra imama teslim olacaktınız; yaşarken Sezar’lara, tanrının tüzel
    kişilik kazanmış hali olan iktidar irâdesine! Bu, aslında laiklik filan
    değil; doğrudan doğruya din düşmanlığı idi aslında.
    262
    - ünite 10 -
    İslam Dini
    • İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamları
    • İslâm’ın Mâhiyeti (İçeriği)
    • İslâm’ın Gayesi
    • İslâm’ın Hükümleri
    • İslâm’ın Eski Şeriatlerle İlişkisi
    • İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
    • İslâm’ın Tebliği
    • İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İslâm Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek
    anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe
    dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.
    İslâm’ın terim anlamı: Allah tarafından peygamberler aracılığıyla
    insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak
    hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları
    kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir
    sistemdir, kanundur.
    İslâm’ın Mâhiyeti
    İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına
    teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz.603
    İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından
    603 Bak. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65
    263
    Ünite 10 İslâm Dini
    ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır.
    Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü
    bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
    Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat
    etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay,
    yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve
    hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak
    demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat
    ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına
    şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde
    ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na
    döndürülüp götürüleceklerdir.”604 Bu âyette gökte ve yerde olanların
    teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan,
    İşte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm
    teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz.
    İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm,
    imanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet,
    yani imansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar
    inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği
    şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği,
    başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman”
    olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin)
    geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam
    bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.
    İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı
    seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan
    artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan,
    dünyada halife olur.
    İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir.
    Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir.
    Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir.
    İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu
    dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da
    hükmü açıklanmamış hiçbir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır,
    604 3/Âl-i İmran, 83
    264
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vacip veya farz mıdır; yapılan
    herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç,
    ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren
    başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm
    vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola
    çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’ân-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar:
    “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için
    gönderdik.”605 Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler
    hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin müctehid âlimleri, kitap
    ve sünnete dayanarak çıkarırlar.
    Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan
    biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir
    (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in
    (s.a.v.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak,
    zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.”
    606
    Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu
    olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş
    esas, İslâm’ın temelleridir ama, İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin
    sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu
    beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında
    ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan,
    hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan meydana
    gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili
    İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle
    tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.
    Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini ikiye
    ayırabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine
    binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih.. İslâm,
    şehâdet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslâm;
    namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara
    İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise, bu
    605 16/Nahl, 89 ve yine Bak. Yusuf, 111
    606 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3
    265
    Ünite 10 İslâm Dini
    temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar
    İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik
    nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs.
    İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır (Müeyyide:
    Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini temin eden
    kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu
    emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar, Allah’ın dünya
    ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde İslâm; inanç, ibâdet,
    hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve
    nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir.
    Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü
    dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın
    her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle
    tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana
    sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm
    (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin
    bütünüdür.
    İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç
    ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak
    adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.
    Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince,
    İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla
    câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi
    içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de,
    mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik
    insanın hevâ ve arzuları kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini
    de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar?
    İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’tan daha
    güzel kim vardır?”607
    İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye
    vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal
    607 5/Mâide, 50
    266
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde,
    bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki
    câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allah
    Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları
    affeder ama, inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan
    kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez.
    “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğiniaffeder.”
    608
    Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü
    alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını
    almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın
    bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
    bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir
    şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır.
    Allah sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”609 Her müslümanın,
    câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın
    bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel
    bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye
    çalışmalıdır.
    İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta
    dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye
    düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker
    çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da
    namaz halkası sökülecektir.” Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden
    söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken,
    hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen
    söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında ne kadar
    çok câhiliyye idareleri vardır ve bu câhiliyyelere uyan ne kadar çok
    müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak özellikleri,
    İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır.610
    608 4/Nisâ, 48
    609 2/Bakara, 85
    610 Bak. Din ünitesi
    267
    Ünite 10 İslâm Dini
    İslâm Dini’nin Gâyesi
    İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır.
    Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret
    saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini
    ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır.
    Toplumun saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin
    mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi
    gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara
    şer’î hükümler denir.
    İslâm Dini’nin Hükümleri
    İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:
    a-) İman (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi
    gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi,
    neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman
    esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan
    temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.
    b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması
    gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını
    ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler
    denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek
    gibi.
    c-) Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî ilişkileri
    açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve vicdanın
    terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe,
    kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.
    d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): iman, ahlâk ve şahsî amel gibi
    konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini
    ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras
    dağıtımı, ticarî ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun ve
    kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.
    268
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bu dört hüküm (iman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün
    ve homojen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle
    olmasına rağmen, özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla
    (muâmelâtla) ilgili hükümleri terk ettikleri veya terk ettirildikleri
    için İslâm’ın bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak
    yaşanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, imanî konular saptırılmış,
    ameller (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa
    edilen bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar
    İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.
    Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı
    zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi bir şeyle
    (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de bütünlüğü
    ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar. İslâm sosyalizmi,
    Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı iki şeyin bir araya
    getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması demektir.
    İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her
    yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi
    dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü kapsar
    ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar
    insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür.
    İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya
    herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurâfe ve
    bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir
    nizamdır.
    İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatleriyle İlişkisi
    a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır.611 İnsanlık dünyaya
    peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve
    insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlerle
    (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde
    aynı olmuştur.
    611 Bak. 2/Bakara, 130 - 133
    269
    Ünite 10 İslâm Dini
    b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti.
    Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani
    tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyâmete
    kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.
    c) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin
    tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlerini) nesh edip
    ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed
    (s.a.v.)’in şeriatidir.
    d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önce Allah (c.c.) tarafından
    gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.
    İslâm’ın Rükûnları
    İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına
    ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı
    ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu
    tutmak.
    Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-
    i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel üzere
    bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak İslâm’ın
    beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz. Şehâdet veya
    tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel ilkelerini)
    daha önce “Tevhid” ünitesinde işledik. Burada, bu ibâdetlerin önemine
    binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte
    amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette tanımlayabileceğimiz
    rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz.
    Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh, İlmihal kitaplarında ve
    Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.
    Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir.
    Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun
    olması, ikincisi; niyetin Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla, bu
    bilinçle olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa
    Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i sâlihten
    270
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce Rabbimiz buyuruyor
    ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih amel işlesin,
    Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi şirk/ortak koşmasın...”612
    Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu
    ameller Allah’a, âhiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i
    şehâdetin (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle
    meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve
    bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek
    olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz İslâm’ın olamayacağı
    ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden dolayı
    birçok âyet onu övmektedir. Bu âyetlerin bazısı onu imana yaklaştırır,
    bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da özellikle âhiret hayatında
    vereceği faydadan bahseder. “Andolsun Asra ki, Muhakkak insan
    ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i sâlih işleyenler,
    birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.”613
    Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı
    Allah, iman ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah
    rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o
    kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe
    o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için
    ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır.614
    Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun, Cenâb-ı
    Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbine itaatı, Şeriata
    boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek hayırlı
    bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.
    Bu amel-i sâlihin başında (dar anlamıyla) ibâdetler gelir. İbâdetlerin
    de başında namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar İslâm’ın
    temelleridir. Bu ibâdetlerde ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle
    câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur hadiste bu
    ibâdetler açıkça bildirilmiştir.
    612 18/Kehf, 110
    613 103/Asr, 1-3. Diğer örnek âyetler için meselâ Bak. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29;
    16/Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9.
    614 Bak. 3/Âl-i İmran, 85
    271
    Ünite 10 İslâm Dini
    İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbâdetler, kişinin Rabbiyle
    olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu
    ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu
    ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce imanî esaslara, sonra
    ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik olduğu halde, insanın
    imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün değildir.
    Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı
    günümüzde namaz başta olmak üzere ibâdetlere gevşeklik gösteren
    insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz
    ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok
    zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.
    Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi
    vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alâmet
    olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde
    namazda ihmal câizdir. Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek
    münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine
    ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve
    kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan bir ibâdettir.
    Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden
    meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’da birçok âyet
    vardır.615
    Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, imanı takviye eder, nefsi
    kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini
    bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlâs,
    irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât, müslüman
    için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan
    mâlî bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise
    bir emânetçiden başka biri olmadığını insan zekâtla daha iyi kavrar.
    Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih etmektir.
    Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adâletin
    sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın amelî eğitimidir.
    Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde
    kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri
    yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah sevgisi ve O’nun
    615 Bu âyetlerden bazıları şunlardır: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ, 103,
    142; 29/Ankebût, 45...
    272
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu
    sâlih amellerin başında gelir.
    Amelin imanla münâsebetini ileride geniş olarak işleyeceğiz.
    İslâm’ın Tebliği
    İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ edilmelidir.
    Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp
    sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar
    mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip
    kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.”616 âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslâm,
    herkese, ama özellikle “Müslümanım” diyenlere götürülmelidir.
    Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu durum
    mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.
    İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu kimseye
    ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını
    sağlamaktır. İslâm, hiçbir gücün tekelinde olamaz. Hiçbir güç
    İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar,
    ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına yapsınlar;
    her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir. Çünkü Allah
    Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını
    ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır.
    Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanısınlar,
    öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hâkimiyet
    ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan,
    babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp,
    hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan İslâm’a
    ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve bütün peygamberler de bunun için
    gönderilmişlerdir.
    616 3/Âl-i İmran, 104
    273
    Ünite 10 İslâm Dini
    İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak
    İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan temel ilke “Lâ
    ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve hâkimiyeti
    sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte
    inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında da kanun
    ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına
    şehâdet etmek, böyle kâmil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslâm’a
    saygısızlık yapılmış olur.
    Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir.
    Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında
    Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tâbi olur ve Allah’ın hükmünü
    kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.
    Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasûlullah
    (s.a.v.)’dır. Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet kelimesinin ikinci
    rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Rasûlüdür.”
    617 İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi.
    Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekâmil
    bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu nizam budur.
    İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret
    değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen
    mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak
    bir arada bağdaşamaz.
    İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de
    yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama
    tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla,
    kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir
    cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini oluşturur
    ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden
    seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder,
    617 48/Fetih, 29
    274
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.”618 “İşte böylece sizleri
    orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek)
    olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye...”619
    618 3/Âl-i İmran, 110
    619 2/Bakara, 143
    275
    - ünite 11 -
    İman
    • İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    • Kur’an’da İman Kavramı
    • İmanın Dereceleri
    • İmanın Artması, Eksilmesi
    • İmanın Gerektirdikleri
    • İman ve İslâm
    • İman ve Amel
    • İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
    İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
    Sözlük anlamı olarak iman: İman, emn kökünden bir mastardır.
    Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik etmek, onaylamak, kabullenmek
    itimat etmek, gönülden benimsemek, güvenmek/güvenilmek
    anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu aşağı yukarı
    karşılar.
    Terim olarak iman: Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından
    getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak
    tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır.
    İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na
    yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek,
    getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek,
    O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip bağlanmak
    ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven
    vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem
    276
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi
    başkalarına güven veren demektir.
    Kur’an’da İman Kavramı
    İman kelimesi Kur’an’da 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü
    olan “emn” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır.
    Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler
    olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde
    ediyor.620 Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi
    Cebrail’in de emin olduğunu belirtiyor.621 Yine Kur’an, insanın
    büyük sorumluluğundan bahsederken onu emaneti yüklenen varlık
    olarak tanıtıyor. Emanet de imanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi
    edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.622 İman sahibine mü’min
    denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan
    biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı
    olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi
    ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam
    olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu her şeyden
    fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her şeye tercih
    etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.”623
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin
    vasıfları açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış
    oluyor. Bu açıklama, aynı zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini
    de topluca içermektedir. Kurtulmak isteyen, gayb diye ifâde edilen
    çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara kesin iman edecek,
    salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye
    başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı
    620 7/A'râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    621 26/Şuarâ, 193
    622 Bak. 33/Ahzâb, 72
    623 2/Bakara, 165
    277
    Ünite 11 İman
    bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına
    da götürecektir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”624
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız
    en büyük mükâfaat sizindir.”625
    “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği
    Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini,
    kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son
    derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.”626
    “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin iyiliğini
    isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
    Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya
    döndürmeniz değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere
    imanetmenizdir...”627
    İmanın Dereceleri
    1. İcmâlî İman: İman edilecek esaslara kısaca ve toptan iman
    etmektir. Yani, Allah (c.c.)’ın göndermiş olduğu haber ve hükümlerin
    hepsine birden inanmaktır. Bu da “lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r-
    Rasûlullah” cümlesi ile ifâde edilir. İmanın en basit mertebesi
    budur. Çünkü bu iki cümlede iman edilmesi gerekli olan her şey özet
    olarak bulunmaktadır.
    2. Tafsîlî İman: İman edilecek esasların herbirine açık ve geniş
    bir şekilde iman etmektir. Allah’a ve Peygambere imandan sonra,
    Peygamberin haber verdiği hüküm ve esasları teker teker öğrenip
    onların hak olduklarını tasdik etmek tafsili imandır.
    624 2/Bakara, 41
    625 3/Âl-i İmran, 179
    626 4/Nisâ, 136
    627 2/Bakara, 177
    278
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve
    O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik
    etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine
    getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip,
    bağlanmak ve yaşamaktır.
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek,
    güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı
    gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına
    güven veren insandır.
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binası
    ve üçüncü âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri,
    sûrenin son âyetinde de perçinlenir: “O Rasûl, kendisine Rabbinden
    indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun
    meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasullerden
    hiçbirini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz
    mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.”628 “Gaybe iman”
    olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde
    topluca veya tek tek veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir. “Elinizdekini
    tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”629; “Allah’a
    ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en
    büyük mükâfaat sizindir.”630; “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine,
    Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba
    iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve
    âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş
    olur.”631; “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
    değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasullere iman etmenizdir...”
    632
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.633 İmandan yoksun kalanları Kur’an,
    628 2/Bakara, 286
    629 2/Bakara, 41
    630 3/Âl-i İmran, 179
    631 4/Nisâ, 136
    632 2/Bakara, 177
    633 Bak. 2/Bakara, 256
    279
    Ünite 11 İman
    hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır.634 Fakat, ne yazık ki, insanlığın
    çoğunluğu bu imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.635
    Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velîsi olarak nitelendirilmiştir.
    636
    İmanın Artıp Eksilmesi
    İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum olarak
    kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve zayıflaması
    yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür. Münâfık
    karakterli kimselerde imanın azaldığı ve küfre yaklaştığı görülür.
    Gerçek mü’minlerde ise imanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi, olgunlaşması
    göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz: “Bir sûre
    indirildiği zaman, münâfıklar arasında ‘bu sûre, hanginizin imanını
    artırdı?’ diyenler vardır. İşte o sûre iman edenlerin imanını artırmıştır
    ve bunu birbirlerine müjdelerler.”637; “Onlara bazı kimseler, ‘insanlar
    size karşı birleştiler, onlardan korkun.’ demişlerdi de bu, onların
    imanını artırmış ve ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.’ demişlerdi.”
    638; “Ve bu, onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.”639;
    “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir,
    kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman bu, imanlarını artırır.”
    640; “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını
    artırsın.”641; “Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını
    vermiştir.”642; “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lânetlemiştir. Bu sebeple
    çok az inanırlar.”643
    İman muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani iman edilmesi gereken
    hususlara parça parça peyderpey inanma gibi bir artış veya bunda
    634 Bak. 8/Enfâl, 55
    635 Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; Yusuf, 16, 103
    636 Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    637 9/Tevbe, 124
    638 3/Âl-i İmran, 173
    639 33/Ahzâb, 22
    640 8/Enfâl, 2
    641 74/Müddessir, 31
    642 47/Muhammed, 17
    643 4/Nisâ, 46
    280
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru iman, ancak tam teslimiyet ve
    bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî iman, kısmî küfür demektir.
    Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman edilmesi
    gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla ya tam
    iman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması küfür olmasını
    değiştirmez. “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr
    (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayatında
    zillet, kıyâmet gününde azâbın en şiddetlisine uğratılmaktır.”644
    Hoşuna giden şeylere iman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri
    inkâr eden, ancak arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir.
    İmanın Gerektirdikleri
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mükâfat
    sağlar. Hiçbir hayalin ulaşamayacağı güzellikler yurdu cennet bedava
    değildir. Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna
    dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden
    inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Andolsun, Biz onlardan
    öncekileri de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”645
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve
    ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenlerimüjdele”
    646
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına
    gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
    Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı
    ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
    ne zaman?!’ dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.”647
    644 2/Bakara, 85
    645 29/Ankebût, 2
    646 2/Bakara, 155
    647 2/Bakara, 214
    281
    Ünite 11 İman
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de kınayanların
    kınamasına ve haksız eleştirilere aldırmamaktır ki, Kur’an,
    bunu şöyle ifâde eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah,
    sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli),
    kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
    yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar
    (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine
    verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”648
    “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size
    karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’ dekilerinde bu, onların
    imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbünallahu ve ni’me’l vekîl’,
    yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler.”649
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve
    sabrı tavsiye etmeleridir.650 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden
    olanlar, yani mü’minler olacaktır.651 Mü’min erkekler ve
    mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve
    kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.652 Mü’minler, birbirlerinin
    ancak kardeşleridir.653 İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan
    akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu
    olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar
    yerine getirilir ama, gönül dostu olarak benimsenemezler.654
    Kur’an, böylece kan bağlarından ayrı, şuur beraberliğine dayalı bir
    akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir.
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz
    olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi
    akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir.
    648 5/Mâide, 54
    649 3/Âl-i İmran, 173
    650 Bak. 103/Asr sûresi
    651 Bak. 3/Âl-i İmran, 28
    652 Bak. 9/Tevbe, 71
    653 Bak. 49/Hucurât, 10
    654 Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    282
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya
    kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır.
    İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi
    boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu,
    onun iman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı fiziğin dar
    ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren
    muharrik güçtür. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan
    insan, bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve
    diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla
    paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.
    Akıl imanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi
    olmak insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi
    hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir.
    Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha
    tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl, kimi zaman haddini
    aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi “amaç” olur. Aklın
    putlaştırılması, ilâhlaştırılması, İşte bu durumun bir sonucudur. Aklın
    imana “yoldaş” değil de; “rakip” olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler
    bozulmuştur. Çünkü akıl imansız, ya da iman akılsız kalmıştır.
    İman şereftir. Bugün müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır.
    Bunun farklı tezâhürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik,
    zillet ve meskenettir.
    Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden,
    müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar
    edebilecek bir imana sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri
    sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabii olay, sadece kâfiri
    sevmek sınırında kalmayacak; onun küfrüne lâkayıtlıkla başlayan
    süreç küfre rızâ ve küfre gıpta etmenin ardından küfre sevgi ve
    hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre
    hayran olmak nedir? Başka değil, bu bir akîde sorunudur ve çözümü
    de imanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı
    olan imanla. Ve elbette İslâm’ı olan imanla...
    283
    Ünite 11 İman
    İman ve İslâm
    “Taşralılar (bedeviler) ‘iman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz,
    fakat ‘İslâm olduk’ deyiniz. Çünkü daha iman kalplerinize girmedi.”
    655 Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere iman ve İslâm birbirini
    tamamlayan, lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar
    olarak kullanılmaktadır. Âyetteki “İslâm olduk” ifâdesi, “müslüman
    olduk” demektir ve imandan farklı olarak değerlendirilmiştir. Bunu,
    Buhârî ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir:
    Sâd b. Ebi Vakkas’tan: “Allah Rasûlü bir topluluğa ganimet
    paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni şaşırttı. Kalktım
    ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay vermediniz? Vallahi
    ben onu mü’min olarak görüyorum.’ Allah Rasûlü şöyle cevapladı:
    “Hayır, belki müslim!” Sâd üç kez aynı sözü söyledi ve üçünde
    de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah Rasûlü buyurdu ki:
    “Ey Sâd, kuşkusuz ben bir adama ondan daha çok sevdiklerin dururken
    yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından daha
    hayırlıdır.”656 Hadisin devamında Zührî’nin bir açıklaması var: “Biz
    görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; iman ise ameldir.”
    İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman
    erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...”
    657 Allah Rasûlü, iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm,
    dışta ve görünürde; iman, içte ve kalpte olandır.”658 Bu hadiste de
    iman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lâkin
    birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla
    İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili,
    sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına
    kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina edildi:
    Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan
    orucu.”659 Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü
    organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli
    655 49/Hucurât, 14
    656 Buhârî, İman 27
    657 33/Ahzâb, 35
    658 Ahmed bin Hanbel, Müsned
    659 Buhârî, İman 1; Müslim, İman 19-21
    284
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki, o da kelime-i
    şehâdette ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in
    O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye
    bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur.
    Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların
    tümünün zâhirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde
    insanı yanıltmamalı. Orada “iman etmek” değil; “şehâdet etmek”
    şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan zâhirî bir eylemdir,
    yani ameldir; dilin ameli.
    O halde İslâm bütünüyle imanın dış bükeyidir ve amele taalluk
    eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak,
    şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip
    olmak demektir. İslâm, imanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı,
    Cebrâil, Allah’ın Rasûlü’ne bir “iman nedir?” bir de “İslâm nedir?”
    diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi. Hem
    sorular, hem de cevaplar farklı ise, imanla İslâm’ın birbirinin aynı olmadığına
    bundan daha güzel delil olur mu? İman sorulduğunda “Allah’a,
    meleklere, kitaplara, Rasullere, âhirete ve kadere iman etmek”660
    olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda “namaz,
    zekât, oruç ve haccı” zikretmiştir.661
    İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir. Bu
    nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni
    “iman”la değil; “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman,
    müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”662
    Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin müslüman toplumla
    ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir.
    Yani “müslüman kimdir?” sorusuna bu nasslardan yola çıkarak şu
    cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selâmet) eren, insanların
    da elinden ve dilinden selâmette olduğu; varlığı, bireysel ve toplumsal
    barışın (selâm) garantisi ve bu garantiyi, karşılaştığı her insana
    selâm vererek peşinen taahhüd eden insandır. İşte bu hadis, mü’min
    bireyin sözkonusu barış garantisinin taahhüdüdür. Onun için selâm
    660 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1, Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4695;
    Tirmizî İman 27-38
    661 Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1
    662 Buhârî, İman 10
    285
    Ünite 11 İman
    vermek “en hayırlı İslâm” olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye
    sordu: ‘Hangi İslâm daha hayırlıdır?’ Buyurdu ki: “Açları doyurursun,
    ister tanı ister tanıma selâm (barış ve güven taahhüdü) verirsin,
    İşte en güzel İslâm budur.”663
    İslâm’ın en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde
    içi boşaltılmış ve öz mânâsından soyutlanmış bir şekilde geleneksel
    bir dil alışkanlığı olarak verilmesi, rûhundan soyutlanan diğer imanî
    ve İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür.
    Oysa ki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır.
    Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir)
    kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir.
    Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği “İslâm”ın bir tezâhürü
    olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, imanın bir tezâhürüdür.
    Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür,
    lâkin makbul değildir. Hucurat sûresinin 14. âyet-i kerimesi
    de bunun delilidir.
    Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği
    halde, kendilerini “müslüman” olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye
    girerler. İman etmeden “İslâm olmak” kendi içerisinde iki kısımda
    mütâlea edilir:
    1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurât,
    14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi bilinen mânâda
    münâfık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden
    imana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine teslim olmuş
    insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların iman olarak
    niteledikleri şeyin gerçek adının “İslâm” olduğunu izah etmiş ve
    iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini,
    şimdiki durumda “müslim” olduklarını duyurmuş ve ardından
    şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, O
    yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok
    merhametlidir.”664
    663 Ebû Davûd, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20
    664 49/Hucurât, 14
    286
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler:
    Bu da iman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki,
    birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan
    habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken; ikinciler
    bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da
    “iman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman tipi olan
    münâfıklarsa, ya imana girip onun gereğini yerine getirmedikleri
    için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münâfıklar gibi) münâfık
    olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde
    dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları
    için müslüman olmuşlardır. Şu âyet, bu tür münâfıklığı iyi
    açıklamaktadır: “Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra
    inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.”665
    Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman
    tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin imanıdır.
    İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir.
    Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve “İslâm şeriatı” olarak kullanılır;
    “iman şeriatı” biçiminde değil. İman ise “hakikat” ile eşleştirilir
    ve “imanın hakikati” denilir; “İslâm’ın hakikati” değil. İslâm’sız
    imanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur. Hakikatsiz
    şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik ve
    sapıklıktır. Hakikat, varlığını imandan; şeriat, meşrûiyetini İslâm’dan
    alırsa makbul olur.
    İmanla İslâm arasındaki ilgi, imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır.
    Halkın dilinde “İslâm’ın şartı” olarak bilinen beş rükûn, ameli
    ilgilendiren (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.
    Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden
    iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya
    çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm
    ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; imanla ameli ayırmak, imanla
    İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne iman kalır, ne
    İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icmâ etti: İman, İslâm’dan; İslâm
    da imandan ayrılamaz. Bununla birlikte iman ve İslâm mânâ olarak
    ayrıdırlar. Zira iman tasdiktir. İslâm ise ikrar, inkıyad, itaat, boyun
    665 4/Nisâ, 137
    287
    Ünite 11 İman
    eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve Rasûlü’nü tasdik eden;
    Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.”666
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. imanın gerçeği
    de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın
    ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği
    anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhit olarak, bütün
    benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.”
    demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri
    doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş
    demektir. Aslında onun imanı, kendi arzularının otorite
    olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi
    isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini
    kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı
    onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur.
    “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman
    ettik’ derler; Hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”667
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan
    bir grup, bunun ardından yüzçevirir, bunlar mü’min değillerdir.”668
    “Ey iman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken,
    itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’ diyenler
    gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
    sağırlar ve dilsizlerdir.”669
    Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen,
    aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahluklar olarak tanımlıyor.
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve
    ancak O’na teslim olmuş olarak can verin.”670 İman, gerçek olup olma-
    666 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; İman Risalesi, M. İslâmoğ
    lu, Denge Y., s. 302-308
    667 2/Bakara, 8
    668 24/Nûr, 47
    669 8/Enfâl, 20-22
    670 3/Âl-i İmran, 102
    288
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    dığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar,
    ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi
    zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik.
    Allah, elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve
    elbette yalancı olanları da belirleyecektir.”671
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir.
    Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli
    yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan
    iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve
    isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”
    672
    İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku
    saçıldığı gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle
    ispatlanması gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden
    ibâret değildir. “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak
    iman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah ve
    Rasûlünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
    Rasûlü’nün her şeyden sevimli olması lâzımdır. Bu sevginin mutlaka
    amel ve fiillerle isbâtı lâzımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz.
    Allah’ı ve Rasûlünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın
    tebliğâtına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle
    buyurmaktadır. “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz,
    eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz
    ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun
    Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık
    Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu
    hidâyete erdirmez.”673 İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a
    karşı sevgi, Rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile
    tamamlanır.
    Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa,
    o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasûlü’nün her
    671 29/Ankebût, 2-3
    672 49/Hucurât, 7
    673 9/Tevbe, 24
    289
    Ünite 11 İman
    şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi
    3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”
    674; “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan,
    kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman
    etmişolamaz.”675
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği
    gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede,
    yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir.
    Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede,
    haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah,
    imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu
    amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın
    rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir
    ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah
    yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, imanlarında
    sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”676
    İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç
    değildir; iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın
    meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu
    bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk
    eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği
    risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden
    korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin
    sıfatıdır.”677
    İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy,
    en temiz, en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya
    aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir
    şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir.
    Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    674 Buhârî, İman 14; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10; Nesâî, İman 2
    675 Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10
    676 49/Hucurât, 15
    677 33/Ahzâb, 39
    290
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları
    zaman, mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden
    ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne
    itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, İşte bunlar
    kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”678
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve
    mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme
    özgürlüğü) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak
    ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”679
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı
    yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça
    iman etmiş olmazlar.”680
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik
    hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre
    hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar.
    Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
    iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini
    şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi,
    hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü
    olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan
    amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen
    kalpteki imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da
    bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel
    ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini
    sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş
    iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin,
    mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi
    olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde
    iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih
    678 24/Nûr, 51-52
    679 33/Ahzâb, 36
    680 4/Nisâ, 65
    291
    Ünite 11 İman
    amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı
    da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan
    daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
    tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle
    iman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an,
    amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta
    kinaye olarak Kur’an’da amel, iman olarak adlandırılmıştır. “Allah
    imanlarınızı zâyi edecek değildir.”681 Bu âyetteki iman’dan kasıt “namaz”
    dır.
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok
    rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe: “Nebî’ye
    soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman”
    buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad” buyurdu.
    Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere
    yapılmış bir hac.”682 Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan
    Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve
    evladından daha sevimli olmadıkça iman etmiş olamazsınız.”683 Allah
    yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi
    yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman
    ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer
    ümmetime lâzım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım.
    Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp
    bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.”684 Hayâ
    da imandandır: “Hayâ imandandır.”685
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır:
    “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için
    681 2/Bakara, 143
    682 Buhârî, İman 26
    683 Buhârî, İman 14
    684 Buhârî, İman 37
    685 Buhârî, İman 24
    292
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    engel olan kuşkusuz imanını tamamlamıştır.”686 Allah Rasûlü, imanın
    parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde
    amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman
    yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi,
    çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”687 Bu hadiste
    nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile, amelî iman olan “eziyet veren
    şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
    geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
    yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç
    “iman nedir?” sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah
    Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman
    etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a iman nedir, bilir misiniz?”
    ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu
    ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü
    olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan
    orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.”688
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbâtı, vahyin
    hayata dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir
    düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akîde, dilde söylenilegelen
    kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman
    olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin
    iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine
    hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek
    tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.”689; “Mü’minler ancak o
    kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş
    (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin almadan
    gitmezler.”690
    686 et-Tâc, c. 5, s. 78
    687 Buhârî, Mezâlim 24; Müslim, İman 58
    688 Buhârî, İman 53
    689 32/Secde, 15
    690 24/Nûr, 62
    293
    Ünite 11 İman
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel” den kasıt, Allah’a itaattir.
    Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nâfile olan ameller değildir; Allah’ın
    emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun
    emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan,
    kendisine hayatî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın
    yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru
    olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine
    uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya
    da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de
    cezâya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezâsına, ikinci
    durumda da âsîlerin cezâsına.
    İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır.
    Bunların her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan
    birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini
    kaybeder. Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen
    iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören
    yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir.
    Çünkü imanın hâkim olduğu toplumda ahlâk, adâlet, fazilet,
    muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak
    yerini alacak; imanın hâkim olmadığı toplumda ise rezâlet, nefret,
    sefâlet, sefâhat, atâlet, ihânet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı
    kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var: İman,
    atom ve nötron bombasını yapan “insan” adlı muazzam silâhın emniyet
    anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin ‘kaza’ya
    kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî
    kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka
    hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir.691
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi;
    iman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki
    691 İman Risalesi, M. İslâmoğlu, Denge Y., s. 311-313, 346-348
    294
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmamalıdır. “Azâbımızın şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine
    fayda verecek değildir.”692 Fir’avn bile boğulma anında iken
    iman etmiştir (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen
    bozulmamış ceset de secde halindedir). Ölüm üzere iken azâbın
    şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman olmaktan çıkar.
    İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini
    inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ; bir kimse Allah’ın varlığına,
    meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere
    inanmadığını söylese, bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü
    iman bir bütündür, tecezzi (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez.
    Yine Kur’ân-ı Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun
    herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’den
    olduğu sâbit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür.
    Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz.
    Zira Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir
    âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple,
    insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı küfür) ve haller (ef ’âl-i küfür)
    bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları
    zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben bunu
    bilmiyorum. Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.
    İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
    İman ve inkâr yönünden insanlar 3’e ayrılır:
    1. Mü’min: Allah Teâlânın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu
    haber ve hükümleri kalbi ile tasdik, dili ile de tasdik ettiğini
    (ikrar) söyleyen kimseye Mü’min denir.
    2. Kâfir: Allah Teâlâ’nın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu
    haber ve hükümleri kalbi ile tasdik etmeyip, dili ile de tasdik/ikrar
    etmediğini söyleyen kimseye Kâfir denir.
    692 40/Mü’min, 85
    295
    Ünite 11 İman
    3. Münâfık: İman esaslarına kalbi ile inanmadığı halde, dili ile
    inandığını söyleyen kimseye Münâfık denir. Bu insanlar, içten kâfir
    ama dıştan müslüman görünürler.
    296
    - ünite 12 -
    Allah’a İman
    • Allah’a İman
    • “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
    • Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
    • Allah İnancı Olmayan Toplum
    Modelinin Zararları
    • Tesadüf Nedir? Bu Kâinat Düzeni
    Tesadüfle Oluşabilir mi?
    • Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
    • Allah Teâlâ’nın Birliği
    • Müslümanın Allah İnancı
    • Allah’ın Zâtî ve Subûtî Sıfatları
    • Esmaü’l-Hüsnâ (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
    • Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda
    Doğru Yoldan Sapmak
    • Esmâyı Saymak ve Ezberlemek
    Allah’a İman
    İslâm’da inanılması gereken esasların birincisi Allah’ın varlığına
    ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına,
    peygamberlerine ve diğer İman esaslarına inanmak mümkün
    olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.
    Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen
    ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na İman edip
    kullukta bulunmaktır. “O göklerin, yerin ve bunların arasındaki her
    297
    Ünite 12 Allah’a İman
    şeyin Rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun
    adıyla anılan birini biliyor musun?693
    Mükellef olan herkese ilk önce farz olan; Allah’a İman etmektir.
    Bu İman Allah’ın varlığına ve birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına
    İmandır.
    “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
    “Allah”, varlığı zarûri olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın
    ismidir. “Allah’ın varlığının zarûri olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği,
    var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye
    muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün
    övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve
    sıfatlara sahip olması anlamına gelir.
    Allah, gerçek ma’bûdun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin
    çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan
    başka hiçbir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve
    sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazî
    anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.
    Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, âdil, halîm gibi
    sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiçbir varlık için kullanılmaz,
    kullanılmamıştır da. Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn
    bile: “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin
    Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kâbe’deki putlarına
    birçok isim verdikleri halde, hiçbirisine Allah ismi vermemişlerdir.
    Zaten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah”
    cevabını vermektedirler.
    Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu.
    Fakat Allah inancı sönük bir inançtı. Onların inancına göre de
    Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki her şeye
    hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah
    indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.
    693 19/Meryem, 65
    298
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide
    başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah
    onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı.
    Hristiyanların inancındaki Allah kavramı, Baba-oğul-kutsal ruh
    olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahûdilerin inancındaki
    Allah kavramı ise, tek bir kavmin (İsrâiloğullarının) tanrısıydı.
    Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının, ne hristiyanların, ne de
    yahûdilerin inandığı gibi değildir. Her şeyi yaratan, hiç kimseye
    muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun
    özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâhil tüm kâinatın Rabbi olan
    tek ilâhtır.
    “Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme)
    âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Cezâ
    gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet
    umar, yardım isteriz. (Ey Allah’ım) Bize doğru yolu göster. Kendilerine
    nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazâba uğramışların
    ve sapmışların yolunu değil!”694
    “De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (Hiçbir şeye muhtaç olmayandır,
    aksine her şey O’na muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır
    (O, baba da değildir, oğul da değildir). Hiçbir şey O’na eş
    ya da denk değildir.”695
    Allah’ın Varlığına İcmâlî Birkaç Delil
    Varın isbatı yokun isbatından her zaman daha kolaydır. Bir elma
    cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle isbât
    edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddiâ eden kimse bütün yeryüzünü,
    hattâ kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu isbat edebilir.
    Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz
    ki, yok hiçbir zaman isbat edilemez...
    694 1/Fâtiha, 1-7
    695 112/İhlâs, 1-4
    299
    Ünite 12 Allah’a İman
    İki isbat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi
    aynı hakikatta ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden
    şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifâde etmez. Bir
    sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini
    iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı sûrette kapalı olan
    o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da,
    onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların
    ruh dünyâlarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter
    ki gözlerini yummasın!... Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına
    kadar... İşte o kapı ve o delîllerden birkaçı:
    1- İmkân Delîli: Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve
    yokluğu müsâvidir. Varolduğu gibi, olmayabilir de. Varolurken de,
    hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dâhilindedir.
    Yani en az varolan kadar olmayan da varolma şansına sahiptir.
    Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce
    varolmayı, sonra da varolma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması
    mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da
    Allah’tır (c.c.).
    2- Hudûs Delîli: Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen
    her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz.
    Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru
    kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe
    doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu
    gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz
    ma’lûl, sebepsiz netice ve san’atkârsız san’at mümkün değildir. Sebebler
    ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse
    durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk
    sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da
    Allah’tır.
    3- Hayat Delîli: Hayat şeffaf bir muammâ!.. Evet o, zâhirî sebeplerle
    izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güc’e delalet
    etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını
    gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle
    de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat
    âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır” der.
    300
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    4- İntizam Delîli: Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük
    içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren
    varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir
    nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir
    Nâzım’a delalet eder ki, O da ancak Allah’tır.
    5- San’at Delîli: Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar
    bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir san’at göze çarpmaktadır.
    Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:
    Çok büyük san’at değerine sahiptir;
    Çok kıymetlidir;
    Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;
    Çok sayıda olmaktadır;
    Karışık ve çeşit çeşittir;
    Devamlıdır.
    Hâlbuki, zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık
    yapılan işlerde san’at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah
    (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!
    6- Hikmet ve Gâye Delîli: Her varlıkta kendine mahsus bir gâye,
    bir maksad, bir fayda ve bir netice ta’kip edildiği göze çarpmakta ve
    bir zerrede dahi abes, gâyesizlik, ma’nâsızlık ve israf sayılacak herhangi
    bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde,
    ne bitki ve hayvanât dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde
    şuur ve idrâk mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi ta’kip edilebilsin..
    öyle ise, Kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gâyeleri ancak
    Allah’a isnad etmekle ma’kul bir yol tutmuş olabiliriz.
    7- Şefkat, Merhamet ve Rızık Delîli: Bütün yaratıkların ve bilhassa
    insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken,
    bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden
    ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı
    varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi,
    gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât
    ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir
    301
    Ünite 12 Allah’a İman
    şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar
    da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün
    bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da
    münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve isbât etmektedir.
    8- Yardımlaşma Delîli: Biribirine en yakın olandan en uzak olana
    kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında
    hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle
    bir yardımlaşmada âdetâ aynı bütünün parçaları haline gelip birbirini
    tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar
    ve toprak elbirliği içinde ve aynı gâye etrafında toplanıp bitkilerin
    imdâdına koşuyor ve bu imdâda koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl
    ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık
    içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vâcib-ül Vücud bir
    Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün
    kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir...
    9- Temizlik Delîli: İnsandan arza, arzdan semânın derinliklerine
    kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delîl olarak,
    bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (c.c.) anlatmaktadır.
    Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice
    yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar;
    fezamızda atmosfer, semâda kara delikler; bünyemizde kanımızı
    temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî
    esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki
    Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.
    10- Sîmâlar Delîli: Esasen bütün mâhlûkata teşmili mümkün
    iken, mes’eleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her
    insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı
    durumundaki sîmâsını ele alarak mevzûya yaklaşmış olalım:
    Herhangi bir insanın sîması, en ince teferruatına kadar kendisinden
    evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir.
    Bu kâide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen
    geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı
    milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi
    302
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz
    ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette
    yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen
    ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı
    en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, sîmâda
    yer alan uzuvları başka sîmâlardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her
    gözü, mutlak sûrette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle techiz
    etmek, gözünde fer olmasa bile, sînesinde kalb bulunan her vicdân
    sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (c.c.)
    gösterir ve tanıttırır.
    11- Sevk-i İlâhî Delîli: Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda
    yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz
    kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda san’at hârikası olan peteği;
    örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan
    anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde
    kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle
    iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir;
    hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel
    yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri
    veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır
    ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...
    Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının
    yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini
    sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne
    ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak
    ve ancak Allah (c.c.)’ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman
    buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka
    her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır.
    12- Rûh ve Vicdân Delîli: Mâhiyetini bilmemekle beraber, varlığından
    kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların
    cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren
    delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemi’ni temsil eden cevher rûhtur ve
    rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye
    tesiri mevzûmuzun hâricinde olduğu için, biz burada yalnızca
    onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde
    303
    Ünite 12 Allah’a İman
    âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun
    kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya
    tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz
    Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.
    Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken
    Rab’be dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan
    adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var
    olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda
    bulunan vicdân, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde
    meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat halindedir. Zaten
    “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şâhitlerinden biri de, vicdân değil midir?
    İşte vicdân, bu şâhitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin
    sevkiyle “Allah” demektedir.
    13- Fıtrat Ve Tarih Delîli: Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi,
    buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı,
    aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzûh ve açıklıkta bir
    realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi
    işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan
    da nefret verip kaçınmayı te’min eden yapıları itibâriyle
    delalet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve
    çirkin davranışlardan men’eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu
    duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zat da, hiç şüphesiz Allah’tır.
    Dinler tarihi şâhittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir.
    Bâtıl, hattâ gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine
    inanmış ve bir ma’nevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir
    zarûrettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren
    Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (c.c.).
    14- Duygular Delîli: İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır.
    Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır.
    Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya
    Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk
    duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir
    ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki ma’nâda tatmin
    edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî
    304
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini
    sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıa’dır, inkârı da kâbil değildir.
    Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından
    verilmiştir.. Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.
    15- İttifak Delîli: On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin
    yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini
    duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız.
    Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki, bahsini ettiğimiz ittifak,
    binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan
    arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve
    ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci
    nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki
    ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında
    bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin
    bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona
    nasıl akıllı denebilir?
    16- Kur’ân Delîli: Kur’ân-ı Kerim’in Kelâmullah olduğunu isbat
    eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının
    da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dâir
    yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzû ile alâkalı İslâm kaynaklarında
    en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, mes’elenin isbât
    yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller,
    kendilerine mahsûs dilleriyle “Allah vardır” derler.
    17- Peygamberler Delîli: Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler
    Efendisi İki Cihân Serveri (s.a.v.)’nin peygamberliğini isbât
    eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dâhil
    edilmelidir. Zirâ Peygamberlerin varlıklarının gayesi, Tevhid, yani
    Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin
    kendi peygamberliğini isbât eden bütün delilleri, aynı zamanda
    bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki,
    onların peygamberliğini isbât eden delillerin serdi, şu andaki mevzûmuz
    dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız.
    Şimdilik sadece şunu arzedelim ki, bir peygamberin hak nebî
    305
    Ünite 12 Allah’a İman
    olduğunu ifâde eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hattâ daha da öte
    bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir” demektedir.696
    Allah İnancı Olmayan Toplum Modelinin Zararları
    Allah Kuran’da insanları belli bir fıtrat (yaratılış) üzerine yarattığını
    “Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın
    o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.”697 âyetiyle
    bildirmiştir. İnsanların bu fıtratı Allah’a kul olma ve Allah’a
    güven üzerine kuruludur. İnsan sınırsız istek ve ihtiyaçlarını kendi
    kendine karşılamak imkânına sahip olmadığı için, doğal olarak Allah’a
    bağlanmaya, yönelmeye muhtaçtır.
    Eğer insan bu fıtrata uygun olarak yaşarsa, gerçek güvene, huzura,
    mutluluğa ve kurtuluşa ulaşır. Bu fıtratı reddedip, Allah’tan yüz
    çevirdiğinde ise, sıkıntı, korku, endişe ve azap dolu bir hayat sürer.
    İnsanlar için geçerli olan bu kural, toplumlar için de geçerlidir.
    Eğer bir toplum, Allah’a iman eden insanlardan oluşuyorsa; âdil, huzurlu,
    mutlu ve akıllı bir toplum olur. Kuşkusuz bunun tersi de geçerlidir.
    Eğer bir toplum Allah’tan bîhaberse, o toplumun düzeni de
    temelden bozuk, çürük ve ilkeldir.
    Allah’tan yüz çevirmiş olan toplumlar incelendiğinde bu kolaylıkla
    görülür. Dinsiz düşüncenin doğurduğu en önemli sonuçlardan
    biri, her şeyden önce ahlâk kavramının yok edilmesi ve tamamen
    dejenere olmuş toplumların meydana gelmesidir. Dinî ve ahlâkî sınırları
    çiğneyen ve yalnızca insan isteklerinin tatminine dayanan bu
    kültür, aslında gerçek anlamda bir zulüm sistemidir. Böyle bir sistemde
    cinsel sapkınlıktan uyuşturucuya kadar her türlü dejenerasyon
    teşvik görür. İnsan sevgisinden uzak, egoist, câhil, düşünemeyen
    ve aklını kullanamayan toplumlar oluşur.
    Yalnızca kendi isteklerini tatmin etmek için yaşayan insanlardan
    oluşan bir toplumda huzur, sevgi ve barışın oluşması elbette
    696 F. Gülen, İnancın Gölgesinde 1
    697 30/Rûm, 30
    306
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    mümkün değildir. İnsan ilişkileri çıkara dayalıdır. Müthiş bir güvensizlik
    ortamı mevcuttur. İnsanın samimi, dürüst, güvenilir, güzel
    ahlâklı olması için hiçbir sebep olmadığı gibi, sahtekarlık yapmaması,
    yalan söylememesi, arkadan vurmaması için de bir engel yoktur.
    Çünkü bu toplumların insanları, Allah’ı “arkalarında unutuluvermiş
    bir şey”698 olarak kabul etmişlerdir, dolayısıyla da Allah korkusunu
    bilmeyen kişilerdir. Üstelik bu kişiler Allah’ın gücünü takdir edemedikleri
    için kıyâmetten ve hesap gününden de habersizdirler. Cehennem
    ise onlar için sadece din kitaplarında anlatılan bir kavram
    olmaktan öteye geçmez. Hiçbiri ölümden sonra Allah’ın huzuruna
    çıkıp dünya hayatında işledikleri her suçun hesabını vereceklerini ve
    bunun sonucu olarak da ebedi bir cehennem hayatı yaşayabileceklerini
    düşünmezler. Veya düşünseler bile, “Bu onların ateş bize sayılı
    günler dışında kesinlikle dokunmayacak demelerindendir. Onların
    bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.”699
    âyetiyle bildirildiği gibi “günahlarının cezasını çekip” cennete gireceklerini
    zannederler. Tüm bunların bir sonucu olarak da dünyadaki
    yaşamlarını mümkün olduğunca istek ve tutkularını tatmin etmeye
    çalışarak geçirirler.
    Hal böyle olunca da, doğal olarak bugün pek çok toplumda yaşanan
    ahlâki dejenerasyon ve mânevî çöküntü ortaya çıkar. Kendi
    mantıklarına göre şöyle düşünürler; “Mâdem dünyaya bir kere geldim,
    50-60 yıl yaşayıp ölüp gideceğim, o halde hayatın tadını çıkarayım.”
    Bu çürük mantık temeli üzerine kurulan düşünce sisteminde
    ise her türlü adâletsizlik, fuhuş, hırsızlık, cinâyet, ahlâksızlık ortaya
    çıkabilir. Her türlü suç işlenebilir, adam öldürülebilir, dolandırıcılık
    yapılabilir. Zira her birey kendi istek ve tutkularını tatmin etmekten
    başka birşey düşünmeyecektir. Her kim olursa olsun -ailesi, arkadaşları
    da dâhil- onun için ikinci derecede önem taşır. Toplumun diğer
    fertlerinin ise hiçbir önemi yoktur.
    Nitekim geniş çaplı menfaat ve çıkar ilişkileri üzerine kurulu olan
    toplum yapısında, insanların birbirlerine duydukları güvensizlik,
    hem toplumsal hem de bireysel huzurun oluşamamasına; bu insanların
    birbirleri hakkında sürekli şüpheci, endişeli ve kararsız bir ruh
    698 11/Hûd, 92
    699 3/Â-li İmrân, 24
    307
    Ünite 12 Allah’a İman
    hali içinde yaşamalarına sebep olur. Böyle bir toplum içinde kimin,
    ne zaman ve ne şekilde sahtekarlık yapacağı belli olmadığından şahıslar,
    ruhen büyük bir korku ve endişe içerisindedirler. Karşılıklı
    yaşanan güvensizlik ve şüphe, hayatlarını büyük bir mutsuzluk içinde
    sürdürmelerine sebep olmaktadır. Her türlü ahlâki değerin gözardı
    edildiği bu toplumda, Allah korkusu olmadığından kişilerin, aile
    kurumuna, namus ve iffet gibi kavramlara bakış açısı da son derece
    ürkütücü bir görünümdedir.
    Ayrıca bu tür toplumlarda kişiler arasında saygı ve sevgiye dayalı
    bir hayat da mevcut değildir. Toplum bireylerinin birbirlerine
    saygı göstermelerinin hiçbir gerekliliği yoktur. Karşılarındaki insana
    değer veren bir tavır sergilemeleri için ancak bir çıkarlarının
    olması gerekir. Üstelik böyle bir tavır göstermek için kendi câhiliye
    mantıklarına göre haklıdırlar da. Zira hayatları boyunca, hayvandan
    evrimleşerek varoldukları, ruhlarının ölümle birlikte yokolacağı gibi
    telkinler alırlar. Maymun soyundan gelme, toprağın altında çürüyüp
    gidecek ve belki de bir daha görmeyecekleri bir bedene ise doğal olarak
    saygı göstermeyi anlamsız görürler. Kendi bozuk mantıklarına
    göre, “Nasılsa karşılarındaki insan da kendileri de ölüp toprağın altına
    girecek, beden olarak çürüyüp gidecek ve ruh olarak da tamamen
    yok olacaklardır; o halde neden diğer insanlara iyilik yapmak,
    fedâkâr olmak gibi zahmetlere katlansınlar ki...” Evet, gerçekten de
    Allah, dolayısıyla da âhiret inancı olmayan her insanın bilinçaltında
    bu fikirler yatar. Bu sebeplerle de Allah inancı olmayan toplumlarda
    asla huzur, mutluluk, güven ortamı oluşamaz.
    Tüm bu ifade ettiklerimizin amacı, “Allah inancı olmadığı durumlarda
    toplumda dejenerasyon olur, o halde Allah inancı olmalıdır”
    gibi bir mantık kurmak değildir elbette. Allah inancı olmalıdır,
    çünkü Allah vardır ve O’nu inkâr eden O’na karşı büyük bir suç işlemiş
    olur. Allah inancının olmadığı durumda toplumların çürüdüğüne
    işaret etmekteki mantığımız ise, bu toplumların temelden yanlış
    bir bakış açısına sahip olduklarını vurgulamaktır. Yanlış bakış açıları,
    kötü sonuçlar doğurur. Allah’ı inkâr gibi en büyük yanlışı yapan bir
    toplum da, en kötü sonuçlarla karşılaşır. Bu sonuçlar, o toplumun ne
    denli büyük bir yanılgı içinde olduğunun göstergesi oldukları için
    önemlidirler.
    308
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Bu tür toplumların ortak özelliği, kitlesel bir aldanış içinde olmalarıdır.
    “Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni
    Allah’ın yolundan şaşırtıp saptırırlar...”700 âyetinden de anlaşıldığı gibi,
    toplumun bireylerinin pek çoğunun aynı yapıda olması, bir tür “sürü”
    psikolojisi yaratır ve zaten var olan inkârı daha da kuvvetlendirir. Allah’tan
    ve âhiretten habersiz olan bu tür toplumları Allah Kuran’da
    “câhiliye” toplumu olarak tanımlar. Çünkü toplumun üyeleri her ne
    kadar fizik, tarih, biyoloji ya da benzeri bir bilimle ilgileniyor olsalar
    da, Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü tanıyabilecek akıl ve vicdana
    sahip değildirler. Ve bu anlamda câhildirler.
    Câhiliye toplumunun bireyleri, Allah’a bağlı olmadıklarından dolayı
    O’nun yolundan farklı yollara saparlar. Aynı kendileri gibi âciz
    birer kul olan insanlara tâbi olur, o insanları örnek alır, o insanların
    düşüncelerini mutlak doğru olarak kabul ederler. Ve sonuçta câhiliye
    topluluğu gittikçe kendi kendini körleştiren, kendi kendini akıl ve
    vicdandan koparan kapalı bir sistem oluşturur. Başta da belirttiğimiz
    gibi bu sistemin en belirgin özelliği, bu insanların dinsizlik telkinleri
    doğrultusunda hareket etmesidir.
    Allah Kuran’dan böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını,
    yıkımla bitmeye mahkum olduğunu çarpıcı bir benzetmeyle
    anlatır: “Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine
    kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın
    kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan
    kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidâyet vermez.”701
    Ancak bu arada unutulmaması gereken bir nokta vardır; her toplum,
    her insan câhiliye sisteminin bu telkinlerinden, yaşam şeklinden
    ve felsefesinden kurtulma fırsatına sahiptir. Zira Allah onlara,
    kendilerini uyaran, kendilerine Allah’ın ve âhiretin varlığını, hayatlarının
    gerçek anlamını bildiren elçiler ve elçileriyle beraber insanların
    vicdanen sordukları her soruya cevap veren hak kitaplar gönderir.
    Bu, Allah’ın başından beri süregelen bir kanunudur. Nitekim
    günümüzde de doğru yolu gösteren, karanlıktan aydınlığa çıkaran
    hak kitap olarak Kuran, tüm insanların rehberidir. Ancak bundan
    700 6/En'âm, 116
    701 9/Tevbe, 109
    309
    Ünite 12 Allah’a İman
    sonra insanlar tercihlerine göre karşılık göreceklerdir. Nitekim o kitabı
    insanlara getiren elçi, şu çağrıyı yapmıştır: “De ki: Ey insanlar,
    şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyet bulursa, o ancak
    kendi nefsi için hidâyet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine
    sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.”702
    Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf
    Eseri Olarak Oluşabilir mi?
    Tesadüf teorisi, hesap kurallarının hiçbiriyle uyuşmayan nizamsız,
    şuursuz, kendi kendine, rastgele bir olayın meydana gelmesidir.
    Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun (Allah’ın) yanında her şey
    bir mikdar (ölçü) iledir.”703; “Biz her şeyi bir kadere (bir ölçü, bir plan
    ve bir düzene) göre yarattık.”704; “...Şüphesiz Allah her şey için bir
    ölçüyaratmıştır.”705
    Atom sisteminden güneş sistemine kadar uzay boşluğundaki tüm
    sayısız yıldız ve galaksilerde bulunan ince ve hassas nizam, atmosferdeki
    gazların belli bir oranda bulunuşları, insanlarla bitki ve hayvan
    arasındaki şaşmayan gaz alış verişi, özetle, değil ayrıntılarını bir bir
    dile getirmek; fihristini vermekten âciz kaldığımız şu evrende yürürlükte
    olan baş döndürücü olaylar ve bu olaylara yön veren eşsiz
    nizam kendi kendine var olup devam edebilir mi? Evet, insanları
    hayrete düşüren bu şaşmaz düzen, ince plan ve hassas nizam, acaba
    “tesadüf ” denilen şuursuz, hiçbir hesap kuralına tabi olmayan bir
    rastlantı eseri mi? Yoksa ilmi, kudreti bütün kâinatı kuşatan ezelî,
    ebedî, her şeye kadir bir yaratıcı tarafından mı yaratılmıştır?
    Tesadüf teorisinin tutarsızlığını şöyle bir örnekle açıklayalım:
    “Yeryüzünün çeşitli bitkilerinden ve eczanenin raflarında bulunan şişelerin
    içindeki ilaçlardan, eczacı tarafından hassas terazi, ince hesap
    ve ölçülerle bir macun, yani bir ilaç hazırlanıyor. Bir birine katılan
    ilaçların oranları az bir miktar değiştiği takdirde umulan etkinin tam
    702 10/Yunus, 108
    703 13/Ra’d, 8
    704 54/Kamer, 49
    705 65/Talâk, 3
    310
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tersi görülecektir. Şimdi bir deprem sonucunda, raflar üzerinden düşüp
    kırılan şişelerden akıp bir araya toplanarak biri birine karışan
    ilaçların, eczacı tarafından belirli oranda terkip edilen macunu, aynı
    ölçüde meydana getirmesi mümkün mü? Akılla bunu kabul etmek
    mümkün değildir. Öyle ise, ince bir hesap, hassas bir ölçü, şaşmaz bir
    düzenle yaratılmış şu kâinat kör ve şuursuz bir tesadüf eseri değil; her
    şeye kadir, âlim, muktedir olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
    Aritmetik bir gerçektir: İnsanın cebine koyduğu 1’den 10’a kadar
    numaralı 10 adet markayı cebinden sırasıyla çekebilme ihtimali on
    milyarda birdir. Bu kadar basit bir işlemde dahi, bir eksiğiyle on milyar
    yanılma payı olan tesaadüf tanrısı, acaba nasıl oldu da, nizam ve
    intizamı zerreden kürreye akıllara durgunluk veren bu evreni bunca
    muazzam bir düzen içine sokabildi?
    İşin ilginci, evrenin çok muazzam bir plan dâhilinde saat gibi tıkır
    tıkır işleyişini, bu evren içinde bir özge evren olan insanın fizikî
    ve fizikötesi boyutlarının da en az evren kadar ince hesaplar çerçevesinde
    yaratılıp yaşatılışını tesadüfle açıklayan materyalistler, değil
    şuursuz madde eliyle; şuurlu insan eliyle dahi bir sineğin yapılamadığını,
    yapılamayacağını görüp “tesadüf tanrılarını” neden yardıma
    çağırmazlar?
    “Ey insanlar! Size bir misal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp
    da yalvardıklarınız, o maksatla hepsi bir araya gelseler bile, bir
    sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri
    alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”706
    Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
    Tabiat (doğa): Yaratılmış olan her şey, maddî âlem ve maddî âlemin
    özellikleri, onda işleyen kanun ve düzendir. Materyalistlere göre,
    yaratılış olayı tabiat tarafından meydana gelmektedir. Oysa ki tabiat
    denilen şu varlık âlemi, yaratan değil; yaratılandır.
    706 22/Hacc, 73
    311
    Ünite 12 Allah’a İman
    Tüm ilmî veriler, tarafsız olarak evrenin bir başlangıcı olup sonradan
    var olduğunu ortaya koymaktadır. Sonradan var olan bir şey,
    kendi kendini yaratamayacağı gibi, hiçbir şey de yaratamaz. Öyleyse
    tabiatın (varlık âleminin) bir ilk yaratıcıya ve bir muharrike (hareket
    ettirene) ihtiyacı vardır. O da ezelî, ebedî ve bir olan Allah’tır (c.c.).
    Akıl, idrâk, ilim ve irfan sahibi olan insan yokluktan, hiç yoktan
    bir toplu iğne, bir sivri sinek yaratamadığı halde; akıl ve idrâkı olmayan
    “tabiat” kendi kendini veya herhangi bir şeyi nasıl yaratabilir?
    Bunu iddia edenler, düşünme kabiliyetini yitiren, beyni gözleri üzerine
    inmiş bakar körlerdir.
    Vahye değil de materyalizm dinine inanan kimseler, bütün bu
    muazzam nizam ve intizamı ve bunca varlıkların yaratılışını tesadüfle
    veya doğayla açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, bunlar
    dinsiz (mülhid) olamazlar; bunlar tam bir “müşrik”; yaptıkları
    da “şirk”dir. Çünkü inkâr ettikleri Allah’ın sıfatlarını (en önce yaratma
    sıfatını) O’ndan alıp, “tesadüf ” veya “doğa” adını verdikleri bir
    tanrıya vermiş oluyorlar. Kendilerine yanlış olarak, “dinsiz” denen
    bu “çok dinli”, “çok tanrılı” kimseler, ellerinde tuttukları medya aracılığıyla
    dinlerinden edip sürüleştirdikleri yığınları ifsâd edip kandırmaya
    çalışmaktadırlar. “Doğa öyle yaratmış”, “tabiat ananın lütfu”,
    “burcunuz...”, “yıldızınız...”, “astrologunuz diyor ki...” gibi ifâde ve başlıkları
    altında reklamını yaptıkları hurâfelerin, çağdaş üfürükçülerin
    ve falcıların peşine takmayı ihmal etmiyorlar. Dünyanın güneşten
    kopup içinde canlıların oluşmasını, insanın ortaya çıkışını tesadüfe
    bağlamaya çalışıyorlar.
    Çağdaş dünyada değişiklik olsun diye ortaya atılan felsefe ve
    dünya görüşlerinin, ahlâk ve erdem açısından en tahripkâr olanı, hiç
    kuşkusuz dinsizliktir, ateizmdir. Bu tavrın yaygınlaşmasında en büyük
    pay, elbette düzenin ve egemen güçlerindir.
    Bu inkâr hastalığının pençesine düşenler dahi, eğer tamamıyla
    öldürüp yok edememişlerse vicdanlarının ta derinliklerinde Allah’ın
    varlığını hissederler. Bu his, Allah’ın da hidâyetiyle kimi zaman kişinin
    varlığını kuşatarak hayatının tamamına hâkim olur. Kimi zaman
    da bir felâket, bir korku sırasında geçici olarak ortaya çıkar. Gerçek
    312
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şu ki, olmayan bir şey hissedilmez. Sonlu ve yaratılmış olan insan
    zihni, sonsuz ve yaratılmamış bir varlığı icad edemez. Bizi koruyan
    kim ise var eden de odur. Varlığımız, Allah’ın varlığının en kesin delilidir.
    Her şeylerini Allah’a borçlu olan ve buna rağmen ihanetin zirvesine
    çıkıp O’nu inkâr eden Allah’sız materyalistlere sormalı: Allah’sız
    bir dünyada faziletli olmanın, kurallı yaşamanın, dürüst davranmanın,
    yani özetle ahlâklı olmanın sebebi ne? Allah ve âhirette ödül
    yoksa, bütün bu zahmetlere insan niçin katlansın?
    Allah’ın, âhiretin, hesabın, sorgunun, sualin olmadığı bir hayat
    namuslulara, ahlâklılara, dürüstlere, hakkı hukuku gözetenlere, erdemlilere
    bir cehennem; namussuzlara, hırsızlara, canilere, ahlâksızlara
    bir cennet olurdu. Öylesi bir dünyada insanları erdemli ve
    ahlâklı yaşamanın gerekliliğine nasıl iknâ edecektiniz ve onlar neden
    iknâ olsunlar? Olmuyorlar zaten. Allah’ı hayatına, siyasetine,
    devletine, okuluna karıştırmak istemeyen laiklerin, materyalistlerin
    yaşantıları bunun en açık delili değil midir?
    İnsanlık tarihi Allah’ını, dinini, imanını kaybedenlerin şeref, ahlâk,
    fazilet, birlik, dirlik, özetle insanı insan yapan her şeylerini kaybettiklerinin
    örnekleriyle doludur. Yine tarih, gerçek anlamıyla iman
    edenlerin kahramanlıklarını, her konudaki erdem ve faziletlerini
    gıptayla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır.
    Allah Teâlâ’nın Birliği
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten pekçok âyet-i
    kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını
    ifâde eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden
    bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip tevhidi emreder.
    Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan
    yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifâde eden özellikleri reddetmek
    sûretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet
    vericisi, tek sahibi ve hâkimi olduğunu belirtir.
    313
    Ünite 12 Allah’a İman
    Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz,
    bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten
    büyük bir günah işlemiştir.”707 buyurularak şirk reddedilirken;
    diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç
    değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi baba değildir ve doğurulmamıştır
    (evlât da değildir).”708 buyurularak tevhid en özlü biçimde
    vurgulanmaktadır.
    Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr
    edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye
    kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli
    değildir. O’na hiçbir şeyi, hiçbir şekilde şirk koşmamak şarttır.
    İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine
    ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik
    anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir.
    Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle
    ifâde etmek mümkündür:
    Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul
    ettikleri halde, vahdâniyyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak
    koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın Rabbânîyetini inkâr ederek O’nu
    dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi
    demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk vahdâniyyeti;
    laiklik Rabbânîyyeti inkâr etmektir.
    Şirk, Allah’ın zâtında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın
    sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme,
    hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.
    Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu:
    Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri,
    ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir
    707 3/Âl-i İmran, 48
    708 112/İhlâs, 1-4
    314
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hayat... Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını
    Allah’a, “Sezar”ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.
    “Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur.
    Akaid ilmine bu yüzden Tevhid ilmi de denir (Tevhid, birlemek, Allah’ı
    bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve
    fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır). İslâm Dini’ndeki
    tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide)
    dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid
    denilir.
    Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar,
    hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar.
    Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri
    Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’tan korkar gibi korkanlar
    Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına, idarelerine,
    işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını kaybedip müşrik
    vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın iman
    etmezler.”709
    Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının
    her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları
    vardır. Bir olan Allah’a iman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul
    etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na
    ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a iman; Allah’ın öngördüğü
    nizama aykırı olan her şeye karşı bir inkılap hareketidir; bir
    başkaldırıdır. Allah’tan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz
    yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a
    iman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vakıayı kabullenen kuru ve
    edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a iman etmenin
    zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına,
    bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili)
    bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.
    709 12/Yûsuf, 106
    315
    Ünite 12 Allah’a İman
    Müslümanın Allah İnancı
    Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır:
    Allah vardır ve birdir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah
    yaratıklardan hiç birisine benzemez. Allah’ın varlığı kendisindendir.
    O hiç bir şeye muhtaç değildir, bütün her şey ona muhtaçtır.
    Allah daima diridir. Her şeyi bilir, görür, işitir, dilediğini yapar.
    Allah sonsuz kudret (güç) sahibidir, yaratıcıdır, dilediğini yoktan var
    eder.
    Allah’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile
    olsa ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah’ın onu gördüğünü, duyduğunu
    ve cezâlandıracağını bilir ve ona göre hareket eder.
    Allah Teâlâ’nın Sıfatları
    Allah’a İman etmek için Allah’ı bilmek lazımdır. Fakat Allah’ın
    zâtı ve mahiyeti bilinemez. İnsanlar bu konuda düşünmekten men
    olunmuşlardır. Allah ancak isimleri, sıfatları ve fiilleri (yaratmak, rızık
    vermek gibi) ile bilinir. O halde Allah’a İman O’nda bulunması
    ve bulunmaması gereken sıfatları ve O’na mahsus isimleri bilmek ve
    inanmaktır.
    Allah Teâlâ’ya doğru olarak inanmak ve yüce varlığını iyi tanıyabilmek
    için O’nun sıfatlarını ve isimlerini bilmek gerekir.
    Meşhur sınıflamaya göre Allah Teâlâ’nın 14 tane sıfatı vardır.
    Bunlardan 6 tanesi zâtî, 8 tanesi ise subûtî sıfatlarıdır. Zâtî sıfatlar
    sadece ve sadece Allah Teâlâ’da bulunan, O’nun hâricinde hiç bir varlıkta
    bulunmayan sıfatlardır. Ama subûtî sıfatları ise, Allah’tan başka
    bazı varlıklarda da sınırlı bir şekilde bulunabilen sıfatlardır.
    316
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye)
    Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatları 6 tanedir.
    1) Vücut: Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen
    Allah vardır.
    2) Kıdem: Allah’ın varlığının öncesinin olmamasıdır. Yani, önceden
    yok iken sonradan yaratılmış değildir. Her yaratılan şeyin
    muhakkak evvelî vardır. Allah Teâlâ tek yaratıcı olduğundan O’nun
    evvelî yoktur. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “O ilktir
    (kendinden önce hiçbir varlık yoktur.), sondur (kendinden sonra bir
    varlık yoktur, her şey yok olurken O kalacaktır.), O zâhirdir, bâtındır.”710
    3) Beka: Allah’ın varlığının sonu olmaması demekıir. Allah Teâlâ
    ebedîdir. O’nun ne geçmİşte ne gelecekte var olmadığı ve var olmayacağı
    bir zaman düşünülemez. Tek yaratıcı olan Allah’tan başka bütün
    her şey yok olmaya mahkumdur ve yok olacaktır. “Yer üzerinde
    bulunan her canlı yok olacak; Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin
    zâtı bâki kalacak.”711 “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma!
    O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk
    olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”712
    4) Vahdâniyyet: Bir olmak demektir. Allah zâtında, sıfatlarında
    ve fiillerinde eşi, dengi ve benzeri olmayan birdir. “De ki: O, Allah
    birdir.”713
    Allah Teâlâ mutlak birdir. Bir kağıdı veya tebeşiri ikiye, üçe, dörde
    veya daha fazla parçaya bölebilirsiniz. Alahü Teâlâ iki veya daha
    fazla olması düşünülemeyen birdir. Hıristiyanlar Allah’ın; kutsal ruh,
    oğul, ve babadan meydana geldiği inancı yüzünden sapıtmışlar ve
    şirke düşmüşlerdir.
    Allah Teâlâ sıfatlarında da birdir. Allah’tan başka hiçbir varlık
    sıfatlarında bir değildir. Mutlaka bir veya birkaç sıfatıyla diğer
    710 57/Hadîd, 3
    711 55/Rahmân, 26-27
    712 28/Kasas, 88
    713 112/İhlâs, 1
    317
    Ünite 12 Allah’a İman
    varlıklarla ortak durumdadır. Meselâ, güneş ve ay bir tanedir. Fakat
    onlar gibi parlak ve yuvarlak başka gök cisimleri vardır ve onlara
    benziyordur. Allah Teâlâ böyle değildir, O’nun sıfatları öyle birdir ki,
    aynı sıfatların başka bir varlıkta bulunmasına imkan yoktur.
    Allah, fiilleri itibariyle de birdir. Meselâ, yaratmak Allah’ın fiillerindendir.
    O’ndan başka hiç bir varlığın, bir şeyi yoktan var etmesi
    düşünülemez.
    5) Muhâlefetün lil-havâdis: Sonradan var olanlara benzememek
    demektir. Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan
    hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. İnsanın aklına geldiği,
    düşüncesinin ulaşabildiği herşeyden Allah mutlak sûrette başkadır.
    İnsan aklı Allah’ın zâtının mâhiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar
    bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. “O’na benzer hiçbir şey
    yoktur.”714
    6) Kıyam bi-nefsihî: Allah’ın varlığı ve varlığının devamlı olması
    kendindendir. Allah Teâlâ, var olması ve varlığını devam ettirmesi
    için hiç bir şeye muhtaç değildir. Allah, İhlâs Sûresinde de belirttiği
    gibi Samed’dir, yani bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O hiç bir şeye
    muhtaç değildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Allah elbette bütün âlemlerden ganî ve müstağnîdir.”715
    b- Subûtî Sıfatlar
    Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatları 8 tanedir.
    1) Hayat: Allah’ın canlı, diri, yani hayat sahibi olması demektir.
    O devamlı olarak diridir, ölümsüzdür. Sonsuza kadar diri olarak kalacaktır.
    Allah, canlı olarak hayatta kalması için, yaratılmış varlıklar
    gibi bazı şeylere muhtaç değildir.
    714 42/Şûrâ, 11
    715 29/Ankebût, 6
    318
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    2) İlim: Allah’ın, geçmiş ve gelecekteki her şeyi en küçük ayrıntısına
    kadar bilmesidir. Allah, olmuşu olacağı, açığı gizliyi, kalplerden
    geçenleri, herşeyi ezelî ilmiyle bilir.
    3) Semî’: Allah’ın her şeyi işitmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan
    herşeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı
    yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri
    duyar.
    4) Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ küçük büyük,
    gizli açık, uzak yakın, her şeyi görür. Hiç bir şey O’na gizli kalmaz.
    5) İrâde: Dilemek demektir. Allah dilediğini yaratır, O’nun irâdesi
    (dilemesi) dışında hiç bir şey olmaz.
    6) Kudret: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her yerde her şeyi yaratma
    güç ve kuvveti. Allah’ın gücü, dilediği her şeyi yapmaya yeter.
    Gerçek anlamda güç ve kuvvet, ancak, sadece Allah’a aittir.
    7) Kelâm: Söylemek, konuşmak demektir. Allah’ın harften ve sesten
    münezzeh olarak konuşması. Allah Teâlâ dile ihtiyaç duymadan
    dilediğini söyler.
    8) Tekvîn: Allah’ın yoktan var etmesi, yaratması. Her şeyi Allah
    yaratmıştır. Allah, yaratmak istediği şeye “ol” der ve hemen o şey oluverir.
    Esmâü’l-Hüsnâ
    (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)
    Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları
    yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.
    Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.)
    hakkındaki düşüncelerini reddetmek ve doğrusunu göstermek için
    zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır.
    319
    Ünite 12 Allah’a İman
    “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen “esmâü’l Hüsna ve sıfatların
    bildirdiği ve tanıttığı Allah” şeklinde cevaplandırılabilir.
    ALLAH: Kâinatı yaratıp yöneten, bütün övgü ve ibâdetlere lâyık,
    varlığı zorunlu olan, ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde
    toplamış bulunan yüce Zât’ın özel ve en kapsamlı adı, lafza-i celâl.
    er-RAHMÂN: İlâhî rahmet, lütuf ve koruyuculuğu bütün mahlûkatı
    kapsayan, dünyada İman eden ve etmeyen herkese merhamet
    edip nimetlendiren.
    er-RAHÎM: Çok merhamet edip bağışlayan, dünyada kendisine
    İman edip emirlerine uyanları âhirette ebedî nimetlerle mükâfatandıracak
    olan.
    el-MELİK: Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin sahibi ve
    yöneticisi.
    el-KUDDÛS: Her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh
    (uzak), bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan.
    es-SELÂM: Esenlik veren, kullarını tehlikelerden selâmete çıkarıp
    sâlim kılan.
    el-MÜ’MİN: Güven veren, vaadine güvenilen, kendine sığınanları
    rahata, huzura erdiren. Gönüllerde İman ışığı uyandıran.
    el-MÜHEYMİN: Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve
    yöneten; insanları murâKâbe edip koruyan.
    el-AZİZ: Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve
    güçlü; hiçbir zaman yenilmeyen, daima gâlip olan.
    el-CEBBÂR: Mutlak irâdesini her durumda yürüten, dilediğini
    zorla yaptırmağa muktedir olan; düzeni bozulan her şeyi tanzim
    eden, her güçlüğü kolaylaştıran.
    el-MÜTEKEBBİR: Her şeyde ve her İşte azamet ve yüceliğini
    gösteren; büyüklükte eşi ve benzeri olmayan.
    320
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    el-HÂLİK: Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan, yoktan var
    eden.
    el-BÂRİ’: Herhangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları
    yaratan; eşyayı, herşeyin âzâ ve cihazlarını birbirine uygun olarak
    yaratan.
    el-MÛSÂVVİR: Her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren.
    el-ĞAFFÂR: Mağfireti, affı çok; daima affeden, tekrarlanan günahları
    da bağışlayan.
    el-KAHHÂR: Yenilmeyen, yegâne gâlip; varlıkları emir ve irâdesi
    altında tutan.
    el-VEHHÂB: Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol
    bağışlayıp veren.
    er-REZZÂK: Ruh ve bedenlerin gıdasını yaratıp veren; yaratılmışlara
    faydalanacakları şeyleri ihsan eden.
    el-FETTÂH: İyilik kapılarını açan; kullarına rahmet kapılarını
    açan ve müşkülleri çözüp kolaylaştıran.
    el-ALÎM: Her şeyi hakkıyla bilen.
    el-KÂBIZ: Daraltan, rızkı belli ölçüde tutup veren; canlıların rûhunu
    alan.
    el-BÂSIT: Açan, genişleten, rızkı, lütuf ve keremini bol bol veren,
    ruhları bedenlere yerleştirip yayan.
    el-HÂFID: Alçaltan, zillete düşüren.
    er-RÂFİ’: Yücelten, izzet ve şeref bahşeden.
    el-MUİZ: Aziz kılan, yücelten, izzet ve şeref veren.
    el-MÜZİLL: Alçaltan, zillete düşüren, hor ve hakir eden.
    es-SEMÎ’: Her şeyi hakkıyla işiten.
    321
    Ünite 12 Allah’a İman
    el-BASÎR: Her şeyi hakkıyla gören.
    el-HAKEM: Hükmeden, hakkı yerine getiren; Hüküm verme
    yetkisini elinde tutan; son hükmü verecek olan.
    el-ADL: Mutlak adâlet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen.
    el-LATÎF: Sonsuz lütuf ve kerem sahibi; Yaratılmışların ihtiyaçlarını
    en ince noktasına kadar bilip karşılayan.
    el-HABÎR: Her şeyin içyüzünden haberdar olan.
    el-HALÎM: Acele ve kızgınlıkla davranmayan; cezâ vermede acele
    etmeyen, teenî sahibi.
    el-AZÎM: Azamet sahibi, büyük; Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti
    tüm kapsamıyla anlaşılamayacak kadar ulu.
    el-ĞAFÛR: Mağfireti çok; bütün günahları bağışlayan.
    eş-ŞEKÛR: Az iyiliğe çok mükâfat veren.
    el-ALİYY: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce.
    el-KEBÎR: Çok büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü
    mutlak büyük; zat ve sıfatlarının mahiyeti tüm kapsamıyla anlaşılamayacak
    kadar ulu.
    el-HAFÎZ: Koruyup gözeten ve dengede tutan; Belâdan saklayan.
    el-MUKIYT: Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren, herşeyi
    koruyan.
    el-HASÎB: Kullarını hesaba çeken ve onlara kâfi gelen, yeten;
    herkesin ve her şeyin hesabını en iyi bilen.
    el-CELÎL: Azamet ve ululuk sahibi.
    el-KERÎM: Keremi bol ve sonsuz; Fazilet türlerinin hepsine sahip.
    322
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    er-RAKIYB: Murâkabe eden, her şeyi gözetleyip kontrolü altında
    tutan.
    el-MÜCÎB: Dilek ve duâlara karşılık veren; Kendine niyaz edip
    yalvaranlara isteklerini veren.
    el-VÂSİ’: İlmi, ihsanı, mağfiret ve merhameti her şeyi kuşatan.
    el-HAKÎM: Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan. Hüküm ve
    hikmet sahibi.
    el-VEDÛD: Çok seven ve çok sevilen.
    el-MECÎD: Yüce, şanlı ve şerefli; lütuf ve keremi bol.
    el-BÂİS: Ölümden sonra dirilten; ölüleri diriltip kabirlerinden
    çıkaran.
    eş-ŞEHÎD: Her şeyi gözleyip bilen; her zaman ve her yerdeki
    mahlûkatını bilip gören.
    el-HAKK: Fiilen var olan, varlığı ve ulûhiyeti gerçek olan; Hiç
    değişmeden duran; Hakkı izhar eden.
    el-VEKÎL: Kendisine güvenilip dayanılan; Kendisine havale olunan
    işleri, kulların işini düzeltip onların yapacağından daha iyi temin
    eden.
    el-KAVÎ: Kudretli, her şeye gücü yeten.
    el-METÎN: Çok sağlam ve çok güçlü; Her şeye gücü yeten, kudretli.
    el-VELÎ: Yardımcı ve dost.
    el-HAMÎD: Her bakımdan övgüye lâyık. Bütün varlığın diliyle
    övülen.
    323
    Ünite 12 Allah’a İman
    el-MUHSÎ: Her şeyi tek tek bütün ayrıntılarıyla bilen; İlmiyle her
    şeyin sayısını bilen.
    el-MÜBDÎ: Varlıkları ilkin yaratan; Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz
    olarak ilk baştan yaratan.
    el-MUÎD: Ölümden sonra tekrar yaratan.
    el-MUHYÎ: Can veren, hayatı halk eden, sağlık ve afiyet veren.
    el-MÜMÎT: Ölümü yaratan, ecelleri geldiğinde canlıları öldüren.
    el-HAYY: Ezelî ve ebedî hayatla daima diri; her şeyi bilen ve her
    şeye gücü yeten.
    el-KAYYÛM: Her varlığın kendisine bağlı olduğu, kâinatı yöneten
    en yüce varlık; Her şeyi tutan.
    el-VÂCİD: Dilediğini dilediği zaman bulabilen, hiçbir şeye muhtaç
    olmayan, müstağnî.
    el-MÂCİD: Şanlı, şerefli; kadri ve keremi bol olan.
    el-VÂHID: Tek, zâtında, sıfatlarından, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde
    asla ortağı veya benzeri olmayan; Bölünüp parçalara ayrılmaması
    ve benzerinin bulunmaması anlamında tek.
    es-SAMED: Arzu ve ihtiyaçları sebebiyle her varlığın kendisine
    yöneldiği, ancak kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. İhtiyaçların
    giderilmesi için tek mercî.
    el-KAADİR: Her şeye gücü yeten, tam kudret sahibi; İstediğini
    istediği gibi yapmaya gücü yeten.
    el-MUKTEDİR: Her şey gücü yeten, kudretli; Kuvvet ve kudret
    sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden.
    el-MUKADDİM: Öne alan; Arzu ettiğini ileri geçiren.
    324
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    el-MUAHHİR: İstediğini geriye koyan, arkaya bırakan.
    el-EVVEL: İlk, O’ndan öncesi olmayan evvel; Varlığının başlangıcı
    olmayan.
    el-ÂHİR: Son, Bâki olan, O’ndan sonrası olmayan son; Varlığının
    sonu olmayan.
    ez-ZÂHİR: Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması
    açısından apâşikâr; Kudret ve saltanatıyla âşikâr olan.
    el-BÂTIN: Gizli; Zâtının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından
    gizli.
    el-VÂLÎ: Kâinatın hakimi ve yöneteni.
    el-MÜTEÂLÎ: İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce,
    erişilmesi mümkün olmayan.
    el-BERR: İyilik ve ihsanı bol olan.
    et-TEVVÂB: Tevbeleri çokca kabul edip günahları bağışlayan;
    Kullarını tevbeye teşvik edip onların tevbelerini kabul eden.
    el-MÜNTAKIM: Suçluları lâyık ve müstahak oldukları şekilde
    adâleti ile cezâlandıran.
    el-AFÜVV: Çok affedici; İnsanların günahlarını kendilerinde sorumluluk
    kalmayacak şekilde affeden.
    er-RAÛF: Şefkatli, çok merhametli, pek müşfik.
    MÂLİKÜ’L MÜLK: Mülkün hakiki ve ebedî sahibi.
    ZÜ’L-CELÂLİ VE’L-İKRÂM: Azamet ve kerem sahibi; Büyüklük
    ve ikram sahibi.
    el-MUKSIT: Adâletle hükmeden, bütün işlerini denk ve birbirine
    uygun ve yerli yerinde yapan.
    325
    Ünite 12 Allah’a İman
    el-CÂMİ’: İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan; Bütün
    övgü ve erdemleri zâtında toplayan; evrendeki tüm varlıkları
    tüm bir âhenk içinde toplayıp düzenleyen; bütün mahlûkatı hesaba
    çekmek üzere kıyâmet gününde bir araya getiren.
    el-ĞANÎ: Çok zengin; Kendisi her şeyden müstağnî, kendi dışındaki
    her şey O’na muhtaç.
    el-MUĞNÎ: Zenginlik veren; kullarından dilediğini keremiyle
    zengin eden.
    el-MÂNİ’: Bir şeyin olmasına mâni olan; Kötülüklere engel olan,
    hikmeti gereği dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen.
    ed-DÂRR: Zarar verici olanlar dâhil olmak üzere her şeyi yaratan.
    en-NÂFİ’: Fayda veren; Faydalı ve menfaat verici şeyleri yaratan.
    en-NÛR: Nurlandıran, nûr kaynağı; Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.
    el-HÂDÎ: Yol gösteren, murada erdiren; Hidâyet yaratan, istediği
    kulunu hayırlı yollara muvaffak kılan.
    el-BEDÎ’: Bütün varlıkları eşi ve örneği olmadan sanatkârâne bir
    şekilde yaratan; hayret verici âlemler icad eden.
    el-BÂKÎ: Varlığının sonu olmayan, daima var olan.
    el-VÂRİS: Varlığının sonu olmayan; Varlığı devamlı olan servetlerin
    hakiki sahibi; Herşey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve
    saltanatı devam eden.
    er-REŞÎD: Bütün işleri İsabetli ve hedefine ulaşan, kullarını doğru
    yola irşad edici.
    es-SABÛR: Çok sabırlı.
    326
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tirmizî’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın
    Rasûlü (s.a.v.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim
    onları bellerse Cennete girer.”716
    Buhârî, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet
    eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar.717
    Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’ân-ı Kerim’de
    isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizî’nin yukarıda
    saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:
    Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
    er-Rab, el-İlâh, el-Muhıyt, el-Kadîr, el-Kâfî, eş-Şâkir, el-Hakîm,
    el-Kaahir, el-Mevlâ, en-Nasıyr, el-Hâlık, el-Melik, el-Kefîl, el-Hallâk,
    el-Ekrem, el-A’lâ, el-Mübîn, el-Hafî, el-Karîb, el-Ehad, Ğâfiru’z-
    Zenb, Şedîdu’l-ıkaab, Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard, Rafîu’d-derecât,
    Ğâlib alâ emrih, Kaaim alâ külli nefs, Hayrun Hâfızan
    “Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın
    (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları
    bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”718 Esmâü’l-Hüsnâ
    ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan
    “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali
    kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği,
    hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle
    adlandırmaktır.
    Âyet ve hadislerde zikredilen esmâü’l-hüsnâ, Allah’ın nasıl bir
    varlık olduğunun, O’nun niteliklerini, özelliklerini ve hangi vasıflara
    sahip olup olmadığını beyan eden isim ve sıfatlardır.
    Allah’a ait olan bu isimlerin aynen bir başkasında da olduğuna
    inanmak insanı şirke götürür. Tevhidin bir anlamı da Allah’ın isim
    ve sıfatlarında tek bir olduğunu, başkalarının Allah’a, Allah’ın da
    716 Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayılır.
    Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    717 Bak. Buhârî, Şurût 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6
    718 7/A’râf, 180
    327
    Ünite 12 Allah’a İman
    başkalarına (yarattığı varlıklara) benzemediğine inanmaktır. “O’nun
    (Allah’ın) benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”719
    “Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle
    duâ edin, çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe)
    sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.”720
    Esmâü’l-Hüsnâ Konusunda Doğru Yoldan Sapmak
    Kur’an, esmâü’l-hüsnâ konusunda ilhad adını verdiği tavrı yasaklamıştır.
    721 Bu ilhâd kavramıyla, Allah’ın isimleri ve nitelikleri
    konusunda ciddiyet göstermeyen, lâubâli davranan, Allah hakkında
    zan ile konuşan ve bilmediğini söyleyenler722 kast edilmiştir. Birçok
    müfessir, âyette dile getirilen ilhâdı, “Allah’ı kendi zâtına vermediği,
    naslarda yer alan esmâü’l-hüsnâ içerisinde bulunmayan isimlerle adlandırmak”
    şeklinde anlamışlardır.
    Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmak, hiç şüphesiz,
    sadece isimlerin lafızlarıyla ilgili bir durum değildir. Belki de âyetin
    sakındırdığı asıl sapma, Allah tasavvuru konusundaki sapmadır. Zaten
    isimler konusundaki sapma, tasavvurdaki sapmanın bir sonucudur.
    Tasavvurdaki sapma muhtevâya yönelik, isimlerdeki sapma ise
    biçime yöneliktir. Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmanın
    farklı boyutlarını şu başlıklar halinde toplayabiliriz:
    1- Allah’a isim koyma yoluyla, Allah’ı tanımlamaya kalkmak: Bu
    Allah’ı tanımanın önündeki en büyük engeldir. Kul, haddini aşmadan,
    bu işe kalkışamaz.
    2- Allah’ın kendi zâtı için seçip beğendiği isimleri veya onların
    mânâlarını reddetmek: Birinci maddenin tersi bir sapmadır. Zaten
    Allah’a O’nun şânına yaraşmayan isimler ve sıfatlar yakıştıran biri,
    719 42/Şûrâ, 11
    720 7/A’râf, 180
    721 7/A’râf, 180
    722 2/Bakara, 80
    328
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    O’nun kendi zâtı için seçip beğendiği isim ve sıfatlarla sorunlu demektir.
    3- Allah’ın isim ve sıfatlarını, onların içeriklerini görünür görünmez
    varlıklara vermek: Allah dışında herhangi bir varlığa, sadece Allah’a
    ait olan mükemmelliklerden birini veya birkaçını yakıştırmak.
    Yakıştırılan ister bir peygamber, ister bir aziz, ister bir velî, isterse bir
    put olsun, fark etmez.
    4- Allah’ın isimlerinin anlamlarını tahrif etmek ve onlara kendilerinde
    bulunmayan anlamlar yüklemeye veya var olan anlamlarını
    eksiltmeye yeltenmek: Bu tahriftir ve tahriflerin en büyüğü, Allah
    hakkında yapılanıdır.
    5- Esmâü’l-hüsnânın içeriğini boşaltmak: Bu, genellikle mutlak
    tenzihe sapanların ihlâdıdır. İsimsiz ve vasıfsız bir Allah tasavvuru,
    Allah’ın âlemden bağımsız varlığını inkâra çıkar. Böyle bir tasavvurda
    Tanrı, sanal bir varlık halini alır.
    6- Allah’ın, esmâsıyla hayatın tüm alanlarına tecellisini inkâr edip
    O’nu hayattan dışlayan bir tasavvura sapmak: Modern sekülerlik/
    laiklik, sapmanın bu türünü içinde en yoğun bir biçimde barındırmaktadır.
    Allah’ın isimleri konusunda doğru yoldan sapmamak için bu konuda
    doğru yolun ne olduğunu bilmek gerekir. Peki, Allah’ın isimleri
    konusunda doğru yol nedir? Bu sualin cevabını birkaç maddede
    sıralayalım:
    1- Allah’a isimler koymak Allah’ın hakkıdır.
    2- Allah’ın kendisi için seçip beğendiği isimler İlâhî kelâmda (ve
    sahih hadislerde) yer almışlardır.
    3- Allah’ın kendisi için kullandığı isimler Kur’an’da isim kalıbıyla
    gelenlerdir. Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiiller, ismin yerini tutmazlar.
    329
    Ünite 12 Allah’a İman
    Kur’an’da Allah’a izâfe edilen fiillerden isim türetmenin baştan
    beri bir usûlü ortaya konamamıştır.723
    Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye
    tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte
    kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini
    isimlendirmediği, hakkında Kur’an’da veya sahih sünnette nass gelmemiş
    olan bir isimle adlandırmaktır.
    Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve anmak, O’na lâyık olmayan
    nitelikleri isnat etmemek, insanın başta gelen görevidir. Allah’ın
    isimleri hakkında Allah’a lâyık olmayan isimler isnat etmek, Allah’a
    “baba” veya “oğul” gibi Allah’a yanlış isimler takmak, Kur’an’da ve
    sahih sünnette beyan edilen Allah’ın bazı isimlerini kabul etmemek
    veya Allah’a özgü isimleri Allah’tan başka varlıklara vermek Kur’an’da
    ilhâd, yani doğru olandan, haktan sapmak demektir. Allah’a cisim,
    cevher, akıl ve illet gibi isimler vermek ilhaddır.
    Esmâyı Saymak ve Ezberlemek
    Hadislerde geçen ihsâ (saymak)724 ve hıfz (ezberlemek)725 kelimeleri
    ile maksat; Allah’ı güzel isimleriyle tanımak, O’na O’nun istediği
    şekilde ibâdet ve itaat etmektir. Yoksa bu isimleri anlamadan ezberlemek
    ve tekrarlamak değildir. Meselâ bir insan yaptığı bir işte Allah’ın
    kendisini gördüğünü, yaptıklarını bildiğini, ameline göre ödül
    veya ceza vereceğini düşünmesi ve ona göre hareket etmesi Allah’ın
    isimlerini hıfz ve ihsâdır.
    Esmâü’l-Hüsnâya gönülden bağlanmak, mânâlarını düşünmek,
    davranışlarına bu isimler istikametinde yön vermek isimler konusunda
    mü’minlerin görevi ve cennet vesilesidir. Meselâ Allah’ın Basîr
    (her şeyi gören), Semî’ (her şeyi işiten) ismini unutmayıp gönülden
    bu inanca sahip olan kişi, elini ve dilini kötülüklere uzatmaya devam
    eder mi?
    723 M. İslamoğlu, Âlemlerin Rabbi Allah, Denge Y., s. 100-102
    724 Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507
    725 Buhârî, Şurût 18, Deavât 68, 103; Müslim, Zikr 2, h. no: 5, 6
    330
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tirmizî, Ebû Hüreyre’den yaptığı bir rivâyette, Allah’ın 99 ismini
    zikretmiş ve bu hadis için “garib” demiştir.726 Tirmizî Ebû Hüreyre’den
    aynı anlamda iki hadis daha rivâyet etmiş, ancak bu rivâyetlerde
    isimler sayılmamıştır. Buhârî ve Müslim’in esâmü’l-hüsnâ ile ilgili
    rivâyetlerinde de isimler sayılmamıştır. İbn Mâce, esmâü’l-hüsnâ ile
    ilgili rivâyetinde 101 isim zikretmiştir.727
    Tirmizî ve İbn Mâce’nin esâmü’l-hüsnâ ile ilgili rivâyetlerinin dışında
    başka hadislerde de Allah’ı tanıtan isim ve sıfatlar geçmektedir.
    Hadislerde geçen Kâbid, Bâsıt, Hâfid, Râfi’, Mu’ızz, Müzill, Sabûr;
    Muhsî, Mübdî, Mümît, Vâcid, Reşîd, Mukaddim, Muahhir, Muğnî,
    Mâni’, Dârr, Nâfi’ ve Mâcid gibi bazı sıfatlar, isim şeklinde Kur’an’da
    geçmemektedir. Ancak bu sıfatların ifade ettiği mânâlar, fiiller ile ifade
    edilmiştir. Yukarıda da belirtildiği ve sayıldığı gibi Allah’ın isimleri/
    sıfatları 99 adetten ibâret değildir. 99 Rakamı çokluktan kinâyedir.
    Nitekim esmâü’l-hüsnâ ile ilgili hadisler, Allah’ın isimlerinin 99’dan
    ibaret olduğunu da belirtmemekte, sadece bu isimleri sayanların
    cennete gireceklerini bildirmektedir. Ayrıca hadislerde geçmeyen,
    ancak, Kur’an’da geçen yukarıda sayıldığı gibi Allah’ın güzel isim ve
    sıfatları vardır. Bu isim ve sıfatların sayısı, bizim tesbit ettiğimiz kadarıyla
    283 civarındadır.
    726 Tirmizî, Deavât 83, h. no: 3506
    727 İbn Mâce, Duâ 10, 11, h. no: 1269, 1270
    331
    - ünite 13 -
    Meleklere İman
    • Gayba ve Meleklere İman
    • Meleklerin Özellikleri
    • Dört Büyük Melek
    • Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri
    • Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    • Melek İnancının Etkileri
    • Melekler Hakkında Tashih Edilmesi Gereken
    Bazı Yaklaşım ve Bâtıl İnançlar
    Gayba ve Meleklere İman
    “Müminlerden her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
    İman etti.”728
    Meleklere iman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen,
    görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür.729
    Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zahiri, isterse gaybi olsun
    mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gayba İman etmediklerini,
    “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam; melek, cin gibi varlıklar
    uydurmadan ibârettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe İman büyük
    bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere inanmak zorundadırlar.
    Bunlara karşı gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın
    imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri
    yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır.
    Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır
    728 2/Bakara, 285
    729 Bak. 2/Bakara, 2
    332
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik’ demeleridir.
    Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını,
    duygularını, düşüncelerini, rüzgarı, elektrik akımını... göremedikleri
    halde varlıklarını nasıl kabul edip, kendileriyle çelişkiye düştükleri
    sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar,
    görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından
    şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.
    Mü’minler gayba inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki ilk
    adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden, hayvanlık
    mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek insanlık
    mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha
    kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki otları herşeye
    tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve görünen varlıklardan
    ibâret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden daha başka varlıklar
    da mevcuttur. Ki biz bunları görmeden sadece doğru haber üzerine
    verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.
    İnsan aklının bilinmeyen âlemleri (evrenleri) idrâk edememesi,
    onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine
    düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere)
    bırakmasıdır. Mü’minin öğrenmek istediklerini Âlim ve Habir olan,
    görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan ve O’nun
    Rasûlünden öğrenmesi lazımdır. Fakat eskiden olduğu gibi, bugün
    de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek, insanoğlunu
    gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek istemektedirler.
    Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri,
    bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
    İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları
    veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların
    dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi, o meleklerin kendi nam
    ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır. Onlara
    tapmak, onlardan yardım beklemek insanlar için küçüklük olur.
    Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları Âdem (a.s.)’in önünde
    secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz.
    Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir
    333
    Ünite 13 Meleklere İman
    mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet
    olur mu?
    Mü’min, sadece meleklere değil, İman edilmesi istenen gaybî/
    görülmeyen ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde
    İman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve
    kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”730
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini,
    gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu
    bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan
    inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
    Meleklerin Özellikleri
    Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır. Erkeklik ve dişilikleri
    yoktur. Yemek yeme, uyuma, yorulma gibi insani hallerden uzaktırlar.
    Güzel kokulardan, güzel sözlerden, Kur’an dinlemekten, ilimle
    uğraşılan yerlerde bulunmaktan hoşlanırlar. Melekler Allah’a hiç isyan
    etmeyecek şekilde yaratılmışlardır. Her zaman Allah’a itaat ve
    ibâdet ederler.
    Melekler görülmezler. Allah onları göremeyeceğimiz şekilde yaratmıştır.
    Melekler çok hızlı hareket edebilirler. Verilen vazife ne kadar
    ağır olursa olsun, o vazifeyi yapabilecek güçtedirler.
    Melekler mutlak gaybı bilmezler. Sadece Allah’ın kendilerine bildirdiği
    kadarını bilirler. Gaybı yalnızca Allah bilir.
    Dört Büyük Melek
    1) Cebrâil (a.s.); Vazifesi, Allah ile Peygamberler arasında elçiliktir.
    2) Mikâil (a.s.); Vazifesi, tabiat olaylarını idare etmektir.
    730 2/Bakara, 3
    334
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    3) İsrâfil (a.s.); Vazifesi, Allah emrettiği zaman “Sur”a üfürmektir.
    Birinci üfürüşte kıyâmet kopacak; İkinci üfürüşte ise, bütün ölüler
    dirilecektir. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçmez.
    4) Azrâil (a.s.); Vazifesi, canlıların rûhunu almaktır. Kur’ân-ı Kerim’de
    adı geçmez.
    Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri
    1) Kirâmen Kâtibîn: İnsanların yaptığı amelleri yazarlar. Biri insanın
    sağında, diğeri ise solunda bulunur. Sağdaki sevapları, soldaki
    ise günahları yazar. Sağdaki soldakinin emredeni durumundadır. Şu
    âyet-i kerime Kirâmen Kâtibîn meleklerinden bahsetmektedir: “Hatırla
    ki insanın sağında ve solunda oturan, onun amellerini tesbit etmekte
    olan iki melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka onun
    yanında hazır bir gözcü vardır.”731
    2) Hafaza Melekleri: Allah Teâlâ hafaza melekleri hakkında
    Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “O’nun ve her insanın önünde
    ve arkasında kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek takipçi melekler
    vardır.”732
    3) Hazene-i Cennet ve Cehennem: Bu melekler cennet ve cehennemin
    bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki
    meleğin adı “Rıdvan” dır. Cehennem meleklerine “Zebânî” denir.
    Başındakine ise “Mâlik” adı verilir.
    Melekler İnsanlardan Daha Faziletli midirler?
    Bütün peygamberler, meleklerin rasulleri sayılan dört büyük melek
    dâhil tüm meleklerden efdal; yani Allah katında dereceleri daha
    yüksek ve daha faziletlidir. İnsanlardan takvâ sahibi olan mü’minler
    de, meleklerin rasulleri hâriç tamamından daha faziletli, dereceleri
    731 50/Kaf, 17-18
    732 13/Ra’d, 11
    335
    Ünite 13 Meleklere İman
    daha yüksek sayılmıştır. Çünkü melekler, yaratılış bakımından günah
    işleyemezler. Allah’a itaat ve ibâdet etmek onlar için fıtrî ve zorunludur.
    Onları böyle olmaktan alıkoyacak hiçbir iç ve dış tesir yoktur.
    Hâlbuki insan, akıl ve nefis sahibi olup, her türlü iç ve dış etkiler
    altındadır. Buna rağmen insan, bütün menfî engelleri aşar, Allah’a
    itaatli ve takvâ sahibi bir kul olursa, elbette meleklerden daha faziletli
    olur.
    Melek İnancının Etkileri
    İnsan, yeryüzündeki diğer canlılardan farklı olarak irâde sahibi
    bir varlık şeklinde yaratılmıştır. İrâde, “farklı seçeneklerden birini
    tercih etmek” demektir. Allah, insana irâdî fiillerinde farklı alternatifler
    sunmuş ve onun dünyaya gelişinin gayesini “imtihan olmak”733
    şeklinde tespit etmiştir. İnsan, bu imtihana giren alanda kendisini
    iyilik veya kötülüğe teşvik eden, irâdesini daha özgürce kullanmasını
    sağlayan mânevî menajerlerle (yardımcı, düzenleyici) karşı karşıyadır.
    Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere şeytanı, iyilik ve
    hayra dâvet etmek üzere de melekleri yaratmıştır. İnsanın meleklere
    inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin sunduğu seçeneklerle
    dolu ruhî bir hayat olduğunu, meleklerin telkin ve teşviklerine göre
    hareket edip mevcut yeteneklerini bu yönde yükseltmesi gerektiğini
    kabul etmesi, Allah’ın görevlendirdiği meleklerin kendisini daima
    gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini unutmaması demektir.
    İnsana iyi düşünceler aşılayan meleklerin yanı sıra, ona vesveseler
    telkin eden şeytanın varlığı da bir gerçek olmakla beraber, Kur’an,
    şeytana değil; meleklere imanı öne çıkarmak734, tâğutu inkâr edip
    Allah’a iman edenin sağlam bir kulpa sarılmış olacağını bildirmek
    sûretiyle735 şeytanın varlığını ikinci dereceye almış, onunla hemhal
    olmayıp aksine meleklere kulak vermeyi öngörmüştür.
    “Onu (insanı), önünden ve ardından izleyiciler vardır; Onu Allah’ın
    emrinden (kazalarından, belalarından ve musibetlerinden) korurlar.”736
    733 67/Mülk, 2
    734 2/Bakara, 177, 285
    735 2/Bakara, 256
    736 13/Ra’d, 11
    336
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Gerçekten de insan, risklerle ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaktadır.
    Bunlara, ayrıca kötülüklerin karşılığı olarak Allah’tan her
    an gelebilecek intikam darbelerinin ihtimallerini de ekleyecek olursak,
    onun, yaşadığı yıllar boyu ne büyük bir mânevî koruma altında
    bulunduğunu kestirebiliriz. Bu girift olayın içyüzünü daha derinlemesine
    bilmek bizim için mümkün değildir.
    Ancak bu kadarıyla bile Rabbimizin bizi ne çetin bir sınavdan
    geçirdiğini, bizzat hayatımıza karşı yaratmış bulunduğu tehlikelerin
    bile gelip bizi bulmasına melekleri engel yaparak bu sınavda
    bize nasıl süre tanıdığını bu âyetlerden ibretle öğreniyoruz. Doğrusu
    bu bize bir İlâhî lutuf ve bir müjde olsa gerektir. Dolayısıyla insanın,
    bu hârika nöbetçilerini her zaman hatırlayarak özellikle kuytu
    köşelerde, zifiri karanlıklarda ve tehlikelerle burun buruna olduğu
    anlarda onların kendisini korumaya devam etmeleri için Allah’a dilekte
    bulunması, Allah’ın izniyle belaların bertaraf olmasına bir vesile
    oluşturabilir. Bu, aynı zamanda insanın, Rabbiyle olan irtibatının
    güçlülüğünü ve sürekliliğini kanıtlamış olur. Kur’an’da “Kesinlikle
    üzerinizde koruyucular vardır. Onlar değerli yazıcılardır. Yaptığınız
    her şeyi bilirler.”737 diye kendilerinden söz edilen melekler vardır ki,
    bunlar söylediğimiz her sözü yazarlar. Dolayısıyla insanoğlunun havada
    kaybolup giden tek kelimesi bile yoktur.
    Evren öyle kesin bir disiplin içindedir ki, bu disiplinin gözümüzle
    görebildiğimiz veya daha doğrusu ilmin ve aklın kanıtlayabildiği bir
    cephesi vardır, bir de ilmin ve aklın asla ulaşamayacağı, açıklayıp tanımlayamayacağı
    diğer bir cephesi daha vardır. İşte bu görünmeyen
    cepheyi melekler ordusu oluşturmaktadır. Mü’min olabilmenin olmazsa
    olmaz şartlarından biri de bu gerçeğe inanmaktır. Dolayısıyla
    meleklere inanmamak, Allah’a, peygamberlere, kitaplara ve âhiret
    gününe inanmamakla eş değerdedir.
    Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini,
    gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu
    bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan
    inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir.
    737 82/İnfitar, 10-12
    337
    Ünite 13 Meleklere İman
    Melekler Hakkında Tashih Edilmesi
    Gereken Bazı Yaklaşımve Bâtıl İnançlar
    Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri,
    bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri Allah’a eş tutuyorlardı.
    İşte, mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları
    veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların
    dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi, o meleklerin kendi
    nam ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır.
    Onlara tapmak, onlardan yardım istemek, yani onlara duâ etmek insanlar
    için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları
    Âdem (a.s.)’in önünde secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla
    bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için,
    kendisine secde etmiş bir mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan
    daha büyük bir zillet olur mu?
    Meleklerin erkeklik ya da dişilik gibi bir özellikleri sözkonusu
    değildir. Buna rağmen câhiliyye döneminde meleklerin dişi olduğu
    ileri sürülüyor, hatta onlara -hâşâ- Allah’ın kızları deniliyordu. Allah,
    bu yakışıksız isnadları şu âyetlerle reddetmiştir: “Onlar Rahmân’ın
    kulları olan melekleri dişi sayıyorlar. Yoksa nasıl yaratıldıklarını mı
    gördüler?! Bu (yalan) şâhitlikleri yazılacak ve onlar sorgulanacaklardır.”
    738; “Şimdi de sor onlara: ‘Rabbine kızlar da onlara oğlanlar
    mı?!”739 Günümüzde de batılılardan esinlenerek melekleri bayan gibi
    düşünen, kızlarına “Melek” ismi veren, güzel bir bayanın meleğe
    benzediğine dair şiirler yazıp söyleyen, şarkılar mırıldanan insanlara
    rastlayabilmekteyiz. Bunlar, İslâm itikadı açısından çok vahim
    manzaralardır.
    Ölüm meleği olduğu için Azrâil’in adı insanlar arasında adeta
    korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu meleğe
    karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir,
    hem de iman gerçeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı,
    bağlılık ve teslimiyet ister. Azrâil, Allah’ın, can almak için görevlendirdiği
    bir melektir. Dolayısıyla can almak onun görevidir. Her şey
    738 43/Zuhruf, 19
    739 37/Sâffât, 149
    338
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    gibi, canımızın da sahibi Allah’tır. Can, Allah’ın bize bir çeşit ödünç
    olarak verdiği bir emanetidir. Emanet, bir gün gelir, asıl sahibine
    iade edilir. “Her nefis, ölümü tadacak, her emanet sahibini bulacaktır.
    Azrâil, bu konuda sadece görevini yapmaktadır. Onun hiç kimseye
    karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle, Allah’ın bütün
    elçileri gibi Azrâil’i de saygıyla anmak imanımızın gereğidir. Allah’ın
    selâmı O’nun ve diğer bütün elçilerinin üzerine olsun.
    Azrâil’in bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasındaki
    büyük mesafeleri nasıl aştığı ve aynı anda birçok insanın
    ruhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafından daima merak konusu
    olmuştur. Mânevî âlemi, maddî durumlara bire bir uydurmanın
    getirdiği yanlıştır bu. Eski çağların insanları için düşünce ve teknik
    açılımları yönüyle bu soru, bir yönüyle mâkul olsa bile; günümüzün
    baş döndürücü açılımları, dünyanın bir ucundan bilgisayarlara bilgi
    aktarılabildiği veya virüsler ulaştırılabildiği bir zaman diliminde bu
    tür soruların cevap vermeye değmeyecek yersizlikte olduğunu vurgulamak
    gerekmektedir.
    339
    - ünite 14 -
    Kitaplara İman
    • Kitaplara İman
    • Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    • Büyük Kitaplar
    • Kitapların Gönderiliş Amacı
    • Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    • Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    • Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    Kitaplara İman
    “O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
    de iman ederler.”740
    İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap ve
    suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah tarafından
    Rasûllerine gönderilmiş ve Rasûller de hiç bir kapalılık bırakmadan
    o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu kitaplarda
    Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını ve azâbını
    açıklamıştır. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba göre hayatlarını
    düzenler.
    Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine
    inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan insanlar
    tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların
    bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
    740 2/Bakara, 4
    340
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz. Âdem’den
    kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu ispatlıyor.
    Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu akîde, mü’minlerin
    ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp attığı için büyük
    öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak olan geçmiş bütün
    din ve peygamberlere inanır.
    Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere intikal
    eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir akîdeye
    sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında
    yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını ancak
    Kur’an tesbit eder. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri yanlıştır
    ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de, insanların
    akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa, o zaman
    ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli ortaya çıkar. Bu
    modellerin hiçbiri vahye dayanmadığı gibi, aynı zamanda her biri
    değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan Allah tarafından
    çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez. Bu gerçeği Allah
    Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan başka bir din (yol) ararsa, o
    istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette de ebedî
    zarar çekenlerdendir.”741
    Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret olmadığı
    gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir. İslâm,
    Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik hayatta bizzat
    görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi, mü’minin dini
    sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
    Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat onlarla
    amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki kitapların
    hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
    Allah Teâlâ hiç bir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma
    kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği
    kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve
    edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
    741 3/Âl-i İmran, 85
    341
    Ünite 14 Kitaplara İman
    Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri
    de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.
    Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda bulunan
    İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar çıkartılmış,
    birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki İlâhî kitapların
    aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir. Öyleyse bu
    kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da) değildir. Hatta bir
    defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını veya Tevrat’ın tefsiri
    kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını gören Rasûlullah (s.a.v.):
    “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda olsaydı bana uymaktan başka
    bir şey yapmazdı.”742 diyerek onun elindeki Tevrat (veya onun yorumunu
    içeren) sayfalarını yok etmesini buyurmuştur.
    Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiç bir kaynağa bağlanamaz.
    Çünkü, Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister değiştirilmesinler-
    hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp nesholunmuşlardır.
    Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine göre
    iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük Kitaplar.
    Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan
    meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar) anlamına
    gelen “suhuf ” denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’deaçıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk
    suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu743 bildirilmiştir. Yine benzer
    öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında744
    da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî kitapların
    mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar halinde
    742 Ahmed bin Hanbel, III, 378
    743 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
    744 87/A’lâ, 19
    342
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.745 Bununla birlikte
    hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup, Süleyman,
    Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini belirtir.746
    Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur. Bazı rivâyetlerde
    Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf)
    verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin bilgi ifâde eden sahih
    hadisler mevcut değildir.
    Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların
    tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an ve
    sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere
    indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
    icmâlî olarak İman şarttır.
    Büyük Kitaplar
    Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir. Bu
    kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
    1) Tevrat(ın bir bölümü; Kitab) Hz. Mûsâ’ya,
    2) Zebur, Hz. Dâvud’a,
    3) İncil, Hz. İsa’ya,
    4) Kur’ân-ı Kerim, Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
    Zebur, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif
    edilip değiştirilmişler. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların
    hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
    745 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
    746 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
    343
    Ünite 14 Kitaplara İman
    Kitapların Gönderiliş Amacı
    Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve
    âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın
    hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları
    içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir. Bu
    kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret saâdeti
    gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
    Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    “Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
    Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan doğruya,
    ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve kesinlik ifâde
    eden bilgilere vahiy denir.
    Vahyin Çeşitleri:
    1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
    bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri şeyler
    aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman zaman vahiy
    böyle gelmişti.
    2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin kalbine
    koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
    3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir vasıta
    olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
    4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek
    istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu
    melek Cebrâil (a.s.)’dir.
    344
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir. Kur’ân-ı
    Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi bile değiştirilmemiştir
    ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir ucundaki Kur’an
    (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah, Kur’an’da şöyle
    buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz.”747
    Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar
    birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında
    çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim,
    yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
    Kur’an’ın âyetleri ruhları çoşturur, kalplere huzur verir. Kur’an,
    insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka
    kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir. O’nun
    delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri sağlamdır.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de
    çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim insanlar için bir rehber,
    bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
    “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler (Allah’tan korkanlar)
    için yol göstericidir.”748; “Sana indirdiğimiz bu kitap mübarektir; âyetlerini
    düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”749
    Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekki ve Medeni olmak üzere ikiye
    ayrılır. Mekki sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene kadar
    nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak Peygamberimizin
    vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
    Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil olmuştur.
    Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin
    dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
    747 15/Hıcr, 9
    748 2/Bakara, 2
    749 38/Sâd, 29
    345
    Ünite 14 Kitaplara İman
    İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise
    (müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin 3.
    âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile sona
    erer.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları
    şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren),
    Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
    Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in dengi
    bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir. Kur’ân-ı
    Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan okumaktadır:
    “Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün insanlar
    ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine
    O’nun bir eşini meydana getiremezler.”750
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın.
    O İlahi Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken, sahih
    bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a gerçekten
    muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve ihlasla ona yönelme
    şartına bağlanmış bulunuyor.
    Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;751 insanları
    hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;752 sonsuz hikmetler
    yüklü;753 sonsuz derecede kerim754 bir ezelî Kelâm’dır Kur’an. “Onun
    ahlâkı Kur’an’dı”755 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.v.) kendi hayatıyla,
    Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en birinci delilidir.
    Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık tarihine manidar
    ubûdiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve her biri ondan aldığı
    750 17/İsrâ, 66
    751 56/Vâkıa, 80
    752 2/Bakara, 185
    753 36/Yâsin, 2
    754 56/Vâkıa, 77
    755 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342; Nesâî, K.
    Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
    346
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya ve sâlih kullar ile,
    hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca mü’min de onun tüm bu
    özellikleri hakkıyla taşıdığının şâhidi ve delilidir.
    Fakat, bizatihi Kur’an, muhatabı olan bizleri, kendisine sahih bir
    niyet ve sağlam bir itikad ile, samimiyet ve ihlas içinde muhatap
    olma konusunda uyarır. Meselâ Âl-i İmran sûresinin yedinci âyetinde,
    kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne için’ onu
    okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette ise, hidâyet
    bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu bildiren
    bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir tehlikeye karşı insan,
    acziyet ve tevazu içinde Rabbine sığınma durumundadır: “Ey Rabbimiz!
    Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma, bize
    katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren Sen’sin.”756 Tüm bu
    hususlar şunu açıkça gösterir:
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî
    konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
    olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
    mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir.
    Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
    tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en
    güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak dokunup
    yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek
    okumak.
    Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş şeytana
    karşı, Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın zaman,
    kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”757 İlk iş budur. Neden? Çünkü
    Kur’an’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur:
    O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını
    756 3/Âl-i İmran, 8
    757 16/Nahl, 98
    347
    Ünite 14 Kitaplara İman
    iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde, hem
    kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur ve
    noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan yürüyerek,
    nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine karşı
    isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya sevkeden
    de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün kötülüklerin,
    bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde şeytanın bir dahli
    vardır. Bu bakımdan şeytandan istiaze etmek, tüm kötülüklerden
    uzaklaşma anlamını taşır.
    Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
    Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir menfaat
    için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati için okumak
    da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma da bunun
    içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da. Ona şöhret
    için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına güvenip, aklını
    doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak da. Zaten istiaze’nin
    bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul etmeyip
    sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz. Dolayısıyla
    istiaze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle kırmış oluruz.
    Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden, Kur’an’da belirtildiği
    üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği en büyük tuzak,
    bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak; nefsimizi
    okşayarak, enaniyetimizi kamçılamaktır. “Şeytanlar ene’nin
    gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derelerine
    atıyorlar.” İstiaze sayesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf
    edilmektedir.
    İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden
    başkası ona (Kur’an’a) dokunamaz.”758 Yani ‘ancak temiz olanlar ona
    dokunabilir.’ Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık
    niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan
    bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüzyüze olmadığını hatırlatır. O âna
    dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik karışmış
    hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar, Rabbin
    pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi Kitab’ına
    lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden o
    758 56/Vâkıa, 79
    348
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir. Onun nuruna
    açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle
    mümkün olacaktır.
    Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir. Bu
    ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan bir insanın,
    okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas eder.
    Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan, o hakikat
    okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
    Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
    ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”759 Bu âyette,
    ‘okuma’ ve ‘dokunma’ nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’
    ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen insanî
    fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur’an okunurken dinlemeyen
    biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı olmanın ve
    ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan da budur. En küçük
    bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur olan insan, bütün
    âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının kelâmı karşısında
    nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
    Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza
    ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit şeytanı
    dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebunu olan hevâ ve hevesin
    susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında dünyevî fikriyat
    ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ’nın karşısına dehâ(!) ile
    çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı olan, vahye sırtını
    çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma iddia ve inadında
    olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti, bu sîreti, bu fıtratı,
    bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz yüze olduğumuz, her
    bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek dilimizle, gerek fikrimizle,
    gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu kâinatı da yaratan bir Rabbin
    bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde kullanmaktır. Onu sürücü değil,
    binek; hâkim değil, hizmetkâr yapmaktır.
    Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle
    okumaya başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek, tane
    759 7/A'râf, 204
    349
    Ünite 14 Kitaplara İman
    tane okumaktır. “Kur’an’ı tertil ile, tane tane oku.”760 Her sûresi, her
    âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı bir Kitab,
    ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire sindire
    okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı, kalbi ve
    pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. “Kur’an’ı tertil ile, tane
    tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü de bildirmektedir.
    Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki? Tane tane
    okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme ve hayatının
    her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim, Kur’an, nûrânî
    sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek ona ciddiyetle
    muhatap olanlara açmaktadır.761
    “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği)
    hayırlı amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın
    olduğunu da müjdeler.”762 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak
    mecburiyetinde olduğumuz Kur’an nedir?
    Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak gönderdiği
    Hz. Muhammed’in, Cebrail isimli melek aracılığı ile Yüce
    Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır.
    Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu hayat
    kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine ait
    tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk’ı, bâtıllardan
    ayırıcı düsturları ile Kur’an-ı Kerim bütün akıl sahipleri için hidâyet
    kaynağıdır.
    Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak
    bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî, hukukî
    ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak Kitaptır.
    Kur’an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları, sosyologları,
    hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri ile bir
    araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri İlahî
    kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve insanlığı kuşatıcı hayat
    düsturları ile İlâhî, edebî ve ebedî bir Hak Kitap olduğu içindir ki, zaman
    aşımı, mekân değişimi onu eskitemez, yürürlükten düşüremez.
    760 73/Müzzemmil, 4
    761 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
    762 17/İsrâ, 9
    350
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    O, her zaman yeni, her dem taze, her devirde eksiksiz ve mükemmeldir.
    Bunlara rağmen, yaşadığımız câhiliyye toplumunda Kur’an’ın
    sunduğu hayat düsturlarına göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte,
    otoritesi yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir
    mâzi ve ölü kitabı şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla
    emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı
    mü’minin ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri
    “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari
    olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan
    doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat, hukuk
    vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin huzurunda,
    Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet
    edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini
    korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı
    okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil
    eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır.
    Kur’an, her bir kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana
    hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki
    Biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?”763 Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış
    metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip
    etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal
    ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini
    açıklayan ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı
    okumanın, onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok
    mü’min, Kur’an’ı yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde,
    meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden
    feyz alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir.
    Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu
    yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
    763 54/Kamer, 17
    351
    Ünite 14 Kitaplara İman
    sakının ki merhamet olunasınız.”764 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
    yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
    için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”
    765
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi;
    inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen
    faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren
    kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı
    vardır.”766
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok
    sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin
    irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcudiyetinin
    fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana
    kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları kendimize
    yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
    ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki
    rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine
    inandığımız Kur’an-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayatımızdaki etkinliği
    nedir? Kur’an-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın
    tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı
    fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız mümkün
    müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl
    kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları
    meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten
    düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a
    şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
    putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder
    764 6/En'âm, 155
    765 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    766 20/Tâhâ, 124
    352
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî
    hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim,
    düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir. Dirileri
    canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık kitabı olmuştur.
    “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı,
    Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve
    puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
    arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk
    koşmak olacak.)” 767
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
    azabına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler
    ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı.
    Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla
    çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı.
    Kur’an-ı Kerim’in yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği
    görüyorlardı. Bu şuurlarından ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da
    “Namaz kılınız” emri gelince bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı.
    “Zekât veriniz” emri gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi
    bir iman zevki ve vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız”
    buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız İlâh kabul etmeyi, O’nun kitabı
    Kur’an’ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin
    hayatından iki örnek verelim:
    Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan
    miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her
    merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû
    Büreyde şöyle nakleder: “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık.
    Ben bir ara kalktım, Peygamber’in huzuruna çıktım, selâm verdim
    ve orada içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim.
    Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme
    767 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    353
    Ünite 14 Kitaplara İman
    yasağını bildiren âyetleri “... Artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?”
    768 cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri
    döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya
    Rabbi!’ dediler.” 769
    Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki aktı.
    Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı. Annemiz
    Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor:
    “Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ın Kitabına iman ve onu tasdik
    etme bakımından Ensar kadınlarından daha gayretlisini görmedim.
    Nur sûresinin ‘Baş örtülerini yakalarına vursunlar (başlarını, saçlarını,
    kulaklarını, gerdanları ve sinelerini sımsıkı örtsünler)’770 anlamındaki
    âyeti nâzil olup da erkeklerin her biri evlerine dönerek karısı,
    kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti okuyunca onların
    her biri Allah’ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için örtülerine
    büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine
    bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza durdular. Örtülerine
    sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış
    gibiydiler.”771
    Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın
    ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî
    münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı iman ve şuurla
    derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam haline getiriyordu.
    Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek;
    şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak, imanı anlamsız
    kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya sürüklemek, âhiret saâdetini
    putperestliğe feda etmektir. Biz de bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin
    ilâhlaştırıldığı modern câhiliyette yaşıyoruz.
    768 5/Mâide 90
    769 İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
    770 24/Nûr, 31
    771 İbn Kesir, 24/Nûr, 31. âyetinin tefsiri
    354
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın
    Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe
    kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla
    hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun
    emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız
    (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz).”772 Ne mutlu Kur’an
    gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara!
    772 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y.,
    1/88-92
    355
    - ünite 15 -
    Peygamberlere İman
    • Peygamberlere İman
    • Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
    • Peygamberleri Allah Seçer
    • Nebî ve Rasûl Kelimeleri
    Arasında Fark Var mıdır?
    • Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
    • Son Peygamber
    • Mütenebbî/Sahte Peygamber
    • Peygamberlerin Sıfatları
    • Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler
    Peygamberlere İman
    Peygamber kelimesi, Farsça bir kelime olup, sözlükte, haber getiren
    kimse demektir. Rasûl ve Nebî kelimesinin karşılığıdır. Peygamber:
    Allah’ın, kullarına dinini bildirmek için görevlendirdiği seçkin
    kimselerdir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde peygamber kavramı
    olarak “Nebî” ve “Rasûl” kavramları geçer.
    Peygamberlere inanmak İmanın esaslarından biridir. Peygamberlerin
    birini bile inkâr eden kişi dinden çıkar. Peygamberlere imanla
    alakalı olarak Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet vardır. “Allah’a ve peygamberlerine
    İman eden ve peygamberlerden hiç birisi arasında (kendisine
    İman etme bakımından) fark gözetmeyen kimselere gelince, İşte
    onların mükâfatını Allah kıyâmette verecektir. Allah çok bağışlayıcı
    ve merhametlidir.”773; “O kimseler ki, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr
    ederek kâfir olurlar. Allah ile peygamberlerinin arasını açmak isterler.
    773 4/Nisâ, 152
    356
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Ve ‘peygamberlerden bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz!’
    derler. Böylece İman ile küfür arasında bir yer tutmak isterler.”774
    Peygamberler en güzel şekilde dini tebliğ etmişlerdir. Peygamberler
    müslümanlar için örnek alınacak kişilerdir. Çünkü tebliğ ettikleri
    dini en güzel peygamberler yaşamışlardır. Peygamberler insanları
    cennetle müjdelemişler, cehennemle korkutmuşlardır. “Biz, peygamberleri
    ancak mü’minleri cennetle müjdeleyici ve kâfirleri cehenneml e
    korkutucu olarak gönderdik.”775
    Yüce Allah, her topluma İslâm’ı tebliğ için peygamberler göndermiştir
    ki, Allah’ı bilsinler ve O’ndan başkasına kulluk etmesinler. Allah,
    kendilerine peygamber göndermediği bir topluma azâb etmez.
    “Biz bir peygamber göndermedikçe azâb etmeyiz.”776
    Kendilerine peygamber gönderilen toplumların çoğu, peygamberlerini
    yalanlamış ve onlara uymamışlardır. Bugün olduğu gibi,
    geçmİşte de peygamberlerine tâbi olan insanlar çok az olmuştur.
    Meselâ Hz. İsa’ya on iki kişilik “havariler” dediğimiz kimseler inanıp
    tâbi olmuştur. Diğer insanlar, tâbi olmadığı gibi onu öldürmek
    istemişlerdir.
    Bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı İslâmîyet idi. Ne Hz.
    İsa’nın dini hıristiyanlık; ne de Hz. Mûsâ’nın dini yahûdilikti. Hz.
    İsa’nın da Hz. Mûsâ’nın da, bütün peygamberlerin de dini ancak İslâm
    idi ve bütün peygamberler müslüman idiler. Bu gerçek, Kur’an’ın
    dilinden şöyle ifâde edilir:
    “İbrâhim ne bir yahûdi, ne de bir hıristiyandı. Fakat Allah’ı bir tanıyan
    gerçek bir müslümandı. Ve müşriklerden de değildi.”777; “Mûsâ da
    kavmine şöyle dedi: Ey kavmim, siz gerçekten Allah’a İman ettiyseniz
    O’nun birliğine teslim olmuş müslümansınız. Artık Allah’a tevekkül
    774 4/Nisâ, 150; Peygamberlere İmanla ilgili diğer âyetler için, bkz. 2/Bakara, 4-5; 4/
    Nisâ, 14-15, 59, 80; 7/A’râf, 35. Peygamberlere itaat etmeyenlere azâb ile ilgili bkz. 6/
    En’âm, 11; 13/Ra’d, 32; 5/Mâide, 33; 3/Âl-i İmran, 32.
    775 6/En’âm, 48
    776 17/İsrâ, 15
    777 3/Âl-i İmran, 67
    357
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    edin.”778; “Hani havarilere (Hz. İsa’ya bağlı olanlara): ‘bana ve peygamberlerime
    İman edin’ diye ilham etmiştim de onlar, ‘İman ettik, bizim
    hakiki müslümanlar olduğumuza şâhid ol’ demişlerdi.”779
    Görüldüğü gibi, Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin adı
    İslâm, peygamberlerinin ve onlara tabi olanların da adı müslüman
    idi. Fakat sonradan, bu saf ve temiz olan isim (İslâm), çeşitli isimler
    adı altında değiştirilmiştir. İslâm, her peygamberin dinidir. Fakat her
    peygamberin şeriatı ayrıdır. Buna göre din (İslâm) geniş, şümullü bir
    kavram; şeriat ise, bu dinin içerisinde her bir peygamberin takip ettiği
    yoldur. Bu ümmet ile geçmiş ümmetlerin şeriatları ayrı olabilir;
    fakat bizim ile onlar arasında müsavi (aynı) olan bir kelime vardır ki
    o özdür, temeldir, hiç bir zaman ve hiç bir şarta göre değişmez. Bu
    gerçeği Yüce Allah şöyle beyan ediyor: “De ki, ey ehl-i kitap, hepiniz
    bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin; şöyle diyerek:
    Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım.
    Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler tanımayalım.”780; “Senden
    önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden başka ilâh yoktur,
    bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”781; “Andolsun ki her ümmete;
    ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğutlardan kaçının’ diye peygamberler gönderdik.”
    782
    İşte, Hz. Âdem’den kıyâmete kadar her insanın ve her cinnin, hatta
    bütün kâinatın uyması gereken kural ve gerçek budur. Mü’min
    bilir ve inanır ki, geçmİşte ne kadar nebî ve Rasûl varsa, onlara
    uyanlarla beraber müslüman idiler. Onlar Allah’tan başkasına kulluk
    etmiyorlardı.
    Tevhid dininin (İslâm’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.v.) teşkil
    etmektedir. Artık Rasûlullah gönderildiğinden itibaren, Rasûlullah’sız
    bir din, Rasûlullah’sız bir akîde ve inanç olamaz. Öyleyse, yeryüzünde
    Allah’a bağlanmak isteyenlerin ve müslüman olarak kalmak
    isteyenlerin rehberi, kılavuzu Rasûlullah’tan başkası olamaz. Zira
    778 10/Yûnus, 84
    779 5/Mâide, 112
    780 3/Âl-i İmran, 64
    781 21/Enbiyâ, 25
    782 16/Nahl, 36
    358
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Rasûl’e itaat Allah’a itaattır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:
    “Kim Rasûl’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiş olur. Kim de
    yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni onlara koruyucu ve gözetici
    olarak göndermedik (ancak tebliğci olarak gönderdik).” 783
    Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede Rasûlüne itaat edenin Allah’a itaat
    etmiş olduğunu, Rasûl’e isyan edenin de Allah’a isyan etmiş olduğunu
    haber veriyor. Bunun sebebi, Rasûlullah (s.a.v.)’in kendi hevâ ve hevesinden
    konuşmaması ve Allah’ın dinini tebliğ etmesidir.784 Rasûlulah,
    hiç bir zaman Allah adına kendi kafasından bir şey konuşmaz;
    kendisine vahyedileni bildirir. Onun için Allah ile Rasûlü’nün hükümleri
    arasında ayrılık, zıtlık, farklılık olamaz.
    İslâm akîdesi açısından peygamberlik kurumu gerçekten büyük
    değer taşır. Bu müessese, akîdenin ikinci yarısıdır. Peygambere
    İman, tevhid kelimesinin ikinci kısmıdır. Peygamberlik inancının
    tezâhürleri pratik hayatta mutlaka görülmelidir. Normalde her insan,
    peygamberlere inandığını söyleyebilir. Fakat bu akîde gerçeklere
    dayandırılırsa görülür ki, mü’min olduklarını iddia eden pek
    çok insan bu bağdan kopmuştur. Rasûllere İman olsun, diğer İman
    esaslarına İman olsun, her zaman kulluk ve itaat gerektirir. İtaat ve
    kullukla beslenmeyen bir İman, İman olarak kalamaz. Günün birinde
    tamamen söner veya yön değiştirir. Bunun içindir ki, itaat İmana
    bağlı kılınmıştır. Böylece, Allah’a inanan kimse, Rasûl’e bağlanmak
    zorundadır. Rasûl’e bağlanmayanlar, Allah’a da bağlanmamışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, peygamberler ve itaat konusunu şöyle açıklıyor:
    “Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan ülü’l-emre (emir sahiplerine) de. Eğer bir hususda çekişirseniz,
    onu Allah’a ve Rasûlüne götürünüz. Eğer Allah’a ve âhiret gününe
    inanmışsanız; bu hem hayırlı ve hem de netice itibariyle en güzeldir.”785
    “Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde
    seni hakem tayin edip, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı
    783 4/Nisâ, 80
    784 Bak. 53/Necm, 3-4
    785 4/Nisâ, 59
    359
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    içlerinde bir sıkıntı duymadan (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe
    İman etmiş olamazlar.”786
    “Biz peygamberleri ancak itaat olunsunlar diye gönderdik.”787
    “Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat edin ve onların emirlerine ve yasaklarına
    aykırı hareket etmekten sakının. Eğer itaat etmekten yüz
    çevirirseniz, bilin ki, Peygamberimiz’e düşen sadece açık bir tebliğdir.”788
    Bu âyetlerde mü’minlerin, Allah ile beraber Rasûlü’ne de itaat etmeleri
    şart koşuluyor. Rasûl’e itaat etmeden İslâm yaşanamaz. Zira,
    “Rasûller sadece kendilerine itaat edilsin diye izn-i İlâhî ile gönderilmişlerdir.”
    789 İtaat, İmanın ve İslâm’ın şartı ve hudûdudur. İman edip
    de Allah’a ve Rasûl’e itaat etmemek boş bir iddiadan başka bir şey
    değildir. Bu yalan, tâğutla hükmetmek isteyen her yalancının iddiasıdır.
    Çünkü, münâfıkların alameti, devamlı sûrette itaatten kaçınmaktır.
    Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle buyurur: “Onlara
    Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği zaman, senden
    büsbütün kaçtıklarını görürsün.”790
    İtaat bir akîde meselesidir. Mü’min, akîdesini sağlam temeller
    üzerine oturtmalıdır. İslâm’ın ve İmanın hudûdunu çok iyi bilmelidir.
    Peygamberlerin Gönderiliş Amacı
    Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir. İnsanların
    böyle yol göstericilere ihtiyacı vardır. Çünkü; insanlar kendi
    akılları ile Allah’ın varlığını anlayabilseler bile, O’na nasıl ibâdet edeceklerini
    bilemezler.
    İşte bu ibâdetleri açıklamak, öğretmek, dünya ve âhirette mutlu
    olmanın yollarını göstermek için Allah Teâlâ peygamberlerini göndermiştir.
    786 4/Nisâ, 65
    787 4/Nisâ, 64
    788 5/Mâide, 92; ve yine bak. 3/Âl-i İmran,132; 49/Muhammed, 33
    789 4/Nisâ, 64
    790 4/Nisâ, 61
    360
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Peygamberleri Allah Seçer
    Peygamberlik Allah’ın vermesi ile mümkündür. Allah, insanlar
    içinden seçtiği bazı kimselere peygamberlik görev ve şerefi vermiştir.
    Peygamberlik çalışılarak elde edilecek bir makam değildir. Hiç
    kimse çalışarak, çok ibâdet ederek peygamber olamaz. Allah dilediği
    kuluna peygamberliği verir. Zaten son peygamber olarak Hz. Muhammed
    gönderilmiştir; bundan sonra peygamber gelmeyecektir.
    “Allah, peygamberliğini vereceği kimseyi daha iyi bilir.791
    Peygamberlik, insanlar için en yüce bir makamdır. Peygamberlik
    makamı Hazreti Âdem ile başlayıp Hazreti Muhammed Mustafa ile
    son bulmuştur. Bu iki peygamber arasında ne kadar peygamber gelip
    geçtiğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
    Nebî ile Rasûl Arasındaki Fark
    Nebî ve Rasûl kavramları müterâdif, yani eş anlamlı ifâdelerdir.
    Kur’an’da “Nebî” ve “Rasûl” kelimeleri peygamberler için kullanılmıştır.
    Ancak ikisi arasında şöyle bir fark olduğu belirtilir: Rasûl, kendisine
    kitap ve şeriat gönderilen peygambere denir. Çoğulu “rusül”dür.
    Nebî ise, kendisine kitap ve şeriat gönderilmeyip, kendisinden önceki
    Rasûlün kitap ve şeriatını insanlara tebliğ eden peygambere denir.
    Çoğulu “enbiyâ”dır. O halde her Rasûl aynı zamanda Nebîdir, ama
    her Nebî Rasûl değildir. Ama fıkıh ve akaid bilginlerinin çoğunlukla
    kabul ettikleri bu sınıflandırma, Kur’an terazisinde tartıldığında pek
    doğru olmadığı görülür. Kur’an, kendilerine kitap gönderilmeyen
    peygamberlere de rasûl dediği gibi, kitap gönderilenlere de nebî der.
    Bazen de aynı peygambere hem nebî ve hem de rasûl sıfatı verir.792
    791 6/En’âm, 124
    792 Bak. 19/Meryem, 54; 26/Şuarâ, 16; 3/Âl-i İmrân, 81; 33/Ahzâb, 7
    361
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
    Bir peygamberin peygamberliği, onun gösterdiği mûcizelerden
    anlaşılır. Bütün peygamberlerin bir mûcizesi vardır. Peygamberlerin
    peygamberliklerini ispat etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş oldukları
    hârikulâde (olağanüstü) olaylara mûcize denir. Peygamberlerde
    görülen mûcizelerin benzeri, başkaları tarafından gösterilemez.
    Mûcize, Allah’ın bir fiili olup, peygamberlere nisbet edilmesi mecazîdir.
    Peygamberler, kendiliklerinden ve istedikleri mûcizeyi gösteremezler.
    Peygamberin, bi’setinden (peygamber olarak gönderilmesinden)
    kısa bir süre önce zuhur eden hârikulâde hallere irhâsat; daha
    evvel zuhur eden olağanüstü hallere de kerâmet denir.
    Peygamberlerin (ve meleklerin, sâlih mü’minlerin) büyük günah
    işlemiş mü’minlere şefaat edecekleri âyet ve hadislerle sâbittir. Şefaat:
    Bir başka mü’minin günahlarının affı için Cenâb-ı Hakk’a aracı olup
    müracaat etmek demektir. Cenâb-ı Hak, bunların şefaatini dilerse
    kabul eder; dilemezse etmez. “...İzni olmadan (Allah’ın) katında hiçbir
    kimse şefaat edemez.”793
    Son Peygamber
    Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed’i göndermiştir.
    Ondan sonra artık peygamberlik kapısı kapanmıştır. Yani, bir daha
    peygamber gelmeyecektir. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
    794; “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i överler,
    salât getirirler). Ey İman edenler! Siz de O’nu övün, O’na salât ve selâm
    getirin.”795
    Müslümanların örnek alması gereken kişi, tek önderimiz Hz.
    Muhammed’dir. Müslümanlar yaşayış tarzını, en ufağından en büyüğüne
    bütün hal ve hareketlerini O’nu örnek alarak düzenlerler. Allah
    Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey İman edenler! And olsun ki, sizin için,
    793 2/Bakara, 255
    794 21/Enbiyâ, 107
    795 33/Ahzâb, 56
    362
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
    için Rasûlullah en güzel örnektir.”796
    Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
    “Ey Muhammed de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi
    sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De
    ki Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah,
    inkâr edenleri sevmez..”797
    Mütenebbî
    Mütenebbî: Son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelmesi
    ve O’ndan sonra başka peygamberin gelmeyecek olmasına rağmen,
    peygamberlik iddiasında olan kimselere verilen isimdir. Bunlara
    yalancı peygamber de denir. Bu kişiler 3’e ayrılır:
    a) Deliler,
    b) Şöhret düşkünü olanlar,
    c) Menfaatçiler.
    İlk mütenebbî, Peygamberimiz zamanında ortaya çıkan Müseylimetü’l-
    Kezzab’tır. Bu yalancı peygamber, Hz. Ebû Bekir’in halifeliği
    zamanında yapılan savaşta öldürülmüştür.
    Peygamberlerin Sıfatları
    1-) Sıdk; Doğruluk demektir. Peygamberler, hem sözlerinde hem
    de işlerinde doğru sözlüdürler. Asla yalan söylemezler.
    2-) Emânet; Güvenilir olmak demektir. Peygamberler güvenilir
    insanlardır. Peygamberler asla emânete hıyanet etmezler. “Bir
    796 33/Ahzâb, 21
    797 3/Âl-i İmran, 31-32
    363
    Ünite 15 Peygamberlere İman
    peygamber için, emânete hiyânet etmek olur şey değildir.”798 Mekke
    müşrikleri Peygamberimize “Muhammed’ül-emin” diyorlardı. Peygamberimizin
    en azılı düşmanı olan bu müşrikler, en değerli eşyalarını
    Peygamberimize emânet ediyorlardı.
    3-) Fetânet; Peygamberler, insanların en zekileri ve en akıllılarıdır.
    4-) İsmet; Günah işlememek demektir. Peygamberler küçük veya
    büyük günah işlemezler. Ancak, insan olduklarından dolayı “zelle”
    denilen çok küçük hatalar yaparlar. Bu küçük hatalar derhal Allah
    tarafından düzeltilir.
    5-) Tebliğ; Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan almış oldukları
    emirleri mutlaka insanlara bildirmişlerdir. Hiçbir şeyi gizlememişler;
    hiçbir şey ilave etmemişlerdir.
    Bütün peygamberler, tebliğ görevini yapmak için büyük meşakkat
    ve çilelere göğüs germişlerdir. Hatta bazıları bu uğurda canlarını
    fedâ etmişlerdir. Peygamberler, gördükleri tüm kötülükleri mutlaka
    elleriyle veya dilleriyle düzeltmeye çalışmışlardır.
    Peygamberler âdil kimselerdir. Adâlete ters hiçbir iş yapmazlar.
    Peygamberler, görevlerinden azl olunmazlar. Peygamberlik çalışmakla
    elde edilmez. Allah, onu dilediğine vermiştir. Peygamberler
    seçilmiş, seçkin insanlardır; soyları temizdir. Güzel ahlâk sahibidirler.
    Yaratılışları ve sûretleri de güzeldir. Allah’tan başkasından korkmazlar.
    Bütün bunlarla birlikte, peygamberler, beşerdir, yani bizim
    gibi insandırlar. İnsanlar için tabii olan yeme-içme, evlenme, uyuma,
    yanılma, unutma, hastalanma... gibi hususlar peygamberler için de
    mümkündür. Fizikî bünye ve ihtiyaçları itibariyle diğer insanlardan
    farksızdırlar.799
    798 3/Âl-i İmran, 161
    799 bak. furkan, 20; 13/Ra’d, 38
    364
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an’da İsmi Geçen Peygamberler
    Daha önce de söylediğimiz gibi ilk peygamber Hazreti Âdem ile
    son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.) arasında ne kadar peygamber
    geldiği bilinmemektedir. Bütün peygamberler Kur’ân-ı Kerim’de
    açıklanmamıştır. “Bir kısım peygamberleri sana anlattık, bir
    kısmını ise anlatmadık.”800 Fakat, her ümmete (topluma) peygamber
    gönderildiği ifâde edilmektedir. Kur’an’da ismi geçen 25 peygamber
    vardır. Bu peygamberler şunlardır:
    Âdem, İdris, Nuh, 11/Hûd, Sâlih, Lut, İbrâhim, İsmail, İshak, Yakub,
    Yusuf, Şuayb, Hârun, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl,
    10/Yûnus, İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa
    (s.a.v.).
    Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de ismi geçtiği halde peygamber olup olmadıkları
    hakkında bilgi bulunmayanlar vardır. Bunlar: Uzeyir, Lokman
    ve Zülkarneyn’dir.
    800 4/Nisâ, 164
    365
    - ünite 16 -
    Âhirete İman
    • Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    • Âhirete İman
    • Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete
    İnanmanın Faydaları
    • Yakînî Bilgi; Kesin İnanç
    • Kıyâmetin Zamanı
    • Amel Defterleri
    • Mizan
    • Cennet ve Cehennem
    • Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    • Âhiret Şuuru
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir.
    Âhiret, dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu
    kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir
    hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir.
    “Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak
    şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış,
    şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
    Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün
    din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahudilikte
    de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa
    ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin
    ettikleri ifade edilir.801
    801 Bak. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
    366
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Âhirete İman
    Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi de
    “âhiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret âlemine
    yakînen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil (a.s.) birinci
    defa sura üfürdüğünde kıyâmet kopacak, her şey yok olacaktır. İkinci
    defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların tekrar dirilmesiyle
    başlayan ve ebediyyen devam edecek olan zamana âhiret denir.
    “Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak diriltileceksiniz.”802; “Onlar
    sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar, âhirete de
    kesin inanç ile inanırlar.”803
    Âhiret gününde, dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak
    verilecektir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten
    sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki,
    Hayır! Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz.
    Sonra da yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.”804
    Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her yaratılan
    şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan sonra
    insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada işlediğinden
    sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir. O
    gün insana iman ve sâlih amelden başka hiç bir şey fayda vermeyecektir.
    İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete; bâtılı
    seçenler ise cehenneme gidecektir.
    “Güneş, dürüldüğü zaman,
    Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
    Dağlar, yürütüldüğü zaman,
    Gebe develer salıverildiği zaman.
    Yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman,
    Denizler kaynatıldığı zaman,
    Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman.
    802 23/Mü’minûn, 16
    803 2/Bakara, 4
    804 64/Teğâbûn, 7
    367
    Ünite 16 Âhirete İman
    Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü
    sorulduğu zaman,
    Amel defterleri açıldığı zaman,
    Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman,
    Cehennem alevlendirildiği zaman,
    Cennet yaklaştırıldığı zaman,
    Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.”805
    Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen
    sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine
    bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç.
    Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her
    emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o âdil mahkemede
    hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır.
    “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek;
    kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.”806
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
    bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiç bir yardımcı,
    O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler
    bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu
    manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir de öyle bir azâb gününden
    sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse
    adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez. Azâbdan
    kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere yardım
    dayapılmaz.”807
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsîdir.
    Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını
    taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti
    yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde
    uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini
    805 81/Tekvîr 1-14
    806 99/Zilzâl, 7-8
    807 2/Bakara, 48
    368
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kurtaracak, onu himaye edecek ancak sahih imanı ve sâlih amelidir.
    Hiçbir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun
    içindir ki, âhirete imanın, mü’minin hayatında büyük bir etki
    yapacağı kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
    âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında
    bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü, icraatında
    başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları
    takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise,
    ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’tan başkası mükâfat ve cezâ
    veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk
    yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere
    yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını
    insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır.
    Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet
    kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet
    gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır.
    Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul
    eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları
    için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da
    hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve
    orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur
    onların.
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani
    âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır.
    Allah’a ve âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse,
    karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir
    ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez.
    Allah’ın mü’minlerden istediği budur.808
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu
    âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı
    ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz.
    808 Bak. 58/Mücâdele, 22
    369
    Ünite 16 Âhirete İman
    Fakat, âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek
    aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını
    sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden
    kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına
    kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan
    kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici
    dünya menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi
    aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan
    bütün varlıklar, tüm dünyevî faydalar geçicidir; günün birinde hepsi
    yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini
    kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın
    altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni
    baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar
    altında tutulup, kıyâmet gününde ortaya konulacağı, kıyâmette
    herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği, bir kısım insanların
    (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım insanların (isyankârların)
    da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler
    de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan
    sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’
    Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada
    (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”809
    Mü’min âhirete iman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret
    için ne gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için
    önceden âhirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah
    Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister
    ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.”
    810
    809 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    810 17/İsrâ, 19
    370
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanmanın Faydaları
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir.
    Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı
    ve bâtılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse
    cennete girecektir, yok bâtıl bir din seçerse cehenneme girecektir.
    “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için, ölümü ve
    hayatı yaratan O’dur.”811
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka
    sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka
    nimetlerden sorulacaksınız.”812
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zülumlerin
    hesabı âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine
    dikkat eder. Çünkü, bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette
    hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde
    bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır.
    İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra
    dirileceği inancı büyük bir nimettir.
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
    Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakiler, âhireti
    gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah, âhiretin
    varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde
    yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği haberde yanlışlık
    olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan insan, çoğu zaman su
    yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple biz Allah’ın haberine gözlerimizle
    gördüğümüzden daha fazla inanırız. “Bu dünya hayatından
    811 67/Mülk, 2
    812 102/Tekâsür, 8
    371
    Ünite 16 Âhirete İman
    başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Biz, diriltilecek değiliz.”813 diyen
    insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç görmedikleri baharı inkâr
    etmekteler. Ama, bu kışın bir baharı, bu dünyanın da bir âhireti var.
    Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var” deseniz,
    gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu toprak
    ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda doğan,
    yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan kefenlerle
    toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrâfil’in surunu andıran
    ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını bize hatırlatan
    âyetlerdir.814
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından
    çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz
    üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde
    küçültüp, şehid cesâretini elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine
    meydan okuyabilmesi ancak bu inancın sağlamlığı ölçüsünde
    mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir bilinç, bir şuurdur.
    Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrak etmedir. Bu yüzden
    âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyet olan 2/Bakara sûresi 4. âyette
    “yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine erip
    kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî
    iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç
    haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor
    gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye
    mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne, şuura
    sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir, bunu
    rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi, bundan elde
    ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer alanlara da taşıyabilir.
    Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak bilinen
    âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
    Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama
    bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin alanına
    813 6/En'âm, 29; 23/Mü'minûn, 39; 45/Câsiye 24
    814 Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
    372
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    girer. Öyleyse ayne’l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere
    ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir.
    Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına, yani sınırına
    varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten sonra olacaktır.
    İşte müslümanların âhirete imanları bu minval üzere olursa, âhiret
    konusu bir şuur haline dönüşecek ve pratik hayata aksedecektir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
    uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz
    yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük
    bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları endişelerine
    bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî endişeler
    olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun noktasında
    durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu soruyu yöneltin:
    “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda,
    bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum”
    dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde
    yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl
    yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna yaşamak denirse.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
    Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile
    âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız
    dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar
    olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden
    sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik
    yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette;
    bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrâfil’in surunda; bir
    kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş
    oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada
    uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî
    kalacaksınız!”815
    815 26/Şuarâ, 129
    373
    Ünite 16 Âhirete İman
    Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı
    Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı
    konusu insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini
    tahmin ettikleri kişilere her zaman sormuşlardır. Ama kıyâmetin zamanı,
    sadece Allah’ın bileceği bir sırdır.
    “Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen
    onu nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir.
    Sen ancak ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde
    (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını
    sanırlar.”816
    “(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını
    soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan
    başka belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı
    o saat, sizlere ansızın gelecektir.” 817
    Amel Defterleri
    Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/
    kitap halinde verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından
    yazılmış kitaplardır. Benzetme yerindeyse, dünyada her yaptığımız
    amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir.
    Defter veya kitap denilen bu filmler âhirette cennetlik olanlara
    sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından verilecektir.
    Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını
    göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki kitaplarda
    her şeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman olacaklardır.
    Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle,
    küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. “Kitap ortaya konmuştur:
    Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.
    ‘Vay halimize! Derler, bu nasıl kitapmış? Küçük-büyük hiçbir şey
    816 79/Nâziât, 42-46
    817 7/A’râf, 187
    374
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını
    karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”
    818
    Mizan
    Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet günü
    ortaya koyacağı terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların
    amellerini tartacak olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her insanın
    yapmış olduğu ameli bu terazide tartılacak, sevâbı ağır gelenler cennete;
    hafif gelenler ise cehenneme girecektir.
    Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan, bu
    dünyadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız
    mümkün değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi olacaktır.
    Birilerinin hakkının yenmesi veya birilerinin kayırılması asla
    olmayacaktır. Çünkü, o terazinin sahibi, âdil olanların en adâletlisi
    Allah (c.c.)’tır. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
    “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiç bir
    kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey bir hardal tanesi
    de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak Biz yeteriz.”819
    Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,820 kimin tartılan ameli
    ağır gelirse onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,821 kurtuluşa
    ereceğini;822 ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman olacağını, 823
    bunlar Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için kendilerini ziyana soktuklarını,
    824 amellerinin boşa gittiğini, kıyâmet gününde onlar için
    hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.825
    818 18/Kehf, 49
    819 21/Enbiyâ, 47
    820 7/A’râf, 8
    821 101/Karia, 6-7
    822 7/A’râf, 8
    823 101/Karia, 8-9
    824 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
    825 18/Kehf, 105
    375
    Ünite 16 Âhirete İman
    Cennet ve Cehennem
    Cennet: Allah’ın iman edenleri ve imanlarının gereklerini yerine
    getirenleri mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan
    edenlerin cezâlarını görecekleri mekândır.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur.
    Âlimlerin çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır.
    Çok sayıda sahih hadisin ifadesine göre günahkâr Müslümanlar,
    günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete gireceklerdir.
    Kur’an’da Cehennem Tasviri
    Cehennem ve oradaki hayat, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde tasvir
    edilir: Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük
    kıvılcımlar saçar,826 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması ve uğultusu
    işitilir.827 İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,828 ateşten
    örtü ve yataklarıyla,829 cehennemlikleri her taraftan kuşatan,830 yüzleri
    dağlayan ve yakan,831 deriyi soyup kavuran,832 yüreklere çöken,833
    kızgın ateş dolu bir çukurdur.834 Yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem,
    835 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.836 İnsanın içine işleyen
    bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve hoş olmayan bir kara dumanın
    gölgesinde bulunacak cehennemliklerin837 derileri, her yanışında,
    azabı tatmaları için başka derilerle değiştirilecektir.838 Onların
    826 77/Mürselât, 32-33
    827 25/Furkan, 12
    828 17/İsrâ, 8
    829 7/A'râf, 40-41
    830 18/Kehf, 29
    831 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
    832 70/Meâric, 16
    833 104/Hümeze, 7
    834 101/Karia, 9-11
    835 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
    836 50/Kaf, 33
    837 56/Vâkıa, 42-44
    838 4/Nisâ, 56
    376
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yiyeceği zakkum ağacı,839 içecekleri kaynar su ve irindir.840 Orada serinlik
    bulamadıkları gibi, içecek güzel bir şey de bulamayacaklardır.841
    Allah’ı görmekten mahrum kalacak kâfirlere842 Allah rahmet edip
    bağışlamayacak,843 cehennem azabı onları kuşatacaktır. Günahkâr
    mü’minler, cehennemde ebedî kalmayacaklar, Peygamberimiz’in hadislerinde
    bildirildiği gibi, cezalarını çektikten sonra cennete konulacaklardır.
    844
    “Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya
    gelince kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden
    Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız
    hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”845
    Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap
    yönüyle eşit değildir. Sekiz ayrı cehennem tabakası vardır. Mü’min
    ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı azapta olmayacaktır.
    Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
    Cennetin Tasviri
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
    yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer.
    Evler, köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada
    korku, üzüntü ve keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da
    grup grup cennete sevkolunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve
    kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz
    geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.”846; “İman edip
    sâlih ameller işleyenlere, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu
    müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikçe:
    ‘Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir bu, derler. Bu rı-
    839 37/Saffat, 64-66
    840 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe', 25
    841 78/Nebe', 24
    842 83/Mutaffifin, 15
    843 4/Nisâ, 137, 168
    844 Buhâri, Rikak 51, Tevhid 19; Tirmizi, Birr 61; İbn Mâce, Mukaddime 9
    845 39/Zümer, 71
    846 39/Zümer, 73
    377
    Ünite 16 Âhirete İman
    zıklar onlara (bazı yönlerden dünyadakilere) benzer olarak verilmiştir.
    Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalırlar.”
    847
    Genel olarak İslâm âlimlerinin cennet tasviri hakkında benimsedikleri
    görüş, onun mahiyetinin bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü
    Kur’an, mü’min kullar için âhiret hayatında hazırlanmış mutluluk
    vesilelerinin hiç kimse tarafından tahayyül edilemeyeceğini ifade
    eder: “Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için ne mutluluklar saklandığını
    hiç kimse bilemez.”848 Yine, kudsi hadis olarak rivâyet edilen
    meşhur metin de bu hususu açıkça belirtmektedir: “Ben, sâlih kullarım
    için, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir
    beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”849 Dünya
    hayatında beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla
    kayıtlı olduğuna göre naslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde
    veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim
    bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret idrakleri
    arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.850 İbn Abbas’tan
    yaygın olarak rivâyet edilen “Cennette isimlerden başka dünyayı andıran
    hiçbir şey yoktur.”851 ifadesi, ikisi arasındaki mahiyet farklılığını
    belirten bir söz olsa gerektir.
    Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul edilegelmiştir.
    Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti Kur’ân-ı
    Kerim’de açıkça zikredildiği halde852 cennetin sadece kapılarının (ebvâb)
    bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında herhangi bir işarette
    bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde cennetin sekiz
    kapısı olduğu belirtilmektedir.
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında
    kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de
    mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde
    ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını
    847 2/Bakara, 25
    848 32/Secde, 17
    849 Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
    850 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
    851 Makdisi 1/194
    852 15/Hıcr, 44
    378
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ifade eden ayette853 yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi
    de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine
    “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok ayette sâlih mü’minlere
    vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden
    fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır.
    Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu
    ifade eden ayetlerin854 tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür:
    1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden
    bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın
    dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin
    uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet,
    dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar
    değerlidir. 3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet
    de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok
    tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’an-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”855, “üst üste kurulmuş
    konaklar”856 ve “ev”857 kavramları kullanılmak sûretiyle onun
    maddî mânâda eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet
    hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan
    anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.858
    Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı
    dolaşacaklar, bu şekilde zarâfetlerine zarâfet katacaklardır.859
    Rahmân suresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan
    korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”860 denildikten sonra,
    bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki
    cennetten başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu861
    belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler,
    bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine
    853 42/Şûrâ, 22
    854 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
    855 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
    856 39/Zümer, 20
    857 66/Tahrim, 11
    858 55/Rahman, 72; Müslim, Cennet 23-25
    859 Müslim, Cennet 13
    860 55/Rahmân, 46
    861 55/Rahmân, 62
    379
    Ünite 16 Âhirete İman
    verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terkedilmesine
    karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek
    cennet ile lutf-ı İlâhî olarak fazladan ikram edilecek cennet gibi bazı
    yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde, âhiretteki
    iki cennetten birinin kapkacak ve madenî eşyasının altından; diğerinin
    de gümüşten olacağını ifade etmiştir.862
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının
    aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve
    mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.863
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen
    hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik programları
    yapıyorlar. Ama nice insan, Allah’ın, altından ırmaklar akan
    yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın programını
    yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50 derecelik sıcağa dayanamayıp
    kaçan insanlar, o dehşetli günün ve yerin (cehennemin)
    bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar. Şu hayatta
    apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan insanlar, öbür tarafta bir
    gecekondu olsun yapmaya kolay kolay kalkışmıyorlar. Sanki bir gün
    oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından
    kısarak kooperatiflere yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde
    edip içinde rahat bir şekilde oturmak için canları çıkarcasına yıllarca
    taksit ödüyorlar. İyi, olsun, ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler
    cennet kooperatifinden bir köşke talip olup da “taksitlerini düzenli
    bir şekilde ödeyeyim; günü gelince bana anahtarı teslim edilsin” diye
    düşünmüyorlar. Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde berat
    etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hâkimi
    görmek gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak
    olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba
    harcamıyorlar.
    862 Buhâri, Tevhid 34, Tefsir 1-2; Müslim, İman 296
    863 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
    380
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden çekip
    gitse “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir teşekkür
    bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz. Ama biz
    aynı şeyi Allah’a karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler gelip
    âhirete ve dirilişe ciddi mânâda iman (yakînî bir bilgi ve kesin bir
    inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin daha güzel
    amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”864 Bu âyetin
    ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış gibi görebiliriz.
    Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama âyette önce ölüm,
    sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu ima ediyor: “Hayatı
    anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce ölümü anlamalısınız.”
    İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden önce ölümü nasıl anladığına
    bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve yok olma şeklinde anlarsanız,
    hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o halde ölmeden önce ne yaparsam
    kârdır” şeklinde anlar ve öyle yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil
    de, aksine bir diriliş ve gerçek hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı;
    “en ince teferruatına kadar hesabının verileceği bir olay” olarak
    anlar ve o şekilde yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun
    hesabını yapar, hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
    Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete
    iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları
    ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun
    en fazla işlendiği sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı.
    Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun,
    insanların her tür şirk, küfür ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri
    ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
    edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a
    ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir
    insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve
    malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zâlimlere karşı durması
    beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir
    864 67/Mülk, 2
    381
    Ünite 16 Âhirete İman
    felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik
    ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
    almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez.
    Aksine insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil,
    canını bile feda etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan
    Allah’tan beklemek zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat
    ve menfaatlerden ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret
    inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân hâricindedir. Bu yüzden
    Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip
    etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilâfetini yüklenecek ve İlâhî adâletini
    arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram ve helâllerden
    uzaklaştırmadan önce, yakînî bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına dâvet
    etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz, oruç, hac,
    içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu inancın
    sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî
    ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her
    şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu
    olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden
    bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini altüst
    etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş dengenin hâlâ
    en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi olacağını söylüyor.
    Bu dengenin bozulması sonucu adâletin arz üzerindeki tesisi
    de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden,
    milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
    çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte
    bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu,
    sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların
    ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş
    yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr
    edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları
    382
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri,
    yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?”865
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate
    katlanan, Allah’ın dâvâsı için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme
    gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu
    olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman,
    dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü eza
    ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha fazla
    yükselir.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca
    kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete
    olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve
    kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün
    boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik
    bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk
    edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken “âhirete inananlar”
    değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler.” denilir.
    O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir
    yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da
    bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki İlâhî
    sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe
    de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat,
    ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap
    gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden,
    geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışındauzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni,
    kafayı Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir.
    Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri
    kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları
    hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine
    865 38/Sâd, 27-28
    383
    Ünite 16 Âhirete İman
    kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu,
    ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle
    dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine!
    “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış
    olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”866 Âhiret
    bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin,
    ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde
    ölüme, yani cennete koşabilmektir.867
    866 3/Âl-i İmran, 133
    867 Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker'in
    (Denge Y.) Âhiret Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfa
    sı yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
    384
    - ünite 17 -
    Kader
    • Kader Ne Demektir?
    • Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
    • İnsanın Fiilleri
    • Tevekkül
    • Hayır ve Şer Kavramı
    • Hayır ve Şerri Yaratan Allah’tır
    Kader Ne Demektir?
    “Biz her şeyi bir kader ile (bir ölçüye göre) yarattık.”868
    Kur’ân-ı Kerim’de “kader” kelimesi, iman esasları içinde sayılan
    hepimizin bildiği anlamıyla kullanılmamaktadır. Kur’an, bu kelimeyi,
    evrenin Allah tarafından belirlenmiş kurallar ve ölçüler içerisinde
    yarattığı; rastgele ve tesadüfî bir şekilde yaratılmadığı anlamında
    kullanmaktadır. Bu arada Kur’an’ın, kaderi imanın bir prensibi olarak
    sunmadığı da kabul edilmelidir. Ancak, bu, Kur’an’da kader konusunun
    yer almadığı anlamına gelmez. Kader’in imanın bir prensibi
    olarak zikredilişi, Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde geçmektedir.
    Kur’an’da, hadislerde iman esasları içinde sayılan kaderin reddedildiğine
    rastlanmaz; aksine, kaza ve kader inancı ile ilgili çok sayıda
    âyetler vardır. Bu âyetlerin toplamından, Allah’ın insanlar için bir
    kaza ve kader tayin ettiğini ve bu takdire iman edilmesi gerektiği
    anlaşılmaktadır. Dolayısıyla sadece Kur’an’dan yola çıkılınca bile,
    vahyin belirttiği şekilde kadere iman etmek gerekmektedir. Kaza ve
    868 54/Kamer, 49
    385
    Ünite 17 Kader
    kader konusunda temel esas, Allah’ın bir kaderi, kazâsı ve takdiri olduğuna
    iman’dır. Fakat, bu kaza ve kaderin ne olduğu ve nasıl cereyan
    ettiği konuları, tarihten beri tartışılagelmiştir.
    Kur’an’da kader konusunun yer alışı, olayların anlatım akışı içerisinde
    sözkonusu edilmektedir ve bu nedenle anlatım içerisindeki
    bağlamları gözardı edilmeden, konuyla ilgili bütün âyetler bir araya
    getirilmek ve onları dikkatli bir değerlendirmeye tâbi tutmak sûretiyle
    ancak Kur’an’ın kader konusundaki bakış açısı tespit edilebilir.
    Kur’an’ın değişik yerlerinde kader konusuna değinilirken kimi âyetlerden
    cebr, kimilerinden de tam bir özgürlük anlamı çıkarılabilir.
    Nitekim kimi mezhepler kader konusunda cebr ifâde eden âyetleri
    esas almış ve diğer âyetleri buna göre te’vil etmiş, bazıları tam bir
    hürriyet ifâde eden âyetleri esas alarak diğerlerini te’vil etmiş, diğerleri
    de orta bir yol takip etmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim, kâinatta olup biten her şeyin yüce Allah’ın irâdesiyle
    ve takdiri ile olduğunu beyan etmekle birlikte; insanın kendi
    irâdesiyle yaptıklarından yine kendisinin sorumlu olduğunu açıkça
    belirtmektedir. Kur’an, iman etmek ve inanmamak, iyi ameller işleyip
    cennete girmek, ya da yaptıkları kötü amel sonucu cehenneme
    girmeyi bir kader olarak ileri sürmemektedir. Kişinin iman etmesi
    de, etmemesi de kendi hür seçimine bağlıdır. “De ki: ‘Gerçek, Rabbinizdendir.’
    Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Şüphesiz zâlimler
    için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırladık. Onlar
    yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su
    kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir
    duraktır! İyi hareket edenin ecrini zâyi etmeyiz. Doğrusu iman edip
    sâlih iş yapanlara, İşte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri
    vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden
    yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükâfat
    ve ne güzel yaslanacak yer!”869
    Âyetlerde iman etmenin de, inkâr etmenin de insanın hür irâdesine
    bırakıldığı ve cennete girmenin de, cehennemi hak etmenin
    de, kişinin yaptıklarının sonuçları olduğu açık bir şekilde anlatılmaktadır.
    Allah’ın, yaptıklarımızı önceden bilmiş olması, bizi, o
    869 18/Kehf, 29-31
    386
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yaptıklarımızı yapmaya zorladığı anlamında değildir. Bilakis Allah’ın
    bilgisindeki o mâlumat, yaptıklarımız sebebiyledir.
    Kader ve Kaza Kavramlarının Anlamı
    Kader: Ezelden sonsuza kadar olmuş veya olacak şeylerin hepsinin
    zamanının, yerinin ve nasıl olacaklarının Allah tarafından bilinmesidir.
    Her şey bu bilgiye göre Allah tarafından takdir edilir.
    Kader, Allah’ın ilim ve irâde sıfatı ile ilgilidir. Allah ilim sıfatı ile
    olmuş ve olacak şeyleri bilir. İrâde sıfatı ile şöyle veya böyle olmasını
    tercih ve takdir eder.
    Kazâ: Ezelde Allah tarafından bilinen ve takdir edilen şeylerin,
    zamanı ve yeri geldiğinde Allah tarafından ortaya çıkarılmasıdır.
    Kâinatta her şey kaza ve kadere bağlıdır. Allah’ın takdir ve irâdesinin
    dışında hiçbir şey olmaz. O’nun takdiri ve irâdesi olmadan bir
    yaprak bile yerinden kımıldayamaz.
    Allah Teâlâ, bu âlem için kanunlar, esaslar ve düzenler koymuştur
    ve bütün eşya bu kanun ve esaslara göre hareket etmektedir. Bunlar
    hiçbir zaman zorlama anlamına gelmez. Kaderde icbar (zorlama)
    diye bir şey yoktur. Kader, kulun işleyeceği şeyleri Yüce Allah’ın ezelde
    bilmesi ve hayır ile şerri kendisinin yarattığını haber vermesidir.
    Meydana gelecek şeyleri Allah’ın bilmesi ve bu bilmeye göre o şeylerin
    meydana gelmesinin insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü
    bilme (ilim), tesir (etki) sıfatı değil; meçhul olan şeyleri açığa çıkarmanın
    sıfatıdır. Meselâ, güneş veya ay tutulmasının çok önceden
    astronomi ilmiyle uğraşanlarca bilinip takvimlere yazılması, güneş
    veya ay tutulmasının sebebi değildir. Bu bilginler bilmeseydi, bu takvimler
    yazmasaydı güneş veya ay tutulmayacaktı denilemez.
    Allah sonsuz ilmi ile, dünyaya gelen ve gelecek insanların, iyiyi
    mi yoksa kötüyü mü seçeceklerini bilir. Ancak insanlar, kendilerinin
    Allah’ın ne şekilde hareket edeceklerini bildiği ve takdir ettiği için
    hareket ediyor değillerdir. İnsan hak ile bâtılı seçme durumundadır.
    387
    Ünite 17 Kader
    Hakkı seçerse cennete girecektir; Bâtılı seçerse cehenneme girecektir.
    Bu kararı imtihan için Allah insana bırakmıştır. İnsan sonucuna
    katlanmak şartıyla, seçiminde hürdür.
    Kadere iman, insana kâinatta her şeyin yüce bir hikmete göre
    cereyan ettiğini gösterir. Mü’min, kendisine bir zarar geldiği zaman
    feryadı basmaz. Başarı ve iyilik dokunduğu zaman da her şeyi unutarak
    sevinip şımarmaz. Böylece mü’min kadere inanmakla dengeli
    ve mutedil bir olgunluk kazanır. Dünyada da mutluluğun ve üstünlüğün
    zirvesine ulaşır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur: “Gerek
    yeryüzünde, gerek nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur
    ki, bizim onu yaratmamızdan evvel bir kitapta yazılmış olmasın.
    Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Allah bunu, elinizden çıkana
    üzülmeyesiniz ve O’nun size vereceği ile sevinip şımarmayasınız
    diye yazmıştır. Allah kendini beğenen kibirli kimseleri sevmez.”870
    Kaza ve kadere inanmak insanın körü körüne kendini olayların
    akışına bırakması ve kurtuluş çaresi aramaması değildir. İnsan her
    şeyin bir sebebe bağlı olduğuna inanarak, sebepleri uygulamalıdır.
    Meselâ; bir deprem sonrasında, insanlar evsiz kalsa bu durumdan
    kurtulmanın çarelerini aramalıdırlar.
    Rasûlullah (s.a.v.) her zaman kaderi yanlış anlayanlara karşı konulmasını
    istemiştir. Kader, hiçbir zaman tembelliğin sebebi, masiyetlerin
    vesilesi ve mecburiyetin varlığını iddia etmenin yolu yapılamaz.
    Aksine büyük işlerin ardında büyük gayelerin gerçekleştirilmesi için
    bir yol kabul edilmesi lâzımdır.
    Hz. Ömer (r.a.)’in karşısına hırsızın biri getirildiğinde ona niçin
    hırsızlık yaptığını sorar. Hırsız: “Allah böyle takdir etti, kaderimde
    hırsızlık yapmak varmış, ne yapayım” deyince, Hz. Ömer: “Buna
    otuz kamçı vurun ve elini kesin.” diye emir verir. Sebebi sorulduğunda
    da şöyle cevap verir: “Hırsızlık yaptığı için eli kesilir, Allah’a iftira
    ettiği için de kamçı vurulur.”
    Kader, ancak kader ile önlenir. Meselâ, açlık kaderi, yeme kaderiyle
    giderilir. Susuzluk kaderi, su içme kaderiyle önlenir. Hastalık
    870 57/Hadîd, 22 - 23
    388
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kaderi, tedavi ve sağlık kaderiyle önlenir. Tembellik kaderi, çalışma
    ve gayret kaderiyle önlenir. Dolayısıyla kaderin baskı aracı olması
    söz konusu olamaz. Mü’min, kaderi bahane ederek tembellik
    edemez. Mü’min; fakirliğe karşı çalışma ile, cehâlete karşı ilim ile,
    hastalığa karşı ilaç ve tedavi ile, küfür ve isyana karşı cihad ile karşı
    koymasını bilen insandır. Mü’min, keder ve hüzünden, âcizlik ve
    tembellikten her türlü nifak ve şirkten Allah’a sığınır.
    Ebû Ubeyde bin Cerrah, veba hastalığından kaçan Hz. Ömer’e
    şöyle sordu: “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” Bu soruya Hz.
    Ömer: “Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınıyorum.”
    diye cevap verdi. “Bulaşıcı veba hastalığından, yine sıhhat ve afiyet
    kaderine kaçıyorum” demek istemiştir. Sonra, çorak arazi ile verimli
    araziyi örnek verdi ve develerinin otlaması için çorak araziden verimli
    araziye geçmesiyle bir kaderden diğer bir kadere intikal ettiğini
    ifâde etti.
    Kader konusunda, bir mü’min için, bunları bilmek yeterlidir. Bunun
    dışında kader konusunda çatışıp çekişmek, münakaşalar yapmak
    câiz değildir. Çünkü mutlak kader Allah’ın bir sırrıdır, sınırlı
    kapasitesi olan insan aklının bu konudaki tüm sırları idrâk etmesi
    mümkün değildir.
    Ebû Hüreyre’nin şöyle dediği rivâyet olunur: “Biz kader konusunda
    tartışırken Rasûlullah (s.a.v.) yanımıza çıkıp geldi. Kaderi tartıştığımızı
    görünce, öfkelendi ve yüzü kızardı, sonra şöyle buyurdu:
    “Size bununla mı gönderildim? Sizden önceki kavimler bunu tartışma
    konusu yaptıkları için helâk oldular. Bu konuda tartışmanızı istemiyorum.”
    871
    İnsanın Fiilleri
    İnsanın fiilleri 2’ye ayrılır:
    a) Gayri ihtiyârî (Kendi isteği dışında) yaptığı fiiller: İnsanın elinde
    olmadan meydana gelen hareketlerdir. İnsanın açlık hissetmesi,
    871 Tirmizî, Kader 1, Hadis no: 2216; İbn Mâce, Mukaddime 85
    389
    Ünite 17 Kader
    vücudundaki kanın dolaşımı, saçlarının uzaması v.s. gibi işler böyledir.
    İnsanlar bunlardan ne sevab kazanır, ne de günaha girerler. Dolayısıyla
    insan bu tür fiillerinden sorumlu değildir.
    b) İhtiyârî (İsteği ile yaptığı) fiiller: İnsanın yapıp yapmaması
    kendine kalmış fiillerdir. Burada insanın nasıl bir harekette bulunacağını
    seçme şansı vardır. İyi amellerde bulunursa sevab kazanır;
    kötü amellerde bulunursa günah kazanır. Meselâ, namaz kılmak.
    Kişi namaz kılarsa Allah’ın rızâsını kazanır, namaz kılmazsa günaha
    girer. Namaz kılmaya karar vermek insanın kendi isteğine kalmıştır.
    Tevekkül
    Tevekkül: Bir iş için gerekli olan maddî, mânevî sebeplerin hepsini
    yaptıktan ve başka yapılacak hiçbir şey kalmadıktan sonra, neticeyi
    Allah’a bırakmak demektir.
    İnsan işini götürebileceği noktaya götürdükten sonra, işinin sonunu
    Allah’a bırakacaktır. Çünkü, Allah istemedikten sonra hiçbir
    şey olmaz. Meselâ; Bir çiftçi tarlasını güzelce sürer, tohumunu eker,
    gerektiğinde sular, yapabileceği her şeyi yapar, ondan sonra da Allah’a
    tevekkül eder. Çünkü, bilir ki, Allah istemedikten sonra, ne
    yaparsa yapsın ekin bitmez. Allah Teâlâ Kur’an’da şöyle buyuruyor:
    “Bir kere azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.”872 Bu âyet-i kerimede
    görüldüğü gibi, Allah’a tevekkül etmeden önce azmetme (çalışma, o
    işin gereklerini yerine getirme) şarttır.
    Hayır ve Şer Kavramı
    Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça
    asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. Hayır: Taşıdığı özellik
    dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı,
    yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister
    872 3/Âl-i İmran, 159
    390
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde
    faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü
    karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı
    “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için;
    ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap
    veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.
    Şer: Sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden
    kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük,
    kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır.
    Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet mânâsına gelir. ‘Şerr’in çoğulu
    “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin karşıtıdır.
    Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur.
    Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır.
    Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı
    şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ, mal
    sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi mal
    ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir. Şer,
    istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü olan ve insana
    zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an, akletmeyen
    sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi
    saymaktadır.873 Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol
    yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.
    Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani
    mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri
    ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa ümitsizliğe
    düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini unutur,
    nankörlük yapar.874 Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve takvâya uygun
    bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına uymayan bütün
    işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri de günahı ve
    kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi
    873 8/Enfâl, 22, 55
    874 41/Fussilet, 49-50
    391
    Ünite 17 Kader
    tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı
    hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse on karşılığını
    görecektir.875
    Her Şeyi Yaratan Allah’tır; Fakat Şer İnsanlardandır
    Her şeyi yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde,
    şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan işin, işlenen
    fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani,
    fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme...
    hepsi birer fiil; Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan
    Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten
    Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu
    fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
    İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz’î irâdesini o işi yapmaya
    sarfeder. Neticeyi yaratan ise Allah’tır. Hakikat böyle bilinmezse
    ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil hayır olunca Allah tarafından
    yaratılır, aksi halde... Görme fiilinin yaratıcısı Allah’tır. Göz fabrikası
    O’nun. Işık ham maddesi O’nun. Görülen bütün eşya da O’nun. O
    halde bir insan neye bakarsa baksın görmeyi yaratan Allah’tır. Baktığı
    helâl ise, bu bakış hayır olur, haramsa şer.
    Gerek fenalık ve kötülük anlamında olsun; gerek musîbet, belâ,
    felâket ve sıkıntı anlamlarında olsun insanların şerre dönüştüreceği
    şeyleri de yaratan Allah’tır. Çünkü her mümkini ve her işi yaratan
    Allah’tır. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Zâtı ekmel olup mutlak kemal
    sıfatlarıyla muttasıf olduğu için Allah’ın zat, esmâ (isimler), sıfat ve
    fiillerinde hiçbir şer yoktur. Şer, insanlarda, insanların işlerinde ve
    insanın zannına göre yaratıklardadır. Allah insanların şerre dönüştüreceği
    şeyleri de hikmet ve İlâhî adâletin bir gereği olarak yaratmıştır.
    Yüce Allah, insanı bu dünyaya akıl ve irâde vererek imtihan etmek
    için getirmiştir. Bu sınav âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın
    875 99/Zilzâl, 7-8
    392
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah bu evrende
    insanlara, içlerinden peygamberler göndererek doğru yolu
    göstermiştir: “Biz ona (insana) iki yol gösterdik.”876 Üstelik insanın
    ruhuna şerden sakınmanın ve şerri tanımanın bilgilerini koymuş ve
    ilham etmiştir: “Her nefse (insan ruhuna) ve onu düzenleyene, sonra
    da ona kötülüğü (n ne olduğunu) ve bundan sakınmayı ilham edene
    and olsun ki onu (nefsini/ruhunu günah ve şerden) temizleyen felâha
    ermiştir.”877
    Allah, insanlara şer ve kötülük yaptırmasaydı, zorlasa ve şer için
    fırsat vermese, onların hepsini kendisine iman eden, tâat ve hayırda/
    iyilikte bulunan kimseler yapsaydı, daha iyi olmaz mıydı? Allah,
    böyle yapsaydı, insanın sözgelimi arıdan veya başka herhangi bir
    hayvandan farkı kalmazdı. Arı, Allah’ın nefsine (canına) koyduğu bir
    ilham (içgüdü) ile baldan başka bir şey yapamaz. Onun ne aklı ne de
    hür bir irâdesi vardır. Fakat Allah, insana akıl, şuur, bilgi edinme ve
    irâde özellikleri olan bir ruh vererek onu hayvanlardan üstün kılmış
    ve yeryüzüne halife yapmıştır. İyilik ve hayrın kıymeti, zorlayarak
    ortaya çıkarılan değildir; şuur ve serbest bir tercih ile yapılmayan
    hayrın/iyiliğin kıymeti yoktur. “Eğer Rabbim dileseydi, yeryüzünde
    bulunan bütün insanların hepsi iman ederlerdi.”878 Allah böyle yapsaydı,
    insanlar akıllarını kullanarak, vicdanlarına tâbi olarak serbest
    irâdeleriyle hürriyet içinde iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre
    karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer olmasaydı, irâde ve istekle iman
    ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı? Küfrün bilfiil
    varlığı olmasaydı iman ve kelimetullah nasıl bu kadar yüce ve değerli
    olurdu? Her şeyin kıymeti, zıddı ile bilinir. Eğer Nuh kavminin
    küfrü olmasaydı Tûfan mûcizesi meydana gelmezdi. Diğer peygamberlere
    iman etmeyen kavimlerde helâk âyetleri kendini göstermezdi.
    İnsanların şerre dönüştüreceği şeyleri yaratmak şer değildir. Fakat
    şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsan, aklını kullanarak
    irâdesini şerre yöneltip kudretini buna sarf ederse, Allah da bunu yaratır.
    Her şey, Allah’ın dileyip yaratmasıyla vukua geldiği için, kulun
    876 90/Beled, 10
    877 91/Şems, 7-9
    878 10/Yûnus, 99
    393
    Ünite 17 Kader
    irâdesini yöneltip kudretini sarf ederek işlediği işi de sırf husûle gelmesi
    ve imtihanın gerçekleşmesi için yaratır. Ancak, Allah’ın şerre
    yardımı ve rızâsı yoktur.
    Bazen insan, bir şeyi hayırlı bulmayıp şer zanneder. Fakat Allah
    kula terbiye olması, aklını başına alması için musîbet verir; günahlarının
    affolması veya bir kısmından vazgeçilmesi ve o kişinin ecirler
    kazanması için hastalık, musîbet veya bazı sıkıntılar verir. Allah,
    bize şer şeklinde görünen sıkıntı ve musîbetleri hayra vesile olması
    için yaratır. Eşya ve olayların mâhiyet ve kıymetleri, zıtlarıyla anlaşılır.
    Hastalık olmazsa sıhhatin, cehâlet olmazsa ilmin kıymeti anlaşılamazdı.
    Yağmur ve karın yağmasında, rüzgârların esmesinde,
    insanlara zararlı mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen cüz’î
    şerler, bunların hayır ve faydaları yanında yok gibidir.
    Yüce Allah’ın âhirette kâfirler ve günahkârlara vereceği cezalar
    da adâlet ve hayırdır. Çünkü cezaları hak edenlere verir. Cezayı hak
    eden ve buna lâyık olan kimselere verilen cezalar, bu kimselere nisbetle
    şerdir. Çünkü kendilerine acı ve sıkıntı verir.
    Eski İran’da mecûsîler ve zındıklar, “âlemdeki bütün hayırları yaratan
    âlemin tanrısı Hürmüz’dür (Ahura Mazda). Kötülüklerin kaynağı/
    yaratıcısı ise Ehrimen’dir (Angra Mainyu)” derlerdi. Bunların
    iddialarına göre, dünyada bu iki kuvvet mutlak hâkimiyeti sağlamak
    için sürekli mücâdele halindedirler.879 Her şeyin yaratıcısının Allah
    olduğu unutulan tahrif edilmiş veya uydurulmuş bâtıl dinlerde
    hayrı yaratan Allah, şerri yaratmaz denilerek, şer için başka hâlık
    kabul edilmiştir. Bazıları da şerri şeytanın yarattığını ileri sürmüşlerdir.
    Bunlar, şerrin yaratılmasını Allah’a yüklemenin hata olacağı
    düşüncesiyle hareket edenlerdir. Bu yüzden Kur’an, Allah’tan başka
    yaratıcı bulunmadığını anlatmak için her şeyin hâlıkı Yüce Allah’tır880
    buyurarak, fiilin kulun eseri olduğu bildirilirken, hâlıkının Kendisi
    olduğunu açıklamıştır. “Ona iki yolu (hayrı ve şerri) göstermedik
    mi?”881 buyrulur. Şerri seçenin, kötülüğü yapanın kul olduğu bildiriliyor.
    O yüzden şerri meydana getirenin Allah olduğunu söylemek
    879 Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 28
    880 13/Ra'd, 16
    881 90/Beled, 10
    394
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    doğru olmaz. Şerri meydana getirenin insan olduğunu, Allah’ın ise
    tek yaratıcı olmasından dolayı insanı ve onun fiillerini yaratan olduğu,
    birbirine karıştırılmamalıdır. Hayır da şer de kulun fiilidir. Ama
    imkânları ve fiili meydana getiren kulu, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmış
    olması yönüyle hâlıkı Allah olur.
    Kâinatta olan biten her şey Allah’ın meşîeti (yaratması/dilemesi)
    dâhilindedir. Ama Allah şerri irâde etmez, kâinatta şerrin olmasını,
    insanların şerde bulunmalarını dilemez. İnsanların hoşuna gitmeyen
    bazı şeylerin hayır olabileceği Kur’an’da açıklandığı gibi,882 şerrin
    de kesb, yani insanların kazanmalarının/amellerinin sonucunda var
    edildiği belirtilir ve “insanın, işlediği zerre miktarı hayır ve zerre miktarı
    şerrin karşılığını göreceği”883ilân edilir. Dolayısıyla Allah’ın, insanın
    şerre dönüştüreceği şeyleri yaratması şer değil; tümüyle hayırdır;
    fakat kulun şerri kazanması, yani kesbi şerdir. Eğer, kulun şerri kesbi
    neticesinde Allah onu yaratmamış olsaydı, bu defa, kul irâde sahibi
    olmuş olmazdı.
    Kâinatta şeytan gibi, mutlak şer olan (insan açısından mutlak şer
    değil; hayrı şerrinden fazla olduğundan) yaratıkları da yaratan ve netice
    itibarıyla onun azmasına fırsat veren de Allah’tır. Yani, şeytanın
    azması, Allah’ın meşîeti dâhilindeydi. İnsan yeryüzüne imtihan için
    gönderilmiş ve kendisine irâde verilmiştir; o bu irâdesini kullanarak
    en alçak bir mevkîye düşebildiği gibi, en yükseğe de çıkabilir. Ortada
    yüz yumurta olsa, sadece yüz yumurta olarak değer ifade eder;
    ama bir tavuğun altına konulsa ve yirmisi civciv olup sekseni bozulsa,
    o zaman yirmi civciv mi daha kıymetlidir; yoksa yüz yumurta
    mı? Civcivlerin yumurta yanındaki değerleri bir yana, ileride her
    civciv tavuk olduğunda belki yüzlerce yeni yumurta verecektir. İşte,
    yeryüzünde insanların belki yüzde sekseni şeytana uyar, ama yüzde
    yirmisi gerçekten insan olur ve yüceliklere ulaşır; ama hepsi ot gibi
    kalsa, o zaman insana ne gerek olacaktır? Bu noktada, şeytan gibi
    mahzâ şer varlıkların varlığı tavzîfîdir (görevlendirme icabıdır). Kaldı
    ki, şeytanı şeytan yapan, onun kendisidir. Meleklerle birlikte tâbi
    tutulduğu bir imtihanda bir daha geri dönüşü ve telâfisi mümkün
    olmayacak bir kayba uğramıştır. Demek oluyor ki, Allah’ın yaratması
    882 2/Bakara, 216
    883 99/Zilzâl, 7-8
    395
    Ünite 17 Kader
    yönüyle her şey, hayırdır; melekût cihetinde şer yoktur; şer kesb iledir
    ve mülk cihetindedir.884
    Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
    Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak
    kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi
    birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü
    yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan,
    aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
    Bu sebeple de bu imkânları yaratan, fiilin hâlıkı olur. Çünkü
    O’ndan başka yaratan, imkân sağlayan yoktur. Halk etme Allah’a
    mahsus olduğundan, kulun fiili için bu tâbir kullanılamaz. Çünkü
    kul, fiilin meydana gelişini sağlayan çeşitli sebeplerden yalnız birinin
    (işi meydana getiren gücün) sahibidir. Kula fiilin hâlıkıdır demek,
    işin oluşmasında rol alan diğer bütün âmilleri hesap dışı bırakmak
    olur.
    Kâinatta, gerçek mânâda “şer” vasfına lâyık olanlar, insanların
    dalâletleri ve günahlarıdır. Bu noktada, “kader sırrı” karşımıza çıkıyor.
    Dalâlet ve günahlarda insanın fâil ve muhtar olduğunu kabul
    etmek zorundayız. Bir insan olarak düşündüğümüzde, vicdânî bir
    muhâsebeye giriştiğimizde, fiillerimizdeki, bu arada kötü eylemlerimizdeki
    rolümüzü idrâk etmekten kendimizi alıkoyamayız. Yani sorumluluğumuzu
    ve mahcûbiyetimizi içimizde yaşarız. Fiillerimizin
    yaratıcısı Allah Teâlâ olduğuna istinad ederek, kötülüklerimizi O’na
    izâfe etmeye kalksak bile, bunu bir suçluluk hissi ile, aşağılık duygusu
    ve bahane arama anlayışıyla yaparız.
    Kadere inanıyoruz. Ama takdiri önceden bilemediğimize göre ve
    işlerimizde güç yetirebileceğimizi hissettiğimize göre, kaderi bahane
    ederek sorumluluğumuzu atamayız. Dünyada hiçbir insan, kendisine
    yapılan haksızlık ve zulümler karşısında, “ne yapayım, kader
    böyle imiş!” diye, başına gelene rızâ göstermez; elinden geliyorsa,
    hakkını almaya uğraşır. Yani, pratikte kader inancı kimseyi bağlamamaktadır.
    Aleyhimize bir hükmü gerektirdiği zaman, nazar-ı itibara
    almadığımız bu inancı, Allah’a karşı kullanmak, böylece mes’ûliyeti
    atmayı ummak, olsa olsa, insan fıtratındaki bencillik ve haksız yere
    884 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Nil Y. s. 257-258
    396
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    nefsini müdâfaa çabasıdır. O yüzden, insanların kâinatta “şer” olarak
    isimlendirdikleri keyfiyetler, ya aslında şer değildir; veya, onun
    sorumlusu insandır. Bundan dolayı bu şerler ile Cenâb-ı Allah’ın
    rahmân, alîm, hakîm, kadîr, mahlûkatına hiç zulmetmez oluşu bir
    tenâkuz/zıtlık arzetmemektedir.885
    Kur’ân-ı Kerim’de hiçbir âyette “şer” Allah’a nispet edilmez:
    “Sana gelen hasene/iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir/
    kendindendir…” 886
    “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz
    yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” 887
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde
    (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım
    karşılığını daha dünya hayatında görürler.”888
    “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe
    Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”889
    “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde
    (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.”890
    “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması
    olmasaydı, yeryüzü fesada uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.”
    891
    “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir.” 892
    885 Lütfullah Cebeci, Kur’an’da Şer Problemi, Akçağ Y., s. 307-311
    886 4/Nisâ, 79
    887 42/Şûrâ, 30
    888 30/Rûm, 41
    889 8/Enfâl, 53
    890 30/Rûm, 41
    891 2/Bakara, 251
    892 17/İsrâ, 11
    397
    Ünite 17 Kader
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet
    etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki
    Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 893
    “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde
    bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar
    arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı.
    Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve
    suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o
    şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”894
    Yine, kötülüğün ve musîbetin insanın kendi yaptığı sebebiyle olduğu
    konusuyla ilgili bak. 4/Nisâ, 62, 16/Nahl, 34; 28/Kasas, 27; 30/
    Rûm, 36; 39/Zümer, 51; 42/Şûrâ, 48
    Allah Güzeldir; Her Yaptığı ve Yarattığı da Güzeldir:Allah’ın
    isim-sıfatlarından biri “muhsin” (güzel yapıp eden)dir. Allah muhsin
    olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır. O, insanı da güzel,
    hatta en güzel biçimde yaratmıştır.895 İnsanın ürettiği tüm güzelliklerin
    gerçek sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın
    beynini, gönlünü, elini, dilini kullanmaktadır.
    Allah’tan daima güzellik zuhur eder. Kötü ve çirkin (seyyie), insan
    nefsinin ürünüdür.896 Allah, yaratıcıların en güzelidir.897 Var ettiklerine
    en güzel boyayı vuran da Allah’tır.898 Allah, aynı zamanda
    hüküm verme bakımından da en güzel olandır.899 Rızkın en güzeli
    de Allah’tan gelir. O, rızık verme yönüyle de en güzeldir.900 Sözün
    de en güzelini bir kitap halinde indiren O’dur, O’nun kelâmı da tüm
    893 8/Enfâl, 25
    894 11/Hûd, 116-117
    895 Bk. 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 64/Teğâbün, 3; 59/Haşr, 24; 95/Tîn, 4
    896 4/Nisâ, 79
    897 40/Mü'min, 14; 37/Sâffât, 125
    898 2/Bakara, 138
    899 5/Mâide, 50
    900 65/Talâk, 1; 11/Hûd, 88; 22/Hacc, 58; 16/Nahl, 75
    398
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    güzellikleri içerir.901 Bu yüzden insana, indirilen sözün en güzeline
    uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın sözüdür.902
    Bu yüzden, güzel insanların bir niteliği, sözü dinleyip onun en güzeline
    uymaktır.903 En güzel din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim
    olanların dinidir.904 Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı
    olduğundan, en güzel isimler (esmâu’l-hüsnâ) da O’nundur. 905
    901 39/Zümer, 23
    902 39/Zümer, 55
    903 39/Zümer, 18
    904 4/Nisâ, 125
    905 7/A'râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/Haşr, 24
    399
    - ünite 18 -
    Velâ ve Berâ
    (Dostluk ve Düşmanlık)
    • Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi
    • Velâ ve Berânın Anlamı
    • Allah’ın Velî Oluşu
    • Mü’minlerin Birbirlerini Velî Edinmeleri Şarttır
    • Mü’minlerin Kâfirleri Velî Edinmeleri Haramdır
    • Allah İçin Dost Olmanın
    (Velânın) Gerektirdikleri
    • Allah İçin Düşman Olmanın
    (Berânın) Gerektirdikleri
    • Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    • Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    • Müslüman Olmayan Akrabalarla
    Dostluk ve İlişki
    • Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    Velâ ve Berâ Kavramlarının Önemi
    Bu iki kavram İslâm inanç sisteminde son derece önemli bir yere
    haizdir. Her Müslüman bu iki kavramı, bu kavramların bizden neler
    istediğini ve buna bağlı olarak bizlere ne gibi bir sorumluluklar yüklediğini
    çok iyi bilmek durumundadır.
    “Her şey zıddı ile bilinir” kuralından hareketle bu iki kavramın bir
    arada incelenmesi daha uygundur. İslâm ile İslâm dışı sistemlerin
    birbirine karıştığı şu dönemde yaşayan insanlar bu iki kavramı ve
    içeriğini hakkıyla bilmemesi sonucunda kimlerin sevilip kimlerin
    400
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sevilmeyeceğini, kimlerin desteklenip kimlerin desteklenmeyeceğini
    ve kimlere velâyet verilip kimlere velâyet verilmeyeceğini hep birbirine
    karıştırmış durumdadırlar. Bu karışıklığın altında yatan temel
    unsur; velâ ve berâ kavramlarının bihakkın bilinmemesidir. Bu kavramları
    ve içerdiği muhtevayı öğrenmek “Ben Müslümanım” diyen
    her insanın temel vazifesidir. Çünkü bu iki kavram -bazı âlimlerinde
    ifade ettiği gibi-Kur’an’ın üzerinde durduğu en önemli konuların
    başında gelmekte ve Kur’an’da zikri en çok geçen meseleler arasında
    yerini almaktadır. İşte bundan dolayı bu kavramların iyice öğrenilmesi
    zorunludur.
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Sözlük Anlamı
    “Velâ” kelimesi sözlükte sevmek, dostluk göstermek, yardım etmek,
    iki şey arasında tercihte bulunmak, azalarla destek vermek,
    müttefik olmak ve arkadaşlık yapmak manalarına gelmektedir. Buna
    “Muvâlât” da denir. Muvâlât -İbn-i Arabî’nin de dediği gibi- “İki kişi
    anlaşmazlığa düştüğünde üçüncü bir kimse aralarını bulmak için
    araya girmesi ve tercihini iki taraftan birisi arasında yapmasıdır.”-
    906Mevlâ, velî ve evliya gibi kelimeler hep aynı kökten türemiştir.
    “Berâ” kelimesi ise beri olmak, uzaklaşmak, mesafeli durmak gibi
    manalara gelmektedir. Velâ kelimesinin tam zıddıdır. Yani; “sevmemek,
    dostluk göstermemek, yardım etmemek, azalarla destek vermemek,
    müttefik olmamak ve arkadaşlık yapmamak” gibi anlamları
    ihtiva eder.
    Velâ ve Berâ Kelimelerinin Istılah Anlamı
    “Velâ” söz, fiil ve niyet ile bir şeye yakın olma ve onun tarafında
    bulunma demektir. “Berâ” ise söz, fiil ve niyet ile bir şeyden uzak
    olma ve onun tarafında yer almama manasındadır. Bu iki kelime
    baştan sona birbirine zıtlığı ifade etmektedir. Yani biri ne ise öbürü
    onun tam zıddıdır.
    906 Bkz. “Lisânu’l Arab”, “ve-le-ye” maddesi. 15/405.
    401
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Bazı âlimler velâ ve berâ kelimelerinin lügat ve ıstılah anlamlarının
    aynı olduğunu ve aralarında neredeyse hiçbir fark bulunmadığını
    ifade etmişlerdir.
    “Velî” kelimesinin kökü “velâ”; bunun masdarı da ‘velâyet’tir. Velâ
    ve velâyet, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan yana
    olma ve yaklaşma mânâsına gelir. Bu anlamdan hareketle ‘velâyet’
    kavramına; arkadaşlık, yardımda, inançta tam bir yakınlık anlamları
    verilmektedir.
    Böylece “velâyet”e nusret (yardım) ve işi üzerine alma mânâları
    da eklenmiştir. Aynı kökten gelen ‘vilâyet’, yardım; ‘velâyet’ ise, bir işi
    yüklenme, emirlik, riyâset (yönetim ve yetki) mânâsındadır. ‘Velâyet’
    aynı zamanda yardım işini üzerine almak, destek olmak, yardım etmek,
    sevgi/dostluk ve muhabbet göstermek, yakınlık duymak, hükmü
    altına almak, tasarrufta bulunmak ve yönetmek anlamlarına da
    gelir.
    Velî kelimesi, sözlük anlamlarına uygun olarak, bir kimsenin veya
    bir topluluğun menfaatleri ve elde etmek istedikleri amaçlar doğrultusunda
    her türlü işlerini üzerine alan ve bu konularda tam bir tasarruf
    hakkına sahip olan idareci, hâkim otorite, koruyucu, gözetici,
    mâlik, yardımcı, sırdaş ve dost anlamlarında kullanılan bir kavramdır.
    Velâyet kavramı, sözlük anlamına uygun olarak; “bir kimsenin
    veya bir topluluğun bir başkasına kendisini ilgilendiren her konuda
    tasarruf hakkını devretmesi ve bu hakkı devralan şahsın, aralarında
    meydana gelen hukukî bağa dayanarak kimseden izin alma ihtiyacı
    duymaksızın bu hakkı kullanması ve onu kendisine tevdî edenler
    üzerinde, koruma, gözetme, yardım etme, işlerine müdâhale ve
    üzerine aldığı işi onun adına idare etme bakımından tam bir yetkiye
    sahip olması anlamına terim olmuştur.
    Fıkıh ıstılahında velâyet; “istese de istemese de başkası üzerindeki
    tasarruf hakkını yerine getirmek” şeklinde tanımlanmaktadır. İslâm
    hukukunda ‘velâyet’, başkası üzerine ister istemez sözünü geçirmeyi,
    itaat edenle işi üzerine alan arasındaki ilişkiyi konu alır. İçerisinde
    402
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    sevgi ve yardım mânâlarını da barındıran velâyet; genel olarak, aile
    içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imâmet (önderlik-halifelik)
    sebebiyle gündeme gelmektedir. Aile içerisinde öncelikli olarak
    baba velâyet hakkına sahiptir. Baba yoksa diğer yakın akrabalar bu
    hakkı elde ederler. Ümmet içerisinde (müslümanlar arasında) ise
    velâyet hakkı, müslüman olup diğer müslümanlar tarafından biat ile
    seçilen yetkili kimsenindir.
    Bu nedenle babaya, çocuğun velîsi denir. Aynı şehirde oturanların
    meşrû haklarını koruyan ‘velî’ye, “vâli” denmektedir ki, Türkçe’de
    bu anlamda kullanılmaktadır. Şehrin vâlisi, o kentte oturanların tümünün
    velîsidir (bu vasıfta ve liyakatte olmak zorundadır). Hukukî
    anlamda velî, daha çok, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden
    sorumlu olan kimse demektir. Bugün Türkçe’de de bu anlamda “çocuğun
    velîsi” olarak baba veya babanın yerini tutan, çocuğun sorumluluğunu
    üstlenen kişi için kullanılır. Bu velâyet haklarıyla ana babaların,
    kazanmış oldukları tecrübe ile evlâtlarının geleceği hakkında
    karar vermesine yardımcı olmaktadırlar. Evlâtlarına fikir bazında
    yardım etmeleri, evlâdın müsbet ve menfî karar vermesi, velâyet konusu
    içinde değerlendirilir. Bunlara ilâve olarak, bir de nikâhta velîlik
    vardır ki, bu durum, ana babanın evlâdı hakkındaki tasarrufudur.
    Toplumda, halk arasında “velî” ve bu kelimenin çoğulu olan “evliyâ”
    kelimesi, ne lügat mânâsı, ne de Kur’an’da kullanıldığı anlam ile
    değil; daha çok bu kelimenin mânâsının tarihî süreç içerisinde kaydırılmasıyla
    oluşan şekliyle kullanılmaktadır. Geleneksel anlamda
    velî ve evliyâ; benliğini Allah’ta yok etmek sûretiyle birtakım üstün
    vasıflar kazanarak hârikulâde şeyler gösterebilen büyük insan anlamında
    kullanılmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek, Allah adına
    kâinatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.
    Allah’ın Velî Oluşu
    “Velî” sözlükte bazen, seven, dost anlamıyla da kullanılır. Allah’ın
    isimlerinden olan Velî, birçok âyette ‘Nasîr/yardımcı’ ismi ile beraber
    geçmektedir. Velî kelimesinde yardım etmek, işini üzerine almak
    ile Nasîr/yardımcı ismi arasındaki bağlantı dikkat çekicidir. Allah
    403
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    (c.c.) hem Velî/insanların velâyetlerini üstlenendir, hem de onlara her
    açıdan yardım edendir.907 Velî kelimesi, on üç âyette Allah’a ait olarak
    geçmektedir. Bazı âyetlerde ise “size veya sana Allah’tan başka
    velî yoktur” şeklinde yer almaktadır ki, bu da, Allah’ın velî oluşuna
    işarettir. Birkaç âyette ise Velî isminin mürşid (yol gösteren),908‘şefí’
    (şefaat eden),909 vaak (koruyucu)910 ve hamîd (övülen)911 sıfatlarıyla
    beraber geçtiğini görmekteyiz. Şüphesiz “velî” kavramının bunlarla
    yakın ilişkisi vardır. Bunlar aynı zamanda gerçek dostun/velînin de
    belirgin nitelikleridir.
    Mü’minlerin velîsi ve mevlâ’sı Allah’tır. Allah’ın mü’minlere velî
    oluşunun sonuçları çeşitli şekillerde görünür. O, kullarını gözetir, nimet
    verir. Dolaysıyla O hamd edilmeye lâyık bir velî’dir (dosttur).912
    Allah’tan başka velî aramak boştur, çünkü gerçek velî ancak O’dur.913
    O, bağışlayan ve merhamet eden bir yardımcıdır (velîdir).914 O,
    mü’minleri karanlıktan nûra (aydınlığa) çıkarır.915 Mülkünde, kudretinde
    ve yüceliğinde ortağı yoktur.916 O yüce Velî, Kitab’ı indirendir
    ve O, sâlih kimseleri korur ve gözetir. 917
    Allah’ın velîliği diğer sıfatları gibi mutlaktır ve süreklidir. O, insan
    idrâkinin ötesinde bir velîliğin, dostluğun ve yardımcı olmanın
    kaynağıdır. İnsanlara ait, aldatma, vefâsızlık, hıyânet, aldırmazlık,
    acımazlık gibi küçültücü sıfatlardan uzak, iman edip de kendisine
    “velî” olan mü’minlere her türlü nimeti ve rahmeti veren, onlara izzet,
    mülk, muhabbet ve Hakk’ın şâhitleri olma şerefini bağışlayan, sürekli
    affeden, kendisine karşı yapılan hata ve kusurları araştırmayan en
    yüce dosttur, velîdir.
    907 2/Bakara, 107, 120
    908 18/Kehf, 17
    909 6/En’âm, 51, 71; 32/Secde, 4
    910 13/Ra’d, 37
    911 42/Şûrâ, 28
    912 42/Şûrâ, 28
    913 42/Şûrâ, 8-9
    914 7/A’râf, 155
    915 2/Bakara, 257
    916 17/İsrâ, 111
    917 7/A’râf, 196
    404
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Velî olmak, velî olunan üzerinde hak ve yetki sahibi olmayı gerektirir.
    Velâyetin doğasında bu vardır. Yalnız bu velî edinilen üzerinde
    bir baskı ve hükmetme değil; aksine her açıdan onun iyiliği için çalışma,
    onun için gerekli yardımı yapma yetkisidir. Allah, mü’minlerin
    velîsi olarak onlara hidâyet verir, onları karanlıklardan nûra
    (aydınlığa) çıkarır, onlara elçiler gönderir, Kitaplar indirir, yardım
    eder, destekler, korur, gözetir, affeder ve rahmetiyle her yönden onları
    kuşatır.
    Allah Kimlerin Velîsidir? Allah, mü’minlerin velîsidir, yardımcı
    ve dostudur.918 Mü’minler rablerine hakkıyla iman ettikten sonra
    O’nun râzı olacağı sâlih amel işlerler. Bundan dolayı da Allah onlara
    velî olur.919 Allah sâlih kimselerin velîsi/dostudur. “Benim velîm, Kitab’ı
    indiren Allah’tır. O sâlih insanları velî/dost edinir (onları gözetip
    korur).”920 Allah müttakîlerin de dostudur. Dünya hayatında kendilerini
    Allah’a muhtaç saymayan ve O’nun rabliğine saygı duymayan
    zâlimler birbirlerinin velîsidirler. Bazıları farklı zannetseler de
    aslında kulların hiç biri, Allah’tan müstağnî kalamaz (O’na muhtaç
    olmaksızın yaşayamaz). Zâlimler özellikle zulüm ve günah işlerinde
    karşılıklı dostturlar. Buna karşın Allah, kendisine karşı kulluk ve
    sorumluluk bilinci duyan, O’ndan hakkıyla korkup sakınan takvâ
    sahibi kullarının dostudur, velîsidir.921İnsanlar için Allah eşsiz, benzersiz
    ve sonsuz velîdir. İnsanlar Allah’tan başka mutlak velî/dost ve
    yardımcı bulamazlar.922“Allah, mü’minlerin düşmanlarını çok iyi bilir.
    Allah onlara velî/dost olarak da yeter, yardımcı olarak da.” 923
    Allah Bazı Kimselere Dost Değildir: Allah (c.c.) mutlak anlamda
    velîdir, dost ve yardımcıdır. Ancak bu velâyet, insanlar açısından sınırlı
    bir velîliktir. Kur’an’ın haber verdiğine göre, kullardan bazıları
    Allah’ın “velîliğini” kaybederler. Onlar kendi yanlış seçimleri ve yaptıkları
    kötü ameller yüzünden bu ilâhî dostluğu elde edemezler.
    918 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68
    919 6 En’âm, 127
    920 7/A’râf, 196
    921 45/Câsiye, 19
    922 9/Tevbe, 116; 6/En’âm, 70; 18/Kehf, 26; 29/Ankebût, 22
    923 4/Nisâ, 45
    405
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Allah, dalâlette olanların velîsi değildir. Bazıları Allah’ın gönderdiği
    elçilere ve onların hak dâvetlerine rağmen sapıklıkta direnirler.
    Allah bu kimseleri kendi sapıklıkları ile baş başa bırakır, onların başka
    bir velîsi de olmaz.924 Allah, kendisine karşı kulluk etme noktasında
    büyüklük taslayan müstekbirlerin velîsi değildir.925 Allah, kötülük
    yapanların, fenalıkta bulunanların dostu ve yardımcısı değildir.926
    Allah’tan gelen hakkı ve dini inkâr eden kâfirler, Allah’ın dostluğunu
    kaybederler ve lânete uğrarlar.927 Kendilerine hakkı bâtıldan ayıran
    bir ilim, hak bir dâvet geldikten sonra hevâ ve heveslerine (tutku ve
    arzularına) uyanlar Allah’tan başka dost ve velî bulamazlar.928 Allah,
    iman nimetinden sonra inkâra sapan ve dinde ikiyüzlü davranan
    münâfıkların dostu (velîsi) değildir. Onlar yeryüzünde kendileri için
    bir yardımcı da bulamazlar.929 Allah, inkâr ederek ya da şirk koşarak
    hak dinden yüz çeviren, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen ve
    yeryüzünde haksızlık yapan zâlimlerin velîsi değildir. Zâlimler ancak
    birbirlerinin velîsi/dostudurlar.930 Allah, zâlimlere meyledenlere,
    onları onaylayan, ya da destek olanlara da dostluk göstermez: “Sakın
    zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın, aksi halde size ateş dokunur.
    Sizin Allah’tan başka velîleriniz yoktur. Sonra, (Allah tarafından
    da) size yardım edilmez.” 931
    Tevhid, Şirkten ve MüşriklerdenBerî/
    Uzak Olmayı Zorunlu Kılar
    “Bir zaman İbrâhim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin
    taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana kulluk yaparım.
    Çünkü O, beni doğru yola iletecektir.’ Bu sözü, ardından geleceklere
    924 42/Şûrâ, 44; 17/İsrâ, 97
    925 4/Nisâ, 173; 45/Câsiye, 7-10
    926 4/Nisâ, 123
    927 48/Fetih, 22; 33/Ahzâb, 64-65
    928 2/Bakara, 120; 13/Ra’d, 37
    929 9/Tevbe, 74; 33/Ahzâb, 17
    930 42/Şûrâ, 8; 11/Hûd, 20
    931 11/Hûd, 113; Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 749-751
    406
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki, insanlar (onun dinine)
    dönsünler.” 932; “İbrâhim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten
    güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden
    ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz/reddediyoruz.
    Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda
    sürekli bir düşmanlık, nefret ve öfke belirmiştir…”933 Allah’a ve âhiret
    gününe gönülden iman edenlerin, İbrâhim (a.s.) ve arkadaşları gibi,
    müşriklerden, onlarla birlikteliklerden, onların câhilî değerlerinden
    kesin bir kopuşla ayrılıp beraat ilân etmeleri gerekir.
    Kur’an, başkalarıyla değil; ancak mü’minlerin birbiriyle kardeş
    olduğunu vurgular.934 Dostluk da ancak, mü’minlerin birbirleri arasında
    olur: “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/
    dostlarıdır.”935
    Kur’an’da İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca ve zâlimâne
    tavır takınanlar, insanların İslâm’dan haberdar olmasını önlemeye
    çalışanlar iki yerde “Allah’ın ve sizin düşmanlarınız” şeklinde nitelendirilmiştir.
    936
    Yeryüzünde düşmanlık kaçınılmazdır; insanların bir kısmı, diğerlerine
    düşman olacaktır: “Birbirinize düşman olarak oradan (cennetten)
    inin! Artık, Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime
    uyarsa, o sapmaz ve şakî/bedbaht olmaz.”937
    İnsanın, düşmansız şekilde yaşaması, ulaşılamayacak bir hedeftir,
    ütopyadır. İnsan, yaratılışından itibaren çevresini Allah’ın izniyle
    koruyucu güçler (melekler) yanında; zararlı varlıklar (şeytanlar,
    mikroplar) da sarar. Düşmanlığa yol açan pek çok sebep vardır. Eğer
    düşmanı olmayan insanlar olsaydı, peygamberler olurdu; Hâlbuki
    932 43/Zuhruf, 26-28
    933 60/Mümtehıne, 4
    934 49/Hucurât, 10
    935 9/Tevbe, 71
    936 8/Enfâl, 55-61
    937 20/Tâhâ, 123
    407
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    tüm peygamberlerin hayli düşmanları, hem da azılı düşmanları vardır.
    938 Önemli olan Allah’ın ve bizim gerçek düşmanlarımız dışındakileri,
    kendi hatalarımızdan dolayı kendimize düşman yapmamak ve
    düşmanlarla olan imtihanımızı kazanmaktır.
    Müslümanların kimlerle nasıl dostluk yapabilecekleri ve düşmanlarına
    da barış zamanında ve savaşta nasıl davranmaları gerektiği
    Kur’an’da net şekilde açıklanmıştır. Müslümanların tarihi de farklı
    inançtan insanlara nasıl davranıldığının güzel örnekleriyle doludur.
    Bütün bunları bal gibi bilen Papa, İslâm ve Peygamber düşmanlığını
    kustuğu zehirle müslümanlara kimleri dost ve düşman kabul etmeleri
    gerektiğini göstermiştir.
    Allah’ın bizim için râzı olduğu dinin adı olan939 ve bütün peygamberlerin
    dini olan 940 İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen
    “silm”, “selâm” ve “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın
    kelime olarak anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi
    terk edip Allah’ın dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete
    kavuşup tümüyle barış ve kardeşlik hüküm sürer.
    Müslümanların Düşmanları Kimlerdir?
    Allah’ın “Dost Olmayın!” Dediklerini Düşman Kabul Etmek Zorundayız.
    Allah, Düşmanlarımızı Bizden Daha İyi Bilir: “Allah, düşmanlarınızı
    sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir
    yardımcı olarak da Allah kâfidir.”941 Bu âyetin bir öncesinde, Allah’ın
    bizim zararımızı isteyenleri haber vermekte, bize önemli düşmanlarımız
    olan ehl-i kitabı tanıtmaktadır: “Kendilerine Kitab’dan nasib
    verilenlere baksana! Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızıistiyorlar.”
    942
    938 6/En’âm, 112-113; 25/Furkan, 31
    939 5/Mâide, 3
    940 2/Bakara, 130-133
    941 2/Bakara, 45
    942 2/Bakara, 44
    408
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kâfirler, apaçık düşmanımızdır.943 Putlar ve putperestler mü’minlerin
    düşmanıdır.944 Mü’minlere en fazla düşmanlık yapanlar yahûdiler
    ve müşriklerdir.945 Allah’ın düşmanlarını ve mü’minlerin düşmanlarını
    dost edinmek yasaklanmıştır.946 Müslümanların müşriklerden
    ve taptıklarından uzaklaşmaları ve onları tanımayıp onlara
    düşman olduklarını açıklamaları gerekir.947
    Peygamber ve onun yolunu izleyenler dışındakileri dost kabul
    edenler, âhirette büyük pişmanlık duyacaktır:“O gün, zâlim kimse
    ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
    Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir
    (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan,
    insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.”
    948
    Zâlimlerle Dostluk: Kur’an, hiç bir şekilde zâlimlerle dostluğa izin
    vermez. “...Zâlimler için hiç bir velî/dost ve yardımcı yoktur.”949; “...Onlar,
    Allah’a karşı sana hiçbir fayda veremezler. Doğrusu zâlimler birbirlerinin
    dostlarıdır. Allah da takvâ sahiplerinin dostudur.”950 Zâlim
    ise, sadece insanların bedenlerine zarar verip acı çektirenler değil;
    insanların kafalarını ve gönüllerini işgal edenlerdir. Şirk en büyük
    zulümdür;951 dolayısıyla Allah’a herhangi bir şekilde şirk koşan müşrikler
    en büyük zâlimlerdir. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler
    de zâlimlerin ta kendileridir.952 Düşmanlık da öncelikle bu zâlimlere
    karşı sözkonusu olmalıdır: “...Zâlimler hâriç (hiç kimseye) düşmanlık
    ve saldırı yoktur.” 953
    943 4/Nisâ, 101
    944 26/Şuarâ, 75-77
    945 5/Mâide, 82
    946 60/Mümtehine, 1-2
    947 60/Mümtehine, 4
    948 25/Furkan, 26-29
    949 42/Şûrâ,
    950 45/Câsiye, 19
    951 31/Lokman, 13
    952 5/Mâide, 45
    953 2/Bakara, 193
    409
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Umulur ki Allah, Gerçek Müslümanları, Düşmanlarına Gâlip
    Kılacaktır: “...Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların
    yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize
    bakacaktır.”954; “...Nihayet Biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik.
    Böylece üstün geldiler.”955; “Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye
    kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmiş sağlam mü’minler iseniz, üstün
    gelecek olan sizsiniz.”956; “Andolsun ki, Peygamber kullarımıza söz verdik:
    ‘Şüphesiz onlar, mutlak mansûr ve muzafferdirler. Bizim ordumuz
    şüphesiz üstün gelecektir.”957; “Kim Allah’ı, Rasûlünü ve iman edenleri
    dost edinirse (bilsin ki:) üstün/gâlip gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın
    tarafını tutanlardır.”958; “...İyi bilin ki, kurtuluşa erecek olanlar sadece
    hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır.”959
    Ehl-i Kitaba Karşı Tavrımız Nasıl Olmalıdır?
    İslâm dini, karşılıklı menfaat ve müsamahaya dayalı müslüman-
    ehli kitap ilişkisine izin verirken; yahûdi ve hıristiyanların müslümanlara
    karşı dost görünebileceklerine dikkat çekmekte,960 bu hususta
    gizli emellerinin olabileceğini haber vererek onların dost edinilmemesini
    öğütlemektedir.961 Müslümanları ehl-i kitap karşısında
    sık sık uyaran Kur’an, onlara tâbi olunmasını yasaklar.962 Kur’an, ehl-i
    kitabın temel yanlışlarını düzeltir ve onları Allah’ın birliği (tevhid)
    inancına dayalı ortak bir ilkede müslümanlarla birleşmeye çağırır.963
    “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız,
    imanınızdan sonra sizi çevirip kâfirler haline getirirler.” 964
    954 7/A’râf, 129
    955 61/Saff, 14
    956 3/Âl-i İmrân, 139
    957 37/Sâffât, 171-173
    958 5/Mâide, 56
    959 58/Mücâdele, 22
    960 5/Mâide, 51
    961 5/Mâide, 57
    962 2/Bakara, 109, 120; 3/Âl-i İmrân, 100; 4/Nisâ, 44-45; 57/Hadîd, 16
    963 3/Âl-i İmrân, 64
    964 3/Âl-i İmrân, 100
    410
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Sen onların milletine/dinine uyuncaya kadar yahûdiler de hıristiyanlar
    da senden râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur.’
    Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak
    olursan, andolsun ki, Allah’tan sana bir dost ve yardımcı yoktur.”965
    “Ey iman edenler! Yahûdileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar
    birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları
    dost kabul edenler, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna
    yol göstermez.”966
    “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi
    alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin. Allah’tan
    korkun; eğer mü’minler iseniz.” 967
    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyen,
    Allah ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak
    dini (İslâm’ı kendine) din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye
    verinceye kadar savaşın.”968
    “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi inanırlarsa hidâyeti/doğru
    yolu bulmuş olurlar; dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşerler.
    Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.”969
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye
    gelin: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım
    ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer
    onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız”
    deyin. 970
    “Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler.
    Oysa onlar, sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar.”
    971
    965 2/Bakara, 120
    966 5/Mâide, 51
    967 5/Mâide, 57
    968 9/Tevbe, 29
    969 2/Bakara, 137
    970 3/Âl-i İmrân, 64
    971 3/Âl-i İmrân, 69
    411
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    “Ey ehl-i kitap! (gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın âyetleriniinkâredersiniz?”
    972
    “De ki: ‘Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin
    Allah’ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki: ‘Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp
    bildiğiniz halde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek
    mü’minleri Allah yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarına
    tamamıyla şâhittir.”973
    Müslümanlar izzetin nerede aranmasını bilmek zorundadır. İzzeti
    kâfirlerin yanında, ABD’ye abd olmakta, ya da Avrupa Birliği’nde
    arayanlar, tâğûtî yönetimde ya da onlara yakınlaşmakta arayanları
    Allah dünyada bile zelil kılar. Cellâdına âşık olan mahkûm gibi dünya
    ve âhiret saâdetine engel olan gayrı müslimleri sevip onların değer
    yargılarını tercih etmek, onlara benzemek, Kur’an tâbiriyle “aşağılık
    maymun olmak”974 demektir. Verilen güzel nimetleri beğenmeyip soğan-
    sarımsak (Allah’ın hidâyetini ve âhiret saâdeti yerine dünyanın
    basit çıkarlarını) isteyenlere meskenet damgası vurulur.975 Kâfirlere
    fitne olarak verilen geçici dünyevî metâları Allah’ın müslümanlara
    verdiği başta iman olmak üzere gerçek nimetlere tercih, zillet sebebidir.
    Mü’minleri bırakıp kâfirleri velî/dost edinenler, izzeti onların
    yanında arayan ve tüm izzetin Allah’a ait olduğunu bilmeyenlerdir.976
    Mürtedler bilsinler ki, Allah onların yerine mü’minlere karşı alçakgönüllü,
    kâfirlere karşı aziz ve insanların kınamasına aldırış etmeyen
    gerçek mü’minler ortaya çıkarır.977 İslâm’ın askerleri, Allah hizbi/erleri
    iki cihanda da en büyük izzete sahip olduğu halde, tâğutların askerleri
    zilletin her çeşidine muhâtap olur. Müslümanları aşağılayan,
    dini suçlayan, “gerici, bağnaz, çember sakallı, yarasa, kara fatma...”
    diyenler âhirette Allah nazarında aşağılanacakları gibi, dünyada da
    mü’minler nazarında aşağılanmalıdır.
    Allah’ın küçülttüklerini gözlerinde büyüten ve dünyayı âhirete
    tercih etmenin alçaltıcı zilletini tadan insanların dünyada aziz olma
    972 3/Âl-i İmrân, 70
    973 3/Âl-i İmrân, 98-99
    974 2/Bakara, 65
    975 2/Bakara, 61
    976 4/Nisâ, 139
    977 5/Mâide, 54
    412
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hakları yoktur. Tâğûtî şahsiyet ve makamları önemseyip benimseyen,
    dolayısıyla Allah nazarında zelil olan kimseleri aziz/şerefli kabul
    edenler, onların boyunlarına taktıkları zillet tasmalarını nasıl çıkarabilirler?
    Kurtuluşu İslâm’da arayacaklarına, Batıda arayanlar, kâfirlerin
    ölçülerini İslâmî esaslara tercih edenler iki dünyada da azîz
    olamazlar. Üstünlüğün Kur’anî ölçüsünün takvâ, ilim ve cihad olduğunu
    bilmek istemeyenler; dış görünüşte, parada, maddede, hatta
    kâfirlerde ve küfürde izzet aramaya kalkarlar. Bu arayışlarının cezası
    olarak yücelttikleri bu değersiz şeylerin altında kalır, değersiz bir şekilde
    yaşarlar. En büyük zararı kendilerine verirken, dâvâlarını küçük
    duruma düşürdüklerinin vebalini de öteki dünyaya götürürler.
    Allah İçin Dost Olmanın (Velânın) Gerektirdikleri
    Allah için dost olmanın ve velâyeti Müslümanlara vermenin bir
    takım gereklilikleri ve sorumlulukları vardır. Bunlardan bazıları
    şunlardır.
    1-) Meşrû bir gerekçe olmadığı sürece küfür diyarlarından Müslümanların
    diyarlarına hicret etmek,
    2-) Müslümanların cemaatine katılmak, onlardan ayrılmamak,
    3-) Kendisi için istediği iyilikleri Müslümanlara da istemek, kendisi
    için istemediği kötülükleri onlar için de istememek,
    4-) Onların kusur ve yanlışlıklarını araştırmamak, gizliliklerini
    düşmanlara haber vermemek ve onlara zarar vermekten uzak durmak,
    5-) Düşmanları karşısında Müslümanlara destek vermek, onları
    yalnız bırakmamak, canla başla onlara yardım etmek,
    6-) Onlardan hasta olanları ziyaret etmek, cenazelerine katılmak,
    nazik davranmak, dua etmek, bağışlanmalarını dilemek, zayıflarına
    yardım etmek, selam vermek, muamelatta onları aldatmamak, mallarını
    haksız yere yememek ve üç günden fazla küs durmamak,
    413
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    7-) Onların mukaddesatına ilişmemek. Örneğin onların mallarına,
    canlarına ve ırzlarına dokunmak ve zulmetmekten, sövmekten,
    gıybet yapmaktan, laf taşımaktan ve su-i zanda bulunmaktan uzak
    durmak gibi.
    Allah İçin Düşman Olmanın
    (Berânın) Gerektirdikleri
    Allah için dost olmanın nasıl ki bir takım yükümlülükleri varsa
    aynı şekilde Allah için düşman olmanın da bir takım sorumluluk ve
    yükümlülükleri vardır. Müslüman bunlara riayet etiği zaman kendisini
    küfür ve şirkten muhafaza etmiş olur. Bunlardan bazısı şunlardır.
    1-) Muvahhidlerin babası Hz. İbrahim gibi şirkten, küfürden, kâfir
    ve müşriklerden nefret etmek, onlara karşı düşmanlık beslemek;
    onların bizzat kendilerinden, küfür, şirk ve inançlarından, kanunlarından,
    şirke dayalı sistemlerinden, ilahlarından ve Allah’tan başka
    tapmış oldukları mabutlardan beri olduğunu ve bunların hiçbirisinden
    râzı olmadığını ilan etmek.978
    2-) Küfre girmiş insanları dost, yardımcı, önder, lider, yönetici
    edinmemek; onlara sevgi beslememek ve onlardan uzak olmak.
    3-) Dini yayma ve İslâm’ı tebliğ etme gibi şer‘î bir maslahat söz
    konusu olmadığı sürece küfrün hâkim olduğu diyarları terk etmek,
    kâfirlerin sayısını çok göstermemek. Aksi halde Rasûlullâh’ın (s.a.v.)
    şu sözüne muhatap olabiliriz: “Ben müşriklerin arasında ikamet eden
    her Müslümandan beriyim!”979
    4-) Dinî ve dünyevî yönden onlara benzememek.
    Dinî yönden onlara benzemek şu şekilde olur:
    978 Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin
    için uyulacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine şöyle demişlerdi, ‘Biz
    sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız; biz sizi tekfir ediyoruz; bizimle sizin
    aranızda bir olan Allah’a iman edene dek ebedi düşmanlık ve öfke baş göstermiştir.” (60/
    Mumtahine, 4)
    979 Tirmizî, hadis no: 1604
    414
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    * Dinî şiarlarda ve ibadet yöntemlerinde onlara benzemek,
    * Kitaplarını tercüme etmek ve okunmasını kolaylaştırmak
    * Şer‘î süzgeçten geçirmeksizin onların ilimlerini almak, yönetimde
    ve eğitimde onların kanunlarını almak ve uygulamak.
    Dünyevî İşlerde onlara benzemek ise şu şekilde olur:
    * Yeme, içme gibi hususlarda onlara benzemek,
    * Giyim, kuşam gibi hususlarda onlara benzemek,
    * Onların isim ve künyelerini kullanmak,
    *Âdet ve geleneklerini Müslümanlar arasında yaygın hale getirmek.
    5-) Kâfirlere yardım etmemek, onları övmemek, onların üstünlük
    ve yardımlarının propagandasını yapmamak, Müslümanlar
    aleyhinde onlara yardım etmemek, Müslümanların sırlarını onlara
    vermemek, onları sırdaş edinmemek, mecbur kalmadıkça onlardan
    yardım istememek, onların sohbetlerine ve meclislerine katılmamak.
    6-) Kâfirlerin bayram ve törenlerine katılmamak ve böylesi günler
    münasebetiyle tebrikte bulunmamak, söz ve fiil ile onları tebcil
    etmemek, “efendimiz, liderimiz, seyyidimiz” gibi lafızlarla onlara
    iltifatta bulunmamak.
    7-) Onlar için bağışlanma ve istiğfarda bulunmamak.
    8-) Onlara yağcılık, dalkavukluk ve yaltaklık yapmamak, onların
    batıllarına ve kötü fiillerine sessiz kalmamak.
    9-) Onların hakemliğine müracaat etmemek, onların hükümlerine
    rıza göstermemek, onlara tabi olmamak ve peşlerinden gitmemek.
    10-) Onların emir ve yasaklarına uymamak.
    415
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    11-) Kendileri ile karşılaştığımız zaman İslâm’ın selamı ile onları
    selamlamamak.980
    Allah’ın velîsi/dostu olmanın da birtakım özellikleri belirtilir. Allah
    dostu (velî ve evliyâ) olmanın birtakım özellikleri ve şartları da
    vardır. Onları şöyle sayabiliriz:
    a) Müslüman olmak,
    b) Allah’a ve Peygamberine İslâm’ın istediği şekilde inanmak,
    c) Namaz kılmak,
    d) Zekât vermek,
    e- Yaptıklarının hesabını verecek şekilde ihsan sahibi olmak. 981
    Bu maddelerde özetlenen müslümanın vasfı dostluktur. Ondan
    dosta yaraşacak hareketler beklenir. Müslümanın görevi, insanlara
    Allah ve rasûlünün yaklaştığı şekilde ve ölçüde yaklaşmaktır. İslâm’ın
    tüm insanlara da tanıtılması gerekmektedir. Bir müslüman, Allah’a
    vereceği hesabı ikinci plana alarak, maddî çıkarlara öncelik verirse,
    Allah’ın istediği dostluğu ve kardeşliği oluşturması mümkün değildir.
    Âyetlerin ortaya koyduğu dostluğu ve kardeşliği sağlayacak insanlarda
    iman olmadan, sâlih amel ve ihsan; amel olmadan da diğerlerinin
    istenen şekilde olması düşünülemez. İnsanlar arasında istenilen
    dostluğun oluşması için, Allah’ın aradığı takvâ özelliklerinin bulunması
    gerekir. Bu özelliklere sahip olanların ellerinden ve dillerinden,
    yaratılanlara ancak fayda gelir. İslâm’ın istediği budur.
    Kur’ân-ı Kerim’de Velî ve Velâyet
    (Dost ve Dostluk) Kavramı
    “Velî” kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 232 yerde
    geçmektedir. “Velî” kelimesi, Kur’an’da 24 âyette geçer. Velî’nin
    980 “el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, “velâ” maddesi; Faruk Furkan.
    981 5/Mâide, 55-56; 2/Bakara, 112
    416
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    çoğulu olan “evliyâ” kelimesi ise 62 yerde kullanılır. “Velâyet” kelimesi
    de iki âyette zikredilir. “Velî” kavramı, Kur’ân-ı Kerim’de şu
    mânâlara gelir: Dost,982 yardımcı ve taraftar,983 hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamında.984 Kur’an, bu son anlamda kullanılan velî ve evliyâ
    kavramlarını kullanırken; bazı âyetlerde yine hâkim/vâli/yönetici/
    sırdaş anlamına gelen “bitâne” ve “meveddet” gibi değişik kavramları
    da kullanır. 985
    Kur’ân-ı Kerim’de “velî” kelimesinin anlamlarını iki maddede
    toplayabiliriz. a) Yandaş, taraftar, dost, b) Başkası adına onun işlerini
    yöneten yetkili. “Velâyet” ve onun türevleri olan “velî” ve “mevlâ”
    kavramlarının Kur’an’da kullanıldığı bütün yerlerde, dostluk, sırdaş,
    yardımcı, taraftar, hâkim, vâli, yönetici, koruyucu, sahip ve gözeten,
    yol gösterici, aydınlatıcı, mürşid, şefaat eden, koruyucu ve yücelten
    gibi sıfatlarla birlikte kullanılarak velâyetin mutlaka ilişkili olacağı
    kavramlara dikkat çekilmiş olduğunu görürüz.
    Kur’ân-ı Kerim’de Arapların İslâm’dan önceki dönemde birbirinin
    düşmanı oldukları hatırlatılarak Allah’ın onların gönüllerini uzlaştırdığı
    ve böylece İslâm dini sâyesinde dost ve kardeş oldukları
    bildirilmiştir.986 Kur’an’da sosyal barış ve uzlaşma, “Mü’minler ancak
    kardeştir,”987; “Mü’min erkekler ve mü’min hanımlar birbirinin velîleri/
    dostlarıdır.”988 gibi ifadelerle hükümlere bağlandığı için müslümanlar
    arasında düşmanlığın zuhur etmesine yol açacak tutum ve davranışların
    önlenmesi, kardeşlik ve dostluğun pekişmesi için tedbirler
    getirilmiştir. Nitekim çeşitli maddî ve mânevî hakların korunmasına
    yönelik ahlâkî, hukukî ve siyasî tedbirlerin öngörülmesi yanında;
    toplumda düşmanlık duygularının kabarmasına yol açacak kötülükler
    de yasaklanmıştır.
    İslâm, kelime olarak, “barış” anlamına gelen “silm”, “selâm” ve
    “selâmet”le aynı kökü paylaşır. Dolayısıyla “İslâm”ın kelime olarak
    982 2/Bakara, 257; 3/Âl-i İmrân, 68; 4/Nisâ, 45, 76, 119, 5/Mâide, 55 vd
    983 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 122; 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 51; 9/Tevbe, 71 vd
    984 2/Bakara, 282; 3/Âl-i İmrân, 28; 9/Tevbe, 23; 18/Kehf, 26; 60/Mümtehıne, 1 vd
    985 58/Mücâdele, 22; 3/Âl-i İmrân, 118
    986 3/Âl-i İmrân, 103
    987 49/Hucurât, 10
    988 9/Tevbe, 71
    417
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    anlamlarından biri de “barış”tır. Tüm insanlar, fitneyi terk edip Allah’ın
    dini olan İslâm’a teslim olsalar, her taraf selâmete kavuşup tümüyle
    barış ve kardeşlik hüküm sürer.
    “Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”989; “Allah,
    düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah
    yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 990
    Peygamber ve Onun Yolunu İzleyenler Dışındakileri Dost Kabul
    Edenler, Âhirette Büyük Pişmanlık Duyacaklar: “İşte o gün,
    gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah’ındır. Kâfirler için ise,
    o pek çetin bir gündür. O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke
    o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke
    falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o,
    hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip
    sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta.” 991
    O Gün Dostlar, Düşman Kesilecek: “Allah’a saygı duyup kötülükten
    sakınanlar (müttakîler) müstesnâ olmak üzere, (dünyada iken
    kötülükte) dost olanlar, o gün birbirlerine düşman kesilirler.” 992
    Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/
    İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler: “De ki: ‘Ey Kitab ehli! Dininizde
    haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını
    saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın. İsrâiloğullarından
    kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmaları,
    taşkınlık yapmalarıdır. Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini vazgeçirmeye
    çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür! Onlardan
    çoğunun, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin
    onlar için (âhiret hayatları için) önceden hazırladığı şey ne kötüdür.
    Durum şu ki, Allah onlara gazab etmiştir ve onlar azap içinde devamlı
    989 7/A’râf, 27
    990 2/Bakara, 45
    991 25/Furkan, 26-29
    992 43/Zuhruf, 67
    418
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kalıcıdırlar. Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve Ona indirilene iman
    etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu fâsıktır/
    yoldan çıkmışlardır.” 993
    Tâğutları Velî/Dost Edinmek: “Allah iman edenlerin velîsi (dostu
    ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından (kurtarıp iman)
    nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur. O da onları (insanî
    fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp) karanlıklara çıkarır.
    İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar orada (bir daha çıkmamak
    üzere) ebedî kalıcıdırlar.”994 Zulumât, yani karanlıklar, gözlerin
    eşyayı idrâk ve onun varlığını tespite engel olduğu için küfre örnek
    olarak zikredilmiştir. Zira aynı şekilde küfür de kalp gözlerinin
    imanın hakikatini ve kendi akıl ve ruh sağlığını idrâke engel teşkil
    etmektedir.
    Bu sebeple Allah, kullarına kendisinin mü’minlerin velîsi olduğunu,
    onlara imanın hakikatini, yollarını ve kaynaklarını, delillerini
    gösterdiğini, onları hidâyete erdirdiğini, küfrü gerektiren şeyleri
    giderip kalp gözlerinden karanlık perdelerini kaldırarak kendilerini
    şüpheleri giderecek delillere muvaffak kıldığını haber verir. Sonra,
    vahdâniyetini inkâr eden küfür ehlinden de haber vererek; onların
    velîlerinin, yardımcı ve savunucularının, Allah’ı bırakarak tapındıkları
    putlar ve kendisine şirk koştukları kimselerden ibaret tâğutlar
    olduğunu ve bu tâğutların onları iman nurundan çıkararak basîretlerini
    kör edip iman ışığının hakikatlerini, delil ve yollarını görmelerine
    engel olan küfrün şüphe karanlıklarına iteceklerini ifade ederek
    tâğutların velî edinilmemesini tâlim buyurmaktadır.
    Tâğutlar, itikatlarına uygun olarak insanları sırât-ı müstakîmden
    çıkarır, karanlıklara çekerler. Çünkü onlar aydınlıkta iş yapmak istemezler.
    Her tuttuklarını, aksine ve tersine sürüklerler. Devamlı karanlığa,
    gidilmedik çıkmaz sokaklara giderler. Akıl, mantık ve ilmi
    sevmezler; düşünceyi suç sayarlar, tefekküre giden yolları tıkarlar,
    fikirleri ve irâdeleri ifsâd eder, ahlâkları bozar, ardına taktıkları kimseleri,
    içinden çıkılmaz belâlara sürüklerler. Allah’a iman etmeyen
    kâfirler, tâğutlara küfür bile etseler, yani hiçbir kulpa yapışmayıp
    993 5/Mâide, 77-81
    994 2/Bakara, 257
    419
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    kendi kendilerine kalmak isteseler bile, yeni tâğutların tasallutundan
    kurtulamayacak, her durumda tâğutlara takılmaya mecbur olacaklardır.
    Çünkü insanın toplumsuz, emirsiz, yasaksız yaşaması mümkün
    olmadığından Allah’ın teklifini, Allah’ın emirlerini dinlemeyenler,
    kesinlikle tâğutların emirlerine mahkûm olacaklardır. İşte bu
    sebeple Allah Teâlâ, mü’minlerden, kendisini inkâr eden ve imanın
    hakikatini idrâke engel olan, dost edinmek sûretiyle peşinden gidenleri
    küfrün karanlıklarına çekecek olan tâğutu velî edinmemelerini
    istemektedir. Çünkü tâğutun velîlerinin kâfirler olduğunun haber
    verilmesi, mü’minlerin Allah’ın koyduğu hudûdu aşan, kendilerini
    veya düzenlerini Allah’ın nizamına alternatif olarak sunan tâğutları
    velî/dost kabul etmesi, aklın ve mantığın da mümkün görmeyeceği
    bir çelişkidir. Çünkü “Allah, bir insanın göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır.”
    995 Kişi ya Allah’ı ve Allah’ı sevenleri, Allah tarafından
    sevilenleri dost kabul edecek; ya da tâğutları dost kabul ederek Allah’ın
    dostluğunu, yani mü’minliği kaybedecektir.
    Allah’ın Düşmanlarını ve Mü’minlerin Düşmanlarını Dost Edinmek:
    “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız
    olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen hakkı/gerçeği inkâr etmişken,
    onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a
    inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar.
    Eğer siz Benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız,
    onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa Ben sizin gizlediğinizi de açığa
    vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan
    sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler,
    size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edip kâfir
    olmanızı istemektedirler.” 996
    Onursuz Kâfirleri Dost Edinenler, İzzet ve Şerefi Onların Yanında
    mı Arıyor?: “Münâfıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu
    müjdele! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında
    izzet (güç, onur ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet,
    yalnızca Allah’a aittir.”997; “Kim izzet ve şeref istiyorsa bilsin ki izzet
    995 3/Ahzâb, 4
    996 60/Mümtehine, 1-2
    997 4/Nisâ, 138-139
    420
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve şerefin hepsi Allah’ındır...”998; “...İzzet, üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin
    ve mü’minlerindir. Fakat münâfıklar bunu bilmezler.” 999
    Mü’minlerin Kâfirleri Velî/Dost Edinmesi: İslâm dini, insana,
    insan olma hak ve hürriyetini en doğru ve âdil şekilde veren ve herkese
    insanca muâmele edilmesini emreden ilâhî bir dindir. Bununla
    beraber bu dinin, müslümanları gayr-ı müslimlerin bâtıl inanç ve
    sultası altına bırakmayacağı da açıktır. Nitekim Kur’an, müslümanların,
    İslâmî nizama halel getirecekleri ve müslümanları doğru yoldan
    saptıracakları endişesiyle sırlarına vâkıf olacak şekilde gayr-ı İslâmî
    unsurlarla samimiyet kurup dost ve ahbap olmalarını uygun görmemiştir.
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman
    olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir...” 1000“Ey iman
    edenler! Eğer iman yerine küfrü beğenip tercih etmişlerse babalarınızı
    ve kardeşlerinizi bile velî/dost kabul etmeyin. Sizden kim onları dost
    edinirse, işte onlar zâlimlerin kendileridir.”1001; “Mü’minler mü’minleri
    bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’tan
    ilişiği kesilmiş olur (artık O’ndan hiçbir şey beklemesin)...” 1002
    Bu ve benzeri âyetler, çok net bir üslûpla, mü’min sayılmak için
    her çeşit müşrik ve kâfiri velî edinmekten kaçınmanın şart olduğunu
    ifade etmektedir. Allah sevgisiyle Allah düşmanlarının sevgisini
    kalbinde birleştirmesi mümkün olmadığından kâfirleri velî edinmek
    mü’mine yakışmaz. Allah’ı seven, O’nun düşmanlarına buğzetmek
    zorundadır. İmanla küfür arasında hiçbir yakınlık ve ilişki yoktur.
    Âyetler, kâfir ve müşriklere karşı muhabbet ve samimî dostluk gösterilmesine
    müsâade etmediği gibi, sorumluluğunu onlara bırakıp onları
    yönetici kabul etmelerine de izin vermez. Allah Teâlâ, mü’minleri,
    Allah’ın âyetlerini inkâr eden veya onlarla alay eden kâfirlerle birlikte
    998 35/Fâtır, 10
    999 63/Münâfıkûn, 8ve yine bk. 10/Yûnus, 65
    1000 58/Mücâdele, 22
    1001 9/Tevbe, 23
    1002 3/Âl-i İmrân, 28
    421
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    oturmayı yasaklamakta1003 ve onların dünyadaki konforlarına ve servetlerine
    bakıp imrenmekten de nehyetmektedir: “Sakın kendilerini
    denemek için onlardan bir kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının
    süsüne gözlerini dikme! Rabbinin (âhiretteki) rızkı hem daha hayırlı,
    hem de daha süreklidir.” 1004
    Kâfirleri dost kabul etmemek, onlarla devamlı kavgalı ve savaş
    şartları içinde yaşamak değildir. Mü’minler, kâfirlere karşı güzel davranış,
    adâlet ve ihsan ile hareket etmekten men edilemezler. Çünkü
    kâfirleri velî edinmemek başka; onlara karşı hüsnü muâmele, adâlet
    ve ihsan ile hareket etmek daha başka bir şeydir. Haklara riâyet, verilen
    sözde durmak, ciddiyet, merhamet ve imanın gereği olan her
    çeşit güzel huylar müslümanın şiarıdır. Fakat mü’minin her şeyden
    önce din ve imanında samimi olması gerekir. Allah’tan başkasına
    nefsini teslim etmeyecek olan mü’minin, kendisini herhangi bir sebepten
    dolayı kâfirlerin dostluğuna kaptırması, imanına ve ciddiyetine
    aykırıdır. Dünyevî hususlarda kâfirlerle zâhiren güzel davranış
    ve insanî ilişkilerde bulunmak haram değildir. Ama onlara meyletme,
    günahta yardım etme ve onlara arka çıkma mânâsında kâfirleri
    velî/dost edinmek, meselâ akrabalık sebebiyle bu tür yakınlık, küfrü
    icap ettirmese bile, haram kabul edilmiştir. Çünkü bu anlamda kâfir
    kimseyi sevmek, bazen mü’mini onun yolunu güzel görmeye ve dinine
    râzı olmaya cezbedebilir. Bu da onu İslâm’dan çıkarır.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da kâfirleri velî/dost edinmesinler...”1005
    hitâbından maksat, onlarla her türlü dünyevî ilişkileri kesip devamlı
    düşmanca davranmak değil; onların hükümranlıklarını ve yönetim
    şekillerini desteklemek, müslümanların sırlarını onlara ifşâ ve müslümanların
    aleyhine onlarla ittifak edecek şekilde gönül dostu olmak
    ve onların inançlarını benimsemekle olur.
    Mü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet ilişkisini durum ve şartlara
    göre mubah, haram ve küfür olmak üzere üç kategoride ele almak
    mümkündür:
    1003 4/Nisâ, 140
    1004 20/Tâhâ, 131
    1005 3/Âl-i İmrân, 28
    422
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    1- Mubah sayılan ilişki: Kalben sevgi ve muhabbet beslemeksizin
    insan olmaları hasebiyle dünyevî hususlarda zâhiren güzel ilişkilerde
    bulunmak ve insan haklarına saygılı davranarak adâletle muâmele
    etmek.
    2- Haram sayılan velâyet: Dinlerinin bâtıl olduğunu kabul etmekle
    birlikte akrabalık veya kişisel muhabbet sebebiyle kâfirlerle
    karşılıklı olarak yardımlaşmak, işbirliği yapmak ve onlara meyletmek
    şeklinde ortaya çıkan velâyet, yani dostluktur. İşte bu durum,
    küfrü gerektirmese de şer’an yasaklanmıştır. Zira bu çerçevede
    birbirleriyle ilişkiyi sürdürmek, bazen mü’minlerin onların yolunu
    benimsemesine ve dinlerine rızâ göstermesine sebep olabilir. Bu da
    neticede kendilerini dinlerinden çıkarabilir.
    3- Küfrü gerektiren velâyet: Kâfirlerin dinlerini ve yaşantılarını
    benimseyip kalben onlara sevgi ve muhabbet göstermek,
    mü’minlerin aleyhine onlara arka çıkmak, mü’minlerin gizli ve
    mahrem sırlarını onlara ifşâ edecek şekilde onları velî/dost edinmektir.
    Bu, onların küfrünü tasvip etmek ve ona râzı olmak anlamına
    gelir. Küfrü tasvip ve küfre rızâ, küfür olduğundan, onlarla
    bu çeşit velâyet/dostluk ilişkisi kurmak küfrü gerektirir. “Ey iman
    edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost
    edinmeyin... Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim.
    Sizden kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.”1006; “Sen,
    zikrimize iltifat etmeyen ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden
    yüz çevir.” 1007
    İman edenler, bütün dünya görüşlerini ve hayatlarını tanzim edecekleri
    esasları Kur’an’dan almaları gerektiği gibi; sevgi, muhabbet,
    buğz ve nefret ölçülerini de Kur’an’dan almak zorundadırlar. Allah’ın
    dini, tevhid dini olduğuna göre mü’minin muhabbet ve dostluğu,
    yalnız bu dairenin içerisinde cereyan etmelidir. Hem Allah’ı, hem de
    O’nun düşmanlarını sevmek, mantıkî bir çelişkidir. 1008
    1006 60/Mümtehine, 1
    1007 53/Necm, 29
    1008 Mikdat Öccü, Kur’an’da Velî ve Velâyet, s. 95-96
    423
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Düşmanlık ve Dostluk; Tevhidin
    Gereğidir, İmanın Dışa Yansımasıdır
    Düşmanlık ve dostluk, “Lâ ilâhe illâllah”ın ayrılmaz bir özelliğidir.
    Dinin temeli ve özü olan bu kelime, aynı zamanda dost ve düşmanlığı
    da belirler. Dostluğun temeli sevgi, düşmanlığın temeli buğz ve
    kindir. Din de sevgi ve buğzdur; kabul ve reddir. Bundan dolayı, kâfirlerle
    dostluk; Allah’ın dostluğunu kaybettiren, O’nunla ilişiğinin
    kesilmesini gerektiren1009 büyük bir suç olduğu gibi, dalâlettir/doğru
    yoldan sapmaktır1010, zâlimlerden olmaktır1011 ve kâfirler safına geçmek,
    “onlardan olmak”tır.1012 Allah’a düşmanlık yapanları, Allah’ın
    düşmanlarını dost kabul etmek; Allah’ın düşmanlığını kazanmak ve
    imanı küfre değişmektir. Kâfirleri düşman kabul edip onlardan uzak
    durmak, İslâm akîdesinin bir parçasıdır. “Tâğutu reddedip (yaptığı
    olumlu şeyleri) inkâr etmek” olmadan Allah’a iman, yeterli değildir,
    eksiktir, insanı kurtarmaz. “Kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman ederse,
    o kesinlikle kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sarılmıştır.”
    1013 Tâğuta küfretmeyen, yani onu inkâr edip reddetmeyen
    kimse, asla mü’min olamaz. Tâğut ise, Allah’tan başka, O’na alternatif
    olarak ortaya konan düşünce, hayat görüşü, sistem, kişi veya
    şeytanlardır. Allah’ın dışında ve O’na rağmen uyulan, kendisine tâbi
    olunan, arzulanan, ya da kendisinden çekinilip korkulan her şeydir.
    Kişi, tevhid kelimesini gönülden benimseyip diliyle ikrar etmekle,
    câhiliyye ve şirk inançlarının tümünü reddettiğini, şuurlu bir şekilde
    onlardan uzaklaştığını göstermektedir. Aynı şekilde, tevhidi
    benimsediği için, artık câhiliyye insanından, her çeşit müşrikten de
    sevgi, bağlılık, itaat ilişkilerini koparması, yani onlara dostluk sayılabilecek
    davranışlardan kaçınma sözü vermiş olmaktadır. O, kendi
    safını ve cephesini belirlemiş olmaktadır. Allah’ın ve O’nun sevdiklerinin
    tarafını tuttuğu için; kâfirlerden yüz çevirmek ve onlarla
    1009 3/Âl-i İmrân, 28
    1010 60/Mümtehine, 1
    1011 9/Tevbe, 23; 60/Mümtehine, 9
    1012 5/Mâide, 51
    1013 2/Bakara, 256
    424
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilişkiyi kesmek zorunluluğu hissedecektir. “Onun için sen zikrimize
    (Kur’an’a) iltifat etmeyip sırt çeviren ve dünya hayatından başka bir
    şey istemeyenlerden yüz çevir.” 1014
    Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehâdetin ve tanıklığın gerçekleşmesi
    için, kişi sevdiğini sadece Allah için sevecek, buğzettiğine
    de Allah için buğzedecektir. Dost ve velî edindiği kimseyi Allah rızâsı
    için dost edinecek, düşman kabul ettiklerini de, onlar Allah’a karşı
    oldukları için düşman tanıyacaktır. Müslüman, Allah’ın sevdiklerini
    sevecek, O’nun gazab ettiklerine, buğzettiklerine de buğzedecektir.
    Nerede bulunursa bulunsun, her çeşit kâfire düşmanlık gösterecek,
    onun velâyetini tanımayacaktır. Bu kâfir, en yakını/akrabası bile olsa,
    onu dost kabul edip sevemeyecektir.
    Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: “İman ipinin (kulpunun) en
    güçlüsü, Allah için dostluk ve Allah için düşmanlıktır. Yine Allah için
    sevmek ve Allah için nefret duyup buğzetmektir.”1015 İbn Abbas şöyle
    der: “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder ve Allah için dostluk
    ve velâyet yetkisini kullanır, Allah için düşmanlık beslerse, o kimse
    bu yaptıkları sâyesinde gerçekten Allah’ın dostluğuna erişir (Allah’ın
    dostluğunu, velîliğini kazanmış olur). Bir kimse de, bu nitelikleri
    taşımadığı sürece, ne kadar çok namaz kılıp oruç tutsa da, imanın
    hazzına ve tadına erişemez. Çünkü böyle insanlarla olan kardeşliğini
    (münâsebetini) sırf dünya ilişkilerine bağlamıştır. Böyle bir hal ise
    kişiye asla hiçbir şey kazandıramaz.” 1016
    Mü’min, bazı dünyevî ilişkiler kurmak, alış-veriş yapmak mecbûriyetinde
    de olsa, yardımlarını da görse, hâkimiyetleri altında da bulunsa,
    tüm kâfirleri sevilen dostlar edinmeyecektir. Kâfirleri düşman
    kabul etmek, bazı görevleri yerine getirmeyi zorunlu kılar. Onları
    düşman kabul eden kimse, kâfir ve münâfıkları taklit edemez, onlara
    benzeyemez. Onlara benzeyen, onları yüceltmiş, onlardan olmuş
    olur. 1017
    1014 53/Necm, 29
    1015 Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5014; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 1/69, Taberânî, El-Kebîr
    1016 Hilyetü’l-Evliyâ, 1/312
    1017 Tirmizî, hadis no: 2696
    425
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Her din ve ideolojinin dostluk ve düşmanlık anlayışı kendine
    hastır: Komünizmin, enternasyonalizmin, hümanizmin dost-düşman
    anlayışı kendi bâtıl dinleri, yani ideolojileriyle ilgilidir. Kendi
    yoldaşları onlar için sınır tanımaz dost; kendi ulusu, farklı ideolojiye
    mensupsa düşmandır. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Vatanım rûy-ı
    zemîn, milletim nev-i beşer” anlayışı. (Müslümanın vatanı, İslâm’ın
    hâkim olduğu yer, yani dâru’l-İslâm; milleti, bütün Muhammed ümmeti,
    yani tüm müslümanlar olmalı.) Batı dünyasının ve özellikle
    ABD’nin dostluğu düşmanlığı yok, çıkarları, ülke menfaatleri vardır.
    Ama, bununla beraber, onları bizden ve hatta onlardan iyi tanıyan
    Rabbimiz’in hükmü: “Onların milletine/dinine uymadıkça yahûdiler
    de hıristiyanlar da senden asla râzı olmayacaklardır.”1018 Batıyı
    örnek almaya çalıştığı halde ne batılı olabilen ne doğulu kalabilen
    ülkelerdeki dostluk-düşmanlık anlayışı da kaypak mı kaypaktır. Tarih
    kitaplarına bile bu renksiz ve kimliksiz bakış yansır. “Düşmanlar,
    ülkeyi işgal etti, düşmanlar şunları yaptı...” Ama, düşmanların kim
    olduğu net değildir. Kurtarıcılar, ülkeyi düşmanlardan kurtardılarsa,
    düşmanların işgal ettiğinde uygulayacakları kanun, ahlâk, eğitim vb.
    icraat niye onlardan daha katı ve baskıcı şekilde uygulanır ve İslâm
    birinci tehlike ve büyük düşman ilân edilir? Bu kimliksiz yaklaşım,
    hangi ülkelerle dost, hangileriyle düşman olunduğu belli olmayacak
    zikzaklar çizen tavırları getirir... Irkçı milliyetçilere göre dostluğun
    ölçüsünü kan belirleyecektir. Düşman da başka ırklardır: “Türk’e
    Türk’ten başka dost yoktur!”, “her şey Türk için, Türk’e göre, Türk
    tarafından!”, “Tanrı Türkü korusun!”
    Mü’min için ölçü nettir: Allah için sevgi, Allah için buğz; Allah
    için dostluk ve Allah için düşmanlık. Dost, gerçek Velî’ye, ölümsüz
    Dost’a bizi yaklaştıran; düşman da, bizi O’ndan uzaklaştırandır. Allah’ı
    gerçek anlamda “tek dost” kabul eden, hiç O’nun düşmanlarını,
    O’na dost olamayanları sevebilir mi?! “Ey iman edenler! Sizden kim
    dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere
    karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir
    toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
    kınayanın kınamasından korkmazlar (hiç kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve
    1018 2/Bakara, 120
    426
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ilmi geniştir.”1019; “Muhammed Allah’ın rasûlü/elçisidir. Beraberinde
    bulunanlar da kâfirlere karşı çetin (şiddetli), kendi aralarında ise merhametlidirler...”
    1020
    Günümüz müslümanlarının önemli bir kesimi, dostluk ve düşmanlıktaki
    ölçüyü unutup farklı görüşteki müslümanlara düşman
    gibi davranıp onları itiyor; kendilerine şimdilik dokunmayan ılımlı
    kabul ettikleri kâfirlere sempati besleyerek dost gibi yaklaşabiliyor.
    İctihadî yorumlar ve göreceli doğrular, grup taassubundan dolayı
    mutlak doğru kabul edilip farklı müslümanlara düşmanca tavırlar,
    şiddetli eleştiriler, hatta haksız tekfirler ve onlarla dostluğa tenezzül
    etmemeye varan bağnazlıklar sergilenebiliyor. Bütün müslümanlarla
    samimi olmayabiliriz; ama samimi olduklarımız, mutlaka samimi
    müslümanlardan olmalı. Bütün kâfirlerle ilişkimizi koparmayabiliriz,
    ama onlarla gönül dostu olmamız onlardan olmak, onların dinine
    girmek kabul edilmeli. Dost, imandaştır, gönüldaştır, fikirdaştır
    çünkü. “Kişi, dostunun dini üzeredir.” 1021
    Ve dostluk, sevgi kuru bir iddia değildir. Allah’a dost olmak, Allah’ı
    sevmek, davranışla isbatlanmadıkça, kuru bir iddiadan, insanı kurtarmayan
    bir avuntudan ibarettir. Allah’la ve müslümanlarla dost olduğumuzu,
    dillendirmekten öte davranışımızla göstermeliyiz. “Rasûlüm!
    De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin
    ve günahlarınızı bağışlasın.”1022 Düşmanlık da dostluk da; bedeli olan,
    ispatlanması gereken bir bağlılık ya da red; ilişki veya bağları koparmaktır.
    “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süslemiş, sindirmiştir.
    Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda
    olanlar bunlardır.”1023; “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a, İslâm’a) sımsıkı
    yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani
    siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve
    O’nun nimeti sâyesinde kardeş olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun
    tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.” 1024
    1019 5/Mâide, 54
    1020 48/Fetih, 29
    1021 Tirmizî, Zühd 45; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1022 3/Âl-i İmrân, 31
    1023 49/Hucurât, 7
    1024 3/Âli- İmrân, 103
    427
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    Sevgi ve dostluğun gerekleri vardır. Bunları şöyle sayabiliriz: Allah
    için yardım, ikram, saygı, gerek kalple ve gerek dış görünüş ve
    tavırlarla kişinin sevdiğiyle beraber olması. Hayatın zorluklarına ve
    kâfirlerin baskılarına karşı ona destek olup moral vermek, onu küfre
    ve kâfirlere karşı güçlü ve hâkim kılmak, üzüntüsüne ve sevincine
    ortak olmak. Allah’ı sevmek ve Allah’la dost olmak demek; Allah’ın
    dostlarını sevmek, onlara yardımcı olmak, onların yanında yer almak,
    Allah’ın dinine yardım etmek demektir.
    “Kişi, dostunun dini üzeredir. İnsan kiminle dostluk kurduğuna dikkat
    etsin!” 1025
    Kur’an, dostlukları ve dostları ikiye ayırır: Allah’ın dostları ve şeytanın
    dostları. Her insan, bu iki sınıftan birine mensuptur. Allah’ın
    velîsi/dostu, yani “evliyâullah” ol(a)mayan, mutlaka şeytanın velîsi/
    dostu, yani “evliyâu’ş-şeytan”dır; üçüncü bir grup yoktur.“Allah iman
    edenlerin velîsi (dostu ve yardımcısı)dır. Onları küfrün karanlıklarından
    (kurtarıp iman) nûr(un)a çıkarır. Küfredenlerin dostları ise tâğuttur.
    O da onları (insanî fıtratları olan İslâm’ın) nûrundan (ayırıp)
    karanlıklara çıkarır. İşte onlar ateş ashâbıdır (cehennemliktir). Onlar
    orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.”1026; “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar. Kâfir olanlar da tâğut yolunda savaşırlar. (Ey
    mü’minler!) siz şeytanın evliyâsı (velîleri, dost ve yandaşları, ordusu
    olan kâfirlerle) savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” 1027
    “Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı,
    onları (müşrik, kâfir, hıristiyan, yahûdi ve münâfıkları) dost
    edinmezlerdi. Fakat onların çoğu fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.”1028; “...
    İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır!”1029 Kâfirleri dost kabul
    etmek, iman ile çelişmektedir.Hem iman, hem de onları dost edinme
    olayı, ikisi beraber bir kalpte toplanamazlar.İman, onları dost edinmemeyi
    gerektirmektedir. Düşmanlık ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından
    1025 Tirmizî, Zühd hadis no: 2379; Ahmed bin Hanbel, 16/178
    1026 2/Bakara, 257
    1027 4/Nisâ, 76
    1028 5/Mâide, 81
    1029 5/Mâide, 51
    428
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    dost-düşman karışmış, düşmanlarının oyununa gelen müslüman
    yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ Allah’ın düşmanlarının ve
    kendisinin düşman olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
    emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri... olabilmektedir.
    “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin koyduğu küfür kanunlarına,
    onların ortaya attığı felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine
    sevgi besleyebilmekte, onlara gönül rızâsıyla uyup teslim
    olabilmekteler. Hanımlarını, kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte,
    onlar gibi giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık kabul
    edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş demek olan fâiz1030 olmaksızın
    ticarî hayatı düşünememekteler...
    Bazı kâfirlere, dost olmanın ötesinde, hatta hayranlık duyanlar,
    destekleyip alkışlayanlar, onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren,
    yetki verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları örnek
    alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler bile onlara imrenip taklit
    etmeye çalışan, onları model kabul edip modalarına uyanlara nasıl
    bir sıfat bulmalı!?
    “(İnançta ve amelde) Bizden başkasına benzeyen Bizden değildir.”1031
    diyen Rasûl’ün onları reddettiğini, daha doğrusu onların bu davranışlarıyla
    Rasûl’ün yolunu reddetmiş olduklarını görmek zorundayız.
    Bu tesbit, câhil müslümanları dışlayıp tekfir etmek, onları kendi
    hallerine terketmek için değil; muhâtaplarımızı tanımak, hastalığı
    teşhis edip tedavi için bize çok şeyler düştüğünü, görevimizin ve sorumluluğumuzun
    çok büyük olduğunu kabullenmek için olmalı. Bu
    değerlendirme, konum tesbiti açısından önemli; çevremizde bize ve
    yakınlarımıza da sirâyet etme ihtimali olan bulaşıcı şirk mikroplarının
    tanınması ve tedbir alınması için...
    Gerçek mü’min, İslâm şahsiyetini ve müslüman kimliğini yüce ve
    aziz tanımak, bütün kâfirleri ve münâfıkları zelîl/aşağılık bilmek; bu
    sebeple onlara karşı onurlu ve zorlu olmak mecbûriyetindedir. “İzzet
    (yücelik, kuvvet ve hâkimiyet) yalnız Allah’ın, O’nun Peygamberinin
    ve gerçek mü’minlerindir. Ne var ki, münâfıklar bu gerçeği bilmez,
    1030 2/Bakara, 279
    1031 Tirmizî, hadis no: 2696; Mişkâtu’l-Mesâbih, hadis no: 5347
    429
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    anlayamazlar.”1032 Mü’min, İslâm şahsiyetinin yüceliğine inanmak
    zorunda olduğu gibi, bütün kâfirlerin aşağılık olduklarına, hayvanlardan
    daha sapık ve pislik olduklarına inanmakla da yükümlüdür.
    “(Ey Peygamber!) Sen onların çoğunluğunu (Hakkı) dinler, akıllarını
    kullanır mı sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta yolca
    daha da sapıktırlar.”1033“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir...”
    1034
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları,
    kardeşleri yahut akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman
    olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, imanı
    yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden
    ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah
    onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar,
    hizbullahtır, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa
    erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.”1035 Bu âyet-i kerime,
    Allah taraftarlarıyla şeytan yandaşları arasında tam ve kesin bir ayrılığın
    olması gerektiğini ortaya koymuş oluyor. Mü’minin her türlü
    câzibeden ve her çeşit tarafgirlikten sıyrılarak müslümanların safında
    yer alması, bir tek kulpa sarılması ve bir tek ipe bağlanması gerekir.
    İslâm’ın olduğu yerde ırkçılık, nesebcilik, akraba savunuculuğu,
    aile asabiyeti ve yakınlık dâvâsı yok; vatan, cins, asabiyet ve kavmiyetçilik,
    bölgecilik vb. bir şey yok. Allah’ın istediği şeylerin dışında
    hiçbir şeyi tabulaştırmak yok. Sadece ve sadece akîde ve onun bayrağı
    altında durmak vardır.
    Kâfirlerle dostluk kurmanın tehlikesi bütün müslümanlaradır.
    Böyle bütün müslümanlara zarar getiren bir olay, bir kimsenin sadece
    kendisinin kâfir olmasından da büyük bir tehlike ortaya koyar. Birinin
    zararı, topyekün müslümanlara iken, diğerinin sadece kendisinedir.
    Kâfirlere karşı olan dostluğun özellikleri şunlardır: Kâfirlerin
    küfrüne rızâ göstermek, onları tekfir etmemek, onların bâtıl dünya
    görüşlerini tasdik etmek, onları velî, yani dost ve yönetici olarak kabul
    etmek, onları işbaşına geçirmek, onları sevmek, onlara uyup itaat
    1032 63/Münâfıkûn, 8
    1033 25/Furkan, 44
    1034 9/Tevbe, 28
    1035 58/Mücâdele, 22
    430
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    etmek. İşte bütün bunlar, kişinin kâfirleri dost kabul ettiğini, yetkisini
    onlara verdiğini göstermektedir. Kişi, dostluk, sevgi ve rızâyı kâfirlere
    gösterirse, bu küfrü gerektirir. Şayet sevgi ve rızâ, mü’minlere
    karşı ise, bu da imanın gereğidir.
    İman, kabul etmeye ve sözleşmeye dayalı bir dostluk simgesidir.
    Bunun neticesi de Yaratıcı’ya teslim olmaktır. Bu teslimiyet, ahd, mîsak
    ve velâ kavramlarıyla ifade edilir. İnsan, dostunu ve düşmanını
    tanımak zorundadır. Hz. Âdem ve Havvâ’ya, yaratıldıkları ilk zamanlarda
    Allah düşmanlarını tanıttı, onları uyardı. “Muhakkak bu (İblis)
    sana ve zevcene düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra
    zahmet çekersin. Çünkü senin acıkmaman ve çıplak kalmaman ancak
    burada mümkündür ve sen burada susamazsın ve sıcaktan bunalmazsın.”
    1036İnsanın ilk yanlışı, düşmanını dost zannetmesiyle oldu;
    İnsanın cenneti kaybetmesinin sebebi, düşmanına karşı tedbir almayışı,
    onun hile ve tuzaklarına kanmasıdır. Bırakın insanı, hayvanlar
    bile düşmanlarını bilir; kendisini ve neslini düşmanından korumaya
    çalışır. Bir tavuk, özellikle yavrusunu düşmanından sakınmak için,
    nasıl fedâkârlık ve kahramanlık yapar, gözleyenler bilir.
    Dostluk-düşmanlık konusunda hatırımızdan çıkarmamamız gereken
    özelliklerden biri de, “gâvurun atına binen, onun kılıcını kuşanır”
    atasözünün ve “bugün yardım alan, yarın emir alır” vecîzesinin
    gerekleridir. Hırsızı yakaladığımızı zannederken, hırsız tarafından
    yakalanan konumuna düşmemeli, ava giderken kendimiz avlanmamak
    için tedbirler almalıyız.
    Tapınılmak için uydurulan tanrılar, ya da kendini tanrı yerine
    koyan, Allah’ın hükümleri yerine kendi ilkelerini uygulayan tâğutlara
    velî/dost gözüyle bakılamaz. “Allah, mü’minlerin velîsidir (dostu
    ve yardımcısıdır). Onları karanlıklardan nûra çıkarır. Küfredenlerin
    velîleri ise tâğuttur. O da onları nûrdan karanlıklara çıkarır. İşte onlar
    ateşin (cehennemin) arkadaşıdırlar, orada devamlı kalıcıdırlar.” 1037
    Allah’ın gazap ettiği topluluklarla da velâyet bağı kurulamaz. Çünkü
    onlar yaptıkları büyük hatalarla yoldan çıkmışlardır ve Allah’ın
    1036 20/Tâhâ, 117-119
    1037 2/Bakara, 257
    431
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    gazabını hak etmişlerdir.1038 Müslümanların düşmanı oldukları gibi,
    Yüce Allah’ın ve O’nun dininin de düşmanı olan müşrik kimselere
    velî olunmaz. Allah rızası için yola çıkmış mü’minler, haktan ayrılmış
    bu gibilere velî/dost gözüyle bakamazlar.1039 Dinde ikiyüzlü
    davranan münâfıklar da müslümanlara velî olamazlar. Mü’minler,
    çevrelerinde münâfıkların zararlı faaliyetlerini gördükleri, onların
    müslümanları aldatıp çıkar sağladıklarını bildikleri halde onları velî/
    dost edinemezler. Toplumun velâyetini, yani yönetim yetkisini bu iki
    dinli kimselere emanet edemezler. 1040
    İslâmî dostluk kavramı, batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından
    apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp
    sorumluluk, ahde vefâ, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek
    gibi derin mânâlara sahiptir. Kur’ân-ı Kerim velâyet kelimesi
    ile dostluğu, kâmil anlamda tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin
    izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun
    anlamı, dostluğun getirdiği bütün maddî ve mânevî sorumluluktur,
    birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.
    Dostluğun itikadî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikadî
    yönlerini, müslümanların tevhid anlayışı belirler. Amel olarak,
    müslümanların birbirini sevmesi ve birliktelik oluşturmaları zorunludur.
    Cemaat, Allah’ın rahmetine, rızâsına, af ve mağfiretine, dünya
    ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah’ın
    azabını çağrıştırır. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Üç konuda
    müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyânet etmez: Amellerde ihlâs, devlet
    adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama.”1041Müslümanın sorumlu
    olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle
    içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah’tan başka
    bir şeyi gerçek ve mutlak anlamda sevemez ve O’ndan başkasını
    mevlâ ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Mü’minler birbirlerini
    Allah rızâsı için severler.
    1038 6/Mümtehıne, 13; 58/Mücâdele, 14-15
    1039 60/Mümtehıne, 1-2
    1040 4/Nisâ, 88-91
    1041 İbn Mâce, Mukaddime, 18; Ebû Dâvud, İlim 10; Tirmizî, İlm 7; Ahmed bin Hanbel, 3/225
    432
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kul, Allah’tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir
    insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden
    veya zenginliğinden dolayı seviyorsa, bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar
    Allah rızâsı için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu,
    insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Zengine zenginliği
    için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri (diğer rivâyette, üçte
    ikisi) gider.” buyurmuştur. O halde mü’minler, en güzel ahlâk üzere
    olan Rasûlullah’ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mü’min
    olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah’ın hoşuna gitmeyeceğini
    bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın
    zayıflığındandır.
    Allah, sâlih kullarını dost edinir. “Kim, insanların kızması pahasına
    Allah’ı dost edinmekle O’nu râzı ederse Allah o kimseyi insanların
    nazarında yüceltir. Kim de Allah’ın gazabına rağmen insanları râzı
    ederse, artık onu Allah’ın azâbından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün
    olmaz.”1042 Demek ki, dostluğun itikadî temeli budur. Bazen insanlar
    birbirlerine karşı haksız ve zâlim olurlar.
    “Ancak bu şeytan, dostlarını korkulu gösteriyor.”1043 Şeytana uyanlar
    düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa dostluk için ölmek
    de vardır: “Nice peygamberler var ki, beraberlerinde rabbânîler savaş
    yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler,
    boyun eğmediler.” 1044
    Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da, isim sorunudur.
    Müslümanın “İslâm”dan başka bir kimliği, “müslüman”dan başka
    bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya
    düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Üstünlük, öncelikle takvâ
    ile ile olduğu gibi, Allah Kur’an’da “müslüman”, “mü’min”, “Allah’ın
    kulları” diye ad vermiştir. Bir başka deyişle, müslümanların cehâletleri
    yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tâbi olunan
    imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye
    ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce
    1042 Tirmizî, Zühd 64
    1043 3/Âl-i İmrân, 175
    1044 3/Âl-i İmrân, 146
    433
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akîde ve inanç birliğinde
    sözkonusudur.
    Mü’minlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir
    menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed
    (s.a.v.) ile böyle câzip dünyevî tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi
    de Allah onu korumuştu: “Onlar seni sana vahyettiğimizden
    çevirip başka şeyi uydurmayı ve Bize atfetmeyi istediler ki, o zaman
    seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen
    belki onlara biraz meyledecektin.” 1045
    Müşriklerin bu metodu, her zaman İslâm dâvetçilerine uygulanmaktadır.
    Onlar, her zaman İslâm dâvetçilerine nüfuz edip yolundan
    saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok
    mü’mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin
    dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhidden çok uzaklarda bulunan
    çağdaş müslümanları, kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini
    tümüyle parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir?
    “Gerçek dostum!” diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler
    olabilir? Kur’ân-ı Kerim’in hakiki dostun Allah olduğunu belirtmesi,
    bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir. 1046
    Bugün insanlar eliyle üretilen fikir ve düşünce sistemleri, düzenler,
    eğitim ve çevre şartları gibi insanları derinden etkileyen araçlar,
    Allah ve Rasûlüne savaş açmış durumdadır. Eğitim ve öğretim, düşünce
    sistemleri, fikir akımları, ırkçılık, beşerî ideolojiler, misyoner
    faâliyetleri, dinsizlik propagandaları, Darwinizm, materyalizm, sosyalizm,
    siyonizm, hümanizm, laiklik, özgürlük anlayışı, sanat faâliyetleri,
    sinema, tiyatro, medya, ilân ve reklâm araçları, dünya görüşleri,
    futbol ve müzik tutsaklığı, kapitalizm ve tüketim alışkanlıkları,
    insanları fıtratlarından ve Allah’ın dostu olma özelliklerinden sıyırmak
    için en dehşetli silâhlar ve şeytanî araçlar olarak kullanılıyor.
    Bu kadar çok yönlü ateş altında kalan savunmasız, câhil ve her şeyden
    önemlisi kâmil imandan mahrum bırakılan halk, elbette Allah’a
    dostluğa giden yolu bulamıyor, bilinçsiz de olsa şeytanın dostluğuna
    meylediyor.
    1045 17/İsrâ, 73-74
    1046 Sami Şener, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 1/414-416
    434
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Lâ ilâhe illâllah diyen bir müslümanın, İslâm akîdesi ile çelişen
    her türlü fikir ve akımdan uzaklaşması, Allah’ın indirdiğine aykırı
    her kanun, yasa, nizam, tüzük, düzenleme ve düzenden uzak olduğunu
    açıkça bildirmesi ve yaşayışıyla göstermesi gerekir ki, gerçekten
    tüm ilâhları reddetmiş olsun. Pyegamber’in amcası Hz. Abbas’ın
    dediği gibi, lâ ilâhe illâllah diyen kimse, bu sözüyle bütün (kâfir)
    dünyaya savaş açmış olduğunu bilmelidir. Kâfirler bütün güçleriyle
    İslâm’a ve gerçek müslümanlara saldırırken, müslümanın gündelik
    işlerle uğraşıp savaşçı olmaması düşünülebilir mi? “İman edenler
    Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar ve şeytan)
    yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe
    yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.”1047 Çağdaş müslümanın öyle
    bir derdi yok. O işiyle, aşıyla ve keyfiyle meşgul. Bahâneler de çok:
    “İmkânlarımız yok, taşlar da bağlı...” Filistin’li çocuklardan öğrenin
    bağlı taşları koparıp fırlatmanın yolunu, imanın en büyük imkân olduğunu,
    Allah’ın tarafını seçenin direnişini...
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük
    ve çer-çöp gibi olmasının temel sebeplerinin başında, düşman edinmeleri
    gereken kâfirleri dost kabul etmeleri yatmaktadır. Dünyada
    izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah
    taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek
    ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
    Velâyetin Siyasî Görüntüleri
    Kur’an, velîliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlar. Yakın
    ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki
    dostluk ve sevgi atmosferi oluşturacaktır. İslâm, mü’minleri
    hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar, velî
    ilân eder. Onların birbirleri üzerinde velâyet hakları vardır. Onlar
    bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. Bilindiği gibi mutlak
    velâyet yetkisi Allah’a aittir. O’nun Rasûlü Muhammed (s.a.v.) de,
    mü’minlere kendi öz nefislerinden daha “evlâ”dır, dostluk ve yardım
    1047 4/Nisâ, 76
    435
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    bakımından daha yakındır. Peygamberimiz (s.a.v.), bütün mü’minlerin
    öncelikli velîsidir. O, mü’minler üzerindeki bu velâyet hakkını,
    peygamberlik görevini yerine getirerek, mü’minleri irşâd ederek, onlara
    doğru yolu göstererek kullanır.
    Birbirlerinin velîsi olan mü’minlerin de birbirleri üzerinde velâyet
    hakları bulunmaktadır. Onlar bu hakkı, birbirlerine hakkı ve sabrı
    tavsiye ederek, ma’rûfu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine
    yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, haklarını
    koruyarak, velâyet yani yönetim makamına mü’min olanlardan
    başkasını geçirmeyerek, mü’minler aleyhine kâfirlere/inkârcılara ve
    bozgunculara destek olmayarak kullanırlar.1048 Bu âyetle, kâfirler ve
    ehl-i kitapla velâyeti yasaklayan âyet, yan yana düşünüldüğü zaman
    ‘velâyet’ kavramı ‘dostluk, koruma ve yardım’ anlamlarından, ‘temsil
    ve yönetme yetkisi’ anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velâyet
    ‘kamu velâyeti’dir, yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir.
    Mü’minler, bu velâyeti-yönetim yetkisini iman edip sâlih amel işleyen
    kimselere verirler. Müslümanlar adına tasarrufta bulunma yetkisi
    iman eden ve imanın getirdiği ilkelere her alanda uyan, kararları
    ve icraatlarıyla İslâm’a bağlılıklarını isbat etmiş kişilerde olmalıdır. 1049
    Şüphesiz küfredenler, inanmamakta direnenler ve İslâm’a karşı
    her araca başvurarak mücadele edenler de birbirlerinin velîleridir.1050
    Onlar, her türlü günah işinde birbirlerine destek olurlar, yardım
    ederler. Dünyada iken Allah’tan başkasını velî edinenler, hem dünyada
    hem de Kıyâmette bir velî ve yardımcı bulamayacaklardır.1051 İslâmî
    yönetim sisteminde ‘ulu’l emr’in diğer adı ‘velîyyü’l emr’dir. İşin
    velîsi anlamındaki bu deyim, oldukça anlamlıdır. Mü’minlerin din
    ve dünya işlerinin emânetini yüklenen emir sahipleri, onların velâyetini
    almış, onların velîleri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velâyet
    hakkının da gerçek Velî olan Allah’ın hükümlerinin uygulanmasıyla
    elde edileceği açıktır. İman etmeyen, müslümanların gittiği yoldan
    gitmeyenlere bu işleri yapma velîliği (velîyyü’l emr emâneti) verilmez.
    1048 9/Tevbe, 71
    1049 Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasî Kavramlar, s. 77
    1050 9/Tevbe, 73
    1051 4/Nisâ, 173; 18/Kehf, 17; 33/Ahzâb, 65
    436
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Görüldüğü gibi “velî” kavramı, Allah, peygamber, melek,
    mü’minler hakkında kullanıldığı gibi; şeytan, inkârcılar ve münâfıklar
    hakkında da kullanılmaktadır. Bütün kullanılışlardaki ortak
    nokta; yardım, dostluk, yakınlaşma, işini üslenme, idaresini başkasına
    verme anlamlarıdır. Velâyet, bu anlamda kullanıldığı gibi, İslâm
    kültüründe daha farklı bir mânâya da sahiptir. Velâyet, bir yönüyle
    siyâsî bir kavramdır ve yönetimle ilgilidir. Kelimenin sözlük anlamı,
    aile içinde babanın velî oluşunu, müslümanların din ve dünya
    işlerini emanet ettikleri yetki ve hak sahibini işaret ediyor. Mü’minler,
    bu velâyet hakkını kendilerinden olmayan kimselere veremezler.
    Yukarıda geçtiği gibi inkârcılar, bozguncu müfsitler, haddi aşanlar,
    münâfıklar, şeytanın dostları ve tâğutlar, mü’minlerin velîsi değildirler,
    olamazlar.
    Öyleyse mü’minlerin, kendilerine asla velî olmayacak bu gibi
    kimselere, yönetim yetkilerini, dinlerine müdâhaleyi, bireysel ve
    sosyal hayatlarını bırakmamaları gerekir. Yalnız, şunu da hatırlatmak
    lâzımdır ki, mü’minlerin dışındaki insanların velî/dost edinilmemesi,
    asla kötü muâmele, hak ihlâli ve sürekli kavga hali demek değildir.
    Bilakis dinimiz, bütün insanlara iyi muâmele etmeyi emrediyor.
    Ancak velâyet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Mü’minler inkârcılar
    ile bir arada yaşayabilirler, ama işlerini onlara emânet etmemeleri,
    onları sırdaş ve velî edinmemeleri şarttır.
    Müslüman Olmayan Akrabalarla Dostluk ve İlişki
    İslâm’da esas bağ, din bağıdır. Hangi ırktan, hangi soydan olursa
    olsun sadece müslümanlar birbirlerinin kardeşidir,1052 velîsidir.1053
    Bir mü’min, aralarında din bağı bulunmayan yakın akrabalarını velî/
    dost kabul edemez.
    “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı
    ve kardeşlerinizi velî/dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse,
    1052 49/Hucurâct, 10
    1053 9/Tevbe, 71; 5/Mâide, 55
    437
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    işte onlar zâlimlerin kendileridir.”1054; “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız,
    kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar,
    kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler
    (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
    cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar
    bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”1055; “Allah’a ve
    âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri
    veya akrabaları da olsa) Allah’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk
    ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından
    bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan
    cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan râzı olmuş,
    onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, hizbullahtır/
    Allah’tan yana olanlardır. İyi bilin ki hizbullah/Allah taraftarları, kuşkusuz
    felâha/kurtuluşa erenlerdir.” 1056
    Ashâb-ı kiram, Allah ve Rasûlüne dostluğun, onların düşmanlarına
    düşmanlığın en güzel örneklerini vermişlerdir. Meselâ Ebû
    Ubeyde, Uhud’da babası Cerrah’ı öldürmüş, Hz. Ebû Bekir de savaşta
    oğlu Abdurrahman’a karşı çıkmak istemiş, ama Hz. Peygamber izin
    vermemiş, Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da kardeşi Ubeyd bin Umeyr’i
    öldürmüştü. Aynı şekilde Ömer bin Hattâb, Bedir’de dayısı Âs bin
    Hişam’ı, Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde amcazâdeleri olan Utbe,
    Şeybe ve Velîd bin Utbe’yi öldürmüşlerdi.
    İnsanlar arasındaki yakınlığın asıl sebebi din birliğidir. Allah’ın
    dinine inanmış ve peygamberleri tasdik etmiş kimseler birbirlerinin
    mânevî akrabası, yakını ve dostudurlar. Bunların aralarında mânevî
    bir birlik (vahdet) vardır. Mü’minlerle kâfirler ırk ve soy bakımından
    birbirlerinin akrabası olsalar bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir
    değeri yoktur. Nitekim Hz. Nûh’un oğlu iman etmediği için, Allah
    Teâlâ onu Nûh peygamberin âilesinden saymamıştır: “Nûh Rabbine
    duâ edip dedi ki: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum
    da âilemdendir. Senin vaadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin.’
    Allah buyurdu ki: EyNûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü
    1054 9/Tevbe, 23
    1055 9/Tevbe, 24
    1056 58/Mücâdele, 22 ve yine bk. 64/Teğâbün, 14.
    438
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    o, sâlih olmayan bir amel sahibi idi (kâfirdi). O halde hakkında ilmin
    olmayan bir şeyi Benden isteme. Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye
    ederim.” 1057
    Bütün bunlarla birlikte İslâm, âile bağlarına çok önem verir.
    Mü’min olmayan akrabalarla her durum ve şartta ilginin kesilmesini
    emretmez. Onlardan İslâm’a ve müslümanlara düşmanlık gelmez ise,
    İslâm onlara karşı iyilik yapmayı ve onları ziyâret etmeyi yasaklamaz.
    “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana
    babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş dost ve
    arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi
    davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.”
    1058 Özellikle müşrik de olsalar, ana babaya ihsanla/iyilik ve güzellikle
    davranmayı, onlarla sıcak ilişkiler içine girilmesini arzular:
    “Biz insana ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü
    anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde
    olur. (İşte bunun için) önce Bana, sonra da ana babasına şükretmesini
    tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Banadır. Eğer onlar seni, hakkında
    bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk/ortak koşman
    için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin...” 1059
    Bu âyette de görüldüğü gibi, şirk konusunda ana baba dâhil hiçbir
    kimseye itaat edilmemesi, ama müşrik bile olsalar ana babaya iyilik
    yapılması emredilmektedir. Nitekim Hz. Âişe’nin kardeşi Esmâ’ya
    (r.a.), müşrik annesini ziyâret edip iyilik yapması için Hz. Peygamber’in
    izin verdiği bilinmektedir. 1060
    Müslüman olmayan ebeveyne de infak vâciptir; dinleri farklı da
    olsa, kişi muhtaç olan anne babasına bakmakla yükümlüdür. Bir
    müslümanın durumu müsait iken, ana babasını sıkıntı ve zorluk
    içinde kıvranır vaziyette bırakması, tabii ki, bir iyilik ve ihsan sayılmaz.
    Hâlbuki Kur’an, her şartta ana babaya ihsan ve iyiliği emretmektedir.
    1061 Allah, akraba ile ilgisini keseni kötülemiş,1062 akrabanın
    1057 11/Hûd, 45-46
    1058 4/Nisâ, 36
    1059 31/Lokman, 14-15
    1060 Buhârî, Hîbe hadis no: 2620; Müslim, Zekât hadis no: 1003
    1061 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36; 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 23; 31/Lokman, 14
    1062 4/Nisâ, 1
    439
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    haklarına riâyet etmeyenin günah işlediğini bildirmiş, yakınları kâfir
    de olsalar, Allah, bunların haklarını yakınlarına vâcip kılmıştır.”Akraba
    ile alâkayı kesen cennete giremez.”1063 Demek ki, sevgi, velî kabul
    etmek, onları sırdaş edinmek başka şeydir; kâfir akrabaya nafaka temin
    etmek, onları ziyâret etmek, onlara ihsanda bulunmak ise daha
    başka bir şeydir; bunlar birbirine karıştırılmamalıdır.
    Evliyâullah / Allah’ın Velîleri Kimlerdir?
    Velî’nin çoğulu “evliyâ”dır. Halk arasında velî veya evliyâ deni�-
    lince yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda biraz daha
    özel bir insan grubu şekillenir. Bir taraftan evliyâ göklere uçurulur,
    onlara karada ve denizde, yerde ve gökte Allah’a ait nice görevler
    havâle edilir; fakat böyle bir anlayıştaki yanlışlıklar düşünülmez.
    Buna karşın Kur’an’ın şiddetli yasaklamasına rağmen kimileri inkârcıları,
    zâlimleri veya tâğutları velî/dost ve sırdaş edinir. Böylelerine
    toplumun velâyet-yönetim yetkisini seve seve verir. Hatta onların
    müslümanların aleyhine olan düşmanlıklarına ortak olur. Bazıları
    da Kur’an’a göre velâyeti caiz olmayan zorbaların İslâm ülkelerinde
    kurdukları gayri İslâmî düzenlere ses çıkarmazlar, onların siyasetlerinden
    memnun kalırlar. Onların zulüm sistemlerine destek olur
    ve bunun ne anlama geldiğini hiç akıllarına getirmezler.
    Birçokları ömürlerini aslı astarı olmayan velî-evliyâ menkıbeleriyle
    (hikâyeleriyle) tüketirken, müslümanların velâyetini gasbedenlerin
    İslâm âlemini ne hale getirdiklerini, müslümanlara nasıl davrandıklarını
    hiç düşünmezler. Yanlış velî-evliyâ düşüncesi sebebiyle
    niceleri Tevhid dininin dışına çıkarlar da farkında bile olmazlar. Bu
    konuyu Kur’an’ın ve sünnetin çerçevesi dışında değerlendirenler,
    özel bir statü verdikleri evliyâda olağanüstü güçler ve yetkiler görürler.
    Onların peşine takılır, bir dediklerini iki etmezler. Ağızlarından,
    ya da kalemlerinden çıkan sözleri doğru mu yanlış mı diye
    düşünmeden benimserler. Evliyâ dedikleri kimselerde mutlaka tabiatüstü
    bir güç ve kerâmet görmek isterler. Göremeyince de kendileri
    1063 Buhârî, Edeb, hadis no: 5984; Müslim, Birr, hadis no: 2556
    440
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi kendi şeyhleri
    için kullanırlar.
    Her konuda olduğu gibi bu konuda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır.
    Öyleyse velî veya evliyâ kimdir, özellikleri nelerdir? “Haberiniz olsun;
    Allah’ın velîeri (evliyâullah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun
    da olacak değillerdir.”1064 Onlar Allah’tan hakkıyla korkup çekindikleri
    için, onlara dünyada ve âhirette korku yoktur. Onların ilerisi
    güzel olduğu için geçmişle ilgili hüzünleri (üzüntüleri) kalmamıştır.
    Hesapları sebebiyle korkmayacaklar ve hesaplarının kötü olmaması
    sebebiyle de üzülmeyecekler.
    Bu müjdeye kavuşacak olan “evliyâ” kimdir? Cevabı bu âyeti takip
    eden ikinci âyet veriyor: “Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup
    sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın
    sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.”1065 Ölçü
    iman ve takva. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riyâ gibi
    şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvâya
    ulaşırsa, işte böyleleri Allah’ın velîleridir.
    Yukarıda ifade edildiği gibi, Kur’an ‘velî’ kelimesini hem olumlu
    hem de olumsuz anlamda kullanmaktadır. Şeytanın velîsi olabildiği
    gibi, putların da velîsi olabilir. İnkârcılar ve zâlimler her bakımdan
    birbirlerinin velîsidirler. Buna karşın Allah mü’minlerin velîsi/dostu
    ve yardımcısıdır. O, müslümanların kendi aralarında da velâyet
    ilişkisinin olmasını emretmektedir. Bunun yanında Rabbimiz iman
    edip takvâ sahibi olan kullarını kendine ‘velîler-evliyâu’llah’ olarak
    seçiyor. Demek ki mü’münler için sıradan bir velî olmak değil; Allah’ın
    velîlerinden, evliyâullahtan olmak önemlidir.
    Mü’min zaten İslâm’a bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı
    olarak bütün mü’minler de takvâ üzere yaşamak zorundadırlar.
    İman takvâyı gerektirir. Takvâsız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın
    râzı olduğu bütün mü’minler evliyâdır, Allah’ın velîsidir. Allah
    da onların mevlâsıdır. Yukarıda mü’minlerin hepsinin birbirlerinin
    1064 10/Yûnus, 62
    1065 10/Yûnus, 63-64
    441
    Ünite 18 Velâ ve Berâ (Dostluk ve Düşmanlık)
    velîsi olduğu açıklanmıştı. Elbette mü’min deyince, akla, Allah’tan
    hakkıyla korkup çekinen teslim olmuş müslüman gelir.
    Peygamberimiz’den gelen bir rivâyet konuyu daha anlaşılır bir
    şekilde açıklıyor. Peygamberimize Allah’ın velîleri kimlerdir diye
    sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri
    zaman Allah hatırlanır, zikredilir.”1066Hz. Ömer’den (r.a.) rivâyet
    edilen bir hadiste de, kendileri şehid veya nebî olmadıkları halde
    nebîlerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık
    olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden bahsedilmektedir.
    1067
    Evliyâullah (Allah’ın velî kulları), Allah için severek birbirlerine
    dost, yârân, ahbap olurlar.1068 Ya da onlar Allah uğruna, O’nun adıyla,
    O’nun celâli için birbirlerini severler. Bu sevgi ile beraber birbirlerineilgigösterirler.
    1069
    Takvâ sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâm’ın
    güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. Onlar İslâm’ı öylesine
    güzel yaşarlar ki, onlara bakıldığı zaman Rabbimizin ve O’nun verdiği
    nimetlerin hatırlanmaması mümkün değildir. İşte Allah’ın velî
    kulları, müttakî mü’minlerdir. Bu gibi mü’minler özel bir sınıf değillerdir.
    Bu velîlik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları Kur’an’dan
    alırlar. Ne peşlerine gelenlerden, ne de yukarılarda olduğu zannedilen
    ve olağanüstü şahsiyet olarak düşünülen kimselerden.
    Bilindiği gibi İslâm’da ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur.
    Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla
    yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur.
    Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvâdır. Kimin
    takvâlı olduğunu da yalnızca Allah bilir. Allah’ı râzı etmeye çalışan
    kullara Allah’ın pek çok yardım ettiğini, onlara çok hayırlar verdiğini,
    görünen ve görünmeyen nimetlerle desteklediğini, mü’min
    1066 Dürrü’l Mensur, 4/370; naklen Elmalılı, 4/495
    1067 Müstedrek, 4/170; naklen Elmalılı, 4/495
    1068 Ebû Dâvud, Sünne 2, hadis no: 4596, 4/197
    1069 Müslim, Birr 38, Hadis no: 2567, 4/1988; Tirmizî, Zühd 53; Dârimî, Rekaik 44,
    hadis no: 2760, 2/221; Ahmed bin Hanbel, 2/237, 328, 338, 370, 533; 3/87, 4/128, 386
    442
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    topluluklarla çeşitli yardımları ulaştırdığını Kur’an haber vermektedir.
    Mü’minler zaten kerem sahibi insanlardır; Allah dilerse onlara
    daha fazla kerâmette bulunabilir.
    Kerâmet, velî olmanın şartı değildir. Allah dilediği kuluna dilediği
    nimeti değişik şekillerde ulaştırır. Tekrar edelim ki, velî olmanın,
    yani ‘evliyâullah’tan olmanın şartı iman ve takvâdır. Velî olmak evliyâ
    sayılmak için başka törenlere, şartlara, uzun boylu açıklamalara,
    tarîkat silsilelerine, başkaları tarafından verilecek ünvanlara ihtiyaç
    yoktur. Kur’an, kimin velî olduğunu açık açık anlatmaktadır. 1070
    1070 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 755-757
    443
    - ünite 19 -
    Şefaat ve Vesile
    • Şefaat Kelimesinin Anlamı
    • Şefaatin Mâhiyeti
    • Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    • Vesîle; Anlamı
    • Kavram Olarak Vesile
    • Tevessülün Çeşitleri
    Şefâat Kelimesinin Anlamı
    “Şefâat”in aslı “şef ’” kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri
    olan şeye eklemek, yan yana getirmektir. Şef ’ kelimesinden türeyen
    şefâat ise, sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası
    adına yardım istemek, duâ etmek, rica etmek demektir. Şefâat, bir
    mü’minin günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ edip yalvarmaktır.
    Bir başka deyişle, bir kimsenin yardım etmek veya yardım
    dilemek gayesiyle, bir başka kişiye nisbet edilmesi, onunla birlikte
    anılmasıdır. Daha çok yüksek makamdan aşağı makama doğru bir
    kullanılışı ifade eder. Şefâat edene Şâfi’ veya Şefî’; şefaat edilene meşfû’
    (şefaat bekleyen) denilir. “Şefâat”in çoğulu şüfeâ’ olarak gelir.
    Şefaat, kişinin yardım edeceği, kendisi için istekte bulunacağı
    kimsenin yanında yer alması ve onu tek bırakmamasıdır. Şefaat
    kavramı en çok saygı ve rütbe yönünden yüksek olanın kendisinden
    daha aşağı birinin yanında yer alıp yardımıyla onu yalnız başına bırakmamasındakullanılır.
    1071
    1071 Râğıb el-Isfahanî, El-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, s. 263
    444
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şefâat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak
    gibi anlamlara da gelir. Bu çeşit şefaat, âhiretle ilgili değil; dünyada
    olan aracılıktır. Nitekim Kur’an’da bu mânâda da kullanılmaktadır:
    “Kim güzel bir şefâatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa),
    ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefâatte bulunursa
    (kötü bir işe aracılık) yaparsa, ondan da kendisine bir pay vardır. Alllah
    (c.c.) her şeyin üzerinde koruyucudur.”1072 Burada ‘şefâat’ olarak ifade
    edilen aracı olmayı, Peygamberimiz, “Kim güzel bir sünnet (âdet,
    tavır, çığır) başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir
    (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik
    olmaz...”1073 diye ortaya koymuştur.
    Buradaki şefaat; hayır olsun, şer olsun, insanların bir yola girmesini
    sağlamak, onların o yola girmesine aracı olmaktır. ‘Hasene olan
    şefaat’, insanların iyiliği için, onların faydasına uğraşmak, onlardan
    zararı uzaklaştırmaya gayret göstermek, kötülükleri önlemeye çalışmaktır.
    Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: Peygamber (s.a.v.), bir ihtiyacının
    giderilmesini isteyen birisi gelince arkadaşlarına döner ve “Şefâat
    edin, ecir kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin”1074
    derdi.
    “Seyyie olan şefâat” ise, insanların kötü yollara gitmesi için çalışmak,
    onların kötülüğü ve sapıtması için çaba harcamak, onların zararı
    için gayret etmektir. İnsanların kötü yollara sapması için sebep
    hazırlamak, yardımcı olmaktır. Şüphesiz ki bu şekilde, iyi veya kötü
    olarak ‘şefâat’ etmek, insanlara yardımcı olmak karşılıksız değildir,
    herkes yaptığının karşılığını alır.
    Şefâatin Mâhiyeti
    Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda
    kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin
    bileceği bir konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek,
    1072 4/Nisâ, 85
    1073 Müslim, Zekât 69, Hadis no: 1017; İbn Mâce, Mukaddime 14, Hadis no: 207
    1074 Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627; Ebû Dâvud, Edeb, Hadis no: 5131; Buhârî Edeb
    37; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672; Nesâî, Zekât 65
    445
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    birinin zarardan kurtulması için duâ etmek, iyi bir şeye öncülük
    mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve sâlih insanların diğer kimseler
    hakkındaki duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına duâ
    etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat
    kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
    Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak
    şeklinde düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir
    başkasını azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur.
    Birçok hadis-i şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.v.) ümmeti için
    şefaat etmeye izinlidir. O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması
    için Allah’a duâ etmiştir ve Âhirette yine duâ edecektir.1075 “Her peygamberin
    kabul edilen bir duâsı vardır. Diğer peygamberler o duâyı
    yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duâmı Kıyâmet gününde ümmetime
    şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk koşmayanlar kavuşacaklardır.”
    1076
    “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”1077 Bunlara
    benzer birçok hadiste Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu görmekteyiz.
    Bu şefaat elbette onu hak edenler içindir.
    İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Allah’a şirk koşanlar
    şefaatten yararlanamazlar. Onlar, dünyada iken kendilerine gelen
    elçileri ve onların haber verdiği Âhireti kabul etmiyorlardı. O elçileri
    alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar, ya da Allah’tan başka
    ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları ve bir
    şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezalarını
    hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
    Allah izin verirse, Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması,
    makamlarının daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış
    olarak gerçekleşecektir. Şefaat olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye
    lâyık olmaları şarttır. Şüphesiz ki Allah’ın affetmeyeceği bir
    kimse için Peygamber af ve bağışlanma dilemez.
    1075 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
    1076 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37,
    H. no: 4307; Tirmizî, Deavât 141
    1077 Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4739; İbn Mâce, Zühd 37, H. no: 4310; Tirmizî,
    Kıyâme 11, H. no: 2435
    446
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona
    iyiliğin gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına
    yardımcı olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin
    tebliği, insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu gibi
    onların, ümmetleri için duâ edip affedilmelerini istemeleri de bir
    şefâattir.1078
    Allah’ın, kullarından faziletli birisinin diğer bir mü’min için hayır
    isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi, yahut onun
    günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir
    kısmıdır. Mü’minin, mü’min kardeşinin günahlarının affı için duâsı
    Allah katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir
    kulun bu duâsı ister dünyada iken sağ olan mü’min için olsun, ister
    ölmüş mü’min için olsun veya âhirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada
    iken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mü’minlere duâsı, onlara bir çeşit
    şefaatidir. O daha bu dünyada hayatta iken mü’minlere duâ ederek
    şefaatte bulunmuştur. Nitekim Hz. Âişe (r.a.)’nın naklettiğine göre,
    Rasulullah (s.a.v.) çok defa geceleri yatağından kalkar, mü’min ölülere
    Allah’tan mağfiret istemek için Bâkiu’l-Ğarkad mezarlığına giderdi.1079
    Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
    Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak
    onlardan asla şefaat istenemez. “Yani, “şefaat yâ Rasûlallah” demek
    hem “şefaatin tamamının Allah’a ait olduğu”1080 âyetine, hem de “ancak
    Senden yardım isteriz”1081 âyetine ters düşeceği için câiz değildir.
    Peygamber’den bile şefaat istemek câiz olmadığına göre, Allah’ın
    dostu olduğu zannedilen kimselerden şefaat talep etmek ya da böyle
    bir şeyi garanti gibi bilmek hiç mi hiç câiz olmaz. “De ki: ‘Şefaatin
    tamamı Allah’a aittir.”1082 Ancak, “Ey Allah’ım, Rasûlullah’ı bana şefaatçi
    eyle” diyerek Allah’a duâ edilebilir. Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir
    hadiste peygamberimiz bir sahâbîye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir:
    “Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.”
    1078 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 607
    1079 Müslim, Cenâiz 35
    1080 39/Zümer, 44
    1081 1/Fâtiha, 5
    1082 39/Zümer, 44
    447
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1083 tefsirinde şunları
    söyler: Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın
    mülkü olan yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın
    yüce huzurunda şefaat edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın
    emri olmadan bunların birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat
    O’nun izni ve emri olmadıkça herkes başından korkmadan nasıl şefaate
    kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir parça olsun tasarrufa
    kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete lâyık birinin
    kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım
    ederek O’na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi bildirmek veya
    bir isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar. Bunu da
    kendini ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden
    daha çok bir ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin
    olan kimse yapabilir.
    Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan
    daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini
    gerisini tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden
    ilâhî huzurda kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak,
    gerek şefaat eden ve gerek şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir?
    Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat edecek olanın hali, şefaat edilecek
    olandan daha çok endişeye değer olmadığı nereden bilinir? Bu hal
    içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun, kimdir o ki Allah’ın
    izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp Allah’ın
    kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini kendinde
    görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse,
    özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da kendilerine bildirilmiş
    bulunursa o başka...
    Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir.
    Fakat şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni
    ve emri ile gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine
    izin verilenler kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine
    şefaat imkânını bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan
    Allah düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi umulan bir
    1083 Bakara, 255
    448
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Allah dostu bulabilmelerine, bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim
    şanından olmayanların şefaatçi olabilmelerine, asla ihtimal yoktur.1084
    “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası
    için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul
    olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1085
    Konumuzun temelini teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-
    Kur’an adlı tefsirde şu açıklama yapılmaktadır:
    Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır.
    Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen
    sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla
    âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret
    işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi
    olduğunda bir başkası onu halledebilmekte veya araya vâsıta/aracı
    koymakta. Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına
    gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel
    seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür
    hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer
    şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden
    oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte âyet, âhirette böyle bir
    şefaat anlayışını reddetmektedir.
    İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın
    anladığı gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle
    hiç de ilgili değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından
    dolayı peygamberlere ve velî zannettiklerine kişisel
    birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle
    onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere,
    şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle yaklaşmaya çalışırlar
    ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velî
    zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma
    arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı beslenen
    bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.1086
    1084 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
    1085 2/Bakara, 48
    1086 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, Akademi Y., II/38-39
    449
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Şefaatle İlgili Şu Dört Nokta Gözönüne Alınmalıdır:
    1-) Şefaat sırf Allah’a ait olan bir haktır. Allah’ın izni olmadan hiç
    kimse şefaat edemez. Hiç kimse, hiç bir konuda Allah’ı zorlayamaz.
    Mekke müşrikleri taptıkları putların Allah’a rağmen kendilerine şefaat
    edecekleri gibi sapık bir inanca sahiptiler. Şefaat etme yetkisine
    sahip olan peygamberler, âlimler ve şehitler ancak Allah’ın izniyle ve
    takdir ettiği kadar şefaat edebilirler.
    2-) Şefaat, yalnız günahkâr müslümanlar içindir. Kâfirler için
    şefaat yoktur. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ bu konu hakkında şöyle
    buyurmaktadır: “Onlara (Kâfirlere) şefaat edicilerin şefaati fayda
    vermez.”1087
    3-) Günahı az olan varken çok olana, imanı kuvvetli olan varken
    imanı zayıf olana şefaat edilmeyecektir.
    4-) Müslümanlar, Allah’ı râzı etmeden, önceliği Allah’a değil de
    başkalarına vererek şefaat hakkı kazanamaz. Müslümanlar Allah’ın
    izniyle Peygamberimiz’in şefaatine hak kazanabilmek için de Peygamberimiz’in
    sünnetine uymalıdır. Hal ve hareketlerinde O’nu örnek
    almalıdır. Peygamber örnek alınmadan yaşanan hayat İslâmî bir
    hayat değildir.
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi
    de şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan
    şefaat de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar
    tarafından ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz
    duyguları bazı çevreler yararına sömürülmektedir.
    Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların,
    sadece şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi
    ve toplumsal yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi
    mümkün değildir. Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları
    1087 74/Müddessir, 48
    450
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    ve insanların o sınırlar içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın
    yapısı, özellikleri ve gücü çok iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde
    bazı insanların tuğyan edip haddi aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın
    sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
    Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi
    biliniyor ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı
    olarak kabullendikleri1088 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine
    ve kendilerini azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar
    Allah’ı bırakıp kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere
    tapıyorlar ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.
    De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
    Hâşâ! O, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak
    ve yücedir.”1089 Allah katında (Allah’a rağmen, O’nun izin vermediği)
    şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği gibi tanıyamamaktan
    kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki, bu da büyük bir
    sapıklıktır.
    Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bugünkü
    toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine
    din edinmiş kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak
    kabul edip bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a
    gerçek iman ve sâlih amellerde değil; sâlih veya veli zannedilen
    zatlara bağlanmakta olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir
    konumlarının bulunduğunu, bu sebeple onların isteklerini Allah’ın
    geri çevirmeyeceğini iddia ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan
    insanlara güvenmenin şirk olduğunu değerlendirerek “Allah, onların
    şirk/ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara
    güvenmekten ziyade, sâlih amel işlemeye dâvet ediyor. “İleride
    gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için herhangi
    bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve
    fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1090; “Ve öyle
    bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez,
    1088 39/Zümer, 3
    1089 10/Yûnus, 18
    1090 2/Bakara, 48
    451
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara
    hiçbir yardım da edilmez.”1091
    O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek
    için çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya
    şeylerin de kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar
    birbirlerini suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği
    anlaşılıyor. Herkes kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba
    çekiliyor, zerre miktarı hayır ve şer karşılık görüyor, kimseye orada
    iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor. İşte bu sebeple Allah Teâlâ
    bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada iken o gün için
    bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın faydasız olduğunu,
    ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
    “Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz
    vardır. Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?”1092 Kur’an, o gün, hâkimiyetin
    tümüyle, tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek,
    bu hâkimiyette hiçbir ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların
    birbirlerinden farklılığının bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir
    kimsenin olmadığını belirtiyor. “O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.”
    1093; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”1094 “O gün öyle
    dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret edemez; Ancak o gün
    ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahmân’ın izin verdiğinden başkası
    konuşamaz. (Rahmân’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu söyler.”1095
    “Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat için ise iki
    şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır; ikincisi
    ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir
    husus ise şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden
    başkasının şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden
    korkuları giderilince denilir ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da:
    ‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok büyüktür’ derler.”1096
    1091 2/Bakara, 123
    1092 32/Secde, 4
    1093 11/Hûd, 105
    1094 21/Enbiyâ, 27
    1095 78/Nebe’, 38
    1096 34/Sebe’, 23
    452
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
    habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın
    azâbından korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar.
    Peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri, kendi kurtuluşlarını
    düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyorlar. Hâlbuki şefaat
    ancak Allah’tan gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de insanların
    kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının giderilmesi gerekir.
    Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o da kendisi
    için yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler
    için şefaatçi yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.1097
    Çünkü onlar iman etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan
    içerisinde geçirmişlerdir. Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten
    kurtar. Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”1098 Görüldüğü
    gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi
    olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak
    gerekiyor.
    Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin
    kimler olduğu, bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek
    iznin hangi boyutta olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa
    kavuşturulması gereken hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı
    sürece, nice insan “Medet yâ Abdülkadir Geylânî!, Yetiş yâ Hızır,
    yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!” demeye devam edecektir.
    Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
    Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”1099
    Yani hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de
    bulunamaz. Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a
    aittir. Şefaat izni verileceklerden birisi meleklerdir. “Göklerde
    nice melek var ki, onların şefaatleri, dilediği ve râzı olduğu kimse için
    Allah’ın izin vermesi dışında bir işe yaramaz.”1100
    1097 6/En’am, 70
    1098 Buhâri, Müslim, Tirmizi
    1099 39/Zümer, 44
    1100 53/Necm, 26
    453
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeye mâlik değillerdir. Ancak
    bilerek Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”1101 denilmektedir. Âyette
    belirtildiği gibi, şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli
    bir şekilde hakka şehâdet etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek
    iman etmesi ve ihtivâ ettiği anlamı bilinçli bir şekilde yaşantısına
    aktarması gerekir. Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme karşı tevhidin
    mücadelesini yükseltmesi, kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini
    yeryüzünde hâkim kılma çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi
    gerekiyor. “O gün, Rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği
    ve sözünden râzı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.”1102
    Fayda verecek şefaat, kendisine izin verilen, sözünden hoşnut olduğu,
    dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen, âlemlerin rabbine iman
    ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir
    kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.
    İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu
    aziz insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar,
    hangi amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda
    toplanacaklarından korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar
    için Allah’tan başka ne bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur
    ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”1103 Allah ilk şefaat edilecek topluluğu
    ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar ki; âhirete iman etmiş, o
    gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının bilincinde ve o günün
    hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar Kur’an’la uyarılıyorlar.
    Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor.
    Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la
    şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri
    hususunda korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya
    çalışanlar ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların
    velîsi ve şefaatçisi Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve
    şefaat edilecek insanlar da Allah’ın râzı olduklarıdır.
    “(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine
    iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir.
    1101 43/Zuhruf, 86
    1102 20/Tâhâ, 109
    1103 6/En’am, 51
    454
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Onlar Allah’ın râzı olduğundan başkasına şefaat edemezler. O’nun
    korkusundan titrerler.”1104 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir
    kimse yoktur, onlar Allah korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün
    kurtulabilecek miyiz derler. Değil birilerine şefaat edebileceklerini
    düşünmek, bu düşünce akıllarının ucundan bile geçmez. Öncelikle
    kendi hesaplarını vermeye çalışırlar, ne zaman ki onların korkuları
    giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar; işte o zaman huzura
    kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile Allah’ın önüne geçemez,
    ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah bu durumlarından
    sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar,
    alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara
    orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah
    onlara ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar için, aracılık
    etmeye memur edilmişlerdir; cennete girecek insanları tesbit etmek
    için onlara yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah’ın bir lütfu ve
    ikramıdır; onu dilediğine verir.
    Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
    Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve
    onun güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tam olarak
    veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar,
    âhirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir.
    (Dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları
    şeylerzatenbâtıldır.”1105
    Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar,
    dünyada yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla
    Allah’a şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda
    bulunmaları gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici
    zevklerine aldananları ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten
    başka bir şey yoktur. Onlar kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş,
    kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
    1104 21/Enbiyâ, 27-28
    1105 11/Hûd, 15-16; benzer âyetler için bak. 40/Mü’min, 18; 2/Bakara, 254; 7/A’râf, 53;
    30/Rûm, 13; 26/Şuarâ, 97-102; 74/Müddessir, 48; 36/Yâsin, 23; 32/Secde, 4; 74/Müddessir,
    48; 36/Yâsin, 23; 32/Secde, 4; 1/Fâtiha, 4
    455
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler
    için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar,
    şefaatçi edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar,
    yaptıkları yanlışları bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken
    yapmadıkları şeyleri yapabilmek için. Ancak onlar için bir daha dönüş
    olmayacaktır. Âyetlerden anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler
    ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi yoktur.1106
    Şefaat, imtihanı kazanan bir insanın diplomasının imtihanı
    yapan zât tarafından verilmesi yerine, kendi isteği doğrultusunda
    bir başkasını onore etmek için onun eliyle vermesidir. Ödül, din
    gününün tek sahibi1107 Allah’ın elindedir. O’nun hükmünü bozacak
    kimse yoktur.
    Şefaat, cenneti hak eden Allah’ın râzı olduğu kimseye Allah’ın
    istediği bir kulu vâsıtasıyla Allah’ın cennet müjdesini verme müsaadesidir.
    Allah, bu ödülü ister kendisi verir, ister bir başka kulunu
    ödül müjdesi için şefaatçi kılar. Yoksa, Allah’ın cehenneme
    atacağı, bu konuda hüküm verdiği kimseyi, Allah’ın elinden ve
    hükmünden alıp onu Allah’a rağmen azaptan kurtararak cennete
    koymak anlamında bir şefaat anlayışı kesinlikle tevhidle bağdaşmayan
    şirktir. Böyle bir şefaatçi anlayışı Allah’tan başka ikinci bir
    ilâh tanımak demektir.
    Vesile; Anlamı
    “Vesile”, sözlükte, bir şeye arzu ile ulaşmak demektir. Bir başka
    deyişle “vesile”, kendisiyle bir maksada ulaşılan, yaklaşma sebebi, bir
    şeye yaklaşmak için ona yakınlığından faydalanılan şey demektir.
    Kavram olarak “vesile”, Allah’a yaklaşmada kendisinden yararlanılan
    şeydir. ‘Tevessül’ ise, vesileye baş vurmak, Allah’a yaklaşmak için bir
    sebep veya bir imkân aramak demektir. Vesile’nin çoğulu ‘vesâil’dir.
    1106 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
    1107 1/Fâtiha, 4
    456
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kavram Olarak Vesile/Tevessül
    Vesile, maksadın meydana gelmesine sebep olan şey olduğuna
    göre kişiyi Allah rızâsına götürecek bütün sâlih ameller, bütün hayırlı
    işler bir “vesile”dir. Bu sâlih amellerin adının değil; ölçüsünün
    ve ilkelerinin Hz. Peygamber tarafından konulması önemlidir. Bu
    yola baş vurmak da ‘tevessül’dür. Mü’min, ‘Allah bizi imanımız ile
    sever’ deyip, bir köşeye çekilmez. O, Rabbinden ittika eder (korkup
    çekinir). Bununla da kalmaz, haram işlerden ve yasaklardan kaçınır,
    kötü ahlâkı terkeder, irâdesini kullanarak Allah’ı râzı edecek diğer
    sâlih amellere devam eder. Mü’min, farzlar ve vacipler dışında, nâfile
    ibâdetlerle bu vesile yollarını arar. Peygamberimiz, mü’minin nâfile
    ibâdetlerle Allah’a yaklaşmaya devam edeceğini haber vermektedir.1108
    Mü’mini vesileye ulaştıracak yol iman ve takvâdır. Asıl vesile de,
    Allah’a yaklaşma niyeti ve O’nu sevme arzusudur. Mü’min bu kasıt ve
    niyet ile güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır, sâlih amellere devam eder,
    Allah’ın rızâsına uygun işlerle meşgul olur. Âyetin devamında Allah
    yolunda cihad etmek emredilmektedir. Allah’a yakınlık kazandıracak
    “vesile”nin cihad ibâdetiyle yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu
    noktanın altını çizmek gerekiyor. Kimileri “vesile”yi Allah’a yaklaştıracak
    yol gösterici bir mürşid diye anlarlar. Halbuki âyetin ifâdesi
    gâyet açıktır ve onların dediği gibi anlamanın imkânı yoktur. İlim
    ehli kimseler insana yol gösterebilirler, güzel ahlâk örneği olabilirler;
    ama kul ile Allah arasında kimse aracı olamaz. Buradaki ‘vesile’, ibâdet
    cinsinden bir şeyle Allah’a yakınlık arama arzusudur.
    Mü’mini Allah’a yaklaştıracak vesile; ilim, ibâdet ve şeriatın güzelliklerini
    arama ve yaşamadır. Bu, kişiyi mânevî olarak Rabbine
    bağlar. Kul ile Allah arasındaki bağ, kulluk, Allah’a ihtiyaç duyma,
    O’nun önünde boyun bükme, O’nun Rubûbiyetinin (Rabliğinin)
    karşısında ubûdiyet (kulluk) yapmadır. Kaldı ki, Allah’ı bilme ve
    O’na ibâdet etme, Allah’a olan yakınlaşmanın olmazsa olmaz şartıdır.
    Allah’a tevessül etmeyi sağlayan şeylerden biri de cihad’dır. Âyet,
    önce takvâyı, arkasından Allah’a yaklaşmak için vesile aramayı, arkasından
    da cihadı emrediyor ve bunların kurtuluş sebebi olacağını
    1108 Buhârî, Rikak 38
    457
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    açıklıyor. Bu bir anlamda iman edenlerin takvâ sahibi olup, sâlih
    amel işleyerek, Allah yolunda cihad etmelerini, kulluk görevi olarak
    sıralamaktır.
    İman takvâ ile, takvâ vesileyi aramak ile, vesileyi aramak da cihad
    ile tamam olmaktadır. Öyleyse, Allah’a vesile aramayı, Allah yolunda
    cihad’dan ayrı düşünmek, âyeti eksik anlama olur. Bu cihad ister İslâm’ın
    düşmanlarıyla olsun, isterse azgın nefse karşı, isterse aldatıcı
    şeytana karşı olsun; farketmez. Kur’an şöyle buyuruyor: “Artık her
    kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine olan
    ibâdetinde hiç bir şeyi ortak koşmasın.”1109 Bu âyet de “vesile” konusunda
    önemli ip uçları veriyor. Allah’a mânevî olarak kavuşmanın
    yolu, sâlih amel işlemek ve ibâdette hiç kimseyi ortak koşmamaktır.
    Bu demektir ki ilâhlara tapınmak sapıklık olduğu gibi, ibâdette aracı
    bulmak da sapıklıktır.
    Tevessül, ibâdette bir aracı, bir torpilci bulmak değil; ibâdet cinsinden
    bir sâlih ameli ihlâsla yaparak, takvâya sarılarak ve Allah yolunda
    cehd ederek (çalışarak) O’nun rızâsını kazanmaya çaba harcamaktır.
    İbâdette, zikirde, duâda başkalarını aracı yapmak doğru değildir.
    Ölmüşleri, aziz zannedilenleri, yaşayan kimseleri ‘falancanın yüzü
    suyu hürmetine’ diyerek işin içine katmak vesile değildir.
    Duâların ve zikirlerin kabulü için uzaklarda yaşayanları veya mezarlarda
    un ufak olmuş ölmüşleri araya koymak tevhide aykırıdır.
    Kimileri duâlarını ve zikirlerini önce hocalarına (şeyhlerine) sunuyorlar,
    onların da bu duâ ve zikirlerini Allah’a arzetmesini istiyorlar.
    Bu yolla duâ ve zikirlerinin kabul göreceğini hayal ediyorlar. Hâlbuki
    Allah (c.c.) kuluna, onun şahdamarından daha yakındır, duâ edenin
    duâsını işitir ve karşılığını verir.1110 Rabbimiz (c.c.) kulun ibâdetinde
    başkalarını ortak etmesini kesinlikle yasaklıyor.1111
    1109 18/Kehf, 110
    1110 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186
    1111 bak. 18/Kehf, 110
    458
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Tevessülün Çeşitleri
    Tevessül konusunda şöyle bir soru ile karşı karşıyayız: Peygamberimizin,
    sahâbîlerinin veya diğer sâlih mü’minlerin adıyla tevessül
    yapılabilir mi? ‘Falancanın yüzü suyu hurmetine, falancanın hatırı
    için, falancanın yüce makamı için’ şeklinde duâ edelebilir mi? Tevessül
    deyince bir çoklarına göre bu anlam anlaşılmaktadır. Yani duâ ve
    ibâdette birinin adıyla hareket etmek şeklinde. Kimileri de tevessül’ü,
    kişiyi doğru yola götürecek bir mürşid bulma diye anlamaktadır. Bu
    konuyu kısa da olsa açıklamakta fayda var:
    Hatırlayalım ki, yukarıda geçtiği gibi, tevessül yapmak, yani Allah’a
    yaklaşmak için sebep aramak Kur’an’ın emridir. Bu sebepler de
    ibâdet cinsinden bir şey olmalı, takvâ ve cihad ile çoğaltılmalıdır.
    Din’e sonradan sokulmuş ve bid’at halini almış şeylerle tevessül yapılamaz.
    Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.), din adına sonradan uydurulmuş
    bütün âdetlere bid’at diyor ve hepsini de reddediyor.1112
    Âlimler tevessülü üçe ayırmışlardır:
    a- Meşrû Olan Tevessül
    1- Allah’ın yüce isimleriyle veya O’na ait sıfatlarla vesile aramak.
    Rabbimiz, Kendi isimleriyle duâ etmemizi söylüyor.1113 Öyleyse, ‘Allah’ım,
    senin rahmetinle, lütfunla, ilminle, vb. bağışlanma istiyorum’
    gibi duâlar meşrûdur. İslâm’ın temellerinden biri, Rasûlullah’a iman
    ve O’na itaat etmektir. O’na itaat etmek Allah’a itaat etmektir.1114 Peygambere
    itaat ederek Allah’a tevessül etmek farzdır ve iman bu itaatle
    tamamlanır.
    2- Duâ edenin işlediği sâlih bir amelle tevessülde bulunması.
    Kur’an’da1115 buna işaret vardır. Bir hadiste geçtiği gibi, bir mağarada,
    mağaranın ağzını kapatan bir kaya sebebiyle mahsur kalan üç kişi
    1112 Müslim, Cum’a 13, Hadis no: 867
    1113 7/A’râf, 180
    1114 4/Nisâ, 80
    1115 3/Âl-i İmran, 16, 53
    459
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    işledikleri sâlih amelleri anlatarak Allah’tan yardım istediler ve mağaradankurtuldular.
    1116
    3- Sâlih bir insanın duâsıyla tevessülde bulunmak. Rasûlullah’ın
    duâsı ve şefaatiyla ‘tevessül’de bulunmak da câizdir. Müslümanlar
    O’nun sağlığında duâsıyla, Kıyâmet gününde de O’nun şefaatiyla tevessül
    ederler. Bazı kimseler Peygamberimize gelerek kendileri için
    yağmur duâsı yapmasını İştemişlerdi. O da onlar için duâ etmişti.1117
    Peygamberimizin vefatından sonra başta Hz. Ömer olmak üzere
    bazı sahâbîler Hz. Abbas’a giderek onun kendileri için duâ etmesini
    istemişlerdir. Burada kastedilen Peygamberimizin duâsı ve şefaatidir.
    1118 Peygamberimiz kör bir adama duâ öğreterek bu duâ ile tevessülyapmasınısöylemiştir.
    1119
    b- Bid’at Olan Tevessül: Peygamberimizin kendi zâtıyla, Kâbe’nin
    veya bir makamın, kişilerin adıyla, “yüzü suyu hürmetine”, ya da
    Peygamberimiz’in zâtına yemin ederek tevessül yapmak birçok âlime
    göre câiz değildir. Sahâbîler ne yağmur duâsında, ne sağlığında
    veya vefatından sonra başka işlerinde, ne mezarı başında bu şekilde
    tevessül yaptılar. Bununla ilgili gelen rivâyetler zayıftır. Ancak, bu
    şekilde tevessül yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır. Kesin bir
    haram söz konusu olmadığı için, bu şekilde tevessül yapanlara kâfir,
    müşrik, sapık gibi ağır ithamları yöneltmekten kaçınmak gerekir.
    c- Şirk Olan Tevessül: Allah’ın dışında başka kişilerden, ölülerden,
    mezarlardan, yatırlardan, şeyhlerden ve somut veya soyut
    putlardan, Allah’tan istenebilecek şeyleri onlardan istemek, bu anlamdaki
    sıkıntıların onlar tarafından giderilmesini beklemek Tevhid
    inancına aykırıdır. Allah’tan istenebilecek bir şey kesinlikle ne sağ ne
    de ölmüş kullardan istenir. Ölmüş kişilerin kendisi için Allah’a duâ
    etmelerini istemek de aynıdır. Bilindiği gibi ölenlerin böyle şeylere
    güçleri yetmez. Çünkü dünyada iken fani ve gücü çok sınırlı olan
    insan, öldükten sonra çürüyüp toprak olur. Kendisine bile bir hayrı
    olmayan kemiklerin, dirilere ne faydası dokunabilir? Ölmüşlerden
    1116 Müslim, Zikir ve Duâ 27, Hadis no: 2743; Buhârî, İcâre 12
    1117 Buhârî, nak. El-Bâni, Tevessül, s: 58, Şamil İslam Ans. 6/346
    1118 nak. İbn Teymiyye, Tevessül, s. 252
    1119 Şamil İslam Ans. 6/346
    460
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    medet umanların bu anlayışlarını anlamak mümkün değildir. Böyle
    bir tavır Allah’a ortak koşmaktır ve İslâm’la bağdaşmaz.
    İbâdette ve duâda zaten aracı olmaz. İslâm inancı buna izin vermemektedir.
    İbâdetlerinde herhangi bir şeyi, ölmüşleri veya putlarını
    aracı kılanlar, onlarla Allah’a yaklaşmak isteyenler müşriklerdir. Onlar,
    Allah’ın dışındaki birtakım varlıklardan, ya da tanrı edindikleri
    şeylerden istekte bulunurlar, onlara duâ ederler. Bir kulun Allah’tan
    istemesi gereken şeyleri onlardan isterler. Şüphesiz bütün bunlar şirk
    olan ‘tevessül’ yollarıdır. Kur’an şöyle diyor: “De ki: Allah’ı bırakıp da
    O’nun yerine kendinize ilâh edindiklerinizi çağırın yardımınıza. Onlar
    sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremeyecekleri gibi, size gelecek herhangi
    bir belâyı da savamazlar.”1120
    Duâ ve ibâdette bir başka varlığı aracı koyma sapıklık olduğu gibi
    buna ihtiyaç da yoktur. Tekrar edelim ki Allah (c.c.) kullarına, kendilerinden
    daha yakındır. Duâ veya ibâdet edenin duâsını işitir, ibâdetini
    bilir ve karşılığını verir. İhlâsla ibâdet edenlerden haberi vardır ve
    onların yaptıkları sâlih amellerin mükâfatını fazlasıyla onlara öder.1121
    Ebû Hureyre (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivâyet ediyor:
    “Allah (c.c.) buyuruyor ki: ‘Ben kulumun Beni zannı ile beraberim.
    Bana duâ ettiği (zaman da) onun yanındayım.”1122
    Bu, Allah’tan (c.c.) başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla
    duâ etmek ve menfaat sağlamak, sıkıntıları gidermek
    için onlardan yardım istemek şirk olan tevessüldür. Bu gibi kimselerden
    şefaat ve duâ dilemek de aynıdır. Çünkü şefaat de duâ çeşitlerindendir.
    Bu, doğru anlamda tevessül olmamasına rağmen, halkın
    câhil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül’ün (en azından)
    ihtilâflı tevessül olduğu imajını vermek amacıyla halkın kafasını
    bulandırıyorlar. Hâlbuki işin gerçeği, bu haram kılınan ve haramlığında
    icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Mescidler
    şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.”1123
    “Ehadâ/kimseye” ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden
    1120 17/İsrâ, 56
    1121 2/Bakara, 186
    1122 Müslim, Zikir 19, Hadis no: 2675; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s.
    711-716
    1123 72/Cinn, 18
    461
    Ünite 19 Şefaat ve Vesile
    sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş
    her peygamberi kapsıyor. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: ‘Öyleyse
    Bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da
    taptıklarınız, onun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir
    rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana
    Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O’na tevekkül ederler, güvenip
    dayanırlar.”1124
    İbn Teymiye bu konuda şöyle der; “Her kim Allah ile mahlûkatı
    arasında -hükümdar ve teba’ası arasındaki aracılar gibi- aracılar
    oluşturursa, kişi kâfir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar
    Allah’a (c.c.) iletiyorlar, Allah (c.c.) da kullarını onların aracılığıyla
    hidâyete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor,
    onlar da Allah’tan (c.c.) diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar
    gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar
    dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların
    yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması,
    belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir.
    Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)’dan daha krala yakındır
    (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir.
    Ondan tevbe etmesi istenir; eğer tevbe etmezse öldürülür.”1125
    İşte bu, önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle
    buyurur: “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda
    verebilecek şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    diyorlar.”1126 Bunun Allah’a (c.c.) şirk koşmak olduğunu
    söyleyenler çoğunluktadır.1127
    Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş
    herhangi bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a
    yakın olmuş kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak
    suretiyle Allah’a yakın olabiliriz. Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz
    şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar.
    Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır.
    1124 39/Zümer, 38
    1125 Mecmu'ul-Fetâvâ, I/126
    1126 10/Yunus, 18
    1127 Allâme es-Süveydî el-İkdü's-Semîn adlı kitabında, Şeyh Nu'man el-Âlûsî de ondan
    nakletmiştir. Cilâül Ayneyn, s. 442
    462
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar.
    Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”1128 Görüldüğü
    gibi, Allah’a yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor.
    Mutlaka Allah’ın râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
    Kısacası, Kur’an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun
    ve en güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah’a
    yalvararak yapmamız gereken duâlardır.
    1128 Buhâri, Müslim, Tirmizî
    463
    - ünite 20 -
    Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    • Cin ve Şeytan
    • Şeytan ve Özellikleri
    • Şeytanın Görevi
    • Cinler ve Özellikleri
    • Cinler Gaybı Bilebilirler mi?
    • Cin ve Şeytanın İnsan ile Münâsebetleri
    • Şeytanın Yaratılması ve İnsanlara
    Vesvese Vermesinin Hikmetleri
    • Cinler ve Şeytanın Varlığı Akla
    Ters midir? Sihir (Büyü),
    • Gaybı Bilme İddiası
    • Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilmez
    • Allah, Peygamberlerinden Dilediğini
    Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar
    • Cin ve Şeytan
    Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat
    ve Terim Anlamları
    “Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi,
    gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek
    anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı
    kökten gelen cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk,
    cenan, göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl
    arasında perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde
    histen gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar cinsine
    delâlet eden bir cins isimdir.
    464
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    İslâm’a göre rûhânî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler,
    Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan
    etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler,
    şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar,
    şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi rûhânî yaratıklar ise, ikisi
    ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat
    edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de vardır. Özel
    anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan
    rûhânî varlıklar anlaşılır.
    Şeytan ve Özellikleri
    “Şeytan” kelimesi ise; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan,
    şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan
    kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa
    da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla
    alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve
    insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu
    gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü
    halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu
    sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet, kötü
    ve habis ruh anlaşılır.
    İnsan şeytanı, cin şeytanına tabi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins,
    bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi
    olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir. İblis, şeytanın
    özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin
    ilk ferdi Âdem (a.s.)’e secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların
    atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde
    edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi.
    Rabbinin emrine karşı gelmişti.” 1129 Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün,
    şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır. Allah
    şeytana kıyâmete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani kıyâmete
    kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan çıkarmak
    için çalışacaktır.
    1129 18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34
    465
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Şeytanın Görevi
    Âyet-i kerimeden net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları
    doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun
    görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp
    reddedenler de olacaktır.
    Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu bizlere
    defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyâmete kadar devam edecektir.
    Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız ve
    kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi Allah’a isyan
    edenlerden oluruz.
    “Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana
    ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak
    size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemeniziemreder.”
    1130
    Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım” dememekte,
    bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.
    Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile şeytanın
    tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına şeytanî
    metodlarla hayasızlığa götürenler günümüz dünyasının birer şeytanlarıdırlar.
    Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi üstlenmiş
    durumdadır. Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği
    gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana düşen
    görev, şeytana değil meleğe uymaktır.
    Cinler ve Özellikleri
    Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı insanın
    yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı, gözle görülmez ve
    çeşitli şekillere girebilen varlıklardır.
    1130 2/Bakara, 168-169
    466
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Cinler yerler, içerler, evlenip, çoluk-çocuk sahibi olurlar, ibâdet
    ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete;
    kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı,
    kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve
    yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ı Kerim onların da kitabıdır,
    onlar da Kur’ân-ı Kerim’i dinlerler.
    “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu
    karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler
    gelmedi mi?”1131 “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim
    okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur:
    ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik.
    Biz de ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimıza asla ortak koşmayacağız.
    Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah
    hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan
    bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların
    (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler,
    göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle
    doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise
    bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a)
    teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.”1132
    Cinlerin Yaratılış Amacı
    Cinler de insanlar gibi Allah’a ibâdet etmeleri için yaratılmışlardır.
    “Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibâdet/kulluk etsinler diye
    yarattım.”1133
    Cinler Gaybı Bilebilir mi?
    Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir.
    Ancak Allah, peygamberlerden bazı seçkin kullarına bunun bilgisini
    verebilir.
    1131 6/En’âm 130
    1132 72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14
    1133 51/Zâriyât, 56
    467
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    “ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun
    dışındadır.”1134 “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap
    içindekalmazlardı.”1135
    Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri
    İnsanları aldatarak, küfre ve sapıklığa yöneltmeye ve onların ahlâkını
    bozmaya çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır.1136 Eskiden
    müşrikler, İlâhî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple korktukları
    cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani, şeytan,
    peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir sandıkları
    esrarengiz rûhânî yaratıkları ilâh kabul ederek, onlara tapınırlardı.
    Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları
    ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar olan cin ve şeytanları
    Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar uydururlardı.
    Cinler ve şeytanlar, insanların görmediği ve bilmediği bir çok
    mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına
    kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilâsına
    düşmemeli, kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf
    kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve
    bunların hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a
    ihlâsla iman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar ve
    istilâlarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in nûru onları yakar.
    Şeytanın Yaratılış ve İnsanlara Vesvese
    Vermesinin Hikmetleri
    İnsanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı doğru
    yoldan çıkararak küfre ve dalâlete sevke çalışmak olduğu anlaşılan
    şeytan, acaba niçin yaratılmıştır?
    1134 72/Cinn 26-27
    1135 34/Sebe’, 14; ve bak. 72/Cin, 8-10
    1136 2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61
    468
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için
    şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse,
    insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine
    engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez; ama
    bunlara istikamet ve sınır çizer. İnsanın bu cins duygu ve arzularını
    kontrol etmesi, yöneleceği yeri helâl olanlara göre belirlemesi ve
    haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya ulaşırsa, ne
    bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana zarar verebilir.
    Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, mânevî cephesinin emrine
    girer ve onun yükselmesine hizmet eder. İnsan için bir sınanma alanı
    olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek için melek, vicdan, fıtratın
    varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı için de onun süflî arzularını
    kamçılayan kuvvetler, kontrol altına alınmak şartı ile zararsız; hatta
    faydalı olabilir.
    Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız Âdem’e
    vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır. Onun niyeti,
    insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını uyandırarak,
    onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, rûhî gelişmesinin ilk aşamasında,
    şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları susturmak için
    onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu mücâdelede azimli
    olursa, İlâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı yenecektir. İnsan, bu
    safhayı atlatıp gâlip çıkar, ihlâs sahibi samimi mü’min olursa, artık
    yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da kâmil imana sahip ihlâslı
    insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla imtihan edildiği ve onu
    sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın -istemese de- takvâsını,
    derecesini artırmış olur. Bu düşman sayesinde insan, meleklerden de
    üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve onun içimizdeki vesvesesi olmamış
    olsaydı, insanın bu yücelmesi de mümkün olmayacaktı.
    “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde kim ona uyar, yolundan
    giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaktır.”1137
    1137 2/Bakara, 38
    469
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir
    Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı
    cinsten olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları,
    varlıkları Kur’an’la sâbittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da
    “Cin sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını
    Hz. Peygamber de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak,
    muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve
    şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız
    gerekir.
    Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı,
    aynı sebepten, varlığı şer’an sâbit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez.
    Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir
    bünyesi olabilir. Fakat, bizim her bünyeyi görmemiz zarûri olmadığı
    gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz bilinen
    bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye sahip birçok
    varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim mikroplar
    var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz. Bu bakımdan, hava
    içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar bulunduğu gibi, araç
    ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar bulunabilir.
    Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz
    bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan
    gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız rûhânî varlıkların bulunduğunu
    inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya
    kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya âletlerle
    görüp bildiğimiz şeylerden ibâret olduğunu sanmak, büyük gaflet
    olur. Bu ise, yüce Allah’ın İlâhî kudretini ve evrenin kapladığı alanı
    bilmemekten başka bir şey değildir.
    Sihir (Büyü)
    “...Fakat şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihir öğrettiler.”1138
    1138 2/Bakara, 102
    470
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    “Helâk edici yedi şeyden korunun! Allah’a şirk koşmaktan ve sihirden....”
    1139
    “Düğüm atarak üzerine üfleyen kimse sihir yapmıştır. Sihir yapan
    ise şirk koşmuştur. Üzerine (muska, nazarlık gibi) bir şey takan kimse,
    (Allah’a değil; taktığı şeye) güvenmiş olur.”1140
    Türkçede büyü denilen sihir, sebebi gizli olan ince şey demektir.
    Sebebi gizli olmakla birlikte gerçeğin tersi olarak hayallendirilen
    el çabukluğu, yaldızcılık, hilekârlık yoluyla oluşturulan şeydir. Sihir,
    yalın olarak söylendiğinde göz bağcılık ve esrarengiz bir şekilde hakkı
    bâtıl, bâtılı hak, gerçeği hayal, hayali gerçek göstermek şeklinde
    anlaşılır. Bu yüzden yerilmiş ve kötü bir şey olarak nitelendirilmiştir.
    Sihir bizâtîhi harika bir şey değildir. Kur’an’da, bunun göz yanılması
    ve hayallendirme olarak belirtildiğine rastlarız: “...Bir de ne görsün:
    Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları (hakikaten) koşuyor
    gibi ona hayallendiriliyordu.”1141 Yani sihir, halkın göz boyama dediği
    cinsten, duyuları yanıltarak, hayal görmelerini sağlamaktır. Sihir, hakikati
    hayal; hayali hakikatmiş gibi göstermektir. Sihrin her an yapılabileceği
    özel bir yol ve sebebi, kendi içinde tutarlı bir açıklaması
    vardır. Yalnız, o sebep herkesçe bilinmediği için hârika imiş gibi düşünülür.
    Sihrin, şarlatanlık ve hilekârlık denilen ve gerçek dışı olanın
    yanında, sanat, teknoloji ve bilim yoluyla sihirbazların, bilinmeyen
    bir nedenle gerçek olan bir mâhiyeti olağanüstü bir mâhiyetmiş gibi
    insanları kandırmaya çalıştıkları da çok görülenlerdendir. Tarihçilerin
    ve tefsirlerin anlattığına göre Firavun’un sihirbazları ip ve değneklerini
    yılanlar şeklinde yürütürken cıvadan istifâde ederek bunu
    yapmışlardır. Cıvanın genleştiğini bilmeyen insanlar, ipleri hareket
    ederken görmüşler, sebebini bilmedikleri için bu olayı, hârika zannederek
    kandırılmışlardır. Bu ister istemez, bir korku ve heyecana
    sebep olacaktır. Sonra Allah’ın yardımı yetişerek, onların bu aldatmalarını
    boşa çıkarmıştır.
    1139 Buhârî, Vesâyâ 23, Tıb 48, Muhâribîn 31; Müslim, İman 38, 4; Ebû Dâvud, Vesâyâ
    10, 1; Nesâî, Vesâyâ 11
    1140 Nesâî, Tahrîmu’d-Dem 199, 7/117
    1141 20/Tâhâ, 66
    471
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    Sihir boş ve hayali şeyler olmakla beraber, ondan korkup ürkenlere,
    psikolojik olarak etkilenenlere zarar verebilir. “Allah’ın izni olmadıkça
    onlar, hiçbir kimseye onunla (sihirle) asla zarar verici olamazlar.”
    1142
    Kur’an, üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler”
    olarak tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder.1143 Düğümlere
    üfleyenler, sihir yapan kimselerdir. Sihirler neye yapılmış
    olursa olsun, o şeyin aslında veya şeklinde bir değişiklik yapamaz.
    Meydana gelen şey, sadece sihirbazın, duyguları etki altına alarak o
    nesneyi farklı şekilde gösterebilmesi, telkin vb. yollarla hayal göstermesinden,
    insanları kandırmasından ibârettir.
    Sihir küfür, sihir yapan da kâfirdir. Kur’an insanlara, her konuda
    Allah’a sığınmayı öğretmektedir. Bu sebepten dolayı da, bunun aksine
    olan her türlü düşünce ve fiili yasaklamıştır. “Onların yaptığı bir
    büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa, asla başarıya ulaşamaz.”1144
    Üfürükçülük
    Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür.
    Câhiliye devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı musibet
    ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı
    kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı.
    Nitekim, hadis-i şerifte: “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk,
    muska, her türlü sihir ve tılsım şirktir.”1145 buyurulmaktadır. Kur’an,
    üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler”1146 olarak
    tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder. Düğümlere
    üfleyenler, sihir ya da büyü yapan kimselerdir. Bunlar, telkine müsait
    olan kişileri kandırabillirler. Bunu gerçekleştirmek için, büyülerinde
    iplik veya mendil gibi bir şeye düğümler atarak üzerine üflerler.
    1142 2/Bakara, 102
    1143 113/Felâk, 4
    1144 20/Tâhâ, 69
    1145 Ebû Dâvud, İbn Mâce
    1146 113/Felâk, 4
    472
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda
    bir iplik gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş
    bir iptir.” dedi. İbn Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi:
    “Andolsun ki, Abdullah ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim,
    buyurdu ki; “Şüphesiz üfürükçülük, nazar boncuğu, muska, sihir ve
    tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki: “Gerçekten gözüm atıyordu, filan yahudiye
    tedavi için gidip geliyordum. Gözümü afsunladı; atması durdu.
    Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın işidir. Şeytan eliyle
    dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki, Rasûlullah’ın
    okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın rasûlü şu duâyı okurdu:
    “Ey insanların Rabbi! Rahatsızlığı gider, şifâ ver, şifâ veren Sensin! Senin
    şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver!”1147
    Şirk unsuru taşımayan okumada bir sakınca yoktur. Ama, unutulmamalıdır
    ki, kişinin kendisi ve çok yakınları, inanarak, okuduğu
    duânın anlamını bilip şuurla Allah’a duâ etmeleri duânın kabulü için
    daha uygun şartlar oluşturur. Bununla birlikte bir başkası da âyet
    ve hadislere dayalı ve Allah’a yapılan duâ ile ve hiçbir şirk unsuruna
    bulaşmadan hastaya okuyabilir.
    Gaybı Bilme İddiası
    Gayb; duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine
    konu olmayan şeylerdir. Câhiliyye dönemi Arapları, tanrı olarak taptıkları
    putlarının gaybı bildiğine inanırlardı. Yalnız, onların bu bilgisine
    direkt yollarla değil, endirekt yolla ulaşmaya çalışırlardı. Meselâ
    Mekke’liler, Hübel putunun yanındaki okları çekerek, başvurdukları
    iş hakkında tanrılarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırlardı.
    Kur’an, gaybı bildiği iddia edilen sahte tanrıların gaybı bilemeyeceklerini
    şöyle ifâde eder: “Onlar, diriler değil; ölülerdir. Ne zaman
    diriltileceklerini de bilmezler.”1148 Gaybı bilmek, ulûhiyetin özelliklerindendir.
    Psikolojik bir gerçektir ki, insanoğlu taptığı varlığın gaybı
    bilmesini istemektedir. Çünkü gaybı bilmek, tek başına bir üstünlüktür.
    Aynı zamanda başkalarına üstünlük kurmanın yollarından
    1147 Müslim, Selâm 46; Tevhid'in Hakikatı, Yusuf El-Karadavî, Saff Y. s. 70-75
    1148 16/Nahl, 21
    473
    Ünite 20 Cin, Şeytan, Büyü ve Gayb
    birisidir. Tabii ki insanın bu merakı, birçok bâtıl ve hurâfenin de
    kaynağını oluşturmaktadır. İnsanoğlunun bu zaafı, gaybı bildiğini
    iddia eden birçok insanın da ortaya çıkıp diğer insanları kandırarak
    sömürmesine sebep olmuştur.
    Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez
    “De ki, Allah’tan başka ne yerde ne de gökte kimse gaybı bilemez.”1149;
    “Kim bir arrâfa veya kâhine gider, gaybdan verdiği haberi tasdik ederse;
    şüphesiz ki o Hz. Muhammed (s.a.v.)’e indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.”
    1150; “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başka kimse
    gaybı bilmez.”1151; “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’
    demiyorum. Gaybı da bilirim demiyorum.”1152; “De ki: Allah’tan
    başka göklerde ve yerde (bulunan) hiç kimse gaybı bilmez.”1153
    Allah, Peygamberlerinden Dilediğini
    Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar
    “Allah, sizi gayba muttali kılacak değil; fakat Allah, Rasûllerinden
    dilediğini (gaybe muttali kılmak için) seçer.”1154; “Allah, gaybı bilendir.
    Hiç kimseyi gaybına vâkıf etmez. Ancak beğenip seçtiği Rasûl(ler müstesnâ.)”
    1155; “De ki: Allah’ın dilediği müstesnâ, kendi nefsim için bir zarar
    def edip bir menfaat sağlayamam. Eğer gaybı bilseydim hayırdan
    çok (şeyler) yapardım ve bana kötülük dokunmazdı. Ben, başka değil,
    ancak inanan bir toplum için müjdeleyici ve bir uyarıcıyım.”1156
    Müşrikler, çeşitli vesilelerle, beşer tâkatinin ulaşamadığı bazı şeylerin
    bilgisini veya onların icadını Rasûlullah’tan istiyorlardı. Zira
    1149 27/Neml, 65
    1150 Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122
    1151 6/En’âm, 59
    1152 6/En’âm, 50
    1153 27/Neml, 65
    1154 3/Âl-i İmran, 179
    1155 72/Cinn, 26
    1156 7/A’râf, 188
    474
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    onlar, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin insanüstü bir
    güce sahip olması, sebepler kanununun dışında, istediği zaman gayb
    haberlerine vâkıf olması ve olağanüstü işleri yapmaya her an muktedir
    olmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, Allah’ın
    Rasûlü, Rabından aldığı vahiylerle gaybı bilen ve her şeye gücü yetenin
    ancak Allah olduğunu, Allah bildirmedikçe gaybı bilemediğini
    onlara tebliğ ediyordu.
    Bâtıl ve sapık inançlardan biri de gayb âleminde birçok tasarruflar
    yapmaya yetkisi bulunan İlyas, Hızır, Gavs, Kutup ve Ricalu’l-Gayb
    gibi ölmüş veya hayalî varlıklara inanmaktır. Çoğu kez bu hayalî şahıslara
    olan inanç bağı ve bağlılık onların ilâhlaştırılmasına kadar
    gidiyor, dolayısıyla tevhidden saptırıp şirk batağına sürüklüyor.
    475
    - ünite 21 -
    İnançla İlgili Tartışılan Konular
    • Cehâlet Mâzeret mi, Değil mi?
    • Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında
    Cuma Namazı ve Diğer Namazlar
    • Devlet Memurluğu ve Yemin
    • Memurlar Arasında Fark
    • Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek
    • Oy Vermek ve Demokrasiyi Savunmak
    • Oy Verenin Hükmü Konusunda
    Bazı Âlimlerin Görüşleri
    • Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak
    • Eğitim ve Okul Kelimeleri; Alternatif Hakkı
    • Askerlik
    Cehâlet Mâzeret Mi, Değil Mi?
    “Cehâlet”: Bilinebilecek durumda olan dinî esasları bilmemek
    veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl
    ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilir.
    “Mâzeret” ise; yapılması veya sahip olunması gereken bir hususta
    öyle yapmamayı veya olamamayı câiz kılan gerekçe(ler)dir.
    Cehâlet, esas olarak akide, yani inanç esasları yönüyle değerlendirilir.
    Amel konularında ise, o yapılacak iş zarurat-ı diniyyeden ise,
    yani dinin herkes tarafından bilinmesi gereken temel hükümlerinden
    ise, cahillik mazeret sayılmaz. Ama, ayrıntılarla ilgili ve ilmî delillerini
    bilmek ise bu konuda mazeret söz konusu olabilir. Amelle
    ilgili dinin farzlarını, haramlarını bilmemek mazeret olmaz. Bir kişi,
    bir adam öldürse, mahkemeye çıkınca “ben adam öldürmenin suç
    476
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olduğunu bilmiyordum” dese, “madem bilmiyordun, öyleyse haydi
    git” der mi hâkim? Aynen böyle, kişi namaz kılmasa veya içki içse,
    Allah “niye namaz kılmadın?” veya “niye içki içtin?” diye sorunca,
    “bunların suç olduğunu bilmiyordum” deyince “madem bilmiyordun,
    öyleyse bir ceza vermiyorum” denilmesi beklenemez. Öyle olmuş
    olsa, bilenlere zulmedilmiş olunur. Bilenler bir suç işleyince cezalandırılacak,
    bilmeyenler ise affedilmiş olacak. Bilmeyenler, cahiller
    kazançlı çıkmış olacak. Hâlbuki dini önemsemediği, haramı ve helalı
    öğrenmediği için bir suç işlemiş, haram işlediği için ayrı bir suç işlemiş
    olacaktır bilmeyen kişi.
    Akaidi ilgilendiren ana konular yönüyle cehalet konusunda herkes
    için aynı şekilde hüküm vermek doğru olmaz. İnsanın konumuna,
    içinde yaşadığı ortama ve devletin yapısına bakmadan “cehâlet
    mazerettir” veya “değildir” demek olmaz. Eğitimli bir kimsenin, sözgelimi
    Lise mezunu bir insanın imanı-küfrü bilmemesi ile, kendini
    yetiştirmemiş, eğitimsiz birinin, okuma-yazması bile olmayan meselâ
    bir ev hanımının bilmemesi arasında fark vardır.
    Bir hadis rivâyetine göre Rasûlullah (s.a.v.) hutbede şöyle buyurdu:
    “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından
    daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü,
    karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten
    nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle
    şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
    mağfiret dileriz’ deyin” buyurdu. 1157
    Gördüğümüz gibi Rasûlullah bizlere şirkin birisi bizim
    tarafımızdan
    bilinen, diğeri bize gizli kalan olmak üzere iki çeşit olduğunu
    öğretmek istemiş ve bizleri bilmediğimiz ve düşme ihtimalimizin
    olduğu şirkten dolayı
    Allah’tan mağfiret dilememizi emretmiştir.
    Kesinlikle
    biliyoruz ki, Rasûlullah (s.a.v.) bizlere ancak yüce Allah’ın
    mağfiret edeceğini belirttiği şeylerin mağfiret edilmesinin istenebileceğini
    emreder, böyle olmayanları
    ise emretmez. Dolayısıyla
    1157 İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no:
    17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî,
    Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95,
    hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde,
    II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    477
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    kişinin bilemeyeceği bu şirk çeşidi, Yüce Allah’ın: “Muhakkak Allah
    kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez, fakat bunun dışında kalanları;
    dilediği kimseler için mağfiret eder.” 1158 buyruğunda
    kast edilen
    şirk değildir. Ve yine aynı şekilde bu, Şeriatın müşrik olarak nitelendirdiği
    kimselerin şirki de değildir. Yine bundan, câhil kişinin,
    bilgisizliği dolayısıyla
    mâzur olduğu sahih olarak anlaşılmaktadır.
    Çünkü ümmet ittifakla ve ihtilâfsız olarak şunu kabul etmiştir: Eğer
    bir kimse, şirkin herhangi bir türünün şirk olduğunu
    açıkça görüp
    biliyorsa ve buna rağmen şirk olan bir sözü söyleyecek veya şirk olan
    bir davranışı işleyecek olursa o kişi kâfirdir, müşriktir ve (daha
    önceden
    müslüman ise) mürted olduğuna hüküm verilir.
    Âlimlere, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmakla kendini görevli
    kabul eden dâvâ adamlarına farz olan ise, bilmesi gereken şeyleri
    bilmeyen, kendisinin ihtiyaç duyduğu bilgileri öğrenememiş bulunan
    bilgisiz kimselere, dinde gerekli bilgiyi
    kazandırmaktır. Ta ki bu
    câhil kimseler, şirkin ve sapıklığın uçurumlarına yuvarlanmasınlar.
    Çok sayıda âyet ve hadisten anlaşılacağı gibi; bilgisiz olan bir
    kimsenin delilden haberdâr oluncaya kadar, bilgisizliği dolayısıyla
    mâzûr olduğunu kabul etmek gerekir. İnsanlar kendilerine delil
    belirtilmedikçe
    bilgisizlikleri dolayısıyla Allah yanında mâzur olabilirler;
    biz onların mâzur olabileceği anlayışını öne çıkarmak ve böyle
    kimseleri tekfirden kaçınmak zorundayız. Bu durumda olanlar
    âlimlerin çoğunluğuna göre müslümandırlar. Yüce Allah’ın gerçek
    emrinin ne olduğunu bile bile Allah’a isyanı emreden tâğutları rab
    edindiğini şer’î delille tesbit etmiş olduğumuz muayyen kişiler ise
    bu genel hükmün dışındadır. Bir kimseye delil açıklandıktan sonra,
    şer’î bir belge
    ve delil ile onun şer’î hükmü bilmiş olduğu sâbit olan
    ve bile bile Allah’ın hükmünü kabul etmediği kesin olan bir kimsenin
    kâfir olduğunda şüphe yoktur.
    Biz Allah’ın kimi affedip etmeyeceğini bilemeyiz. Allah hakkında
    ileri geri konuşmak bize yakışmaz. Allah şirk koşmanın dışında bütün
    günahları bağışlayabileceğini açıklıyor. İman edip teslim oluruz.
    Ama her şirk bir değildir. Şirkin birçok tasnifi vardır. Küçük şirk -
    büyük şirk, açık şirk - gizli şirk, bilerek şirk - cehaletle şirk, mutlak
    1158 4/Nisâ, 48, 116
    478
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şirk - ictihadî (yoruma dayalı) şirk, kesin şirk – şirk olma ihtimali
    olan… Bunların hepsi aynı hükme tâbi değildir.
    Herkes gücü ve imkânı oranında dinini (tevhid ve şirki) öğrenmek
    zorundadır. Din, öğrenme imkânı olduğu halde, kasden öğrenmeyenlere
    olumlu ayrıcalık vermiyor, imkânı olmayanlara kaldıramayacakları
    yükü yüklemiyor. Herkesin gücü ve imkânı aynı
    değildir. Cehaletinden dolayı müşrik kabul edilmeyen bir kimsenin
    durumu, öğrenme imkânı, gücü, fırsatı olmaması ile ilgilidir. Rahatlıkla
    öğrenme imkânı olduğu halde, önemsemediği için, gerekli
    görmediği için dinin asıllarını öğrenmeyen kimsenin imanından
    bahsedilmez. Öyle bir kişi, kendisine tebliğ yapan kimselere muhatap
    olduğu zaman, eğer öğrenmek istemez ve öğrendiği dinin asıllarına,
    kesin tevhidî esaslara inanmazsa o bilinçli olarak küfrü seçmiş
    olur. Mâzereti kalkmış olur. Böyle bir imkân ve ortam olduğu
    halde, kişinin cehaleti tercih edip tebliğe kendini kapatması, tevhid
    ve şirki öğrenmemesi onu mü’min olarak bırakmaz ki… O yüzden
    tebliğ kendisine ulaşan veya kendisi bu konuları araştırabilecek kimsenin
    mazereti kalkmıştır; ya iman edecek veya küfredecek. Yoksa,
    hiçbir şekilde cehalet ilimden daha faziletli, cehalet kişiyi cennete,
    ilim ise cehenneme götüren tehlike kabul edilemez. Burada, ilme
    imkânı olmayan kişinin mâzeretinden bahsediyoruz. Öğrenmemekten
    dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten dolayı bilmemek
    ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş, istediği halde imkân bulamamış
    dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış olmak bambaşkadır. İslâm
    devletinde, devlet kurumlarından halka kadar herkesin herkese
    tevhidi anlattığı, en azından şirke giden yolları açmayıp tıkadığı bir
    ortamdan bahsetmiyoruz; öyle bir ortamda elbette cehalet mazeret
    değildir. Şundan bahsediyoruz: Meselâ: Şehre ve büyük yerleşim yerlerine
    uzak bir dağ köyünde okuma yazması olmayan veya olduğu
    halde, hiçbir kitap temin edemeyen ihtiyar bir kadın düşünelim. Bilmediklerini
    kendisine anlatacak çevresinde kimse yok. Bununla birlikte
    samimi bir dindar. Bildiği bütün emirleri yapıyor, yasaklardan
    kaçınıyor. Allah’a severek teslimiyet gösteriyor. Hiçbir âyeti inkâr
    etmiyor. Ama tâğut nedir, demokrasi nedir, elfâz-ı küfür nedir… bilmiyor
    veya yanlış biliyor. Bu kimsenin tekfir edilmemesi gerektiğini
    ifade ediyoruz. Bu kimse, bu şartlardan çıkar, sözgelimi bir şehre taşınırsa,
    evlerine bilgili bir akrabaları gelir ve ondan öğrenme imkânı
    479
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    olursa, şartlar değişir ve artık o kadın için mâzeret kalkar. Böyle bir
    durumda öğrenme imkânı olduğu veya tebliğ edilerek kendisine deliller
    ulaştırıldığı zaman, durum değişir. Biz durumun değişmediği,
    imkânsızlıkla ilgili hususlardan bahsederek onları tekfir etmenin
    yanlışlığını vurguluyoruz. Yoksa, mesela bir politikacının, bir gazetecinin,
    bir öğretmenin şirk koştuğunda “ne yapalım, bilmiyordur, bilmemek
    de mazerettir” deyip onu tekfirden kaçınmayı savunmuyoruz.
    Bu tür insanlar, bilmiyorlarsa bilmek istemediklerinden, önem
    vermediklerindendir.
    İnsanlar uyarılmadan, kendilerine hak tebliğ edilmeden Allah
    onlara azab etmez. “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” 1159;
    “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile
    helak edici değildir.” 1160 Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı
    ilkesi hemen hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir. Burada
    sorumluluğun temel şartı olan ‘bilme’den maksadın, daima bilfiil
    bilgi sahibi olma değil, bilgiye yahut bilme imkânına sahip bulunma
    olduğuna dikkat edilmelidir. Nitekim Molla Hüsrev, cehâleti ıstılah
    olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde
    tanımlamaktadır.
    “Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık
    hususunda seni
    hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
    içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın
    (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”
    1161 Hiçbir tevile yer bırakmayan bu nassı zahirî mânâsından başka
    bir anlama yorumlamaya iten başka bir nass da olmadığı gibi, iman
    ile ilgili konularda bunu tahsis eden (anlamını daraltıp, özelleştiren)
    başka bir delil de gelmiş değildir. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne muhalif
    olarak hüküm verilmesini
    caiz görürse, bu âyetin hükmü gereğince
    ondan
    imanın gitmesi kesinlikle söz konusudur. Aleyhinde kesin delil
    bulunmayan ve haktan kendisine ulaşmış ve bu konuda delil belirtilmiş
    bir konuda Allah’a ve Rasûlü’ne muhalefeti kesin olarak câiz
    gördüğü tesbit edilemeyen kişi, hakkında kâfir olduğuna dair nass
    olmadığı sürece kâfir olmaz. Hakkın izahı ve apaçık delilin ortaya
    konulmasından
    sonra inat etmeye devam eden kişi ise, Rasûlullah’ın
    1159 17/İsrâ, 15
    1160 6/En’âm, 131
    1161 Nisa:4/ 65
    480
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    hakemliğini ve onun vermiş olduğu hükmü kabul etmediği için, kâfirdir.
    Cehâlet, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, avam için mâzeret
    olabilir.1162 Bu hususu eski âlimler Özellikle, günümüz câhiliyye
    ortamlarında insanlar, müslüman olduğunu iddiâ edenler ya da
    1162 Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde bunlarla yükümlü olunmayacağı
    ilkesinin uygulamasında kural olarak darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-
    harpte bulunmayı da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir (Ahmet Özel, Ülke
    Kavramı, 177-178).
    Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları meşru bir mâzeret sayılmıştır. Ancak
    bazı yazarların belirttiği gibi, (Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621) bunlar
    da esasen birer istisna değil, 'bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu tutmama' ilkesinin
    bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın
    olarak bilinmeyen hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’l-İslâmda
    bulunanlar bakımından da mâzeret olarak kabul edilmiştir. Cehlin mâzeret sayılması
    hallerinde dikkat edilmesi gereken bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu
    bilmemenin değil, davranışın yasak olduğunu bilmemenin özür kabul edilişidir.
    Allah'ın kitap ve elçiler göndermiş olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden
    sorumluluğun kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması hasebiyle, özelde
    son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların
    kendisinden yana mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen
    bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan etmektir (7/A'râf, 172; 67/
    Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde, 2-3).
    Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını bilerek iman etmesi,
    neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin farkında olması gerekir. Çünkü bilinmeyen
    bir şey tasdik edilemez. Bilinecek ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı hususlar
    yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.
    Deli veya bütün olanaklardan mahrum olarak dağ başında yaşayan bir fert için mâzeret
    kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek seçen kimseler
    için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin
    mazeretlik boyutunu hep özel istisnai durumları dikkate alarak ifade etmektedir (Örnek
    olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i târik'is-salât- 2/418, -Kitab'ur-
    ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298). Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde
    ve genel durumlar ise yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı
    ki istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını işaret ediyor olsa gerektir.
    Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü Dâru’l-İslâmdaki kişilerin
    bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir. Bu nedenle müslüman bilmesi gereken
    hususları bilmemekle mazur sayılmaz. Dolayısıyla şer'i hükümlere bilgisizlik - cehâlet
    iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada cehâlet özür sayılamaz.
    481
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    müslümanların yaşadığı yerlerdeki insanlar, çevrelerinden İslâm’ı ne
    Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farzları da, yasakları gösteren genel esasları
    da bilmesi gerekir. Onları bilmemek özür sayılmaz. Ancak delili kesin olmayan hususlar
    bunun dışındadır. Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç ise
    başka bir suçu meşru kılmaz.
    Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde İslâmî hükümler hakkındaki
    cehâletin şer'î teklifleri kaldıracak derecede kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir.
    Fukahanın çoğunun yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer'î hükümlerin bilinmesine
    elverişli değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde herkese ulaşmamıştır.
    Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür.
    Çünkü Dâru’l-harbde müslüman olan kimseye hitap, teveccüh etmez (Bkz. Molla Hüsrev,
    34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272).
    Esasen Dâru’l-harbde müslümanların İslâmî hükümler hakkında bilgi sahibi oldukları
    farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer'i hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği yer değil,
    aksine onların öğretilmediği, bilinmediği bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’l-harb, İslâmî
    hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir.
    Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen kişi hakkında Ebû Hanife ve
    İmameyn'in görüşü şöyledir: "Bu husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından,
    bilgisizliği özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir. Bilgisizlik, delilin
    kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir... Dâru’l-harb üzerinde tebliğ
    velâyeti kesik olduğundan, şer'i hitap oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz...
    Buna mukabil Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği özür kabul edilmez.
    Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla onun hakkında hükmen bu ilim sabittir. Bilgisizliği
    kendi şahsi kusuruna dayandığından özür sayılamaz."
    Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme imkânının olup
    olmadığı daha önemlidir. Bu nedenle söz konusu mevzuda bilgisizliğin, mükellefin kendi
    kusuru olup olmaması çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü
    bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân var olmasına karşın
    Dâru’l-harbde yoktur. Dâru’l-harp denilen İslâm’ın devlet olarak uygulanmadığı yer demek,
    darul-cehâlet demektir; İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur.
    Dâru’l-harb diye tesmiye edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle
    bazı istisnalar söz konusudur. Orada gayri İslâmî bir yönetimin egemen oluşundan
    kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz konusu otorite orada İslâm'ın yayılmasına, anlatılmasına
    mani olmakta bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir.
    Eskilerin Dâru’l-harb dediği İslâm’ın hâkim olmadığı hicret etmemiş müslümanın cehâleti
    kendisi için mâzerettir. Çünkü inmiş emirler onun açısından gizli sayılır. Dolayısıyla
    hakkındaki cehâlet özür sayılır. Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından
    kaynaklanmıştır.
    Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan dolayı olması durumunda bunun
    özür olamayacağı açıktır. Bunun yanında esas olan, doğrudan doğruya bilmek değil, bilebilme
    imkânının var olmasıdır. Dikkat etmek lazım; bilmemek/cehâlet ayrı, bilmeye
    482
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    kadar, doğru bir şekilde öğrenme, güzel örneklerini görme imkânına
    sahiptir? Çoğunlukla bid’at ve hurâfelerle yer yer tahrife uğramış din
    anlayışı bir vâkıadır. Medyada, okullarda, hatta nice câmide tanıtılan
    ve yaşanılan İslâm’ın ne oranda gerçek İslâm olduğu sorgulanmalıdır.
    Ve bütün bu olumsuz şartlar içinde insanın bazen hurâfelere, zâlimlerle
    işbirliği yapanlara karşı çıktığını zannedip değerlendirerek hak
    adına hakka karşı çıkabildiğini unutmamak gerekiyor. Câhillik, bilinmeyen
    İslâm’a karşı çıkmayı neticelendirdiği gibi, bazen bu câhiller
    sevdiği(ni zannettiği) dinin gerçeklerine karşı çıkıp çıkmadığını
    bile bilip değerlendirmeden aklına göre bir hükmü kabul etmeyebiliyor.
    Nice insan İslâm için kendini belki fedâ edebilecek durumda
    Allah’ı ve Rasûlünü sevdiği halde, düzen ve ortamın kurbanı olarak,
    ilim ve amel konularında da ihmalin neticesi, bazı müslümanlarca
    mürted ilan edildiği için onlara göre idamı hak eden duruma düşebiliyor.
    Acınması ve kurtarılması gereken bu zavallılara karşı görevlerini
    yerine getirmeyen müslümanların, bunları asılması gereken
    insanlar olarak ilân etmeleri ne kadar doğru olur? Bunlara ne verdik
    ki, ne istiyoruz? Bataklıktan, hele gübrelikten çok güzel kokulu güller
    mi çıkacak? Tek tük çıksa bile, gübreliğin gülistan olmasını beklemek
    idealizmin anormallik boyutu değil midir? Bataklık/gübrelik
    kurutulmadan b... böceklerinin veya sivrisineklerin önüne geçmek
    mümkün mü? Cehâlet, aldatmalar, saptırmalar, akın kara, karanın
    da ak gösterilmesi gibi tavırlar değerlendirilmeden ve bunlara çözümler
    bulunmaya çalışılmadan insanların hakka tümüyle nasıl teslim
    olabileceğini düşünmek gerekiyor.
    Kur’an’ın şu ihtarını akıldan çıkarmamalıdır: “Ve lâ tekûlû li men
    elgâ ileykumu’s-selâme leste mü’minâ tebteğûne arada’l-hayâti’d-dünyâ…
    (Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek,
    ‘sen mü’min değilsin!’ demeyin…)” 1163
    Haksız tekfir bumerang gibidir; karşısındaki mü’min olduğu halde
    onu tekfir eden kişinin kendisine bu sıfat döner. Peygamberimiz
    çalışmamak ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak bambaşkadır.
    Bu, doğrudan kişinin kendi kusurudur. Ve zaten başlı başına bir suçtur (Bkz. eş-Şafii,
    er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436; Mustafa Akman, Kur'an'da
    Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202).
    1163 4/Nisâ, 94
    483
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    bu konuda şöyle buyurmuştur: “Bir kimse diğerine, ‘kâfir’ dediği zaman,
    bu ikisinden biri kâfir olur: Eğer dediği kimse kâfir ise, adam
    doğru söylemiştir; yok eğer ona dediği gibi değilse, ona söylediği küfür
    sözü kendine döner (söyleyen kâfir olur).” 1164; “Hiç kimse, bir başkasına
    ‘fâsık’ veya ‘kâfir’ demesin. Şayet itham altında bırakılan kişide bu
    sıfatlar yoksa, o söz, onu söyleyene döner.” 1165
    İhtiyatlı davranmak gerekir. “Tekfir ettiğimiz şahıs ya kâfir değilse?”
    diye düşünülüp yapılan tekfirin isabet edememesi halindeki feci
    durum değerlendirilmelidir.
    Muvahhid mü’minlerin görevi tebliğdir. Tebliğ, kesinlikle tekfirden
    üstündür. Müslümanların hedefi, kişiyi küfre teslim etmek değil;
    aksine küfrün pençesinden kurtarmaktır. Küfrüne delâlet edecek
    kendisine göre ciddi deliller olmadan bir müslümanı tekfir, kişinin
    kendisinin kâfir olmasına sebep olur. Kabul edilebilecek bir te’vili
    olanı da bizim tekfir etmemiz câiz olmaz. Müslümanlar, yargıç rolünü
    üstlenmemeli, tebliğle görevli olduklarını unutmamalıdır.
    Resmî Câmi Görevlilerinin Arkasında
    Cuma Namazı Ve Diğer Namazlar
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini
    hayata geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve
    uygulamalardan kaçınmalıdır.“Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan
    ve müslümanlara bir rehber, bir rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.”
    1166;“...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması ve mü’minler için bir kılavuz
    ve rahmettir.”1167Müslümanlar, herhangi bir konuda anlaşmazlığa
    düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle mükelleftirler. 1168
    1164 Buhârî, Edeb 73; Müslim, İman 111
    1165 Buhârî, Edeb 44
    1166 16/Nahl, 89
    1167 12/Yusuf, 111
    1168 4/Nisâ, 59
    484
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman
    da, Kur’anın hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara
    “niye falan müctehidi, filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak,
    ama mutlaka Kur’an’ın emrini uygulayıp uygulamadığından
    soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net bir şekilde emretmekte,
    bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi bir durum
    sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret
    yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi
    bir hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da
    çok net şekilde açıklanır.
    Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili onlarca hadisi
    hadis kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile olsa,
    herhangi bir durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair
    bir rivâyet sözkonusu değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin
    bir şey söylememiş, hele hele “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı
    kılmayın!” gibi bir söz onun ağzından kesinlikle çıkmamıştır.Yani,
    hutbe ve cemaat dışında ve öğlenamazının vaktinde kılınması şartı
    Kur’an ve Sünnetten çıkan şartlardır. Bunların dışında cemaat olarak
    kaç kişi bulunmalıdır, mutlaka camiide kılınmalı, başka yerlerde
    kılınmamalıdır” gibi hiçbir şart Kur’an ve Sünnette bulunmamaktadır.
    Daha sonraki dönemlerdeki müctehidler, kendi dönemlerindeki
    cuma namazlarına disiplin getirme ihtiyaçlarından dolayı bazı
    şartlar ileri sürmüşlerdir.Dolayısıyla, Cuma namazını aynen ikindinamazını
    kılan insanlar gibi bir evde,bir işyerinde kılabilirsiniz. Aradaki
    tek önemli fark Cuma namazında mutlaka hutbe okunmalıdır.
    Ayrıca cemaatle kılınır ve öğlenamazı vakti içinde kılınır. Kazaya
    bırakılması sözkonusu değildir. Yine, aynen ikindinamazı gibi ikiüç
    kişi ile birlikte de kılabilirsiniz. “Kılabilirsiniz” tabirim, aslında
    “kılmalısınız” anlamına geliyor. Sünnetten anlaşıldığı şekilde, Cuma
    namazı, kadınlara, kölelere, hasta ve yolculara farz değildir. Bu kimseler
    Cuma namazı kılarlarsa üzerlerinden öğlenamazı düşmüş olur.
    Cuma namazına katılamamışlarsa,bu kimseler öğlenamazı kılarlar.
    Cuma namazının illâ camide kılınmasını emreden bir âyet veya
    hadis yoktur. Sayı mecburiyeti de öyle. Yeryüzü, bu ümmete mescid
    kılınmıştır. Mü’minler, akidesi sağlam olduğuna kanaat getirdikleri
    bir imamın arkasında Cuma namazını kılarlar, kılmalıdırlar. Bu,
    485
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    olmasa da olabilir denilecek bir konu değildir; Kur’an ve Sünnet bizden
    Cuma namazını kılmamızı emretmektedir. Pireye kızıp yorgan
    yakmak kabilinden tâğutlara kızıp namaz terk edilmez. Daha fazla
    kızıp diğer beş vakit namazı da terk etmek nasıl doğru bir mantık
    değilse, tâğutlara kızanlar Cuma’yı onların önemsemeyeceği şekilde
    terk etmek yerine, onları daha rahatsız edecek şekilde açık havada,
    parklarda kılsınlar. Ya da cami yerine kullandıkları, müslümanlara
    açtıkları evlerinde, işyerlerinde, dernek ve vakıflarında eda etsinler.
    Cuma namazını terk ederek tâğutlar devrilecekse, beş vakit namaz
    da kılmayan, Cuma da kılmayan insanlar, demek ki düzeni yıkmak
    üzere olan kahramanlar sayılır ve düzen de bunlardan korkar, düzen
    kendini sağlama almak için sokaktaki serserileri Cuma kılmaya çağırır.
    Yok böyle bir şey…
    Cemaatle kılınannamazın sahih olması için öncelikle imamın
    Müslüman olması gerekir. Mutlaka cemaatle kılınması gereken
    Cuma namazı da, ancak mü’min imamlararkasındakılınırsa caiz olur.
    Bir imamın mü’min olup olmadığını, onun konuşmalarından, hutbe
    ve vaazlarından anlayabiliriz. Camideki imamlar (daha doğrusu,namazkıldırma
    memurları), “hutbede (kendilerince) İslâm’ı anlatıyorlar,
    hutbenin sonunda da İslâmî olmayan sisteme dua ediyorlarsa, bu
    kimsenin inanç yönüyle durumu belli olmuş, açığa çıkmıştır. Şöyle
    ki: “Kendilerince İslâm’ın anlatılması”, kendi kafalarına göre suç olan,
    suç olmayan tasnifi yapıp suç olmadığını düşündükleri T.C.nin istediği
    (yasaklamadığı) bazı hakikatleri anlatmak ise durum şudur:
    Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir. Yarım hakikat,
    çok kere muazzam bir yalandır. “Kendilerince İslâm’ın anlatılması”,
    kendi görüş ve kabullerine göre, ki bu görüş devlet dinini ölçü kabul
    eden Diyanet’in kabullerini ve yasaklarını içeriyor ise, Kur’an’ın en
    fazla önem verdiği tevhid ve şirk gibi dinin temel esaslarını, bunların
    güncel yansımalarını anlatmıyor, açıklanması gereken hakkı
    gizliyorlarsa, hakla bâtılı karıştırarak anlatıyorlarsa, İslâm’a düşman
    kişileri veya düzenleri övüyor ya da onlara dua ediyorlarsa, bu kimselerin
    itikatları/inançları açığa çıkmış demektir. Böyle bir kimsenin
    arkasında ne vakit namazı,ne de Cuma namazıkılınabilir. Tâğuta
    karşı çıkmak, onu red ve inkâr etmek Kur’an’ın emridir.1169 Böyle bir
    1169 Bak. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60 vb. âyetler
    486
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    red ve inkârı göremediğimiz, tam tersine tâğutu kabul ettiğiyle ilgili
    gösterge olarak onlara dua ettiğine şahit olduğumuz kişi, arkasında
    namaz kılınamayacak kişidir.
    Câmilerdeki görevlilerin tâğutları inkâr ettiklerine dair davranışta
    bulundukları veya sözle bunu gösterdikleri pek şahit olmadığımız
    bir durumdur. Ama, tâğutların istediği tarzda hutbe okudukları, tevhid
    ve şirki güncel boyutlarıyla anlatmadıkları, günümüzdeki putları
    hiç eleştirmedikleri, yani hakkı gizleyip lanetlik bir suç olan hakkı
    gizledikleri, hakla bâtılı karıştırdıkları bir vâkıadır. Yine, hutbe esnasında
    onlara dualar ettikleri, onların emrinde bir memur oldukları,
    galiz/kaba küfür lafızları içeren memurluk yemini yaptıkları bilinmektedir.
    Bütün bunlara rağmen, bu özelliklere sahip bir kimsenin
    arkasında namaz sahih olur” denilebilir mi? Pireye kızıp yorgan yakmak
    diye tabir edilen şekilde davranıp Cuma namazını terk etmek
    de sorumluluk getirir. Yapılması gereken; mü’minlerin kendi aralarında
    birkaç kişi bir araya gelip herhangi bir işyerinde, evde, parkta
    Cuma namazını edâ etmeleridir.
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere
    Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin
    dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır.
    Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar da
    namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu mekânlar, mü’minler için
    zararlı mıdır, tartışılmalı ama, devlet için öylesine faydalı yerlerdir
    ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının
    artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana
    Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan
    zorla toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.Bir insanın
    arkasinda ne zaman namaz kılınmaz?” Kâfir veya mürted olunca.
    Hayır, sadece kâfir ve mürted olunca değil; İmamın arkasında namaz
    kılınacak özellikleri olmadığında, şüpheli durumlarda, insanlara
    dinin özünü anlatmadıklarında, fiilen İslâm dışı devleti, rejimi
    destekliyor görünümü verdiklerinde bir imamın arkasında namaz
    kılınmaz. Olaya dar pencereden bakmak bizi yanlışlığa götürür. Bugün
    bütün dünyada, Amerika’nın ve Batının etkisiyle “dine karşı din”
    projeleri geliştiriliyor. Lâ’sı olmayan bir din, isyanı barındırmayan,
    mevcut şirk düzenlerine karşı çıkmayan bir din anlayışı. Halkın ve
    487
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    devletin doğru yolda olduğunu haliyle ve tavrıyla göstermeye çalışan
    namaz kıldırma memurlarının da arkasında Cuma ve vakit namazları
    kılınmaz.
    Halkının önemli bir kesimi müslüman olan ülkelerdeki Diyanet
    görevlileri, büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri
    gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır.
    Bu ise, yapılabilecek en kötü işti: “Onlar, işledikleri kötülükten,
    birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Andolsun yaptıkları ne
    kötüdür!” 1170; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna
    engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”1171 Bu
    görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri,
    bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak
    yeter! “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim
    azâbımdan) korkun. Hakkı bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.”
    1172 Atasözünde denildiği gibi; “Dinini paraya satan, dininden
    de olur, paradan da.” Paradan olmasa ne çıkar, paralandıkça paramparça
    âhireti paralanır.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri
    için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler,
    onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için... 1173
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine
    önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem
    namazibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde
    toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla
    insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii, her şeyden
    önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namazimamının da müslüman
    olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir, tabii ki
    imamlarınhepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama
    günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten
    arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır.
    İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar,
    1170 5/Mâide, 79
    1171 9/Tevbe, 9
    1172 2/Bakara, 41-42
    1173 Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Yay., s. 36-37
    488
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten yana yapsalar, her şey bir
    başka olacaktır.Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii
    ki müslümanlarınarkasındakılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu
    zannettiğimiz, yani küfre girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı
    her kıble ehlini müslüman kabul etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun
    dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek açıklıkta) ifâde eden bir
    imama rastladığında müslümanlar câmiyi terkeder, bir daha o imamın
    arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda diğer namazlarla Cuma
    namazıarasında fark yoktur.
    - Beş Çeşit Devlet Sisteminde Din-Devlet İlişkileri -
    Devlet Memurluğu Ve Yemin
    Memurluk Allah’ın memurluğu (O’nun emrine girme) ise ne
    güzeldir. Tâğutun memurluğu ise, onların âmirliği ve muvahhid bir
    mü’minin de onların emrine girip, onların memuru olması, onlara
    itaati ise…
    Muvahhid Müslümanlar olarak biz, öncelikle kendimiz her çeşit
    küfür ve şirkten korunmak ve gerçek anlamda iman etmekten sorumluyuz.
    İmanımıza şüphe bulaştırmamak, riskli alanlardan uzaklaşmak
    zorundayız. Kendini ateşten koruyamayan insan, başkalarını
    nasıl korusun? Bireysel tevhidini uygulayamayan kimsenin yaptığı
    ne kadar hayır cinsinden olursa olsun, Allah indinde boşa çıkacak
    ve hiçbir karşılık alamayacaktır. Biz, geçim, hizmet ve benzeri şey
    için değil, kulluk için yaratıldık. Allah, hiç kimseye “niye tağutların
    veya yarı yarıya tâğutî kurumların emrinde çalışmadın?” diye hesaba
    489
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    çekmeyecek, ama (farkına ve bilincine varsa da var masa da) böylesi
    vahyi reddeden düzenlerin çarkını çeviren, istemese de uzlaşma
    çizgisiyle çevresindeki demokrat kafalıların emrine, tavsiyesine ve
    tavırlarına muhatap olmaktan, muvahhid bir kimsenin takınması
    gereken izzete halel getirmesinden hesaba çekilecektir.
    Devlet memurlarının yapmak zorunda tutulduğu yemin metni:
    Devlet Memurları Kanunu
    Kanun Numarası: 657
    Kanun Kabul Tarihi: 14/07/1965
    Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi: 23/07/1965
    Yayımlandığı Resmi Gazete Sayısı: 12056
    Bölüm 2: Ödevler ve Sorumluluklar
    Sadakat:
    Madde 6 - (Değişik madde: 12/05/1982 - 2670/1 md.)
    Devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına ve kanunlarına
    sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye Cumhuriyeti
    kanunlarını sadakatla uygulamak zorundadırlar. Devlet
    memurları bu hususu “Asli Devlet Memurluğuna” atandıktan sonra
    en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle yetkili
    amirlerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler ve özlük dosyalarına
    konulacak aşağıdaki “Yemin Belgesi” ni imzalayarak göreve
    başlarlar.
    “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılap ve İlkelerine,
    Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı
    kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını milletin hizmetinde
    olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma;
    Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini
    490
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    benimseyip, koruyup bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan
    haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik,
    laik, bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev
    ve sorumluluklarını bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime
    namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”
    Memurluk Allah’ın memurluğu (O’nun emrine girme) ise ne güzeldir.
    Tâğutun memurluğu ise, onların âmirliği ve sizin de onların
    emrine girip, onların memuru olmanız, onlara itaatiniz ise…
    Müslümanlar olarak biz, öncelikle kendimiz her çeşit küfür ve
    şirkten korunmak ve gerçek anlamda iman etmekten sorumluyuz.
    Kendini ateşten koruyamayan insan, başkalarını nasıl korusun?
    Bireysel tevhidini uygulayamayan kimsenin yaptığı ne kadar hayır
    cinsinden olursa olsun, Allah indinde boşa çıkacak ve hiçbir karşılık
    alamayacaktır. Biz, hizmet ve benzeri şey için değil, kulluk için
    yaratıldık. Kulluğun içine ne kadar hizmet girerse o kadarından sorumluyuz.
    Ama “hizmetin içine ne kadar kulluk girerse o bize yeter”
    diyemeyiz. Meselâ bir öğretmenin öğrencileri puta tapma törenlerine
    yönlendirdiği, onları bu âyin için sıraya koyduğu fiilini düşünelim.
    Küfür davranışları içindeyken veya o tür uygulamaları masum
    çocuklara emreder ve yaptırırken ölüm gelmiş olsa… Ölüm o anda
    gelmese bile, en küçük bir şerrin hesabının sorulacağı bir yerde ve
    zamanda, bir başkasını küfre yönlendirmenin hesabının nasıl verileceği…
    Kendini ateşten koruyamayan kimsenin başkasını nasıl
    koruyacağı… değerlendirilmeli. Allah, hiç kimseye “niye tağutların
    emrinde öğretmenlik yapmadın?” diye hesaba çekmeyecek, ama
    (farkına ve bilincine varsa da varmasa da) böylesi vahyi reddeden
    düzenlerin (eğitim) çarkını çeviren ve müşrik vatandaş yetiştirme
    görevi üstlenen kimselere “niye imanına şirk karıştırdın? Niye hakla
    bâtılı karıştırdın, çocukları küfre teşvik edip onları kâfirleştirdin?”
    diye hesaba çekecektir?
    Küfre rıza küfürdür. Küfrü emreden, küfrü bir başkasına mecbur
    edip dayatan kişiye mü’min muamelesi yapılamaz, o kimsenin
    cenaze namazı kılınamaz. Olayın küfür ve şirk olması ayrı bir şey.
    Belirli bir şahsa müşrik demek ayrı bir şeydir. Biz olayın vehâmetini
    491
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    anlatırız, insanları ondan sakındırmaya çalışırız, ama belirli şahsı
    açıkça bir inkârını görmedikçe tekfir etmeyiz.
    Bu hususta açıklığa kavuşturulması gereken beş ayrı husus var: 1-
    Elfâz-ı küfür (ve ef ’âl-i küfür), 2- Allah adı dışında başka bir kutsal(!)
    adına yemin, 3- Memurluk ve memurluklar arasında fark, 4- İmza
    (veya yazı)nın söz gibi olup olmadığı, 5- Belirli bir şahsı tekfir etmek.
    Elfâz-ı küfür, küfür lafızları, insanı küfre götüren sözler demektir.
    Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep
    olan sözlere “elfaz-ı küfür” adı verilir. İbn Hacer el-Askalânî şöyle
    der: “Kim putlara tapınırsa, secde ederse İslâm’a inansa bile küfre
    girer. Sübkî bu konuda icmâ olduğunu söylemiştir.” 1174
    Ebû Bekir el-Cessas ise şöyle der: “İkrah hali olmaksızın küfür
    lafzını şaka ya da ciddi olarak dillendiren bir kimse kâfir olur.” 1175
    Allâme Keşmirî şöyle der: “Sonuç olarak kim ciddi ya da şaka olarak
    küfür kelimesini söylerse kâfir olur. O kişinin inancına bakılmaz.”
    671
    İkrah hali olmaksızın küfür kelimelerini telaffuz eden bir kimse
    kâfir olur. Bu konuda ümmet arasında icmâ vardır. Dolayısı ile bir
    kimsenin birkaç kuruşluk dünya menfaati uğruna küfre girmesi düşünülemez.
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana
    getirmesi için hür bir irade ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit,
    zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, zorlama tam ise,
    yani öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme tehdidi
    varsa küfür sözü söyleyebilir. Ayette şöyle buyurulur: “Kalbi imanla
    dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesna olmak üzere, kim iman
    ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.” 1177
    Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir.
    1174 el-Askalânî, Fethu’l Bârî, c. 12, s. 299
    1175 Ahkâmu’l Kur’an, c. 4, s. 348
    1176 İkrâfu’l Mulhidîn, s. 59
    1177 16/Nahl, 106
    492
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan
    dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in
    oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammar
    işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle
    İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz.
    Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye maruz
    kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i
    kerîme bu olay üzerine inmiştir. 1178
    Gönüllü olarak memur olan bir kimsenin ikrah (zorlama) altında
    olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Kimseye zorla memur
    olması için baskı ve zorlama yapılmamaktadır. Şiddetli baskı, yani
    işkence altında olmadan bir mü’minin bir küfür lafzı söylemesi, onu
    imandan çıkarır.
    Ef ’âl-i küfür de, küfür fiilleri, insanı küfre sokan davranışlar,
    eylemlerdir. Puta tapmak gibi. Bu tür davranışlardan biri de, yine
    şiddetli zorlama (ikrâh-ı mülcî) bulunmadığı takdirde, kişiyi küfre
    sokar.
    Yemin meselesine gelince…
    Babalar, anneler, melekler vs. gibi Allah’tan başka varlıklar adına
    edilen yeminler: Bu şekilde yemin etmek câiz değildir. Hz. Peygamber,
    böyle yemin etmeyi men etmiştir. Aynen bu varlıklar gibi, “namus,
    şeref üzerine yapılan yapılan yeminler, yemin ederim, ant içerim”
    gibi ifadelerle de yemin etmek câiz değildir. Bu ifadeler, şer’an
    yemin hükmüne girmez; bu tür yemin eden kimse, yeminini bozsa
    kefaret gerekmez. Ama, Vallahi, billâhi, tallahi ifadeleriyle yapılması
    meşrû olan yemini, bu tür geçersiz ifadelerle yapan, yani Allah’ın
    dışında başka varlıklar veya farklı kutsallar adına yemin eden kişi,
    büyük günah işlemiş, küçük de olsa şirke bulaşmış olur.
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
    yahut küfretmiştir.” 1179
    1178 İbnü'l-Esir, Üsdü'l-Gâbe, I V, 130 vd.)
    1179 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    493
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir” Bir diğer rivâyet: “Senin
    yeminin arkadaşının seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.” 1180
    Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya
    pişman olmaktır.” 1181; “... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen,
    ancak dillerinin ürettikleridir.” 1182
    Memurluklar Arasında Fark
    Burada şu noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Bazı durumlarda
    tâğutlardan görev almak aslen şirktir. Meselâ tâğutların yasama meclisinde
    bakan, milletvekili olmak ya da hâkim, savcı, polis, istihbarat
    memuru, subay gibi tâğutî düzeni ayakta tutan, tâğutî düzenin küfrünü
    destekleyen kurum ve kuruluşlarda çalışmak sahibini İslâm’dan
    çıkarır. Tüm bu görevler kâfirlere itaat ve onlarla velâ bağı kurmak
    kapsamındadır.
    Bazen tâğuttan görev almak onu meşrû gösterdiğinden dolayı haramdır.
    Meselâ şu anda tâğutî düzenler tarafından görevlendirilmiş
    hocalar ve din adına kurulmuş olan Diyanet teşkilatı gibi teşkilattan
    görev alan kişiler, hiçbir şirk ilkesini kabul etmeseler, 657 sayılı
    kanunun belirlediği sözleri (yemin) söylemeseler bile, toplumun
    nazarında tâğutu meşrûlaştırdıklarından dolayı en azından haram
    işlerler.
    Yemin konusu hâriç tutulmak üzere; tüm memurluk çeşitleri aynı
    hükme tâbi tutulamaz. Memurluğun kesinlikle yasak olduğu alanlar
    vardır, bazı şartlarla câiz ve mubah kabul edilecek (ya da şartlara göre
    bazı memurlara müsamaha ile bakılması gereken) çeşitleri vardır.
    Düzenin üç temel sacayağı olan “yasama, yürütme ve yargı” alanlarında
    görev almak, tâğuta yardımcı olmak, onu güçlendirmek anlamına
    geleceği ve Allah’ın indirmediğiyle hüküm konusu ile bağlantılı
    1180 Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî,
    Ahkâm 19, h. no: 1354
    1181 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
    1182 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    494
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olacağı için kesinlikle câiz görülemez. Bunları görev ve memurluk
    olarak isimlendirirsek, şunları sayabiliriz: Milletvekilliği, hükümet
    üyeliği, parlamentoda memurluk, devletin İslâm’a ters kanunlarını
    uygulamak ve insanları bunlarla yönetmek kapsamına girecek her
    çeşit bürokratlık, yöneticilik, âmirlik yasama ile ilgili alanı kapsar.
    Yürütme de; TC’nin temel ilkeleri doğrultusunda, insanları devletin
    verdiği güçle kanunları uygulayan, devlete mutlak itaati isteyen
    kurumlarda görev; meselâ Emniyet Müdürlüğünde görev, polislik vb.
    Yargı da hâkim, savcı vb. görevleri kapsar. Bunlar da Allah’ın indirdiğiyle
    değil; beşerin uydurduğu ilke ve kanunlarla insanları yönetmeye
    çalışırlar.
    Ayrıca yapılması küfür veya haram olan bir işle, görevle ilgili herhangi
    bir alanda görev almak veya böyle bir konumdaki memurluk;
    insanları küfre veya harama teşvik edecek veya kendisi için kesinlikle
    küfür veya haram olan bir işte görevli memurluk da kesinlikle
    câiz olmaz.
    Demek ki, Emniyet’te görevli bir memur ile meselâ belediyede
    bir memur farklıdır. Yine Belediye’de zabıta görevlisiyle itfaiyeci aynı
    değildir. Zabıta, zulüm olan bazı uygulamalar yaptığına ve polise
    benzer bir görevi olduğundan câiz kabul edilemezken, itfaiyeciliğin
    hiçbir sakıncası yoktur. Bazı memurluklar da duruma göre değerlendirilir:
    Vergi memurluğu câiz görülmezken, meselâ nüfus müdürlüğünde
    memurluk câiz kabul edilir. Tabii, bütün bu câiz denilen hususlar,
    herhangi bir küfür ve haramla, ancak bazı haramlar işlemekle
    o memurluk yapılıyorsa, câiz olmaktan çıkar.
    Belki en riskli memurluklar da halkın “namaz kıldırma memuru”
    dediği imamlık ve halkın peygamber mesleği dediği öğretmenlik
    sözkonusudur. Cami görevlisinin tâğutları hiçbir şekilde ve hiçbir
    zaman övmemesi, onlara dua ettirmemesi, İslâm dışı bir düzeni savunmaması,
    tâğutları reddettiğini davranışları ve uygulamalarıyla
    ispatlaması ve hakkı (tevhidi, şirki, çağdaş putperestliği…) gizlemeyip
    bâtıla karıştırmadan insanlara duyurması gerekmektedir ki, yaptığı
    görev, câiz kabul edilebilsin; aksi takdirde câiz değildir.
    495
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Okullarda görevli öğretmenlerin ise, öğrencileri putperest âyinlere
    yönlendirmemesi, hiçbir öğrenciye tâğutu övecek şekilde görevler
    vermemesi, bu tür konuları okutmaması, kendisinin de küfür davranışı
    olan hafta başı ve sonundaki törenlere, bayram törenlerine vb.
    katılmaması şarttır.
    Yine buna benzer küfür davranış ve sözlerinden tümüyle kaçınmak
    şartıyla yapılan öğretmenliğin câiz olduğu söylenebilir veya en
    azından bu konu tartışılabilir.
    Bütün bunların yanında, dâva adamı olan veya olmaya çalışan
    samimi mü’minlerin, zâlim bir düzenin çarklarını çevirecek bir memurlukla
    ömürlerini tüketmeleri, pasifize olmaları tavsiye edilmez,
    yakışmaz, şık olmaz.
    Kur’an ve Sünnette bugünkü memurlukla ilgili direkt bir ifadenin
    bulunması sözkonusu değildir. Kur’an ve Sünnet temel ilkeleri verir.
    Gerisi Kur’an ve Sünneti ölçü kabul eden ve bu konuda doğru hükümler
    çıkarabilen seviyeli insanların değerlendirmelerine yönelinir.
    Kimin Kur’an ve Sünnetten delili kuvvetliyse o hükme uyulur. Kur’an
    ve Sünnet, tâğutun red ve inkâr edilmesini emreder. Putperestliğin
    ve şirkin her çeşidini yasaklar. Haram işlenmesini yasaklar. Ayrıca
    küfre vesile olan, yardımcı olanın küfre, harama yardımcı olan kimsenin
    harama düştüğünü belirtir.
    Şahsî kanaatim, mecburi ve çok özel bir durum olmadıkça dâva
    adamı hiçbir müslümanın memurluğu veya resmî dairelerde çalışmayı
    tercih etmemesidir.
    Ülkedeki Müslümanlar, çoğunlukla iki aşırı uca kaymış durumda.
    Tarihte bu iki aşırı ucun adları: Mürcie ve Hâricîlik. Günümüzdeki
    insanlar, kendilerinin dâhil oldukları grubu bile tanımazlar, o da ayrı
    bir konu. Çağdaş Müslümanların bir kısmı, hemen her şeyi mubah
    görür, amellerin imana hiç zarar vermeyeceğini ifade eder, şirk ve
    küfür olan hususlara bile sert tavır takınmaz; bunları çağdaş mürcie
    kabul edebiliri. Halk yığınlarının geneli ve bazı cemaatler bu anlayıştadır.
    Diğer taraftan tüm halkı tekfir eden, ya da meselâ oy verdiği
    496
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    için (hangi niyetle ve hangi seviyedeki insan olursa olsun) onları tekfir
    eden gruplar var; bunlara da çağdaş Hâricîler denebilir.
    İşte bu zihniyetteki insanlar memurluğa da diğer hususlara da
    kendi din anlayışları doğrultusunda bakacak, kimi tüm memurları
    tekfir ederken, diğeri memurluğun tümünün hiçbir sakıncası olmadığını
    söyleyecektir.
    Bize göre her iki yaklaşım da doğru değildir. Memurluğun kesinlikle
    yasak olduğu alanlar vardır, bazı şartlarla bazı memurlara müsamaha
    ile bakılması gereken çeşitleri vardır. (Yemin konusu hâriç
    tutulmak üzere).
    Tâğutun Mahkemesine Müracaat Etmek
    Kur’an’da şöyle buyrulur: “(Ey Muhammed!) Sana indirilen
    Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri
    görmüyor musun? Reddetmekle emrolunmuşken tâğuta muhakeme
    olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor.
    Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve rasule gelin (onlara başvuralım)’
    denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını
    görürsün.”1183
    Tâğutun mahkemesine müracaatla ilgili bu âyetten farklı hükümler
    çıkarılmakta ve farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu âyette dikkatimizi
    çekmesi gereken odak kelime, bana göre “yurîdûne/isterler
    (istiyorlar)” ifadesidir. Bir kimse İslâm devletinde bile yaşasa, sadece
    tâğutun hükümleriyle muhakeme olmak istese bu isteğiyle küfre girmiş
    olur. Tersine; bir kimse istemeden böyle bir mahkemede muhakeme
    olsa bu, küfür olmaz. Meselâ bir müslümanı polisler evinden
    alıp götürüyorlar. Sonra mahkemeye çıkartıyorlar. Bu, elbette küfür
    de değildir, haram da değildir. Zulmen mahkemeye çıkarılmak. Benzer
    şekilde bir zulümle karşı karşıya kalsa ve hakkını İslâmî bir kurum
    (Allah’ın hükmüne göre işleyen bir İslâm mahkemesi) olmadığı
    için müslümana has şekilde alamıyorsa, zulme rıza göstermenin de
    haram olduğunu değerlendirip bir zulmün def edilmesi için (başka
    1183 4/Nisâ, 60-61
    497
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    alternatif bulamadığı için) istemeye istemeye mahkemeye gitmesi
    yukarıdaki âyetteki tehdidin içine insanı koymaz diye hükmedilebilir.
    Ama, bu husus kişinin gönlünün tatmin olmasına bağlıdır. Hadiste
    “Fetvâyı alsan da kalbine danış” buyrulmaktadır. Mümkün ki,
    azimet-ruhsat ayrımı yapılabilir.
    İslâm’ın temel ilkelerinden biri, tâğutu reddetmek olduğu kadar,
    bir diğeri zulme engel olmaktır. Zulüm, ancak mahkeme yoluyla engellenebiliyorsa,
    dinin ölçülerine uymak kaydıyla ondan yararlanılabilir.
    Delil, hılfu’l-fudûl kurumudur.
    “Fadl’lar Andlaşması”na, o zaman yirmi yaşlarında olan Rasul-i
    Ekrem (s.a.s) de katılmıştır. Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre
    Hazret-i Peygamber bu antlaşma hakkında şöyle demiştir: “Abdullah
    b. Cud’an’ın evinde yapılan And’da ben de bulundum. Bence o and
    kırmızı tüylü bir deve sürüsüne malik olmaktan daha sevgilidir. O zaman
    Haşim, Zühre ve Teym Oğulları, deniz bir kıl parçasını ıslatacak
    kadar suya malik oldukça mazlumlarla birlikte bulunacaklarına and
    içmişlerdi. Ben ona İslâm devrinde bile çağrılsam icabet ederdim” 1184
    Bir müslüman, günümüz şartlarında mahkemede kendini savunabilir.
    Mahkemeye zorla çıkarılabilir. Çıkmak zorunda bırakılabilir.
    Bu konularda şirk ve haram olduğu kesin olan şeylerden sakınmak
    kaydıyla mahkemelerden yararlanabilir. Aynen belediyeden yararlandığı
    gibi. Esnafın vergi karnesini işyerine asıp ondan yararlanması
    (ceza gibi zararlardan korunması) gibi.
    Bütün bunlar yasak kapsamına girme ihtimali olan hususlar olduğu
    için sonra da istiğfar ve tevbe etmesi, aynı zamanda İslâmî
    devlet için çalışması ve bu tür İslâm açısından riskli şeyleri zorlayan
    gayri İslâmî düzene tavır alması (varsa, bu konudaki) günahlarına
    kefaret için terk edilmemesi gereken önemdedir.
    Mahkemeye gitmenin akaidi ilgilendiren bir problem olduğunu
    iddia etmek yerine, insanların zulümlerine toptan engel olmak için,
    sivrisinekle uğraşmaktan ziyade bataklığı kurutmaya odaklanmak
    daha doğrudur. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen düzenlere karşı
    1184 Ahmed b. Hanbel, I,190, 193
    498
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    yapmamız gereken görevler nelerdir? Allah bizden bu zulmü toptan
    kaldırmak için neler bekliyor? Birey olarak birkaç fedakâr muvahhid
    mü’min, hayatı boyunca kazanıp biriktirdiği tüm parasını birine kaptırsa,
    mahkemeye müracaatı zillet görüp hakkını aramayabilir. Ama,
    bunu kaç insan göğüsleyebilir? Kaldı ki, göğüslemeli mi gerçekten?
    Yani, muvahhid mü’minlerin mahkemeye müracaat etmeyeceklerini
    duyan, bilen zâlim üçkâğıtçı insanlar (ki, çevrede bu tür insanlar
    hiç de az sayılmaz), hile veya zorla bir mü’minin elindeki paraları,
    işyerindeki malları gasbederek zulmedebilirler. Mü’minler de kendi
    aralarında bir güç (cemaat gücü, küçük bir devlet, haksızlıkları zorla
    da olsa engelleyecek şekilde) oluşturamamışlar. O zaman zalimlerin
    yaptıkları yanlarına dünyada kâr kalacak. Müslümanlar da hep mazlum
    olacak. İslâmi bir devlet olmadığı müddetçe Din, müslümanların
    mazlum olmasını mecbur kılacak. Böyle bir din, yeryüzünden
    haksızlığı gidermek üzere gelen İslâm olabilir mi? Hıristiyanlık böyle
    tahrif edilmemiş miydi? Emperyalist zalimlerin istediği bir çizgiye
    tahrife uğrayıp gelerek: “Bir yüzüne tokat vururlarsa öteki yüzünü
    çevir; ceketini alırlarsa sen gömleğini de çıkar ver!” Tam, kapitalist
    sömürücülerin istediği bir din. İslâm da bu çizgi içine girsin mi isteniyor?
    Mescid-i takvâ olmadan, bir yer mescid-i dırar ilan edilemez.
    Bir kötülüğe sadece engel olmak değildir İslâm’ın tavsiyesi; “kötülüğü
    (iyilikle) değiştirmektir.” Meşhur hadisi bilirsiniz: “Sizden biriniz
    bir kötülük gördüğünde...” Âlimlerin görevi, sadece yasakları göstermek,
    insanları çıkmaz sokağa sokmak değildir, onlara (imanları
    ve fedâkârlıkları oranında) çıkış yolları göstermektir. Unutmayın, bu
    din sadece azimeti tercih edecek (hüsn-i zanla ve takdir ederek ifade
    edeyim: Sizin gibi) yiğitlerin, kahramanların dini değildir. Aynı
    zamanda (“kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac, zekât’tan başka bir
    şey yapmam!” diyen) bedevilerin, dağlı insanların, halktan/avamdan
    cahil insanların da dinidir. Onların önünü açmazsanız: O küfür, bu
    küfür, öyleyse küfürsüz yaşanmıyor, diğer küfürleri de yapsam ne
    olur?” diyebilir. Ya da “İslâm bu devirde yaşanmaz. O eskidenmiş.
    Baksana, zulme uğrayınca zulme engel olacak imkânları bile yasaklıyor...”
    diyebilirler. Âlim, sadece bir âyetten hüküm çıkaran mealcilerden
    farklı olmak, Kur’an bütünlüğü, İslâm’ın genel prensiplerini,
    aynı zamanda insanların konumlarını iyi tahlil eden insan demektir.
    499
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Sözün özü: zarar büyükse, zarardan/zulümden sakınmak için hilful
    fudul örnek alınabilir. Bu ifadeler, kesinlikle bir fetva mahiyeti
    taşımaz. Mü’minler, kalbine danışmalı ve kendileri karar vermelidir.
    Tabii ki en ihtiyatlı olanı; ne ile imtihan olursa olsun, isteyerek hiçbir
    şekilde mahkemeye müracaat etmemektir.
    Oy Vermek Ve Demokrasiyi Desteklemek
    “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara iman
    ettik diye boş iddiâda bulunanlara bakmaz mısın? O azgın şeytana,
    tâğûta muhâkeme olmak, onun hükümlerini kabul etmek istiyorlar.
    Hâlbuki onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan ise onları çok
    uzak bir sapıklığa düşürmek ister. Onlara, ‘Allah’ın indirdiği Kur’an’a
    ve Peygamberim hükmüne gelin’ denildiği zaman münâfıkları görürsün
    ki, senden düşmanca bir dönüşle yüzçevirirler.” 1185 “... Hüküm
    (hâkimiyet, egemenlik ve kanun koyma hakkı) ancak Allah’ındır. Ve
    O yalnız, sadece Kendisine kulluk ve ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte
    doğru ve gerçek din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” 1186
    Kur’an, peygamberlerin tavrını, bize örnek olması için, açıkça belirtiyor:
    “Celâlim hakkı için, Biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk/ibâdet
    edin ve tâğutlardan sakının’ diye bir peygamber gönderdik...”1187 Düşünelim
    ki, Hz. İbrâhim, devrindeki tâğutlarla nasıl mücâdele etti?
    Putlara ve Nemrut’a karşı nasıl tavır aldı? İnsanları bu tâğutlardan
    nasıl sakındırmaya gayret etti? Firavun’a karşı Hz. Mûsâ’yı ve mücâdelesini
    bir gözönüne getirelim. Nemrut’un, Firavun’un emrine
    girmek isteyen, onun sarayında, onun düzenine ve ona yardımcı olmayı
    düşünen bir tavır gözünüzün önüne gelebiliyorsa, bugün tâkip
    edilen yol meşrûdur; yoksa... Ve son peygamber, esas örnek ve liderimiz,
    ki hakkında “Gerçekten Allah’ı, âhiret gününü arzulayanlar ve
    Allah’ı çok zikredenler için size Allah’ın Rasûlünde (tâkip edeceğiniz)
    pek güzel örnek vardır.”1188 hükmü bulunan zâtın, bize örnek olması
    gereken bu konudaki tavırları... Rasûlullah, her türlü düşmanca
    1185 4/Nisâ, 60-61
    1186 12/Yusuf, 40
    1187 16/Nahl, 36
    1188 33/Ahzâb, 21
    500
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    tavra rağmen açıkça Allah’a kulluğa ve tâğutlara isyana (itaat etmemeye)
    devam edince, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’le uzlaşma
    yolları aradılar. Bazı tâvizlerine karşılık bazı tâvizler istiyorlardı. Bu
    tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar ol ve bizi yönet,
    bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama Rasûlullah, tüm bu
    tekliflere Kur’ân-ı Kerim’den âyetler okuyarak kesin red cevabı veriyordu.
    Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel
    sen yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bir rejimin
    yönetimi Peygamber’in eline tümüyle veya iki yılda bir geçseydi ne
    değişirdi ki? Müşrikler de tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz
    sana uyarsak, yerlerimizden (mevkîlerimizden) hızla çekilip alınacağız.”
    1189 diyorlardı. Zâten Rasûlullah’ın amacı da buydu: Hâkimiyet
    hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan kaldırmak ve
    şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini ikame etmek,
    yani Kureyş düzenini kökünden yok etmek, darmadağın etmek, devirmekti.
    Yine bir defâsında amcası Ebû Tâlib aracılığıyla, müşriklerin,
    Efendimiz’e teklif ettikleri birkaç husustan biri de “istersen gel,
    seni başımıza kral yapalım” teklifi idi. Bugünkü siyasîlerin bırakın
    kırallığa, bakanlığa; milletvekilliği teklifine bile nasıl can attıklarını
    bir düşünelim. Efendimiz ise: “Vallahi, bir elime güneşi, bir elime
    de ayı verseniz, dâvamdan vazgeçmem” diyordu; dâvâ hiçbir tâviz ve
    dünyevî beklentiyi kabul etmiyordu. Efendimiz’in reddettiği anlayış,
    şimdilerde “bırakın birkaç sene de biz idare edelim” şeklinde hem de
    çok harâretli tek taraflı isteklere dönüşüvermişti. Müslümanlar çok
    oy oyununa gelmişlerdi: Devlete, rejime tâlip olmak ve bunun için
    Rabbânî mücâdele yapmak yerine; hükümete, kâfir rejimin idaresine
    tâlip olmuştu müslüman. Müslümanların çokça oy verdikleri partilerdeki
    insanlar yönetici olduklarında İslâm nâmına neler değişmişti
    acaba? Değiştiğini düşünelim: İsterse, şeriat 100 esasta toplanmış
    olsa, 99’unu uzlaşma veya küfürle koalisyonlarla kabul ettirerek tâviz
    koparsalar müslümanların 1 tek esası bile küfürden almaları, bir
    esasta tâviz vermeleri câiz miydi? Bu tür tâvizci sistem İslâm olabilir
    miydi acaba? “Yoksa siz Kitab’ın (ve ahkâmın) bir kısmına inanıp, bir
    kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şimdi sizden bunu yapanların cezâsı,
    ancak, dünyada rezillik, rüsvaylık ve bayağılık; kıyâmette de en
    1189 28/Kasas, 57
    501
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    şiddetli azâba atılmaktır. Allah, sizin yaptıklarınızdan gâfil değildir.”1190
    Amelden tâviz vere vere Müslümanlar, inanç ve dâvâlarından da tâviz
    vermeye başladılar: Rejim devam etsin, küçük ıslahatlarla hatta
    takviye edilsin, ama yöneticiler namaz kılanlardan olsun. Hamam ve
    tas aynı olsun, tallâklar değişsin.
    Bu anlayışlarımızı değiştirmeden Rabbimizin devlet nimeti vererek,
    toplumumuzu değiştireceğini beklemek İlâhî hükme, sünnetullaha
    ters olur: “...Muhakkak ki Allah, bir kavmi, onlar kendi nefislerini
    değiştirmedikleri müddetçe değiştirmez...”1191
    Bu particilik konusunda en önemli problemlerden biri, “elfâz-ı
    küfür” meselesidir. Oy vererek seçtiğiniz tüm milletvekilleri: “Atatürk
    ilkelerine bağlı kalacağına, Cumhuriyet’i koruyacağına, laikliği
    ve rejimi savunacağına...” yemin etmekte, nâmusu ve şerefi üzerine
    söz vermektedir. Hem de bu yemine tüm vatandaşları şâhit tutmaktadır
    düzen, televizyon kanallarından naklen vermektedir bu yemin
    denilen küfür sözlerini. Konuyla ilgili bir hadis-i şerif: “Kim Allah’tan
    başkası üzerine yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur yahut
    küfretmiştir.” 1192
    Bir hadis-i şerif de, “yemin ederken, başka şeye dâir niyet etse, niyeti
    (nasılsa) sağlam olsa, ne olur?” sorusuna cevap veriyor: “Yemin,
    yemin isteyenin niyetine göredir” Bir diğer rivâyet: “Senin yeminin arkadaşının
    seni kendisiyle tasdik ettiği şeye göredir.” 1193
    Ayrıca, parti tüzüğünde açıkça “Atatürk ilkelerine ve partiler kanununa...
    bağlı kalacağınıza” dair yazılı teminat verme ve kendinize
    tüzük olarak kabul etme durumundasınız. Parti binalarına tâğutların
    resmini asacak, zaman zaman, bazı bayramlarda seyranlarda anıtkabirlere
    gidecek, putların karşısında divan duracaksınız. Bayram
    denilen, Şeriat’ın kaldırıldığı günleri kutlayacak, laik cumhuriyeti,
    demokrasiyi, Allah’ın indirmediği kanunları hazırlayan meclisleri
    öven beyanatlar vereceksiniz. “Atatürk yaşasaydı, bizim partimizden
    1190 2/Bakara, 85
    1191 13/Ra'd, 11
    1192 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    1193 Müslim, Eymân 21, hadis no: 1653; Ebû Dâvud, Eymân 8, h. no: 3255; Tirmizî,
    Ahkâm 19, h. no: 1354
    502
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olurdu” diyeceksiniz. Şirk olan düzenin unsurlarına ve düzene sahip
    çıkan sözler söyleyip uygulamalar yapacaksınız. Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetmeyeceksiniz. Küfrün kurumlarına sahip çıkacak, polisini,
    ekonomisini... güçlendirecek, yıkılası rejimin iskeletine kan pompalayacaksınız.
    Bunların İslâmî hükmünü öğrenmek, tâğut adaylarına olduğu
    kadar, onları en azından oylarıyla destekleyenler için de şarttır.
    Oy Verenin Hükmü Konusunda
    Bazı Âlimlerin Görüşleri
    Şankıtiy şöyle demektedir: “Allah hüküm koymada kendine ortak
    kabul etmez.”1194 âyeti ve benzeri ayetlerden anlaşılıyor ki; Kur’an ve
    sünnetin dışında kendi heva ve heveslerine göre kanun koyanlara
    uyanlar Allah’a şirk koşmuşlardır. Bu manayı destekleyen birçok ayet
    de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına göre teşri (kanun)
    koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah öldürmüştür” diye helâl
    sayanlara uyanlar hakkında Allah (c.c.) şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın
    adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah’ın
    yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle tartışmaları için dostlarına
    fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.”1195
    Bu âyette Allah’ın haram kıldığı eti helâl sayanlara itaat etmenin şirk
    olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk, Allah’ın kanunlarına
    muhalif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir.
    “(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere
    inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğuta küfretmeleri
    (ona inanmayıp onu inkâr edip reddetmeleri) emrolunduğu halde,
    tâğutun önünde muhâkeme olmak, onların hükümleriyle hükmedilmek
    istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları derin bir dalâlete/sapıklığa saptırmak
    istiyor.”1196
    1194 18/Kehf, 26
    1195 6/En'âm, 121
    1196 4/Nisâ, 60
    503
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Bu zikrettiğimiz âyetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın
    kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah’ın
    şeriatine muhâlif kanunlara tâbi olan kimselerin kâfir ve müşrik olduklarında
    şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş
    kimselerden başkaları değildir.1197
    Hasan el-Bennâ: “İhvân yine inanır ki, İslâm’ın getirdiği ve gerektirdiği
    fikir ve oy verme hürriyeti ile particiliğin gerektirdiği oy
    verme taassubu, toplulukların karşısına çıkıp oy avcılığı yapma, ümmeti
    parçalama, birliği bozma ve iktidar gücünün sarsılmasına ve
    parçalanmasına sebep olma arasında fark vardır ki, İslâm, particiliğin
    getirdiği bu gibi şeyleri şiddetle haram kılmıştır.”1198
    Seyyid Kutub: “… Bazı müslümanlar câhiliyye toplumuna tâviz
    verip onun yaşayışına ayak uydurmak sûretiyle politika yapacaklarını
    ve içlerine girerek İslâ dâvâsına bir şey kazandıracaklarını zannediyorlar.
    Bunlar, ne İslâm akîdesinin (inancının) karakterini anlamışlar,
    ne de kalplerin kapısının nasıl açılacağını öğrenmişlerdir.”1199
    “Siz, Allah’ın emrettiği hususlardan yüz çevirip şeriatını terk edip
    başkalarının sözüne uyarsanız, Allah’ın hükmünün yerine başkalarının
    hükmüne koşarsanız, işte bu yaptığınız şirktir. Kim bir insanın
    kendisinden uydurduğu hükümlere itaat ederse, bu hüküm çok küçük
    ve basit bir mesele dahi olsa o şüphesiz müşriklerdendir. Müslüman
    olup da böyle bir fiil işleyen doğrudan doğruya İslâm’dan çıkıp
    şirke girmiş demektir. Ne kadar kelime-i şehadet getirirse getirsin
    fark etmez… Madem ki o Allah’tan başkasının hükmüne uymakta,
    Allah’tan başkasının hükmüne itaat etmektedir, bu onun durumunu
    değiştirmez…”1200
    Muhammed Emin Şenkıtî, Kehf sûresinin 26. âyetine yaptığı
    tefsirde şöyle demektedir: “Kur’an-ı Kerim’in nasslarından açıkça
    anlaşılmaktadır ki, şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu, İslâm
    1197 Şankıtî, Edvâü’l Beyan, c. 4, s. 83-84
    1198 İmam Hasan el-Bennâ, Mecmuatu’r-Resâil, s. 287-290
    1199 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Yusuf Sûresi, âyet 108’in tefsiri
    1200 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, 9/Tevbe, 31.âyetin tefsiri, c. 5, s. 415-416; Âyete
    dair diğer nakiller için bk. İbn Kesir, 2/272; Kasımî, 6/2491; şaravi, 7/3910; Ebu’s-Suud,
    2/438
    504
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şeraitine muhâlif beşerî kanunlara tâbi olanların kâfir ve müşrik olduklarından
    ancak onlar gibi Allah’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin
    nurundan kör olan kâfir ve müşrik kimseler şüphe ederler.”1201
    Şeyhul İslâm Mustafa Sabri Efendi şöyle der: “Şayet hükümet dinin
    hudûdundan çıkar ve ‘dine tâbi olmak fertlerin işidir’ derse, bu
    söz dini devletten ayırmaktır. Bu da hükümetin irtidadıdır. Böyle bir
    hükümetten râzı olan ümmet de irtidat etmiştir. Bu hükümete itaat
    edenler tek tek mürtedleşmiştir. Bunların hepsi, şu âyetin kapsamına
    girmektedir: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerintakendileridir.”
    1202
    Mevdûdi diyor ki: “Demokrasi insanın ilâhlaştırılması, kitlelerin
    egemenliğidir. Demokraside yasama halkındır. Halk parlamentoda
    milletvekillerinin çoğunluğu ile temsil edilir. Parlamentonun yaptığı
    kanunlar bütün halk için bağlayıcıdır. Bu nedenle demokrasi, Allah’a
    şirk koşmaktır ve açık bir küfürdür. Çünkü Allah’ın yasama hakkını
    alıp insanlara vermektedir. Hâlbuki Allahu Teâlâ: “Hüküm ancak
    Allah’ındır. O size ancak kendisine ibâdet etmenizi emretti.” 1203 buyurmaktadır.
    Parlamento kararlarının Allah’ın adıyla değil de insanların
    adıyla çıkmış olması, demokrasinin küfrünü göstermeye yeterlidir.
    Demokratlar bu yaptıklarıyla halkı Allahu Teâlâ’nın yerine koymaktadırlar.
    Bu nedenle demokrasi, Allah’ı bırakıp insanları ilâhlaştırmanın
    bir şeklidir. Alluhu Teâlâ; “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi
    rabler edinmeyelim”1204 buyruğu ile onu haram kılmıştır.”1205
    Seyyid Kutub şöyle der: “Allah’a ortak koşmak, sadece yasama
    hakkını Allah’tan başkasına vermekle de tahakkuk eder. Böyle bir
    fiil, sahibini müşrik yapmaya kâfidir.”1206
    İmam Taberî: “Allahu Teâlâ kendi kanunlarından hâriç kanun yapanların
    kâfir olduğunu haber veriyor.” diyor.1207
    1201 Edvâu’l Beyan, c. 4, s. 73-74
    1202 5/Mâide, 44; Mustafa Sabri, Mevkıfu’l Akl, c. 1, s. 123
    1203 12/Yûsuf, 40
    1204 3/Âl-i İmrân, 64
    1205 Mevdûdi, el-İslâm ve’l Medeniyyetü’l-Hâdise, s. 33
    1206 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 7, s. 264
    1207 Taberî Tefsiri,c. 10, s. 357
    505
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Abdullah Azzam diyor ki: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen,
    Allah’ın şeriatına ve Rasûlullah’ın sünnetine taban tabana zıt kanun
    koyan, o kanunu uygun gören, destekleyip imzalayan kimseler kesinlikle
    kâfir olurlar ve İslâm milletinden çıkarlar. Allah’ın indirdikleri
    dışında kanun yapmak insanı kesinlikle dinden çıkarır. İslâm’a
    zıt sadece tek bir kanunu dahi desteklemek, doğrulamak, imzalamak,
    parlamentonun hakkı değildir. Kim ki İslâm’a zıt sadece tek bir kanunu
    dahi uygun görürse -erkek ve kadın eşittir, gibi- İslâm milletindençıkar.”
    1208
    Mahmud Şâkir: “Allah’ın şeriatına muhâlif kanun koyanların küfründe
    zerre kadar şüphe yoktur.”1209
    Abdülkadir Udeh: “Çağımızda İslâm şeriatını değil de, onun yerine,
    insanların koymuş oldukları kanunları uygulamak, bugün küfrün
    en bâriz örneklerindendir.”1210
    Seyyid Kutub: “Bir kimsenin Allah’ın şeritanı hükümsüz hale getirmesi,
    başka bir kaynağın hükümlerini tatbikata koyması yahut Allah’tan
    başka herhangi bir kimseye hâkimiyet hakkı tanıyarak onun
    bu konuda söz sahibi olduğunu kabul etmesi… Evet, sadece bu kadarı
    dahi bir kimsenin kâfir olması için yeterli bir fiildir. Hâkimiyet
    yetkisini kendi üzerinde gören bir kimse, bu hareketinden dolayı
    Allah’ın dininden çıkmış olur. Aynı şekilde hâkimiyet vasfına sahip
    olduğunu iddia eden kimsenin bu iddiasını kabul edenler de küfre
    girmişlerdir.”1211
    Muhammed Kutub: “Allah’ın kanunundan hâriç kanun yapan İslâm
    milletinden çkar. Bu konuda tüm fukahâ ittifak etmiştir. Acaba
    dâvetçiler Allah’ın hükümleri dışında kanun yapmanın imandan çıkardığını
    ve bu kanunlardan râzı olmanın küfür olduğunu öğrenmediler
    mi?1212; “Böyle parlamentolara girmek bazı kaymalara sebep
    olur. Dâvâya karşı büyük tehlike ifade eder. Öncelikle böyle parlamentolara
    girmek akîdeyi bozar. Bir müslümanın dini ona: ‘Allah’ın
    1208 Abudllah Azzam, hâkimiylet Mefhumu
    1209 Mahmud Şâkir, Taberanî Tefsirinin Hâşiyesi, c. 1, s. 34
    1210 Abdülkadir Udeh, Teşrî’l-Cinâî, s. 196
    1211 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, c. 8, s. 403
    1212 Muhammed Kutub, Keyfe Ned’u-n Nâs, s. 38
    506
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    şeriatı dışındaki tüm kanun ve yasaları reddet. Beşerî sistemlerin
    hepsi cahilî sistemlerdir. Bu beşerî sistemleri kabul etme ve bunlara
    rızâ gösterme’ der. Buna rağmen bir müslüman, Allah’ın şeriatını reddeden
    kendi istekleri doğrultusunda kanun vaz’ eden parlamentoda
    nasıl olur da onlarla oturur? Nasıl onlarla birlikte hükümet kurar?
    Bir müslüman nasıl onların ilkelerini kabul ettiğine dair söz verir
    ve yemin eder? Hâlbuki Allah Teâlâ kitabında şöyle buyurmaktadır:
    “O (Allah), Kitab’da size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr
    edildiği yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan
    başka bir söze dalıncaya kadar (başka konuya geçinceye kadar) kâfirlerle
    beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz.”1213 Kesinlikle
    bilinmelidir ki; bu gibi şeyler İslâm akîdesine apaçık terstir.”1214
    Said Havva: “Şehâdet kelimesini bozan hallerden bir tanesi de
    Allah’tan başkasına teşrî’, hâkimiyet, emretme ve nehyetme yetkisi
    vermektir. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an’da “Hâkimiyet ancak Allah’ındır.”
    1215 buyurmaktadır. Bu hususa öncelikle demokrasi girmektedir.
    Zira demokrasi parlamentolarda çoğunluğun hevâ ve hevesine dayalı
    bir şekilde kanun koymaktır ki, bu da direkt olarak teşrîdir. Ve
    şirkintakendisidir.1216
    Oy Vermenin Hükmü
    Bununla birlikte sadece oy verdiğinden dolayı halkı tekfir etmenin
    doğru olmadığını birkaç sebepten dolayı, bu konuda hüküm
    vermemeyi doğru görüyorum. Halk, bu konuda cahildir, cahillik de
    özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı zaman ve yerlerde mazeret teşkil
    eder. Dolayısıyla onlar hakkında hüküm vermede acele edilmemelidir.
    Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi, hükmün verilmesine
    engel teşkil eder. Ayrıca, halkın İslâm âlimi kabul ettiği nice şahısların,
    oy vermeyi caiz görmeleri, bu konu hakkındaki şüphelerin artmasına
    ve konunu içinden çıkılmaz hale gelmesine sebep olmuştur.
    1213 4/Nisâ, 140
    1214 Muhammed Kutub, Vâkıunâ el-Muâsır, s. 423
    1215 12/Yusuf, 40
    1216 Said Havva, İslâm, s. 83
    507
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Şeyh Ebu Basir bu konuda şöyle diyor: Müslümanlardan milletvekillerine
    oy verenlerin hükmü şöyledir:
    1) Oy vermek fiil olarak Allah Teâlâ’nın dininde küfürdür. Çünkü
    Allahtan başka bir mahlûkun ulûhiyyetine ve seçimlerin önceden
    belirtmiş olduğumuz yanlış yönlerine rıza ve kabul içermektedir.
    2) Bu fiili işleyen kişinin ise iki hali vardır. Birincisinde muayyen
    olarak kafir olur. İkincisinde ise mazeret ve tevilden dolayı kâfir olmaz.
    Birincisi; oy verenin muayyen olarak kâfir olduğu hal: Kişinin
    kendi sözünden veya halinden milletvekilinin mecliste yaptığı işin
    gerçeğini, düştüğü şer’î yanlışları, şeriatla çeliştiğini bilip de, buna
    rağmen hür ve isteyerek seçimlerde milletvekiline oy verdiğini gördüğümüz
    zaman. Yani bu kişi milletvekilinin, Allahtan başka kanun
    koyma özelliği olduğu ve teşrii yapma hakkı olduğu için oy vermektedir.
    Böyle bir kişinin muayyen olarak tekfir edilmesi kaçınılmaz
    bir şeydir.
    İkincisi; oy verenin muayyen olarak tekfir edilmediği hal: Bu
    halde bu kişiye cehalet ve muhalefet ettiği konudaki âcizliği gideren
    şer’î delil kendisine ulaşana kadar bu kişi mazeret ve te’vil kapsamındadır.
    Bu durum söz konusu çirkin fiile katılan insanların çoğunluğunun
    halidir. Yani oy veren kimsenin sözünden veya halinden
    milletvekilinin işinin gerçeğini ve düştüğü şer’î yanlışları bilmediğini
    gördüğümüz zamandır. Bilakis bu insan demokrasinin hocaları
    ve davetçilerinden işitmiş olduğu sözlerden, demokrasinin güzel ve
    parlak olduğunu sanmakta ve ona göre seçimlere katılıp oy vermektedir.
    Böyle bir kişinin tekfir edilmesinden sakınmak kaçınılmaz bir
    şeydir. Şer’î hüccet/delil ikame edilene kadar ona öğretmek ve işlerin
    gerçeğini göstermek gerekir. 1217
    Şeyh Ebu Katade bu konu hakkında şöyle der: Kanaatime göre
    seçimlere katılanların hepsi kâfir olmaz Bunun sebepleri ise:
    1217 Ebu Basir, Demokraside ve Çok Partili Rejimlerde İslâm’ın Hükmü, s.190-191
    508
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Birincisi: Kanunlarında belirtilen seçim mahiyeti toplumun önde
    gelen birçokları tarafından bilinmediğinden dolayı hiç şüphesiz ortada
    cehalet özrü bulunmaktadır. Bu nedenle seçimlerin mahiyetini
    anlayan kardeşlerimizin, diğer insanlar hakkında hüküm vermeye
    çalışırken onları da bu konuda kendileri gibi sanarak hüküm vermeye
    kalkışmamaları gerekir. Özellikle seçim konusunun sonradan
    meydana çıkan bir hadise olması ve selef tarafından üzerinde durulmaması
    nedeniyle halkın bu konuda yeterince bilgi sahibi olmaması,
    onlar için mazeret teşkil eder. Dolayısıyla onlar hakkında hüküm
    vermede acele edilmemelidir. Zira bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi,
    hükmün verilmesine engel teşkil eder.
    Resmî Okullarda Çocuklarını Okutmak
    Hepimizin okullarla şu veya bu şekilde bir ilişkisi var. Ya kendimiz
    veya çocuklarımız ya da en yakınlarımızdan birileri eğitim
    adına eritiliyor, öğütülüyor. Yeni neslin kafaları düzene uygun hale
    getirilmek için yontuluyor, fıtratları bozuluyor. Ve bu konuda Müslümanlar
    olarak çıkış yolu bulamamanın bin bir zilletini yaşıyor ve
    vebalini taşıyoruz.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine
    tümüyle düşman iki inanç ve yaşam tarzı sunuyor. Çocuklar,
    çifte standartlı yetişiyor. Ana ve babaların “aman oğlum, şunu sevme,
    şuna inanma, ama bunları okulda öğretmenine filan da belli etme!”
    diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha küçük yaşta anormalleştiriyor.
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
    Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite
    oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta
    haramın ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne
    sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır).
    Mekke’de camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı.
    509
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Ümmetin evleri vardı. Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek,
    insanlara vahyi öğretebilecek, çocuklarını bu noktada korumalarını
    sağlayacak, imkânların elverdiği en uygun çözümlere gidilmişti.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah
    askeri olmak ile; diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle
    alâkalıdır. Birincisi toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî
    kurumları. Bedeli vardır elbette bu tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş
    ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler, mahrûmiyetler, sıkıntılar,
    cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi gerektirecektir.
    Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli olmadığı
    için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin
    sırtına yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın
    bedevîlerin, ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu
    için, ruhsat yolu da tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek
    hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman için mümkün olmayan şeyleri
    ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın
    hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda
    belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın
    affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir.
    Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve
    küfür davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki
    çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden
    çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki
    küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp
    nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların
    övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram
    ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını
    över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her
    ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri
    ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına
    çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir
    510
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve
    gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir.
    Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde
    kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse
    ebeveyn, yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi
    ve pazar günleri, hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî
    eğitimine ayrılabilmelidir. Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir
    öğrencinin evinde velîlerin tâyin edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin
    eğitim ve terbiyesine teslim edilir. Bir mahallede beş on
    velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için alternatif
    çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli olmadıklarındandır,
    diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler
    olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin
    sancısını duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa
    çözümler getirebilir. Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını
    yüklemediğinden, ancak devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal
    ve kesin çözümler de acele olarak beklenmemelidir.
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net
    çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve
    Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”1218 Bu ve benzeri
    âyetler, kesin küfür fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir
    şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı olunca bu hükmü verebiliriz.
    Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda İslâm âlimlerinin ve
    ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın küfür olduğuna
    dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür
    olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri
    hemen tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde
    de çokça yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini
    kâfir ve müşrik yapmaz. Nice hadiste, “şunu yapmayan bizden
    değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz” denildiği halde, o işi
    yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ, hiçbirimizin
    kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz için
    de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü
    1218 60/Mümtehine, 5
    511
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    aşan bir husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz”
    ifadesiyle bildiriliyor. Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters
    inançlara sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz
    gibi sâlih ameller de yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü
    yasaklamış, şehâdet kelimesi getiren kimsenin öldürülmesine çok
    şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp baktın mı?”1219 diyerek zâhiren
    Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir. Eğer her kâfirin
    mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi, Peygamberimiz’in,
    vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine bildirmesi
    ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi
    gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi
    şartıyla, sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu
    bildirmemiş ve ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına
    rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine
    önemli ve bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali
    yönüyle riskli kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi?
    İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek tarzda kesin ve net konuların dışında
    herhangi bir mü’minin böyle bir karar veremeyeceğini söyleyebiliriz.
    Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna kâfir damgası vurmak
    olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak olmalı. Doktor,
    hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman olmaz, ona
    acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz.
    O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul
    edilmiştir? Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp
    adamı da şüpheci olmalı, teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz
    olmamalı, hemen kestirip atmamalı, her ihtimalli şeyden şüphe edip
    teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen vb. delillere mutlaka müracaat
    edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol etmeli, gerektiğinde
    teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya doktorların
    sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa
    soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep
    1219 Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no
    2643
    512
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    olabilecek şekilde) ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk
    için şu kadar tahsil ve tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar
    için ilim gerekmez mi?
    Kendimizin ve yakınlarımızın eğer çocuklarını okula gönderiyorlarsa,
    böyle tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza
    etmek için;
    Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini
    unutmamak,
    İmkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif
    eğitim oluşturmak
    Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
    Resmî Bayramlara çocukları göndermemek,
    Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef ’al-i küfürden
    şiddetle sakınmak,
    Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri
    şeyleri okumamak,
    Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
    Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği
    yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak,
    hafta sonları İslâmî eğitimi üzerinde titizce durmak.
    Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip
    sevdirmek, Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
    Cumartesi, Pazar günleri ve tatilleri çocukların İslâmî eğitimleri
    ve câhilî eğitimden arınmaları için gayret gösterip fırsatlar ve alternatif
    imkânlar oluşturmak.
    513
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    Okul ve öğretmen tercihi yapmak, öğretmenin ve idarenin İslâm
    düşmanı olmayanlarını arayıp bulmak; gerekirse uzak bir okula kayıt
    yaptırmanın yollarını bulmak.
    Çocuklarımıza Kur’an eğitimi verdirmek; Kur’an’ın metni ile birlikte
    mealini okutmaya çalışmak, evde Kur’an eğitimi yaparak Kitabımızın
    günlük hayatla ve kendimizle bağlantısını kurmaya çalışmak
    ve çocuğa da bu bakış açısını kazandırmaya gayret etmek.
    Evlerimizi İslâm okulu haline getirmeye çalışmak.
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor.
    Kâfir denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak,
    onlara tevhidi ve Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine
    çekilmek herhalde dâvet usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle
    de doğru olmaz. Her iki yönüyle ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde
    tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle konularda cesaret,
    ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ taraftan yaklaşmasından
    meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek
    için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk
    içinde, tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de
    vardır. Unutmayalım; küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür
    damgası vurmayı emreden hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan
    sakındıran nasslar vardır.
    Askerlik
    Askerlik; Devlet Tanrısına kulluk demektir, aslında. Doğru da,
    askerlik dışında da nice konularda insanlar bu kulluğu sergilemek
    zorunda bırakılmıyorlar mı?
    Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması sistem açısından bir vatandaşlık
    görevi kabul edilmektedir. Yani devlet, kendini vatandaşın
    tanrısı konumunda görür. Vatandaşa düşen de kayıtsız şartsız devlet
    tanrısına kulluk yapmaktır. Devlet tanrı, “yat” deyince yatacak,
    “sürün” deyince sürünecek, “öldür” deyince öldürecek bir kul istemektedir.
    Karşılığında bırakın yalancı da olsa bir cenneti, teşekkür
    514
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    bile etme zorunluluğunu duymaz devlet; çünkü vatandaş buna mecburdur,
    kendisini de bu kulluğa lâyık görür. Cenneti yoktur, ama cehenneme
    benzetmeye çalıştığı zindanları vardır, bu kulluğu kabul
    etmeyenler için.
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Memleketi hep
    askerler yönetir. Asker Atatürk yattığı yerden ilke ve devrimleriyle,
    ihtilal yapan askerler anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de
    her şeyleriyle. Her şehrin en mûtena yerinde askeriye konuşlanır, en
    güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir. “Bu memleketin (ve vatandaşların)
    sahibi biziz” diyen tavırları ile âdeta haykırırlar: Subay
    olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine gerektiğinde
    canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar, istedikleri
    zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir.
    Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine
    hakaret etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının,
    çok çalışsa da ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir
    eridir. Rejimin (İslâm’dan ve Müslümanlardan) korunup kollanması
    onlara aittir. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı kuvvetlerin istemediklerini
    başa geçirdiğinde, ya da vatanseverlikleri depreşip canları istediğinde
    ihtilal yapmaya hazırdırlar. Can atarlar vatanı kurtarmaya(!),
    kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…
    Sistem, okullarında okuyan öğrencileri de askerî disiplinle yetiştirir.
    “Sıra ol, rahat, hazırol, rap rap rap!” (“Rab, Rab!” değil, ona benzemesin;
    irticanın ayak sesi diye darbe olur.)
    “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler ise tâğut yolunda
    savaşırlar.” 1220 Mü’minlerin tâğuta mutlak itaatleri, yani onlara kulluk
    yapmaları Kur’an’la yasaklanmış ve onları reddedip inkâr etmeleri
    emredilmiştir. Onların gönüllü askeri olmaları küfürdür. Kim,
    gönül rızasıyla, isteyerek, seve seve kâfirlere askerlik yaparsa kâfir
    olur.
    Ancak, istemeyerek askerlik yapmak zorunda bırakılanlar (eğer
    askerlik yaparken yemin etmezler, marşlarda ve derslerde küfür
    1220 4/Nisâ, 76
    515
    Ünite 21 İnançla İlgili Tartışmalı Konular
    kelimelerini söylemezlerse), tabii hepsinden önemlisi tâğut uğrunda
    savaşa katılmazlarsa tekfir edilmemelidir.
    “Mü’minler mü’minleri bırakıp da, kâfirleri dost ve idareci edinmesinler.
    Kim bunu yaparsa, ona Allah’tan hiçbir şey (yardım) yoktur.
    Onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olmanız hâriç.
    Allah size, asıl kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de
    ancak Onadır.” 1221
    Hz. Peygamber; “Şüphesiz Allah, ümmetimden hata, unutma ve
    üzerine zorlandıkları şeyin hükmünü kaldırmıştır.” 1222 buyurmuştur.
    Bu nasslar ışığında diyebiliriz ki; Bir mü’min, askerlik yapmamak
    için elinden gelen imkânları kullanacaktır. Rapor alma veya benzeri
    yolları denemek zorundadır. Eğer başka hiçbir yol bulamadıysa, kerhen
    (istemeye istemeye), zorla askere götürülmesinde kendisi için
    tekfir edilecek bir durum olmaz. Bu durum, aynen bazı mü’minlerin
    hapse atılmasına benzer. Nasıl hapiste yatmak küfür kabul edilmezse,
    aynı şekilde kişinin haksız yere hapse atılır gibi, belirli yaşa geldiğinde
    askere atılması (alınması) da (orada küfür olan davranış ve
    sözlerden sakındığı müddetçe) küfür sayılmaz. Bu durum, ruhsattır
    ve mü’minlerin güçlerinin yetmemesiyle ilgilidir.
    Azimet ise, her ne pahasına olursa olsun askere gitmemektir.
    Buna gücü yeten insan, övgüye lâyıktır. Ama, günümüzün şartlarında
    bunu her mü’minin yapmasının beklenmesi doğru değildir. Askere
    gitmemek için gücü yetmeyip mecburen gitmek zorunda kalanlara
    anlayışla bakmak gerekir. İslâm, sadece kahramanların dini değil,
    aynı zamanda bedevilerin, zayıf ve güçsüzlerin de dinidir. “Allah her
    şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Allah, kimseye kaldıramayacağı
    yükü yüklemez.”1223; “Allah sizin için kolaylık diler, zorlukdilemez.”
    1224
    1221 3/Âl-i İmrân, 28
    1222 Buhârî, Talâk 11, İlim 44, Şurût 12, Enbiyâ 27
    1223 2/Bakara, 286
    1224 2/Bakara, 185
    516
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Elbette, kâfirler safında mü’minlere karşı savaşmak, savaşa katılmak
    farklıdır. Hiçbir mü’min kâfirler safında savaşamaz. Tâğutlar
    safında savaşmak küfürdür. 1225
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici
    zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara
    kulluk; tâğuta kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ
    ve heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem
    olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslam’ın
    hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet:
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele.
    İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri
    de onlardır.” 1226 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir
    durumdan söz etmek mümkün değildir!
    Dâvâmızın sonu el-hamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir.
    Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun!
    1225 4/Nisâ, 76
    1226 39/Zümer, 17-18

    518
    001. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    002. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    003. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özkozalı, Bengisu Y.
    004. Âhiret Günü, Abdulkadir Rahbavî, Beka Y.
    005. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    006. Akaid Dersleri, Ebu Hanzala, Furkan Y.
    007. Akaid Dersleri, Rüştü Erkal, Özel Y.
    008. Akaid Risaleleri, Hzr. Ali Nar, Özel Y.
    009. Akaid ve Fıkıh Risaleleri, Heyet, İstikamet Y.
    010. Akaid ve Kelâm İlminde Vahyin ve Aklın Yeri, Ensar Neşr.
    011. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y.
    012. Akait Dersleri, Muhammed Taki Misbah, Kevser Y.
    013. Akîde ve Şeriat, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    014. Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    015. Akîdede Âhad Haberin Delil Olması, M. bin Abdullah el-Vuheybî, Guraba Y.
    016. Akidemiz Budur, Ebu Muhammed el-Makdisi, Beyaz Minare Y.
    017. Âlemlerin Rabbi Allah, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    018. Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    019. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    020. Allah, Kur’an, İnsan, Şerafeddin Gölcük, Esra Y.
    021. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    022. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Karadavî, İhtar Y.
    023. Antik İnançlar, Modern Hurâfeler, Martin Lings, İşaret Y.
    024. Asrımızın Yesakı, Ziyaeddin el-Kudsî, Hak Y.
    025. Atalar Yolu, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    026. Ateizm ve Eleştirisi, Aydın Topaloğlu, DİB Y.
    027. Bel’am, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    028. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
    029. Bitmeyen Laiklik Kavgası, Rauf Pehlivan, Motif Y.
    030. Biz Böyle İnanıyoruz!, İbn Useymin, Guraba Y.
    031. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    032. Bütün Yönleriyle Tevhid, Muhammed et-Temimi, Karınca Polen Y.
    033. Büyük Şirkte Cehalet, İsmail Haliloğlu, Nakil Y.
    034. Caferi, Şii ve Rafızilerin İnanç Esasları, Senin Ağzından Senin Dinin Ey Şii, Abdullah
    bin Muhammed es-Salih, Yedi İklim Kitabevi
    AKAİDLE İLGİLİ YARARLANILABİLECEK KİTAPLAR
    (Tavsiye Ettiğim veya Etmediğim Yayınlanmış Türkçe Eserler)
    519
    Tavsiye Kitaplar
    035. Cahiliyenin Hükmünü mü İstiyorlar? Ziyaeddin el-Kudsî, Hak Y.
    036. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    037. Câhiliyye, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    038. Cehalet Özrü, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    039. Cehalet Özürdür, Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Guraba Y.
    040. Çağdaş Hâricilik Düşüncesi, Tekfir ve Hicret Cemaati Örneği, Ahmet Celi, Beyan Y.
    041. Çağdaş İnançlar Düşünceler, 1-2, Heyet, Beka Y.
    042. Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, Endülüs Y.
    043. Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, Ethem Ruhi Fığlalı, Selçuk Y.
    044. Çağımızın Bâtıl İnançları, Yüksel Kanar, Beyan Y.
    045. Çocuk Eğitiminde Nebevî Yöntem ve Fesad Medreseleri, Ebu Muhammed el-Makdisi, Şehadet Y.
    046. Darü’l Erkam Darü’n Nedve Çarpışması, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    047. Delilleriyle İslâm İtikad ve İnanç Esasları, İsmail Hakkı Zeyrek, Sönmez Y.
    048. Demokrasi Bir Dindir, el-Makdisî, el-Mukrî, Şehâdet Y.
    049. Demokrasi Küfür Nizamıdır, Hizbut Tahrir Y.
    050. Demokrasiye Eleştiri, Süleyman Uğurlu, Köklü Değişim Y.
    051. Devletsiz İslâm, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    052. Din Budur, Seyyid Kutub, Arslan Y.
    053. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    054. Din Nedir, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    055. Din ve İslâm, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    056. Dinde Ölçülü Olmak, Abdurrahman b. el-Luveyhık, Kayıhan Y.
    057. Diriliş Neslinin Amentüsü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
    058. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    059. Dört İmamın İtikadı, Muhammed el-Humeyyis, Guraba Y.
    060. Dört Mezhep Arasında Akîde Birliği, Nâsır el-Kıfârî, Guraba Y.
    061. Dört Mezhep İmamının İtikadı, Muhammed el-Humeyyis
    062. Duâ ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    063. Dünden Bugüne Tekfir Olayı, N. Abdurrezzak Samarrai, Vahdet Y.
    064. Düşüncede Devrim, Mehmed Kürşat Atalar, Anlam Y.
    065. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Mevdûdi, Risale Y.
    066. Ecel Üzerine, Osman Karadeniz, Özel Y.
    067. Ecel ve Ölüm, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    068. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    069. Eğitim, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    070. Ehl-i Beyt Mektebine Göre Usûl-u Din, Komisyon, Kevser Y.
    071. Ehli Sünnet Akaidi, Mehmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Bedir Y.
    072. Ehli Sünnet Akaidi, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyât Y.
    073. Ehl-i Sünnet Ekolünün Doğuşu, Nadim Macit, İhtar Y.
    074. Ehli Sünnet ve Akaidi, Mehmet Çağlayan, Çağlayan Y.
    075. Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat, Selefi Sâlihîn Akîdesi, Abdullah b. A. el-Eserî, Guraba Y.
    076. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat İnancında Kader, İbrahim b. Âmir er_Ruhaylî. İlimder Y.
    520
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    077. Ehl-i Sünnet’in Muhaliflerine Cevabı, İbn Useymin, Guraba Y.
    078. Ekonomi Bir Din midir? Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    079. Elfâz-ı Küfür, Küfür Sözler, Hüseyin Aşık, İlim Y.
    080. Emânet ve Ehliyet, 1-2, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y.
    081. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    082. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y.
    083. Esmaü’l-Hüsna Şerhi, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y.
    084. Ey Vahyin Çocukları Direnin, Hazırlayan Murat Gezenler, Şehadet Y.
    085. Fıkh-ı Ekber Şerhi (Aliyyül Kari Şerhi), Kültür Basın Yayın Birliği, Y.
    086. Fıtrattan Dine, Muhiddin Okumuş, Yediveren Y.
    087. Gaybın Haberleri, Safvet Senih, Zaman Gazetesi Y.
    088. Gençlere Tevhid Dersleri, Mehmed Göktaş, İstişare Y.
    089. Gizli Gücün Uyanışı İman, Tevfik Yusuf el-Vâi, Nida Y.
    090. Güncel İtikat Meseleleri, Ebu Hanzala, Furkan Y.
    091. Günümüz Dünya Dinleri, Osman Cilacı, DİB Y.
    092. Günümüz İnanç Problemleri, (Sempozyum) 2001 Erzurum, Aktif Kitap Erzurum
    093. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
    094. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    095. Hâkimiyet Mefhumu Tahkimu’l-Kavâniyn Şerhi, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    096. Hanefî Ulemâsına Göre Şirk ve Sebepleri, M. b. Abd. el-Humeyyis, Guraba Y.
    097. Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi ve Şerhi, Mustafa İslamoğlu, Düşün Y.
    098. Hâtemiyet (Peygamberliğin Sona Erişi), Mutahhari, Fecr Y.
    099. Hayatı Kuşatan Yönleriyle Tevhid, Muhammed bin Ahmed el-Hafzî, Beka Y.
    100. Her Nemruda Bir İbrâhim, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
    101. Hesap ve Hesaba Çekilme, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    102. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    103. Hikmet ve İmtihan Boyutuyla Kaderi Anlamak, Ali Rıza Güneş, Rağbet Y.
    104. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Mustafa Karataş, Dersaâdet Y.
    105. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    106. İbâdet, Yaşar İşcan, DİB Y.
    107. İhlas ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    108. İlâhî Kanunların Hikmetleri, (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y.
    109. İlâhî Öğretiler Işığında İslâm Nizamı, Yusuf el-Karadavî, Esra Y.
    110. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    111. İlim Ahlâk iman, Derleyen: M. Rahmi Balaban, D. İ. B. Y.
    112. İlim ve Din Açısından Mu’cize, Osman Karadeniz, Marifet Y.
    113. İlim, Felsefe, Kur’an Işığında iman, Nedim El-Cisr, Hikmet Y.
    114. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y.
    115. İlmin Işığında İslâmiyet, Arif A. Tabbara, Kalem Y.
    116. İmam Azam’ın Beş Eseri, Kalem Y.
    117. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    118. İman Nasıl Muhafaza Edilir, Hakkı Yazar, Tebliğ Y.
    521
    Tavsiye Kitaplar
    119. İman ve Amel, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    120. İman ve Bilinç, Hasan Eker
    121. İman ve İslâm Atlası, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Y.
    122. İman ve İtaat, Kul Sadi Yüksel, Misyon Y.
    123. İman ve Küfür Meseleleri, Guraba Y.
    124. İman ve Salih Amel, Abdülhamid Bilali, Buruc Y.
    125. İman ve Sosyal Hayat, Beheşti, Birim Y.
    126. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    127. İman Yazıları, Mustafa İslamoğlu, Düşün Y.
    128. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    129. İman, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    130. İman-Amel İlişkisi, Murat Sülün, Ekin Y.
    131. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y.
    132. İmanın Şubeleri, Beyhakî, Polen Y.
    133. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
    134. İnanç Devleti, Faruk Köse, Rağbet Y.
    135. İnanç Esaslarını Temellendirme Sorunu, Osman Karadeniz, İFAV Y.
    136. İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y.
    137. İnanç ve İş, Osman Şekerci, Rağbet Y.
    138. İnançla İlgili Güncel Konular, Ali Pekcan, Rağbet Y.
    139. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y.
    140. İnanmak ve Yaşamak, 1-3 Ercüment Özkan, Anlam Y.
    141. İnsan Gerçeği, Mutahhari, Fıtrat Y.
    142. İnsan ve Kader, Mustafa Sabri Efendi, Kültür Basın Yay. Birliği Y.
    143. İnsan ve Kader, Mutahhari, Akademi Y.
    144. İnsanı Uçuruma Götüren Sözler, Mehmed Paksu, Nesil Y.
    145. İrca Saldırılarına Karşı Şüphelerin Giderilmesi, Murat Gezenler, Şehadet Y.
    146. İrtidat ve Mürtedin Hükmü, Abdülhak el-Heytemî, Hak Y.
    147. İsbat-ı Vacip (Allah’ın Varlığı), Bekir Topaloğlu, D. İ. B. Y.
    148. İslâm Akaidi (Şerhu’l-Akaid), Taftazani, Dergâh Y.
    149. İslâm Akaidi, A. Lütfi Kazancı, Marifet Y.
    150. İslam Akaidi, Hasan Karakaya, Beka Y.
    151. İslâm Akaidi, Muhammed Sâlih bin El-Useymin, Tevhid Y.
    152. İslâm Akaidi, Ramazan El-Buti, Madve Y.
    153. İslâm Akaidi, Şerafeddin Gölcük, Esra Y.
    154. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    155. İslâm Câhiliye Çatışması ve Hurâfeler, Bülent Kaplan, Şahsi Y.
    156. İslâm Dâvetinin Esasları, 1-2, Abdülkerim Zeydan, Risale Y.
    157. İslâm Dini Akaidi, Hayati Ülkü, Şelale Y.
    158. İslâm Dini Esasları, M. Cemal Sofuoğlu, İzmir İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
    159. İslâm Dini, A. Hamdi Akseki, D. İ. B. Y.
    160. İslâm Dininden Çıkaran Ameller, Abdulmumin Mustafa Halime, Şehadet Y.
    522
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    161. İslam Dininden Çıkaran Ameller, Ebu Basir et-Tartusi, Şehadet Y.
    162. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    163. İslâm Düşüncesinde İnkâr Problemi, İbrahim Coşkun, Tekin Kitabevi Y.
    164. İslâm Düşüncesinde Kader ve Kaza, Halife Keskin, Beyan Y.
    165. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlid Özler, Nun Y.
    166. İslâm Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, Dergâh Y.
    167. İslam Hukuku Açısından Tekfir; Şartları ve Ahkâmı, Meva Kitap Konya
    168. İslam Hukukunda Riddet, Abdullah Furkan eş-Şâmî, Özel Y.
    169. İslâm Işığında Hareketler ve İdeolojiler, Fethi Yeken, İslâmoğlu Y.
    170. İslam İnancı Etrafında Yerli Yorumlar, Yener Öztürk, Akademi Y.
    171. İslâm İnancının Ana Konuları, Fahruddin er-Râzî, İhtar Y.
    172. İslâm İnanç Esasları (Akaid), Lütfi Şentürk, DİB Y.
    173. İslâm Nizamı, 1-3, A. Rızâ Demircan, Eymen Yay.
    174. İslâm Şeriatı, Abdülkadir Udeh, Nur Y.
    175. İslam Tarihinde İtikadî Sapmalar, Ahmed Sa’d Hamdan, Ey İnsanlar Y.
    176. İslam Ümmetini Tekfircilik Hastalığından Sakındırma Konusunda Otuz Risale, Ebu
    Muhammed Âsım el-Makdisî, İstikamet Y.
    177. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    178. İslâm, Mevdûdi, Furkan Y.
    179. İslâm, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    180. İslâm’a Giriş, Muhammed Hamidullah, Nûr Y.
    181. İslâm’a İtirazlar ve Kur’ân-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    182. İslâm’da Allah İnancı, Said Havvâ, Petek / Hilâl Y.
    183. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y.
    184. İslâm’da İhya Hareketleri, Mevdûdi, Pınar Y.
    185. İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, Marmara İlâhîyat F. Ders Notları
    186. İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y.
    187. İslâm’da İnanç Esasları, Bekir Topaloğlu, Y. Şevki Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y.
    188. İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadî Mezhepler, Süleyman Uludağ, Marifet Y.
    189. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    190. İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, M. Saim Yeprem, Marifet Y.
    191. İslâm’da Kabirciliğin Sakıncaları, M. Nâsıruddin Albânî, Hadis Y.
    192. İslâm’da Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebû Zehra, Birim Yay, Hİsar Y.
    193. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y.
    194. İslâm’ın Esası, Ş. Filibe’li Ahmed Hilmi, T. Diyanet Vakfı Y.
    195. İslâm’ın İlk Şartı Şehâdet Kelimesi, A. Rifat el-Bedravî, Özel Y.
    196. İslâm’ın İnanç Esasları, İmam Âzam, İhtar Y.
    197. İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y.
    198. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y.
    199. İslâm-Câhiliye Çatışması ve Hurâfeler, Bülent Kaplan, Özel Y.
    200. İslâmî Bilgiler ve Terimler Ansiklopedisi, Akaid-İman, Mahmut Özakkaş, Bayrak Y.
    201. İslâmî Bir Devlet İstiyoruz, M. Mehdi el Hüseyni Şirazî, İkbal Y.
    523
    Tavsiye Kitaplar
    202. İslâmî Hareket ve Önündeki Engeller, Ömer Faruk Köse, Fecr Y.
    203. İslâmî Kavramlar, Mevdûdi, Pınar Y.
    204. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    205. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y.
    206. İslamiyette İtikadî Mezheblerin Doğuşu, Yaşar Kutluay, Pınar Y.
    207. İstanbul’da İman Nasıl Artar Nasıl Azalır, Feyzullah Birışık, Polen Y.
    208. İstiâze-Şeytan, Allah, Hamd-Rab, Din Günü-İbâdet, F. Yıldız-Y. Çiçek, Bir Y.
    209. İstismar Edilen 40 Âyet, Alâeddin Palevi, Özel Y.
    210. İstismar Edilen Kavramlar, Abdullah Palevi, Özel Y.
    211. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    212. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y.
    213. İtikadî Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, İlyas Çelebi, Kitabevi Y.
    214. İtikat Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Ekmel Y.
    215. Kavram Tefsiri, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    216. Kelâmcılarla Hadisçiler Arasındaki Münakaşalar, Talat Koçyiğit, D. İ. B. Y.
    217. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    218. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    219. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    220. Kelime-i Tevhid Üzerine Düşünme, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    221. Kelime-i Tevhid’e Nasıl İnanmalıyız? Asım Uysal, Uysal Y.
    222. Kelime-i Tevhid’in Anlam ve Şartları, Faruk Furkan, Meva Kitap Y.
    223. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
    224. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ ilâhe illâllah), İbn Receb El-Hanbeli, Hak Y.
    225. Kıyâmet, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    226. Kitabu’l-Esnâm, İbn Kelbi, Tevhid Y.
    227. Kitâbu’t Tevhid, Muhammed et-Temîmî, Guraba Y.
    228. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    229. Kötülük Odakları, Zübeyir Yetik, Beyan Y. 1-10
    230. Kulluk Bilinci, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    231. Kur’an Işığında Kader ve Özgürlük, Ömer Aydın, Beyan Y.
    232. Kur’an Okumaları, 1-3, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
    233. Kur’an ve Hadis Işığında Gaybdan Haberler, Şadi Eren, Nesil Y.
    234. Kur’an ve Hayat, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    235. Kur’an ve Sünnet Işığında Kelime-i Tevhidin Ameli Boyutu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
    236. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    237. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç (Sorular-Cevaplar), Muhammed bin Cemal, Tekin Kitabevi Y.
    238. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    239. Kur’an ve Şefaat, Yaşar Düzenli, Pınar Y.
    240. Kur’an Yoluyla İmanı Yapılandırma, Mecdi el-Hilali, Beka Y.
    241. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdûdi, Beyan / Özgün / İdeal Kitaplar Y.
    242. Kur’an’a Göre İslâm’ın Temel Kuralları, Hüseyin Atay, M.E.B. Y.
    243. Kur’an’a Göre Şefaat, Mehmet Durmuş, AnlamY.
    524
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    244. Kur’an’a Göre Şirk, Zeynep Işık, Çıra Y.
    245. Kur’an’da Allah-Kul İlişkisi, Hidâyet Aköz, Seriyye Y.
    246. Kur’an’da Hidâyet, Abdullah Cevadi Amuli, İnsan Y.
    247. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    248. Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y.
    249. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
    250. Kur’an’da Kulluk, Zekeriyâ Pak, Kayıhan Y.
    251. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
    252. Kur’an’da Nankörlük Kavramı, Kerim Buladı, Pınar Y.
    253. Kur’an’da Nifak Olayı, Gülbeddin Hikmetyar, Düşünce Y.
    254. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y.
    255. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    256. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan / Kırkambar / Işık Y.
    257. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    258. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    259. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    260. Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
    261. Kur’an’da ve Günlük Hayatımızda Tevhid ve Şirk, Mustafa Silel, Ekin Y.
    262. Kur’an’da Velî ve Velâyet, Mikdat Öccü, Suffe Y.
    263. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    264. Kur’an’da Zulüm Kavramı, Ahmet Şişman, Beyan Y.
    265. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y.
    266. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Abdullah Dıraz, Mim Y.
    267. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği,Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    268. Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Velî Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    269. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Sâlih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    270. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    271. Kur’an-ı Kerim’e Göre Kabir Azabı Var mı? Mehmet Okuyan, Etüt Y.
    272. Kur’ân-ı Kerim’e Göre Melekler, Cin ve Şeytan, Lutfullah Cebeci, İstişare Y.
    273. Kur’an Hakikatleri ile İman Gerçeği, Muhammed İsmail Yılmaz, Kumtaneleri Y.
    274. Kurtulan Toplum (Fırka-i nâciye), Muhammed b. Cemil Zeyno, Saff Y.
    275. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    276. Küfür Sözler, Bid’at ve Hurafeler, Abdullah Osmanoğlu, Yasin Y.
    277. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    278. Lâ İlâhe İllâllah Ne Demek Biliyor musun? Faruk Furkan, Menâhil Y.
    279. Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    280. Lâ, Mustafa Çelik, 1, 2, Ölçü (Yenda) Y.
    281. Laik Düzende Dini Yaşamak, 1-2, Hayreddin Karaman, İz Y.
    282. Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, M. Beşir Eryarsoy, Buruc Y.
    283. Maturidiye ve Nesefi’ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı, M. Sait Yazıcı, DİB Y.
    284. Mâturidiyye Akaidi, Sabuni, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    285. Mekke Rasûllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    525
    Tavsiye Kitaplar
    286. Melek, Cin ve Şeytan, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    287. Mevzû ve Zayıf Hadislerin Akideye Etkisi, Abdurrahman Abdülhak, Hak Y.
    288. Millî Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı, Ramazan Yazçiçek, Ekin Y.
    289. Muvahhid Aileye Doğru, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    290. Muvahhid Şahsiyet, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    291. Muvahhidlerin Akîdesi, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y
    292. Mürcie İnancı, Sefer b. Abdurrahman el-Havali, İstikamet Y.
    293. Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y.
    294. Müslümanın Güzelleşmesi, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    295. Müslümanın Müslümanlaşması, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    296. Namaz Duâları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y.
    297. Nesefi Akaidi (İslâm İnancının Temelleri), Ömer Nesefi, Otağ Y.
    298. Nifak ve Münâfık, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    299. Nûr’dan Cümleler, 1-2, Alâaddin Başar, Zafer Y.
    300. Nûr’dan Kelimeler, 1-4, Alâaddin Başar, Zafer Y.
    301. Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar, Bakıllânî, Rağbet Y.
    302. On İki İmam İnançları, Üstat Nasır Mekarim, Kevser Y.
    303. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes Kitabevi Y.
    304. Önce İman, Mecdi Hilali, Buruc Y.
    305. Önce Tevhid, Nâsır el-Umer, Guraba Y.
    306. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    307. Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    308. Peygamberler ve Tevhid Mücâdelesi, M. N. Solmaz-İ. L. Çakan, Ensar Y.
    309. Peygambersiz Bir Din, Alâeddin Palevi, Meva Kitap Y.
    310. Put ve Puta Tapma, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    311. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y.
    312. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
    313. Sahâbe Devri Siyasî Hâdis. Kelâmî Problemlere Etkileri, Ahmet Akbulut, Birleşik Y.
    314. Semavi Dinlerde İtikat ve Amel, Mazharuddin Sıddıki, Fikir Y.
    315. Sevgi, İtaat ve İsyan, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    316. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    317. Sorulu Cevaplı İslâm Akaidi, Hâfız b. Ahmed el-Hakemî, Guraba Y.
    318. Sorumsuzca Söylenen Sözler 1-5, Mevlüt Özcan, Sabır Y.
    319. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    320. Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
    321. Sünneti Terk ve Kur’an’la Amel Meselesi, Mahmut Denizkuşları, Ribat Y.
    322. Sünnetullah, Bir Kur’an İfâdesinin Kavramlaşması, Ömer Özsoy, Fecr Y.
    323. Şefaat Üzerine, Esedi, Mutahhari, Tabatabai, Kevser Y.
    324. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    325. Şehâdet ve Şehid, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    326. Şia İnanç Esasları (Kendi Kaynakları Işığında), Halife Keskin, Beyan Y.
    327. Şia İnanç Esasları, Halife Keskin, Beyan Y.
    526
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    328. Şia ve Ehl-i Sünnet Bakışıyla Tevhid ve Nübüvvet, Allame Hilli, Alulbeyt Y.
    329. Şirk Psikolojisi, Hamdi Kalyoncu, Marifet Y.
    330. Şirk ve Müşrik, Seyyid Kutub, Polen Y.
    331. Şirk, Özel Y. Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    332. Şirkten Korunmak, Salih el-Müneccid, Polen Y.
    333. Şüpheleri yok eden Tevhid Gerçeği, İbn Useymîn, Guraba Y.
    334. Tâğut ve Mürted, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    335. Tağutlara Kulluğun Modern Mabedleri, Komisyon, Furkan Y.
    336. Tağutların Yardımcılarına Dair Şüphelerin Giderilmesi, Ebu Muhammed el-Makdisi, Şehadet Y.
    337. Tahavi ve Akaid Risalesi, Arif Aytekin, Guraba Y.
    338. Tarih Boyunca Tevhid Mücâdelesi ve Hz. Peygamber, Mevdûdi, Pınar Y.
    339. Tarihte ve Günümüzde Ehl-i Sünnet, Heyet, Ensar Neşriyat
    340. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    341. Tefsirde İsrâiliyat, Abdullah Aydemir, DİB Y.
    342. Tekfir, Şartları ve Ahkâmı, Faruk Furkan, Meva Kitap Y.
    343. Tekfir Meselesi Üzerine Mülahazalar, Eşref Yılmaz, Küresel Kitap Y.
    344. Tekfir Meselesi, Hüseyin Yûnus, Âhenk Y.
    345. Tekfirde Aşırılık, Yusuf el-Karadavî, Şura Y.
    346. Telhisü’l Kelâm Fi Berahin-i Akaidi’l- İslâm, İsmail Hakkı, Özel Y.
    347. Temel Dini Bilgiler, Seyfeddin Yazıcı, D. İ. B. Y.
    348. Tevhid Bilinciyle Canlanmak,Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    349. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutub, Ravza Y.
    350. Tevhid İnancına Aykırı İddialar ve Cevapları, Faysal b. Kazzar el-Câsim, Ümmülkura
    351. Tevhid Risaleleri, Haz. Abdullah Yıldırım (Muhammed b. Abdulvehhab), Neda Y.
    352. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    353. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    354. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    355. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    356. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    357. Tevhid ve Şirk, Sâlih Gürdal, Beyan Y.
    358. Tevhid, 1-2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    359. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    360. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    361. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    362. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    363. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
    364. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyât
    365. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y.
    366. Tevhid, Rab ve İlâh, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    367. Tevhid; Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    368. Tevhid’e İlk Adım, Mehmet Emin Akın, Medarik Y.
    369. Tevhide Giriş, Muhammed Esad, Erkam Y.
    527
    Tavsiye Kitaplar
    370. Tevhidî Bakış Açısı, Kul Sadi Yüksel, MisyonY.
    371. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    372. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    373. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    374. Tevhidin Anlamı, Seyyid Kutub, Şehadet Y.
    375. Tevhidin Düşmanı Tefrika, Ramazan Yılmaz, Mücahede Y.
    376. Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Karadavî, Saff / Özgün Y.
    377. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Mekki Y.
    378. Tevzihu’l Mesail, İmam Humeyni
    379. Türklerin Dinî Tarihi, Ünver Günay-Harun Güngör, Rağbet Y.
    380. Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesisleri, Sönmez Kutlu, T. Diyanet V. Y.
    381. Vahiy Kültürü, Ruhi Özcan, Ravza Y.
    382. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Yayınevi yok
    383. Yaratılış ve Kader, Safvet Senih, Nil Y.
    384. Yaşayan Dünya Dilleri, Heyet, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    385. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y.
    386. Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Pınar / Hikmet / Özgün Y.
    387. Zulüm ve İstikbar, Ahmed Kalkan, Özel Y. (Kalemder)
    528
    Gençler İçin Akaid Ahmed Kalka n
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu
    ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen
    elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız.
    Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup
    O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek
    Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış
    amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi, Kur’an’a! Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve
    bir daha bırakmamak için…

    Perşembe, 04 Şubat 2021 20:07

    Kur'an'da Yahudilerin 80 özelliği

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Ahmed Kalkan
    1
    KUR’AN’DA YAHUDİLERİN 80


    ÖZELLİĞİ


    Müslümanlarda Ne Kadarı Var?
    Ahmed KALKAN
    2
    Kitabın Adı:
    Yazar:
    Tashih:
    Mizanpaj:
    Kapak:
    Yayınevi:
    Matbaa:
    KUR’AN’DA YAHUDİLERİN 80
    ÖZELLİĞİ
    Ahmed KALKAN
    Ahmed KALKAN
    Asım ŞENSALTIK
    Asım ŞENSALTIK
    KALEMDER
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık
    Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi
    C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul
    Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69
    Sertifika No: 14352
    KALEMDER TARAFINDAN ÜCRETSİZ OLARAK
    DAĞITILMAK ÜZERE YAYINLANMIŞTIR.
    İrtibat Bilgileri:
    İstiklal Mah. Doğruyol Sk. NO 17
    Ümraniye/İstanbul
    Tel: 0 (216) 520 25 80/0 (554) 542 28 10
    Mail. Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    PARA İLE SATILMAZ!
    3
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu
    eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi
    güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde,
    tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı
    yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve
    yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir
    telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra
    bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda
    sağlar. Yararlanacak herkese helâl olsun.
    4
    SONSÖZ OLARAK HEPİMİZE “TEVBE”
    DEDİRTMESİNİ BEKLEDİĞİMİZ ÖNSÖZ
    Bismillâh, elhamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu
    alâ rasûlillâh.
    Yahûdilerin özellikleri… Değişik bir ifade
    ile, İsrâiloğullarını yahûdileştiren, yahûdileştirip
    zillet ve meskenet damgası yemelerine ve Allah’ın
    lânet etmesine sebep olan özellikler… Kur’an’dan
    çıkartılan tam 80 özellik.
    Bu özellikler olmasa, İsrailoğulları da
    yahûdileşmeyecek ve lânete varan alçalma
    yaşamayacak. Farklı şekilde ifade edersek; bu
    özellikler hangi toplumda, hangi şahıslarda varsa,
    onlar da yahûdi gibi olacak, zillet ve meskenet
    içinden yaşayacak, İlâhî lânete uğrayacak.
    Bakalım, bu özellikler Kur’an’a göre neler? Ve bu
    özellikler bugün İsrail’de mi daha çok, kendilerini
    müslüman kabul eden halkta mı? Elinizdeki
    bu kitap, bu karşılaştırmayı yapmaya yardımcı
    olacaktır. Lütfen, önyargılarla yaklaşmayın. Objektif
    olun; Kur’an’a, Kur’an’da bahsedilen özelliklere
    odaklanın. Bu özelliklerin, içinde yaşadığınız
    toplumda, çevrenizdeki insanlarda ve kendinizde ne
    kadar var, değerlendirin. Hiç yoksa, siz gerçekten
    tevhid ve takvâ ehlisiniz. O zaman doktorluk yapmak
    zorundasınız. Başkalarını kurtarmaya çalışmazsanız,
    bu bulaşıcı virüsler, yarın size de bulaşacaktır. Sizde
    5
    bu sayılan özelliklerin yarısı varsa, yarı yarıya
    bunların ilk sahiplerindensiniz. Hepsi varsa, O
    zaman İsrail’i dışarıda aramaya hakkınız yok. Bu
    özellikleri bırakmadan neye ve kime, nasıl ve niçin
    düşman olabilirsiniz ki… Kendi kendinizle mücadele
    etmelisiniz o zaman. Kendinizi değiştirmelisiniz
    öncelikle. Her Fâtiha okuduğumuzda yaptığımız
    duâyı, fiilî olarak yaşantımıza da geçirmek niyetiyle
    tekrar ediyoruz: “Bizi dosdoğru yola ulaştır;
    kendilerine nimet verdiğin peygamberlerin, sıddık,
    şehid ve sâlihlerin yoluna bizi yönelt; kendilerine
    gazab edilen Yahudi özelliklerine sahip olanların
    ve dalâlet ehli, sapıtmış hıristiyanların yoluna değil
    Allah’ım.”
    Buyrun, boyumuzun ölçüsünü almak için, yahûdi
    özellikleri ayna olsun. Toplumumuzu, kendimizi bu
    özellikler ışığında tartalım. Ve yapılması gerekeni
    yapmaya çalışalım. Unutmayalım ki; yapılması
    gereken aynaya kızmak değil; aynanın gösterdiği
    kusurları temizlemektir.
    Sizi aynayla, boy aynasıyla baş başa bırakıyorum…
    Ahmed Kalkan
    Ümraniye, Ocak 2018
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    6
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    “Hani, biz Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler
    ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı
    tanrı edinmiştiniz…”(2/Bakara, 51)
    “Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (âhirette) Rablerinden
    bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir.
    İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.”
    (7/A’râf, 152)
    İnsanımız, belki Yahudilerden daha fazla
    dünyevileşti; düşüncesi, beklentisi, çabası hep maddî
    ve dünyevî hususlarla çevrildi. Dünkü tevhid ehli
    insanları bile dünya kandırdı.
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı
    istikamet üzere sâbit kıl (Bize cesaret ver ki tutunalım),
    kâfir kavme karşı bize yardım et!” (2/Bakara, 250) demesi
    gereken insanımız, “Rabbimiz, bize aceleyi (dünyayı) ver,
    biz korkmayı tercih ediyoruz, ayaklarımızı sâbit kılma,
    çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak istiyoruz,
    kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar
    gibi olmak istiyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!”
    diye sözle değilse de fiilî olarak duâ ettiği müddetçe, her
    halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez.
    Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla
    iman etmediği, imanlarına zulüm karıştırdığı veya en
    azından imanın tadına varacak bir kaliteye erişemediği
    için, İsrailoğullarının gittiği yoldan giderek dünyevîleşmiş
    ve yozlaşmış durumda.
    MADDECİLİK VE DÜNYEVİLEŞME, MADDEYİ
    PUTLAŞTIRMA, ALTINA 1 VE HEYKELE TAPMA
    7
    “Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu
    (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’
    diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar
    verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa
    değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!
    Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi
    seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını
    sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.” (3/Âl-i
    İmran, 187-188).
    Yalan, hile, sahtekârlık, adam kandırma, marka
    taklidi, sözünde durmamak, namaz gibi ibâdetleri
    vaktinde edâ etmemek, kılık-kıyafette ölçülere
    riâyet etmemek gibi ahlâkî problemler, içinde
    bulunduğumuz toplumun temel özellikleri şeklini
    aldı.
    “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri
    de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin)
    onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak
    Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını
    kendilerine haber verecektir.” (6/En’am, 159).
    Allah’ın kendilerine verdiği “Müslim”
    (Müslüman) ismini beğenmeyip başka isimlerle
    kendisini tanıtmak; mezhebini, cemaatini, metodunu
    din edinmek; binlerce grubun insanları kendilerine
    AHLÂKÎ DEJENERASYON 2
    3 DİNLERİNİ PARAMPARÇA ETMEK,
    HİZİPÇİLİK VE TEFRİKA
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    8
    dâvet etmesi ve diğer grupları tekfir edecek kadar
    dışlamalarının arka planında hizipçilik ve tefrika
    zihniyeti yatıyor. Ümmet bütünlüğü için gerekli alt
    yapının oluşturulmayışı, vahdete giden adımların
    atılmayışı samimi mü’minlerin şikâyet ettiği, ama
    çözüm için ciddi bir şeylerin yapıl(a)madığı bir
    fitneyi yaşıyor Müslümanlar.
    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet,
    bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler,
    onunla yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini
    Rabb’e adamış kimseler ile âlimler de öylece
    hükmederlerdi. Çünkü bunlar Allah’ın kitabını
    korumakla görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın
    hak olduğuna da şahit idiler. Şu hâlde, siz de
    insanlardan korkmayın, benden korkun ve âyetlerimi
    az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)
    ve yine bakın 5/Mâide, 45; 5/Mâide, 47.
    Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen yönetimlere
    destek olmak, onların hevâlarından ortaya
    çıkardıkları şeriata zıt kanunlarını reddetmemek;
    tâğut kavramını önemsememek ve çağdaş tâğutları
    reddetmemek, devlet talebi yerine, bugünkü düzeni
    uygulayacak kimseleri önemseyip hükümet tercihini
    devleti İslamlaştırmanın önüne çıkartmak, bu
    4 ALLAH’IN HÜKÜMLERIYLE HÜKMETMEMEK
    Ahmed Kalka n
    9
    toplumun temel özelliklerinden olmuş. Yöneticiler
    açısından da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmiyorlar,
    meclisten çıkan kanunları Allah’ın kanununa tercih
    ediyorlar. Sadece meclis ve hükümet için değil bu
    durum; herhangi bir resmî kurumda âmir ve müdürler
    de aynı şekilde, İlâhî hükümle hükmetmiyor. Hatta,
    işyerinde patron ve şef, dernekte idareci, evde aile
    reisi gibi sivil şahsiyetler de Allah’ın indirdiği
    hükümlerle değil; kendi koydukları kurallarla veya
    kuralsızlıkla insanları yönetmeyi tercih ediyorlar.
    “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir.
    Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister
    onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan,
    sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek
    olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah,
    âdil davrananları sever.” (5/Mâide, 42);
    “Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram
    yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün.
    Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!” (5/Mâide, 62)
    İnsanımızın niceleri, rüşveti o kadar sıradan bir
    uygulama görüyor ki, adına sakal diyor, hediyeden
    farksız olduğunu düşünüyor, rüşvet alıp vermeyeni
    enayi olarak görüyor. “İşim görülsün de nasıl görülürse
    görülsün” anlayışı, rüşvete ve her çeşit harama kapı
    açıyor.
    RÜŞVET ALIP VERMEK 5
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    10
    İslâm Dini faiz, karaborsacılıkve hileli imalât gi¬bi
    yollarla nafaka temin edilmesini yasakladığı gibi,
    rüşvet yolu ile kazanç sağlanılmasını da yasaklamış;
    haram kılmıştır. Fert ve toplum haklarınatecavüzün
    en belirgin şekillerinden biri olan rüşvet, genel ahlâkı,
    sosyal güve-ni, ictimaî adaleti zedeleyen, ferdî zillete
    ve toplum anarşisine yol açan pek büyük bir suçtur.
    Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte
    veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir. Rüşvet
    yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de
    haramdır.
    “Hiçbir peygamberin emanete hıyanet etmesi
    düşünülemez. Kim hıyanet ederse, kıyamet günü,
    hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir
    haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının
    karşılığı tastamam ödenir.” (3/Âl-i İmran, 161);
    “Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah
    yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış
    olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını
    haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine
    helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram
    kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap
    hazırladık.” (4/Nisâ, 160-161)
    On-on beş yıl önce toplumun dörtte birinin ancak
    kullandığı kredi kartı ve banka kartı, müthiş bir
    artışa sahne oldu. Hakkını yemeyelim, bunda mevcut
    6 FÂIZ YEMEK
    Ahmed Kalka n
    11
    “(Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, ‘Biz Allah’ın
    oğulları ve sevgili kullarıyız’ dediler. De ki: ‘Öyleyse
    (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap
    ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir
    beşersiniz.’ (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine
    azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında
    bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de
    ancak O’nadır.” (5/Mâide, 18)
    “Bir de dediler ki: ‘Bize ateş, sayılı birkaç günden
    başka asla dokunmayacaktır.’ Sen onlara de ki: ‘Siz
    bunun için Allah’tan söz mü aldınız? -Eğer böyle ise,
    Allah verdiği sözden dönmez-. Yoksa siz Allah’a karşı
    bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (2/Bakara,
    80)
    iktidarın çok büyük katkısı var. 2017 Mart hesabıyla
    Türkiye’de 58 milyon 661 bin adet kredi kartı var,
    112 milyon da banka kartı, pos sayısı, 1 milyon 993
    bin. Türkiye’de yetişkin sayısının yaklaşık 56 milyon
    olduğunu hesap ederseniz bu rakamların ne anlama
    geldiğini daha kolay değerlendirirsiniz. Hemen
    hiçbir konuda Avrupa ile yarışamazken Türkiye,
    banka kartı ve kredi kartı sayılarının toplamında
    Avrupa birincisi oldu. Faizcilikte İsrail’i açık ara
    geçen Türkiye şirk cumhuriyeti, Allah ve Rasûlü
    ile savaşmak anlamında herkese yaydıkları faizle
    övünebilir, hatta bir başbakan ağzıyla Allah’a hamd
    ve şükür edebilir.
    IRKÇILIK VE TAASSUP, ÜSTÜN IRK 7
    OLDUKLARI IDDIASI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    12
    Türkçülük ve ona alternatif Kürtçülük bu
    toplumun başına büyük bir belâdır. Belâ olmaya da
    bu gidişle devam edecektir. Bayrak, marş, heykel,
    devlet putlaştırılmaktadır. İsrailoğulları altından ve
    ses çıkarıp böğüren heykele tapıyorlardı; günümüzde
    tapılan heykel ve soyut cisimlerin o kadar bir işlevi
    olmadığı halde saygı duruşu adıyla tap(tır)ılmaktadır.
    “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği
    zaman onlar, ‘hayır! Biz atalarımızı üzerinde
    bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey
    anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (2/
    Bakara, 170)
    Bu ülkenin toplumu çoğunluk itibarıyla ırkçı
    değildir demek, bu toplumu tanımamak demektir.
    Türkçülük, Kürtçülük kanına işlemiştir toplumun.
    Türk ve Kürt ırkçısı partilerin oyları bile bu konuda
    bir fikir verir. Büyük partiler de söylemleri itibarıyla
    onlardan geri kalmayacak şekildedir.
    “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve
    Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan
    etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.
    İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini
    vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne
    kötüydü!” (5/Mâide, 79)
    8 İYILIĞI EMREDIP KÖTÜLÜKTEN
    SAKINDIRMA GÖREVINI YAPMAMAK
    Ahmed Kalka n
    13
    Ma’rufu emretmemek, münkerden
    sakındırmamak, hatta kişiyi imandan çıkaracak
    şekilde iyiliği yasaklamak ve kötülüğü emredip
    yaygınlaştırmak, bunu uygulayan yönetimleri
    desteklemek fazilet sayılır hale geldi.
    Müslüman halkın çoğunluğu bu görevlerini
    yapmamaktadır. Hele emretmek ve yasaklamak
    kavramlarına uygun, yaptırımı olan bir emir ve
    yasaklama olmamakta ve yine cihadın en büyüğü
    ve en faziletlisi kabul edilen zâlim sultana/
    yöneticiye hak kelimesini haykırmamak, bataklık
    büyütülürken tek tek sinekleri avlamakla sivrisinekle
    mücadele ettiğini zannedip aldanmak gibidir. Bütün
    mü’minlerin; ilimleri, güçleri ve imkânları oranında
    dâvetle yükümlü olmasıyla birlikte, bu dâveti
    öncelikle âlimler sürdürmeli ve yönlendirmelidir.
    “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü
    olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın
    lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden
    maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile
    şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri
    daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok
    sapmışlardır.” (5/Mâide, 60)
    Bu toplum Müslüman olduğunu kendine ve
    başkalarına ispat için belki sadece domuz yemez,
    onun dışında her haltı yemeye müsait anlayış ve ortamı
    EŞLERINI KISKANMAMAK, DOMUZ GIBI 9
    YAŞADIKLARINDAN DOMUZA ÇEVRILMELERI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    14
    görebiliyoruz. Kıskanma konusunu, karısının veya
    kızının şortla veya mini etekle çarşılara çıkmasına
    aldırmayan, ya da plajlarda eşini ve kızını çıplak
    halleriyle herkese göstermek için gayret gösteren
    boynuzlulara bakarak yargıya varmak gerek.
    “Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını
    çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, ‘Aşağılık
    maymunlar olun’ demiştik.” (2/Bakara, 65)
    “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü
    olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın
    lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden
    maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile
    şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri
    daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok
    sapmışlardır.” (5/Mâide, 60)
    “Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye
    yanaşmayınca da onlara ‘aşağılık maymunlar olun’
    dedik.” (7/A’râf, 166)
    Körü körüne birilerini taklit edip akıllarını
    kullanmamaları, atalar dinini veya eski atalarının
    veya yeni Ata’larının dinini, hayat görüşünü
    benimsemeleri, günümüzde bu topraklarda da hayli
    yaygın.
    10 MAYMUNCA TAKLITÇILIK VE ŞAHSIYETSIZLIK
    ÖZELLIKLERINDEN MAYMUNA ÇEVRILMELERI
    Ahmed Kalka n
    15
    Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde,
    ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler (münafıklar) ile
    Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar
    (Yahudiler) yalan uydurmak için (seni) dinlerler,
    sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler.
    Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra
    yerlerini değiştirir ve şöyle derler: ‘Eğer size şu
    hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.’
    Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen
    onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın.
    Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi istemediği
    kimselerdir. Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette
    ise yine onlara büyük bir azap vardır.” (5/Mâide, 41)
    Hayır, “Halka hizmet, Hakka hizmet” değildir.
    İslâm’da öncelik insana hizmette değildir. Müslüman
    da olsa insana yardım ikinci planda kalır; tevhide,
    dine, dâvâya, kulluğa, şirkin her çeşidinden bireyleri
    ve toplumu kurtarmaya, cihada öncelik verilir
    İslâm’da. Allah’ın hakkı her şeyden önce gelir.
    Demokrasilerde öncelik tâğuta ve tâğutî kurum ve
    şahsiyetleredir. Kur’an, Peygamberlerin (dolayısıyla
    O’nların izinden giden şuurlu müslümanların) temel
    görevinin Hakk’a kulluk olduğunu, bütün insanlığın
    Allah’a kulluk ve ibâdet için yaratıldığını belirtir.
    Kulluğu değil de “hizmet”i öne çıkartan zihniyet,
    netice için her yolu, her metodu meşrû ve mubah kabul
    edebiliyor; yalan söylemede de bir sakınca görmüyor.
    Yalanı renklendiyor; beyaz yalanları, pembe yalanları
    DÂVÂSI IÇIN YALAN SÖYLEMEK DÂHIL, HER 11
    YOLU MEŞRÛ GÖRMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    16
    meşrû, hatta sevap kabul ediyor. Dâvâsı için kapkara
    yalanları da gerekli görüyor. Toplumun karşısında
    gördüğü İslâm mesajı, daha çok resmî çerçevede
    sunulan İslâm(!)dır. Diğer İslâm adına konuşanlar ve
    seslerini duyuranlar da, tâğutî rejimi ürkütmeden,
    yer yer onlarla uzlaşarak orta bir yol bulmaya çalışan,
    hakla-bâtılı birbirine karıştıran, İslâmî gerçekleri yer
    yer saptırarak halkın gündemini teferruat cinsinden
    meselelerle meşgul etmeyi hizmet kabul edenlerdir.
    Kısacası, yaşadığımız toplum, Hz. Peygamber’in
    temsiliyeti ile ortaya koyduğu tevhidî duruş bilinci
    ile yüzleşmiş değildir. Onlara bu tevhidî gerçekleri
    taşımakla sorumlu Müslümanların kendi halleri de
    içler acısıdır. Zaman içinde tevhidî duyarlılık taşıyan
    bir kısım Müslümanların, bir oraya bir buraya
    savrulmaları, bırakın topluma daveti götürecek bir
    misyon başlatmayı; kendilerinin davete muhtaç bir
    hale gelmeleri, olayın diğer bir trajik yönüdür.
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık…” (5/
    Mâide, 13)
    “Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri)
    sebebiyle “Tûr”u üzerlerine kaldırdık ve onlara,
    ‘Tevazu ile kapıdan girin’ dedik. Yine onlara,
    ‘Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın’
    dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık. Verdikleri
    sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın âyetlerini
    12 SÖZÜNDE DURMAMAK
    Ahmed Kalka n
    17
    inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız yere
    öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır”
    demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar
    verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam
    aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini
    mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.” (4/Nisâ, 154-
    155). Yine, konuyla ilgili şu âyetlere de bakılabilir: 2/Bakara, 55, 61, 65,
    84, 86, 90, 93, 100; 5/Mâide, 13, 60.
    Öncelikle Allah’a verilen sözde durmamak,
    şirkten, haramlardan sakınmamak, tevbe etmemek,
    ettiyse tevbesini sık sık bozmak; müşterisine,
    ailesine, diğer insanlara verdiği sözü önemsememek,
    borcuna sâdık olmamak ülke insanının sıradan hali
    olmuş durumda.
    “Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların
    (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları
    yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü
    yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara
    sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût
    adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek
    suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz
    ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz.
    (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe,
    kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar)
    onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları
    sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni
    olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi.
    (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren,
    SIHIRLE UĞRAŞMAK 13
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    18
    fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun,
    onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını
    biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey
    ne kötüdür! Keşke bilselerdi!” (2/Bakara, 102)
    Falcılığı onaylamak, üfürükçülüğü, muskacılığı,
    cinciliği, büyücülüğü meşrû gösterip benimsemek;
    beyinle ilgili hastalıkları ve psikolojik problemleri,
    cinin insanın içine girip musallat olmasıyla izah
    etmeye çalışmak, bu ülkede Müslüman olduğunu
    söyleyenlerin normal işlerinden sayılıyor.
    Dinini bilmediği, ilkel ve modern hurâfeleri de
    reddedemediği için câhil insanlar, çözümü de
    cincilerde, üfürükçü ve muskacılarda arıyor.
    Medyada; medyumlardan, falcılardan, astrologlardan
    yani modern müneccimlerden, cinci ve büyücülerden
    geçilmiyor. Boyalı basın dediğimiz, yazıdan daha
    çok resimlerin yer aldığı gazetelerin tümünde her
    gün burç ve fal köşeleri yayınlanmaktadır. Buralarda
    “yıldızınız diyor ki” , “burcunuz” , “elektronik burç
    falı”, “bilgisayarlı astrolojik fal” gibi köşelere ne
    demeli? Müneccimlik, sanıldığı gibi tarihe karışmış
    değil; sadece modernleşmiştir o kadar. Astrolog
    veya medyum denilen müneccimler, yıldız falına
    bakan kimselerdir. Horoskop denilen yıldızların,
    burçların bulundukları yerin haritasını çıkarıp,
    falına bakacakları kimsenin doğum tarihleriyle
    kıyaslayarak geleceği -gayb- hakkında hüküm
    çıkartırlar. Eski Yıldızname’lerin yerini günlük
    burçlar, astrolojik hurâfeler almış; müneccimin adı
    da astrolog veya medyum olmuştur artık.
    Ahmed Kalka n
    19
    “Bir de Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler.
    Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve
    lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır,
    dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden
    indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve
    küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete
    kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş
    için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.
    Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar.
    Allah, bozguncuları sevmez.” (5/Mâide, 64)
    Günaha girmeden sokağa çıkılamayacak
    hale gelen yerleşim yerleri, fuhşun, zinânın bir
    telefon âhizesi kadar, bir interneti tıklamak kadar
    kolaylaştığı, fesâdın eski toplumlarda işlenilenlerin
    tümünü içerdiği bir toplum İsrail’de bile yoktur. İslâm
    ahlâkını önemsememek, mevcut iktidarı suçlamamak
    için mevcut ahlâkî çöküntüyü kabullenmek;
    mevcut düzeni savunduğu için onun çirkinliklerini
    de kabullenmek; bugünkü fesadın ve her türlü
    çirkinliğin ancak İslam devleti ile çözülebileceğini
    kabul etmemek.
    TOPLUMDA FESÂDI YAYGINLAŞTIRMAK 14
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    20
    “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını;
    (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i
    rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan
    Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan
    başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
    her şeyden uzaktır.” (9/Tevbe, 31) ve yine bkz. 9/Tevbe, 34.
    Bazı hoca ve yazarları melek, diğer bazılarını
    şeytan (gibi) görmek; Allah’ın hükmü yerine
    hocalarının görüşünü yüceltmek; dinin ahkâmına
    mezhepçi, cemaatçi, grupçu gözlükle bakıp
    ictihadları ve yorumları dinleştirmek, hocaları
    aşırı yüceltmek, çevremizde çokça gördüğümüz
    hususlardandır. Şeyhleri, Allah’a ait nice özelliklere
    ortak kabul etmek, ölü âlim ve sofuları bile yüceltip
    onlardan medet ummak, onlara el açıp duâ etmek,
    buradaki insanların uygulamaları arasındadır.
    Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin
    vermediği alanlarda insanlara itaattir. Oysa ibâdette
    esas olan Allah’a itaat, Peygamberine itaat ve
    müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir (4//Nisâ,
    59). Ne var ki, insanoğlu, çoğu zaman kendi cinsinden
    olan beşerden bazı kimselerin birtakım üstün
    özelliklere sahip olduklarını düşünerek onları rab
    konumuna getirmiş ve böylece onlara ibâdet etmiştir.
    15 BILGINLERINI, ÂLIM VE DIN ADAMLARINI
    TANRI EDINMEK
    Ahmed Kalka n
    21
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hâriç, onların daima
    bir hâinliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    “Yahudilerden öyleleri var ki, (kelimeleri
    yerlerinden kaydırıp) tahrif ederek onları
    anlamlarından uzaklaştırırlar. Dillerini eğip
    bükerek ve dine saldırarak “İşittik, karşı geldik”,
    “İşit, işitmez olası!” “Râ’inâ” derler. Hâlbuki onlar,
    “İşittik ve itaat ettik; dinle ve bize bak” deselerdi,
    bu kendileri için daha hayırlı olurdu. Fakat Allah,
    küfürleri yüzünden kendilerini lânetlemiştir. Bu
    yüzden pek az iman ederler.” (4/Nisâ, 46)
    Günümüzde en etkili savaş, kelime ve
    kavramlarla yapılmaktadır. Kavramlarla kazanılan
    zafer, hem muhatap tarafından içselleşmekte,
    kazanan muhâtabını da kazanmakta ve hem de çok
    uzun sürmektedir. Kavramları tahrif edenler, bizim
    silâhlarımızla bizi vurmaktadır. İslâm kavramların
    üzerine binâ edilmiştir. O yüzden, bazı kelimelerin,
    kavramların tahrifi, dini tahrife götürür. Kavramlar
    KELIMELERI TAHRIF ETMEK, YERLERINDEN 16
    KAYDIRARAK DEĞIŞTIRMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    22
    üzerine kurulur din. Kavramlar bozulursa din de
    bozulur. İlâh, Rab, Din, İbâdet, Tevhid, Şirk, Tâğut,
    Salât gibi kavramların içinin boşaltılması veya daha
    tehlikeli olarak içinin Kur’an dışı ve Kur’an’a ters
    hususlarla doldurulması, yani tahrif edilmesi, dinin
    de tahrif edilmesini neticelendirir. Dili bozan dini de
    bozuyor. Dil de Allah’ın ayetlerinden.
    “Derken, onların içindeki zâlimler, sözü
    kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de
    haktan ayrılmaları sebebiyle, o zâlimlere gökten bir
    azap indirdik.” (2/Bakara, 59); “Şimdi, bunların size
    inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa içlerinden
    birtakımı, Allah’ın kelamını dinler, iyice anladıktan
    sonra, onu bile bile tahrif ederlerdi.” (2/Bakara, 75);
    “Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra
    da onu az bir karşılığa değişmek için, ‘Bu, Allah’ın
    katındandır’ derler. Vay ellerinin yazdıklarından
    ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı
    onların hâline!” (2/Bakara, 79). Ayrıca bkz. 4/Nisâ, 46; 5/Mâide,
    13, 41; 7/A’râf, 162
    Geleneksel veya modern hurafeleri dinden saymak,
    dinin bazı esaslarını kabul etmemek, tasavvufçu,
    devletçi, geleneği kutsallaştırıcı bakış açısına sahip
    olmak gibi tahrifçi anlayışları günümüzde çokça
    görüyoruz. Kur’an tahrifin şu şekillerde yapıldığını
    belirtir: Tahrif yoluyla (2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâiide,
    13, 41), tebdil yoluyla (7/A’râf, 162), gizleme yoluyla (2/
    Bakara, 159; 174; 3/Âl-i İmrân, 71), unutma yoluyla (5/Mâide, 13).
    17 DINI TAHRIF
    Ahmed Kalka n
    23
    Ayrıca, tarihten bu güne, tarihselcilik yaparak tahrif
    yoluna gidildi; bazı âyetleri devre dışı bıraktırmanın
    yöntemi olarak nâsih-mensuh kabul ederek tahrif
    edilmeye çalışıldı. Kur’an’da olan bazı âyetlerin
    hükmü uygulanmayacağı, formalite icabı Kur’an’da
    kalıyor olması gibi, tersine; Kur’an’da olmayan,
    Mushafa konulmayan âyetler olduğuna inanmak;
    yani Kur’an lâ raybe fîh olduğu halde, onu fazla
    veya eksik kabul etmek, dini tahrif etmek demektir.
    Yine, Kur’an’ı lügat anlamından tümüyle bağımsız
    bâtınî anlamlarla açıklamak; ebced ve cifir gibi
    hesaplamalarla Kur’an’da kastedilmeyen anlamları
    Kur’an’a yüklemek Kur’an’ı tahrif demektir.
    “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa
    görmedikçe sana asla inanmayız’ demiştiniz. Bunun
    üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.”
    (2/Bakara, 55)
    “Allah’ı açıkça görmedikçe inanmayacağız”
    demenin bugünkü ortama tercümesi şunlar olabilir:
    Tarihselcilik yaparak Kur’an’da olmasına rağmen
    bazı hükümlerin uygulanamayacağını savunmak,
    dini başka şeylerle senteze tâbi tutmak; mezhepleri,
    cemaat anlayışlarını, yorum ve ictihadları dinin
    kendisi gibi kabul etmek. Şu varsa, ben o dine
    inanmıyorum, demek; güncel boyutuyla imanda
    pazarlık etmek demektir.
    İMANDA PAZARLIK 18
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    24
    “Ey Kitap ehli! (Gerçeğe) şâhit olduğunuz hâlde,
    niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” (3/Âl-i
    İmran, 70)
    Sevdiği, bağlandığı cemaatin, hocanın veya bir
    liderin görüşlerini mutlaklaştırıp hata yapma ihtimali
    vermemek, taassup derecesinde bağlanmak veya
    kendi ırkını, devletini, devletin kutsal kabul ettiklerini
    yüceltmek. Delillerle bir hakikat vurgulandığı
    halde, “benim hocamın, mezhebimin, cemaatimin
    görüşüne ters” diye o sağlam delille sunulan esasları
    kabul etmeyip inadına kendi görüşünde ısrar etmek,
    bu konunun güncel yansımasıdır.
    “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık,
    ‘Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak
    verin” demiştik. Onlar, ‘dinledik ve isyan ettik’
    demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların
    kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a
    beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği
    şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!” (2/Bakara,
    93)
    “Duyduk ve uyduk” demek, birçok bedel istiyor.
    Kafa dili ile değilse de, hal diliyle; “biliyoruz, isyan
    ediyoruz” diyenler bugün de, buralarda da çok.
    19 GERÇEĞI BILE BILE INAT
    20 İŞITTIK VE ISYAN ETTIK” DEMEK
    Ahmed Kalka n
    25
    Faizin haram olduğunu, tesettürün farz olduğunu,
    demokrasinin bâtıl olduğunu, put heykellerin küfür
    olduğunu bilmeyen mi var? Ama, isyanın dayanılmaz
    şeytanî lezzeti ne olacak? İsyancı, itirazcı,
    beğenmeyici, tekfirci bir toplum oldu bu topluluk.
    Mü’minler, Allah’tan kendilerine bir emir geldiği
    zaman şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Dinledik ve itaat
    ettik (ediyoruz). Senin mağfiretine (bağışlamana)
    sığınıyoruz. Ey Rabbimiz, dönüş Sanadır.”
    Allah’ın emirleri karşısında alaycı bir tavır
    takınan, yahudileşenler de “dinledik ve isyan
    ediyoruz.” derler ve seviyelerinin ne kadar alçak
    olduğunu ortaya koyarlar. Mü’min, Allah’a itaat
    konusunu, geleceğe, umut ve temennilere bırakamaz.
    Bilir ki, Peygamber’in ifadesiyle “heleke’l
    müsevvifûn, sevfe’ciler/yarıncılar (itaati yarınlara
    bırakanlar) helâk oldu.” Şeytan, bâtılı sevdiremediği
    kişiye, hakkı yarınlara bıraktırarak onun günü
    kaybetmesine uğraşır. Ertesi gün de kaldığı yerden
    devam eder: Yarınlar bitmedi ya... Büyük hedefler ve
    idealler uğruna, yarın çok büyük eylem ve faâliyetler
    yapacağı ümit ve temennisiyle günler şeytana
    itaatle geçer gider. Ama gerçek mü’min Allah’ın
    emri kendine ulaşır ulaşmaz ‘dinledim, duydum ve
    itaat ettim’ der, hemen o saniye eyleme geçmiştir
    bile. Az sonraya bırakamaz, “az sonra” kendisi için
    olmayabilir çünkü.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    26
    “…Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına
    inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık
    sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil
    olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde
    ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (2/Bakara,
    85)
    Eee ne yapsın yani, devletin suç saydıklarını da
    mı kabul etsin? İslâm Devleti istiyoruz, Atatürk’ü
    ve diğer tüm tâğutları reddediyoruz mu desin? Emir
    kulu olunur mu o zaman? Atatürk veya onun kurduğu
    mevcut düzen çarparsa ne olacak? En kolayı ve risksiz
    olanı, İslâm’ı kuşa benzetip bir kısmını, halkın ve
    devletin karşı çıkmadığı taraflarını kabul etmek;
    suç sayılanları, ayıplananları, kınanan kısımları
    ise benimsememek… Yoksa, şeriatçı radikallere
    benzersin. Laikliği, demokrasiyi, Kemalizmi
    reddedip devleti karşısına mı alsın? Sonra, hangi
    devirde yaşıyoruz canım, bu tevhidi söylem de
    nereden çıktı?” diyen o kadar çok insan var ki…
    “Hakkı bâtılla karıştırıp da bile bile hakkı
    gizlemeyin.” (2/Bakara, 42)
    21 KITABIN BIR KISMINA INANIP BIR KISMINI
    INKÂR
    22 HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK
    Ahmed Kalka n
    27
    Sulandırılmış dini, devlet dinini, Amerikancı bir
    din anlayışını, Kemalist bir yaklaşımı, demokratik
    anlayışı hak dinle birlikte karıştırarak insanlara bu
    sentezi sunmak. Türk-İslâm sentezi, İslâm sosyalizmi
    gibi hakla bâtılı birleştirmek veya “laiklikle İslâm
    bağdaşır”, demek, ya da “faizsiz ekonomi mi
    olur?” diye herkesin “olmaz!” demesini bekleyerek
    sormak. Allah’a iman etmek, ama tâğuta itaat
    etmek; İslâm’ı kabul etmek, ama şeriata karşı olmak;
    Allah’ı sevmek, ama Amerika’ya da hayran olmak;
    Müslüman olduğunu haykırmak, ama gâvurun
    yapmayacağı gâvurlukları yapmak gibi birbirine zıt
    iki yaklaşımı uzlaştırmaya çalışmak günümüzün
    moda görüşlerindendir.
    “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta
    açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte
    onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme
    konumunda olanlar lânet eder.” (2/Bakara, 159)
    Allah Teâlâ tarafından vuku bulan lânet, dünyada
    hayır ve tevfikten/başarıdan, âhirette ilâhî lütuf
    ve rahmetten uzaklaştırılmak manasını ifade
    etmektedir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılan,
    Rabbimizin rahmetiyle muâmele etmeyeceğini
    bildiğimiz bir kimsenin durumu, elbette sakıncalı
    bir durumdur. Allah’ın haksız yere bir kuluna lânet
    edeceğini düşünemeyiz. “Allah’ın indirdiği kitaptan
    bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler
    (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey
    KETMETMEK; AÇIKLAMASI GEREKEN 23
    BILGILERI GIZLEMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    28
    doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne
    konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem
    dolu bir azap vardır.” (2/Bakara, 174). Konuyla ilgili diğer
    âyetler için bkz. 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 159; 6/En’am, 91.
    Başta Diyanet’te görev yapanların güncel
    boyutuyla tevhidden, şirkten, tuğyan ve tâğuttan,
    ideolojilerden hiç bahsetmemeleri, günümüzde
    sanki puta tapma yokmuş gibi; herkes iman edilmesi
    gereken şeylere hakkıyla iman ediyor gibi; çiçekten
    böcekten, ağaç dikmekten, trafikten bahsetmeleri…
    Bu hakkı gizleyenler, Diyanet gibi bir kurumda
    görevli iseler, devletten maaş alıyorlarsa dini az bir
    pahaya satmış, dini ketmedip gizlemenin vebaline
    muhatap olmuş olurlar. Putlardan, heykellerden,
    devletin kutsallarından, tâğuttan, şirk anlayışından;
    devletin ve toplumun İslâm’la bağlarını nasıl
    koparmış olduğundan bahsetmeden, tevhidin
    ilkelerini gündeme getirmeden nasıl dâvet yapılmış
    olur, nasıl emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker
    icrâ edilmiş olur?
    Ahireti dünyayla değiştirmek: “Ama siz,
    birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük
    ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu
    hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak
    geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran
    kimselersiniz. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp,
    bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan
    başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar
    24 AHIRETI DÜNYAYLA DEĞIŞTIRME
    Ahmed Kalka n
    29
    azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah,
    yaptıklarınızdan habersiz değildir. Onlar, ahireti
    verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık
    bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da
    edilmez.” (2/Bakara, 85-86)
    Aç kalmaktan korktuğu kadar azâba girmekten
    korkmamak, insanlardan, depremden korktuğu
    kadar Allah’tan korkmamak, hapisten korktuğu
    kadar Cehennemden korkmamak. Hayatı sadece
    bu dünyadan ibâret sayan ve çalışmasını da hep bu
    dünyaya ait kılan, âhireti hiç aklına getirmeyen,
    ölümü düşünmeyen insanımız… Düşüncesi, hep
    dünyaya ait, geçici zevk ve değerlerden, zenginlikten,
    keyfini tatmin etmekten, daha rahat bir yaşayıştan
    başka bir şey düşünmeyen hale geldi.
    “Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı
    Allah’a aittir. O, dilediğine/dileyene azap eder,
    dilediğini/dileyeni de bağışlar. Allah, her şeye
    hakkıyla gücü yetendir. Ey Peygamber! Kalpten
    inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler
    (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar
    seni üzmesin. Onlar (Yahudiler) yalan uydurmak için
    (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına
    dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini
    bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler:
    ‘Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse
    sakının.’ Allah, kimin azaba uğramasını istemişse
    GEREKLI GÖRDÜKLERI HER YALANI 25
    SÖYLEYEBILMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    30
    artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey
    yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi
    istemediği kimselerdir. Onlara dünyada bir
    rüsvaylık, âhirette ise yine onlara büyük bir azap
    vardır. Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok
    yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında
    hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan
    yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar
    veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında
    adâletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları
    sever.” (5/Mâide, 40-42)
    Düzen, yalanı el altından (hatta el üstünden)
    teşvik etmektedir. Sözgelimi, en nâmuslu tüccarı
    zulümden farksız vergiler isteyerek, kendi
    malının yalancısı durumuna zorlamaktadır.
    Gereksiz bürokrasi ve formaliteler de kişiyi yalana
    alıştırmaktadır. Eğitimin de yalandan pek uzak
    olmadığını söylemek gerekir. Zaten şirk en büyük
    yalan olduğuna göre, şirke dayalı câhilî eğitim
    ve kültürün temel malzemesinin yalan olması
    kaçınılmaz olacaktır. Evrim teorisinden, inkılâp
    tarihindeki balıkların kavağa çıkmasına, sosyal
    konularda hakka ve hakikate ters çarpıtılmış
    olay ve yorumlara kadar sayısız yalan, bilim diye
    insanımıza verilmektedir. İnsanın çevresi de
    Allah’tan hakkıyla korkan insanlardan oluşmuyorsa,
    altta kalmamak, ayıplanmamak için, kalabalığa
    uymak endişesiyle bulaşıcı mikroplardan çok hızlı
    bir şekilde yalan mikrobu tüm çevreye yayılacaktır.
    Tüccarın, esnafın, pazarcıların, ağızlarıyla veya
    Ahmed Kalka n
    31
    tezgâhları ve vitrinleriyle söyledikleri yalanlara
    şâhit olmayan kimse var mıdır? Malın kusurunu
    söylemeyip gizlemek bile yalan kabul edilip kazancı
    haramlaştırdığı halde, açıkça yalan söylemek, hatta
    yalan yere yemin etmek sıradan bir olay halindedir.
    Günümüz medyası yalan pazarı halindedir. Arztalep
    meselesi; yalan alıcıları, hem de para vererek
    müşterileri varsa, yalandan para kazanan yalan
    tüccarları niye olmasın ki?!
    Yalancılık, günümüz câhilî düzenlerinde
    ve İslâm dışı çevrelerde açıkgözlük olarak
    değerlendirilmekte, doğruluğun karın doyurmadığı
    için enâyilik olduğu söylenmektedir. Öyle ya;
    “doğruluk karın doyurmaz!”, “doğru söyleyeni
    dokuz köyden kovarlar.” Günümüzün en popüler
    ve saygın kabul edilen meslekleri temelde
    “profesyonel yalancılık” diye tanımlanabilecek,
    meslek icabı yalan söylemenin kaçınılmaz kabul
    edildiği uğraşlardır. Politikacılar, diplomatlar,
    avukatlar, reklâmcılar, pazarlamacılar, halkla
    ilişkiler şirketlerinin temsilcileri, sinema ve
    tiyatro sanatçıları, falcılar, sihirbazlar, medyumlar,
    cinciler, muskacılar, antikacıların... bu saygın(!)
    mesleklerinden dolayı görev ve meslek icabı, (geçim
    endişesiyle, yani kutsal geçim tanrısının izniyle)
    çok rahat yalanlar söylemek zorunda(!) oldukları
    kabul edilir. Nasıl sanatçıların sanat adına her
    boyaya girip, her çirkinliği üzerlerinde göstermeleri
    gerekiyorsa, bu durum, kutsal(!) mesleklerinin
    gereği ise; aynen öyle, diğerlerinin de söyledikleri
    yalanlar, günah veya kara değil; “beyaz yalan”
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    32
    kategorisine sokulmaktadır. Bu kimseler, yalan
    söyleme becerilerini öylesine geliştirip parlatırlar ki,
    insanlar bu yalanları duymak için can atarlar, teşvik
    ederler ve bundan mutluluk bile duyarlar.
    “Karun, ziyneti ve görkemi içerisinde kavminin
    karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, ‘keşke
    Karun’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz)
    olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir’
    dediler.” (28/Kasas, 79)
    Özenmeyenlere selâm olsun!
    İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz
    alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen
    gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
    zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler
    de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap
    ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden
    öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve
    mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve
    daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması,
    çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki,
    çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış
    “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor,
    çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor.
    Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya
    başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç
    akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile
    26 FIRAVUN’UN IŞBIRLIKÇISI KAPITALIST
    KARUN’A ÖZENMEK
    Ahmed Kalka n
    33
    itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen
    duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne
    demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi
    kültürde yaşıyoruz?
    “Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün
    insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile
    daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri
    bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları
    azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün
    işlediklerini görür.” (2/Bakara, 96)
    “Yoksa onların hükümranlıkta bir payı mı var?
    Öyle olsa, insanlara bir zerre bile vermezler.” (4/
    Nisâ, 53)
    “Derken, onların ardından yerlerine Kitab’a
    (Tevrat’a) varis olan (kötü) bir nesil geldi. Şu geçici
    dünyanın değersiz malını alır ve “(nasıl olsa) biz
    bağışlanacağız” derlerdi. Kendilerine benzeri bir
    mal gelse onu da alırlar. Allah hakkında, gerçek
    dışında bir şey söylemeyeceklerine dair onlardan
    Kitap’ta söz alınmamış mıydı? Onun içindekileri
    okumamışlar mıydı? Hâlbuki Allah’a karşı gelmekten
    sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hiç
    düşünmüyor musunuz?” (7/A’râf, 169)
    Bize gelince… Hangimiz ölüme hazır, hangimiz
    âhireti öncelikliyor?
    DÜNYAYI AŞIRI SEVIP DÜNYAYA ÇOK 27
    HIRSLI/DÜŞKÜN OLMAK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    34
    İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete
    tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı
    yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya
    Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan,
    ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan
    yana yapanlara selâm olsun!
    “Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı;
    taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki,
    içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da
    içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla
    (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan
    hiçbir zaman habersiz değildir.” (2/Bakara, 74)
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hâriç, onların daima
    bir hâinliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    Merhametsiz, sevgisiz, ilgisiz, duygusuz,
    ağlayamayan insan olduk, ağlayamıyoruz bile.
    Yaşadığımız düzen, materyalizm ve kapitalizm;
    insanın tüm mânevî değerlerini, kalbini ve ruhunu
    mahvetti. İncelik, hassâsiyet, duygulu olmak
    28 KALPLERININ TAŞTAN DAHA KATI HALE
    GELMESI
    Ahmed Kalka n
    35
    gibi özellikler; artık giderek yerlerini çıkarcılık,
    pragmatizm ve eyyamcılık gibi anlayışlara bırakıyor.
    Her şey, maddesi kadar kıymet buluyor, maddî zevk ve
    maddî değerden başka ölçüler geçerli kabul edilmiyor.
    Ayıp-günah tanımayan bu ortamda, ağlamak, ayıp
    sayılan bir-iki şeyin başında yer almakta... Bunca
    zulüm ve perişanlığın, anasını ağlattığı kimseler, bir
    yol bulup ağlama özgürlüğünü kullanmaya kalksa,
    alay konusu olacaktır: “Erkekler ağlamaz!” “Karılar
    gibi ağlıyor.” Sanki günümüzdeki kadınlar, özellikle
    erkeklerle beraber çalışan, okuyan bayanlar ağlama
    hakkına sahipmiş gibi...
    Tv. programları müzik, eğlence ve komedi
    ağırlıklıdır; hem de en sulu ve cıvık cinsinden.
    Müstehcenlik de eğlence ve komedinin ayrılmaz
    yandaşı. Filmler, diziler, stand-up ve talk showlar
    hep güldürme ve eğlendirme amaçlı etkinliklerdir.
    Magazin progmramları ve Televole’ler en çok
    reyting alan programlardır. Tabii, komedyenler de
    heykelleri dikilmesi gereken büyük sanatçılar...
    Uçağa binmekten korkan ve ölümü de o yüzden olan
    bir aktörün (Kemal Sunal) filmi, hem de aynı kanalda
    belki 158. defa seyirci önüne konulabiliyorsa, bunun
    paranoyayla ilgili olduğunu düşünmek gerekiyor;
    egemen güçler tarafından pompalanan toplumsal
    paranoya... Bırakın ağlamayı, gülmeler bile sahtedir
    bu dünyada. Sahte, yapmacık, formalite icabı ve rol
    gereği. Güldürmeler de tabii...
    Güleriz ağlanacak halimize. Filmler, fıkralar,
    şarkı ve türküler, halkın hayat felsefesini yansıtan
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    36
    toplum aynalarıdır. Bunlara bakarak toplum hakkında
    değerlendirme yapabilirsiniz. Alın size bir iki şarkı
    sözü: “ Ağlama, a ğlat! Y oksa z ehr o lur b u t atlı
    hayat.” “Ağlama değmez hayat, bu gözyaşlarına!”
    (Peki gülmeye değer mi dersiniz?!) Ve nükte ile
    karışık değerlendirme yapılır: “Ağlatmayı soğan
    bile becerir; ama siz hiç güldüren meyve, sebze
    gördünüz mü?” Tamam, soğan, mirasçıları ve hüznü
    tanımayanları bile ağlatır; demek tabiat ağlamaya
    yardımcı, doğayla, fıtratla uyum isteniyorsa, buna
    uyulmalı. Yalnız, soğan ağlatıyor da; insanımızı
    soyan ağlatmıyor, insanımıza söven ağlatmıyor mu?
    (Ağlatıyorsa, ağlatanın; ağlatmıyorsa, ağlamayı
    unutanın sorgulanması gerekmiyor mu?)
    “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık,
    “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak
    verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik”
    demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların
    kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a
    beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği
    şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!” (2/Bakara, 93)
    Araba sevgisi, futbol ve müzik sevgisinin
    içerilmesi, cep telefonlarının ise sevgiden de öte,
    onsuz yapılamaması… Kur’an, bu sapmadaki
    manasızlığa ve mantıksızlığa temas etmektedir:
    “...O buzağının kendilerine söz söylemediğini ve
    yol da göstermediğini görmediler mi? Onu tanrı
    olarak benimseyip kendilerine yazık ettiler.” (7/A’râf,
    29 BUZAĞI SEVGISI VE BUZAĞIYI, INEĞI
    PUTLAŞTIRMAK
    Ahmed Kalka n
    37
    148). Bir başka yerde, bu tanrının “fayda da zarar
    da vermediği” (20/Tâhâ, 89) bildirilir. Hz. Mûsâ’nın
    dilinden şöyle denilir: “Durup üzerinde titrediğin
    tanrına bak! Onu yakacağız, sonra da onu parça
    parça edip denize atacağız. Sizin tanrınız ancak
    kendisinden başka tanrı olmayan Allah’tır; ilmi her
    şeyi kuşatmıştır.” (20/Tâhâ, 97-98). Yahudilerin buzağısı
    varsa, Türklerin de “kurt”u, “bozkurt”u var. Eski
    Türklerde ata ve kutsal kabul edilen hayvan,
    kurttur. Kurdun kutsallığı, bozkırların korkulu
    bir hayvanı olarak, özellikle hayvan sürüleri için
    büyük tehlike teşkil etmesi dolayısıyla, ona karşı
    duyulan korku ile karışık bir saygı hissinden ileri
    geldiği anlaşılıyor. Bozkurtun, Göktürk’lerin atası
    olduğuna inanılır. Orta Asya Türklerinde Boz renkli
    kurt inancı, ilkel totemciliğin kalıntısıdır. Hemen
    bütün Türk boyları bir bozkurttan türediklerine
    inanırlar. Değişik biçimleri bulunan bu inancın
    en yaygın olanı şudur: Çok eski çağlarda Türkler
    bir saldırıya uğramış, bu saldırıda sadece küçük
    bir erkek çocuk sağ kalmış. Dişi bir bozkurt, onu
    büyütmüş ve ondan gebe kalmış. Türkler bu yarısı
    insan yarısı kurt atadan türemişler. Türklerin kurt
    totemi, hem olağanüstü bir güçlülük, hem de ilâhî/
    kutsal bir nitelik taşıdıkları yolundaki inançlarını
    temellendirir.
    Ankara’nın en merkezî alanında Eti’lerin
    boynuzlu geyiğinin heykeli bulunur ve nice insana
    göre şehrin sembolü kabul edilir. İstanbul’da
    Kadıköy’ün göbeği Altıyol’da Apis öküzü şeklinde
    bir boğa heykeli vardır; hem de Sâmirî kadar usta
    olmayan bir heykeltraşın elinden çıkmıştır; yani
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    38
    böğürmesi bile olmayan, altından da yapılmamıştır;
    dolayısıyla sanat eseri bile sayılamayacak basit bir
    heykel!
    Aslan Galatasaray, Sarı Kanarya’yı yutmaya
    çalışır; derken Kara Kartal hücuma geçer. Bazı
    oyuncular, timsah yürüyüşüyle gol sevincini
    sembolize eder. İstanbul Boğaları, Denizli
    Horozları ve Bursa Timsahları da birbirlerini
    yemeye/yenmeye çalışırlar. Olay, iş dünyasına
    da sıçrar; Uzakdoğunun aslanları varsa, bizim de
    Anadolu kaplanlarımız vardır. Cinciler, falcılar hâlâ
    hayvanlardan yararlanarak kehânetlerde bulunur.
    İşporta usûlü şans çekilişi yapan bazı tezgâhlar,
    şans çekilişi için güvercin ve tavşan gibi hayvanları
    kullanır. Baykuş, uğursuz kuş olma inancına konu
    olmaya devam ederken, uğur böceği kimilerine
    uğur getirir diye kabul görür. Bazılarının başına
    kuş pislerken, bazılarının başına talih kuşu konar.
    Bazı ev ve işyeri kapılarına Anadolu’da hâlâ at nalı,
    koç başı veya boynuz asılır. Ev ve işyerinin kaza
    ve belâya uğramaması için kan akıtılması ve kanın
    binaya, insanın alnına sürülmesi gerektiği inancı
    devam eder.
    İnsanlara yine Kumru, Ceylân, Âhu (ceylân),
    Dudu (papağan), Aslan, Alpaslan, Kartal, Şahin,
    Doğan, Tuğrul (ak doğan), Esed (aslan) gibi isimler
    konulmaya devam edilir. Soyadlarının önemli bir
    bölümünü hayvanlar teşkil eder.
    Deylemî’nin Müsned’inde Hz. Peygamber’in
    Ahmed Kalka n
    39
    şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Her ümmetin bir
    ıcl’i (buzağısı) vardır; bu ümmetin ıcl’i/buzağısı da
    dînâr ve dirhemdir (küçük ve büyük paradır).”
    “Bulutu üstünüze gölge yaptık. Size, kudret helvası
    ile bıldırcın indirdik. ‘Verdiğimiz rızıkların iyi ve
    güzel olanlarından yiyin’ (dedik). Onlar (verdiğimiz
    nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler,
    fakat kendilerine zulmediyorlardı.” (2/Bakara, 57)
    Esas nimet, mânevî nimetlerdir. İman nimetidir,
    sâlih amel ve takvâ nimetidir. Peygamberlerle,
    sâlih kimselerle beraberlik de kendilerine nimet
    verilenlerle beraber olmak olduğundan, onların
    yanında olanlardır esas nimet. Fâtiha sûresinde de
    nimet verilenlerin yoluna hidâyet istiyoruz. Yani
    peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin
    yoluna ilet, diyoruz. Onlar ne güzel arkadaştır, ne
    güzel mü’minlerdir. “Kim Allah’a ve Peygambere
    itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
    verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle
    ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel
    arkadaştır.” (4/Nisâ, 69). Zâten en büyük nimet;
    dindir, hidâyettir, Kur’an’dır, risâlettir, kullukta
    sadâkattir, O’nun yolunda sâlih kullardan olup, fi
    sebîlillâh şehid olarak ölebilmek, daha doğrusu
    ölümsüzleşebilmektir. Bu nimetleri önemsemeyip
    bunlardan mahrum olmanın ezikliğini duymadan
    sadece dünya nimetleri peşinde koşanlar, sahip
    BOLCA NIMETLER VERILMESI, GÖLGELEYEN BULUT, 30
    KUDRET HELVASI VE BILDIRCIN IKRAMI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    40
    olduğu dünya nimetleri için de şükretmeyip nankörlük
    yapanlar, kimin izinden gidiyor? Fâtiha suresinde
    nimet istenirken, kimlerin yolu takip edileceği
    belirtilip “gazap edilmişlerin ve sapıtmışların yolu
    değil” derken, hıristiyan ve Yahudilerin yolundan
    gitmeyeceğine dair günde 40 defa söz vermiş
    oluyordu namaz kılan bir mü’min.
    “Derken, onların içindeki zalimler, sözü
    kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de
    haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir
    azap indirdik.” (2/Bakara, 59)
    Zâlimler; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler;
    zâlimler; halka hak ettiğini vermeyenler, halkın
    âhiretini mahvedenler; işte onlar Allah’tan gelen
    emri, hükmü uygulamayıp o emirleri kendi
    kafasından uydurdukları kanunlarla değiştiren
    kimselerdir. Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her
    tipteki zâlimlere karşı çıkmak, İslam Dini’nin en
    önemli emirlerinden biridir. İslam’ın hâkim olması
    için de tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır.
    Zulme rıza göstermek, tepki göstermemek de
    zulümdür; fakat zâlimlikle mazlumluktan birini
    tercih etmekten başka yol yoksa, mazlumluğu
    tercih et! Kur’an’ın zalimler hakkında tehdit edici
    bir uyarısı şöyle: “Zulmedenler nasıl bir inkılâpla
    devrileceklerini (yakında) bileceklerdir!”(26/Şuarâ, 227)
    31 İÇLERINDEN ÇIKAN ZÂLIMLERIN VERILEN
    EMRI DEĞIŞTIRMESI
    Ahmed Kalka n
    41
    “Sözleşmelerini bozmaları sebebiyle onları
    lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.” (5/Mâide, 13)
    Gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı verdiği
    sözü, ahdi yerine getirenlerin sayısı çok az. Çok kolay
    verilen ama yerine getirilmeyen hususların başında
    söz gelir. İnsanlar, birbirlerinin sözüne çoğunlukla
    güvenmiyor, güven için yazı, imza, senet, çek, kefil,
    şahit gibi unsurlara ihtiyaç hissediyor. Allah’a verdiği
    sözde durmayan kimselerin insanlara verdiği söze
    ne kadar sâdık olacağı tahmin edilmelidir. Bir hadis
    rivâyeti şöyledir: “Bir kavim ahdinden dönerse,
    Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.”
    (Muvatta, Cihad 26 -2/460-)
    “Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını
    çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, ‘Aşağılık
    maymunlar olun’ demiştik.” (2/Bakara, 65); “(Ey
    Muhammed!) Onlara, deniz kıyısında bulunan
    kent halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi
    (yasağı) konusunda haddi aşıyorlardı. Zira tatil
    yaptıkları Cumartesi günü balıklar onlara akın
    akın geliyor, tatil yapmadıkları (diğer) günlerde ise
    gelmiyorlardı. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle
    böyle imtihan ediyorduk.” (7/A’râf, 163)
    CUMARTESI YASAĞINA UYMAYIP 33
    MAYMUNLAŞMAK
    AHDINI BOZMAK 32
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    42
    İsrâiloğullarından Allah’a isyanda ısrar eden
    ve Allah’la alay eder gibi yasakları hevâları
    istikametinde te’vil edenlerin, Allah’ın lânet
    ve gazabının bir sonucu olarak mesh cezasına
    çarptırıldıkları Kur’an’da açıklanır.
    Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm
    tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve
    günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır.
    “Hîle-i şer’iyye” yani, “şeriat’e uygun (!) hile” diye
    isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i
    şerriyye” (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)
    dir. “Hîle-i şer’iyye” yi câiz görenler, “hîle”nin
    anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu
    manasında kullandıklarını belirtirler. “Hîle”nin
    asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp
    kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm
    tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne
    satışı” gibi konularda daha çok görülür, yemin ve
    talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak,
    hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha
    çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır.
    Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a)
    Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve
    hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin
    vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir
    sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
    Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine
    ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile
    karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp
    gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis
    Ahmed Kalka n
    43
    edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini,
    cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez,
    görevlerimizi yapmazsak bizden önceki
    toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri
    yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ
    etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu
    yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe
    içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile
    dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin
    durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere
    ibret, muttakîlere de öğüttür (2/Bakara, 66). Onlar,
    ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları
    için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara
    uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar
    uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan
    korkmalıyız.
    Faizsiz bankacılık yaptıklarını iddia eden
    kurumlar da bütün bankalar gibi, kredi kartı,
    tüketici kredisi, konut kredisi, otomobil kredisi
    vs veriyorlar. Şu farkla ki; faiz oranından
    değil, fiyat oranından bahsediyorlar. Ödemeler
    düzenli yapıldığında, diğer bankalar ile arada
    fark bulunmuyor. Ancak geri ödemenizi
    yapamadığınızda, diğer bankalardan farklı olarak;
    kredinin türüne göre değişen kısa bir süre herhangi
    bir faiz uygulamadan bekliyorlar. Belirlenen süre
    aşıldığında yine vade farkı (cari gecikme faizi
    oranı+temkin payı ile belirlenen) uygulanıyor.
    Büyük miktarlardaki mevduatları yatıracağınızı
    söylediğinde, faizsiz banka müdürleri ile kâr payı
    pazarlığı yapıldığı biliniyor.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    44
    “Bir zaman Mûsâ kavmine, ‘Allah size bir inek
    kesmenizi emrediyor’ demiş; onlar da ‘bizimle alay
    mı ediyorsun?!’ demişlerdi. Mûsâ, ‘Câhillerden
    olmaktan Allah’a sığınırım!’ dedi. ‘Bizim adımıza
    rabbine dua et de onun nasıl olduğunu bize açıklasın’
    dediler. Mûsâ dedi ki: ‘Allah şöyle buyuruyor: ‘O,
    yaşlı da değil düve de değil; ikisinin arası bir inek
    olacak.’ Haydi, size emredileni yapın.’ ‘Bizim için
    rabbine dua et de renginin nasıl olacağını bize
    açıklasın’ dediler. Mûsâ, ‘O buyuruyor ki: Rengi
    parlak sarı, bakanların içini açan bir inek olacak’
    dedi. Yine, ‘Bizim için rabbine dua et de onun nasıl
    bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır
    bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz’
    dediler. Mûsâ, ‘Rabbim şöyle buyuruyor, dedi: O,
    henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş, ekin
    sulamamış, serbest dolaşan ve alacası bulunmayan
    bir inektir.’ ‘İşte şimdi doğrusunu anlattın’ dediler
    ve ineği (bulup) kestiler, ama az daha (bunu)
    yapmayacaklardı. Hani siz bir adam öldürmüştünüz
    de bu hususta birbirinize düşmüştünüz. Hâlbuki Allah
    sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Sonra ‘(kesilen
    ineğin) bir parçasıyla ölüye vurun’ dedik. Böylece
    Allah ölüleri diriltir ve belki düşünürsünüz diye size
    âyetlerini gösterir.” (2/Bakara, 67-73)
    Bugün “Müslümanım” diyenlerin de kendilerini
    sorgulamak yerine; peygamberlerini, dinlerini,
    hem de aşırı şekilde sorguladıklarına şâhit olmuyor
    34 İNEK KESIMI KONUSUNDA, NEREDEYSE YAPMAYACAKLARI
    ŞEKILDE PEYGAMBERLERINI AŞIRI SORGULAMAK
    Ahmed Kalka n
    45
    muyuz? Peygamberimiz bugün yaşasaydı, “bunu
    niye yapıyorsun, şunu niye böyle yaptın?” diye üst
    üste soru sorarlar, cevapla da yetinmezler; “peki,
    delilin ne?” diye sorguya çekerler, bunu da yeterli
    görmeyip itirazlar ederlerdi.
    “İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık
    mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim
    Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz
    Allah, cezası pek çetin olandır.” (2/Bakara, 211)
    Bugün buralarda İslâm nimetiyle demokrasiyi,
    Allah’a teslimiyet yerine hevâî özgürlüğü, Allah’a
    ibâdet yerine tâğuta itaati, hidâyetle dalâleti, cennetle
    dünya zevklerini… değiştirmek. Fâtiha sûresinde de
    nimet verilenlerin yoluna hidâyet istiyoruz. Yani
    peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin
    yoluna ilet, diyoruz. Onlar ne güzel arkadaştır, ne
    güzel mü’minlerdir. “Kim Allah’a ve Peygambere
    itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet
    verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi
    kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.”
    (4/Nisâ, 69). Zâten en büyük nimet; dindir, hidâyettir,
    Kur’an’dır, risâlettir, kullukta sadâkattir, O’nun
    yolunda sâlih kullardan olup, fi sebîlillâh şehid olarak
    ölebilmek, daha doğrusu ölümsüzleşebilmektir. Bu
    nimetleri önemsemeyip bunlardan mahrum olmanın
    ezikliğini duymadan sadece dünya nimetleri peşinde
    koşanlar, sahip olduğu dünya nimetleri için de
    ALLAH’IN NIMETINI DEĞIŞTIRMEK 35
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    46
    şükretmeyip nankörlük yapanlar, kimin izinden
    gidiyor? Fâtiha suresinde nimet istenirken, kimlerin
    yolu takip edileceği belirtilip “gazap edilmişlerin
    ve sapıtmışların yolu değil” derken, hıristiyan ve
    Yahudilerin yolundan gitmeyeceğine dair günde 40
    defa söz vermiş oluyordu namaz kılan bir mü’min.
    “Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla
    katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar
    da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak,
    mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi
    olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz?
    Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti.
    Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar,
    Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların;
    Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de
    haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların
    sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.”
    (2/Bakara, 61)
    Bu isteğe karşı Cenâb-ı Hakk’ın sitem dolu
    cevabı: “Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada
    var.” Ve günümüzde şehir hayatının, özellikle
    büyük şehirlerdeki hayatın doğal olandan uzaklaşıp
    genetiğiyle oynanmış, içine hormon ve birçok
    kimyevî maddeler katılmış basit yiyecekleri tercih
    eden toplumumuzu bu âyet ışığında okuyalım. Ayetin
    sonunda belirtilen ceza da ibretliktir: “Böylece zillet
    ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına
    36 İYI OLANI DÜŞÜK OLANLA, GÜZEL GIDALARI,
    BASITLERIYLE DEĞIŞTIRMEK
    Ahmed Kalka n
    47
    uğradılar.” (2/Bakara, 61; 3/Âl-i İmrân, 112). Kimler? Güzel
    gıdaları, basitleriyle değiştirenler, İman, sâlih amel,
    takvâ, ilim ve cihad gibi mânevî gıdaları istemeyip
    yerine sadece dünyalık işler, diplomalar, zenginlik ve
    lüks yaşayış isteyenler…
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hâriç, onların daima
    bir hâinliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    Bir konuda, özenin, ilginin kaybolmasından
    dolayı unutmak kınanmaktadır. Bu husus, Kur’an’da
    farklı şekillerde açıklanır. “Allah’ı unuttular, Allah
    da onları unuttu.” (9/Tevbe, 67). Allah’ı unutmak,
    Allah’ın emirlerine itaat hususundaki özenleri
    kaybolduğundan O’na olan teslimiyeti ve itaati
    unuttular. “Allah da onları unuttu” ifadesi, “Allah
    onları kendi başlarına bıraktı” anlamındadır. Allah’ın
    onları ve taleplerini dikkate almayacağı ve ebedî bir
    şekilde azap içinde terk edeceğini îmâ etmektedir.
    “Şu, Allah’ı unuttuklarından dolayı (Allah’ın da)
    37 AKILLARINDAN ÇIKARMAMALARI ISTENILEN ŞEYIN
    (AHKÂMIN, KITAB’IN) CIDDI BIR KISMINI DA (ÖNEM
    VERMEDIKLERI IÇIN) UNUTMAK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    48
    onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi
    olmayın.” (59/Haşr, 19). Âyette geçen “kendi nefislerini
    unutturduğu” ifadesi, “kendileri için dünyada bir
    hayır ve sâlih amel yapmazlar, kendi hayırlarını,
    kendilerine yararlı olmayı unuturlar” anlamındadır.
    “Rabbinin âyetleri kendisine öğüt yollu hatırlatıldığı
    halde ondan yüz çevirenden ve ellerinin önce
    işleyip öne sürdüklerini unutandan daha zâlim
    kim vardır?” (18/Kehf, 57). Bu unutkanlık, kâfirlerin
    özelliklerindendir ve büyük sorumluluk gerektiren
    çeşittendir. Bu tür unutkanlık gösterenlere karşı
    kıyâmette şöyle denilecektir: “Onlara: ‘Bu gününüze
    kavuşmayı unuttuğunuz gibi, bugün de Biz sizi
    unuttuk (terk ettik, kendi halinize bıraktık). Oturup
    karar kılacağınız yer ateştir ve sizin için yardımcılar
    da yoktur’ denilecek.” (45/Câsiye, 34)
    “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın
    ve (mü’min) insanların güvencesine sığınmadıkça
    kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar Allah’ın gazabına
    uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun
    sebebi onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve
    peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi.
    Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve (Allah’ın
    koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.” (3/Âl-i
    İmran, 112)
    Allah’a ve O’nun âyetlerine iman ettikten sonra
    inkâr edip kâfir olanların, sonra küfürde daha ileri
    38 ALLAH’IN ÂYETLERINI INKÂR ETMEK
    Ahmed Kalka n
    49
    gidenlerin tevbeleri, asla kabul edilmez (3/Âl-i İmrân, 89-
    90). İslâm’dan başka bir din arayan kimseden (böyle
    bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan
    edenlerden olacaktır. İmandan sonra küfrü tercih
    edenlere Allah’ın hidâyet nasip etmeyeceği vurgulanır.
    Bunların cezası olarak, Allah’ın, meleklerin ve bütün
    insanlığın lâneti onların üzerinedir. Onların azapları
    hafifletilmez; âhirette yüzlerine de bakılmaz (3/
    Âl-i İmrân, 85-91). Yahûdiler, mü’minleri imanlarından
    vazgeçirip küfre döndürmek isterler (2/Bakara, 109).
    O yüzden onlara uymak, mürtedliğe/kâfirliğe
    kapı açar (3/Âl-i İmrân, 100, 149). Onlar, eğer güçleri
    yeterse, mü’minleri dinlerinden döndürünceye
    kadar onlara karşı savaşırlar (2/Bakara, 217). Allah’ın
    âyetlerinin tümünü inkâr edilmesiyle, bir kısmının
    inkâr edilmesi arasında pek fark yoktur. Allah’ın
    âyetlerinin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr
    etmenin cezası çok ağırdır: “… Yoksa siz Kitab’ın bir
    kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya
    hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise,
    en şiddetli azâaba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85)
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler.
    Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve
    lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır,
    dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden
    indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve
    ALLAH’I CIMRILIKLE ITHAM ETMEK 39
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    50
    küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete
    kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş
    için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.
    Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar.
    Allah, bozguncuları sevmez.” (5/Maide, 64)
    Günümüzde bu durumun benzerleri değişik
    şekillerde görülüyor. Biraz fakirlikle imtihan
    ediliyorsa “Allah bizi unuttu” diyor. “Allah bolca
    verse, sanki hazinesi mi tükenir?” şeklinde
    düşünüyor. Kendisinin görevi olan rızık için
    çalışmayı ve diğer yapması gerekenleri terk ediyor
    ve Allah’ı hizmetçi yerine koyarak “Allah şunu
    versin, bunu nasip etsin” diyor ve yerine gelmediyse
    Allah’a (hâşâ) sitem ediyor. Bir zamanların meşhur
    şarkılarından biri idi: “Ah demeden, vah demeden;
    Versin Tanrı istemeden.” Ah, vah bile demeyecek,
    dua etme zahmetine bile girmeyecek, ama Allah bu
    kuluna hep verecek, verecek…
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler.
    Söylediklerin-den ötürü kendi elleri bağlansın ve
    lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır,
    dilediği gibi verir…” (5/Mâide, 64)
    Burada -Yahudilerden bir örnek verilerekkullanılan
    sert ifadenin, Allah hakkında saygısızca
    sözler söyleyen herkesi kapsayan genel bir uyarı
    olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Nitekim insanın
    40 CIMRILIK YAPMAK
    Ahmed Kalka n
    51
    darlık ve sıkıntıya düştüğü zamanlarda Cenâb-ı
    Allah’ı kendisine karşı yükümlülükleri olan bir varlık
    olarak düşünmesi, Kur’an’ın başka âyetlerinde soyut
    bir anlatım üslûbu içinde eleştirilmiş ve kendi konumu
    üzerinde daha dikkatli düşünmeye davet edilmiştir.
    İnsan, kendi cimriliğini, Allah’a yüklemeye kalkıyor;
    O’nun âlemlerin rabbi olduğunu, bütün yaratıklarına
    rızık verdiğini, yarattığı varlıkların ihtiyacı ne ise o
    ihtiyaçları onlara verdiğini görmezden geliyor.
    “(Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, ‘Biz Allah’ın
    oğulları ve sevgili kullarıyız’ dediler. De ki: ‘Öyleyse
    (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap
    ediyor? Hayır, siz de O’nun yarattıklarından bir
    beşersiniz.’ (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine
    azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında
    bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de
    ancak O’nadır.” (5/Maide, 18)
    Kendilerini en iyi Müslüman ve Allah yanında
    ayrıcalıklı özellikleri olan üstün toplum görme
    anlayışı maalesef bu toplumda da var. “En iyi
    Müslümanlık bizde”, “İslâm dünyasını biz Türkler
    yönettik, Halifelik hakkı da bizimdir. Zaten insan
    nerede düştüyse oradan kalkar.” demektedir bu
    ülkenin insanları. O yüzden atalar diniyle bağlantısı
    olsun veya olmasın; Osmanlı hayranıdır toplum.
    Onlarla övünür, onların faziletlerini kendi kavminin,
    hatta kendisinin fazileti olarak görür. Allah’ın bu
    topluma ayrıcalıklı davranacağını düşünenler de
    KENDILERININ ALLAH’IN OĞULLARI VE 41
    SEVGILI KULLARI OLDUKLARINI SÖYLEMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    52
    vardır. Meselâ Allah’ın bu topluma ebedî cehennem
    cezası vermeyeceğine kesin inancı vardır halkın;
    “yanar çıkarız” der en günahkâr, en isyankâr kişi
    bile.
    “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir
    ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık.
    Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip)
    değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen
    şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey
    Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima
    bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve
    aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.” (5/
    Mâide, 13)
    Allah’ın üzerimize yüklediği güzel emânetlere
    ihânet, Allah’ın verdiği bedenimize, aklımıza,
    ruhumuza, gönlümüze ihânet, eşimize ve
    evlatlarımıza ihânet, Allah’ın Kitabına ve Rasulün
    sünnetine ihânet, bize emanet edilen dâvâmıza
    ihânet…
    Devlet halkın malını, halk da devletin (aslında tüm
    halkın) parasını çalmaya çalışıyor. Tabii, bu konuda
    devleti yönetenlerin uzmanlığı ve yaptıklarını
    yasallaştırarak yaptığı için çaldığı minarelerin kılıfını
    hazırlaması çok daha ileri safhalarda hırsızlığı ortaya
    koyuyor. Bazı hırsızlıkların kanun kılıfı içinde
    yapılması onun hırsızlık olduğunu engeller mi? Haksız
    vergiler, enflasyon denilen devletin elinin halkın
    42 HÂIN OLMAK
    Ahmed Kalka n
    53
    cebinden devamlı para çalması birer hırsızlık değil
    midir? Nasılsa elektriğini, devlete borcunu, haksız
    da olsa vergisini zamanında yatıramayan, para bulup
    zamanında denkleştiremeyen vatandaşa gecikme
    cezâsı adına yüksek meblağda fâiz ve para cezâsı
    verilerek soygunun başka bir çeşidi sergilenmiyor
    mu? Kredi kartları ve borçlarının nasıl bir soygun
    olduğunu piyasada kullanımda olan sayıları 61,5
    milyona ulaşan kredi kartı kullananların iyi bildiğini
    zannediyorum. Kapitalizmin, holdinglerin, hiper
    ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... âdî
    hırsızlıktan farkı, çaktırmadan ve kandırarak,
    insanları değişik şekilde uyutup uyuşturarak soyması
    değil midir? Kapitalist düzen hırsız düzenidir,
    soygun ve sömürü düzenidir. Sahtekârlıkların da bin
    bir çeşidi sergilenebiliyor, bu yollardan biri ya da
    birkaçıyla, ama mutlaka tüm insanlar soyuluyor.
    Sovyetler Birliği zamanında ve Rusya’nın süper
    güç maskesi taktığı dönemlerde bir Amerikalı
    ile Rus’un halkın ekonomik durumuyla ilgili bir
    konuşması fıkra cinsinden aktarılır: Rus Amerikalı
    muhâtabına sorar: “Amerikan vatandaşları ortalama
    kaç dolarla geçinir?” Amerikalı “1200 dolarla” diye
    cevap verir. “Peki, bu parayı nasıl kazanır?” diye
    soran Rus’a Amerikalının verdiği cevap “Biz özgür
    bir ülkede yaşıyoruz. Kimse onun nasıl kazandığına
    karışmaz” olur. Soru sırası kendine gelen Amerikalı
    Rus’a aynı soruyu sorar: “Rus vatandaşları ortalama
    kaç dolarla geçinir?” Rus cevap verir: “220 dolarla.”
    Amerikalı hayret içinde tekrar sorar: “Bu parayla
    bir insan nasıl geçinir?” Rus’un verdiği cevap: “Biz
    de özgür bir ülkeyiz. Kimse onun nasıl geçindiğine
    karışmaz” olur. Rus’un verdiği cevap, Türk
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    54
    yöneticilerinin de dilleriyle değilse, halleriyle verdiği
    cevaptır.
    “Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır/sıkıdır’ dediler.
    Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı
    lânetlendiler. Bilâkis Allah’ın elleri açıktır, dilediği
    gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen,
    onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır.
    Aralarına kıyâmete kadar sürecek düşmanlık ve kin
    soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa
    (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür.
    Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise
    bozguncuları sevmez.” (5/Mâide, 64)
    Kavgayı seven bir toplumuz. Diktatörlüğü
    arayan çok insanımız da vardır; yöneticilerin demir
    yumruk sahibi olmasını isteyen. “Asacaksın bunları”
    diyenlerimiz giderek çoğalıyor. “Ne duruyoruz,
    Musul, Kerkük bizim aslında, girelim Irak’a, savaşsa
    savaş, alalım Musul’u, Kerkük’ü” diyenlerimiz
    azınlıkta değildir. Emperyalistler, büyük silâh
    tüccarları körükler bu tür düşünceleri. Aslında
    savaşanlar değil, savaştıranlar kazanır hep. Niçin
    savaşacaktır, insan; bunu da bilmez veya Kur’an’ın
    tasvip ettiği değildir amacı. Vatan, millet, sakarya
    denilen hamâsî, heyecana dayanan devletin ve ırkın
    yücelmesi içindir savaş çığlıkları…
    PKK ile en az yirmi yıldır savaşılıyor. Netice
    43 SIK SIK SAVAŞ ATEŞINI KÖRÜKLEMEK VE
    YERYÜZÜNDE FESÂDA/BOZGUNCULUĞA KOŞMAK
    Ahmed Kalka n
    55
    mi, onlardan ve askerlerden on binlerce ölü. Başka
    bir netice? Paraların silah tüccarlarına akması,
    ekonominin zayıf düşmesi. Bazen Türk askerinin
    Suriye ve Irak topraklarının içinde de savaşa katıldığı
    olur. Tabii, bütün bu savaşların hiçbiri “fî sebîlillâh”
    değildir. Bu kavramı herhangi bir askere sor, yüzüne
    aval aval bakar.
    “Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş
    bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların
    kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır.
    Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen
    Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla
    görendir.” (40/Mü’min, 56)
    Mü’minler, Allah’ın âyetlerine iman edip
    teslimiyet gösterdikleri ve o âyetleri doğru şekilde
    öğrenip hayatlarında tatbik etmeye çalıştıkları gibi,
    mü’min olduğunu iddia eden kâfirler de âyetler
    hakkında münâkaşa ve mücadele etmeyi tercih
    eder. Âyetleri selîm olmayan akıllarına vururlar,
    kendi kafalarına göre itiraz etmeye çalışırlar. Onlar
    için Allah ve O’nun kitabı ölçü değildir. Kendi
    hevâları, arzu ve beğenileri ölçüdür. Özellikle
    elektronik medyada, daha çok da facebook gibi
    halka açık yerlerde âyetler hakkında, âyetlerin
    gündeme getirdiği hükümler hususunda yakışıksız
    ve seviyesiz tartışmalar yapıldığına şahit olmaktayız.
    Âyetlere karşı biz “duyduk ve uyduk” demek, itiraz
    ALLAH’IN ÂYETLERI HAKKINDA MÜCADELE 44
    ETMEK
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    56
    etmeksizin kabul edip gereğini yapmaya çalışmak
    zorundayız.
    “Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar,
    Allah’ın ve (mü’min) insanların güvencesine
    sığınmadıkça kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar
    Allah’ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları
    kapladı. Bunun sebebi onların; Allah’ın âyetlerini
    inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor
    olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte
    ve (Allah’ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları
    idi.” (3/Âl-i İmrân, 112)
    İnsanımıza abdesti bozan şeyler kadar olsun
    imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasına
    izin verilmediğinden, tam tersine, her çeşit günah
    ve isyan için, “bunlar imanı bozmaz, bunlar
    olmadan da müslümanlık olur” diyerek insanları
    her çeşit isyana rağmen Allah’ın affına güvendirerek
    kandıran kimselerin aldattığı insanımızın mü’mine
    benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez.
    Âlemlerin rabbi olan Allah evrende mutlak tasarruf
    sahibidir. Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrii
    alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki
    tasarrufunu Allah’ın hükmüne göre değil; kendi
    iradesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Bu
    zâlim insan, yeryüzündeki hayatı, istediği biçimde
    yönlendirmeye kalkar. Bunun için Allah’ın
    kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar.
    45 İSYANKÂRLIK VE AŞIRI GITMEK
    Ahmed Kalka n
    57
    Böylece insan, kendi arzularını ilahlaştırmış olur.
    Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe
    kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun
    sonucunda, böylesi insanlara isteyerek itaat edenler
    de, Allah’ı değil; bu insanları rab kabul etmiş olurlar.
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp
    kabul ettikleri ilâhla, yaşantılarında, hükümlerine
    teslim oldukları ilâh aynı değildir. Teorik olarak
    inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın ilâhlığını
    ve rabliğini, vicdanlarına hapseden günümüz
    insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan
    başka rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim
    olmaktadırlar. İnsanların pek çoğunun mâruz kaldığı
    en büyük tehlike; Allah’ı günlük yaşantılarında rab
    kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve
    müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan
    da Allah’ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak
    çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
    emirlerine tam bir teslimiyetle itaat etmektedirler.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu
    görüyoruz. Müslüman mahallede pazarlanan bin bir
    çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından ötürü, belki
    en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla
    ilgili şirktir.
    “Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş
    bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların
    kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır.
    KIBIRLI OLMAK 46
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    58
    Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşmazlar. Sen
    Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla
    görendir.” (40/Mü’min, 56)
    Bazı insanlar ellerindeki güçlerle, dünyalıklarla
    veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini üstün
    görürler. Allah karşısında kul olduklarını unuturlar
    da kendilerini Allah’tan müstağni sayarlar (O’na
    ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı, Âhirete
    inansa bile, yine kendilerinin kurtulacağını
    düşünürler. Çünkü onlar, ellerinde her çeşit güç
    ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti
    inkâr ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı
    olduğunu kabul ederler. Sahip oldukları mal, çocuklar
    ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve güçle
    insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları
    köleleştirmeye çalışırlar. İsteklerine kavuşmak için
    zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece haddi aşarak
    bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek
    yolunda hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine
    ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına göre yön vererek
    ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve
    kullanmak isteyerek Rabliğe yeltenirler.
    Böyle kimselere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı
    zaman ‘bunlar da neymiş’ der, alay eder ve
    aldırmazlar. Peygamberleri ve onların yolunu
    izleyenleri dinlemezler. Allah’ın huzurunda secde
    yapmayı kibirlerine yediremezler, ibâdet onların
    nefislerine çok ağır gelir. Allah’ın hükümleri ve
    ilkeleri karşısında çok inatçıdırlar. Onlar aslında hem
    Ahmed Kalka n
    59
    hasta ruhlu insanlardır, hem de zayıf karakterlidirler.
    Ancak zayıflıklarını haksız yere kibirlenerek
    kapatmaya çalışırlar.
    “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok
    yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında
    hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz
    çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler.
    Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle
    hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.” (5/
    Mâide, 42)
    Helâl-haram ayrımı yapmadan nasıl gelirse gelsin,
    para kazanmayı birinci amaç kabul eden insanlar
    gittikçe çoğaldı. Devamlı ürettikleri teknolojik
    araçlarla ve değişik câzip mallarla özendirilen,
    tüketim toplumu haline getirilen vatandaş, helal
    yoldan ihtiyaç diye kabul ettirilen şeyleri almaya
    gücü yetmeyince, hiç de zorlanmadan haram yollara
    müracaat edebiliyor. Sağlam bir iman ve hesap şuuru
    olmadan kişinin günümüzde devletin yönlendirdiği
    ve piyasanın sunduğu cazip haramlardan kaçınması
    mümkün değildir ve insanımız da kaçınmak için
    gayret de sarfediyor değil. Mü’minler, helâl yoldan
    kazanırlar, helâl yerlere harcarlar, helâl yiyecekleri
    yerler, helâl içecekleri içerler, helâl davranışlarda
    bulunurlar, helâl eğlencelerle yetinirler; kısaca helâl
    anlayışı üzerine hayatlarını sürdürürler. Helâlden
    ayrılmayarak Allah’ın rızâsını isterler.
    YALANA KULAK VERIP HARAM MAL YEMEK 47
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    60
    “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden
    birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla
    yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve
    gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda
    harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (9/
    Tevbe, 34)
    Bâtıl yollarla, yani hak etmedikleri yollarla
    başkalarının mallarını yemek, Yahudilik özelliğidir.
    Günümüzde bu tür kul hakkını gasb etmenin çok
    çeşitlerinin yaygın olarak icra edildiğini görüyoruz.
    Rüşvet, dolandırıcılık, kumar, yalan ve hile ile
    haksız kazanç elde etmek çokça görülüp duyulan
    hususlardan. Haksız yere vergi vermemek ayrı bir
    şeydir; devlet malını gasbetmek, elektrik sayacında
    hile yapmak gibi sahtekârlıklar ayrı bir şeydir.
    Batılı ve (ne kadar yerli olduğu tartışılabilecek)
    Türk filmlerinde biraz sosyalizm, biraz halk
    tipi eşkıyâlık propagandası kokan, kahramanın
    zenginden çalıp fakirlere dağıtması rolünü İslâm
    onaylamaz. Yani, hırsızın malını çalmak da
    hırsızlıktır. Hırsızdan hırsızlık yapana had uygulanıp
    uygulanmaması İslâm mezhepleri ve müctehidler
    arasında ihtilâflıdır. Ama kesinlikle ta’zîr de olsa
    bu tür hırsızlık yapana cezâ verilir. Hırsızlık
    suçsa, kötüyse hırsızın malını çalmak da aynı suçu
    işlemektir, aynı kötülüğü yapmaktır. Bu ilk hırsızın
    BÂTIL YOLLARLA INSANLARIN MALLARINI
    YEMEK 48
    Ahmed Kalka n
    61
    şahıs, kurum, devlet, müslüman veya kâfir olması,
    hükmü değiştirmez.
    Hırsızlığın en büyüklerinden biri, umûma,
    halka ait malları çalmaktır. Bu, bazen devlet
    malı zannedilerek yapılır. Devlet, aslında soyut
    bir kavramdır, varlığı kâğıt üzerindedir. Devlet
    malı, aslında halkın malıdır. Yöneticiler âdil bir
    müslüman ve yönetim İslâmî ise, Allah’ın hükmüne
    göre adâletli bir şekilde halkın malını halkın en
    önemli ihtiyaçlarından başlayarak halka harcar.
    Bu vasıflardan birine sahip değilse halka zulüm ve
    halkın malına ihânet sözkonusu olur. Bazıları şöyle
    der: “Herkes çalıyor. Biz de aslında devletteki kendi
    hakkımızı almış oluyoruz!” Farkında olmasalar da,
    bu tavır, tüm halkı soymak, meşhur deyimle tüyü
    bitmemiş yetimin hakkına el uzatmaktır. Bir kişinin
    malını çalan kimse, onunla helâllaşma imkânına
    sahiptir. Mümkün ki, o kimse onu affeder. Ama
    umuma/kamuya ait mallar bütün müslümanların,
    bütün halkın mülküdür. Allah’tan korkmayanların
    yaptığı, onlara gerekçe olacak bir neden değildir.
    “Bir kavimde gulûl (denen devlet malından hırsızlık)
    zuhûr ederse Allah o kavmin kalplerine korku atar.
    Bir kavim içinde zinâ yayılırsa orada ölümler artar.
    Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı
    azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin
    (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse o
    kavimde mutlaka kan dökme yaygınlaşır. Bir kavim
    ahdinden dönüp gadre yer verirse Allah onlara
    mutlaka düşmanlarını musallat eder.”
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    62
    Bazı insanlar, müslüman olmadıklarından
    dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet
    olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının
    çalınmasının câiz olduğunu ileri sürerler. Devletin
    olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü
    vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu
    tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ ederler. Bu
    anlayış ve tavır, doğru da değildir, İslâmî de. Savaşla
    normal hali, ganimetle hırsızlığı karıştırmaktır.
    İslâm’ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da
    büyük zarar sözkonusudur. Toplum ve yöneticiler
    açısından; “güvenilmez, hırsız, halkın malına zarar
    veren bir kimsenin dini ve dâvâsı da hak olamaz”
    denilir. Bu birkaç kişinin müslüman vasfından
    dolayı, tüm müslümanlar bu anlayışta ve bu tavırda
    kabul edilir. Tebliğ ve dâvetin önü kesilmiş olur.
    Peygamberimiz’in Mekke’de kâfirlerin mallarına
    karşı tavrı nasıl olmuştu? Müşriklerin onca zulüm
    ve baskılarına, müslümanların mal ve canlarına
    saldırılarına rağmen, hicret esnâsında Rasûlullah
    müşriklerin kıymetli para ve mallarından oluşan
    emânetlerini sahiplerine iâde etmek için yeğeni
    Ali’yi sûikast yapılacak yatağına yatırma riskini
    tercih etmişti. Mallarının gasbedilmesi câiz
    olan kâfirler ve devletler, müslümanlarla fiilen
    savaş halinde olanlardır. Mevcut şartları savaş
    olarak değerlendirmek İslâm hukukuna da, genel
    değerlendirmeye de uygun değildir. Yoksa, savaş
    dışında kâfirlerin kendileri, şirketleri, kurumları,
    malları ganimet kapsamına girmez. Filistin gibi
    işgal güçlerine karşı fiilî savaş durumunu yaşayan
    insanlar için elbette cihad hükümleri, ganimet
    durumu sözkonusudur.
    Ahmed Kalka n
    63
    Bazı fıkıh kitaplarında “dâru’l-harb” teriminin
    kullanılması ve buna ait özel fıkhın oluşturulması;
    müslümanlara, savaşın dışındayken, düşmanın
    malına, servetine el koyma veya onları yok etme
    yahut da kişisel hürriyetlerine ilişme gibi hiçbir
    şekilde bir bahâne vermemektedir. Bazı câhillerin
    zannettiğinin aksine, bir yer dâru’l-harp olsa, orada
    barış içinde yaşayış sürdürülürken, kâfirlerin mal ve
    canlarına dokunulamaz; savaş şartlarındaki hususlar
    geçerli olmaz. Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, bu
    terimin kullanılması, yani ülkelerin ve insanların
    çeşitli kategorilere ayrılması, ortadaki gerçeklerden
    hiçbir şey değiştirmiyor, değiştirmez. Kur’an’ın
    emir ve yasakları her coğrafyada uygulanmaya
    çalışılır. Helâllar ve haramlar coğrafyaya, dâru’lharb
    anlayışına göre değişmez. Ülke ister Dâru’l
    İslâm kabul edilsin, ister Dâru’l Harb olarak
    değerlendirilsin; ancak savaş şartlarında savaş
    hukuku geçerli olur. Unutmayalım ki, dâru’l-harb ve
    dâru’l-İslâm kavramları Kur’ânî kavramlar olmayıp,
    tarihî şartlardan dolayı müctehidlerin tasnifinden
    ibârettir ve bu konudaki fıkhî hükümler, o günkü
    dünya açısından doğru olsa bile, bugün için aynen
    uygulanmasında büyük sakıncalar olan ictihâdî, o
    zamanlara âit, beşerî yorumlardan ibârettir.
    Müstahkem şehirlerde veya siperler arkasında
    bulunmaksızın Müslümanlarla toplu halde
    savaşamazlar: “Onların kalplerinde sizin korkunuz,
    İNSANLARA KARŞI KORKAK VE ZAYIF OLMAK 49
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    64
    Allah’ın korkusundan fazladır. Böyledir, çünkü onlar
    anlamayan bir topluluktur. Onlar müstahkem kaleler
    içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu
    hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri
    şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri
    darmadağınıktır. Bu, onların akıllarını faydalı
    şekilde kullanamayan bir topluluk olmalarındandır.”
    (59/Haşr, 14)
    Güçlülerden ve özellikle devlet denilen kurumdan
    korkmak, polisten korkmak, hapisten korkmak
    insanımızın kanına işlemiş. Kadın kocasından
    korkar, talebe hocasından. Köylü ağadan korkar,
    asker subaydan. İşçi patronundan korkar, gariban
    zâlimlerden. Kısacası, herkes herkesten korkar; ama
    Allah’tan, O’nun azâbından gereği gibi korkan çok
    azdır.
    “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik. İçinde bir hidayet,
    bir nur vardır. (Allah’a) teslim olmuş nebiler, onunla
    yahudilere hüküm verirlerdi. Kendilerini Rabb’e
    adamış kimseler ile âlimler de öylece hükmederlerdi.
    Çünkü bunlar Allah’ın kitabını korumakla
    görevlendirilmişlerdi. Onlar Tevrat’ın hak olduğuna
    da şahit idiler. Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın,
    benden korkun ve âyetlerimi az bir karşılığa
    değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler
    kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)
    SADECE ALLAH’TAN KORKMAK GEREKTIĞI
    HALDE, 50 INSANLARDAN KORKMAK
    Ahmed Kalka n
    65
    “Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler.
    Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını
    dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.”
    (3/Âl-i İmrân,111). Konuyla ilgili yine bakın: 5/Mâide, 45; 5/Mâide, 47.
    Korkmayan insan yoktur. Ama korkuya iman yön
    verirse, kişi esas korkulacak yeri bilir ve tedbirlerini
    ona göre alır. Korku bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacını
    Allah korkusu da denilen takvâ ile gideremeyen
    insan, kendine zarar verecek korkulara esir olur. Bu
    topraklarda da, depremden korkulur, aç kalmaktan
    korkulur, hırsızdan korkulur, arsızdan korkulur. Yani,
    insanlardan çokça korkulur. İnsanlar insanlardan
    korktuğu için cihad ruhu yok sayılır. Eh, az bir insan,
    az bir şekilde Allah’tan da korkar.
    “Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel
    etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan
    eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr
    eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler
    topluluğunu hidayete erdirmez.” (62/Cum’a, 5)
    İlim, amel işlemek için öğrenilir. Bildiğimiz
    bilgilerin ne kadarı faydalı ilimdir? Faydalı ilimden
    ne kadarını sâlih amel olarak hayatımıza geçiriyoruz?
    Senelerimiz okullarda geçti, bir şeyler öğrendik.
    Ama öğrendiklerimizin ne kadarından dünyada
    yararlanabiliyoruz? Hele, âhirette faydalı olacak ne
    bilgiler edindik? Peki, Kur’an ve ona dayalı ilimlerle
    KITAPLA AMEL ETMEYIP KITAP YÜKLÜ
    EŞEKLERE BENZEMEK 51
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    66
    aramız nasıl? Bildiğimiz âyetlerin anlamlarını
    ne kadar hayatımıza geçiriyoruz? Zihnimizde
    taşıdığımız kitaplardan yararlanmıyorsak, bizim
    durumumuz neye benziyor?
    İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler,
    sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir;
    başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz.
    Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez.
    İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima
    çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık
    verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz (Gazali,
    İhya, c. 1, s. 82).
    Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek
    içindir. Allah bu dini, insanlar “ona göre yaşasınlar”
    diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil.
    Şimdi laf çok, kitap çok, konferans, seminer ve
    benzeri etkinlikler çok. Fakat bu işler insanların
    davranışlarında bir değişiklik yapmıyor. İlim
    adamları(!) ve bazı din adamları(!) sadece meslekî
    görevlerini yapıyorlar o kadar bilginin hammalıdır.
    Yolcuyu g. Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman
    ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih amele
    götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi,
    kendisini hakikate ulaştırmayan kimse, mutlak
    surette itmesi gereken yere (gerçek kurtuluş
    limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit
    bir süsten başka bir işe yaramaz, buna gemi de
    denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen
    pusulayı cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya
    Ahmed Kalka n
    67
    gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek ve o
    yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil,
    sadırlardaki (göğüslerdeki)dir denilir. Senin hayatını
    düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde
    eseri görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır
    yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı ve hammalı
    olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap
    ve araştırmacı yokken, ortada hakiki ilmin özü ve
    şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir
    hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı
    ilim ve özellikle halleri ile, somut ve gözle görülür
    bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı.
    Peygamber, canlı bir Kur’an; O’nun ashabı da Küçük
    Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve
    o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri
    çoktu.
    “Andolsun ki Mûsâ, size açık delillerle geldi
    de ondan sonra tuttunuz, buzağıya taptınız, siz o
    zâlimlersiniz işte.” (2/Bakara, 92)
    “Onlar (verdiğimiz nimetlere nankörlük
    etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine
    zulmediyorlardı.” (2/Bakara, 57)
    Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki
    zâlimlere karşı çıkmak, İslam Dini’nin en önemli
    emirlerinden biridir. İslam’ın hâkim olması için de
    tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Zulüm denilince
    ZÂLIM OLMAK 52
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    68
    çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence
    ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve
    dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya
    bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.”
    Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak
    etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu
    sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın
    dışına taşmak zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek
    demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden başka bir
    yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma
    esasına dayanır. Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek
    de zulümdür. İslamî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı,
    şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye
    zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni
    olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine
    koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki
    hakkı saptırmak anlamlarına da gelir. Zulmün
    dayandığı temel, “nur”dan yoksun olmaktır. Aslında
    zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir
    yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde
    de bu tanımın işaretlerini görmek mümkündür.
    İslâm’a göre zâlimin tanımı gayet açıktır:
    Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen, o
    hükümleri uygulamak yerine; kendi kafasından
    veya başka insanların hevâları tarafından ortaya
    atılmış beşerî kanunları Allah’ın kanuna tercih edip
    onları uygulayan yöneticiler en büyük zalimlerdir.
    Bir insana eziyet eden, o kişinin sadece dünyevî
    rahatına zarar verirken, bu yöneticiler insanları
    âhiretlerini mahvetmektedirler. Eziyet veren birkaç
    Ahmed Kalka n
    69
    kişiye zarar verirken, tâğutlar bütün topluma zarar
    vermektedirler.
    Bu tanımlar çerçevesinde bu topraklarda
    zulme bulaşmayan ve zâlimlere tümüyle tavır alan
    kimselerden bahsetmek kolay olmasa gerektir.
    Herkes şu veya bu şekilde zulme bulaşmış, kendi
    nefsine de zulmediyor diyebiliriz. Zulmü çokça
    işleyenin zâlim sayılacağına göre ve Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenlerin büyük zâlimler
    olduğuna göre, zâlimliğin ve zâlimlere yardımcı ve
    destekçi olanların ne kadar yaygın olduğu ortaya
    çıkar. Trafikte insanların birbirlerinin haklarını
    çiğnediği, iletişimde birbirlerinin sözlerini kestiği,
    haksız kazancın gayet normal görüldüğü, işçinin
    hakkını patronun gasbettiği, devletin işçiye açlık
    sınırı civarında asgarî ücret tayin ettiği, emekliye
    ölmeyecek kadar maaş uygun görüldüğü ve bütün
    bunlardan çok daha önemlisi, kişilerin Müslümanca
    yaşama haklarının elinden alındığı, günaha girmeden
    sokağa bile çıkılamadığı bir ortamda zulmün ne
    boyutta olduğu ve zâlimlerin her tarafa yayıldığı
    herkes tarafından kabul edilecek bir vâkıadır.
    “Onlardan birçoğunun kâfirleri (inkâr edenleri)
    dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri
    için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah’ın
    onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde
    ebedî kalıcıdırlar. Eğer Allah’a, Peygamber’e ve
    FÂSIK OLMAK 53
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    70
    ona indirilene (Kur’an’a) inanıyor olsalardı, onları
    (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan
    birçoğu fâsık kimselerdir.” (Mâide 80-81)
    Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik
    ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice
    dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek
    veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle
    Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir.
    Nice insan, fıskta aşırı gitmiş, fâsık denilmeye
    lâyık hale gelmiş. Her türlü günah ve isyanı işler
    hale gelmiş, günahlara her şeyiyle batmış durumda.
    İtikadî anlamda tümüyle yoldan çıktığı için fâsık
    olduğu gibi, haramları açıktan işlediği, kötü örnek
    olarak haramları çevresine yaydığı ve Allah’ın
    hidayetinden tümüyle uzaklaştığı bir inanç ve yaşayış
    seçmektedir.
    “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık,
    “Size verdiğimiz Kitab’a sımsıkı sarılın; ona kulak
    verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik”
    demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların
    kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: (Tevrat’a
    beslediğinizi iddia ettiğiniz) imanınızın size emrettiği
    şey ne kötüdür, eğer inanan kimselerseniz!” (2/Bakara, 93)
    Günümüzde devleti, devlet yöneticilerini aşırı
    yüceltmek; Amerika’nın her şeyi görüp bilen ve
    BAŞKA TANRILARA DA INANMAK VE ONLARI
    DA GÜÇLÜ GÖRMEK 54
    Ahmed Kalka n
    71
    her şeye kadir olduğuna inanmak, sanatçı veya
    futbolcuları tanrılaştırmak, şeyhlere ve bazı büyük
    kabul ettiği zâtlara insanüstü vasıflar verip onları
    ilahlaştırmak, Atatürk’ün heykellerine saygı
    duyulması gerektiğini savunmak, heykelin önünde
    saygı duruşunda bulunmak, Atatürk’ün veya
    devlet adamlarının tanrısal özellikleri olduğuna
    inanmak, Anıtkabir gibi bazı modern veya türbeler,
    yatırlar gibi geleneksel kabirleri ve içinde yatanları
    putlaştırmak, Hızır’ın binlerce senedir yaşadığına,
    her lisanı bildiğine ve kimi insanları ihyâ edip
    kimilerini helâk edebildiğine, İlyas’la birlikte baharı
    getirdiğine, yani yarı tanrı olduğuna inanmak. Yine,
    üçler, yediler, kırklar, gavslar, kutuplar kabul ederek
    bunların yeryüzünde ilâhî tasarruflarda bulunduğuna
    inanmak, Hz. İsa’yı (a.s.) ölümsüz kabul etmek, Hz.
    Muhammed’den (s.a.s.) dua formuyla bazı şeyler
    talep etmek; bütün bunlar da ya başka tanrılara
    inanmak veya o çizgiye yaklaşmak demektir. Yani,
    putperestliğin çağdaş yansımaları…
    “Dediler ki: ‘Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça,
    biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin,
    onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” (5/Mâide, 24)
    Halkın bırakın savaşı radikal kabul ettiği bazı
    gençlere havâle etmesini, İslâmî hareketin içinde ve
    dâvâ ile ilgili bedel isteyen hususlarda yer alması
    düşünülemez bile. Bütün mü’minlerin görevi olan
    “SEN VE RABBIN GIDIN, ONLARLA SAVAŞIN.
    BIZ BURADA OTURACAĞIZ.” DEMEK 55
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    72
    cihad ve emr-i bi’l ma’rufun kendi görevi olduğunu
    bile bilmez veya kabul etmez. Cihadın, askerlerin
    işi olduğunu düşünür, iyiliği emredip kötülükten
    insanları yasaklamanın İslâmî eğitimden geçmiş
    “hoca” dediği bazı insanların görevi olarak
    kabul etmesi bir vâkıadır. Hz. İsa’nın havârileri:
    “Allah yolunun yardımcıları biziz” deyip dâvâyı
    omuzlamaları, ashâbın “ensâr” ve “muhâcirler”
    diye iki grup halinde Peygamberimizle her türlü
    zahmetlere katlanmışlar, küçüklü büyüklü savaşlara
    iştirâk etmişlerdir. Müslüman olan Allah’a teslim
    olur, pazarlıksız bir şekilde Allah’a ve O’nun itaat
    edin dediklerine itaat eder. “Allah ve Resûlü bir iş
    hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min
    erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri
    konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim
    Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o
    apaçık bir şekilde sapmıştır.” (33/Ahzâb, 36)
    “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz Allah’ı açıktan açığa
    görmedikçe sana asla inanmayız’ demiştiniz. Bunun
    üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.”
    (2/Bakara, 55)
    “Kim görmüş öte dünyayı?”, “Gidip gelen mi
    var?” “Sonumuz toprak olacak bu belli; âhiret
    dedikleri belli değil, cennet de cehennem de bu
    dünyada.”; “arkadaş, ben gözümün görmediğine
    inanmam!” diyenler bu topraklarda da hayli var.
    “GÖZÜMÜZLE GÖRMEDEN INANMAYIZ”
    DEMEK 56
    Ahmed Kalka n
    73
    “Dediler ki: ‘Dünya hayatımızdan başka hayat
    yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok
    eder.’ Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar
    sadece zanda bulunuyorlar.” (45/Câsiye, 24)
    “Yoksa onların, kainâtın idaresinde bir payları
    mı var? Öyle olsaydı, insanlara çekirdek filizi kadar
    (zerre kadar) bile bir şey vermezlerdi.”(4/Nisâ, 53)
    Dünya ve daha büyüğüne sahip olsalar bile,
    cimriliklerinden ötürü küçük parça bile infak
    etmeyecek, hepsini kendine saklayacak insanlar.
    Para, madde, eşya insanı yöneten efendi olmuş,
    insana hizmet etmesi gereken bunlar, insanı
    kendisine kul köle yapmış. Çağdaş insan bunlar için
    yaşıyor, bunlar için çalışıyor, bunlar için âhiretini
    ve huzurunu mahvediyor. Bunlar hâkim, insan
    mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor.
    Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme
    çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Taksitlere,
    ay sonuna kafayı takan modern insan, dünyada
    varoluş gâyesini düşünemiyor; para kazanma
    koşturmacasından ibâdete, okumaya, düşünceye sıra
    gelmiyor.
    Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan
    sonra p ara d urağında d üğümleniyor; gönül p lağı
    parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha
    rahat yaşam denilen şeytanî câzibe; aslında dipsiz bir
    İNFAKTA BULUNMAMAK 57
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    74
    kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen,
    ama insanı bitiren sonsuz yarış ve büyük pişmanlık
    demek. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/
    hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan,
    şükrü unutmuş, sabrı lügatından silmiş, şikâyetin
    ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”,
    “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok.
    “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü
    ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış.
    Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki
    insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin ve
    basit arzuların hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın
    sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis
    hayatı yaşıyor bunlar. Dünyevîleşmiş çağdaş insan
    tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı,
    mâbedi bankadır artık.
    İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/
    gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibaret olduğu
    ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan
    helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak
    etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi
    olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu
    şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır...
    Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez.
    Bütün bu ve benzer problemlerin tek çözümü var:
    İnfak. İnfak”; malın elden çıkarılması, harcanması ve
    sarfedilmesi demektir. İnfakın farz, vâcip, mendup
    kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları içerdiği
    gibi, gerekli yerlere ve uygun tarzda Allah için
    Ahmed Kalka n
    75
    yapılmış her türlü bağış, yardım ve hayırları, kendi
    ailesine ve yakınlarına yardım gibi bütün mal ile
    yapılan ibâdetleri de içine alır. İnfak, mecaz yoluyla
    maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme
    ve benzeri mânevî şeyleri, davranış biçimlerini de
    kapsar
    “Siz başkalarına iyiliği emrediyor da kendinizi
    unutuyor musunuz? Bir de Kitap okuyorsunuz ha!
    Hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz? (Yaptığınızın
    çirkinliğini anlamıyor musunuz?)” (2/Bakara, 44)
    Maalesef hatibi çok, yaşayanı az bir topluluk olduk.
    Nutuk atanlarımız kadar sâlih amel işleyenlerimiz
    olsa, işlerin çoğu hallolacak. İşen daha kötüsü, akla
    ters olanı, başkalarına tavsiye edilen nice iyiliği
    kişinin kendisinin yapmıyor olması. O yüzden
    sözlerin bereketi olmuyor. Tesir etmiyor. “Hocanın
    dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar
    birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek
    hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duyuyor.
    Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı
    olduğunu iddia etmek ve İslâm’a sadece sözle dâvet
    edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir
    talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi
    keser söğüdü” bu deyimler de, yine toplumda çokça
    görülen bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.
    Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili
    BAŞKALARINA IYILIĞI EMREDIP KENDINI
    UNUTMAK 58
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    76
    başkasını tedâvi etmeye kalkmasına, halk, atasözü
    halinde söylenen sözü söyler: “Kelin merhemi olsa,
    başına çalar.” Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili
    halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz:
    “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı
    olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi
    ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dâvâ için bu çeşit
    sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar
    büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden
    “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar”
    denilmiştir.
    Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir:
    Günahı terk ve başkasını günah işlemekten
    alıkoymak. Bu iki görevden birini yapmamak,
    diğerini de yapmamayı gerektirmez. “Mâ lâ yüdrakü
    küllühü, lâ yütrakü küllühü: Bir şeyin hepsine
    ulaşılamıyorsa, tamamen de terkedilmez.” İnsan bir
    ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen
    zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her
    yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine
    lâzım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü,
    gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve
    vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/
    fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı
    da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye
    hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe
    sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün,
    meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler
    vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz
    gereken; başkasına iyiliği emrederken, kendimizi
    Ahmed Kalka n
    77
    unutmamamız, kendimize de emretmemizdir;
    Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı
    iddia edemeyiz.
    Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin,
    postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan
    dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali;
    bu konuda şu benzetmeleri yapar: “Bildiği ile
    amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya
    kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan
    yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat
    kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir,
    fakat kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili
    gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan
    kurtulamaz.”
    “Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine
    belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan
    ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek
    isterler...” (2/Bakara, 109)
    İçinde bulunduğumuz toplumun önemli bir
    kesiminin, itikad ve fikir bakımından halleri, gizli
    irtidâd vak’asına uymaktadır. Bu kalabalıkları,
    bundan başka hiçbir kalıba oturtmak mümkün
    olmamaktadır.
    Tanzimat denilen kökü imanın dejenere olması
    psikolojisiyle başlayan Meşrûtiyet ve Cumhuriyet
    MÜ’MINLERI IMANLARINDAN SONRA KÜFRE
    DÖNDÜRMEYI ISTEMEK 59
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    78
    dönemleriyle gelişen kâfirlere özenme ve her konuda
    onlara benzeme, batılaşma şeklindeki hâlet-i rûhiye
    ve bu ruh halinin sonucunda, akîde, düşünce ve sosyal
    yaşantıda meydana gelen değişim, öyle bir insan türü
    oluşturdu ki, bu insan türü, mukaddesat cümlesinden
    bazı şeyleri “bu benim aklıma ve çağdaş anlayışa
    uymuyor...” diyerek kolayca reddedebilecek, inanç
    bakımından zararlı olan birçok şeyi de rahatlıkla
    isteyerek benimseyip bir kurtuluş düsturu gibi
    sarılabilecek hale düşmüştür.
    Batılılaşma adı altında gelişen bâtıllaşma ve
    değişim, diğer adıyla yabancılaşma çığırında gelinen
    bugünkü nokta, tam anlamıyla bir gizli irtidâd
    olgusunu sergilemektedir. Hem resmî, hem de özel
    ve sivil planda İslâmiyet’in dışlanması demek olan
    bu hal, gizli irtidâd hükmünden başka hiçbir şeyle
    izah edilemez. Çünkü bu toplum, bir zamanlar
    İslâmiyet’i -tam ve mükemmel olmasa da- esası
    itibarıyla benimsemiş bir toplumdu.
    Ama sonra onu çağın gerisinde kabul ederek
    kendine göre çağdaş normlar edinmek gibi bâtıl bir
    yola saptı, daha doğrusu saptırıldı. İşte bu kültür
    ve bu anlayışla oluşan bir toplumun içinde fikrî ve
    itikadî alanda, tevhid ölçüsünde ve çizgisine göre
    birçok sapmaların olması ve ne idüğü belirsiz,
    melez, şahsiyetsiz/kimliksiz insanlardan oluşan bir
    toplumun ortaya çıkması kaçınılmazdır.
    Gerektiğinde oruç tutan, kurban kesen, Cuma
    Ahmed Kalka n
    79
    namazı kılan, fakat beş vakit namaz diye bir görevi
    yerine getirmeyip böyle bir yükümlülüğü de âdeta
    kabul etmez bir tavır içinde olan kalabalıklar... Ve
    daha yaygın bir hastalık olarak, şeriatsız ve laik bir
    dindarlığa güya taraftar olanlar... (Lâ’sı olmayan, ilâh
    kavramına girecek çağdaş bâtıl zihniyet ve putlardan
    hemen reddedecek hemen hiçbir şeyi olmayan,
    tâğuta karşı çıkmayan, bâtılı reddetmeyen insanlar...
    “Biz de bir zamanlar bu yollardan geçtik, bunlar
    boş şeyler, çağın gereklerine, yaşanılan gerçeklere,
    konjönktüre uymuyor” deyip cihada, İslâmî tavırlara
    karşı çıkan bukalemun gibi her renge giren veya
    renksizleşenler...)
    “Ehli kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle
    mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade
    eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir
    dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan
    onu sana iade etmez. Bu da onların (ümmilere
    karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur)
    demelerindendir. Allah adına bile bile yalan
    söylüyorlar.” (3/Âl-i İmrân, 75)
    Bazı insanlar, müslüman olmadıklarından
    dolayı kâfirlerin mallarının ve İslâmî bir devlet
    olmadığı, tâğûtî bir düzen olduğu için devlet malının
    çalınmasının câiz olduğunu ileri sürerler. Devletin
    olduğu varsayımıyla elektrik, su, belediye otobüsü
    vb. kullanımlarda sahtekârlık ya da hile ile de olsa bu
    KENDILERINDEN OLMAYANLARA KARŞI SORUMLULUKLARI
    OLMADIĞI IDDIASIYLA INSANLARI ALDATMAKTAN GERI
    DURMAMAK
    60
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    80
    tür hırsızlıkta sakınca olmadığını iddiâ ederler. Bu
    anlayış ve tavır, doğru da değildir, İslâmî de. Savaşla
    normal hali, ganimetle hırsızlığı karıştırmaktır.
    İslâm’ı da, sosyal yapıyı da bilmemektir. Dâvâya da
    büyük zarar sözkonusudur. Toplum ve yöneticiler
    açısından; “güvenilmez, hırsız, halkın malına zarar
    veren bir kimsenin dini ve dâvâsı da hak olamaz”
    denilir. Bu birkaç kişinin müslüman vasfından
    dolayı, tüm müslümanlar bu anlayışta ve bu tavırda
    kabul edilir.
    Tebliğ ve dâvetin önü kesilmiş olur.
    Peygamberimiz’in Mekke’de kâfirlerin mallarına
    karşı tavrı nasıl olmuştu? Müşriklerin onca zulüm
    ve baskılarına, müslümanların mal ve canlarına
    saldırılarına rağmen, hicret esnâsında Rasûlullah
    müşriklerin kıymetli para ve mallarından oluşan
    emânetlerini sahiplerine iâde etmek için yeğeni
    Ali’yi sûikast yapılacak yatağına yatırma riskini
    tercih etmişti. Mallarının gasbedilmesi câiz
    olan kâfirler ve devletler, müslümanlarla fiilen
    savaş halinde olanlardır. Mevcut şartları savaş
    olarak değerlendirmek İslâm hukukuna da, genel
    değerlendirmeye de uygun değildir. Yoksa, savaş
    dışında kâfirlerin kendileri, şirketleri, kurumları,
    malları ganimet kapsamına girmez. Filistin gibi
    işgal güçlerine karşı fiilî savaş durumunu yaşayan
    insanlar için elbette cihad hükümleri, ganimet
    durumu sözkonusudur.
    Ahmed Kalka n
    81
    “Bir de; ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası
    Cennet’e girmeyecek’ dediler. Bu, onların
    kuruntuları! De ki: ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz
    (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.” (2/Bakara,
    111)
    “Biz cennete gitmeyeceğiz de kim gidecek?”
    diyen insanımız, kendini kaf dağında sanıyor.
    Cehennemi aklının ucuna bile getirmeyenlerimiz
    var. Sanki Allah’tan garanti bir söz almış gibi.
    İnsanımızın bu tekelci ve yanlış anlayışını
    tashihe yönelik şu âyet yeterlidir: “Yoksa siz,
    sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden
    cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle
    darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya uğradılar ki
    Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın
    yardımı ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın
    yardımı şüphesiz pek yakındır.” (2/Bakara, 214)
    “Onların bu tutumları; Bize ateş sadece sayılı
    günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur.
    Onların vakti ile uydurdukları şeylerde dinleri
    hakkında kendilerini yanıltmıştır.” (3/Âl-i İmrân, 24)
    “Allah gâvurları değil de bizi mi devamlı yakar?”
    CENNETI KENDI TEKELINDE GÖRMEK 61
    CEHENNEME GIRSE BILE AZ BIR SÜRE KALACAĞINI ILERI
    SÜRMEK. CEHENNEMIN EBEDÎ OLMADIĞINI, ORADAN ÇIKIŞ
    OLACAĞINI IDDIA ETMEK
    62
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    82
    veya “70 senelik günaha ebedî cehennem olur mu?”
    diyen ya da; “Cehennemden mi bahsediyorsunuz;
    ne olacak canım sende… yanar çıkarız!” diyen, ama
    hapis cezası için “ ne olacak canım, yatar çıkarız!”
    demeyen, hapse düşmemek için her türlü tedbiri
    alan kişiler, cehennemi hapishaneden daha önemsiz
    görebilmektedir.
    Cehennem azâbı ebedî olacaktır. Deliller:
    1. Kur’an’da kâfirlerin ebedî olarak cehennemde
    kalacakları özellikle “hulûd” ve “ebed” kelimeleriyle
    ifade edilmiş, azaplarının hafifletilmeyeceği, aksine
    arttırılacağı, azabı tatmaları için tenlerinin veya
    vücutlarının devamlı sûrette yenileneceği ve hiçbir
    şekilde cennete giremeyecekleri belirtilmiştir.
    Hadislerde de aynı bilgiler mevcuttur. Şu halde azap
    ebedîdir.
    2. Kur’an’da belirtildiğine göre (11/Hûd, 107) Allah’ın
    dilemesi müstesna olmak üzere gökler ve yer devam
    ettiği müddetçe azap da sürecektir. “Âhiret hayatı
    ebedî” olduğuna göre orada göklerin ve yerin varlığı
    da ebedî olacaktır. Âyette geçen “gökler” ve “yer”
    anlamındaki kelimelerle dünyadaki değil âhiretteki
    gökler ve yer kastedilmiş olmalıdır. Aynı âyette her
    ne kadar azabın devamı istisna kaydıyla İlâhî iradeye
    bağlanmışsa da yüce Allah azabı sona erdireceğini
    beyan etmemiş, hatta aksini bildirmiştir. Âhiret
    hayatının ebedî oluşu dikkate alınırsa söz konusu
    istisna, “gökler ve yer var olduğu müddetçe” şeklindeki
    ifadenin his-settirebileceği zaman sınırlandırmasını
    Ahmed Kalka n
    83
    ortadan kaldırmaya yönelik olmalıdır. Aksi takdirde
    bir sonraki âyette aynı kayıtlarla zikredilen cennet
    nimetlerinin de sona ereceğini kabul etmek gerekir
    ki bu hem nimetlerin kesintisiz olacağına dair bilgi
    ile çelişir, hem de âhiretin ebedîliği fikrine ters
    düşer. Şu halde İlâhî iradeye bağlanan istisna kaydı
    ebediyeti teyit edici olarak kabul edilmelidir (Taberî,
    XII, 71; Halîmî, I, 461; Fahreddin er-Râzî, XVIII, 64-65).
    3. Allah kâfirleri affetmeyeceğini açıkça belirtmiş,
    âhirette azabı gördükten sonra tövbe etseler bile
    bunun kabul edilmeyeceğini açıklamıştır. Bu husus
    azabın sona ereceği düşüncesiyle çelişir durumdadır
    (Âlûsî, 1, 141, 143).
    4. İlâhî rahmet dünyada herkese şâmil olduğu
    halde âhirette sadece müminlere tahsis edilmiştir,
    kâfirlerin nasibinin ise sadece ateşten ibaret olduğu
    ifade edilmiştir (Elmalılı, IV, 2825). İlâhî rahmetin
    gazaptan geniş olması ise azabın mutlaka sona ereceği
    mânasına gelmez. Bunu azabın hafifletilmesi, nimet
    gibi telakki edilmesi veya azap görenlerin rahmete
    nâil olanlara nisbetle daha az sayıda olması tarzında
    yorumlamak mümkündür (Âlûsî, 1, 140).
    5. Kâfirler için azabın ebedî olacağı hususunda
    ashâb, tabiîn ittifak etmiştir. (İbn Kayyim, s. 292; Mustafa
    Sabri, s. 112).
    6. Kesin naklî deliller varken aklî veya zayıf
    bazı naklî delillere dayanarak azabın sona ereceğini
    ileri sürmenin dinî bir değeri yoktur. Bu sebeple de
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    84
    Allah’ın kullarını azaba uğratmasında mutlaka bir
    hikmet aramak isabetli değildir. Eğer hikmet aranır
    ve ebedî azabın hikmete aykırı olduğu kabul edilirse
    uzun asırlar sürecek azabın da hikmete aykırı olması
    gerekir. Zira ebedî azaba dayanamayan âciz kullar
    uzun devirler sürecek olan azaba da dayanamaz (Âlüsî,
    1, 141; Mustafa Sabri, s. 22, 23, 50, 108).
    7. Allah kâfirleri ebedî olarak azapta bırakacağını
    haber vermiştir (vaîd). Azabı sona erdirecek olursa
    sözünden dönmüş ve gerçek dışı beyanda bulunmuş
    olur ki bu Allah hakkında muhaldir (Müsâ Bigiyef, s. 36).
    10. Allah’ı inkâr edip ona eş tanımanın cezası ancak
    ebedî olarak sürecek bir azap olabilir. Daha hafif bir
    ceza, işlenen suça denk düşmez. Kur’ân-ı Kerîm’de de
    işaret edildiği gibi (6/En’âm, 28) kâfirler dünyada ebedî
    olarak kalsalar bile küfür ve inkârlarına devam eder,
    durumlarında bir değişiklik meydana gelmezdi. Bu,
    onların ebedî bir inkâr psikolojisi içinde olduklarını
    gösterir. Ebedî inkâra ebedî azap cezasının verilmesi
    de mâkul ve mantıklıdır (Makdisî, I, 201-202; İbn Kayyim, s.
    294).
    “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları
    görmüyor musun? Onlar “cibt”e ve ‘tâğût”a
    inanıyorlar. İnkâr edenler için de, “Bunlar, iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” (4/Nisâ, 51)
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen bazı
    yöneticileri, yani tâğutları halkın ne kadar sevdiğini
    CIBTE (PUTA) 63 VE TÂĞUTA INANMAK
    Ahmed Kalka n
    85
    bilmeyen yoktur. Onlar hakkında Kur’an’dan yola
    çıkarak onların durumunu değerlendiren bir âlime ne
    kadar inanır, o tâğutların hatta Kur’an’a taban tabana
    zıt görüşlerine ne kadar inanır halk? Kur’an’da
    tâğuta inanmak ve itaat etmek, tâğuta ibâdet olarak
    değerlendirilir. Tâğuta ibâdet etmekten sakınmak,
    mü’minlerin temel görevleri arasındadır. Çünkü,
    Allah’ın dışındaki nesne, kişi, kurum vb. ibâdet
    etmek, Rabbani yöneliş içerisindeki kişiliklere
    yakışmaz.
    Şeytan ve tâğut kelimelerinin ayrı ayrı
    kullanılmasından anlıyoruz ki, tâğut şeytanın razı
    olacağı şekilde yeryüzünde egemenlik kuran insanlar
    anlamına gelmektedir. Ağızlarıyla inandıklarını
    söyledikleri halde, hayat tarzı olarak başvuru
    kaynağı olan ilâhi hükümlere ters hareket edenler,
    yani Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler tâğuttur.
    Mü’minlerin görevi, bunları dost tutmamak, inkâr
    etmektir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar,
    inkâr edip küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
    O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın
    hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)
    Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt;
    büyücülük, müneccimlik, gaybdan/gelecekten haber
    verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın
    çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler;
    Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki
    anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar,
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    86
    Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a aykırı olan
    hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları
    gibi sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp
    inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.
    “Kendilerine Kitap’tan bir nasip verilmiş olanları
    görmüyor musun? Onlar “cibt”e ve ‘tâğût”a
    inanıyorlar. İnkâr edenler için de, ‘Bunlar, iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar.” (4/Nisâ, 51)
    Günümüzde Batılıları Doğululara, demokratları
    şeriatçılara, laikleri tevhid ehline, kâfirleri
    Müslümanlara tercih eden, birinci gruptakileri öven,
    onları kendisine daha yakın kabul eden nice insan
    yok mu? Teknolojiyi yücelttiği için bunları icat ve
    imal edenlere aşırı hayranlık duyan, Batılı bâtıllara
    kucak açan, Batının değerlerini, kutsallarını İslâm’ın
    esaslarına tercih eden, Batılı eğitim kurumlarını
    beğenip İslâmî eğitim veren mekânlara şiddetle
    çatan, Laik, Kemalist, Batılı devlete sahip çıkıp
    İslâm devletini önemsemeyen, Batılı kâfirleri dost ve
    müttefik kabul eden veya böyle kabul edenleri baş
    tacı eden zihniyeti uzaklarda aramamak lâzım.
    “Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine
    o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.”
    (98/Beyyine, 4)
    KÂFIRLER IÇIN ‘BUNLAR, ALLAH’A IMAN
    EDENLERDEN DAHA DOĞRU YOLDADIR’ DEMEK: 64
    KENDILERINE APAÇIK DELILLER GELMESINE
    RAĞMEN IHTILÂFA DÜŞMEK 65
    Ahmed Kalka n
    87
    “Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel
    bir yurda yerleştirdik ve onlara temiz rızıklar
    verdik. Kendilerine bilgi gelinceye kadar ayrılığa
    düşmediler. Şüphesiz ki, ayrılığa düşmüş oldukları
    şeyler hakkında Rabbin kıyamet günü aralarında
    hükmünü verecektir.” (10/Yûnus, 93)
    Günümüz müslümanı, eski dönemlerdeki
    müslümanlardan çok büyük imkânlara sahiptir.
    Tabii, bu nimetlerin sorumluluklarını yerine getirip
    sınavlarını kazanmak da o derece zordur. Çağdaş
    müslümanlar, büyük çapta ilim elde etti, ama o
    ilmin ahlâkını kazanamadı. Aracı elde etti, ancak
    hedefi ve gayeyi yitirdi. Bir mendup veya bir mubah
    hakkında tartışırken, elinden nice vâcipler kaçtı.
    Münâkaşa sanatını iyi biliyordu, fakat tartışma
    âdâbından ve uyulması gereken ahlâkî kurallardan
    haberi yoktu. Kardeşlik hakkında nutuklar
    atabiliyordu, ama kardeşlik hukukuna riâyeti çoğu
    zaman aklına getirmiyordu. İşte bu yüzden, sefil
    bir hayata müslümanları mahkûm eden ve güçlerini
    zayıflatan iç çekişmelerin ve kavgaların kurbanı
    olundu. Müslümanlar, küçük meseleleri, teferruatla
    ilgili veya pratik değeri olmayan soyut konuları
    tartışır ve diğer cemaatlere mensup müslümanları
    eleştiri bombardımanına tutarken, kâfirlerin
    topa tuttuğu temel İslâmî ve insanî değerlere sıra
    gelmiyor, onlarla mücadeleye fırsat kalmıyordu.
    Tarihten ibret alınmıyor, İslâm tarihindeki acı
    tefrika sayfalarına sadece tarihî bilgi gibi bakılıyor.
    Günümüzdeki problemlerle tarihî miras arasında
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    88
    doğru bağlar kurulmuyor. Fatih’in ordusu, İstanbul’u
    fethetmek için toplarla surları döver ve Bizansın
    surlarında büyük gedikler açarken, hıristiyan din
    adamları ve akademisyenler, Ayasofya’da haftalardır
    devam eden soyut tartışmalarla meşgul idiler:
    “Meleklerin cinsiyeti nedir?”, “Firavun, ölmeden Hz.
    Mûsâ’ya iman etmiş miydi, etmemiş miydi?” Çağdaş
    müslümanların durumlarının da bu tavırdan pek
    farklı olmadığı acı gerçeğini paylaşmayacak kimse
    var mı?
    Kitab’ın vârisi olacağımız yerde; kitap ehlinin
    hastalıklarını mı miras aldık? İlim ve irfanı miras
    alıp onların gereği olan tevhîdî ahlâk kurallarına
    uyacağımız yerde ahlâksızlığı mı devraldık?
    “Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek ümmet
    (millet) yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam
    ederler...” (11/Hûd, 118). Görüş açılarındaki farklılık,
    müslüman akla görüş zenginliği kazandıracak,
    farklı düşünceleri incelemesini, olayları bütün boyut
    ve cepheleriyle kavramasını, aklı akla katmasını
    sağlayacak bir sıhhat alâmeti olacağı yerde, bu
    durum, bozuk çağın müslümanında iç çekişmelere
    ve dövüşme fırsatına dönüşmüştür. İş öyle bir hale
    gelmiştir ki, farklı görüşe sahip müslümanlar,
    birbirlerini ortadan kaldırmaya, hatta farklı
    görüşteki müslümanlara karşı savaşmak için din
    düşmanlarından yardım istemeye kadar gitmiştir.
    Bunun eski ve yakın tarihte pek çok canlı örneği
    vardır.
    Ahmed Kalka n
    89
    Olayı bu ülkelerde hâkim olan rejimlere ve
    devlet yapılarına getirdiğimizde durum daha da
    acı olmaktadır. İşgalci kâfir bir devletin, sömürgesi
    olan ülkeye, kölelerine yapmayacağı zulmü, kendi
    vatandaşlarının özellikle dinî özgürlüklerine,
    ahlâk ve sosyal yaşantılarına tavır aldıklarını,
    yöneticilerin müslüman adı taşıdıkları için, istilâcı
    düşmandan farklı zannedildiği için, hem Batıdaki
    büyük patronları ve hem de onların piyonu olarak
    kendilerinin işlerinin kolaylaştığını değerlendirmek
    gerekiyor. Sebeplerin başı; müslümanların uğraştığı
    gayrı meşrû ihtilâflar, sürtüşme ve tefrikalar.
    Dahası, müslümanların gafleti, yöneticilerinin
    ihâneti sâyesinde seksen yedi küçük ülkeye
    ayrılmış müslümanların, kendi coğrafyalarında ve
    birbirleriyle de vahdeti oluşturamayışları, ihtilâfın
    boyutlarını gözler önüne seriyor. Her ülkede, her
    mezhebin içinde, her büyük cemaatin bünyesinde
    bile pek çok ayrılıkçı oluşumlar bulunabilmektedir.
    Ne yazık ki, bugün kurtarıcılık yükünü omuzlayıp
    İslâm için çalıştığı zannedilen kimselerin hali, kendi
    resmî kurumlarından daha iyi bir durumda değildir.
    “Kalplerimiz kılıflıdır, Hakka kapalıdır” dediler.
    Öyle değil. İnkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir.
    Bu yüzden pek az iman ederler.”(2/Bakara, 88)
    “Kafamız almıyor, anlamıyoruz. Kur’an’ı biz
    nasıl anlayalım, Arapçamız da yok. Kur’an’ı birçok
    “KALPLERIMIZ KILIFLIDIR, BIZ KITABI
    ANLAYAMAYIZ” DEMELERI 66
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    90
    ilim olmadan anlamaya kalkıp ahkâm kesenler,
    hadisleri, sünneti tümüyle inkâr edenler var. Biz de
    Kur’an’ı anlamaya kalksak onlar gibi oluruz.” Böyle
    bir sorumluluktan kurtulabilmek için kendilerini
    aptal yerine, geri zekâlı yerine koyuyorlardı. Şimdi
    de müslümanlardan kimileri: “Ben ha! Yâni bu
    kitabı anlayacak ve çocuklarıma anlatacağım ha!
    Biz kim, bu kitabı anlamak kim! Onu ancak büyük
    zatlar anlar” diyerek Kitabı eline bile almaktan
    çekinenler de aynen: “Bizim kalplerimiz kılıflıdır”
    diyen yahudiler gibi diyorlar. Allah’a iftira ediyorlar.
    Hâlbuki Allah sizin güç yetiremeyeceğiniz bir
    şey emretmedim, diyor. Bunlarsa hâşâ: Ya Rabbi
    bizim anlayamayacağımız, kavrayamayacağımız
    bir kitapla sorumlu tutmuşsun diyerek Allah’a iftira
    ediyorlar.
    Veya farklı bir çıkarımla; tıpkı günümüzde kendi
    bilgilerini, kendi düşüncelerini, kendi metotlarını,
    kendi kitaplarını yeterli görüp, bizim, Allah’ın
    Kur’an’ına ihtiyacımız yoktur diyen kimi Müslüman
    geçinenler gibi. İşte şu anda görüyoruz ki Müslüman
    olduğunu söyleyen bazı insanların meclislerinde
    sürekli okuyup bilgilenmeye çalıştıkları anayasaları
    vardır. Efendilerinin kitaplarını ellerinden
    düşürmemeye çalışan bu insanlar âdeta Allah’ın
    kitabını ellerine almamaya yeminliler. Sanki
    Allah’tan daha doğru hukuk ilkeleri oluşturan
    kimse varmış gibi, sanki Kur’an’daki hukukî
    düzenlemelerden daha güzel anayasa ilkeleri
    oluşturulabilir gibi onlara sarılıyorlar. Biz Allah’ın
    Ahmed Kalka n
    91
    kitabını anlayamayız diyorlar. Sanki Allah sözlerini,
    kelâmını efendileri kadar net ve açık anlatmaktan
    âcizmiş gibi. Sanki o efendileri meramı Allah’tan
    daha güzel anlatma gücüne sahipmiş gibi garip bir
    tavrı sürdürmeden yanalar
    .
    “Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle
    mal emanet etsen, onu sana (eksiksiz) iade eder.
    Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar
    emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu
    sana iade etmez. Bu da onların, ‘Ümmîlere karşı
    (yaptıklarımızdan) bize vebal yoktur’ demelerinden
    dolayıdır. Onlar, bile bile Allah’a karşı yalan
    söylerler.” (3/Âl-i İmrân, 75)
    Allah’ın haram saydığı hususları helal sayarak
    Allah’a karşı yalan söylemenin bu toplumda birçok
    örneği gösterilebilir. Dâru’l Harb anlayışından dolayı
    nice haramların helâl kabul edildiği bilinen bir
    husustur. Devlet malını gasb etmek, dâru’l harpte faiz
    almak, kâfirlerle yeneceğini bilerek kumar oynamak,
    kâfirin karısını veya kızını bunlar savaşçıdır diye
    câriye olabileceğini düşünmek, finans kurumlarında
    kâr payı adıyla uygulanan faizi caiz görmek gibi
    örnekleri çoğaltabilir. Her tevbeyi bozmanın Allah’a
    karşı yalan söylemek olduğunu da söyleyebiliriz.
    ALLAH’A KARŞI, BILE BILE YALAN SÖYLEMEK 67
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    92
    “Allah; “Şüphesiz, Allah fakirdir, biz zenginiz”
    diyenlerin sözünü elbette duydu. Onların dediklerini ve
    haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve
    “tadın yangın azabını!” diyeceğiz.” (3/Âl-i İmrân, 181)
    Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı varmış
    gibi düşünmek, yaptığı bazı faziletli amellerin, sanki
    Allah’a yönelik bir fayda sağlayacağını zannetmek bu
    konunun güncel versiyonudur.
    “Kendilerine Kitap’tan bir pay verilenleri görmüyor
    musun ki, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın
    Kitabına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz
    çevirerek dönüp gidiyor.”(3/Âl-i İmrân, 23)
    Devlet adamlarının ve demokratik parti
    taraftarlarının “Allah’ın kitabının hükümlerinin
    uygulanması için nebevî uygulamaları örnek alalım”
    denilince, nasıl yüz çevirdiklerini düşünelim.
    Allah’ın indirdiği Kitabın hükümleriyle yönetilmeyi
    teklif ederek İslâm devletini oluşturmaya çağıran
    kimselere tavır alan, aralarındaki problemleri çözmek
    için tâğutun mahkemesi yerine, Kur’an ve Sünnetle
    hükmedecek bir âlime gidip meselesini onun çözmesini
    kabul etmeyen kimselerin durumu bu konunun güncel
    örneklerindendir.
    ALLAH’IN KITABININ HÜKMÜNE
    ÇAĞRILDIKLARINDA 69 YÜZ ÇEVIRMEK
    ALLAH’I FAKIR, KENDILERINI ZENGIN KABUL
    EDECEK KADAR KÜSTAHLAŞMAK; BÖYLE IDDIA
    EDECEK KADAR ALÇALIRLAR
    68
    Ahmed Kalka n
    93
    “Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (ahirette)
    Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet
    erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.”
    (7/A’râf, 152)
    Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak veya
    nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu
    ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen
    erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi
    kaderine râzı olurken; bir kısım insanlar da arzu
    ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan
    iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi
    başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden
    kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için
    önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde
    iftira yapılır.
    Dinimize göre iftiranın her türlüsü haramdır.
    Allah, iftira edenleri (müfterileri) sevmemektedir.
    En büyük müfterî ise ‘şirk’ koşan müşriklerdir.
    Çünkü onlar Allah’a ortaklık iftirası atmaktadırlar.
    “Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah’ın
    âyetlerini inkâr etmelerinden, peygamberleri haksız
    yere öldürmelerinden ve “kalplerimiz muhafazalıdır”
    demelerinden dolayı (başlarına türlü belâlar
    İFTIRA ATMAK, ÖZELLIKLE ALLAH’A IFTIRA 70
    YAPTIKLARI ANLAŞMALARA UYMAMAK 71
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    94
    verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam
    aksine inkârları sebebiyle Allah onların kalplerini
    mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.” (4/Nisâ, 155)
    “Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra
    her defasında hiç çekinmeden ahidlerini bozan
    kimselerdir.” (8/Enfâl, 56)
    Boşanmaların % 17 civarında olması, insanların
    birbirleriyle antlaşmalarına ve birbirlerine verdikleri
    sözlere ne denli riâyet ettiklerinin bir göstergesi
    sayılabilir. Ortaklıkların uzun süre devam etmeyişi,
    cemaat mensubu kimselerin sözlerinde durmayıp
    bir bahane ile belirli zaman sonra ayrılması, hatta
    arkadaşlar arası güvenin yeterli olmaması gibi çok
    sayıda örnek, buralarda bu zamanda verilen sözlerin
    ne denli tutulup tutulmadığını göstermektedir.
    Kur’an’da Yahudilerin bu karakterinin bildirilmesine
    ve mü’minlerin uyarılmasına rağmen, İsrail’le
    anlaşmalar yapan Filistinliler ve onunla nice
    anlaşmalar yapan T.C. aynı delikten kimbilir kaçıncı
    defa ısırılmayı bekliyorlar.
    Kur’ân-ı Kerim, ahdini antlaşmasını bozan
    insanları budala kadın gibi gösteriyor (16/Nahl, 91-92).
    Bir kadın ki ipliğini iyice eğirip sardıktan sonra
    tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu gerçekten çok
    yerinde bir teşbihtir. İnsanlar da şayet bir ahitleşme
    yaparlarsa bu kadının durumuna düşmesinler diye,
    uyarılmaktadır. Özellikle mü’minlerin şahsiyetli
    olmaları, budala kadının derecesine düşmemeleri için
    Ahmed Kalka n
    95
    ikaz edilmektedir. Bununla beraber, sabırsızlıktan,
    zayıflıktan ve iradesizlikten kurtulmaları için
    uyarılmaktadırlar.
    “Andolsun, İsrailoğullarından sağlam söz
    almış ve onlara peygamberler göndermiştik. Fakat
    her ne zaman bir Peygamber, onlara nefislerinin
    hoşlanmadığı bir hükmü getirdiyse; onlardan bir
    kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler. Bu
    yaptıklarında) bir belâ olmayacağını sandılar da
    kör ve sağır kesildiler. Sonra (tevbe ettiler), Allah da
    onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu
    kör ve sağır kesildiler. Allah, onların yaptıklarını
    hakkıyla görendir.” (5/Mâide, 70-71)
    Kur’an eksenli düşündüğümüzde esas hastalığın
    mânevî hastalık olduğunu görürüz; esas özürlülüğün,
    sakatlığın iman sakatlığı olduğunu değerlendiririz.
    Kur’an insanın esas nelere bakması gerektiğini
    açıklar. İnsan, Allah’ın açık açık anlattığı âyetlere,
    delillerin nasıl açıklandığına bakmalıdır (5/Mâide,
    75). Allah’ın rahmetinin eserlerine; arzı, ölümünün
    ardından nasıl dirilttiğine, ölüleri dirilteceğine
    bakmalıdır (30/Rûm, 50). “Yeryüzünde gezin de
    günahkârların âkıbetinin nasıl olduğunu görün.” (27/
    Neml, 69) buyrulur. “De ki, âmâ ile gören hiç, bir olur
    mu? Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (6/En’âm, 50) diye
    soran Kur’an, kimlere âmâ/kör demektedir? Kur’an,
    kafadaki gözlere değil, kalpteki göze dikkat çeker:
    KALBINDEKI SAPMA NEDENIYLE KÖR VE
    SAĞIR HALE GELMEK 72
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    96
    “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz, fakat göğüsler
    içindeki kalpler kör olur.” (22/Hacc, 46). Demek ki,
    Kur’an’ın “gör” dediğini görmeyenlere Kur’an “kör!”
    demektedir. Asıl körler, kalp gözlerini kaybedenler,
    ibret alınacak şeyleri göremeyenlerdir. Onların,
    sadece bir organları ârızalı değil; tüm organların
    âmiri durumundaki kalpleri sakat olduğundan
    tümden sakattır, her yönden kötürümdür onlar. Esas
    sağırlar, dilsizler, körler onlardır (2/Bakara, 18, 171).
    Kimdir bu körler, sağırlar? Önündeki esas
    uçurumu, âhireti görmeyendir kör: “Hayır, onların
    âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır.
    Dahası, bu hususta şüphe içindedirler. Bunun da
    ötesinde, onlar âhiretten yana kördürler.” (27/Neml,
    66). Sağırlık da körlük gibi, esas gönülle ilgilidir:
    “İman etmeyenlere gelince; onların kulaklarında
    bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır. (Sanki)
    Onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur’an’da
    ne söylendiğini anlamıyorlar).” (41/Fussılet, 44). Diğer
    sakatlıklar da aynı ölçüyle değerlendirilmelidir.
    Kimse, görmek istemeyen kadar kör, duymak
    istemeyen kadar sağır olamaz. Esas körlük âhirette
    olandır. Âhirete karşı dünyada kör olanlar, âhirette
    kör olarak diriltileceklerdir (20/Tâhâ 124-127).
    Haramlarla meşgul olan göz mü, harama
    bakamayan görme özürlü mü daha hayırlı
    konumdadır? Göz nimetini veren Allah’a itaat edip,
    O’nun yasakladığı yerlerde gözünü sakındırarak
    şükrettiğini ispatlaması gereken insan, Allah’a
    Ahmed Kalka n
    97
    gözüyle sık sık isyan ediyorsa, yarın “dünyada
    keşke gözsüz olsaydım da gözlerim yüzünden bu
    kadar günah işlememiş olsaydım!” diye dünyada
    görme özürlülere hayran olacaktır. Göz nimetine
    şükretmeyen göz adlı boncuk tanelerini taşıyan bir
    insandan, görme engelli olduğuna sabreden bir insan
    âhirette çok daha kârlı çıkacak, büyük ihtimalle
    dünyada daha huzurlu yaşamış olacaktır.
    “Andolsun ki İsrâiloğullarından ahid/sağlam söz
    aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman
    bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini
    (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar,
    bir kısmını da öldürdüler.” (5/Mâide, 70)
    “Karşılığında nefislerini sattıkları şeyi
    kıskançlıkları sebebiyle Allah’ın, kullarından
    dilediğine lütfuyla indirdiği vahyi inkâr etmeleri ne
    kötüdür! Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar.
    İnkâr edenlere alçaltıcı bir azap vardır.” (2/Bakara, 90)
    Sünnet: Peygamberimizin Kur’an’ı hayata
    geçirme tarzı, Kur’an’ı yaşayışıyla yorumlaması…
    Bugün sünnet olarak bildiğimiz birkaç tane, o da
    şekilden ibaret şey kalmış. Namazların sünnetleri,
    yaşlı adamların sakalları, erkek çocukların küçük bir
    operasyonu ve benzer bir-iki şey. Bunların dışında
    Peygamber’in yaşayışını, meselâ sünnet olarak
    on tane davranışını bile sayamıyor Müslüman.
    Hâlbuki sünnet; Peygamberimiz’in yaptığı her
    KENDILERINE GELEN PEYGAMBERLERI
    YALANLAYIP INKÂR ETMEK 73
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    98
    şeydir, konuştuğu, tavsiye ettiği, uyguladığı her
    şey. Oğullarını sünnet ettirmeyenleri kınıyoruz da,
    ondan daha kuvvetli sünnetleri terk edenleri niçin
    kınamıyoruz? Kendimizin de kınanacak birçok
    yönümüz olduğunu kabul edelim, çünkü nice
    sünnetleri terk etmişiz. Esas sünnet, Kur’an’ın hayata
    geçirilmesinde nebevî modeldir. O, canlı Kur’an’dı.
    O’nun tüm hayatı sünnettir. Peygamberimiz’in
    putlarla ve putçularla nasıl mücadele ettiği, cihadları,
    savaşları, insanları nasıl eğittiği, toplumsal
    sünnetleri, nasıl devlete gittiği vb. bilinmeden sünnet
    kavramı da doğru anlaşılmaz.
    Peygamberimiz kimlerle, niçin mücadele etti?
    Biz de aynı kimselerle mücadele etmek zorundayız.
    Peygamber’in düşmanları sadece O’nun zamanıyla
    sınırlı değildi. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler günümüzde
    belki daha etkin roldeler, ama onları tanıyacak ve
    gereğini yapacak Sünnet ehli insanlar aranıyor. O’nun
    düşmanlarını dost kabul edemeyiz. O’nun düşmanları
    “ben O’nun düşmanıyım” demeyebilir, sinsi olabilir,
    O’nun getirdiği vahye, Kur’an’a ve O’nun yaşayışına
    yani Sünnetine düşman olanlar, Müslümanlara bu
    konuda özgürlük hakkı vermeyenler, kim olurlarsa
    olsunlar bizim dostlarımız olamazlar.
    Seni tanıyan Sana hayran olur. Ama Seni
    tanıyamadık; dostlarını unuttuk. Senin düşmanlarını
    teşhis edemeyen, daha da kötüsü, düşmanlarınla
    işbirliği yapan bir toplum içindeyiz ey Nebî! Senin
    savaşını/mücâdeleni bilmiyor insanımız. Senin
    Ahmed Kalka n
    99
    mücâdelenden önemli geliyor gençlerimize; falan
    takımla filan takımın maçı! Senden başka önder
    ve kahraman arayışında insanımız. Senin askerin
    olamadık yâ Muhammed (s.a.s.)! Senin bayrağını,
    senin gösterdiğin burçlara dikemedik ey Rasûl!
    Sığınacak bir kalemiz, hicret edecek bir yurdumuz
    bile yok; Medine’ler oluşturamadık, Mekke’lerimizi
    fethedemedik. Senin adını istismar edenlere, sana
    ve yoluna hakaret yağdıranlara anlayacakları
    dilden cevap bile veremedik. Senin getirdiğin
    Kitap raflarımızı süslerken, senin düşmanlarının
    kitap(sızlık)ları beyinlerimizi, gönüllerimizi,
    evlerimizi, sokaklarımızı... kirletiyor. Senin
    özgürlüğe kavuşturduğun ruhlarımız kimlerin
    işgalinde bir görsen ey Rasûl, dillendiremiyoruz.
    Sana şikâyet için düşmanının adını zikretmekten bile
    çekinir olduk, korkar olduk ey korkusuz insan!
    “Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar
    arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar.
    Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları
    toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır.
    Bu, onların akıllarını kullanmayan bir topluluk
    olmalarındandır.” (59/Haşr, 14)
    Akıllarını kullanan kimseler, Allah’a kulluk
    yaparlar, O’na itaat ederek her konuda teslimiyet
    gösterirler. Günümüzde de nice insan, Allah’ın
    verdiği aklı kullanılması gereken yerde kullanmıyor,
    AKILLARINI KULLANMAYAN BIR TOPLULUK
    OLMAK 74
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    100
    sadece dünyevî çıkarları için kullanıyor. Aklını
    kullanmak, dünyada huzuru, âhirette cenneti elde
    etme yoluna girmek demektir. Allah’ın dinine
    teslim olmayan akıl, çamura batmış merkep gibidir;
    debelendikçe batar. Akıl göz gibidir; nasıl göz ne
    kadar keskin olursa olsun, ışık olmayınca etrafını
    göremezse, akıl da vahyin nuruna/ışığına muhtaçtır.
    Vahyin aydınlatmadığı akıl da bir şeye yaramaz.
    Ayqü yönüyle akıl üst derecede olsa bile, hayırda
    kullanılmadıktan sonra ne işe yarar?
    “De ki Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o,
    Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı,
    mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici
    olarak senin kalbine indirmiştir.” (2/Bakara, 97)
    Benzer düşmanlık bu ülkede Alevi de denilen
    Kızılbaşlarda görülür. Onlar da Cebrâil’i sevmezler,
    ona düşmandırlar. Çünkü hâşâ Hz. Ali yerine
    yanlışlıkla Hz. Muhammed’e vahiy getirmiştir.
    Adına Ruhu’l-emîn de denilen, emîn/güvenilir
    ruh’a güvenilmezlik atfederler. Peygamberimize
    vahy geldiği anda 10 yaşında olan Hz. Ali’ye vahiy
    getirecekmiş de 40 yaşındaki Peygamberimizle
    karıştırmış diye uydururlar.
    B ir i nsan m eleğe d üşman o labilir m i?
    Meleklerin belki en büyüğü olan Cebrâil’e düşman
    olması için ya meleği yanlış tanıması veya kimlerin
    MELEKLERE, CEBRAIL’E 75 DÜŞMAN OLMAK
    Ahmed Kalka n
    101
    sevgiyi hak ettiğini, kimlerin sevilmesi gerektiğini
    bilememesi demektir. Bazı insanlar melekleri aşırı
    yüceltirler, Allah’ın kızları kabul ederek onları
    Allah’a şirk koşarlar. Kimisi de bazı meleklere
    düşmanlık yapabilecek kadar seviye düşüklüğü
    göstermektedir. Yahudiler Cebrâil’e tavır alınırken,
    buralarda da Azrâil sevilmez. Kimisi, Azrail’le
    “boğuşur”, kimisi Azrâil’i yener, kimi ona mağlûp
    olur. Kimi de Azrail’e emir verir: “Git, daha işim
    bitmedi.” Rivâyetlerde Hz. Mûsâ’yı Allah adına can
    almaya gelen Azrâil’e itaat ettirmez, ona bir tokat
    attırır ve Azrâil’in gözünü kör ettirir. Azrâil, can
    aldığı için halk tarafından da pek sevilmez. Diğer üç
    büyük meleğin ismi yanlış olarak erkek ismi şeklinde
    kullanılırken, Azrail ismini kimse çocuğuna vermez.
    Cebrâil, Hz. Muhammed’den önceki peygamberlere
    de vahiy getirmiş ve başka bilgiler öğretmiş; yine
    onlara birçok konuda yardımcı ve destek olmuştur.
    Vahiy getiren meleğe düşman olmak vahye ve onu
    gönderen Allah’a düşman olmak demektir. İlâhî
    emirleri peygamberlere ulaştıran vahiy meleğinin
    adıdır. Hz. Muhammed’den önceki peygamberlere
    de vahiy getirmiş ve başka bilgiler öğretmiş; yine
    onlara birçok konuda yardımcı ve destek olmuştur.
    “Onlardan birçoğunun kâfirleri (inkâr edenleri)
    dost edindiklerini görürsün. Andolsun ki kendileri
    için önceden (ahirete) gönderdikleri şey; Allah’ın
    onlara gazap etmesi ne kötüdür! Onlar azap içinde
    MÜ’MINLER ALEYHINE KÂFIRLERLE DOSTLUK
    KURMAK 76
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    102
    ebedî kalıcıdırlar. Eğer Allah’a, Peygamber’e ve
    ona indirilene (Kur’an’a) inanıyor olsalardı, onları
    (müşrikleri) dost edinmezlerdi. Fakat onlardan
    birçoğu fâsık kimselerdir.” (5/Mâide, 80-81)
    Kâfirleri dost edinen o kadar çok insan var ki…
    Başta yöneticiler olmak üzere nice insan, Atatürk
    hayranıdır, hayranlıkla da kalmaz, onun heykellerine
    taparlar. Batılı devletleri ve yöneticileri dost ve
    müttefik ilan ederler. Kâfirlerle birlikte tek devlet
    olmak için Avrupa Birliğine girmek isterler. Müşrik
    tâğutlara sevgi beslerler.
    Kâfirleri dost kabul etme, hatta bazı kâfirleri
    Müslümanlara tercih etme yaşadığımız ülkede o kadar
    yaygındır ki, kimse yadırgamaz bile. Öncelikle safların
    ayrışmadığı, inanç netliğinin olmadığı, insanların
    Müslümanlığı kimseye bırakmadığı halde, küfürle
    ve kâfirlerle iç içe olduğunu belirtelim. Düşmanlık
    ve dostluğun imanla ilgisi değerlendirilmediğinden,
    bugün müslümanların çoğunluğu açısından dostdüşman
    karışmış, düşmanlarının oyununa gelen
    müslüman yığınlar, bunca zararlarına rağmen hâlâ
    Allah’ın düşmanlarının ve kendisinin düşman
    olması gerekenlerin yardımcısı, destekleyicisi,
    emrindeki memuru, hizmetçisi, kulu-kölesi, askeri...
    olabilmektedir.
    “Müslümanım!” diyen nice insan, kâfirlerin
    koyduğu küfür kanunlarına, onların ortaya attığı
    felsefî düşünce ve dünya görüşlerine, ideolojilerine
    sevgi besleyebilmekte ve onlara gönül rızâsıyla
    Ahmed Kalka n
    103
    uyup teslim olabilmekteler. Hanımlarını,
    kâfirlerin hanımlarına benzetebilmekte, onlar gibi
    giyinmelerini (soyunmalarını) ilericilik ve çağdaşlık
    kabul edebilmekteler. Allah ve Rasûlü’yle savaş
    demek olan fâiz (2/Bakara, 279) olmaksızın ticarî hayatı
    düşünememekteler...
    Bazı müşrik ve kâfirlere, dost olmanın ötesinde,
    hatta hayranlık duyanlar, destekleyip alkışlayanlar,
    onları velî kabul ederek seçip işbaşına getiren, yetki
    verenler, onların izini takip eden, itaat eden, onları
    örnek alanlara ne demeli!? Keler deliğine girseler
    bile onlara imrenip taklit etmeye çalışan, onları
    model kabul edip modalarına uyanlara nasıl bir sıfat
    bulmalı!?
    “Mü’minler, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost
    edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği
    kalmaz.” (3/Âl-i İmrân, 28)
    “Andolsun ki İsrâiloğullarından ahid/sağlam söz
    aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne zaman
    bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini
    (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir kısmını yalanladılar,
    bir kısmını da öldürdüler.” (5/Mâide, 70)
    Günümüzde peygamberlerin yolunu takip etmeye
    kim ne kadar ihtiyaç duyuyor? Hâlbuki Allah,
    bütün peygamberleri kendilerine itaat edilmesi için
    göndermiştir (4/Nisâ, 64).
    KENDILERINE GELEN PEYGAMBERLERDEN
    BAZILARINI ÖLDÜRMEK 77
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    104
    Onlara itaat etmemek, onları yok saymak demektir.
    Onları yok saymak da mânen onları öldürmektir.
    Bugün bu toplum, peygamberi önemsemiyorsa,
    onun getirdiği vahye, o vahyin peygamber usulüyle
    nasıl uygulanacağına önem vermiyorsa, peygamberi
    mânen öldürmüş demektir. Peygamber’i ne kadar
    tanıyor, onu ne kadar örnek alıyor, onun yaşadığı gibi
    yaşamayı ne kadar istiyor, peygamberli bir hayatı ne
    kadar arzu ediyor; bütün bunlar, yaşayışıyla belli
    olur.
    Onun düşmanlarını ne kadar seviyor, onların izini
    ne kadar takip ediyor, tercihini peygamberden yana
    yapması gerekirken, onun düşmanlarından yana
    yapanlar, peygamberi mânen katletmiş sayılmaz mı?
    Onun yolunu öldürenler, Onu hayatlarında örnek
    ve model almayanlar, hayatlarında Rasulün yolu,
    izi, sünneti olmayanlar, Peygamberimizin izini
    takip etmek yerine, “Atam izindeyiz” diyenler,
    Peygamberimize düşman olanlarla dost olanlar,
    onu örnek almak gibi bir derdi olmayanlar, onun
    getirdiklerini önemsemeyenler, Peygamberi takip
    edeceğine siyasi liderlerin peşinden gidenler,
    efendilerini, liderlerini yüceltenler, hadisleri, sünneti
    toptan reddedenler, peygamberimizi bir postacı gibi
    görenler, peygamber yolunun katilleri değil midir?
    Ahmed Kalka n
    105
    “Allah, çocuk edindi, dediler. O, bundan uzaktır.
    Hayır! Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ındır.
    Hepsi O’na boyun eğmiştir.” (2/Bakara, 116)
    Allah’a çocuk isnad etmek, Allah’ın çocuğa,
    evlâda ihtiyacı olduğunu kabullenmek demektir.
    Allah’a yardımcılar isnat etmek, Allah’a ait özelliklere
    sahip başka kişiler olduğunu kabul etmekle ona oğul
    isnat etmek arasında pek bir fark yoktur. Bir insanı
    hâşâ Allah yerine koyanlar, Allah’a ait olan teşri’yi
    (yasa yapmayı, hüküm koymayı) insanlara verenler,
    duâları ve tevbeleri kabul edecek, şefaat ederek
    Allah’ın cehenneme mahkûm ettiği birini Allah’ın
    elinden alıp O’nun hükmünü bozarak cennete
    koyma gücünü bazılarına verenler ile, Allah’a oğul
    nispet edenlerin aralarında ne fark var? Allah’ın
    yeryüzünde temsilcileri olduğuna inananlar, Allah’ın
    yetkilerini Allah’tan başkalarına vermeye çalışanlar,
    sadece Allah’a ait olan bazı özellikleri, sıfatları bir
    hocaya, bir efendiye, bir devlet başkanına vermeye
    kalkanlar, küçük yeryüzü tanrıları oluşturanlar,
    Allah yerine yeryüzünde tasarrufta bulunan bazı
    kişilerin olduğunu kabul edenler; Allah’a yardımcı
    ve evlât isnat etmiş gibidir. Allah’, rızık vermede,
    yönetmede, hukuk belirleme ve insanları yargılayıp
    haklarında hüküm vermede, eğitimde, sosyal hayatta
    küçük tanrılar, yarı ilâhlar kabul etmek, Allah’a çocuk
    isnat etmek gibidir. Allah’ın kendini tanıttığı gibi
    tanımak, Kur’an’da belirtilen Allah’ın özelliklerini
    ALLAH’A ÇOCUK ISNAD ETMEK 78
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    106
    sadece Allah’a atfetmek, tevhidle ilgilidir. Tevhid
    suresi anlamında kullanılan İhlâs suresinde öyle
    denilir: “De ki Allah birdir. Allah sameddir, hiçbir
    şeye muhtaç değildir. O baba da değildir, oğul da
    değildir. O’nun dengi hiçbir şey yoktur.” (112/İhlâs, 1-4)
    “Ehli kitaptan bir gurup şöyle dedi; İnananlara
    indirilmiş olana sabahleyin inanıp, akşamleyin inkâr
    edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.” (3/
    Âl-i İmrân, 72)
    Dostluk-düşmanlık ölçülerini Allah belirler.
    Allah’a kulluk yapmaya çalışan mü’minleri
    hilelerle dinlerinden döndürmeye çalışanlar
    Yahudilerin izinden giden Yahudileşmiş kimselerdir.
    İnanmış gözüken, bazen Müslüman gibi yaşayan,
    Müslümanların cemaatine katılıp onlardan biriymiş
    gibi gözüken kimselerin yanında; laik, kapitalist
    Atatürkçü bir devleti Müslümanların devleti gibi
    tanıtıp onu Müslümanlara kabul ettirenler, yanlış ve
    sahte bir Müslümanlığı gösterip insanları İslam’dan
    soğutan anlayış elbette günümüzde de var.
    “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz
    doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar
    veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah,
    size yaptıklarınızı haber verecektir.”(5/Mâide, 105)
    KENDILERINDEN OLMAYANLARA DÜŞMAN OLMAK
    VE MÜSLÜMANLARA KARŞI HILE YAPMAYA
    ÇALIŞMAK
    79
    MÜSLÜMANLAR OLARAK BIZ GERÇEKTEN HIDÂYET
    ÜZERE OLSAK, YAHUDILER BIZE ZERRE KADAR
    ZARAR VEREMEZLER
    80
    Ahmed Kalka n
    107
    “Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler.
    Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını
    dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.
    Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar
    ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.
    Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış
    bulunmalarındandır.” (3/Âl-i İmrân, 112)
    Problem bizde. Ortadoğudaki İsrail değil;
    buradaki, içimizdeki İsrail, dost kabul edilip
    egemenliği kabul edilen buradaki İsrail insanımızı
    mahvediyor. İsrail değil, biz kendimize zarar
    veriyoruz. Biz Yahudi özelliklerini tümüyle terk
    etmeden kendimizi düzeltemeyiz. Bireysel ve
    sosyal hayatta peygamberlerin, sıddıkların, şehit ve
    sâlih insanların yolunu takip edeceğine, kâfirlerin
    yolunu takip ediyor ve Yahudilerin özelliklerine
    sarılıyor toplum. Müslüman olduğunu söyleyen
    halk bu Yahudi özelliklerinden sıyrılmadığı
    müddetçe mağlubiyetlerden, zillet ve meskenetten
    kurtulamayacaktır.
    Allah, daha önce âlemlere faziletli kıldığı
    Peygamberlerin izinden giden İsrailoğullarına
    tevhidî hassâsiyetlerini kaybedip küfre ve
    şirke meyletmelerinden, Allah’a isyan edip
    peygamberlerinin yolunu terk etmelerinden ve
    yukarıdaki özelliklere sahip olduklarından dolayı
    onların üzerine zillet ve meskenet indirdi. Bütün
    bu konularda İsrail’den fazla İsrailleşen, yahudiden
    fazla yahudileşen, gâvurdan fazla gâvurlaşan
    insanlara Rabbimiz Yahudilere verdiği zillet ve
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    108
    meskeneti, belki de lâneti, adâletinin gereği vermez
    ve bu damgaları vurmaz mı? Kendileri yahudiden
    farksız kalabalıkları Allah destekler, onlara yardım
    eder mi? Allah’ın yardımı olmayınca, maddi güç
    ve silah yönüyle üstün olanlar diğerlerine gâlip
    gelecektir. Ümmet olamayışımız, İslâm devletine
    doğru giden çizgiye yaklaşamamız, Hz. İbrahim
    tek başına ümmet olurken bizim 1,5 milyar kendini
    İslam’a nispet eden Müslüman olduğunu iddia
    edenler olarak bir ümmet olamayışımız üzerimize
    meskenet ve zillet damgası vurulduğu ve belki de
    Allah’ın lânetine uğradığımız için olmasın?!
    Yukarıda Anlatılanları Ve İsrail’le İlişkileri
    Şu Üç Âyet Işığında Değerlendirme Yapmamız
    Gerekir:
    Yahûdileri dost kabul eden onlardan olur:
    “Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost
    edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. Sizden
    kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.
    Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete
    ulaştırmaz, doğruya iletmez.” (5/Mâide, 51)
    Mü’minlere en şiddetli düşmanlar yahûdilerdir:
    “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en
    şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak
    koşan müşrikler olduğunu görürsün...” (5/Mâide, 82)
    Mü’minler İsrailoğulları gibi nankör olmasın
    “İsrailoğullarına sor; Biz onlara nice açık mucizeler
    Ahmed Kalka n
    109
    verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın
    nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah,
    cezası pek çetin olandır.” (2/Bakara, 211). Allah’ın onca
    nimetine rağmen bunca isyan; onca lütuf bunca
    inkâr… Nankörlük; verilen nimeti görmezden
    gelmek; şükredip Allah’ı râzı etmek yerine, yok
    saymak, hatta Allah’ı gazaba getirecek şekilde
    tuğyana yönelmek…
    “Sizden öncekilerin yolunu adım adım, karış karış
    izleyeceksiniz. Eğer onlar bir kertenkele/sürüngen
    deliğine girse, siz de gireceksiniz.’ ‘Ey Allah’ın
    Rasûlü, yahûdilerin ve hıristiyanların yolunu mu?’
    diye sorduk. ‘Başka kim olacak?’ dedi.” (Buhâri, İ’tisâm
    14; Müslim, İlim 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, III/84)
    “Ümmetimin başına İsrâiloğullarının başına
    gelenin aynısı gelecek. Tıpkı bir ayakkabı kalıbıyla
    ayakkabının birbirine uyduğu gibi…”(Tirmizî, İman 18)
    “Benî İsrâil’in ilk terk ettiği şey şuydu: Bir kimse
    diğeriyle bir araya gelir, biri diğerine derdi ki: ‘Ey
    falan, Allah’tan kork ve böyle yapmayı bırak, kuşkusuz
    bu sana helâl değil.’ Ertesi gün karşılaştıklarında onu
    yine aynı şeyi yaparken görür. Bu durum o adamla
    yemesine içmesine, onunla oturup kalkmasına engel
    olmaz. Adamın günahta ısrar etmesine rağmen
    dostluğunu sürdürürdü. Allah da onların bazısıyla
    bazısının kalbini mühürledi: “De ki: ‘ey ehl-i kitab,
    İSRÂIL OĞULLARI ILE İLGILI BIRKAÇ
    HADIS-I ŞERIF RIVÂYETI
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    110
    dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden
    sapmış, birçoklarını da saptırmış, doğru yoldan
    şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın” (5/Mâide, 77)
    âyetini okudu. Sonra ekledi: “Hayır, vallahi ya iyiliği
    emreder, kötülükten nehyedersiniz, hakka aykırı
    davrananı hakka çevirirsiniz ve haktan ayrılmasına
    engel olursunuz; ya da Allah sizin kalplerinizi
    yahudilerin kalplerine benzetir, sonra onlara lânet
    ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvud, Melâhim 17
    (4336); Tirmizî, Tefsir 5/6 (3047).
    Ve bir hadis-i şerif: “Bir kavim, zayıf ve
    yoksuldular, kuvvette ve sayıda güçlü olanlar
    onlarla savaştı. Allah Teâlâ, o zayıfları onlara gâlip
    kıldı. Onlar da düşmanlarına (kötülük) kastederek
    onları (büyük zorluklarda) kullandılar ve onlara
    musallat oldular. Böyle Allah Teâlâ’ya kavuşacakları
    güne kadar Allah’ı kendilerine gazap ettirdiler/
    kızdırdılar.” (Ahmed bin Hanbel, V/407)
    Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl
    değiştirip dönüştürüyor? Dünyaya gelişigüzel bir
    bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi de gidişi de güzel
    olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı
    kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait
    Kur’an’da beyan edilen olumsuz özelliklerin çoğu,
    bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz
    bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere
    verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’min
    geçinenlerden onları örnek alan taklitçilere de
    verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete,
    Ahmed Kalka n
    111
    gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da... Bu değerlendirmeler, fertler
    için olduğu kadar, toplum için de geçerlidir.
    Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve
    sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve
    cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır.
    Sünnetullah’ta (Allah’ın toplumsal kanunlarında)
    bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve
    sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek
    de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi,
    cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki
    kâfirden daha tehlikeli olan, içimizdeki küfür ve
    kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk ve yaşayış
    tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve
    onlara destek olan anlayıştır.
    “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın.
    Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette
    olan kimseler size zarar veremez.” (4/Nisâ, 105)
    Kur’ân-ı Kerim’de, tespit edebildiğimiz
    kadarıyla yahûdileşme alâmet ve özellikleri olarak
    tam 80 vasıf sayılır. Bu özelliklerin yarısından
    daha fazlasının, günümüzde nice “müslümanım”
    diyenlerce aynen uygulandığına şâhit oluyoruz.
    Biraz gaza getirildiği ve biraz hükümetin
    ve TV.lerdeki görüntülerin etkisiyle, biraz da
    ONLAR VE BİZ
    İSRAIL NEREDE? BU TOPLUMUN GÖNLÜNDE VE
    YAŞAYIŞINDA…
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    112
    konjönktürel olarak vahşi saldırılara tepki olarak
    halkın duyarlılığının artması ve farklı grup ve
    cemaatlerden binlerce insanın küçük çaplı vahdet
    gösterisi şeklindeki miting, toplantı ve eylemleri
    bizi aşırı iyimserliğe yönelterek aldatmasın. Halk,
    Kur’an’a topyekûn dönmediği ve bireysel yaşayıştan
    sosyal ve siyasal değerlendirmelere kadar İslâm’a
    teslim olmadıkça zillet devam edecektir.
    Bugün (İslâm’ı temsil etmedikleri halde, yanlış
    olarak) İslâm toplumu denilen halk yığınları,
    İsrâiloğullarının olumsuzluklarla dolu tarihinin ve
    geleneklerinin mirasçısı görünümünü arzetmektedir.
    Meselâ, Kur’an-ı Kerim onlara yönettiği “Yoksa
    siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz?” (2/Bakara, 85) sorusunun muhâtabı olan
    sayılamayacak kadar insanımız vardır. Yine Tevrat,
    kendilerine yükletildiği halde onun emirlerini yerine
    getirmeyenlerin durumunu kitap yüklü merkeplere
    benzeten Kur’an’ı (62/Cum’a, 5) okurken, ister istemez
    Kur’an’a inandığını söyleyen ve onu kabul ettiğini,
    hatta öğrendiğini sandığı halde ümmîler gibi hareket
    eden, Kitapsız gibi yaşayan nice insanımızın varlığını
    görerek Allah Teâlâ’nın çevremizdeki insanlardan
    binlercesine Kur’an’ı yüklenen merkepler olarak
    baktığını düşünmeden edemiyoruz. İsrâiloğulları ile
    bizim aramızdaki en büyük fark, bize vahiy olarak
    gelen Allah’ın kitabına olan samimi bağlılığımız ve
    ona uymamak için bahaneler aramayışımız olacaktır.
    Bunu yapmayınca Kur’an’ın onlar için anlattığı
    tüm olumsuzlukları kendimiz için düşünmemiz
    Ahmed Kalka n
    113
    gerekecektir. Çünkü İsrâiloğullarını Kur’an’ın
    kötülemesinin sebebi, onların Kitab’a ve Rasüllerine
    karşı olan lâkayt tavırlarıdır, keyfî hareketleri ve her
    şeyi dünyalık ucuz menfaatlerine göre hesaplayan bir
    mantığın temsilcisi olmalarıdır.
    Yahudiler, başlangıçta müslüman idiler. Daha
    sonra dejenere olarak yahudileştiler. Yahudileşmek,
    sadece Benî İsrâil için ve tarihte kalmış bir problem
    değil; tüm insanlık için ve bütün zamanlarda bir
    büyük problem ve risktir. Yahudileşmek, Hz.
    Muhammed ümmetinin kıyametidir.
    Yahudilik, etnik ve teolojik yönleri olan
    çift cinsiyetli bir kavramdır. Tabiatı icabı, hem
    “İsrâiloğulları kavmine mensup olma” anlamına
    etnik kimliği ifade eder; hem de İsrâiloğullarının
    dini olan ve aslı İslâm olduğu halde, onun tahrif
    edilmiş şekli “yahudiliğe mensup olma” anlamına
    dinî kimliği ifade eder.
    Yahudileşme ise, etnik ve dinî menşe itibariyle
    yahudiliğe mensup olmadığı halde, onlar gibi olma,
    onlara benzeme, onların tavır ve davranışlarını
    gösterme mânâsına gelir. Yahudileşme temâyülü ise,
    sosyolojik olmaktan daha çok bireysel bir eğilimdir
    ve tek tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir.
    Bu eğilim, her bünyede bulunup da, vücut, direncini
    kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi,
    YAHUDILEŞME
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    114
    ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine
    dönüşür ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felâket
    halini alır. Yahudileşmiş bir toplumu ya da sistemi
    ortaya çıkaran, tek tek fertlerdeki yahudileşme
    temayülü olsa gerektir.
    İsrâiloğulları konusu, eğer bu ümmeti doğrudan
    ilgilendirmiyorsa, Kur’an’ın bu konuya yüzlerce âyet
    ayırmasının anlamı ne olabilirdi? Kur’an’da hiçbir
    kavim ve din mensubundan, İsrâiloğullarından söz
    edildiği kadar geniş söz edilmez. Kısaca Kur’an’da
    İsrâiloğullarının yahudileşme sürecini anlatan
    âyetlerin bir sayım-dökümünü yaptığımızda, bu
    konu ile doğrudan ilgili olan âyetlerin sayısının
    712 adet olduğunu görürüz. Yahudileşme süreciyle
    dolaylı ilişkisi olan diğer âyetleri de sayacak
    olursak, bu rakam en az ikiye katlanacaktır. Kaldı
    ki, olayla doğrudan ilgili âyetlerin toplamı olan
    712 rakamı bile Kur’an’ın tamamı göz önüne
    alındığında 10’da biri aşan bir oran tutmaktadır.
    Bunca âyeti, sadece tarihte yaşamış bir kavmin
    hikâyesi olarak görmek, Mekke müşriklerinin
    Kur’an’a yaklaşımı olan “esâtîr’l-evvelîn/eskilerin
    masalları” mantığını benimsemekten başka bir
    mânâya gelmez. İsrâiloğullarına Kur’an’da bu kadar
    fazla yer verilmesinin sebebi, bu ümmeti gelecekte
    bekleyen “yahudileşme tehlikesi”ne dikkat çekmek,
    Muhammed ümmetini yahudileşme tehlikesinden
    korumaktır.
    Her mü’minin her gün onlarca kez “gazaba
    Ahmed Kalka n
    115
    uğrayanların ve sapıtanların yoluna iletme!”(1/Fâtiha,
    7) duâsını tekrarlamak zorunda olması, Kur’an’ın
    bunca yer vererek uyardığı tehlikenin büyüklüğünün
    başka bir işaretidir. Fâtiha’nın sonundaki bu âyeti her
    okuyuş, “Allah’ım, bizi yahudileştirme! Allah’ım,
    bizi hıristiyanlaştırma!” anlamına gelmektedir. Bu
    duanın namazın her rek’atında tekrarı, yahudileşme
    tehlikesinin büyüklüğüne işarettir. Bunun anlamı,
    bir bilincin sürekli diri tutulmasıdır. Yahudileşmeye
    karşı kendisine iman edenleri sürekli uyanık
    halde tutan Kur’an, tarihin tekerrür etmemesi için
    İsrâiloğullarının yahudileşme serüvenini bir ibret
    vesikası olarak gündemde tutmaktadır.
    Kur’an’da bunca yer tutan İsrâiloğullarının
    yahudileşme sürecinin müslümanlar tarafından
    amacına uygun bir biçimde anlaşılıp ibret alınmasının
    önündeki en büyük engel “lânetli kavim” anlayışıdır.
    Allah’ın, meleklerin ve insanların lânetlediği herhangi
    bir kavim, ya da belli bir kavme mensup olan kişiler
    değil; bir tavır, eğilim, eylem ve onlara kaynak olan
    “mantık”tır. İsrâiloğulları, Allah kendilerini âlemler
    içerisinden seçip vahyi üstlenme nimetini verdiği
    halde bu lânetli tavra/mantığa saplanıp yahudileştiler.
    Ümmet, ya da ümmetin içerisinden herhangi bir grup
    aynı tavra/mantığa saplanırsa o zaman o da “lânetli
    mantığa” yakalanmış, yahudileşme temâyülüne
    girmiş demektir. Allah bu sürece giren toplulukların
    elinden hilâfet emanetini, aynen yahudileşen
    İsrâiloğullarından aldığı gibi alacaktır.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    116
    “Ey iman edenler, kim Allah’ın yolundan dönerse
    bilsin ki Allah yakında bir toplum getirecek, O onları
    sever, onlar da O’nu.” (5/Mâide, 54)
    İsrail sadece Filistin’i işgal etmiş değil, işgalin
    kapsamı çok daha geniş, zulmün boyutları çok daha
    derin. Haber ajansları ve medyadaki ağırlıkları, sanat
    ve özellikle sinemadaki etkinlikleri, Mason locaları,
    Rotary ve Lions klüpleri, uluslararası nice teşkilatları,
    kendi ideallerine hizmet eden tâğutî rejimler ve
    her ülkedeki işbirlikçileriyle İsrail her şeyiyle
    müslümanların içinde. Yahudilerden mü’min olanlara,
    artık nasıl yahudi denmezse, müslümanlardan
    yahudileşenlere de artık müslüman denilmesi yanlış
    olur, o artık “yahudi(leşmiş)” bir kimsedir. Kendisinde
    itikadî anlamda münâfıklık alâmetleri bulunanlar,
    hadis-i şerifteki ifadeyle nasıl hâlis/tam bir münâfık
    oluyorsa (Buhârî, İman 24, Mezâlim 17; Müslim, İman 106),
    kendisinde yahudilik alâmetleri bulunanlar da tam bir
    yahudi olurlar. Yoksa, yaratılış ve ırk olarak yahudi
    olmak, ne başlı başına bir üstünlük, ne de alçaklıktır.
    İnsanın, kendi elinde olmayan bir sebepten dolayı, şu
    veya bu ırka mensup olmasından ötürü gazab edilmesi
    ve lânetlenmesi Kur’an’ın bütünlüğüne uygun bir
    anlayış değildir. İnsan, irâdesini iyiye veya kötüye
    kullanmasından, kendi yaptıklarından dolayı ödül
    veya cezayı hak eder. Önemli olan Kur’an’da ifadesini
    bulan yahudi karakterine sahip olup olmamaktır.
    Aynen, müslüman bir anne-babadan doğmak, yani
    İSRÂIL İÇIMIZDE...
    Ahmed Kalka n
    117
    nesil olarak müslüman çocuğu olmak, müslüman
    sayılmak için kâfi olmadığı gibi.
    Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de
    yahudilere ait Kur’an’da beyan edilen nice olumsuz
    özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç
    eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve
    yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar,
    mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de
    verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete,
    gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler
    için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir.
    Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık
    yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları,
    tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta
    (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik
    olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek
    mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür.
    Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya
    kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki yahudiden
    daha tehlikeli olan, içimizdeki yahudidir. Kalp
    ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki küfürdür
    dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek
    olan. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın.
    Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette
    olan kimseler size zarar veremez.” (4/Nisâ, 105).
    Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki
    topraklarını ve hatta mescidlerini her çeşit
    işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek
    yerleri ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    118
    Gönüllerdeki yahudiliğe savaş ilân edip içimizdeki
    işgali kaldırmadan, dıştakine tavır almak mümkün
    değildir.
    Cihad görevinden kaçan, tâğutlardan korkan,
    beşerî ideolojiler peşinde koşan, gündelik işlerden
    dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul
    eden dünyevîleşmiş müslümanlar kendilerine gelsin
    diye uyarıcı iğnedir İsrail vahşeti. “Zâlim Allah’ın
    kılıcıdır, Allah onunla yoldan çıkanları cezalandırır,
    sonra ondan da intikamını alır.” Zâlimlerden korkan,
    onlara karşı seyirci kalan insanlara, Allah zâlimleri
    musallat kılar ve onların seviyesine indirir.
    Hamas’ın ve intifâdanın unutulmaz liderlerinden
    şehid Şeyh Ahmed Yâsin öyle diyordu: “Allahım!
    Filistin konusunda sessiz kalan ümmeti Sana şikâyet
    ediyorum.” Filistin’li kız çocuğunun sesi hâlâ
    kulaklarımızda çınlıyor: Ârun aleykum: Utanın!”
    Peki, utanılacak bu durumdan kurtulmak, orayı
    kurtarma gayretiyle, kendimizi kurtarmak için ne
    yapılması gerekiyor?
    Pis temizlenir, ama pisliğin atılması, tümüyle yok
    edilmesi lâzımdır ki, gerçek temizlik olsun. İsrail
    denen terörist devleti tümüyle ortadan kaldırmadan
    Filistin meselesi hallolmaz. İsrail’i ortadan
    kaldırmak için de o küçük ülkenin sömürgesi
    konumundaki Amerika ile ve hatta İngiltere gibi
    bazı Avrupa ülkeleri ile savaşmayı göze almak
    gerekir. Bu da Üçüncü Dünya Savaşı ve hatta belki
    Ahmed Kalka n
    119
    Kıyâmet Savaşı demektir. Bu yüzden, ümmetin her
    şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve
    siyasal yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü
    değişikliklere aday olması icap etmektedir. Bunun
    için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, imanamel
    bütünlüğüne, takvâ ve ahlâkî erdemlerle
    örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip
    olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil
    edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini
    bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin
    cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap
    olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş,
    kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve
    Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük
    işleri başarmak ve hatta girişmek mümkün değildir.
    Bildiğiniz gibi; İsrail, sadece Ortadoğu
    topraklarında 6-7 milyonluk bir ülkeden ibaret
    değil. Öyle büyük ahtapot ki, Ankara’ya, İstanbul’a
    kolları uzandığı gibi, başı ta Amerika’larda. Büyük
    kolları Avrupa’da. İsrail içimizde. Her şeyiyle;
    yaşam tarzıyla, ölüm korkusuyla, devlet biçimiyle,
    düzeniyle, yasalarıyla, eğitim tarzıyla, kıyafetiyle,
    medyasıyla… her şeyiyle içimizde. Ümmetin içinde,
    gönlünde, kafasında. Toprakları işgal eden İsrail’den
    daha tehlikelisi, zihinleri ve gönülleri işgal eden
    İsrail’dir. Ve ümmet topyekün bu faciayı yaşıyor.
    Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları
    ve gençleri, okulları ve sokakları işgal edildiği halde
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    120
    farkında bile değiller. Filistinliler bunun farkında
    ve düşmanlarına atacak bir taşları varsa onu atmaya
    çalışıyor. Ümmetin fertlerinin çoğu işgalcilerine
    tutkun, hayran ve yardımcı durumda. Ümmet,
    dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu
    bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, celladını ölesiye
    (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur,
    şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. “Her
    yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!”
    Her yer işgal altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere
    yapılan değil; kafa ve gönüllere yapılandır.
    Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın
    âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor: “…
    Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en
    büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13). Filistin’den daha
    feci bu ülkenin insanlarının durumu. Onlar hiç
    olmazsa düşmanlarını tanıyorlar ve taşla da olsa
    onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar)
    ve kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu ölenlerinse
    âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere
    ölmemesi için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa
    âhiretlerinin mahvolmaması için mi? Önceliğimiz
    insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı,
    âhiretleri mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı
    doyurmalıyız, gönüllerini mi?
    İnsanımız o hale gelmiş ki, belâ kendi
    evinin kapısına dayanıncaya kadar suya-sabuna
    dokunmamayı tedbir sayabiliyor.
    Ahmed Kalka n
    121
    Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus hesabı yaptığı
    kadar bile Allah’ı hesaba katmıyor ve korkularının
    esiri olabiliyor.
    Okumakla adam olacağına, namazla sadece
    Allah’a kulluk bilincine ulaşacağına, duayla
    aktifleşeceğine, sabırla direnişe geçeceğine; kitapla
    eşekleşebiliyor, namazla ürkekleşebiliyor, duayla
    pasifleşebiliyor ve sabırla zilleti kuşanabiliyor.
    Elini taşın altına koyacağına, yüke omuz verip
    yük alacağına; yük olabiliyor.
    Bir yol bulacağına, yol açacağına, yola düşeceğine;
    yolda düşüyor, düştüğü yerden kalkmıyor, yoldan
    çekilmiyor.
    Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp
    göreve koşmak yerine; itfaiyecileri eleştiriyor,
    yürüyenin önüne taş, üretenin önüne set olabiliyor.
    Zihni düşünce, gönlü huzur, eli iş üreteceğine,
    sadece dili laf üretiyor.
    Esas Filistin biziz biz! Farkında bile değiliz.
    İslâm, insanları kurtarmak ister. Canla cihad,
    yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme
    göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri
    cehennemden kurtarmak için yapılır.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    122
    Cihad, yanmaktan kurtulan merhametli insanların
    başkalarının imdadına koşmasının, insan kurtarma
    savaşının adıdır. O yüzden kurtulmayan kurtaramaz.
    Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef,
    öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek,
    sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can
    vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara
    ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu
    diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş
    olurlar.
    Çokların hayat bulması için, belli bir azgın
    azınlığın ölmesi gerekiyorsa, işte buna “cihad” deriz
    ve buna koşarız. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş
    oluruz. Bunun şartlarını da ümmetin ulemâsı belirler,
    birkaç gencin heyecanlı ama cahilce tavrı değil.
    Cihad mekânları; mânen hastalıklı, ülkelerinde
    ciddi bir şey yapamayan insanların sığınağı, ucuz
    ve kolay yoldan cennete gitmek için kaçılacak,
    sığınılacak mekânlar değildir.
    1) Cihad farzdır.
    2) Cihad, sadece silahla veya can alıp canını
    vermekle sınırlandırılamaz.
    3) Kur’an’da cihadı emreden hemen bütün âyetler,
    “malınızla ve canınızla cihad edin” der. Önce malla,
    MADDELER HALINDE CIHADI TAHLIL EDELIM
    Ahmed Kalka n
    123
    yani, can dışında Allah ne tür imkân verdiyse onlarla
    Allah yolunda cihad…
    4) Cihad emri, Kur’an’ın topluma tedricî olarak
    yüklediği görevlerdendir.
    5) Cihad emri, öncesinde başka çalışmaları icap
    ettiriyorsa oradan başlamayı gerekli kılar. Namaz
    için önce abdestin gerekli olduğu gibi.
    6) Bu topraklarında yaşayan kimselerin en önemli
    cihadı yine bu topraklarda olmalıdır. Çünkü bizim
    yaşadığımız yerlerde cihada daha büyük ihtiyaç
    vardır. Şirkin izale edilmesi için yapılacak ciddi
    çabalar için uğraş vermek, can vermekten daha zor,
    daha sabır isteyen, daha ilim ve olgunluk isteyen bir
    tavırdır.
    7) Esas İsrail, bizim içimizdeki İsrail’dir. Esas
    Filistin biziz. Esas büyük işgal, toprakların işgali
    değil, bizim insanımızın gönlünün ve zihninin
    işgalidir.
    Şeytan, yapamayacağımız büyük işleri, idealleri,
    boyumuzun ve gücümüzün yetmeyeceği şeyleri güya
    yaptırmak için, yapacağımız görevleri aksattırmayı
    pek sever. Şeytanın sağdan yaklaşmasıdır bu.
    Tamam, İsrail mallarını ve kendini ona kayıtsız
    şartsız destek verme mecburiyetinde hisseden
    Amerika mallarını boykot edelim, ama “made
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    124
    in Turkey” imzası taşıyan malların ne kadarı
    İsrailleşmemiş, Amerikanlaşmamış firmaların
    malları ki!? Şu an gösterebileceğimiz en iyi boykot,
    hayatımızdan Yahudi yaşayışına dair yaşantıları
    çıkarmak, gâvurlaşmaya giden yoldan dönmek
    olacaktır. İsrafa yol açacak, lüks tüketim sayılabilecek
    tüm malları boykot etmeli değil miyiz? Olayı, bir de
    tersinden değerlendirelim: Kârının belirli miktarını
    her ay İsrail’e gönderen (tespit edilebildiği kadarıyla)
    yüz civarında marka var ve bunların Müslümanlarca
    boykot edilmesi isteniyor. Aynı şekilde İsrail devleti,
    kendi halkına; Filistin’e ve benzeri cihad yapılan
    yerlere her ay yardım eden markaları boykot etmelerini
    istemek için firma ismi tespit etmeye kalksa, kaç tane
    Müslüman markası çıkar? Hatta bulabilir mi boykot
    edilmeyi gerektiren bir firma? Dâvâsı için Siyonist
    Yahudi kadar fedâkârlık yapamayan zenginleri hangi
    sınıfa koyacağız? Paraya tapma özelliği yönüyle kim
    daha fazla Yahudi(leşmiş) dersiniz?
    Ne mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum
    tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra uzun vadeli
    programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan
    muvahhidlerin vahdeti. Sonra öncülerin şûrâsı
    ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif
    dayanışma ve güç birliği ruhu. İlim-takva-cihad
    bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî
    rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde
    öncü bir kadro, ümmet içinde ümmet. Ve, onların
    İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı
    faaliyetleri. Cihadsa, her çeşidiyle cihad; Ama
    Ahmed Kalka n
    125
    niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların,
    önderliğin netliği.
    “Dinde zorlama yoktur.” (2/Bakara, 256). Ancak,
    cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaştan
    başka çare yoktur. Bizim cihadımız, muhâtaplarımızı
    yok etmeyi değil; onları İslâm’laştırarak kurtarmayı
    veya kurtulmak istemeyen o zâlimlerden diğer
    insanları kurtarmayı hedefler.
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir
    selin içindeki köpük ve çer-çöp gibi olmasının
    temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri
    dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun,
    devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah
    taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini
    düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını
    ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
    Ortadoğudaki müslüman kıyımına bakıp “sıra
    bize de gelecek” diyenler de, bilsinler ki; onlar
    bizim kardeşimiz ve sıra bize çoktan gelmiş. Onları
    ümmetin parçası olduğu halde, kendimizden, bizden
    saymıyorsak, safımızı kontrol etmek durumundayız.
    Esas acınacak insanlar, dostunu düşmanını
    tanımayan ve düşmanını dost zannedenlerdir.
    Cihadıyla, ibâdetiyle Allah’ın dinini yaşamayan,
    Müslüman kardeşine yardım edemeyen kimsenin,
    müslümanca ölmesi de çok zordur.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    126
    Yolumuzu aydınlatmak için gerektiğinde
    malımızı yakmak, cehennemde yanmamak için
    gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak,
    dinimizin izzeti için canımızı incitmek, Allah için
    gerekli zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek.
    Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır.
    Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki
    işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır.
    Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen
    hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid
    anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı
    kapılar kolayca açılacaktır.
    Allah nazarında en üstün kişi, gönlünü, bileğini ve
    kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah
    yolunda kullanabilen kimsedir. “Allah, mallarıyla
    ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından
    oturanlardan üstün kıldı... Allah mücâhidleri,
    oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı.” (4/
    Nisâ, 95)
    Vahdet halinde dünya müslümanları gerçekten
    kıblelerine yönelip kıyâma durunca, bu işgal ve
    zulümler, yerini fethe ve güzel bir dünyaya kısa
    bir anda bırakacaktır. Ümmet bilinci içinde dünya
    müslümanları olarak hepimiz, cihad ve fetih şuuruyla
    Mekke fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm,
    Irak’taki vahşet, karşımızda kaç dakika dayanabilir?
    Ahmed Kalka n
    127
    Cihad, karşımızdaki, hangi dilden anlıyorsa,
    o dilden anlatmaktır. Dille anlıyorsa dille; elle
    anlıyorsa elle konuşmaktır. Şehâdet kelimesini
    haykırmak, bütün dünyaya meydan okumak, bütün
    küfür dünyasını karşısına almak, şehidliğe tâlip
    olmak demektir. İsrâil, T.C.’den, Arabistan’dan değil;
    elinde taştan başka silahı olmayan, kendini taşlayan
    gençten korkup üstüne tankla yürüyor.
    Yarın tarih kesinlikle yazacaktır: “Sapan taşları
    canavar tankları yendi.” Dünkü tarihin yazdığı gibi:
    Ebâbil kuşlarının taşları, azgın filleri yendi. Yarınki
    dünya, İsrail ve Amerika karşıtlarının olacaktır,
    yarınki âhiretin onlar için olduğu gibi.
    Yahûdi kadar, bâtıl ideoloji mensupları kadar
    çalışmayan, fedâkârlık yapmayan insan, Müslüman
    sayılamaz!
    Şehidler, kendi hayatlarını fedâ etme pahasına
    kutsal emâneti, tevhid şiarını, İslâm sancağını bize
    ulaştırdılar. Bizler, bu bayrağı taşıyabiliyor muyuz?
    Bizden sonraki nesillere bayrağı daha yükselterek
    teslim edebiliyor muyuz? Cevabımız “hayır” ise,
    unutmayalım; hesap meleklerinden önce şehidler
    yakamıza yapışacaktır.
    Yenmek başkadır, kazanmak başka. Yenilmek
    başkadır, kaybetmek başka. Allah’ın askerleri savaşı
    kaybetse de, zaferi kazanırlar. Fillerin tavşanlarla
    savaşındaki gâlibiyeti, aslında alçak bir mağlûbiyettir.
    Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    128
    İki güzelden birine (9/Tevbe, 52) tâlip insanlar
    çoğaldıkça, canını, malını Allah yolunda fedâ
    etmeyi ve Allah Teâlâ ile yaptığı antlaşmayla cennet
    karşılığında canını satmayı (9/Tevbe, 111) gâye edinmiş
    Allah erleri çoğaldıkça; dâvânın hâkimiyeti yakın
    demektir.
    Çilesiz, zahmetsiz, sıkıntısız, ihtiyar kadınlar gibi
    evlerinin köşesinde oturarak zafer beklemek, ancak
    cihad kaçkınlarının işidir. Şehâdete, zorluklara,
    sıkıntılara tâlip olmak, Allah’ın dinini hâkim kılmak
    için çalışmak; gerçek imanın alâmetidir. Ve bu iman
    sahipleri için neticede iki güzellikten biri (9/Tevbe, 52)
    vardır: Ya şehâdet, ya da zafer ve ganîmet; bir de
    Allah’ın rızâsı.
    “Gâyemiz Allah, önderimiz Rasûlullah’tır.
    Anayasamız Kur’an, yolumuz cihaddır. En yüce
    temennîmiz Allah yolunda şehîd olmaktır.” (Şehid
    Hasan el-Bennâ)
    İslâm’ın zaferinin önüne, Mûsâ’nın denizi,
    İbrâhim’in ateşi veya Yusuf’un hapishanesi çıkmış,
    hiç önemli değil; ya geçeriz ya geçeriz!
    Selâm olsun tüm şehidlere, şehid gibi yaşayan
    ve dâvâsını yaşatan canlı şehidlere, şehâdet duâsı ve
    hazırlığı yapanlara!
    Son vahşi olaylar bir kez daha gösteriyor ki,
    insanlık İsrail eliyle hızla dünya savaşına doğru
    Ahmed Kalka n
    129
    sürükleniyor. Kıyâmet savaşının sirenleri çalıyor.
    Planlarımızı, hazırlıklarımızı buna göre yapmak,
    yaşantımızı ufukta gözüken bu geleceğe göre gözden
    geçirmek zorundayız.
    Nice İslâm toprağında da ateş gibi yakıcı sıcak
    savaş sahneleri uyguluyor. Müslüman, dünyanın
    neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz,
    tarafsız olamaz. Bertaraf olmak istemeyen
    bîtaraflığı seçemez. Müslüman, gündelik basit işlerle
    oyalanamaz. İki yoldan birini seçmek zorundadır, yol
    ayrımına gelmiş insanımız. Ya cenneti ya cehennemi;
    ya izzeti ya zilleti; ya cihadı ya mağlûbiyeti; ya
    Allah’ı ya dünyayı… Allah’ı tercih edenlere selâm
    olsun!
    Allah’ım! Bizi, azâba hak kazanmış kimselere
    senin dünyevî azâbını tattırmaya memur eyle! Ey
    Muntakîm olan Allah! Bizi intikamı hak edenlere
    karşı görevli kıl.
    Dünyevîleşmeye, gâvurlaşmaya, yahudileşmeye
    giden yolu bırakıp, kendilerine nimet verilen
    peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin
    yolunu takip eden ve Allah için her imkânıyla cihad
    edenlere ne mutlu!
    130
    131
    132
    133

    135

     

     

     
    Perşembe, 04 Şubat 2021 18:45

    Hutbeler

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    - AHMED KALKAN -
    GÖNÜL MINBERINDEN
    ALTERNATIF HUTBELER
    GÖNÜL MİNBERİNDEN ALTERNATİF HUTBELER
    Ma’ruf Yayınları: 49
    Ahmed Kalkan: 3
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    KİTAPBİLİR
    ISBN: 978-605-9376-29-7
    Yayıncı Sertifika No: 32545
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69 Sertifika No: 14352
    OCAK 2020
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz davetçilere…
    ithaf
    AHMED KALKAN KIMDIR?
    1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitim aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest öğretmenlik yaptı. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da fahrî/özgür öğretmenliğini sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır.
    Avrupa’da Hicret, Tebliğ, Haksöz, Umran, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Berfin, Vuslat, Basiret, İktibas gibi dergilerde yazarın 200’ün üzerinde makalesi yayınlandı. Ahmed Kalkan, on yılı aşkın süre ile Yurt FM ve Özel FM adlı radyoda Kur’an Kavramları ve Tefsir ile ilgili programlar yaptı. Bu programlar, Anadolu’nun çeşitli illerindeki radyolarda CD aracılığıyla yayınlanmaktadır. Kalkan, Ümraniye ve çeşitli semtlerde Kur’an Tefsiri, Akaid, Sunum Teknikleri gibi dersler yapmakta, değişik konularda seminerler vermektedir.
    Yazar ın yay ınlanm ış 52 eseri vard ır:
    1. Ansiklopedik Kur’an Kavramları, 2. Baskı, Özel Y. 10 cilt, 2014
    2. Müslümanın Akaidi, 12. Baskı, Ma’ruf Y. 2 cilt, 2019
    3. Gençler İçin Akaid, 11. Baskı, Özel Y., 2015
    4. Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Özel Y. 2014
    5. Alâk Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
    6. Kalem Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
    7. Müzzemmil Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    8. Müddessir Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    9. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    10. Müslümanın Müslümanlaşması, 2. Baskı, Özel Y. 2014
    11. Müslümanın Güzelleşmesi, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    12. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı, 6. Baskı, Özel Y. 2013
    13. Evlilik ve Aile Hayatı, 8. Baskı, Rağbet Y., 2011
    14. Sanat Bilinci, 4. Baskı, Denge/Düşün Y., İst. 2012
    15. Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y. 2008
    16. Tevhid Bilinciyle Canlanmak, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    17. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    18. Muslim’s Aqaid, (İngilizce) Özel Y. 2015
    19. İman ve Tevhid, 5. Baskı, Özel Y. 2015
    20. Din ve İslâm, Özel Y. 2011
    21. Akîde ve Şeriat, Özel Y. 2011
    22. İman ve Amel, Özel Y. 2011
    23. Tevhid, Rab ve İlâh, Özel Y. 2011
    24. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Özel Y. 2011
    25. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. 2011
    26. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Özel Y. 2011
    27. Kıyâmet, Özel Y. 2011
    28. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Özel Y. 2011
    29. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Özel Y. 2011
    30. Şirk, Özel Y. 2011
    31. Tâğut ve Mürted, Özel Y. 2011
    32. Put ve Puta Tapma, Özel Y. 2012
    33. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Özel Y. 2012
    34. Nifak ve Münâfık, Özel Y. 2012
    35. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Özel Y. 2012
    36. Atalar Yolu, Özel Y. 2012
    37. Câhiliyye, Özel Y. 2012
    38. Zulüm ve İstikbar, Özel Y. 2012
    39. Bel’am, Özel Y. 2012
    40. Sevgi, İtaat ve İsyan, Özel Y. 2012
    41. Melek, Cin ve Şeytan, Özel Y. 2012
    42. Ecel ve Ölüm, Özel Y. 2012
    43. Hesap ve Hesaba Çekilme, Özel Y. 2012
    44. İman, Özel Y. 2011
    45. Eğitim, Özel Y. 2011
    46. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Özel Y. 2011
    47. Şehâdet ve Şehid, Özel Y. 2012
    48. Dâvet, Özel Y. 2017
    49. Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    50. Türkçe Ders Kitabı-1
    51. Türkçe Ders Kitabı-2
    52. Gönül Minberinden Alternatif Hutbeler
    İ
    ÇİNDEKİLER
    Önsöz..........................................................................................................................13
    CumaUMA HUTBEsi HAKKıNDA Özet BILGI.................................................................15
    HUTBE DUALARI........................................................................................................19
    1. BÖLÜM
    İMAN VE ŞİşIRK
    1. HUTBE
    İman ve İmanın Amel ile İspatı.........................................................................................24
    2. HUTBE
    İnsan Ni çin İman Eder? Çiçİrkin İman ve Güzel Küfür Olur mu?..........................34
    3. HUTBE
    A
    melle İspat Edilmeyen İman İnsanı Kurtarır mı?..................................................40
    4. HUTBE
    S
    âlih Amelin açtığı güzel kapılar...............................................................................48
    5. HUTBE
    S
    âlih Amelin Faydaları.....................................................................................................56
    6. HUTBE
    Günlük Hayatta Şirk.........................................................................................................64
    7. HUTBE
    TEVH
    tevh
    İ
    D
    İ esas alan allah’ın DİNİ İle devletİN YÖnlendİrdİĞİ
    HALKhalk DİNİ arasında karŞılaŞtırma...............................................................................74
    8. HUTBE
    Aş
    aŞ
    ı
    rı Sevgi , Sevilen Şeyi Putlaştırmaya Götürür!................................................79
    2. BÖLÜM
    İLİM
    9. HUTBE
    İlim mi, Bilim mi? Vahiy mi, Cahiliyye Kültürü mü?....................................................92
    10. HUTBE
    İlim ve Âlim..........................................................................................................................106
    11. HUTBE
    İlim ve İslâm........................................................................................................................115
    12. HUTBE
    İlim İslâmiyet’tir, İlim Kur’anî Hakikatlerdir.........................................................125
    13. HUTBE
    Â
    lim Kikİmdir, Âlim Olduğunu Sanan kİm?...................................................................131
    14. HUTBE
    D
    üzen Hangi Âlime Zulmetmiyor ki…
    Zulümle Mücadele Etmek ZozOrunda Olan Âlimler...............................................138
    15. HUTBE
    İlim, Ancak Amel Etmek İçin Öğrenilmelidir...........................................................148
    16. HUTBE
    A
    lâk Sûresi Iş ığında Hayatın Allah İçin Olması -1-................................................162
    17. HUTBE
    A
    lâk Sûresi Iş ığında Hayatın Allah İçin Olması -2-...............................................168
    18. HUTBE
    K
    ur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma.....................................................................174
    3. BÖLÜM
    ÖZEL GÜNLER: RAMAZAN VE BAYRAM
    19. HUTBE
    R
    amazan Ayı, Didİğer Aylardan Neden Farklıdır?...................................................182
    20. HUTBE
    Mi
    mİ
    s
    âfir dOktor ve Öğretmenden Yararlanıyor muyuz?................................189
    21. HUTBE
    TERSYÜZ
    tersyüz
    edİlen nazamar...............................................................................................195
    22. HUTBE
    K
    ur’an’sız Ramazan, İçi BoşOŞ Sahte Cennet GİBİdir...............................................202
    23. HUTBE
    İnsanı RabbiBBİyle ve Kendisiyle Barıştıran,
    Unutulmuş Bir İbâdet: İ’TİKÂFkâf.......................................................................................212
    24. HUTBE
    K
    adir Gecesi.......................................................................................................................224
    25. HUTBE
    R
    amazan Bayramı Hutbesi BAYRAMayram demek,
    ALLAHallah’A yaklaŞma demektİR..........................................................................................233
    26. HUTBE
    K
    urban Bayramı Hutbesi
    Bayram Vesilesiyle Sevgi mizi Gösterelim..............................................................239
    BAYRAM HUTBESİ DUALARI..................................................................................244
    4. BÖLÜM
    CUMA NAMAZIzıYLA İLGİLİ SORULARA CEVAPLAR
    Cuma Namazı Nerede, Nasıl Kılınmalı?..........................................................248
    5. BÖLÜM
    ŞİşIRK VE KÜFÜRDEN UZAKLAŞMA
    27. HUTBE
    ŞİRki Ne Kadar Tanıyoruz?............................................................................................278
    28. HUTBE
    İttibİBâ Şirki...........................................................................................................................286
    29. HUTBE
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk.........................................................................................297
    30. HUTBE
    T
    arihten Günümüze Put ve Putlaştırma.................................................................307
    31. HUTBE
    E
    lfâz-ı Küfür......................................................................................................................315
    32. HUTBE
    D
    İNEne karŞI Dİnle savaŞmanın SON versİYOnu: ılımlı İslâm................................331
    6. BÖLÜM
    HİDÂYET VE İSIsTİKAMET İÇİN ATILMAsı GEREKEN ADIMLAR
    33. HUTBE
    R
    asûlullah Bugün Burada Yaşasaydı......................................................................346
    34. HUTBE
    D
    ünya ÇöçÖllerinde Cennet yOlunu Şaşıran
    Kikİmseye Kılavuzluk: hİdâyet........................................................................................352
    35. HUThutBE
    S
    ırât-ı Müstakıym, DodOsdoğru yOl ve yOlcu...........................................................358
    36. HUThutBE
    Â
    hiret BilinciCİ......................................................................................................................368
    37. HUThutBE
    H
    İLÂFETlâfet..................................................................................................................................378
    38. HUThutBE
    A
    rdından Ağıt Yakmak İçin Değil;
    Muhteşem DödÖnüşünü Hızlandırmak İçin Hİlâfet..................................................389
    39. HUThutBE
    BİR MUHÂSEmuhâseBE.....................................................................................................................400
    40. HUThutBE
    RÜKÛ
    rükû
    edenlerle
    BeraBer rükû etmek, yanİ Cemaate katılmak.....................408
    41. HUThutBE
    Cemaatleşme Kur’an’ın Bir Emridir...........................................................................414
    7. BÖLÜM
    AKSATTIĞIMIZız BAzı ÖNEMLİ GÖREVLERİMIz
    42. HUThutBE
    Cihada Bakış.......................................................................................................................422
    43. HUThutBE
    RAHMETTEN
    rahmetten
    tûfana yağmur, su ve düŞündürdüklerİ.......................................430
    44. HUThutBE
    Bunca Ni met, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir TotOplum Olduk.......................440
    45. HUThutBE
    E
    ğitim Yarasına Parmak Basmak.................................................................................445
    46. HUThutBE
    Çoc
    çOC
    uklarımızın Eğitim PrOBlemleri Nasıl çÖzülür?.........................................453
    47. HUThutBE
    Gençlik Nereye Gidiyor?...............................................................................................465
    48. HUThutBE
    T
    atil de Ne Demek?...........................................................................................................473
    49. HUThutBE
    H
    epimiz Dünya Adlı İmtihan Salonundayız; Karnelerimiz Yakında!.................483
    8. BÖLÜM
    BAZIzı PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI
    50. HUThutBE
    A
    llah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar:
    FâizciCİ Düzen ve FâizCİler!..............................................................................................490
    51. HUThutBE
    Olumsuz DeğişiİŞİm...............................................................................................................496
    52. HUThutBE
    İtidâlden Sapma: Ilımlı İslâm........................................................................................505
    9. BÖLÜM
    BAYRAM DENİLEN MÂTEM GÜNLERİ
    53. HUThutBE
    1 Ocak Kutlu Olsun!........................................................................................................514
    54. HUThutBE
    23 NİSANsan, Öfke duyuyOR İnsan!.....................................................................................520
    55. HUThutBE
    19 Mayıs Adım Atma Bayramı!..........................................................................................527
    56. HUThutBE
    27 Mayıs: Askerî Darbelerin 60. Yıldönümü.............................................................532
    57. HUThutBE
    15 Temmuz Darbesinin Yıldönümü -1-.........................................................................540
    58. HUThutBE
    15 Temmuz Darbesinin Yıldönümü -2-.........................................................................552
    59. HUThutBE
    29 Ekim Üzerine..................................................................................................................563
    60. HUThutBE
    Cumhuriyet, Kikİmin Bayramı?.........................................................................................576
    61. HUThutBE
    Cumhuriyet’in Düşündürdükleri: O Olmasaydı Olmaz mıydık?......................580
    62. HUThutBE
    10 Kasım Hutbesi................................................................................................................585
    10. BÖLÜM
    DÂVET VE TEBLİĞ
    63. HUThutBE
    Do
    dO
    k
    torluğa sOyunmaktır Dâvet ve Tebliğ...........................................................594
    64. HUThutBE
    D
    âvetçinin Sahip Olması Gereken Özellikler -1-..................................................603
    65. HUThutBE
    D
    âvetçinin Sahip Olması Gereken Özellikler -2-..................................................610
    66. HUThutBE
    Güzel SösÖz; Aklı Kullanma Sanatı................................................................................617
    67. HUTBE
    T
    ebliğ....................................................................................................................................630
    11. BÖLÜM
    İHMAL ETTİĞİMİZIz DÜNYA CENNETİMIz: EVLERİMIz
    68. HUTBE
    Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır......................640
    69. HUTBE
    Ai
    aİ
    l
    enin Temel dİreği Hayâ..............................................................................................653
    70. HUTBE
    E
    vdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar
    Müslüman Olduğunun Göstergesidir.....................................................................665
    71. HUTBE
    E
    vdeki ve Cepteki Bomba; İnternetin Hevâ İstikametinde Kullanılması.....677
    72. HUTBE
    T
    akvâ Giysisi ve BaşöŞÖrtülü Çıplaklar -1-................................................................686
    73. HUTBE
    T
    akvâ Giysisi ve BaşöŞÖrtülü Çıplaklar -2-................................................................697
    74. HUTBE
    T
    akvâ Giysisi ve BaşöŞÖrtülü Çıplaklar -3-................................................................708
    12. BÖLÜM
    BÜYÜK FİTNE VE TÂĞUTA İTAAT
    75. HUTBE
    Mo
    mO
    d
    ern fİtne Odakları..................................................................................................720
    76. HUTBE
    Si
    sİ
    y
    asî Otoritenin Tuğyânı Tâğut kİmdir?.................................................................728
    77. HUTBE
    T
    âğuta İbâdet/Tapınma....................................................................................................741
    78. HUTBE
    Okullarda TötÖren Adıyla İşlenen Putperestlik...................................................750
    - 13 -
    ÖNSÖZ
    Bismillâh, el-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh, Esselâmu
    aleykum ve rahmetullah
    Hutbeler; ya Allah’ı râzı etmek için okunur veya devletin kurallarına uymak
    için…
    Hutbeler; ya sâlih amel cinsinden ibadettir veya insanları ifsad eden
    kabahat…
    Hutbeler; Kendisi olmadan Cuma namazının olmadığı veya olduğunda
    namazın da olmadığı…
    Hutbeler; ya bir farz olarak Cuma namazını tamamlar veya Cuma namazını
    da iptal eder…
    Hutbeler; ya kalk borusu görevi yapar ya ninni görevi… Ya uyarır veya
    uyutur.
    Hutbe okuyan hatip de ya dâvetçi âlimin şerefine nâil olur veya Allah’ın
    lânetine uğrar…
    Hatip, ya sadece Allah’tan korkar da hakkın sesi olur veya hakkı gizleyerek
    tevhidden, şirk ve puttan söz etmez de dilsiz şeytan olur.
    Düzen kendi okullarında okuttuğu, sınavını yapıp bir câmide görevlendirdiği
    kendi memuruna güvenmez, eline bir kâğıt tutuşturur ve onu hutbe niyetiyle
    okumasını ister. Minberde okumak yerine, fotokopi yapılarak çoğaltılıp
    dağıtılsa, cemaat de sevinecek, câmi de, minber de. Câmiler, devlet dairesi
    ve câmide görev yapan devlet memuru mu; yoksa câmiler Allah’a ait kutsal
    mekânlar mı, hatipler de Allah’tan başkasından korkmayan Peygamber vârisleri
    mi? Bu soruların cevabını, okunan hutbenin içeriği gösterecektir.
    - 14 -
    Bazı hutbelerin okunması bedel ister; Devlet ve onun emrindeki Diyanet
    razı olmaz bu tür hutbelerden. Bazı hutbelerin de âhirette bedeli büyüktür
    ve Allah razı olmaz bu tür hitaplardan. Hangi câmide, hangi hatip, hangi
    hutbeyi okuyabilir, bilmeyiz; ancak, alternatif mekânları Cuma mescidi olarak
    kullanan tevhid ehli cemaatler bu hutbelerden daha çok yararlanabilir. Tabii,
    aynı zamanda kendimize yönelik bilgi ve nasihat için elimize alıp minbere
    çıkmadan da okuyabiliriz bu kitabı.
    Hutbe kitabı yazmak, o hutbeyi okuyan ve dinleyenlerin de sevabına
    vesile ve ortak olmak demek olduğu gibi, onların vebaline ortak olma riskini
    de taşıyabilir. Kur’an’a ve Rasûl’ün Kur’an’dan anlayıp uyguladığına ters bir
    cümlem varsa, bana bildirene duâlar edeceğimi, başka türlü yanlışım varsa,
    onu bildirenden de memnun olacağımı belirtirim.
    İnsanlara duyuru, nasihat ve çağrı mâhiyetinde hakka dâvet eden
    yazılarımızın, konuşmalarımızın ve hutbelerimizin tevhidî inancıımızı
    pekiştirerek hayattaki problemlere çözüm üretip dünyada izzetimize, âhirette
    cennetimize sebep olması duâsı ile…
    Ahmed Kalkan Ümraniye, Ocak 2020 Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    - 15 -
    CUMA HUTBESI HAKKINDA ÖZET BILGI
    Hutbe kelimesinin sözlük anlamında da belirtilen iki özellik, bir
    konuşmanın hutbe olması için gerekli şartlardır:
    a- Minberde topluluğa karşı yapılması,
    b- Planlı olması, rastgele olmaması.
    Hutbe, belli zaman ve yerlerde yetkili mü’minler tarafından cemaate karşı
    okunan, mukaddime ve mev’îza bölümlerinden oluşan dinî bir nutuktur.
    Hutbe hem zikir ve ibadet, hem de vaazdır. Hutbe, Allah’a hamd etmeyi ve
    O’nu lâyık olduğu şekilde övmeyi, Rasûlullah’a salevat getirmeyi, Müslümanlara
    vaaz ve nasihat vermeyi ve onlara dua etmeyi ifade eden bir isimdir.
    Fakihler, Cuma namazında hutbenin şart olduğu ve hutbesiz Cuma
    namazının sahih olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.1 Hutbe, Allah’ın
    zikri demek olduğundan, sadece hamd etmek (hamdele ve salvele) hutbe
    konusunda farzın yerine gelmesi için yeterlidir.
    Hutbe, Allah’ın “zikrullah” olarak bildirdiği farz bir ibadettir. Bu konuda
    Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
    “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen
    Allah’ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha
    hayırlıdır.”2 Ayetteki “zikrullah” kavramı, esas itibarıyla Allah’ı anmak veya
    Allah’ın müjde ve tehdidi demek olduğundan Kuran; tesbih, hamd, vaaz, hutbe
    ve namaz gibi hususların hepsini kapsamaktadır. Fakat Cuma namazının şart ve
    esaslarından olan zikirden maksadın, hutbe ve namaz olması cihetiyle, burada,
    yerine getirilmesi gerekli olan zikir, hutbe ve namaz olarak tefsir edilmiştir.3
    1] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Feza Yayıncılık, cilt 2, s. 385
    2] 62/Cum’a, 9
    3] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 8, s. 39
    - 16 -
    Hz. Peygamber, ömründe Cuma namazını hutbesiz olarak hiç kılmadığı için
    hutbe, Cuma’nın şartlarından biridir. Şart olmasaydı Rasûlullah kimi zaman
    onu terk ederek farz olmadığını gösterirdi.
    “Onlar bir ticaret veya eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya
    giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki, Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve
    ticaretten daha hayırlıdır. Zira Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”4 Bu ayet,
    hutbenin ne ticaret ne de başka bir şey için terk edilmeyecek önemde olduğunu
    ifade etmektedir.
    Hz. Peygamber’in hutbelerinin içeriğine baktığımız zaman, okunan
    hutbenin amacının neler olması gerektiğini daha iyi kavramış oluruz. Hz.
    Peygamber’in hutbeleri putperestliği ve her türlü cahiliye inancını terk etmeye
    çağrı, bütün insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak olan İslâm’a davet, İslâm
    inançlarının güzelliği, insanların dünya ve âhirette mutluluğa erişmelerinin
    yolları ve cihadın fazileti gibi konuları ihtiva etmektedir. Bu bilgilerden
    hareketle hutbelerde Müslümanlara, öncelikle tevhidi inançla ilgili hususlar,
    onları rûhen Allah’a yaklaştıracak ve cennete girmelerini sağlayacak ibadetler
    tavsiye edilir; Allah’ın gazabına ve cehennemine yaklaştıracak kötülüklerden
    kaçınmaları gerektiği hatırlatılır.
    Hutbenin amacı, İslâmî bir fikri, bir düşünceyi veya bir konuyu usûlüne
    uygun olarak cemaate sunmak ve benimsetmeye çalışmaktır. Bunun için
    hutbenin anlaşılır bir dil ve hitâbet üslûbuyla icra edilmesi gerekir. Aksi halde
    hutbeden beklenen amaç gerçekleşmemiş, hatip de hedefine ulaşmamış olur.
    Hz. Peygamber’in hutbelerinin genel karakteristik özelliklerini maddeler
    halinde şöyle özetleyebiliriz:
    1. Kısa ve Öz Olması,
    2. Anlaşılır ve Akıcı Olması,
    3. İfadelerinin Kırıcı Olmaması,
    4. Bazen Soru Cevap Şeklinde Olması,
    5. Aynı Hutbede Çeşitli Konulardan Bahsetmesi,
    6. İrticâlî Olması: Hatibin daha önceden ele almış, yani hazırlamış olduğu
    bir konuyu topluluk karşısında hiçbir suretle kâğıda ve benzeri şeylere
    başvurmadan yaptığı hitaptır. Hakkını vererek konuşma yapmak isteyenler için,
    irticâlî konuşmaların cemaat üzerindeki etkisi daha büyük olur. Bunun için
    4] 62/Cum’a, 11
    - 17 -
    gönülden hitap etmek gerekir. Ağzımızla hitap ettiğimizde karşımızdakinin
    en fazla kulağına gidecektir sözümüz. Ama gönül diliyle konuştuğumuzda
    karşımızdakinin gönlünü hedef almış oluruz.
    Ancak, günümüzde hutbelerin çoğu, yazılı metne bakılarak okunmaktadır.
    Çünkü irticâlî konuşmalarda, çoğunlukla teferruata dalınır ve konu dağıtılır.
    O yüzden hutbelerin Türkçe kısımlarının yazılarak okunmasında fayda vardır.
    Hutbe okunmazdan önceleri yazılı metin, ezberlenir gibi, meselâ 10 defa
    okunmalı, okumadan önce iyice anlaşılıp hazmedilmeli, hutbeye kaç dakika
    ayıracaksak hutbenin uzunluğu ona göre tespit edilmeli, hutbe metni uzunsa,
    uygun yerleri çıkarılarak önceden kısaltılmalıdır. Cemaate karşı okunacağı
    zaman da hatip, gözlerini okuduğu kâğıt üzerinde sürekli tutup cemaatle göz
    temasını ihmal etmemeli; gözünü yazılı metinden sık sık kaldırmak sûretiyle,
    hatip bakışlarıyla cemaati kontrol altında tutup hutbenin tesirini arttırmalıdır.
    İster irticâlî, ister kâğıda bakarak hutbe okuyalım, okuduğumuz hutbeyi kendi
    iç dünyamızda benimser, yaşarsak; daha etkili, daha heyecanlı konuşma
    yapmanın sebeplerine yapışmış oluruz. Duygulandırmak için duygulanmak
    lâzım, etkilemek için önce etkilenmek…
    Hutbe metinleri, sadece hatip veya dâvetçiler tarafından, sadece Cuma
    günleri, sadece minberde okunması ve sadece okuyanın sesinden dinlenilmesi
    için oluşturulmuş sözler değildir. Dinin esasları hakkında uyarılar, tavsiyeler
    içerdiğinden diğer kitaplar gibi istifade etmek için de okunması gereken
    fikir kitaplarıdır. Kitabın ismi “Hutbeler” olsa da, Cuma günü olmasa da,
    minberden okunmasa da, bu eserden yararlanılabilir. Bu kitaptaki bazı konular
    hutbe metni olarak kullanılacaksa, hutbe okumazdan önce, metnin uzunluğu
    mutlaka değerlendirilmelidir. Hutbe için ayırdığınız vakte sığdırmak için hangi
    paragrafları atlayıp hangilerini okumanız gerektiğini önceden tespit etmeniz
    ısrarla tavsiye olunur. Benim bunu yapıp hutbe metinlerini daha kısa tutmam
    mümkündü. İyi de, ne kadar kısa tutacağım? Kimileri hutbe için 20 dakikalık
    konuşmayı ideal görürken, kimi hatipler ise cemaatlerinin önemli bölümü
    çalıştığı için hutbe okumak için 15 dakika veya hatta 10 dakikadan uzun vakit
    ayıramazlar. Onun için, hutbe okuyacak kişi, önceden hutbesini cemaatinin
    şartlarına göre kısaltmalıdır. Bu şekilde hutbeyi kısaltmak niyetiyle de olsun,
    hutbe için hazırlanmaya fazla vakit ayıramayan hatipler de hutbe metnini hiç
    olmazsa birkaç kez okumaya mecbur kalsın.

    - 19 -
    HUTBE DUALARI
    Hatip Cuma namazı için iç ezan okunup bittiğinde, ayağa kalkıp kendinin
    duyabileceği bir sesle eûzü besmele çeker ve aşağıdaki veya benzer bir
    hutbeyi (sesli bir şekilde) okur:
    أنفُْسِنا وَ مِنْ ? إلِيَْهِ ، وَ نعَُوذُ باِللهِ مِنْ شُرُور ? الَحَْمْدُ للهِ نحَْمَدُهُ وَ نسَْتَعينِهُُ وَ نسَْتَغْفِرُهُ وَ نتَوُبُ
    أنْ ل ا ? أشْهَدُ ? أعْمالَنِاَ . مَنْ يَهْدِ الله فَلا مُضِلَّ لَهُ ، وَ مَنْ يُضْلِلْ فَلا هادَِيَ لَهُ ، وَ ? سَيِّئاتَِ
    أنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ . ? أشْهَدُ ? إل اَّ الله وَحْدَهُ ل اَ شَرِيكَ لَهُ ، وَ ? إلَهَ ?
    أما بعَْدُ ? أسْتفَْتحُِ باِلذَِّي هُوَ خَيْر . ? أحُثكُّمُْ عَلىَ طاعََتهِِ ، وَ ? أوصِيكمُْ عِبادََ اللهِ بتِقَْوَى اللهِ ، وَ ?
    أتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ . ? إِنَّ الله مَعَ الَّذِينَ ? أطِيعُوهُ . ? فَياَ عِباَدَ اللهِ اتَّقُوا الله وَ
    قاَلَ الله تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ :
    أعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ... بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ?
    Konu ile ilgili bir ayet; (âyetin Arapça metni):
    صَدَقَ الله العَْظِيمُ وَ بَلغََّنا رَسُولهُُ النَّبِيُّ الكَْرِيمُ وَ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلىَّ الله عَلَيْهِ وَ سَلمََّ فِي
    حَدِيثٍ
    Konu ile ilgili bir hadis (hadisin Arapça metni)
    صَدَقَ رَسُولُ اللهِ فِيمَا قَالَ اَوْ كَماَ قاَلَ.
    TÜRKÇE METİN…………
    - 20 -
    Türkçe hutbe bittikten hemen sonra:
    أبْلَغَ النِّظامَِ. كَلامَُ الله الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلامَِّ. كَماَ قَالَ الله تَبارََكَ وَ ? أحْسَنَ الْكَلامَِ وَ ? إنَِّ ? أل ا ?
    أعُوذُ بِاللهِ مِنَ ? أنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. ? آنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَ ? إذِاَ قُرِئَ الْقُرْ ? تَعاَلَى فِي الْكَلامَِ. وَ
    سْلامَُ ... صَدَقَ الله الْعَظِيمُ �ِ إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ الله اْل إ ? الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.
    Bundan sonra hatip bulunduğu yere oturur. Bu oturuşta ellerini açarak
    sessizce şu duayı okur:
    أ حْياءَِ وَ � بارََكَ الله لَناَ وَ لَكُمْ وً لِساَئِرِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِناتَِ وَ الْمُسْلِمِينَ وَ الْمُسْلِماتَِ الْ
    أرْحَمَ الراَّحِمِينَ ? آ � أ مْواَتِ بِرَحْمَتِكَ ي � اْل
    Bundan sonra tekrar ayağa kalkarak ikinci hutbeye başlar. İkinci hutbe
    metin olarak şöyledir:
    أصْحاَبِهِ ? آلِهِ وَ ? اَلْحَمْدُ للهِ حَمْداً كاَمِلاً وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلامَُ عَلىَ رَسُولِناَ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ
    آمِرا ? أجْمَعينَِ . تعَْظِيما لنِبَيِهِِّ وَ تكَْريِما لفَِخامََة شانَِ صَفِيهِِّ فقَالََ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قائَلٍِ مُخْبرِا وَ ?
    آمَنُوا صّلوُّا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيما.ً ? أيُّهاَ الذَِّينَ ? آ � إنَِّ الله وََ مَلا ئكَِتَهُ يُصَلوُّنَ عَلىَ النَّبِيِّ ي ? :
    إنِكََّ ? إبِْراهَِيمَ ? آلِ ? إبِْراهَِيمَ وَ عَلىَ ? آلِ مُحَمَّدٍ. كمَا صَليَّْتَ عَلىَ ? ألّلَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ ?
    إِبْراَهِيمَ وَ عَلىَ ? آلِ مُحَمَّدٍ. كَماَ باَرَكْتَ عَلىَ ? أّلَّلهُمَّ بَارِكْ عَلىَ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ ? حَمِيدٌ مَجِيدٌ.
    إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ ? إِبْراَهِيمَ ? آلِ ?
    Bundan sonra hatip, mihrap istikametine dönerek ellerini, açıp (içinden,
    sessizce) genellikle şu duayı okur:
    أجْمَعِينَ. وَ ارْضَ اللَّهُمَّ ? أصْحابَهِِ ? آلهِِ وَ ? الَلهَُّمَّ فصََلِّ وَ سَلمِّْ عَلىَ عَبدِْكَ وَ رَسُولكَِ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ
    أ نصْارَ وَ الْمُهاجَِريِنَ � أبيِ بكَرْ وَ عُمَرَ وَ عُثمْانََ وَ عَليٍِّ ذَوِي الصِّدْقِ وَ الوَْفاءَ وَ عَنْ الْ ? عَنْ سادَاتَنِا إِلَى يَوْمِ اْلَجَزاَءِ وَ عَنْ كَافَّةِ اْلمُؤْمِنيِنَ وَ اْلمُؤْمِناَتِ وَ اْلمُسْلِمِينَ وَ اْلمُسْلِماَتِ ? وَ التَّابِعِينَ
    إِنَّكَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ قَرِيبٌ مُجِيبُ الدَّعَواَتِ. ? أ مْواَتِ � أ حْياَءِ وَ اْل � اْل
    إِناَّ نَعُوذُ بِكَ مِنَ اْلفَقْرِ وَ اْلقِلَّةِ وَ الذِّلَّةِ وَ الشِّقاَقِ وَ النِّفاَقِ وَ نَعُوذُ بِكَ مِنَ اْلبُخْلِ ? اَلَّلهُمَّ
    ألُكَ تَمامََ النِّعْمَةِ وَ دَواَمَ اْلعافَِيَةِ وَ حُسْنَ � إنِا نَسْ ? أ خْلاقَِ . اَللَّهُمَّ � وَ اْلحَزَنِ وَ الْهَرَمِ وَ سُوءِ الْ
    أرْحَمَ الراحَِّمِينَ. وَ سَلامٌَ عَلىَ الْمُرْسَلِينَ وَ ? أنْتَ الرَّحِيمُ الْكَرِيمُ بِرَحْمَتِكَ ياَ ? إِنَّكَ ? الْخاَتِمَةِ
    الْحَمْدُ لله رَبِّ اْلعا لَمِينً.
    - 21 -
    Dua bitince hatip tekrar hutbeyi irat ettiği yöne dönerek şu ayeti okuyarak
    hutbeyi bitirir:
    أمُْرُ بِالْعَدْلِ � إِنَّ اللّهَ يَ ? أعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ... بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ... ?
    إِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ? حْسَانِ وَ �ِ وَال إ
    “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği ve (ihtiyacı olan) akrabaya yardım etmeyi
    emreder. Zinayı, fenalıkları ve insanlara zulüm yapmayı da yasaklar. O, dinleyip
    tutasınız diye size öğüt veriyor.”5
    5] 16/Nahl suresi, 90

    1. BÖLÜM
    İMAN VE ŞİRK
    - 24 -
    1. HUTBE
    İMAN VE İMANIN AMEL ILE İS PATI
    Âyet :
    فَاٰمِنُوا بِالّٰلِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en
    büyük mükâfaat sizindir.”6
    احََسِبَ النَّاسُ انَْ يُتْرَكُوٓا انَْ يَقُولوُٓا امَٰنَّا وَهُمْ لَ ا يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الذَّ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ
    اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
    “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini
    mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah,
    elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı
    olanları da belirleyecektir.” 7
    Hadi s:
    “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde
    kendisini gösterendir.” 8
    İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik
    etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek,
    güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu
    aşağı yukarı karşılar.
    Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen
    haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar
    edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan
    Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri
    tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine
    getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak
    ve yaşamaktır.
    6] 3/Âl-i İmran, 179
    7] 29/Ankebut, 2-3
    8] Camius-Sağır, 2/134
    - 25 -
    Kur ’an ’da İman
    İman kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan
    “e m n” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır. Kur’an’ın
    onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini
    göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor9.
    Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrail’in de
    emin olduğunu belirtiyor10. Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan
    bahsederken onu emaneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla
    aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.11
    İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-
    Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın
    mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı
    güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam
    olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her
    şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.”12
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin vasıfları
    açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış oluyor. Bu açıklama, aynı
    zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak
    isteyen, gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara
    kesin iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine
    getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir
    dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.
    Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen kadim bir
    mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle de
    irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa
    (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman
    edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü
    olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır.
    Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak,
    kurtulmuş olacaktır.13
    9] 7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    10] 26/Şuarâ, 193
    11] Bkz. 33/Ahzâb, 72
    12] 2/Bakara, 165
    13] 2/Bakara, 1-5
    - 26 -
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binâsı ve üçüncü
    âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri, sûrenin son âyeti
    olan 286. âyette de perçinlenir:
    “O Rasûl, kendisine Rabbinden indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler
    de Allah’a, Onun meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı.
    Rasûllerden hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz
    mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.” “Gaybe iman” olarak tavsif edilen
    bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya tek tek veya ikisi
    üçü birlikte zikredilmiştir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”14
    “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği Kitaba
    ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını,
    peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa
    düşmüş olur.”15 “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin
    iyiliğini isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
    Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
    değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman etmenizdir...”16
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.17. İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların
    en şerlisi olarak anmaktadır.18 Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu
    imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.19 Mü’min, Allah’ın yardımcısı,
    Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.20
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın gerçeği de bu
    değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifâdesi olmalıdır.
    Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi “ben,
    Allah’tan başka ilah olmadığına şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a
    bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun
    otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse,
    bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun imanı,
    kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın
    isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim,
    14] 2/Bakara, 41
    15] 4/Nisâ, 136
    16] 2/Bakara, 177
    17] Bkz. 2/Bakara, 256
    18] Bkz. 8/Enfâl, 55
    19] Bkz. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
    20] Bkz. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    - 27 -
    kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı,
    yani bağlılığı onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan öyle kimseler
    vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”21
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun
    ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.”22 “Ey iman edenler, Allah’a ve
    Peygamberine itaat ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde
    ‘işittik’ diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
    sağırlar ve dilsizlerdir.”23 Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
    görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve ancak
    müslüman olarak, O’na teslim olmuş şekilde can verin.”24
    İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan
    edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini
    mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah,
    elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı
    olanları da belirleyecektir.”25
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir.
    Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir.
    Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en
    üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı
    size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”26
    İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı
    gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması
    gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir. İman,
    Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
    Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve
    fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü
    sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen
    bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır.
    21] 2/Bakara, 8
    22] 24/Nur, 47
    23] 8/Enfâl, 20-22
    24] 3/Âl-i İmran, 102
    25] 29/Ankebut, 2-3
    26] 49/Hucurât, 7
    - 28 -
    “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz
    mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan
    meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan
    daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah,
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”27
    İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne karşı sevgi ve
    şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur:
    “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve
    Rasülü’nün her şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi,
    3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”28
    “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve
    bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.”29
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın
    dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve
    fesadı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için
    namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini
    göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz
    ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın
    ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
    şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar,
    imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”30
    İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman
    ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup
    Allah’ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi,
    kendi kusurlarını idrak eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.
    “Allah’ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
    kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak
    ehlinin sıfatıdır.”31
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz
    ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar
    koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye
    27] 9/Tevbe, 24
    28] Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67
    29] Buhârî, İman 2/8
    30] 49/Hucurât, 15
    31] 33/Ahzâb, 39
    - 29 -
    sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden
    istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne davet olundukları zaman,
    mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden ibârettir. İşte asıl
    amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan
    korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”32
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir
    kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur. Kim
    Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”33
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir
    sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”34
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı
    yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler.
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından
    isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde
    Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin
    mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve
    Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana kimse
    karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler
    değildir bunlar.35
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel,
    Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki
    imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına
    atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini
    ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel
    ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen
    bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi
    olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.
    O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse;
    sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı
    unutlulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha
    zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün
    32] 24/Nur, 51-52
    33] 33/Ahzâb, 36
    34] 4/Nisâ, 65
    35] bkz. 33/Ahzâb, 36
    - 30 -
    hâkim olduğu câhilî toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz
    de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ:
    “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak
    öldür ve beni sâlihler arasına kat.”36
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
    tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih
    amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız
    olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman
    olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”37. Bu âyetteki
    iman’dan kasıt “namaz”dır.
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok rivâyete
    rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe:
    “Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman”
    buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad.” buyurdu.
    Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere yapılmış bir
    hac.”38 Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki,
    ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça
    iman etmiş olamazsınız.”39
    Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi
    yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorsa çıksın.
    Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime lazım olmasaydım
    hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra
    dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar
    isterdim.”40. Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” 41
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır: “Allah
    için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için engel olan kuşkusuz
    imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın parçalardan meydana gelen bir
    bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir biçimde
    ifâde etmiştir:
    36] 12/Yusuf, 101
    37] 2/Bakara, 143
    38] Buhârî, İman 26
    39] Buhârî, İman 14
    40] Buhârî, İman 37
    41] Buhârî, İman 24
    - 31 -
    “İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi,
    çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”42
    Bu hadiste nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile, amelî iman olan “eziyet
    veren şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
    geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
    yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç “iman nedir?”
    sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah Rasûlü, kendisine gelen
    bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca
    Allah’a iman nedir, bilir misiniz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun
    üzerine buyurdu ki:
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
    şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve
    beşte biri (humus) vermektir.”43
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı, vahyin hayâta
    dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir düşünce, kalpte
    mahkûm olan zavallı bir akide, dilde söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan
    çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın
    beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin
    göstergesidir amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine
    hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler,
    büyüklük taslamazlar.”44 “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve
    Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları
    zaman ondan izin almadan gitmezler.”45
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel”den kasıt, Allah’a itaattir. Burada
    sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir; Allah’ın emir ve
    yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun emirlerini yapmayanın
    durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir
    plânı verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir.
    O plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın
    emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    42] Buhârî, Müslim
    43] Buhârî, İman 53
    44] 32/Secde, 15
    45] 24/Nur, 62
    - 32 -
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde
    zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci
    durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.
    Bu noktada İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde olacaktır:
    Allah Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır. “Ey
    insanlar, Rabbinizden korkun.”46 âyetinde “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey
    kâfirler Allah’a iman edin!” , “Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı
    vardır.47 İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların
    her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan birini, ikisini
    ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder. Yapması gereken işlevi
    ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca
    mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü imanın
    hâkim olduğu toplumda ahlak, adalet, fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat
    ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı
    toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü
    dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var:
    İman, atom ve nötron bombasını yapan “insan” adlı muazzam silahın emniyet
    anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin ‘kaza’ya kurban gitme
    ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir
    de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz
    mutluluğun ta kendisidir.48 Gazete ve tv. haberlerinde sık sık canavarlaşan
    insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını vuran kadınlar, çocuklarını
    doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık.
    Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?!
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi; İman,
    ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır. “Azabımızın
    şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildir.”49
    Fir’avn bile boğulma ânında iken iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh
    Museum’daki ona ait olduğu belirtilen bozulmamış ceset de secde halindedir.)
    Ölüm üzere iken azabın şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman
    olmaktan çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini
    inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın varlığına, meleklerine,
    46] 22/Hac, 1
    47] Vasıyet, İmam Âzam’ın Beş Eseri, s. 75
    48] A.g. e. s. 311-313 ve 346-348
    49] 40/Mü’min, 85
    - 33 -
    âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere inanmadığını söylese,
    bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere,
    parçalara ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan
    eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü
    Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür.
    Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira
    Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse,
    vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı
    küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi
    bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben
    bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.
    - 34 -
    2. HUTBE
    İNSAN NIÇIN İMAN EDER? ÇIRKIN İMAN VE GÜZEL
    KÜFÜR OLUR MU?
    Âyet
    انَِّا خَلَقْنَا الْ اِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً انَِّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ امَِّا
    شَاكِراً وَاِمَّا كَفُوراً اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ
    “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple,
    onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Ya
    şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder. Kâfirler için elbette zincirler, halkalar
    ve alevli cehennem hazırladık.”50
    وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ امَٰنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْ انَْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا
    مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الذَّ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاتُُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ
    وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
    İman edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan
    cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık
    verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler.
    Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için
    orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. 51
    İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında
    inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı
    zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman, yaşamanın bir anlamı ve değeri
    kalmaz. Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya
    inanmadır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi
    olmak ve azgınlaşıp kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli
    olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/küfr etmek,
    cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde iman edip, Allah’ın
    hidâyetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır.
    İmanla ilgili sünnetullahı gündeme getirerek, imanın sebep ve sonuçlarından
    bahsedelim:
    50] 76/İnsan, 2-4
    51] 2/Bakara, 25
    - 35 -
    İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayat sağlamakla kalmaz; bu dünyada
    da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır:
    “Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
    halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran kılacağını,
    kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya koyacağını
    ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız Bana
    kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” 52
    Müjdeler, mü’minler içindir.53 Allah, onların kalbine imanı yazmış ve onları
    kendisinden bir ruhla desteklemiştir.54 Şeytanî güçler onları ezmeye yol bulamaz.55
    Onlara yardımcı olmak, Allah’ın bizzat kendi üzerine yazdığı bir görevdir.
    “Mü’minlere yardım etmek, Bize haktır (Bize düşen görevdir).”56
    Allah, iç huzuru ve doygunluğu onlara nasib etmiştir.57 Korkmak, üzülmek,
    kedere yenik düşmek onlara uzaktır.58 Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.59
    Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten öldüren,
    ebediyyen cehennemde kalır.60
    “Şu bir gerçek ki, iman edip sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en
    hayırlılarıdır.”61
    “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka siz üstün
    geleceksiniz.”62 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan korkmayın. Kuvvetten
    düşmeyin. Siz üstünsünüz, yani iman ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman,
    kalbe güç verir, Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
    “Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”63 Yani, Allah, kâfirlerin
    bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada mü’minlere musallat olarak,
    tamamen ortadan kaldıracak şekilde istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet,
    dünya ve âhireti kapsamaktadır. Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir.
    Mü’minler, imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî imanı,
    Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan insanlardır.
    52] 24/Nur, 55
    53] 13/Ra’d, 29
    54] 58/Mücâdele, 22
    55] 16/Nahl, 99; 34/Sebe’, 20
    56] 30/Rûm, 47
    57] Bkz. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4
    58] Bkz. 3/Al-i İmran, 139
    59] 3/Âl-i İmran, 152
    60] 4/Nisâ, 93
    61] 98/Beyyine, 7
    62] 3/Âl-i İmran, 139
    63] 4/Nisâ, 141
    - 36 -
    Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları,
    imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur. Savaş araçları,
    Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı, her türlü nisbet ve bağımlılıktan
    arınmış olarak sadece iman sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın
    gereklerindendir. Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde
    meydana gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere
    bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner.64
    “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım
    vâris olacak’ diye yazmıştık.”65
    “Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük yok
    ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız.”66
    “Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun erkek
    olsun kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler ve orada
    kendilerine hesapsız rızık verilir.”67
    “Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş bir
    hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”68
    Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar. İman
    ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara kolaylaştırır. Âhiretteki
    ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki
    güzel hayât, birçok şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı
    (inşirâh-ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış
    etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere tasarruf
    edebilen de ancak Allah’tır.
    İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir
    geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak önemli değildir. Bazen
    zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen dünya ve âhiret belâsı olduğu
    bilinmelidir. Hayâtta yetecek kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey
    vardır. Allah’a bağlanma ve O’nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma
    vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi vardır. Amel-i
    sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki izleri vardır. Mü’min olarak
    sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki
    sevabını azaltmaz. Tersine, Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli
    64] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    65] 21/Enbiyâ, 105
    66] 21/Enbiyâ, 94
    67] 40/Mü’min, 40
    68] 16/Nahl, 97
    - 37 -
    üzerine olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri,
    sevabı ne büyüktür!
    İman ı Bozan Haller
    İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak hayât boyu
    sürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması ve imanı bozucu bir
    davranışın yapılmaması gerekir. İmanı bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
    a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurafeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları
    aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki
    anlayış, düzen, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve
    Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi
    sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa
    çıkarırlar.
    “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara
    ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir.
    Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı
    bulamazsın.”69
    “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri
    görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak
    istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir
    sapıklığa düşürmek istiyor.”70
    b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi amellerini
    yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan bir davranıştır.
    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz
    bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.”71;
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
    (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
    ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”72
    c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem
    69] 4/Nisâ, 51-52
    70] 4/Nisâ, 60
    71] 39/Zümer, 65
    72] 4/Nisâ, 48 ve 116
    - 38 -
    de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dostudur. Allah da
    mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri
    dost ve yönetici olarak kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
    “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar
    ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.”73
    “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat
    ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”74
    “Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için kendi
    aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?”75
    İman denilince, halkın çoğu olumlu, güzel bir husustan bahsedildiğini
    düşünür. İmanın nötür bir kavram olduğunu bilmez. Kur’an’a göre, insanı
    cehennemlik eden iman da vardır. İman etmek, başlı başına iyi de olabilir,
    kötü de. Neye iman edildiğine bağlıdır imanın güzel veya çirkin olması.
    Allah’ın iman etmemizi istediklerine imandır bizi kurtaracak olan. Bir de
    inanmamamız gereken hususlar vardır; inkâr etmemiz, reddetmemiz, Kur’an
    tabiriyle küfretmemiz gereken hususlar vardır. Yani, küfür de her konuda
    kötü değildir. Tâğuta iman çok kötü,76 tâğuta küfür de mü’min olmak için
    şart olan bir iyi husustur.77 Demek istiyoruz ki; Kur’an, imanı sadece olumlu
    alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın
    olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın
    inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil
    indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
    “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde
    ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte ziyana
    uğrayacaklar onlardır.”78
    “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O’na şirk
    koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah’ındır.”79
    “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”80
    73] 2/Bakara, 257
    74] 3/Âl-i İmran, 100
    75] 4/Nisâ, 144
    76] Bkz. 4/Nisâ, 51
    77] Bkz. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
    78] 29/Ankebut, 52
    79] 40/Mü’min, 12
    80] 12/Yûsuf, 106
    - 39 -
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir
    imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda
    bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman etmiş olmak için, hatta imandan
    önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi
    gerekenlerin başında tâğut gelir.81 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır.
    Bu iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı
    olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir.
    Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu ispatlamak
    için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların
    uydurdukları bâtıl inançlardır.
    “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil
    indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” 82
    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını
    kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var
    ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır.”83
    Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır
    takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı
    küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek
    demektir. Tebdil ve irtidat Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın
    adlarıdır.84
    Doğru iman Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara, Allah’tan
    başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına
    duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman,
    yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet
    indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.
    “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil
    indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!”85
    81] Bkz. 2/Bakara, 256
    82] 12/Yûsuf, 40
    83] 6/En’âm, 82
    84] Bkz. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
    85] 12/Yûsuf, 40
    - 40 -
    3. HUTBE
    AMELLE İS PAT EDILMEYEN İMAN İNSANI KURTARIR MI?
    Âyet :
    وَالْعَصْرِۙ انَِّ الْ اِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ الَِّ ا الَّذ۪ينَ امَٰنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا
    باِلصَّبْرِ
    “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman
    edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye
    edenler müstesnadır.”86
    Sâlih Amel siz İman Olma z!
    Medyanın verdiği haberlerde sık sık canavarlaşan insanların durumlarına
    şâhit oluyoruz. İnsanları koyun keser gibi kesen cânîler, kocasını vuran
    kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler,
    kapkaçlar, terör olayları, sapıklıkların bin bir çeşidi… Sebep tek: İmansızlık.
    Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?! Bazıları
    zannediyor ki, toplumun % 99’u müslüman, ama amel etmeyen günahkâr
    müslüman! Acaba? Gerçekten bu halk Allah’ın istediği gibi iman etse, şirkten
    sakınsa, isyandan kaçınsa durum böyle mi olurdu dersiniz?
    İman
    İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik
    etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek,
    güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu
    aşağı yukarı karşılar.
    Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber
    ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip,
    gereklerini sâlih amel olarak tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır.
    Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın
    gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir.
    Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir.
    Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
    86] 103/Asr, 1-3
    - 41 -
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven
    içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı
    güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
    Kur ’an ’da İman
    İman kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 873 yerde geçmektedir.
    Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun
    önemini göstermek için yeterlidir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-
    Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın
    mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı
    güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin
    tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini
    de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok
    fazladır.” 87
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.88 İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların
    en şerlisi olarak anmaktadır.89 Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu
    imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.90 Mü’min, Allah’ın yardımcısı,
    Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.91
    İman ın Gerektirdikleri
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk sağlar.
    Cennet bedava değildir. Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna
    dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden inceye
    imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de
    inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”92
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele”93
    87] 2/Bakara, 165
    88] Bak. 2/Bakara, 256
    89] Bak. 8/Enfâl, 55
    90] Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
    91] Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    92] 29/Ankebut, 2
    93] 2/Bakara, 155
    - 42 -
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size
    de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk ve sıkıntı onlara
    öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki
    mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı
    yakındır.”94
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de, kınayanların
    kınamasından korkmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve
    kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu
    ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
    kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”95
    “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker
    topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat
    daha arttırdı ve ‘hasbüna’llahu ve ni’me’l- vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne
    güzel vekildir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan,
    Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular.
    Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu
    halde, eğer iman etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 96
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve sabrı tavsiye
    etmeleridir.97 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden olanlar, yani
    mü’minler olacaktır.98 Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar da birbirlerinin
    dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.99
    Mü’minler, birbirlerinin ancak kardeşleridir.100
    İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne olursa
    olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder.
    Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir, ama gönül dostu olarak
    benimsenemezler.101 Kur’an, böylece kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine
    dayalı bir akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman
    bağı, kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.
    94] 2/Bakara, 214
    95] 5/Mâide, 54
    96] 3/Âl-i İmran, 173-175
    97] Bak. 103/Asr, 1-3
    98] Bak. 3/Âl-i İmran, 28
    99] Bak. 9/Tevbe, 71
    100] Bak. 49/Hucurât, 10
    101] Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    - 43 -
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca
    benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın
    meyvesi ise amellerdir. Ağacı; kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya
    kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır. Dalları kurumuş,
    meyve vermeyen ağaç, odun parçasından başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir. Zira
    yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli
    şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük
    lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin
    gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”102
    İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan
    da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman,
    birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.
    “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini
    gösterendir.”
    İman, Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
    Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle ispatı
    lazımdır. Yoksa sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın
    hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligatına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah
    şöyle buyurmaktadır.
    “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar,
    kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size
    Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık
    Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”103
    İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın
    tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur:
    “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her
    şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan nefret
    ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.” “Sizden biriniz beni, anasından, babasından,
    çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş
    olamaz.”104
    102] 49/Hucurât, 7
    103] 9/Tevbe, 24
    104] Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edep 42
    - 44 -
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi,
    Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde
    zulmü ve fesadı önlemek için mücadele vermede de şekillenmelidir. Allah’a
    yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittibâ etmede
    de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte
    amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir.
    Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
    şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar,
    imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”105
    İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir;
    iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi,
    Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz
    Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrak eder, O’ndan korkar ve ona göre
    hazırlık yapar.
    “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
    kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak
    ehlinin sıfatıdır.”106
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz
    ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar
    koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye
    sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden
    istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları zaman,
    mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden ibârettir. İşte asıl
    amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan
    korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 107
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine
    bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur.
    Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa
    sapmıştır.” 108
    105] 49/Hucurât, 15
    106] 33/Ahzâb, 39
    107] 24/Nur, 51-52
    108] 33/Ahzâb, 36
    - 45 -
    “Öyle değil, Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni
    hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir
    teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”109
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı yoktur. İman
    ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat
    etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
    iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman
    ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü,
    tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana
    kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler
    değildir bunlar 110
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında
    kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk
    vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler,
    güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan
    vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve
    kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma
    faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.
    O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle
    desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı unutlulmamalıdır. Hatta bu
    konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min
    olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhiliyye toplumunda mü’min kalmak
    ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ:
    “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak
    öldür ve beni sâlihler arasına kat.” 111
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
    tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih
    amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız
    olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman
    olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”112 Bu âyetteki
    iman’dan kasıt “namaz”dır.
    109] 4/Nisâ, 65
    110] bak. 33/Ahzâb, 36
    111] 12/Yusuf, 101
    112] 2/Bakara, 143
    - 46 -
    İman – Sâlih Amel İli şki si
    Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte olup, bu
    şekildeki ayetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun tesbitine göre, iman ve
    sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup,
    neredeyse ayrılması imkânsız bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.113 İman
    ve sâlih amel ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.
    “...Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette onlara
    korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”114
    İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek son derece
    yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği açıktır. Bunun yanında
    sâlih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir
    ki, bu da, imandır. Ayette “iman etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor
    ki, iman olmadan, sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta, bir amelin,
    sâlih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. Sâlih bir
    amel, ancak, Allah’a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade
    ile, amel, imandan akan bir nurdur. Zaten ayetlerde, imanın, sâlih amelden
    önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü nemâ bulduğuna işaret
    vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve sâlih amel, imanla
    itibar kazanır.
    Kur’an-ı Kerim’de yetmiş ayette iman ile sâlih amel beraberce
    zikredilmektedir. Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Sâlih
    amel olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı pek
    mümkün görülmemektedir.
    “Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için
    yüksek dereceler vardır.”115 Ayette zikredilen yüksek derecelere nâil olmak,
    sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere de bağlanmıştır. Yine
    aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan
    cennetlerle müjdele!”116 anlamındaki ayette de müjde, sadece imana olmayıp,
    aynı zamanda sâlih amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih
    amelleri işlemeye bağlar.117.
    İnsan inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Cennet
    istiyorsak, Allah’ın istediği gibi iman etmeden cennete gidilemeyeceğini bilmek
    113] İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270
    114] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    115] 20/Tâhâ, 75
    116] 2/Bakara, 25
    117] 4/Nisâ, 57
    - 47 -
    zorundayız. Allah’a itaat de imanın ispatıdır, iman iddiasındaki samimiyet
    testidir.
    “Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
    giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ Rasûlallah?” diye
    sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse, Cennete girer.
    Kim de bana âsi olursa (emirlerime itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip
    kaçınmış olur (ve Cennete giremez).”118; “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm
    verdiği zaman artık mü’min bir erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre
    seçme yapmaya (farklı bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve
    Rasûlüne karşı gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 119
    118] Buhârî, İ’tisâm, 12
    119] 33/Ahzâb, 36
    - 48 -
    4. HUTBE
    SÂLIH AMELIN AÇTIĞI GÜZEL KAPILAR
    Âyet :
    الِ اَّ مَنْ تَابَ وَامَٰنَ وَعَمِلَ عَمَلا صَالحِا فاَوُ۬لئٰٓكَِ يُبَدِّلُ اللهُّٰ سَئَِّاتهِِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللهُّٰ غَفُورا رَح۪يماً
    “Tevbe edip mü’min olarak sâlih amel (erdemli işler) yapanın durumu
    başkadır; Allah böylelerinin kötülüklerini/günahlarını güzelliğe/sevaplara iyile
    kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”120
    Hadi s:
    “Ameller ancak niyetlere göredir.”121
    “Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 122
    “Amellerin efdal olanı, Allah’ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve
    Allah katında sadık niyettir.”123
    Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına sebep olacak,
    haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış
    olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir. Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı,
    kendisi doğru olan, kendini düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye
    âhiret saadetini sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah
    katında bir değer ifade eden davranışlardır.
    Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibâdet, hayırlı
    iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların bir maksatla, bilinçli bir şekilde
    yaptıkları işe amel denir. Yapılan işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir,
    amel denmez. Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir
    aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir. Kur’ân-ı Kerim’de
    amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’)
    amel olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi
    ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır.
    120] 25/Furkan, 70
    121] Buhâri, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
    122] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    123] Hz. Ömer’in sözü, Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
    - 49 -
    “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan
    O’dur.” 124
    “Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan
    edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”125
    İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap
    kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması şarttır. Bu
    konuda iman ön şarttır.
    İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan
    sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında “sâlih” kelimesi ve
    çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i sâlih, Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur
    yerde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden
    söz eden âyetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep
    “iman edip sâlih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da
    iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar.
    İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, sâlih amel
    olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. 126
    Allah ve Rasûl’üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih amelden
    sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber’e “hangi
    amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: “Allah ve Rasûl’üne iman etmektir”
    buyurmuştur.127 İman kavramında olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer
    kalbî fiilleri de sâlih amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür,
    kalp amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha şereflidir.
    Bundan dolayı Allah’ı zikretmek, en faziletli amellerden sayılmıştır. Fiilleri,
    kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür.
    Buradan hareketle, müfessirler, sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar.
    Fahreddin Râzi, kulun amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:
    Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,
    Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,
    Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.
    Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üçe
    ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım olduğunu, bunlardan birinin
    124] 67/Mülk, 2
    125] 2/Bakara, 155
    126] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128
    127] Buhâri, İman 18
    - 50 -
    bedenî ibâdetler gibi, mükellefin öncelikle kendi salahına yarayan ameller;
    diğerinin de, zekât ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu
    kaydeder. Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bedenî
    olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren; zekât gibi hem ferdi ve
    hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak üzere ikiye ayrılır.
    Amellerde Niyet
    Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin, şimdiki halde
    veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı def için, maksada uygun gördüğü
    şeye yönelmesinden ibarettir şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda,
    gerçekleştirilmesi ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin
    meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır. Ayrıca, Allah’ın
    rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için, iradeyi bir fiile yönlendirme,
    tahsis etme diye de tarif edilmektedir. Gazali ise, niyeti: “şu anda veya gelecekte
    faydalı olduğunu anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir” şeklinde tarif
    ederek, “gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek
    mümkün değildir” şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin önemine dikkat
    çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı vurgulamaktadır. Çünkü
    mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da işi irâdî olarak yapmaktır.
    “Ameller ancak niyetlere göredir.”128; “Ameller, ancak niyete göre değerlendirilir.
    Kimin hicreti, Allah ve Rasûl’üne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin
    de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti
    de onadır.” 129
    Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir. Çünkü
    amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete muhtaçtır.
    Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması, Allah rızasına bağlanırken;
    sâlih amellerde niyetin şart olduğu da açıktır. Muaz bin Cebel’in, sâlih amelde,
    ilim, niyet, sabır ve ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet
    edilmektedir. Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır.
    İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri bilmektir. İlim,
    yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır. Sonra da niyet gelir. Niyeti
    ilim ve amel desteklemektedir. Ancak ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel
    ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir
    ki, bu da meşakkat, güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların
    neticesinde ihlâs ortaya çıkmaktadır.
    128] Buhâri, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
    129] Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41
    - 51 -
    Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir: Bir kimse
    öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye koysa ve yaptığı bu secde ile,
    Allah’a ibâdeti kasdetse, bu hareket İslâm’ın tasvip ettiği bir davranış olur.
    Fakat bu secdesi ile güneşe tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.130 Bu misal bize,
    “ameller niyetlere göredir” prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel bir
    şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber’in:
    “Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 131
    hadisi de ayrıca niyet gerçeğini beyan etmektedir.
    Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması
    niyete bağlıdır. Hz. Ömer’in:
    “Amellerin efdal olanı, Allah’ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve
    Allah katında sadık niyettir.”132 şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet
    esastır. Bununla birlikte, ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca
    saadete de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet,
    kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar da niyeti
    destekleyen unsurlardır.
    Amellerin Önemi
    Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta olup, sâlih amelin
    zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir. Mü’minlerin kurtuluşlarının iman
    ve sâlih amel sayesinde olacağı Kur’an’da ısrarla ifade edilmektedir.133 Bununla
    birlikte, namaz kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem kendi
    peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine inandıkları,134
    oruç tuttukları,135 Allah anıldığı zaman yüreklerinin ürperip Allah’ın âyetleri
    okunduğunda da imanlarının arttığı,136 kısaca namazlarında huşu içerisinde
    olmaktan, boş şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde
    durmaya varıncaya kadar137 bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir.
    Bu özelliklere sahip mü’minlerin Firdevs cennetlerine varis olacakları zikredilir.138
    Buna mukabil, kötü amel işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. 139
    130] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25
    131] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    132] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
    133] 28/Kasas, 67
    134] 2/Bakara, 3-4
    135] 2/Bakara, 183
    136] 8/Enfâl, 2
    137] 40/Mü’min, 2-8
    138] 23/Mü’minûn, 9-10
    139] 2/Bakara, 81
    - 52 -
    Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan İnsanlardan hangisinin daha
    rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ’sına yaklaştırır. Bununla birlikte İnsan, sâlih
    amellerle, önce kendisini düzeltir, sonra da başkalarının salâhına çalışır.
    Kişinin kendini düzeltmesi asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise
    ikinci derecededir. Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi
    sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl
    doğrulabilir, doğru olabilir?
    Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, İnsan ruhu, sadece nazarî
    hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından başka, ister
    şahsî davranışlarında, isterse Allah veya İnsanlarla olan münasebetlerinde
    olsun, İnsan, hareketlerini devamlı bir şekilde tanzim edecek amelî
    kurallara muhtaçtır. Bu amelî kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim’de
    gösterilmektedir. Meselâ, sıkıntı anında Allah’a yapılacak bir yalvarış, bir
    duâ ve bu duânın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,140 İnsanı
    son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında İnsanda iki kuvve
    bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup, nazarî kuvvenin kemali,
    İnsanın Hakk’ı tanımasıyla; amelî kuvvenin kemali ise, onun sadece hayırları
    işlemekle gerçekleşebileceği kaydedilmektedir. 141
    İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de manevî yönünü
    işaret etmektedir. Böylece İnsandan sudur eden fiillerin bilinçli olduğu ve
    dolayısıyla âyetlerde geçen “iman edenler” kaydı ile, İnsanın Allah’ı bilmesindeki
    nazarî kuvvesine; “sâlih ameller” kaydı ile de, onun Allah’a kulluk/ ibâdet
    etme konusundaki amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz,
    İnsanın dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel
    hükmüne varabiliriz.
    “İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim’de esaslı ve açık bir
    şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz bir şartı olarak zikredilir.
    Hatta bu amelî yönün Kur’an’da açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak
    daha önce belirtilen esaslar uyarınca sade mü’min tabiriyle bile zımnen ifade
    edilmiş olduğunu görmek hiç de zor değildir.”142 Çünkü “sâlih amel, Allah’ın
    bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak kılar.” 143
    140] 2/Bakara, 47
    141] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53
    142] Abdullah Draz, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91
    143] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137
    - 53 -
    Sâlih amelin önemini, İmam Şafii’nin dünyayı büyük bir denize,
    sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden anlamak
    mümkündür. Aynı şekilde Gazali’nin: “Ameller, kalp hastalığının ilacıdır.
    Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez. Aynası olmayan bir adamın yüzündeki
    alaca hastalığı gibidir. Zira o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu
    doğrulamaz”144 şeklindeki açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini
    ifade etmektedir.
    Sâlih amelin önemi, İnsanı mutluluğa kavuşturmasıyla da anlaşılabilir.
    İnsanın mutluluğu, Râzi’nin ifadesine göre145 ya ruhî veya bedenî veyahut da
    hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en mükemmeli, bedenî olanı ortası,
    harici olanı ise en düşüğüdür. Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul
    olmasıyla, harici mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında
    Kur’ân-ı Kerim’de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.
    İyinin ne olduğunu mü’minlerin; kötünün ne olduğunu ise kâfirlerin,
    münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz. Kur’an’daki felâh, necât
    ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler çok kere mü’minlerin vasıflarından sonra
    zikredilmiştir. Amellerin önemi, İnsanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka
    bir ifadeyle saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada
    da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği, onu
    karamsarlığa sürüklediği açıktır.
    Sâlih Amelin Açt ığı Kap ılar
    Allah’ın kullarının hayrı için onların yapmalarını emrettiği faydalı
    amellerin sâlih amel kategorisine ulaşması için, başkalarını ıslahı hedef
    edinmesidir. Farklı formlarda Kur’an’da birçok yerde zikredilen (“amilû’ssâlihât”,
    “amelen sâlihan”) “sâlih amel” ifadesi, Kur’an’da “Allah’ın râzı
    olduğu, imana uygun davranış, sorumluluk bilinci” gibi anlamlarının
    yanında, esas olarak “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyi davranışlar”
    anlamında kullanılır. Meselâ, huşû ile edâ edilmeyen namaz, şeytanı
    kaçırmaz, namazda birçok vesvese insanı kuşatırken; topluma tevhidi ilan
    ettiği için sâlih amel olan ezan şeytanı ezan sesinin duyulmayacağı yere
    kadar kaçırıp uzaklaştırır.146 Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin
    hayata müdâhale etmesi, bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak147
    144] Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138
    145] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20
    146] Buhari, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
    147] 29/Ankebût, 45
    - 54 -
    şuurda olması, o ibâdeti sâlih amel kategorisine yükseltir. Şuayb’ın (a.s.)
    namazı gibi. Onun namazı sâlih amel vasfında, toplumun şirkine müdâhale
    eden bir namazdır:
    “Dediler ki, Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı veya
    mallarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayı terk etmemizi sana
    namazın mı emrediyor?”148
    Namaz kılarken, ibadet bilinciyle ilgisi olmayan dünyevî konular maalesef
    çoğumuzun aklına geliyor. Sâlih amel bilincinden mahrum olduğumuz için
    şeytan bizi namazda bile meşgul ediyor. Sahih hadis kitaplarının hemen
    hepsinde şu hadis-i şerif rivayeti vardır:
    “Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan uzaklaşır, ezanı
    duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca
    yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu
    hatırla” , “bunu düşün” diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle
    vesvese verir. Öyle ki kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” 149
    Rasulullah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu
    rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Akla şöyle bir soru gelebilir (veya
    gelmelidir): Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan,
    namaz kadar önemi büyük ve terk edilmesi caiz olmayan bir ibadet olmadığı
    halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir,
    yani insanların ıslahına çağıran sâlih amel cinsinden olmasındadır. Ezan
    tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır,
    hakkı haykırmaktır ezan; yani sâlih ameldir, toplumu ıslah etmeye yönelik
    bir dâvettir, emr-i bi’l ma’ruftur. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır
    mı? Ezanlara ve müezzinlere, vâizlere ve vaazlara da şeytan yaklaşamaz
    mı? Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır?
    Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu, O’ndan başka ilah olmadığı.
    Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, önder ve kılavuzun kim
    olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net,
    pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır.
    Ve güzel bir üslûpla, gönüllere işleyecek şekilde insanlara çağrıdır ezan. Peki,
    bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde.
    Ezana, “ezân-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed’e (s.a.s.) ait çağrı,
    Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî
    148] 11/Hûd, 87
    149] Buhâri, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
    - 55 -
    mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları
    bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkutup kaçırmak
    isteyenlere duyrulur.
    Sâlih amellere Allah kesintisiz nimet ve cennet vaad etmektedir: “İman edip
    sâlih amel işleyen, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için
    kesintisiz bir ödül vardır.” 150
    Sâlih ameli işlerken niyetimize, ihlâsımıza, huşûmuza göre sevabımız
    yükselir, hatta o amel, bizim seyyiâmızı hasenâta (günahlarımızı sevaba)
    çevirir. Evet, toplumun çirkinliklerini güzelleştirme, ifsâdını ıslaha çevirme
    gayreti, benzeri olan en güzel ödüle insanı ulaştırır; kişinin kötülük ve günahını
    iyilik ve sevaba çevirir.
    “Tevbe edip iman ederek sâlih amel işleyenin (erdemli işler yapanın) durumu
    başkadır; Allah böylelerinin günahlarını sevaba, kötü hallerini iyiye çevirecektir.
    Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” 151
    Sâlih amel, insanı meleklerle yarıştırır ve onları geçebilecek yolu açar. Sâlih
    amel sahibi, canlıların en hayırlısı, en iyisi olmakla müjdelenir: “İman edip salih
    ameller işleyenler ise; işte onlar da yaratılmışların en hayırlılarıdırlar.” 152
    Dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker başta olmak üzere, toplumsal
    yönü fazla olan, insanları ıslah çalışmaları, en önemli sâlih amellerdendir. Bu
    görev, şeytanı uzaklaştırır, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiyi Allah’ın cündü/
    askeri yapar. Tabii, usûlüne uygun yapılırsa. Namazın nasıl kılınma usûlü
    varsa, Kur’an ve sünnet, davet ve tebliğ denilen bu görevin yapılış usûllerini
    belirtir.
    Sâlih amellerle güzelleşmiş Müslümanca bir ömür sürdüren tevhid ehli
    mü’minlere selâm olsun!
    150] 95/Tîn, 6
    151] 25/Furkan, 70
    152] 98/Beyyine, 7
    - 56 -
    5. HUTBE
    SÂLIH AMELIN FAYDALARI
    Âyet :
    لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
    “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için
    mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”153
    أحْسَنِ �ِ أجْرَهُم ب ? أنثىَ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فلَنَحُْييَِنهَُّ حَيَاةً طيَبَِّةً وَلنَجَْزيِنَهَُّمْ ? أوْ ? مَنْ عَمِلَ صَالحًِا مِّن ذَكرَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
    “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat
    yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile
    vereceğiz.”154
    Hadi s:
    “Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 155
    a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir gelecek ve
    mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk (tûbâ)
    vardır.”156
    Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun, iman edip sâlih amel
    işleyenlerin olacağı belirtilmektedir. Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği
    şekilde güzel davranışlarda bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince
    noktasına kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için umulan,
    ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim bunları yerine getirirse,
    Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği
    sözden dönmeyeceği açık bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır:
    153] 34/Sebe’ 4
    154] Nahl, 96
    155] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    156] 13/Ra’d, 29
    - 57 -
    “Bu, Allah’ın vadidir. Allah, vadinden caymaz.”157 Ra’d sûresi 29. âyette geçen
    “tûbâ” kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik, hayır,
    keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği rivâyet edilmektedir.
    b- Güzel Bir Hayat
    Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak sâlih amel
    işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
    “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat
    yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile
    vereceğiz.”158
    Âyette ifade edilen güzel bir hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı
    konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad
    edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e göre âhirette
    ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.159 “Güzel bir hayat”la ne kast edildiği
    konusunda da çeşitli görüşler vardır. Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın
    rızasını kazandıran tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.
    Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber, sâlih bir
    mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile bu dünyada da mutlu bir hayat
    sürebilir. Çünkü davranışlarında samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer
    İnsanlara oranla bu dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar,
    kusursuz kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı, şeref
    ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar deneyenlerin elde
    edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel
    yaşayış, âhiretteki mükâfatı eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek
    güzel bir hayatın, sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü
    mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer içinde yaşama
    imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı kendisine sağlayacak iman
    ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun
    bu güzel hayata ulaşabilmek için İnsanların Allah’a iman etmekle beraber,
    Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri
    gerekmektedir.
    157] 39/Zümer, 20
    158] 16/Nahl, 97
    159] Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113
    - 58 -
    c- Bol Rızık ve Mağfiret
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp bol
    ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
    “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için
    mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”160
    Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih amelin
    ödülüdür. Başka bir âyette ise:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır.”161 buyrularak,
    bunlara nâil olmak için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.
    Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük mükâfatla birlikte
    mağfiret edilecekleri belirtilmektedir.162
    Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih amel
    işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu dünyada ve gerekse
    âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini göstermektedir. Çünkü
    Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/
    düzelten, ıslah işinde çalışanı bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet
    edeceğini de beyan etmektedir. 163
    Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle hidâyete ulaşan
    İnsanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
    “Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen, sonra da hidâyete ulaşan
    kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”164 Bu âyete göre bağışlanma için
    dört husus gerekmektedir. Bunlar:
    Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,
    İman: Allah’a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle inanmak,
    Sâlih amel: Allah ve Rasul’ünün emirlerine uygun işler yapmak,
    Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.
    Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur’an’ın hemen her
    yerinde rastlamak mümkündür.
    160] 34/Sebe’, 4
    161] 22/Hacc, 50
    162] 5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29
    163] 3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...
    164] 20/Tâhâ, 82
    - 59 -
    “Ancak sabredenler ve sâlih amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret
    ve büyük ecir vardır.”165 Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail
    olma, sabretmeye ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette
    ise, amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah’tan korkmaya ve
    doğru söz söylemeye bağlanmakta ve:
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi
    düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” 166 buyrulmaktadır.
    d- Tevbelerinin Kabul Görme si
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve muslih İnsanların tevbelerinin kabul edileceği
    beyan edilerek şöyle buyrulur:
    “Rabbiniz içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih İnsanlar olursanız,
    şüphesiz ki O, tevbe edenleri bağışlar.”167
    Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir İnsan olma ve tevbe edip O’na itaat etme
    şartına bağlamaktadır ki, böyle bir İnsanın da Allah’a iman eden ve sâlih amel
    işleyen birisi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette
    ise, bir kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin
    kabul göreceği beyan edilmektedir.168 Kısaca geçmişi tamamen tasfiye etme,
    günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını ifade eden tevbe, iman
    da dâhil olmak üzere, her şeyden önce gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu
    görmekteyiz.169 Çünkü tevbe, gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır.
    Çünkü tevbe, bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz
    ki, tevbe, mü’minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. 170
    Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah’a gereği gibi yönelmenin şartı
    durumundadır. “Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o, gereği gibi Allah’a
    yönelmiş olur.”171
    Bu âyet, aynı zamanda tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir.
    Zira bu âyette, tabir câizse “genel af” ilan edilmektedir.
    165] 11/Hûd, 11
    166] 33/Ahzâb, 72
    167] 17/İsrâ, 25
    168] 4/Nisâ, 16
    169] 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67
    170] Bak. 9/Tevbe, 112
    171] 25/Furkan, 71
    - 60 -
    e- Kötülüklerinin Örtülme si ve İyiliklere Tebdili
    İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve iyiliklere tebdil edileceği
    vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır:
    “Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel işlerse, işte onların kötülükleri
    iyiliklerle değiştirilir.”172
    İlgili âyetlerden anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil
    edilmesinde bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe, iman
    ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.
    f- Se vginin Olu şma sı
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman’ın bir sevgi
    yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi
    yaratacak.”173
    Âyette ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz’in şöyle izah
    ettiği rivâyet edilmektedir:
    “Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil’e der ki: ‘Ben falanı sevdim, sen de
    sev.’ Cebrâil de göktekilere aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir
    sevgi yerleşmiş olur. İşte Allah’ın “iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya),
    Rahman onlara bir sevgi yaratacak” âyeti bunu ifade eder.”174
    Allah’ın muhsinleri/iyilik yapanları,175 Allah’tan tam anlamı ile
    sakınanları / müttakîleri,176 sabredenleri,177 adâletli davrananları,178 Allah’a
    tevekkül edenleri,179 çok tevbe edenleri,180 temizlenenleri181 seveceği
    zikredilirken; zâlimleri,182 haddi aşanları,183 fesâdı ve fesad çıkaranları,184
    172] 25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9
    173] 19/Meryem, 96
    174] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 20
    175] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93
    176] 3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7
    177] 3/Âl-i İmran, 146
    178] 5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8
    179] 3/Âl-i İmran, 159
    180] 2/Bakara, 222
    181] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
    182] 3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40
    183] 2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A’râf, 55
    184] 2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
    - 61 -
    kâfirleri,185 kibirlenenleri,186 günahkârları,187 israf edenleri,188 hâinleri,189
    nankörleri190 de sevmeyeceği belirtilir.
    Allah’ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir. Kulun
    Allah’ı sevmesi ise, O’na yakın olmayı arzu etmesi, istemesi demektir. Böylece
    kul, daima kendini kontrol etmeyi hissedecek demektir. Çünkü Allah’ın sevgisini
    kaybetmek istemeyecektir. Bundan dolayı da kulun Allah’a sevgisi kuvvetlenecek
    ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle buyrulur: “...
    Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise daha kuvvetlidir.”191 Allah sevgisini kazanmak için
    O’na iman ve bu imanın gerektiği şekilde sâlih amel gerekmektedir.
    g- İn sanlar ın En Hay ırl ılar ı Olmak
    Kur’ân-ı Kerim’de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin mahlûkatın en
    hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır.”192
    Bu âyette geçen “beriyye” kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi, kendi
    asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade edeceği beyan
    edilmektedir. Gerçekten İnsan, “en güzel bir şekilde yaratılmış” olup, şeklen
    mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi, akıl sayesinde de onların en üstünüdür.
    Fakat İnsan, bu mükemmelliğin nereden kaynaklandığını unuttuğundan
    dolayı, kendisini yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah’ı unutmuş
    ve böylece “nankör” durumuna düşmüştür.193 Dolayısıyla mahlûkatın en şerlisi
    olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da yine Allah tarafından
    gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman ve sâlih amel olup, İnsan bu sayede
    yaratıkların en hayırlısı konumuna gelmiştir.
    h- Dinami zm Kazanmalar ı
    İman edip sâlih amel işlemek, İnsanı dinamizme sevkeder. Çünkü iman ve
    sâlih amel, bir noktada, mü’minin boş işlerle meşgul olmasını engeller. Çünkü
    mü’minler âyetlerde de ifade edildiği gibi
    185] 3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45
    186] 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76
    187] 4/Nisâ, 107
    188] 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31
    189] 8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276
    190] 22/Hacc, 38
    191] 2/Bakara, 165
    192] 98/Beyyine, 7
    193] 22/Hacc, 66
    - 62 -
    “... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine
    Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.”194
    İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine kadar
    Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu İnsana ancak inancı
    yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz, mü’minin Rabbi ile başbaşa
    kalmasını sağlayacaktır ki, namazın sâlih amellerin en üstünü olduğu
    belirgindir. Namaz, özellikle cemaatle kılındığında mü’minin hem kendisine
    ve hem de çevresine karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece
    mü’min sâlih ve muslih (aktif bir İnsan) olma yolunda gayret gösterecek
    demektir. Ramazan’da oruç tutan bir mü’min, toplumdaki yoksulları düşünür.
    Bu durum, mü’mini dinamik tutarak onun devamlı çalışmasını sağlayacak
    ve yine çevresinde fakir ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma
    koşacaktır ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan
    ibâdetlerin İnsan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve İnsanı huzur ve sükûna
    kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine getiren bir mü’min,
    Allah’a karşı görevini yapmanın rahatlığı yanında, kendini de yenilemiş ve
    dinamik bir hayata kavuşmuş olacaktır. Böylece mü’minler, Allah’ın bütün
    İnsanları sadece kendisine kulluk etmeleri için yarattığının195 şuuru içinde
    hareket etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.
    i- Yeryü züne Vâri s Olmalar ı
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne halef
    kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur:
    “Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı,
    sahip ve hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim
    yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını
    güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi
    Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr ederse, işte onlar artık
    yoldan çıkmışlardır.”196
    Bu âyette Allah, iman edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel
    işleyenlere üç şey vadetmektedir. Bunlar:
    Yeryüzüne halef kılınmaları,
    Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine
    sağlamlaştırılacağı,
    194] 25/Furkan, 72-73
    195] 51/Zâriyât, 56
    196] 24/Nur, 55
    - 63 -
    Korkularından sonra güvene erecekleridir.
    Âyette vaad edilen “yeryüzünde halef kılma” şeklinde ifade edilen hususla
    ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
    Allah’ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin topraklarına varis kılması ve
    orada her türlü tasarruf yapmaya yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme,
    adaleti yerine getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah’ın
    onları halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka bir
    âyette de bu vaade açıklık getirilir:
    “Andolsun, Tevrat’tan sonra Zebur’da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris
    olacaklardır, diye yazdık.”197
    Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde sâlih amel
    işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına sahip olup sâlih
    amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de vâris olabilirler. Yeter ki onlar
    sâlih olsunlar.
    k- Cenneti Kazand ırma sı
    Kur’an’da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen hususların
    başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz. Cennete girmenin
    temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı âyetlerde bu durum, “şart edatı” ile
    ifade edilmektedir.
    “Erkek ve kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete
    girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”198; “Allah, muhakkak ki iman
    eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar.” 199
    Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere Allah, yüksek
    dereceler verecek;200 korku ve hüzünden emin kılacak;201 çalışmalarını
    zâyi etmeyecek;202 iyi İnsanlar arasına dâhil edecek203 ve İlâhî rahmete
    kavuşturacaktır. 204
    “Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih ameller
    işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına kat.” 205
    197] 21/Enbiyâ, 105
    198] 40/Mü’min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak, 11
    199] 22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut, 58
    200] 20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84
    201] 2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35
    202] 7/A’râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94
    203] 29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67
    204] 45/Câsiye30; 6/En’âm, 12
    205] 27/Neml, 19; Ömer Dumlu, Kur’ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek
    - 64 -
    6. HUTBE
    GÜNLÜK HAYATTA ŞIRK
    Âyet :
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً
    عَظ۪يماً
    “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan
    başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
    işleyerek iftira etmiş olur.” 206
    Kur’an’ın, üzerinde en çok durduğu ve en fazla önem verdiği konu; tevhidin
    ikamesi, şirkin izâlesidir. Yani Allah’a tevhidî ölçüler içinde iman etmek ve
    O’na hiçbir şeyi şirk koşmama konusudur.
    Buna rağmen, bugün camilerde şirkten, putperestlikten hemen hiç
    bahsedilmez. Okullardaki Din Kültürü derslerinde bu konular hiç gündeme
    gelmez. Abdesti bozan konular işlendiği kadar bile, imanı bozan konular
    işlenmez.
    İnsanımız da, kanserden sakındığı kadar şirkten sakınmaz, depremden veya
    aç kalmaktan korktuğu kadar bile Cehennemden korkmaz. Hâlbuki şirk, kana
    giren öldürücü bir mikroptan daha beterdir. Mikrop en fazla insanın dünyasını
    yok eder. Ama şirk mikrobu, dünya huzuru ile birlikte esas âhireti mahveder.
    Tevhid; fıtrattır, sıhhattir; huzur, nizam ve selâmettir. Şirk ise, bozulma,
    hastalık, fesat, kaos ve ârızadır.
    Bir küçük kibrit çöpünün, koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri
    mahveder, bir mikrobu veya kibrit çöpünü önemsemeyip tehlikesiz görmenin
    zararlı neticelerini düşünen insanlar; maalesef şirkin, küfrün, putlara saygı
    duruşunun zararlarını hesaba katmıyor.
    Şirk Nedir ?
    Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve saltanatta
    ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında veya
    hazırlanmıştır.
    206] 4/Nisâ, 48
    - 65 -
    fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya
    daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak
    bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip
    olabileceğine inanmak şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi
    birini Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda
    kâfirdir.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı, çok sevip saydığı
    maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da
    şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı
    haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para,
    kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete
    gelenleri asla affetmeyecektir.
    “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan
    başkasını dilediğine bağışlar.” 207
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve
    düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla
    şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle
    İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak
    ölmektir.
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile,
    onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak
    olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzâde Karun’lar, yani zengin elit
    tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla
    -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından
    meydana gelir.
    Şirk İçin Bazı Örnekler
    Eski câhiliyye dönemindeki putlara tapmak yanında, onların şirklerinden
    çok daha fazla ve çok daha yaygın şirk çeşitleri toplumu kuşatmış durumdadır.
    Kur’an’ın hükümlerini ve akîdevî esasları bildiği halde, nasıl oluyor da, dâvetçiler
    ve dâvetçi olması gereken tevhid ehli Müslümanlar, başta şirk bataklığı olan
    düzene karşı ve şirk anlayışlarının tümüne karşı tavır almıyorlar, bunları
    önemsiz gibi görüyorlar… Her gün farklı alanlarda farklı versiyonları çıkıp kitle
    207] 4/Nisâ, 48
    - 66 -
    imha silâhı şeklinde insanımızın dünya huzuru yanında âhiretini de tümüyle
    mahvedecek şekilde şirk virüsleri tüm halka bulaşıyor. Bundan daha önemli
    bir problem olmadığı halde, şuurlu geçinen Müslümanlar, nelerle uğraşıyor ve
    nelere karşı çıkıyor? Yasama, yürütme, yargı, eğitim, ekonomi alanlarındaki şirk
    unsurlarını gündeme getirmek, çok uzun bir listeye sebep olacaktır. Bu alanların
    dışında, devamlı artan çeşitleri ve tüm insanlara bulaşma eğilimi gösteren
    yaygınlığı ile, günümüzde ve yaşadığımız ülkede ne tür şirk çeşitleri var, sadece
    başlıklarıyla bir görelim:
    a) Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat ve
    fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu hususlarda ortak
    görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece Allah’a ait olan bazı sıfat ve
    özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan bağımsız olarak başkasına vermek.
    Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak
    koşulur, ki bu tevhidi bozar.208 “Allah beni unuttu”, “Bu muska olmasa, ben bu
    12/Yûsuf, 40; 9/Tevbe, 31küfür lafızlarıdır, tevhidle bağdaşmaz.
    b) Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek, Allah
    ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan başkasını mutlak kanun
    koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları ve kanun koyucuları benimseyip
    kabullenmek de insanı şirke sokar. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül
    rızâsı ile tâğutların hükümlerini uygulamak veya severek onlara tâbi olmak
    insanı tevhidden uzaklaştırır. 209
    c) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun
    koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar, insanı şirke
    sokar. 210
    d) Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi ölçülerini
    kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir kimse,
    benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışında hüküm ve kanun
    koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya
    hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi,
    içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları,
    devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin
    vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu
    benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş
    demektir. 211
    208] 7/A’râf, 180
    209] 5/Mâide, 44; 12/Yûsuf, 40; 42/Şûrâ, 21; 4/Nisâ, 65; 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36
    210] 12/Yûsuf, 40; 9/Tevbe, 31
    211] 33/Ahzâb, 36
    - 67 -
    e) Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen,
    yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan, kâinatın
    idaresini elinde tutan zât demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir, dilediğini yapmaya
    gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve tabiatta
    veya yaratıklar üzerinde dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunu zannetmek
    şirktir. 212
    f) Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten,
    yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir. Allah’tan başka
    rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak benimsenen sâlih bir insan, hatta
    peygamber bile olsa bu durum, yine açık bir şirk olur.213 İnsanların Allah’tan
    başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı bir tarafa bırakarak,
    üstün ve büyük bildikleri zâtlara yönelip onların her dediğini kabul eden, her
    hükmüne iman eden kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, yani
    yasak; haram kıldıklarını da helâl yani serbest kabul eden görüşlerine uyan
    kimseler onları rab edinmiş olurlar. 214
    g) Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/
    arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın buyruklarını
    insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile insanlar arasında bu
    anlamda aracılar yoktur. Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse
    giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah, kuluna şah
    damarından daha yakındır. 215
    h) Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve Münâfıkları
    Velî/Dost ve yönetici Edinmek: 216
    i) Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke Girmek,
    İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına secde etmek,
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi
    fiiller tevhidi bozar. 217
    k) Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hükümlere
    Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini
    geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur. 218
    212] Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
    213] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
    214] Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292
    215] 6/En’âm, 51; 2/Bakara, 186
    216] 4/Nisâ, 45; 9/Tevbe, 116; 5/Mâide, 51, 57; 2/Bakara, 186, 257; 3/Âl-i İmran, 100; 6/En’âm, 14; 18/Kehf, 102;
    36/Yâsin, 74-75
    217] 6/En’âm, 162; 1/Fâtiha, 5; 26/Şuarâ, 213; 46/Ahkaf, 5; 7/A’râf, 97, 194; 2/Bakara, 255
    218] 2/Bakara, 85; 30/Rûm, 31-32; 9/Tevbe, 65-66; 4/Nisâ, 140
    - 68 -
    l) Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara Hakaret
    Etmek: 219
    m) Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven Duymak:
    “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz...” 220
    n) Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi,
    İdeolojiyi Aşırı Şekilde Sevip Putlaştırmak: Devleti, devletin kurucusunu,
    devlet başkanını, vatanı, bayrağı, demokrasiyi, laikliği din gibi yüceltmek,
    uğrunda canını verecek kadar aşırı şekilde sevmek şirktir. “(İbrahim onlara)
    dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi uğruna Allah’ı
    bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...”221
    o) Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine
    İnanmak: 222
    Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan, mûcizevî bir şekilde yapılan
    yardıma, böyle bir güce ancak İlâh sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan
    başka hiçbir varlık hiçbir sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da
    veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir.
    p) Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek:223
    Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden
    hayatına yön vermek, yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek
    de şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a kulluk
    eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan da uzaklaşır.
    Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu
    olur.
    “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.
    Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!”224
    “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”225
    “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir
    kavim oldunuz.”226
    219] 9/Tevbe, 65-66; 4/Nisâ, 140
    220] 5/Mâide, 23; 9/Tevbe, 51; 36/Yâsin, 74-75
    221] 29/Ankebût, 8, 25; 2/Bakara, 165
    222] 7/A’râf, 188; 5/Mâide, 76
    223] 28/Kasas, 87; 45/Câsiye, 23, 31; 2/Bakara, 39
    224] 28/Kasas, 87
    225] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
    226] 45/Câsiye, 31
    - 69 -
    “...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşinin
    dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”227
    r) İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmüne
    Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İstememek,
    Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek, 228
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”229
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka
    bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları
    şeylerden yücedir.”230
    s) Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü
    Emretmek231 “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil),
    birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler.
    Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve
    yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.”232
    t) Korku Yönüyle Şirk: Allah’tan başkasından Allah’tan korkar gibi
    korkmak, Allah’ın korkmayın dediklerinden korkmak,233
    u) Cibt ve Tâğuta da İnanmak:234 Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük, müneccimlik,
    gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın
    çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif
    olma iddiasındaki anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın
    Kitabında olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları
    insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara aldanıp
    inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.
    v) Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk (Allah adına yeryüzünde tasarruf yapmak,
    yağmuru yağdırmak, kalpten geçeni bilmek; Allah’ın bir eşyaya veya bir insana
    hulûl edip onun şeklinde zuhur ettiğine inanmak)
    227] 2/Bakara, 39
    228] 42/Şûrâ, 21; 9/Tevbe, 31; 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    229] 42/Şûrâ, 21
    230] 9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    231] 9/Tevbe, 67; 5/Mâide, 78-79
    232] 9/Tevbe, 67
    233] 16/Nahl, 51-52; 3/Âl-i İmrân, 175; 11/Hûd, 54; 39/Zümer, 36
    234] 4/Nisâ, 60; 4/Nisâ, 51-52
    - 70 -
    y) Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının Olduğunu,
    Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların Bilebileceğini
    İddia Etmek,
    z) Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini Helâl Saymak.
    Tâğutlara Tapma Yönüyle Şirk ; Resmî ve Siya sal Şirk
    Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen insanların bile çoğu
    câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21. Asırda da hâlâ bazı Firavunlar,
    yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır. Bazı ülkelerde, Ortadoğu’da, diğer
    ülkelerde, meselâ Çin’de ulusal önder kabul edilenlere kelimenin tam anlamıyla
    tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük va çağdaşlık iddiasına rağmen, önderlere
    inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır. İnsanlar, okullarda kendi
    dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam tersine dinlerine düşman şekilde
    yetiştirilirler. Okulların bilgiden de önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş
    yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına
    zarar verecek şekildedir.
    Allah’a, O’nun dinine, hükümlerine dil uzatılabilir, ama diri veya ölü olsun
    ideolojinin tanrısı kabul edilen tâğuta, Mao’ya dil uzatılamaz; o kesinlikle
    eleştirilemez, mâsum kabul edilir. Devlet törenleri olarak topluma dayatılan bu
    dinin farzlarını hiçbir vatandaşın terk etmesine müsâmaha ile bakılmaz. Çin’de
    tüm resmî uygulamalar Mao’yu putlaştırmaya dayanır. İslâm’ı değil, düzeni
    temsil eden ulusal marş okunurken hiç kimse oturamaz, hatta kımıldayamaz.
    Ezan ya da Kur’an okunurken bir müslümanın gösterdiği saygıdan daha fazlası,
    hatta o ülkede Müslümanlardan bile istenir. Çin gibi ülkelerde belirli günlerde
    yetkililer ve etkililer, tanrılaştırılan kişinin, Mao’nun tapınağına, anıt mezarına
    giderek orada âyin ve ibâdet etmek ve o ulusal tanrıya dilekçe yazıp ona bazı
    problemleri şikâyet etmek zorundadırlar. Yesin diye olsa gerek, adına çelenk
    denilen otlar koymaları gerekir. Putlara ve putlaştırılan kimseye karşı saygı
    duruşu denilen âyinler özellikle Çin’deki tüm okullarda okutulan öğrencilere
    mecburen uygulattırılır. Çocuğunu böyle bir okula göndermeme hakkını da
    ebeveyne vermez özgürlükçü Çin.
    Mao’nun heykelleri ve fotoğrafları meydanları ve kamusal alanları, resmî
    kurumları doldurur. Hele okullar, bir tapınak durumundadır. Bu heykel ve resimlere
    bile en küçük saygısızlık büyük çapta ceza sebebi olur. Okullarda bu büyük tâğutun
    kahramanlıkları, meselâ Mao’nun vatanı nasıl kurtardığı, hayat hikâyesi, ilk sınıftan
    üniversite son sınıfa kadar “Siyer” okutulur gibi, hatta daha coşkulu ve uzun şekilde
    tekrar tekrar okutturulur. Her öğrenci, hatta her vatandaş Mao’ya hayran olmak
    - 71 -
    zorunda bırakılır. Bayramlarda ve özel günlerde puta tapmanın çok yönlü görüntüleri
    her yerde sergilenir. Mao devrimini ve ilkelerini kimse eleştiremez. Kim ve hangi parti
    iktidarda olursa olsun Mao her dönem hem de tek başına iktidardadır ve iktidarına
    ortak/şirk kabul etmez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Mao’nundur.
    Çin’de din devletinden bahsedilmese de, devlet dininin egemenliğinden
    rahatlıkla söz edilebilir. Aslında Çin, bir din devletidir. Yasamaya, yargıya,
    eğitim kurumlarına ve başta Çin silâhlı kuvvetleri olmak üzere her türden resmî
    kurumlara bakıldığında bunu kabullenmek zorunluluğu vardır. Maoculuk
    dini, tek dindir ve kimse Mao’ya hiçbir şeyi ortak koşamaz.
    Evet, dini reddettiği veya en azından devlet rejimi olarak dini önemsemediği,
    hatta özellikle İslâm dinine düşman olduğu düşünülen Çin rejimi, aslında
    Maoist bir teokrasidir. Mao ülkede kızıl devrim yaptığı gündenberi ülkenin en
    büyük dehâsı ve önderi kabul edildiği için her Çin vatandaşının onu sevmek
    ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu Çin rejimi, din yaklaşımı içinde
    tartışmasız kabul eder ve ettirir. Çin devletinin anayasasında, Allah, Peygamber,
    Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Mao’ya ve
    onun devrimlerine, ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve
    bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.
    Müslümanın “Allahu Ekber” (Allah’tır en büyük, O’nun dışında başka
    büyük yoktur) inancına rağmen; Çin’de devletin uygulamalarına bakılınca
    resmî sloganın “En büyük Mao, başka büyük yok!” olduğu görülür. Çin rejimi,
    Mao sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin
    tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder
    ve çeşitli âyinlerle bu tavır, tüm eğitim kurumlarında öğrencilere ve tüm
    vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Kimse Mao’yu eleştiremez, heykellerine
    ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.
    Çin’de câmiler bile bu tâğutların emrinde ve hizmetindedir. Kur’an’ın
    ahkâm âyetleri hutbe ve vaazlarda hiç konu edilmez. Mao başta olmak üzere
    tâğutlara duâlar yaptırılır. Bayram kabul edilen vatanın, Çin’in İslâm’dan
    kurtuluş günlerinde tâğutların övgüsü hutbelerin temel konusudur. Câmiler
    devlet kurumu, imamlar da devlet memurudur Çin’de; Evet Çin böyledir…
    Siya sal Şirk
    Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En iyi sistem,
    milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi olarak adlandırılır.
    Hakk’ın değil; halkın egemenliğine, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi
    - 72 -
    alternatif bile kabul etmeyen bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar
    canla başla savunur. Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek
    demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu iddia
    ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya katılır.
    Devlet yönetiminde İslâm’a, şeriate, Kur’an inancına ve hükümlerine
    yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek
    zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye
    tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında
    da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber,
    ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata,
    totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek
    tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet, din esaslarına
    -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve kurallarıyla şirkin dışına
    çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî
    inancını sergileyemez, muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk
    şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı, göklerin
    hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları yaratan olarak
    kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor, yerin egemenliğini başka
    tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim
    olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara,
    cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara
    karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği
    olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
    dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana
    hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar,
    buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve
    İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan
    bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini)
    dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için
    mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece
    eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel
    atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
    sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki,
    - 73 -
    kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
    konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara
    Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin
    dışında bir şeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul
    ediyorlardı.235 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar bile inanmıyor;
    ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat
    ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri,
    güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat
    tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka
    insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da
    katarsanız, muvahhid insanın, istisnâlar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk
    ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah’a
    ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır”, “ben buna
    da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart
    değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır.
    Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zât, gerçekte hayatta olmayan bir
    kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ”nın,
    tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen
    koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zâtlar olduğu
    kabul edilir. “Müslümanım” diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan
    coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk
    edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle
    de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta
    tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zât olamaz.
    Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir.
    Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir
    kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi
    duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliye sapıklıklarındandır. Muvahhid
    bir mü’min, bu çirkin inançlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden
    dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.
    235] Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    - 74 -
    7. HUTBE
    TEVHİDİ ESAS ALAN ALLAH’IN DİNİ İLE DEVLETİN
    YÖNLENDİRDİĞİ HALK DİNİ ARASI NDA KARŞI LAŞTIRMA
    Âyet :
    وَلَ ا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُون
    “Hakka bâtılı karıştırmayın, hakkı bâtıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin.
    (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”236
    اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْ امَْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟
    “İman edip de inançlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya,
    işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 237
    Hakla bâtıl savaşı günümüzde Hakla Hak maskesi takmış bâtıl arasında
    cereyan ediyor. Bâtıl, savaşını kalleşçe sürdürüyor. Erkekçe bâtıl kimliğiyle
    Hakkın karşısına çıkmaya cesaret edemediğinden, maske takarak, hak elbisesi
    içinde bizden biri imiş gibi çıkıyor, ama bizi arkadan vuruyor. En zayıf ânımızı
    kolluyor, en zayıf yerimizden vuruyor. Dine karşı din. Canavar kurt, koyun
    postuna bürünerek koyun sürüsünün içine dalıyor, nice koyun, sürü psikolojisiyle
    katiline sevgi besliyor. En kötüsü de şu: Koyunu kurttan çoban korur. Ya çoban
    kurt olursa o sürünün hali ne olur? Dicle kenarında kurttan koyunu koruyacağım
    diyenler, kırmızı başlıklı kıza pusu kurmuşsa, kim kimi kimden koruyacak? Yine,
    yiyeceği kokmaktan tuz korur. Tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur? Bu girişten
    sonra, iki din arasında karşılaştırmaya geçebiliriz.
    Allah’ın râzı olduğu tevhid dini olan İslâm dininde; “Lâ ilâhe illâllah”
    (Allah’tan başka ilâh yoktur) esası, mü’minlerin inancını ve yaşama biçimini
    oluşturur. Devletin yönlendirdiği halk dininde; lâ bilinci yoktur. Reddedilmesi
    gereken sahte ilâh olarak nelerin bulunduğu belli değildir, hatta çağdaş sahte ilâh
    olarak reddedilen hemen hiçbir şey yoktur. İlâh olarak neler kabul edilmez ki…
    Tevhid dininde; Allah’tan başka (yerde, gökte, devlette, mecliste) hiçbir ilâh
    yoktur. Tahrif edilmiş dinde ise; Allah, göklerin ilâhıdır, yağmuru yağdırır, rızık
    verir, yaratıcıdır; ama kamusal alana, yönetime, meclise, eğitime… karışmaz.
    236] 2/Bakara, 42
    237] 6/En’âm, 82
    - 75 -
    Allah’ın İslâm adını verdiği dinin merkezinde, hayatın merkezinde Allah
    vardır. Devletin yönlendirdiği dinde ise; hayatın merkezinde devlet vardır,
    vatan vardır, para ve eşya vardır, refah ve rahat vardır.
    Hak dinde Allah; zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir Tek’tir. Halk dininde ise
    Allah’a ait sıfatlar karizmatik devlet adamlarına, şeyhlere, kanaat önderlerine
    de verilir.
    Kur’an’la hududu çizilen dinde; Hüküm/Egemenlik sadece Allah’ındır.
    Hak maskesi takan hakla bâtılın karıştığı dinde; Hüküm/egemenlik
    halkındır, milletindir (denilse de aslında Atatürk’ündür, paranındır, parti
    başkanlarınındır, medyanındır, Amerika’nındır).
    Allah’ın dininde en iyi idare şekli Peygamberimizin oluşturduğu Medine
    İslam Devleti modelidir. Devlet dininin en iyi idare şekli demokratik laik
    cumhuriyet rejimidir.
    Allah’ın bildirdiği dinde anayasa ve yasalar Allah’ın kitabı Kur’an
    hükümlerinden alınır. En azından Kur’an’a ters düşmez. Devletin uzlaştığı
    dinde, Kur’an’a ters düşmesine bakılmaksızın anayasa ve yasalar, mecliste
    parmak hesabıyla hevâ yoluyla oluşturulur. Atatürk ilkelerine ters düşmez.
    Allah’ın dininde Allah’ın kitabı ve Rasülünün sünneti esastır. Devlet dininde
    ise demokrasi ve laiklik esastır.
    Hiçbir beşerin müdahalesi olmayan vahiy dini İslâm’da lider, önder, izi takip
    edilen örnek şahsiyet Allah’ın rasûlüdür. Geleneğin ve devletin müdahale ettiği
    dinde ise, şeyhler, parti başkanları, tâğutlar, atalar, putlar ve putlaştırılanlardır.
    Bütün peygamberlerimizin dini olan aziz dinimize göre insan, yalnız
    Allah’ın kuludur. Kalabalıkların dinine göre insan devletin kuludur, koltuğun
    kuludur, paranın, sanatçının, futbolcunun, hevânın kuludur.
    Kur’an’daki dinde; Allah’a hakkıyla iman eden kişilerin kimliği “Müslim/
    Müslüman”dır. Kur’an’a göre bu ismi onlara Allah vermiştir. İslâm’ın tahrif
    edilmiş şeklinde ise; Türk, Kürt, vatandaş, millet, halk, falan partili gibi
    kimliklerle insanlar kendini tanıtır ve bunlarla övünür.
    İndirilmiş dinde; Farzları, haramları (emirleri ve yasakları) Allah belirler.
    Uydurulmuş dinde; Yasaları ve yasakları, neyin serbest (câiz) olup neyin yasak
    olduğunu devlet, meclis belirler.
    Devletlerin de Rabbi olan Allah’ın dininde; Kur’an Allah’ın kitabıdır;
    Ona itaat edilmelidir. Allah’ı rab kabul etmeyenlerin dinine göre; Anayasa ve
    - 76 -
    yasalara herkes uyup itaat etmelidir. Tâğut demek şeytan demektir. Bugünkü
    yöneticiler tâğut değil ülü’l-emrdir. İtaat de vaciptir. Devleti de Atatürk
    kurmuştur. Atatürk ilkeleri kutsaldır, onlara ters düşülmemelidir.
    Put kıran İbrahim’in de dini olan İslâm dininde putlar, heykeller yıkılır;
    putlarla ve putçularla mücadele edilir. Müslüman geçinen Nemrutların dininde
    ise heykeller yapılır; putlara ve putçulara karşı çıkanlar cezalandırılır.
    Aziz din İslâm’a göre; Herkes, peygamber bile Allah’a, O’nun vahyine uymak
    zorundadır. Mevcut din anlayışına göre; Herkes devlete, kanunlara, halkın
    çoğunluğuna, halkın tercihlerine uymak mecburiyetindedir. Yoksa, demokrasi
    çarpar.
    Tevhidi esas alan dine göre; hiçbir şey ve hiçbir kimse Allah’a şirk koşulmaz.
    Tâğutlarla, uzlaşan dine göre; Atatürk, meclis, devlet, demokrasi, heykeller,
    futbolcular, sanatçılar da kendilerinde ilâhî özellik bulunan yüce değerlerdir.
    Hâlis din olan İslâm’a göre; Allah kuddüs’tür, Kutsal olan yalnız O’dur.
    Sadece Allah yolunda ve Allah için ölen şehittir. Devletin rengine giren dine
    göre; Vatan, bayrak, devlet, marş, heykel kutsaldır; bunlar uğrunda ölenler de
    kutsal şehitlerdir. Demokrasi şehidinden, vatan şehidinden, görev şehidinden
    bahsedilir. Namazsız, inançsız kimseler de olsa bütün subay ve askerler ölürse
    şehit olurlar, polisler de öyle. Bunlara bu şehitlik payesini devlet vermiştir;
    bunlar devlet şehididir.
    Allah’ın dininde; Cehennemden, Allah’ın azâbından korkulup sakınılır.
    Hacı Baba dininde; Devletten, hapisten, açlıktan, depremden korkulur.
    İslâm Dininde; Gaye Allah’ı razı etmektir. Cennet ümidi ve beklentisi esastır.
    Adı İslâm olan her şeyin meşru görüldüğü halk dininde; Üst makamların
    gözüne girme, dünyevî beklentiler, iyi bir vatandaş olmak önemlidir.
    Atma ve katmalardan berî olan İslâm dinine göre; En üst derece sevgi,
    bağlanma ve tâzim, sadece Allah’a gösterilir. Kıyâm, rükû ve her çeşit ibâdetle
    Allah’ın huzurunda durularak O’na saygımızı, kulluğumuzu gösterip O’na
    yaklaşılır. Hakla bâtılın karıştırıldığı dinde ise; Özellikle bayram kabul edilen
    günlerde, Cuma ve Pazartesi okullarda bayrak törenlerinde heykelin karşısında
    kıyama benzer saygı duruşu gibi tapınmalar, saygı duruşu, anıtkabirdeki
    uygulamalar, heykelleri şehirlerin meydanlarına dikme, resmini resmî dairelere
    asmayı mecbur etmekle tâğutlara yaklaşılır.
    Şirki en büyük günah sayan hak dinde; Tâğutları reddedip inkâr etmek esastır.
    Şirki önemsemeyen mevcut dine göre; Özellikle okullarda ve politikacıların
    - 77 -
    nutuklarında tâğutları sevmek ibadettir. Tâğutları sevmeyenleri sevmemek
    esastır. Tâğutları, hele oy verip seçtikleri kendi tâğutlarını kabul edip ona ters
    düşenleri dışlamak veya ceza vermek esastır.
    Fıtrat dini olan İslâm’a göre; Hayatın amacı, yaratılış, idealler; tümüyle Allah
    için olmalıdır. Bâtıla her türlü desteği veren dine göre; Hayatta başarılı olmak,
    kariyer yapmak, zengin olmak çok önemlidir. Dinle ilgili bir çalışma varsa,
    dinin özüyle ve tevhidle bağlantılı olmayan ayrıntı cinsindendir.
    Kur’an’da ve Sünnette esasları bildirilen dine göre; Allah ve O’nun dini, her
    şeyimize karışır. Diyanet Teşkilatlarının da içini doldurduğu din anlayışına
    göre; Ülkede demokrasi ve özgürlük var, kimseye karışılmaz. Allah yönetime,
    okullara, kıyafetlere karışamaz. Laiklik gereği, din devlete karışamaz, ama
    devlet dine Diyanet yoluyla karışır.
    Allah’ın râzı olduğu tek hak din olan dinimize göre; Allah hüküm verdiğinde
    başka seçeneğimiz olmaz. Allah’ın hükmüne teslimiyet gerekir. İçine çağdaş
    hurafeler katılmış, aslı Hak olan, şimdi hakla bâtıl karışımı olan dine göre;
    Tâğutî kanunlar insanın aleyhine haksız karar bile verse, “şeriatın kestiği
    parmak acımaz” denir. Allah devlete zeval vermesin denilir. Sofra duasında bile
    devletin devamından yana dua edilir. Hutbelerde bile İslam dışı düzene, devlete
    dua edilir.
    Kâinatın yaratıcısı Rabbimizin dinine göre; Ölülerden bir şey beklenmez.
    Onlar artık kendilerine bile fayda veremeyecek durumdadır. Atatürk’ün
    de râzı olduğu din anlayışına göre; Anıtkabir defterine yazılanlara orada
    yatandan cevap yazması beklenmese, Atatürk çarpar denilmese de; yatırlardan,
    türbelerden çok şey beklenir. Vatan için ölenlerden de şefaat istenir.
    İslâm adlı insanlık dinine göre; Gaybı, geleceği sadece Allah bilir. Devletin
    şekil verdiği dine göre; halkın 2023 için hayali beklentileri, laik ve demokratların
    şeriat getireceği, fallar ve burçlar…
    Tevhid dininde; Yemin, sadece Allah adına yapılabilir. Çünkü şâhit tutulacak
    en büyük zat O’dur ve O her şeyi görür ve bilir. Kalabalıkların dininde ise;
    Kimde ne kadar var olduğu düşünülmeden namus ve şeref üzerine yemin edilir.
    Saf ve katıksız din olan Rabbimizin gönderdiği dine göre; Eğitim, Rab
    olan Allah’ın eğitim kurallarını merkeze alan ve insanları Rabbimizin eğitim
    sistemine ve müfredatına göre yetiştirmektir. Demokrasiden ve Batıdan
    etkilenenlerin dinine göre; Batı tarzı eğitim esastır. Eğitime vahiy karıştırılmaz.
    Okullarda Atatürk’e şirk koşmak suçtur. Her konuda en büyük odur. Onun
    - 78 -
    heykellerine tapmadan okul başlamaz, onun resminin olmadığı sınıfta eğitim
    olmaz. Atatürk ilkelerine göre eğitim müfredatı oluşturulur.
    Razzâku’l âlem olan Rabbimizin bildirdiği dine göre: Rızkı veren Allah’tır.
    Helâl rızık talebidir, helâl yoldan kazanmaktır önemli olan. İmtihanımızı
    kazanmamız için haram rızka meyletmemek gerekir. Resmî din anlayışına
    göre; Kapitalist sistemde her yol, hatta her yolsuzluk paraya çıkar. Paranın dini
    imanı yoktur. Din iman varsa, bankaya mecburen konulduğu için varsa dini
    imanı zaten kalmaz. Paranı dini olur mu bilinmez ama üzerinde Atatürk’ün
    resmi olmayan para olmaz. Haram unutulmuş bir kelimedir, suç olmasın da;
    önemli olan odur. Banka tapınaktır, çek koçanları kutsal kitap, para da ilâh.
    Yalan-dolan, hile-aldatma haram olsa da nasıl olsa suç değildir.
    Dinin sahibi’ne göre; Sevgi, korku ve ümit sadece Allah’a yöneliktir. Mevcut
    din anlayışına göre; Sevgi denilince karşı cins ve aşk akla gelir. Korku denilince
    kimsenin aklına cehennem gelmez. Ümitler hep dünyaya yöneliktir. Bu üçünü
    birden Allah’ın dışındakilere atfeden mü’min olamazmış, kimin umurunda?
    Dosdoğru din olan İslâm’a göre; Velâ ve berâ (Allah için sevmek ve Allah
    için buğzetmek) dinin önemli hususlarındandır. Piyasa dinine göre; Allah’ın
    düşmanları dost ve müttefik kabul edilir. Avrupa Birliği hâlâ önemsenir. Tâğutlar
    ve zâlimlere hayran olunur. Tâğutlara karşı çıkıp devletin İslamlaşmasını
    isteyen ve cihadı öne çıkartanlara ise “sapık!” diye ad verilir.
    Tek Hak din olan İslâm’a göre; Elfâz-ı küfür ve ef’âli küfür, kaçınılması
    gereken en önemli yasaklardandır. Üretilmiş din halini alan din anlayışına
    sahip olanlar, nedir bu dedikleriniz? Karın doyuruyor mu bu ifadeler, sen ona
    bak, diyebilirler.
    Kur’an’ın yön verdiği dine göre, Din, Allah’ın dinidir. Hiç kimse ona bir şey
    ilave edemez. Mü’minler “semi’nâ ve eta’nâ / duyduk ve itaat ettik” derler. Eski
    ve yeni Anayasalarla sınırları çizilen din anlayışına göre Din, devletin dinidir.
    Diyanet de devletin kurumudur. Diyanet, istediği (devletin istediği) gibi fetva
    verir, televizyon müftüleri de istediği kolaylığı getirir. Din halkın dinidir.
    Atalarından ve Ata’sından ne gördüyse ona tâbi olur halk. Ve halkla devlet din
    konusunda kaynaşmış, uzlaşmıştır. Böyle saça böyle tarak.
    Rabbim, Hakkı Hak olarak bilip Hakk’a tâbi olanlardan eyle. Bâtılı bâtıl olarak
    tanıyıp bâtıldan sakınmamızı nasip eyle. Hakka bâtılı karıştıran zihniyetten
    bizi uzak tut, o karışımdan bizi muhâfaza eyle! Yüzüne maske geçirip bizim
    gibi göründüğü için dost bildiğimiz, ama Senin dostun olmayanların şerrinden
    bizi koru Allah’ım.
    - 79 -
    8. HUTBE
    AŞI RI SEVGI, SEVILEN ŞEYI PUTLAŞTIRMAYA GÖTÜRÜR!
    Âyet :
    وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ
    حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na endâd edinir;
    Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha
    fazladır.” 238
    Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek: Şüphesiz ki mü’minler, Allah’ı
    sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne
    şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya
    kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve
    ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün
    sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi tabiri; doğru ve yerinde bir ifade
    olduğu kadar da güzel bir tabirdir. Hakiki mü’minle Allah arasındaki bağlılık,
    sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle,
    dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca
    bağlanmış vicdan bağı... 239
    Âyette geçen “Endâd edindiklerini Allah’ı sever gibi severler” ifadesinin
    anlamı, “onlara itaat ve saygı duyma hususunda” demektir. Mü’minin Allah’ı
    sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. “Allah onları, onlar da
    Allah’ı severler.”240 âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber’e
    gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet ne zaman?” diye sordu. Bunun üzerine
    Rasûlüllah, “Onun için ne hazırladın?” dedi. Bedevî de: “Çok namazım ve
    orucum yok; ne var ki ben, Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum” dedi. Bunun
    üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile
    beraberdir.)”241 buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: “İslâm’dan
    sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle
    sevindiklerini görmedim.”242
    238] 2/Bakara, 165
    239] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, c. 1, s. 319-320
    240] 5/Mâide, 54
    241] Buhârî, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165
    242] Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183
    - 80 -
    Yaratılana değil, yaratana kulluk ve İbâdet etmek zorundayız. O’nun emir ve
    yasaklarına uygun hareket etmeli; O’nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün
    emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız.
    Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına
    tercih ederek insandan ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok
    olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.
    Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah’tan başka filan adamı ilâh
    ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah’a
    da iman ediyorlar. Allah’a inandıkları gibi Allah’ı seviyorlar da. Ama filanı da
    sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi
    ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise
    Allah’a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha
    fazla severler müslümanlar Allah’ı.
    Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman
    konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhasebesini yapmalıyız. “Şu
    kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücâdelesini müslümanlar
    da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların
    insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman
    da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı.”
    Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a olan sevginiz, onların putlarına
    olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan
    şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
    Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz’i sevmemiz gerekiyor. Bir
    hadis-i şerifte öyle buyruluyor: “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla
    sevmedikçe iman etmiş olmaz.”243 Rasûlüllah’ı Rabbimiz’den sonra sevmek
    zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ-
    Hıristiyanların Hz. İsa’yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.
    Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda
    verdikleri mücâdeleye denk mücâdele vermeyeceğiz. Bu âyete göre244 onların
    verdiği mücâdeleden daha üstün bir mücâdele verirsek, ancak müslüman
    olduğumuzu ispatlayabiliriz.245
    Allah’ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah’ın hükümlerine
    düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek,
    243] Buhârî, İman 8; Müslim, İman 69
    244] 2/Bakara, 165
    245] Mahmut Toptaş, Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, c. 1, s. 324 vd.
    - 81 -
    Allah’a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah’a karşı endâd tutmaktır. Şüphe
    yok ki, böyle yapmak, gerek Allah’ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın,
    ilâhlık mânâsında onları Allah’a endâd / ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı,
    bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan
    açığa ilâh, ma’bud adını vermekten çekinmezler. Onlara “rabbimiz, tanrımız”
    derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları,
    Allah’ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini,
    hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar.
    Allah rızâsını düşünmeden onların rızâlarını elde etmeye çalışırlar. Allah’a
    isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
    Bu âyet246 gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve
    ma’bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne
    olursa olsun, ma’bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir.
    Bunun için, ma’buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket
    başlangıcı, onun ma’bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma’bud
    mertebesi verilerek Allah’a endâd / denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir
    taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine,
    ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber “onları severler” ifadesindeki
    akıl sahiplerine ait olan “hüm (onlar)” zamiri, bunların özellikle akıllılar
    kısmını açıkça ifade etmektedir.
    Bunun içindir ki, tefsirciler, “denk, benzer” mânâlarına gelen “endâd”ı
    “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri” diye
    açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması
    takdirinde bile bu anlam açıktır.
    Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi
    bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler
    gibi insanları, Allah’ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan
    nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını,
    insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda
    bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En
    ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular
    açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki insanlık
    kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücâdelesi yüzündendir.
    Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu
    şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır.
    246] 2/Bakara, 165
    - 82 -
    İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve
    beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne
    peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahlûk yer
    tutmuştur. Onları Allah’ı sever gibi severler, onlara ma’bud muamelesi yaparlar.
    Onlara itaat etmek için Allah’a isyan ederler. “Onları, Allah’ı sever gibi severler.”
    İfadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma’bud
    derecesine çıkaranlar da dâhildir.
    Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını
    severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi
    derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah’ı
    sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah’ı sevenler, Allah
    yolundaki O’nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil, Allah
    için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. “(Ey Muhammed!)
    De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.”247
    Buna göre, Allah’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk
    değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah
    sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da
    melekleri bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın
    emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt
    duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... “Onları,
    Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca
    böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah’ı sevmişlerdir.
    Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma
    masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların
    sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de
    artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki,
    din ve ahlâk adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.
    Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler ve onların,
    Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah’a isyan edenler,
    bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve
    endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri
    Allah için değil; Allah gibi severler. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok
    daha fazladır.” Mü’min olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden
    çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah’a
    sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü’minler, ancak Allah’a
    yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı
    247] 3/Âl-i İmran, 31
    - 83 -
    hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı,
    mü’minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve
    gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
    Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra
    ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan
    daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta
    Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma’budlarını yedikleri olur.
    (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya
    İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde
    sevgi besledikleri şeyi ve ma’budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların,
    mü’minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü’minler, tek Allah’a inandıkları
    için bütün sevgileri, bizzat Allah’ta toplanır. Allah’ın yarattıklarına olan
    sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah
    için, Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma’budun veya bir
    putun karşılığında diğer ma’budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri
    ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızâsıyla ölçmedikleri için sevgileri
    dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve
    sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
    Bunun için mü’min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için
    sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe
    yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah’a inanan bir mü’min
    olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına
    da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka
    türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah’a karşı
    başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah’ı sever gibi sevmek ve
    Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine
    itaat etmek, özellikle Allah’ın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve ma’budluğuna
    başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir
    zulümdür.”248 Bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin
    yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına
    tecavüz etmek cür’etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah’ın
    kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? 249
    Bu âyet,250 açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri,
    muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an ve İslâm ıstılahında
    248] 31/Lokman, 13
    249] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 472 vd.
    250] 2/Bakara, 165
    - 84 -
    / teriminolojisinde insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine
    kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. “Abd”
    kelimesinin bu anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî
    mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu ile
    övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O’nun önce kul olduğunu, sonra Rasûl
    vasfını zikrederiz. Mezkür âyet gösteriyor ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi
    veya kimseyi, Allah’ı severcesine seven, Allah’ın emir ve nehiylerine uyar gibi
    bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah’tan başka endâd, yani nidler,
    nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının
    gerçek bir sevgi taşıdıklarını 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebût, 25 âyetleri bildirir.
    Mü’min, Allah’ı; halis, katışıksız, sabit ve en ileri derecede sevmelidir.
    “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın.”251 Demek ki, Allah’a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil
    eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah’ın da kendilerini sevmesi
    için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette
    “sevmek ve bağışlamak” kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor
    ki, Allah’ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak
    sevmeyen bağışlamaz.
    Kur’an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi
    tazammun eder. Bunlardan biri “rızâ”dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en
    sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini
    belirleyen kıstas, Allah’ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah’ından
    bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici,
    yasaklayıcı, Vekîl, Velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O’nu sevmesini
    gerektirecektir.
    Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkanlara, babaları ve evlatları bile olsa, mü’minler
    sevgi beslemezler.252 Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar
    (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı
    karşıya konulmakta, eğer Allah’ın rızâsı başka yerde bulunuyorsa, Allah’a
    sadâkatın baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a
    olan sevgidir, O’nun rızâsıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini
    göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. 253
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı
    çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin.”254 Sevgi, kullanırken çok dikkat
    251] 3/Âl-i İmran, 31
    252] bkz. 58/Mücâdele, 22; 9/Tevbe, 24
    253] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 159 vd.
    254] 58/Mücâdele, 22
    - 85 -
    edilmesi ve ancak Allah’a, Peygamberine ve İslâm Düzeninin bağlılarına
    tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik
    ve münafıklara, bizi Allah’ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi
    gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur’an ve sünnet, Allah ve Rasûlünün
    mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir.
    Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah’ın ve Peygamberinin
    sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. “Rahmeti bütün canlıları
    kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi
    yaratacaktır.”255; “Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için
    buğzetmek/nefret duymaktır.”256 İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman
    olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, “imanın tadını bulmayı (birinci derecede)
    Allah ve Rasûlü’nü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.257; “(Ancak) Allah için
    seven, Allah için buğz eden / nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık
    yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.”258
    “Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
    dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”259; “Ey iman
    edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine
    tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz
    Allah’tan korkunuz.”260; “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
    akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret,
    hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan
    daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri
    doğru yola eriştirmez.”261
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı,
    göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları
    yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor,
    yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî
    kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı
    şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dahil okullara,
    mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve
    kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve
    uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde
    ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine karışmaması”
    255] 19/Meryem, 96
    256] Ebû Dâvud, Sünnet 3
    257] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
    258] Et-Tâc, c. 5, s. 78
    259] 5/Mâide, 51
    260] 5/Mâide, 57
    261] 9/Tevbe, 24
    - 86 -
    demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına
    karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda
    egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm
    adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan
    bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyyesinin de Allah’ı (hak
    dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le
    bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir
    şey yok; sadece eski câhiliyyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet
    olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
    sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki,
    kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
    konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara
    Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin
    dışında birşeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul
    ediyorlardı.262 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar bile inanmıyor;
    ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat
    ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri,
    güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat
    tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka
    insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da
    katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk
    ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah’a
    ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır” , “ben buna
    da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart
    değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır.
    Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta olmayan
    bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı İlâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen
    “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna,
    insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın
    262] 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    - 87 -
    varlık sebebinin bu gibi zatlar olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice
    insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü
    suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip
    dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir
    ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta
    tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zat
    olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler
    belirlemiştir. Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve
    tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına,
    sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak
    câhiliyye sapıklıklarındandır. Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle
    uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve
    O’na duâ etmelidir.
    Her Çeşit Putpere stliğin ve Şirkin Zararlar ı
    İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere (imana
    ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliyye eğitiminde
    kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî
    mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir
    mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır,
    müşrikler de ölümcül hastadırlar,263 onların duyu organları da ârızâlı ve görev
    yapamaz durumdadır.264 Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı
    insan müsveddeleri,265 birer pisliktirler.266 Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı
    yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya
    yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız
    kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde,
    kargaşa, fezat, fesat, kavga, anarşı, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer
    yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların
    nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.”267 Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre,
    tevhidî özellik vardır.
    Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden atom ve
    hücrenin içyapılarına kadar mikro âleme, bitkiler âleminden hayvanlar âlemine
    kadar tüm evrende tevhidin eseri gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak
    263] 2/Bakara, 10
    264] 2/Bakara, 18, 7/A’râf, 179
    265] 7/A’râf, 179
    266] 9/Tevbe, 28
    267] 21/Enbiyâ, 22
    - 88 -
    yaratılan insanın tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep
    olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din
    ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini
    karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı anlayışa sahip olan, Kur’an
    tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup
    gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür durur.268 Şirkin bu çirkin
    tablosu yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”,
    diğeri “birlik” veya “birleşmek” demektir. Tevhide inanan her ırktan, her
    yapıdan insan “ümmet” bilincine sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş269
    kabul edecektir. Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar,
    aynı nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve imkân birliği oluşturacaklardır.
    Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip sayabiliriz:
    • Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
    • Arınmış nefsi yok eder.
    • İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
    • Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
    • Amelleri boşa çıkarır.
    • İnsanın ebediyyen cehennemden kalmasına sebep olur.
    • Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
    • Büyük bir zulümdür.
    • Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
    • İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından daha
    önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah, şirk inancı
    ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Sana da, senden öncekilere de
    vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve
    hüsrâna uğrayanlardan olursun.”270; “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını
    asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar.
    Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş
    koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”271
    268] 30/Rûm, 31-32
    269] 49/Hucurât, 10
    270] 39/Zümer, 65
    271] 4/Nisâ, 48 ve 116
    - 89 -
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin
    adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün
    peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı
    Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak
    durulması konusudur.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını
    isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a İbâdet edildiği
    ve sadece O’na uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın
    dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Faziletler doğuştan
    değil; sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesindedir. Şirk ise nefsini
    ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine
    kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini
    kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk
    düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında
    kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği
    düzenin adıdır.
    Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları doğrudan
    o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’ diye tapınmaya
    başladılar. Hâlbuki Allah (c.c.) bütün insanlara, sizi ben yarattım ve rızkınızı
    da ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti yalnızca Bana yapın.’ diye buyurmaktadır.272
    Şirk dini üzerinde olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler,
    hem de o ilâhlar adına kurallar (şeriatlar) uydurup onu din haline getirirler.
    Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta ve reddetmektedir.273
    Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar, aslında gerçek anlamda bir ilâh
    bulmuş ve gerçekten ona ibâdet ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’
    (sanı)dır, bir avunmadır.274 Yarın hesap günü şefaatçi olacakları zannedilen
    bütün ‘şerikler-ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım
    edemeyeceklerdir. 275
    272] 4/Nisâ, 36
    273] 42/Şûrâ, 21
    274] 10/Yûnus, 66
    275] 6/En’âm, 94

    2. BÖLÜM
    İLİM
    - 92 -
    9. HUTBE
    İLIM MI, BILIM MI? VAHIY MI, CAHILIYYE KÜLTÜRÜ MÜ?
    Âyet :
    وَمَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّ ا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَ ا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَئًْاۚ
    “Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise
    gerçekten yana bir şey kazandırmaz.” 276
    وَاِنَّ كَث۪يرًا لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَآئِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَد۪ينَ
    “…Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar.
    Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” 277
    İlim -Vahiy İli şki si ve Günümü zdeki İsti smar ı
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler
    tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin
    istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan
    uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak
    kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adâlet ve zulüm anlayışından
    İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen budur.
    Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların
    sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları silâhlarıyla.
    İlim de bundan yeterli payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi
    kavramlarımızdan.
    İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele
    alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal
    için tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine
    dayalı bir kavram ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması
    uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze
    edilmesine çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
    etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    276] 53/Necm, 28
    277] 6/En’âm, 119
    - 93 -
    tehdit etmekte, hidayetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın
    yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek için
    kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden
    ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden
    uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
    ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
    giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır.
    Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın
    gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar
    evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline
    getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin
    ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının
    yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların,
    makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının
    Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı
    şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah’a
    sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden
    ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların,
    makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi;
    asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel
    sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek ilimden
    kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi, bilimin,
    evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde,
    yani en faydalı şekilde kullanılması sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin
    vahye, yani Allah’tan gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden
    daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
    İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz kimseler
    tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri ve
    bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar
    edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını
    - 94 -
    belirlemek bir zarûret olacaktır. Peygamberimiz, “faydasız ilimden Allah’a
    sığınmaktadır”278 diye dua edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda
    hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve şer’î
    ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim adına
    işlenen büyük bir cinayettir.
    Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.” 279 hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu
    dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır ama, hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
    belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
    moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil
    getirenler, samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
    Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
    İslâmiyeti bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke
    ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
    tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas
    alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne derece
    parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan ibarettir. İşin
    daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek, insanı asıl yaratılış
    gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din’in esprisi içinde bir
    ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim anlayışıdır.280
    “Bilim ” ile “İlim ” Ayn ı Şey mi ?
    Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
    şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim” ile, modern
    câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu iki kavram, hem
    konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları bakımından doğru
    ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim, bazı bakımlardan ilim
    kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar kalıpları içine sığdırılamaz.
    Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere ulaşamamakta, onun alanını
    kapsamamaktadır.
    278] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; et-Tâc, Kitâbü’l Ezkâr, c. 5, s. 124
    279] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    280] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Yay., s. 52-53
    - 95 -
    Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
    gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle “vahiy”dir.
    Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli “mânâ” ve gayb
    âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır. Fakat İslâm’a
    inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış bir ilim adamının
    “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek” (bilimsel gerçek)
    dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden farklıdır. Her şeyden
    önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve inanç sistemi, deneyler ve
    bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe doğru ve gerçek kabul edilmez.
    İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb âlemi, iman gibi temel konularda
    olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi şart olmadığı gibi, bu aynı
    zamanda imkânsızdır da.
    Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı kişisel
    eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu olduğu gibi
    yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan ve doğruluktan
    uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta gerekli bir kuraldır,
    ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim adamının tutumu farklı
    olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters düştüğü inanç İslâm ise, işte
    o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır. Çünkü onun gözünde vahyin,
    İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır, daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu
    bulgular, değişmez ve mutlak değildir. Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip
    değiştirilebilmek gibi bir ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır.
    (Bundan üç-beş asır önce, özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki
    doğruları arasında uzlaştırılması mümkün olmayan nice örnekler herkesçe
    bilinir.) Hâlbuki müslümanın anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu
    için ilim, değişmezlik ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
    Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
    ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı sağlamak, yine
    maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki ilmin gayesi,
    insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz hayatın saadetini
    sağlayacak hayat tarzını belirlemektir.281
    Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
    akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
    bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
    bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama, mesela Newton, Einstein, Descartes
    gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla gelmekte ve
    281] M. Sıddıkî, Bilimin İslâmî Temelleri, 20-21; Bilgiden Tevhide Yükseliş, 9-11
    - 96 -
    onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir. Demek ki
    bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve benzerlerinin
    (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları içinde- bulup
    ortaya koyduğu şeylerdir.
    İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
    sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde özümseyip
    yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam kazandırıp
    faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu sistemin
    incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları ve silâhlar, kimyasal
    bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi için araştırmalar yapıp
    yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken ölçü, yalnızca menfaat
    ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki
    dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın maddî manevî kurtuluşu yolunda
    kullanmak şeklindedir. 282
    İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve idrâk”
    olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan öte,
    bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir. İlim, zihinsel
    çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını düzenli ve
    faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri
    mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist,
    ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine,
    mutlak hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan
    çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz
    kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta
    topyekün reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru,
    bilimin bize getirdikleridir.
    Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi
    hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya
    da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim
    282] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 11
    - 97 -
    alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil;
    etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda
    bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine
    güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir
    dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir
    ders müfredâtında vahye, Allah’a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer
    verilip verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil
    midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler mi
    sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    Ama unutmamalı; Allah, Musa’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Musa, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip yönlenmiş,
    Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir. O günün bilimi
    sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî kurumları da
    o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin temel
    sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak laf
    cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin,
    Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında;
    gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım diyen
    bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini gösterin
    gösterebilirseniz!..
    İlim , İslâmiyet ’tir
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
    Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
    başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
    Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
    kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa olsa
    beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar da
    derde deva bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de tam 854 yerde
    geçmektedir; hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak
    üzere. Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek”
    ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
    Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında
    - 98 -
    olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için
    anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren, kurtuluş
    yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden bir ilme
    sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının sergilediği hal
    gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
    konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsus ilmi
    tanımak için Saâdet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
    hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara
    tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün
    söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme mevcut
    değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber “hadis”
    dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların kalbine ve
    zihnine nakşedilmesinden ibaretti.
    Ashâbın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları ve Rasûlullah’ın
    söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere ederek “ilm”i
    koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi, bu öğrendiklerini
    “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre vaziyet
    alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında bir
    değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen Allah’ın kelâmı,
    Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen ve emredilen de bundan
    başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı Kur’an dışında başka bir kitaba
    mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve ashâbı “oku!” emrinden neyin okunmasını
    anlıyordu? İndirilen vahyin ışığında ve onun tefsiri olarak “kâinat” ve “insan”
    adlı kitapların dışında?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme konu
    olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-erkek her
    müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu söylenemez.
    Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî
    bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı
    olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz. Bu iki
    esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını aksettiren her nevi kitap ve yazılı
    ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve
    sadece bu şartla müslümanın ilmine esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün
    kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
    Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o dinin öğretimi
    - 99 -
    ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği şeyler”i insanlara
    anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini insanlara
    tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir
    Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du.283 Görülüyor
    ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir insan.
    Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu
    demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar da gelip geçecek
    olan her toplum, yalnız bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu
    vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan
    dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e
    “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
    zâlimlerden olursun.”284 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki
    “sana ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu
    açıkça görülüyor. Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle,
    İslâm’ı konu ve yine onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim
    olmayacağı prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar,
    bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir.
    Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan, onu Allah’tan
    uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli
    olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için,
    müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan ve onların ruhuna
    nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede önemli kitaplarla ilim yolunda
    ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler
    doğru istikamete yönlendirilir. Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna
    sahip olunmadan okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana
    yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve
    İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını
    artırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir
    şey zarar veremez. Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama
    yapabileceğimiz mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu ayetlere
    dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle istediği,
    kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip O’na teslim
    olunmasıdır. Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale
    283] 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum’a, 2
    284] 2/Bakara, 145
    - 100 -
    getirmesi de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut
    “bilgi”, ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak surette
    belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edilmiştir.
    Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana sahip
    olmasını sağlayacak ilimdir. 285
    Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce
    Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir
    isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri
    mânâya kullanmaya başladılar.286 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz
    ve gaye çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan “araç”
    olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek” haline gelmiştir.
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
    azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak
    yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” unvânını hiç
    bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve
    vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik,
    bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim, maldan çok daha hayırlıdır. Onun için ilim, kendinden daha düşük bir
    şeye âlet ve köle yapılmamalı; ilmi basit dünya menfaati uğrunda kullanmamalı,
    ilmi ve ilim sahibini harcamamalıdır. İlmin kapısı Hz. Ali, şu tavsiyelerde
    bulunur: “Sana söyleyeceklerimi iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni
    korur; malı ise sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe
    artar; mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır,
    ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı yalancı itibar
    malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır ki hayatta iken ölüdürler;
    Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar.” 287
    İlmin Sınırlar ı
    İnsan olarak bizim ilmimizin, bilme gücümüzün bir sınırı vardır. Çünkü zaten
    vahyin dışındaki bilgi vasıtaları olan duyularımızın ve aklımızın gücü sınırlıdır.
    Duyu organlarımızın ve aklımızın bizi yanılttığı durumlar da söz konusudur.
    İnsanın bilgi bakımından bazen yanılabileceği, hoşlanıp sevdiği bir şeyin aslında
    şer; hoşlanmadığı bir şeyin de gerçekte hayır olabileceği ifade edilerek, “Allah
    285] A. g. e. s. 50 ve devamı
    286] İmam Gazali, İhya, 1/54
    287] M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 4/1503
    - 101 -
    bilir; fakat siz bilmezsiniz.”288 şeklinde kesin hüküm verilir. İnsan, bilgisinin
    sınırını idrâk ederek, kavrayamadığı gerçeklerin de bulunabileceğini kabul
    etmelidir. Gerçek, sınırsız ve mutlak ilim sahibi sadece Allah’tır. Tüm mahlûkat,
    O’nun yaratmasıyla var olduğu gibi, aklımız, organlarımız da maddî ve manevî
    güçlerimiz de Yaratıcımızın verdiği kadardır. İnsan, ancak aklının erdiği ve
    çalışması oranında bilir, daha ilerisini bilemez. Bu varlık âlemi içinde insanın
    bildiği birkaç damla ise, bilmediği bir okyanustur. Hatta insanlar, bildiklerini
    sandıkları konularda bile tam ve mutlak bir bilgi sahibi olamıyorlar. Bilgiler
    eşyanın ve hadiselerin yüzeyinde kalıyor, iç yüzüne nüfuz etmek için sarf edilen
    gayretlerin sonu acze varıp dayanıyor. 289
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik
    eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki
    Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek/terbiye sadece tek Rab olan (terbiye eden,
    eğitip yönlendiren) Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit
    yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap
    câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki
    modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a
    dayandırılmaz. Besmele ile başlamak bile yasaktır derse, Es-selâm’la sınıfa
    girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gayet doğaldır bu zihniyette. Ama, besmele ile
    başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler değildir.
    Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan
    bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen
    bâtıldan.
    Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi
    (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını
    yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya
    hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen,
    O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi
    288] 2/Bakara, 216
    289] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
    - 102 -
    eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz? Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar
    bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap
    (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup yazması olmayan,
    hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk
    insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe
    bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden
    tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil,
    krallardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı. Hak - bâtıl mücâdelesi
    değil; savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
    Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
    câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti;
    Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir. Din Kültürü
    ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din, sadece kültür ve
    ahlâktan ibârettir, ahlâkın da uygulanması değil, sadece bilgisi önemlidir bu
    zihniyete göre.
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta
    zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor.
    İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla
    cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le
    karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın
    zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.290
    Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması,
    hazmedilip özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip
    uygulanması gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
    hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/
    salâhına hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap
    yüklü merkep291 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.292
    O yüzden takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve
    kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim,
    290] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    291] 62/Cum’a, 5
    292] 35/Fâtır, 28
    - 103 -
    insana yön vermek, onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek
    demek olduğundan mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk
    bir eğitimci farkında olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin
    yaptıklarının tam tersi bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda
    yaşayan nesiller; tersine bir devşirme söz konusudur.
    Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır.
    “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”293 Kıble; kalplerdeki imana,
    kafalarda taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği
    “ilâh”a göre değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya,
    anıtkabir yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler
    Kâbe yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler.
    Kâbe’yi kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer
    yönlere ve kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin
    ve her dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti
    vardır. Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da
    İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar.294
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline
    dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de
    farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.295
    Fakat, Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları
    halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların
    önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin
    parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların
    kendilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için
    heykellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen,
    tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.
    Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk
    tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok.
    Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz
    olmadığı şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek
    davranış ve sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar,
    derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb.
    kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la
    293] 2/Bakara, 148
    294] 2/Bakara, 145
    295] Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    - 104 -
    bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli,
    öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla
    topluma duyuramamanın vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her
    vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının
    sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanki tevhidin yasaklanmasından ve
    putperestliğin mecbur edilmesinden daha önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece
    başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri
    gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim câhiliyye
    okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve
    sadece başörtüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet
    aracılığıyla, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne olup olmadığı,
    ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile
    değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman
    iki inanç ve yaşam tarzı sunuluyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana
    ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda
    öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha
    küçük yaşta anormalleştiriyor, iki dinli ve münâfık karakteri oluşturuluyor.
    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler
    arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm
    ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli
    Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel
    olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i
    tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde
    olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen
    sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini,
    kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların
    laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır.
    İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler
    okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi
    işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne
    her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor.
    Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor
    okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna
    atölyesi konumunda işlev yapmakta. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta
    kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    - 105 -
    Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmalarıdır.
    Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet
    etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek
    insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişiyi
    dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik
    yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır,
    bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi,
    şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü
    önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla
    bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat,
    kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.296 Tevhid ve şirk insanlık
    tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle
    tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
    vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki:
    “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi),
    ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de,
    babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”297
    “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
    Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz
    mısınız?”298
    Buyurun hep beraber andımızı tazeleyelim: “Ey kâfirler! Tapmam sizin
    taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 299
    296] 21/Enbiyâ, 22
    297] 21/Enbiyâ, 52-54
    298] 21Enbiyâ, 66-67
    299] 109/K3afirûn, 1, 6
    - 106 -
    10. HUTBE
    İLIM VE ÂLIM
    Âyet :
    يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
    “... Allah içinizde îmân etmiş olanlarla (bilhassa) kendilerine ilim verilmiş
    bulunanların derecelerini yükseltir. Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” 300
    وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَآءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَ ا نَص۪يرٍ
    “Sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve isteklerine uyacak olursan
    Allah’a karşı seni koruyacak ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 301
    İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrak etmek”
    ve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış
    malumata ilim (bilgi) denilemez.
    Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl ve
    duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret yolunu
    dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif Cürcânî’ye
    göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi
    olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır.
    Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelî-dinî yükümlülüklere
    vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam olur. İlmin zıddı, cehalet
    (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi)dir. Kur’an-ı Kerim’de ilim kelimesi 105
    defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı, 854’ü bulur.
    Dolayısıyla “ilm” Kur’an’da en çok kullanılan birkaç maddeden biridir. Ayrıca
    “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da çokça geçer.
    “Allah, her şeyi en iyi bilendir.” 302
    “Allah, size bilmediklerinizi bildirmek ve sizden öncekilerin yollarını göstermek
    ve iyi hale dönüşünüzü görerek günahlarınızı bağışlamak diler. Allah hakkıyla
    bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 303
    300] Mücadele, 11
    301] 2/Bakara, 120
    302] 8/Enfâl, 73
    303] 4/Nisâ, 26
    - 107 -
    “Şüphesiz ki Biz onlara iman edecek bir kavme hidayet ve rahmet düsturu
    olması için, tam bir ilim ile fasıl fasıl ayırdettiğimiz bir Kitap gönderdik.” 304
    “Rabb’im benim ilmimi artır!” 305
    “Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 306
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 307
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden
    kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’dan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
    ilim, Allah’a, tam manasıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için
    mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim,
    kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan ilâhî nur
    olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil;
    bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum
    düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin
    verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı hiç tanıyıp bilmemesi
    değil; yanlış bilmesidir.
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak üzere
    naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler.
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
    ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
    mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede hak
    ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru
    ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul olmayanı
    birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl
    inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın
    gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim
    304] 7/A’râf, 52
    305] 20/Tâhâ, 11
    306] 6/En’âm, 80
    307] 46/Ahkaf, 28
    - 108 -
    merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.
    Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
    olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî
    bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça
    ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada
    yarar sağlamaktadır.
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı
    bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle
    bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle
    câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi
    reddetmenin sonucu olarak ispatlanmamış faraziyelere, mesnedsiz teorilere
    dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar. Mü’minler
    için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in sünnetinde kat’i olarak yer
    alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta akıl ve duyu organları bu vahyî
    haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye
    ters düşen her türlü bilimsel teoriler de ilim tanımı dışında kalır.
    İlim ve İslâm
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve bir
    tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir
    gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da
    irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç
    temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal
    öge. Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu,
    duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz.
    Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf
    ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde
    beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili308, cihad
    ehli309 muttakî/takvâ sahibi310 kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da
    ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da
    o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir
    308] 39/Zümer, 9
    309] 4/Nisâ, 95
    310] 49/Hucurât, 13
    - 109 -
    ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün
    inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim
    olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif
    olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar
    adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
    emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
    aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
    yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum
    ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin sofusu,
    şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.” 311
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği gibi,
    zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun hale
    getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti olmaktan
    çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü alır ama o
    hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed Kutub
    bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk, ölü
    fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın ve Kur’an’ın istediği ilim,
    kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük faydalı bilgidir.312
    Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi için, güncelleştirilmesi, özümsenmesi,
    benimsenip hayata geçmesi gerekmektedir. Kur’an’da müşriklerin “yağmuru
    kim yağdırıyor, gökleri ve yeri yaratan kimdir, sorularına “Allah” diye cevap
    verdikleri ifade edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını biliyorlardı.
    Fakat bu bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul
    etmenin özümsenen, benimsenip uygulanan, yani bu bilginin ilim ve iman
    olması için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve
    sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak tanıtıyor.
    Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti ve
    orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
    311] Y. Fersahoğlu, Kur’an’da Zihin Eğitimi, Marifet Y. s. 225
    312] Muhammed Kutub, İslâm’da Ferd ve Cemiyet, s. 305
    - 110 -
    ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi gerekeni
    bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak, ona “câhillerin
    atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının sadece
    zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor:
    “Onlar, dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten
    habersizdirler.” 313
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
    yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
    tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta
    su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet
    eden kimseye üstünlüğü, on dördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
    üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne
    de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi
    almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 314
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
    dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 315
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
    öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 316
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir ayet öğrenmen senin
    için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden
    çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen
    (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 317
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 318
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
    daha lâyıktır.” 319
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
    ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa
    rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 320
    313] 30/Rûm, 7
    314] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
    315] Tirmizî, İlm 2
    316] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    317] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    318] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400
    319] Tirmizî, Kitabu’l-İlm, 19, hadis no: 2827
    320] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    - 111 -
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
    kılar.” 321
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
    aldatmak) tan daha zordur.” 322
    “Rasûlullah’a (s.a.s.) biri âbid (ibadetle çokça meşgul) ve diğeri âlim (ilimle
    çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
    “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza
    üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin
    ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
    şey) öğreten kişiye dua ederler.” 323
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
    kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih
    evlâttan kesilmez.” 324
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan,
    doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 325
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
    kıyamet alâmetlerindendir.” 326
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek suretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek suretiyle giderecektir. Nihayet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
    câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
    bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu suretle hem kendileri sapıklığa
    düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 327
    “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer.
    Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya
    doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar,
    gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri
    içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit
    toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir.
    İşte Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve
    ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
    321] S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175
    322] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    323] Tirmizî, Kitabu’l-İlim 19, hadis no: 2825
    324] Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
    325] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
    326] S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    327] S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    - 112 -
    vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidayetini
    kabul etmeyen kimse böyledir.” 328
    Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
    (s.a.v.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
    “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır
    bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir
    ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 329
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri
    mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist,
    ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak
    hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir
    put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir,
    tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün
    reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize
    getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları
    hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya
    da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim
    alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil;
    etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda
    bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine
    güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir
    dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir
    ders müfredâtında vahye, Allah’a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer
    verilip verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil
    midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler
    mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    328] S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    329] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    - 113 -
    Ama unutmamalı; Allah, Musa’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Musa, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip yönlenmiş,
    Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir. O günün bilimi
    sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî kurumları da o
    kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin temel sebebinin
    Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak laf cambazlığı ve
    sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin, Firavunların bilime
    yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında; gâvur dediğimiz Johnların,
    Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım diyen bilimsel takılanların ilme
    bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini gösterin gösterebilirseniz!..
    Âlimlere çok iş düşmektedir. Âlimler, ümmet içinde var olan her türlü
    potansiyeli İslâmî harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne almalıdır.
    Topluma tevhidi ulaştırarak, her çeşit şirk ve küfre karşı halkı bilinçlendirmelidir.
    İnsanlara haram-helâl bilinci vererek, onların Allah’a karşı, kendisine ve
    topluma karşı görevlerini yerine getirmelerini sağlamaya çalışmalıdır. Bu
    kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ
    ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini sınırlandırması, cidden şaşılacak bir
    durumdur. Bir toplumda “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların
    halini varın siz düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri
    konusunda şiddetle ikaz etmiştir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça
    belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve
    gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul
    eden ve çokça merhamet edenim.” 330
    İslâm nokta-i nazarında ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak
    görülmez. İslâm, başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır.
    “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunduğu”331, Kur’an’da işaret
    edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her
    müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir.
    Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır.
    Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği
    doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
    nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar.
    330] 2/Bakara, 159-160
    331] 12/Yusuf, 76
    - 114 -
    İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha
    ağırdır. Hele günümüzde 50 küsür devlete ayrılmış ve kendi ülkelerinden
    yüzlerce, binlerce grup içinde ve birbirlerini dalâletle, küfürle itham eden
    cemaatlerin, dünya müstekbirlerinin ve kendi ülkelerindeki tâğutların
    zulmü altında inleyen ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli
    hiçbir âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız
    kalması düşünülemez. İlimdeki seviyesi oranında mes’ûliyeti de büyük olur.
    Dinin ayrıntılarını dinin esası gibi görüp bunların mücadelesini vermesi
    kabullenilemez. İslâm düşmanlarını bırakıp dinleştirdiği kendi görüşlerini
    kabul etmeyenlere sataşanlar âlim de sayılmaz. Yangın ortamında az faydalı
    şeyleri bile kurtarmanın yanlış olduğunu bilen ve bunu âhiret ateşleriyle
    kıyaslayan âlim, kurtarılması gereken en önemli şey olan imanları kurtarma
    gayretine öncelik verir.
    Parçalanmış, zaafa uğramış, istikametini bulamamış ve Kur’an’dan
    uzaklaşmış ümmetin elinden tutup ümmetin ayağa kalkması ve yeniden
    yapılanmasında, esas öncülük yapma görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi
    olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu
    bilinçle hareket etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin
    topluma ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım kısır veya
    cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları, onları bu vebalden
    kurtaramaz. Allah’ın rızasına, Cennete giden yolun takip edilebilmesi için,
    ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle gerçekleşmelidir.
    Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, ne yeterince tevhidî
    duyarlılığa sahip âlimlerimiz mevcut, ne de bu âlimlerimiz sorumluluklarının
    bilincinde ve ne de bu sorumluluklarını yerine getirmek için imkânlarını
    ve güçlerini seferber ediyorlar… Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle,
    halktan uzak kalmışlar ve toplumun sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen
    sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış
    yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
    - 115 -
    11. HUTBE
    İLIM VE İS LÂM
    Âyet :
    يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
    “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini
    yükseltir.”332
    أْ وَرَبُّكَ الْ اَكْرَمُۙ ? أْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْ اِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اِقْرَ ? اِقْرَ
    اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ عَلَّمَ الِْنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu
    olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de
    ancak O öğretti.” 333
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve
    bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine,
    bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en
    sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal
    psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2-
    Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel
    ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna
    zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise
    inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır.
    Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek
    gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili, cihad ehli, muttakî/takvâ
    sahibi kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş
    karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar
    hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet
    de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün
    inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür.
    İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete
    332] Mücâdele, 11
    333] Alak, 1-5
    - 116 -
    alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan
    olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
    emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
    aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
    yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum
    ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin sofusu,
    şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.”
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği gibi,
    zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun hale
    getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti olmaktan
    çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü alır ama o
    hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed Kutub
    bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk,
    ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın ve Kur’an’ın
    istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük
    faydalı bilgidir. Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi için, her şeyden önce
    vahiyle irtibatının kurulması, bütün içinde uygun yere monte edilmesi,
    güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata geçmesi gerekmektedir.
    Kur’an’da müşriklerin “yağmuru kim yağdırıyor, gökleri ve yeri yaratan kimdir,
    sorularına “Allah” diye cevap verdikleri ifade edilir. Demek ki gökleri ve yeri
    Allah’ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu bilginin onlar için pratikte hiçbir
    faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul etmenin özümsenen, benimsenip uygulanan,
    yani bu bilginin ilim ve iman olması için gereken işlem yoktu. Bu nedenle
    Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak
    tanıtıyor.
    Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti ve
    orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
    ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi gerekeni
    bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak, ona “câhillerin
    atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının sadece
    - 117 -
    zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor: “Onlar, dünya hayatının
    görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler.”
    Her insanın yeryüzündeki görevi, rolü ve fonksiyonu farklı olduğundan
    yetenek ve kapasitesi de farklıdır. Bu bakımdan, herkes aynı şekilde tezkiye
    olamaz ve aynı şekilde ilim öğrenemez. Allah bu noktada insanları derece derece
    kılmıştır ve herkes kapasitesi ölçüsünde ilimden yararlanır. “Dilediğimizi
    derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir âlim vardır.” Şu halde,
    Allah’ın elçileri aracılığıyla gönderdiği ilme kimse aynı derecede vâris değildir
    ve bu ilme, kalplerinde herhangi bir leke ve kaplarında tortu (rics) olmayanlar
    tam vâris olabilirler.
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu
    anlamdaki ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
    paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
    sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
    ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
    sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz tezkiye
    de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu gibi
    “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.” Mâlûmat sahipleri ise, hiçbir
    zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü eşekler”dir.
    İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden
    bahsedilir:
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
    Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 334
    Bakara suresi 30. âyette belirtildiği gibi, ilk insan, yaratılıp meleklere arz
    edilince Allah tarafından kendisine isimler öğretilmiştir. Allah’ın, kendisine
    eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olabilmiş
    ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının
    tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
    müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
    334] Alak, 1-5
    - 118 -
    bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
    bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
    müslüman erkek ve kadına farzdır.” Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten
    sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz olduğu
    gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibadetle ilgili
    bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır. Tıp, mühendislik, teknik ve teknoloji
    gibi sosyal hayat için gerekli olan her türlü ilimleri öğrenmek farz-ı kifâyedir.
    Bu tür ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından öğrenilirse bu farîza yerine
    getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah katında
    sorumlu olurlar. Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim
    öğrenmek ise, mekruhtur.
    İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün,
    hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek
    olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin
    ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına
    kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır:
    “Sakın ha câhillerden olma!”335 “Kulları içerisinde Allah’tan hakkıyla ancak
    âlimler korkar.”336
    Kur’an’da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça
    belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”337
    İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. “Allah,
    içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir.”338
    “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini
    yükseltir.”339
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
    Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 340
    335] En’am, 35
    336] Fâtır, 28
    337] Zümer, 9
    338] Mücâdele, 11
    339] Mücâdele, 11
    340] Alak, 1-5
    - 119 -
    İlim (Öğrenme ve Öğretme )
    “Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 341
    İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne)
    konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak bilmek,
    bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak bilmek,
    deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir. İslâm
    âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek” ve “mâlum
    olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış mâlûmata ilim
    (bilgi) denilemez.
    Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl ve
    duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret yolunu
    dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif Cürcânî’ye
    göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi
    olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır.
    Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelî-dinî yükümlülüklere
    vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam olur. İlmin zıddı,
    cehalettir (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi). Kur’an-ı Kerim’de ilim kelimesi
    105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı, 854’ü
    bulur. Dolayısıyla “ılm” Kur’an’da en çok kullanılan birkaç maddeden biridir.
    Ayrıca “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da çokça geçer.
    “Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.”342
    “İlim, ancak Allah katındadır.”343
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın
    tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a, tam
    mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir
    geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun
    için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi
    kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû
    Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e,
    câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri,
    özellikle Allah’ı hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    341] Alak, 4-5
    342] En’am, 80
    343] Mülk, 26
    - 120 -
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak üzere
    naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler.
    Günümüz ve İlim Kavramının, Oku Emrinin Tahrifi
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler tarafından
    çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin istediği şekilde
    tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan uzaklaştırılan insanlara
    sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çok. Din kavramından
    şehidlik kavramına, adalet ve zulüm anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet
    anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen budur. Kâfirler müslümanları
    daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların sahip çıkmadıkları,
    kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli
    payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan.
    İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele
    alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için
    tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine
    dayalı bir kavram ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması
    uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze
    edilmesine çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
    etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın
    yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek için
    kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden
    ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden
    uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
    ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
    giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır.
    Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın
    gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    - 121 -
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar evreni
    insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline getirme
    masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin ve ebedî
    hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının yolundaki
    aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların, makinelerin
    tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması
    yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı
    ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir
    tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden ve Allah’la bağlarından
    koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci
    hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı,
    çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce,
    “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esaretten
    kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife”
    sorumluluğu ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde
    kullanılması sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan
    gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
    İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz kimseler
    tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri ve
    bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar
    edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını
    belirlemek bir zaruret olacaktır. Peygamberimiz, “faydasız ilimden Allah’a
    sığınırım” diye duâ edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda hassasiyet
    göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve şer’î ölçüyü hiç
    hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim adına işlenen büyük
    bir cinâyettir.
    Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.” hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu
    dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır, ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
    belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
    moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil
    getirenler, samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
    Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
    İslâmiyet’i bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke
    - 122 -
    ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
    tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas
    alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne derece
    parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan ibarettir. İşin
    daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek, insanı asıl yaratılış
    gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din’in esprisi içinde bir
    ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim anlayışıdır.
    “Bilim ” ile “İlim ” Ayn ı Şey mi ?
    Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
    şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim” ile, modern
    câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu iki kavram, hem
    konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları bakımından doğru
    ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim, bazı bakımlardan ilim
    kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar kalıpları içine sığdırılamaz.
    Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere ulaşamamakta, onun alanını
    kapsamamaktadır.
    Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
    gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle “vahiy”dir.
    Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli “mânâ” ve gayb
    âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır. Fakat İslâm’a
    inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış bir ilim adamının
    “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek” (bilimsel gerçek)
    dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden farklıdır. Her şeyden
    önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve inanç sistemi, deneyler ve
    bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe doğru ve gerçek kabul edilmez.
    İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb âlemi, iman gibi temel konularda
    olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi şart olmadığı gibi, bu aynı
    zamanda imkânsızdır da.
    Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı kişisel
    eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu olduğu gibi
    yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan ve doğruluktan
    uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta gerekli bir kuraldır,
    ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim adamının tutumu farklı
    olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters düştüğü inanç İslâm ise, işte
    - 123 -
    o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır. Çünkü onun gözünde vahyin,
    İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır, daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu
    bulgular, değişmez ve mutlak değildir. Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip
    değiştirilebilmek gibi bir ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır.
    (Bundan üç-beş asır önce, özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki
    doğruları arasında uzlaştırılması mümkün olmayan nice örnekler herkesçe
    bilinir.) Hâlbuki müslümanın anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu
    için ilim, değişmezlik ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
    Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
    ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı sağlamak, yine
    maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki ilmin gayesi,
    insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz hayatın saadetini
    sağlayacak hayat tarzını belirlemektir.
    Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
    akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
    bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
    bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama meselâ Newton, Einstein, Descartes
    gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla gelmekte ve
    onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir. Demek ki
    bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve benzerlerinin
    (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları içinde- bulup
    ortaya koyduğu şeylerdir.
    İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
    sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde özümseyip
    yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam kazandırıp
    faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu sistemin
    incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları ve silâhlar, kimyasal
    bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi için araştırmalar yapıp
    yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken ölçü, yalnızca menfaat
    ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki
    dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın maddî manevî kurtuluşu yolunda
    kullanmak şeklindedir.
    İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve idrâk”
    olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan öte,
    bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir. İlim, zihinsel
    çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını düzenli ve
    faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
    - 124 -
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri
    mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist,
    ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak
    hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir
    put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir,
    tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün
    reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize
    getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları
    hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya
    da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim
    alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil;
    etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan, vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda
    bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine
    güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir
    dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir ders
    müfredâtında vahye, Allah’a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer verilip
    verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler
    mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    Ama unutmamalı; Allah, Mûsâ’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Mûsâ, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip
    yönlenmiş, Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir.
    O günün bilimi sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî
    kurumları da o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin
    temel sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak
    laf cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin,
    Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında;
    gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım
    diyen bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini
    gösterin gösterebilirseniz!..
    - 125 -
    12. HUTBE
    İLIM İS LÂMIYET’TIR, İLIM KUR’ANÎ HAKIKATLERDIR
    Ayet :
    قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
    “De ki: (Onunla ilgili) bilgi ancak Allah katındadır. Ben yalnızca apaçık bir
    uyarıcıyım.” 344
    وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَآءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    “…Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve
    tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.” 345
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
    Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
    başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
    Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
    kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa olsa
    beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar da
    derde deva bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde geçmektedir;
    hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere.
    Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek” ve
    bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
    Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında
    olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için
    anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren, kurtuluş
    yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden bir ilme
    sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının sergilediği hal
    gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
    konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsu ilmi
    tanımak için Saadet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
    hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara
    344] 67/Mülk, 26
    345] 2/Bakara, 145
    - 126 -
    tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün
    söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme mevcut
    değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber “hadis”
    dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların kalbine ve
    zihnine nakşedilmesinnden ibaretti.
    Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları ve
    Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere
    ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi, bu
    öğrendiklerini “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre
    vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında
    bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen Allah’ın
    kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen ve emredilen de
    bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı Kur’an dışında başka
    bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve sahâbe “oku!” emrinden neyin
    okunmasını anlıyordu?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme konu
    olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-erkek her
    müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu söylenemez.
    Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî
    bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı
    olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz. Bu iki
    esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını aksettiren her nevi kitap ve yazılı
    ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve
    sadece bu şartla müslümanın ilmine esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün
    kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
    Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o dinin öğretimi
    ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği şeyler”i insanlara
    anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini insanlara
    tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir
    Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du. Görülüyor
    ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir insan.
    Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu
    demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar da gelip geçecek
    olan her toplum, yalnız bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu
    vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan
    dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    - 127 -
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e;
    “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
    zâlimlerden olursun.”346 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki “sana
    ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu açıkça görülüyor.
    Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı konu ve yine
    onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı prensibini
    benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar, bilgi yığınlarından, kafa
    hamallığından ibarettir. Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan,
    onu Allah’tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm
    bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır
    müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan ve
    onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede önemli kitaplarla ilim
    yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan
    fikirler doğru istikamete yönlendirilir. Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız;
    buna sahip olunmadan okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir
    insana yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç
    ve İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını
    artırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir
    şey zarar veremez. Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama
    yapabileceğimiz mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
    âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle
    istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip O’na
    teslim olunmasıdır. Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli
    hale getirmesi de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak
    soyut “bilgi”, ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak
    surette belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye
    edilmiştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana
    sahip olmasını sağlayacak ilimdir.
    Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce
    Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen
    bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek
    diledikleri mânâya kullanmaya başladılar. Bunun doğal bir sonucu olarak da,
    ilimdeki öz ve gaye çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için
    kullanılan “araç” olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek”
    haline gelmiştir.
    346] 2/Bakara, 145
    - 128 -
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
    azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak
    yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” unvânını hiç
    bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve
    vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik,
    bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
    ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
    mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede hak
    ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru
    ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul olmayanı
    birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl
    inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın
    gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim
    merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.
    Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
    olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî
    bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça
    ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada
    yarar sağlamaktadır.
    Yine bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü, hüküm
    istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek şekilde Kur’an’ı
    ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete uygun bir şekilde anlamamızı
    kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas
    alanlarıdır. Bu ilmî birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe
    öncülük etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin
    vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”, tevhidî gerçekleri,
    peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle topluma ulaştırma
    gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî hareket içinde tevhidî şuura sahip
    muttakî âlimlerin yerini alması ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin
    güçlenmesi yolunda harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü
    ilim adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha fazla
    dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
    Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında ilim belli
    bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm, başta ruhbanlık
    - 129 -
    olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır. “Her ilim sahibinin üstünde
    bir âlimin bulunması Kur’an’da işaret edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi
    alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın kendi konumunun
    gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin
    âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece
    kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel ederek ilmi
    hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve
    nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca ulemânın toplum üzerindeki gücü,
    özellikle kritik dönemlerde, bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara
    karşı, kalemi ve lisanıyla Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan
    Ahmed İbn Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde
    her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir. İlim
    adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha ağırdır.
    Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan ümmetin bu vahim tablosu
    karşısında, tevhid ehli hiçbir âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet
    sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî
    seviye oranında bu mes’ûliyet artar.
    Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin kalkınması
    ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma görevi, ulemâya aittir.
    Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen sorumluluk içinde
    kullanmayan ve bu bilinçle hareket etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında
    kalacaktır. Dâvetin topluma ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın,
    birtakım kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları,
    onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da ümmetin
    önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle gerçekleşmelidir. Ancak,
    yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim
    adamlarının tek başına bu işin altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir.
    Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun
    sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların
    keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi
    olamadıkları görülmektedir.
    Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel birikimin
    sahibi, tevhidî şuura sahip dâvâ adamı genç Müslüman öncülere de ihtiyacı
    vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro misyonu açısından, zorunlu
    ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında, aydın ve hareket adamı aktivist
    muvahhidlerin belirli oranda da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek
    ulemânın aynı zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle
    tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
    - 130 -
    Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde, ulemâ var
    olan ilmiyle, diğer dâvâ adamı genç Müslümanlar da var olan tecrübe ve
    yetenekleriyle yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde ve
    istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla birlikte her âlimin
    aydın ve hareket adamı, her aydın ve hareket adamının da belli oranda ilimle
    kuşanması gerekir.
    Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda
    farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır. Küfrün egemen olduğu
    bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm devletinde yaşıyormuş gibi davranması,
    çok ciddi bir zâfiyet, çok ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın
    öncelikli ve en âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları
    harekete geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
    Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü denetleme
    gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara uygun bir şekilde
    yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite sapmasını engelleme, hareket
    önderlerinin fevrî ya da usûle aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme
    gibi fonksiyonları da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini
    alan bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini
    muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her türlü potansiyeli
    bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne almalıdır. Bu kadar hayatî
    görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim
    faaliyetleriyle kendilerini sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir
    toplumda “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz
    düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri konusunda
    şiddetle ikaz etmiştir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça
    belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve
    gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul
    eden ve çokça merhamet edenim.”347
    347] 2/Bakara, 159-160
    - 131 -
    13. HUTBE
    ÂLIM KIMDIR, ÂLIM OLDUĞUNU SANAN KIM?
    Âyet :
    وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
    “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.”348
    قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ
    “De ki: ‘Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?”349
    وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَ ا تَعْلَمُونَ۟
    “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 350
    Hadi s:
    “İlim tahsil etmek, her müslüman erkek ve hanıma farzdır.”351
    Doğruluğu mutlak olan gerçek ilim, Allah’tandır. “De ki, ilim ancak
    Allah’ın yanındadır.”352 İlim, Peygamber’e inenler, ona gelenlerdir.353 İnsana,
    bilmediğini öğreten Allah’tır.354 Yani, ilmin esası Kur’an’dır, vahiydir. Âdem’e
    (a.s.) ve dolayısıyla insanlığa ilim veren Allah’tır. O cömerttir, ilmi her isteyene,
    istemesini bilen ve isteğinde samimi olana verir. İlim, vahyin mirasıdır.
    Vahiyle ilim sahibi olan mü’min, “âlim” vasfını alınca, (zayıf bir rivayete göre)
    Peygamberlerin mirasına da sahip olur.
    “El-ulemâu veresetu’l-enbiyâ / Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”355
    Hadis olmasa bile, bu söz anlam yönüyle doğru kabul edilirse, deriz ki; Bu
    miraslar, iftihar edilecek nimetlerdir elbet; ama bu miras, harcanmak için,
    348] 12/Yûsuf, 76
    349] 2/Bakara, 140
    350] 2/Bakara, 216
    351] İbn Mâce, Mukaddime 17
    352] 67/Mülk, 26
    353] 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48; 13/Ra’d, 37
    354] 96/Alak, 5
    355] Tirmizî, İlim 19; Ebû Dâvûd, İlim 1; İbn Mâce, Mukaddime 17, h. No: 223. Bu hadis rivayeti, zincirinde yer
    alan râvileri yüzünden “zayıf ”tır. Bu zayıflık sebebiyle de bu metni Nebîmize dayandırmanın zor olduğunu söyleyebiliriz
    (http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/âlimler-peygamberlerin-varisleridir-hadisi-sahih-midir.html). Bu
    rivâyete benzer halkın ve âlimlerin sık sık gündeme getirdiği nice rivâyetlerin sıhhati de bu rivayete benzer.
    - 132 -
    tüketmek için verilmemiş, hareket için, koşturma için verilmiştir. Peygamberler
    mal-mülk miras bırakmazlar. Onların bıraktığı; amel etmek için ilim, inanmak
    için iman, tatbik edilmek için Kur’an hükümleri, uygulamak için şeriat, yeniden
    oluşturmak için İslâmî devlet/hilâfettir. Yine, onlardan âlimlere miras olarak
    kalan, insanları yalnız Allah’a kulluğa dâvet ve onları tâğuttan sakındırmaktır.
    İnsanları İslâm’la buluşturmak, müslümanları cemaat, cemaati ümmet, ümmeti
    devlet haline getirmeye çalışmaktır miras. Putlarla ve putçularla mücadele
    etmek, tâvizsiz bir dâvâ eri olmaktır nebevî miras. Öyle ki, bir eline Güneş’i,
    diğer eline Ay’ı koyup verseler yine zerre kadar geri adım atmamaktır o miras.
    Âlimlerin, peygamberlerin mirasına mukaddes emanet nazarıyla bakıp
    onu korumak için her türlü gayreti göstermesi gerekir. İnsanoğlunun “benim”
    dediği hiçbir şey, aslında onun değildir. Hiçbir şeye gerçek anlamda sahip
    değildir insan. İlmin de emanetçisidir o. Hoyratça tüketsin diye verilmemiştir
    o emanet. Mülkün, yani her şeyin sahibi Allah’tır.
    “Göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’a aittir.”356; “De ki: ‘Ey mülkün gerçek
    sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın.
    Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir.
    Hiç kuşku yok sen her şeye kādirsin.”357 “Mülk”ün içinde “ilim” de vardır.
    Kimdir Âlim ?
    İçinde yaşadığı dünyanın ve özellikle yaşadığı ülkenin, yaşadığı zamanın
    sorunlarını iyi bilip onlara Kur’an ve Sünnetten çözümler üreten kimsedir
    âlim. Allah’tan hakkıyla korkan, Allah’tan başkasından da korkmayan, zor
    şartlarda bile zulme karşı çıkıp hakkı haykıran kimsedir âlim.
    Dinin ayrıntılarını, eski âlimlerin görüşlerini tümüyle bilen, bazılarına göre
    12 ilmi, bazılarına göre 15 ilmi yutmak, ezberlemek zorunda değildir âlim.
    Bir su kuyusunun içine düşen bir hayvandan dolayı kaç kova su döküleceğini
    günümüzün şehir hayatında faaliyet yapan bir âlimin bilmesi şart değildir.
    Sahur vaktinin dakikasını tespit etmek için de olsa, Kuzey Kutbuna gidip orada
    araştırma yapması gerekmez âlimin. Ama, dinin özünü iyi bilmeli, çevresindeki
    şirkin her çeşidine karşı çıkabilmeli, mevcut küfrü ve putları halka nefret
    ettirerek tanıtabilmelidir âlim. Tevhidin ferdî, ailevî, ictimâî, siyasî, hukukî ve
    iktisadî; her yönünü iyi tanıyıp topluma tanıtabilmelidir. Tâğutlardan, İslâm dışı
    devletten berî ve uzak olmalı, onları kurum ve kurallarıyla reddedebilmelidir.
    356] 3/Âl-i İmran, 189
    357] 3/Âl-i İmran, 26
    - 133 -
    Bu zulüm düzenlerinin nasıl yıkılacağını ve başında râşid halifeleri örnek alan
    bir halifesi bulunan İslâm Devletinin nasıl oluşacağını çok iyi bilmeli ve bunları
    toplumla birlikte hayata geçirmeye çalışmalıdır. Kısaca “âlim” budur.
    İçinde yaşadığı dünyayı, bâtıl ideolojileri, egemen güçleri, zâlimleri, işgalcileri,
    sömürücüleri yeterince tanımalı, onların zihniyetlerini, güç ve imkânlarını
    çok iyi takip edebilmelidir. Müslümanları çok daha iyi tanımalı, ümmetin
    imkânlarını bilip sorunlarını iyi teşhis edebilmeli, çözümler üretebilmelidir
    âlim.
    Kimler Âlim Değildir ?
    Kendi cemaatine veya derneğine kapanarak,
    Eski kitapların tozlu sayfaları arasında kaybolarak,
    Arapça gramer tahlilinde boğularak,
    Kur’an’dan, yani gerçek ilimden uzaklaşarak,
    Faydası olmayan gereksiz bilgilerin hamallığıyla yorularak,
    Eski âlimlerin görüşlerini tekrarlayarak,
    Peygamberlerin mirasını, babasının malı gibi yiyip bitirerek,
    Maddî miras gibi onunla geçimini sağlayarak,
    İnsanlar onca zulümle ezilirken,
    Bunca tuğyanla azgınlaşırken, diğer âlimlere reddiyeler yazarak,
    Vahdet için hiçbir adım atmayıp ona giden yolu tıkayarak,
    İslâm’ın devleti için en küçük söylem ve eylemden uzak yaşayarak… âlim
    olunmaz.
    Âlim San ılan Bel ’amlar
    İlim, ehem ile mühimi doğru tespit edip yapılması gereken en önemli şey
    dururken, önemli ile uğraşmanın en önemli olanın hakkını gasp ve ona ihanet
    olduğunu kavramayı gerektirir.
    Abdullah İbn Ömer’e Kûfeli birisi: “Hacda bit öldürmenin hükmü nedir?”
    diye sormuş. O da: “Haydi oradan! Siz Kûfeliler Peygamber torununu
    öldürmenin hükmünü önemsemez ve onu rahatlıkla öldürürken, şimdi kalkmış
    bitin öldürülmesinin hükmünü soruyorsunuz. Yıkılın karşımdan!” diyor.
    - 134 -
    “Delikli tüfek çıktı, mertlik bozuldu” der Köroğlu. Facebook, Twitter çıktı,
    ilim ve âlim tümden bozuldu. Demokrasinin, Batının, düzenin bozamadığını
    televizyon ve internet bozdu.
    Koca ülkede, medrese hocası âlimlerden, İlâhiyat profesörü
    akademisyenlerden iki elin parmakları kadar demokrasiyi, tâğutları reddeden
    çıkmıyorsa, “sen hangi âlimden bahsediyorsun?” diye sorabilirsiniz. Allah’ın
    âyetlerini çok ucuza, bir maaşa satanların, hakkı gizleyip zamanımızdaki şirk
    ve putperestliği yok sayan, hakka bâtılı karıştıranların, dine bir sürü hurâfe
    katanların âlim sayıldığı bir ülkede yaşamanın zilleti bize yeter.
    Demokratik, laik, Kemalist düzenin nasıl yıkılıp yerine İslâmî bir devletin
    nasıl ikame edileceğini halka öğretmesi gereken âlim denilen kişiler, bu düzeni
    güçlendirecek şekilde koşuyor ve konuşuyor ise, işimiz hayli zordur.
    Çözüm Ne?
    Öyleyse, bu durumda iş bize düşüyor. Âlim zannedilen şahıslar, Kur’an’ı
    ihmal edip başka şeylerle uğraşıyorsa, nebevî mirası çar-çur eden mirasyedi
    konumuna düşmüşse, dâvâ adamı konumundaki cemaatlere, sana bana çok iş
    düşüyor.
    Zaten dinimiz, sınıflı bir toplumu kabul etmez. Ruhbanlık sınıfı, ulemâ
    sınıfı yoktur. Ne demek din adamı? Ne demek din görevlisi? Diyanet denilen
    resmî kurumda devletin emrinde olmayan kimseler din adamı, din görevlisi
    değil de, dinsizlik adamı mı oluyorlar? Devlet dini, ne zamandan beri Allah’ın
    dini yerine “din” diye kabul ediliyor? Âlimlere özgü özel giysi, yani üniforma
    sözkonusu değildir. Peygamberimiz, o günkü Mekkelilerin giydiğini giyiyor,
    kıyafetiyle fark edilmiyordu. Âlimler sınıfı olmadığından, herkes bildiğinin
    âlimi, bilmediğinin talebesi kabul edilir. Her mü’min, esas bilinmesi gereken
    Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı gibi bildiği ve o şekilde inandığı için belirli
    ölçüde de olsa âlim kabul edilir. Tabii, iman edip kendisine en faydalı olan öz
    ilme sahip kimse, bildiklerini sâlih amelle ispatlar ve başkalarından korkmayıp
    Allah’tan hakkıyla haşyet duyar. İslâm’la cehâlet taban tabana birbirinin
    zıddı olduğu gibi, müslümanla câhillik de birbirine öyle zıttır. Kur’an’a göre
    âlim, çok bilen, şu kadar farklı alanda bilgi hamalı olan değil; esas bilinmesi
    gerekeni bilen ve bildiğiyle amel edip görevini yapan ve Allah’tan hakkıyla
    korkan kimsedir. Yani, kafasını, elini ve gönlünü dengeli şekilde kullanıp
    çalıştıran kimsedir. Cehâleti temelinden reddeden İslâm, kendinden önceki
    dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklamış, iman edenlere ilk emir
    olarak vahyin ilk kelimesi “Oku!” olmuştur. İlmi, yani Allah’tan gelen vahyi
    - 135 -
    kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına
    Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    Faydalı ilim anlamında vahyin doğru anlaşılıp dosdoğru yaşanması anlamında
    “ilim tahsil etmek, her müslüman erkek ve hanıma farzdır.” 358
    Her müslüman, bildiğinin âlimi, bilmediğinin tâlibidir.
    “Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.”359
    Allah’ın ilmi yanında tüm insanların ilmi yok mesabesindedir. Rabbimiz
    sorar:
    “De ki: ‘Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?”360
    Bu soruya kendisi cevap verir: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”361
    Ebû Hanife ve İbn Teymiye gibi çok az sayıdaki zâtı istisnâ ederek diyebiliriz
    ki; tarihten günümüze âlimler, İslâm’ın siyasetle, yönetimle ve yöneticilerle
    ilgili hükümleri konusunda, hem ilim ve hem tavır ve uygulama açısından geçer
    not alamayacak şekilde başarısızdır, eksiktir, yetersizdir. Tevhidi siyasî açıdan
    doğru anlayan ve anlatan âlim, maalesef her dönemde yok denilecek kadardır.
    Günümü zün Âlimleri Neyin Mira sçısı?
    Dini sevdirmek, kolaylaştırmak, müslümanları müjdelemek konusunda
    başarısız olsalar da; haklarını yemeyelim; dini zorlaştırıp dinden insanları
    soğutmak, korkutup nefret ettirmek yönüyle hayli başarılıdır günümüzün
    âlimleri, âlim geçinenleri. Aynı şekilde, kâfirlere, zâlim yöneticilere, sapık
    ideolojilere karşı sessiz kalsalar da; Kur’an’ı merkeze alan, Kur’an’ın açıklaması
    ve uygulaması olarak Peygamberimizin sünnetini önemseyen, Peygamber’e
    ve dine saygı gereği olarak rivayetleri Kur’an’a uymuyorsa kabul etmeyip
    dini Allah’a tahsis edenlere karşı en sert üslupla düşmanca tavır takınmakta
    ustadırlar. Rivâyetlere ve âlimlerin görüşlerine ters düşen Kur’an âyetlerine
    teslim olmakta zorlansalar bile; mevcut kanunlara itaat etmede, insanları
    mevcut iktidarları desteklemeye çağırmada devlete, hükümete ve mevcut
    kanunlara tam bir teslimiyet içindedirler; haklarını yemeyelim.
    Ulemâ acziyet, korkaklık ve zillet içinde ise, ümmetin durumu nasıl olur? Tuz
    yiyecekleri kokmaktan korur, tuz kokarsa bu yiyeceklerin ve yiyenlerin hali ne
    olur? Âlim insanları bâtıldan, geleneksel ve modern hurâfelerden korur. Âlim
    358] İbn Mâce, Mukaddime 17
    359] 12/Yûsuf, 76
    360] 2/Bakara, 140
    361] 2/Bakara, 216
    - 136 -
    bu çirkinliklere batmışsa ümmetin hali ne olur? İyiliği emredip kendini unutan,
    Hakka bâtılı karıştıran, Hakkı ketmeden, mevcut tâğutlara, putperestliğe, şirke,
    ılımlı İslâm anlayışına, demokrasi ile İslam’ın sentezine, zâlim yöneticilere itaat
    ve teslimiyet göstererek Kur’an’ın emirlerini önemsemeyen kişiler nasıl âlim
    kabul edilir? Âlim kabul edilirse, câhillerin hali ne olur?
    “Hak yolda iken bile, tartışmayı (cidâli, münâzarayı) terk eden kimseye
    cennetin ortasında bir köşk” vaad edilirken,362 kendi cemaatlerinden olmayan
    tevhid ehli dâvetçileri kamuoyu önünde itibarsızlaştırmak için hakaret ve
    iftiralarla onları tekfir veya tadlil etmek kasdıyla reddiye adıyla tartışmalar ve
    suçlamalar yapmayı tercih edenlerin âlim kabul edildiği bir ortamda, gerçek
    ilmi ve âlimi nerede ve nasıl bulur halk?
    Olma z Olsun Böyle İlim , Böyle Âlim
    Eskiden beri gerçek âlimlerin sayısı azdı. Bugün âlim kabul edilenler iyice
    azdı. Bugünün âlim geçinenlerine “âlim” demek, âlimliğe hakaret sayılır. İlmin
    hakkını veren âlim, ancak İslâm devletinde yetişir. İslâm dışı bir devlet, kendini,
    kendi düzenini yıkmak isteyen kimseler yetiştirir mi? Bataklıkta gül yetişmez,
    hele gübrelikte hiç yetişmez. Yetişmiş olsa, mis gibi kokmaz, gübre gibi kokar.
    Âlimler, inkâr edip reddetmek zorunda olduğu tâğutî devletin imkânlarına
    meyletmez, Cehennemden uzak kalmaya çalışmak gibidir o kapılardan uzak
    kalmak. Tam tersine, âlim devleti denetler, yöneticilere adâleti, tevhidi, Allah’ın
    hükmüyle hükmetmeleri gerektiğini, aksi takdirde mü’min olamayacaklarını,
    kendi günahlarıyla birlikte halkın günahlarını da yükleneceklerini net şekilde
    tebliğ etmek zorundadır.
    “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir.”363
    İlim, sahibini yüceltir, güçlendirir, devleştirir. Devlerin yükü de ağır
    olur. Küfür devletinde yaşayan âlimlerin sanki İslâm Devletinde yaşıyor gibi
    davranması, önceliklerini ve faaliyetlerini bu şekilde tespit etmesi çok ciddi
    yanlıştır. “Usûlünüz yok, usule uymuyorsunuz” diye başkalarını suçlayıp
    kendilerini öven âlim taslaklarının bu asl’a ve usûle riâyet etmemeleri, ümmeti
    de âlimsiz bırakacak bir problemdir.
    362] İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis 51; Tirmizî, Birr ve’s Sıla 57, hadis no: 2961
    363] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13
    - 137 -
    İlme İhânet Bu Değil se ya Nedir ?
    Öncelikle ele alınması gereken siyasal açıdan bunca tuğyan, bunca küfür ve
    putperestlikle mücadele dururken;
    Müslümanların toprakları, devletleri, zihinleri, gönülleri, mescidleri,
    meclisleri, mahkemeleri küfrün işgaline uğramışken; halkın bunca cehâleti,
    hurâfeleri din diye kabul etmelerini, dinin esaslarını ve tevhidî inançları da
    hurâfe gibi algılamalarını düzeltmeye çalışmak dururken;
    Âlim geçinenlerin kendileri gibi düşünmeyen ilim adamlarına, yazarlara,
    cemaat önderlerine hakaretler yağdırması, iftira ve tekfire varan çirkince
    eleştirmeleri, onların ilimden ve âlim vasfından ne derece uzak olduklarını
    göstermeye yeter.
    Tâğutlara, putperestlere ve toplumu ifsad edenlere karşı ve İslâmî
    hareketin güçlenmesi yolunda kullanmaları gereken enerjilerini yanlış yerde
    tüketmemeleri icap eder.
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi keşke hiç okutulmasa.
    Câmilerde keşke hiç vaaz verilmese, hiç Türkçe hutbe okunmasa… İslâm’a ters
    hususları İslam diye öğrenenlerin yanlışlarının sıfırlanması, hiç bilmeyen sıfır
    konumundaki şahıslara doğruları öğretmekten o kadar zor ki… Yaşadığımız
    çağ, bilgi çağı değil; bilgi kirliliği çağı. Ancak gerçek âlimler, vahyin nûruyla bu
    kirli bilgileri temizleyebilir ve insanlara tertemiz ilim verebilir.
    Tevhidî bilince sahip ulemânın birbirleriyle yardımlaşmasına, işbirliğine,
    ortak faaliyet ve eylemlerine büyük ihtiyaç var.
    Peygamberlerin mirasını Peygamberlerin yoluna ters şekilde harcayan,
    Kendileri Kitap ve Sünnetten yeni meselelere çözümler üretmeleri gerekirken,
    eski âlimlerin kendi dönemlerindeki problemlere çözüm oluşturma çabalarını
    mutlaklaştırıp şartlar tümüyle değiştiği halde, onları mutlak doğru gibi sunan,
    Mezhebini veya menhecini, eski âlimlerin görüşünü, yorumları din gibi
    de değil dinin kendisi gören anlayışla, rivayetleri kutsallaştıran, beşer sözünü
    vahye tercih edip ilme ihânet eden kimselerin bu vahim yanlışlarını Kur’an’daki
    mutlak doğrular ile düzeltmeleri için duâlar ediyoruz. Biz de bu yazımızda ve
    genel din anlayışımızda hata ettiysek, hatamızı görüp düzeltmeyi Rabbimizden
    niyaz ediyoruz.
    Kur’an’ı merkeze alan ve onu Peygamberimizin sünneti ile, onun metoduyla
    hayata geçirmeye çalışan âlimlerimize selâm olsun!
    - 138 -
    14. HUTBE
    DÜZEN HANGI ÂLIME ZULMETMIYOR KI… ZULÜMLE
    MÜCADELE ETMEK ZORUNDA OLAN ÂLIMLER
    Âyet :
    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَ ا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
    “Aranızdan yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden
    sakının ve bilin ki Allah, cezası çok çetin olandır.” 364
    Hadi s:
    “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 365
    “Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil
    ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” 366
    Âlim ve zâlim; birbirini hiç sevmeyen iki şahsiyet. İlim ve zulüm nasıl
    birbiriyle zıt iki ayrı dünya görüşünü ve hayat tarzını ifade ediyorsa, bu
    özelliklere sahip olan kişiler de, kendilerinde bu vasıflar ne kadar varsa o oranda
    birbirlerine düşman… Zâlimde eziyet etme özelliği varsa, âlimde de Allah’tan
    başkasından korkmama cesareti var. Zâlimde haksızlık yapma arzusu ne kadar
    fazla ise, âlimde de zâlime karşı hakkı haykırma gücü o kadar ağır basar. Biri
    olumsuz örnek, diğeri olumlu… Karşı karşıya gelmeleri, ateşle barutun birbirine
    yaklaşması gibi bir şey. Biri fesadın diğeri salâhın timsâli. Biri şeytanın diğeri
    Rahmân’ın askeri. Biri Allah’tan, O’nun azâbından korkmayan, diğeri kullar
    içinde Allah korkusu en derin olan.
    Tuğyanın temelinde zulüm yattığı için, tâğutlar en büyük zâlimlerdir. Şirk
    de en büyük zulüm olduğuna göre tâğutların aynı zamanda müşrik olması,
    âlimlerin de mücadelesinin bu iki karaktere karşı yoğunlaşmasını gerektiriyor.
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.367
    Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler
    tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı
    364] 8/Enfâl, 25
    365] İbn Mâce, Fiten 20
    366] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
    367] 5/Mâide, 45
    - 139 -
    hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
    önemli ibadetlerdendir.
    “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 368
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü âlimlerle
    doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca dönüşmüştü.
    Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakih ve muhaddislerin,
    Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına başkaldırmaları gibi.
    Medine’nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefâ-i Raşidin’in yolundan
    gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi
    itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve
    onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı reddeden
    Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said
    bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda
    vermeyince ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. Yusuf el-Karadavi, bu destansı
    mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
    için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle şehid
    edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife Mansur’dan
    işkence ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi
    üzerine ona da işkenceler yapıldı. İmam Şafii, dokuz arkadaşıyla birlikte
    yakalandı, tüm arkadaşları öldürüldü, kendisi son anda kurtuldu. İmam Ahmed
    bin Hanbel, zâlim yönetim tarafından falakaya yatırıldı ve kolları kırıldı. İbn
    Teymiyye, İmam Serahsi, Şâtıbî yıllarını zindanlarda geçirdiler. Abdulkadir
    Udeh (Avde) yüzyılımızın en büyük İslam ve Anayasa Hukukçularındandı;
    darağacında can verdi. Seyyid Kutub’un tefsirini bunca etkili ve yaygın kılan
    ilmî değerinden çok, kitabını kanıyla, canıyla imzalamasıydı. Bu büyük şehid
    öyle diyordu: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak;
    fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin,
    kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’
    olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri
    şartıyla...”
    Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve işkence gören, hatta idam
    edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne
    getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said
    Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
    368] İbn Mâce, Fiten 20
    - 140 -
    el-Bennâ, Mevdudi, Ali Şeriati, Muhammed Bâkır es-Sadr... (Tabii, özellikle 20.
    Ve 21. Yüzyıl âlimlerini sayarken; âlim olup olmadığı ve hatta mü’min kabul
    edilip edilmeyeceği konusunda ihtilafları bir tarafa bırakarak mazlum olma
    özellikleriyle örnek verdiğimizi hatırlatalım.) Daha yakınlardan, günümüzden
    örnekler verecek olursak; Mehmet Emin Akın, Kul Sadi Yüksel, Timurtaş
    Uçar, Şahi-i Merdan Sarı, Ebu Hanzala, Alâaddin Palevi, Mustafa İslamoğlu,
    Abdullah Büyük, Hüsnü Aktaş, Ebu Hanzala, Ahmet Topal, Alpaslan Kuytul,
    Cihan Akman…
    Âlim olmasalar da bazı âlimlerden daha fazla dâvetçi özelliği ile faâliyet
    yapan, Ercüment Özkan, Yaşar Kaplan, Kadir Mısıroğlu, Selahattin Eş, Yılmaz
    Yalçıner, Salih Mirzabeyoğlu, Hizbu’t Tahrir’in ön saflarında yer alanların
    tümü; hemen aklıma gelen isimlerden. Tabii bunlar en azından düzenin
    zindanlarında zulüm çekenler. Bir de zindan hayatı yaşamadığı halde, ondan
    daha büyük zulüm çekenler var. Mehmet Pamak’ı ele alalım meselâ; hakkında
    açılan dâvâ sayısı 60’ın üzerinde. 10 yılın üzerinde mahkûmiyet kararı. 2,5
    sene yurtdışında sürgün (bize göre hicret). Bu satırları yazanın düzene göre
    bazı suçlarının cezasının paraya çevrildiği, bazılarının çevrilmeyip mahkûm
    olduğu ve defalarca ve uzun yıllar yurt dışında yaşamaya mecbur kaldığı hicret
    günleri…
    T.C.’nin Hapi s Karne si
    Türkiye’de müslümanların cezaevi süreçleri Kemalist rejim kurulur
    kurulmaz başladı. Rejim darağaçlarıyla, zindanlarla kendi yüzünü gösterdi.
    Cumhuriyet ilan edilir edilmez İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemeler
    darağaçları, sürgün ve hapislerle insanlara gözdağı verdi. Dünyanın neresinde
    görülmüştür şapka giymemenin idamlık suç olduğu? Bu ülkede on binlerce
    insan sırf şapka giymediği için hapse atılmakla yetinilmeyip idam edildi. İslâm
    düşmanı rejim kanla, idamla, zorla kabul ettirildi. Atatürk’ün İslâm’la halkın
    bağlarını koparmak için Kur’an’ın alfabesini değiştirip Kur’an harfleriyle
    yazılan tüm kitapları yasaklaması, elif-be öğretimini bile hapislik suç saydı.
    Köyde çocuklara Kur’an öğrenimi için altyapı olarak elif-be öğretmek, hocanın
    sarığını başından alarak boynuna dolayıp köy meydanında sürüklemekle
    başlayan işkencelere, yıllarca hapishanelerde çürümeye sebep olacak bir suç
    sayılıyordu. Allah demenin bile yasak olduğu dönemler yaşandı.
    Atatürk’ün başlatıp İnönü’nün sürdürdüğü ezan okurken bile Allahu ekber
    demenin suç sayılmasını, bu yüzden nice kimsenin hapislerde çürümesini
    kim ne ile izah edebilir? 1980’li yıllara kadar devam eden Arapça öğrenim
    - 141 -
    yasağını nereye koyalım? 2010’lara kadar devam eden başörtüsü yasağını
    nasıl açıklayalım? Hâlâ sürdürülen tevhidin günlük hayata ve siyasal alanlara
    yansımasının, devletin İslâm dışı uygulamalarına yapılan eleştirinin, putlara
    karşı çıkmanın, Atatürk’ün heykeline yan bakmanın hapis cezasına sebep
    kabul edildiğini Türkiye dışında yaşayan Müslümanlara anlatmak zor olduğu
    kadar, Avrupalı Kâfirlere bile hayli zordur.
    Avrupa’da, Amerika’da bile İslâm’ı anlattığı için bir imamın, vâizin veya
    bir dâvetçinin hapse atıldığı duyulmuş bir olay değildir. Bu ülkede ise içeri
    girmeyen meşhur âlim sayısı, girenlere oranla çok daha azdır. Rejim, istediği
    âlimi el-Kaide örgütü üyesi veya şimdilerde daha çok IŞİD’çi diye içeri tıkar
    veya uydurma başka bir gerekçe bulur. Bu satırların yazarı sadece “Atatürk’ün
    cenaze namazının hangi camide kılındığını bilmiyorum” dediği için bir yıl
    hapis cezasına çarptırıldı. 27 Mayıs 60’da, 12 Mart 71’de, 12 Eylül 80’de, 28 Şubat
    97’de hapishaneler yeniden dolmuş, 20 kişilik koğuşlara 50 kişi yatırılmıştır.
    Düzen, hapishanedekilerin âlimden mahrum kalmalarını istemediğinden olsa
    gerek; bu mazlum mahkûmların önemli bir kısmını da âlimler teşkil ediyordu.
    Bu tarihler, sıkıyönetimin tekrar yürürlüğe konulduğu günler olduğu gibi,
    hapishanecilik ve zulüm tarihinin altın sayfalarıdır.
    Câhiliye Düzeni ve Toplumu Demek ; Her Taraf Hapi shane
    Demektir
    İslâm’ın hayat veren ilkeleri uygulanmadığı için, tâğutların, velîsi
    olduklarıyla birlikte, bu ülkeyi de nurdan zulumâta çıkardığı için yaşadığımız
    topraklar açık hapishaneye dönüştü. İslâm dâvâsını yeterince bilmeyenlerin
    bu olguyu görüp anlamalarını bekleyemeyiz. Ama Kur’an’ı, tevhidi, kulluğu,
    İlâhî rızayı hayatının merkezine alan mü’minlerin, yaşadığı ülkeyi doğru
    tanımlamaları şarttır. Bu ülke dâru’l-İslâm değilse, (ki olduğunu iddia etmek
    İslâm’ı da, ülkeyi de hiç tanımamak demektir) adına ne denilirse denilsin bu
    ismin “dâru’l-hapis” anlamını da içerdiği rahatlıkla söylenebilir. Hapis hayatı,
    hürriyetlerin kısıtlanması demek olduğuna göre, Müslümanın Müslümanca
    yaşama hakkının, sadece Allah’a kulluk yapma hürriyetinin verilmediği bu
    ülkeye Türkiye Hapishane Cumhuriyeti denilebilir. Seçimler gardiyanlardan
    gardiyan tercihi demektir. Ve halkın çoğu kendilerine hapishaneyi, hapis
    hayatını sevdiren gardiyanları seçiyorsa devamlı hapiste kalmayı hak ediyor
    demektir. Cezaevindekiler hayatlarından memnun; yeter ki, gardiyanları
    değişmesin, diğer mahallenin gardiyanları başlarına geçmesin.
    - 142 -
    Âlimlere Yap ılan Esas Zulüm , Onlar ın Beyinlerine ve
    Gönüllerine Müdâhaledir
    Âtıf Hoca’ya acıyana acıyorum. Onun da kendine acıyanlara acıdığını
    sanıyorum. Şehidler değildir acınacak; zâlimlerden korkup dinini ve âhiretini
    satanlardır. İçeride yatan kimsenin, zindanda bedeni esir olsa bile vicdanı hür,
    gönlü hür, kafası hürdür. Dışarıdaki insanın işgal edilmedik tarafı kalmamış,
    kafası esir, vicdanı hapis hayatı yaşıyor, gönlüne de müebbet vermişler. Şehid,
    ölümsüzleşmiş; zillet içinde hakla bâtılı karıştıran kişi ise, her an ölümü
    yaşamakta, ölümü ve ölümden daha beter zilleti, zâlimlere esâreti, kulla
    kulluğun sıkıntısını. Biri şehadetle ölümü öldürüyor; diğeri tâğutlara itaatle
    canlı cenaze olmayı seçiyor, hayat süren leş oluyor.
    Zulüm gören, mazlum âlim deyince sizin aklınıza ne tür görüntüler gelir,
    bilmiyorum. Benimkine idam sehpalarında sallanan ve işkenceler altında inleyen
    âlimler gelmez; esaret zinciri gibi kravatı boynunda, dili hakkı söyleyemeyecek
    şekilde kapalı, zâlim devletin emrinde, kanunların güdümünde, hürriyetini
    (belki cennetini) bir maaş karşılığı satmış, korkak ve düzen başta olmak üzere
    bâtıllarla uzlaşmış köle ruhlu, başı fes üzerine sarıklı insanlar geliyor.
    Zulüm Demek , Sadece Hapi s ve İşkence Demek Değildir
    Câhiliyyenin adalet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla ve çifte standartlı
    nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece fizikî bir yaptırım olarak ve hiç
    sebep yokken yapılan bir haksızlık olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle
    müslüman müstaz’aflara inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul
    bile etmez. Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları
    zulmün farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan dâvetçilere
    ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları çokça görülür. Allah’a
    şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu hiçmi hiç düşünüp kavramazlar.
    Müslüman olduğunu iddia eden câhiliyye mensupları, müşrikçe inanç ve
    yaşayışı, küfür ahlâkını (ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların
    bunlara tavır almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
    Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve
    benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas
    anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.”
    Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir.
    Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak
    zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden
    - 143 -
    başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma esasına dayanır.
    Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür. İslâmî ıstılahta; bir eşyayı
    veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir.
    Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm,
    yerli yerine koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak
    anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur”dan yoksun olmaktır.
    Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır.
    Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu tanımın işaretlerini görmek
    mümkündür.
    Musîbet İstenme z; Gelir se Sabredilir
    Müslümansanız, üstelik dâvâ adamıysanız, hele bir de zâlimlere hakkı
    haykırıyorsanız bugün değilse bile yarın düzenin zulmüne muhatap olacaksınız
    demektir. Hapislere düşeceğiniz kesin değilse de düşmeyeceğinizin de hiçbir
    garantisi yoktur. Nasılsa tevhidden birazcık bahsedersen, “örgüt üyesi”
    damgasıyla dosyan hazırlanacaktır. Düzen ve düzenbazlar, düzenin kurbanı
    halk, hakkı söyleyip bâtıla tavır aldığınızda sizi hapishane ile korkutmayı pek
    sever. Dâvâ adamı ölümden bile korkmaz, şehitliğe can atarken, hapishaneden
    mi korkar hiç?
    “Sizler Allah’ın, haklarında size hiçbir delil indirmemiş olduğu putları O’na
    ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan nasıl olur
    da korkarım? Eğer biliyorsanız, söyleyin bakayım, bu iki gruptan hangisi güvenli
    olmaya daha lâyıktır?”369
    “...Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’minlerden iseniz, bilin ki,
    Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”370
    Hatırımızdan çıkarmamalıyız ki, bütün dünya bir araya gelip bütün
    güçleriyle bize zarar vermek isteseler Allah istemedikçe zerre kadar zarar
    veremezler.
    “Eğer insanların tümü toplanıp sana zarar verme hususunda birleşseler ancak
    Allah’ın senin aleyhinde yazdığı şeyden başka bir zarar veremezler.” 371
    “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultana/yöneticiye karşı hakkı söylemektir.”372
    369] 6/En’âm, 81
    370] 9/Tevbe, 13
    371] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/293
    372] Tirmizi, Fiten 13; Ebû Dâvud, Melâhim 17
    - 144 -
    “Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil
    ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” 373
    İslâm dışı düzenler korku rejimidir, baskıcıdır, zorbadır. Bu rejimlerin
    başındaki egemen güçler, etrafa korku ve dehşet salmaya, hakkını arayanları
    sindirmeye ve insanları robot gibi tek tipleştirmeye, daha doğrusu kendilerine
    kul/köle yapmaya çalışırlar. Bırakın eylemi, düşünmek bile yasaktır, düşüncesini
    söylemek ve yazmak sadece rejimden yana olanların yapmasına izin verilen bir
    lütuftur. İnsanlar öyle korkutulmuştur ki, her yerde devletin gözü kulağı var
    zannedilir. Devlet, bilinçaltında dev’letilmiş, devleştirilmiştir. Devlet denince
    öncelikle karakol, polis, askerlik, mecbûrî eğitim, vergi, mahkeme, suç-ceza,
    hapishane... akla gelmektedir. Bu tür korku rejimlerinin kutsal kitapları
    şu cümleyle başlar: “Yurtta sus, cihanda sus!” Nice insan, omuzlarındaki
    kameraman ve yazıcıları düşünmez de konuştuklarının rejim tarafından
    dinlendiğinden kuşkulanır. “Haram” pek önemli değildir sokaktaki vatandaş
    için, ama “yasak!”, o başka. Hapis korkusu, nice insanda cehennem korkusunun
    önüne geçmiştir. Ama gerçek mü’min, sadece Allah’ın kulu olduğunun
    bilincindedir. Müşriklerin korktuğu korkunç insanlar, bostan korkuluğu gibi
    gözükür müttakî mü’minin gözüne.
    Si z Allah ’tan Korkma zken , Biz Si zin Zulümlerini zden hiç
    Korkmay ız!
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi zulüm ve tuğyan, ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
    yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
    taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle
    kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmaktan
    çıkartılıp İslâmî olması gerekir. Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü
    Allah’ın hükmü adalet; onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 374
    “İnsanlar zâlimi ve zulmünü görüp de onu zulümden el çektirmezlerse Allah’ın
    onların hepsinin başına bir ceza indirmesi çok yakındır.” 375
    “Bir milletin âlimleri sustuğu vakit o millet uyumuştur. Âlimleri uyuyan bir
    millet ölmüştür.” O halde ölmüş olan bir milletin de tıpkı bir “ba’su ba’de’l-
    373] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
    374] 5/Mâide, 45
    375] EbûDâvûd, Fiten: 1; Tirmizi
    - 145 -
    mevt” kalkışı gibi ihyası ve yeniden dirilişi için âlimin hakikati söylemesi
    lazım. Âlim’in hakkı ketmetmemesi lazım.
    Siya sî Otorite ve Yöneticinin Tuğyân ını Başkalar ına
    Ula ştırma sı/Tâğut ’la şma sı
    Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi tuğyanlarını
    haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların dünya hayatlarını
    düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece diğer insanlar da bunların
    koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın hükmünü bırakır, tuğyankârların
    hükümleriyle muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara hem ibadet
    etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan birinci
    tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını haklı
    çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen
    insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir
    yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir.
    Tâğut, kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi
    zulümât, yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de baş
    aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.376 Böylece, tâğutun peşinden gidenler,
    onu velî/dost edinmekle ona ibadet etmiş olurlar.377 Allah’a imandan önce
    ‘lâ/hayır’ silahıyla tâğuta küfretmeleri, onu tanımamaları gerekirken onun
    koyduğu hükümlerle muhâkeme olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta
    iman etmiş olurlar.378 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an ayetleri
    böylelerinin ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.379 Böylelikle, şirk toplumunun
    üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani heva ve hevesi ile
    yardımcılarıyla tâğuta ibadet edenler) tamamlanmış olur; tevhid toplumunun
    yerini alır veya karşısına geçer.
    Zulüm , Herke si Kuşat ıyor , Tabii Âlimleri de …
    Şirk en büyük zulüm olduğu için, şirk düzeni en büyük zulüm kaynağıdır.
    Ve zulümlerinden hiçbir vatandaşını mahrum etmeyen düzen, âlimleri de
    bu kaynaktan bol bol sulamaktadır. Hemen her konuda adâletsizlikleri ve
    ayrımcılığı olsa da, âlimlere karşı ayrımcılık yapmayıp küfrün ve isyanın her
    çeşidinden onları da besler. Âlim adayı da, diğer insanlar gibi, gözünü gayr-ı
    376] 2/Bakara, 257
    377] 5/Mâide, 60
    378] 4/Nisâ, 60
    379] 5/Mâide, 64
    - 146 -
    İslâmî bir toplumda açıyor. O da haramların câzibesine kapılacak şekilde
    büyüyor. Herkes gibi o da Atatürkçü olacak şekilde yetiştirilmiş. O da okulda
    Pazartesi ve Cuma günleri putperest âyinlerine katılma mecburiyetinde.
    O da hakkı bâtıl, bâtılı hak diye öğreniyor. O da müşrik vatandaş yetiştiren
    okul denilen tornadan çıkmış. O da ilim yerine filmle büyümüş. Ona da
    düzen futbolu yücelterek sevdirmiş. O da sanatçı denilenleri tanımış, onların
    şarkılarıyla büyümüş. O da uzlaşmacılığı, düzenle sürtüşmeden yaşamanın
    faziletini öğrenmiş. Dini öğreten resmî kurumlarda Hak Dini yerine devlet dini
    öğretilmiş. Atatürk’le, Amerika ile, tâğutlarla mücadele etmemenin dinî görev
    olduğunu öğrenmiş. Laiklik ve demokrasiyi sevdirmişler. Din öğreten hocaları
    da hakla bâtıl nasıl bulamaç haline getirilir, bâtıl hak yerine nasıl konulur, hak
    nasıl gizlenir, bunları öğretmiş. Partilerden bir parti, zulümlerden bir zulüm
    beğenmesi için düzen iknâ etmiş. Kanunların, anayasanın Kur’an hükümlerine
    ters düşse bile tercih edilmesi gerektiğini benimsetmiş. Kısaca hakkı bâtıl, bâtılı
    hak diye kabul ettirmeyi başarmış.
    Böyle bir ortamda, sormak lâzım esas büyük zulüm Âtıf Hoca’ya yapılan
    mıdır, bu günkü âlimlere uygulananlar mıdır? Âtıf Hoca, kendisine yapılan
    zulüm neticesinde idam edilerek şehid oldu. Bugünkü âlimlerin kahir ekseriyeti
    kendilerine öğretildiği şekilde hakkı ketmederek lânetlendi, devlet dinini
    Allah’ın dinine tercih ederek dünyada zilleti, âhirette azâbı hak edecek şekilde
    yetiştirildi. Hangisi daha büyük zulümdür. Şehid edilerek cennete gönderilmek
    mi, âhirette hesabını veremeyeceği yanlış din anlayışını kabullenmiş ve topluma
    mesaj diye emr-i bi’l-münker yapacak, tevhid gibi, şirk gibi, putperestlik gibi
    konuları yok sayıp bunları gizleyen hoca şeklinde yetiştirilmek mi? Dünyaya
    yönelik zulüm mü daha büyüktür, âhirete yönelik zulüm mü? Dünyası yok
    edilmek mi büyüktür, âhireti yok edilmek mi? Allah’ın razı olduğu inanç ve
    eylem uğruna hapis veya idam mı; yoksa Allah’ın lânetine muhatap olsa da,
    dünyada rahat şekilde maaşını alıp yaşama karşılığında âhiretini satan mı?
    İnsan, dünyevî ve fâni şeylerden korkmayı ifrat derecesine vardırırsa, küçük
    ve gizli de olsa şirke düşmenin sınırına girmiş olur. Mü’min inanır ki, insanları
    ve bütün varlıklarıyla tüm dünya bir araya gelse, Allah istemediği müddetçe
    en küçük bir zarar veremezler. Güç ve kuvvet, yalnız Allah’ındır. O yüzden
    korkulmaya lâyık tek zât O’dur. Bazı insanlardan korkmanın getireceği esâret
    ve istibdat zehrinin panzehiri olarak İslâm, Allah korkusunu yerleştirmiştir.
    Allah korkusu olmayan kimsenin başına on tane polis diksen, işini bilen insan
    suç işlemenin bir yolunu mutlaka bulacaktır. Bir de o polislere de ayrıca polis
    gerekecek; rüşvet yemesinler, görevlerini kötüye kullanmasınlar diye, tabii o
    polislere de başka polisler...
    - 147 -
    İmanlar, korku terazisiyle tartılmaktadır. Korkunu söyle, sana kim
    olduğunu, kimi ilâhlaştırdığını söyleyeyim. Ya sadece Allah’tan korkup takvâ
    zirvesine tırmanarak Allah katında en ekrem, yani ikram edilmeye en lâyık
    yiğit bir Allah eri olmak; ya da ayaklar altında ezilinceye kadar sümüklü böcek
    gibi yaşamak. İnsan özgürdür; bu iki yoldan birini seçebilir. Ama takvâ yolunu
    seçerse, bilmelidir ki, bunun bedeli ucuz değil! Korku hissinin tevhidî bilinçle,
    mü’mine has irâdeyle kontrol altında tutulması, şeytanın korku oklarının
    fedâkârca savuşturulup karşı hücuma geçilmesi gerekecektir, hem de ömür
    boyu.
    Ey zâlimler! Vallahi sizlerin dünyayı sevdiğiniz kadar bizler Allah
    yolunda ölmeyi seviyoruz. Ey zâlimler! Vallahi sizlerin rahatı sevdiğiniz
    kadar bizler Allah yolunda cefa çekmeyi seviyoruz. Ey zâlimler! Bizleri neyle
    tehdit ediyorsunuz? Bu uğurda ölmemiz şehâdet, sürgün edilmemiz seyahat,
    zindanlara doldurulmamız halvettir. Ve bizler için iki güzellikten biri vardır;
    ya şehâdet veya zafer. Ey zâlimler! Bizi iyi tanıyın, bizler Hasan El Bennâ’nın
    öğrencileriyiz. Ve diyoruz ki; “Gayemiz Allah, önderimiz Rasûlullah,
    anayasamız Kur’an, yolumuz cihad, en büyük arzumuz Allah yolunda şehid
    olmaktır.” İbnTeymiye, “Hapishane Mektupları” adlı kitabında benzer şekilde
    haykırır: Öldürülürsem bu benim için şehâdet, sürgün ederlerse bu benim için
    hicret olur. Hapsederlerse hapishane bana mescid olur. Beni nereye sürerlerse
    sürsünler ben her yerde yün veren koyun gibiyim!” Bunları dillendirmek sizin
    yasalarınızda hapisle cezayı hak ediyorsa, buyrun biz oraları okula, Yusuf
    medresesine çevirmeye hazırız. Biz hapisten korkmayız, siz bizim hapiste de
    yapacaklarımızdan korkun. Biz cehennemden sakınırız. Sizin cehenneminiz
    mi var ki sizden korkalım. Asıl siz cehennemden korkun. Zâlimler için yaşasın
    cehennem!
    Ey Allahım! Korktuklarımızdan bizi koru. Korkulardan emin kıl.
    Korkaklıktan, Senden başkasından korkmaktan, Senin sevgini kaybetme
    korkusundan başka, korkulacak şeylerden Sana sığınıyoruz. Bizi umduğumuz
    güzel şeylere kavuştur. “Lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn” (“Onlara korku
    yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”)380 dediklerinin sınıfına kat.
    “Korkup susma! Susarsan sıra (hem burada, hem orada) sana da gelecek.
    “Zincirlerin altınsa da hattâ koparıp kır; / Susmak ne demekmiş? Yere
    haykır, göğe haykır!”
    380] 46/Ahkaf, 13
    - 148 -
    15. HUTBE
    İLIM, ANCAK AMEL ETMEK İÇIN ÖĞRENILMELIDIR
    Âyet :
    أْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ � اَتَ
    “Siz, insanlara iyiliği emrediyor da, kendinizi unutuyor musunuz? Bir de
    Kitap okuyorsunuz ha! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 381
    مَثلَُ الذَّ۪ينَ حُمِّلوُا التوَّْريٰةَ ثمَُّ لمَْ يحَْمِلوُهَا كمََثلَِ الحِْمَار يحَْمِلُ اسَْفَارًاۜ بئِْسَ مَثلَُ القَْوْم الذَّ۪ينَ
    كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    “Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca
    koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın âyetlerini yalan
    sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz.” 382
    Hadi s:
    “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!” 383
    İslâm’da ilim, Allah’ın rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir.
    Peygamberimiz, şöyle dualar ederdi:
    “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim
    öğret, ilmimi artır.”384
    “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duadan, korkmayan
    kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 385
    Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla
    amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum
    ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim,
    bilinmesine ihtiyaç duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği caiz görmediği
    (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
    381] 2/Bakara, 44
    382] 62/Cum’a, 5
    383] Tirmizî, Deavât 68
    384] Tirmizî, Deavât 128
    385] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
    - 149 -
    Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”386
    buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman
    onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden
    olacaktır.” 387
    Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan
    kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin
    durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” sözünde
    belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde
    câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 388
    “(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara
    iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 389
    “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
    şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan en sevilmeyen bir
    şeydir.” 390
    “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle
    amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.”391
    İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya
    kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı
    gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat
    kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat
    kendisi yanmaktan kurtulamaz. 392
    Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini,
    insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil.
    Yine Gazali şöyle der: İlim olan yerde söz az olur; lafı uzatanı ilmi de azdır.393
    Şimdi laf çok, kitap çok, konferans, seminer ve benzeri etkinlikler çok. Fakat
    bu işler insanların davranışlarında bir değişiklik yapmıyor. İlim adamları(!)
    ve bazı din adamları(!) sadece meslekî görevlerini yapıyorlar o kadar. İslâm’ı
    tarihî bir olay konumundan, keramet masalları, hurâfeler ve tartışmalar
    yığını gibi algılanmaktan kurtarmak şarttır. İslâm, Allah tarafından Kur’an’la
    tamamlanmış, Rasûlullah’ca hayata geçirilmiş, ilke ve esasları belli olan Hak
    386] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
    387] Aliyyül Kari, Esraru’l-Menfûa, 364
    388] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. 2/ 283
    389] 2/Bakara, 44
    390] 61/Saff, 2-3
    391] 62/Cuma, 5
    392] Gazali, İhya, c. 1, s. 82
    393] Gazali, İhya, c. 1, s. 140
    - 150 -
    dindir. O dün olduğu gibi, bu gün için ve gelecek için de vardır. O şimdiki
    hayatın, fert ve toplum hayatının içinde olmak için vardır. İslâm, duygulu şekilde
    hatırlanacak nostaljik bir hâtıra değildir. Onu bir tarihî olay gibi algılayanlar,
    gerçek ilimden nasibi olmayan ilim kalpazanlardır. 394
    Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih
    amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan
    kimse, mutlak surette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek
    kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe
    yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı
    cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek
    ve o yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)
    dir denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri
    görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı
    ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı
    yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir
    hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut
    ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir
    Kur’an; O’nun ashabı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve
    o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
    İnsan olarak bizim ilmimizin, bilme gücümüzün bir sınırı vardır. Çünkü
    zaten vahyin dışındaki bilgi vasıtaları olan duyularımızın ve aklımızın gücü
    sınırlıdır. Duyu organlarımızın ve aklımızın bizi yanılttığı durumlar da söz
    konusudur. İnsanın bilgi bakımından bazen yanılabileceği, hoşlanıp sevdiği
    bir şeyin aslında şer; hoşlanmadığı bir şeyin de gerçekte hayır olabileceği ifade
    edilerek, “Allah bilir; fakat siz bilmezsiniz.”395 şeklinde kesin hüküm verilir. İnsan,
    bilgisinin sınırını idrâk ederek, kavrayamadığı gerçeklerin de bulunabileceğini
    kabul etmelidir. Gerçek, sınırsız ve mutlak ilim sahibi sadece Allah’tır. Tüm
    mahlûkat, O’nun yaratmasıyla var olduğu gibi, aklımız, organlarımız da maddî
    ve manevî güçlerimiz de Yaratıcımızın verdiği kadardır. İnsan, ancak aklının
    erdiği ve çalışması oranında bilir, daha ilerisini bilemez. Bu varlık âlemi içinde
    insanın bildiği birkaç damla ise, bilmediği bir okyanustur. Hatta insanlar,
    bildiklerini sandıkları konularda bile tam ve mutlak bir bilgi sahibi olamıyorlar.
    Bilgiler eşyanın ve hadiselerin yüzeyinde kalıyor, iç yüzüne nüfuz etmek için
    sarf edilen gayretlerin sonu acze varıp dayanıyor. 396
    394] E. Sağıroğlu, a.g.e., s. 113
    395] 2/Bakara, 216
    396] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
    - 151 -
    İlim, aynı zamanda bir rahmettir, nurdur. Vahiy, fıtrat, hidayet, risâlet,
    kitap, hikmet, basiret, feraset vb. kısımlarıyla ilim, sadece Allah’tan
    kaynaklanır. İlim, Allah’ın adıyla, O’nun izniyle ve O’nun rızasıyla, O’nun
    verdiği imkânlarla, O’nun kitaplarını (Kur’an, evren ve insan) okumakla
    gerçekleşir, açığa çıkar. İmam Şafii’ye atfedilen Vekıy isimli âlime hâfızadan,
    ilim öğrenmedeki başarısızlıktan şiir diliyle şikâyet edildiği mısralarda geçtiği
    üzere; “İlim nurdur; Allah’ın nûru da âsîlere verilmez.”
    İlmi ve hikmeti Allah, her isteyene değil; dilediğine verir:
    “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır
    verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”397
    Farklı anlamlar verilmekle beraber; derin ve yararlı bilgiye hikmet denir.
    Bu ayetteki hikmet, Kur’an ilimleri demektir. Bilgisayarlar; ilim, hikmet,
    nur özelliğindeki Allah’ın vehbî olan basiret ve ferâsetle ilgili bilgileri ve ona
    giden yolları yok saymaktadır. Hikmeti, ferâset ve basireti, nuru bilgisayara
    sığdıramazsınız; ancak gönül sarayının tahtına oturtabilirsiniz. Bülbül, altın
    kafes ve vatanla ilgili ünlü atasözünü, konumuza adapte ederek şöyle diyebiliriz:
    İlmi, altın bilgisayara/bilgisaraya koymuşlar; ah mü’minin gönlü! demiş.
    Allah’la, hidâyetle, fıtratla bağını koparanlar, akılsız, kör ve sağır oldukları
    için398 câhildirler. Zaten İslâm, câhilliği Allah’ı hakkıyla tanımayanların, hakkı
    örten ve görmezden gelenlerin sıfatı olarak belirtir.399 Câhiliyye mensubu bu
    câhiller hasta ruhludurlar.400 Fıtratlarına, evrene ve Rab’lerine ters düştükleri
    için fesatçı/anarşisttirler401 Hayvandan da aşağıdırlar.402 Hayvanlar, yaratılışları
    gereği insanlara hizmet edip faydalı olurken; bu câhiller sadece faydasız değil;
    zararlı, müfsid, bulaşıcı mikrop taşıyan pisliklerdir.403 Kötülüğü emreden, iyiliği
    yasaklayan,404 şeytanın askerliğini yapan,405 giderek şeytanlaşan406 kimselerdir.
    Kur’an’da akıl ve derin düşünme yerinin kafa değil de kalp olarak
    değerlendirilmesinin kalbin manevî duygu ve güzelliklerin, özellikle de iman
    ve takvanın mahalli olması ve selîm aklın bunlarla irtibatı dolayısıyla olmalıdır.
    Böyle bir aklın; imanla, takva ile, yani Allah’la bağı dolayısıyla câhillerin
    397] 2/Bakara, 269
    398] 2/Bakara, 18; 7/A’raf, 179
    399] 7/A’raf, 138; 6/En’âm, 111
    400] 2/Bakara, 10
    401] 2/Bakara, 12
    402] 7/A’râf, 179
    403] 9/Tevbe, 28
    404] 9/Tevbe, 67
    405] 58/Mücâdele, 19
    406] 6/En’âm, 112
    - 152 -
    (kâfirlerin) basit çıkarlarından başka şeylere çalışmayan akıllarından farklı
    olacağı doğaldır. O yüzden Kur’an onlar için akletmeyen, aklını kullanmayan
    vasıflarını kullanır. 407
    Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan,
    meleklerden üstün olmuş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını
    kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması
    gereken araçların başında ilim gelir. Kur’an, bilgi kaynağı olarak, vahiy başta
    olmak üzere, doğru haberi, duyuları ve akıl yürütmeyi göstermektedir. Hayatın
    gayesi, Allah’ı bilmek, inanmak ve O’na ibadet/kulluk etmektir. O’nu tanımak
    ve bilmek, bilgilerin en üstünü ve yücesidir. İnsan, ancak bilgi vasıtalarıyla
    Allah’a giden yolu bulabildiği gibi, kendisini ve çevresini de bu araçlarla
    tanır ve bilir. Gayb hakkında tek bilgi kaynağı vahiydir. Vahiy, sadece
    gayb alanında bilgi kaynağı değil; aynı zamanda, bütün varlıkların sahibi,
    yaratıcısı ve eğiticisinin, her şeyi bilen Zat’ın haber verdiği her konu için
    kesin bilgi kaynağımızdır.
    “Allah, her şeyi en iyi bilendir.”408
    İster fıtrî imkânlarla elde edilen bilgi, isterse hidayet bilgisi olsun, ilim
    elde etmenin amacı, Allah’ı tanımak, O’nun emir ve yasaklarına boyun
    eğmek; böylece evrenle ve fıtratıyla uyum içinde olmaktır. Böylece evrenin
    de, insanın da terbiye edeni, eğiteni aynı rab olduğundan kâinattan âdil ve
    dengeli şekilde yararlanacak, diğer insanların ve tüm varlıkların aleyhine ve
    haksız olarak bilgi gücünü kullanmayacaktır. Meleklerin endişe ettiği fesatçı
    ve kan dökücü vasıflarını bastıracak veya buna sebep olacak özelliklerini hayra
    yönlendirecektir.
    Câhiliyye toplumlarında vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi
    ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim,
    câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Cehâlete (küfre) bilim
    maskesi takılmış, câhile âlim makyajı yapılmış, okullar ve kitaplarla modern
    hurâfeler sahnelenmiştir. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı, bilime karıştırmak
    istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir arada
    barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir. Tabii, bu sentez, gerçek ilme giden
    yolu tıkadığı gibi, hakla bâtılın karışmasına yol açmaktadır. İlmin hidayete
    vesile, nur ve rahmet özelliğinden soyutlanıp Bel’amlığa zemin oluşturmaya
    giden yoldur bu.
    407] 7/A’râf, 179
    408] 8/Enfâl, 73
    - 153 -
    Vahyi dışlayan bilim, Firavunlar adına beşeriyete âmentüler yazdırıp iman
    ettirmeye gayret eden soysuz bir dindir. Bunu batı bilimcileri de itiraf ediyor.
    Ernest Renan şöyle diyor: “Bilim bir dindir; bundan sonra âmentüleri, yalnız
    bilim yazacaktır. İnsanın, yaratılışı icabı çözümlerini ille ve ille istediği ebedî
    meseleleri yalnız bilim çözebilir.” 409
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi
    reddetmenin sonucu olarak faraziyelere, dayanaksız teorilere dayandırmakta,
    bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar.
    Mü’minler için Allah’ın kitabında ve Rasûlü’nün sünnetinde kat’i olarak
    yer alan her haber (vahiy) ilim hükmündedir. Hatta, akıl ve duyu organları, bu
    vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahiy, kesin bilgi kaynağımızdır.
    Akletmek, gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri,
    gerçek âlimlerdir.
    “Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası
    akletmez.”410
    Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın
    verdiği aklı, Allah’ın ihsânı olan fıtratları doğrultusunda kullanmayanlar,
    kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış
    olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek câhillerdir.
    “Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 411
    “ Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz
    hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 412
    “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini
    mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?”413
    “Allah, bilmeyenleri işte böyle mühürler.” 414
    Doğar doğmaz kulaklarına ezan ve kaamet okunup güzel isim konmakla
    çocuğun dünyadaki eğitimi fiilen başlamış olur. Ta’lime yani öğretmeye
    başlama yaşı da çocuğun konuşmaya başladığı ilk zamandır. Çocuğa İlk
    öğretilecek şey imandır:
    409] Bilimin Geleceği, E. Renan, Terc. Ziya İhsan, c. 1, s. 134, Ank, 1965
    410] 29/Ankebût, 43
    411] 43/Zuhruf, 20
    412] 53/Necm, 28
    413] 45/Câsiye, 23
    414] 30/Rûm, 59
    - 154 -
    “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.”415 Rasûlullah’ın
    ashâbından Cündüb İbn Abdillah (r.a.) anlatıyor:
    “Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik.
    Kur’an’ı öğrenmezden önce imanı öğrenirdik. Sonra da Kur’an’ı öğrendik. Kur’an
    sâyesinde imanımız daha da arttı.” 416
    Çocuğun eğitiminde çok önemli yeri olan namaza başlama yaşı da temyiz
    yaşıdır.
    “Çocuk sağını solundan ayırmasını bildimi ona namazı emredin.”417 Bu
    hadisten anlaşıldığına göre namaz ve benzeri İlâhî emirleri, kendilerine
    tümüyle farz olmadan daha küçük yaşta emretmek ve onu alıştırmak gerekir.
    Eğitimin amacı; Fıtrata ters düşmeden, Rabb’in öğretileri doğrultusunda
    Allah’ı ve kendini tanımak, dünya ve âhirette faydalanacağı ilim öğrenerek
    yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm’a tâlip olmak, Kur’an ahlâkıyla
    yaşamaktır. Eğitim ve öğretim faaliyeti; Vahiy başta olmak üzere faydalı ilmin,
    insana ideal ölçüler içerisinde mal edilmesi, ilmin özümsenip hazmedilmesidir.
    Özümsemek, içselleştirmek, varsa posalarını ayıklayıp atmak ise, ancak fıtratla
    uyum içinde olan hidayetle mümkün olacaktır.
    Kısaca; İlk eğitim metodu, öğretme tarzında başlamıştır. İlk ve gerçek anlamıyla
    tek öğretici her şeyi bilen Allah’tır. O’nun öğrettikleri dışında kimsenin bilgisi
    yoktur. Eğitimi peygamber düzeyinde ele aldığımızda tebliğ kavramıyla karşılaşırız.
    Tebliğde öğretim ve eğitim iç içedir. Peygamberimiz aynı zamanda öğretmen olarak
    gönderilmiştir. Peygamberlerin miras olarak bıraktıkları ilmi, âlimler o muallimin
    örnekliğinde diğer insanlara ulaştırmakla yükümlüdürler. İlim, ma’lum olanın
    olduğu hal üzere bilinmesidir. Yanlış ma’lûmâta ilim denilmez. Ebû Cehil’e câhillerin
    atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi
    değil; yanlış bilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de ilim; en sık kullanılan anlamıyla ilâhî
    vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim Allah’tan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. İmanla
    birleşmeyen bilgiye ilim denilemeyeceği gibi, Allah’a kalpten gelen saygı ve huşû
    duygularıyla O’nun emrine boyun eğmeyen kimseler de âlim sayılmazlar. Âlim,
    ilimle donanmış, takva sahibi mücahid kimsedir. Allah’ın verdiği ilmi (vahyi)
    kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû
    Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    415] Abdürrezzak, Musannef IV/334
    416] Kütüb-i Sitte, Akçağ Y. 16/490
    417] Ebû Dâvud, Salât 26
    - 155 -
    İlim, bir rahmettir, nurdur. Vahiy, fıtrat, hidâyet, risâlet, kitap, hikmet,
    basiret, ferâset vb. kısımlarıyla ilim, sadece Allah’tan kaynaklanır. Allah’ın,
    kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün
    olmuş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilafet sıfatının
    gerçekleşmesi için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
    Vahiy, gayb alanında tek bilgi aracı olduğu gibi, içerdiği her konu hakkında da
    temel bilgi kaynağıdır. İlim elde etmenin amacı, Allah’ı tanımak, O’nun emir
    ve yasaklarına boyun eğmek; böylece evrenle ve fıtratla uyum içinde olmaktır.
    Vahyi ilim kaynaklarından kabul etmedikleri için bilim, câhiliyye düzenlerinde
    bir put haline dönüşmüş, cehalete de bilim maskesi takılmıştır. Doğar doğmaz
    kulaklarına ezan ve kaamet okuyup güzel isim koymakla çocuğun dünyadaki
    eğitimi fiilen başlamış olur. Öğretmeye başlama yaşı da çocuğun konuşmaya
    başladığı ilk zamandır. Çocuğa ilk öğretilecek şey, iman ve tevhiddir. Eğitimin
    amacı; Fıtrata ters düşmeden Rabb’in öğretileri doğrultusunda Allah’ı ve
    kendini tanıyıp yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm’a tâlip olmak ve Kur’an
    ahlâkıyla yaşamaktır.
    “Hatırla ki, Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi.
    Onlar: ‘Biz hamdinle seni tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat
    çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da
    onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi. Allah Âdem’e bütün isimleri
    öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz,
    şunların isimlerini bana bildirin’ dedi. Melekler: ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan
    tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz
    alîm ve hakîm olan ancak sensin’ dediler.” 418
    İnsan öyle bir varlıktır ki, melekler bile insanın tüm sırlarını çözemez,
    insanın sadece bazı belirli yönlerini tanıyabilirler. Sadece yaratıcısı, ondaki
    sırlardan tümüyle haberdardır.
    “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden
    haberdardır.”419
    Melekler insanla ilgili sayfanın sadece bir tarafını görüp okumuşlardı.
    Diğer yönlerinden haberleri yoktu. Bildikleri yanlış değil; doğruydu. Doğruydu
    ama eksikti. Allah, onların göremediğini görüyor; “sizin bilemeyeceğinizi ben
    bilirim” diyordu. Allah’la melekler arasındaki konuşmada, insanın psikolojik
    yapısında iki manevî çekirdeğin tesbitini görüyoruz: Bunlardan ilki, halifelik;
    418] 2/Bakara, 30-32
    419] 67/Mülk, 14
    - 156 -
    Allah’ın eğitmesi sayesinde meleklere bile üstünlük. Diğeri ise ifsat ve kan
    dökme eğilimi; Rabbin talimatları doğrultusunda eğitilmezse bozgunculuğa
    meyletmesi.
    İlk eğitim metodu, öğretme tarzında başlamıştır. İlk ve gerçek anlamıyla tek
    öğretici Allah’tır. O’nun öğrettiklerinin dışında kimsenin bilgisi yoktur. Hz. Âdem’e
    Allah tarafından eşya ile ilgili bilgiler verilir. Âdemoğluna da ilim için potansiyel
    fıtrat, hilafet ve güzel yaratılış vermiş, dolayısıyla tüm insanlığın eğitimini Allah
    üstlenmiştir. Onlara ilim ve terbiye ile sürekli rablik yapmış, insanlardan da rab
    olarak sadece kendisini kabul etmelerini istemiştir. Tüm âlemlerin olduğu gibi, tabii ki
    insanların da terbiyesini, eğitimini üzerine almış, Rabliğini kesintisiz sürdürmüştür.
    İnsanları İslâm fıtratı üzere yarattığı, ilim elde etme araçları olan duyu organları ve
    akledecek kalp verdiği gibi; gerçek ve örnek öğretmenleri, esas öğrenilmesi gereken
    vahyi öğretmek için göndermiştir:
    “Kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size
    Kitab’ı ve hikmeti ta’lim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasûl gönderdik.” 420
    Eğitimi, peygamber düzeyinde ele aldığımızda tebliğ kavramı karşımıza
    çıkar. Böylece öğretim de eğitimin içine girmektedir. Tebliğ, hem eğitimi ve
    hem de öğretimi içine alır.
    Rasûlullah, bir gün mescidde iki halka görür: Birindekiler zikir ve ibadetle
    meşguller; ötekiler ilmî meseleler müzakere ediyorlar. İbadet halkası için:
    “Bunlar, Kur’an okuyorlar ve Allah’a duada bulunuyorlar, Allah’ın rızasını
    talep ediyorlar. Dua ve arzularını Allah dilerse kabul eder ve verir, dilerse vermez.
    Öbür halkadakilere gelince, onlar fıkıh ve ilim öğreniyorlar ve bilmeyenlere
    de öğretiyorlar. Bunlar daha üstündür. Ben de zaten bir muallim olarak
    gönderildim.” 421
    Ta’lim mesleğinin en üstün görev olduğunu ve bir nevi peygamberlik mesleği
    olduğu şu hadisle de te’yid edilir:
    “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak para pul
    bırakmazlar; ilim bırakırlar.” 422
    Eğitime başlama yaşı konusunda farklı tavırlar söz konusudur. Temyiz yaşı,
    altı yaş, dört yaş, çocuğun konuşmaya başlama aşaması... Pedagoji tarihinden
    günümüze yaklaştıkça araştırmalar, sıfır yaşa kadar gelmiştir. Bazı çağdaş İslâm
    eğitimcileri de, irsiyet ve tohum-tarla ilişkisi ile çocuk eğitiminin eş seçimi ile
    420] 2/Bakara, 151
    421] Kütüb-i Sitte, İ. Canan, 1/428
    422] Kütüb-i Sitte, İ. Canan, 1/428
    - 157 -
    başlaması gerektiğini ileri sürerler. Biz, daha ileri (daha gerilere) giderek, A’râf
    sûresinde ifade edilen elest bezmiyle ilgili ayetten yola çıkarak ilâhî, Rabbânî
    eğitimin insanın dünyaya gelmesinden sonra da değil; yaratılmadan önce,
    ruhlar âleminde başladığını iddia edebiliriz.
    “Kıyâmet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin
    Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine
    şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da,) Evet (buna)
    şâhit olduk, dediler.”423
    Bu ayette açıklanan soru-cevabın mecaz değil de, gerçek anlamda olduğunu
    kabul ettiğimizde, Âdemoğlunun daha ruhlar âleminde iken, Rabbini tanıma
    eğitimi gerçekleşmiş olmalıdır ki, ilâhî soruya verdiği cevapla Allah’ı rab olarak
    kabul etmesinin arka planı tamamlanabilsin. Rableri, ruhları eğitmemiş olsa,
    onların rablerinı nasıl tanıdıkları sorusuna cevap verilemez.
    Yukarıdaki misak’ın istiâre yoluyla teşbih olduğu, dolayısıyla mecazî anlam
    taşıdığı söylenebilir. Ama, bu insan eğitimin Rab tarafından başlama tarihi
    konusunu pek etkilemez. Eğitimin tüm insanlara, babaları Hz. Âdem’in
    şahsında daha cennette iken başladığı açıktır. Ayrıca Rahman suresinde,
    Allah’ın öğretmesinin insanın yaratılışına önceliklenmesi, ta’limin
    yaratılmadan önce ifade edilmesi dikkat çekicidir:
    “Rahmân. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (açıklamayı) ta’lim etti.”424
    Zaten tüm esmâü’l-hüsnâ için olduğu gibi Rab ismi için de sınır tesbiti, belirli
    süreye tahsisi doğru değildir. Yani, eğitim anlamını da kuşatan Allah’ın Rab isminin
    tecellisi, insan için belirli bir zamanda yoktu; sonradan ortaya çıktı denilemez.
    Tüm eşyanın ismini öğreten, eşyadan yararlanma bilgisi ve halifelik yeteneği
    veren Allah olduğu gibi;425 Cennette bir ağaca yaklaşmayı yasaklayarak insanı
    irade eğitiminden geçiren de Allah’tır.426 Peygamberler aracılığıyla insanı
    vahiyle eğiten ve hidayet bilgisi veren de O’dur.427 Şükretmesi için fıtrî imkânlar,
    duyu organları ve akıl veren Allah’tır.428 Bilmediklerini öğreterek varlıklardan
    yararlanma bilgisi veren de yine Rableridir.429 Kur’an’ı ve beyanı öğreten de
    Allah’tır.430
    423] 7/A’râf, 172
    424] 55/ Rahmân, 1-4
    425] 2/Bakara, 31
    426] 2/Bakara, 35
    427] 2/Bakara, 151
    428] 16/Nahl, 78
    429] 96/Alak, 5
    430] 55/Rahmân, 2, 4
    - 158 -
    İlim veren, verdiği ilmi arttıran, bizden ilmimizi arttırması için dua etmemizi
    isteyen de O’dur:“Rabbim, ilmimi arttır, de.” 431
    İlmin Allah tarafından verildiği vurgulanır: “Kendilerine ilim verilenlerin
    üstün dereceleri vardır.”432
    Hadis-i şerifte de bu konu şöyle ifade edilir: “Allah, kim için hayır dilerse, onu
    dinde fakîh (derin anlayışlı, hükümlerin inceliğini kavrayan bilgin) kılar.”433
    Melekler ve insanlar ilmin kaynağının Allah olduğunu itiraf etmek
    zorundadırlar: “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur.” 434
    İlmin, vahiyle, Allah’ın öğretmesiyle ilgisi bakımından Peygamberimiz’in
    ümmîliği435 dikkat çekicidir. Rasûlullah’ın Kur’an’da geçen ümmî vasfı,
    okuma yazma bilmeyen karşılığında kullanılmıştır. Allah’ın O’nu ümmî diye
    vasıflandırdığı halde Efendimiz’in ilmin bütün kemâlâtına sahip olması, ilmin
    vahiyle, dolayısıyla Allah’la irtibatı konusunda önemlidir. Yine, eğitimin ilâhî
    boyutuyla ilgili olarak, meleklerin insanlara öğretmeleri436 Allah tarafından
    ilim öğretilen kul437 konuları da zikredilebilir.
    Peki, ilim nedir? Kur’an’ın ilim anlayışı nasıldır? Şimdi bu sorulara cevap
    bulmaya çalışalım. İslâm âlimlerinin tanımına göre ilim: Bir şeyin hakikatini
    idrak etmek ve ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Bu anlayışa
    göre, yanlış ma’lûmâta ilim (bilgi) denilemez. Ebû Cehil’e, câhillerin
    atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç
    bilmemesi değil; yanlış bilmesidir. Dünya ve âhirette faydası dokunmayacak
    bilgi kırıntıları, mâlûmât yığınlarına sahip olmasına rağmen, esas bilinmesi
    gerekenleri bilmemesidir. Ve Ebû Cehil, tarihî bir kişilik olmaktan öte; her
    zaman görülen prototiptir.
    “Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır.”438
    “İlim ancak Allah katındadır.”439
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden
    kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
    431] 20/Tâhâ, 114
    432] 58/Mücâdele, 11
    433] Buhârî, İlim 10
    434] 2/Bakara, 32
    435] 7/A’raf, 157, 158
    436] 2/Bakara, 102
    437] 18/Kehf, 66
    438] 6/En’am, 80
    439] 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
    - 159 -
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır.
    İmanla birleşmeyen bilgiye ilim denilemeyeceği gibi, Allah’a kalpten gelen
    saygı ve ihtiram duygularıyla O’nun emrine boyun eğmeyen kimseler de
    âlim sayılmazlar: “Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”
    440 Gerçek âlim, takvayı ve cihadı da ihmal etmeyen kimsedir. İlim, imanı
    gerektirir. Salih amel sahibi ve tabii cihad etmeyene âlim denilmez. Dolayısıyla
    âlim, ilimle mücehhez, Allah’tan haşyet duyan takva sahibi mücahid
    kimsedir.
    Yine Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde âlim, insanlara Allah’ın
    emirlerini duyurur ve O’ndan başka kimseden korkmaz.441 Bildiği doğruları
    ve hidayet yolunu ketm etmez/gizlemez.442 İlmini az bir paha karşılığında
    satmaz.443 Bilir ki dünyadaki refah, âhiret nimetleri yanında az bir paha, çok az
    bir menfaattir.444 İlmini önce kendi hayatına geçirir, yaşar; bildiğiyle amel eder,
    kafalarındaki ilimle amel etmeyenlerin durumunun kitap taşıyan merkebin
    durumu gibi olduğunu445 unutmaz. Zâlim yöneticilere hak kelimeyi (tevhidi,
    adaleti) söylemenin en büyük cihad olduğunu446 bilerek ona uygun yürekli tavır
    takınır. Kâfirlerin tâğut yolunun savaşçısı olduğunu; iman edenlerin de Allah
    yolunda savaşçı olma seçeneğinden başka tercihi olamayacağını447 bilen diliyle
    ve kalemiyle savaşçı kimliktir âlimlik.
    Peygamberlerin mirasçısı, ilmin sorumluluğunu taşıyan ve ümmete hak
    yolu gösteren, öncülük ve önderlik yapandır âlim. Câhillikten ve câhiliyyeden
    arınmış, onu tanıyan ama fikirde ve tavırda ondan uzak olan, tâğutlara boyun
    eğmeyen, Bel’am tipine benzemeyen kişidir âlim. Âlim kelimesinin, burada
    Kur’an terminolojisindeki özel anlamıyla kullanıldığı akıldan çıkarılmamalıdır.
    Yine burada ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate
    ayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen
    anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate
    dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi (vahyi) kabullenmeyen
    insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil;
    böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    440] 35/Fâtır, 28
    441] 33/Ahzâb, 39
    442] 2/Bakara, 159
    443] 2/Bakara, 174
    444] 3/Âl-i İmran, 197
    445] 62/Cum’a, 5
    446] İbn Mâce, Fiten 20
    447] 4/Nisâ, 76
    - 160 -
    İlmi Gizlemek
    Âlimler, sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar?
    Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayılan bir iş midir?
    Kur’an-ı Kerim’de bu konuda yahudi ve hıristiyanlarla ilgili olduğu halde,
    hükmü müslümanları da kapsayan bazı ayetler vardır.
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten
    sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet
    edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği
    açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve
    çokça merhamet edenim.” 448
    “Allah’ın indirdiği kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok
    mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir.
    Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır.
    Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı,
    mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar
    dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır.
    (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir
    anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 449
    Ayet-i kerimelerin hükmü, yalnız ehl-i kitaba değil; Allah’ın ayetlerini
    gizleyen ve şer’î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü ayetin ifade
    tarzı, usûl âlimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam
    ifade eder. Hadis-i şerif, bu konuda müslüman bilginlerin sorumluluğunu aynı
    sertlikle ifade eder:
    “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten
    bir gem vurulacaktır.” 450
    Sahabiler de bu ayeti aynı şekilde anlamıştır. Ebû Hureyre’nin şöyle dediği
    rivayet edilmiştir: “Eğer Allah’ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size hiçbir
    hadis rivayet etmezdim.” Ebû Hureyre, bundan ilmi gizleyenlerle ilgili olan ayeti
    okudu. 451
    “Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
    değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun
    üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen ma’rufla emrediyor
    448] 2/Bakara, 159-160
    449] 2/Bakara, 174-176
    450] İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2787
    451] Ebû Hayyan, el-Bahru’l-Muhît I/454
    - 161 -
    ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da: ‘Evet, ben ma’rufla
    emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim
    de, onu kendim işlerdim’ der.” 452
    Âlim, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından
    “Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir.”453 ilâhî emrine muhatap
    olan peygamberin izindedir.
    “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve
    O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olara Allah (herkese) yeter.” 454
    Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır. Bunlar: İlmî tevhid
    ve amelî tevhid’dir. Allah Rasûlü, bu iki tevhidi sağlamak için gönderilmiş,
    diğer peygamberlerin daveti de yine bunları üzerine olmuştur. Çünkü saadet,
    manevî kemal şu iki şeyden gelir: Faydalı ilim ve sâlih amel. İlmî tevhid, faydalı
    ilim; amelî tevhid de sâlih ameldir. Faydalı ilim, Allah’ı bilmek; sâlih amel de
    Allah’ın emri gereği hareket etmektir. Faydalı ilim, iman ile, Peygamberin
    haber verdiği şeyleri tasdik etmek; sâlih amel de şeriki olmayan tek bir Allah’a
    kulluk ve Rasûlü’ne itaattir ki İslâm dini de işte budur.
    Bize düşen, müslümanlığı gaye edinmek ve onu hayatın mihveri saymaktır.
    Artık bize gereken, Rasûl’ün dünyaya bıraktığı “mîras” ile kalbimizi diri
    tutmak, böylece fikrimize ve hayat yolumuza aydınlık ufuklar açmaktır.
    Üzerimize borç olan, fikrimizi ve ilmimizi Allah’ın nimeti kabul etmenin
    gereği olarak Allah yolunda kullanıp O’na fiilî şükrümüzü yerine getirmek,
    kulluğumuzu kanıtlamak. Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder,
    kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim
    edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. İnsanın övünçle, aldatıcı bir güvenle
    taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten ve tehlikeli
    ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve
    intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin
    hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkiyadırlar;
    hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil
    bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine
    su taşımaktadırlar.455 Bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi
    canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar.
    452] S. Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, hadis no: 51 (2989)
    453] 5/Mâide, 67
    454] 33/Ahzâb, 39
    455] İzmir’li İsmail Hakkı, (H. B. Çantay, K. K. Mealinden naklen, 3/1231)
    - 162 -
    16. HUTBE
    ALÂK SÛRESI IŞI ĞINDA HAYATIN ALLAH İÇIN OLMASI -1-
    Ayet :
    أ وَرَبُّكَ الْ اكَْرَمُۙ اَلذَّ۪ي عَلمََّ بِالْقَلَمِۙ عَلمََّ ? أ بِاسْمِ رَبِّكَ الذَّ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْ اِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اقِْرَ ? اقِْرَ
    الْ اِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu
    olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de
    ancak O öğretti.” 456
    Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek şekilde
    tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına özgü yaşamak,
    dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda) yaşamak
    demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her işte, her zamanda
    ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle Allah arasında bağ ve
    bağlantı kurmaktır.
    İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları
    olduğunu belirten Kur’an,457 baştan sona hayatın nasıl Allah için olabileceği
    sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul yönüyle ilk âyetleri
    verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın nasıl inşâ edilip Allah’a
    tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz. Şöyle ki;
    1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi
    olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan
    kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi
    için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız. Her
    işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız.458
    2- Okuyacağız; Neyi?: İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle
    tefsir ederek. Nasıl?: Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan
    değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek,
    456] 96/Alak, 1-5
    457] 51/Zâriyât, 56
    458] 96/Alâk Sûresi, 1. âyet
    - 163 -
    O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi;
    ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi) yüceltmek,
    yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında “semâ”
    kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya “bismi
    Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir. 459
    3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak
    için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak ve yaşamak
    maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda Kur’an’a
    çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların yapılması
    (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin görevidir. 460
    4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli
    olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın
    «Oku» emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en
    güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin insanı
    hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması muhtemel
    olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin
    birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki
    insicâmdan anlaşılmaktadır.461
    5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan
    da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da
    ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini nasıl
    yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden
    sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler,
    müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve
    O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç
    hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz
    yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında
    yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. İlk âyette kâfirler ve
    müşriklerle, müslümanlar arasında besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği
    sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette
    zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir. 462
    6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
    emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor,
    459] 1. Âyet
    460] 1. Âyet
    461] 1. âyet
    462] 1. âyet
    - 164 -
    saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil, Allah’ın;
    vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi okumayı değil;
    şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını, eğlenceyi
    okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde değil, ilk
    üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki okuma açısından
    da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı
    olacağı gibi okumaktır 463
    7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı
    kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini
    değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının
    zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi
    yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor. 464
    8- “Alâk’tan, Aşılanmış, Asılı, Yapışkan Bir Hücreden Yaratılmak”: İslâmî
    hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark etmedediği güvenli bir yere
    yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşıncaya kadar
    o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine benzer cemaat
    çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan gelecek olumsuz
    etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla neticeye ulaşmak için,
    hayırda yarış içinde olması, Aynen 300 milyon spermin yumurtayı döllemek
    için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki tohum gibi… Bir buğday
    başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için
    hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi,
    çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında uzunca çile çekmesi... Yarılıp/
    yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır; ölme yok olma değil; daha güzel
    bir hayata dirilme olduğundan değişmesi, başak olması gerekir. Sonra küçücük
    buğday başağı, yumuşacık taze bir ot şeklinde olmasına rağmen sert toprağı
    deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa,
    yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de
    direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş,
    yerine 70’den 700’e kadar çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan
    geçen buğday dânesi, bir ölür, yüz dirilir.465 Şehidler de başak gibidir, bir
    ölür, bin dirilir. Canlı şehid kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de
    ölümden korkmadığını gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak
    aynı berekete sebep olurlar. 466
    463] 1. âyet
    464] 1. âyet
    465] 48/Fetih, 29
    466] 2. âyet
    - 165 -
    9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde gayret
    ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası sevgidir.
    Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla büyür. O
    sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur. 467
    10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan,
    yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra gelen
    insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın yaratılışını
    araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması gerektiğine
    işaret ediyor. 468
    11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak
    gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun embriyona
    dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini müstağnî görerek
    tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura kapılması ne kadar tuhaftır?
    İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini görüp bildiği halde, nasıl
    olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı müstağnî tavırlar takınarak kulluktan
    kaçınır?469
    12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı
    olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini ve
    rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır.
    Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak ibâdet ve
    itaate dört elle sarılmalıyız. 470
    13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin
    devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir sudan
    yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer insanlarla
    eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak gerekir. 471
    14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan,
    kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
    okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
    dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler
    olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı olduğu
    ve enfüsünde bulunan âyetlere472 vurgu yapıldığı için, ayrı ele alırsak; birbiriyle
    467] 2. âyet
    468] 2. âyet
    469] 2. Âyet
    470] 2. âyet
    471] 3. âyet
    472] 41/Fussılet, 53
    - 166 -
    tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen üç kitabın olduğu;
    bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir metinden veya yazı olmasa
    da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu
    sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin
    ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere
    okunması gereken kitapları hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde
    okumamız isteniyor. Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,473 ağır ağır, tane
    tane,474 anlayarak,475 düşünerek,476 dersler çıkararak,477 yaşama gâyesiyle478 ve
    öğrendiklerimizi paylaşma479 arzusuyla okumamız emrediliyor. 480
    15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın
    hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna fıtrat olarak,
    yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama bunlar bilgisayarlara
    yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi levhaları ya da paket
    programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim elde edecek, vahyi
    anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”le vurgulandığı şekilde
    ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan yararlanacak özellikler verdi.
    Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme (beyin) ve duyumsama (kalp) yolu
    ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı insanın nefsine takvâ ve fücur
    olarak iki farklı özelliği, yani kötülük ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip
    veren481 Allah, sonsuz rahmetiyle insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy”
    göndermiştir. Vahyin hidâyeti, rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye
    ulaşılamayacaktır. 482
    16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim
    aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar
    yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması,
    ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir. 483
    17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar
    arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı
    kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan
    473] 73/Müzzemmil, 2-6, 20
    474] 73/Müzzemmil, 4
    475] Bk. 12/Yûsuf, 2
    476] Bk. 38/Sâd, 29
    477] Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    478] Bk.7/A’râf, 3
    479] Bk. 51/Zâriyât, 55
    480] 3. Âyet
    481] 91/Şems, 8
    482] 3-5.âyet
    483] 4-5. âyet
    - 167 -
    okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü
    okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların
    ilerlemesinde,
    uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde
    esas teşkil etmektedir. 484
    18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak için,
    insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle
    şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla üstün
    gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır. İlmin
    kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan,
    yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi insana ihsan
    ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir. “Rabbin
    nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.” Yani Allah,
    insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da, kalemle ona
    yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan Allah tarafından
    öğretilmesi,
    ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında mûcizesinin
    isbâtı için daha elverişli ve hücceti
    için de daha güçlü olmuştur. 485
    19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah, ibâdetlerini
    yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir. Müslümanların,
    kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması; yeryüzünde sahiplik
    iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket etmesi icap etmektedir.
    Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların Allah’ın kendisine ikrâm
    edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten
    kendisine destek gelecek umuduyla azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması;
    böylece azgınlaşması sözkonusudur. Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı
    haber vermiştir: Kendisini müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve
    azgın birisi olur. Okumak ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar.
    Kendisini Allah’a muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi
    azgınlaşır ve O’na âsi olur. 486
    20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın
    yergisine delâlet ediyor.
    Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan,
    maldan uzak durmak için bu yeterlidir. 487
    484] 4-5. âyet
    485] 4-5. âyet
    486] 6-7. âyet
    487] 6-7. âyet
    - 168 -
    17. HUTBE
    ALÂK SÛRESI IŞI ĞINDA HAYATIN ALLAH İÇIN OLMASI -2-
    Âyet :
    أ وَرَبُّكَ الْ اكَْرَمُۙ اَلذَّ۪ي عَلمََّ بِالْقَلَمِۙ عَلمََّ ? أ بِاسْمِ رَبِّكَ الذَّ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْ اِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اقِْرَ ? اقِْرَ
    الْ اِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
    “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.
    Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana
    bilmediği şeyleri öğretti.”488
    21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu, her
    insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini haber
    vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını dizginlemesi
    ve sorumsuzluğunu
    durdurması için öğüt vermiştir. O’ndan geldiğimiz gibi, son
    dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a dönüp O’na hesap verileceğinin
    bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir.489
    22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına
    mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel olmak
    isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar ortaya çıkan
    ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları namazdan ve
    onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan tâğîler ve tâğutlar
    çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek zorundayız.490
    23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle
    ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl
    taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu
    mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele
    olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların cezasının
    Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara kesinlikle itaat
    etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir. Tâğut ve
    zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ olduğu vurgulanmaktadır.
    Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak arasında yine ciddi bir bağ olduğu,
    bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu anlaşılmaktadır. 491
    488] 96/Alâk, 1-5
    489] 8. âyet
    490] 9-10
    491] 9-10, 19
    - 169 -
    24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine,
    müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci
    şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde
    cezasını çekeceği vurgulanıyor.492
    25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde, dosdoğru
    yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla yetinmez;
    çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten sakınmadır ve Allah’a
    isyandan kaçınmadır.493
    26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in
    peygamberliğinden bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci
    ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle onun
    Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden kulu
    örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş oluruz.494
    27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi,
    bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor.
    Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata müdâhale
    etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza müdâhale
    edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi onların tepkilerine
    rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz.495
    28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı)
    yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araştırma
    ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O, azgınlığın
    sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır.496
    29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse
    bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı Rabbinin
    kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi bu kadar
    isyan içinde bulunabilir mi?497
    30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah devreye
    girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara Allah yardım
    edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı; yaptığının yanına kâr
    kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu, âhiret hayatı vardır. Orada
    İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle cezalandırılacaktır.498
    492] 11-12. âyet
    493] 11-12. âyet
    494] 11-12. âyet
    495] 11-12. âyet
    496] 13. âyet
    497] 14. âyet
    498] 15-16. âyet
    - 170 -
    31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden
    kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla, ilkeleriyle,
    düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği şahsa
    karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe bir kimseye
    en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek anlamda güç
    ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim Allah’tan mahrum
    o neye sahip? 499
    32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a isyan
    edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı,
    onlara tâviz verilmemelidir. 500
    33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na
    yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır.
    Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir.
    Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve yasakları
    karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak emredilmiştir.
    Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak için secdeye
    kapanmalıdır. 501
    Nüzûl Ortam ı ve Biz
    Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
    uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
    istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış tarzı
    ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
    Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
    kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
    Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla
    sıkılarak gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
    tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
    kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
    konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
    olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
    Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
    vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
    499] 17-18. âyet
    500] 19. âyet
    501] 19. âyet
    - 171 -
    vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
    Bu kısa sûre, “nereden geldik502, nereye gidiyoruz503 ve ne durumda olmalı,
    ne yapmalıyız?”504 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
    vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
    Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun rızâsı
    için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip kime isyan
    etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz gerektiğini bize
    bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin nasıl azgınlaşıp
    tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber vermektedir.
    Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
    yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından da temel
    teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak.
    Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor.
    Bizi bu şekilde yetiştiriyor.
    “Oku ” Emri Aktif Bir Hareket Çağr ısıdır!
    Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar,
    sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla
    okumak”, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve
    mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her işte
    Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır
    ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda, tuğyâna ve
    istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu sebeple, Yaratan
    Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki her beşere, her çeşit
    beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere meydan okuma
    sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden “Oku” emri aktif bir hareket
    çağrısıdır.
    “İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası olarak
    vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’ demek;
    kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk bilincini
    kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin yalnızca
    O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her davranışı ile
    seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için hayata taşıması
    502] Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
    503] Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
    504] Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek, müşriklere
    itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
    - 172 -
    demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve yalnızca Allah’a
    kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan çıkarmak, ortadan
    kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara karşı çıkmak,
    onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye girişmektir. Bu da,
    elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden
    itibaren hem kulları arasından seçtiği elçisine hem de tüm insanlara hayata
    doğrudan müdâhale eden bir okuma biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir.
    Bu durumda, Allah’ın kayıtsız şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere
    ve o düzenlerde kendi egemenliğini ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan
    yapılmayan her okuma biçimi eksik kalacaktır.”
    Vahiy , Hayata Müdâhaledir !
    Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza
    karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden besleniyorsa, o
    halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir. Bireyselleşen, sosyal ve
    siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini rahatsız etmeyen,
    istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan okuma biçimleri; ilk
    mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu terk etmektir. Oysaki mü’min
    kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda peygamberlerin vârisidir. Bu
    hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır. O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata
    okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah
    bilinciyle mücâdele etmektir. Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren,
    kendi egemenliklerini zorbalıkla dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi
    sunan güçlerin devrilmesidir… Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip
    olursa olsun, meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar
    için gayr-i meşrûdur.
    Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her türlü iktidar
    biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise, bu iktidar
    mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî hesabın
    görüleceği gündür.
    “Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına
    gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk”tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla da
    bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar
    yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla yaratma
    gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve hüküm koyma
    yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi gerekli kılar.
    Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir demektir.
    - 173 -
    “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah,
    ne uludur!”505
    Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı
    Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur.
    “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na
    döndürüleceksiniz.”506
    “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin
    yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”507
    Bu gerçeği kabul etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir,
    istikbardır, küfür ve zulümdür…
    505] 7/A’râf, 54
    506] 36/Yâsin, 22
    507] 6/En’âm, 102
    - 174 -
    18. HUTBE
    KUR’ÂN-I KERIM’DE İLIM, KALEM VE YAZMA
    Âyet :
    أْ وَرَبُّكَ الْ اَكْرَمُۙ اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ عَلَّمَ الْ اِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ ? اِقْرَ
    “Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir. O, kalemle (yazmayı)
    öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.” 508
    Kur’ân-ı Kerim’de “ilim (ılm)” kelimesi ve türevleri toplam 854 yerde
    zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde
    kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. Yazmak
    anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir.
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği önemi
    gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek için
    bir rahmet olduğunu ifade ediyor.509 Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor.510
    Bilenlerle
    bilmeyenlerin bir olmayacağından,511 Allah’tan en çok âlimlerin
    korkacağından,512 iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin
    yükseleceğinden513 bahsediyor. “Rabbim ilmimi artır, de” 514 âyetiyle de
    mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak ilmi, amaçsız bir
    şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını
    olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma
    aktarılmasını
    da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
    “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” 515
    “Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” 516
    “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi.
    Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat
    çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da
    508] 96/Alâk, 3-5
    509] 7/A’râf, 52
    510] 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
    511] 39/Zümer, 9
    512] 35/Fâtır, 28
    513] 58/Mücâdele, 11
    514] 20/Tâhâ, 114
    515] 68/Kalem, 1
    516] 16/Nahl, 43
    - 175 -
    onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.”517 “Allah Âdem’e bütün isimleri,
    (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arz
    edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin’ dedi.”518
    “Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif
    ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm
    (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak Sensin’
    dediler.” 519
    “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” 520
    “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
    çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan
    yüklendi. Doğrusu o çok
    zâlim, çok câhildir.” 521
    “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman
    olursunuz.”522
    “Utanmalarından
    dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sanır.
    Sen onları
    simalarından tanırsın.” 523
    “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden tevbe
    edenlerin tevbesidir.” 524
    “Sizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini
    ıslah ederse...” 525
    “Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın
    ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” 526
    “Bir zamanlar Mûsâ kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder
    dedi. ‘Bizimle
    alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden
    olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi” 527
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde sakın
    câhillerden olma?” 528
    517] 2/Bakara, 30
    518] 2/Bakara, 31
    519] 2/Bakara, 32
    520] 16/Nahl, 78
    521] 33/Ahzâb, 72
    522] 49/Hucurât, 6
    523] 2/Bakara, 273
    524] 4/Nisâ, 17
    525] 6/En’âm, 54
    526] 16/Nahl, 119
    527] 2/Bakara, 67
    528] 6/Enâm, 35
    - 176 -
    “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 529
    “O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden
    olmamanı tavsiye ederim.” 530
    “Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
    ve câhillerden
    olurum dedi.” 531
    “...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çokları
    cehâlet segiliyor.” 532
    “Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı
    yap!’ dediler. Musa,
    ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’
    dedi.” 533
    “...Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine
    kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” 534
    “De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 535
    “...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine laf attığında
    ‘Selâm!’ derler.” 536
    “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 537
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 538
    Hadi s-i Şeriflerde Okuma , Yazma ve İlim
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
    yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
    tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta
    su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet
    eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
    üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne
    de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi
    almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 539
    529] 6/En’âm, 80
    530] 11/Hûd, 46
    531] 12/Yûsuf, 33
    532] 6/En’âm, 111
    533] 7/A’râf, 138
    534] 11/Hûd, 29
    535] 20/Tâhâ, 124
    536] 25/Furkan, 63
    537] 39/Zümer, 9
    538] 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
    539] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
    - 177 -
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
    dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 540
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
    öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 541
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen senin
    için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden
    çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen
    (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 542
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 543
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
    daha lâyıktır.” 544
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
    ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa
    rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 545
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
    kılar.”546
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
    aldatmak) tan daha zordur.” 547
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri âlim (ilimle
    çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
    “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza
    üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin
    ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
    şey) öğreten kişiye dua ederler.” 548
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
    kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih
    evlâttan kesilmez.”549
    540] Tirmizî, İlm 2
    541] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    542] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    543] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400
    544] Tirmizî, Kitabu’l-İlm, 19, hadis no: 2827
    545] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    546] Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-221
    547] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    548] Tirmizî, Kitabu’l-İlim 19, hadis no: 2825
    549] Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
    - 178 -
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan,
    doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” 550
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
    kıyamet alâmetlerindendir.” 551
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
    câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
    bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa
    düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 552
    “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer.
    Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya
    doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar,
    gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri
    içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit
    toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir.
    İşte Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve
    ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
    vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini
    kabul etmeyen kimse böyledir.” 553
    Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
    (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
    “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır
    bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin.
    Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş
    olur.” 554
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği önemi
    gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek için
    bir rahmet olduğunu ifade ediyor.555 Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor.556
    Bilenlerle
    bilmeyenlerin bir olmayacağından,557 Allah’tan en çok âlimlerin
    550] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
    551] Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    552] Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    553] Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    554] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    555] 7/A’râf, 52
    556] 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
    557] 39/Zümer, 9
    - 179 -
    korkacağından,558 iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin
    yükseleceğinden559 bahsediyor. “Rabbım ilmimi artır, de”560 âyetiyle de
    mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak ilmi, amaçsız bir
    şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını
    olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma
    aktarılmasını
    da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
    Kur ’an ’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
    konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
    tekrar girmeden eğitime yönelik
    teklif ettiği ilkeleri de kısaca
    ortaya koymak gerekir. Çünkü İlâhi kitap, insanın
    eğitimini
    belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok
    genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
    insan düşüncesine
    bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören İlâhi vahiy;
    bilmeden konuşmayı,561 yapmadıklarını
    söylemeyi562 yasaklıyor; insanın
    bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.563
    Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu
    tutmuyor.564 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini
    doğru orantılı olarak
    görüyor. Kolaylaştırmayı emrediyor,
    zorlaştırmayı çirkin buluyor;565 yumuşak
    muâmeleyi emrediyor,566 muhâtabın seviyesine
    göre ve anlayacağı bir dille
    öğretilmesi gerektiğini öneriyor.567 Affedici olmayı, ceza
    ve sert muameleye
    tercih ediyor. 568
    Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,569 hedefi olmayan salt bir eğitim
    kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefleri
    gözönünde bulunduruyor,
    fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor.570 Bu
    nedenle inançlı ve Allah’ı merkeze alan bir eğitim ve öğretim öneriyor,571 seküler
    558] 35/Fâtır, 28
    559] 58/Mücâdele, 11
    560] 20/Tâhâ, 114
    561] 3/Âl-i İmran, 66
    562] 61/Saff, 2
    563] 62/Cum’a, 5
    564] 17/İsrâ, 15
    565] 22/Hacc, 78
    566] 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    567] 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    568] 57/Hadîd, 199
    569] 5/Mâide, 101, 102
    570] 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    571] 96/Alak, 1
    - 180 -
    ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.572 İnançlı bir eğitimde, ferdin ve âlemin,
    kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidî bir
    dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor.573 Bu tevhidî bilinçle Allah’tan başka
    kimseden
    korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet
    yetiştirmeyi amaçlıyor.574
    Yöntem olarak telkin, soru-cevap,575 tartışma,576 tekrar, kıssa, meseller
    ve örneklemeye sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve
    kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.577 Tümden gelim ve tüme
    varım metodlarının her ikisini de kullanıyor.578
    572] 38/Sâd, 26
    573] 17/İsrâ, 44; 13/Ra’d, 16
    574] 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    575] 26/Şuarâ, 70-75
    576] 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    577] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    578] 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    3. BÖLÜM
    ÖZEL GÜNLER: RAMAZAN VE
    BAYRAM
    - 182 -
    19. HUTBE
    RAMAZAN AYI, DIĞER AYLARDAN NEDEN FARKLIDIR?
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).”579
    Hoş geldin Ramazan, gerçekten özlemiştik seni. Hoş geldin Kur’an ayı,
    Kur’an’ı yeniden gönüllerimize, yaşayışımıza, evimize, işimize, aşımıza, en
    sonunda da devlete hâkim kılmak için yeniden sindire sindire okuma niyetiyle
    hoş geldin güzel ay.
    Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan nedir? Ramazan’ın özelliklerini
    sayarak diğer aylardan farkını anlamaya çalışalım: Ramazan, oruç ve az yeme
    ayıdır. Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır. Teravih başta
    olmak üzere nâfile ibâdetlerin daha çok yapıldığı ibâdet ayıdır. Zekât ve fıtır
    sadakasının verildiği bereketli bir aydır. Fakirlerin hatırlanıp gözetildiği
    cömertlik ayıdır. Şeytanların ve şeytânî arzuların bağlandığı rahmet ve mağfiret
    ayıdır. Kötü alışkanlıkların terk edilip iyi alışkanlıklar edinilmeye çok müsait bir
    aydır. Ramazan, bir okuldur. Ama, Kur’an onu, bütün bu özelliklerinden başka
    bir özellikle tanıtıyor. Bunlar doğrudur, ama Ramazanı Kur’an’ın tanıttığı gibi
    tanıtmaya yetmez. Rabbimiz onu bize Kur’an’ın indirildiği ay olarak tanıtıyor.
    Evet, Kur’an’a göre Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim ayı
    olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.
    “Ramazan ayı ki, insanlara dosdoğru yolu gösteren ve hakkı bâtıldan ayırma
    ölçüsü ve hidâyet için belgeler içeren Kur’an onda indirilmiştir…”580
    579] 2/Bakara, 185
    580] 2/Bakara, 185
    - 183 -
    Ramazan ayının değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda
    indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan
    hayırlı olduğuna göre,581 Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir
    gün de, bin aydan daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece
    Kur’an’a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak
    okuyup hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün
    yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında
    bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de
    bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün
    olur.
    Değeri Kur’an’dan kaynaklanan Ramazan, Kur’an’dan daha çok
    önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi
    olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu
    benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).”582
    Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece
    bizim için Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün
    Ramazan’dır. Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını
    bilmeyen, susuzluğunu gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına
    yerleştir(e)meyen kimseler için hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bin dört yüz
    yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri
    suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
    devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan
    az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele
    o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci)
    görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
    araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını
    sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin
    hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye
    ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması,
    581 97/Kadr, 3
    582] 25/Furkan, 30
    - 184 -
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı
    Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu
    Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi
    bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna
    dönüşmemekte, vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en
    dindarları, formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
    anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde
    okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu
    zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
    bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk etmekten, onu süslü kabının içinde
    mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanların Ramazan’dan alacakları pay, en fazla
    açlık olacaktır.
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her türlü
    uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol okuyalım;
    ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak
    için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat, Peygamber’siz hayat,
    hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan: “Ey iman edenler! Hayat
    verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun, onların
    emrine icâbet edin.” 583
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
    yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
    ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en çok tatbik
    etme yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız
    olmak çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
    yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
    yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
    her istirahatımızın önüne geçmeli. Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an
    583] 8/Enfâl, 24
    - 185 -
    insanı olmalıyız. Ahlâkımız Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı
    hedeflemeliyiz.
    Kur’an ve Ramazan aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
    Ruhumuzun, iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına
    gösterebilecek şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı,
    yattığımız yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/
    ayakta ölmeye çalışmalıyız.
    Ramazan ayı, mü’minler için bir eğitim ve öğretim ayıdır. Bu ay, ibâdetler
    ve hayırlar için özel ve verimli bir aydır. Kur’an’ın indirilmeye başlandığı bu
    aydaki bu hâtırayı ebedîleştiren İslâm Dini, inandıkları Kur’an’ın sunduğu
    hayat düzenini yaşayabilmeleri için, mü’minlerin muhtaç olduğu bedenî ve
    ruhî eğitimi bu feyizli aya tahsis etmiştir. Ramazan ayını incelediğimizde, onun
    dünyamızın amelî eğitim yaptıran çok güçlü bir mektebi olduğunu görürüz. Bu
    yüce mektebin namaz, oruç, fıtra, Kur’an okumak ve dinlemek, çok çok zikir
    yapmak gibi müfredâtını uygulayan, geçmiş on bir ayın muhâsebesini yapan ve
    gelecek on bir aya bedenen ve rûhen hazırlanan ve böylece İslâm Dininin hayat
    düsturlarını yaşama coşkusuyla dolan mü’minler Yüce Mevlâ’mızdan rahmet
    ve rızâ diploması alırlar. Ramazan okulunda arzedilen bu olumlu neticeyi
    alabilmek için Ramazan eğitiminin tek hedefi, mü’min hayatının biricik gâyesi
    olan ibâdetlerle, ciddî bir İslâm insanı olarak kaynaşmak lâzımdır.
    İbâdet; Yüce Rabbimizin namaz, oruç, zekât, hac, Hakk’a çağrı, mü’minlerle
    beraberlik, adâlet ve cihad gibi her bir emrini uygulamaktır. Peygamberimizin
    öğütlediği af, merhamet, tevâzu, sevgi ve saygı gibi ahlâkî güzellikleri yaşamaktır.
    Fâiz, zinâ, içki, kumar, bencillik, zulüm, riyâ ve yalan gibi İlâhî yasaklardan
    sakınmaktır. Hayatının her bir safhasında gerçekleştirmekle emrolunduğu
    ibâdet hayatını mü’min, özellikle Ramazan ayında tabiîleştirecektir. Dinimizin,
    tatbik etmediği emirlerini îfâ etmek, kaçınmadığı yasaklarından sakınmak
    için nefsini kontrol altına alarak ciddî bir eğitime tâbi tutacaktır. Ramazan bir
    eğitim ayı olduğu için, çeşitli kusurları ve faydasız alışkanlıkları olan mü’minler
    bu mübârek ayı nefisle cihad mevsimi bilmelidirler. Her çeşit haram ve kötü
    alışkanlıklardan kaçınma ve ihmal ettikleri İslâmî görevlerini yeniden hayata
    geçirme hususunda nefsiyle sıkı bir savaş vermelidirler.
    Hayat nizamı olan Kur’an’ın Peygamberimize indirilmeye başlandığı
    Ramazan ayında mü’minler, nefislerine Kur’an terbiyesini tatbik etmelidir.
    Nefislerini fiilen Kur’an hayatına intibak ettirirken Kur’an’la fikrî bağlarını
    geliştirmeye çalışmalıdır. Peygamberin sünnetini izleyerek Ramazan ayında
    özellikle Kur’an’ı okumaya, dinlemeye, anlamaya, yaşamaya önem vermelidir.
    - 186 -
    Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar olarak Kur’an
    âyetlerini bu Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı,
    dinlemeli ve üzerinde tefekkür etmelidir. Ramazan ayı, her şeyden önce Kur’an
    ayıdır, her dönem ve her yerdeki müslümanlar açısından böyle kabul edilmeli
    ve gereği yapılmalıdır. Kur’an okumasını bilmeyenler, Ramazan gecelerini bu
    öğrenime ayırmalıdır. Kur’an okumasını bilenler de Kur’an’dan dersler tâkip
    etmeli, fakat yalnız yüzünden okuma ile yetinmemelidir. Kur’an mealleri ve
    tefsirleri veya Kur’an âyetlerini açıklayıcı değişik konulardaki mûteber eserleri
    okumalı, vakitlerini değerlendirmelidir. Öz ifâdeyle Ramazan, mü’minler için
    bir eğitim ayı olduğu gibi bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Günümüzde Ramazanlar, dinî ve mânevî özelliklerinden soyutlanarak
    folklorik planda hayata yansıtılmaktadır. İnsanımızı yönlendiren düzen ve
    kurumları, belediyeler ve özellikle medya Ramazanı “ibâdet ve mâneviyât
    ayı” olmaktan çıkarıp eğlence ayı olarak değerlendirmektedir. Ramazan
    çadırları konser salonu görevi de yapmakta, müzik parçaları bu ibâdet ayında
    teravihlerdeki salevatları bastırmaktadır. Televizyonlar, diğer zamanlardan
    daha fazla eğlenceye, tiyatromsu şeylere, ortaoyunu ve kuklalara... yer
    ayırmaktadır. “Ah eski Ramazanlar!” Sanki asr-ı saâdetteki her ânı ibâdet
    coşkusuyla değerlendirilen Ramazanları hasretle hatırlayıp ona özenmektedir
    bunu söyleyenler. Hayır, bu güzel arzudan değil bu nostaljik iç geçirmeler...
    Ya niçin, Lâle Devrinden sonra ve özellikle Tanzimatla birlikte yabancı ve
    yabancılaşmış insanların Direklerarası gibi eğlence mekânlarındaki gayr-i
    İslâmî faşingleri, festivaller, câhilî örfler, lüks ve isrâfa âit hâtıralar ve onları
    canlandırma gayretleri; Rum ve Ermeni şarkıcıların bozuk şive ve bozuk
    ahlâkla icat ve icraatları olan kantolar ve bayağı ve de cıvık eğlenceler için... Bir
    de Ortaoyunu ve meddah...
    Açlık ve sabır ayı olan Ramazan, halk açısından tıkınma ayıdır. Günler
    öncesinde piyasa canlanır, koşturmacalar başlar, gıdalar Ramazanda midelere
    havâle edilmek için evlere yığılır, depolanır. Kadınlar, Kur’an okumaya ve nâfile
    ibâdete, kültürlerini arttırmaya vakit ayıramasınlar diye mutfaklara hapsedilir;
    yağlılar, börekler, çörekler, Ramazan yemekleri adı altında bitmeyen uğraşlarla
    meşgul edilir. Medya “Ramazan Yemekleri” ve “Yemek Târifleri” programları
    yapar. “Oruç kafası” diye nitelenen sinirlilik, acelecilik, iftar öncesi telâş ve
    özellikle trafikteki keşmekeşlik ve kazâ yoğunluğu... Tek kelimeyle sabırsızlık
    ve stres. Sebep de “oruç kafası!” Oruç insanda sabır kapılarını sonuna kadar
    açar, açlık da insanı olgunlaştırırken insanımız bırakın oruç tutmayı hakkıyla
    yerine getirmeyi, aç bile kalamamış, akşam tıka basa yedikten sonra sahurda da
    - 187 -
    gün boyu hazmedilemeyecek yağlı ve hamur işleriyle kilo artırmaya çalışmıştır.
    Buna rağmen sinirlenmenin ve sabırsızlığın suçu oruca yüklenir, bir ibâdete
    hiç bağdaşmayacak kadar çirkin ve yalan şekilde iftirâ atılır. Ramazanda daha
    bir tembellik ortaya çıkar, uyku ve uyuşukluk ile, geyik muhabbetleriyle, işi
    rolantiye alıp boş vakitle geçirilir zamanlar. İtikâf yoktur, hatta adını bile
    telaffuz etmekte zorlanır halkımız. Câmi cemaatine anket yapılsa, “İtikâf
    nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de uygulayanlar hemen hiç
    bulunmayacaktır. Mukabeleye meal ve hele tefsir hiç katılmayacak, tefekkür ve
    kültürel çalışmalar Ramazan’da da artmayacaktır.
    Kapitalist işverenler, ağır işler vermeye, işçisini ezip sömürmeye
    Ramazan’da da devam edecek, mesai ayarlamasına gitmeyeceklerdir. Laik
    düzenin, Ramazanda ayrıcalık göstermesi beklenmemelidir tabii; o yine
    askerlere, memurlara, okullardaki öğretmen ve öğrencilere iftar saatine uygun
    ayarlamalara, Ramazanın mânevî yapısına uygun düzenlemelere gitmeyecektir.
    Halbuki Ramazan, her şeyden önce Kur’an ayıdır, tefekkür ve muhâsebe
    ayıdır, diriliş ve devrim ayıdır, arınma, yenilenme ayıdır. İlim ve kültürle
    değerlendirilen, ibâdeti günün ve gecenin her dakikasına yayma gayreti
    gösterilen, mânevî özelliklerin, takvâ, sabır ve tevbenin öne çıktığı aydır.
    Namazlarını aksattığından mü’min olduğu tartışılabilecek kişinin, Ramazanla
    iman tazeleyip namazlı mü’min hale geleceği, namazlıların, namazı huşû ile
    ikame etmeye ve nâfile ibâdetlere alışabileceği bir ortamdır. Evet, Ramazan
    güzel alışkanlıkların edinileceği aydır. Terâvihler, nâfile ibâdetlere, sahurlar
    teheccüd saatinde kalkıp gece namazına alışmak için büyük bir fırsat olduğu
    gibi, mukabeleler, Kur’ansız ve Onun anlaşılması ve yaşanması için gayretsiz
    günün geçirilmemesi gerektiğini öğretir, alıştırır.
    Giderek dünyevîleşen, bireyselleşen insanımızın unutmaya yüz tuttuğu
    ikrâmı, misafir ağırlamayı, infakı hatırlatır ve yeniden alışkanlık haline getirtir
    Ramazan; iftarlarla, sadaka-i fıtır ve zekâtlarla bu ayda fakirlere ekstra yapılan
    yardımlarla... Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz bir
    fırsattır. İçkiciler bile Ramazanda içmez veya çok azaltır. Cehennem kapıları
    kapandığı gibi, meyhane ve kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da
    Ramazanda kilit vurulur. Bir mü’min açısından Ramazan, hâlâ sigara gibi kötü
    alışkanlıkları varsa, sabahtan akşama kadar içmediğine göre, akşamdan sabaha
    kadar da içmeyebileceğini, irâdesine sahip olmanın çok da zor olmadığını
    kendisine öğretir. Sık sık çay içmeden, kahve keyfi yapmadan, çerez ve benzeri
    abur cubur atıştırmadan yapamayanlara, sık sık yiyip içmeden edemeyenlere,
    bu alışkanlıklarından vazgeçmeleri için en güzel imkânları gösterir Ramazan.
    - 188 -
    Az yemeyi, diyet ve rejimi, iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine
    sahip olabilme alışkanlıklarını kazandırır/kazandırmalıdır.
    Bütün organlarına oruç tutturup haramlardan sakınan ve Ramazan ayında
    Kur’an’ın nurlu çeşmesinde arınıp durulan, olgunlaşıp Rabbinin dinine,
    kitabına sahip çıkan dâvâ erlerine selâm olsun!
    - 189 -
    20. HUTBE
    MISÂFIR DOKTOR VE ÖĞRETMENDEN YARARLANIYOR
    MUYUZ?
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).” 584
    Ramazan adında bir eğitimci var. Öğretmenlik yanında aynı zamanda
    vâizlik de yapan bu uyarıcının bir mesleği de doktorluk. Kendisini sevenleri
    tedâvi etmek, yetiştirip olgunlaştırmak üzere her sene kapımızı çalar, bir ay
    misafirimiz olur. Bu çok zengin ziyaretçi, bizden bir şey almaz, bize hep ikram
    ve ihsanda bulunur, getirdiği hazinelerini sunmak ister.
    Ölümcül hastalara, zihni ve gönlü paslanmış, çalışmaz hale gelmiş zavallılara
    şifâ dağıtır. Dengeleri sarsılan, “önemli olan dünya mı, âhiret mi?” sorusuna cevapta
    zorlanan insanlara yol gösterir. Mânen ölmüş insanları İsa nefesiyle diriltir.
    Hayat veren bu ziyâretçi, tekrar kapımızı çaldı. Sevinmemek mümkün
    değil. Bir ay boyunca getirdiği güzellikler hemen her tarafı kaplayacak. Şeytan
    suratlı ekranlar bile arada sırada dünya güzelinin maskesini takmak zorunda
    kalacak. Evimizde, içimizde kim bilir ne değişmeler, güzellikler, devrimler
    yaşanacak. Hoş geldin Ramazan! Hoş, safâ getirdin. Buyur, başımızın üstünde,
    gönlümüzün tahtında yerin var.
    Aziz misafirimiz Ramazan’ı biraz daha yakından tanıyalım. Kimdir bu
    güzeller güzeli? Kitabımız onu her şeyden önce Kur’an’la irtibatlandırır.
    584] 2/Bakara, 185
    - 190 -
    Ramazan; gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.585 Ramazanın
    verdiği temel mesaj da Kur’an’dır. Kur’an bu kutlu misafir zamanında inmeye
    başladığından, müslümanların Kur’an’la bağlarını sağlamlaştırması bu
    misafirle vuslat zamanında ilk görevleridir. Allah’ın kitabını mehcur bırakıp
    terk eden586, bir roman kadar, TV. dizisi ve film kadar, top veya pop kadar
    onunla içli-dışlı olamayanları ikaz edip uyarmak için misafirimiz Ramazan
    olanca gür sesiyle haykırmaktadır. Bu sesi, gönül kulakları kapalı olmayan her
    insan duyacaktır. O diyor ki: “Okumayı bilmeyenler, hemen öğrensin, bilenler
    Kur’an’ı çokça okusun ve anlamlarını öğrenmeye ve yaşamaya gayret etsin.
    Beni seven, beni göndereni seven, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışsın,
    beni gönderen Zât’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrensin.”
    Misafirimizin zihinlerimize çıkmayacak bir yazıyla yazdığı gerçek şudur:
    “Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm problemler; Kur’an’ı terk etmenin, onu
    tatbik etmemenin ürünü olduğundan, çözüm de Kur’an’ın tüm hükümleriyle
    hayata geçirilmesidir. Hâlâ evleriniz niye Kur’an kursuna dönüşmüyor, niye
    vaktinizi Kur’an ilimleri doldurmuyor? Formalite icabı ve âdet olarak mukabele
    ile yetinmek değil; onu tefekkürle, düşünerek, anlamaya çalışarak, hayatına
    geçirme endişesi duyarak okumalısınız. Yasak savma şeklinde lafzını hızlıca
    okuyup geçivermek, okur gibi yapmak, hatim etmekle Kur’an’a karşı görevinizi
    yerine getirdiğinizi sanıyorsanız, aldanırsınız.”
    Ramazan, misafir olduğu insanlara orucu emreder ve az yemeyi tavsiye eder.
    Ramazanın misafir olduğu evlerde tıka basa yemek yenmesi, Ramazana büyük
    saygısızlıktır. Ramazan açlığı sever, mideyi dinlendirip rûhu gıdalandırmayı
    öğretir. Ramazan eşitlikten yanadır; Zenginle fakiri en azından gündüzleri
    eşit yapar. Açın halinden tokun anlamasını ona açlığı tattırarak yerine getirir.
    O, oruç gibi bir misafir daha getirmiştir kendisiyle birlikte. Oruç, hayatın
    yalnız yeme-içme, bencil duyguları ve hayvanî arzuları tatmin etme anlayışına
    dayanmadığını öğreten bir arkadaşıdır Ramazanın. Oruç, fiil olarak fakirlik
    halini yaşatmakla kalmaz, sevdirir de fakir gibi yaşamayı. Sosyal adâlet fikrini,
    yardımlaşma duygusunu; açlık halini yaşatarak öğretir Oruç Öğretmen.
    Ramazan, bir ay boyunca bize yaptırdığı eğitim ve antrenmanla kendimizi nasıl
    dizginleyip kontrol altında tutacağımızı, nefsimizin hevâsıyla nasıl savaşılıp cihad
    edileceğini öğretir. Onun eğitiminden geçen kişi, artık olgunlaşmış ve irâdesine
    sahip olabilen sabırlı kimse haline yükselmiştir. Ramazan ve onun ayrılmaz kardeşi
    oruç, verdikleri eğitimle bize Allah için iş yapmayı, zorluklara göğüs germeyi,
    585] 2/Bakara, 185
    586] 25/Furkan, 30
    - 191 -
    doymayan nefsin aşırı isteklerini geri çevirebilmeyi öğretmekle kalmazlar, bunları
    kendiliğimizden yapabilecek şekilde bizi eğitirler de. Dilimizi okumaya, beynimizi
    bilgiye, midemizi açlığa, gönlümüzü ibâdet ve zikirle coşturmaya, benliğimizi hayır
    için koşturmaya yönlendirir. Bu misafirlerin bulunduğu zaman dilimi, dinlenme
    değil; “din”lenme, fırsat ve imkânlardan yararlanma anlarıdır.
    Eli boş gelmeyi sevmeyen cömert Ramazan, İbâdet hazineleri ve
    mâneviyat meyveleriyle gelir. Bize takvâ getirir. Bize lezzetini tattırdığı oruç,
    haramlardan korunup sakınma duygularını, yani takvâyı geliştirir.587 Doktor
    Oruç, perhiz gibi ilâçlarla sadece mideleri hastalıklardan arındırmaz. O, aynı
    zamanda günahlarla hastalanan dili, gözü, kulağı, gönlü ve zihni de mânevî
    mikroplardan arındırır. Bu doktor, hasta rûhları canlandırır, ârızalı gönülleri
    bir ay karantinaya alıp iyileştirir, can çekişen ahlâkı diriltir, tepeden tırnağa
    bütün organları düzeltip insanı gitmesi gereken yola (Cennete) doğru sağlıklı
    şekilde gidecek hale getirir.
    Elbette, bu doktorun tavsiyesini önemsemeyen, verdiği ilaçları kullanmayan
    kimse, doktoru değil, kendini kandırmış olacaktır. İyileşmek istemeyen hiçbir
    hastayı kimse, zorla tedâvi edemez. Herkesin hasta olma, hastalığını arttırma,
    tedâviyi geri çevirme, doktor ve ilaçları beğenmeme, hatta intihar etme, yani
    Cehenneme gitme özgürlüğü de vardır. Bunlar özgürlük müdür, acınacak
    zavallılık ve delilik midir, orası tartışılır.
    Doktorumuzun, misafir olduğu kimselere yazdığı reçetede zekât ve sadaka
    ilâçları da vardır. Zekât ve fıtır sadakasını, mecbûr eder. Yardımlaşma, ihsan,
    ikram ve cömertlik tavsiyesi yapmayı ihmal etmez, kendini sağlam sanan
    hastalara. Dünyevîleşen, bireyselleşen, dengesini kaybeden, çağdaş mikropların
    hasta ettiği insanın unutmaya yüz tuttuğu ikrâm, misafir ağırlamak, infâk
    etmek, almaktan çok vermeyi sevmek gibi ilâçları hatırlatır Ramazan.
    İftarlarla, ikramlarla, ziyâret ettiği zaman diliminde fakirlere cömertçe yapılan
    yardımlarla hastalıkları tedâvi eder.
    Ramazan, bir öğretmendir; onun misafir olduğu yerler de birer okul. Bu
    okulun namaz, oruç, fitre, Kur’an okumak ve dinlemek, çokça zikir ve duâ
    yapmak gibi dersleri vardır. Misafirin bulunduğu zamanlar, onsuz yaşanacak
    on bir ayın muhâsebesini yapan, geleceğe beden ve ruh olarak hazırlanan
    başarılı öğrenciler, misafir öğretmen okuldan ayrılırken Allah’ın rahmet ve
    rızâ diplomasını alırlar. Ramazanın öğretmenliğinden yararlanmak için,
    onu bize gönderen Zât’ın, Gerçek Yöneticinin tüm emirlerini yerine getirip
    587] 2/Bakara, 183
    - 192 -
    yasaklarından kaçmak, kurallara uymak, verilen on bir aylık ödevleri yerine
    getirmek, dünya sınavını kazandıracak eğitimi her an sürdürmek gerekiyor.
    Bu misafir, eğlenceden, karşılama törenlerinden hiç hoşlanmadığı halde, o
    misafire, hatta onu bize gönderen Zât’a düşman olduğu halde bunu gizleyen
    medya gibi sahtekârlarca ve onu yanlış tanıyan câhillerce dinî ve mânevî
    özelliklerinden soyutlanarak folklorik ve nefsin arzuları doğrultusunda bu
    misafir ağırlanmak istenmekte, böylece o aziz misafir rahatsız edilmekte,
    küstürülmektedir. Bazıları onun eğlence, müzik, tiyatro, ortaoyunu, meddah
    ve Karagözden hoşlanacağını zannediyor. Hâlbuki o, bunların bizim
    hastalıklarımızı artıran uyuşturucular olduğunu hatırlatmak için geliyor.
    Medya, Ramazanın gelmesini engelleyemediği için, onun faydasını en
    aza indirecek yollar bulmaya gayret edecektir yine. Ramazanla insanımızın
    sımsıcak ilişkisini bozmak isteyecektir. Bu güzelim misafirin bizi ziyaret
    ettiği her ay, biraz sansasyon, biraz iftira, biraz istismar ve biraz da irticâ
    adıyla İslâm düşmanlığının tezgâhlandığı medya pazarında, yutanlar yutsun,
    yutmayanların da boğazına dizilsin diye bakalım bu ayda iftarlık olarak ne
    eşantiyonlar verilecek? Bu misafirin insanı ihyâ etmesini istemeyenler bu ayda
    da boş durmazlar. Bu ay onların da pazarıdır. Dinin ticareti de, istismârı da,
    dine hakaret piyasası da hayli iş yapar, müslüman mahallesindeki medya adlı
    salyangoz pazarında. Hipnotize edilmişçesine kendinden geçmiş ve etkilenmeye
    hazır, ağzı açık müşterilere sihirli kutunun yalancı aynasından geçirilen bayat
    ve kokmuş dolmalar yanında, taze avlar da menüye konulup yutturulur.
    Ramazandan yararlanarak müslümanların dine yönelişlerini frenlemek için,
    temcit pilavı olarak medya tarafından bu yıl da ne çirkinlikler sunulacak,
    hep birlikte göreceğiz. İnsanları diriltmeye gelen muhteşem ve muhterem
    Ramazanı öldürmek isteyenler, en azından yaralamaya kalkanlar çıkacak.
    İnsanın bozulan kalp/gönül motorlarını tamir etmeye gelen Ramazan’ı tahrif
    edip bozmaya yeltenenler olacak. Kâfirler vazifesini yapacağı gibi, Ramazan
    münâfıkları da iş başında olacak. Onlar görevini yapıyor, yapacak. Peki ya biz?!
    Kaçıncı defadır bu misafir geliyor, beraberinde getirdiklerini bir müddet
    sonra kapı dışına atıyorsak mirasyediden farkımız olmayacak, emânetlere
    ihânet ettiğimiz tescillenecek. Bu misafire şâhit olup ev sahipliği yapmamızın
    artan sayısı, aynı zamanda ölümün yaklaştığının da habercisi. Önemli olan
    Ramazanın getirdikleriyle bilinçlenip dirilerek, onun eğitiminden geçip
    ölümden sonrasına her an hazır olmak.
    Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz fırsatlar sunar.
    İçkiciler bile Ramazan Hoca’ya saygısından o varken içmez veya azaltmaya
    - 193 -
    çalışır. Cehennem kapıları onun ziyareti şerefine kapandığı gibi, meyhane ve
    kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da bu zaman diliminde kilit vurulur.
    Ramazan Hoca, kendini seven bir mü’mine neler öğretmez ki... Hâlâ sigara
    gibi kötü alışkanlıkları varsa, misafir hoca yanında sabahtan akşama kadar
    içmediğine göre, akşamdan sabaha kadar da içmeyebileceğini, irâdesine sahip
    olmanın çok da zor olmadığını kendisine öğretir. Az yemeyi, diyet ve rejimi,
    iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine sahip olabilme alışkanlıklarını
    kazandırmak için, çeşitli usûllerle gerekli her eğitimi verir Ramazan Efendi.
    Ramazan, bilindiği gibi bir uyarıcı, bir vâizdir aynı zamanda. Herhalde siz de
    duyuyorsunuzdur; ruhlarımıza hitap ettiği sesiyle, kendini seven bizlere şu
    mesajları veriyor vâiz Ramazan:
    “Bu dünya, imtihan alanıdır. Burada ne ekildiyse, âhirette o biçilecektir.
    Bilindiği gibi, Yüce Allah, insanları sadece kendisine ibâdet ve kulluk yapmaları
    için yaratmıştır. Allah’ın yasakladıklarından kaçıp O’nun rızâsına uygun
    davranarak her ânımızı ibâdet sevabıyla geçirebiliriz. Dünyada, yaşadığımız günü
    zorluk ve sıkıntılardan uzak geçirmek istediğimiz ve yarınları düşündüğümüz
    gibi, âhiretteki sonsuz hayata daha fazla önem verip esas yatırımlarımızı oraya
    yapmalıyız. Para kazanmanın, dünyada bir ev sahibi olmanın bedeli olur da,
    cennetin bedeli olmaz mı? Sonsuz mutluluğun bedelinin de müslümanca
    güzellikler olduğunu unutmamalıyız.
    Her çeşit putlardan yüz çevirip Allah’ın istediği gibi iman etmeden
    kurtuluşa ermek mümkün olmadığı gibi, sadece kuru bir “iman ettim” demekle
    de iş bitmemektedir. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. “Ben
    el-hamdü lillâh mü’minim” demek, “tüm düşünce ve davranışlarımı Allah’ın
    hükümlerine göre düzenleyeceğime söz veriyorum” demektir. Hayatta
    karşılaştığımız her zorluk ve sıkıntı da, her nimet ve hayır da imanımızı test
    eden sınavlardır.
    Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir,
    yok hükmündedir. Yarın yaşayıp yaşayamayacağımızı bilmiyoruz, bugünü
    değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Dünya
    hayatı oyun ve eğlenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin
    kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise
    bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş. Dünkü çektiğimiz sıkıntı gibi,
    yaşadığımız rahatlıkların da bugün için pek bir önemi yok. Bizimle âhirete
    gidecek olan, sadece sevap ve günahlarımız olacak. Her hareketimiz, sağ ve sol
    omuzlarımızdaki kameramanlarca filme alınmaktadır. Yarın bunların ödül
    veya cezaları verilecektir.
    - 194 -
    Yaşadığımız toplumda ahlâksızlıklar artıyor, insanların birbirine güven
    duygusu kalkıyor ve yeterince yardımlaşma yapılamıyorsa, bunun temel sebebi;
    insanların gereği gibi iman edip Allah’a teslim olmamasıdır. Allah’ın Kitabını
    öğrenip hayatına geçirmeye çalışmayan insanların, öldükten sonra “Kitabın ne?”
    sorusuna “Kur’an” diye cevap vermeleri mümkün değildir. Bu sorunun cevabı
    olarak, Kur’an’dan fazla önem verip okudukları gazetenin, televizyon kanalının
    veya ahlâksız sanatçı ya da futbolcunun ismi dillerinden dökülecektir.
    Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış; fakat
    nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara çok zor gelen
    işlerle kuşatılmıştır. Akıllı insan, geçici ve kısa bir dönemdeki rahatı, sonsuz
    güzellik ve mükemmel nimetlere değişmez.
    Sadece bu dünyada yaşayacağını, hayatın bu dünyadan ibâret olduğunu
    düşünerek yaşayan insan, canlı cenâze gibi yaşar; hem kendisi, hem çevresi
    böyle sorumsuz bir hayatın acılarını tadar. Ama öleceğini düşünerek, ölümden
    sonra ya cennet veya cehennem olduğunu, her şeyden hesaba çekileceğini
    düşünerek yaşayan kişi, kendisi huzurla dolu olduğu gibi, etrafına da sadece
    güzellikler yansıtır. Unutmayalım; mezardakilerin pişman oldukları şeyler
    yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor. Her gün ve her gece, namaz
    sonlarında, işimizin arasında; ölümü, kıyâmeti, dirilişi, mahşeri, cenneti,
    cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı
    derin derin düşünelim. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat
    süremiyorsak, müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
    Akıllı insan, kendini hesâba çekip ölüm sonrası için çalışan ve Allah’ın her an
    kendisini gözlediğini unutmayan insandır.”
    Rabbımızdan hem kendimiz, hem de liyâkat kesbeden insanlarımız için bu
    Ramazanın yeniden dirilişlere, canlanış ve uyanışlara vesile olmasını, secde
    yerlerini gözlerimizden dökülen incilerle süslediğimiz sahur seccâdesinin
    üzerinde tüm içtenliğimizle isteyebilmeli, fiilimizle de bu duâya iştirak
    edebilmeliyiz.
    Ne mutlu, Ramazanı gereği gibi değerlendiren, Ramazanla hayırlara doğru
    değişenlere! Kim Allah’ın dostluğuna sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
    mahrum, o neye sahip?
    - 195 -
    21. HUTBE
    TERSYÜZ EDİLEN NAZAMAR
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).” 588
    Bir Ramazan daha geldi. Hayat veren bu aylara şâhit olmamızın artan sayısı,
    aynı zamanda ölümün yaklaştığının da habercisi. Önemli olan Ramazan’a
    güzellik veren temel özellik Kur’an’la şuurlanıp dirilerek ölümden sonrasına
    her an hazır olmak... Bu Ramazan biraz farklı olacak; halk geçim derdini de
    unutup seçim derdinin yorgunluklarıyla, mecliste sahnelenecek oyunları takip
    edecek, kim bilir kaçıncı defa ümitlerinin balık olup demokrasi kavağına
    çıktığına şâhitlik edecek. “Ver oyunu, gör oyunu!” diyen oyunun kurallarını
    belirleyenler, figüran olarak kullandıkları halkın tercihine karşı da ne tür
    hile ve dayatmalar sergileyecekler Ramazanda ortaya çıkacak. Meydanlardaki
    cambazlar, yerlerini Ramazan çadırlarındaki cambazlarla medya sihirbazlarına
    bırakacaklar. Halkı cambaza baktırıp oyalayan kukla oynatıcıları, yakında ve
    Irak’ta müslümanlara daha büyük darbeler vurmak, ceplerini ve gönüllerini
    boşalttıkları yetmiyor gibi damarlarını da boşaltmak için vampir dişlerini
    gösterecekler.
    Destekçileri olan hâinlerin yardımıyla İsrail sömürgesi süper cüce bunları
    planlarken, ABD’nin abdleri durumundaki medya da, Ramazanı müslümanlara
    zehir etmenin yolunu bulacak. Her Ramazanda biraz sansasyon, biraz iftira,
    biraz istismar ve biraz da irticâ adıyla İslâm düşmanlığının tezgâhlandığı
    588] 2/Bakara, 185
    - 196 -
    medya pazarında, yutanlar yutsun, yutmayanların da boğazına dizilsin diye
    bakalım bu Ramazanda iftarlık olarak ne eşantiyonlar verilecek? Ramazan
    geldiğinde, din ticareti de dine hakaret piyasası da hayli iş yapar, müslüman
    mahallesindeki medya adlı salyangoz pazarında. Hipnotize edilmişçesine
    kendinden geçmiş ve etkilenmeye hazır, ağzı açık müşterilere sihirli kutunun
    yalancı aynasından geçirilen bayat ve kokmuş dolmalar yanında, taze avlar da
    menüye konulup yutturulur. Ramazandan yararlanarak müslümanların dine
    yönelişlerini frenlemek için, temcit pilavı olarak medya tarafından bu yıl da
    ne çirkinlikler sunulacak, hep birlikte göreceğiz. İnsanları diriltmeye gelen
    Ramazanı öldürmek, en azından yaralamaya kalkacaklar çıkacak. Bozulan
    insanı tamir etmeye gelen Ramazan’ı tahrif edip bozmaya yeltenenler olacak.
    Kâfirler görevini yapacağı gibi, Ramazan münâfıkları da iş başında olacak.
    Bütün bunlar, gâyet doğal. Herkes inancının/dâvâsının gereğini yapıyor. Esas
    problem müslümanlarda. Ramazan’ı aslî çizgisinden saptırmak isteyenler, sadece
    fıtratları bozulmuş İslâm ve Ramazan düşmanları değil; iyi niyetli ama câhil,
    samimi ama âdetleri ibâdetleştiren, ibâdetleri de âdetleştiren müslümanların
    çoğunluğu da bu durumda. Zâten lâyık olduğumuz şekilde yönetiliyor, hak
    ettiğimiz şekilde muâmele görüyoruz. “Ey iman edenler! Siz kendinize (kendi
    görevlerinize) bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki/sapık kimse
    size zarar veremez...”589 Biz bu yazımızda dışımızdaki güçlerin doğal tavırlarını
    değil; müslüman halkın Ramazan’la ilgili doğal olmayan tavırlarına değinmek
    istiyoruz. Hakk’ın dinindeki Ramazanın özellikleriyle halkın dinindeki
    Ramazanın özelliklerini örneklerle karşılaştırmak, böylece Ramazan aynasında
    kendimize çeki düzen vermenin gereğini hatırlatmak bu yazının amacı
    olacaktır.
    Hakk’ın dininde Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim
    ayı olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.590
    Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını
    sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin
    hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye
    ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması,
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı
    Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu
    Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    589] 5/Mâide, 105
    590 (2/Bakara, 185)
    - 197 -
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi
    bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna dönüşmemekte, vaktimizi
    Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları, formalite icabı ve âdet
    olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden, anlamadan, hayatına geçirme
    endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı
    görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu zannetmektedir.
    Ramazan, oruç ve az yeme ayıdır.
    Tıka basa yeme ayı, oburluk ayı değil; açlık ve mideyi dinlendirme, ruhu
    gıdalandırma ayıdır. Ramazan, zenginle fakiri en azından gündüzleri eşit yapar.
    Oruç, hayatın yalnız yeme-içme, bencil duyguları ve hayvanî arzuları tatmin
    etme anlayışına dayanmadığını öğreten bir ibâdettir. Oruç, fiil olarak fakirlik
    halini yaşamaktır. Sosyal adâlet fikrini, yardımlaşma duygusunu; açlık halini
    yaşatarak öğreten bir ibâdettir. Oruç sâyesinde zengin mü’minler de beden ve
    ruh yönünden fakirliğin sınırları içinde yaşarlar. Tok insanın açın halinden
    anlamasını kolaylaştırır oruç.
    Açlık ve sabır ayı olan Ramazan, halk açısından tıkınma ayıdır. Günler öncesinde
    piyasa canlanır, koşturmacalar başlar, gıdalar Ramazanda midelere havâle edilmek
    için evlere yığılır, depolanır. Kadınlar, Kur’an okumaya ve nâfile ibâdete, kültürlerini
    arttırmaya vakit ayıramasınlar diye mutfaklara hapsedilir; yağlılar, börekler, çörekler,
    Ramazan yemekleri adı altında bitmeyen uğraşlarla meşgul edilir. Medya “Ramazan
    Yemekleri” ve “Yemek Târifleri” programları yapar.
    Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır.
    “... Oruç sabrın yarısıdır...”591; “Oruç bir kalkandır.”592 Oruç, irâdelerimizi
    güçlendirir. Sabır ve sebâtımızı arttırır. Allah için iş yapmayı, zorluklara göğüs
    germeyi öğretir. Zorluklara dayanabilme, nefsin isteklerini geri çevirebilme
    ayıdır bu ay. Ruhumuzu eğittiğimiz bir aydır Ramazan. Dilimizin okumaya,
    beynimizin bilgiye yöneldiği, gönlümüzün İlâhî huzurla coştuğu, benliğimizin
    her çeşit ibâdete koştuğu bir aydır, öyle olması gerekir.
    Günümüzün manzarası ise; “oruç kafası” diye nitelenen sinirlilik, acelecilik,
    iftar öncesi telâş ve özellikle trafikteki keşmekeşlik ve kazâ yoğunluğu...
    591] Tirmizî, Deavât, 86, 87
    592] Buhârî, Savm 9; Tirmizî, İman 8
    - 198 -
    Tek kelimeyle sabırsızlık ve stres. Sebep olarak gösterilen iftirâ da hazırdır:
    “Oruç kafası!” Oruç insanda sabır kapılarını sonuna kadar açar, açlık da
    insanı olgunlaştırırken; insanımız bırakın oruç tutmanın hakkını vermeyi,
    aç bile kalamamış, akşam tıka basa yedikten sonra, sahurda da gün boyu
    hazmedilemeyecek yağlı ve hamur işleriyle kilo arttırmaya çalışmıştır. Buna
    rağmen sinirlenmenin ve sabırsızlığın suçu oruca yüklenir, bir ibâdete hiç
    bağdaşmayacak kadar çirkin ve yalan şekilde iftirâ atılır. Dinlenme değil,
    “din”lenme ayı olması gereken Ramazanda daha bir tembellik ortaya çıkar, uyku
    ve uyuşukluk ile, geyik muhabbetleriyle, işi rolantiye alıp boş vakitle israf edilir
    bu değerli günler.
    Ramazan itikâf ayıdır.
    Ramazan ayının son on gününde itikâfa girmek sünnettir. “Hz. Peygamber,
    Ramazanın son on gününde, vefatına kadar itikâfa girdi. İrtihalinden sonra
    da zevceleri itikâfa devam ettiler”593 Halkın Ramazanında itikâf yoktur, hatta
    adını bile telaffuz etmekte zorlanır insanımız. Câmi cemaatine anket yapılsa,
    “itikâf nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de uygulayanlar hemen
    hiç bulunmayacaktır.
    Ramazan ibâdet ve mâneviyat ayıdır.
    Ramazan takvâ ayıdır. Oruç, yüce dinimizin haramlarından korunup
    sakınma duygularını, yani takvâyı geliştirir.594 Mü’min, bu önemli faydayı
    da sağlamak için, günah davranış, söz, işitme ve bakışlardan korunacak,
    sakınacaktır. Oruç, ruhî ve ahlâkî bir eğitimdir. Ramazan tevbe ayıdır. Günahları
    terketme, kötü alışkanlıkları bırakma ayıdır Ramazan. Kendine dönme, âhireti
    tercih etme ve diriliş ayıdır. Bütün vücut organlarımızın, tüm duygularımızın
    da oruca ihtiyacı vardır, onlara da oruç tutturmak gerekmektedir. Ramazan;
    haramlara, şeytanî özelliklere, nefsimizin kötü isteklerine karşı bir sığınaktır,
    bir kaledir. Oruçla bu kaleye girilir. Ramazan; göz ve dillerini kontrol altına
    alarak ağızlarını kapayıp kalp ve gözlerini açmaya müslümanları hazırlıyor.
    İmsaktan iftara kadar geçen zamanda, Ramazan içinde bulunduğunu, oruçlu,
    yani ibâdet halinde olduğunu hatırlayan kimse, sanki Allah’ı görüyormuş
    gibi, yaptıklarını ölçülü ve güzel yapmaya çalışacaktır. Oruç, insana ibâdet
    için yaratıldığını hatırlatır, her dakikanın Allah’ın emir ve yasaklarına uygun
    olması için gayreti artırır, ruhu olgunlaştırır. Oruçlu insan Rabbini daha çok
    düşünür ve huzura kavuşur. Mideler rahatladığı için bütün vücutta bir hafiflik
    593] Buhârî, İtikâf 1
    594] bakın 2/Bakara, 183
    - 199 -
    hissedilir, kâmil bir oruçla gönül saflaşır, berraklaşır, daima iyi şeyler düşünür.
    Yani kâmil bir insan olmanın yolları açılır, oruçla nefsin kötü isteklerine dur
    demesini öğrenir insan.
    Günümüzde Ramazanlar, dinî ve mânevî özelliklerinden soyutlanarak
    folklorik planda hayata yansıtılmaktadır. İnsanımızı yönlendiren düzen ve
    kurumları, belediyeler ve özellikle medya Ramazanı “ibâdet ve mâneviyât
    ayı” olmaktan çıkarıp eğlence ayı olarak değerlendirmektedir. Ramazan
    çadırları konser salonu görevi de yapmakta, müzik parçaları bu ibâdet ayında
    teravihlerdeki salevatları bastırmaktadır. Televizyonlar, diğer zamanlardan
    daha fazla eğlenceye, tiyatromsu şeylere, ortaoyunu ve kuklalara... yer
    ayırmaktadır. “Ah eski Ramazanlar!” Sanki asr-ı saâdetteki her ânı ibâdet
    coşkusuyla değerlendirilen Ramazanları hasretle hatırlayıp ona özenmektedir
    bunu söyleyenler. Hayır, bu güzel arzudan değil bu nostaljik iç geçirmeler...
    Ya niçin, Lâle Devrinden sonra ve özellikle Tanzimatla birlikte yabancı ve
    yabancılaşmış insanların Direklerarası gibi eğlence mekânlarındaki gayr-i
    İslâmî faşingleri, festivaller, câhilî örfler, lüks ve isrâfa âit hâtıralar ve onları
    canlandırma gayretleri; Rum ve Ermeni şarkıcıların bozuk şive ve bozuk
    ahlâkla icat ve icraatları olan kantolar ve bayağı ve de cıvık eğlenceler için... Bir
    de Ortaoyunu ve meddah... Televoleci kanalların bunları canlandırması değil;
    Ramazan ruhunun ne olduğu bilen/bilmesi gereken kanallar, gayrı müslim
    azınlıkların alternatif Ramazanı olan direklerarasını Feshanelere taşıyan,
    namaz kılanları çadır eğlencelerine çağıranlar insanı üzüyor.
    Zekât ve sadaka ayıdır. Yardımlaşma, ihsan, ikram ve cömertlik ayıdır
    Ramazan.
    Fıtır sadakası vermek bu aya mahsus bir ibâdet olduğu gibi, hayır ve hasenâtı
    çoğaltmak da bu ayın eseridir. “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en cömerdi idi.
    Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de kendisiyle Cebrâil (a.s.) karşılaştığı
    zaman daha da artardı. Rasûlullah, Cebâil ile buluştuğunda insanlara rahmet
    getiren rüzgârdan daha cömert, daha faydalı olurdu.”595 “Hangi sadaka daha
    fazîletlidir?” diye sorulunca, en büyük insan; “Ramazan ayında verilen sadaka”
    buyurmuştur.596 Giderek dünyevîleşen, bireyselleşen insanımızın unutmaya
    yüz tuttuğu ikrâmı, misafir ağırlamayı, infakı hatırlatır ve yeniden alışkanlık
    haline getirtir Ramazan; iftarlarla, sadaka-i fıtır ve zekâtlarla, bu ayda fakirlere
    ekstra yapılan yardımlarla...
    595] Buhârî, Savm 7
    596] Tirmizî, Zekât 28
    - 200 -
    Günümüzde kısmen yapılan bu ikram ve yardımlaşmalar, daha çok
    zenginlerin birbirini ağırladığı, tanınmış kimselerin sofralara dâvet edildiği,
    iftar ziyafetlerinde israf ve gösterişin hâkim olduğu bir tarzda olabilmektedir.
    Çevrede, hatta uzak yerlerdeki fakirlerin, dul ve yetimlerin iftarlara dâvet
    edildiğini, kendi evinde iftar ziyafeti kadar oralardaki sofraları donatmanın
    gerektiği unutulmaktadır. Bilmem kaç yıldızlı otellerin, başka toplantılarının
    içkisiz yapılmadığı balo salonlarında Firavun sofralarına benzer tarzda iftar,
    günümüz insanına has tuhaflık olduğu gibi, iftar ve Ramazan ruhuna da
    hakarettir.
    Ramazan, bir okuldur.
    Bu okulun namaz, oruç, fitre, Kur’an okumak ve dinlemek, çokça zikir ve
    duâ yapmak gibi dersleri vardır. Bu ayda geçmiş on bir ayın muhâsebesini
    yapan, geleceğe beden ve ruh olarak hazırlanan İslâm’ı yaşayan insanlar, bu
    ay sonunda Allah’ın rahmet ve rızâ diplomasını alırlar. Ramazan okulundan
    yararlanmak için, dinimizin tüm emirlerini yerine getirip haramlarından
    kaçan gerçek müslüman olmaya gayret etmek, ibâdetlere ve Kur’an’a sarılmak
    gerekir. Ramazan ayı, nefsimizi kontrol altına almayı, zorluklara ve arzulara
    direnip sabretmeyi öğrettiğinden, her çeşit haramları, kötü alışkanlıklarımızı
    da bırakmak, bu oruç ayında daha kolaylaşacaktır.
    Ramazan okuluna kaydolan öğrencilerin, hele başarıyla diplomasını alan ve
    gelecek on bir ay için gerekli donanımlara sahip olan kişilerin sayısının yeterli
    olduğunu kimse iddia edemez.
    Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz bir fırsattır.
    İçkiciler bile Ramazanda içmez veya çok azaltır. Cehennem kapıları kapandığı
    gibi, meyhane ve kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da Ramazanda kilit
    vurulur. Bir mü’min açısından Ramazan, hâlâ sigara gibi kötü alışkanlıkları
    varsa, sabahtan akşama kadar içmediğine göre, akşamdan sabaha kadar da
    içmeyebileceğini, irâdesine sahip olmanın çok da zor olmadığını kendisine
    öğretir. Sık sık çay içmeden, kahve keyfi yapmadan, çerez ve benzeri abur cubur
    atıştırmadan yapamayanlara, arada sırada yiyip içmeden edemeyenlere, bu
    alışkanlıklarından vazgeçmeleri için en güzel imkânları gösterir Ramazan. Az
    yemeyi, diyet ve rejimi, iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine sahip
    olabilme alışkanlıklarını kazandırır/kazandırmalıdır.
    Ramazan, para gibi maddî ve fânî şeyleri yüceltmenin yanlışlığını öğreten
    bir aydır.
    - 201 -
    Kapitalist işverenler, ağır işler vermeye, işçisini ezip sömürmeye
    Ramazan’da da devam edecek, mesai ayarlamasına gitmeyeceklerdir. Laik
    düzenin, Ramazanda ayrıcalık göstermesi beklenmemelidir tabii; o yine
    askerler, memurlar, okullardaki öğretmen ve öğrenciler için iftar saatine uygun
    ayarlamalara, Ramazanın mânevî yapısına uygun düzenlemelere gitmeyecektir.
    Ama, müslüman iş adamları da çalıştırdıkları işçilere aynı zulmü yapıyorlarsa,
    Ramazan’ın özellik ve güzelliklerinden bahsetmeye hakları olmayacaktır.
    Ramazan, her şeyden önce Kur’an ayıdır, tefekkür ve muhâsebe ayıdır, diriliş
    ve devrim ayıdır, arınma, yenilenme ayıdır. İlim ve kültürle değerlendirilen,
    ibâdeti günün ve gecenin her dakikasına yayma gayreti gösterilen, mânevî
    özelliklerin, takvâ, sabır ve tevbenin öne çıktığı aydır. Namazlarını aksattığından
    mü’min olduğu tartışılabilecek kişinin, Ramazanla iman tazeleyip namazlı
    mü’min hale geleceği, namazlıların, namazı huşû ile ikame etmeye ve nâfile
    ibâdetlere alışabileceği bir ortamdır. Evet, Ramazan güzel alışkanlıkların
    edinileceği aydır. Terâvihler, nâfile ibâdetlere; sahurlar da teheccüd saatinde
    kalkıp gece namazına alışmak için büyük bir fırsat olduğu gibi; mukabeleler,
    Kur’ansız ve Onun anlaşılması ve yaşanması için gayretsiz günün geçirilmemesi
    gerektiğini öğretir, alıştırır.
    Ne var ki, Ramazan’ı ters çevirip nazamaR’a dönüştüren, farkında olmasa
    da Kur’an ayı’nı tahrif eden kimseler Ramazan’a rağmen değişememekte,
    Ramazan çeşmesinden kaplarını dolduramamaktadır. Rabbımızdan hem
    kendimiz, hem de liyakat kesbeden insanlarımız için bu Ramazanın yeniden
    dirilişlere, canlanış ve uyanışlara vesile olmasını, secde yerlerini gözlerimizden
    dökülen incilerle süslediğimiz sahur seccâdesinin üzerinde tüm içtenliğimizle
    isteyebilmeli, fiilimizle de bu duâya iştirak edebilmeliyiz.
    Ne mutlu, Ramazanı gereği gibi değerlendiren, Ramazanla hayırlara doğru
    değişenlere! Yazıklar olsun, imtihanda olduğunu unutup dünyayı sadece
    geçim ve seçim dünyası kabul edip ibâdetleri ihmal eden ve Ramazan’ı hevâsı
    istikametinde değiştirenlere!
    - 202 -
    22. HUTBE
    KUR’AN’SIZ RAMAZAN, İÇI BOŞ SAHTE CENNET GIBIDIR
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).” 597
    Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan nedir? Ramazan’ın özelliklerini
    sayarak diğer aylardan farkını anlamaya çalışalım: Ramazan, oruç ve az yeme
    ayıdır. Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır. Teravih başta
    olmak üzere nâfile ibâdetlerin daha çok yapıldığı ibâdet ayıdır. Zekât ve fıtır
    sadakasının verildiği bereketli bir aydır. Fakirlerin hatırlanıp gözetildiği
    cömertlik ayıdır. Şeytanların ve şeytânî arzuların bağlandığı rahmet ve mağfiret
    ayıdır. Kötü alışkanlıkların terk edilip iyi alışkanlıklar edinilmeye çok müsait bir
    aydır. Ramazan, bir okuldur. Ama, Kur’an onu, bütün bu özelliklerinden başka
    bir özellikle tanıtıyor. Bunlar doğrudur, ama Ramazanı Kur’an’ın tanıttığı gibi
    tanıtmaya yetmez. Rabbimiz onu bize Kur’an’ın indirildiği ay olarak tanıtıyor.
    Evet, Kur’an’a göre Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim ayı
    olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.
    “Ramazan ayı ki, insanlara dosdoğru yolu gösteren ve hakkı bâtıldan ayırma
    ölçüsü ve hidâyet için belgeler içeren Kur’an onda indirilmiştir…” 598
    Ramazan ayının değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda
    indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı
    olduğuna göre,599 Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de,
    597] 2/Bakara, 185
    598] 2/Bakara, 185
    599] 97/Kadr, 3
    - 203 -
    bin aydan daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur’an’a
    uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup
    hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle
    yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak,
    yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de bin insandan
    hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün olur.
    Değeri Kur’an’dan kaynaklanan Ramazan, Kur’an’dan daha çok
    önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi
    olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu
    benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).”600
    Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece
    bizim için Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün
    Ramazan’dır. Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını
    bilmeyen, susuzluğunu gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına
    yerleştir(e)meyen kimseler için hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bindört yüz yıldır
    akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı,
    nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
    devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan
    az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele
    o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci)
    görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
    araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Ramazan, Kur’an’ın kendisine indiğini bilen ve ona göre hayatını tanzim
    eden kimselerin Ramazan’ıdır. Kur’an’ı ve hükümlerini önemsemeyen, ya da
    başka şeyleri Kur’an’a tercih eden, Kur’an’a ters ilke ve yaşama biçimlerini
    reddetmeyen kimseler için, yani Kur’an’sız, Kitapsız yaşayanlar için Ramazan
    da yoktur bayram da. Kur’an kendisine inmemiş gibi Kitapsız şekilde yaşayan
    insanlar, Kur’an’dan yararlanamadığı gibi, Ramazan’dan da nasip alamazlar.
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumâttan nûra, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak
    600] 25/Furkan, 30
    - 204 -
    için onu sana indirdik.”601; “O (Kur’an) sizi zulumâttan nûra çıkarmak için
    apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”602; “O bir peygamber
    gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman edip sâlih amel
    işleyerek zulumâttan nûra çıkasınız.” 603
    Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
    Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine veya başkalarına
    engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı zamanda. O yüzden “Allah’ın
    indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”604 Nur, tek olduğu
    halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî
    ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını
    ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi
    mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir.
    Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur
    düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır. Zindan; ışıktan, nurdan
    uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Ahiretteki cezanın
    sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı
    saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih
    ediyorsa, kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin
    hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu, burada
    başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tâğutlar tarafından
    binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan
    nûra (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O,
    onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlıklara götürür.”605 Zâlim insan, ışığa karşı
    gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri
    vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler” 606 dediği körlüğü seçmiş,
    kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar
    ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı
    vahşilerdir.
    Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. Allah
    korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur. Fobidir, aç kalmaktan,
    insanlardan... kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar,
    şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın
    önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin
    601] 14/İbrahim, 1
    602] 39/Zümer, 39
    603] 65/Talâk, 11
    604] 5/Mâide, 45
    605] 2/Bakara, 257
    606] 7/A’râf, 179
    - 205 -
    olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden,
    nurla, göz nûruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el yordamıyla
    yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
    Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip, bir
    adı da “Nûr” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya
    çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara
    karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu
    vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim Benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu,
    kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak
    haşrettin? Oysa ben, hakikaten (dünyada) görüyordum!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle (sen dünyada da mânen kördün). Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama
    sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan
    sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı,
    elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” 607
    Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa “Kitapsız!”
    denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul eder, ama
    yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu, onlar Kitab’ın kendilerini ve toplumlarını eğitip
    yönlendirmesini istemezler. Kitabı öğretmesi gereken okullar Kitapsız okuldur;
    Kitabı göndereni ve Kitabı eğitime karıştırmazlar, O Kitab’ın yeri yoktur resmî
    kurumlarda. Mahkemeler, Meclis ve tüm kurumlar Kitapsız olduğu gibi,
    mü’minlerin elindeki (fazla fonksiyonu olmasa da) Kitab’ı (ç)almak için bin bir
    gerekçe ve hüküm koymaktan çekinmez. Devlet, Kitapsız devlettir. Kitabın bir
    âyetini, bir hükmünü bile uygulamaz. Öldükten sonra sorulacak sorulardan
    birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün
    onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik
    eder.”608 “Kitabın ne?” sorusuna o gün Kitaptan uzak yaşayan insan “falan
    gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, “Kitabım” diye iddia edilen Allah’ın Kitabı yerine, kişiye yön
    veren, o kimsenin O Kitap’tan fazla okuyup baktığı, etkilendiği, itaat edip
    uyduğu ne ise, insanın organları yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle
    yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını
    yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz. Bir
    607] 20/Tâhâ, 124-127
    608] 36/Yâsin, 65
    - 206 -
    ilke, bir kanun fert ve toplum hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik olunuyorsa
    onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine
    inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön
    vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”609
    Hayat kitabımız Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak
    da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
    onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübârek bir Kitaptır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının
    ki merhamet olunasınız.”610 Mü’min, Kur’an’ı, mûsikisinden yararlanmak
    ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek,
    okuyacak ve dinleyecektir.
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
    sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için
    (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.”611
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”612
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşaya.
    Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle
    olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
    Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Son kullanma tarihi kıyâmet
    olan bu şifa kaynağı raflarda, kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak
    hastaları bekliyor.
    Tevhidî çizgide yaşamaya çalışan mü’minler Kitapsız değildir, Kitapsız
    olamazlar. Onları Kitabullah yönlendirir. Eğitimleri, cemaat çalışmaları
    Allah’ın Kitabını daha iyi anlamaya yöneliktir. Medya organlarının, nutukların,
    herhangi bir beşerin yazdığı kitabın Allah’ın Kitabının yerini tutamayacağını
    bilirler ve ona göre tercihlerini yaparlar. Onlar hiçbir şeyin Kur’an’dan daha
    önemli olmadığının bilinci içindedir. İçinde hiç yanlışın olmadığı, her emrine
    mutlak itaat edilmesi gereken ve sözlerin en güzeli olan kelâmın, Allah’ın kitabı
    Kur’an olduğuna inandıklarını tüm davranışlarıyla ispat etmeye çalışırlar.
    609] Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341
    610] 6/En’âm, 155
    611] 20/Tâhâ, 124
    612] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    - 207 -
    Kur’an, muvahhid mü’minin başucu kitabıdır, hayat kitabıdır, müracaat
    kitabıdır. Hakemdir, ölçüdür, furkandır. Kur’an mü’minler için ana yasadır.
    Ona ters hiçbir hüküm ve kanunu kabul etmez, edemez muvahhid kimse.
    Ölü kitabı değildir Kitaplı mü’min için, muska kitabı değildir Kur’an.
    Hatmetmek için hatmetmenin Kitaplı olmaya yetmeyeceğini bilir muvahhid
    mü’min. Dostlar alışverişte görsün kabilinden, yasak savma cinsinden
    Ramazanlarda Kur’an’ı kabından çıkarıp hatim etmeyle işin biteceğini hiç mi
    hiç düşünmez. Ashâb: “Bize Kur’an’dan önce iman veriliyordu” demişlerdi.
    Şirksiz ve şeksiz iman olmadan okunan Kur’an, insanın hidâyetini değil,
    hüsrânını arttırabilirdi çünkü. “Biz, Kur’an’da mü’minlere şifâ ve rahmet olan
    şeyler indiriyoruz. Ama bunlar, zâlimlerin hüsrânını, kayıplarını arttırır.”613
    Kim gönlündeki, başta şirk olmak üzere, her çeşit mânevî hastalıkları Kur’an’la
    tedavi etmezse, Allah ona başka bir yoldan asla şifâ vermez. Âyette dünya, türlü
    hastalıklarla dolu bir hastaneye, Peygamber bir doktora, Kur’an da şifâ veren
    ilaca benzetilmiştir. Kur’an’a itaat eden mü’min, bu âyetlerle şifaya ve rahmete
    kavuşur. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi de onun
    hastalığını arttıracaktır.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamaktır Kitaplı mü’minlerin dertleri. Onlar Kur’an’a
    tâbi olmak, ona itaat etmek için okurlar. Bilirler ki, Kur’an hüdâdır, hidâyettir,
    yol göstericidir. Onlar Kur’an’ı yaşama niyetiyle okuyup anlamayı en büyük
    zikir, en önemli ibâdet kabul ederler. Onları kimse Allah adına kandırıp
    Kur’an’ı anlayamayacaklarını söyleyemez. Başkalarının, hata yapma ihtimali
    büyük olan beşerin, üstad ve şeyhlerin kitaplarına yönlendirip Kur’an’ı onlara
    yasak kılamaz. Eğer başka kitabı Kur’an’a tercih eden bir tavrı görseler, öyle bir
    eûzü çekerler ki, sadece cin şeytanları değil ins şeytanları da kaçar onlardan.
    Onlar mezarda yatanları affettirsin diye değil, ses sanatkârları gibi güzel ses
    gösterilsin diye değil, mevlitlere çeşni katsın diye değil; kendilerine gösterdiği
    yoldan gidip Allah’a yaklaştırsın diye Kur’an okurlar.
    Sadece Kur’an’la yetişen “canlı Kur’an” sıfatına en lâyık şahsiyet, “Onun
    ahlâkı Kur’an’dı”614 denilen Yüce Önderimiz Peygamberimiz’in izinden giden
    muvahhid mü’minler de canlı Kur’an olmaya, ahlâkını, yaşayışını tümüyle
    Kur’an’ın yön verdiği tevhidî inkılâbı her alanda gerçekleştirmeye aday olmaya
    çalışan insanlardır. Onlar bilirler ki, insanların en hayırlısı Kur’an’ı (metnini
    okumayı, anlamını, hükümlerini, nasıl yaşanacağını, çevreye nasıl hâkim
    613] 17/İsrâ, 82
    614 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139
    - 208 -
    kılınacağını) öğrenen ve başkalarına öğreten kimselerdir. Onların evleri Kur’an
    okuludur. Ailecek Kur’an’ı anlamaya ve yaşamaya çalışırlar.
    Bütün mûcizevî yönlerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
    köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır.
    Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam
    bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın
    uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhit olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâptır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa
    değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihyâ etmiş, diriltmiş, değiştirmiş,
    dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı katil
    adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
    Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer,
    Kur’an sayesinde insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli
    basan merhamet ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermişti. Fert planında tek
    tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
    de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran,
    o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir
    bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde
    çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet olmuşlar ve en
    güzel medeniyet oluşturmuşlardı.
    Ashâbı dirilten, canlandıran, adam eden Kur’an bizi de ihyâ eder. Yeter ki
    Kur’an’a yaklaşımımız ashâbınki gibi olsun.
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da câhilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da,
    hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve
    uydurmalara dayanarak savunur. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini
    yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı
    zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ
    kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle
    yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları
    ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın köşe taşıdır. Mûsâ
    (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâp, Kur’an’ın yaptığı inkılâp; en büyük
    inkılâpçı da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış;
    mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın
    adı asr-ı saâdet; inkılâpçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler,
    - 209 -
    adına inkılâp denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha
    doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük
    değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin
    adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor.
    Kur’an’da “câhiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin dört
    özelliğini belirtir. Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.615 Câhiliyye
    bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir. 616 Câhiliyye ahlâksızlık,
    hayâsızlıktır.617 Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa
    onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre,
    hükmü Allah’tan daha güzel kim var?”.618 Câhiliyyenin temel vasıflarından
    kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede
    şeytanın, nefislerinin, hevâ ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir
    yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli
    sömürücüler modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı
    insanlar kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını
    yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar,
    öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu
    ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor (Tabii,
    kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum). Kısaca,
    Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de,
    buralarda da arz-ı endam etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye
    değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin
    karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye artık
    tevhidî bir inkılâp yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a ashâb
    gibi yönelmiyor.
    Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını
    sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin
    hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye
    615 bk. 3/Âl-i İmran, 154
    616 bk. 48/Fetih, 26
    617 bk. 33/Ahzâb, 33
    618 5/Mâide, 50
    - 210 -
    ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması,
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı
    Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu
    Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi
    bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna
    dönüşmemekte, vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en
    dindarları, formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
    anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde
    okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu
    zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
    bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk etmekten, onu süslü kabının içinde
    mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanların Ramazan’dan alacakları pay, en fazla
    açlık olacaktır.
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her türlü
    uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol okuyalım;
    ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak
    için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat, Peygamber’siz hayat,
    hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan:
    “Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah
    ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.”619
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
    yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
    ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en çok tatbik
    etme yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız
    olmak çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
    yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
    619 (8/Enfâl, 24)
    - 211 -
    yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
    her istirahatımızın önüne geçmeli. Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an
    insanı olmalıyız. Ahlâkımız Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı
    hedeflemeliyiz.
    Kur’an ve Ramazan aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
    Ruhumuzun, iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına
    gösterebilecek şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı,
    yattığımız yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/
    ayakta ölmeye çalışmalıyız.
    Selâm olsun canlı Kur’an adayı (her yaştan) genç muvahhidlere! Kur’an
    talebesi olmayı hayat boyu sürdürecek, Kur’an’ı öğrenip öğretmeyi, yaşayıp
    yaşatmayı hiçbir hazineye değişmeyecek Kur’an dostlarına!
    - 212 -
    23. HUTBE
    İNSANI RABBIYLE VE KENDISIYLE BARIŞ TIRAN,
    UNUTULMUŞ BIR İBÂDET: İ’TİKÂF
    Âyet :
    وَاذِْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ ابِْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى ابِْرٰه۪يمَ
    وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
    “... İbrâhim için vaktiyle belirlenen yeri ibâdet mahalli edinin. Nitekim
    Biz, İbrâhim ve İsmâil’e emrettik: ‘Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, âkifîn
    (Mescid-i Haram’da duranlar ve i’tikâf edenler) için ve (namazda) rukû ve
    secde edecekler için temiz tutun.”620
    İnsan, hayrın ve güzelliğin zirvesine doğru yol alabilmek için devamlı
    değişmek/gelişmek zorundadır. Değişiklik, insanı esir eden bağlardan kurtulma
    çabasıdır. Bulunulan konumdan dışarı çıkmaktır; hicretin farklı bir açılımıdır
    değişim. Yozlaşmamak, donuklaşmamak için; mü’minin bir ayağı sırât-ı
    müstakîmin sâbit/değişmeyen çizgisinde, diğer ayağı ise tekâmül/olgunlaşma
    arayışında bir pergel olmalıdır. Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır. İnsan, bazen
    yaşadığı çevrenin dışına çıkıp, kendini saran şartlara ve hatta kendisine
    dışarıdan bakabilmeli, bazen farklı bir kimse gibi kendini gözlemleyebilmeli
    ki, objektif değerlendirmelerde bulunabilsin, muhâsebe yapabilsin. Rüyâda
    kendini sanki başka biri imiş gibi dışarıdan görüp gözleyebildiği gibi, (meselâ
    rûhunun, hayâl âleminde bedeninden soyutlandığını varsayarak hayâlen bindiği
    sanal helikopterden, aşağıda yürüyen) kendisine, çevresini kuşatanlarla birlikte
    bakabilmeli, her şeyini bir yabancı gibi kontrol edip gözden geçirebilmelidir. Bu
    nefis muhâsebesi/otokritik, öyle bir otomatik hale gelmeli ki, kişi bir taraftan
    konuşurken, diğer taraftan yabancı bir kimse gibi bu konuşmayı eleştiri gözüyle
    dinleyip kritik edebilmeli; sokakta yürürken, nehy-i ani’l-münker görevini kendi
    nefsine de yapabilecek kontrole ve olgunluğa sahip olabilmelidir. İşte bu özellikleri
    insan, i’tikâf rûhunda yakalayabilir, bu rûhu koruyarak her zaman tümüyle
    hayatına geçirebilir. İ’tikâf, insana kendini gözlemleyebilme, sorgulayabilme,
    hesaba çekebilme ve öncelikle kendine ma’rûfu emredip öncelikle kendindeki
    münkerlere karşı çıkarak nefsini ıslah edebilme yolunun anahtarını kazandırır.
    620] 2/Bakara, 125
    - 213 -
    “Mekân” önemlidir; bulunulan yer, insanı etkileyen ciddî bir unsurdur. Bir
    sefâhet mekânı, ya da çokça haramlar işlenen yer ile Mescid-i Haram’ı mukayese
    edince; insanın inanç, düşünce ve davranış yönleriyle nasıl farklı mekânlarda
    çok farklı etkiler altında olacağı daha iyi anlaşılır. İşte i’tikâfın, Allah’ın evi
    kabul edilen câmilerde yapılması, insana kazandıracağı olumlu açılımlar
    yönünden değerlendirilmelidir. İnsan üzerinde büyük etkisi olan unsurlardan
    biri de “zaman”dır. İ’tikâfın herhangi bir zaman diliminde yapılmasının câiz
    olmasıyla birlikte, kâmil anlamda Ramazan’da ve özellikle de Kadir gecesinin
    bulunduğu tahmin edilen bu kutlu ayın son on gününde olması boşuna değildir.
    Hindistan’ın İngiliz işgalinden kurtulmasında en önemli rolü oynayan
    Hind lideri Mahatma Gandi’nin önemli bir karar arefesinde müslümanlar
    gibi oruç tutup uzlete çekildiğini biliyoruz. Eski devirlere damgasını vuran,
    özellikle Doğuda yaşamış bazı kişilerin, dünyevî faydalarından dolayı da olsa,
    bu tür özelliklere sahip olduklarını görüyoruz. Bu açlık ve uzlet hayatının rûhu
    arındırıp düşünceye açıklık getirdiğinin tecrübeyle sâbit olduğundan, çok eski
    toplumlardan itibaren yaşanan bu tavır, İbrâhimî çizginin ana hatları üzerinde
    yaşayan Hanîflerde de görülüyordu. Buna şâhit olan Hz. Peygamber, fıtratının
    da yönlendirmesiyle bi’setinden önceki günlerde çevresindeki toplumun ve tüm
    insanlığın durumunu düşünüp tahlil etmek için Hira’da inzivâya çekiliyordu.
    Demek ki bazen uzlet şeklinde uygulanan i’tikâf, eski şeriatlerde de vardı. Zâten
    şu âyet de i’tikâfın eski ümmetlerdeki mevcûdiyetine işaret etmektedir: “...
    İbrâhim için vaktiyle belirlenen yeri ibâdet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrâhim
    ve İsmâil’e emrettik: ‘Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, âkifîn (Mescid-i
    Haram’da duranlar ve i’tikâf edenler) için ve (namazda) rukû ve secde edecekler
    için temiz tutun.”621 Bu âyetteki “âkifîn” kelimesi ile “i’tikâfa girenler”e de işaret
    edildiği değerlendirilir. Bu âyet-i kerime, -Allah Teâlâ Hz. İbrâhim ve İsmâil’e
    hitap ettiğini bildirdiğine göre- eski ümmetlerlerin şeriatlerinde de i’tikâfın
    mevcut olduğunu göstermektedir.
    İnzivâ hayatı ve tümüyle yalnızlık; aslında riskli bir durumdur.
    Bunalımlara, psikolojik sorunlara sebep olabilir; vesveseye kapılar açabilir.
    Hadis rivâyetlerinde, mecbûri olmadan yalnız yolculuk tavsiye edilmemiş,
    yalnız kalanın şeytanla arkadaş olacağı belirtilmiştir. İşte i’tikâfta bu tür riskler
    bertaraf edilmiştir. Mu’tekif, yalnız değildir; o Allah’la birliktedir, O’nunla
    baş başadır. O’nun evinde, O’nun misâfiri olarak O’nun ikram ve ihsanlarına
    muhâtaptır. Manastıra kapanmış veya tüm insanlardan soyutlanarak bin bir
    gün çilehâneye çekilmiş mistiklerden farklı durumdadır i’tikâftaki mü’min.
    621] 2/Bakara, 125
    - 214 -
    O, toplumla, cemaatle, insanlarla bağını tümüyle koparmamış, sadece asgarîye
    indirmiştir. Cemaatten kopmadan ve cemaati ıslah etmek için, cemaatle günde
    beş kez birlikteliği sürdürerek, onların iyi ve kötü taraflarını değerlendirme
    fırsatıyla câmide Allah’a yönelmiştir. Mistisizm, ferdî inzivâ ile toplumdan
    tümüyle koparak sadece kendini ıslahı prensip edinirken; mu’tekif topluma
    daha faydalı olmak, onlara dâvet ve tebliğ ulaştırmak, onların ifsâdına
    engel olmaya hazırlanmak için kendini ıslah isteği içindedir. Günümüzde
    müslümanların hayatını hemen tümüyle kuşatan modern yaşam, kalabalık
    içinde yalnızlığın, âile içinde bireyselliğin, topluluk içinde bencilliğin öne
    çıktığı bir yaşam tarzı sunmaktadır. İ’tikâf rûhunda ise yalnızlık içinde toplum;
    yalnızken bile cemaatle birlikte, onun için planlar sözkonusudur. Dünya içinde
    ama dünyadan/dünyevîlikten uzak ve Allah’a, rûhî özelliklere yakın bir yaşama
    tarzı vardır i’tikâfta.
    İ’tikâf, mü’min için, özellikle dâvetçi için mânevî azıktır. Sporcular, önemli
    maç öncesi hazırlık için kampa alınır, enerji depolar ve dış dünya ile ilgi ve
    ilişkilerini koparır; tebliğci bir mü’min açısından da içindeki ve çevresindeki
    düşmanlara karşı yapacağı mücâdele için kampa çekilmedir. Koruyucu
    hekimliktir, chek-up yaptırmak, tedâvi olmaktır i’tikâf. Her gün yarım saat,
    bir saat olsun tefekkür, zikir, yatakta da olsa ölüm ve şehâdet râbıtası yapmak,
    i’tikâf rûhunun insana kazandırdığı lezzetli gıdâlardır.
    Toplumun yanlışlıklarına alışmış, artık yadırgamaz hale gelmiş dâvetçi,
    bazı zamanlarda sadece Allah’la kalabilmeli ki, toplumu hayra doğru
    değiştirme bilinci bilensin. Hangi şuur ve tavsiye içerdiği belli olmayan bir
    söz var: “Kendine iyi bak!” İki arkadaşın birbirinden ayrılırken selâm ve
    temennî yerine söyledikleri bu sözü konumuza adapte edebiliriz: Günümüz
    insanı nefsinin hevâsına gösterdiği ilgiyi, kendisini insan yapan özelliklere,
    fıtratına göstermiyor. Modern insan, Rabbini unuttuğu için Allah’ın da onlara
    kendilerini unutturduğu622 günahkâr yapı arzetmektedir. İ’tikâf gibi ibâdetlerle
    Rabbına dönmeli ki kendine dönmüş, kendini bulmuş olsun. İnsan, kendine
    bakmasını bilmeli, alıcılarını ıslah edip parlatmalı ki; kendini ve çevresini
    objektif ve sâlim olarak gözlemleyebilsin; alıcı sağlam değilse, vericilerden
    gelen etkilerin doğru algılanması mümkün değildir çünkü. Günahlarla
    kirlenmiş/hastalanmış gözünü, gönlünü, beynini temizleyip tedâvi ederek
    sağlığına ve uzaklaştığı fıtratına yeniden kavuşmalı ki; tanım, yorum, bakış
    ve değerlendirmeleri doğru yapabilsin; işte i’tikâf bunu sağlar. Göz ve gönül
    aynasını berraklaştırır, paslarını siler, temizler i’tikâf.
    622] 59/Haşr, 19
    - 215 -
    Ramazan ayı, i’tikâf ayı olduğu ve her Ramazan’da Peygamberimiz’in i’tikâfı
    hiç terketmediği halde; bugün “müslümanım” diyen kalabalıklar i’tikâfın adını
    bile telaffuz etmekte zorlanır. Faydasız nice konuların yön verdiği gündeminde
    i’tikâfın hiç yeri olmadığından, belki ilk defa sizden duymuş oluyordur bu
    kelimeyi. Bırakın dâvâsı İslâm olmayan sıradan vatandaşları, câmi cemaatine
    anket yapılsa, “itikâf nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de
    uygulayanlar hemen hiç bulunmayacaktır. Böyle bir zaman diliminde i’tikâfı
    ihyâ etmenin çok büyük ecri vardır.
    “Kim, benden sonra terk edilmiş sünnetimden bir sünneti ihyâ ederse, ona,
    insanların o sünnetle amel etmesinin ecri kadar ecir/sevap verilir.”623 “Ümmetimin
    fesâdı zamanında, kim, benim sünnetime sarılırsa o kimse için bir şehid ecri/
    sevâbı vardır.”624
    İ’tikâf, kâmil anlamda kalabalık câmilerde ve Ramazan ayında, özellikle
    son on gününde yapılır. İ’tikâf, câmiden kopa(rıla)n insanımızın Allah’ın
    eviyle tekrar kucaklaşması, Ramazanın rûhu olan ibâdeti her âna yaymanın
    prototipidir. Bununla birlikte; i’tikâfı, sadece Ramazandan Ramazana yapmak,
    günümüz şartlarında ölümcül hastalıkların tedâvisini geciktirmek ve belki de
    o hastalıklarla ölmeyi göze almak demektir. İhtiyaç duydukça, hemen her gün
    beş - on dakika da olsa Allah’ın evine bu gâye ile sığınmalı, O’ndan yardım
    istenmeli, O’nun dâvetine icâbet edip ziyâfetine katılmalıdır. Câmilere sığınma
    imkânını da sıkça bulamayan kimse, evinde, işinde, sokakta ve hatta yatakta
    i’tikâf rûhunu yakalayabilmelidir; zâten Allah’ın arzı mescid değil midir?
    Öyleyse en güzel i’tikâf Ramazan ayında ve câmilerde yapılsa da, i’tikâf rûhunu
    başka alanlara taşıma gayretinde bulunmamak, ibâdetleri câmi gibi alanlara
    mahkûm edip diğer yerleri başka ilâhlara ayırmak gibi fecî durumlara yol
    açabilir. Her an i’tikâftaki gibi Allah’la beraber olma ve her yeri Allah’a ibâdet
    edilen mekân haline getirme gayreti, aynı zamanda cihad sevabına da ulaşmak
    demektir.
    İ’tikâf özellikleriyle mü’min, meleklik tarafını (rûhî, mânevî yönünü) her
    çeşit ibâdetlerle arttırmış, açlık (oruç) sâyesinde ve şehvetten/cinsel temastan
    perhiz yaparak hayvanî taraflarını da azaltmış olur. Mu’tekif melekleşir, yani
    meleklerin temel özelliği olan “Allah’a isyan etmemek ve O’nun emirlerini
    tümüyle yerine getirmek”625 sıfatlarına sahip olur. Çünkü i’tikâfta temel
    ibâdetlerin tamamına yakını mevcuttur. Ana/doğurgan bir ibâdettir i’tikâf.
    623] İbn Mâce, Mukaddime 15, hadis no: 210
    624] Terğîb, I/44
    625] 66/Tahrîm, 6
    - 216 -
    İbâdetlerin fayda ve hikmetleri, tümüyle ve en kâmil şekliyle i’tikâfta vardır.
    İ’tikâfla, nefis terbiye ve tezkiye edilip sabır zırhına bürünülerek cihada
    hazırlanılmış olur. İhmal edilen gönlün tâmiri, bakımı, tedâvisidir; gönül
    aküsünün şarz edilmesidir i’tikâf rûhu. Zühd, takvâ, ihlâs, huşû ile edâ edilip
    zevk alınan ibâdet, mânevî haz gibi konularda derinleşmektir. Muhâsebe ve
    olgunluğa tırmanıştır i’tikâf.
    Nedir İ’tikâf ?
    İ’tikâf kelimesinin kökü olan “a-k-f”, “bir şeye yapışmak, tutunmak, ondan
    ayrılmamak, kendini bir şeye vermek, vakfetmek, bir şeyle meşgul olmak,
    vaktini onunla doldurmak, bir şey içinde sürekli kalmak, bir yerde inzivâya
    çekilmek” mânâlarına gelmektedir.
    İ’tikâfın terim anlamı ise, “Bir mescid veya o hükümdeki yerde ibâdet için
    özel şekilde beklemek ve bulunmak”, “Ramazan ayı içinde -ve bazen diğer
    zamanlarda da- günler ve geceler boyu mescide kapanarak zarûrî olmayan bütün
    dünyevî faâliyetlerden uzak bir şekilde kendisini tamamen ibâdete ve tefekküre
    hasretmek” demektir. İ’tikâf yapana “mu’tekif” denir. İ’tikâf; mü’minlerin
    Allah için her şeylerini fedâ edebilecek bir bilinç kuşanmak maksadı ile, belirli
    bir süre, özellikle Ramazan ayının son on günü içerisinde, kendilerini ibâdete
    kapatmaları demektir.
    İ’tikâf sünneti ve önemi hakkındaki hadis-i şeriflerden birkaç tanesini
    kaydedelim: İbn Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.) Ramazanın son on
    gününde i’tikâfa çekilirdi.” 626
    Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki: “Nebî (s.a.s.) her Ramazan on gün i’tikâfa girerdi.
    Vefat ettiği senenin Ramazanında yirmi gün i’tikâfa girdi.” 627
    Âişe (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre “Nebî (s.a.s.), vefat edinceye kadar
    Ramazanın son on gününde i’tikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri i’tikâfa
    girmeye devam ettiler.” 628
    “İ’tikâfa giren kişi, günahları hapsedip sevapların tümünü elde eden kişi gibi
    kendisine sevaplar kazandıran kişidir.” 629
    “Ramazan’da on gün i’tikâf yapmak (nâfile) iki hac ve iki umre gibidir.” 630
    626] Buhârî, İ’tikâf 1, 6; Müslim, İ’tikâf 1, 2, 3, 4; Ebû Dâvud, Savm 77, 78; Tirmizî, Savm 71; İbn Mâce, Sıyâm 58
    627] Buhârî, İ’tikâf 17; Ebû Dâvud, Savm 78; İbn Mâce, Sıyâm 58
    628] Buhârî, İ’tikâf 1; Müslim, İ’tikâf 5; Ebû Dâvud, Savm 77
    629] İbn Mâce, hadis no: 1781
    630] Taberânî ve Beyhakî’den; Terğîb ve Terhîb, c. 2, s. 526
    - 217 -
    Zührî şöyle demiştir: “İnsanların i’tikâfı nasıl terk ettiklerine şaşıyorum.
    Oysa Rasûlullah (s.a.s.) bazı şeyleri bazen yapar, bazen de terk ederdi. Fakat
    vefat edinceye kadar i’tikâfı hiç terk etmemiştir.” 631
    İnzivâ ile İ’tikâf Arasındaki Fark: İ’tikâf ile, inzivâ da denilen uzlet birbirinden
    tamamen farklıdır. İnzivâ yasaklanmıştır. “İslâm’da ruhbanlık yoktur. İslâm’ın
    ruhbanlığı cihaddır.” İ’tikâf, bir kutlu arınış; inzivâ ise görevden kaçıştır.
    Peygamberimizin Hira’da yaptığı gibi, belli bir süre, hayatın velvelelerinden
    uzakta kalıp, Nebevî âyetlerin kaynağı Kur’an ile, kâinatın her bir köşesine
    serpiştirilmiş sayısız âfâkî âyetler ile ve uzağa gitmeye gerek duyurmayan
    özbenliğimize yerleştirilmiş enfüsî âyetler arasında uyumu yeniden kurmak,
    irtibatı yeniden hatırlamak gerekmektedir. Allah’ın başları döndürecek geniş
    ufuklarında yarattığı âyetlerden algı alanımıza inmiş olanlarını düşünmek,
    onlarla ilgili hikmetli tefekkürlere dalmak, kendi özbenliğimizde yer alan
    burhanlara durup, yeniden bir göz atmak, tefekkürü Kur’an’ın âyetlerinin
    rehberliğinde yapmak bir ibâdettir.
    Fakat dalıp kalmak, boğulmak doğru değildir. Çünkü i’tikâfın amacı, dünya
    hayatından, nimetlerinden kopmak değildir. Dünya hayatının fitnelerine karşı
    mânevî hazırlık yapmak, yeniden dışa dönük mücâdeleye devam etmektir.
    Meselâ Hira’da vahyi kuşanan Peygamberimiz, hemen aşağıya inerek
    halkın arasına katılmıştır. Toplumun kendisine gelmesini fildişi kulesinde
    beklememiştir. O inzivâyı değil; i’tikâfı, bize sünnet olarak bırakmıştır.
    Çünkü inzivâ, bireysel iç arınışı temsil ederken; i’tikâf, ferdi de kurtaran
    toplumsal arınmayı temsil etmektedir. İnzivâda fert, ipek böceğinin durumuna
    düşebilmektedir. Yani inzivâ ile bireysel arınış yöntemini benimseyenler, ipek
    böceğine benzemektedirler. Çünkü onlar ortaya bir büyük değer/ipek çıkarayım
    derken, böcek gibi “kendi hapishânelerinin duvarcı ustası durumuna düşme
    handikapı” ile yüz yüze kalakalırlar. Bir tür şuursuz intihar yani. Oysa i’tikâf,
    halkın içinde kalıp yaşadıkları kirliliklerden hicret etmeyi gâye edinen şuurlu
    bir arınma yöntemidir.
    Hira Bir Uğrakt ır; Durak Değil !
    Hira’ya hapsedilen bir mesajın topluma bir yararı yoktur. Bu yüzden
    Rasûlullah’ın örnek mücâdelesinden de tâkip ettiğimiz gibi Allah’ın rızâsını
    kazanmanın yolu toplumsal hayat ekseninde verilecek mücâhededen
    geçmektedir. Yani kendi Hiramızdan çıkmadan yaşamayı gâye edinmek,
    631] Buhârî, İ’tikâf 6; Müslim, İ’tikâf 5
    - 218 -
    bencilliktir. Oysa kurtuluş Hak için halk ile beraber olmakta, bu nedenle
    kendi kurtuluşumuz dahi, başka mü’minlerle birlikte ortaya koyacağımız
    sâlih amellere bağımlı olmaktadır. O halde salt bireysel bir iç arınışın İslâm’ın
    tezkiye modelinde bir yeri yoktur. Buraya kadar söylediklerimizi özetlersek,
    rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; bireysel iç arınış ile toplumsal tezâhürlerde
    meydana getirilmesi gereken arınma işlemleri birbirini tamamlayan bütünün
    parçalarıdır.
    Rabbimizin rızâsını kazanırken yapacağımız işlerin zemîninde diğer
    insanlar vardır. Tek başına yapılacak mistik bir iç yolculuk, elde edilmesi
    gereken değerleri kazanmada yetersiz kalacaktır. Kısaca islâm’ın arınma
    modelinde, fertlerin arınışı, toplumun arınışı ile eşzamanlıdır. Arınma
    yöntemlerimiz de İslâmî olmalıdır. Toplumsal yaşamdan kopuk, bireysel
    kurtuluşu amaçlayan bir arınma usûlü, İslâm’ın bütüncül mesajına uygun
    düşmemektedir. Çünkü insanlarla ve özellikle mü’minlerle olan ilişkilerimizi
    “i’sâr” ilkesine göre düzenlemek zorundayız. Bu ilkeye göre; “kendimiz için
    istediğimizi mü’min kardeşimiz için de istemeli, kendimiz için istemediğimizi
    mü’min kardeşimiz için de istememeliyiz.” Yani diğergâm olmalı, kadirşinas
    davranışlar sergilemeliyiz. Tevâzûyu elden bırakmamalı, ulaştığımız doğruları
    paylaşarak çoğaltmalıyız. Salt kendi kurtuluşumuz için değil; bütün insanlığın
    kurtuluşu için çaba sarfetmeliyiz. Kendimiz için istediklerimizi bütün
    müttakîler için de istemek zorundayız. Çünkü salt bireysel bir arınış yöntemi
    Kur’anî değildir. “Tebliğ”in temel mes’ûliyetlerimiz arasında yer almasından
    dolayı, kendimizden başka insanları da arındırma sorumluluğu içinde olmak
    durumundayız.
    Öz benliklerimizde taşıdığımız şeytanî eğilimlerin mutlaka denetim
    altına alınması gerekmektedir. Bu, dünya sınavını kazanabilmemiz için
    şarttır. Şu dünya hayatında şeytanlar binlerce yol deneyerek bizi Allah’a karşı
    sorumluluklarımızı îfâ etmekten alıkoymaya çalışmaktadırlar. Bu güçlü
    çağrılara ciddî bir direniş göstermezsek, Allah korusun ayağımız kayabilir,
    farkında olmadan yoldan çıkabiliriz. Bu nedenle bizi Allah’ın rızâsını elde
    etmekten alıkoymaya çalışan cin ve insan şeytanlarına karşı koyabilmek için
    ciddî bir mânevî donanıma, güçlü bir şahsiyete sahip olmamız gerekmektedir.
    İfrâta ve tefrîte saptırmayan bir mu’tedil arınma usûlü olan i’tikâf bize,
    şeytanların günaha yaptıkları karşı konulamaz çağrılarına direnme gücü
    kazandıracaktır. Şer odakları ile olan mücâdelemiz için, sıradan bir maça bile
    kampa girerek hazırlanan sporculardan daha donanımlı olmak zorundayız. 632
    632] Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, Sayı 116-117 (Kasım-Aralık 2000), s. 58
    - 219 -
    İ’tikâfın Hikmetleri, İnsana Kazandırdığı Faydaları: Hürriyetin,
    özgürleşmenin gerçek anlamda ne demek olduğunu insan, sadece Rabbıyla
    baş başa olduğu zamanlar anlar. İhtiyaç zannettiklerini, alışkanlıklarını,
    meşgalelerini, önemsiz meselelere ayırdığı zamanlarını, katili olduğu boş
    vakitlerini, israflarını sorgular ve düzeltmenin yollarını arar. Hayatını
    planlamayı, kendini disipline etmeyi öğrenir. Tatmadığı mânevî hazları tadar,
    güzel zevklerin farkına varır; Kur’an’ı okuma, anlama ve yaşayışına geçirme,
    zikir, tefekkür ve teheccüd adlı gece neşesi633 gibi güzelliklerle coşar, zevk sahibi
    olur. Fuzûli konuşma, fazla yiyip içme ve insanlarla çok ve gereksiz ilişkiden
    sakınarak huzurun, mutluluğun, sağlığın yolunu bulur. Câmi ve cemaatle
    ünsiyet kurma, beş vakit namazını cemaatle edâ etme, câmi hayatına alışma, hiç
    haram işlemeden gözüne ve kulağına sahip olma, tâat ve sabır gibi fazîletlerle
    cennet hayatının minyatürünü dünyaya taşımaya çalışır.
    İ’tikâfın en önemli amacı; her ibâdetin gâyesi olan Allah’ın rızâsıdır. Bu
    temel hedefin gerçekleşmesi için mü’minin/dâvetçinin, dünya meşgalelerinden
    kendini soyutlayarak Rabbi ile yalnız kalması ve nefsini muhâsebe etmesi
    sâyesinde, hayatını ve amellerini O’nun rızâsı doğrultusunda tanzim etme,
    takvâ sahibi bir insan olma hal ve şuuruna erebilmesidir. Allah’ın rızâsı için
    gerekli olan namaz, oruç, zikir, ibret, tefekkür, muhâsebe, nefsi kontrol, geleceği
    planlama ve tekâmüle ulaşmasıdır.
    İslâm’ı öncelikle kendi gönüllerinde ve benliklerinde hâkim kılamayan
    insanlara Allah’ın yardım edip onlara devlet gibi nimetler vermesi beklenemez.
    Dünyada Allah’ın râzı olacağı devlete, âhirette insanın râzı olacağı cennete
    kavuşmanın yolu, öncelikle tam mânâsıyla müslüman olup Allah’a teslim
    olmaktır. İslâmî bir şahsiyete ve irâdeye sahip olmak, nefsi tezkiye etmek,
    ma’siyetlerden, günahlardan, ayıp ve ahlâksızlıklardan arınmaktır. Rûhuna
    özen göstermeyen bir dâvetçi mü’minin Cenâb-ı Hak’tan hidâyet ve nusret
    beklemeye hakkı yoktur. Zira, “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe
    Allah onların durumlarını değiştirmez.”634
    İtikâf; halîfelik görevlerini yerine getirmek için enerjisini doldurmak,
    arınmak, azıklanıp rûhunu gıdâlandırmak, sosyal faâliyetlere ve cihâda daha
    bir hızla atılmak için, geri çekilip gerilmek ve kısa bir süre Rabbiyle baş başa
    kalmaktır. Hasta olanın, hastalıklardan tedâvi için muvakkat bir zaman
    hastanede kalıp ilâç ve perhize devam edip tedâvi edildikten sonra hastaneden
    çıkıp daha sıhhatli bir halde işlerine dönüp çalıştığı gibi, müslüman için i’tikâf
    633] 73/Müzzemmil, 6
    634] 13/Ra’d, 11
    - 220 -
    da böyledir. Kısa bir müddet i’tikâfta kalır; yenilenip rektefe edilmiş, sabra
    alışan ve her ânını ibâdete dönüştüren özellikleriyle sosyal hayata daha kuvvetli
    olarak çıkar. Mânevî yönden daha güçlü olarak Rabbine yaklaşır, iman ve yakîn
    nûru ile kalbini düzeltir ve huzur içinde Allah’a yönelir. Nice kimseler vardır
    ki, fâni olan cisminin sağlığına gösterdiği özeni mânevî yapısına göstermez.
    Dünya rahatına verdiği önem kadar ebedî hayatını düşünmez. Yatağa düşürecek
    mikroplardan ve hastalıklardan sakındığı kadar, cehenneme götürecek kalp
    hastalığından ve mânevî mikroplardan kaçınmaya çalışmaz. Yatırımını sadece
    dünyaya yapan, rûhî ve mânevî gıdâlarını ihmal eden modern insan, tek kanatlı
    kuşa dön(dürül)müştür. İşte i’tikâf, huzura, esas hayata ve tükenmeyen saâdete
    erdirecek tüm imkânlarını, kendisiyle kucaklaşan herkese sunmaya hazırdır.
    Yarışmalardan önce sporcuların özel hayatlarından koparılarak kampa
    alınmaları, belli bir süre enerji depolamak için olduğu kadar, onları gerideki
    ilgilerin etkisinden sıyırmayı da hedef alır. Gözlerinden biri hastalanan kimse
    için eşyanın yarısı nasıl bulutların arkasında gölge bir varlık gibi silik ve bulanık
    gözükürse, dikkati vâkıalara takılıp kalan, kendine bakmasını ve kendisini
    Hakka vermesini bilmeyenler için de hakikatin yarısı kaybolmuş demektir.
    Özellikle i’tikâfla elde edilen, mâsivâyı (O’ndan başka her şeyi) gönlünden
    silip sadece Allah’la beraber olmanın faydası meydandadır: Meşgaleyi azaltır,
    insanın gözünü ve kulağını korur. Zira göz ve kulak kalbin yoludur. Kalp bir
    havuz gibidir. Beş duyu ırmaklarından oraya pis ve bulanık, mikroplu sular
    dökülür. İ’tikâftan maksat, kalbi o pis sulardan ve bunlardan meydana gelen
    çamurdan temizlemektir ki, bu sâyede havuzun ana kaynağı temiz su ile dolsun.
    Pis suyu akıtan derelerin havuza akan yolları açık iken havuzu temizlemek
    nasıl mümkün olur? Her an yeni bir pis su havuzu doldurur. O halde ilk önce
    o pis derelerin yolunu kesmek lâzımdır, yani kalbe yönelen duyuların güzel
    olmayan akıntısını kesmek gerekir, ancak zarûret miktarı açık kalır. Bu da
    i’tikâf ve benzeri uygulamalarla mümkün olur. Ayrıca i’tikâfla gözü hâriçten
    çekmekle bu dereleri kapamak, kalbin derinliklerine dalıp onu temizlemek,
    perde tabakalarını kaldırıp atmak sûretiyle içinden hikmet pınarlarını akıtıp
    kalbi doldurmak da mümkündür.
    İ’tikâf, pek çok ibâdeti içeren ana ibâdettir. Başka bir ibâdette bu kadar
    çok özellik bulunmaz. İ’tikâf yapanın namazı vaktinde cemaatle ve huşû ile
    edâ etmesine yardımcı olur. Nâfile namaz kılma ve gece hayatına, yani Allah
    için uykuyu bölüp teheccüdle neşelenme imkânına ve alışkanlığına ulaştırır.
    Mu’tekifin (i’tikâf yapan kimsenin) orucu, takvâya ulaştırır; çünkü onun
    orucu; gıybet ve yalan gibi haramlardan, hatta gereksiz sözlerden uzak, mescid
    - 221 -
    gibi bir mekânda yerine getirilen oruçtur. İ’tikâf, özellikle fesâdın yayıldığı
    günümüzde, gözün, kulağın ve dilin, dolayısıyla da gönlün haramlardan
    korunmasına vesîledir. İ’tikâf, insanı dünyevîleşmekten, hırs ve tatminsizlikten
    kurtarır.
    İ’tikâf, mü’minin Allah ile olan imânî bağını kuvvetlendirip nefsini tezkiye
    edip arındırır, çevre baskılarına ve fitnelere karşı daha dayanıklı hale getirir.
    İ’tikâf sâyesinde insan, ahlâk ve ibâdetlerle ilgili zaaflarını gidermek için
    gerekli adımlar atabilir. Kötü alışkanlıklarını bırakma imkânına kavuşur.
    Bildiği doğruları ve güzellikleri hayata geçirme gayret ve çabasına kavuşur.
    Sözlerin yalama olduğu, muhâtapların güzel konuşmalardan değil; ancak
    güzel yaşayıştan etkilendiği günümüzde, hal diliyle güzel bir tebliğdir i’tikâf.
    Başkalarına iyiliği emrettiği halde kendi nefislerini unutanlara da önemli bir
    derstir. Allah için ağlayıp tevbe etmeyi unutan takvâ ve ihlâs konusunda büyük
    ihmalleri olan ve yaptığı ibâdetlerden zevk alamayan insan için bir şahsiyet
    okuludur. Kişinin Rabbine yaklaşabilmesi ve kendini O’na adayacak seviyeye
    yükselebilmesi için fiilî bir duâdır.
    Hiçbir şey, Allah’ı zikretmekten daha lezzetli değildir. Hiçbir amel, zahmetin
    azlığına karşın verdiği lezzetin çokluğu, kalbe verdiği sevinç ve huzurun
    büyüklüğü bakımından zikrullah gibi olamaz. İnsan, ancak Allah’ı gereği gibi
    ve tüm kapsamıyla zikrederek tatmine ve huzura kavuşabilir. İ’tikâf rûhu, kişiye
    namaz gibi eylemle, tefekkür ve Allah’ı hatırlayıp unutmama gibi kalp ve beyinle,
    Kur’an kıraati, duâ, tehlil, tesbih, tahmîd ve tekbir gibi dille yapılan zikirlerle içli
    dışlı olma tatlarını verir. Zikrin en önemlisi Kur’an okuma, Kur’an’ı düşünme,
    anlama ve gereğince yaşayıp ahkâmını topluma hâkim kılma çabasıdır.
    İ’tikâf yapan kişi, kâmil mânâda bu sünneti ihyâ etmek istiyorsa, Ramazanın
    son on gününde ve câmideki bu arınma sürecinde Kur’an’ı meâliyle birlikte
    ve düşünerek okuyup hatim etmelidir. Bunun insana kazandıracağı şeyleri
    yaşamayan bir kimseye anlatmak mümkün değildir; tatmayan bilmez. Hele,
    maddî imkânı olanların bu muhteşem özellik ve anlatılamayacak güzelliklerle
    dolu i’tikâfı, Mescid-i Haram’da ya da Hz. Peygamber’in i’tikâflarını yaptığı
    mescidde, Medine’de yerine getirmeleri... Gerçekten i’tikâf, yüksek mertebelere
    ulaşabilmek için mü’minlerin mutlaka değerlendirmesi gereken büyük bir
    fırsattır.
    İnsan, kendi namazını ne denli önemsediğini ve hangi ruh hâletiyle namaz
    kıldığını değerlendirmelidir. Eğer bu hususta kendindeki eksiklikleri tesbit
    etmişse, işte i’tikâf, namazlarının edâsında yüksek mertebelere ulaşmak için bir
    fırsat olarak onu beklemektedir. Bir mü’min, Allah Teâlâ’nın râzı olmayacağı
    - 222 -
    işler yapmaktan korkmalı, bunun için günlük hayatında namazdaymışçasına
    davranmalı, unutma hali hâriç, abes şeylerle meşgul olmamalı, Hak’tan
    uzaklaştıracak hususlara veya lüzumsuz hiçbir şeye iltifat etmemelidir. Bunlar
    da en doğal şekilde i’tikâfla kazanılır ve sonra devam ettirilecek alışkanlık ve
    ahlâk haline getirilebilir. Mü’minin, ulaşmak için gayret sarfetmesi gereken
    bir başka seviye de, nefis ve şeytanla mücâhede gayretleridir. Bu mücâhede
    sâyesinde namazda gönül huzuru, huşû ve haşyet duyguları kazanılır. Böylece
    i’tikâfa giren mü’min pek çok dünyevî meşgûliyetle ilgisini kesmek sûretiyle,
    başka insanların tatmadığı lezzetleri tatmış, ulaşamadıkları derecelere ulaşma
    fırsatını yakalamış olur.
    İ’tikâftaki mü’minin, insanların çoğunun yaptığı yanlışlardan kaçınması da
    kolay olacaktır. Bunlara örnek olmak üzere, insanı hüsrâna götüren pek çok
    şeyi kendisinde toplayan üç yanlış davranışı gündeme getirebiliriz. Bunlar,
    fuzûlî konuşma, isrâfa varan yiyip içme ve insanlarla çok ve gereksiz ilişkidir.
    Allah’ın Kitabını okuma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma veya
    maîşetle ilgili gerekli bir konuşmanın dışındaki, yani hayır sözün hâricindeki
    konuşmalar, fuzûlîdir. Mü’min, kirâmen kâtibîn meleklerinin kendisini
    devamlı gözetlediğinin farkında olmalı, her söylediğinin kasete alındığını, her
    yaptığının kameraya çekildiğini unutmamalıdır.
    Zamâne gençlerinin çoğu, hatta dâvâ adamı olanların önemli kısmı bile,
    dille imtihanda pek başarılı olamamaktadır. Nice gençler, konu üzerinde
    düşünmüyorlar bile. O nedenle de bugün pek çok dindarda, dâvetçide ve ilim
    talebesinde görülen üslûpsuzluk, yerinde söz söyleyememe, geyik muhabbeti,
    ciddiyetle somurtkanlığı karıştırma, samimiyetle sululuğun arasındaki
    dengeyi bulamama gibi özellikler yaygınlaşmaktadır. Ayrıca bunlara, çoğu
    zaman gıybet, yalan söyleme gibi günahlar da eşlik etmektedir. Mü’min için
    i’tikâf, Allah’ı zikir, zarûrî ve hayırlı konuşmanın dışında ağızdan çıkan her
    kelime için nefis muhâsebesi yapmaya bir fırsat ve vesiledir. İ’tikâftaki mü’min,
    kendini olgunluğa alıştırmalı, i’tikâfına zarar verecek kişilerle ilişkisini ve
    gereksiz konuşmaları bırakabilmelidir.
    Midesine girenleri kontrol edemeyen gönlünü de denetleyemez. Günahlar,
    Allah için oruç tutup aç kalana uzak, tıka basa yiyene daha yakındır. Az
    yemek, sadece kalıba değil, aynı zamanda kalbe de incelik kazandırır, maddî
    hastalıklara olduğu gibi, mânevî hastalıklara da şifa sebebidir. Nefsin hevâsını,
    yani kötü isteklerini dizginler, öfkeyi azaltır. Ayrıca, kişiyi fazla uykudan,
    tembellikten ve gevşeklikten kurtarır. Nitekim Lokman Hekim oğluna şöyle
    demiştir: “Ey oğulcuğum! Mide dolarsa düşünme uykuya dalar, hikmet dilsiz
    - 223 -
    kalır, uzuvlar da ibâdet için hareket etmez.” İ’tikâftaki mü’minin, kendisini
    ibâdetten alıkoyacak her şeyden, bu arada çok ve çeşitli yemekten uzaklaşması
    gerekir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Çok yemek yiyen, Allah’ı
    zikretmekten bir lezzet alamaz.”
    İ’tikâf, mü’min için, daha önce lezzetine varılmış bazı şeylerden uzak kalma
    hususunda nefsini terbiye etme ve alışkanlık haline gelmiş pek çok şeyden
    müstağnî olma konusunda nefsiyle mücâhede imkânıdır. Çay tiryâkilikleri,
    çerez ve benzeri alışkanlık ve bağımlılıkları, israfı ve ağzına giren her şeyi
    tekrar gözden geçirme fırsatıdır i’tikâf.
    İnsanlarla çok ve gereksiz ilişki de kişinin kulluğuna ve huzuruna darbe
    vurma bakımından önemlidir. Çünkü insanların çoğu, diğer insanlarla bir
    araya gelmeye öyle düşkündürler ki, kendi ibâdetlerini yapma ve tamamlama
    konusundaki güçlerini kaybederler. İnsanlar arasına fazlaca karışmak, ibâdet
    zamanının ve mekânının heybetini azaltır; gıybet, yalan söyleme, boş konuşma,
    aşırı şaka yapma gibi birtakım günahlara önayak olur.
    İ’tikâf, kişinin ibâdetlerini gözlerden ırakta yaparak ihlâsını ölçmesi ve
    takviyesi için bir fırsattır. Kişi, murâkabe şuurunu kazanabilmek ve âniden
    gelebilecek ölümü her an hatırında tutabilmek, böylelikle kemâl merdivenlerine
    tırmanabilmek için, nefsiyle devamlı bir sûrette mücâdele etmesi gerekir. Bu
    özellikler, en güzel biçimde i’tikâf bilinciyle kazanılabilir.
    Kimin gönlünde Allah varsa onun her iki dünyada da yardımcısı Allah’tır,
    kimin kalbinde Allah’tan gayri şeyler tümüyle yer etmişse onun iki dünyada
    da hasmı Allah’tır. Allah’la beraber olan ve i’tikâfı bu konuda baş tacı eden,
    bu unutulmuş sünneti ihyâ ederek kendisi ihyâ olan genç müslümanlara selâm
    olsun!
    Yılda en az bir defa, Ramazan ayında i’tikâfa girmek, Peygamberimizin
    unutulan önemli bir sünnetini ihyâ etmektir. Hayatımızı namaza benzetmek
    zorunda olduğumuz gibi, i’tikâftaki Allah’a adanmışlık rûhunu ve işe
    kendimizden başlamamız gerektiği bilincini her an canlı tutmak da müslümanca
    yaşayıp müslümanca ölmek için mecbûrî istikametimizdir. Toplumdaki şerleri
    değiştirmek niyetiyle kendimizi yetiştirip ıslah için haydi i’tikâfa!
    - 224 -
    24. HUTBE
    KADIR GECESI
    Âyet :
    انِآَّ انَزَْلنَْاهُ ف۪ي ليَْلةَِ القَْدْرۚ وَمَٓا ادَْرٰيكَ مَا ليَْلةَُ القَْدْرۜ ليَْلةَُ القَْدْر خَيْرٌ مِنْ الَفِْ شَهْرٍۜتنََزَّلُ المَْلئٰٓكَِةُ
    وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙ سَلَامٌ۠ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
    “Doğrusu Biz, onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu
    sen nereden bilirsin? Kadir gecesi; bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Rûh,
    o gece Rablerinin izniyle her iş için iner de iner. O, tanyeri ağarıncaya kadar bir
    selâmettir.” 635
    Yani Kur’ân inmeye başladığı gece, Kur’ân’sız, kitapsız, peygambersiz, kısaca
    Allah’ın hükümlerinin ve adının duyulmadığı bin aydan (aynı zamanda 30 bin
    geceden) daha hayırlı, daha değerlidir, daha şereflidir. O gece Abdullah oğlu
    Muhammed, Allah’ın elçiliği gibi bir misyonla görevlendirilmiş, Rasûlullah
    olmuş, böyle bir makama yükseltilmiştir. O makam kolay ve basit bir makam
    değildir. İnananların nazarında en değerli mercidir. Üstelik oldukça zor ve
    ağır bir iştir. Bu görev, Allah Teâlâ’nın “Doğrusu biz sana (taşıması) ağır biz söz
    vahyedeceğiz”636 buyurduğu görevdi.
    İşte böylesi şerefli, şanlı, değil sadece o günkü Mekke’de, tüm tarihin en
    mühim günü olarak kaydedilecek bir gecede Allah vahyini peygamberine
    sunuyordu. O peygamber ki o güne kadar kitap nedir, iman nedir bilmiyordu…637
    İşte, bu gecenin fazileti bundan dolayı idi. Çünkü dağlara inmiş olsa dağdaki
    kayaları, taşları Allah korkusundan paramparça edecek Kur’an inmişti o
    gece. Konuyla ilgili Kur’an şöyle diyor: “Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine
    indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça
    parça olmuş görürdün…”638 Kaya, taş Kur’an inmiş olsa, o emanetin altında
    paramparça olacak, ama Kur’an bize inmiş, kılımız kıpırdamıyor.
    Kur’an’ın yeni yeni indiği bir ortamda Mekke’de mü’minler arasında şimdiki
    zavallı müslümanların kuruntuladıkları gibi sırf sevap kazanmak için ibadet
    etme güdüsü yoktu. Onların yaptıkları sadece kendilerine verilen görevi yerine
    635] 97/Kadr, 1-5
    636] 73/Müzzemmil, 5
    637] 42/Şûrâ, 52
    638] 59/Haşr, 21
    - 225 -
    getirmektir. Bu görev de şirkin yerine tevhidin hâkim kılınması idi. Dolayısıyla
    Kadir gecesinin bin aydan hayırlı oluşunu, o gecede yapılan ibadetin bin aydaki
    ibadetten daha hayırlı olduğunu düşünmek ve sanmak sadece bir şaşırma ve
    kuruntudan ibarettir. Kur’an’ın ruhuna terstir.
    Kadir gecesi kabul edilen gecenin akşam namazını kılmayanlar, hiç Kur’an
    okumayanlar bile Ramazan’ın 27. gecesini Kadir gecesi olarak değerlendirecek.
    Oysa bu Kadir Gecesinin, Kadir Gecesi olarak kabul edilen gece olduğu sadece,
    bazı rivayetlere istinad eden bir ‘yorum’dur. Kadir gecesinin Ramazanın 27.
    gecesi olduğu kesin değildir.
    Peki, kadir gecesinin, Ramazan’ın 27. gecesi olduğu kesin olarak tespit edilse
    neyi ifade eder? Temel ölçüler ışığında değerlendirecek olursak, çok şey ifade
    etmez.
    Her sene olduğu gibi bu sene de ülkede kadir gecesi büyük bir coşku ile
    kutlanacak. Birtakım ‘din adamları’ kadir gecesinin bir ‘fırsat’ olduğundan
    dem vuracaklar. Sanki ‘kaçırmayın bu fırsatı’ dediklerini duyar gibi oluyoruz.
    Mevlidhanlar ve duahanlar alabildiğine şişiriyorlar avurtlarını. Kaside ve
    mevlit okuyacağız diye kıpkırmızı oluyor yüzleri. Duâhanlar, sanki Allah’ın
    -hâşâ- duyma sorunu varmış gibi avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. Emirkomuta
    formatında âdeta Allah’a, yapmasını istedikleri işlerin listesi sunuluyor.
    Rahmetli Mehmet Akif’in enfes benzetmesiyle, Allah neredeyse ırgat yerine
    konuluyor; “Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ.”
    Bugün ‘kadir gecesi’ adına, azıcık geç kalanlar camilerde yer bulamayacak.
    Memleketin semâları dua, zikir, Kur’an tilaveti, kaside, mevlid ve mersiyelerle
    inim inim inleyecek.
    Halka anlatılanlara göre; bugün insanlar her umduklarına nâil olacaklar.
    Günahları bağışlanacak. Gökyüzüne doğru açılan elleri boş döndürülmeyecek…
    İşe öncelikle, kadir gecesinin ne olduğu, neyi ifade ettiği, değerini nereden
    aldığından başlamak gerekir.
    Kadir gecesini Kur’an tanımlamaktadır: Kur’an’ın indirildiği gecedir.
    Doğrusunu Allah bilir ama bunu, Kur’an’ın indirilmeye başladığı gece olarak
    anlamak gerekir. Bakara suresinin 185. ayeti, Kur’an’ın Ramazan ayında
    indirildiğini bildirmektedir. Kadir suresi ise Kur’an’ın kadir gecesinde
    indirildiğini ifade etmektedir. Bu sûre kadir gecesinin ne olduğuna biraz daha
    açıklık getirmekte ve o gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu; melekler ve
    er-Rûh’un o gecede her iş için çokça indiklerini, bu gecenin fecrin doğuşuna
    - 226 -
    kadar esenlik ve selamet olduğunu bildirmektedir. Duhan sûresinin 3. ayeti ise
    ‘kadir gecesi’ni ‘mübarek bir gece’ olarak tanımlamaktadır.
    Bu âyetlerden anlaşılan mana şudur ki, Kur’an kadir gecesinde/mübarek
    bir gecede indirilmiştir. Kur’an bir tek gecede inmediğine göre, sanırım bu
    ayetleri, Kur’an kadir gecesinde inmeye başladı olarak anlamak isabetlidir. Bu
    meseleyi daha da sadeleştirerek söylemek icap ederse: Kur’an, fazileti önceden
    belirlenmiş bir gecede indirilmiş değil de, -doğrusunu sadece Allah bilir ya-
    Kur’an’ın indirilmeye başladığı geceye Kur’an’ın kendisi ‘kadir gecesi’ adını
    vermiştir. Kur’an, Allah’ın gecelerinden bir gecede indirilmiş, Kur’an inmeye
    başladığı için o gece bir önem kazanmıştır.
    Bu ifadeden acaba, o gecenin çok özellikli ve önemli bir gece olduğunu
    mu anlamak gerekir, yoksa o gecede yapılan işin, yani Kur’an’ın inmeye
    başlamasının çok önemli olduğunu mu anlamak gerekir? Bir nevi ‘zarf-mazruf’
    ilişkisi…
    Kadir gecesini kadir gecesi ve mübarek bir gece yapan, orada Kur’an’ın
    inmeye başlamasıdır. Yeryüzüne Kur’an’ın inmeye başlaması her türlü takdirin
    ötesinde bir kıymet ve ehemmiyete sahiptir. Çünkü aziz İslam dini son olarak
    Kur’an’la vaz edilmiştir. Yeryüzü yani insanlık Kur’an’la muhatap kılınmıştır.
    Bizim zikrimiz Kur’an’dadır. Dinimizin kaynağı bu mübarek kitaptır. Kadir
    gecesine işaret, Kur’an’a işaret olsa gerektir. Bütün insanlığa, Kur’an’a dikkat
    edin, Kur’an’a iman edin, ona sımsıkı tutunun ve onun getirdiği Din’i din
    edinin, beşerin icat ettiği yollara sapmayın denmiş olmalıdır.
    Şurası kesindir ki, Kur’an kadir gecesini, onda yapılacak bütün duaların kabul
    olduğu, âdeta bir ‘fırsatlar gecesi’ olarak anlatmamaktadır. Anma-kutlama
    kültürüyle her şeyi kutlanacak bir nesneye dönüştüren küresel kapitalist
    din, İslam’ın pek çok değerini kendine uyarlayarak bir tüketim nesnesine
    dönüştürmüş bulunmaktadır. Rasulullah’ın doğum gününün ‘kut’lanmasıyla,
    kadir gecesinin ‘kut’lanması arasında büyük bir benzerlik vardır. Biri, İslam’ın
    son Nebîsinin doğduğu gün, diğeri de o Nebî’ye vahyedilmiş olan Kur’an’ın
    doğduğu gece olmaktadır. Nebî’nin değeri nasıl ki herhangi bir günde doğmuş
    olmasında değil de, nebilik ve rasullük misyonunda ise, kadir gecesinin değeri
    de, onda doğmuş olan Kur’an’da olsa gerektir. Kutlu doğum etkinlikleriyle
    Nebî’nin (s.a.s.) misyonu örtülmekte, kadir gecesi kutlamalarıyla da Kur’an’ın
    otoritesi örtülmektedir.
    Şayet ‘kadir gecesi’ doğru şekilde kavransaydı, büyük bir gizlilik içerisinden
    keşfedilip çıkartılmış(!) olan bir geceye bu kadar ‘gizem’ atfedilmek yerine, bu
    - 227 -
    ismin Kur’an’a işaret ettiği üzerinde durulur ve şayet bir ‘iş’ yapmak isteyen
    birileri varsa, bunun önce Kur’an’ı doğru şekilde okuyup anlamak, sonra
    yaşamak ve daha sonra da insanlığı Kur’an’a davet etmek olduğunu kavrar ve
    ona koyulurdu.
    Miladi 7. yüzyıl Arap yarımadası gibi, bugünün toplumları da İslam davetine
    muhtaçtır. Bugünkü modern câhiliye, eski Arap câhiliyyesini aratmaktadır.
    En başta da, Müslüman ismini taşıma iddiasındaki toplumların İslam tebliğine
    ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu beldelerdeki ‘anma’cı ve ‘kutlama’cı ruhban
    sınıfı, ‘mübarek gün ve geceler’ klişesiyle şova dönüştürdükleri mübarek
    kavram ve değerlerimizi, âdeta cahiliyenin fark edilmemesi için bir paravan
    olarak kullanmaktadırlar. Bu anma-kutlama kültürü, toplumu rahatlatmakta,
    aslında Nebîlerin insanları rahatsız edici, aileleri bölücü (tevhid-şirk ayrımı)
    misyonuna operasyon çekilmekte, din tamamen putlarla uzlaştırılmakta;
    kapitalist, demokratik laik bâtıl inançlarla uyumlu hale getirilmektedir. Din
    cihad gibi lâ bilinci gibi esaslarından uzaklaştırılmakta, terbiye edilmekte,
    bugünkü kâfir ideolojilerin yedeğine verilmektedir. Kur’an, kendisinden başak
    bütün hayat tarzlarını ‘öteki’ olarak etiketler ve sadece İslam’a haklılık pâyesi
    verir, İslam’dan başka her düşünce sistemi ve yaşam biçimini, yok olmaya
    mahkûm bâtıl olarak takdim eder. Kadir gecesi ya da kutlu doğum kutlamak
    üzere camiye giden cemaate ise İslam’ın bir hoşgörü dini olduğu anlatılmakta,
    inanç ve düşünce özgürlüğü adı altında İslam’ın bütün şirk sistemlerine saygı
    duyduğu, bütün fahşa ve münker çeşitleriyle bir arada yaşanabileceği iddia
    edilmektedir. Selatîn camilerden dönen cemaatin benliğinde hâsıl olan etki
    şudur: Namazımızı kıldık, duamızı ettik, kadir gecemizi idrak ettik; akraba ve
    dostlarımıza kadir gecesi kutlama mesajı da çektik; tüm görevlerimizi yaptık,
    daha ne yapalım?
    Kısacası kadir gecesi, kadir gecesi adına itina ile kadirsizleştirilmektedir.
    Bu gün ve gece kutlamalarıyla, bu gece indirildi diye adına törenler yapılan
    Kur’an hâkim, yani hükmeden konumuna gelmiş değil; her geçen gün daha da
    mahkûm/hükmedilen konumuna itekleniyor, kimse önemsemiyor. Kur’an bu
    topluma, bu devlete inmiş mi ki, Kur’an hem de bu gece indi diye kadir gecesi
    kutluyorsunuz? Gerçekten Kur’an, okullara, deniz kenarlarına, mahkemelere,
    büyük denilen meclislere, aile hayatına, iş hayatına indi de onun bayramı ve
    kutlaması mı yapılıyor?
    Kadir gecesi, Kur’an’la yeniden tanışma, ölünceye kadar çıkmayacak şekilde
    hayatımızı yönlendirme açısından gönlümüze ve zihnimize inmeye başladıysa,
    onun indiği zamanı kadir gecemiz olarak kutlayabiliriz.
    - 228 -
    Kitabımız Kur’an, Kadir Gecesine değil, insanlara inmiştir. Bize inen
    Kur’an bu gecede indiği için bu zamanı 30 bin geceden hayırlı kılıyorsa, bizim
    hayatımıza yön verecek şekilde bize inen Kur’an, bizim kadrimizi kıymetimizi
    nasıl arttıracaktır. Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,639
    Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün veya bir gece de, bin
    aydan, yani otuz bin gün ve geceden daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir.
    Her gün ve gece Kur’an’a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş
    gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini itikadî, ibâdî, ahlâkî ve iktisadî
    bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme
    çabasında bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek,
    o zaman biz de otuz bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve
    geceler de bin aydan, yani otuz bin geceden daha üstün olur.
    Kadir Gecesinin tam olarak ne zaman olduğunun belli olmadığı bellidir.
    Çünkü bu konuda standart yoktur, her insana göre Kadir gecesi değişir.
    Kur’an’ın gönlümüze, zihnimize, yaşayışımıza indiği gece hangi gün ve gece
    ise, bizim Kadir Gecemiz odur. Her gece iniyorsa bizim için her gece Kadir
    Gecesidir; hiçbir gece inmiyorsa bizim için Kadir gecesi yoktur. Kur’an’ın
    indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece bizim için Kadir gecesidir.
    Kur’an hangi gece inmiş, bizim için esas önemli olan o değildir; bize ne zaman
    iniyor, o bizim kadir insanı olmamız için olmazsa olmaz öneme sahip olan
    odur. Bu gecenin kadir gecesi olup olmasından öte, bizim kadir insanı, kadir
    mü’mini olmamız önemlidir.
    Kadrinizin, kıymetinizin artması ve 30 bin kişiden daha faziletli olmanız için
    Kur’an’ın gönlünüze, beyninize devamlı inmesi; evinize, işyerinize, sokağınıza,
    devletinize Kur’an’ın hâkim olması (amacıyla her türlü gayret göstermeniz) için
    Kadir Gecesini sürekli yaşamanız duasıyla, bu gecenin hayatınızda bu güzel
    değişimi gerçekleştirmesini diliyorum.
    Kadir Gece si Nedir ?
    Bu sorunun cevabı, kişinin Kur’an algısına göre değişmektedir. ‘Kur’an’ı,
    onu inzal eden şânı yüce Allah’ın murâdına uygun şekilde algılayanlar Kadir
    Gecesini de doğru algılayacaklardır. Kur’an’ı nesneleştirenler ise Kadir gecesini
    de bir nesne, bir anma ve kutlama gününe irca edeceklerdir.
    Oruç tutulan coğrafyada kadir gecesi kutlamaları, bir anlamda kadir gecesinin
    karartılmasıdır. Doğrusu bu karartma, Kur’an’ın tamamına yöneliktir. Halkın
    639] 97/Kadr, 3
    - 229 -
    vicdanını bastırması, dine ve Kur’an’a karşı görevini yaptığı anlayışı içinde tatmin
    bulup daha güzel alternatiflere engel olacak şekilde fıtratı susturma çabasıdır.
    Eğer kadir gecesi, bugün sanıldığı gibi, bütün günahları affettirecek özel sevap
    gecesi gibi bir anlama sahip olsaydı, Rabbimiz hem gününü/saatini belirtip, hem
    de ne gibi eylemlerle bu geceyi ‘ihyâ etmemiz’ gerektiğini bildirmez miydi?
    Kur’an’a hürmet adına yapılanlar, kendi başına saygısızlıktır. Allah’ın Kur’an’la
    neyi murad ettiğini anlama çabası yerine, belirli bir zümrenin Kur’an’ı nasıl ve ne
    olarak algılatmak istedikleri öne geçmektedir.
    Kur’an, Kadir suresi ile Kur’an’ın yeryüzüne indirilişine, dolayısıyla Kur’an’ın
    önemine dikkat çekmektedir. Kur’an’ın ilk indirilmeye başlandığı bu mübarek
    geceye, Cebrail’in Muhammed (sav)’e seslendiği o ilk karşılaşma zamanına bu
    ismi vermektedir. Tabii ki bu ilk gecenin bir anlam ve önemi vardır. Zaten Allah
    böyle buyurduğu için bu gecenin anlam ve önemine iman etmek tartışılmaz
    bir şeydir. Fakat problem, bu ‘önem’in hangi şeyden kaynaklandığı, nasıl bir
    önem olduğu ve niçin böyle bir öneme sahip olduğuyla alâkalıdır. Acaba kadir
    gecesinin önemi, bu gece yapılacak hiçbir duanın geri çevrilmemesiyle(!) mi
    alâkalıdır, yoksa yeryüzüne Kur’an vahyinin inmeye başlamasıyla mı alâkalıdır?
    Kadir suresine dikkat edildiğinde, gecenin önemi, Kur’an’ın indirilişinden
    kaynaklanmaktadır; dolayısıyla kadir gecesi, Kur’an’ın kadr ü kıymetini
    bilme, anlama, idrak etme ve iman etme gecesidir. Yani ‘kadir gecesi’nde
    çakılıp kalmanın bir anlamı olmasa gerektir. Çünkü Kur’an, kadir gecesinde
    kalın, onu kutsayın; o gecede bütün günahlarınız affedilecektir dememektedir.
    Mesele, Kur’an’ın insan hayatındaki yerini idrak etme meselesidir. Yeryüzünde
    her geçen gün insan hayatına yönelik olarak büyük büyük(!) ideolojiler, doktrinler
    üretilmekte, insanın kurtuluşu(!) için şaşalı anlatılar icat edilmektedir. Kur’an ise,
    içinden birtakım cümlelerin alakalı-alakasız spotlaştırılarak evlere/dükkânlara
    asıldığı ‘kutsal’ ama aynı zamanda sıradan bir kitaba dönüştürülmektedir. Kabul
    etmek lazım ki, son yıllarda Kur’an algısı biraz daha mesafe(!) alarak, Ramazan
    ayında mabedlerde çokça okunan bir kitap durumuna gelmiştir. Televizyonlarda
    sık sık Kur’an okuma yarışmaları, tören havasıyla icrâ olunmaktadır. Fakat dikkat
    edilirse, bütün bu okumalar(!) hâlâ, Kur’an’ın emir ve yasaklarının anlaşılıp
    yaşanmasına hizmet etmemekte; hayata hükmetmesi uğrunda bir büyük inkılaba
    dönüşmemektedir. Tam tersine, Kur’an bireyin hayatına bir kutsal nesne olarak
    daha fazla girerken, bir hayat nizamı olarak da o oranda çıkmaktadır. İnsanoğlu
    her senenin aynı gecesinde, aynı saatlerde Kur’an’ı bir çeşit günah çıkartma
    aracı yapmaktadır. Kadir gecesi âdeta, önümüzdeki bir sene boyunca, gelecek yıl
    kadir gecesine kadar rahatça günah işleyebilmeyi temin eden bir vakumlamaya
    dönüştürülmektedir.
    - 230 -
    Eğer kadir gecesinde bütün günahların affedilmesi gibi bir durum olsaydı, -hâşâbu,
    öncelikle Kur’an’ın kendisiyle çelişirdi. Çünkü o zaman, Kadir sûresinin dışında
    kalan Kur’an’ın tamamının insana yönelttiği teklifler anlamsızlaşırdı. Kur’an, insana bir
    hayat tarzı teklif etmekte, bir sorumluluk yüklemektedir. Bu, tarih boyunca rasullerin
    öncülüğünde dünyada fırtınalar estirmiş, toplumlarda büyük çalkalanmalar meydana
    getirmiş, toplumları bölmüş, savaşlara sebebiyet vermiş çok büyük bir olaydır. Din
    mefhumu, insanoğlunun ‘kadir gecesi’ olarak tayin ettiği bir gecede âdeta Allah’a din
    öğreten, bağırıp çağırarak duâlar(!) yapan resmî din adamlarının icraatlarına bırakılamaz.
    ‘Kadir gecesi’ olduğu kesinmiş gibi kabul edilen bu gecede camilerin dolup
    taşmasını riyakâr bir basının şâşaalı manşetlerle haber yapması, ‘kadir gecesi’
    bağlamında yapılıp edilenleri haklılaştırır mı? Bu manşetler tam da işaret etmeye
    çalıştığımız, Kur’an’ın nesneleştirilmesi, İslam’ın ötelenmesi niyetlerinin dışavurumu,
    ikiyüzlü tutumlardır. Kadir gecesinde camilerin dolup taşması, acaba Kur’an’ın kadr
    ü kıymetinin anlaşıldığı, Mekke’deki o ilk imanı oluşturacak bir bilinç uyanışının bir
    sonucu mudur, yoksa Müslümanım diyenlerin hiçbir küfür ve şirkine ses çıkartmayan,
    kimsenin günahına müdâhale etmeyen bir Kur’an algısının imali midir?
    Bizler de her mü’min gibi bu gece ve her gece Rabbimize, kendi indirdiği Kur’an’a
    göre bir hayat inşa edebilmemiz için gerçek bir imanı nasip etmesi, Rasulullahın
    algısı gibi bir Kur’an algısı ve O’nun yoluna adanmış gerçek bir mü’min hayatı
    bahşetmesi; bu uğurda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan bir yürek ve
    imanıyla çelişmeyen örnek bir Müslüman hayatını nasip etmesi için dua edeceğiz.
    Kur’an’ın bir geceliğine ve sadece söylem (retorik) düzeyinde değil, her şeyiyle
    hayatımıza girmesi için Allah’a yalvarıp yakaracağız.
    Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,640 Kur’an’ı okumaya,
    anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de, bin aydan, yani 30 bin günden daha
    hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur’an’a uygun olarak
    ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini
    ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal
    ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi
    gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de 30 bin insandan hayırlı
    oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de 30 bin günden üstün olur.
    Değeri Kur’an’dan kaynaklanan Kadir Gecesi, Kur’an’dan daha çok
    önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi
    olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu
    benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).”641
    640] 97/Kadr, 3
    641] 25/Furkan, 30
    - 231 -
    Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece bizim için
    Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün Ramazan’dır.
    Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını bilmeyen, susuzluğunu
    gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına yerleştir(e)meyen kimseler için
    hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat
    veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran
    rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına
    tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir.
    Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin
    suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır.
    Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını
    körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek
    isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve
    dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını
    aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Kadir Gecesi olduğunu tahmin ettiğimiz gece, Peygamberimizin tavsiye ettiği şu
    duâyı yapmalıyız: “Allahumme inneke afuvvun kerîmun tuhıbbu’l affe fa’fu annî”
    Yani; “Allahım, sen affeden kerim bir zatsın. Affetmeyi seversin. Beni de affet.” Bu
    duâ, görüldüğü gibi, tevbedir, gönülden günahlarımıza pişmanlık duyarak bu duâyı
    yaparsak, affedilmeyi bekleyebiliriz.
    Kur’an bu gece indirilmeye başlandığından, kadir gecesi kutlamak istiyorsak;
    Kur’an’la bağlarımızı sağlamlaştırmak için söz vermemiz, Kadir gecesinde ilk
    görevimizdir. Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an
    âyetlerini bu Kadir Gecesi olarak kabul ettiğimiz günde ilk nâzil oluyormuş gibi imanî
    bir heyecanla okumalı, dinlemeli ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal,
    ekonomik tüm problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü
    olduğunu, çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna dönüşmemekte,
    vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları, formalite icabı
    ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden, anlamadan, hayatına geçirme
    endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı görevin
    en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş bulunan
    Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk edenler, onu süslü kabının içinde mahpus tutup tutuklu
    hayatı yaşatanlar, Kadir Gecesi kabul edilen zamanda da istedikleri ödülü alamayacaklardır.
    - 232 -
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her türlü
    uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol okuyalım; ama
    güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak için değil,
    kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat, Peygamber’siz hayat, hayat bile
    değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan: “Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek
    şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.” 642
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim yapmakla,
    Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına ulaşılmaz.
    Kur’an’ı yaşama yarışması, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en çok tatbik etme
    yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız olmak çok
    önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu yüklenmeli, O’nu
    taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun, üzerimize yüklediği görevleri
    yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin, her istirahatimizin önüne
    geçmeli. Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an insanı olmalıyız. Ahlâkımız
    Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı hedeflemeliyiz.
    Kur’an ve Kadir Gecesi aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
    Ruhumuzun, iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına gösterebilecek
    şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ı kendimiz yaşamalı, Kur’an’ı topluma yaşatmaya
    çalışmalı, Kur’an’ı devlete hâkim kılmaya gayret etmeliyiz.
    Kur’an’dan uzak yaşayanların Kadir gecesi yoktur, onların bayram yapmaya,
    sevinmeye de hakları yoktur. Kur’an’ı hayat kitabı kabul edip ona göre yaşamak
    isteyenlerin Ramazan’ı, Kadir Gecesi mübarek olsun. Kur’an’ın doğum günü olan
    Kadir gecesinde, Kur’an’la ihyâ olan kimselerin bayram yapmaya hakları vardır.
    Kur’an bayramı yapacaklardır. Müslümanın zaten iki bayramı vardır: Kur’an ve
    Kurban Bayramı. Kur’an’dan ve Allah’tan uzak yaşayanların ne Ramazan’ı vardır, ne
    Kadir gecesi, ne de bayram yapma hakları. Onlar için bayram yapıyorlarsa eğer, şeker
    bayramı vardır, et bayramı vardır.
    Kur’an’ın önce gönüllerimizde, sonra tüm alanlarda hâkim olması için görev
    bilincine ulaşmamızı diliyorum. Kur’an’a dönüş için dönüm noktası olmasını ümit
    ettiğimiz Kadir Gecenizi ve yaklaşan Kur’an bayramınızı şimdiden tebrik ediyorum.
    642] 8/Enfâl, 24
    - 233 -
    25. HUTBE
    RAMAZAN BAYRAMI HUTBESI BAYRAM DEMEK, ALLAH’A
    YAKLAŞMA DEMEKTİR
    Âyet :
    اَلَٓ ا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَ ا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَ ا هُمْ يَحْزَنُونَۚ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي
    الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْ اخِٰرَةِۜ لَ ا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ
    “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de
    çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir. İşte onlara
    hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde
    değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.”643
    Hadi s:
    “Kim, sevabını Allah’tan ümit ederek Ramazan ve Kurban Bayramının
    gecelerini ibâdetle ihyâ ederse, kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmeyecektir.”644
    Bayramlar, neşe ve sevinç günleridir. İslâm, kendi toplumunu huzur ve
    sevincin zirvelerine tırmandıran kendine has özel günler tesbit etmiş ve tüm
    bağlılarını bu günlerde birbirleriyle kaynaştırmıştır. Dinimiz, her şeyde olduğu
    gibi bayram konusunda da orta yolu seçmiştir. Dejenere olmuş toplumlarda
    görülen bayram enflasyonu da, insan doğasına aykırı bayramsızlık da, fıtrat ve
    denge dini İslâm’da doğru görülmemiştir. Her toplumun, kendi inançlarına göre,
    kendine has bayramları olduğu gibi; Medine İslâm devletinin kuruluşundan
    bugüne bütün İslâm âleminde kutlanan, bu ümmetin de iki bayramı vardır:
    Biri Kurban, diğeri de Ramazan Bayramı.
    İslâmî kardeşliğin, dayanışma ve huzurun perçinlendiği bu mübârek
    günler, müslümanların huzur, mutluluk, dostlarla dayanışma ve en büyük dost
    Allah’a yakınlaşma günleridir. Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret
    ettiği zaman, Medinelilerin iki bayramı olduğunu öğrendi. Medineliler bu
    bayramlarında oyun oynar ve eğlenirlerdi. Bu durumu gören Hz. Peygamber, bu
    günlerin bayram olarak devam etmesini kabul etmedi ve şöyle buyurdu: “Allah
    Teâlâ size kutladığınız bu iki bayrama bedel olarak daha hayırlısını, Ramazan
    643] 10/Yunus, 62-64
    644] İbn Mâce, Sıyâm 68
    - 234 -
    Bayramı ile Kurban bayramını lûtuf olarak vermiştir.”645 Bu Peygamberî tavırdan
    yola çıkarak, bir müslüman, bu iki bayramın dışında başka bir bayram kabul
    edemez.
    “Allahu ekber, Allahu ekber!” şeklinde yüksek sesle getirilen tekbirler
    de bu coşkunun dış âlemle paylaşılmasıdır. Bu özel namaz ve tekbirler,
    benzetme yerinde ise, Yaratıcı ile bayramlaşmadır. Namazdan, bu güzel
    randevudan sonra insanlar arası bayram başlar. Önce aile, sonra akrabalar
    ve daha sonra bütün müslümanlar birbiriyle bayramlaşır; sesli tekbirler
    şeklindeki sloganlar da tabiattaki diğer varlıklarla bayramlaşma, onlarla
    selâmlaşmadır.
    Namazsız, ibâdetsiz bayram olmaz. Yüce Rasûl şöyle buyurmuştur: “Bu
    günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır.”646 Bayramlar Allah’a
    yakınlık ve kulluk zamanlarıdır. Her iki bayramda bayram namazı kılınmadan
    bayram başlamaz. Hac’da, önce şeytan taşlanır, sonra bayram başlar. Şeytanı
    mağlup etmeden, şeytanlara taş atmadan mü’min bayram yapmaz. Bayramın
    ilânı çokça ve yüksek sesli tekbirlerle olur. Allah’ın en büyük olduğu, O’nun
    dışındaki şeylerin çok da önemli olmadığı ilân edilir bayramlarda. “Bu bayram
    günleri, yeme içme ve Allah için zikir günleridir.”647
    Secdelerle, iç dünyamız bayrama kavuşur. Sevincin en yüksek doza
    çıktığı bu günlerde ölüm ve ölüler de unutulmaz. Diğer âlemde yaşayan
    akrabalarla bayramlaşılır. Bayramlar sıla-i rahmin icrâ edilmesi şeklinde
    yaşayan dostlarla beraberlik olduğu gibi, hayattakilerle ölüler arasında da
    bir köprüdür. Böylece müslümanın sevincine tatlı bir hüzün ve ölüm ötesi
    duyarlılık katılacaktır.
    Bayram günlerinde boğazımıza dizilen acı bir soru: “Kâfirlerin emrinde
    ve onların oyuncağı konumunda, çeşitli zulümlere muhâtap, zillet içinde
    yaşayan dünya coğrafyasındaki günümüzün müslümanları, nasıl sevinip
    bayram yapsınlar, bayram yapmaya hakları var mıdır?”
    Esas bayram, gerçek bayram; İslâm’ın her şeyimize, bireysel, sosyal ve
    siyasal hayatımıza hâkim olmasıyla, Allah’a hakkıyla kulluk sergilememizle
    ortaya çıkacaktır. Bayramlar Allah’a kulluğun neticesi, Allah’a yaklaşmanın
    sembolleridir. Esas bayram, tâğutların Cehenneme çevirdiği dünyayı
    Cennete benzettiğimiz ve Cenneti hak ettiğimiz gün olacaktır. Bayram bir
    645] Ebû Davûd, Salât 239; Nesâî, Iydeyn 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/103, 178
    646] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Edâhî 7
    647] Müslim, Sıyam 144, hadis no: 1141; Ebû Dâvud, Savm 50; Tirmizî, Savm 59; Nesai, Menâsik 195
    - 235 -
    liyâkattir. Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. Kur’an’ın (sosyal ve
    siyasal hayata yansıması gereken tüm hükümleriyle) mahkûm, dünyanın da
    zindana döndürüldüğü bir zamanda, bayram yapmaya ne kadar hakkımız
    olduğunu düşünmeliyiz. Medine İslâm Devleti kurulmazdan önce Mekke’de,
    Habeşistan’da yaşayan müslümanların bayramları yoktu. Bugün küfrün
    egemenliği altında yaşayan, müslümanca yaşama hakkını elde edemeyen
    müstaz’af müslümanların bayram yapıp sevinmeye ne kadar hakları olabilir?
    Kurban; İslâm’ın şiarlarından biri… Kurban; anlamı, insanı Allah’a
    yaklaştıran şey… Allah’ın rızâsına, O’nun sevgisine yükselten, takvâ
    duygusunu zenginleştiren, gönlü Allah’a bağlayan, fedâkârlık simgesi… Allah
    için vazgeçemeyeceğimiz hiçbir şeyin olmadığının ve O’na her şeyimizi fedâ
    edebileceğimizin göstergesi…
    Bu anlamda kurban, varlığın, esas sahibine iâde edilişini, emanet
    şuurunu sembolize eder. İnsanın hizmetine sunulan maddenin esâretinden
    kurtulmak, Allah dışında hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin önünde belimizi
    bükmemek bilincidir bu. Kurban, malın da canın da gerçek sahibini tanıyıp
    mülkün sahibinin istediğini istediği gibi yerine getirmektir. Kurban, Allah’a;
    kurban ettiği hayvan için “o benim kurbanımdı, ben ise Senin kurbanınım”
    diyebilmektir. Diyebilmek, sadece dille değil, bütün organlarla; diyebilmek ve
    gerektiğinde uygulayabilmektir.
    Bayramlar Allah’a kulluğun neticesidir. Tüm vücuduna ve nefsinin
    arzularına oruç tutturan ve kendini Allah’a adayıp nefsini ve sevdiklerini
    kurban edebilenlere Allah’ın birer lütfudur Ramazan ve Kurban Bayramları.
    Bu anlayıştan uzak yaşayanlar olsa olsa Şeker ve Et Bayramı kutlarlar.
    Bayramlar, sadece bir sevinç günü değildir. Aynı zamanda şükür, zikir,
    diğer mü’minleri hatırlama, muhâsebe ve derlenip toparlanma günleridir.
    Gönül arzu ederdi ki, bayrama İslâm âleminin gülen yüzü ile girelim ve
    sevinip bayram yapmaya hak kazanalım.
    Bütün bunlarla birlikte, unutmamalıyız ki, her çeşit aşırılık dinimizde
    yasaklanmıştır. Allah’ın müslümanlara ihsan ettiği bayramları kabul
    etmemek, o günleri diğer günlerden farksız görmek dinin tasvip edeceği bir
    husus değildir. Bayramı çılgınca eğlenip Allah’a isyan ederek geçirmek, nasıl
    bayram rûhunu katlederse; Allah’ın bayram yapmamızı istediği günleri kabul
    etmemek de bir isyandır. Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun
    (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim
    - 236 -
    bayramımızdır.”648 Bu bayramların neşe ve sevinç günleri olduğunu yine bizzat
    Hz. Peygamber ifade buyurmuşlardır.649 Bayramlarda sevinçli olduğunu açıkça
    ortaya koymak İslâm’ın prensiplerindendir. Biteviye akıp giden sosyal hayatın
    monotonluğu bayramlarla kırılarak akraba, eş ve dostlar ziyaret edilmekte,
    fakirler hatırlanmakta, yetimler sevindirilmekte, küsler barıştırılmakta, Allah’a
    daha fazla ilticâ edilmektedir.
    Bayramlar yine, yenilip yedirildiği, içilip içirildiği ikram günleridir.
    Akraba ve eş-dost ile beraberce bu günün mutluluğu paylaşılır. Bunun için
    de bayramlarda oruç tutmak Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır.650
    Fakat bayramlar yukarıda belirtilen hedeflerinden de saptırılmamalıdır. Zira
    bayramlar sadece yemek, içmek ve tatil yapmaktan ibaret değildir. Bu gerçeği
    göz ardı edip cemiyet hayatını düzenleyen ve aradaki uçurumları kaldıran
    böyle bayramlarda, tatil bahanesiyle toplumdan kaçarak bir deniz kenarında
    ya da lüks bir otelde vakit öldürmek, her şeyden önce bu bayramların fazîlet ve
    sevabından mahrum kalmaktır.
    Diğer taraftan bu bayramlar İslâm’ın vakar ve şahsiyetini, olgunluk ve
    yüceliğini gösteren müesseselerdir. Bu hakikati görmek için, Güney Amerika
    karnavalları ile Avrupa’nın faşinglerini ve yılbaşı/noel bayramlarını, İslâm’ın
    bayramları ile karşılaştırmak yeterlidir. İslâmî bayramlar, arkasında tatlı
    hatıralar, yetim ve kimsesizlerle, fakirlerin mutluluk gözyaşlarını bırakırken;
    yukarıda saydığımız diğer milletlerin bayramları, arkalarında sadece sefâlet,
    içki kokusu, yollarda metrelerle ölçülen pislik ve çöp, hepsinden de vahşisi içki
    ve alkolün sebep olduğu nice ıstıraplar ve ölüler bırakmaktadır.
    Bayram günlerini eş-dost, hısım-akraba ziyaretleşmeleri yerine; tanıdıklardan
    uzaklaşma ve hevâ istikametinde eğlenceyi tercih etme, son yıllarda ortaya
    çıkan ve dünyevîleşerek lâle devrini hortlatmaya çalışan zenginler arasında
    giderek yayılma temâyülü göstermektedir. Bayram vesilesiyle evden uzaklaşıp
    büyük masraflara katlanarak tatil ve eğlence yerlerine gidilmesi, bayram
    yapmak adına bayram rûhundan kaçmaktır. Dinin bu iki mübârek ve kutlu
    günlerini batılı ve bâtıl ölçülere göre kutlama ve dejenerasyon açısından bir
    ölçüttür. “Para benim, bayram benim; dilediğim yerde istediğim gibi bayram
    geçiririm; kim ne karışır?” demeye hiçbir müslümanın hakkı yoktur. Çünkü
    para ve her türlü mülk Allah’ın, bayram da İslâm’ın. Sen de müslümansın.
    İslâmî örfe ters; misafirperverlik anlayışını yok eden; komşu, akraba, dost ilişki
    648] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    649] Bkz. Buhârî, Iydeyn 2 ve Müslim, Salatu’l-Iydeyn 16
    650] Buhârî, Savm, 66; Ahmed b. Hanbel III/34, 35
    - 237 -
    ve dayanışmalarını öldüren; fakir-zengin kaynaşmasını engelleyen, nefsin arzu
    ve isteklerinin ön plana çıkartılıp uygulandığı bir bayram anlayışı, hayatımız
    ve toplumsal huzurumuz için, nesillerimiz ve ahlâkımız açısından tehlike
    işaretidir. Özellikle çocuklar ve gençler bayram harçlıklarını gayr-ı meşrû
    yerlerde harcamamalı, her türlü haram eğlence ve oyunlardan kaçınmalıdır.
    Müslümanca sevinip eğlenmesini bilemeyenler, sevinçlerinin yarın sonsuz
    üzüntüye dönüşebileceğini unutmamalıdır.
    Bayramlar, bizi Allah’tan uzaklaştıran değil; Allah’a yaklaştıran günler
    olmalıdır. İnsan, Allah’a ne kadar itaat ve ibâdetle yaklaşıyorsa o oranda
    bayram yapmaya hakkı olur. Kurban kelimesi, kurbiyet; Allah’a yaklaştıran
    ibâdet anlamına gelir. Kurban; en değerli varlıklarımızı İbrâhim gibi gözünü
    kırpmadan Allah yolunda fedâ etmenin; gerektiğinde de İsmâil gibi kendi
    canımızı hiç çekinmeden O’nun için verebilmenin sembolüdür. Bayram,
    namaz kılarak başlar, bu günde ekstra tekbirler ve zikirler vardır. Namazdan,
    ibâdetten kopuk bir bayram anlayışı dinimizde yoktur. Allah’tan gâfil geçirilen
    günler bayram değildir.
    Yine, bayram vesilesi ile, insanı Allah’a yakınlaştırma şöyle dursun; O’ndan
    uzaklaştıracak TV. özel eğlence programlarının, dinle ve dinin mukaddesâtıyla
    alay etme ve hakaretler yağdırma anlamına geldiğini bilmek zorundayız. Zira
    bayram süresince geceli gündüzlü yayına konulan TV. kanalizasyon pislikleriyle
    bayramımızı kutlamak adına içini/ruhunu boşaltıp isyanlarla dolduranlar,
    bu iki bayram İslâm’ın ve müslümanların bayramı olduğu halde, en rezil
    eğlencelerle müslüman mahallesinde salyangoz satmayı âdet edinenlerdir.
    Çoğu programlara baktığınızda kendinizi bir batılı ülkede karnaval ve faşing
    gösterileri arasında bulur, bayramları şeytanlara yakınlaşma ve Allah’a isyan
    günlerine çevirenlerle beraber olursunuz.
    Gusül abdesti ile bedenimizi, temiz ve güzel elbiselerimizle dışımızı
    bayrama uygun hale getirdiğimiz gibi, ruhumuzu da bayramda fazladan tekbir,
    tefekkür, zikir ve benzeri güzelliklerle arındırmamız gerekmektedir. Kur’an ve
    Sünnetin çok önem verdiği sıla-i rahmi icrâ, yani yakınlarla ziyaret, telefon,
    mektup gibi araçlarla tebrikleşerek ihyâ etmeli, büyüklerin ayağına, dostların
    evine gitmeli, çocukları, muhtaçları, yetim ve dulları sevindirmeliyiz. Bayram
    ziyaret ve görüşmelerinin İslâmî tebliğ için büyük bir fırsat ve imkân olduğunu
    unutmamalıyız. Hasta ve ölüleri ziyaret ederek veya en azından duâlar
    göndererek hatırlamalıyız. Maddî ve mânevî zulümlerle kâfirler tarafından
    ezilen insanları, aziz olması gereken zelîl müslümanları düşünmeli, onlarla
    dayanışma içinde olmalı ve kavlî ve fiilî duâlar yollayabilmeliyiz. Her şeyden
    - 238 -
    önemlisi, Arefe gecesi ve bayram gün ve geceleri umumî af günleridir. Bu günleri
    değerlendirmeli, böyle zamanlarda coşan rahmet çeşmesinden yararlanmak
    için kaplarımızı nereye tutacağımızı bilmeli, alıcılarımızı esas alınması gereken
    yere ayarlamalıyız. En büyük insan öyle buyuruyor: “Kim, sevabını Allah’tan
    ümit ederek Ramazan ve Kurban Bayramının gecelerini ibâdetle ihyâ ederse,
    kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmeyecektir.”651 Rabbımızın sayısız nimetlerinin
    farkında olduğumuzun nişânesi olarak şükür, dilimize ve yüzümüze yansımalı.
    Evet, içimiz ağlasa bile tebessüm yüzümüzden eksik olmamalı.
    Câmiler de bayram yapar bayramları ve bayram sayılan Cuma günleri.
    Diğer namazlarda onda biri bile dolmayan câmiler, bu bayramda genleşir, hâlâ
    kalbinde küllenmiş iman bulunan insanları da bağrına basmaya, kucağında
    yer vermeye can atar, kendisini bunca zamandır hatırlamayanlara küsüp
    onları reddetmez. Ama, “müslümanım” diyenler unutmamalı ki; her gün
    birkaç kez yemeğe ihtiyaç duyduğu gibi, günde beş kez mânevî gıdâlara da
    ruhunun ihtiyacı vardır. Ağacın kökü kururken, yapraklarını ıslahla uğraşmak
    gibidir; beş vakit namaza önem vermeyip ihmal ettiği halde, Ramazandaki
    teravih ve bayramdaki bayram namazı için cemaate koşmak. Çünkü tevhid en
    önemli farz, beş vakit namaz da imanın isbatı anlamında büyük bir farz iken;
    teravih sünnet, bayram namazı da bazı mezheplere göre vâcip, bazılarına göre
    sünnettir. İslâm ağacının kökü imandır, tevhidî ilkelerdir; Allah’a isyan sayılan
    tüm davranışlardan, haramlardan kaçmak ve farzları yerine getirmektir.
    Bununla birlikte, müslüman da câmi gibi toplayan/çağıran olmalıdır; dağıtan/
    uzaklaştıran değil. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama alnı secdeye değen,
    câmiye gelenler, cemaatin misafiri sayılır, onlara ihsan ve ikram edilmelidir.
    Onlardan para istemek yerine; onlara broşür, kitap hediye etmek, maddî
    ve mânevî ikramlarda bulunmak gerekir. Ama gel gör ki, yardım edilmesi
    gerekenlerden yardım istenir, doktorun görevini ihmalinden dolayı, hastanın
    doktoru tedâvi etmesini beklemektir bu.
    Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar,
    insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam
    ve yapılar kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken,
    bardağın dolu kısmını gösteren bayramlar da olmasa teselli kaynaklarımız
    iyice kuruyacaktır. Gerçek bayramlara ulaşmak temennîsiyle, hak edenlerin
    bayramları mübârek olsun!
    651] İbn Mâce, Sıyâm 68
    - 239 -
    26. HUTBE
    KURBAN BAYRAMI HUTBESI BAYRAM VESILESIYLE
    SEVGIMIZI GÖSTERELIM
    Âyet :
    لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّاللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ
    “Sevdiklerinizden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça iyiliğe
    erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz Allah onu bilir.” 652
    لَنْ يَنَالَ اللهَّٰ لحُُومُهَا وَلَ ا دِمَٓاؤُ۬هَا وَلكِٰنْ يَنَالهُُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ كَذٰلكَِسَخَّرَهَا لَكُمْ لتُِكَبِّرُوا اللهَّٰ
    عَلٰى مَا هَدٰيكُمْۜ وَبَشِّرِ الْمُحْسِن۪ينَ
    “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Ancak sizden O’na yalnız
    takva ulaşır. İşte böylece onları sizin emrinize verdi ki sizi hidayete erdirmesine
    karşılık Allah’ı tekbir edip yüceltmeniz için. İyilik edenleri, güzellik sergileyenleri
    müjdele.” 653
    قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
    “De ki: ‘Benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep
    âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” 654
    İbrahim Olup En Se vdiğimi zi Allah ’a KURBAN Edebilme Bilinci
    Kurban; İslâm’ın şiarlarından biri…
    Kurban; anlamı, insanı Allah’a yaklaştıran şey…
    Allah’ın rızâsına, O’nun sevgisine yükselten, takvâ duygusunu zenginleştiren,
    gönlü Allah’a bağlayan, fedâkârlık simgesi… Allah için vazgeçemeyeceğimiz
    hiçbir şeyin olmadığının ve O’na her şeyimizi fedâ edebileceğimizin göstergesi…
    Kurban anlayışı, hemen bütün dinlerde mevcut bir ritüel, İlâh’a takdim
    edilen hediye…
    652] 3/Âl-i İmrân, 92
    653] 22/Hacc, 37
    654] 6/En’âm, 162
    - 240 -
    Halkın “ben sana kurban”, “canım sana kurban”, “kurbanın olam” şeklinde
    muhâtabına aşırı sevgisini ifade ettiği en anlamlı kelime…
    Nice bâtıl dinde tanrıların gazabını gideren tanrı yiyeceği sayılmış, bazı
    dinlerde insan ve eşya da kurban kabul edilmiş. Hâlâ heykellerin önüne et
    değilse de ot konulması bu yanlış kurban anlayışının uzantısı…
    Günümüzde düzen tanrısına vatandaşın, madde tanrısına mâneviyatın,
    sanat(çı) tanrısına hayran kitlelerin, futbol(cu) tanrısına fanatiklerin, diploma
    denen kâğıttan tanrıya gençliğin, para denen ve insanı paralayan bol sıfırlı
    tanrıya koca bir ömrün, moda tanrısına modern insanın, seks tanrısına
    nesillerin, Batı tanrısına Doğunun, dünya tanrısına âhiretin kurban edildiği
    bir vâkıa. Bütün bu kurban isteyen güçler sanal, ilâhlık da sahte. Allah’tan
    başka hiçbir ilâh olmadığına tüm hücreleriyle iman ve şehâdet eden muvahhid
    mü’min, Allah’tan başka kendisi için kurban edilecek ve kurban olunacak hiçbir
    varlık kabul edemez. Tek güç kaynağı olan mutlak kudret sahibine kurban
    bilinciyle adanmadan, harcanmaktan ve esaretten kurtulmanın çaresi yok.
    Ancak İslâm’a teslim olan insan özgürleşebilir, gerçek hürriyetine kavuşabilir.
    Kim Allah’a sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?
    Çağdaş sahte ilâhlar, modern tanrılar sadece insan bedenini kurban almakla
    yetinmiyor, onların ruhlarını, yüreklerini de istiyor. Bedenlerden çok daha
    önemli olan beyinler, gönüller tâğutlara, beşerî ideolojilere, zâlim düzenlere
    kurban ediliyor. Doğru kurban anlayış ve uygulamasının sonu cennet, yanlış
    kurban anlayışının sonu da zillet ve âhirette de dehşet.
    Kendi hevâsına, eşyaya, ideolojilere, tâğutlara kurban edilen insanlığın
    yeniden izzete kavuşması için Allah’tan başkasına kul olmaması, her ibâdetinin
    yalnızca Allah için olması gerekiyor. Aziz, onurlu ve erdemli insan olmanın
    yolunu gösteriyor Rabbimiz: “De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan ve ortağı bulunmayan Allah içindir. Ben,
    bununla emrolundum ve (böyle inanarak) Müslüman olanların ilki de benim.”655
    Bu âyetteki ifadeyle kendimizi Allah’a adayarak armağan edip şöyle ant içmiş
    oluyoruz: “Benim tüm istek ve arzum, kurbanım ve bütün ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’a armağan olsun! Ulûhiyetinde O’nun
    ortağı yoktur. Ben, işte bu tevhid ile emrolundum ve ben varlığını kayıtsız
    şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsü olacağım!”
    İnsanların sahte tanrılara böylesine dünya çapında kurban edildiği, İslâm
    düşmanı zâlim işgalcilerin kurban yerine Müslümanları kesip onların kanını sel
    655] 6/En’âm, 162-163
    - 241 -
    gibi akıttıkları zamanları bayram sevincinden ziyade, ümmetin muhâsebesini
    yaparak kurtuluş planlarıyla değerlendirmeliyiz.
    Fesâdın ve şirkin egemen olduğu böyle bir dünyada, İslâm’ın getirdiği
    kurban ibâdeti bu çarpık zihniyete bir tavır alıştır, bir meydan okumadır. Evet,
    bir yanıyla tam bir teslimiyet olan kurban bilinci, diğer yanıyla isyan ateşini
    yakmak, Allah’a isyan edenlere isyan bayrağını çekmektir. “Lâ”sı olmayan,
    tahrif edilip yumuşatılmış, ısıtılıp ılımanlaştırılmış din anlayışından, hayatın
    merkezine başka şeylerin konulduğu şirk anlayışından kurtulmak için O’nun
    yoluna her şeyimizi kurban edebilmeye hazır olmamız ve kendimiz de kurban
    olma için can atmamız gerekiyor. Ancak bu bilinç bizi dünyada izzete, âhirette
    cennete kavuşturur.
    Bu anlamda kurban, varlığın, esas sahibine iâde edilişini, emanet şuurunu
    sembolize eder. İnsanın hizmetine sunulan maddenin esâretinden kurtulmak,
    Allah dışında hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin önünde belimizi bükmemek,
    hayvan sürüsü gibi güdülmemek, parlak kurbanlık bıçaklarına boyun
    uzatmamak bilincidir bu. Kurban, malın da canın da gerçek sahibini tanıyıp
    mülkün sahibinin istediğini istediği gibi yerine getirmektir. Kurban, Allah’a;
    kurban ettiği hayvan için “o benim kurbanımdı, ben ise Senin kurbanınım”
    diyebilmektir. Diyebilmek, sadece dille değil, bütün organlarla; diyebilmek ve
    gerektiğinde uygulayabilmektir.
    Et değil, kan değil; Allah’a takvâ ulaşır.656 Kurban bizim takvâmızı içerdiği
    oranda makbul bir ibâdet… Füzeden çok daha hızlı yücelere yol alacak şekilde
    İlâhî rızâya ihlâsımız ölçüsünde bizi ulaştıracak bineğimizdir, kurbanımız…
    Kurban Etmek , Kurban Olmak
    Allah’ı sevmek, yani muhabbetullah, her mü’minin, elde etmek için ardından
    koştuğu mertebelerin en yücesi… Allah sevgisi; kalplerin azığı, ruhların gıdası,
    gözlerin bebeği… Allah sevgisi; bir hayattır, onsuz insan ölülerden sayılır; bir
    nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en büyük mutluluk, Allah
    sevgisine ulaşmaktır. Bu sevgiye ulaşmanın yolunu ve sevginin isbatını Yüce
    Allah şöyle bildirir: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi
    sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”657 Allah’ı seven O’nun Rasûlüne uyar. Kurban;
    Rasûl’ün vâcip hükmünde önemli sünnetlerinden biri. Paradan, maldan, candan
    geçme ile ortaya konan kurban, Allah sevgisinin ve Rasûl’e tâbî olmanın isbatıdır.
    656] 22/Hac, 37
    657] 3/Âl-i İmrân, 31
    - 242 -
    İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları
    sevmemeyi gerektirmez. Ancak, yaratılanı Yaratan gibi, Yaratan’ı da yaratılan
    gibi sevmek küfürdür. İşte kurban, Yaratan’ı her şeyden çok sevdiğimizi
    göstermek, yaratılan mallardan ve canlardan bazılarını O’nun uğrunda fedâ
    ederek bu sevgiyi yerli yerine koymak, sevgi sınavını kazanmaktır.
    Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: Eğer
    babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız
    mallar, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler/köşkler
    size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli
    geliyorsa, (işte o zaman) Allah’tan size bir belânın gelmesini bekleyin. Allah
    böyle fâsık bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.”658 Babamız ve oğlumuz,
    kardeşimiz veya eşimiz Allah’tan ve cihaddan daha sevimli olamaz da bir
    kurban parası mı daha sevimli olacak ve bu yanlış sevgi sahibi mi Müslüman
    kalacak?
    Namazsız, ibâdetsiz bayram olmaz. Yüce Rasûl şöyle buyurmuştur: “Bu
    günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır.”659 Bayram, Allah’a yakınlık
    ve kulluk zamanıdır. Bayram namazı kılınmadan bayram başlamaz. Yine gücü
    yeten Müslüman, kurban kesmeden bayram yapmaz. Kurbandır bayramımız,
    bayramdır kurbanımız bizim. Hac’da, Zilhicce’nin onunda temettu haccı
    yapanlar da kurban keser. Ama bu, bayram kurbanı değil, şükür kurbanıdır.
    Çünkü bir gün önce hacı olmuş, artık dünyada en sevdiği varlığı, oğlunu
    kurban eden ve kendi canını seve seve Allah’a verenin çağrısına uymuş,
    onların izini takip etmiş, kendisi ve en sevdiği kurban olmuş, İbrahim’leşmiş
    ve İsmail’leşmiştir hacı. Kurbandan sonra ilk iş olarak şeytan taşlanır, sonra
    bayram başlar. Şeytanı mağlup etmeden, şeytanlara taş atmadan mü’min
    bayram yapmaz. Bayramın ilânı çokça ve yüksek sesli tekbirlerle olur. Allah’ın
    en büyük olduğu, O’nun dışındaki şeylerin çok da önemli olmadığı ilân edilir
    bayramda. “Bu bayram günleri, yeme içme ve Allah için zikir günleridir.”
    Kurban ibâdeti, İbrahim’in ve İsmail’in şehâdetini bu çağa taşımaktır.
    Bunu kimileri kurban keserek sembolik olarak yapar. Kimileri de canlarını
    Allah yolunda vererek fiilî olarak gerçekleştirir. Allah için kurban kesen, Allah
    yolunda gerektiğinde kan akıtmaya veya kendi kanını akıtıp canını vermeye
    hazır bir cihad eridir. Allah emretse oğlunu ve kendini kurban edebilecek olan
    muvahhid mü’min, gerektiğinde oğluyla karşılaştırılmayacak kadar kıymetsiz
    olan İslâm düşmanının kanını akıtmaya, gerektiğinde İsmail Peygamber’den
    658] 9/Tevbe, 24
    659] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Edâhî 7
    - 243 -
    kıymetli olmayan canını fedâ etmeye, Allah yolunda kıyâm edip cihad
    etmeye can atmakta, esas bayramın şehid veya gâzi rütbelerinde olduğuna
    inanmaktadır. İslâm dünyası, Allah yolunda mallarını ve canlarını kurban
    olarak fedâ eden veya etmeye hazır olan, çağdaş İbrahim ve İsmail’ler eliyle
    yücelecektir.
    Kurban ibâdetinin şuuruna varmayanların payına kurbandan belki de “et”,
    İsmail gibi olanların payına da “cennet” düşer. Kendilerini Allah’ın yoluna
    kurban olarak hazırlayanlar; imanlarını tıpkı kestikleri kurban gibi kusursuz,
    eksiksiz yapmaları gerekir. Bedeninde noksanlık olan hayvanlardan kurban
    olmaz. Kurbanın sağlıklı, eksiksiz ve hayvanlar arasından en seçilmişlerden
    olması gerekir. İmanı eksik, hastalıklı, felçli ve illetli olanlar kendilerini o ulvî
    gâyeye adayamazlar. Öyleyse, haydi yeniden İslâm’a, yeniden imana!
    Kendini Allah’a adayıp nefsini ve sevdiklerini kurban edebilenlere Allah’ın
    bir lutfudur Kurban ve Bayram. Bu anlayıştan uzak yaşayanlar olsa olsa Et
    Bayramı kutlarlar. Sevdiğimiz dünyevî şeyleri Allah yolunda kurban etmeden
    bayram yapmaya hakkımızın olmadığını unutmamalıyız.
    İbrahim olup İsmail’imizi, İsmail olup gerektiğinde kendi nefsimizi O’nun
    yolunda seve seve fedâ edebilme bilinciyle hak edenlerin bayramı mübârek
    olsun. Hak etmek için Hakk’a teslim olma duâsıyla, Allah yolunda kurban
    adayı, cihad eri, canlı şehidlere selâm olsun!
    - 244 -
    BAYRAM HUTBESİ DUALARI
    Hutbe okuyacak hoca, tekbirlerle minbere çıkar. Ayakta tekbir getirir;
    yani şunları sesli olarak cemaatle birlikte söylerler:
    Allâhu Ekber Allâhu Ekber Allâhu Ekber Allâhu Ekber Lâ ilâhe illâllahu
    vallahu ekber. Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd. Allahu ekber kebîrâ ve’l hamdu
    lillâhi kesîrâ ve subhânallahi bükraten ve esıylâ VE KEBBİRULLAAHE TEKBÎRÂ
    Cemaatle tekbir getirilir
    Sübhânallahi ve’l hamdu lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber. Ve lâ havle
    ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azıym VE KEBBİRULLAHE TEKBÎRÂ
    Cemaatle tekbir getirilir
    Ve ilâhukum ilâhun vâhıd. Lâ ilâhe illâ hüve’r rahmânur’ rahıym ve
    kebbirullahe tekbîrâ
    Cemaatle tekbir getirilir
    أنْفُسِناَ وَ ? إلَِيْهِ ، وَ نَعُوذُ باِللهِ مِنْ شُرُوورِ ? الَْحَمْدُ للهِ نَحْمَدُهُ وَ نَسْتَعيِنُهُ وَ نَسْتَغْفِرُهُ وَ نَتُوبُ
    أعْمالَنِا . مَنْ يَهْدِ الله فَلا مُضِلَّ لَهُ ، وَ مَنْ يُضْلِلْ فَلا هادَِيَ لَهُ نَشْهَدُ انَْ ل ا ? مِنْ سَيِّئاتَِ
    الِهَ الِ ا اللهُ وَحْدَهُ ل ا شَرِيكَ لَهُ وَنَشْهَدُ اَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ* اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ
    آلهِِ وَاصَْحَابهِِ اجَْمَعِينَ* امََّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ! اتِقَُّوا اللهَ وَاطَِيعُوهُ* ? عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى
    انَِّ اللهَ مَعَ الذَِّينَ اتَّقَوْا وَالذَِّينَ هُمْ مُحْسِنُونَ* قَالَ اللهُ تَعَالَى فِى كِتَابِهِ الْكَرِيمِ* اعَُوذُ بِاللهِ
    مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ* بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ
    Hutbenin girişinde okunacak âyet, metni ve mealiyle birlikte okunur.
    Muhterem müslümanlar… (Türkçe olarak Hutbe okunur, yani bir konu
    üzerinde konuşma yapılır.)
    -----Hutbe bittikten sonra----
    - 245 -
    Birinci hutbenin bitiminde sesli olarak şu dua okunur:
    الَ ا انَِّ احَْسَنَ الكَْلامَ وَابَْلغََ النظَِّام كلَامَُ اللهِ المَْلكِِ العَْزِيزِ العَْلامَّ*ِ كمََا قاَلَ اللهُ تبََارَكَ وَتعََالىَ
    أعوذ بالله من الشيطان ? آنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ? أ الْقُرْ ? فِى الْكَلامَِ* وَاذَِا قُرِ
    الرجيم , بسم الله الرحمن الرحيم انَِّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ اْل اِسْلامَِ
    Ettâibü mine’z-zenbi kemen lâ zenbe leh. Estağfirullahe’l azîm ve etûbu ileyh
    ve es’elullaahe lî ve lekumü’t-tevfîk
    Birinci hutbe ile ikinci hutbe arasında oturduğunda sessiz olarak şu dua okunur:
    بَارَكَ اللهُ لَنَا وَلَكُمْ وَلِسَائِرِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ اَل احَْيَاءِ مِنْهُمْ
    وَاْل امَْوَاتِ اِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبُ الدَّعَوَاتِ
    İkinci hutbede sesli olarak şu dua okunur:
    آلهِِ وَاصَْحَابهِِ ? أ مِينِ وَعَلَى � الْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ وَالصَّلاةَُ وَالسَّلامَُ عَلَى رَسُولنَِا مُحَمَّدٍ الْ
    آمِرًا* اِنَّ اللهَ ? اَجْمَعِينَ* تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِصَفِيِّهِ فَقَالَ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ
    آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا ? وَمَلَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا اَيُّهَا الَّذِينَ
    Sesi biraz kısarak şöyle dua edilir:
    آلِ ابِْرَاهِيمَ انِكََّ ? آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى ابِْرَاهِيمَ وَعَلَى ? اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى
    حَمِيد مَجِيدٌ
    آلِ ابِْرَاهِيمَ انَِّكَ ? آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى ابِْرَاهِيمَ وَعَلَى ? اَللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى
    حَمِيدٌ مَجِيدٌ
    الَلهَُّمَّ وَارْضَ عَنِ الْ ارَْبَعَةِ الْخُلَفَاءِ* سَيِّدِنَا ابَىِ بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ وَعَلِىٍّ ذَوِى الصِّدْقِ وَالْوَفَاءِ
    آلِ بَيْتِ الْمُصْطَفَى وَعَنِ اْل انَْصَارِ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالتَّابِعِينَ اِلَى يَوْمِ ? وَبَقِيَّةِ الْعَشَرَةِ الْمُبَشَّرَةِ وَ
    الْجَزَاءِ* اَللَّهُمَّ اغْفِرْ للِْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَات الْ احَْيَاءِ مِنْهُمْ وَالْ امَْوَاتِ
    بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ* وَسَلامٌَ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
    Âmin
    Dua bitince Eûzu-Besmele çekilir ve:
    وَقُلِ الْحَمْدُ للهِ الذَِّى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلىٌِّ مِنَ
    الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
    Ayeti okunarak tekrar tekbir getirilir. Tekbir getirilirken minberden inilir.

    4. BÖLÜM
    CUMA NAMAZIYLA İLGİLİ
    SORULARA CEVAPLAR
    - 248 -
    CUMA NAMAZI NEREDE, NASI L KILINMALI?
    Konuyla İlgili Sorulan Bazı Sorular ve Cevaplar ı
    “Bizler İslâm dışı bir devletin memurlarının arkasında Cuma namazının
    câiz olmayacağı görüşündeyiz. Cuma namazı için de birçok şart ileri
    sürülüyor. Bu şartlar yerine gelmiyor. Kendi aramızda Cuma namazı kılmış
    olsak, şartlar yerine gelmediği halde, caiz olur mu? Yoksa, öğle namazı
    kılmaya devam mı edelim?”
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini
    hayata geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan
    kaçınmalıdır. “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber, bir
    rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.” 660; “...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması
    ve mü’minler için bir kılavuz ve rahmettir.”661 Müslümanlar, herhangi bir
    konuda anlaşmazlığa düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle
    mükelleftirler. 662
    Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman da, Kur’anın
    hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara “niye falan müctehidi,
    filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak, ama mutlaka Kur’an’ın emrini
    uygulayıp uygulamadığından soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net bir
    şekilde emretmekte, bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi
    bir durum sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret
    yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi bir
    hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da çok net şekilde
    açıklanır.
    660] 16/Nahl, 89
    661] 12/Yusuf, 111
    662] 4/Nisâ, 59
    - 249 -
    Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili onlarca hadisi hadis
    kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile olsa, herhangi bir
    durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair bir rivâyet sözkonusu
    değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin bir şey söylememiş, hele hele
    “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı kılmayın!” gibi bir söz onun ağzından
    kesinlikle çıkmamıştır.
    Yani, hutbe ve cemaat dışında ve öğle namazının vaktinde kılınması şartı
    Kur’an ve Sünnetten çıkan şartlardır. Bunların dışında cemaat olarak kaç kişi
    bulunmalıdır, mutlaka camiide kılınmalı, başka yerlerde kılınmamalıdır” gibi
    hiçbir şart Kur’an ve Sünnette bulunmamaktadır. Daha sonraki dönemlerdeki
    müctehidler, kendi dönemlerindeki cuma namazlarına disiplin getirme
    ihtiyaçlarından dolayı bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla, cuma
    namazını aynen ikindi namazını kılan insanlar gibi bir evde, bir işyerinde
    kılabilirsiniz. Aradaki tek önemli fark Cuma namazında mutlaka hutbe
    okunmalıdır. Ayrıca cemaatle kılınır ve öğle namazı vakti içinde kılınır.
    Kazaya bırakılması sözkonusu değildir. Yine, aynen ikindi namazı gibi iki-üç
    kişi ile birlikte de kılabilirsiniz. “Kılabilirsiniz” tabirim, aslında “kılmalısınız”
    anlamına geliyor. Sünnetten anlaşıldığı şekilde, Cuma namazı, kadınlara,
    kölelere, hasta ve yolculara farz değildir. Bu kimseler Cuma namazı kılarlarsa
    üzerlerinden öğle namazı düşmüş olur. Cuma namazına katılamamışlarsa, bu
    kimseler öğle namazı kılarlar.
    Cuma namazının illâ camide kılınmasını emreden bir âyet veya hadis
    yoktur. Sayı mecburiyeti de öyle. Yeryüzü, bu ümmete mescid kılınmıştır.
    Mü’minler, akidesi sağlam olduğuna kanaat getirdikleri bir imamın arkasında
    Cuma namazını kılarlar, kılmalıdırlar. Bu, olmasa da olabilir denilecek bir konu
    değildir; Kur’an ve Sünnet bizden Cuma namazını kılmamızı emretmektedir.
    Pireye kızıp yorgan yakmak kabilinden tâğutlara kızıp namaz terk edilmez.
    Daha fazla kızıp diğer beş vakit namazı da terk etmek nasıl doğru bir mantık
    değilse, tâğutlara kızanlar Cuma’yı onların önemsemeyeceği şekilde terk etmek
    yerine, onları daha rahatsız edecek şekilde açık havada, parklarda kılsınlar. Ya
    da cami yerine kullandıkları, müslümanlara açtıkları evlerinde, işyerlerinde,
    dernek ve vakıflarında eda etsinler. Cuma namazını terk ederek tâğutlar
    devrilecekse, beş vakit namaz da kılmayan, Cuma da kılmayan insanlar, demek
    ki düzeni yıkmak üzere olan kahramanlar sayılır ve düzen de bunlardan korkar,
    düzen kendini sağlama almak için sokaktaki serserileri Cuma kılmaya çağırır.
    Yok böyle bir şey…
    - 250 -
    Câmi Görevlilerinin Arkasında Cuma Namazı Kılınabilir mi?
    Cemaatle kılınan namazın sahih olması için öncelikle imamın Müslüman
    olması gerekir. Mutlaka cemaatle kılınması gereken Cuma namazı da,
    ancak mü’min bir imamın arkasında kılınınca caiz olur. İmam denilen bir
    cami görevlisinin mü’min olup olmadığını, onun konuşmalarından, hutbe
    ve vaazlarından anlayabiliriz. Bir imam-hatip, “hutbede kendince İslâm’ı
    anlatıyor, hutbenin sonunda da İslâmî olmayan sisteme dua ediyorsa, bu
    kimsenin inanç yönüyle durumu belli olmuş, açığa çıkmıştır. Şöyle ki:
    “Kendince İslâm’ın anlatılması”, kendi kafalarına göre suç olan, suç olmayan
    tasnifi yapıp suç olmadığını düşündükleri T.C.nin istediği (yasaklamadığı) bazı
    hakikatleri anlatmak ise durum şudur: Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey
    söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır. “Kendilerince
    İslâm’ın anlatılması”, kendi görüş ve kabullerine göre, ki bu görüş devlet dinini
    ölçü kabul eden Diyanet’in kabullerini ve yasaklarını içeriyor ise, Kur’an’ın en
    fazla önem verdiği tevhid ve şirk gibi dinin temel esaslarını, bunların güncel
    yansımalarını anlatmıyor, açıklanması gereken hakkı gizliyorlarsa, hakla bâtılı
    karıştırarak anlatıyorlarsa, İslâm’a düşman kişileri veya düzenleri övüyor ya
    da onlara dua ediyorlarsa, bu kimselerin itikatları/inançları açığa çıkmış
    demektir. Böyle bir kimsenin arkasında ne vakit namazı, ne de Cuma namazı
    kılınabilir. Tâğuta karşı çıkmak, onu red ve inkâr etmek Kur’an’ın emridir.663
    Böyle bir red ve inkârı göremediğimiz, tam tersine tâğutu kabul ettiğiyle ilgili
    gösterge olarak onlara dua ettiğine şahit olduğumuz kişi, arkasında namaz
    kılınamayacak kişidir.
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet
    hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı
    bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle
    devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal
    edilen bu mekânlar, mü’minler için zararlı mıdır, tartışılmalı ama, devlet için
    öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla
    sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana
    Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla
    toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
    Bu konuda Abdurrahman Dilipak şöyle diyor: “Şimdi modern din adamı
    adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a ve müslümanlara karşı bir
    tehdit odağı oluşturulmak isteniyor. İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama
    663] Bak. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60 vb. âyetler
    - 251 -
    bu düzen içinde bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama
    ihtiyaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
    saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde, ne
    olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye, biraz da Allah’ı kandırmak
    istercesine müslümanların kendileri hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler.
    Müslüman mezarlığına gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için,
    fazla baş ağrıtmayan, ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak
    mevlitler okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.”
    Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla
    günün problemlerine çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe
    ve vaazları bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin
    vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış,
    sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri için, dine
    imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler, onların ellerine kendi
    bildirilerini tutuşturup okutmak için... 664
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine önderlik ve
    öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem namaz ibâdetinin,
    hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde toplumuna önderlik
    etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması
    beklenir. Tabii, her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz
    imamının da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir,
    tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama
    günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten arınmış,
    sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır. İmamlar ve
    cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan ve
    âhiretten yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
    Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi bir kâfirin
    mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere mü’minler üzerine asla
    velâyet hakkı tanımamıştır.”665 Ümmetin ekserisi, müslüman olduğu halde fâsık
    veya zâlim olan birisinin de imam ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı
    görüşündedir. Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler
    değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da
    kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/cehenneme
    664] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Yay., s. 36-37
    665] 4/Nisâ, 141
    - 252 -
    ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak kendileri gibi imamları
    olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle idarecilere/imamlara müstahak
    olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
    Mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde ortaya
    konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir. Ve aynı zamanda
    ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ,
    İsa, Muhammed (salevâtullahi aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an,
    apaçık bir imam/rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da
    imamdır. İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak diyebiliriz
    ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan, Kur’an’ın ahkâmını
    inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere, sırât-ı müstakîm yolunda önder
    kişidir. Bu özellikleri taşımayan kimse, mü’minlerin imamı olamaz; olsa olsa,
    küfür imamı/önderi olabilir.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki müslümanların
    arkasında kılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre
    girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı her kıble ehlini müslüman kabul
    etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek
    açıklıkta) ifâde eden bir imama rastladığında müslümanlar câmiyi terkeder,
    bir daha o imamın arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda diğer namazlarla
    Cuma namazı arasında fark yoktur.
    Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır. Mescit
    ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer ihtilâf ederlerse,
    çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat istemediği takdirde
    imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç kişinin namazları kabul olmaz.
    Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde imamlık yapmak isteyen kişidir...”666;
    “Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını aşmaz: Cemaatin kerih gördüğü
    (kendisini sevmediği) halde bir cemaate imamlık yapan kişi...”667
    Konuyla İlgili Âyet -i Kerimeler
    “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o
    muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah
    kemaliyle işitici ve bilicidir.”668
    666] Ebû Dâvud
    667] Tirmizî, Salât 266, hadis no: 360
    668] 2/Bakara, 256
    - 253 -
    “Hakka bâtılı karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin.” 669
    “Ey kitap ehli! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
    gizliyorsunuz?” 670
    Ve aşağıda mealleri verilecek olan 2/Bakara, 174-176; 3/Âl-i İmran, 187; 2/
    Bakara, 159-160.
    Konuyla İlgili Hadi s-i Şerifler
    Hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur: “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen
    kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.” 671
    “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” “En fazletli cihad, zâlim sultana
    karşı hakkı söylemektir.” 672
    “Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
    değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun
    üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen ma’rufla emrediyor
    ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da: ‘Evet, ben ma’rufla
    emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim
    de, onu kendim işlerdim’ der.”673
    “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben
    de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim
    onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir.
    Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 674
    “Benden sonra, yakında birtakım sultanlar (yöneticiler) peydah olur.
    Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler
    (ellerinden kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir
    tâviz kopararak verirler.” 675
    “Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
    sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı
    vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu:
    669] 2/Bakara, 42
    670] 3/Âl-i İmran, 71
    671] Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651; Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 11, s. 501
    672] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 538
    673] S. Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, hadis no: 51, hadis no: 2989
    674] Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
    675] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah
    bin Hars’dan-
    254 -
    “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü
    Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 676
    Soru: Tevhid ehli olsa bile cuma namazını camilerde resmî görevli olan
    memurların arkasında kılmak caiz mi? Değilse neden?
    Tevhid ehli olan kişilerin arkasında beş vakit namaz da, Cuma namazı da
    kılınır. Fıkıh olarak câizdir. Ancak, ben dâvâ insanı olan, topluma az-çok dâvet
    götüren kimselerin, özellikle kendisine hoca denilen tevhid ehli kimselerin
    Camilerden birinde resmî görevli kimselerin arkasında Cuma namazı veya
    başka bir namaz kılmamaları gerektiğini söylüyorum. Sebebini aşağıda ele
    alacağım.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki müslümanların
    arkasında kılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre
    girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı her kıble ehlini müslüman kabul
    etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek
    açıklıkta) ifâde eden bir imama rastladığında müslümanlar câmiyi terkeder,
    bir daha o imamın arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda diğer namazlarla
    Cuma namazı arasında fark yoktur.
    Soru: Pek yoktur, ama eğer bir yerde tevhidi ve şirki güncel boyutlarıyla
    anlatan ve düzeni kurum ve kurallarıyla reddeden bir imam olsa, onun
    arkasında Cuma namazı kılınır mı?
    Böyle bir durumda bu imamın arkasında cemaat olmaya yönelik gönlün
    yatıp yatmamasına (huzur bulup bulmamasına) bağlı tavır gösterilebilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.): “Fetvasını alsan da kalbine/gönlüne danış” buyurur.
    İmamın ketmetme gibi, hakla bâtılı karıştırma gibi, yanlışları olmamış olsa
    bile, “bakın böyle güzel imamlar da var, bunlar da devlet memuru. Demek ki
    devletimiz kötü değilmiş, sizin tağuti devlet diye başlayıp suçlayarak anlattığınız
    devletin bu da memuru…” diyebiliyorlar. Yani o imam, tevhid üzere olduğu
    durumda, düzeni aklamış, rejime katkı sağlamış oluyor. Düzen bunların
    gayreti ile ayakta duruyor. Bu suç da onlara yeter demek durumundayız. Ama,
    bir kişi zâhire bakar, bu tür imamların arkasında namaz kılabilir (imamın
    mü’min olduğuna şahit olan, tâğutları reddeden biri olduğu durumlarda) o
    imama uyabilir, mescide girebilir. Fakat bu görüş ve uygulama, bizim tavsiye
    ettiğimiz şey kapsamına girmez. Bir imamın sadece kendisinin şirk koşup
    koşmaması yeterli değildir. Bu şahıs, herhangi bir tüccar ile, esnaf veya
    işçi ile aynı kategoride değildir, bu kimseden dinin beklediği şey de sıradan
    676] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
    - 255 -
    vatandaşla aynı değildir. Yani bir konfeksiyoncu, bir berber müşterilerine kendi
    bulundukları ülkedeki şirki, fesat ve tuğyanı (tâğutluğu) anlat(a)mayabilir. Bu
    kimsenin suçu önemli görülmez. Ama bir imam aynı konumda değildir. Onun
    anlatması şarttır. O, başka insanlara kötü örnek olamaz. Ve hakkı savunup
    bâtıla karşı çıkmak, öncelikle onun görevidir. O bu görevi yapmayınca, hakkı
    ketm etmiş/gizlemiş olmaktadır. Camide görevli insanlar anlatmayınca, tevhid
    ehli başka şahısların bunları anlatması da inandırıcı olmuyor; halk o cami
    imamını gösteriyor ve “eğer dinimizde bu senin anlattıklarına yer olmuş olsa
    idi, imamlarımız da bahsederdi. Onlar anlatmadığına göre siz kendi kafanızdan
    din çıkarıyorsunuz, siz sapıksınız” diyebiliyorlar. “Sükût ikrardan gelir.” Sessiz
    kalmak, mevcut durumu onaylamak anlamına gelir. Kendi anlatmadığı gibi,
    sizin gibi şahısların anlatmasının da inandırıcı olmamasına sebep oluyor. Dini,
    dinin özü olup tevhid ve şirki halka anlatmayanların durumuna Kur’an’dan
    bakalım, bu konuyu Allah’a arz edelim, mü’min olarak Allah’a danışıp sonra
    alacağımız cevaba peşin ve tereddütsüz şekilde iman edip teslim olalım:
    “Allah’ın indirdiği kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok
    mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir.
    Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır.
    Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı,
    mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar
    dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır.
    (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir
    anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 677
    “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az
    bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” 678
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz Kitaptan insanlara açıkça belirttikten
    sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet
    edebilenler lânet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği
    açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve
    çokça merhamet edenim.” 679
    Allah Teâlâ tarafından vuku bulan lânet, dünyada hayır ve tevfikten/
    başarıdan, âhirette ilâhî lütuf ve rahmetten uzaklaştırılmak manasını ifade
    etmektedir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılan, Rabbimizin rahmetiyle
    677] 2/Bakara, 174-176
    678] 3/Âl-i İmran, 187
    679] 2/Bakara, 159-160
    - 256 -
    muâmele etmeyeceğini bildiğimiz bir kimse, bizim namazımızı nasıl kıldırabilir,
    bizim namazımızı Allah’a nasıl taşıyabilir? Hak etmeyen bir kimseye lânet etmek
    veya çokça lânet tabirini kullanmak, büyük günahlardan kabul edilir. “Mü’mine
    lânet etmek, onu öldürmek gibidir.” 680
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) Tebük seferi sırasında, helâk edilen
    Semûd kavminin yurdu olan Hıcr’a uğradığı zaman: “Nefislerine zulmedenlerin
    meskenlerine girerken onların mâruz kaldığı musîbetin size de gelmesi korkusuyla
    ağlayarak girin!” buyurdu. Sonra başını (rıdâsıyla) örtüp yürüyüşünü hızlandırdı
    ve vâdiyi geçinceye kadar bu hâl üzere devam etti.”681 Diğer bir rivâyette, “Şu
    anda sizler, mel’ûn (lânete uğramış) bir vâdidesiniz; onun için hızlanın (buradan
    çabuk çıkın) Kim buranın suyu ile hamur yaptı, tencere kaynattı ise ters çevirsin.”
    Bir diğer rivâyette: “Bu azaba uğrayanların yanına girmeyin. Ancak ağlayarak
    girerseniz o başka. Eğer ağlamazsanız yanlarına girmeyin de onlara gelen belâ
    size de gelmesin.”682 Yine İbn Ömer anlatıyor: “Halk, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte
    Hıcr’a, Semûd kavminin yurduna inince, kuyularından su aldılar ve onunla
    hamur yoğurdular. Efendimiz, onlara derhal aldıkları suyu dökmelerini ve
    hamurları develere yem yapmalarını emretti. Ayrıca, Hz. Sâlih’in devesinin su
    içtiği kuyudan su almalarını emretti.” 683
    Diyelim ki, siz kendisiyle konuştunuz ve sizin yanınızda tâğutları sevmediğini
    söyledi. Ve siz bu kimseyi mü’min kabul ettiniz ve arkasında namaz kıldınız.
    Sizi tanıyan nice insan, sizin her imamın arkasında değil, muvahhid olduğuna
    şahit olduğunuz bir imamın arkasında kıldığınız (imamları seçerek arkalarında
    cemaat oluşturduğunuz) durumu bilmiyor. Bir Diyanet görevlisinin arkasında
    namaz kılmanızı, çevrenizde sizi iyi olarak tanıyan nice insan, kolaycı ve ucuzcu
    bir şekilde “Filan kardeş de camiye gidiyor, Cuma ve vakit namazlarını resmi
    görevlilerin arkasında kılıyor, ben de, biz de kılabiliriz” demek ve sizi örnek almak
    durumunda olabiliyor. Kabul edersiniz ki, teke tek konuşulduğunda imamların
    çoğu “ben tağuta düşmanım, onu reddediyorum” demiyor, diyemiyor. Hüküm
    de çoğunluğa göre verilir.
    Bazıları diyor ki: “Bir insan, kâfir, müşrik veya mürted olunca ve küfrü ortada
    olunca arkasında namaz kılınmaz. Bunun dışında her imamın gidip arkalarında
    namaz kılmak lazımdır.” Hayır, sadece kâfir ve mürted olunca değil; imamın
    arkasında namaz kılınacak özellikleri olmadığında, şüpheli durumlarda,
    insanlara dinin özünü anlatmadıklarında, fiilen İslâm dışı devleti, rejimi
    680] Buhârî, Eymân 7, Cenâiz 84, Edeb 44, 73; Müslim, İman 176 -110-; Tirmizî, İman 16
    681] Buhârî, Enbiyâ 7, Mesâcid 53, Meğâzi 80, Tefsir, Hıcr 2; Müslim, Zühd 38-40
    682] Kütüb-i Sitte, 7/250-251
    683] Buhârî, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 40
    - 257 -
    destekliyor görünümü verdiklerinde bir imamın arkasında namaz kılınmaz.
    Olaya dar pencereden bakmak bizi yanlışlığa götürür. Bugün bütün dünyada,
    Amerika’nın ve Batının etkisiyle “dine karşı din” projeleri geliştiriliyor. Lâ’sı
    olmayan bir din, isyanı barındırmayan, mevcut şirk düzenlerine karşı çıkmayan
    bir din anlayışı. Halkın ve devletin doğru yolda olduğunu haliyle ve tavrıyla
    göstermeye çalışan namaz kıldırma memurlarının da arkasında Cuma ve vakit
    namazları kılınmaz.
    Halkının önemli bir kesimi müslüman olan ülkelerdeki Diyanet görevlileri,
    büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın
    toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü
    işti: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
    Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”684; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar
    da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”685 Bu
    görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri,
    bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi
    az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.” 686 Atasözünde denildiği gibi;
    “Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” Paradan olmasa ne çıkar,
    paralandıkça paramparça âhireti paralanır.
    Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek sadece belli konuları
    işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun hesabı, elbette
    sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz
    onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi
    açıkça söyle ve müşriklere aldırma!” 687 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü
    ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında tâğûtî
    düzenlerin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik; rezillerin âhiret
    cezâsı ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına
    inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünya
    hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en
    şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 688
    Ülkelerdeki Diyânet örgütlerinin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla,
    bilerek veya farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenlerin emir ve
    yasaklarını Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış oluyorlar.
    684] 5/Mâide, 79
    685] 9/Tevbe, 9
    686] 2/Bakara, 41-42
    687] 15/Hicr, 91-94
    688] 2/Bakara, 85
    - 258 -
    Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Bunun
    açık örneklerinden biri, cenaze namazları ile ilgili tutumlarıdır. Kur’ân-ı
    Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların, fâsıkların ve münâfıkların
    namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını isterken; bu
    namaz memurları, bırakın münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara
    düşman olan dinsizlerin (daha doğrusu, farklı din mensubu müşriklerin) bile
    namazlarını kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da bu
    müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun şeriat!” diye
    İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan ölen hiçbirine asla
    namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü
    inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”689 Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri,
    diğer tarafta Diyanet teşkilatları ve laik sistemlerin emri var. Namaz memurları
    tâğûtî düzenlerin emrine tâbi olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu
    emrinin tersine hareket ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini
    arkalarına atmış oluyorlar.
    Resmî din teşkilatlarına, daha doğrusu tâğûtî ve laik düzenlere hizmeti
    ibâdet kabul eden memurlardan oluşan bu grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun
    yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu
    gibi anlatmadıkları sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de
    Yüce Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını
    satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım
    edilmez.”690; “Ancak, tevbe edip kendini düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka.
    Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.” 691
    Soru: Camide resmî görevli memurun arkasında cemaat olarak Cuma
    namazı kılmanın câiz olmaması halinde, bu durum, cuma namazının farzını
    yerine getirmemeye mazeret sayılabilir mi? Cuma namazını bağımsız bir
    şekilde kılacak; dernek gibi imkânımız olmayan bir yerde cuma namazın
    farzı üzerimize borç kalır mı, yoksa Cuma namazını terk etmeye mazeret
    sayılabilir mi?
    Hayır, mazeret sayılmaz. Dernek gibi Cuma namazı kılınabilecek bir imkân
    olmayan yerde yine Cuma namazı mü’minlerin üzerine farzdır, kılınmazsa
    borç olarak kalır. Peki, nasıl kılacaklar?
    Tevhid ehli bir mü’min, oturduğu veya çalıştığı bir semtte, birlikte Cuma
    namazı kılacakları bir-iki mü’min bulamaz mı? Bulur, bulmak zorundadır.
    689] 9/Tevbe, 84
    690] 2/Bakara, 86
    691] 2/Bakara, 160
    - 259 -
    Mümkün, biraz fedakârlık yaparak, beş-on dakikalık mesafedeki bir yerde
    buluşulacak oralarda uygun bir yerde namaz kılınacaktır. Birlikte Cuma
    namazı kılacakları bir-iki arkadaş bulabildiği gibi, namaz kılabilecekleri
    müsait bir yer de bulabilirler. Burası, bir dernek değilse, ev olabilir, iş yeri
    olabilir. Arayan bulur. Samimi olan bulur. İçlerinden kıraati en düzgün olan
    birisi, bir hutbe hazırlar ve sunar. Eğer topluluğa karşı konuşma yeteneği yoksa,
    birkaç nasihat cümlesiyle yetinir. Hutbede şart olan hamdele ve salveledir.
    Yani; sadece “elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemin, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlinâ
    Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmeıyn” deyip hutbeden inen kimse, hutbe
    okumuş sayılır. Normal olarak hutbede birkaç kişi olunsa bile, bazı önemli
    bilgiler verilir, gündemle ilgili yorumlar yapılır, takvâ ve sâlih amelin artması
    için bazı nasihatler ve uyarılar yapılır. Birlikte Cuma namazı kılmak, cemaati
    bilinçlendirir ve inançlarında, düşüncelerinde, yorumlarında yakınlaşmalar
    olur, sevgi bağları kuvvetlenir, cemaat ruhu kazanmış olurlar. Bunlardan da
    önemlisi, Cuma namazı sahih bir şekilde edâ edilerek Rabbimizin emri yerine
    getirilmiş olur.
    Bulunduğu yerde tek başına ise ve birlikte Cuma namazı kılacakları hiç kimse
    bulamamışsa, bütün sorup soruşturmalarına rağmen kimseye ulaşamamış ise,
    buluncaya kadar (Allahu a’lem) mâzur olabilir.
    Soru: Ve arkasında namaz kılınmayan imamlara dinî konularda herhangi
    bir meselede başvurabilir miyiz?
    Eğer ilimlerine, bildiklerini gizlemeyeceklerine, hakla bâtılı
    karıştırmayacaklarına güveniyorsak, dinî konularda onlara başvurulabilir.
    Nikâh da kıyabilirler. Arkalarında namaz kılmayışımız, bunları mü’min kabul
    etmediğimizden değil de başka bir gerekçeye dayandığından ehil olduğunu
    bildiğimiz konularda danışabilir, görüş ve fetva alabiliriz, tabii gönlümüz ona
    danışma konusunda fetvâ verirse, gönlümüz uygun görürse...
    Türkiye Dâru’l-Harp’tir Diyerek veya Peygamberimiz Mekke’de Kılmadı
    Gerekçesiyle Cuma Namazı Kılınmaz Diyenler Yanılmaktadır!
    Cuma Nama zını Kim Emrediyor , Kim Yasakl ıyor ?
    1. Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman da,
    Kur’anın hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara “niye falan
    müctehidi, filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak, ama mutlaka Kur’an’ın
    emrini uygulayıp uygulamadığından soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net
    bir şekilde emretmekte, bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi
    - 260 -
    bir durum sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret
    yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi bir
    hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da çok net şekilde
    açıklanır.
    Kur’an, Cuma namazına öyle bir önem vermiştir ki, özel olarak Cuma
    namazından bahsetmiş, hatta Kur’an’ın bir sûresi692 bu isimle adlandırılmıştır.
    Cuma namazına öyle önem vermiştir ki, helâl olan alışverişi Cuma vakti
    yasaklamış, müslümanların ezanla birlikte Cuma namazına gitmelerini
    emretmiş ve gerçeği anlayan, bilen insanlar için en hayırlı şeyin bu olduğunu
    belirtmiştir: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu)
    zaman, hemen Allah’ı zikretmeye gidin ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği
    anlayan/bilen kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince
    yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki
    kurtuluşa erersiniz.”693
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini hayata
    geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan kaçınmalıdır.
    “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber, bir rahmet ve bir
    müjde olarak gönderdik.”694; “...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması ve mü’minler
    için bir kılavuz ve rahmettir.”695 Müslümanlar, herhangi bir konuda anlaşmazlığa
    düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle mükelleftirler.696 “Biz sana
    Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve iman eden
    bir kavim için yol gösterici ve rahmet olsun.”697; “İnsanlar için hidâyet rehberi olan
    Kur’an, yol gösterici ve hakkı bâtıldan ayırıcı (furkan), apaçık belgeler (beyyinât)
    olarak Ramazan ayında indirildi.”698; “De ki: ‘en üstün delil (hüccetü’l-bâliğa)
    Allah’ındır. Allah dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.”699 Allah, Kur’an’da
    hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır.700 Bir müslüman, Kur’an varken, başka hakem
    arayamaz: “Allah size hakikati apaçık ve ayrıntılı olarak açıklayan Kitab’ı indirmiş
    iken, ben (neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda) ondan başka bir hakem mi
    arayayım?”701; “Rabbiniz katından size indirilene uyun. O’ndan başka önderlerin
    ardından gitmeyin. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?”702 İnsanlar, falan kişinin
    692] 62. sûre
    693] 62/Cum’a, 9-10
    694] 16/Nahl, 89
    695] 12/Yusuf, 111
    696] 4/Nisâ, 59
    697] 16/Nahl, 64
    698] 2/Bakara, 185
    699] 6/En’âm, 147
    700] 6/En’âm, 38
    701] 6/En’âm, 114
    702] 7/A’râf, 3
    - 261 -
    ictihad, fetvâ ve yorumuna uymaktan değil; Kur’an’a uyup uymadıklarından
    hesaba çekileceklerdir: “Muhakkak ki o Kur’an, hem senin hem de ümmetin için bir
    şeref ve öğüttür. İleride ona uyup uymadığınızdan sorguya çekileceksiniz.”703
    Kur’an, anlaşılması zor bir kitap değildir. Onun emirleri arasına kimse giremez.
    O, “apaçık” ve “anlaşılır” bir kitaptır.704; “İşte bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.
    Anlayasınız diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”705 Allah, kullarına
    “kaldıramayacakları bir yük yüklememiş”,706 Kur’an’ı herkesin ve her seviyeden
    insanın anlayabileceği bir dil ve basit, sade, anlaşılır bir üslûpla göndermiş,
    anlaşılsın ve uygulansın diye kolaylaştırmıştır. “Tâ-hâ. Bu Kur’an’ı sana güçlük
    çekesin diye değil, Allah’tan korkanlara bir uyarı olsun diye indirdik.”707; “Yemin
    olsun! Bu Kur’an’ı öğüt almak ve düşünmek için kolaylaştırdık. Yok mudur öğüt
    alan?” 708 Allah Teâlâ, kullarına, “ancak kaldıracakları kadar sorumluluk yükler.”709
    Allah “dinde bir zorluk kılmamıştır.”710 Kur’an’a muhâtap olan mü’minlerin
    özelliği, Kur’an’daki her İlâhî fermanı işittiklerinde “semi’nâ ve eta’nâ: İşittik
    ve itaat ettik” demeleridir.711 “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne
    çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak: ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir.
    İşte umduklarına erenler bunlardır, bunlar!”712 Dünya ve âhiret felâketlerinin en
    büyük nedeni, Kur’an’ın emirlerini (önemsemeyerek, te’vil ederek veya herhangi
    bir gerekçe ile) uygulamayıp arkaya, geri plana atmaktır. “O gün, haksızlığı
    kendisine yol edinmiş olan kişi ellerini kemirip ‘ah, ne olurdu, Rasûl’ün gösterdiği
    yolu tutmuş olsaydım! Vah, yazıklar bana, ne olurdu filanı da kendime dost
    edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana uyarıcı, hatırlatıcı mesaj geldikten sonra
    beni ondan (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız
    bırakandır.’ Ve Peygamber dedi ki: ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı
    terkedilmiş bir kitap olarak bıraktılar.”713
    Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfir, zâlim ve fâsık olarak
    nitelendirilir.714 Devamındaki âyetlerde de, başta Peygamber olmak üzere
    müslümanların Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi emredilir: “Sana da, önceki
    kitapların bir kısmını doğrulayan ve onları düzelten bu Kitab’ı hak olarak
    703] 43/Zuhruf, 44
    704] 11/Hûd, 1-2; 15Hıcr, 1; 26/Şuarâ, 2; 28/Kasas, 2; 42/Şûrâ, 2; 43/Zuhruf, 2
    705] 12/Yusuf, 1-2
    706] 2/Bakara, 286
    707] 20/Tâhâ, 1-3
    708] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    709] 2/Bakara, 285
    710] 22/Hacc, 78
    711] 2/Bakara, 285
    712] 24/Nûr, 51
    713] 25Furkan, 27-30
    714] 5Mâide, 44, 45, 47
    - 262 -
    indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana da hak geldikten sonra,
    onların hevâlarına uyma... De ki: ‘Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum.”715
    Kitaptan pay sahibi olanların, bildikleri ve inandıkları Kitabın hükümlerini
    uygulamaları, yolların ayrılış noktasıdır: “Kendilerine Kitab’dan bir pay
    verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah’ın Kitab’ı hükmetsin diye çağrılıyorlar
    da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.”716; “...
    Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin’ denildiğinde, o münâfıkların
    senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün.”717
    Kimsenin Kur’an’ı devre dışı bırakma hakkı yoktur. Hangi niyetle olursa
    olsun Kur’an’la sâbit bir hükmü, bir ibâdeti kimse yasaklayamaz. Bazı kimseler,
    Kur’an’da ve sahih hadislerde hiç geçmeyen ve mezhepler arasında da tartışma
    konusu olan “dâru’l-harp” yaklaşımını sebep göstererek fâizi helâl kabul
    edebiliyor, bazıları da Cuma namazı gibi farîzaları yasaklayabiliyor. Birincisi,
    kolaylaştırma adına ruhsat, ikincisi de cihad adına azîmet diye takdim edilebiliyor.
    Biri, Kur’an’la sâbit bir haramı helâl, diğeri de Kur’an’la sâbit bir farzı haram
    ilân edebiliyor. Bu örneklerin her ikisi arasında pek bir fark yoktur. Dini tahrif
    eden yaklaşım, daha çok bu tür atmalar veya katmalarla olur. Kur’an’ı ve sahih
    sünneti devre dışı bırakan hiçbir yaklaşım, sırât-ı müstakîm olamaz. İmanından
    ve samimiyetinden şüphe etmediğimiz bazı müslümanların, Kur’an’daki çok net
    bir emri yasaklamalarına şaşmamak mümkün değildir. Kur’an’ın emrine uyup
    Cuma namazı kılanlar değil, bunu yasaklayanlar suçlanmalıdır. Ve Kur’an’ın ve
    Sünnetin kesin emrine rağmen Cuma namazını kılmamakta hâlâ ısrar etmekle
    kalmayıp başkalarına da yasaklayanların bu tavırlarıyla taban tabana zıt sloganı:
    “Temel kaynağımız Kur’an ve Sünnettir. Referansımız bu ikisidir. Biz Kur’an ve
    Sünnet’e bağlıyız!” Ya bu sözü söylemesinler, ya da Kur’an ve Sünnetin emrini suç
    saymasınlar, deme hakkımız olmalı değil mi?
    2. Müslümanın ikinci kaynağı Sünnettir. Sünnet, hiçbir zaman Kur’an’a
    ters uygulama içermez. Peygamberimiz de kendisine vahyedilen Kur’an’a
    uymak zorundadır. O, yaşayışıyla, canlı Kur’an olmuş, Kur’an’ın mücmel
    âyetlerini açıklamıştır. Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili
    onlarca hadisi hadis kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile
    olsa, herhangi bir durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair bir
    rivâyet sözkonusu değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin bir şey
    söylememiş, hele hele “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı kılmayın!” gibi bir söz
    onun ağzından kesinlikle çıkmamıştır.
    715] 5Maide, 48-49
    716] 3/Âl-i İmrân, 23
    717] 4/Nisâ, 61
    - 263 -
    Şu hadisin kapsamına girilip girilmediği bütün müslümanlar tarafından
    muhâsebe edilmelidir: “Allah bir toplumdan ilmi çekip almak sûretiyle kaldırmaz.
    Toplumlar, gerçek âlimlerin tükenmesiyle âlimsiz kalırlar. Gerçek âlimlerin
    tükendiği bu toplumda, insanlar câhil önderler edinirler. Bu câhil önderler ilimsiz
    fetvâ verirler. Bu sûretle kendileri de sapar, peşindekileri de saptırırlar.”718
    Sahih-i Müslim’de “Cuma’yı Terk Edenler Hakkında Gösterilen Şiddet
    Bâbı” adlı bölümde birçok hadis vardır. Onlardan biri olan şu hadis-i şerif çok
    önemli bir uyarıdır: “Birtakım kimseler, Cuma namazlarını terk etmekten ya
    vazgeçerler yahut Allah, onların kalplerine muhakkak sûrette mühür vurur da
    artık gâfillerden olurlar.”719
    Cuma namazının fazîletini belirten; terkedenleri, hafife alanları tenkit
    ve ihtar eden çok miktarda hadis bulunmasına rağmen, Cuma namazının
    kılınamayacağı ve kılanların sorumlu tutulacakları bazı şartlara dâir zayıf da
    olsa tek bir hadis rivâyeti yoktur. Aksi görüşte olanlar, Hanefî mezhebinin bu
    konudaki şartları için de ileri sürdüğü tek delil olarak İbn Mâce’nin kendisinin
    de “zayıf” dediği ve aslında hiç de Cuma’nın kılınmaması için bir çıkarım
    yapılamayacak olan ve Cuma namazı kılmayanları tehdit eden şu zayıf hadisi
    delil olarak kullanıyorlar:
    “Bilmiş olun ki, Allah Teâlâ Cum’ayı, benim şu durduğum yerde ve bu yılımın
    bu ayındaki bu günümde; size kıyâmet gününe kadar farz kılmıştır. Her kim
    hayatımda olsun, benden sonra olsun, âdil yahut câir (zâlim) bir devlet reisi
    varken onu istihfaf ederek (önemsemeyerek, hafife alarak) veya inkâr ederek
    terkedecek olursa Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve kendisine ait hiçbir
    hususu mübârek kılmasın (işini rast getirmesin). Haberiniz olsun ki, böylesi tevbe
    etmedikçe ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de başka bir hayrının
    sevabı vardır. Her kim de tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder (etsin).”720
    Tekrar ifâde edelim ki, bu hadisten Cuma’nın bazı şartlarının çıkartılması
    ve Peygamberimiz’e “şu şartlar varsa ancak Cuma’yı kılabilirsiniz, yoksa Cuma
    namazı kılmayın” şeklinde bir ifâdede bulunduğunu ileri sürmek, Cumanın
    şartları için delil kabul etmek birçok yönden kesinlikle doğru ve mümkün
    değildir. Bu hadis rivâyetinin meşhur hadis âlimlerince zayıf kabul edildiği için
    delil olarak kullanılamayacağını da ifade etmek zorundayız.
    718] Buhârî, İlim, 34, Müslim, İlim 13, Tirmizî, İlim 5; İbn Mâce, Mukaddime 8
    719] Müslim, Cuma 40, hadis no 865, c. 4, s. 2412-2413
    720] İbn Mâce, Kitâbu İkameti’s-Salât 78, hadis no 1081; Râvîler arasında cerh edilen isimler olduğu için isnâdının
    zayıf olduğu belirtilir; Bk. İbn Mâce
    - 264 -
    Cuma namazının bu ülkede câiz ve sahih olmadığını iddiâ edenler, Cuma
    konusundaki âyetin mücmel olduğundan dolayı bu çıkarımlara vardıklarını
    söylüyorlar. Mücmel olan bir âyeti Peygamberimiz tafsîl eder, açıklar,
    uygulamasıyla izah eder. Peygamberimiz (s.a.s.)’in hadislerinde kesinlikle
    “sultanın izni şarttır, halife bizzat kendisi veya tâyin ettiği kişi Cuma’yı
    kıldırmalıdır, yoksa sahih olmaz” veya benzeri zayıf bir rivâyet bile yoktur.
    O yüzden mücmel âyeti Peygamberimiz sözleriyle ve uygulamasıyla nasıl
    anlayıp anlattıysa o hükmü Kur’an ve Sünneti esas kabul eden kimseler -tüm
    âlimler farklı şey ileri sürseler bile-, Allah’ın emrini ve Rasûlü’nün kavlî ve fiilî
    açıklamasını tercih etmek zorundadırlar.
    Sultanın/halifenin izni gibi şartlar, Kur’an’ın ve Sünnetin tâyin ve tesbit ettiği
    şartlar değildir; ictihâdî, dolayısıyla zannî bir yorumdur, o zamanın şartları
    dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Hiçbir ictihad, âyet ve hadisle sâbit olan
    bir farzı iptal edemez. “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ki size rahmet edilsin.”721
    3. Temel kaynaklar Kur’an ve Sünnet olmakla birlikte, onlara ters
    düşmemek şartıyla, hatta bu iki kaynağın daha iyi anlaşılmasına hizmet
    ettiği müddetçe, delilleri sağlam, inandırıcı ve iknâ edici kabul edilince
    fıkhî ictihadlar, mezhebî görüşler de müslümanların ibâdetleri için istifade
    edilebilecek ikinci derecede kaynaktır. Müslümanlar, kendileri Kur’an ve
    Sünnetten hüküm çıkarabilecek ilmî yetenekte değilse Kur’an’ın ve sünnetin
    kesin hükme bağlamadığı konularda delili sağlam olan müctehidin Kur’an ve
    Sünnete uygun hükmüne uyabilir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken şeyler:
    Bağnaz olmamak, diğer fıkhî görüş ve ictihadları görmezden gelmemek,
    “benim mezhebim veya müctehidim mutlak doğrudur, diğer mezhep veya
    müctehidlerin hükmü kesin yanlıştır” dememek, farklı mezhepleri veya
    ictihadları taklit edenleri kınamamak şarttır. Unutulmamalıdır ki, mezhep
    imamları ve müctehidler de birer beşerdir, hatâdan ma’sûm/korunmuş değildir.
    Onların ictihadları da zannîdir, mutlak doğru değil; göreceli doğrulardır, şüphe
    sözkonusudur. O yüzden delillerinin kuvvetli olmadığını, ya da bir âyet ve sahih
    hadise ters düştüğünü gördüğünde, hiçbir müslüman buna rağmen ictihadı
    öne çıkaramaz. Zaten “Kur’an ve sünnet” vurgusunu öne çıkaranlar, fıkıh
    bağnazlığının farkına varan, 1200-1300 sene önce yaşamış insanların günümüz
    şartlarını bilmelerini, kıyâmete kadar geçerli hükümleri hiç yanılmadan ve
    aşılamayacak şekilde en isâbetli ictihadlarla tesbit ettiklerini iddia etmeyen
    (etmemesi gereken) bilinçtedir. Önceki müctehidler, kendilerine ulaşan deliller
    ve kendilerini çevreleyen tarihî şartlarla, o günkü problemlere çözüm getirmeye
    721] 3/Âl-i İmrân, 132
    - 265 -
    çalışmışlardır. Ve bütün şuurlu müslümanların ittifak ettikleri tek bir mezhep
    veya müctehid yoktur. Yani, kimine göre bir konuda Hanefî mezhebi veya onun
    müctehidleri doğruyu yakaladıkları ve kuvvetli delillere sahip olduğu halde,
    kimine göre farklı bir mezhep ve müctehidler o konuda veya başka bir konuda
    daha doğru ve kuvvetli delillere sahip olabilir. O yüzden bir mezhebin veya
    müctehidin hükmünü tüm müslümanların uygulamalarını istemeye kimsenin
    hakkı yoktur. Bir müslüman, falan mezhebin hükmünü tercih edebilir, ama
    başkalarına dayatamaz, başkası da farklı bir mezhebin görüşünü tercih
    edebilir. Yoksa mezhepler din edinilmiş olur. “Yoksa onların, dinden Allah’ın
    izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü
    olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler
    için can yakıcı bir azap vardır.”722
    Cuma namazı muhkem bir farîzadır. Farziyeti Kitab, Sünnet ve icmâ ile
    sâbittir. Kitab ve Sünnet gibi ana deliller mevcut iken, ictihâdî ve tâlî bir şartın
    yokluğu öne sürülerek, beşer sözü ile Cuma farîzası ortadan kaldırılamaz. “Şek/
    şüphe ile yakîn zâil olmaz.” Hanefî mezhebinin dışındaki İslâm mezheplerinin
    tümü (cumhûr-ı ulemâ), Cuma namazını halifenin kıldırma şartını ileri
    sürmezler, bu namazın dâru’l-harple ilişkisi olduğunu da iddia etmezler. Elbette
    hiçbir mezhep ve âlim, Cuma namazının devlet namazı olduğunu da ileri
    sürmez. Mezhep bağnazı olmayan “Kur’an ve Sünnet, Kur’an ve Sünnet!” diyen
    müslümanlar, Kur’an ve Sünnetin kesin emri konusunda, gerekirse başka bir
    mezhebin görüşüyle amel eder, Kur’an ve Sünnetin emrini çiğneme ihtimalini
    ortadan uzaklaştırır.
    Kaldı ki, bu insanlar, kraldan fazla kralcı kesildiklerini fark etmiyorlar
    mı? Hanefî mezhebi adına Cuma namazının şartları oluşmadığı için Cuma
    namazının kılınmayacağını iddia edenler, Hanefî mezhebine ait “şu şartlar
    yerine gelmeyince Cuma namazı kılınmaz, kılmayın!” diye net bir fetvâdan bile
    bahsedemezler. Nice müslümanın kanını döktüğü gibi, kendisini de zindanlara
    atıp orada şehid eden zâlim bir yöneticinin hâkim olduğu şartlar altında Ebû
    Hanife’nin Cuma namazı kılmadığını veya kılınmasını câiz görmediğini
    kimse iddia ve isbat edememektedir. Onun zamanında da, ondan sonra da
    hanefî müctehidler, kendi çıkarımlarıyla tesbit ettikleri cumanın sıhhat şartları
    yoksa Cuma namazı kılmayın demedikleri ve tarihte Cuma namazı kılmayan
    cemaatlerden bahsedilmediği gibi, daha sonra gelen bazı hanefî müctehidleri,
    bu şartlardan bazıları yerine gelmediği için, Cuma namazı terk edilmez, belki
    sahih olmamıştır diye, öğle namazı yerine geçmek üzere “zuhr-ı âhir” adı
    722] 42/Şûrâ, 31
    - 266 -
    verilen Peygamberimiz zamanında hiç bilinmeyen namazı tavsiye etmiştir.
    Başka hiçbir mezhebin bilmediği bu namazın tek bir gerekçesi vardır: Bir
    mezhebe göre şartların yerine gelmediğinde Cuma namazının terk edilmemesi,
    ama aynı zamanda Cuma namazı sahih olmayabilir endişesinden dolayı, öğle
    namazı yerine geçecek dört rekâtlık bu namazın da kılınması.
    Tarihte olduğu gibi günümüzde de hiçbir ülkede Cuma namazını protesto
    etme ve Cuma namazının kılınmaması gerektiğini (belki bir-iki istisnâ
    dışında) âlimler gündeme getirmemiştir. Bu konuda yüzlerce âlimden kimler
    Cuma namazı kılınmasına karşıdır? “Bugünkü şartlarda Cuma namazı
    kılınmaz” diyen ne kadar âlim gösterilebilir? Çağımızda dünya çapında
    kabul gören Mevdûdi mi, Seyyid Kutub mu, kardeşi Muhammed Kutub mu,
    Hasan el-Bennâ mı, Muhammed Ali Sâbûnî mi, Ebû Ğudde mi, el-Âlbânî mi,
    Muhammed Gazâlî mi, Yusuf el-Karadavî mi, bunlardan veya bunlara benzer
    âlimlerden herhangi birinin Cuma namazının kılınmaması gerektiğiyle ilgili
    bir fetvâ, görüş veya uygulama iddiâ edilebiliyor mu? Bu konuyu Türkiye’de
    ilk ortaya atanlar bile bu görüşlerinden vazgeçmiş, Cuma namazının kılınması
    için yine Hanefî fıkıhçıların görüşleri istikametinde çözümler önermeye ve
    (Cuma imamı olarak seçtikleri kişilerin arkasında) Cuma namazını kılmaya
    ve kılınmasını istemeye başlamıştır. Dâru’l-harp durumunda olduğu ve tâğûtî
    düzeni protesto ve Diyanete tepki için bugünkü şartlarda Türkiye’de Cuma
    namazı kılınmamalıdır diye ilk kamuoyu oluşturan zâtın, hatasından dönmüş
    olması sevindiricidir. Bu konuları ondan öğrenen bazı kişilerin hâlâ kraldan
    fazla kralcılığı ise düşündürücüdür. Bu konuda şâz kalan rahmetli Sadreddin
    Yüksel Hoca’dan başka Türkiye’de veya diğer ülkelerde “Cuma namazı
    kılınmamalıdır” diyen meşhur hiçbir âlim gösterilememektedir. İhvân-ı
    Müslimin’den tutun, ülkeleri işgal altındaki (dâru’l-harp kavramı için gerçek
    bir örnek, yani savaş ülkesi olan) Kudüs’te, Filistin topraklarında da Cuma
    namazı terkedilmemiştir ve hâlâ büyük katılımlarla kılınmaktadır.
    Bu konu, tekfir konusuyla da (mevcut câmi imamlarının kâfir olduğu
    değerlendirmesi ile) ele alınmaktadır. Tâğutlara gönülden bağlı olmayan
    resmî görevlilerin, sırf memur diye Allah’ın değil, tâğûtî devletin emrinde
    olduğunu ve küfrü imana tercih eden kâfirler olduğunu iddiâ etmek, insanı
    vebal altına sokabilir. Bu konu, Müslümanlar arasında tartışılmaktadır.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki Kur’an’ın istediği gibi
    şirksiz şekilde iman eden müslümanların arkasında kılınabilir. Akaidinin
    sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre girdiğine dair kesin delillerimizin
    olmadığı, ağzından elfâz-ı küfür, davranışlarından ef’âl-i küfür sâdır olmayan
    - 267 -
    her kıble ehlini müslüman kabul ederiz. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu
    (te’vil edilemeyecek açıklıkta) ifâde eden bir imama (daha doğrusu hakka bâtılı
    karıştıran devlet memuruna) rastladığında müslümanlar câmiyi terketmeli,
    alenen tevbe etmediği müddetçe bir daha da o şahsın arkasında hiçbir namazı
    kılmamalıdır. Tâğutu seven, bunu görüşleriyle ya da okuduğu hutbeyle gösteren
    bir kimsenin arkasında sadece Cuma değil, hiçbir namaz kılınamaz. Bu konuda
    diğer namazlarla Cuma namazı arasında fark yoktur. Yani, arkalarında beş
    vakit namaz kılınması câiz olan kimsenin Cuma imamı olmasında, günümüz
    şartlarında bir sakınca yoktur. Okul diplomalarının, resmî nikâh işlemlerinin
    küfre ait birer vesika kabul edilmeyip düzenin dayattığı birer formaliteden
    ibâret kabul edildiği gibi, resmî görevlerin de birer formalite kabul edilmesi
    gerektiğini ileri süren çok sayıda kişi vardır. Bununla birlikte en azından bu
    konuda şüphe olduğundan ihtiyatlı davranarak beş vakit namaz ve Cuma
    namazı gibi çok önemli bir ibâdeti, kabul olmama ihtimalinden dolayı diyanet
    görevlilerinin arkasında kılmayan kimseleri de haksız görme hakkımız yoktur.
    Resmî görevlileri namaz ve Cuma imamı kabul etmeyen, ama bunlar yüzünden
    cumayı da terk etmek istemeyip formül arayan çok sayıda muvahhid mü’min
    bulunmaktadır.
    Cuma namazını resmî imamların arkasında kılmak zorunda değiliz;
    devlet memuru durumundaki resmî görevlilerin arkasında kılmaya gönlümüz
    yatmıyorsa, kendi aramızda cemaat teşkil ederek herhangi bir yerde Cuma
    namazı kılmalıyız. Cuma namazlarının ille de bir camide kılınmasının şart
    olmadığını belirtelim. Özellikle günümüz ortamında câmilerden daha özgür
    alternatifler oluşturabiliriz. Müslümanlar, diyanete bağlı bir câmi imamının
    (namaz kıldırma memurunun) arkasında namaz kılmaya gönülleri elvermiyorsa,
    toplanıp kendi aralarında bir dernekte, vakıfta, hatta bir işyerinde veya uygun
    bir evde Cuma namazı kılabilirler, kılmalıdırlar.
    “Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın.
    (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.”723
    Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde,
    evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm
    fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
    Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
    olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit
    723] 10/Yûnus, 87
    - 268 -
    ve mektep görevi yapıyordu. Bugünkü cemaat evleri, bağımsız dernek ve
    vakıf durumundaydı. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden
    tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve
    hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
    Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını
    kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da
    görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı,
    irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur,
    misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden
    câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere
    sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli
    cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız
    ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
    Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini,
    ders yaptıkları ve cemaat olarak toplandıkları yerleri ihyâ etmeleri, ev ve benzeri
    yerlerin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline
    getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
    O yüzden câmilerde Cuma kılmayı uygun görmeyen Müslümanların cumayı
    bu sebepten terk etmeleri de doğru olmaz. Kendilerine alternatif mescidler,
    yani cemaatle namaz ve Cuma kılabilecekleri mekânlar rahatlıkla bulabilirler,
    bulmalıdırlar.
    20. y.y.ın ilk çeyreğindeki işgal ve savaş zamanlarında Maraş’taki bir
    imamı, o günkü özel şartlar nedeniyle farklı değerlendirdiğimizde, Cuma
    namazının Türkiye şartlarında kılınmaması gerektiği, Türkiye’de ilk defa
    1970’lerin sonlarına doğru ortaya atıldı. Osmanlı devletinde olduğu gibi,
    Cumhuriyetin ilânından sonra da Cuma namazının kılınmaması gerektiği
    gündeme gelmemiştir. Şeyh Said, Said Nursi, Atıf Hoca ve benzeri düzene belirli
    oranlarda karşı çıkan hiçbir âlim böyle bir fetvâ vermemiştir. Arap ülkelerinde
    de aynı şey geçerlidir. Bu konuyu Türkiye’de gündeme getiren kişiler, bununla
    aslında müslümanların şuurlanmasını, siyasî bilince ulaşmasını, devlet ve tâğut
    konusunun bu şekilde anlaşılabileceğini düşünmüşlerdir. Ama, hiçbir zaman
    böyle olmamıştır. Cuma namazı kılmayanların bu görüşünden devletin etkilenip
    geri adım attığı söylenemeyeceği gibi, halkın da Cuma namazını kılmayanlara
    tavrı beklentilerin tam aksine olmuştur. Cuma’yı terk, halkı şuurlandıracağına;
    terkeden gençlerin câmi cemaatinin gözünden tümüyle düşmesine
    sebep olmuştur. Cuma, terkedilerek değil; sahiplenilerek aslî hüviyetine
    kavuşturulabilir. Haccı (gidişleri Diyanet ve dolayısıyla T.C. düzenliyor ve hac
    - 269 -
    paraları önceden bankaya yatırılıyor diye) câiz görmeyip terketmeye, cemaate
    katılmamaya, Cuma namazını protestoya hiçbir müslümanın hakkı yoktur. Bu
    tavırlar, ilhâmını Kur’an ve Sünnetten alan davranışlar olmadığı gibi, tebliğe de
    zarar veren yanlışlardır.
    Cuma namazı kılmayanların da hemen hepsi, Cuma vaktinde vicdânen
    rahat olmadıklarını, bir ibâdeti terk etmenin vebalini düşündüklerinden dolayı
    kalplerinin huzura kavuşmadığını -en azından yakın çevrelerine- dillendirirler.
    Yine bunlardan bazıları, alternatif de oluşturamamakta, bazen de farklı şekilde
    Cuma namazı kılmak için özel bir yer bulduklarında kendi ictihadlarıyla
    çelişen tavırlara girebilmektedirler.
    Kur’an’dan başka kutsal ve yanlışsız kitap, Peygamberimiz’den başka da
    mâsum insan yoktur. Müctehidlerin görüşleri de herkesi bağlamaz. Kaldı ki,
    hiçbir mezhepten hiçbir müctehid, hangi şartlar eksik olursa olsun, Cuma
    namazının kılınmaması gerektiğini net bir şekilde fetvâya bağlayıp şartlar
    eksik olunca Cuma’nın kılınmasını yasaklamamıştır. Çünkü Kur’an’ın emrini
    yasaklamak çok büyük bir cür’ettir. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin
    vermediği şeyleri dinî kaide kılan şerikleri/ortakları mı var?”724
    Kendisinin müctehid değil; taklitçi olduğunu söylediği halde, müctehidlerin
    bile vermediği fetvâları, güya onların ictihadlarından yola çıkarak cesâretle
    vermek, kraldan fazla kralcılıktır; mezhepli olmak değil, mezhepçilik
    yapmaktır. Kur’an’dan başka kutsal kitaplar, Peygamber’le (s.a.s.) birlikte,
    sözü eleştirilemeyecek başka insanlar kabulü diye tanımlanacak problemlerle
    müslümanlar dünyada rahmet ve devlete, âhirette cennete zor kavuşur.
    Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler, göreceli
    ve tartışmalı konular, cemaatlerin ihtilâflı yorumları, filân efendi hazretlerinin
    görüşleri, bundan yüzlerce sene önceye ait ve o günkü şartlarla ilgili fetvâlar
    ve kelâmî değerlendirmeler, hatta yer yer Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan,
    bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı
    müslümanların ısrarla yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte, bazı
    şahıs ve cemaatler Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur’ânî
    bir emrin, Cuma namazının terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad
    yorumu ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektedir. Kimine göre
    İslâm, sanki cihad nutukları atmaktan veya Cuma kılmamak, câmileri boykot
    etmekten, İslâm’ın sadece siyâsî taraflarını öne çıkarmaktan ibârettir. Dâvet
    edilen din, altı çizilen esaslar bu tür beşerî yorumlardır.
    724] 42/Şûrâ, 21
    - 270 -
    Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya
    reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi olduğu
    halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali kabul etmeyen
    kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde etmekten çekindiği fecî bir
    tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini rabler
    edindiler...”725 Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti
    okuyunca, Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar,
    onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine şöyle
    buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar
    mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
    ibâdettir, tapınmadır.”726
    Din anlayışımız; özellikle akîdeye, haram-helâl ölçüsüne ve ibâdet
    hükmündeki ahkâma, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak
    doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış, İslâmî anlayış
    olamaz. Falan hocanın veya filan İmamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz
    bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok
    yanlış bir yaklaşımdır. Her grubun, İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini,
    kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp
    başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır. Müslümanların
    kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını Din zannetmeleri,
    bugünkü ihtilâfların temelini teşkil etmektedir.
    Meşhur hadis-i şerifte, bir kötülük görüldüğünde el, dil veya kalple onun
    (daha iyisiyle) değiştirilmesi emredilir.727 Bu hadis, aynı zamanda alternatif
    göstermeyi emretmektedir. Kur’an’da Mescid-i takvâ alternatifi gösterilerek
    mescid-i dırardan bahsedilmesi728 konuya örnektir. İctihad, ilgili nassla
    yaşanan olay arasında bağ kurabilmektir. Yaşanan hayatı yeterince tanımayan,
    tahlil edemeyen kimselerden doğru ictihad beklemek, elma ağacından armut
    beklemek gibidir. Allah için bir bakın, dünyadaki şuurlu müslümanlar bu
    konularla mı uğraşıyor dersiniz?!
    Bekri Mustafa’nın imam olmasıyla ilgili fıkrayı konumuza adapte edebiliriz:
    Öteki âlemdeki ruhlar sorarlarsa, onlara buralardaki müslümanların pireye
    kızıp yorgan yaktıklarını, tâğutlara kızıp bazı farzları terk ettiklerini söylersin,
    onlar gerisini anlarlar...
    725] 9/Tevbe, 31
    726] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no 3292
    727] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    728] 9/Tevbe, 107-109
    - 271 -
    Dâru ’I-Harpte Cuma Nama zı
    Hanef î Mezhebinin Bu Hususla İlgili Görü şleri
    Diğer mezhep imamlarının bu konuda herhangi bir sorunları
    bulunmamaktadır. Hanefîler’e gelince, bütün Hanefî âlimleri İslâm devletinin
    fiilen mevcut olması kaydıyla İmam Ebû Hanîfe tarafından ileri
    sürülen devlet başkanı şartını kabul etmelerine rağmen, İslâm devletinin
    fiilen ortadan kalktığı ve “Dâru’l-Harp Fıkhı“
    nın gündeme girdiği fitne
    zamanlarında Cuma namazının mûteber olabilmesi için devlet başkanı
    şartını aramayarak sair mezhep imamlarıyla aynı çizgide birleşmişlerdir.
    Nitekim bizzat İmam Ebû Hanîfe’nin mektebinde yetişen ve bu mezhebe
    ait görüşlerin birçoğunda imzası bulunan Hanefî müctehidlerden İmam
    Muhammed, Cumanın şartlarını sayarken bu hususta son derece temkinli
    davranarak şöyle demektedir:
    “Cuma namazının şartları; cemaat, hutbe ve
    vakittir. İkincisi ise, vali ve şehir olup bunlar ihtilâflıdır.729
    Hanefî ulemâsından Kâsânî ise, “el-Bedâî” adlı meşhur eserinde bu şartın
    sadece İslâm devletinde devlet başkanı ve nâibinin hazır bulunması haliyle sınırlı
    olup İslâm devlet başkanı
    ve nâibinin bulunmadığı fitne dönemlerinde bu şarta
    riâyet edilmeksizin Cuma namazının kılınacağını hiç bir te’vile imkân vermeyecek
    bir dille ifade ederek şöyle der: “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı,
    devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır. Ama fitne veya ölüm sebebiyle
    devlet başkanı
    olmadığı ve Cuma namazının vakti girinceye kadar henüz başka
    bir devlet başkanı da hazır bulunmadığı zaman; Kerhî: ‘İnsanların kendilerine
    Cuma namazını kıldırması için bir kişinin
    arkasında toplanıp Cuma namazını
    kılmalarında herhangi bir beis yoktur’ demiştir. Nitekim “El-Uyûn”da İmam
    Muhammed’den de bu şekilde söylediği rivâyet edilmiştir. Zira Hz. Osman
    (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre kendisi muhâsara edildiği
    zaman insanlar Hz.
    Ali’yi öne geçirmişler, o da onlara Cuma
    namazını kıldırmıştır.730
    Kâsânî’nin “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı (İslâm devleti
    ve halife) devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır.” ifâdesi istilâ,
    anarşî ve benzeri sebeplerle İslâmî otoritenin fiilen ortadan kaldırılması ve
    ülkenin dâru’l-harbe dönüşmesi hâlinde devlet başkanı şartının aranmayacağı
    konusunda son derece net bir ifadedir. Bu da gösteriyor ki Hanefîler bu şartı
    sadace İslâm devletinin mevcut olması haline bağlı olarak ortaya atmışlardır.
    729] Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî, Câmiu’s-Sağîr, s. 111
    730] Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyî fî Tertîbi’ş-Şerâyî, 1/261
    - 272 -
    Bütün Hanefî ulemâsı aslında mezheplerinin bu husustaki kanaatlerini
    savunmakla beraber, müslümanların
    halîfeli toplumdan mahrum edildikleri
    fitne zamanında ve kâfirlerin istîlâsı altındaki “Dâru’l-Harp”te bu şarta
    bakılmaksızın
    Cuma namazının mutlak sûrette kılınacağını belirterek, sonuçta
    Cuma namazında devleti ve devlet başkanını şart saymayan
    cumhur-ı ulemâ
    ile aynı noktada birleşmektedirler. İslâm devletinin dışında ve dâru’l-harpte
    Cuma kılınmaz diyen bir tek Hanefî âlimine rastlamak
    mümkün değildir.
    Bu da Hanefî mezhebinin bu şartı ileri sürerken günümüzde bazı marjinal
    grupların anladığı ya da anlamak
    istedikleri şekilde Cuma namazının bir
    devlet namazı veya bazılarının uyduruk tabiriyle “kendisinde devletin temsil
    edildiği
    resmî bir toplantı namazı(!)” olarak görmediklerini isbâta kâfidir.
    Tahânevî’nin de ifade ettiği
    gibi, “Aslolan aksine bir delil bulununcaya kadar
    öğle ile Cumanın müsâvî oluşudur. Çünkü Cuma namazı öğle namazından
    bedeldir. Bu, üzerinde ittifak olunan bir şeydir.”731
    Müslümanlara yakışan, zayıf delillere dayanan
    bir kısım görüşlere taassup
    derecesinde sarılmak yerine, daha
    kuvvetli delillere dayanan cumhûr-ı ulemânın
    görüşlerine uymak ve Cuma namazı gibi son derece mühim bir ibâdeti terk
    etmemektir. Hanefîlerin de itiraf ettikleri gibi, Allah Teâlâ bu namazı kayıt ve
    şarta bağlamaksızın mutlak olarak emretmiştir. Öyleyse aslına uygun olarak
    kayıt ve şarta bağlanmaksızın mutlak
    olarak edâ edilmesi gerekir. Kaldı ki
    Hanefî ulemâsına göre devlet başkanı meselesi, Cuma namazının “olmazsa
    olmaz”ı gibi
    gözükmüyor. Belki Cuma namazını kıldırmak herkesten önce devlet
    başkanına ait bir vazife sayılıyor ki doğru olanı da budur. Zira İslâm’da, sadece
    Cuma namazları değil bütün namazları kıldırmak
    öncelikle devlet başkanına
    ve sırasıyla diğer idârecilere ait bir vazifedir.
    Peygamberimiz’in buyurduğu gibi,732 sadece Cuma namazı değil, bütün
    namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi, hatta müslümanların lideri
    olma vasfının bir şartı sayılmaktadır. Ama bu, devlet başkanı yoksa beş vakit
    namazın kılınamayacağı anlamına gelmez. Bunun anlamı, devlet başkanı
    İslâm’ın kendisine
    yüklediği diğer vazifelerle birlikte nihâyet bu vazifeyi de
    yapmadığı zaman müslümanların lideri olma vasfını kaybeder, demektir. Yoksa
    bu vazife, onu yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkar, demek değildir.
    Şu halde tıpkı beş vakit namazı kıldırmak devlet başkanını müslümanların
    meşrû lideri yapacak önemli bir sıfat olduğu gibi, Cuma namazını kıldırmak da
    731] Tahânevî, İ’lâü’s-Sünen, 7/8
    732] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-î Müslim, 12/486; Ebû Dâvud, Sünen, 1/159; İbn Hibban, Sahib-u İbn Hibban, I.
    Baskı, 1971, Medine, Mektebetu’s-s Selefîyye neşri, 3/447; Humeydi, Müsnedu’l-Humeydi, 1/217
    - 273 -
    devlet başkanını müslümanların meşrû lideri yapacak önemli bir vazifedir. Ama
    bu vazîfeyi devlet başkanı yapmadığında beş vakit namazın farziyyeti ortadan
    kalkmadığı gibi Cuma namazının
    farziyyeti de ortadan kalkmaz. Çünkü bir
    vazîfe, o vazifeyi yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkmaz. Sadece
    vazîfeyi yapmakla sorumlu olanların nâkısasını ortaya koyar.
    Biz, bütün ulemânın izini takip ederek Allah’ın mutlak olarak
    farz kıldığı
    bir ibâdetin hiç bir kimsenin görüşünden veya herhangi bir topluluğun
    davranışından dolayı terk edilemeyeceği
    noktasında herhangi bir tereddüt
    taşımıyoruz. Biz biliyor ve inanıyoruz ki bütün namazları kıldırmak devlet
    başkanının bir vazifesi hem de imâmetinin meşrûluğunun sebeplerinden biridir.
    Fakat devlet başkanının bu namazları
    kıldırmak vazifesiyle yükümlü olması,
    bu namazların farziyyetinin ve meşrûluğunun bir sebebi değildir. Bu, bütün
    mezhep imamlarına göre hatta Hanefî ulemâsına göre de böyledir.
    Yukarıda
    naklettiğimiz Hanefî imamlarının görüşleri bunun isbâtıdır. Şayet Hanefî
    mezhebine göre devlet başkanı bu namazın
    meşrûiyyetinin bir sebebi ve “olmazsa
    olmaz”ı sayılmış olsaydı,
    bu âlimler “Dâru’l-Harb” olsun “Dâru’l-İslâm” olsun
    her halükarda Cuma namazının kılınacağı fikrini savunarak “kâfirlerin
    istîlâ
    ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen, fitne zamanlarında kılınan Cuma
    namazı geçerli değildir” diyenlerin câhilliği ortaya çıkmıştır733 derler miydi?!
    Gayr-i İslâmî bir yönetimi protesto etmek ya da halkın dikkatini belli bir
    noktaya çekebilmek için siyâsî tavırla Cuma namazını terk etmek gibi bir
    yaklaşım, hiçbir ibâdet için hiçbir âlimin öngörmediği her yönüyle yanlış
    bir değerlendirmedir. İslâm dininde herhangi bir ibâdeti meşrû kılmak ya
    da Allah tarafından meşrû kılınan herhangi bir ibâdeti iptal etmek sadece
    Allah’ın tekelindedir. Peygamber dahi olsa hiçbir kimsenin, bu noktada tercih
    hakkı yoktur. Her ne kadar Allah, Peygamberini dinde “helâl ve haram” kılma
    yetkisiyle donatıp onu ümmetin şârî’i kabul etmiş olsa bile bu, onun Allah’ın
    emir ve nehiylerine aykırı olmaksızın hüküm koyabileceği anlamındadır.
    Değilse Peygamber’in hiçbir şekilde Allah’ın irâdesine aykırı hareket etmesi,
    yani Allah’ın emrettiği bir şeyi iptal, haram kıldığı bir şeyi de helâl kılması söz
    konusu olamaz. Zira Peygamber’in (s.a.s.) yetki ve nüfuz alanı Allah’ın rızâsıyla
    sınırlıdır.
    Müctehid bile olsa, hiçbir kimsenin, şâri’nin açıkça beyan etmediği bir
    şeyi illet sayıp onun meşrû kıldığı herhangi bir ameli ictihadı sâyesinde iptal
    etme yetkisi yoktur. Müctehidlerin yetkileri naslara işlerlik kazandırmaktan
    733] İbn Âbidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr Ale’d-Dürri’l-Muhtâr Şerhu Tenvîr ‘il-Ebsâr, 2/l
    - 274 -
    ibarettir. Onlar ictihadları ile herhangi bir nassın hükmünü iptal edemeyecekleri
    gibi, nas vârid olan yerde ictihad dahi yapamazlar. Nitekim
    “Mevrid-i
    nasta ictihada mesağ yoktur” Nas mevcut olan yerde ictihada müsaade yoktur734
    kaidesi bütün ulemânın ittifafakla kabul ettiği küllî bir kaidedir. O halde
    Allah ve Rasûlü’nün sarih ve muhkem naslarla farz kıldığı Cuma namazı gibi
    bir ibâdeti aynı derecede sarih ve muhkem bir delil olmadan
    iptal etmek veya
    siyâsî tavır yaftasıyla insanlara onu terkettirmek nasıl câiz olabilir? Hedefi ve
    gayesi ne olursa olsun bu, Allah ve Rasûlüne apaçık muhâlefet etmektir. Bu ise
    sapıklıktan
    başka bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususa işaret ederek
    şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman
    etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine
    göre seçme hakkı yoktur. Kim
    Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”735
    Hükümlerin
    illetlerinin ve hedeflerinin ne olduğunu kesin olarak ancak
    Allah ve Rasûlü bilir. Bizim akıl ve re’yimizle naslar ve şer’î hükümler hakkında
    vereceğimiz hükümler, ancak zandan ibaret kalır. Zan ise, haktan bir şey ifade
    etmez.736
    O halde elinde kesin bir delili bulunmadığı halde bir müslümanı nasıl olur
    da Kur’an’ın “zikir” tâbir ettiği bir ibâdetten bahisle “bana göre bu, siyâsî
    bir ibâdettir” diyebilir ve insanları siyâsî tavırla Cuma namazını terketmeye
    çağırabilir? Müslüman
    her türlü hareket fıkhını Kur’an ve sünnetten almak
    zorundadır.
    Kur’an ve sünnette ise, şu veya bu ibâdetin bu arada da Cuma
    namazının siyâsî tavırla îfâ edilip aynı şekilde siyâsî tavırla terk edilebileceğine
    dair sarih veya dolaylı olarak herhangi bir ifade mevcut değildir. Kezâ bugüne
    kadar “Cuma namazının siyâsî bir ibâdet olduğunu ve siyâsî tavırla terk
    edilebileceğini” söyleyen hiçbir müctehide, hiçbir âlime rastlanmamıştır.
    Bu konuda en katı kurallar getiren Hanefîler bile Cuma namazının
    siyâsî bir ibâdet olduğunu dolayısıyla da gayr-i İslâmî otoriteler altında
    kılınamayacağını söylememişlerdir. Aksine onlar kâfirler tarafından istilâ
    edilen beldelerde dahi kayıtsız
    şartsız Cuma kılınacağını ifade etmişlerdir.
    Hicret yolculuğu esnâsında başını getirene yüz devenin vaadedildiği ve
    Allah’ın himâyesi dışında henüz hayatından bile
    emin olmadığı bir ortamda
    Ranuna vadisinde Sâlim b. Avfoğulları mahallesinde Rasûlullah (s.a.s.) Cuma
    namazı kıldırmıştır. O esnâda ortada hangi İslâm devletinin ve otoritesinin
    varlığından
    söz edilebilir? Kezâ hicretten önce henüz bir dâru’l-harp olan
    734] Mecelle, Md. No 14; Ali Ahmed en-Nedvî, el-Kavaidü’1-Fıkhiyye, s. 148
    735] 33/Ahzâb, 36
    736] 10/Yûnus, 36
    - 275 -
    Medine’de Müslümanlar Rasûlullah (s.a.s.)’in emir ve müsaadeleriyle
    Cuma
    namazı kılıyordu. Hiçbir kimse Medine’de o dönemde İslâmî bir otoriteden,
    hatta ıstılahî mânâda bir cemaatin varlığından bile söz edemez. Zira
    hicretten önce Medine’de
    dinî-siyasî anlamda kimsenin liderliği söz konusu
    değildi. Akabe bey’atından sonra nakib/temsilci seçilen insanların liderliği
    tamamen kabile bağlarına ve etnik yapıya dayalı bir liderlikti.
    Bu sebeple o
    gün Medine’de bir değil, birden fazla lider bulunuyor ve her biri sadece kendi
    kabilelerinin temsilcisi sayılıyordu.
    Mus’ab b. Umeyr ise, onların lideri değil,
    sadece namazlarda imam olan ve Kur’an öğreten bir muallim konumundaydı.
    Sonra Medinedeki bu insanlar dinî-siyasî mânâda bir cemaat
    oldukları için
    kılmış olsalardı Mekkede Rasûlullah (s.a.s.)’in kılması daha evlâ olurdu. Zira
    Cemaatin asıl lideri kendisiydi.
    Hâlbuki kılmamıştır. Neden? Çünkü kılma
    imkânı yoktu da ondan. O halde Medinede insanların Cuma kılmaları cemaat
    oldukları
    için değil, ortamları müsait olduğu içindir. Şayet iddia edildiği gibi,
    gayr-i İslâmî sistemlerin otoritesi altında Cuma kılmak o sistemleri meşrû hale
    getirmek veya onunla entegre olmak veyahut da Tâğût’u velî edinmek anlamına
    gelseydi, Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm devletinin kurulduğu güne kadar Cuma
    kılınmasına müsaade etmemesi gerekirdi. Şayet Rasûlullah bu ictihadında
    hata etmiş olsaydı, Allah Teâlâ’nın Rasûlünü uyarması, onun da müslümanları
    bundan vazgeçirmesi icap ederdi. Hâlbuki böyle bir şey olmamıştır.
    O halde yeryüzünün her tarafında kâfirlerin hâkim olduğu bir ortamda
    Allah’ın Rasûlü Cuma kılarak ve kılınmasını emrederek tavır koyarken Cuma
    namazını terkederek tavır koymak bu insanların aklına nereden geliyor?
    Eğer düzene tavır konulacaksa, bunun yolu Allah’ın farz kıldığı bir ibâdeti
    terketmek değil, en mühim kamuoyu oluşturma vâsıtası
    olan bu ibâdeti
    lâyık-ı veçhiyle (hangi mekânda daha uygunsa orada) yerine getirerek
    müslümanları bilinçlendirmek ve bu yüzden gayr-i İslâmî güçlerden
    gelebilecek
    tehlikelere karşı da göğüs germektir. İslâm’ın farz kıldığı bir
    ibâdeti terketmek, diğer bir ifadeyle İslâm’ın kesesinden fedâkarlık yapmak
    tavır değil, tâviz vermektir. Bütün bunlar bir yana
    İslâm’da “siyâsî tavırla
    herhangi bir namazı terketmek” diye bir ibâdet şekli yoktur.
    Hepsinden önemlisi -keskin sirke küpüne zarar misali- bu tür hareketler
    başkalarından daha ziyade müslümanları rahatsız etmekte ve geniş halk
    kitlelerinin kendilerini dışlamalarından başka bir sonuç vermemektedir.
    Nitekim bunların bu tavrı, başkalarından önce müslümanların büyük bir
    kesimin tepkisini toplamış ve hemen hemen büyük bir çoğunluk tarafından
    dışlanmış durumdadır. Daha önce bu anlayışta olan nice Müslüman, bu konuda
    hataya düştüklerini de kabul etmektedir.
    - 276 -
    Netice itibarıyla hiç bir ibâdet, bu arada da Cuma namazı ister siyâsî tavırla
    isterse başka bir maksatla terkedilemez. Dinde siyâsî tavırla ibâdetlerin
    terkedilmesi diye bir ibâdet mevcut değildir.
    Bu kapının aralanması dinin
    bütün emirlerinin iptaline sebep olacak çok tehlikeli bir davranış şeklidir.
    Bu düşünceyi destekler mâhiyette ne bir âyet, ne bir hadis, ne bir sahâbi
    sözü, ne bir icmâ, ne de bir kıyas bulmak mümkündür.737
    737] Hanefi fakihlerinin dâru’l-harpte, istilâ edilen ülkede, İslâm devlet başkanı yokken Cuma kılmaları gerektiği
    hakkında, geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl
    Yayınları, s. 350-364..
    5. BÖLÜM
    ŞİRK VE KÜFÜRDEN UZAKLAŞMA
    - 278 -
    27. HUTBE
    Şİ RKI NE KADAR TANIYORUZ?
    Âyet :
    قُلْ انَِّمَٓا انََا۬ بَشَرٌ مِثْلكُُمْ يُوحٰٓى الَِيَّ انََّمَٓا الِهُٰكُمْ الِهٌٰ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لقَِٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ
    عَمَلاً صَالِحاً وَلَ ا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً
    “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece
    bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin
    ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.”738
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً
    عَظ۪يماً
    “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan
    başkasını dilediğine bağışlar.”739
    أْمُرُٓونّ۪ٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ � قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَ
    وَلقََدْ اوُ۫حِيَ الِيَْكَ وَالِىَ الذَّ۪ينَ مِنْ قبَْلكَِۚ لئَنِْ اشَْرَكتَْ ليََحْبَطنََّ عَمَلكَُ وَلتَكَوُننََّ مِنَ الخَْاسِر۪ينَ
    بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
    “De ki: Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi
    emrediyorsunuz? Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki
    peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin
    şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a
    kulluk et ve şükredenlerden ol.”740
    Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve saltanatta ortaklık
    anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında veya fiillerinde ortak ve
    denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak,
    herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm,
    bâkî gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir.
    Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan başkasına vermek
    şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
    738] 18/Kehf, 110
    739] 4/Nisâ, 48
    740] 39/Zümer, 64, 65, 66
    - 279 -
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs
    yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de
    şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine
    ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.”741
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete
    gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette
    bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”742
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin
    adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibârettir. Bütün
    Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı
    Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak
    durulması konusudur. Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri
    peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların
    sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha
    inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar
    ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en
    büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve
    Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu,
    cömert insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman
    geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka; güneşe, aya,
    bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, Melekleri
    Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere tapıyorlardı. Aslında insanların
    Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsinin hevâsını ilâh
    edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler
    arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı
    yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir
    şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar
    kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu
    kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde
    Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı
    görünüm budur.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her
    şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece
    tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı
    741] 18/Kehf, 110
    742] 4/Nisâ, 48
    - 280 -
    Allah’a isyana sevk ederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için
    değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’an’da “Şirk” kelimesi ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk kelimesi geçmese
    bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi
    konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, müşrikleri, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan,
    insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve neces, yani pislik (pis değil;
    pislik) olarak nitelendirir.743 Kur’an’da şirk, herhangi bir şeyi, kavramı veya bir
    kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından Allah’la
    eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıyla göstermektir. Kur’an bize
    Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh olmadığını
    kesin ifadelerle bildirmiştir. Allah’tan başkasının ilâh kabul edilmesi, bir şahıs
    veya nesnenin Allah’ın Kur’anda bildirilen bazı özelliklerine sahip olduğu
    varsayımıyla olur. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan
    başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la
    birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh
    kabul etmektir, yani şirktir.
    Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri
    hususunda uyarır:
    “De ki: Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?
    Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de
    vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa
    gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve
    şükredenlerden ol.”744
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: Kesin delilinizi getirin, İşte benim
    ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları. Hayır, onların çoğu gerçeği
    bilmez de yüz çevirirler.”745
    “O, ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na şirk/ortak koşmanızdan mâsumum,
    berîyim’ de.”746
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile,
    onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan,
    bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzâde Karun’lar, yani zengin elit tabaka ve
    bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın
    hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
    743] 9/Tevbe, 28
    744] 39/Zümer, 64, 65, 66
    745] 21/Enbiyâ, 24
    746] 6/En’âm, 19
    - 281 -
    Kur ’ân -ı Kerim ’de Şirkin Tan ımlar ı
    Kur’ân-ı Kerim’e göre şirk büyük günahtır,747 büyük bir zulümdür,748 aynı
    zamanda büyük cehâlettir.749 O yüzden şirk, ilme ve akla dayanmaz; şirk zanna
    göre harekettir.750 Apaçık sapıklık751 ve büyük bir alçaklıktır.752 Şirk âhiret
    inancıyla bağdaşmadığından dünya hayatına düşkünlüktür.753 Şirk, Kur’an’da
    halkı, sağlam temellerden uzak tutma olarak da tanımlanır.754 Takvâ gibi gerçek
    ve güzel korkulardan uzak olduğu için müşrik, kendi içini kemiren ve onurunu
    tümüyle yok eden çirkin korkulara mahkûm olur. Şirk, kalplerin korku ile
    doldurulması demektir.755 Müşrikler, Tevhid inancında olanlara karşı düşmanlık
    yaparlar.756 Bütün bu sebeplerden dolayı şirk insanı ebedî cehennemlik yapar.
    Cennetin kapıları onlara kesin olarak kapanır.757
    Şirkin Sebepleri
    Kur’ân-ı Kerim, şirkin çirkinlik ve zararlarını anlatıp insanları ondan
    sakındırırken, şirkin kaynağını, sebeplerini de açıklar. Bu sebepleri şöyle
    özetleyebiliriz:
    1-) İnsanların tevhidden sapıp, şirke düşmelerinin asıl sebebi; insanın
    nefsinin arzularına tapması, hevâsını ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı
    üstünlük sağlayıp onları kendisine kul etmek istemesidir.758
    Bağy; hakka saldırı, payına râzı olmayıp başkalarının payına saldırma,
    haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik mânâlarına gelir. İnsanları
    bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeleri, nefislerine
    tapınmalarıdır.759 Şirk, nefsinin hevâsını ilâh edinenlerin, insanları kendilerine
    kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi
    hevâlarını/arzularını ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri
    ve başkalarının haklarını gasp üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar,
    ortaya attıkları sahte ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine (kendi
    747] 4/Nisâ, 48
    748] 31/Lokman, 13
    749] 21/Enbiyâ, 24
    750] 6/En’âm, 116
    751] 29/Ankebût, 5; 4/Nisâ, 116
    752] 7/A’râf, 152
    753] 2/Bakara, 96
    754] 29/Ankebût, 41
    755] 3/Âl-i İmran, 151
    756] 5/Mâide, 82
    757] 5/Mâide, 72
    758] Bak. 79/Nâziât, 24; 43/Zuhruf, 51; 3/Âl-i İmran, 10
    759] 25/Furkan, 43; 28/Kasas, 50
    - 282 -
    çıkarlarına) taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği
    düzenin adıdır.
    2-) Atalarına ait özelliklerle gururlanmak ve halkı atalarının bâtıl inancına
    sevketmek.760
    3-) Diğer varlıkları Allah ve Rasûlünden çok sevmek.761
    Şirkin Çeşitleri
    1- Şirk-i İstiklâl: Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak yahut tamamen
    ayrı olmak üzere bir veya birden fazla ma’bûdun varlığına inanmaktır. Eski
    Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya mecûsîlerin iyilik ve kötülük tanrısı
    inançları gibi.
    2- Şirk-i Teb’îz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden
    fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul etmektir.
    Hristıyanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-rûhul kudüs toplamı olarak bir
    olduğu inancı gibi.
    3- Şirk-i Takrîb: Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna
    inanmakla beraber, ona yaklaştıracağı inancı ile insanların kendi yaptıkları
    put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz zamanında yaşayan
    câhiliyye Arapları putlara, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile
    tapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp
    da kendilerine birtakım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a
    daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”762
    4- Şirk-i Taklîd: İnsanların husûsî olarak beğenip seçtikleri için değil de,
    atalarından geldiği için kabul ettikleri şirktir. Genellikle insanların çoğu dinini
    seçerek değil, içinde bulunduğu toplumda o din bulunduğu için bir dine sahip
    olur. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde
    bulduk. Biz de onların izlerine uyan kimseleriz.”763
    5- Şirk-i Esbâb: Kâinattaki her türlü kanunun Allah’ın yaratması ve
    müsaadesiyle değil de, kendi kendine oluştuğuna ve işlediğine inanmak.
    Kâinattaki her şeyi yaratan ve eşyanın husûsîyetlerini tayin ve takdir eden
    Allah’tır. Kâinatta her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş
    yakıcıdır gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak her
    760] 2/Bakara, 170; 43/Zuhruf, 23, 24
    761] 9/Tevbe, 24; Yine bak. 2/Bakara, 165, 96
    762] 39/Zümer, 3
    763] 43/Zuhruf, 23
    - 283 -
    şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir.
    Her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmadığına inanmakla
    beraber, sebepleri Allah’ın yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi
    yalnız tabiata ve zâhiri sebeplere vermektir.
    Bu tasnifin yanında, şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılır.
    Gizli Şirk
    Şirk, gizli ve açık olmak üzere de ikiye ayrılır. Açık şirk: Allah’ın zâtında,
    sıfatlarında ve isimlerinde ortak tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat
    gizli şirk öyle değildir. Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine) kafa
    tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu şirkin
    farkına varmak zordur. Maalesef, günümüzde dinini tam olarak bilmeyen
    bazı müslümanlar gizli şirke bulaşmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed
    (s.a.s.) bu hususta müslümanları uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında
    gelir. Meselâ bir insan Allah’a ibâdet ederken insanların gözüne girmeyi,
    onların yardımlarından faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna
    gizli şirk denir. Çünkü İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır.
    Çağımızda bir hastalık derecesine varan, aşırı mal-mülk sevgisi, aşırı para ve
    servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular da gizli şirk sayılmışlardır.
    Bunlar için delicesine çalışılırsa, bu çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı
    şirke götürebilir.
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”764 Allah Rasûlü (s.a.s.)
    bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.”
    ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet
    günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman: ‘Dünyada kendilerine
    riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir
    karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”765
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız.
    Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi:
    “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde
    böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir
    şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
    mağfiret dileriz’ deyin”766 buyurdu.
    764] 12/Yûsuf, 106
    765] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
    766] İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr
    Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm
    - 284 -
    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım, beni ve
    oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Yâ Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok
    insanı saptırdı.”767 Âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.) bile, kendinin ve
    neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.
    Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri
    daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin
    her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine
    iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz
    ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız
    O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun
    eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı
    zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler
    kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm
    âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”768
    “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, O’ndan başka bir rab mi arayayım?”769
    Allah’a kulluğun gereği, itikadı ve imanı sağlamlaştırmaktır. Kimin
    itikadında/inancında hafif de olsa sapma olur ve imanı bozulursa, onun
    ibâdetleri ve amelleri Allah katında kabul olmaz. İtikadı düzgün, imanı sahih
    ve sağlam insanın ise, az ibâdeti (meselâ farzlarla yetinmesi) bile Allah katında
    çok ibâdet yerine geçer. Düşüncelerimiz, okuduklarımız, yaşadıklarımız ve
    eylemlerimizin amacı itikadımızı sağlamlaştırmak olmalı, duâlarımızda da
    Allah’tan bunu istemeliyiz.
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve
    düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla
    şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle
    İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak
    ölmektir.
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ
    imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
    isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit
    olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman
    oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin
    (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde,
    II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    767] 14/İbrâhim, 35-36
    768] 6/En’âm, 163-164
    769] 6/En’âm, 164
    - 285 -
    de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil;
    tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle
    uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü
    bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
    ıslah zannediyor.
    - 286 -
    28. HUTBE
    İTTIBÂ ŞIRKI
    Âyet :
    اِتَّخَذُٓوا احَْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا امُِرُٓوا الَِّ ا لِيَعْبُدُٓوا الِهٰاً
    وَاحِداًۚ لَٓ ا اِلٰهَ اِلَّ ا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka
    bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları
    şeylerden yücedir.”770
    اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَ ا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَ
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”771
    أذَْنْ بهِِ اللهُّٰۜ وَلوَْلَ ا كلَمَِةُ الفَْصْلِ لقَُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَانَِّ � امَْ لهَُمْ شُرَكؤُٰٓ۬ا شَرَعُوا لهَُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لمَْ يَ
    الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
    mı vardır?”772
    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”773
    “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer
    onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.”774
    Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
    rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı
    helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy:
    “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 775
    İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak mümkündür:
    İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde
    770] 9/Tevbe, 31
    771] 7/A’râf, 3
    772] 42/Şûrâ, 21
    773] 42/Şûrâ, 10
    774] 6/En’âm, 121
    775] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
    - 287 -
    bile (istisnalar dışında) tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile
    yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek
    adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti bozan şeylerin
    üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki
    insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin
    yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah
    kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden
    dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen
    olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına
    bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm
    topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın
    elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna
    gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden
    çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi
    korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip
    insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir
    uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah
    edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla
    devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”776 Çözüm, câhiliyye düzenini
    devirip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in
    yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik
    ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’an en fazla önem
    verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan
    âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu
    kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye
    tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya
    dikkat çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka
    söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın
    hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir.
    “Ey iman edenler, İman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda
    iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 777
    776] 26/Şuarâ, 227
    777] 4/Nisâ, 136
    - 288 -
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler
    inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler
    de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması,
    hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler,
    İman edin!”778 diye uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap
    olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli,
    başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük
    hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır
    ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere.
    İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih
    yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.779
    “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere
    müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”780 Bunun
    için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah’a kulluk
    edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide dâvet ediyorlardı.
    Peygamberimiz de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle,
    onunla Allah’ın yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...”
    diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi
    kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa
    o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat
    arasında bir uçurum vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli
    sebepleri vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı,
    Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar,
    zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve
    haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı:
    İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine
    uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve
    ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen
    hüküm koyması, helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    778] 4/Nisâ, 136
    779] Bkz. 33/Ahzâb, 44
    780] 39/Zümer, 17-18
    - 289 -
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar. Yığınlar,
    tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu bırakmayı kolay
    kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya
    bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara
    bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları,
    onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre,
    gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması
    yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa
    iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden
    çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite,
    hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir.
    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
    Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!”781
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir.”782; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir?
    Hiç düşünmüyor musunuz?”783
    “Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı?
    O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz
    (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 784
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle yığınlar
    üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti
    kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına
    gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine
    sığınarak, güya onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha
    çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar.
    Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar
    ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim
    de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü
    ben, onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    çıkaracağından korkuyorum.” 785
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş,
    onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendilerine
    781] 7/A’râf, 54
    782] 12/Yûsuf, 40
    783] 16/Nahl, 17
    784] 35/Fâtır, 3
    785] 40/Mü’min, 26; Ve yine bkz. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    - 290 -
    karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için,
    dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve
    takdim ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında. Şirk
    de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba ve dedelerin örfü, kamuoyu
    tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran
    ve dilediğini haram yapan rablerdi.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah
    nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalple
    tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri
    (her şeyleri) tevhidle değişince, şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok
    büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın
    öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın
    ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna
    inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a
    iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl
    olur?!
    İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu konuda
    Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına
    girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve
    râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar,
    tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan
    başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”786 Adiy: “Ya
    Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh
    edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı
    da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 787
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”788; “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara
    meşrû kılacak ortakları mı vardır?”789; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde
    786] 9/Tevbe, 31
    787] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
    788] 7/A’râf, 3
    789] 42/Şûrâ, 21
    - 291 -
    hüküm vermek, Allah’a aittir.”790; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları
    için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik
    olursunuz.”791; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli
    işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir
    burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”792;
    “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra
    onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar,
    aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen
    onlardan bir grup yüz çevirir.”793; “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte
    onlar kâfirlerin ta kendileridir.”794; “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar?
    İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan)
    kim olabilir?”795; “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”796; “Ey iman
    edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre.
    Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman
    ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin);
    bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”797; “Allah ve Rasûlü,
    bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi
    isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”798; “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/
    hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”799; “İman
    edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven
    onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”800; “...Hüküm sadece Allah’a aittir.
    O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din
    budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 801
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve
    Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar
    Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse
    Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı
    kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan
    eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve
    790] 42/Şûrâ, 10
    791] 6/En’âm, 121
    792] 4/Nisâ, 65
    793] 24/Nûr, 47-48
    794] 5/Mâide, 44
    795] 5/Mâide, 50
    796] 95/Tîn, 8
    797] 4/Nisâ, 59
    798] 33/Ahzâb, 36
    799] 7/A’râf, 54
    800] 6/En’âm, 82
    801] 12/Yûsuf, 40
    - 292 -
    onun için alçaltıcı bir azap vardır.”802; “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki:
    ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz
    Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”803; “Tâğuta
    kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!)
    Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola
    ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”804; “(Rasûlüm!) De
    ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve
    Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 805
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve
    puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde,
    zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 806
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir şekilde
    irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetmeyenler kâfirlerdir.”807 âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl
    saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük
    günah) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede
    Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir
    edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri
    ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır.
    Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgili
    değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında
    belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm
    vermek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir.
    Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki
    farklılığa rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle:
    802] 4/Nisâ, 13-14
    803] 8/Enfâl, 1
    804] 39/Zümer, 17-18
    805] 3/Al-i İmrân, 31-32) Yine bkz. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr,
    50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115
    806] İbn Mâce, hadis no: 4205
    807] 5/Mâide, 44
    - 293 -
    “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona
    denktir veya bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm
    tarihinde fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda
    ihtilâf etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve
    kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak.
    İkrâh bunun dışındadır;808 çünkü ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle
    insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da
    söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini
    kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın
    hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat
    etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu
    iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması
    uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ ilâhe illâllah” deyince
    müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla
    söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu
    kelimeyi sadece diliyle söyleyenler.809
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri
    vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker)
    yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme),
    siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde
    ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme
    anlayışının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    İlâh Nedir ?
    Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan
    biri de “ilâh” kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince
    anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak
    koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine
    aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün
    olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak,
    kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    808] 16/Nahl, 106
    809] Geniş bilgi için bak. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
    - 294 -
    Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden
    çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık” anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan,
    kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı “ilâh”tır.
    Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan,
    kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret
    ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan,
    herşeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve
    esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir
    varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan,
    ibâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.” İlâhlık ve
    otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah
    (c.c.) gelmelidir.
    İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid
    inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz. Nûh’tan sonra da
    yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen
    birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl
    inanış devam etmektedir. Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan,
    duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan
    üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır.
    Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri
    bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da
    insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir.
    Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına
    göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga
    ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski
    Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri
    zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı
    göstermişlerdir. Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm,
    bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve
    insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç,
    insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların
    Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’
    konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir.
    Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan,
    Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler.
    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş
    - 295 -
    olur. Dinimizde bunun adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme,
    affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma
    gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar ‘ilâh’ haline
    getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir
    başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor”
    diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek
    söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ,
    geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terk etmemişlerdir. Bugün
    kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları,
    kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi
    görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez
    diye inanılmaktadır. Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’,
    ‘sanat ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey sevgili sana
    tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir.
    Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en
    üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka
    üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine,
    yani şirke sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclislerin
    koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, ‘karşı gelinemez,
    değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’ düşüncesi, onları ilâh saymanın
    çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç
    var sanmaktalar, dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının,
    ‘birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür,
    onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki düşünce ve inançları,
    onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği
    hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve
    kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü
    var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya
    başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan
    Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o
    kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram
    sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki
    sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da
    - 296 -
    birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları,
    ‘Allah’ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama
    yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz
    onları tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı
    gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa, kim Allah’ın dışında herhangi
    bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının
    ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor
    demektir. Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın
    ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor
    demektir. İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe
    illâllah, Muhammedun Rasûlullah” Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz.
    Muhammed Allah’ın rasûlü, elçisidir.” “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip
    tapınma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” 810
    810] 28/Kasas, 88
    - 297 -
    29. HUTBE
    GÜNCEL CÂHILÎ EĞITIMDE ŞIRK
    Âyet :
    يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اطََعْنَا اللهَّٰ وَاطََعْنَا الرَّسُولَ ا وَقَالُوا رَبَّنَٓا انِآَّ اطََعْنَا
    سَادَتَنَا وَكُبَرَآءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve
    büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz,
    onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”811
    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap
    câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki
    modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil
    eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim
    geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve
    eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak
    başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda
    Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk
    insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe
    bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden
    tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim
    olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı
    ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı
    hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta
    uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler
    karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır
    ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda doğal kabul
    edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir
    saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi
    811] 33/Ahzâb, 66-68
    - 298 -
    bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye
    toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan
    müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna
    katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel günlerde
    bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınma ve
    âyindir.
    İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus, bireysel,
    sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve tevhidin ikamesidir.
    İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır aldığı için müslümanlar 20.
    y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden uzak yaşadılar. Put heykelleri
    ve putlaştırılma ihtimali olan resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci
    asırda, tâğutların ve onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla
    her çeşit putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
    Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen
    tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak
    düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman
    çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka
    bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul
    ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli,
    en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir
    kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettirilip
    körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği
    Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta.
    Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev
    yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır
    insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir,
    tıpkı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde
    ve Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa, fırlatılınca ekonominin yerle bir
    olduğu düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin.
    Okullarda da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde
    farklı kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî
    kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla
    yönlendiriliyor. Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak
    eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim
    değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler
    - 299 -
    olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek
    demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime,
    laik eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir.
    Hâlbuki Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah’a ve izin verdiklerine
    aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale
    ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı
    düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın
    oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun,
    hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir.
    Bismillâh deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu
    aleyküm’le sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette.
    Ama, besmele ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği
    tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur.
    İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka
    hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı
    ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var
    edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara
    inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine
    hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan
    anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?
    Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen
    şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir
    peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ
    et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını,
    karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî
    inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve
    hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır,
    tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi
    değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
    Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
    câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma,
    Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de
    Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel
    Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş,
    kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer
    tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
    - 300 -
    Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din,
    sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar
    olarak “keşke olmasa” dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve
    Ahlâk Bilgisi” dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı
    gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine
    ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu ders
    kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki kabul
    etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç
    kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde
    Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e
    şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet ve
    hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele alınsa da, yine de,
    Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan başka bir dinle ilgili
    bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna
    göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasılsa
    çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları,
    Kur’an’dan fazla Nutuk’tan alıntıları göstererek “bu din benim dinim değil; bu
    kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!” deyip halk tabiriyle “din dersi”ne
    girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi isteğe bağlı kabul eder- başta babası
    ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın,
    putperestlikle İslâm’ın sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış
    doğrultusunda düzenin oltaya taktığı bir yemdir.
    Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar,
    hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda
    da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların
    önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en
    büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş
    müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
    Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın
    gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem olmuş
    olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır, bu
    yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme, başka
    dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan ibarettir.
    Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun
    ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine,
    Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz
    Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar
    - 301 -
    hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri
    ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo
    ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç
    kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana”
    der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz
    zâta kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek
    zorundayız. Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın
    olamayacağını vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net
    şekilde tebliğ ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı
    tümüyle yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin
    gereklerini yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ ettiğimiz
    dinimizin adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Bugün
    şikâyet ettiğimiz şey, uygulanan resmî dinin, başta eğitim olmak üzere, yargı,
    ticaret, insanlar arası ilişki gibi hemen her alanda İslâm’a hak tanımaması
    ve baskı altında tutup kendi bâtıl dinini zorla dayatmasıdır. Ayrıca, bütün
    bunlar, kaypakça ve kalleşçe, yani bizim kavramlarımızla söylersek münâfıkça
    tavır içinde uygulanmaktadır. Avrupa’da çocuğunu okutmak zorunda kalan
    gurbetçi vatandaşlarımızın işi daha kolaydır. Onlar, okulların İslâm okulu
    olmadığını, öğretmenlerin de Müslüman olmadıklarını biliyorlar, rahatlıkla
    çocuklarına anlatabiliyorlar. Oradaki okullar ve öğretmenler de münâfıkça
    davranıp “biz de sizin dininizdeniz” demedikleri için çocuklar da okullarda
    öğrendiklerinin İslâm’a ters düşen çokça yönleri olduğunu rahatlıkla biliyor,
    gerekli görüyorsa kendi dinini başka ortamlarda ve gerçekten Müslüman olan
    kimselerden öğrenmeye çalışıyor. Buradaki eğitimin İslâm’la uyuşmadığı ve
    farklı bir dinin çerçevesi içinde eğitim verildiği gerçeği ısrarla göz ardı ediliyor.
    Açıkça, “biz Müslümanlığa düşmanız, irticadan kastımız İslâm’dır, İslâm’ın
    kamusal alan dediğimiz toplum hayatında en küçük bir görüntüsüne bile
    müsaade edemeyiz. Eğitim kurumlarımızda ve diğer tâğutî kurumlarımızda
    İslâm’ın açığa çıkan hiçbir ibâdetine, hiçbir emrine izin veremeyiz, biz tüm
    insanları devletin adı konulmamış dini olan Kemalizm kurallarına uymalarını
    zorunlu görüyor, dayatıyor ve İslâm’ı düşman kabul ediyoruz” deseler, nifak
    çizgisinden kurtulmuş, maske takmadan erkekçe mücadele etmiş olacaklar.
    Böyle yapmış olsalar cahil ama kendisini Müslüman kabul eden halkın şiddetli
    tepkisiyle karşılaşacaklarından korkuyorlar.
    Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olursa olsun
    okutayım” demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak anlamında
    kullanılan câhillik kötüdür, ama küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok
    ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından,
    - 302 -
    çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim
    diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip
    yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince,
    O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş,
    bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören
    kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut
    hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist
    bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da
    ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği
    tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan
    hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir
    Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene
    uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla
    elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul
    dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap
    verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk
    ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce
    bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir.
    Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi
    davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
    ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler,
    “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer
    hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma
    çabası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek,
    ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları
    gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı
    olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların
    evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri
    gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı
    için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya
    da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul
    putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü.
    Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
    Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık
    yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik
    - 303 -
    ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk
    olmaması mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak
    kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun
    bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur,
    daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu
    bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir
    daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk” mu demeliyiz? Yoksa daha
    güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil
    ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya
    gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını
    yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük
    bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha
    dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa,
    bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
    ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen
    olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor.
    Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında
    yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık
    suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa
    bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa
    onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada, tartışmalı olan, yoruma
    tâbi olan hususları kastetmiyoruz. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la
    bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna
    veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve
    her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi
    gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde.
    ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı
    memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı?
    Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile
    müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
    ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana
    ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    - 304 -
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır.
    Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak,
    ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde
    yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey
    Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da
    onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları
    büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”812
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta
    zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor.
    İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla
    cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le
    karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın
    zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.813
    Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması,
    hazmedilip özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip
    uygulanması gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
    hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına
    hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap yüklü
    merkep814 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.815 O yüzden
    takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan
    uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek,
    onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan
    mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında
    olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller; tersine
    bir devşirme söz konusudur.
    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana
    ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman
    812] 33/Ahzâb, 66-68
    813] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    814] 62/Cum’a, 5
    815] 35/Fâtır, 28
    - 305 -
    cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve babaları
    yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer
    baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse,
    evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri
    olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar
    oluşturacaktır.
    Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine
    hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki
    kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi
    üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın
    dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin
    hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar
    yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum
    sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin
    edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri
    ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde
    değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği
    gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin
    kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler
    ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun
    kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve
    yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda
    çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek
    çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir
    etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif
    olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir.
    Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar,
    bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf etmelidir.
    Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile;
    diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi
    toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu
    tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler,
    mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi
    gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli
    - 306 -
    olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına
    yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin,
    ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da tercih
    edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman
    için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır.
    Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda
    belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın affetmesini
    umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh
    olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür davranışlarını sergileyemez.
    Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir
    Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için
    ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl
    taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların
    övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram ve törenlere
    katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler
    çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır.
    Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler
    olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir
    Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o
    tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar
    verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice
    yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi ve pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin
    edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    Bir mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları
    için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli
    olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler
    olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını
    duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir.
    Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    - 307 -
    30. HUTBE
    TARIHTEN GÜNÜMÜZE PUT VE PUTLAŞTIRMA
    Âyet :
    قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اسُْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي ابِْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اذِْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ انَِّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا
    تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِّٰۘ كَفَرْنَا بكُِمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ ابََداً حَتّٰى تُؤْمِنُوا باِللهِّٰ
    وَحْدَهُٓ
    “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani
    onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizi inkâr ettik ve siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar bizimle sizin
    aranızda ebedi düşmanlık ve kin belirmiştir.”816
    اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz
    mısınız?” 817
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin
    adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün
    peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir. Kur’an-ı
    Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak
    durulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde
    koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların
    sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha
    inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar
    ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 360 tane put bulunuyordu. Bunların en
    büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeûk ve
    Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu,
    cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve
    zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan başka,
    güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise,
    melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı.
    816] 60/Mümtehıne, 4
    817] 21/Enbiyâ, 67
    - 308 -
    Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi
    nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz
    zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her
    devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh
    olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her
    ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah
    olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile
    ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde
    şirkin aldığı en net görünüm budur.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî mânevî her
    şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece
    tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı
    Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için
    değerli herhangi bir şey put olabilir. Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık
    taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani
    Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade,
    zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu
    kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk
    yığınlarından meydana gelir
    Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibadet
    şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber,
    genel olarak iki kısımda mütâlâa edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden
    yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara
    sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen
    veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
    Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında
    tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç
    ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her
    putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel
    bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı
    ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap
    yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün
    çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik
    - 309 -
    yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından
    saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman
    Kâbe’ye girmiş ve orada peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce,
    bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı
    kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce,
    onların da kırılmasını emretmişti.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en
    beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının
    sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık
    olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız
    (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
    Allah’tır.” 818
    Put, sadece Arapların cahiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde
    şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif cahiliyye
    sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş,
    hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit
    puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz.
    Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten
    maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan
    şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar
    geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddîmanevî
    her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak
    olarak nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç, taş,
    maden vs. şeylere ibadete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar niçin putlara
    taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden tâzimde bulunulmuş ve
    bulunula gelmektedir?
    Putlara Tap ınman ın Sebepleri
    Kur’an, putlara tapınma sebepleri konusunda şunları sayar:
    1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma arzusu:
    Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul
    etmez ve insanları putperestliği bırakmaları için en keskin ve sert dili kullanır.819
    2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yüceltme
    ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk
    818] 37/Sâffât, 95-96
    819] Bkz. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86
    - 310 -
    olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler,
    Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile
    olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara
    vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. 820
    3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun
    arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk koşmak olarak
    değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de,
    onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan
    başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok
    Allah’ı severler...”821 Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine
    veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda
    feda edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın
    belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh
    ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu
    sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a
    denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebî ve velîleri gibi değerli
    kullarını severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir. Zira
    Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki farkı bilip ona göre
    davranmak gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na
    ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı
    putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı
    olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti.822 Fakat,
    Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Daru’n-Nedve’nin
    kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini
    istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine ğmen, tevhid’in karşısında durarak
    şirke sarılıyorlardı.
    Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden
    kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece
    Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine
    bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri,
    bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı,
    sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet
    adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını,
    820] Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nuh, 23
    821] 2/Bakara, 165
    822] Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    - 311 -
    mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece bunlara kulluk
    ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî,
    şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa,
    hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri,
    kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını
    harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tümüyle zıt olan sistemleri
    kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
    Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan hiç
    ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasülü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak
    putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi
    putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilân ediyorlar.
    Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse
    sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar,
    kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize
    çıkararak müslüman yapamaz!..
    Putlar ı Kırmak
    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı
    ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın
    verdiği bir vesveseden ibarettir.823 Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi
    bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişinin her şeye, herkese
    ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah
    gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına
    gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük
    gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak
    hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay,
    hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman
    ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne
    durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak
    uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde
    Allah’ın yardımını, hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici olarak
    göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap şirktedir. Bu,
    dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları bırakarak sadece Allah’a
    823] 14/İbrâhim, 22
    - 312 -
    yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan
    Allah’a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim
    Allah’tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve
    onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.” 824
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ yahûdilerin
    edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur. Bunlar,
    sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen
    şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle
    şirkin mantığını yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer
    putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak
    için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı büyük değişim,
    öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski
    yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile, tamamen farklı bir bakış açısına
    ve kavrayışa sahip olur muvahhid insan. Eskiden atalarından gördüklerine,
    kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını,
    şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece
    binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek için uğraşmayı
    bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek
    Allah mı?”825 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim olur.
    “İbrâhim / İçimdeki putları devir / Elindeki baltayla / Kırılan putların yerine
    / Yenilerini koyan kim?
    Ve Rasûlullah
    Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran bir peygamber babanın, put
    kıran bir peygamber oğludur. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put
    kıran bir peygamber idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasûlullah
    da, put kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki
    putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de müşrik
    putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan
    put heykelleri paramparça edip kırmıştır. Rasûlullah, hem putçu ideolojileri
    ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.
    824] 65/Talak, 2-3
    825] 12/Yûsuf, 39
    - 313 -
    Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ
    yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur.
    Bunlar, sembolleştirilen şirk unsurlarına karşı vurulan darbelerdir. Bugün de
    sembolleştirilen şirk unsurlarına, putlara karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir;
    ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmak, putperestliğin gönüldeki
    ve zihindeki dayanaklarını öncelikle yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar
    yıkılmadan diğer putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve
    kafalardan yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi ve Allah’ın razı
    olacağı o bakış tarzıyla putlara tavır alınması gerekmektedir.
    “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani
    onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizi inkâr ettik ve siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar bizimle sizin
    aranızda ebedi düşmanlık ve kin belirmiştir.”826 Muhammed aleyhisselâm gibi
    ve aynı ifadelerle bize örnek gösterilen ikinci peygamber olan Hz. İbrâhim’in
    putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Enbiyâ sûresinin 51-71. âyetlerinde
    ve Sâffât sûresi 83-98. âyetlerde diğer mü’minleri özendirecek şekilde ve
    ayrıntılı olarak destansı bir şekilde anlatılır. Bu hususlar genellikle bilinir.
    Ama Muhammed aleyhisselâm’ın Mekke döneminde illegal bir şekilde putları
    kırdığı pek bilinmez. Şimdi, bu olayı anlatmaya çalışalım:
    Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan Rasûlullah’ın,
    müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk haline getirdikleri tevhidin
    merkezi Mekke’deki bir uygulaması şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret
    edeceği sırada gündeme gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib
    (r.a.) anlatıyor: “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık.
    Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak istedim.
    Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma çık!” dedi.
    Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi ki, istersem göğe kadar
    yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından
    yapılmış birçok heykellerle karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden
    ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana,
    şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam
    bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi
    görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”827
    826] 60/Mümtehıne, 4
    827] Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c. 3, s. 259, hadis no: 6396-6398;
    İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal, c. 6, s. 149
    - 314 -
    Olayı anlatan Hz. Ali (r.a.)’nin ifadelerine dikkat edilecek olursa, bu put kırma
    hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp en müsait zaman seçilmiş,
    olay gerçekleştikten hemen sonra koşarak evlerin arasında kaybolup olay
    yerinden uzaklaşılmıştır. Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “İnsanlardan birinin
    bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”
    Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa korkunun
    adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa, tüm ihtimaller düşünülerek
    ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir. Müşrik tâğutların egemenliğindeki
    Mekke’de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah,
    birkaç yıl sonra fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse
    Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.
    Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethi
    günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında ibâdet için dikilmiş üç yüz
    altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla
    dokunduğu her put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi, bâtıl
    yok oldu.”828; “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.”829
    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) beni
    göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın
    kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!”
    buyurduğunu söyledi.”830
    Rasûlullah’ın bu mücadelesini bile bilmeyen, bu da yetmiyor gibi; putlarla ve
    putçularla uzlaşan insanımız, putlara put diyemeyecek kadar, putları savunacak
    şekilde zillete batarak nasıl “tapmıyorum sizin taptıklarınıza!” diyen Rasûlün
    izinden gitmiş ve onun ümmeti olmayı hak kazanmış olacak?
    Ayrıca, şimdi putlar ve putlaştırılanlar; sadece heykellerden ibaret de değil.
    Kemalizm bir put olduğu gibi, laiklik de demokrasi de put olmuş. Devleti ve
    yöneticileri de putlaştırabiliyor insanlar ve devletin kutsal saydığı simgeleri…
    Para bir put görevi yapıyor nice insana yönelik. Topçular, popçular, sanatçı
    denilen kimseler, artistler, şarkıcılar, makam mevkiler, daha neler neler…
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz
    de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı
    kullanmaz mısınız?”831
    828] 17/İsrâ, 81
    829] 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer, B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-
    Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sadi Yüksel, Selefin İzinde, s. 215-219
    830] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    831] 21/Enbiyâ, 67
    - 315 -
    31. HUTBE
    ELFÂZ-I KÜFÜR
    Âyet :
    مَنْ كَفَرَ بِاللهِّٰ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ الَِّ ا مَنْ اكُْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْ ا۪يمَانِ وَلكِٰنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ
    صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
    “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ olmak üzere, kim
    iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.”832
    وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ انَِّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَايَٰاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ لَ ا
    تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ
    “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun Rasulü ile alay mı ediyorsunuz? Boş
    yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.”833
    Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise “kefera”
    fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki
    imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim
    olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı
    küfür” adı verilir.
    Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf,
    istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf,
    inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife
    almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına
    hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
    açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.
    Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka
    yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin sözler
    söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun Rasulü ile
    alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra
    küfre düştünüz.”834
    832] 16/Nahl, 106
    833] 9/Tevbe, 65
    834] 9/Tevbe, 65
    - 316 -
    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle alay etmek,
    onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme)
    sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O’na
    ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere
    Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap
    hazırlamıştır.” 835; “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar
    ve ‘O her söyleneni dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır
    kulağıdır. Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
    Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.” 836
    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve
    Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler
    söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu
    küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak,
    onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali
    yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed (s.a.s.)’e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi
    dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin
    dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü’min
    olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay
    etmek ve onlara buğz etmek ise bid’at ve sapıklıktır. 837
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için
    hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür
    sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme,
    bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür
    sözü söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
    olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara bir azap
    vardır.”838 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir.
    Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri
    için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da
    bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi
    imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını
    kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine
    işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki
    âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
    835] 33/Ahzab, 57
    836] 9/Tevbe, 61
    837] Bkz. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
    838] 16/Nahl, 106
    - 317 -
    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan,
    kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi sevme ifadeleri
    müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol
    takımı ekber, yani Allah’a ait olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte,
    öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler
    söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür
    rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık” gibi
    ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail’e kızılıp ileri
    geri sözler söylenebiliyor. Bir kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle
    göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler
    edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet
    ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu
    edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük
    düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor.
    Allah’tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası
    adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği
    unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar,
    elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.
    Çevrede Çokça Duyulan Elfâ z-ı Küfürden Bazılar ı (Söyleyeni
    Şirke Düşürme sinden Korkulan Çirkin Sö zler )
    A- Allah ’la İlgili
    “Allah’lık” (saf bir insan için)
    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında)
    “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)
    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış
    ve yetersiz olduğu anlamında)
    “Gökte Allah var”, “yukarıda Allah var” (Allah’a mekân isnadı anlamında)
    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
    anlamında)
    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli olmaz
    anlamında)
    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede vb. Allah’ın
    yardım edemeyeceği anlamında)
    - 318 -
    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini
    sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında)
    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında,
    Allah’ın âcizliği anlamında)
    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi Allah’ın hükmü
    uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm
    zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)
    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
    anlamında)
    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
    anlamda)
    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında)
    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad etme anlamında)
    “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibadet edilecek mâbud kabulü
    anlamında)
    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü anlamında)
    “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını verme,
    her şeyi yönlendiren anlamında)
    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk başkasının
    hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)
    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda Allah’ı
    unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)
    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var
    etme manasında başka birine verme, Allah’ın fiiline ortak kabulü anlamında)
    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her şeyi takdir edip,
    her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da
    işler olur anlamında)
    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir” , “Allah şâhit şunu şöyle yaptım” dediği halde,
    yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul
    etmemek anlamında)
    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur, meclisindir”
    (Hâkimiyetin, egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve
    Allah’ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)
    - 319 -
    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının Allah’tan
    başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah’ın büyüklüğünün inkârı
    veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)
    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru bile olsa;
    Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında)
    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu” (Allah’ın
    yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında)
    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi” (Allah’ın
    hükmünü beğenmemek anlamında)
    (O konuda âyet ve kudsî hadis olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
    demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a isnâd etmek,
    dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında)
    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken “Allah’ın ismiyle
    (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle alay etme anlamında)
    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük
    görme, hakaret, inkâr etme.
    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz
    söyleme.
    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.
    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için
    söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca
    taptım.”, “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm” , “Bir Allah’a, bir de sana taptım”,
    “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter” , “Ey, bugünleri borçlu
    olduğumuz ulu Atatürk” vb.
    Allah’tan başkasına dua etmek veya bir kuldan meded istemek
    Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına adak adamak
    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek,
    küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua etmek
    Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek
    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu
    belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir” , “Kemalizm,
    Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek.
    - 320 -
    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip,
    yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah’ı dünya işlerine
    karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda
    Allah’ın dışında otoriteler tanımak
    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı kurtardı”
    , “frene basmasaydı ölmüştüm” , “şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor”
    “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”
    İbadet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
    gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
    b- Dinle İlgili
    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
    karıştırmamak ve laiklik anlamında)
    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok, siyaset
    dinden bağımsız olmalıdır anlamında)
    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle ilgili Bakara
    sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek, bir müslümana
    karışılamayacağı, onun haramları işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/
    muâmelâtla ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında)
    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin müdahale
    etmesine hakkı yoktur, ben neden zevk alıyorsam onu yaparım, din adına bile
    olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında)
    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”, “Demokrasi var, bana kimse
    karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini
    önemsememek ve O’na teslim olmamak, nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp
    ilâhlaştırmak anlamında)
    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların yolunu
    mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de atalarının yolunun en
    doğru yol olduğunu kabul anlamında)
    “Din şöyle diyor, doğru ama...”, “haklısın, fakat...” (Dinin emir ve yasaklarının
    doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata geçirmenin imkânsız gibi çok
    zor olduğu, yaşanamayacağı, başka alternatiflerin zaruri olduğu anlamında)
    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi temel ölçü
    almama, aklı putlaştırma anlamında)
    - 321 -
    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.” (Dini, eski
    zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle ilgili Allah’ın vaadlerini
    inkâr anlamında)
    “Dine bağlı yaşamanın, dindar olmanın zamanı geçti; doğru olursan
    bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli olmasının reddi
    anlamında)
    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye ayırıp, bazı
    günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi anlamında)
    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında)
    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini yerine
    getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve ibadet edenlerin kalbi
    temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar anlamında)
    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin her şey
    olduğu anlamında)
    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasi (halkın
    kendi kendisini yönetmesi)nin her konuya çözüm getiren en üstün idare şekli
    olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından daha üstün bir yönetim şekli
    olduğu anlamında)
    “Aşırı dinciler” , “dinciler” “fundemantalistler”, “dinci teröristler” gibi çirkin
    ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak, müslümanları, dolayısıyla
    İslâm’ı kötülemek anlamında)
    İslâm’a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri çirkin sıfatlar
    takmak.
    İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle ilgili hususlara
    düşman olanları desteklemek.
    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de İslâm’a düşman
    olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara saygı duymak.
    c- Cennet , Melek ve Kaderle İlgili
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle
    vasıflandırmak anlamında)
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti,
    cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli
    kabul etmek anlamında)
    - 322 -
    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir kıza “Melek”
    ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Melekleri insan gibi olduğunu,
    şekillerinin, yapılarının insana benzediğini kabul etmek anlamında)
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e
    hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında)
    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler
    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin (yıldız
    ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/geleceğini gök
    cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında)
    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen, şirk
    düşüncesini yansıtan nice sözler...
    Yozla ştırılan Din ; Halk ın Dini ve Hakk ın Dini
    “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri,
    dinden kendilerine şeriat kıldılar?” 839
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe,
    o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her
    kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 840
    “...De ki: ‘Doğru yol/hidâyet, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden
    sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki,
    Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” 841
    “... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak
    saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” 842
    “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve
    bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” 843
    “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni?
    Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” 844
    Müşrikler İbrâhim’in (a.s.) dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının
    hurâfe ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile nasıl basit çıkarlarına uyan uydurma bir
    839] 42/Şûrâ, 21
    840] 33/Ahzâb, 36
    841] 2/Bakara, 120
    842] 6/En’âm,119
    843] 23/Mü’minûn, 71
    844] 25/Furkan, 43
    - 323 -
    din çıkarmış iseler, onların tâkipçileri de Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra
    aynı yolu izliyorlar. Tarihî süreç içerisinde İslâm toplumunun içinde bulunan
    münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya
    çalışmış; hadisler uydurarak ikinci kaynağın duruluğuna halel getirmeye
    gayret etmişler, hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir
    İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır. Halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü,
    bid’atlere din diye yapışmaları, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı.
    Müslüman olduğunu söyleyen halkın çoğunluğu, önem vermediği için vahyi
    hiç anlamıyor veya yanlış anlıyor. Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok,
    onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan
    etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
    Bütün bu mirasın yanında, yerel ve global küfrün çok çirkin tavırlarına
    muhâtap oldu modern çağın Müslümanları. Bugünkü iletişim akışı içinde,
    medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri
    kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları
    arasında gerçeği yakalamak, gerçek dini öğrenip yaşamak kahramanlık
    istemektedir. İslâm’a düşman düzenlerin, resmî kurumların, okulların ve çevre
    şartlarının gerçek İslâm’a giden yolu nasıl tıkayıp uzlaşmacı bir yolu din diye
    sundukları ortadadır.
    Kalabalıklar, yaşayışlarını dinleri olduğunu söyledikleri İslâm’a göre yön
    vermek yerine; hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline
    getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına
    sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
    İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil;
    çağın icapları tayin etmekte ve din çağın icaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle
    sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
    Modernizm, Batı tarzı hayat biçimi, kapitalizm ve ne olduğu belli olmayan
    demokrasi ve bu çerçevede egemen güçlerce oluşturulmuş konjonktür asıl kabul
    edilmiştir. Ve merkezdeki bu yapı doğrultusunda İslâm te’vil edilmeye, kuşa
    benzetilmeye, moda akımlarla sentez edilmeye çalışılmaktadır. İslâm’ı ırkla,
    ulusalcılıkla, resmî dayatma ve kabullerle, vatan anlayışıyla, şahsî kanaatlerle,
    lider ve örgütlerle, çağdaş felsefî akımlarla, moda ideolojilerle, kavramlarla
    sentez etme gayretleri gözükmektedir.
    İslâm’ı sadece vicdan özgürlüğü olarak görenler mi ararsınız, sadece Allah’la
    kul arasındaki ilişki olarak anlayanlar mı? Dünyamızı düzenlemek için gelen
    İslâm’ın dünya hayatına, kamusal alana karışmasını istemeyenlerden tutun
    da, İslâm’a şeytanlarının söylediği şekilde bir içerik kazandırmaya çalışanlara
    - 324 -
    kadar ne ararsanız bulursunuz müslümanlık adına, Kur’an’ın anlattığı ve
    Peygamber’in yaşadığı gerçek İslâm dışında.
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din, câmilerden halka empoze edilmeye
    çalışılan din, medyanın % 90’ında gündeme getirilen din, İslâm’ın sahtesidir,
    ılımlısıdır; aslı değil. TV’den, kimi bürokratların, particilerin, yöneticilerin,
    sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu
    ılımlı ve sahte dindir.
    Amaç, Dili pak bir ifadeyle; devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip
    yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist
    ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki
    dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu,
    demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun,
    düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara)
    karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek. İncil’e benzer bir Kur’an,
    kiliseye benzer bir câmi, papaza benzer bir imam ve hıristiyana benzer bir
    müslüman oluşturmak.
    Halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı
    kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek. Türkiye
    ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete uymalıydı. Batılı
    anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, caminin kiliseye,
    Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Ortadan
    kaldıramayacaklarını anladıkları İslâm isim olarak var olmalıydı ancak, hüküm
    ve uygulama alanından kaldırıldığı gibi, pratik hayattan da uzaklaştırılmalı
    ve özellikle kamusal alanlardan tümüyle kaldırılmalıydı. Bunun en kolay yolu,
    müslümanlık adına müslümanlığa cephe açmak, din adına gerçek dini dışlamaktı.
    Açık cephe alarak fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını köreltip etkisiz
    hale getirmenin, müslümanlığı tahrif etmeye çalışıp İslâm inanç ve yaşayışını
    saptırmanın, “müslümanım” dediği halde kâfir gibi yaşamanın adını “ılımlı İslâm”
    koymuşlar. Bu tanımlarla uyuşmayan Kur’an’ın istediği İslâm ise, “radikallik,
    fundamentalizm, köktendincilik, terör, bölücülük, taassup, bağnazlık, yobazlık,
    irtica” gibi yaftalarla çirkin gösterilmeye çalışılmış ve belirli mesafeler alınmıştır.
    Halk sadece ismen müslüman kalsın, ama müslümanlığın içini İslâm düşmanları
    doldursun ve “ancak şu şekildeki bir müslümanlığı yaşayabilirsin” diye halkın
    dinini yönlendirsinler; yerlisiyle yabancısıyla egemen küfrün zorba güçleri
    tarafından istenenleri ve yapılanları böyle değerlendirmek gerekiyor.
    Ilımlı İslâm anlayışı, zıtları birleştirme çabasıdır; hâlbuki zıtlar birleşmez.
    İki ayrı şeyin sentezinden farklı yeni bir şey ortaya çıkar. İslâm’la câhiliyyenin
    - 325 -
    kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip
    bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren
    ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur.
    Uzlaşma ve sentezi, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın
    hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm
    demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık
    resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf
    sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif
    edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur,
    bazı benzer yönleri olsa da.
    Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan ılımlı İslâm anlayışına sahip
    kimse, gücünü kabul ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın
    kâfirlerin şekil ve rengine girmesi mümkün müdür? “Ey mü’minler, deyiniz
    ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın boyasından daha güzel ne
    olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 845
    Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
    Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle
    karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir.
    Bukalemun bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi
    onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama, insan için bulunduğu ortama
    göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz
    münâfığın karakteridir.
    Ilımlı İslâm anlayışı, her şeyden önce, Allah’ın dininden tâviz vererek
    egemen küfür dünyasıyla uzlaşma çabasıdır. Müslümanın İslâm’dan tâviz
    vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını
    pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Bu uzlaşma neticesinde kâfirlerin
    ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da
    tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir
    güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla
    belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini
    reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek İlâh olduğunu kabul etmenin en önemli
    şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları
    anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp,
    dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ
    = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın
    845] 2/Bakara, 138
    - 326 -
    kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman
    ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 846
    İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona
    tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı, onun dünya görüşüyle sentez oluşturmayı kesip
    atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma
    nasıl mümkün olabilir? Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan
    peygamberler de kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar
    ve Allah’ın dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû
    Cehillerle pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul
    etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
    İçi suyla dolu bir kova taşımak, iki dolu kovayı taşımaktan daha zordur. Dünya
    ve âhireti beraber dengeli şekilde yürütmek, fıtrata en uygunu ve en kolayıdır.
    Sadece dünyayı zihninde, gönlünde ve yaşayışında taşımak aslında çok daha zor,
    meşakkatli ve streslidir.
    Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah’ın hudûdudur. Allah’ın göstermediği
    kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır.
    Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap
    dağıtılmaktadır. Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve yazılmıştır:
    “Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz bir yıl boyunca
    bütün günahların silinmesine sebep olur.” (Hâlbuki, Peygamber sünnetinde
    ne kandil gecesi kutlamak, ne de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır, ne de
    bol keseden vaatler.) “Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen bir kadın,
    bu davranışlarla nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden bu insanların
    davranışları eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman sana uymazsa sen
    zamana uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun, tâviz vermeden
    yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi geçinmeli, kâfirlere karşı
    da hoşgörülü olunmalıdır...” gibi yaklaşımlar, dini kolaylaştırmak adına tahrîf
    etmek demektir. Dine ilâveler (bid’atler) ve bu şekilde dini zorlaştırmalar ne
    kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler, dini insanların arzu ve hevesine uygun
    hale getirecek tâvizler de o oranda cinâyettir. “Yoksa onların birtakım ortakları
    mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar?” 847
    Ilımlı İslâm düdüğü çalanların maksadı, nefislerine zor gelen dini kolaylaştırmak
    adına sulandırmak, kendi hevâlarından bir din oluşturmaktır. Müslüman, Allah’a
    teslim olan demektir. Aklını, hevâsını, çevresini, insanların isteklerini değil;
    846] 2/Bakara, 256
    847] 42/Şûrâ, 21
    - 327 -
    Allah’ın hükmünü ölçü alan kimse... Onun kolay-zor ölçüsü de, İslâm’dır; Allah’ın
    hükmüdür. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve
    erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur.
    Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 848
    “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) hudutları/sınırlarıdır. Kim Allah’a ve peygamberi’ne
    itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada
    devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Peygamberine
    karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve
    onun için alçaltıcı bir azâp vardır.” 849
    “...De ki: ‘Doğru yol/hidâyet, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra
    onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan
    sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” 850
    “(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların
    hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
    seni fitneye düşürüp ondan saptırmamalarından sakın, buna dikkat et. Eğer yüz
    çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
    belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” 851
    “... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak
    saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” 852
    “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve
    bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” 853
    “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni?
    Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” 854
    “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini
    saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği
    kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ
    öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” 855
    “Sonra da seni din konusunda şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin
    hevâlarına/isteklerine uyma.” 856
    848] 33/Ahzâb, 36
    849] 4/Nisâ, 13- 14
    850] 2/Bakara, 120
    851] 5/Mâide, 49
    852] 6/En’âm,119
    853] 23/Mü’minûn, 71
    854] 25/Furkan, 43
    855] 45/Câsiye, 23
    856] 45/Câsiye, 18
    - 328 -
    “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar
    içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” 857
    Dini, Allah’ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına göre
    kolaylaştırmak, Allah’ın göstermediği kolaylıklara müsâade etmek, -hâşâ-
    Allah’tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah’a karşı isyan,
    dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın yanında, Allah’ın mubah kıldığı şeyleri
    haram kılan tefrît çizgisi de aynı oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde bu
    tefrît çizgisi, dinde tahrîfi ortaya çıkarmıştır.
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın
    gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir.
    Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir. Ilımlı İslâm anlayışı da Allah’ın
    değişmez tek ölçüsü olan İslâm gibi tek hak dini tahrif etmeye, onu da muharref
    yapmaya çalışmanın adıdır.
    İnsanlar tarih boyunca niye dinleri bozup tahrip etmeye çalışmışlar,
    günümüzde de ılımlı İslâm gibi çalışmalarla niye bu tahrife ihtiyaç duymuşlardır?
    Bu sorunun cevabını arayalım: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış,
    tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de,
    Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din,
    kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek
    vardır: a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini
    de ortadan kaldırmak, b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle
    çelişen, kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin
    mümkün olmadığını görenler, dinin kendi işlerine gelmeyen yönlerini
    basit çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve gâfil
    dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi
    sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman
    zaman dinî merâsim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını,
    dine karşı olmadıklarını söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya
    çalışmışlardır. Allah’ın düşmanları tarafından tarih boyunca ortaya konmaya
    çalışılan bu tavır, bugün de ılımlı İslâm şeklinde kendini göstermektedir.
    Tavklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin rejimi
    diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak için münâfıklar
    tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları ve soytarı sahneleri iletişim
    kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir. Özellikle seçim zamanlarında
    857] Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70
    - 329 -
    veya iş başındaki aktörlerce sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta,
    oyunlar ve hilelerle toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları,
    maskelerinin düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için
    de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını savunur gözükmekte
    ve ılımlı İslâm’ın bazı prensiplerini uygulamaya çalışmaktadırlar. Politika,
    günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her zaman açık
    bir şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde
    münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon
    oyunları, verilen tavizler, nifak düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri
    başarılı birer aktör olan münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık
    oyunu, cahil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm
    adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın
    kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için
    alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.”858 Müslümanlar, üç buçuk
    münâfığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
    değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın en sinsi ve
    en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak ve onların oyununu bozmak
    zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım canbazlık ve sahteliklere kanıp
    şeytanların oyuncağı olmaya hakkı yoktur. Müslüman, her şeyden evvel ferâset
    sahibidir. Herkesin ve her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî
    sezgi gücüne, yani ferâset ve basîrete erdirecek, furkan verip hakkı bâtıldan
    ayırt ettirecek Kur’an’a sarılmalıyız.
    Bütün bu tahrifatçı ve ılımlı İslâm anlayışı, Amerikancı, düzenci İslâm tavrı
    şu sebeplerden dolayı ortaya çıkmaktadır:
    a- Kaynağın karışık, bulanık olmasından: Tarihî mirasın bozuk ve
    muharreflerinin ayıklanmadan, eski yanlışlıkların, eski kitapların, eski
    fetvâların, eski tarikat anlayışlarının aynen esas kaynak kabul edilerek
    okunması, anlatılması, kutsanması ve yaşanmasından; Modern Batılı ve bâtıl
    kültür, resmî eğitim, kalabalıkların görüşü, ataların dini (taklitçilik anlayışı),
    (nakil süzgecinden geçmemiş) salt kuru mantık ve yarım bilgi vb. sebeplerden,
    b- Devletin, düzenin İslâm olmadığından, otoritenin İslâm’a
    dayanmadığından (Devlet İslâm’ı ve ulusal din diyebileceğimiz şekilde
    düzenlerin yönlendirdiği İslâm anlayışından) dolayı. Yine dünya çapında global
    olarak küfrün (ABD ve AB örneğinde) süper ve karşı konulmaz güç kabul edilip
    858] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63
    - 330 -
    ona tavır alınamamasından, onlara kulluğu Allah’a kulluğa tercih eden zillete
    râzı kukla yönetici ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar sebebiyle,
    c- Tüm müslümanların ihtilâf ve tartışmalarını çözümleyip hükme
    bağlayacak, evrensel İslâm âilesinin reisi olan imamın, şer’î bir otoritenin,
    müctehid âlimlerin yokluğundan ötürü,
    d- Mü’minlerin yeterli samimiyete sahip olmaması, eylemlerinin
    söylemlerini yalanlaması, nefsî arzularını dizginleyememeleri, hevâlarını
    ilâh haline getirenlerin ayıklanıp temizlenememesinden; yani özellikle öne
    çıkan cemaatlerin, lider, hoca ve şeyhlerin ihlâs, ihsân ve takvâ bilincine sahip
    olmamasından dolayı, bu sapmalar bütün azgınlığıyla ortadadır.
    O yüzden hakiki İslâm’ın tüm kesimleri kuşatabilmesi için şu unsurların
    halledilmesi şarttır: Kur’an ve sahih sünnetin aslî kaynak olarak müslümanlar
    için esas mürâcaat ve hüküm kaynağı olarak yeniden ihyâsı, hüküm ve
    otoritenin İslâm’da olması, bütün öncü ve dâvetçi müslümanların üzerlerine
    düşen görevi yapmaları.
    Kurtuluş, hakiki İslâm’ı bilmek ve ona tâbi olmakta. O safta yerimizi
    alarak sahte müslümanlarla, modern münâfıklarla savaşmaktadır. Yalancı
    peygamberlere ve Mescid-i dırara Asr-ı saâdette ne yapıldı, nasıl tavır alındıysa,
    tavrımız bugün de aynı olmalıdır. Konumuzu birkaç âyet meâliyle noktalayalım:
    “Ey Peygamber (ve onun şahsında, ey mü’minler)! Kâfirlere ve münâfıklara
    karşı cihad et, onlara karşı çetin ol.” 859
    “Kâfirlere ve münâfıklara boyun eğme (itaat etme).” 860
    “Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen kimselerden
    ve yahûdilerden küfür içinde koşuşanlar (ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan
    yalana kulak verirler, sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri
    yerlerinden başkasına kaydırıp değiştirirler. ‘Eğer size şu verilirse hemen alın, o
    verilmezse sakının!’ derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse
    Allah’a karşı sen, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini
    temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette
    onlara mahsus büyük bir azap vardır.” 861
    859] 9/Tevbe, 73
    860] 33/Ahzâb, 48
    861] 5/Mâide, 41
    - 331 -
    32. HUTBE
    DİNE KARŞI DİNLE SAVAŞMANIN SON VERSİ YONU: ILIMLI
    İS LÂM
    Âyet :
    أذَْنْ بهِِ اللهُّٰۜ وَلوَْلَ ا كلَمَِةُ الفَْصْلِ لقَُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَانَِّ � امَْ لهَُمْ شُرَكؤُٰٓ۬ا شَرَعُوا لهَُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لمَْ يَ
    الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
    “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları
    mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı derhal aralarında hüküm verilirdi
    (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 862
    افَتَؤُْمِنوُنَ ببِعَْضِ الكْتِاَبِ وَتكَفُْروُنَ ببِعَْضٍۚ فمََا جَزَآء مَنْ يفَْعَلُ ذلٰكَِ مِنكْمُْ الِ اَّ خِزْيٌ فيِ الحَْيوٰة الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
    “…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır.
    Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 863
    وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّ ا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
    “Onların çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.” 864
    سْلَامِ وَاللَّهُ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ �ِ إِلَى الْ إ ? أظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَىٰ ? وَمَنْ
    الظَّالِمِينَ
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 865
    أمْرِهِمْ وَمَنْ ? أنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ ? أمْرًا ? إذَِا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ ? وَمَا كَانَ لمُِؤْمِنٍ وَلَ ا مُؤْمِنَةٍ
    يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالً ا مُبِينًا
    862] 42/Şûrâ, 21
    863] 2/Bakara, 85
    864] 12/Yûsuf, 106
    865] 61/Saff, 7
    - 332 -
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir kadın ve erkeğe, o
    işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse,
    apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”866
    Ilımlı kelimesi, bilindiği gibi, lügat anlamıyla, fazla sıcak ve soğuk olmayan
    demektir. İnsanlar ve onların ideolojileri, inançları için kullanıldığında da, “aşırı
    olmayan, ölçülü, mûtedil” anlamlarında kullanılır. Yani sıcaklığı giderilmiş,
    ılımlılaştırılmış anlamında. Bununla radikal olmayan anlayışlar kastedilir.
    Radikallik de, köktencilik, her alanda köklü değişiklik ve yenilik eğilimi, sertlik,
    keskinlik, aşırılık anlamlarında kullanılıyor. Aslında radikallik/radikalizm,
    Batıdaki çıkış ve kullanılış şekliyle, geçmişteki kurumlardan tamamıyla
    kurtulmak amacını güdenlerin düşünce tarzı ve öğretisini belirten ve keskin
    yenilik akımı için kullanılan bir terimdir. Köklü değişiklik isteme konusunda
    uygun düşse de eski kurumlara tümüyle karşı çıkılıp her şeyiyle yenilik eğilimi
    ve keskin bir yenilik taraftarı olmak anlamında muvahhid müslümanlara
    radikal denilmesi hiç doğru olmaz. Kaldı ki, müslümanın radikali, ılımlısı
    vb. olmaz. Müslüman müslümandır, ona “müslüman” ismini Allah vermiştir.867
    Muvahhid müslümanlar, kendilerine ne ılımlı, ne radikal, ne dinci denilmesini
    isterler. Onlar Allah’ın verdiği isimle şeref duyarlar. Hele, “İslâm” dini için
    kullanılan değişik sentezlere, Allah’ın vermediği başka adlandırmalara hiç
    iltifat etmezler. İslâm’ı farklı ayrımlara tâbi tutup dini sulandırmaya, suyu
    ılımlı hale getirmeye tümüyle karşıdırlar. İslâm, aşırı mıdır? Yani Kur’an’ın
    ve sünnetin çizgisindeki İslâm, ölçüsüz müdür? Kime göre, nasıl bir aşırılıktır
    bu da, onu ölçülü hale getirmeye yeltenebiliyorlar? Kur’an’ın sınırlarını çizdiği
    “İslâm”, kaynar derecede sıcak mıdır ki, “ılımlısı” istenmektedir? Her konuda
    ölçü ve “İslâm”ın ölçülü olup olmamasında karar mercii Allah mıdır, perde
    arkasına gizlenen ve halka din biçen egemen güçler mi? “Ilımlı İslâm” ifâdesi,
    Allah’ın dini olan gerçek İslâm’a iftiradır, ona hakarettir, onu suçlamaktır ve
    reforma ihtiyacı olduğu anlayışıyla onu tahrif etme çabasıdır. “Ilımlı İslâm”
    kavramından ancak bunlar anlaşılır.
    Radikal ve ılımlı tâbirleri bütünüyle Batı kaynaklıdır. Onlar, önce etiketle
    yaftalamayı, sonra uygun gördükleri bu yakıştırmayla insanları suçlayıp
    cezalandırmayı pek severler; yani hem dâvâcı, hem savcı, hem yargıç ve hem
    de gardiyan ya da cellat rolünü. Bununla da yetinmeyip müslümanların
    kavramlarının ve dinlerinin içini de kendi bâtıl zihniyetleri doğrultusunda
    doldurmaya, insanları da bu yeni şekil verdikleri kavrama ve dine uydurmaya
    866] 33/Ahzâb, 36
    867] 22/Hacc, 78
    - 333 -
    çalışırlar. Bu, bir anlamda rablik taslama, insanları ve inançlarını yeniden
    inşâ etmeye çalışmadır. O yüzden Kur’an, Batılılara (ehl-i Kitaba): “Allah’tan
    başkasına tapmama, O’na hiçbir şeyi şirk koşmama” yanında, “Allah’ı bırakıp
    da bazı insanları, birbirlerini rab edinmemeye, ilâhlaştırmamaya” çağırır ve bu
    bizim de bu çağrıyı yapmamızı (diyalog değil, dâvet tebliğ) emreder. Bu âyetin
    sonunda da bizim halimizle ve dilimizle şöyle dememiz istenir: “…Eğer onlar
    yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘bizim müslüman olduğumuza şâhit olun!’
    deyiniz.” 868
    Ilımlı İslâm tâbiriyle içi boşaltılmış bir din kastedilmektedir. Tevhidî
    içerikten soyutlanmış, cihadı, ahkâm (hükümle ilgili) âyetleri, toplumsal emir
    ve yasakları, devlet talebi olmayan, küfre ve şirke karşı hiçbir tavrı olmayan
    bir din oluşturulmaya çalışılmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bu amaca
    yönelik çalışmalar yapılmakla birlikte, İsrail’in sömürgesi konumundaki
    ABD’nin başını çektiği Batı, özellikle ikiz kulelere saldırılardan sonra bu yoldaki
    çalışmaları yoğunlaştırdı. BOP, Ortadoğu’nun dinini yeniden şekillendirmeyi,
    yani ılımlılaştırmayı hedefleyen bir projedir. Türkiye yönetimini de hem
    demokrasi ve hem de ılımlı İslâm’ı bir arada yürüttüğü için model ülke kabul
    etmekte, yöneticilere “lâ”sı olmayan ılımlılaştırılmış bu dini (ki, buna “İslâm”
    demek doğru olmaz) diğer ülkelere de pazarlamasını istiyor. Türkiye’de devletin
    dininden ve düzenin öngördüğü din anlayışından (ulusal Türk dini halini
    almış özel dinden, ılımlı İslâm’dan) râzı olduğunu ısrarla belirtiyor. Görünen
    o ki, yöneticilerin de bu rolden pek şikâyetleri yok. Bu coğrafyadaki düzen ve
    tâğutlar, bir taraftan kendi ülkelerinde tevhidî muhtevâdan uzak, demokrat,
    Atatürkçü, devletçi, ulusalcı, laik, muhâfazakâr (neyi muhâfaza ediyorsa)
    bir dini, yani “ılımlı İslâm”ı, dinini yaşamak isteyen müslüman halk için tek
    alternatif şeklinde sunuyor. Diğer yandan bu tahrif edilmiş din anlayışını
    diğer ülkelere Batı adına ihraç etmeye, kendilerini örnek almalarını istemeye
    çalışıyor.
    Ilımlı İslâm kavramı, gerçek İslâm’ın zor olduğu, aşırı olduğu önyargısından
    yola çıkılarak oluşturulmuş alternatif beşerî bir din anlamı taşır. İslâm, hiç
    de zor bir din olmadığı, dünya ve âhiret saâdetini en kolay, en kestirme ve en
    doğru yoldan elde etmenin adı olduğu halde; bazıları onu zor, kaynar derecede
    sıcak kabul ediyorlar da, kendi şeytanlarının ve şeytanlaşmış arzularının
    doğrultusunda hoşlanacakları kolay, basit ve ılımlı bir din dizayn edip halka
    “sizin dininiz bu olmalı” deme gücünü kendilerinde görüyorlar.
    868] 3/Âl-i İmrân, 64
    - 334 -
    İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım
    güçlüklerin olması doğaldır. Aslında aziz İslâm’ın teklifleri insanın yapısına,
    tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.869
    Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi
    hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; İslâm’ın tekliflerini ağır bulurlar.
    Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif
    olarak kabul etmektedirler. 870
    İslâm’da zorluk değil; kolaylık esastır. Allah’ın gönderdiği ölçülere göre
    yaşayan, yani İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar, hem
    hayat sınavını başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar için hazırladığı
    hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar. Kullarının bu güzelliklere kendi
    çabalarıyla kavuşmalarını isteyen Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir
    yapıda yaratılmış insan için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve onun
    sırtındaki ağır yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah
    size kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” 871
    İslâm’ın emir ve yasakları içerisinde insanın fıtratıyla ve hayatın gerçekleriyle
    çatışan hiçbir şey yoktur. İslâmî hükümlerin zor ve çağa uymadığını zannedenler;
    kendi hevâlarına uyan, Allah’ı bırakıp tapacakları putlarını elleriyle yapanlar, ya da
    kendi görüşünü Allah’ın koyduğu ölçüden daha doğru sanan ahmaklardır. İslâm,
    insanlara, altlarından kalkamayacağı hiç bir şeyi teklif etmemiştir. İslâm’ın bütün
    emir ve yasakları (hükümleri), insanlara faydalı olan güzel şeyleri kazandırmak,
    zararlı olan çirkin şeyleri de onlardan uzaklaştırmak gâyesine mâtuftur.
    Emredilen ibâdetler, bir zorluk, sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık,
    düzen ve iç ferahlığı ve dengeli bir yaşayışın plan ve programıdır. Dinimizde
    nass’la (kesin deliller ile) sâbit olan şeyleri değiştirmek, zamana ve toplumlara
    uydurmak mümkün değildir. Ilımlı İslâm kavramıyla, tek hak din olan İslâm,
    atmalar ve katmalarla dejenere edilmek, çağın bâtıl ideolojilerinin ve sapık
    insanların güdümünde uyduruk bir din oluşturulmak istenmektedir.
    Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin ve
    dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
    ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller
    koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması
    zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma dayatılınca kısır
    döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
    869] 2/Bakara, 286
    870] 42/Şûrâ, 13
    871] 2/Bakara, 185
    - 335 -
    Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
    sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
    yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İbâdetlerle güçlenmeyen
    ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları
    zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî
    yiyecekleri yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten
    dolayı nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan
    kimse de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan
    görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
    Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde
    kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl
    kendilerine şirin, gerçek din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da
    daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları
    bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik
    rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen
    şikâyetler... hep gayri İslâmî yönelişlerin ya da dini sulandırıp ılımlı İslâm
    çizgisinin, bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye
    çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir. Meselâ
    içki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan içkiyi
    güzel ve kolaylık zannettirir. Fâhişelik ve câhiliyyenin “hayat kadını” deyip
    özendirdiği bayat kadınlarla zinâ etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî
    pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay ve güzel bir şey olmasa gerektir.
    “Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
    ve rahat içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki
    tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
    zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu doğal zorlukları kolaylık ve güzelliklere
    çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak; ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
    zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor
    bir hayat onu bekleyecektir.
    Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.872
    Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi karar
    veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
    neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir şeyin
    kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/nefsinin
    kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık istediği
    872] 2/Bakara, 286
    - 336 -
    için,873 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama, birçok zorluğu ve
    çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,874 kolay ve güzel gösterdiği gibi;
    Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır. Müslümanca yaşamak, ibâdet
    ve tâatle Allah’a teslim olup O’na yönelmek, aslında hayatı kolaylaştırmaktır.
    Fakat insan şeytanla ve günahlarla imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona
    ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi gösterir.
    Allah’ın râzı olduğu bu tevhid dinini yeniden dizayn edip reforma tâbi
    tutmaya, onu tahrif edip yeniden şekillendirmeye kim, hangi hakla cür’et
    edebilir? Bu yetkiyi onlara kim veriyor? Câmi duvarını pislemeye kalkanların
    da, onlara seyirci kalanların da âkıbetleri hiç iyi olmayacaktır. Taşlar (tâğûtî
    düzenin yasalarıyla) bağlı ve itler (özgürlük yemiyle) azgın olsa da bu sonuç
    değişmeyecektir. Bir kısmını kabul edip bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle
    Allah’ın dinini parça parça edip gruplara ayrılanlarla müslümanların hiçbir
    (olumlu) ilişkileri olamaz.875 Bazıları kalkıyor, İslâm’ı ikiye ayırıyor: Radikal
    İslâm, ılımlı İslâm diyor. Cici İslâm, ağza biber sürülecek İslâm şeklinde
    iki çeşit İslâm ortaya koymaya çalışıyor. Tabii, tercihlerini, yönlendirme ve
    dayatmalarını kendilerinin veya kendilerinden daha alçak bazı insanların
    içini doldurduğu cici dinden yana koyuyorlar. Allah’ın Kur’an’la tanımlayıp
    Peygamberiyle örneklendirdiği dini beğenmeyip değiştirmek isteyen bu tipler,
    bir anlamda -hâşâ- Allah’a din öğretmeye kalkıyorlar. “De ki: ‘Siz dininizi
    Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları
    da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”876 Bu, vahiy dinini akıl dini haline getirmek,
    İlâhî dini beşerî din ölçülerine indirmek, yani tahrif etmektir. Bir zamanlar
    hak din olan hıristiyanlık ve yahûdiliğin başına gelenlerin aynısını İslâm için
    de yapmaya çalışıyor ılımlı İslâm anlayışını dayatan muharrref din sahipleri.
    İçinde “hak”dan bazı unsurlar taşıyan “bâtıl”, en tehlikeli bâtıldır. Bâtıl/
    küfür, kendi aslî yapısıyla İslâm’ın karşısında durmayı göze alamadığı için, hak
    maskesi takarak, hakla koalisyona girerek, sûret-i hakdan gözükerek kalleşçe,
    münâfıkça İslâm’ın karşısına geçiyor. Dine karşı din, İslâm’a karşı ılımlı
    İslâm yaklaşımıyla cahil kitleleri safına çekmeye, gerçek İslâm’ı içten yıkmaya
    çalışıyor. Bu, modern zamanlarda icat olunan yeni bir keşif değil; kâfirlerin
    çok eski, ilkel bir taktiği. Medine münâfıklarından farklı bir şey yok küfür
    cephesinde.
    873] 2/Bakara, 185
    874] 6/En’âm, 43
    875] 6/En’âm, 59
    876] 49/Hucurât, 16
    - 337 -
    Ilımlı İslâm’ı savunmak, insanı tanrı yerine koymaktır, ilâhlık taslamaktır,
    İslâm’ı yeniden şekillendirip, atmalar ve katmalarla onun içeriğini
    yönlendirmeye kalkmaktır. Tâğut denen bu azgın sapıklar, kendilerinin râzı
    olacağı bir din istiyorlar. Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu dinden onların
    râzı olmayacakları belli. “Sen onların dinine uyuncaya kadar yahûdiler de
    hıristiyanlar da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın
    yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak
    olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”877 O
    yüzden, bu ılımlı İslâm denen ucûbe, egemen güçlerin, global küfrün râzı
    olacağı farklı bir dindir; adına İslâm denilse de hak din olan, Allah’ın seçtiği ve
    râzı olduğu İslâm değildir. Kur’ân-ı Kerim, bunlar hakkında bakın neler diyor?
    “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları
    mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı derhal aralarında hüküm verilirdi
    (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 878
    “…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır.
    Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 879
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 880
    “Onların çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.” 881
    Gerçek mü’minlerin vasfını ve tavrını da Kur’an şöyle belirtiyor:
    “Gerçek mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, ondan sonra asla
    şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte
    sâdıklar (iman iddialarında doğru olanlar) ancak onlardır.” 882
    Her gün, namaz kılarken 40 defa duâ ediyor ve O’nun dosdoğru dinini tâkip
    edeceğimize dair bir anlamda Allah’a söz veriyoruz: “(Ey Allah’ım) Ancak Sana
    kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz. Bize hidâyet ver,
    dosdoğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiğin, lütufta bulunduğun kimselerin
    (peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, sâlihlerin) yolunu; gazaba uğramış
    (yahûdilerin) ve dalâlette olan sapıkların (hıristiyanların) yolunu değil!” 883
    877] 2/Bakara, 120
    878] 42/Şûrâ, 21
    879] 2/Bakara, 85
    880] 61/Saff, 7
    881] 12/Yûsuf, 106
    882] 49/Hucurât, 15
    883] 1/Fâtiha, 5-7
    - 338 -
    Ilımlı İslâm denen bu sahte din, hakka bâtılın karıştırılması, hakla bâtılın
    koalisyonudur. İlâhî dinden bazı hususlarla emperyalist keferenin bazı
    prensiplerinin karması olan uydurma bir karışımdan, çirkin bir sentezden başka
    bir şey değildir.
    İslâm, “lâ (hayır!)” ile başlar. “Lâ ilâhe illâllah” demeyen insan müslüman
    kabul edilmez. Tarihsel ve güncel ilâh yerine konulan her türlü sahte tanrıları,
    güç odaklarını, otorite anlayışını, yani tâğutları reddetmeden müslümanlık
    olmaz.884 Ilımlı İslâm denilen şey, “lâ”sız bir İslâm anlayışıdır. Reddedecek, tavır
    alacak, savaşacak bir düşmanı olmamak; her şeyle ve gayri müslim herkesle
    diyalog içinde kardeş-kardeş, barış içinde yaşamak… Kendisine ve her şeyden
    önce dinine kast eden bunca zâlime karşı nasıl olacaksa bu!... Aslında bu çirkin
    kavramla istenen şey belli: müslümanın iğdiş edilmesi, işgalcilere karşı direnç ve
    tavır gösteremeyecek şekilde pasifize edilmesi, emperyalist zâlimlere kul ve köle
    edilmesi…
    Allah’ın yanında tek hak din olan İslâm,885 Allah tarafından tamamlanmış
    ve Peygamberimiz tarafından bize sunulmuştur. “...Bugün size dininizi kemâle
    (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve size din olarak İslâm’ı
    seçip beğendim, ondan râzı oldum...”886 İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara
    gönderdiği dinin genel adıdır. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan
    ve olgunluğa ulaşan bu din, aslî kaynakları yönüyle kıyâmete kadar bozulmadan
    devam edecektir. Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması
    altındadır ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır. İnsanların din hakkındaki
    görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm, Allah’ın dini olarak devam
    edecektir.
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına
    gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeye dayanan bir din
    olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir. “İslâm”ın terim anlamı ise: Allah
    tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve âhirette
    insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm,
    akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî
    bir kanundur. Dünya hayatını düzene koyan İlâhî sistemin özel ismidir İslâm.
    İnsanla Allah’ın arasındaki ilâhî bağdır. Mutluluğun, barışın, şeref ve izzetin
    sağlandığı yaşama biçimidir. Allah’ın insanlara, onları mutluluğa ve yüceliklere
    yükseltmek için gönderdiği İlâhî kanun ve ilkeler bütünüdür.
    884] 2/Bakara, 256
    885] 5/Mâide, 3
    886] 5/Mâide, 3
    - 339 -
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti,
    duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve
    aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü
    etkiden kurtarmaktır. İslâm, bütün peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî)
    dinin adıdır. Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın
    ‘İslâm’ adını verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa ulaşmış,
    bütün hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri Peygamber tarafından
    açıklanmış bir hidâyet yoludur. Allah katında geçerli din, yalnızca İslâm’dır.887
    Bu dine inananlara ‘müslüman’ adını Allah vermiştir.888 Geçmiş peygamberler
    de müslümandı, onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları yalnızca
    İslâm’a dâvet ettiler. 889
    Müslüman, kalbiyle, diliyle davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu, Allah’a
    itaat ettiğini gösterir. Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.”
    Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa
    ona kul olmuş demektir. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min
    bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
    Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”890 Allah’ı hakem kabul
    etmeyen, O’nun hükmüne râzı olmayan, O’nu her konuda tek ölçü kabul etmeyen
    kimse müslüman olabilir mi? Allah’ın dinini beğenmeyen, O’nun dininde bazı
    eksiltmeler veya artırmalar yapan, o dindeki bazı hükümleri yok sayan veya
    başka görüşlerle sentezleyen kimseden daha sapık kim olabilir?! Ilımlı İslâm
    denilen şey, işte böyle bir sapıklıktır.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan
    başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur;
    En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın
    ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür;
    İslâm’dır. Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı din
    üretmek anlamına gelir. 891
    İslâm’ın hâkim olmadığı sistemlerde, din devletsiz; devlet de dinsiz
    konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din topluma ve sisteme hâkim değilse,
    devletin istediği bir din (dinin tahrif edilen şekli) ortaya çıkacaktır. Değişik
    ifadeyle, bir ülkede ya dinin devleti, ya da devletin dini vardır. Ilımlı İslâm, zâlim
    devletlerin, işgalci ve emperyalist güçlerin toplumları kendilerine kul etmek için
    prensiplerini belirledikleri kuşa benzetilmiş bir din anlayışıdır.
    887] 3/Âl-i İmrân, 19
    888] 22/Hacc, 78
    889] 2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i İmrân, 20, 67 vd.
    890] 33/Ahzâb, 36
    891] Bak. 42/Şûrâ, 21
    - 340 -
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip
    bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
    şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla
    karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, tâviz ve
    uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş herhangi
    bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması,
    inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü,
    temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz.
    İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve
    onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın
    rızâsından başka beklentileri olmayan, âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir.
    Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi,
    dâvâlarını ve kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar.
    Bir müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icat
    edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların
    ücretlerini Allah verecektir.
    Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
    bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi olsa, bir
    müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylanmaz; nerede kaldı
    ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz Kur’an’dan destek ve cevaz
    bulsun!
    Ilımlı İslâm’ı savunan ve dinini yaşamak isteyen müslümanlara tek alternatif
    olarak dayatan çıkar gruplarının esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya
    satın almak ya da boğmaya çalışmaktır. “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında
    Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği
    hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden)
    yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların
    başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.”892
    Allah Teâlâ, müşriklerin arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın
    hükümlerinden bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber
    şahsında mü’minlere emretmektedir.
    “Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri
    de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar
    isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” 893
    892] 5/Mâide, 49
    893] 68/Kalem, 7-9
    - 341 -
    “Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit
    olasınız.”894
    “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen
    için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde
    seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten,
    neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve
    ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı
    da bulamazdın.” 895
    “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/kulluk etmem…
    Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 896
    Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi
    kafalarına göre din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve
    heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli
    dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil;
    Kıyâmete kadar bütün insanlığın rûhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamak,
    dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu sebepledir ki,
    âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere hiç kimsenin Kur’an’ın
    hükümlerini değiştirme veya onları tâviz pazarlığına koyma yetkisi yoktur.
    Konuyla İlgili Birkaç Hadi s-i Şerif
    “Benden sonra birtakım emîrler (yöneticiler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben
    de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim
    onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir.
    Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 897
    “Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan içer, ondan
    içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım kavimler
    gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onların
    arasına bir perde konur. Ben, ‘onlar bendendir’ derim. Bana: ‘Sen onların, senin
    ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra
    dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzan olsunlar’ derim.” 898
    894] 4/Nisâ, 89
    895] 17/İsrâ, 73-75
    896] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    897] Tirmizî, 121, hadis no: 2360
    898] Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32
    - 342 -
    “Kitab ve Sünnet’ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur. Sözlerin en
    güzeli Allah’ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed’in yolu, sîrettir. Dikkat!
    (Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden sakının. Çünkü şer işlerden
    birisi de, ihdas edilen şeylerdir. (Dinde) icat edilen her şey bid’attir. Bid’atler
    dalâlettir.” 899
    “Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan
    amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü’min olarak
    sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacak. Veya mü’min olarak akşamlayacak,
    kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında satacaktır.” 900
    “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık olan (en küçük şüpheyi barındırmayan,
    gayet açık) bir din üzerine bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden
    (başka yönlere) sapar. Sizden kim çok yaşarsa, çokça ihtilâfa şâhit olacaktır. Onun
    için Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn’in sünnetine/yoluna
    yapışın...” 901
    “…Bu din garip olarak başladı, tekrar garipliğe dönecektir. Gariplere ne
    mutlu! O garipler ki, benden sonra, insanların sünnetimden bozdukları şeyi ıslah
    edecekler.” 902
    “İnsanlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği üç kişi vardır. …(Bunlardan biri:)
    İslâm’a girdiği halde câhiliyye sünnetini (yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan.” 903
    “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini
    yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde ateş parçası tutan
    gibidir.” 904
    “Ben bir müşrikten yardım almam!” 905 “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.” 906
    Günümüzde gerek sıcak, gerek soğuk savaş şeklinde nice coğrafyalarda tüm
    şiddetiyle sürmekte olan hak-bâtıl mücâdelesi, aslında ilk insandan başlayıp son
    insana, yani Kıyâmete kadar sürecek olan İlâhî bir kanun, Rabbânî bir cilvedir.
    Yeryüzünü ıslah edecek halife olarak yaratılan insan, çok kısa bir zaman sonra bâtıl
    savaşçısı Şeytanın hileli savaşıyla karşılaşmış ve halife olmanın, hak cephesinde
    Allah’ın askeri olarak savaşta yer almanın eğitim ve imtihanından geçmiştir.
    İnsanlık (ve İslâmlık) tarihi, peygamberlerin veya vârislerinin komutanlığındaki
    899] İbn Mâce, Mukaddime 46
    900] Müslim, İman 118, hadis no: 186
    901] İbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 16
    902] Tirmizî, İman 13, hadis no: 2632
    903] Buhârî, Diyât 9
    904] Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed bin Hanbel, 2/390-391
    905] S. Müslim, hadis no: 151
    906] Nesâî, Kitab: 48, bab 52
    - 343 -
    “hak”la, tâğutların komutanlığındaki “bâtıl” savaşının görüntüleri, teferruâtı
    farklı; cephe ve asılları aynı olan bu mücâdele olaylarından başka bir şey değildir.
    Bir müslüman için, bu savaşta tarafsız kalma, savaşın zorluklarından kaçarak
    sulhu isteme, barışçı ve insancıl(!) olma tercihi sözkonusu değildir. O, şeytanın
    askerleriyle, tüm hayatı boyunca savaş içinde olacaktır. Tâ ki, fitne yeryüzünden
    tümüyle kalksın ve din tümüyle Allah’ın olsun. 907
    Mü’min bu savaşta mutlaka safını seçmek zorundadır. Çünkü hakkın safında
    yer almayan, bu tavrıyla bâtılın safını seçmiş kabul edilecektir. “İman edenler,
    Allah yolunda savaşır, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın
    dostları ile (kâfirlerle) savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır.” 908
    907] 8/Enfâl, 39; 2/Bakara, 193
    908] 4/Nisâ, 76

    6. BÖLÜM
    HİDÂYET VE İSTİKAMET İÇİN
    ATILMASI GEREKEN ADIMLAR
    - 346 -
    33. HUTBE
    RASÛLULLAH BUGÜN BURADA YAŞASAYDI...
    اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْماً عَلَى الْكَافِر۪ينَ عَس۪يراً
    وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً
    يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً
    لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُول اً
    “İşte o gün gerçek egemenlik rahmânındır ve o gün inkârcılar için çok zor bir
    gün olacaktır.
    O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: ‘Keşke
    peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!
    Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim!
    Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan
    beni saptırmış!’ İşte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır.” 909
    Tek önderimiz, rehberimiz, canımızı yoluna feda etme sözü verdiğimiz
    Rasulullah’ın yolu, izi, takip ettiği çizgi ve metod olan sünneti yerine; onun
    düşmanlarının izinden gitmekle iftihar eder oldu “Muhammed ümmetiyim”
    diyen nice insan. Göstermelik şekilde Mevlit Gecesi gibi zaman dilimlerinde
    senede birkaç gün o büyük insan anlatılır, sonra çağın Ebu Cehilleri övülüp
    durulur bir yıl boyunca. Laiklik böyle bir şey olmalı: Çok dinli, çok peygamberli,
    çok tanrılı olmak... Laik devlet ve onun güdümündeki halk, bayramları da ikiye
    ayırır oldu: Milli bayram, dinî bayram diye. 29 Ekim’de camiye bayram namazı
    kılmaya giden laik tipler yanında, Ramazan ve Kurban Bayramlarında artık
    camilerin kapısına Türk Bayrağı asılmaya başlandı. Yakında, saygı duruşunda
    bulunulmadan namaza geçilmeyecek diye cami bahçelerine heykel de
    konulursa hiç şaşırmam, sürpriz saymam. Cami kapılarında asılan bayraklar,
    Rabbimizin “hâkimiyet sadece Allah’ındır”910 demesine rağmen, câmilerde
    okunan “hâkimiyetin ulusa ait olduğu”na dair hutbeler… Câmilerin devlet
    dairesi, imamların namaz kıldırma görevlisi olarak devlet memuru olduğunun
    göstergesi… Yaşlı cami cemaatini çocuk yerine koyup çocuk bayramını
    909] 25/Furkan, 26-29
    910] 12/Yusuf, 40
    - 347 -
    kutlattırmalar… Dini devlete karıştırtmamak (eskisiyle, değiştirileniyle)
    anayasanın ve düzenin temel güvencesi olarak kabul edilirken, hani laiklik, aynı
    zamanda devletin dine karışmaması demekti? Demek ki çağdaş düzenlerin de
    helvadan putları var, istediği zaman yiyip yutmak için.
    Onlar, Ramazan’da bir aylığına ellerine alıp sonra duvara asarak terk
    ettikleri Kur’an’a davrandıkları gibi, Rasûl’e de yılda bir hafta ayırıp o haftanın
    dışındaki zamanlarda onun düşmanlarına benzeyen şekilde yaşasınlar. Diğer
    zamanlarda Kur’an ve Sünneti devre dışında tutsunlar. Onlara inat, biz kutlu
    doğum haftaları olmasa da, o haftalar gelmese veya bir hafta bitse de Peygamber’i
    gündemleştirmeye devam edeceğiz. Hayatımızın her alanına Allah’ın ve
    Rasûlünün müdâhale etmesine zemin hazırlayacağız. Her an örneklik yönüyle
    bahsedeceğimiz şahıs, Rasûl olacak. Yorumlayacağımız haberler, esas Kur’an
    ve Kur’an’ın haberleri olacak: “De ki: ‘Bu Kur’an, büyük bir haberdir. Ama siz
    ondan yüz çeviriyorsunuz.”911 Evet, bizim için, Mekke’ye ve Medine’ye sığmayan,
    6. asırlara hapsedilmemesi gereken Peygamber, kutlu doğum haftasıyla da
    sınırlandırılamaz. Öyleyse, haydi, Kur’an’ın tanıttığı Peygamber’i, Kur’an’ı da
    doğru tanımak açısından yeniden ve ısrarla gündemleştirelim:
    Rasûle itaat, onun izinden gitmek, sünnetlerine sarılmak; belirli bazı şeylerle
    sınırlı değil, tüm hayatımızla ilgilidir. Onu on dört asır öncesine ve Mekke ile
    Medine’ye mahkûm etmek, âlemlere rahmet olan şahsın evrensel ilkelerine
    ihânettir. O bugün bu şehirde de örnektir. Sünnetleriyle burada yaşamalıdır.
    O yüzden “o bu gün yaşasaydı, ne yapardı?” sorusunu kendimize sormak ve
    cevabını imanımızın, vicdanımızın ve irfanımızın sesinden alabilmek gerekir.
    Ve aldığımız cevabı sünnet olarak yaşamak… Önce biraz aykırı sorular soralım;
    soralım ki, hayatımızla Peygamber hayatı arasındaki çelişkiler sırıtsın.
    O bugün yaşasaydı, hangi köşkte yaşardı? Mercedes mi alırdı, BMV’yi mi
    tercih ederdi?
    Hangi bankanın veya bankaların kredi kartlarını kullanırdı? Banka
    işlemlerini yaparken, faiz alır veya kredi çekerken besmele de çeker miydi?
    Televizyonda hangi kanalları seyreder, hangi dizilerin tiryakisi olurdu?
    Hangi şarkıcıları dinler, hangi sanatçıları över, hangi artistleri severdi?
    Hangi takımı tutar, nasıl slogan atardı?
    Yaz tatillerinde Marmaris’i mi, yoksa Antalya’yı mı tercih ederdi?
    911] 38/Sâd, 67-68
    - 348 -
    Hangi Ergenekoncu subayın emri altında askerlik yapardı?
    Düzeni devam ettirmek için tâğutlara nasıl yardım ederdi?
    Düzenin yöneticisi olmaya, hangi basamaktan başlardı?
    Hangi partiye oy verir, hangi devlet adamlarını kendinden kabul ederdi?
    Heykellerin karşısında saygı duruşunda iken ne okur, deftere ne yazardı?
    Hangi eliyle çelenk koyar, kutlamalarda ne tür konuşmalar yapardı?
    “Biz de Atatürkçüyüz”, “Atatürk’ün izindeyiz” sözünü hangi törenlerde
    söylerdi?
    Hangi Batılı ülkeleri dost ve müttefik kabul eder, hangi yöneticileri kardeş
    kabul ederdi?
    Ümmet kavramını ne zaman ümmete unutturur, Avrupa ile ortak devlet
    olma hedefini nasıl ilan ederdi?
    Tevhid söylemlerinden hangi rüzgâra kapılarak vazgeçer, kâfirlere sınırsız
    tavizler verirken, ne tür uzlaşmalar içinde olurdu?
    Demokrasiyi mi daha harâretle savunurdu, liberal ekonomiyi mi?
    “Devletin dini olmaz, paranın imanı olmaz” sözlerini hangi kâfirleri
    memnun etmek için söylerdi?
    Yatırları veya modern türbe Anıtkabir türü yerleri kimlerle ziyaret ederdi?
    Katıldığı bayrak törenlerinde kravat mı takardı, yoksa papyon mu?
    İstiklal Marşı dinlerken hangi titizlikle hazırola nasıl geçerdi?
    Vergisini hangi vergi dairesinde öderdi?
    Çocuklarını hangi okullara gönderirdi? Düz Liselere mi, özel okullara mı?
    Hangi marka elbise giyerdi, kravatının rengi ne olurdu?
    Giydiği kot yerli mi olurdu, yabancı mı? MC Donald’daki menüsü ne olurdu?
    Coca Cola’yı mı, yoksa Pepsi’yi mi tercih ederdi?
    Hangi marka sigara içerdi, yerliyi mi Amerikan sigarasını mı tercih ederdi?
    Hangi dergâhta şeyh olur veya hangi cemaatin imkânlarından yararlanırdı?
    Hangi derneğin başkanlığını yapar, hangi grubun başına geçerdi?
    Hangi TV. programında boy gösterir, hangi kanalda mevlit okurdu?
    - 349 -
    TV.’de hangi sanatçıların hangi sanatlarını icra etmesinden sonra sahne alır,
    konuşurken hangi reklamların girmesine ses çıkarmazdı? Program başına ne
    ücret alırdı?
    Koltuk takımları alırken hangi markayı tercih ederdi? İstiklal mi, Bellona
    mı, yoksa Avrupa markalarını mı tercih ederdi?
    Evindeki televizyonunu ne zaman LCD ile değiştirirdi? Uydu anteni hangi
    marka olurdu?
    Taşıdığı cep telefonuyla günde kaç fotoğraf çekerdi?
    “Böyle soru mu olur?” “Rasûlullah bunları yapar mıydı?” diye tepki
    gösterdiğinizi sanıyorum. Onunla aramızdaki çelişkiyi daha iyi vurgulamak
    için bu soruları sorma ihtiyacı hissettim. Eğer o bunları yapmaz idi ise, biz
    O’nun ümmeti olarak, O’nu örnek alıp O’nun izinden gitmemiz gerektiği halde,
    hangi yüzle ve nasıl bunları yapabiliriz? Onun için sorulması uygun olmayan
    bu sorular bizim için nasıl sorulabiliyor?
    Peki, günümüzde yaşasaydı o yüce insan, ne yapardı? Giyimi, evi, işi, aşı,
    putlarla ve putçularla ilişkisi, İslâm düşmanlarına tavrı, yani topyekûn yaşayışı
    nasıl olurdu? Herhangi bir iş yapmaya karar verirken, “Rasûlullah olsa idi,
    bugün benim yaşadığım bu yerde yaşasaydı bu işi yapar mıydı, yaparsa nasıl
    yapardı?” diye sorsak ve kendi imanımızdan ve vicdanımızdan aldığımız cevap
    doğrultusunda yaşasak, işte o zaman sünneti yaşamış oluruz. İşte o zaman
    O’nun izinden gitmiş, O’nu örnek almış oluruz. O Rasûl, bugün yaşamış
    olsaydı, elinde ve gönlünde Kur’an mı olurdu, yoksa cep telefonu mu? Kur’an’ı
    mehcur bırakıp terk ettiği olur muydu? Politikacıları sever, bugünkü halleriyle
    onları destekler miydi? Onlarla ilişkisi nasıl olurdu? Cevabını biliriz, biliriz
    de Rasul’ün sünnetine değil, başkalarının yolunu ve izini tercih ediyorsak,
    “Peygamberin kim?” sorusunun cevabı olarak dilimizden hangi ad çıkar acaba?
    Peygamberimiz bugün yaşasaydı sigara içmezdi, televizyon seyretmezdi,
    kahvede vakit öldürmezdi, kredi kartı kullanmazdı, bunlardan daha önemlisi;
    hiçbir şekilde putlara saygı duymaz, putperestlerle uzlaşmazdı. İslâm’a düşman
    olan düzenle mücadele ederdi. Tâğutlara yardımcı olmaz, tam tersine İslâm
    dışı düzenle ve o düzeni sürdürenlerle mücadele ederdi… diyorsak o zaman bu
    doğrultuda, sünnet kavramını güncelleştirme konusunda bize çok iş düşüyor.
    Sünnet, meselâ sabah-akşam kabak yemek değildir. Sünnet, şekil yönüyle
    Peygamber’i taklit etmekten öte, onun din adına yaptıklarını günümüzün
    şartlarına uyarlamak, onun yaptıklarının gerekçe ve hikmetlerinden yola
    çıkarak Kur’an’ı günümüz hayatına geçirmeye çalışmaktır. “Bugün ve
    - 350 -
    burada”yı Muhammed’ce yaşamak, “küçük Muhammed”, “Muhammedcik”
    olmaya çalışmak, ashabla hayırda yarışmaktır. Sünnet, günlük hayatımızda
    Peygamberimiz’in yapacağından emin olduğumuz şeyleri yapmak, onun
    yapmayacağını değerlendirdiğimiz şeyleri terk etmektir. Evimiz, işyerimiz ve
    sokaklarımızdan tutun da, okullar, mahkemeler, kanunlar, devlet Peygamberin
    ilkelerine mi daha çok benziyor, yoksa O’nun düşmanı Ebû Cehil’lerin ilke ve
    uygulamalarına mı benziyor? Kimi örnek aldığımız bu sorunun cevabındadır.
    Sünnet: O’nun yolu, tavrı, davranışları ve konuşmaları demek… Bugün
    sünnet olarak bildiğimiz birkaç tane, o da şekilden ibaret şey kalmış. Namazların
    sünnetleri, yaşlı adamların sakalları, erkek çocukların küçük bir operasyonu
    ve benzer bir-iki şey. Bunların dışında Peygamber’in yaşayışını, meselâ
    sünnet olarak on tane davranışını bile sayamıyor Müslüman. Hâlbuki sünnet;
    Peygamberimiz’in din adına yaptığı her şeydir, tavsiye ettiği, uyguladığı her şey.
    Oğullarını sünnet ettirmeyenleri kınıyoruz da, ondan daha kuvvetli sünnetleri
    terk edenleri niçin kınamıyoruz? Kendimizin de kınanacak birçok yönümüz
    olduğunu kabul edelim, çünkü nice sünnetleri terk etmişiz. Esas sünnet,
    Kur’an’ın hayata geçirilmesinde nebevî modeldir. O, canlı Kur’an’dı. O’nun
    tüm hayatı sünnettir. Peygamberimiz’in putlarla ve putçularla nasıl mücadele
    ettiği, cihadları, savaşları, insanları nasıl eğittiği, toplumsal sünnetleri, nasıl
    devlete gittiği vb. bilinmeden sünnet kavramı da doğru anlaşılmaz.
    Peygamberimiz kimlerle, niçin mücadele etti? Biz de aynı kimselerle
    mücadele etmek zorundayız. Peygamber’in düşmanları sadece O’nun
    zamanıyla sınırlı değildi. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler günümüzde belki daha
    etkin roldeler, ama onları tanıyacak ve gereğini yapacak Sünnet ehli insanlar
    aranıyor. O’nun düşmanlarını dost kabul edemeyiz. O’nun düşmanları “ben
    O’nun düşmanıyım” demeyebilir, sinsi olabilir, O’nun getirdiği vahye, Kur’an’a
    ve O’nun yaşayışına yani Sünnetine düşman olanlar, Müslümanlara bu
    konuda özgürlük hakkı vermeyenler, kim olurlarsa olsunlar bizim dostlarımız
    olamazlar.
    Peygamberimiz, Kur’an’ı hayata taşıyıp Sünnetiyle tefsir edip uygulayarak
    o günkü câhiliye hayatını tarihin çöplüğüne atmıştı. Şimdi daha feci bir
    şekilde ortada duran sosyal ve siyasal câhiliyeyi yine yeniden uzaklaştırmak
    için Kur’an ve Sünnetin hayata geçirilmesinden başka yol yoktur. Bu görev,
    hem dünya kurtuluşu ve hem de âhiret ödülü için şarttır.
    Peygamberimiz’e karşı, O’nun mirasına ve bize bıraktığı emanete karşı bu ve
    benzeri görevleri düşünüp planlamadan kuru kuruya güller ve gül edebiyatlarıyla,
    duygusal hitaplarla Peygamber’i anmak, O’nun aziz hâtırasına saygısızlık olabilir.
    - 351 -
    Hayatımız Onun yaşayışına, evlerimiz Onun evine, sokaklarımız Onun
    Medine’sinin sokaklarına, okullar Onun Suffe okuluna, devlet Onun devletine
    ne kadar benziyor? Onun, nice zahmetlerle kurduğu devleti ne yaptık?
    Onun adını destanlaştırması gereken dillerimiz ne adlar belledi? Kimleri
    putlaştırdı? Artistleri, şarkıcıları, futbolcuları, tâğutları ezbere bilen, fakat
    Peygamberin hayatını onların yaşayışı kadar bile tanımayan, Peygamberin
    izi yerine başka izler takip eden nesiller nasıl onun ümmeti olacak?! Bugün
    yine câhiliye hayatı her şeyiyle hâkim. Peygamberimiz’in hayata geçirdiği
    prensipleri bireysel, sosyal ve siyasal hayatımıza hâkim kılarsak, yaşanılan
    câhiliye asrı da mutluluk asrına dönüşecektir. İşte, sünneti gerçek anlamda o
    zaman yaşamış olacağız.
    Muhammed’siz ümmet, öndersiz vâris olunmaz. “Ilımlı İslâm” projesinin
    devamı olarak “Ilımlı Muhammed” şeklinde, küfre ve şirke müdâhale etmeyen
    bir portre sunuluyor. Suya sabuna dokunmayan, hiç kılıç kuşanmamış,
    putlarla ve putçularla hiç mücadele etmemiş, eli tesbihli, herkese gül dağıtan
    şeyh görüntüsünde, zulme ve münkere karışmayan tonton bir hacı amca gibi
    takdim ediliyor. Hayır, bin defa hayır! Bu, benim peygamberim değil. O, rahmet
    peygamberi olduğu kadar savaş peygamberiydi. O’nun dostluğu dünyalara bedel
    olduğu gibi, düşmanlığı da korkulacak bir azap idi. Onu tanıyan, başka lider
    arar mı? Onu seven başkasının arkasından gider mi? Âlemlere ve bize rahmet,
    Muhammed! Salât ve selâm O’na ve O’nu örnek alanlara olsun!
    - 352 -
    34. HUTBE
    DÜNYA ÇÖLLERINDE CENNET YOLUNU ŞAŞI RAN
    KIMSEYE KILAVUZLUK: HIDÂYET
    Âyet :
    وَالَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَاٰتٰيهُمْ تَقْوٰيهُمْ
    “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır.” 912
    انَِّ الَّذ۪ينَ امَٰنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْ انَْهَارُ ف۪ي
    جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
    “İman edenler ve sâlih ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları
    hidâyete erdirir, doğru yola eriştirir.” 913
    كَيْفَ يَهْدِي اللهُّٰ قَوْما كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانهِِمْ وَشَهِدُٓوا انََّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللهُّٰ لَ ا
    ﴾ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ﴿ ٦٨
    “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu, Allah nasıl hidâyet
    eder?” 914
    وَاللّٰهُ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
    “Allah, zalimler topluluğuna hidâyet etmez.” 915
    لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ
    “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 916
    Hidâyet kavramı Arapça’da; yol, yön, sîret, maksat, adak, bir şeyin benzer, misli
    ve bir adamın içinde bulunduğu hal, durum, doğru yol gibi değişik fonksiyonlu
    anlamlar taşır. Hidâyet, bu bakımdan insan hayatının tümünü kapsayan bir ölçü
    konumundadır. Genel anlamda hidâyet kavramının, bir insanın kendisine yöneldiği
    ya da yönlendirildiği, inanç ve yaşama biçimi olarak değerlendirmek mümkündür.
    912] 47/Muhammed, 17
    913] 10/Yûnus, 9
    914] 3/Al-i İmran, 86
    915] 2/Bakara, 258
    916] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199
    - 353 -
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir olmaz. Bu bakımdan
    hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık, anlamına gelen dalâlet
    kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha
    gerçek anlam taşır. Öyleyse insanı, tâğutlar tarafından çölleştirilmiş hayat
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak, doğru yön tayin
    edecek kılavuz nedir? Cevabı hidâyet kitabı versin: “De ki: Hidâyet/doğru yola
    kılavuzluk; ancak Allah’ın hidayetidir.”917; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
    mi?”918; “Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır.
    Allah dileseydi hepinizi hidayete iletirdi.” 919
    Hidâyet; doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma
    anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lutf ile olan
    rehberlik demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye erişinceye
    kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır.
    Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya “ihtidâ”
    veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani
    hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan,
    her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten
    zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref
    kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları
    faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını
    ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni
    doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını,
    arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı
    ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta
    kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru
    yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye
    çevrildiğinde en uygun tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın
    açıklamasına göre: “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek
    kalır. “Götür” deyince, letafet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En
    917] 6/En’âm, 71
    918] 93/Duhâ, 7
    919] 16/Nahl, 9
    - 354 -
    uygunu Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani
    hidâyet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı
    olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı manada hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır. O
    yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fatiha suresi 5. âyetindeki
    “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib
    et” anlamı vermişlerdir.
    Kur ’an ’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen
    kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l”
    ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan,
    istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a göre
    mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara olan hidâyetinin ise
    dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şamil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl, zekâ
    ve zaruri bazı bilgiler ihsan etmesidir. Tâhâ, 50 ve A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür
    hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”920 âyetinde olduğu
    gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    hidâyetlerini artırır.”921; “Allah, iman edenleri hidâyet etti.”922 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi buna
    hidâyet etti.”923 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece davet ve yolu
    tanıtmak suretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    920] 21/Enbiyâ, 73
    921] 47/Muhammed, 17
    922] 2/Bakara, 213
    923] 7/A’râf, 43
    - 355 -
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”924; “Her millet için hidâyet eden
    (yani, davet eden) vardır.”925gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet
    çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”926 (Hitap özellikle Hz.
    Peygamber’edir.) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zalimler, kâfirler, fasıklar
    hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul
    edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete koymak ve
    âhirette mükâfat vermekten ibaret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise
    şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet
    ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu,
    Allah nasıl hidâyet eder?”927; “Allah, zalimler topluluğuna hidâyet etmez.”928;
    “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 929
    Hâdî, cahiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip,
    varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle
    hidâyet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih
    amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.930 Başka bir ifadeyle
    hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman
    ve sâlih amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih
    ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru
    yola eriştirir.”931 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup, şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”932 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, surenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve sâlih amel
    işleyenlerdir. 933
    Hidâyet , Yön Bulmak ; İman , Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı
    karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu
    gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    924] 42/Şûrâ, 52
    925] 13/Ra’d, 7)
    926] 28/Kasas, 56
    927] 3/Al-i İmran, 86
    928] 2/Bakara, 258
    929] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199
    930] 20/Tâhâ, 82
    931] 10/Yûnus, 9
    932] 47/Muhammed, 5
    933] Ömer Dumlu, Kur’ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, DİB Y., s. 63
    - 356 -
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et) diye dua ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek; hidâyette
    bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde yükselmeyi
    istemek anlamındadır. Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten ayırma demektir. Şu
    âyette buna benzer dua ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz, bizi hidâyete ulaştırdıktan
    sonra, kalplerimizi saptırma.”934 Nice âlim ve âbid vardır ki, onun kalbine
    küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış, ayağı kaymış ve dosdoğru
    yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca bir hayat önemlidir, ama
    müslümanca ölmek çok daha önemlidir. “Başka türlü değil, sadece müslüman
    olarak ölün.”935 Tabii, Müslümanca ölmek için Müslümanca yaşamak şarttır. Biz,
    her an hidâyette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına
    muhtacız. Zaten suredeki tüm cümleler istimrarı (devamlılığı) ifade etmektedir.
    Hamdler, sürekli O’na; ibâdetler, tâatler ve dualar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara sahip
    olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı
    bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda
    kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye taliptir.
    Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır.
    İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet yolunda mesafe
    kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya gayret etmelidir. İşte bu
    duamızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını da istiyoruz.936
    Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti. İşte,
    bu duanın nasıl yapılacağını göstermek için duaya başlanıyor: “Hidâyet
    eyle bizi doğru yola...” Bu talep ve dua, istianenin öneminin ve genişliğinin
    tatbik sahasını gösteriyor. Dua ve isteğe ne suretle başlayacağımızı, Allah’tan
    ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en değerli şeyin ne olması
    gerektiğini öğretmek için böyle dua etmemiz telkin edilmiş oluyor.
    “İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi.
    Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet edilmesi, hangi yola Allah’ın bizi
    934] 3/Al-i İmran, 8
    935] 2/Bakara, 132
    936] Bkz. 35/Fâtır, 32
    - 357 -
    iletmesini istediğimiz de “es-sırata’l-müstakıym” ifadelerinde açıklanmış oldu:
    “Dosdoğru yola. Öyle yol ki...”
    Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul edatı kullanıldı,
    denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Dua, daha genel olduğu zaman, kabul
    edilmeye daha yakın olur. Müslümanlar arasında duası kabul olunacak mutlaka
    birisi vardır. Allah, birisinin duasını kabul edince, diğerlerinin duasını geri
    çevirmez, denilmiştir. Peygamberimiz, “Allah’a, kendisiyle isyan etmediğiniz
    dillerle dua edin.” Buyurdu. Sahabe: “Ya Rasulallah, hangimizin öyle dili
    vardır?” deyince de, O: “Birbirinize dua edersiniz. Çünkü sen onun lisanı ile,
    o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemişsinizdir.” buyuruyor. Kul, sanki şöyle
    der: “Senin Rasülün ‘cemaat, birlik rahmet; ayrılık ise azaptır.”937 buyuruyor.
    Sana hamdetmek isteyince de, bütün hamdleri dile getirerek “elhamdü lillâh”
    dedim. İbâdeti dile getirdiğimde, bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyake
    na’budu - ancak Sana ibâdet ederiz-” dedim. Yardım talebinde bulununca da,
    herkesin yardım talebini söyleyerek “ve “iyyâke nesteıyn (ancak Senden yardım
    isteriz)” dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes için isteyerek “ihdina
    -bize hidâyet ver-” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri kullanılan bu ifade tarzında,
    müslümanların cemaat halinde olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu
    halde bir şeye karar verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm
    olur. Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları da
    yeryüzünde halifeler kılmıştır. 938
    “İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu bildiğimizi
    de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasulüne: “Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin.
    Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”939 buyurarak, hidâyeti Rasülünün bile
    veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara
    yol gösterirler. “Muhakkak sen, sırat-ı müstakıyme yol göstermektesin.”940
    Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında
    yürüyoruz. Rabbimiz, bu yolda bizlere ilerlemeyi nasip eylesin. Öyleyse haydi
    Vahiyle, Kur’an ile hidâyet bulmaya...
    Yol açıklığı ver ya Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme. Bizi
    kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et; yoldan
    sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
    937] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
    938] 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
    939] 28/Kasas, 56
    940] 42/Şûrâ, 52
    - 358 -
    35. HUTBE
    SI RÂT-I MÜSTAKIYM, DOSDOĞRU YOL VE YOLCU
    Âyet :
    قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ
    “Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur’ de!”941
    وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
    Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi
    hepinizi doğru yola iletirdi. 942
    وَهَدَيْنَاهُ النجَّْدَيْنِۚ
    “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?”943
    وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا
    “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.”944
    اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ
    “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” 945
    Sırât-ı müstakıym: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Dosdoğru yol; İki
    nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına
    en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır sırât-ı
    müstakıym.
    “İstikamet”in esas anlamı, doğru olmaktır. Ancak, bu istikamet için esas
    olan doğruluk, herkesin kendi anlayışına bağlı olan göreceli doğruluk değil;
    iman, ahlâk, vicdan ve akl-ı selime muvâfık olan dosdoğru olmaktır. Zira bu
    seviyeye erişmemiş bir doğruluk anlayışı, sadece sözde ve lâfta kalır, davranış
    ve yaşayış haline gelemez.
    941] 2/Bakara, 120
    942] 16/Nahl, 9
    943] 90/Beled, 10
    944] 21/Enbiyâ, 73
    945] 17/İsrâ, 9
    - 359 -
    Sırât-ı Müstakıym: İslâm kültüründe ilmin gâyesi tevhid; amel ve ibâdetin
    zirvesi, istikamettir. İstikamete erişenlerin yoluna da sırât-ı müstakıym
    denir. Sözlüklerde sırât, yol, müstakıym de doğru diye belirtilmiştir, ama
    bu “doğru”yu, düz bir hat olarak düşünemeyiz. Zaten, yuvarlak bir dünya
    üzerinde böylesine müstakıym bir doğru çizmek de mümkün değildir. O halde,
    istikametin türediği kök olan “kavm” veya “kıvam” kelimelerinin, “ayağa kalkıp
    durmak” mânâsından hareketle “müstakıym”e; “aşağıdan yukarıya yükselen
    doğru”dur, diyebiliriz. Bu durumda sırât-ı müstakıyme de; “dünya durağından
    mânen yükselerek Allah’a ulaşan en doğru ve en kısa yol” mânâsını vermek
    mümkün olur. Bu anlamda bizi yücelere doğru yükseltmek için Allah’ın gökten
    uzattığı ipi olan hablullaha/Kur’an’a sımsıkı yapışmak946 istikamet için, sırât-ı
    müstakıym için temel şarttır.
    Bu esaslara sımsıkı sarılıp istikamet etme gayreti içinde olanlar, Kur’ân-ı
    Kerim’de bakın nasıl müjdeleniyorlar: “Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra
    istikamet sahibi olarak dosdoğru yaşayanlara, hiçbir korku yoktur. Onlar
    mahzun da olmayacaklardır.”947 Bu âyette sırât-ı müstakıym; Cenâb-ı Hakk’ın
    nimete erdirdiği kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yolu
    olarak târif ediliyor. Acaba, böylesine yüceltilen İnsanlar kimlerdir? Bu sorunun
    cevabını da yine Cenâb-ı Hak’tan öğreniyoruz: “Allah’a ve Rasûl’e itaat edenler;
    Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle
    beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” 948
    Hidâyet , Yön Bulmak ; İman , Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı
    karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu
    gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Yol ve Yolcu
    İnsan, her adım başında bu yoldan (sırât-ı müstakıym) sapabilir. Bu
    bakımdan, bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son
    anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken, son
    946] 3/Âl-i İmrân, 103
    947] 46/Ahkaf, 13
    948] 4/Nisâ, 69; Hayri Bilecik, Mefhumlardan Tefekküre, Hülbe Y., s. 99 vd.
    - 360 -
    anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler, örneğin Hz.
    Yusuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihlere kat.”949 diye duâ etmiştir.
    İşte, ömür boyu Allah’ın yolunda kalabilmek ve özellikle bu yol üzerindeyken
    can verebilmek için her an Allah’a duâ etmek gerekir: “Rabbimiz, hidâyete
    ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğriltme ve katından bize rahmet bağışla.”950
    diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimizi dinin üzerinde
    sâbit kıl!”951 diye, hem dille, hem davranışlarla niyaz etmek gerekir. İşte, dünya
    hayatında “sırât-ı müstakıym” üzerinde olan İnsanlar, ‘kıldan ince, kılıçtan
    keskince’ yolu geçen İnsanlar, âhirette de cehennemin üzerindeki “sırât”tan
    geçip, cennete ulaşacaklardır. Dünya hayatında, Allah’ın yolu dışındaki
    yollarda yürüyenler; âhirette cehenneme uzanan yola girip, ateşin içinde
    yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri, onların eşlerini ve Allah’ın dışında
    taptıklarını. Götürün onları cehennemin yolunu (sırâtına).” 952
    Çok değişik yollar vardır; kısa, uzun, dar, geniş, eğri, dolambaç, düz, yolcusuna
    sıkıntı veren, rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren, hedeften uzaklaştıran...
    Fakat bütün bu yollardan hedefe gitmeye en uygun olanı hiç itirazsız düz (kısa),
    geniş, rahat ve amaçlanan hedefe götürme özelliklerine sahip olanıdır. Fâtiha’nın
    bu âyetinde kul, Allah’tan bir istekte bulunur; bir yolcu olarak kendisine dosdoğru
    yolu göstermesini, böyle bir yola ulaştırmasını ister. Kulun isteği sadece doğru
    olan herhangi bir yol değildir. Kul, dosdoğru bir yol ister. Yolculuktan amaç, bir
    yere gitmek değil midir? O halde, kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk
    olmasını ister? Kim varacağı yere gitmeyen veya çıkmaz sokaklar gibi devamı
    bulunmayan bir yolda yolculuk yapmak ister? Kulun isteğindeki titizliğinin
    nedeni işte budur. İstenilen yol dosdoğru olan yoldur. Âyetteki ‘yol’dan ne kast
    edildiğine gelince:
    Bazı hadislerde insan bir yolcuya, dünya ise yolculuk sırasında bir süre
    dinlenmek için oturulan hana/otele benzetilir. Bu hanın biri giriş, diğeri çıkış
    için iki kapısı vardır. Dünya hayatı, sonu ebedî geleceğe, yani âhirete çıkan bir
    yoldan ibârettir. “Sizden her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik”953; “De ki,
    şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen, tevhid ehli
    İbrâhim’in dinine iletti. O, şirk/ortak koşanlardan değildi.”954 Bu ve diğer bazı
    âyetlerden de anlaşılıyor ki, “yol”dan maksat din, yani inanç ve hayat tarzının
    dayandığı esaslar ile bu esasların oluşturduğu yaşam şeklinin kendisidir. Bu
    949] 12/Yûsuf, 101
    950] 3/Âl-i İmran, 8
    951] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
    952] 37/Saffât, 22-23; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 129-130
    953] 5/Mâide, 48
    954] 6/En’âm, 161
    - 361 -
    durumda dosdoğru yola iletilme isteğinden, “Beni dinlerin inanç ve hayat
    tarzlarının en doğrusuna, doğruluğu konusunda hiçbir şüphe taşımayanına
    sahip ve mensup kıl!” anlamı kastedildiği anlaşılır. Sırât-ı müstakıym;
    İslâm, Kur’an ve Rasûlullah’ın yolu ve bunların dayanağı Allah’ın bildirdiği
    vahiydir. Fâtiha sûresinin söz konusu âyetinden, kulun Allah’tan, kendisini
    Allah tarafından tayin olunan bir hayat tarzına iletmesini istediği anlaşılır.
    Bu isteğinde ve ısrarında da haklıdır. Çünkü insanlık tarihi, insanın bireysel
    ve toplumsal hayatını kuşatan sistem arayışlarıyla doludur. Filozoflar, bilim
    adamları ve düşünürler... tarafından oluşturulan sistemlerin tamamı İnsanlığı
    huzur ve saâdete kavuşturacağı iddiasıyla ortaya çıkmış; uygulama imkânına
    kavuşanlarsa hep zulme ve sömürüye neden olmuş, arkalarında perişan İnsanlar
    veya darmadağın toplumlar bırakarak tarihin sayfalarına gömülmüştür. Bu
    nedenle, insanın bireysel ve toplumsal hayatın şeklini ve yönünü tayin edecek
    esaslar belirleme gayretinin Kur’ân-ı Kerim tarafından dayanaksız bir çaba
    olarak nitelendirilmesi955 oldukça anlamlıdır. Böylesi bir gayretin çözümsüz
    olduğunun belirtilmesi de oldukça gerçekçidir. Çünkü bu konu insanın ilmini,
    güç ve yeteneklerini aşar. Bu iş, âlemlerin rabbi Allah’a ait olup insanların bireysel
    ve toplumsal hayatlarında gerçek huzur ve saâdeti sağlayacak bir sistemin sahibi
    ancak O’dur. “De ki: Yol gösterme ancak Allah’ın yol göstermesidir.”956; “Asıl doğru
    yol, Allah’ın yoludur’ de!”957; “Yolu doğrultmak Allah’a aittir.” 958
    Dosdoğru yolun, dosdoğru inancın ve hayat tarzının ne olduğu Kur’an’da
    bildirilip gösterilmiştir: “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?”959;
    “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.”960;
    “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” 961
    İbn Mes’ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: “Hz. Peygamber
    bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur’ dedi. Daha sonra bu
    çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek: ‘Bunlar ise diğer yollardır. Her
    biri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır’ buyurdu. Arkasından
    da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, Benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun!
    Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O’nun yolundan saptırmasın.
    (Azâbından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” 962
    955] 68/Kalem, 36-41; 53/Necm, 28
    956] 6/En’âm, 71
    957] 2/Bakara, 120
    958] 16/Nahl, 9
    959] 90/Beled, 10
    960] 21/Enbiyâ, 73
    961] 17/İsrâ, 9
    962] 6/En’âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
    - 362 -
    Acaba insan, asıl gayesi olan, kurtuluş yolu olan cennet yoluna mı gider, yoksa
    bu güzelim yoldan saparak (dalâlet), isyan çölleri içinde bocalar durur mu?
    İşte, bu sorunun cevabı olarak hâdî olan Allah, hidâyet kitabı olarak Kur’an’ı
    göndermiş, insanların çölleştirdikleri yollardaki karanlıkları aydınlatmış,
    onlara yol göstermiştir.
    Müslümanlar için gerçek gaye; Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu, dünya
    ve âhiret mutluluğu demektir. Hedefe en kısa ve sağlam yoldan kavuşmak ise,
    bütün müslümanların ortak arzusudur. Genel anlamda insanı, özel manada
    da müslümanı, İlâhî hoşnutluğa ve gerçek mutluluğa aday kılan Allah, hidâyet
    etmiş, peygamberi aracılığı ile kendisine giden doğru ve en kısa yolu tanıtmıştır.
    Bu yol, hiç şüphesiz ki doğru yoldur (sırât-ı müstakîm). Allah, bu yolu İlâhî
    rızâya ve mutluluğa kavuşmak için vesile kıldığını ve ona uyulmak gerektiğini
    çeşitli âyetlerle açıklamıştır. Bunlardan biri: “İşte Benim doğru yolum bu, ona
    uyun! Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın. (Azâbından)
    korkarsınız diye (Allah) söze böyle tavsiye etti.” 963
    Dünyada İslâmî devlete, âhirette tükenmeyen Cennete çıkan bu sırât-ı
    müstakîmi Rabbimiz’den istiyoruz. Gazaba uğrayanlarla sapıkların yolunu
    istemiyoruz. Yâ Rabbi, diye milyonlarca kere dua ediyor, âmin diyoruz. “Bize
    hidâyet ver; dosdoğru yola bizi yönlendir.” Mekke’ye, Kudüs’e gidecek olursanız,
    önce araştırırsınız: Hangi şirket, hangi yoldan, kaç liraya, kaç günde getirip
    götürür diye bilgi ve broşür edinirsiniz. Allah (c.c.) da şöyle demiş oluyor:
    Siz şimdi doğru yolu; dünyada devlete, âhirette Cennete götürecek sırât-ı
    müstakîmi mi istiyorsunuz? Buyurun: “Elif Lâm Mîm. İşte bu Kitap, O’nda hiç
    şüphe yoktur. Müttakîler için hidâyettir, doğru yolu gösterendir.” 964
    Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
    “Bu dünyada bir garip gibi yaşa; yolcu gibi ol!”965 Dünya iki kapılı bir han/
    otel; insan da yolcu. Hidâyet ve dalâlet adlı iki yol var; birinin son durağı cennet,
    diğerinin de ateş. Yolcuyu yoldan, yolu yolculuktan, yolculuğu menzilden ayrı
    değerlendirmek yanlıştır. Yolu bilmeyenlerin, yoldan çıkmış ve bâtıl/yanlış
    yolda olanların hak yolun yolcusunu anlamaları çok zordur. Yol hikâyesi
    okumak, kişiyi yolcu yapmaya yetmez. Yolcuyu anlamanın en kesin ve kestirme
    yolunun yola çıkmak ve yolcu olmaktan geçtiğini bilmeyenler, “dosdoğru yol”u
    ve “o yolun yolcuları”nı anlayamaz. Sırât-ı müstakıym adlı o yol, insanlık
    963] 5/En’âm, 153
    964] 2/Bakara, 1-2
    965] Buhârî, Rikak 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 25; İbni Mâce, Zühd 3
    - 363 -
    tarihiyle yaşıttır ve dünyanın sonuna kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları
    bitmeyecektir. Ömür biter, yol bitmez; ama her yol cennete gitmez.
    Kutlu yolun sâdık yolcuları, yolunu kesmek isteyen eşkiyâlara karşı yol
    silâhlarını yanlarından ayırmazlar; onlar, tüm şartlarda yürüyen kervanın
    yolcularıdır. Onlar bilirler ki, yolcu yolunda gerek. Neticeye ulaşmak isteyen
    bir yolcunun, tüm dikkatini diğer yolculara veya yoldan çıkanlara değil; yola
    vermesi gerektiğinin şuurundadır güzel yolcu.
    Yolculuk yapmak yerine, yola yatan, bir engele takılıp düştüyse kalkmak için
    çabalamayan, yolun kendi bulunduğu şeridinin dışındaki şeritlerden gidenlere
    çelme takıp tekme atan, yoluna devam etmeyi bırakıp yol, yolcu ve menzil
    üzerine nutuk atanlar, doğru yolun dosdoğru yolcuları olma vasfını kaybetme
    riskleri büyük olan, yoldan çıkmaya aday kimselerdir. Çıktığı yolda kurallara
    uygun şekilde yarışan, yol arkadaşlarıyla yardımlaşabilen, yola gelmeyen
    insanlara acıyıp yolun genişliğini ve güzelliğini onlara da göstermeye çalışarak
    yolculuğunu bitiş noktasına kadar sürdüren insan, yolun sonunda ödül almaya
    hak kazanacaktır.
    “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
    Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” 966
    “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak;
    Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.” 967
    Dönülmez ufkun akşamlarına gelmeden ve yol yakınken, dosdoğru yolun
    doğru yolcusu olarak yola düşmek, yola koyulmak yakışacaktır âhiret yolcusuna.
    Yolda yorulmak normaldir, hatta yalpalayıp sendelemek de. Ama düşe kalka da
    olsa yola devam gerek; yola yatıp yolu kapamak, diğer yolculara da ihânettir.
    Yolu tıkamaktansa yoldan çıkıp başkalarına yol açmak, menziline ulaşmak
    isteyenlere yol vermek, hiç değilse diğer yolcuların, o yola baş koyanların
    bedduâsından kurtulmak demektir.
    Başkalarını yola getirmek için, yola çağıranın öncü ve yolcu olması, yola
    düşmesi şarttır. Yol göstermek için, yolu, yoldaki engelleri bilmek ve yol
    haritasına sahip olmak da gerekecektir. Doğru yolu bulmak ve yoldan çıkmamak
    için, rehbere ve yoldaki işaretlere uymanın olmazsa olmaz önemde olduğu
    unutulmamalıdır. Dünya gurbetinde yol alan kişinin ana vatanı ve baba ocağı
    cennete ulaşmaması için, kırk harâmîler yol başlarını tutmuş, yolları kesmiş
    966] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
    967] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile
    - 364 -
    olsa da, yolsuzluk içinde yollanıp yolunu bulanlar, yolu şaşırtmaya çalışsa da,
    yolcunun azığında takvâ var ise çıkış yolu ihsân edecek, sırât-ı müstakıyme
    hidâyet edecektir yolun sahibi.
    Tüm yolsuzlukların ve yoldan çıkmanın sebebi, hak yoldan sapmaktır.
    Her şeyin yolu yordamı olur da sonucu cennete çıkacak güzel yolun düzeni,
    işaretleri ve kuralları olmaz mı? Asgarî ve âzamî hız belirtilmez mi? Çok
    yavaş gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli olmayan
    yolcunun kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu İnsanların
    da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü gibi uzun
    ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının aynı yolun
    gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı yolcu.
    Kalabalık yolda arabamıza yolcu çağırmaktır tebliğ. “Kalabalık yol” dedim. O
    kadar çok araba var ki yolda… Kimi süslü-püslü, nefse hoş gelecek görüntülerle
    döşenmiş, kimi modern mi modern. Bazı arabalar süratiyle, bazıları kalabalık
    yolcularıyla aday yolcuları cezbediyor. Arabanın nereye gittiği, çoğu yolcunun
    umurunda bile değil, kimi arabaların zikzak çizmesi, bir km. ileri, 2 km. geri
    gitmesi de.
    Arabalarına çeşitli yöntemlerle çağıranlar da çok. Otogarlardaki çığırtkanlar
    gibi bazıları. Yaka-paça zorla kendi arabalarına bindirecekler neredeyse yolcu
    adaylarını. Yarı yolda indirecek mi, kazaya kurban mı edecek, şoför ehliyetsiz
    mi, hepsinden önemlisi araba hangi istikamete gidiyor, belli değil.
    Bazıları da yolun kapalı olduğunu, nice insanın yoldan geri döndüğünden
    yola çıkarak tahminle karışık değerlendiriyor. Aslında kapalı olan, yoldan
    kaçmaya çalışanın alıcıları. Yol almak isteyene yol açık, bahaneyi bırak sen de
    yola çık.
    Üzerinde Washington, ya da İsrail yazdığı halde “bu araba Mekke’ye gider”
    diyen çığırtkanlar mı ararsınız, soyguncu şeytanla işbirliğinden sâbıkalı
    şoförler mi, hepsi mevcut.
    Bütün bunlar ve benzerleri sizi korkutmasın. Siz de arabanızı hazırlayın;
    daha doğrusu Nuh’un gemisinin servis otosu için yolcu çağırmaya çalışın.
    Aman ha unutmayın; ilk işiniz çok yolcu almaktan önce, tertemiz arabaya
    leke sıçrat(tır)mamak. Sürat yapılmayacak yerdeki sürat, yoldakilerin üzerine
    çamur sıçratabilir mümkün ki. Az önce çamura boyadığımız kişiyi hangi yüzle
    arabanıza çağırabilirsiniz ki?! Yoldaki İnsanların niceleri yolcu olduğunun
    farkında bile değil; istikametlerinin farkında olmadıkları gibi. Sanki kör ebe
    oyunu oynuyor; önüne kim geçtiyse onu şoför olarak seçebiliyor. Körlere
    - 365 -
    kılavuzluk çok zor değildir, ama kör olduğunun farkında olmayan bakarkörlere,
    sarhoşlara rehberlik ve onları gitmeleri gereken yere yönlendirmek zorun da
    zorudur.
    Yolda kalmışları, yoldan çıkanları, yanlış araba ve kötü şoför seçenleri iknâ
    etmek kolay olmasa gerek. Başka şoför ve arabalarla uğraşıp boşa vakit geçirme.
    Ezanı oku, ezandaki tevhidî dâvetle kurtuluş gemisine çağır İnsanları. “Kurtuluş
    gemisi” dedim; bu, senin-benim derneğimiz, vakfımız, radyomuz, dergimiz,
    partimiz, tarikatimiz, cemaatimiz… değil. Belki o hüsn-i zanla biniyoruz o
    arabalara ve sırât-ı müstakıym yolcusu olduğumuz konusunda hiç şüphemiz
    yok; olsun! Yolcuları veya yolcu olmadığını sanan yolcu adaylarını başka bir
    beşerî tabelaya / çalışmaya değil; Allah’a dâvet etmeliyiz, sadece Allah’a, O’nun
    yoluna (İslâm’a), O’nun kitabına; O’nun peygamberinin yaptığı gibi.
    “Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. (Başka) yollara uymayın.
    Zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız ve takvâlı
    olmanız için Allah size bunları emretti.” 968
    “Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin. Dosdoğru yol budur.”969
    “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar
    aydınlık bir yol (basîret) iüzerindeyiz (kör bir saplantı içinde değiliz). Allah’ı
    (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben şirk koşanlardan değilim.” 970
    Dünya hayatının nazenin yolcuları! Sizler için açılmış nice yollar var.
    Fakat, bu yolların sadece birinden gitmeniz istenmiş sizden. Dünya hayatı
    bir labirent gibi... Çıkış yolu bir tane... Aramak, bulmak lâzım. Bunun için de
    labirenti kuşbakışı görebilecek yerde durmak gerek. Deneme yanılma yoluyla
    da belki çıkış yolu bulunabilir. Fakat süreli bir arama içinde buna vakit yok.
    Öyleyse “yolcu yolunda gerek” uyarısına kulak verip, bizim için açılmış doğru
    yolda, yola devam etmeliyiz. Gereksiz meşguliyetlerle yerimizde saymak ciddi
    bir zaaf. Yolculuğumuzda tahribat oluşturacak tavırlara göz yummak da bir
    fâcia. Gideceğimiz yolun tahrip olması bizim yürüyüşümüzü zorlaştıracaktır.
    Hele yol kesicilerin güçlenmesine izin vermek yolculuğu sekteye uğratacaktır.
    Onlarca yolsuzluğun yaşandığı dünyada, ana yola (sırât-ı müstakıyme) açılacak
    zeminler oluşturmalıyız. Şairin dediği gerçeği haykırmalıyız. “Yol onun, varlık
    onun; gerisi hep angarya/ yüzüstü çok süründün ayağa kalk ......”
    968] 6/En’âm, 153
    969] 36/Yâsin, 61
    970] 12/Yusuf, 108
    - 366 -
    Yol açmak... Ulaşılamayan nice köylere, nice insanlara, nice cevherlere...
    Önder olmak, öncü olmak. Bize dosdoğru yolu açanın da bizden istediği bu
    değil mi? İyi bir işte “çığır” açanların, arkasından gelenler kadar sevap kazandığı
    müjdesini alıyoruz; tabii bunun tersi de mümkün.
    Elbette merkeze ulaştıracak yolları açmak her zaman kolay olmuyor. Bazen
    kazma kullanmak yeterli iken, bazen de buldozer ya da dinamit kullanmak
    gerekebiliyor. Hiçbir yol açma görevlisi, karşılaştığı dağ gibi engellere gelince
    “buraya kadar!” dememiştir, deme hakkı yoktur. Çözüm bulmuş, meydan
    okumuş: “Dağlar seni delik delik delerim, kalbur alır toprağını elerim” demiş,
    tünel açmış, köprü kurmuş; şehirleri kasabalara, kasabaları köylere bağlamış,
    İnsanı İnsana kavuşturmuştur.
    Bütün bu işleri beceren dünya hayatının nazenin yolcuları! Hemcinslerinizi
    yoldan çıkarmaya çalışan, Yaradan’a götüren yolu tahrip eden yolsuzlara karşı
    kullanacak kazmanız, buldozeriniz, dinamitiniz yok mu? “Yolcu yolunda
    gerek”, eğleşmek size göre değil.
    Yol açanların aynı zamanda yolculuğu kolaylaştıracak yürüyüş tarzı
    geliştirmeleri gerekir. Zira sırat-ı müstakıym adlı ana yolun sahibi o yolun
    yolcularına yolu kolaylaştırmıştır. Seçtiği yol önderi de “kolaylaştırın,
    zorlaştırmayın” uyarısında bulunmuştur.
    Açtığınız yollarda yürüyen yolculara, kendilerinin de yol açma
    sorumluluğunun olduğunu; en azından açamıyorlarsa da, yolda yatıp eğleşerek
    arkadan gelenleri oyalamamaları gerektiğini hatırlatın. Çoğu idealist yolcular
    realist yolculara takılıp hızlarını yavaşlatmışlardır. Bu durumda yola devam
    ederken yoldaşımızı da doğru seçmemiz gerekliliği ortaya çıkıyor.
    Yola çıkarken yalnız kalma tehlikesini de göze almalıyız. Eğer çevremiz,
    korkaklar, tembeller ve zoru göze alamayanlardan müteşekkil ise bu tehlike ile
    her zaman karşı karşıyayız. Ama yola sebatla devam edersek, A mıntıkasında
    olmasa da, B mıntıkasında kendimize göre yoldaş bulma ümidi vardır. Zira,
    dosdoğru yolun sahibi bizzat kendisinin yoldaşımız olacağını vaad ediyor.
    Her şeye rağmen yoldaşınızı çok iyi seçmek zorundasınız. Duygusallığa,
    zaafa yer yok bu yolculukta. Yolcu ve yoldaş yolunda gerek.
    Bugün yolunda gitmiyorsa işler, yolsuzlukla uğraşanlar ve bunların
    yolsuzluğuna göz yumanlardadır suç. Küçük bir tahribatın onarılmaması
    gayya çukurlarının oluşmasına sebebiyet verecektir. Yoldan sorumlu
    sorumsuzların ihmali nasıl kazalara sebebiyet veriyorsa, ana yolun sahibine
    - 367 -
    yapılan haksızlıklara göz yumanların âkıbeti nasıl olacak?! Sırât-ı müstakıym
    adlı doğru yol da bir tanedir, sahibi de. Kimse ortak olmaya çalışmasın. Bu
    yolsuzluğu savunacak avukatlara da söz yok orada. Yoldaşlık ana yolun
    sahibine göre değilse bu yoldaşlık külfet. Yolun sonunda hesaptan kurtulmak
    için yoldaşını bile feda eder yolcu. Fakat nihai sonda yoldaş yoldaşa hiç bir
    şey yapamaz. Ve o gün geldiğinde... Ana yolun sahibinin diğer yolları ortadan
    kaldırdığı, yolcuları tek bir merkezde topladığı gün, o gün geldiğinde... eğleşen
    İnsanlar yarışı kaybettiklerini anlayacaklar; kazanmak için yeni arayışlar içine
    girecekler, ama... artık o engele ne kazma, ne buldozer, ne dinamit...
    Yolcu yolunda gerek ...
    Dosdoğru yolun sahibine doğru giderken her birimiz dönüşü olmayan bir
    yola giriyoruz. Dünya yollarına benzemiyor. Bütün yollar Roma’ya çıkmıyor.
    Bütün yolcularda Roma’ya gitmiyor.
    Ey doğru yolun doğru yolcuları! Gerek yaya, gerek koşarak, gerek bineklerle
    yola devam edin, ama sakın ha yolda çakılıp kalmayın, yolda yatıp eğleşmeyin.
    Parsanın payı sadece size ait. Haydi koşun... Yolcu yolunda gerek. Ne kadar yol
    koştunuz, ne de çabuk yoruldunuz? Daha gidilecek çok yol var. Haydi yola!
    Yolda giderken yürüyüşünüze de dikkat edin. Anayolun sahibi öyle istiyor.
    Yolsuz yolcular gibi mağrurluk, zâlimlik, ayağınıza takılanı ezmek yok bu
    yürüyüşte. Başı havada gitmek de yok. Yolda kalmışa iyilik yapacaksın, yolcuya
    hakkını vereceksin, sağına soluna bakıp senden önceki yolcuların bıraktıklarına
    bakıp tefekkür edeceksin. Ve anayolun sahibini her handa zikredeceksin. Zira
    güzel yolculuğun referansı bu.
    Yol ağzında, yol ayrımındayız; bitmek bilmeyen dünyevî işleri yoluna koyma
    uğraşıları, bizi ana yolumuzdan etmemeli, burada misafir ve yolcu olduğumuzu
    unutmamalıyız. Yoldan kalmamalı, yolumuza/hedefimize bakmalıyız ki,
    yolumuzu gözleyenlerin gözleri yolda kalmasın.
    Yol açıklığı ver yâ Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme. Bizi
    kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et; yoldan
    sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
    - 368 -
    36. HUTBE
    ÂHIRET BILINCI
    Âyet :
    انَِّ هٰذَا الْقُرْانَٰ يَهْد۪ي للِتَّ۪ي هِيَ اقَْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الذَّ۪ينَ يَعْمَلوُنَ الصَّالحَِاتِ انََّ لَهُمْ اجَْراً
    كَب۪يراًۙ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak. O
    vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz ha!
    İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti
    içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”971
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa,
    işte bunların çalışmaları makbuldür.” 972
    “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka nimetlerden
    sorulacaksınız.”973
    Âhiret, Kur’an-ı Kerim’de 110 yerde geçer. Kur’an’da son gün anlamında
    yevmü’l-âhir şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın halde geçer.
    Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması,
    yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı demek
    olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı gibi âhiret
    kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
    Kur’an-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi
    işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî surelerde sık sık
    tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk
    duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi
    kısaltarak mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere
    yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle
    insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını
    tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı
    971] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    972] 17/İsrâ, 19
    973] 102/Tekâsür, 8
    - 369 -
    bir “oyun ve eğlence” bir “süs ve övünüş”tür; “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır.
    Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret
    hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.974 Her
    ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı
    gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok
    âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki
    “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir.
    Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî
    yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
    yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
    Kur’an-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye gidiyorum?”
    sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya
    mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında, kendisine ve içinde yaşadığı
    tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse,
    sözkonusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek
    öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a imanla
    âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun
    ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir.
    Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki
    devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiat içindeki en mükemmel
    yaratık haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki
    özellik ortaya çıkarak kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın,
    iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden korkması
    veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların ölümden ürkmesi
    de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir
    âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında, fıtratında
    bulunan bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi, kişinin fıtratındaki
    ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir.
    Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen sonra
    zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine bağlı olarak
    ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her
    iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı
    ancak o adil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız
    bırakılmayacaktır. “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek;
    kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” 975
    974] bkz. 29/Ankebut, 64; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
    975] 99/Zilzâl, 7-8
    - 370 -
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği bir
    başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, O’nun izni olmadan
    hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar
    neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir:
    “Bir de öyle bir azâb gününden sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette)
    hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul
    edilmez. Azaptan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere
    yardım da yapılmaz.” 976
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsidir. Herkes
    kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç
    kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler.
    Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hâkim
    kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu himaye
    edecek ancak sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından
    kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin hayatında büyük
    bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
    âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında bunun dışında
    hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında başkasını ortak eden (yani,
    Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları takdir etsin diye kulluk yapan)
    âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan
    başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası
    için kulluk yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere
    yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir.
    Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin
    olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu
    inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır. Mü’min,
    âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul eder ve çalışmasını
    da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları için, hayatı sadece bu
    dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar,
    âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka
    yardımcıları yoktur onların.
    976] 2/Bakara, 48
    - 371 -
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete
    inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve âhirete
    inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa olsun,
    onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en
    ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği budur. 977
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden
    başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür;
    dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat âhiret gününe inanan
    kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı
    âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş
    götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır.
    Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan
    kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici dünya
    menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına
    aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi
    faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini,
    yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını yakinen
    bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği,
    insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet gününde
    ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği,
    bir kısım insanların (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım
    insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakînen bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak. O vakit
    yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz ha! İşte
    o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti
    içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.” 978
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa,
    işte bunların çalışmaları makbuldür.” 979
    977] Bkz. 58/Mücâdele, 22
    978] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    979] 17/İsrâ, 19
    - 372 -
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanman ın Faydalar ı
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir. Allah,
    gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı ve bâtılı açıklamıştır.
    İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse cennete girecektir, yok bâtıl bir
    din seçerse cehenneme girecektir. “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını
    denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”980
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka sorulacaktır:
    “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka nimetlerden sorulacaksınız.”981
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zulümlerin hesabı
    âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine dikkat
    eder. Çünkü bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette hesap verecektir. Bu
    yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır. İnsan da her
    canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra dirileceği inancı büyük
    bir nimettir.
    Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman gelir.
    İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak bu iman ile
    mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği sureler Mekkî
    surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir ya da putçu
    her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden
    temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
    edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan
    sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın
    oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını
    savunup zalimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat
    gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her
    tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
    almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine
    insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda
    etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah’tan beklemek
    zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat
    980] 67/Mülk, 2
    981] 102/Tekâsür, 8
    - 373 -
    anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir
    özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce ve
    yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an, her
    konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
    Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek
    insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret
    (ceza-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve
    namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu
    inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst
    olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi
    olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz üzerindeki tesisi
    de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca
    mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar
    cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını Allah,
    âhirete saklamıştır. Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla
    değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi
    arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden
    o inkâr edenlere ateşten helak vardır. Yoksa biz, iman edip sâlih amel işleyenleri,
    iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa
    muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 982
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her tür zorluğa
    göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının
    bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından
    dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında
    daha fazla yükselir.
    982] 38/Sâd, 27-28
    - 374 -
    Âhiret Anlay ışı Bizi Dirili şe Ula ştırır/Ula ştırmal ıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını olarak
    yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk ve
    aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip
    mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan
    birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve
    büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’ ama, ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün
    ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin
    yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye
    ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi
    gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz
    şeye, fazla uzak gözüyle bakıl-mamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak
    tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin
    (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son
    varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha
    sonra’ geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın, yani
    dünyanın sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani,
    son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi
    yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek
    ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır.
    Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü zaaf
    ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce bunlara karşı
    verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise
    ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere
    bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamadan ve denîlikten
    uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı kılabilecektir. Hangi düzeyde
    olursa olsun, müslüman birey için mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye
    liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara,
    eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret
    inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan, hedef
    sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir.
    İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma
    da artar. Dahası, insanın gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da
    - 375 -
    duygunun bulunması mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine
    getirmeye çalışmak, özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da
    dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve
    zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez.
    “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar.
    Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında
    büyük bir mükâfat vereceğiz.”983 Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne
    olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade
    ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve oyunları
    karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür. Hâlbuki
    sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik ile kaybedecek
    hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir
    ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen
    bir insan için, korku son derece arızî bir şeydir.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda
    âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle
    gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu
    değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen
    canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara suresi 4. âyette Kur’an’ın doğru
    yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken “âhirete inananlar”
    değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler.” denilir. O yüzden
    âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa
    ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden
    geçirmek ve hesap günündeki ilahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini
    yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve
    değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve
    hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden,
    geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah’ın davası için
    harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde
    olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını
    iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak
    zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten iç içe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın
    mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan, ölümü
    983] 4/Nisâ, 74
    - 376 -
    sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda
    ömür tüketebilen Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ
    sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”984
    Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama
    müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde ölüme, yani
    cennete koşabilmektir.
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından
    çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz üzerinde küçük ve
    büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde küçültüp, şehid cesaretini
    elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine meydan okuyabilmesi ancak bu
    inancın sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir
    bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrâk etmedir.
    Bu yüzden Mushaf tertibiyle âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyette985 “yûkınûn
    (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine erip kurtuluşa erecek
    muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç haline
    gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor gibi konuyla kendi
    arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye mal olmasıyla mümkündür.
    Bir konu hakkında yakîne, şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî
    üretkenliğe ulaşabilir, bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da
    önemlisi, bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer
    alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak
    bilinen âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
    Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama bütünüyle
    duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin alanına girer. Öyleyse ayne’lyakînin
    güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere ihtiyaç vardır. Bu teşbih
    ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir. Takvâ sahibi olup sorumluluklarını
    severek yerine getiren ve Kur’an’la hidayet bulanlar, âhiretten dünyaya bakar
    gibi, tercihini âhiretten yana yapan bir seviye kazanırlar. İşte, müslümanların
    âhirete imanları bu şekilde olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşecek ve
    pratik hayata aksedecektir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz
    insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem dünyevî
    hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların
    984] 3/Al-i İmran, 133
    985] 2/Bakara, 4
    - 377 -
    kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına
    yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en
    yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu
    soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda,
    bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum”
    dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm
    olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat maalesef yaşıyorlar;
    buna yaşamak denirse.
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının aynı derecede
    olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve mükâfat derecelerinin de
    aynı olmayacağı haber verilmektedir. Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda
    cihad edenlere hazırlanan cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle
    yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber verilmiştir.986
    Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar olduğu anlaşılan bu
    derecelerin imanın hasletleri (şubeleri) kadar yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri
    kendisinde toplayanların bütün dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.
    986] Buhâri, Cihad 4; Müslim, İmâre 116
    - 378 -
    37. HUTBE
    HİLÂFET
    Âyet :
    أ رْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ � آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْ ? وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ
    أمْنًا ? الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ
    أوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ � يَعْبُدُونَنِي لَ ا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَ
    “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce
    geçenleri halife ve egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen
    kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları
    korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair
    vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta
    kendileridir.” 987
    İslâm’ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata
    dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları fikir ve hayal dünyasında
    gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat
    nizamıdır. Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
    yapıdadır. “Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem
    olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla bir şey yoktur” diyen
    kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet, Rasûlullah’ın âhirete irtihâlinden
    1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı
    bir sancak olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
    Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları
    kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu, modern câhiliyye
    zulmü altında kıvranan dünya için yegâne alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki
    ihtiyar cadının maskesi düşmekte, sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı,
    kendi âşıkları tarafından bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu
    Komünizm karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme sayı
    saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla maça çıkan
    bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan korktuğu için, onun ringe
    çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri inandırmak istiyor.
    987] 24/Nûr, 55
    - 379 -
    Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim
    kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet
    farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki
    kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş
    sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin
    yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye
    çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da
    zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi
    bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler
    coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp
    seksen senedir yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta
    düğmenin yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte
    gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
    Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil
    ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin
    bile, yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde.
    Lidersiz/halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet
    eden emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı988 ki,
    onlar yolu açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın.989
    Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını, birbirleriyle
    ilişkilerinde ispatlasın.990 Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır
    alanlar, “Birleşmiş Milletler” şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek
    devlet çatısı haline dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları
    arıyorlar. Müslümanların “hilâfet” konusunu gündeme getirmelerine ise “cısss!”
    diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam vermeyi düşünmesinler
    diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye modelini örnek(!) göstererek yön verdiği
    “Büyük Ortadoğu” projeleri gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm
    gerekiyorsa onu da biz getiririz” anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor,
    “Hasta Adam”ın son demlerindeki “Jöntürkler”e, yani “Yeni Osmanlılar”a
    nazîre olarak.
    Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu
    Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)
    i” projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor.
    Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”,
    988] 3/Âl-i İmrân, 104
    989] 3/Âl-i İmrân, 110
    990] 21/Enbiyâ, 92
    - 380 -
    “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”, “lâ’sı
    olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve
    Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın
    dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la
    çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah’ın katında tek
    gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için
    kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden
    çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından
    dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.
    Halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek. Müslümanların
    birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı coğrafyada yaşayan, aynı
    ülkenin, aynı mezhebin insanlarının bile bin bir gruba ayrıldığı bir ortamdan
    kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek.
    Irkçılıktan, ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe
    geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek. İslâm,
    sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı zamanda sosyal ve
    siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam, 1924’lere kadar yaşandı, yine
    yaşanabilir. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü; şimdi
    çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek
    halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet
    ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm Devleti. Düşünebiliyor musunuz iki milyar
    nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya
    İslâm Devleti... Rüyâsı bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle
    bir gücün karşısında kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve
    İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının
    ekonomisini, dünyaya verdiği huzuru düşünün...
    Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan
    eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında
    kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş
    vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü
    din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar
    yarışmalarına katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak
    takılabilir. Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil gibi
    yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede değil;
    tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya
    çalışmakla yükümlüdür.991 Müslümanların tüm yeryüzünde halife olduğu992 ve
    991] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    992] 2/Bakara, 30
    - 381 -
    hâkimiyet anlamında bu halifeliği uygulama imkânına kavuşmak için iman
    ve amel-i sâlihle ilgili tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/
    ibâdet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği993 Kur’an’ın mesajıdır.
    “Hilâfet” derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı ve nâkıs
    hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan dört halife) tarzı hilâfeti kast
    ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği
    demektir. İdeal olan tek devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla birlikte;
    geçiş döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz değildir. Önemli
    olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize olabilmektir. Bu, kolektif şekilde
    federatif biçimde de olabilir. Önemli olan bey’at denilen özel bir seçim usûlüyle
    işbaşına gelip, şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek adâlet ölçüsü olan
    Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi, artık bir daha hayata
    geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı, içindekileri ve yaratıkların işleyiş
    kanunlarını yaratan zâtın kitabı olan Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek
    projeler, kurtuluş reçeteleridir. Hiçbiri ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya
    da artık devri geçmiş eskinin değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında, medeniyet
    ve dünyevî etkinlikten uzak bir yörede yükselen nebevî mesaj, o devirde hemen
    hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği en büyük devrim ve en güzel toplumsal
    değişimi çok kısa bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım
    vaad ettiği Kur’anî projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı ve gayretli
    çalışmalarıyla 20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi hayal edemediği bir
    vampir devlet, asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun kalbine saplanmış hançer
    şeklinde ortaya çıkmadı mı? Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren
    Avrupa ülkeleri, savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla
    gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında, yani elli-altmış sene
    önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, kırk yıl önce İran’da ne oldu, nasıl oldu İslâm
    Devrimi, bütün dünyaya ve hatta şiî olmayan müslüman âleme rağmen?! Kimlerin
    hayal bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi?
    Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin
    kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini kaç kişi hayal edip
    dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz’un
    Mısır’a gidip müslümanlarla savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara
    getirmesi de, bir Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten
    kanun çıkartarak “dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği”ni, böylesi
    önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır. Her ikisi de devrimdir.
    Her ikisi de yavuzluktur. Peki, “yavuz hırsız” kimdir, orası meçhul.
    993] 24/Nûr, 55
    - 382 -
    Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün
    halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.994 Allah’ın takdir ve dilemesi,
    yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup, onları önderler yapmak,
    vârisler kılmaktır.995 İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde güç ve
    iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.996 Hilâfetin
    gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de Allah’ın
    vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere bir meyvedir hilâfet.
    Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk edip sadece Allah’a
    kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın lütfu ve
    meyvesi olarak) açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere
    sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal edilir, sonra
    ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba gösterilirse...
    Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir”leş”miş
    Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara karşı,
    müslümanların ayrı ayrı küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran,
    kukla yöneticiler de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini
    bile korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna,
    Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran... İslâm âlemi için,
    özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, hilâfetten başka bir çözüm
    sözkonusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine
    dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya ve
    onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir problem.
    “Hilâfet” demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi tuzaklardan
    kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun, aşılması gereken dağlar
    yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar, başarının değerini arttıran
    süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır
    kişiye dünyada devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
    “İmkânsız”, ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir kelimedir.
    İman imkândır, hem de en büyük imkân. “İmkânsız” kelimesini müslümanın
    diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve kulluk bilincini kuşanarak Allah’a
    daha yaklaşıp O’nun yardımını kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına
    gelecektir. Başkalarının imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa “biraz
    zaman alabilecek şey” anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip Hakk’a
    ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın sağladığı imkânlarla
    994] 6/En’âm, 165
    995] 28/Kasas, 5
    996] 24/Nûr, 55
    - 383 -
    Allah’a yaklaşıp O’nun yardımına muhâtap olan kimse için İlâhî emir ve
    tavsiyelerin hiçbiri “zor” ve hele “imkânsız” gelmeyecektir.
    En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke Almanya’da, işi
    çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt üzerindeki devleti hiç
    olmasaydı, hiç İsa ve Mehdi’ler çıkmasaydı, cihad zannedilen terör olayları
    yapılmasaydı, “ihlâs” gibi güzel kelimeler ihlâssız kimselerce yıpratılmasaydı,
    Allah adı kullanılarak insanlar kandırılmasa, politikacılar dini istismara
    yeltenmeseydi... Sakın bütün bunlar, sırât-ı müstakîm yolcularının yolunu
    tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu bulmak isteyen o yolun yolcularının
    insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
    İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
    yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi
    görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın
    bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir. Kolaylık-zorluk kavramı,
    psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey,
    bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından
    çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden önce kalpleri
    elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii, bu rasgele olmaz. Bunun
    da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü
    vardır: Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.997 Kim takvâ sahibi olur,
    Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir.998 İnsanlara emr-i bi’lma’ruf
    ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en kolaya
    yöneltip onda başarılı kılacaktır.999 Bu konudaki İlâhî sünnet, iman-takvâinfak
    konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir.1000 Kim
    cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de
    yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir. 1001
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki, Allah
    zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır.
    Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya
    meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar
    ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin
    hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    997] 94/İnşirâh, 5
    998] 65/Talâk, 4
    999] 87/A’lâ, 6-9
    1000] 92/Leyl, 5-7
    1001] 92/Leyl, 8-10
    - 384 -
    Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler,
    tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini birer ikişer
    adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan insan, aceleciliğinin cezâsını
    belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları birer birer bile çıkamayacak hale
    gelecektir. Konuyla ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken,
    öncelikle dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen
    Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse kurmaya
    çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda hem halkın ve hem de âlimlerin
    yararlanacağı dünya müslümanlarının bilinçlenip birleşmesi için organizeler
    yapılmalı. Farklı ülkelerdeki müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin
    arasında ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin çizdiği
    coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki mü’minleri, yani
    kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten yararlanmalı, farklı
    ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı
    en az iç politika kadar tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü
    ile birlikte Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar, hatipler,
    hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem, resmî program yerine
    İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî çözümleri gündeme getirmeli.
    Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği vurgulanmalı. Vatanın müslüman için
    İslâm’ın hâkim olduğu her yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var
    olan un, yağ, şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
    Mehdi bekleyen insanlar, çözümü Hz. İsa’nın gökten inip kendilerini
    kurtarması olarak görüp görevlerini kuşanmaktan kaçanlar bilsinler ki,
    kurtuluş, aralarından bir önder (imam, halife) çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın
    emrettiği şekilde cihad etmekle mümkün olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle
    bir lider, namaz imamı gibi toplumun önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin
    en büyüğüne tâlip olacak şekilde ve toplumun kardeşi, içlerinden biri olacaktır.
    Hicret örneğindeki Büyük Önder, Ulu Rasûl gibi, gemiyi en son terk eden
    kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet1002 olmakla birlikte, aynı zamanda
    insanlara imam/önder olan1003 İbrâhim gibi putlarla ve putçularla mücâdelenin
    bedelini gerekirse ateşe atılarak ödemekten çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye
    yapması, bazı ruhsatları kullanması câiz olmayan, müslümanların izzet ve
    onuruna halel getirmeyen, çok net olarak İlâhî mesajı insanlara ulaştıran örnek
    şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip yürüyecek, arkasından ümmet
    yürüyecektir.
    1002] 16/Nahl, 120
    1003] 2/Bakara, 124
    - 385 -
    Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe, geride kaldı, sonradan
    geldi anlamındadır. “Halife” selefin yerini alan, sonradan gelen (nesil), istihlâf edilen,
    birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde
    vekâlet ve yöneticilik de vardır. “Hilâfet” halife olmak, halifelik, reislik, başkanlık,
    birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamına gelir.
    Istılahta ise; “Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra, Ona halef olarak mü’minlere emîr
    olmak” şeklinde tarif edilmiştir. Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf yetkisine
    sahip olan ve ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denir.1004
    Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife (temsilci/ardçı)
    kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da
    çokça (127 yerde) geçer. Ama konumuzla direkt ilgili olarak halife kelimesi
    Kur’an’da 2 yerde,1005 halife’nin çoğulu halâif 4 yerde,1006 Hulefâ kelimesi de 3
    yerde1007 geçer. İstihlâf kelimesi ise Kur’an’da 4 ayette1008 zikredilir. Yine konuyla
    dolaylı ilgili half kelimesinin de 2 ayette1009 geçtiği görülmektedir.
    Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları Allah’ın kanunlarına göre
    yönetmek üzere yarattığı Âdem ve neslini halife olarak yaratacağını belirtiyor.
    “Yeryüzünde bir halife yaratacağım”1010 ifadesinden Hz. Âdem yaratılmadan
    önce yeryüzünün yaratıldığını öğreniyoruz. Hz. Âdem yeryüzünde halife olarak
    yaratıldı. Papazların dediği “Hz. Âdem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi
    biz cennetteydik” sözünün yanlış olduğunu Kur’an’dan anlamış oluyoruz.
    Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle, insanı
    yeryüzünün hâkimi ve yaratıkları arasında hükmedecek biri yapacağını
    belirtmiştir. Ayetteki “halife” kelimesinde hâkimiyet anlamı vardır. Yeryüzünde
    halife olmak, yeryüzünün hâkimi ve yöneticisi olmak demektir. “Ey Dâvud! Biz
    seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet.”1011
    Âyetten de anlaşıldığı gibi burada “halife” hüküm veren, yöneten anlamında
    kullanılmıştır. Bu nedenle insanlar arasında hak ve adâletle hükmetmesi Hz.
    Davud’dan istenmektedir. “Yani ey Dâvud, seni hükümdar yaptık ki iyiliği
    emredesin ve kötülükten sakındırasın. Böylece senden önceki peygamber ve salih
    önderlere halef olasın” denmiş olmaktadır. “Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı
    görmek için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık.”1012 “Yani onların
    1004] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 105-106
    1005] 2/Bakara, 30 ve 38/Sâd, 26
    1006] 6/En’âm, 165; 10/Yûnus, 14, 73; 35/Fâtır, 39
    1007] 7/A’râf, 69, 74; 27/Neml, 62
    1008] 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129; 11/Hûd, 57; 24/Nûr, 55
    1009] 7/A’râf, 169; 19/Meryem, 59
    1010] 2/Bakara, 30
    1011] 38/Sâd, 26
    1012] 10/Yûnus, 14
    - 386 -
    yerine artık siz hükmedeceksiniz.” Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip
    edecek ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir.
    Yine Hz. Nuh ve kavmi için de şöyle buyrulur: “Onları (yeryüzünde) halifeler
    kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk.”1013
    Bu âyetlerde “halife” kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının yürüttüğü
    bir işi, ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak devralınan
    iş, hâkimiyetle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Adem için “halife” kelimesinin
    kullanıldığı âyetten hemen önceki âyette: “Allah, yerde ne varsa hepsini sizin
    için yarattı.”1014 buyurulmaktadır. Demek ki Hz. Âdem’in halife kılındığı şey,
    yeryüzünün hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir.
    “Allah ’ın Halife si” Olur mu ?
    Kimse Allah’ın halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir’e: “Ey Allah’ın
    halifesi!” denildiğinde, “Ben Allah’ın halifesi değilim; ben ancak Rasûlullah’ın
    (s.a.s) halifesiyim ve bu bana yeter”1015 demiştir. Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir
    âyetinde halife kelimesi Allah’a nisbet edilmemiştir. Ya müstakil olarak veya arz
    kelimesiyle birlikte “yeryüzünde halife” şeklinde kullanılmıştır. Hiçbir hadiste
    de “Allah’ın halifesi” tâbiri kullanılmaz. Buna rağmen, tevhid konusundaki
    çizgiyi alabildiğine zorlayan tasavvufun etkisiyle, çok sayıda âlim ve müfessir,
    bu yanlış ifâdeyi kullanagelmişlerdir. İbn Teymiyye’ye göre, tanım gereği; ölen,
    orada hazır bulunmayan, ya da işinde âciz olan biri için halife söz konusudur.
    Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün değildir. Allah’ın ne bir benzeri,
    ne de dengi mümkündür. Âlemlerden müstağni olan Allah’ın halifeye/
    vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye, vahdet-i vücutçuların insanı ulûhiyet
    makamına yükseltmek istediklerini, bu yüzden İbn Arabi’nin “insanın Allah’ın
    halifesi” olduğunu iddia ettiğini söyler. Vahdet-i vücutçular, insanın birtakım
    mertebelerle Allah’la bütünleşebileceğini iddia ederken, “Allah’ın halifesi” gibi
    (Kur’an’da olmadığı halde) görünüşte Kur’anî(!) bir dayanak ileri sürerler. 1016
    Oysa Allah’ın temsil edilebilir bir varlık olarak algılanması, Hz. İsa’yı
    enkarne olmuş (et giymiş -Allah’ın oğlu-) biçimi olarak gören Hıristiyanlara
    ait bir düşünce idi. Kur’an, halife kelimesini açık bir şekilde arza izâfeten
    kullanıyor; Allah’a nisbet ederek hiçbir yerde kullanmıyor. Bakara suresi
    30. âyetten sonraki âyetlerdeki, meleklerin yorumlarında ve reel hayatta
    gördüğümüz gibi, (yaratıcısını överek tesbih edeceğine) yeryüzünde fesat/
    1013] 10/Yûnus, 73
    1014] 2/Bakara, 29
    1015] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11
    1016] M. Sait Şimşek, Kur’an Kıssalarına Giriş, s. 168-169
    - 387 -
    kargaşa çıkaran, kan döken biri Allah’ın temsilcisi olabilir mi? Bir temsilci,
    temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci olmaktan çıkacağına göre, belli
    bir iradî alanda istemlerini gerçekleştirme, tercihte bulunma yeteneğine sahip
    insan gerçeği, “Halifetullah (Allah’ın halifesi)” ile nasıl uzlaştırılacaktır? 1017
    “Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef
    (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife kılacağına, onlar için
    râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine
    dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak
    koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.
    Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr
    edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları
    yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 1018
    Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel
    değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah’a ibadet ve hiçbir
    şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene dönüşmesi; namaz
    ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber’e itaat.
    Allah, başta Âdem (a.s.) olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin
    uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan birer halife
    adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı
    devam ediyor demektir. Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz
    çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını
    koruyamayanlardır.
    Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ,
    genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır.
    Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine
    sunulmuştur; insan yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği
    bütün insanlar ilk plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak
    O’nun hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü
    halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması
    demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan,
    yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere
    aykırı hareket edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği
    insana mutlak bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve
    sınırlar çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
    1017] Bkz. 10/Yûnus, 14
    1018] 24/Nur, 55-57
    - 388 -
    Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
    istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor. Buna göre
    halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri
    yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine
    de “hususi hilâfet” adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar
    birbirlerinin yerine geçmiş ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
    Allah’ın halife yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile
    söz verdiği kimseler,1019 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları
    tâğutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
    İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini hâkim kılmak”
    özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle
    ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini
    yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile
    (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi1020 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin
    insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan
    geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu ahdinin
    zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını1021 bildirmiştir. Anlaşılmaktadır
    ki halifelik, Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya
    çıkması demektir. Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama
    yükselmek isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen toplum
    da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise,
    yeryüzündeki halifelerin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu
    emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere
    verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır. 1022
    Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta nâmus ve izzet
    meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve tüm müslümanların, hatta
    tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
    “Sahi, aslan nerede düşmüş ve nereden kalkacaktı?” Özellikle, olaya
    hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere soruyor ve pratik
    cevap istiyorum.
    “İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
    Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
    1019] 24/Nur, 55
    1020] 38/Sâd, 260
    1021] 2/Bakara, 214
    1022] Bkz. 4/Nisâ, 58
    - 389 -
    38. HUTBE
    ARDINDAN AĞIT YAKMAK İÇIN DEĞIL; MUHTEŞEM
    DÖNÜŞÜNÜ HIZ LANDIRMAK İÇIN HİLÂFET
    Âyet :
    أ رْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ � آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْ ? وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ
    أمْنًا ? الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ
    أوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ � يَعْبُدُونَنِي لَ ا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَ
    “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce
    geçenleri halife ve egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen
    kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları
    korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde
    bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmazlar.
    Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”1023
    3 Mart 1924, Müslümanların tarihinde kara bir leke olarak duruyor. Bu
    tarihte her ne kadar sembolik olarak bulunuyor olsa da “hilâfet” kaldırıldı.
    Ve birkaç gün önce hâlâ tören yapılarak bu tarihî olay gözlerimizin içine
    sokulurcasına kutlandı. Toplum çıldırınca ağlanacak yerde gülermiş. Devlet de
    irtidâd edince matem yapılacak durumda bayram yapar, sürpriz sayılmamalı.
    İslâm’ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata
    dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları fikir ve hayal dünyasında
    gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat
    nizamıdır. Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
    yapıdadır. “Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem
    olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla bir şey yoktur” diyen
    kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet, Rasûlullah’ın âhirete irtihâlinden
    1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı
    bir sancak olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
    Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları
    kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu, modern câhiliyye
    zulmü altında kıvranan dünya için yegâne alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki
    1023] 24/Nûr, 55
    - 390 -
    ihtiyar cadının maskesi düşmekte, sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı,
    kendi âşıkları tarafından bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu
    Komünizm karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme sayı
    saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla maça çıkan
    bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan korktuğu için, onun ringe
    çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri inandırmak istiyor.
    Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim
    kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet
    farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki
    kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş
    sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin
    yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye
    çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da
    zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi
    bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler
    coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp
    seksen senedir yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta
    düğmenin yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte
    gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
    Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil
    ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin bile,
    yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde. Lidersiz/
    halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i
    bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı1024 ki, onlar yolu
    açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın.1025 Müslümanlar
    tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını, birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın.1026
    Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş Milletler”
    şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı haline dönüştürüyor,
    her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar. Müslümanların “hilâfet”
    konusunu gündeme getirmelerine ise “cısss!” diyorlar. Müslümanlar, dünyaya
    müslümanca nizam vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek
    Türkiye modelini örnek(!) göstererek yön verdiği “Büyük Ortadoğu” projeleri
    gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz”
    anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor, “Hasta Adam”ın son demlerindeki
    “Jöntürkler”e, yani “Yeni Osmanlılar”a nazîre olarak.
    1024] 3/Âl-i İmrân, 104
    1025] 3/Âl-i İmrân, 110
    1026] 21/Enbiyâ, 92
    - 391 -
    Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu
    Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)
    i” projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor.
    Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”,
    “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”, “lâ’sı
    olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve
    Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın
    dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la
    çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah’ın katında tek
    gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için
    kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden
    çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından
    dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.
    Aslında halifelik, daha ashabın bir kısmının hayatta olduğu bir zamanda
    kaldırıldı. Dört Râşid halife döneminden sonra, hilâfet Muaviye tarafından
    kaldırıldı, yerine ısırıcı krallık ihdas edildi. Artık ümmet, kendi içinden,
    yöneticiliğe en uygun kişiyi seçme hakkından mahrum bırakılıyor, kılıç zoruyla
    devlet başkanı olan yöneticinin oğlu, isterse zalim ve içkici biri olsun o yönetici
    oluyor, halife ünvanını da dini istismar ve Müslüman halkı yanına çekmek
    için kullanıyordu. Halifenin sadece adı ve şekli vardı; sıfatları ve kendisi yoktu.
    Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin halife ile ilişkisine baktığımızda, halifeyi
    önemsemedikleri, onunla ilişkiye girmedikleri, ona bey’at ve itaat etmedikleri,
    halk tabiriyle onu takmadıkları rahatlıkla söylenebilir. Halife uğrunda mı
    savaşılır, halifeye karşı mı savaşılır? Osmanlı, halife uğrunda değil, halifeye
    karşı savaşmış, 1517 yılında kılıç gücüyle halifeliği ele geçirmiştir. Ama, Yavuz’la
    birlikte Osmanlı padişahları, kendilerini halife gibi görmemişler, halife yerine
    “sultan, hakan” gibi unvanları tercih etmişlerdir. Halifelik, Yavuz’dan önce de,
    sonra da sembolik bir değerden öteye bir fonksiyon icra etmiyordu. Osmanlı
    padişahları, tüm mü’minlerin halifesi olarak Osmanlı toprakları dışındaki
    Müslümanların da ihtiyaçlarını karşılama ve ümmet bütünlüğünü sağlamaya
    çalışma gibi endişeleri yoktu. Onlar “Sultan ibnu’s-sultan, ulu hakan” idiler.
    “İmam, emîru’l-mü’minîn, halife-i müslümîn” değildiler.
    Zaten hadis rivayetinde de bu konu gündeme getirilir. Muaviye ile birlikte
    hilafetin değil, saltanatın hüküm süreceği belirtilir: “Benden sonra hilafet -veya
    nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.” 1027
    1027] Ebû Dâvud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221
    - 392 -
    “Isırıcı”, yani zâlim saltanat kısmını ihtiva eden hadisi, Hz. Huzeyfe’den
    Resulüllah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edildi: “Nübüvvet içinizde Allah’ın
    dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra,
    nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam
    eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir
    saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde
    onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği
    kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra,
    nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”1028 Bu rivayeti merkeze alırsak, 4 halife
    döneminden sonra ısırıcı bir padişahlık oluşmuş, Osmanlıdan sonra ise daha
    gaddar, daha zâlim, yani ceberut bir yönetim işbaşına geçmiştir. Bu zâlim
    yönetimin, laik Kemalist rejimin sonu yakındır. İnşaAllah nübüvvet sisteminde
    bir hilâfet, çok geçmeden bizi kuşatacaktır. Şurası unutulmamalıdır ki, hilâfet
    için önce ona lâyık ümmet oluşması gerekmektedir. Ümmet olmak için önce
    cemaat olunmalıdır. Cemaat olmak için de tevhidi ve vahdeti merkeze alan
    mü’min şahsiyet oluşmalıdır.
    İslâm devletinin, halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek.
    Müslümanların birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı
    coğrafyada yaşayan, aynı ülkenin, aynı mezhebin insanlarının bile bin bir
    gruba ayrıldığı bir ortamdan kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid
    çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan, ulusçuluk/milliyetçilikten, ulusdevlet
    anlayışından ümmetçiliğe geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk
    şuuruna hicret demek. İslâm, sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil;
    aynı zamanda sosyal ve siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam,
    1924’lere kadar yaşandı, yine yaşanabilir. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim
    araçlarıyla çok küçüldü; şimdi çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok
    katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek halifenin (ya da hilâfet komisyonunun)
    şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük
    İslâm Devleti. Düşünebiliyor musunuz iki milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin
    birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya İslâm Devleti... Rüyâsı
    bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle bir gücün karşısında
    kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve İsrail adlı haydutlar
    çetesi böyle bir güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini,
    dünyaya verdiği huzuru düşünün...
    Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan
    eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında
    1028] Ahmed bin Hanbel, 4/273
    - 393 -
    kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş
    vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü
    din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar
    yarışmalarına katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak
    takılabilir. Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil gibi
    yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede değil;
    tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya
    çalışmakla yükümlüdür.1029 Müslümanların tüm yeryüzünde halife olduğu1030
    ve hâkimiyet anlamında bu halifeliği uygulama imkânına kavuşmak için iman
    ve amel-i sâlihle ilgili tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/
    ibâdet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği1031 Kur’an’ın mesajıdır.
    “Hilâfet” derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı ve nâkıs
    hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan dört halife) tarzı hilâfeti kast
    ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği
    demektir. İdeal olan tek devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla
    birlikte; geçiş döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz
    değildir. Önemli olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize olabilmektir.
    Bu, kolektif şekilde federatif biçimde de olabilir. Önemli olan bey’at denilen özel
    bir seçim usûlüyle işbaşına gelip, şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek
    adâlet ölçüsü olan Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi,
    artık bir daha hayata geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı,
    içindekileri ve yaratıkların işleyiş kanunlarını yaratan zâtın kitabı olan
    Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek projeler, kurtuluş reçeteleridir. Hiçbiri
    ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya da artık devri geçmiş eskinin
    değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında, medeniyet ve dünyevî etkinlikten
    uzak bir yörede yükselen nebevî mesaj, o devirde hemen hiç kimsenin hayal
    bile edemeyeceği en büyük devrim ve en güzel toplumsal değişimi çok kısa
    bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım vaad ettiği Kur’anî
    projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı ve gayretli çalışmalarıyla
    20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi hayal edemediği bir vampir devlet,
    asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun kalbine saplanmış hançer şeklinde
    ortaya çıkmadı mı? Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren Avrupa
    ülkeleri, savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla
    gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında, yani elli-altmış
    sene önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, çeyrek asır önce İran’da ne oldu,
    1029] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    1030] 2/Bakara, 30
    1031] 24/Nûr, 55
    - 394 -
    nasıl oldu İslâm Devrimi, bütün dünyaya ve hatta şiî olmayan müslüman âleme
    rağmen?! Kimlerin hayal bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi? (Ve şimdi
    o devrim, Suriye ortamında nasıl karşı devrime dönüştü? Suriye’deki eski
    İran şahına benzeyen tağuta kıyam edenleri kıyıma tâbi tutacağını, inkılabçı
    Müslümanları değil, tâğutları destekleyeceğini kim hesap edebilir, kimler bunu
    İslam Cumhuriyetinden bekleyebilirdi?)
    Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin
    kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini kaç kişi hayal edip
    dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz’un
    Mısır’a gidip müslümanlarla savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara
    getirmesi de, bir Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten
    kanun çıkartarak “dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği”ni, böylesi
    önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır. Her ikisi de devrimdir.
    Her ikisi de yavuzluktur. Peki, “yavuz hırsız” kimdir, orası meçhul.
    Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün
    halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.1032 Allah’ın takdir ve dilemesi,
    yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup, onları önderler yapmak,
    vârisler kılmaktır.1033 İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde
    güç ve iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.1034
    Hilâfetin gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de
    Allah’ın vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere bir meyvedir
    hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk edip sadece
    Allah’a kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın
    lütfu ve meyvesi olarak) açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere,
    Sümeyye’lere sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal
    edilir, sonra ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba gösterilirse...
    Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir”leş”miş
    Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara karşı,
    müslümanların ayrı ayrı küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran,
    kukla yöneticiler de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini
    bile korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna,
    Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran... İslâm âlemi için,
    özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, hilâfetten başka bir çözüm
    sözkonusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine
    1032] 6/En’âm, 165
    1033] 28/Kasas, 5
    1034] 24/Nûr, 55
    - 395 -
    dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya
    ve onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir
    problem.
    “Hilâfet” demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi tuzaklardan
    kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun, aşılması gereken dağlar
    yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar, başarının değerini arttıran
    süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır
    kişiye dünyada devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
    “İmkânsız”, ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir kelimedir.
    İman imkândır, hem de en büyük imkân. “İmkânsız” kelimesini müslümanın
    diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve kulluk bilincini kuşanarak Allah’a
    daha yaklaşıp O’nun yardımını kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına
    gelecektir. Başkalarının imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa “biraz
    zaman alabilecek şey” anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip Hakk’a
    ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın sağladığı imkânlarla
    Allah’a yaklaşıp O’nun yardımına muhâtap olan kimse için İlâhî emir ve
    tavsiyelerin hiçbiri “zor” ve hele “imkânsız” gelmeyecektir.
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın, kendinizi düzeltin. Siz gerçekten
    hidâyet üzere iseniz, doğru yolda olursanız, yoldan sapan dalâlet ehli kimse size
    zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı
    haber verecektir.”1035 En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke
    Almanya’da, işi çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt üzerindeki
    devleti hiç olmasaydı, hiç sahte İsa ve Mehdi’ler çıkmasaydı, Bağdâdî’ler
    kendilerini halife ilan etmese, bu kulaklar IŞİD diye bir şeyi işitmeseydi. Cihad
    zannedilen terör olayları yapılmasaydı, “ihlâs” gibi güzel kelimeler ihlâssız
    kimselerce yıpratılmasaydı, Allah adı kullanılarak insanlar kandırılmasa,
    politikacılar dini istismara yeltenmeseydi... Sakın bütün bunlar, sırât-ı
    müstakîm yolcularının yolunu tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu
    bulmak isteyen o yolun yolcularının insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
    İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
    yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi
    görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın
    bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir. Kolaylık-zorluk kavramı,
    psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey,
    bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından
    1035] 5/Mâide, 105
    - 396 -
    çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden önce kalpleri
    elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii, bu rasgele olmaz. Bunun
    da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü
    vardır: Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.1036 Kim takvâ sahibi
    olur, Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir.1037 İnsanlara emr-i
    bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en
    kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır.1038 Bu konudaki İlâhî sünnet, imantakvâ-
    infak konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir.1039 Kim
    cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de
    yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir. 1040
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki, Allah
    zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır.
    Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya
    meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar
    ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin
    hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler,
    tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini birer ikişer
    adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan insan, aceleciliğinin cezâsını
    belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları birer birer bile çıkamayacak hale
    gelecektir. Konuyla ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken,
    öncelikle dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen
    Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse kurmaya
    çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda hem halkın ve hem de âlimlerin
    yararlanacağı dünya müslümanlarının bilinçlenip birleşmesi için organizeler
    yapılmalı. Farklı ülkelerdeki müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin
    arasında ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin çizdiği
    coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki mü’minleri, yani
    kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten yararlanmalı, farklı
    ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı
    en az iç politika kadar tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü
    ile birlikte Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar, hatipler,
    1036] 94/İnşirâh, 5
    1037] 65/Talâk, 4
    1038] 87/A’lâ, 6-9
    1039] 92/Leyl, 5-7
    1040] 92/Leyl, 8-10
    - 397 -
    hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem, resmî program yerine
    İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî çözümleri gündeme getirmeli.
    Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği vurgulanmalı. Vatanın müslüman için
    İslâm’ın hâkim olduğu her yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var
    olan un, yağ, şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
    Devlet için, hilâfet için önce ümmet olunması gerekiyor. Ümmetin oluşması
    için de cemaat. Cemaat olmak için de önce tevhid ehli, tâğutu reddetme
    seviyesine gelmiş, bedel ödemeye hazır Müslüman şahsiyet olmak ve bu
    şahsiyetleri çoğaltmaya çalışmakla işe başlanmalı. Mehdi bekleyen insanlar,
    çözümü Hz. İsa’nın gökten inip kendilerini kurtarması olarak görüp görevlerini
    kuşanmaktan kaçanlar bilsinler ki, kurtuluş, aralarından bir önder (imam,
    halife) çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın emrettiği şekilde cihad etmekle mümkün
    olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle bir lider, namaz imamı gibi toplumun
    önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin en büyüğüne tâlip olacak şekilde ve
    toplumun kardeşi, içlerinden biri olacaktır. Hicret örneğindeki Büyük Önder
    gibi, gemiyi en son terk eden kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet1041
    olmakla birlikte, aynı zamanda insanlara imam/önder olan1042 İbrâhim gibi
    putlarla ve putçularla mücâdelenin bedelini gerekirse ateşe atılarak ödemekten
    çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye yapması, bazı ruhsatları kullanması câiz
    olmayan, müslümanların izzet ve onuruna halel getirmeyen, çok net olarak
    İlâhî mesajı insanlara ulaştıran örnek şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip
    yürüyecek, arkasından ümmet yürüyecektir.
    “Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef
    (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife kılacağına, onlar için
    râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine
    dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak
    koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.
    Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr
    edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları
    yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 1043
    Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel
    değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah’a ibadet ve hiçbir
    şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene dönüşmesi; namaz
    ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber’e itaat.
    1041] 16/Nahl, 120
    1042] 2/Bakara, 124
    1043] 24/Nur, 55-57
    - 398 -
    Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin
    uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan birer halife
    adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı
    devam ediyor demektir. Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz
    çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını
    koruyamayanlardır.
    Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ,
    genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır.
    Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine
    sunulmuştur; insan yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün
    insanlar ilk plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun
    hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü halifeliği,
    onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması demektir.
    Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan, yeryüzünde
    halifeliğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket
    edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak
    bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar çizmiş ve
    bunları aşmamasını istemiştir.
    Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
    istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor. Buna göre halifelik
    makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirenler
    kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine de “hususi hilâfet”
    adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş
    ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife yapacağına ve
    onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler,1044 O’nun
    dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları tâğutların tasallutundan
    kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
    İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini hâkim kılmak”
    özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle
    ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini
    yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile
    (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi1045 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin
    insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan geleceklerin
    de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu ahdinin zâlimler hakkında
    sözkonusu olmayacağını1046 bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın
    1044] 24/Nur, 55
    1045] 38/Sâd, 260
    1046] 2/Bakara, 214
    - 399 -
    hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün
    insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu
    bu makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır.
    Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür
    iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek nitelikte
    olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri
    arasındadır. 1047
    Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta nâmus ve izzet
    meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve tüm müslümanların, hatta
    tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
    “Sahi, aslan nerede düşmüş ve nereden kalkacaktı?” Özellikle, olaya
    hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere soruyor ve pratik
    cevap istiyorum.
    “İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
    Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
    İslâm devletinin kurulup hilâfetin ilân edileceği günlerin kısa zamanda
    gelmesi dileğiyle…
    1047] Bkz. 4/Nisâ, 58
    - 400 -
    39. HUTBE
    BİR MUHÂSEBE
    Âyet :
    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَ ا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı
    şiddetlidir.” 1048
    وَلَ ا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَ ا تُنْصَرُونَ
    “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateşi (Cehennem)
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” 1049
    Gelin bugün bir muhâsebe yapalım; kendimize ve bulunduğumuz çevreye
    ibret ve hikmet gözlüğü takarak biraz farklı bakalım. Ne yapıyoruz, nereye
    doğru gidiyoruz?
    İman ettik diyoruz, iman etmeyenler gibi yaşıyoruz. İman, Allah’a her
    konuda güvenmek ve kendisine her konuda güven duyulacak şekilde yaşamak
    demektir. Buna rağmen Allah’ın baztı imtihanlarından şikâyet ediyor ve
    herkesin her şeyini güvendiği bir insan olamıyoruz.
    İslâm, teslim olmak demek; Allah’a, O’nun hükümlerine, emir ve
    yasaklarına. “Duyduk ve uyduk” dememiz gerekirken; “duyduk ve uyuduk”
    der gibi davranıyor, “duyduk ve tartışıyoruz” diyoruz. Evet, her şeyi tartışmaya
    döktük. Dini eğip büktük. Diğer Müslümanları küstürdük.
    Elimizde Kur’an olması gerekirken; el kitabımız cep telefonu oldu. Bakmayı
    okumaya tercih ettik. Başkalarına tavsiye ettiğimiz doğruları, kendimiz ihmal
    ettik. Başkalarıyla meşgul olurken evimizi, çoluk-çocuğumuzu kaybettik.
    “Namaz” denilince bazılarımız Cuma namazını anlıyor. Bazılarımız da günde
    beş defa bilinçsizce yatıp kalkmayı. Namazlarımız bizi Allah’a yaklaştırmıyor,
    kötülüklerden uzaklaştırmıyor. Bizi İlâhî rızâ hedefine odaklaştırmıyor. Bir an
    önce namazı kılıp kurtulsam diyoruz. Hâlbuki namazdan kurtulmak değil,
    namazla kurtulmak gerekiyor.
    1048] 8/Enfâl, 25
    1049] 11/Hûd, 113
    - 401 -
    Sabır, direnişimizi arttıracakken, sabır zannettiğimiz pasiflik, tavizleri
    arttırdı. Mehter yürüyüşü gibi adımlarımız; ileriye doğru bir adım atar atmaz,
    geriye doğru iki adım attık. Bırakın ilerlemeyi, yerinde sayanları, geri adım
    atmayanları bile kahraman saymaya başladık.
    Faizden kaçanımız kalmadı. Herkesin cebinde kimlik kartı gibi banka kartı.
    İktidar, iş hayatına ve ticarete; bankayla çalışmıyorsanız izin vermiyor. Namaz
    kılan halk da bankadan farklıymış gibi, Katılım Bankasını tercih ediyor.
    İnsanımız ölümü ve yeniden dirilişi düşünmek ve Kur’an’la diriliş
    yerine; Diriliş dizilerini seyretmeyi tercih ediyor. İbadet bilinciyle seyrettiği
    Abdulhamit’i, başroldeki şimdiki cumhurbaşkanı diye izliyor. Lideri
    Amerika’ya, Batıya kafa tutunca Batının kötü olduğu aklına geliyor; lider
    barışınca Amerika ve Batı hayranı kesiliyor.
    Ortadoğu’daki Müslümanların üstüne atılan bombalarla işgal edilen ülkelere
    acırız da; kitle imha silahı şeklinde tv.lerden, diziler, internetten yağdırılan
    bombalara ses etmeyiz.
    Bazılarımız modern hurafelere kafayı takar, onları savunanları kendinden
    saymaz; Bazıları da klasik hurafelere. Ama, kendi tarafındaki hurafe ve bid’ate,
    bâtıl inanışa toz kondurmaz. Rivâyetleri zayıfıyla ve uydurmasıyla ya toptan
    kabul eder insanımız; ya da toptan reddeder. Kur’an’ı nedense ölçü ve hakem
    kabul etmek istemez.
    Dilimiz “vahdet”i isterken, halimiz “vahşet”i sergiler oldu. Kur’an yerine,
    başka kitapları, interneti tercih eder olduk. Kâfirlere gösterdiğimiz tahammülü,
    mü’minlere gösteremiyoruz artık. Kızlarımız, örtünmek için değil, dikkat
    çekmek için giyiniyor. Erkeklerimiz, kadınların peçe takmalarını isterken
    kendi gözlerine peçe takmayı unuttu. Kızlarımızın yüzünde de, erkeklerimizin
    gözünde de haramların izi ve isi, nurlarını yok etti.
    Korkularımızı tedbir adıyla savunduk. Mü’minlere ve yakınlarımıza karşı
    sevgide cimrileştik. Kendimizi savunmada cömertlik yarışına girdik. Suç
    işleyince, tevbe edip af dilemek yerine, suçu üzerine yıkacağımız bir yerler
    aradık. Günahımızı Amerika’ya, Batıya, düzene, çevreye yükledik; ama;
    “Rabbim biz kendimize zulmettik. Sen mağfiret edip merhamet göstermezsen
    biz zarar içinde bocalar dururuz” demedik. Haramlara kılıf, günahlara mazeret
    bulmaya çalıştık.
    Asılla ilgili ciddi usûl hataları mı yapıyoruz? İslâm adına da olsa; fıtratımıza,
    Sünnetullaha ve vahye ters uygulamalar mı yapıyoruz da dünyevî netice için
    - 402 -
    hiçbir ilerleme kat edemiyoruz? Tedrîce mi riâyet etmiyoruz? Tevhidî hayat
    görüşü yerine, klasik veya modern hurafelerden örülü yanlış din anlayışı mı
    bizi kuşatıyor? Dâvetin zahmeti yerine dünyevî rahatı mı tercih ediyoruz?
    Dindarlıkla dini darlığı mı karıştırıyoruz? Öncelikleri, önem sırasını yanlış
    mı tespit ediyoruz? İnandığımız esaslar Kur’an’ın iman esasları değil mi
    yoksa? İmanımız yakîniyet, kemal ve samimiyet testlerinden geçebilir mi
    acaba? Amelimiz ihlâslı mı değil? Fedâkârlık bilincimiz mi yetersiz? Adama
    bilincimiz hiç mi yok? İnfak gayretimiz, verme hassâsiyetimiz köreldi mi iyice?
    Cemaatleşme ile gruplaşmayı karıştırarak fırka fırka mı olduk? Mezheplerimiz,
    cemaatlerimiz dinin yerini mi aldı yoksa? Hocalarımızın, ağabeylerimizin
    görüşleri, nassların önüne mi geçiyor? Zengin olmayı sevip istediğimiz kadar
    cenneti istemiyor muyuz acaba? Aç kalmaktan korktuğumuz kadar cehennem
    korkumuz mu yok? Üniversite sınavını ve benzeri dünyevî sınavları, Allah’ın
    dünyada bizi tâbî tuttuğu imtihanlardan daha önemli mi görüyoruz? Şükür
    yerine nankörlük ve şikâyeti, sabır yerine pasiflik veya isyanı mı tercih eder
    olduk? İslâm devleti yerine demokratik düzenleri mi savunur hale geldik?
    Devlete tâlip olmamız gerektiği halde, gayri İslâmî yasalarla yönetilen düzenin
    hükümetine tâlip olmayı mı seçtik? Yeryüzünde adâleti sağlayacak İlâhî
    hükümleri hâkim kılma gayreti yerine, zâlimlere az da olsa meyletmeyi mi tercih
    ettik? Dost olmamız gerekenleri düşman, düşman olmamız gerekenleri dost
    mu kabul ettik yoksa? Tersi olması gerektiği halde, mü’minlere sert, kâfirlere
    hoşgörülü mü davrandık? Yalnız kalmaktansa yanlış yapmayı, marjinal
    kalmaktansa çoğunluğun yanında yer almayı mı yeğledik? Sürüden ayrılıp
    saflarımızı belirlemek yerine, “uydum kalabalığa” diyenlerden mi olduk? Dâvâ
    adamı dâvetçi olmayı geri plana atıp dünyevileşen tiplere mi dönüştük? Yoksa,
    bütün bu cinayetlerin hepsini ve ilave edilebilecek nice benzerlerini yapmaktan
    mı çekinmedik? Öyleyse… Öyleyse Rabbimizin rahmetinin, yardımının
    gelmesini beklemeye ne kadar hakkımız vardır?
    Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim
    kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi
    amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar
    içinde olacağını, şehid kanlarını veya ümmetin imkânlarını ve umutlarını satıp
    satmayacağını, ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor.
    Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; tevhidi tüm
    boyutlarıyla özümseyip Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak…
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük gibi, çerçöp
    gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost
    - 403 -
    kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul
    etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
    Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan
    edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz
    bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve
    uhrevî cezalar, mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu,
    İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de
    geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri
    zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta
    (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve
    sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, Firavunlaşmak, hayvanlaşıp Esedleşmek
    (Esed bir hayvan cinsidir), İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk
    veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha
    tehlikeli olan, içimizdeki kâfirdir, gâvurluktur; inanç, ahlâk ve yaşayış tarzı
    olarak gâvurlaşmadır. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet
    üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”1050
    İnsanımız, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor.
    Gardiyanına âşık oluyor, celladını ölesiye (öldürülesiye) seviyor. Aman
    Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. Dünyasını
    yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle
    diyor: “…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”1051
    Filistin’den, Mısır’dan, hatta Suriye’den daha feci bu ülkenin insanlarının
    durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar onlara tavır alıyorlar.
    Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve mümkün ki kurtuluyorlar. Buradaki işgal
    sonucu ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi
    için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa âhiretlerinin mahvolmaması için
    mi? Önceliğimiz insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı, âhiretleri
    mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı doyurmalıyız, gönüllerini mi?
    İnsanımız o hale gelmiş ki, belâ kendi evinin kapısına dayanıncaya kadar
    suya-sabuna dokunmamayı tedbir sayabiliyor. Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus
    hesabı yaptığı kadar bile Allah’ı hesaba katmıyor ve korkularının esiri olabiliyor.
    Okumakla adam olacağına, namazla sadece Allah’a kulluk bilincine ulaşacağına,
    duayla aktifleşeceğine, sabırla direnişe geçeceğine; kitapla eşekleşebiliyor,
    1050] 4/Nisâ, 105
    1051] 31/Lokman, 13
    - 404 -
    namazla ürkekleşebiliyor, duayla pasifleşebiliyor ve sabırla zilleti kuşanabiliyor.
    Elini taşın altına koyacağına, yüke omuz verip yük alacağına; yük olabiliyor. Bir
    yol bulacağına, yol açacağına, yola düşeceğine; yolda düşüyor, düştüğü yerden
    kalkmıyor, yoldan çekilmiyor. Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp
    göreve koşmak yerine; itfaiyecileri eleştiriyor, yürüyenin önüne taş, üretenin
    önüne set olabiliyor. Zihni düşünce, gönlü huzur, eli iş üreteceğine, sadece dili
    laf üretiyor.
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ
    imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
    isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit
    olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman
    oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin
    de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil;
    tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle
    uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü
    bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
    ıslah zannediyor.
    Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid, cihad ve
    ibâdet bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi gerekmektedir.
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz
    (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1052
    Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm,
    hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına
    dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve
    bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve
    kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde
    oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler
    gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve
    Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini
    gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın,
    onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul
    olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size
    ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım
    göremezsiniz.”1053
    1052] 8/Enfâl, 25
    1053] 11/Hûd, 113
    - 405 -
    Bu fesadın sorumlusu bizleriz: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden
    karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi, ki Allah yaptıklarının
    bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”1054
    Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebebi bizleriz:
    “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”1055; “Sana gelen iyilik Allah’tandır.
    Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…”1056
    Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar bizden,
    içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız
    gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca
    dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O,
    size yaptıklarınızı haber verecektir.”1057 Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla
    gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek,
    yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra
    diğer rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi
    düzeltmek gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor:
    “(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi
    bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”1058
    “İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer dokundumu,
    artık o, ye’se düşen bir ümitsizdir.”1059 “Öldük, bittik, mahvolduk”, “bizden
    adam olmaz.”, “Dünyamız zillete boyandı; öyleyse âhiretimiz de mahvolursa
    mahvolsun, ne yapalım?” Böyle mi diyeceğiz? Umutlu olan kimse, mutlu da
    olabilir. Umutsuzluk ise mutsuzluktur. İnsanlardan umut kesebilirsiniz, hatta
    kendinizden bile; ama mü’minseniz Allah’tan asla! Unutmayalım; Yoktan var
    eden Allah, ölüden diri de çıkartır.1060 Kıyâmeti dünyada yaşıyorsak, yeniden
    dirilişi de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların
    topyekûn ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden
    dirilişi, canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan
    kimseler olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak
    görmüyor, duymuyor musun, kalk borusu öttü; Kur’an bizi uyanmaya ve göreve
    çağırıyor.
    1054] 30/Rûm, 41
    1055] 42/Şûrâ, 30
    1056] 4/Nisâ, 79
    1057] 5/Mâide, 105
    1058] 7/A’râf, 23
    1059] 41/Fussılet, 49
    1060] 6/En’âm, 95; 10/Yûnus, 31; 30/Rûm, 19
    - 406 -
    Peki, Rabbimiz bizi niye terk etti? Mü’minlere yardım vaad edip kendi üzerine
    görev olarak yazdığı1061 halde, niçin İlâhî yardım gelmiyor? Bunca cemaatten,
    bu kadar âlimden birine Rabbimiz rahmetiyle muâmele edip ümmetin oraya
    yönelmesine işaret etmiyor?
    Biz Rabbimizi terk ettik; O da bizi rahmetiyle terk etti. Biz O’nu unuttuk; O
    da bizi (yardımını göndermeyerek) unuttu.1062
    Hastalık doğru teşhis edilirse, tedavi için yapılması gerekenler de netleşir. Ne
    mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra
    uzun vadeli programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan muvahhidlerin vahdeti.
    Sonra öncülerin şûrâsı ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif dayanışma ve
    güçbirliği ruhu. İlim-takva-cihad bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî
    rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde öncü bir kadro, ümmet içinde
    ümmet. Ve, onların İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı faaliyetleri.
    Niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların, önderliğin netliği.
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan, sapan
    kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı
    bildirecektir.”1063 Nemelâzımcılık, vurdumduymazlık değildir istenen. Kendine
    gelmek, kendine bakmak, kendini düzeltmek, kendini kurtarmaktır öncelikli olan.
    Hizmeti putlaştırmanın alternatifi, hizmeti ihmal değildir. Neyin hizmet olduğu,
    bunun nasıl yapılması gerektiğinin ilkeleri kulluğun kılavuzu olan Kur’an’da
    belirtilmiş, yüce kul Rasûlullah tarafından hayata geçirilmiştir. Temel referans,
    Ankara, Washington, Danimarka kriterleri değil; mutluluk çağının Mekke ve
    Medine ölçüleridir. Kişi, tevhidî imanın zarûri gereği olan sâlih amellerle kendini
    ve çevresini ıslah gayretini hayat boyu sürdürme çabası içindeyse, başkalarının
    yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona zarar vermez. Kulluk/ibâdet, iki cihanda
    kurtuluşumuz için temel esas. Başkalarını kurtarma iddiasıyla kendi kurtuluşunu
    riske atan insanlar bilmeli ki, bu yol akıllılık değildir.1064 Başkalarını kurtarmaya
    çalışmadan da kurtulmak mümkün değil.1065
    “Ey iman edenler iman edin…”1066 İmanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi
    gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da teslimiyet
    gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan müslüman
    yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır
    1061] 30/Rûm, 47
    1062] 7/A’râf, 51; 45/Câsiye, 34
    1063] 5/Mâide, 105
    1064] 2/Bakara, 44
    1065] 103/Asr, 1-3
    1066] 4/Nisâ, 136
    - 407 -
    olun. Ve imanda sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde,
    hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak
    can verin.”1067 Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve
    müslümanca yaşamak zorundayız.
    Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya arabasının
    tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan, bütün umutlarını yitiren
    çağdaş insanının tek umudu kalmıştır. O da müslümanların müslümanlaşması.
    Müslüman gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy
    aynasında boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi
    yanlışlarının farkına varamamaktadır.
    Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı
    yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte
    sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma
    ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler,
    Afganistan’ı yakıp yıkamaz, Irak’ta bir milyondan fazla insanı öldüremez, İsrail
    Filistinli kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı. Suriye
    kitle imha silahlarını dünyanın gözüne baka baka rahatça kullanamaz; Mısır
    zindanları Müslüman kardeşlerle dolduramaz, ülkeyi hapishane ve morga
    döndüremezdi. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın
    ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak…
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size
    yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.”1068; “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye
    kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.”1069
    Mü’minlerin, her şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve siyasal
    yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere aday olması icap
    etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne, takvâ
    ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip olan
    ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanları başta
    olmak üzere, Kur’an’la kâfirlere karşı büyük cihadı gerçekleştirmektir. Kur’an’la
    yapılan bu cihad, kapıları açacak ve Allah’ın yardımını sağlayacaktır. Allah,
    ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir.
    Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta
    girişmek mümkün değildir.
    1067] 3/Âl-i İmrân, 102
    1068] 47/Muhammed, 7
    1069] 3/Âl-i İmrân, 139
    - 408 -
    40. HUTBE
    RÜKÛ EDENLERLE BERABER RÜKÛ ETMEK, YANİ
    CEMAATE KATILMAK
    Âyet :
    وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
    “Rükû edenlerle beraber rükû edin.” 1070
    Hadi s:
    “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır.” 1071
    Konumuzu teşkil eden âyette, bilindiği gibi sadece rükû değil, cemaate
    katılmak veya cemaat oluşturmak da emredilmektedir. “Rükû edenlerle
    beraber rükû edin.”1072 Bu emir, rükûları, rükû ile kast edilen farz namazları
    cemaatle kılmayı da içine almaktadır. Cemaat Nedir? ‘Cemaat’ kelimesinin
    aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir. ‘Cemaat’ sözlükte,
    insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat;
    bir fikir ve inanç etrafında bir araya gelen insan topluluğuna verilen addır.
    Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan
    mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla cemaat; İslâm ümmeti topluluğunu
    ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda
    bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e,
    yani Tevhid dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın
    neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer
    üyesidirler.
    Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar
    değildir. Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında
    ve niçin bir araya geldiklerinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir.
    Cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât)
    değildir. Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli
    değildir. Asgari müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki
    1070] 2/Bakara, 43
    1071] Ahmed b. Hanbel, 4/145
    1072] 2/Bakara, 43
    - 409 -
    etkili bir rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacı veya politikacının, ya
    bir futbol topunun, filmin veya müziğin bir araya topladığı bir sürüdür.
    Sürüyü akıllı ve gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler.
    Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir
    etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı
    olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir
    imamın (önderin) bulunması gerekir.
    Nama z ve Cemaat
    İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya
    gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çarpıcı bir örnektir.
    Peygamberimiz’in cemaatle namaz kılmayı niçin sık sık tavsiye, hatta emrettiği
    bu nedenle daha iyi anlaşılır. Mü’minler kendi aralarından seçtikleri ya da
    uygun gördükleri bir namaz imamının arkasında bir farz namazı kılmak üzere
    cemaat olurlar. Onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde onun komutuyla
    rukû’ ve secde yaparlar. İmamla birlikte hareket ederler, onunla beraber namazı
    tamamlarlar.
    Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla
    birlikte ama ondan sonra yapar, aynı zamanda da o imama uyan diğer
    mü’minlerle, cemaatle beraber davranır. Namazda kendi başına hareket etmez,
    diğer müslümanlarla birlikte aynı amacı gerçekleştirmeye, yani namazı ikame
    etmeye (yerine getirmeye) çalışır. Cemaatle kılınan namazdaki hiyerarşik
    nizam, müslümanların oluşturacağı toplumun düzenine de bir işarettir.
    Namazda önde imam olur ve bütün cemaat yerin genişliğine göre onun
    arkasında sıra halinde saf tutar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik
    ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde soylular ve imtiyazlılar sınıfı
    yoktur. Hiç kimse diğerinden üstün değildir. Seçtikleri imam bile onlardan
    biridir ve yalnızca namazda onların bir adım önündedir.
    Cemaat Anlay ışı ve İslâm Topulumu
    İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları
    ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam,
    halife, emir sahibi, veliyyül emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve
    din işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Onların önderleri
    kendileri gibidir, hiç bir üstünlüğü/ayrıcalığı yoktur ve onların serbest oylarıyla
    (biatleriyle) seçilmişlerdir. Namazdaki imam gibi yetkileri sınırlıdır ve o
    - 410 -
    Allah’a itaat ettiği müddetçe müminler de ona itaat ederler. Bir kimse, cemaat
    istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı gibi, hiç kimse de ümmet
    istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam (yönetici) olamaz. Mü’minler,
    tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında da birbirlerinin yanındadırlar.
    Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin şuurunda oldukları
    gibi, hayatın her safhasında diğer müslümanlarla niçin bir arada olmaları
    gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir tercihtir.
    Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile, hizib, ya
    da vatandaşlık, hele hele çıkar beraberliği hiç değildir.
    Müslümanlar bulundukları yerlerde az sayıda olduklarından küçük
    cemaat olsalar bile, aynı özelliği taşırlar, aynı şuura sahiptirler. Herhangi
    bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen mü’min topluluklarının
    da bundan farklı yanları yoktur. Bazen bütün müslümanların bir önderin
    (imamın) yönetimi altında bir araya gelmeleri mümkün olmayabilir. Şartlar
    buna müsaade etmeyebilir. Günümüzde müslümanlar farklı coğrafyalarda ve
    farklı ülkelerde yaşamaktadırlar. Birçok ayrı siyasî güç müslümanlara hâkim
    durumdadır. Buna rağmen onlar İslâm’ın genel esasları ve hedefleri etrafında
    bir cemaat olmak zorundadırlar. Onlar birbirlerinin kardeşidirler. Her mü’min,
    birbirinin destekçisi, yardımcısı ve duâcısıdır.
    Müslümanlar bulundukları yerde, az da olsalar cemaat anlayışını yaşatmakla
    görevlidirler. Bazı mü’minler, bir amacı ya da bir hedefi gerçekleştirmek üzere
    bir araya gelebilirler, bir grup çalışması yapabilirler. Vakıf, dernek ve teşkilat
    çatısı altında örgütlenebilirler. Bu şekilde oluşan cemaatler, kendi aralarında
    bazı prensipleri uygulasalar bile, diğer müslüman cemaatlerle İslâm kardeşliği
    çerçevesinde ilişki kurarlar, ayrılık gütmezler, onlara sırtlarını dönmezler. Bir
    cemaatin İslâmî olup olmaması, onun İslâmî prensiplere ne kadar uyduğuna
    bağlıdır.
    Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen
    cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp parçalamamalıdır.
    Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi cemaatinin veya grubunun görüşlerini,
    prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı oldukları açıktır. Kaldı
    ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini vurgulamakta,
    onları ‘vahdet’e davet etmektedir.
    Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da olsalar cemaat olmaya
    çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri tutmazlarsa; cemaat
    olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar. ‘Cemâdat’, yani şuursuz, sıradan
    sürü haline gelirler. Sürüleri güden çobanlar de her zaman bulunur.
    - 411 -
    Cemaat Olman ın Önemi
    İslâm, cemaat dinidir. İslâm’n ilke ve prensipleri en güzel şekilde
    cemaatla beraber yerine getirilir. İslâm, müslümanların şuurlu cemaatler
    olmasını emretmiştir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş
    ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir
    elbise, kale gibidir. Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar,
    birbirlerini sever sayarlar, destek olurlar, yardımda bulunurlar. Birbirlerinin
    durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar.
    Tıpkı bir vücut gibi birbirlerinin acısıyla kederlenirler. 1073
    İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur.
    Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık,
    sevgi ve saygı vardır. Onların arasında soy, sınıf, kabile, meslek, bölge üstünlüğü
    gibi iddialara yer yoktur. İslâm, müslümanları Kur’an etrafında bir araya
    gelmeye davet ediyor.1074 Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan
    sakındırıyor.1075 Allah (c.c), kuvvetli bir bina gibi bir araya gelip kendi yolunda
    cihad eden mü’minleri sevmektedir.1076
    Peygamberimiz (s.a.s.) birçok hadisinde müslümanlara cemaat olmayı
    teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Bunun yanında cemaatle
    namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok
    fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an, Hz. Peygamber’e, düşman
    korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir. 1077
    Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma)
    ise azaptır.”1078 Müslümanların cemaat olmalarının en güzel örneği, beraber namaz
    kılmalarıdır. Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, müslüman bireye
    cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek
    başına kılınana göre yirmi beş, veya yirmi yedi derece daha yüksektir.1079
    İslâm’a göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler,
    hemen cemaat olmaları tavsiye edilir.1080 Cemaate devam etmenin sevabı
    kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların
    cemaate gelmelerine engel olunmamasını istemiştir. 1081
    1073] Buharî, Edeb 27, 8/12; Müslim, Birr 17, Hadis no: 2586, 4/1999
    1074] 3/Âl-i İmran, 103
    1075] 30/Rûm, 32
    1076] 61/Saff, 4
    1077] 4/Nisa, 101-102
    1078] Ahmed b. Hanbel, 4/145
    1079] Buharî, Ez’an 30, 1/166; Müslim, Mesâcid 42, Hadis no: 649, 1/449; Ebu Davud, Salât Hadis no: 559, 1153; İbn
    Mâce, Mesâcid 16, Hadis no: 786-790, 1/258; Tirmizî, Salât 245, Hadis no: 330, 2/150
    1080] Buhârî, Ezan 35, 1/167; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 44, Hadis no: 972-975, 1/312; Nesâî, İmamet 43-44, 2/80
    1081] Buharî, Ezân 162, 1/218; Müslim, Salât 30, Hadis no: 442, 1/326; Ebu Davud, Salât 52, Hadis no: 565-568, 1/155
    - 412 -
    Cum’a ve bayram namazlarının cemaatle kılınıp tek başına kılınmasının
    mümkün olmaması oldukça önemlidir. Şüphesiz cuma ve bayram namazları,
    mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır,
    aralarındaki kardeşlik ilişkilerini arttırır. İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde
    yaşamak zorundadır. İslâm, müslümanları şuurlu bir toplum olarak yetiştirmek
    istiyor. Cemaatleşme, bir arada yaşama bilinci, fedakârlığı, başkalarını hesaba
    katma; hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri
    ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir.
    İslâm, bütün bu ideallerin en güzel bir şekilde yerine getirilmesini, bunların
    bir ibâdet bilinciyle yapılmasını istemektedir. Cemiyet (toplum) içinde
    yaşadığının farkında olan olgun İnsan, her konuda bağlı bulunduğu toplum
    fertlerini de hesaba katar. Ancak kendi bencil duygularını doyurmak isteyenler,
    kibirliler ve başkalarının haklarına tecavüz etmeyi normal görenler bu
    anlayışın dışına çıkarlar. İslâm, toplum halinde yaşama ihtiyacını en doyurucu
    bir biçimde teklif ediyor ve bunun kurallarını ortaya koyuyor. İslâm cemaati,
    bir Allah’a, bir peygambere ve ilâhi vahye inanma mantığı üzerine kurulur ve
    gelişir. Bu cemaatin gayesi de, Allah’ın rızâsına erebilmek için O’nun hükmüne
    en güzel bir şekilde uyabilmek ve birbirlerine hakkı ve ma’rufu tavsiye edip,
    birbirleriyle iyilik ve takvâda yardımlaşmak, kardeşlik ve cemaat şuuruna
    erebilmektir. 1082
    Namaz sadece kişiyi değil; toplumu da baştan ayağa değiştiren, tevhide doğru
    geliştiren bir ibâdettir. O ferdî bir inkılap olduğu kadar sosyal bir inkılaptır
    da. Günde beş kez cemaat namazlarıyla bir araya gelen dünyevî ve maddî
    endişelerden uzaklaşarak aynı manevî atmosferi teneffüs eden mü’minler
    topluluğu; sürekli birbiriyle yardımlaşarak, birbirinden güç ve kuvvet alarak,
    birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, hep iyiye doğru ilerleyerek tevhidî çizgide
    bütünleşir. Camiler, mü’minlerin eğitim ve öğretimini, birlik ve dayanışmasını,
    istişare ve organizasyonunu sağlayan mekânlardır. İslâmî hayatın mihveridir.
    Günümüzde bu fonksiyonlarını icrâ etmediği göz önüne alınınca, muvahhid
    mü’minlere büyük görevler düşmektedir.
    Ezanlar bir inkılap çağrısı olarak algılandığı zaman, namazlar bir
    tevhid eylemi olarak hakkıyla ikame edildiği zaman, cami ve cemaatler
    gerçek fonksiyonunu icra ettiği zaman; işte o zaman İslâm ümmeti yeniden
    dirilecek, mü’minler felâh bulacaktır.
    1082] H. K. Ece, a.g.e. 101 vd.
    - 413 -
    Mü’minler, cemadât olma yanlışlığından cemaat olma şuuruna
    yükselmelidirler. Câmilerimizin asr-ı saâdetteki takvâ mescidine, Mescid-i
    Nebî’ye benzemesine; imamların ümmetin önderleri ve Peygamber’in vârisi
    olmasına; tüm şuurlu müslümanların da gerçek anlamda bir cemaat ve ümmet
    haline gelmesine zarûret vardır. Bütün bunların gerçekleşmesi için de İslâmî
    değişim ve dönüşüme ihtiyaç vardır. Öyleyse kalabalıkların İslâm cemaati
    haline gelebilmesi için, sadece Allah’a rükû edip O’nun dışında kimsenin
    önünde eğilmemek için, namazlarımızın bizi canlandırıp kurtuluşa ulaştırması
    için hayye ale’s- salâh! Hayye ale’l- felâh! Hayye ale’l- cihâd!
    - 414 -
    41. HUTBE
    CEMAATLEŞME KUR’AN’IN BIR EMRIDIR
    Âyet :
    انَِّ الذَّ۪ينَ فرََّقوُا د۪ينَهُمْ وَكَانوُا شِيَعا لسَْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ انَِّمَٓا امَْرُهُمْ الِىَ اللهِّٰ ثمَُّ يُنَبِّئُهُمْ بمَِا
    كَانُوا يَفْعَلُونَ
    “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla
    hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara
    yaptıklarını haber verecektir.” 1083
    وَاعْتَصِمُوا بحَِبْلِ اللهِّٰ جَم۪يعا وَلَ ا تفََرَّقوُاۖ وَاذْكرُُوا نعِْمَتَ اللهِّٰ عَليَْكُمْ اذِْ كنُْتمُْ اعَْدَآءً فاَلَفََّ بَيْنَ
    قلُوُبكِمُْ فاَصَْبَحْتمُْ بنِعِْمَتهِ۪ٓ اخِْوَاناۚ وَكنُتْمُْ عَلىٰ شَفَا حُفْرَة مِنَ الناَّر فاَنَقَْذَكمُْ مِنهَْاۜ كذَٰلكَِ يبَُينُِّ
    اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
    “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın
    size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah
    gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş
    çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size
    âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” 1084
    Cemaat; sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir.
    Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya gelen insan
    topluluğuna verilen addır. Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir
    imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla cemaat; İslâm
    ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar
    bu anlamda bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e,
    yani Tevhid dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde
    yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.
    Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli değildir.
    Asgari müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki etkili bir
    rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacı veya politikacının, ya bir futbol
    topunun, filmin veya müziğin bir araya topladığı bir sürüdür. Sürüyü akıllı ve
    gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler.
    1083] 6/En’âm, 159
    1084] 3-Âl-i İmran, 103
    - 415 -
    Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar değildir.
    Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında ve niçin bir
    araya geldiklerinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir. Cemaat, şuurlu bir
    birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât) değildir.
    Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir
    etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı
    olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir imamın
    (önderin) bulunması gerekir.
    İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya
    gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çok önemli bir
    örnektir.
    İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları
    ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam,
    halife, emir sahibi, veliyyül emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve din
    işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Namazdaki imam gibi
    yetkileri sınırlıdır ve o Allah’a itaat ettiği müddetçe müminler de ona itaat
    ederler. Bir kimse, cemaat istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı
    gibi, hiç kimse de ümmet istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam
    (yönetici) olamaz. Mü’minler, tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında da
    birbirlerinin yanındadırlar. Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin
    şuurunda oldukları gibi, hayatın her safhasında diğer müslümanlarla niçin bir
    arada olmaları gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir
    tercihtir. Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile,
    hizib ya da vatandaşlık, hele hele çıkar beraberliği değildir.
    Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen dernek
    ve vakıflar, cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp
    parçalamamalıdır. Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi cemaatinin veya
    grubunun görüşlerini, prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı
    oldukları açıktır. Kaldı ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini
    vurgulamakta, onları ‘vahdet’e davet etmektedir.
    Batı hayatı insanları bireyselleştiren, toplumsal bağları yok eden, fıtrata ters
    bir zihniyete dayanır. İnsanın çevresinden alacağı güzellikler gibi, vereceği
    katkı da önemlidir. İslâm, ferdî olarak yaşanabilecek bir din değildir. İnsanın
    kendini kurtarabilmesi için toplumu kurtarmaya çalışması da gerekir. Dinin
    bize ihtiyacı yok; ama bizim dine, dâvâya ihtiyacımız çok. Cemaat, hem dünya
    ve hem âhiret açısından bizim için olmazsa olmaz konumundadır. Cemaat,
    - 416 -
    mü’minler için koruyucu bir elbise, bir kale, bir rehabilitasyon merkezi,
    bir arınma mekânı, bir eğitim ocağı, hayırda yarışı öğreten olgunlaştırma
    kurumudur.
    İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur.
    Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık,
    sevgi ve saygı vardır. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş
    ve nasıl olacağını göstermiştir. Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da
    olsalar cemaat olmaya çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri
    tutmazlarsa; cemaat olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar.
    Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler,
    göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin tartışmalı doğruları, filân efendi
    hazretlerinin görüşleri, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmeler, hatta bazen
    Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan, bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar...
    Kur’an’ın önemsediği konular yerine, hiç yer vermediği konular din adı altında
    topluma kabul ettirilmek istenmekte, mesajın başına oturtulmaktadır. Fili
    farklı yerlerinden yakalayıp bu parçayı fil diye tanımlama tavrı, basarla birlikte
    basîreti, alnındaki gözüyle beraber göğsündeki gözü de kullanması gereken,
    gözleri açık ve her dem uyanık bulunması icap eden müslümanların maalesef
    tavrı olabiliyor. Dini, bazıları şekilsel özellikler, bazıları sarık, sakal, cübbe
    ve çarşaftan ibâret sayarken, bazıları sadece falan zâtın kitaplarını okuyup
    açıklamak, bazıları ise tesbih çekmekten, bazıları sadece cihad veya siyasal
    yorumlardan, haftalık ders ve sohbetlere katılmaktan, bazıları dergi çıkarmak
    veya radyo imkânlarından ibâret sayabilmektedir. Bundan da daha fecîsi,
    Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla yasakladığı kimi
    ibâdetler sözkonusu olabilmekte ve Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı,
    meselâ Kur’ânî bir emrin, farîzanın terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını
    cihad yorumu ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektir.
    Dernek ve vakıfların günümüzde İslâm dâvâsına ne tür katkıda bulunduğu
    tartışılabilir, ama üyelerini dâvâdan uzaklaştıran, hak dâvâyı bâtıl ideolojilerle
    sentez yapmaya kalkan, yetişmiş nice insanı demokrat, sağcı ve muhâfazakâr
    çizgiye doğru savuran; ilkesiz, çıkarcı ve tavizci anlayışı tevhidî anlayışa tercih
    eden; kazanılmış insan, imkân ve birikimi yok eden çok sayıda örneklerini
    göstermek mümkündür.
    Bugün Türkiye’de faal olarak 70 bin civarında vakıf ve dernek var. Bunların
    en az yarısı, Müslümanlar tarafından İslâm’a hizmet etsin diye bekledikleri
    kurumlardır. En az 35 bin dernek ve vakıf ne yapmaktadır? 35 bin dernek 35
    bin ayrı grup anlamına geliyor. Hakkı gizleyenleri mi ararsınız, hakla bâtılı
    - 417 -
    karıştıranları mı? Devletçi, düzenci derneklerin sayısı daha çoktur. İslâm’a
    davet edeceğine insanları demokrasiye davet eden dernekler… Dün “tekbir!”
    diye nâra atanlar bugün “tedbir” diyorlar, başka bir şey demiyorlar. Dün
    “tevhid” diyenler bugün demokrasi türküsü çağırıyor. Dernekler savrulurken
    sadece cemaatlerini savurmuyor, aynı zamanda hem diğer cemaatleri ve hem
    halkı etkiliyor.
    Müslümanlığı kendi cemaatinin anlayış ve yaşayışıyla sınırlandırıp kendi
    cemaatinden olmayanların küfür içinde olduğuna hükmetmek, hatta bir adım
    daha ileriye gidip onlara kâfir demek, göreceli doğrularımızı mutlak hakikat
    yerine koymak demektir. Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı
    vermeden, kendini veya reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata
    yapabilecek kişi olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma
    ihtimali kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde
    etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır.
    Bugün tevhidi çizgide istikameti koruyan ilkeli duruşa sahip Müslümanların
    durumu da maalesef cemaat olarak toplumun ümidini ve Allah’ın yardımını
    çekecek kalitede değildir. Şöyle ki: Hiç bir proje üretmeyen, eğitim, tebliğ,
    yardımlaşma ve şahidlik sorumluluklarını daha güçlü birlikteliklerle, daha
    yaygın projelerle uygulamaya koymayan bir hal söz konusu. Cemaatleşme ve
    kolektif iradeyi üretme pratiği zaaflı, fedakârlıklar noktasında hayli tembel ve
    elini taşın altına koymak anlamında bedel ödemeye gelince bunu gerektirecek
    ciddi bir çabası olmayan dağınık teorik imanlı fertler ya da sadece bilgilenmeyle
    sınırlı, kapalı ve dar ölçekli Kur’an halkaları halinde cahiliye toplumuna
    dağılmış olarak yaşamakta ısrar etmemiz, sürdürdüğümüz Kur’an halklarının
    olumluluğuna rağmen büyük bir zaaftır.
    Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları başka şeye,
    tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah’ın mutlak doğrularına, yani
    hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir hizip adına değil, “müslüman”
    isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler üstü temel prensipleri adına yapmamız
    gerekmektedir: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”1085 Müslüman dâvâ
    adamı, âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin
    yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir tavra düşebiliyor:
    “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır.
    (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle sevinmektedir.”1086 Bugün kimi cemaat
    1085] 41/Fussılet, 33
    1086] 30/Rûm, 32
    - 418 -
    mensubu kişiler, insanlara Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri,
    Kur’an’ın muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet
    edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar. “Dinlerini
    parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.
    Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber
    verecektir.” 1087
    Bugün tevhidî çizgide istikameti koruyan ilkeli duruşa sahip Müslümanların
    durumuyla ilgili bazı tespitleri paylaşacak olursak: Hiç bir proje üretmeyen,
    eğitim, tebliğ, yardımlaşma ve şahidlik sorumluluklarını daha güçlü
    birlikteliklerle, daha yaygın projelerle uygulamaya koymayan bir hal söz konusu.
    Cemaatleşme ve kolektif iradeyi üretme pratiği zaaflı, fedakârlıklar noktasında
    son derece tembel ve elini taşın altına koymak anlamında bedel ödemeye
    gelince bunu gerektirecek ciddi bir çabası olmayan dağınık teorik imanlı fertler
    ya da sadece bilgilenmeyle sınırlı, kapalı ve dar ölçekli Kur’an halkaları halinde
    cahiliye toplumuna dağılmış olarak yaşamakta ısrar etmemiz, sürdürdüğümüz
    Kur’an halklarının olumluluğuna rağmen büyük bir zaaftır.
    Cemaatle şmenin Üzerimi ze Yüklediği Sorumluluklar
    Cemaat çalışması yapacak mü’minlerin mutlaka kulluk bilincine sahip ve
    ihlâslı fertler olmaları icap etmektedir.
    Bizim insanımız bir-iki kişi ile ortaklık bile oluşturamamaktadır. Özellikle
    dâvâ insanı mü’minlerin bu hallerini değiştirmeleri, ilkelerinden taviz
    vermeden; geçim ehli, birlikte çalışmaya kendini hazır hale getiren, cemaatin
    gerektirdiği disiplin ve ciddiyete sahip şahsiyetler olmaları gerekmektedir.
    İstikrarlı ve fedakâr olmaları, danışma, dayanışma ve yardımlaşma halinde,
    kolektif çabalara katkıda bulunmamız, cemaat çalışmasının bizden istekleri
    arasındadır.
    Her yaptığımız hayırlı şeyi en güzel şekilde (ihsan bilinci ile) yapmamız
    Kur’an’da emredilir. Bunun için de üstlendiğimiz görevleri zamanında, eksiksiz
    ve güzel bir şekilde yaparak ibadet yapmış, kulluğu bütün hayatımıza yaymak
    için tüm gayret sarfedilmelidir.
    Bizim ortak irademizi temsil eden kolektif iradenin, Hududullah
    çerçevesindeki kararlarına itaatin Allah’a ve Rasulü’ne itaat anlamına geldiğinin
    bilincinde olmalıyız. Cemaatlerde ifrat ve tefrit sırıtmaktadır: Bir yanda İslam’ın
    1087] 6/En’âm, 159
    - 419 -
    doğru bulmadığı “meyyit gibi teslimiyet”i isteyen, önderlerin doğru-yanlış her
    yaptığında hikmet arayıp, “emr-i bil maruf nehy-i an’il münkeri”i terk eden
    kör taklit ve bilinçsiz bir itaat, diğer yanda itaat bilincini tamamen yitirmiş
    başıbozukluk, anarşi söz konusudur. Bu iki uca da yaklaşmadan Kur’an’ın
    öngördüğü, Rasulullah’ın ve ashabının uyguladığı vasatı tercih ederek bilinçli
    itaati öne çıkarmalıyız.
    Nimet dağıtılırken kardeşimizi kendimize tercih etmeyi, külfet söz konusu
    olduğunda da öne atılmayı ahlakımız haline getirmeliyiz. Ahlâkî zaaflarımızı
    ve cemaat içinde ilkeli ve uyumlu faaliyetler üretmeye engel olan sosyal
    zaaflarımızı ıslah etmek için kendimizi eğitmeli ve disipline etmeliyiz.
    Bu konuda cemaat diyelim, vakıf diyelim; oranın bize ihtiyacından daha
    çok bizim bu organizelere ihtiyacımız olduğunu, bu tür çalışmalara katkıda
    bulunmazsak, eriyip kaybolma, çizgimizin dejenere olması gibi risklerin çok
    ciddi boyutta olduğunu unutmamamız lazım. Daha mükemmel bir teşkilat,
    daha ideal hedefleri ve daha şer’î faaliyetleri olan bir teşkilat bulursak veya
    birlikte oluşturursak o zaman tercihlerimizi bu konuda rahatlıkla daha iyiden
    yapmamız gerektiğini, bugün ise içinde bulunduğumuz yapının daha da
    güçlenmesi için yardımcı olmamız, bana göre çok önemli bir görevimizdir. Varsa
    yanlışlarını güzel bir üslûpla düzeltmemiz, doğrularına ise sahip çıkmamız ve
    onu el birliği ile yaygınlaştırmaya çalışmamız gerektiğini hatırlatıyorum.

    7. BÖLÜM
    AKSATTIĞIMIZ
    BAZI ÖNEMLİ GÖREVLERİMİZ
    - 422 -
    42. HUTBE
    CIHADA BAKIŞ
    Âyet :
    فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ دَرَجَةًۜ “Allah, mallarıyla, canlarıyla mücâhede edenleri derece bakımından
    oturanlardan üstün kılmıştır.” 1088
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ امَٰنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلىٰ تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪
    وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللهِّٰ باِمَْوَالكُِمْ وَانَْفُسِكُمْۜ ذٰلكُِمْ خَيْرٌ لَكُمْ انِْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ يَغْفِرْ لَكُمْ
    ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْ انَْهَارُ وَمَسَا كِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ ذٰلكَِ
    الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۙ وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَر۪يبٌۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
    Allah’a ve Rasûlüne iman iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda
    cihad edersiniz. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde
    O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn
    cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz
    başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri
    bunlarla müjdele.” 1089
    Hadi s:
    “Siz cihadı terk ederseniz; Allah üzerinize bir zillet/aşağılık verir ki, (tam
    bir iman ve cihad arzusuyla) dininize dönünceye kadar o zilleti üzerinizden
    kaldırmaz.” 1090
    Mü’min için hayat iman ve cihaddır. İman; İslâm Dininin itikadî, sosyal,
    ekonomik, hukukî ve ahlâkî düsturlarının bütününe gönülden inanmak ve bunu
    açıkça ikrar etmektir. Cihad; Yüceliğine inanılan bu İlâhî nizamı ferdî, âilevî ve
    sosyal hayatta ve bütün insanlığa hâkim kılma gayretidir. Cihad, insanın tüm
    hayatını kuşattığı gibi, günün hemen her ânına da yayılabilecek geniş kapsamlı bir
    kavramdır. Kâfir, müşrik ve münâfıklara, fâsık ve zâlimlere karşı cihad olduğu gibi,
    1088] 4/Nisâ, 95
    1089] 5/Mâide, 105
    1090] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
    - 423 -
    şeytana ve onun içimizdeki temsilcisi olan kötü arzulara, hevâya karşı da cihad olur.
    Kötü âdet ve çirkin alışkanlıklara karşı cihad olduğu gibi, cehâlete karşı da, hak ve
    hakikate çağrı, iyilikleri tavsiye olarak da cihad sözkonusudur. Hangi sebeple olursa
    olsun, cihad ibâdeti mü’minler için günlük ibâdetler kadar sık sık tekrarlanabilen,
    sebepleri ortadan hemen hemen hiç kalkmayan bir ibâdettir.
    İslâm’ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile
    yetinmez. İslâm bütün dünyanın saâdet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa,
    kendisinin beşerî sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumul/
    evrensel bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek
    için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve
    uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma
    gayretine cihad denir. Yeryüzünde zorbalar, bâtılın ve fitnenin devamını
    isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde
    yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu
    bakımdan cihadın İslâm’da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber, kendisine
    hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, “İman ve Allah yolunda
    cihad” buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla
    varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları,
    gâzîlik ve şehidlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve
    dereceler bulunduğunu haber veren birçok âyet ve hadis vardır.
    Cihad için devrin gerektirdiği ve kullanılması meşrû/câiz olan her çeşit ve
    en üstün (düşmanları korkutacak) silâhlara sahip olmak Kur’an’ın emridir.1091
    Günümüzdeki savaşların sadece harp cephelerinde olmadığını bilmek, evlere
    kadar yayılan savaş araçlarını iyi değerlendirmek gerekmektedir. Mü’min,
    hangi imkân ve nimetlere sahipse, onları Allah yolunda kullanarak cihad
    yapabilir. İlim sahibi ilmiyle, zengin parasıyla, bileği kuvvetli olan gücüyle, alın
    teriyle, lisanı veya kalemi güçlü olanlar, bu araçlarla cihad yapabilir/yapmalıdır.
    Savaş meydanlarında cihad yapıldığı gibi, evlerde, işyerlerinde, okullarda,
    sokaklarda ve hemen her yerde de cihad yapılabilir. Allah, verdiği nimetleri
    nereye kullandığımızı soracağına göre, bu bilinçle her imkânın Allah’ın
    emâneti olduğunu unutmayıp, onları esas sahibinin istediği alanda kullanmak,
    hâin damgası yemekten kurtulup; mücâhid ismi almak için gereklidir. Cihad,
    kendini ve imkânlarını Allah’a adamak, O’nun yolunda kullanmaktır. Allah
    yolunda bitmeyen mücâdele ve çabanın, meşrû her yola başvurularak yapılan
    çalışmanın adıdır cihad. Hakkı tebliğin, Hakkı hâkim kılma gayretinin ve
    bâtılla mücâdele çabalarının ortak kavramıdır cihad.
    1091] Bkz. 8/Enfâl, 60
    - 424 -
    İslâm, bir değişim ve dönüşüm esası, bir inkılâp mefkûresi ve hareketidir. O
    yüzden, yeryüzündeki bütün bâtıl sistemleri kaldırıp yerine Allah’ın hükmüne
    göre düzenlenmiş sistemi koymak ister. Müslüman bu evrensel inkılâbı
    gerçekleştirme mücâdelesi içinde yorulmak bilmeyen sonsuz çalışma adamıdır.
    Her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp çabalar dururken müslüman
    da, kendine hayat veren dini uğrunda çaba sarfedecek, kendisi dâhil her
    şeyin sahibi yolunda canı dâhil her şeyini fedâ edebilecek, her çeşit güçlük ve
    meşakkatleri göze alıp gayret edecektir. İşte bu cehdin, adamanın, mücâdelenin,
    çalışmanın adı cihaddır. Mukaddes bir amaç uğruna ortaya konulan fiilî, fikrî
    ve kalbî her tür çabanın ortak ismidir cihad. Bir insanın başkalarına huzuru,
    mutluluğu, kurtuluşu taşıma gayretidir cihad. Dünyada dâru’l-İslâma, âhirette
    dâru’s-Selâma ermenin yolu, sürekli cihad üzere bulunmaktan geçer.
    Kur’an; birtakım mal, evlât, kazanç ve dünya hayatı endişeleriyle cihadı
    terk ettiklerinde mü’minlerin başına büyük felâketlerin geleceğini haber verir.
    Cihad, mü’mini sürekli tetikte tutan ve onu yere çakılıp kalmaktan alıkoyan
    terkedilemez bir aksiyondur. Cihaddan kaçma veya cihad etmeme düşüncesi
    münâfıklık alâmetidir. Mü’minlerin toptan cihadı terk etmeleri, yavaş yavaş
    kendilerinden imanın da gitmesi sonucunu doğurur. Bunun neticesinde
    yeryüzünde büyük bir fitne baş gösterir ve bu da insanlığın sonu demektir.
    Küfrün, şirkin ve dolayısıyla fitne ve fesâdın hâkim olduğu bir toplumda bir
    mü’min tek başına da olsa cihadla yükümlüdür; çünkü mü’minin hayatı iman
    ve cihaddan ibârettir. Bu cihad, önce delille, güzel sözle, hikmetle ve öğütle
    anlatmayı içine alır. Bu, toplumsal planda cihadın ilk merhalesi olduğu gibi, bir
    kişiyi İslâm’a dâvet için yapılacak cihadın da ilk aşamasıdır. Bunu bir basamak
    olarak almaktan çok, her zaman gerekli bir yöntem olarak düşünmek daha
    doğru olacaktır.
    Mücâhid, her şeyden önce bir dâvâ adamıdır. O, sadece işiyle gücüyle meşgul
    olan sıradan, herhangi bir kişi değildir; onun idealleri, beklentileri, ümitleri,
    hayalleri, rüyaları... içinde yaşadığı kalabalıklarınkinden farklı olduğu gibi,
    yaşayışı, çaba ve gayreti de kâfirlere değil, Peygamber ve ashâbına benzeyecektir.
    Gâyesi için çalışmayan, dâvâsı için yaşamayı ve gerektiğinde ölmeyi bilmeyen
    kimse bırakın mücâhid olmayı, dâvâ adamı bile sayılmaz. “(Gerçek) Mü’minler,
    ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah
    yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/savaşanlardır. İşte doğrular ancak
    onlardır.” 1092
    1092] 49/Hucurât, 15
    - 425 -
    İslâm, bize anlatılamaz çileler karşılığında ulaşan mukaddes bir emânettir.
    Asr-ı Saâdetten beri çok büyük meşakkatlerle korunmuş, her türlü fedâkârlıklarla
    bu sancak bize ulaşmıştır. Peygamberimiz dâvete ilk başladığı andan âhirete
    göç edinceye kadar hep cihad halindeydi. O’nun izinden gidenler de aynı yola
    baş koymuşlardı. “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir. Onlar miras olarak ancak
    ilim bırakırlar.” 1093
    Peygamber’in mirasına sahip çıkmayan kimsenin kuru bilgisi, onu “âlim”
    kabul etmeye yetmeyecektir. Seven, sevdiği uğruna çile ve fedâkârlığa seve seve
    katlanan kişidir. Allah’ı seven, O’nun için her şeyden geçebilir, O’nun uğruna
    fedâ edilemeyecek hiçbir şeyin olmadığını, var kabul edilirse, o şeyin daha yüce
    sayıldığı için putlaştırılacağını düşünür. Her türlü putla mücâdele ettiği gibi,
    Allah’ın önünde engel olan ne varsa onunla da cihad eder. Bugün dünyanın
    karşılaştığı hemen tüm bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik problemler; gerçekte
    dünya barışı için çalıştıklarını iddia eden ABD ve Avrupa ülkelerinin, yani
    kâfirlerin eseridir. Ama ne yazık ki müslümanlar bunu yeterince anlamış değiller.
    O yüzden de cihadı tek çözüm olarak görmemekte, müstaz’af kimliklerinden
    sıyrılıp onurlarını kurtarmak için doğru çabalar sarf etmemekteler. Dünya
    müslümanları el ele verseler, insanlık aleyhine işlenen bütün cinâyetlere
    elbirliği ile karşı dursalar, yani cihad etseler, fesadlar salâha, ifsadlar ıslâha,
    şerler hayra dönüşür. Kâfirler ve zâlimler kadar cesur olmazsak, onların bâtıl
    dâvâlar için çektiği zahmetler kadar Hak dâvâ için bedel ödemekten kaçınırsak,
    bırakın “mücâhid” sıfatını, “mü’min” sıfatını bile zor alırız: “İnsanlardan bazısı
    Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler edinir de onları Allah’ı sever
    gibi severler. Mü’minler ise Allah’ı her şeyden çok severler...” 1094
    Cihad kelimesi Kur’an’da farklı şekillerde kırk bir yerde geçmektedir.
    Bunlardan 33’ü kavram anlamındaki cihadla ilgilidir. Mü’minler Allah yolunda,
    kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.1095 Allah, kendi yolunda cihad etmeyi
    emretmektedir.1096 Bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övmektedir.1097
    Allah yolunda mücâdele eden mücâhidlerin dereceleri, evlerinde oturanlardan
    daha yücedir.1098 Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin
    dereceleri çok yüksektir, mükâfâtları boldur.1099 Allah, peygamberlerle beraber
    1093] İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds. 223; Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.19, Hds. 2822; Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B.1, Hds.
    3641
    1094] 2/Bakara, 165 ve yine bkz. 49/Hucurât, 15
    1095] 4/Nisâ, 76
    1096] 5/Mâide, 35; 9/Tevbe, 41; 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 190; 4/Nisâ, 76 vd.
    1097] 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 41
    1098] 4/Nisâ, 95
    1099] 61/Saff 61, 10-12; 5/Mâide, 5
    - 426 -
    Allah yolunda yılmadan, gevşemeden cihad eden sabırlı Rabbânîleri sever.1100
    Mü’minler, ünyayı, içindekileri, meskenleri cihaddan çok severlerse, Allah
    onlara cezâ verir.1101 Allah (c.c.) cihad emri ile mü’minleri imtihan etmektedir.1102
    Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olabilirler ama onlar ölmezler, Allah katında
    diridirler.1103 Silâhlı/canla cihad, bize harp açanlara,1104 verdikleri sözü tutmayıp
    tekrar dinimize saldıranlara,1105 Allah’a ve âhiret gününe inanmayarak,
    Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı,1106
    yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak1107 gâyesi ile
    meşrû kılınmıştır.
    “İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar,
    Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir.” 1108
    “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya
    çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” 1109
    “Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin/korkun. O’na vesile/yaklaşmaya yol
    arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” 1110
    “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri) barındıran
    ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve
    bol rızık vardır.” 1111
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız,
    kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız
    meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
    cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.’
    Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 1112
    “Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti; din
    husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi...” 1113
    1100] 3/Âl-i İmrân, 146
    1101] 9/Tevbe, 24
    1102] 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16
    1103] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169
    1104] 2/Bakara, 190
    1105] 9/Tevbe, 12-13
    1106] 9/Tevbe, 29
    1107] 2/Bakara, 193
    1108] 2/Bakara, 218
    1109] 3/Âl-i İmrân, 142
    1110] 5/Mâide, 35
    1111] 8/Enfâl, 74
    1112] 9/Tevbe, 24
    1113] 22/Hacc, 78
    - 427 -
    “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle
    büyük cihad ile cihad et.” 1114
    Dünya bir imtihan alanıdır ve bu sınavın esası cihad edenlerin ortaya
    çıkmasıdır: “Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye
    kadar ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” 1115
    Mü’minlik iddiasında samimi olanlar, sâdık/doğru olanlar, cihad edenlerdir:
    “(Gerçek) Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla
    şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/
    savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” 1116
    Cihad edenler, yollarını şaşırmayacak, İlâhî yolda istikamet üzere yol alıp
    çıkış yolları bulacaklardır: “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi
    yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, muhsinlerlerle/iyi ve güzel
    davrananlarla beraberdir.” 1117
    Cihad zirvedir, İslâmî basamakların en üstüdür:“İşin başı İslâm, direği
    namaz, zirvesi cihaddır.” 1118
    Cihadı terk zillet sebebidir: “Siz cihadı terk ederseniz; Allah üzerinize bir
    zillet/aşağılık verir ki, (tam bir iman ve cihad arzusuyla) dininize dönünceye
    kadar o zilleti üzerinizden kaldırmaz.”1119 Biz cihadı terk ettiğimiz için zillete
    mahkûm olduk, bitmeyen kriz, sıkıntı ve bunalımların muhâtabı olduk.
    Cihaddan uzak ve müslümana yakışmayan bir yaşayışı tercih ettiğimiz için,
    bugünkü tâğutî yönetim tarzına ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen
    yöneticilere müstahak olduk.
    Cihad ın En Kıymetli si, Zâlim Yöneticilere Kar şı Yap ılan ıdır
    “Cihadın en faziletlisi, zâlim yöneticiye karşı adâlet kelimesini (İslâm’ın adâlet
    ilkeleri olan Kur’an hükümlerini) söylemektir.” 1120
    “Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet
    içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket
    eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra
    bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri
    1114] 25/Furkan, 52
    1115] 47/Muhammed, 31
    1116] 49/Hucurât, 15
    1117] 29/Ankebût, 69
    1118] Tirmizî, İman 8; İbn Mâce, Fiten 12
    1119] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
    1120] İbn Mâce, Fiten, hadis no: 4011; Tirmizî, hadis no: 2265
    - 428 -
    yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücâdele eden mü’mindir, dili ile mücâdele eden
    mü’mindir, kalbi ile mücâhede eden mü’mindir. Bunun dışında kalanların hardal
    tanesi kadar da olsa imanları yoktur.” 1121
    “Küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlara güvenilip de anlaşma
    yapılmaz. Umulur ki vazgeçerler”1122 emri, o önderlerin sıradan insanlarla
    İslâm arasında engel oluşturduğu içindir. Eğer onlar, İslâm’la insan arasına
    gerilmekten vazgeçerlerse İslâm’ın onlarla bir alıp veremeyeceği yoktur. İslâm
    onlarla küfürlerinden dolayı değil; insanın mutluluğuna engel oldukları için
    savaşılmasını emretmektedir.
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olup
    sapan kimse size zarar veremez...” 1123
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
    Allah’a ve Rasûlüne iman iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda
    cihad edersiniz. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde
    O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn
    cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz
    başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri
    bunlarla müjdele.” 1124
    Demek ki cihadda birinci gâye, âhiretimiz için bir ticaret yapmak.
    Cihadın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan
    kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı
    yakmak, Cehennemde yanmamak için canımızı incitmek, birtakım zorluklara,
    sıkıntılara katlanmak gerek. Demek ki cihad, başkalarını öldürüp Cehenneme
    göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri Cehennemden kurtarmak
    için yapılır.
    Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının
    imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının
    adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel
    oluyorsa, bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Cihadla ilgili yukarıdaki âyet ve
    benzerleri, savaş zamanında olduğu gibi barış zamanında da geçerlidir. Zaten
    muhtaç gönüllere iman ve İslâm’ı ulaştırmak savaşa değil; barışa bağlıdır.
    1121] Müslim, İman 20
    1122] 9/Tevbe, 12
    1123] 5/Mâide, 105
    1124] 5/Mâide, 105
    - 429 -
    “... Sulh/barış daha hayırlıdır...”1125 buyuran Cenâb-ı Hak, insanları hidâyete
    dâvet etmiştir. Bu çağrıyı insanlara durmadan ulaştıran Rasûlullah, karşı
    çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra
    İlâhî fermanla kendisine savaş izni verilmiştir. Savaş yapan mü’minlere mâlî
    destek sağlamak cihad olduğu gibi; sulh zamanında bir kısım malını insanlık
    âleminin ebedî saâdeti için harcamak da büyük bir cihaddır. Savaşa iştirak
    etmek cihad olduğu gibi, insanların iman şerefine kavuşmaları ve mü’minlerin
    günah ve isyandan kurtulmaları için bir şeyler yapmak, bu hususta kafa
    yormak, mesâi harcamak da cihaddır. Ömürlerinden bir pay ayırıp bu kudsî
    gâye uğrunda harcayanlar da canlarıyla cihad etmiş olurlar. “Allah, mallarıyla,
    canlarıyla mücâhede edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.”1126
    “Dinde zorlama yoktur.”1127 Ancak, Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle
    de savaşmak gerekir. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi, inancında serbest
    bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder.
    Cihadda hedef, öldürmek değil; diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük
    fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından
    etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş
    hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması
    için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi
    halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.
    Cihâdın gâyesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir.
    İslâm’da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil:
    bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm’a
    sokmak yoktur. Cihad’dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm’ın
    yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızâlarıyla müslüman olabilecekleri
    ortamları hazırlamaktır.
    Ne mutlu Allah’la ticaret yapıp, aslında O’na ait olan imkân ve nimetleri,
    malı ve canı Cennet karşılığı O’na satan, her şeyini O’nun yolunda kullanan
    mücâhidlere!
    1125] 4/Nisâ, 128
    1126] 4/Nisâ, 95
    1127] 2/Bakara, 256
    - 430 -
    43. HUTBE
    RAHMETTEN TÛFANA YAĞMUR, SU VE
    DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
    Âyet :
    إِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ ? أ رْضِ وَ � أسْكَنَّاهُ فِي الْ � أنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَ ? وَ
    “Gökten belli ölçü ve miktarda bir plan dâhilinde ölçülü ve düzenli şekilde
    su indirdik de onu toprağa Biz yerleştirdik. Şüphesiz onu yok edip gidermeye de
    kadiriz.” 1128
    Rahmeti zahmete çevirmekte insanoğlunun eline su dökecek yok. Zâten
    Nuh tûfânı da, İlâhî ve nebevî rahmeti takdir edemeyen insanın kendi çağırdığı
    ceza değil miydi? Suya hükmünü geçiremeyen, onunla yarışamayan, yağmura
    “yağ!” veya “dur!” diyemeyen, sellerin ve doğal âfetlerin ders veren zararlarını
    teknolojisiyle sıfırlayamayan insanın kendi âcizliğini ve tüm tabiatın/âlemlerin
    rabbine teslim olması gerektiğini kabul için, aslında çok zeki ve kültürlü
    olmaya gerek yok. Yaz kurak geçti diye şikâyet ederken, kışın ay boyunca
    yağan rahmetten de şikâyet eder zavallı insan. Tedbir almadığı, teknolojinin
    imkânlarını hayırlarda kullanamadığı için yazın kuruyan barajlarını, kışın
    köyler üzerine boşaltmakla çözümler(!) bulur. “Suyla yarıştığını” iddia ederek
    çizmeyi aşan şekilde reklamlarını yapanlar, -başka ülkelerde örnekleri olduğu
    halde- yağmuru üzerinde tutmayıp altındaki toprağa sızdıran asfaltlar
    düşünmezler. Ve insanoğlu, kendi fıtratının aksine hareketle dünyayı kendine
    zindan edip topluma da zulmettiği yetmiyormuş gibi, tabiattaki İlâhî kanunun/
    sünnetullahın sınırlarını ihlâl edip çevreyi kirletmenin cezasını da tüm
    dünya insanlarına, hatta diğer mahlûkata da çektiriyor. Yeryüzünü ifsâd eden
    insan, ozon tabakasını da deliyor; karşılığını da global çölleşme ve iklimlerin
    intikamıyla çekiyor. Yeryüzünün halîfesi olan/olması gereken, tabiatla aynı Zâta
    kulluk yapan doğanın/çevrenin kardeşleri “muslih”ler tarih sahnesine çık(a)
    madığı için, onlar da “cezâsı, sadece zulmü işleyenlere has kalmayıp görevini
    yapmayan insanlara da şâmil olan fitne”nin kurbanı oluyor.
    Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler, su kaynaklarının etrafında
    kurulup gelişmiş, ne zamanın değişmesi, ne de teknolojinin ilerlemesi bu
    1128] 23/Mü’minun, 18
    - 431 -
    durumu değiştirebilmiştir. 21. yüzyılda da su, toplumların refah seviyelerinin
    yükselmesinde önemli faktör olma özelliğini koruyacaktır. Kurak ve yarı
    kurak ülkeler, hal-i hazırda su sıkıntısına girmiş durumda olup, görünen o ki,
    daha başka ülkeler de yakın gelecekte bu sayıyı artıracaklar. Çoğu fütürolog/
    gelecekbilimci, yakın istikbaldeki nice savaşın “su savaşları” olacağını bekliyor,
    öngörüyor.
    Su, her insanın her gün kullandığı vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Daha büyük
    su sıkıntısıyla karşılaşmamak için, suyu kullanan tüm kesimlere görevler
    düşmektedir. Öncelikle evde, sanayide, ziraat alanlarında ve diğer kullanılan
    yerlerde suyun bir damlası dahi israf edilmemelidir. “Yiyin, için, fakat israf
    etmeyin; çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez.” 1129; “Müsrifler, şeytanların
    kardeşleridir.”1130; “Ve onlar ki, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik
    ederler; (harcamaları) bu ikisi arasında dengeli olur.”1131 Bir hadis rivayeti
    şöyledir: “Akmakta olan bir nehir kenarında bile olsa, suyu israf etmeyin.”1132
    Kur’an ve hadisin getirdiği bu esaslara âhiret için olduğu kadar; dünya için de
    uymak zorundayız.
    Yine, çevre kirliliği konusunda araştırmalar yapılarak su kirlenmesine
    karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. Hz. Peygamber, 14 asır önce, durgun suya
    bevletmeyi ve su kenarına abdest bozmayı yasaklamıştı. “Sizden biriniz, durgun
    suya abdest bozmasın ve böyle bir suda cünüplükten dolayı yıkanmasın.”1133 Ne
    yazık ki, O’nun prensiplerine uyulmayıp, yasakladıklarının en kötüsü
    yapıldığından suyumuz da kirlendi, huyumuz da; tabii çevremiz de.
    Su, içme ve bitkilerin sulanması yanında, önemli bir temizlenme aracıdır.
    Bazı ibâdetleri yapabilmek için farz olan abdest veya gusül abdesti ancak su ile
    alınır.1134 Abdest bir ibadettir de. Abdest, dışı temizlediği gibi insanı iç temizliğe
    de ulaştırır. Abdest nur; abdest üzerine abdest ise nur üzerine nurdur. Diğer
    yandan, namaz için giysilerin, bedenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması
    da şarttır. Temizliğin de su olmadan mümkün olmadığı bir gerçektir. “Sizi
    temizlemek için Allah, gökten su indiriyor.”1135 Suyun fazla olmadığı bölgede
    yayılmaya başlayan dinin su ve su ile temizlik konusunu öne çıkarması, suyu
    aramayan, sudan ve rahmetten kaçan Batı insanına bir ufuk açması gerekmez
    mi?
    1129] 7/A’râf, 31
    1130] 17/İsrâ, 27
    1131] 25/Furkan, 67
    1132] İbn Mace, Tahâret 48
    1133] Buhârî, Vüdû’, 68; Müslim, Tahâre 51
    1134] Bkz. 5/Mâide, 6 ve 4/Nisâ, 43
    1135] 8/Enfâl, 11
    - 432 -
    Su ve Düşündürdükleri
    Çeliğe su verince kuvvetlenir. Tohuma, çiçeğe su verince filizlenir, dallanıp
    budaklanır. Çölde kalmış bir yolcuya su verirseniz, hayat vermiş olursunuz.
    Kıraç topraklar, çölleşen yer, suya hasrettir. Yanan gönüller, çorak sineler, kuru
    gözler, kuruyan ruhlar, gökyüzünden bir meltem gibi yumuşak ve sessiz sessiz
    akacak rahmeti beklerler.
    Dünya denizinin üzerinde yüzmesi gerekirken gemimiz suyu içine/gönlüne
    aldı. Bu hırs sonucu, üstünde yüzecek temiz sudan da mahrum kaldı. Artık
    karaya oturan gemimiz, S.O.S. sinyalleri saldı.
    “Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi;
    Anne, seccâden gelsin, bize duâ et, e mi?”
    Su, insanoğlu ve diğer canlılar için ne büyük lütuf. Şırıl şırıl sesi, çevresini
    yeşillendirip serinletmesi, tozu toprağı yatıştırıp her türlü kiri, pisliği
    temizlemesi, kuruyan dudakları ıslatıp içene can katması, çatlayan toprağı
    doyurup pörsüyen bitkilere hayat vermesi, bu lütuf zincirinin halkaları.
    Su, adına kasideler yazılan nimettir: Âlemlere rahmet olarak gönderilen
    zatla,1136 rahmet olarak inzal olan yağmurun1137 arasında güzel bir bağ kuran,
    Peygamber sevgisini su sevgisiyle simgeleştiren na’tların en güzellerinden biri
    Fuzuli’nin “Su Kasidesi”dir. Su, Yüce Beyan’da cennetin güzellikleri arasında
    sık sık yer alan hediyedir: “İman edip sâlih amel işleyenlere, altından (içinden)
    ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!” 1138 Su, Nebî’nin (s.a.s.) parmağında
    bereketlenip çeşme gibi akan mûcize...
    Kur’an, semâdan inzâl edildiği gibi; yağmur da yine semâdan (yukarıdan,
    üstten) inzâl edilmiş/indirilmiştir. Her ikisi de rahmettir. Bir çiçeğin, bir gülün
    semâdan inen rahmete/yağmura ihtiyacı vardır; yoksa bir ot yığını, bir diken
    parçası olur, ölür gider. Bir insanın da semâdan inen rahmete/Kur’an’a ihtiyacı
    vardır; yoksa canlı cenazeye, elbiseli oduna benzer, rûhen ölür gider. Su, hayat
    kaynağı olabilir; Kur’an ise âb-ı hayattır/ölümsüzlük suyu. Kur’an nağmelerinin
    ruhu coşturması gibi, su sesi de insana huzur verir; İkisi de Allah’ın kitabıdır
    çünkü. Birini içmeye başlarken “Elhamdü lillâh...” deriz; diğerini içtikten sonra.
    Kur’an çeşmesi cehennemimizin ateşini söndürecektir; suyun ateşi söndürdüğü
    gibi.
    1136] 21/Enbiyâ, 107
    1137] 7/A’râf, 57
    1138] 2/Bakara, 25
    - 433 -
    Aslında biri yanıcı, biri yakıcı olan iki elementin birleşmesinden, ateşi
    söndüren bir sıvı yaratması; zıtları birleştiren, acıya tat, çileye zevk katan bir
    Zât’ın muhteşem sanatının ayrı bir görüntüsüdür. Bilindiği gibi hidrojen yanıcı
    bir gaz; oksijen ise yakıcı. Ama su; gaz da değildir; Hidrojenin zehirli bir gaz ve
    öldürücü bomba olduğu, ağırlıklı oranda ondan meydana gelmiş suyun ise tatlı
    ve ihya eden olması gibi.
    Hangi insan, evinin bahçesinde bir çağlayan olmasını istemez; ya da güzel
    bir nehir kenarında köşk? Öyleyse iman ve sâlih amellere sarılsın suyun o güzel
    görüntüsü ve şırıltısı Cennette onu bekliyor. Tabii, bir de kevser; Rasûl’ün
    sunduğu rahmet çeşmelerinden dünyada içenler için. Tabii insan özgür:
    Zakkum, irin ve kaynar suyu da tercih edebilir; dünyada onca temiz içecekleri
    bırakıp alkolü tercih ettiği gibi. Zemzem: İsmail’in hâtırası. Can suyunu, kanını
    sevdiğine seve seve vermeye hazır olana En Sevilen’ in cevabıdır/ikramıdır o
    mübarek su. Ama insan, mecbur değil, şeytanın sunduğu süslü kadeh içindeki
    zehir, bazılarının tercihidir; özgürlük var, zevklere karışılmaz.
    İnsanımızın Selsebil özlemidir sebil. Müslümanlar, Kerbelâ’nın ne demek
    olduğunu bildiklerinden düşmanlarının bile rahmetten mahrum olmasını
    istemezler. Eskiden beri müslümanlar, adım başına çeşme yaptırmışlar, soğuk
    su temin edip adına sebil demişler. Sebil, sebîlullah’ın kısaltılmışıdır; rahmeti
    kısa yoldan elde etmek için, kestirmeden rahmet sunmaktır bu. Frengistan’da
    ve oralara özenen yerlerde göremezsiniz sebilleri. Oralarda her şey paraya
    endekslenmiştir. Ve artık, su bile “sudan ucuz” ,”su gibi ucuz” değildir. Onlar,
    sudan para kazanıp sudan konularla uğraşsın, havadan sudan dem vursun,
    kasalarını doldurup su gibi para harcama sevdasında olsunlar, musluklarından
    şarap akan otellerde konaklasınlar. Ve müslümanları bir kaşık suda boğmak
    istesinler. Unutmayalım, imtihan çeşmesi olmaz bir; “Oluklar çift; birinden nur
    akar, birinden kir.”
    “İbrik ü leğen mâden-i vâhidden iken,
    Birinde su pâk, birisinde nâ-pâk.”
    Su Tûfandır aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de boğandır. Gökten
    sadece rahmet yağmaz; gazap yağdığı da olur. Rahmet, özdeki zehri artıran
    işlev de görür. Yağmur, kirazın tadını arttırır, ama Ebû Cehil karpuzu, bundan
    yararlanmasını bilmediğinden, ancak acılığı çoğalacaktır. Kur’an’ın mü’minlere
    şifâ ve rahmet yağdırırken; zâlimlerin hüsran/ziyanlarını arttırdığı1139 gibi.
    Sen de rahmet ol; ince ince ve latifçe yağ gül tomurcuklarına, güldür yüzünü
    1139] 17/İsrâ, 82
    - 434 -
    güllerin. Ama gülle olup yağmasını da bil, suya düşman olanların tepelerine.
    Sun rahmeti, rahmet ol, yağ insanların başlarına; tûfan ol, sertleşip dolu olarak
    in, rahmete sövenlere, bakma timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri
    olmadığı halde, göz önündeki Nuh’un gemisini reddeden için kaçınılmaz
    sondur tûfanla helâk. Mûsâ’nın Rabbine ve mesajına kör ve sağır olanlar
    için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar, suya akseden kendi canavar
    görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır su, aynadır; bakan göze
    göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili, kızıl gözle bakan kızılı görecektir.
    Firavunlar Kızıl Denizde boğulurken, Mûsâlar yemyeşil ova gibi sıratta, sırât-ı
    müstakimde yol almıştır, yol alacaktır.
    Bazıları hayat boyu suyu arar; bilmez ki, “vermez suyu, ipsize kuyu”. Bazıları
    da serabı su zanneder; Zehri şerbet sananlar gibi. “Su gibi aziz olmak” için
    izzeti doğru yerde aramak gerekir. “Suya sabuna dokunmadan” temizlenmek,
    tertemiz insan olmak mümkün değil; bazı bedelleri, zorlukları olsa da rahmet
    deryasından yararlanmak için “derine dalmak” , fincancı katırlarını ürkütmek,
    su kenarındaki kurbağaları bağırtmak pahasına da olsa suya sabuna dokunmak,
    başkalarına da suyu sabunu ulaştırmak gerekir. Öyle demiş şair: “Âb-ı
    pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan?” Ne? “su uyur, düşman uyumaz” mı?
    Uyanık suları, uyandıran, akıp coşan ve çağlayan suları çok gördük; düşman
    da uyumaktan çok uyutma sevdasında. Dinle bak, yağmur/rahmet sesi, seni
    uyandırmak için gökten sana ulaşıyor. Unutma, su götürmez bir hakikat şu ki,
    zaman su gibi akıp gitmekte.
    Bu fırtınalı kış günlerini cennet gibi bir bahara çevirecek, susuzluktan
    kuruyan dilimize, kavrulan gönlümüze yeniden hayat verecek suya kavuşmak
    için hayat kaynağını, rahmeti uzaklarda aramaya gerek yok; işte yakınımızda,
    evin duvarında. Gerçekten Şirin’imize, şirin bir şeye/birr’e kavuşmak için
    dağları delip, ardındaki suyu insanlara sunmamız gerek: “Vur kazmayı Ferhat!
    Çoğu gitti, azı kaldı.”
    Hayat ve Ener ji Kaynağ ı
    “Allah, bütün canlıları sudan yarattı.”1140 Su, bilindiği gibi, iki hidrojen ve
    bir oksijenin bileşiminden meydana gelen sıvıdır. Yeryüzünde insan, hayvan,
    bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için
    kullanmak zorunda oldukları İlâhî rahmet ve kaçınılmaz maddedir. İnsan
    vücudu, zarif siluetinin altında onu teşkil eden hücrelerin doldurduğu ve
    1140] 24/Nûr, 45
    - 435 -
    içinde yüzdükleri, yürüyen bir göl veya denizdir. İnsan, içinde yaşadığı göldeki
    suyu her gün birkaç bardak harcar, parçalar, atomlarına ayrıştırır, kullanır ve
    vücudundaki artıkları temizler, dışarı atar. Bu harcanmış su, her gün, birkaç
    defa temiz olarak yerine konmuş olmalıdır. Hayat, sağlıklı yaşama, öncelikle bu
    esasa dayanır. Bu gerekli günlük ihtiyacı yerine koyamayan insan, vücudunu
    oluşturan hücrelerin ateşten kavrulduklarını hisseder. Vücut yanmaktadır;
    içilen bir bardak su, bu yangını söndürürken, en büyük ferahlığı verir, inançsıza
    ve müşriğe bile “ooh, çok şükür Allah’ım” dedirtir.
    Dünyanın üçte ikisinin su olduğu bilinmektedir. Benzer bir durum,
    insanlar için de söz konusudur ve insanların % 50-70’i sudur. Kanın, % 83’ü,
    gelişen embriyonun % 90’ı sudur. Kasların % 75’i, böbreklerin %82’si, beynin
    %74,5’u, kemiğin % 22’si sudur. Su, sürekli olarak vücut yüzeyinden buharlaşıp
    atmosfere karışır.
    Suyun meydana gelmesi dünyaya gerektiği kadar depolanması bir tesadüf
    değil; ince hesapların sonucudur. Suların en derin yeri, on bin metreyi biraz
    aşarken, en yüksek dağ, 9 bin metreye varmaktadır. Yüksekliklerle çukurların
    dengeli kurulması ve yeryüzünün şekillenmesi bile bir sanat eseri olduğu gibi,
    suların bütün kara parçalarını işgal etmemesi de İlâhî bir plan neticesidir.
    Yeryüzüne her saniye ortalama 16 milyon ton su inmekte, aynı miktarda
    da yeryüzünden buharlaşmaktadır. Modern bilimin ortaya koyduğu bu
    gerçek, 1400 yıl önce Yüce Rehber tarafından: “Her sene, yeryüzüne inen
    su miktarı eşittir. Sadece, suyun indiği yerler muhteliftir.” şeklinde ifade
    edilmiştir. Tabii ki, yağış miktarı her yerde aynı değildir.
    “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla
    su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık) siz onu (yeterli suyu)
    depolayamazdınız.”1141 Bu ayetle, ayrıca yeraltı sularına dikkatlerimiz çekiliyor.
    “Gökten belli ölçü ve miktarda su indirdik de onu yerde durdurduk.”1142; “Rüzgârları
    ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette
    düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.” 1143
    Rüzgârın dindiği ve yağmur damlalarının toplu halde, o nâzik ve nâzenin
    çiçekleri, binlerce küçük hayvancıkları incitmeden yavaşça yere indiği
    bahar yağmurları ne kadar huzur vericidir. Fakat herhalde, karşımızdaki bu
    nefes kesici manzarayı seyrederken yağmurun tatlı nağmelerini dinlerken,
    1141] 15/Hıcr, 22
    1142] 23/Mü’minun, 18
    1143] 2/Bakara, 164
    - 436 -
    damlaların hangi halde bize bu tabloyu sunduklarını düşünmüş olsak bile,
    bizim bu konuda fazla bilgimiz yoktur.
    Yaratıcı’nın koyduğu kanunların zincirleme işlemesiyle atmosfere gelen
    güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı kadar olan üçte biri yeryüzüne
    ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun devamlılığını temin eden buharlaşmayı
    sağlar. Denizlerden ve toprak üzerinden kaldırılan su aynı oranda buharlaşır,
    tekrar yere iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret sahibi
    Allah, bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Kezâ, dakikada
    yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede 16 milyon ton su, yağmur olarak
    indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik bölgelerinde farklı miktarlarda
    olmasına rağmen, evrende israfa yer verilmeyerek bu rakam korunur ve bir yıl
    içerisinde dünyaya düşen toplam yağmur miktarı, diğer yıllarda da hep aynı
    kalır ve bütün zaman boyu böylece devam eder.
    Yağmur damlaları, dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin etkisinde
    kalsalardı; yere düşene kadar hızları devamlı artarak çok büyük değerlere
    ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla muazzam hareket enerjisi kazanmış damlaların
    yeryüzüne taş gibi düşen felâketi olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi
    sonsuz bir Yaratıcı’nın tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan her bir damlanın,
    yerçekiminin ters yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket ettiğini
    görüyoruz. Bu şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü hızla artan hava direnci
    ile, aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine eşit olmasına kadar artarak
    sonunda sabit kalmaktadır. O aktif, berrak ve tatlı su, hiçten ve gaybî bir
    hazine-i rahmet’ten gönderildiği hem câhillerce hem bilginlerce kabul edilir ki,
    sanki rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm ederek
    damlalar suretinde ilahî hazine çeşmesinden akmaktadır. Yağmurda görülen
    bu İlâhî yardım tecellisinden dolayı ona rahmet adı verilmiştir. 1144
    Denizler dolusu su, gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları bir araya
    toplamak mümkün olsaydı, belki Akdeniz’i doldururdu. Demek ki, bir senede
    Akdeniz’i gökyüzüne çıkarıp yere indiren, onları toprağın altına geçirip,
    yer altı kanallarında dolaştırıp, tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların
    hizmetine sokan var. Nil, Fırat ve Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler
    içinde bırakmaktadır.
    Bulutlar için, tencereden çıkan buharı örnek verirler. Burada unutulan
    hususlar şunlardır: Nasıl ki bir tencere, tencerenin içinde su var ve bu su, sobanın
    üzerine konmuş, soba da yakılmışsa... Yeryüzü sularını, su yatakları denen kaba
    1144] Mehmet Buharalı, Sızıntı, c. 12, s. 323
    - 437 -
    koyan, güneş ısısı ile bunu buharlaştıran bulunmalı ve bilinmelidir. Yani suyun
    teşekkülünden tutunuz, buharlaşmasına kadar bütün süreç, bir tertip ve nizam
    içinde yürümektedir. Bu nizamı koyan kimdir? Sular, en fazla yazın buharlaşır.
    Fakat en kurak mevsim de yaz aylarıdır. Buharlaşma, deniz ve okyanuslarda
    daha fazla olmasına rağmen, buralara daha fazla yağmur yağmıyor; suya ihtiyacı
    olan ormanlık alanlarda yağış fazla oluyor. Bu örneklerden anlıyoruz ki, bir
    yerde buharlaşan sular, gökyüzüne yükselip, rüzgâr arabasına bindirilip, bir
    plân dâhilinde sevk ediliyor, yaprakları buruşan, hal dili ile su isteyen bitkilerin
    imdadına yetiştiriliyor. Bitkilerin bulunmadığı yerlere yağmurun az yağması
    gösteriyor ki, ormanlar yağmur çekme bakımından da bir hazinedir.
    Yükselen buharlar başıboş bırakılmıyor. Onlar belirli yerlerde toplanıp,
    belirli yerlere sevk edilince, o bölgenin rasathanesi “bugün falan yere yağmur
    yağacak” diye bildiriyor. Artık yağmur o beldenin sınırına gelmiştir. Nasıl ki
    radarlar, yaklaşan uçağı yakalayıp haber veriyorsa, meteoroloji istasyonlarındaki
    âletler de, yaklaşan, hatta içeri giren buharı, yani rutubeti haber veriyor. Böylece
    yağmurun yağacağı anlaşılmış oluyor. “Hiç yağmur yağmasaydı ne olurdu?”
    “Yağan yağmurlar, hiç durmasaydı ne olurdu?” “Yağmurlar tane tane değil
    de oluktan boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne olurdu?”
    Bu üç sorunun cevapları aynı olacaktı: Tek kelimeyle “felâket!” Öyleyse
    yağmurun yağışında üç felâket gizlenmiş. Bizi bu üç felâketten koruyan var.
    Şükretmeyelim mi?
    “Yağmur, doğanın sevinçten ağlamasıdır.” Bir yağmur damlasının
    buharlaşıp gökyüzüne çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde yeryüzüne inmesi
    esnasında; şiddetle inmeden, rahmet olarak başımızı okşaması, canlıların
    imdadına yetişmesi, şefkatle üzerine düştüğü en nâzenin yaprak ve çiçeklere
    dahi zarar vermemesi, bütün bu olayların, üstün bir ilim ve kudret çerçevesinde
    gerçekleştiğini göstermez mi? 1145
    Suyun terkibi belli; iki hidrojen bir oksijenden oluşmuş. İyi de, teknolojiyi
    putlaştıran insanoğlu, laboratuvarda üretsin suyu, yağmur beklemesine ne
    gerek var? “De ki: (Sabahın birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım,
    size kim bir akar su getirebilir?”1146; “İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Buluttan
    onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık.
    Şükretmeniz gerekmez mi?”1147
    1145] Hekimoğlu İsmail, H. H. Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y. s. 279-280
    1146] 67/Mülk, 30
    1147] 56/Vâkıa, 68-70
    - 438 -
    Bütün yaratıklara rızkını veren Rabbimiz, mahlûkatını rızıklandırmak
    için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı zamanda akla durgunluk veren
    öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran kalmamaya imkân yoktur.
    İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın eseri olduğunu ve ne
    kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve hayranlıkla yaratıcının
    büyüklüğünü kavrarız. “De ki; gökten yağmur göndererek bitkileri çıkarıp
    size rızık (olarak) veren kimdir?”1148 Bilindiği gibi, yiyeceklerimizden çoğunu
    Allah’ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde sağlarız. Eğer yağmur
    olmasa, akarsularımız da olmaz. Akarsu ile sulamamız da imkânsız olur.
    Kurak geçen senelerde çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın
    devamlı olduğunu düşünün, halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir
    şey kalmaz ve bulunmazdı. Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı
    teşkil eden hubûbat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan Cenab-ı Hak’tır.
    Çeşitli gıdalarımızın her biri yaratılma ürünü olduğu gibi, toprak tarafından
    tekrar tekrar verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli
    gıdalar yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip
    kılınmamış olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp
    oradan yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere
    sahip kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek
    yeridir.
    Yağmurların dizginini elinde tutan, kar’ın dizginini de elinde tutuyor. Bir
    arabacı, atın dizginlerine sahip olup, arabasını nasıl istediği yere sevk ederse,
    bulutları rüzgâr atına bindiren, onun dizginini tutan, yükseliş ve alçalış
    mesafelerini ayarlayan, bir de kar tanelerini hem tane tane yağdırıp hem de
    bunların birbirine yapışarak çığ gibi başımıza düşmesini önlüyor, hem de
    düşen kar tanelerinin her birini süslüyor ki, görüp de ibret alalım.
    Kar yağdığı sıralarda, önceden hazırladığımız siyah mukavva cinsinden bir
    cismi, karın altına tutsak, yağan kar tanelerine büyüteçle baksak, altı köşeli,
    sekiz köşeli kar taneleri göreceğiz. Bir genç kızın çeyizine işleyeceği nakışların
    en güzellerinin bu kar tanelerinde bulunduğuna şâhit olacağız. Kar taneleri,
    mükemmel geometrik şekilleriyle âdeta gökyüzü çiçeklerine benziyor. En usta
    desinatörlerin elinden çıkmış hârika motifler gibi, her birisinin girift yapıları
    var. Bir tanesini bile en dâhî mimar, dakikalarca uğraşmadan çizemeyeceği
    halde, Cenab-ı Hak, milyarlarcasını her saniyede şekillendirip, eşit ağırlıklarda
    kesip yeryüzüne gönderiyor.
    1148] 10/Yûnus, 31
    - 439 -
    Hem de hiç biri, diğerine benzemeyen orijinal nakışlar. Evet, bu konuda
    araştırmacıları ve özel tekniklerle kar kristallerinin fotoğrafını çeken
    şahısları hayretlere düşüren bir gerçek o ki, hiçbir kar kristali, birbirine
    benzememektedir. Amerikalı Vilson Bentley, 1885 yılında kar tanelerindeki
    akıllara durgunluk verecek muhteşem sanat karşısında âdeta büyülenmiş ve 50
    yıl boyunca sürekli kar resimleri çekmeye kendini mecbur hissetmiş, çektiği
    6000 fotoğraftan seçmeler yaparak yayınlamıştır. Orijinal kar kristallerinin
    bu gizemli ve ihtişamlı özellik ve güzelliklerinin anlaşılmasından sonra,
    bunların fotoğraflarını çekmek, âdeta bir sanat haline gelmiştir. Bu durum;
    sesleri, simâları veya parmak uçlarını ayrı ayrı mühürleyen İlâhî kudretin, kar
    tanelerindeki tecellisidir ve hiçbir hâdisede en ufak bir tesadüf olmadığının,
    kar taneleri sayısında isbatıdır. Evet, her bir kar kristali, gökyüzünden inen
    muhteşem bir tablo kadar sanatlıdır ve su zerrelerinden meydana gelen bu
    tablolar, yine bir su zerresinden yaratılan insanoğluna yaratıcısını göstermeye
    yeterlidir. İngiliz bilim adamı, 24.000 kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada
    hiç birisinin birbirine benzemediğini ve hepsinin hârikulâde motiflerle
    süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın yaratılışından
    bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor. 1149
    Yağmakta olan kar tanelerini alıp incelediğimizde yeni yeni şekiller görmek
    kaçınılmaz. Sanatkârı takdir etmemek ise mümkün değil! Her yarattığını,
    özellikle insanı, benzeyen özellikler içinde benzemeyen nice farklarla yaratan
    evrenin muhteşem sanatkârı için, milyarlarca kar kristalini ayrı ayrı güzellikte
    ve desende Bedî’ ismiyle, orijinal biçimde yaratmanın hiç de zor olmadığını,
    günümüz bilimi, görmek isteyen her göze fotoğraflayıp göstermektedir.
    Yağmur ve kar, fırtınalı havalarda dahi yağarken, birbirleriyle çarpışmaz.
    Eğer çarpışsa yeryüzüne gelinceye kadar dev kütleler oluşturup bizlere zarar
    vereceklerdi. Bu da kütlelerinin en hassas terazilerin ölçemeyeceği hassasiyette
    birbirine eşit olduğunu gösteriyor. Zira birbirinden ağır maddeler düşerken
    ağır olanı daha hızlı yol alarak önünde bulunana çarpabilir. Ve kar tanelerinde
    de birleşme özelliği olduğundan zararlı kütleler oluşturabilirlerdi. “O’dur ki,
    her şeyi güzel yarattı.”1150; “Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor.”1151;
    “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su
    indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu
    bile bile Allah’a şirk koşmayın.”1152
    1149] Servet Engin, Muhteşem Sanatkâr, Adım Y. s. 41
    1150] 32/Secde, 7
    1151] 8/Enfâl, 11
    1152] 2/Bakara, 22
    - 440 -
    44. HUTBE
    BUNCA NIMET, BUNCA ŞIKÂYET; ŞÜKRETMEYEN BIR
    TOPLUM OLDUK
    Âyet :
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin; eğer siz
    gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” 1153
    وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ
    “...Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” 1154
    مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
    “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin! Allah
    Şâkir’dir, Alîm’dir; şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” 1155
    Hadi s:
    “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü
    bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 1156
    “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamdetmeyen, O’na şükretmemiştir.” 1157
    “İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan
    insan, Allah’a karşı da hamdetmez.” 1158
    Kitabımızın ilk âyeti “Elhamdü lillâh” diye başladığı halde; hamdi, şükrü
    unutan bir toplum olduk. Şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır.
    Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Çok
    şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ıstıraplarıyla
    kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek
    1153] 2/Bakara, 172
    1154] 3/Âl-i İmrân, 144
    1155] 4/Nisâ, 147
    1156] Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
    1157] Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Kenzu’l Ummâl, 3/6419, s. 255
    1158] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizû, Birr 35
    - 441 -
    bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi, ama gönlü zengindi.
    Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı.
    “Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim
    sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”1159 Hamd
    ve şükür zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki cezası sıkıntılar ve
    özellikle geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada
    göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve şükürde: “Hatırlayın
    ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer
    nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” 1160
    Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis kokulardan
    önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslamî geleneğimizde
    “nasılsınız?” sorusuna cevap “elhamdü lillah” idi. Şimdi, beylik bir “iyiyim”den
    sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan, koca karısından,
    kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes toplumdan, hatta
    müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet. İyi de, olayların güzel
    tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor bazı kara tablolar.
    Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Rivayete göre; Medine
    çevresinde Rasulullah ashabıyla yürürken yol kenarında bir köpek leşi görürler.
    Sahabe, manzaranın ve kokusunun çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca,
    Peygamberimiz, güzel bakmakla ilgili güzel bir ders verir: “Görmüyor musunuz,
    dişleri inci gibi, ne güzel!”1161 Problem gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp,
    olaylara ve varlıklara Allah’ın nuruyla bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice
    güzellikler basiretle görülebilecektir. Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp
    gözü Mutlak Güzel’in, varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede
    eder. Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.1162 Gül açıyor, bülbül ötüyor,
    güneş gülümsüyor, yani varlıkların şükür ve hamdi hal dillerinden anlaşılıyor.
    İnsanoğlu ise çok zâlim ve çok nankör.1163 Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen
    nankör anlamına gelen kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.
    Şükür ve Nankörlük , İn san ın Yüzünden Okunur
    Şükür ve Hamd, Hayata Gülümsemektir. Şükür, insanı iyimser yapar.
    Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti,
    kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Henüz ölmediğimiz, nice
    1159] 20/Tâhâ, 123
    1160] 14/İbrahim, 7
    1161] Bu olay, Havarileriyle gezinen Hz. İsa için de sözkonusu edilir.
    1162] 17/İsrâ, 44
    1163] 14/İbrahim, 34
    - 442 -
    hastalardan daha sıhhatli olduğumuzu, hastahane ve mezarlık aynalarında
    görebiliriz. Şükrü artırdığı için bu ziyaretlerin önemi vurgulanmış. Dünyevî
    konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi
    şükre götürür. Dilimiz şükrettiği gibi, yüzümüz de her an şükretmelidir. Yüzün
    şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği
    mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemâil
    kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve
    kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi’nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca
    işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların
    taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
    “Rasulüllah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz
    kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye
    kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım
    mı?” cevabını verdi.1164 Rasûlullah’ın gözünden akan yaşlar, insanlarla değil;
    sadece Rabbiyle baş başa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “…
    Allah’a yemin olsun ki, benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız!”1165
    buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve saadet dağıtan
    tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O’nu örnek alması gereken mü’min,
    içinden dua, haşyet, takva, İslam’ın derdi, müslümanların durumları ve bunları
    düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara
    gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin
    kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat
    asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli,
    kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
    İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli,
    hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur
    patlasın çal oynasın anlayışı mü’minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık
    ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli.
    İslam, insana huzur verir. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılâpla deviren
    peygamber nizamının ve o çağın adı “asr-ı saâdet”, yani mutluluk çağıdır.
    Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü
    kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan’dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan
    kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce
    kendisi doldurmaya çalışır.
    1164] Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, 79, Hadis no:
    2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıy. Leyl 17, 3/178
    1165] Tirmizî, Zühd 9, hadis no: 2313; İbn Mâce, Zühd 19, hadis no: 4190
    - 443 -
    Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine
    büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan
    olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak
    yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört
    ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak
    yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik.
    Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir
    ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz,
    daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya
    görme özürlü olabilirdik. Daha fecîsi, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi
    mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu bağımlısı,
    alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlâksız... olabilirdik.
    Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan
    emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik?
    Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne
    kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça
    satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir
    mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen
    hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibadetlerden
    aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın,
    cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara şükredilmez de ne yapılır?
    Şükür insanın ruh ve gönül âleminden coşan şükrandır. Bu şükran
    duygusunun, içinde kaynadığını hisseden müslüman için bu coşku, Allah’la
    olan en samimi bağlantıdır. Bu bağın kuvveti, dilimizin ve gönlümüzün, bütün
    organlarımızla uyumlu olarak şükür vazifesini yerine getirmesiyle kendini
    gösterir.
    Şükür, sadece bize ait özel nimetlere yapılması gerektiği gibi, genel nimetlere
    de yapılmalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bu genel nimetlere vurgu yapılarak bunlar
    üzerinde düşünmemiz, Allah’ın bu âyetlerini okumamız ve şükretmemiz
    emredilir. Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış
    nimetlerin akabinde de şükür edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi
    canlı tutulsun ve yapılanlar ibadet olsun. Yemekten sonra hamd ve şükür edilir
    ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı veren,
    açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı’yı görmezden,
    bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım.
    Kemal derecesinde bir şükrün üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah’tan
    geldiğini bilmek, O’nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü bedeninde
    - 444 -
    bulunduğu sürece O’na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her nimet üç ibadet
    ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele), ortada -iş esnasındafikir
    (tefekkür, Allah’ın nimet ve ihsanını düşünüp O’nun rızasını istemek) ve
    sonunda şükür (El-hamdü lillâh demek).
    Hayatta zorluklar var. Sıkıntılar, gerçekleşmeyen istekler, hallolmayan
    problemler var. Ama hayatın güzel tarafları da çok. Zorlukla beraber kolaylık;
    sünnetullah, Allah’ın vaadi. Yine kolaylık istiyorsak, zorlukla beraber;
    unutmayalım. Zahmetsiz rahmet yok. Sıkıntılar, acılar hayatın tuzu, biberi;
    heyecanı, mutluluk kaynakları. Monotonluktan kurtaran, eksikliğini
    yaşadığımız şeylerin değerini öğreten hikmetler…
    Hayat mücadelesinde hatalar yaptık, ama doğrularımız Allah’ın izniyle
    daha çok oldu. Kötü günlerimiz yanında iyi günlerimizin daha çok olduğu;
    hastalıklı günlerimiz yanında sağlıklı günlerimizin daha fazla olduğu gibi.
    Hayatta ister yenelim, ister yenilelim. Ulu hakem, hükmünü, bizim oyunu ne
    kadar dürüst oynadığımıza göre verecektir. Yani, Pollyannacılık oynamalıyız;
    mutluluk oyunu. Dünya hayatı zaten oyundan ibaret, para, mal-mülk hep
    oyuncaklarımız. Çocuklar yapboz evlerle oynuyor, büyükler betondan evlerle;
    çocuklar nylon arabalarla oynuyor, büyükler sactan arabalarla. Çocuklar
    plastik bebeklerle oynuyor, büyükler büyük bebeklerle…
    Dünya denilen salon, bir tiyatro sahnesi... Hepimize kader, ayrı ayrı roller
    dağıtmış. Âhirete göre bir-iki saat sayılan şu fâni dünya sahnesinde, rolümüzden
    şikâyet edip illâ başrol oyuncusunun rolüne veya zengin rolüne özenmek
    değildir önemli olan. Usta sanatkâr, kendisine ne rol uygun görülmüşse o rolü
    beğenmezlik yapmaz; topal rolü verilmişse o rolün hakkını verir; fakir ve garip
    rolünü en güzel şekilde oynar. Hepimiz kendimizi, kendimize biçilen rolümüzü
    oynuyoruz. Doğru olan; bize uygun görülen rolü en güzel oynamak ve Yüce
    Yönetmen ve senaristten ödül almaktır. Unutmayalım, sahnedeki oyun uzun
    sürmez. Perdeler (gözler) kapanmak üzere. Sonra oyunu nasıl oynadığımız
    ortaya çıkacak, notlarımız verilecek.
    - 445 -
    45. HUTBE
    EĞITIM YARASI NA PARMAK BASMAK
    Âyet :
    يَٓا ايَُّهَا الَّذ۪ينَ امَٰنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاهَْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلئِٰٓكَةٌ غِلَاظٌ
    شِدَادٌ لَ ا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten
    koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna
    karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.” 1166
    Câhilî sistemin her şeyi yapay, uydurma. Eğitimin kendisi gibi eğitim
    kelimesi de yapay ve uydurma. Bu kelime kaç yılında ortaya çıkmış araştırdım.
    Eğitim kelimesi 1935 yılında türetilmiş, yani uydurulmuş. Okul kelimesi
    de 1934 yılında, Türkçe “okumak” fiilinden türetilmiş. Ne var ki, kelime
    köklerinin sonuna “-il/-ul” eki, 1934’e kadar hiç kullanılmadığından ek Türkçe
    yapım ekine, “okul” da kelime yapısına uygun değil. İngilizcesi school olan
    écolé (ekol)ün karşılığı yerine bozuntusu tercih edilmiş; aynen Batı kavram ve
    yaşayış tarzının biraz bozulmuşu ithal edildiği gibi. Türkçe okul haline getirilen
    “ekol”ün aslı da ilk olarak Yunanlılarda ortaya çıkmış Milat öncesi Atina
    adındaki uygarlık kabul edilen yaşam biçiminde. Tuhaftır, “aristokratların
    hayatta getirisi olmayan uğraşlara vakit ayırabilmesi”ni ifade eden bir anlamı
    var. Helenistik devirde bu kelime, eski Atinalılar gibi entel tarzda sohbet
    etmenin tekniklerini öğreten kurs anlamı kazanmış. Çağdaş Batıda ancak
    her türlü okul anlamında kullanılmaya başlanmış. Okul karşılığındaki ekol
    kelimesi; ilk ve esas olarak insanları etkileyecek, retorik ve söz sanatları tabir
    edilen söz cambazlığını, nutuk atmayı entel tabakaya öğretme amaçlı olan,
    paralı kurumlara deniliyordu. Yani zannedildiğinin aksine okul kurumu,
    toplumun bireylerini, uyumlu vatandaş hale getirmek amaçlı, insanı düşünen,
    çocuğu düşünen, kendi sistemleri açısından da olsa onları topluma faydalı bir
    birey haline getirmek isteyen bir kurum değil. Entel bir zevk için bir kültürel
    etkinlik amaçlı, zengin ve şımarık aristokrat sınıfına, hitabet ağırlıklı, daha
    çok da laf ebeliğine dayanan faydasız (faydasızın altını kendileri çiziyorlar,
    kelime bu anlama geliyor) şeylerin öğretildiği bir kurum olarak işlev görmüş.
    Giderek bu anlayışla, alternatif denilen okullar açılmış, Atina’dan Isparta’ya ve
    1166] 66/Tahrîm, 6
    - 446 -
    Roma’ya ihraç edilmiş; sonra da Ortaçağ zihniyetinde dogmaların öğretildiği
    bir kurumlar haline getirilmiştir.
    Bugün bizim kendisinden aldığımız ekol kelimesi ile kurumun iç işleyişiyle,
    müfredatıyla etkilendiğimiz Batı, söz gelimi “okulsuz toplum” çağrılarına
    müsamahalıdır, aynı zamanda alternatif okullara da yeşil ışık yakar. Bugün
    ABD dâhil Batı ülkelerinin hemen hepsinde, ilkokuldan üniversiteye kadar,
    Hristiyanlara, yahudilere komünistlere, ateistlere ve hatta bir kaşık suda
    boğmak istedikleri Müslümanlara okul açma özgürlüğü var. Yani siz belirli
    sayıdaki farklı ideoloji veya din mensubu insanlar müracaat ediyorsunuz, o
    devlet size finansmanını sağlıyor, binasını temin ediyor, imkânlarını veriyor.
    Ne yaparsan yap, Tevrat Kursu, Kur’an Kursu gibi faaliyetini yap; hatta
    öğretmenini ben seçeceğim, müfredatını da ben tespit edeceğim bile demiyor.
    Siz şartlara uygun hangi öğretmenleri istiyor, nelerin okutulmasını talep
    ediyor, eğitim sisteminizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, çoğu tercihi size
    bırakıyor. Düzenin kendisinin belirlediği çok az şeyler var. Söz gelimi, eğitim
    dilinin o ülkenin dili olmasını şart koşuyor, anayasasının zorunlu kıldığı
    ırkçılık yapılmaması gibi üç - beş madde ile sınırlanabilecek şeyler istiyor
    ve alternatif eğitim modellerine tümüyle açık olduğunu ifade ediyor. Hatta
    daha öte, “ben bu alternatifleri de beğenmiyorum ya da benim alternatifim
    yok” diyen bir kimseye, okula gitmeme özgürlüğünü nice Batılı ülke tanıyor.
    Meselâ kendilerine “anarşistler” denen kimseler okulları protesto ederler
    ABD’de, Avrupa’da; okulları ve askerliği protesto etme hakkı vardır bazı
    bedellerini ödemekten kaçmayan insanların. Böyle bir özgürlüğü tanıyor. Yani
    kendilerinden hem “okul”un adını hem yapısını aldığı sistemden çok daha fazla
    dayatmacı olmuş Ortadoğu ülkeleri. Kraldan daha fazla kralcılıktır bu.
    Onların bile tümüyle dışlamadığı, alternatif olarak müsaade ettiği bir sistemi,
    özgürlüğü müslümanların yaşadığı ülkelerde küçük çapta bile göremiyoruz.
    Bilmem bilir misiniz Hollanda’da 40’ın üzerinde İslâm ilkokulları vardır, bu
    okullara dayalı İslâm Ortookulları ve iki tane İslâm üniversitesi vardır. Birinin
    başında rektör olarak yıllardır Ahmet Akgündüz var. Türkiye’de İslâm Okulu
    diye okul açılsın; mümkün mü? Eğer açılmış olsa, bu “İslâm” sadece adının
    kullanıldığı Devlet Okulu olur, Devlet İslâmı’nın Okulu…
    Acıdır ki müslümanlar da bu sistemden râzı pozisyonunu üstleniyor.
    “Çocuğun yaramazlığından kurtulalım, okulda vakit geçirsin de ne olursa
    olsun” diye düşünüyor, çocuğu başından savmak istiyor. Camiye çocuğunu
    gönderen anne ve babanın düşüncesi de farklı değil. Aslında şu var; biz
    çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilsek, ister o çocuk Truva atında olsun, isterse
    - 447 -
    başka bir yerde olsun büyük zararlara uğramayacak. Meselâ bir Amerikan
    okulunda okuyan İslâmî açıdan eğitilmiş şuurlu bir çocuk, bu eğitimin
    zararlarından büyük ölçüde etkilenmeyebilir. Ama, işin bir de takvâya, hatta
    fetvâya/fıkha uygun olup olmaması ve ne kadar ideal olup olmadığı konuları
    var; o yüzden hiç zararının olmayacağını söylemek mümkün değil. Ancak,
    mevcut şartlar içinde bu tavır, ehven sayılabilir. Yahûdiler, ırkçılık öz güveniyle
    istiğnâ ve istikbar psikolojisi ile çocuklarını şekillendiriyor. Bizde durum çok
    farklı. Seviyeli, güvendiğimiz yüz Müslüman kişiyle bir anket yapsak, çocukları
    ile ilgili sorunları olup olmadığını araştırsak, çocuklarının müslümana yakışır
    bir durumda olup olmadığını sorsak, fotoğraf, durumun çok ciddi olduğunu
    gösterecektir.
    Çocuğu dört değil, on dört yönden kuşatan tuzakları değerlendirdiğimizde;
    eğitimcilerin, hocaların bile kendi çocuklarını tam yetiştirdiklerini iddia etmek
    zor. Belki başka çocuklarla meşgul olurken, kendi çocuklarını ihmal ediyor.
    Ama, bu eğitim işini, en yakınlarımızı kuşatacak şekilde dahi beceremiyoruz.
    Bu bir vâkıa. Birisi; “ben gemisini kurtaran kaptanım” dese bile bu bir istisnadır.
    Bu sorun ciddi olarak ev merkezlerine alınmalı, hafta sonları ya da her boş
    zamanlarda câmi ve medrese fonksiyonunu kısmen üstlenen derneklerde,
    uygun yerlerde sistemli çalışmalar yapılmalı.
    Tanışılan bir çocuğa hemen şöyle sorular sorulur: “Hangi okula gidiyorsun,
    kaçıncı sınıftasın, derslerin nasıl?” Hangi okula gidecek; herhalde İslâm Okulu
    var da oraya gidecek değil. Yaşını bilince sınıfını da tahmin edersin. Neye önem
    verildiğinin göstergesidir bu tür sorular. Ama: “Namaz kılıyor musun? Kaç
    sûre ezberinde? Kur’an okumasını öğrendin mi? Televizyon seyrettiğin kadar
    Kur’an meali niye okumuyorsun? Kimin hayatını daha iyi biliyorsun: Filan
    devlet adamı, falan sanatçı veya futbolcunun mu, Peygamberimiz’in mi?” gibi
    soruları müslümanlar müslüman çocuklarına sormayı akletmezler.
    Okuldaki başarı mı, hayattaki başarı mı; dersler mi, ahlâk mı; notlar mı
    ibâdet mi? Yani, lise sınavı, üniversite sınavı mı, yoksa Allah’ın dünyadaki
    kulluk sınavı mı? Bunlardan hangileri daha öncelikli olmalıdır? Çocuğunun
    sabah namazına kalkıp keyifle, zevk alarak namaz kıldığına şâhit olmak,
    yüksek notlarla dolu karnesini görmekten daha mı az öneme sahiptir? Evet,
    bir delikanlı, üniversite sınavına hazırlandığı gibi, âhiret sınavı için de aynı
    şekilde çalışsa büyük ihtimalle cenneti hak eder.
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır. Müslümanlar
    günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa,
    bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı
    - 448 -
    olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa
    cemaatleri vardır (olmalıdır). Bununla birlikte tekfir konusunu da çok ihtiyatlı
    işletilecek bir kurum olarak görmek gerektiğini ifade edelim.
    Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre
    hükmederiz. Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur.
    Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
    Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na
    düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir.
    İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı
    öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir
    müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun
    yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın
    azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Bugün; oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda
    okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi
    nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken
    konulardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihadî
    durumlar vardır. Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her
    yönüyle güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak
    bir yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı
    bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda
    ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır.
    Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle
    sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir
    etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık,
    akrabalık ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek
    gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye
    düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden
    duyup öğrenmedikleri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı
    vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur
    olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama
    ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa
    bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
    Bugün yapılması gereken, “falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu,
    ona hangi ağır cezayı verelim?” diye fetvâ arayışı değil; askere gitmek zorunda
    kalanı ve alternatif çözüm bulamadığı için çocuğunu küfür uygulamalarından
    - 449 -
    korumaya çalışan ebeveyni tekfir etmek değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş
    yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da
    kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini
    azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı
    bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur.
    Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı halde, biz
    Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu
    hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk
    olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini,
    bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl
    bir anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını, başka
    bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir miyiz?
    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek,
    dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp
    verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine
    katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor
    hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde
    kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl
    verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ
    “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir
    müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin
    şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya
    çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne
    şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka
    ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur,
    uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim
    tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir
    durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar
    uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve
    küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tıkanmamıştır.
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 1167
    Normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme hususunda çok ölçülü olmak
    gerekir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak
    diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla
    ihtiyat gösterilmelidir.
    1167] Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    - 450 -
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net
    çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah’ın
    dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”1168 Bu ve benzeri âyetler, kesin küfür
    fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı
    olunca bu hükmü verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda
    İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın
    küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür
    olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri hemen
    tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça
    yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice
    hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz”
    denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ,
    hiçbirimizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz
    için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir
    husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor.
    Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançlara
    sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih ameller de
    yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi
    getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp
    baktın mı?”1169 diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir.
    Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi,
    Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine
    bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi
    gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla,
    sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve
    ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve
    bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli
    kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek
    tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar
    veremeyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna
    kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak
    olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman
    olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz.
    1168] 60/Mümtehine, 5
    1169] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
    - 451 -
    O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul edilmiştir?
    Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı,
    teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı,
    her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen
    vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol
    etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya
    doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa
    soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde)
    ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil ve
    tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
    Kendimiz veya yakınlarımız eğer çocuklarımızı okula gönderiyorsak, böyle
    tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza etmek için;
    Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini
    unutmamak,
    İmkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif eğitim
    oluşturmak
    Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
    Resmî Bayramlara çocukları göndermemek,
    Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfürden şiddetle
    sakınmak,
    Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri şeyleri
    okumamak,
    Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
    Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği
    yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak, hafta sonları
    İslâmî eğitimi üzerinde titizce durmak.
    Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip
    sevdirmek, Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
    Cumartesi, Pazar günleri ve tatilleri çocukların İslâmî eğitimleri ve câhilî
    eğitimden arınmaları için gayret gösterip fırsatlar ve alternatif imkânlar
    oluşturmak.
    Okul ve öğretmen tercihi yapmak, öğretmenin ve idarenin İslâm düşmanı
    olmayanlarını arayıp bulmak; gerekirse uzak bir okula kayıt yaptırmanın
    yollarını bulmak.
    - 452 -
    Çocuklarımıza Kur’an eğitimi verdirmek; Kur’an’ın metni ile birlikte
    mealini okutmaya çalışmak, evde Kur’an eğitimi yaparak Kitabımızın günlük
    hayatla ve kendimizle bağlantısını kurmaya çalışmak ve çocuğa da bu bakış
    açısını kazandırmaya gayret etmek.
    Evlerimizi İslâm Okulu haline getirmeye çalışmak.
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir
    denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve
    Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet
    usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle
    ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle
    konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ
    taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek
    için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk içinde,
    tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım;
    küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden
    hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
    - 453 -
    46. HUTBE
    ÇOCUKLARIMIZI N EĞITIM PROBLEMLERI NASI L
    ÇÖZÜLÜR?
    Âyet :
    يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اطََعْنَا اللهَّٰ وَاطََعْنَا الرَّسُولَ ا وَقَالُوا رَبَّنَٓا انِآَّ اطََعْنَا
    سَادَتَنَا وَكُبَرَآءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylere ve
    büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz,
    onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 1170
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip
    yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince,
    O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş,
    bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören
    kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut
    hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    “Ne yapmalı?” sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden
    tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede olduğunu tesbit
    eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet
    olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri
    eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi
    olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine lânet okuyacak,
    kendilerine verilen azâbın iki katını kendisini bu şekilde yetiştiren, saptıran ve
    sapmasına göz yuman kimseler için Allah’tan isteyecek.1171
    “Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek cevabın şekli,
    öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan,
    âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla
    ilgilidir. İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden
    yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba
    çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış
    1170] 33/Ahzâb, 66-68
    1171] Bkz. 33/Ahzâb, 66-68
    - 454 -
    içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıraya
    alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili
    tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak
    mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret
    adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
    Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite
    oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın
    ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip
    olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de
    camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı.
    Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek,
    çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların elverdiği en
    uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Musa, Firavun gibi azgın bir zorbanın
    her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu.
    Hz. Musa’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle:
    “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’
    diye vahyettik.”1172 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere
    yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid
    tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler
    değil; otuz civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her
    türlü düzenlemeyi içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin
    mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar
    haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası
    da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler.
    Halen de yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin
    arkasında faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri
    kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik
    çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an
    Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini
    yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Vakıflara bazı
    zorluklar getirildi, tavizler ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli
    alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı.
    Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için cemaatlere,
    dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
    1172] 10/Yûnus, 87
    - 455 -
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist
    bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da
    ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği
    tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan
    hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir
    Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene
    uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla
    elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul
    dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap
    verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk
    ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce
    bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir.
    Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi
    davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
    ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler,
    “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer
    hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma
    çabası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek,
    ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları
    gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı
    olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların
    evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri
    gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı
    için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya
    da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul
    putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü.
    Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
    Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık
    yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik
    ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk
    olmaması mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak
    kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun
    bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur,
    daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu
    bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir
    daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk”mu demeliyiz? Yoksa daha
    güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil
    ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya
    - 456 -
    gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını
    yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük
    bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha
    dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa,
    bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk
    tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir
    müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı
    şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî
    âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve
    dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır.
    Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net
    olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek
    maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile
    edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün
    boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü
    yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün
    suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak
    mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile
    müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
    ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan
    edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır.
    Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak,
    ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde
    yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey
    Rabbimiz! Biz reislerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da
    onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları
    büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 1173
    1173] 33/Ahzâb, 66-68
    - 457 -
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta
    zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor.
    İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla
    cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le
    karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın
    zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.1174
    Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması,
    hazmedilip özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip
    uygulanması gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
    hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına
    hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap yüklü
    merkep1175 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.1176 O yüzden
    takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan
    uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek,
    onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan
    mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında
    olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller; tersine
    bir devşirme söz konusudur.
    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana
    ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman
    cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve babaları
    yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer
    baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse,
    evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri
    olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar
    oluşturacaktır.
    Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine
    hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki
    kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi
    1174] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    1175] 62/Cum’a, 5
    1176] 35/Fâtır, 28
    - 458 -
    üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın
    dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin
    hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar
    yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum
    sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin
    edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri
    ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde
    değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği
    gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin
    kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler
    ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun
    kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve
    yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda
    çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek
    çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir
    etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif
    olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir.
    Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar,
    bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf etmelidir.
    Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile;
    diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi
    toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu
    tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler,
    mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi
    gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli
    olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına
    yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin,
    ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da
    tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir
    Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza
    çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde
    ve böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş
    - 459 -
    gözükerek Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek
    kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez
    ve küfür davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki
    çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi
    elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı,
    Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir.
    Cezalar da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların
    övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların
    kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne
    pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar
    çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman
    ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan
    hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine
    özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk
    eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen
    temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi ve pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin
    edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    Bir mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları
    için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli
    olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler
    olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını
    duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir.
    Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    Müslümanım diyenlerin genelini bağlayacak şekilde yine de çok şeyler
    yapılabilir.
    Neler Yap ılabilir ?
    1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak
    ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici)
    anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter
    eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi;
    - 460 -
    müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel
    olarak ancak evde kazandırılabilir. “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı;
    evin reisi, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da
    yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde
    yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir.
    Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak
    şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
    kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
    yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu
    önem taşır.
    2- Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp,
    günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim
    araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde
    arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır.
    Çocuklarımız, okul sonrası, seyrediyorlarsa tv. sonrası ve giriyorlarsa
    internet sonrası virüs taramasından geçirilmelidir. Çocuk eve geldiğinde,
    yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan
    temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp
    mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden,
    Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü
    alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı,
    çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları,
    gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği
    filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır.
    Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan
    bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve
    şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı;
    eğer dinden nefret ettirecekse usûl/metod mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme
    ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/
    sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel
    ahlâk kazandırılmalıdır.
    - 461 -
    4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde
    temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır.
    İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç
    verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
    hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu
    kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
    sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini
    doldurup kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da
    unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme
    kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların
    da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi
    sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin
    doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta
    eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı,
    oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet
    bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere
    kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için,
    çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir
    düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların,
    canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş
    oluyor.
    5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber
    sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri,
    ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya
    çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını,
    namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad
    sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp
    vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da
    Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev
    şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ
    bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı
    ve bu konuda çok titiz olunmalı.
    Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette
    çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır.
    Mü’minler, böyle bir konuda birbirleriyle yardımlaşmayacak da hangi konuda
    yardımlaşacak? Bu alanda kimler neler yapabilir, özetin özeti olarak ona temas
    edelim:
    - 462 -
    Cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hocalar eğitimi ciddiye almalıdır;
    faâliyetlerinin birinci sırasına, merkezine yerleştirmelidir. Yapılabilecekleri
    tavsiye etmekle, sempatizanlarını yönlendirmeyle de yetinmemeli, bu konularda
    öne düşmeli, örnek olmalı, organizelere katkıda bulunmalıdır.
    Asr-ı saâdette eğitimin merkezi olan câmilerimizin bugünkü şartlarla bu
    alanda bir boşluğu doldurabileceklerini sanmıyorum. Elif be öğretiminden
    (öğretir gibi yapmaktan) ibâret olan câmi kursları, hiçbir şekilde alternatif
    özelliklere sahip değildir; “yetersiz” bile değildir. Kur’an eğitimini daha farklı
    mekânlara taşımanın şu ortam için daha doğru olduğunu düşünüyorum.
    Yayınevleri, tevhidî duyarlığa sahip uzmanlara eğitimle ilgili alternatif
    kitaplar, dergiler, broşürler hazırlattırıp bunları yayınlayabilir. Sesli ve görsel
    malzemeler alanında faâliyet yapabilenler bu alanda hizmet verebilir.
    Radyolara da büyük iş düşmektedir. Radyo okulu şeklinde çalışmalar
    yapılabilir. Okul ciddiyeti ve programıyla müfredatlar hazırlanıp sunulabilir.
    Okullarda uygulanan ders konularının tashihi yapılabilir.
    Cemaatler, dernekler, vakıflar ana baba okulları/kursları açabilir. Ders
    araç ve gereçleri hazırlayabilir. Sadece kendi mekânlarında eğitime katkıda
    bulunmakla yetinmeyip evlerdeki çalışmalara yön verecek katkılar ve destekler
    sağlayabilir. Her yaş dilimine yönelik kitap, dergi, CD, kaset, hatta radyo ve TV
    faâliyeti yapabilir.
    Allah, Kitab’ında Kendi yolunda cihad edenlere yollarını açacağını vaad
    ediyor.1177 “Kim Allah’tan korkar takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu
    verir.”1178 Yeter ki samimi olunsun ve gönülden istensin…
    İnsanımızda yeterli şekilde savaşçı kimliği yok. Truva atının içerisinde,
    karşı tarafın savaşçısı olarak bir misyon yüklenebilir miyiz; Hz. Musa’nın
    Firavun’un sarayında üstlendiği bir misyon gibi. Bu, ancak savaşçı kimliğiyle,
    tevhid kelimesindeki “lâ” bilinciyle, dâvâsı için her bedeli ödemeye hazır bir
    fedakârlık ruhuyla olabilecek husustur. Bu noktada biz çocuklarımıza tevhidi
    bilinç ve dâvâ adamı kimliğini verirsek, çocuk istikametini korur ve kolay kolay
    sapmaz. Tamam da bu kimliği vatandaşa ne kadar verebilmişiz ki, o çocuğuna
    versin?
    1177] 29/Ankebût, 69
    1178] 65/Talâk, 2
    - 463 -
    Evlerimi z
    Acaba hangi kurumlar Ali’leri ve Fâtıma’ları oluşturdu, bunlar hangi
    kurumun ürünleriydi? Dolayısıyla burada evi merkeze alarak değerlendirirsek,
    İslâmî bir toplumda, üç sacayağı kurum vardır. Bu ev, cami ve medresedir.
    Medrese yerine bugün dernek vs. diyebiliriz. Ama işte Hz. Musa ile ilgili ayete1179
    ve Mekke dönemindeki Hz. Peygamber’in uygulamalarına baktığımızda,
    ev dışında bir kurum yok. Ev, başkalarının müdahale edemeyeceği bir alan.
    Dolayısıyla tek kurum var. Hz. Musa’ya vahyedildiği gibi, “evlerinizi mescid
    edinin” ki, ben mescidi genel anlamda geniş fonksiyonlu bir yer olarak
    düşünüyorum.
    Darul Erkam bir evdi. Bu gün eğitimin de yön vericisi, bel kemiği olması
    gereken yerlerimiz evlerimiz olmalı. Biz, kurumları olmazsa olmaz gibi gördük.
    Alternatifleri, illa bir kurum vasıtası ile düşünmenin çıkmazlarını hesaba
    katmalıyız. “Okullarla nasıl yarışabilirim?” diyoruz. Bu, imalâthaneye bile
    sahip olamayan sadece el tezgâhı olan birinin fabrika ile yarışma zorunluluğu
    duyması gibi bir şey. Dolayısıyla yarışmaya kalkıyoruz, galip olamayacağımız
    bir savaşa giriyoruz, yaralarımız büyüyor, çıkmaz sokaklara kendimizi
    mahkûm ediyoruz.
    Burada yine Hz. Peygamber’in olumlu bir vasfı olarak “ümmî” vasfını ele
    almak lâzım. Ümmî, “okuma yazma bilmeyen”den ziyade, “anneye mensup
    olmak” demektir. Yani, anneden doğduğu gibi, fıtrî yapısını koruyan
    demektir ümmî. Câhiliyyenin hiçbir pisliğine bulaşmamış, fıtratına uyan demek.
    Ümmet kelimesi de aynı ümm kelimesinden türemiştir ve anne kavramının
    olumlu yapısını içerir. Çocukların yetişmesinin sorumluluğu, anne ve babaya
    ait olması gerekirken, bu işi anne ve babanın vekillerinin merkeze alındığı ve
    yarışamayacağımız bir alan olan kurumlar ile halletmeyi öncelikliyoruz. Hâlbuki,
    Hz. Fâtıma’yı babası Hz. Peygamber yetiştirdi. Hz. Ali’yi de Erkam’ın evi ve
    Peygamberin öğretileri yetiştirdi. Herkes kendi çocuğunu evvelâ kendisi, diğer
    müslümanlarla yardımlaşarak yetiştirmeye çalıştı. Bu durumda kurumların
    hegomanyası olmayacak, mağlup olma riski büyük olan bir alana müslümanın
    kendisini sıkıştırması söz konusu edilmeyecektir. Okullar sadece belirli saatlerde,
    sadece belli mekânda, sadece uzmanı olan öğretmenin, sadece kendi müfredatı
    ve konusuyla ilgili, sadece eğitim (aslında sadece öğretim) verdiği bir kurum.
    Hâlbuki insan yetiştirmenin bireyle, zamanla, mekânla, konuyla, öğretmeyle
    sınırlanamayacak kapsamda yüceliği vardır.
    1179] 10/Yûnus, 87
    - 464 -
    Bunun yanında hiçbir öğretmen, öğrencisini bir anne ve babanın evlâdını
    sevdiği kadar sevemez, onların fedâkârlık yapacağı kadar yapamaz. Fıtratta bu
    denli sevgi ve özverililik yok çünkü. Belki öğretmen de çok gayretli olabilir, ama
    fedâkârlık ve sevgi anlamında anne ve babanın yerini hiçbir eğitimci, hiçbir
    öğretmen tutamaz. İşte biz bu yedeği, vekili asıl yapı yerine koyduk. Yani Musa
    (a.s.) döneminde de, Mekke döneminde de evin merkez teşkil ettiği bir yapı var.
    Camiler de, bugün İslâmî merkez ve eğitim mekânı olarak kullanamadığımız
    dışlanmış bir yer haline geldi. Yani câmiler bir devlet kurumu durumunda.
    Kanunlar var, yönetmelikler var, devlet buraları nasıl işleteceğini belirliyor.
    Hatta imam olmak için kanun açısından müslüman olma şartı aranmıyor.
    Hatırlayın, Turan Dursun gibi ateist ve İslâm düşmanı biri yıllarca müftülük
    yaptı, imamların âmiri oldu. .
    Demek ki, bugün tarihe karışmış medresenin yerini tutan özgür ve bağımsız
    İslâmî bir eğitim kurumu olmadığı gibi, câmiler de bu özelliklerden aynı derecede
    uzak. Tek kurum kalıyor; o da ev. Zaten insan eğitiminde ana ve babanın rolü
    başkasına devredilemez. Ailenin merkezî bir rol üstlenmek zorunda olduğunu
    söylemek istiyorum. Çocuğunun eğitiminin kendisini direkt ilgilendirdiği kişi,
    anne ve babadır. Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar, annesi ve babası
    onu hıristiyanlaştırır, yahudileştirir (hadisin bir rivâyetinde), müşrikleştirir.
    “Müslümanlaştırır” denmiyor. Zaten müslüman fıtratı ile doğmuş. Bu aslî yapı
    korunup kirletilmezse, zaten müslüman olacak. İkinci olarak “çevre şartları,
    okul, çocuğu hıristiyanlaştırır…” da denmiyor; anne ve babasının bu işlevi
    gördüğü söyleniyor. Dolayısıyla okul, çevre, televizyon dediğin şey, anne ve
    babanın seçtiği, kendine bir vekil olarak görev ve yetki verdiği şeylerdir. Anne
    ve baba, çocuğunu İran’da ya da Mekke’de yetiştirmek isterse, televizyon ya da
    çevre faktörleri (arkadaş, okul, medya, oyun, iş, komşu ve benzeri) de çok farklı
    olabilecek, hatta çevresel sorunlar çözüme dönüşebilecektir.
    - 465 -
    47. HUTBE
    GENÇLIK NEREYE GIDIYOR?
    Âyet :
    يآَ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا عَليَكْمُْ انَفُْسَكمُْۚ ل اَ يضَُركُّمُْ مَنْ ضَلَّ اذَِا اهْتدََيتْمُْۜ الِىَ اللهِّٰ مَرْجِعُكمُْ جَم۪يعا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
    “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru
    gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü
    Allah’adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.”1180
    İslâmî hareket, Türkiye’de çok eskiye dayanmaz; Kur’an merkezli, tevhid
    eksenli çalışmalar 1975’lerden sonra dillendirilmeye başlanmıştır. Ondan önce
    daha çok sağcı, muhafazakâr, milliyetçi, yer yer tasavvufi etkilerle yönünü
    bulmaya çalışan, üstatçı, partici çizgide hareketler görüyoruz. 75’lerden sonra
    -hatta net bir şekilde 80’lerden sonra- yeni yeni İslâmî hareket Türkiye’de
    kendini göstermeye başladı. Bu İslâmî hareketin kendini göstermesinde Seyyid
    Kutupların, Mevdudilerin eserlerinin tercüme edilmesi ciddi mânâda rol
    oynadı.
    Tabii, İslâmî hareketin mazisi Türkiye’de çok eski olmadığından ister
    istemez bazı hatalar da oldu. Bizim nesiller veya bizden bir sonraki nesillerin
    dönemlerinde çok sert çıkışlar yapılmıştı. Biraz tekfircilik vardı, sert
    tartışma üslûbu vardı. Yanlış yerlerden başlanma söz konusuydu. Şimdiki
    gençlerin avantajı, bu ağabeylerinin yaptığı hataları kendi tecrübe hânelerine
    kaydetmeleridir. Dolayısıyla bu birikim değerlendirilirse benzer hataları yapma
    olasılıkları da azalır. Bununla birlikte, günümüzün gençleri, ağabeylerinin
    gerçekten samimi, fedâkâr gayretlerine ve tevhidî birikimine, hayırlı miraslarına
    da sahip çıkmalıdır.
    Dünyadaki İslâmî hareketlerle mukayese edilince, Türkiye’de İslâmî
    hareketler; ne çok önde, ne de çok geride sayılabilir. Belki; 1960’ların, 1970’lerin
    İhvân-ı Müslimîn’i gibi çok büyük ve uluslararası güce ulaşmış, geniş halk
    kitlelerine yayılmış teşkilatlara sahip değiliz. Türkiye’nin tahrif edilmiş
    bir din geleneğine sahip olması, elbette gençleri de etkiliyor. Buna alternatif
    olarak sunulan modernist çizginin de ayrı bir aşırı ucu temsil ettiğini gençler
    1180] 5/Mâide, 105
    - 466 -
    fark edebilmeli. Dolayısıyla bir taraftan gayr-i meşrû gelenek ve hurâfeler;
    bir taraftan modernist çizgi, diğer taraftan da devlet dini hâline getirilmeye
    çalışılan, Diyanet, İmam-Hatip ve İlahiyat’ın temsil ettiği resmî din anlayışı
    gençlerin çok sağlıklı bir İslâmî harekete sahip olmasında zorluklara sebep
    oluyor. Bununla birlikte, öncelikle ifade edeyim ki; ümitvârım. Sayımız az
    da olsa, gücümüz yeterli de olmasa, imkânlarımız sınırlı bile olsa, çok sahih/
    net bir din anlayışını, eskiye göre daha sağlıklı ve daha yoğun dillendirmeye
    çalıştığımız bir vâkıa. Böyle bir yürüyüşün de, Kur’an nesli gençlerin İslâmî
    hareketinin de İlâhî yardıma paratonerlik yapacağını ümit ediyorum. Biz,
    sahih bir iman üzere olur ve bunu sâlih amelle hayata geçirmeye çalışırsak;
    Allah’ın yardım vaatleri bizi bulacaktır.
    Gençlerimizi nasıl buluyoruz? Tabii, bizim bahsettiğimiz gençler, Türkiye
    gençlerinin, İstanbul bazında söylüyorsak İstanbul’daki gençlerin %10’unu bile
    aşmayan İslâmî hareket sahibi gençlerdir. Eskiye göre sevinilecek tarafları olsa
    bile gençlerin en azından % 90 civarı, top peşinde, kız peşinde, eğlence peşinde,
    rahat peşinde ve benzeri maddî olanaklar uğrunda kendini kaybediyor; her
    şeyini harcıyor. Gençlerin bir taraftan kendi çizgilerini netleştirmeleri, sahih bir
    din anlayışına sahip olmak için bolca okuyup, kendilerini donatmaları kadar;
    gençlik kesimine de hakkı tebliğ etme görevleri vardır. Kendimizi kurtarmak
    için, başkalarını kurtarmaya çalışmak zorundayız. Hani, eteği tutuşan bir
    itfaiye eri başka insanların kurtulması için ne kadar gayret sarf ederse etsin,
    çoğunlukla çözümsüz olur. Buradan hareketle söylemek gerekir ki; çok net bir
    çizgide olmalı ve imanı, sâlih ameli içselleştirmeliyiz.
    Üniversite gençliğinin 4’te 3’ünün hiç namaz kılmadığı tespit edildi. Bu kesim,
    alnı hiç secdeye varmayan gençlerin sayısını belirtiyor. %25’in ne kadar namaz
    kıldığını -hayatlarına namazın ne oranda yansıdığı ve 5 vakit kılıp kılmadıkları
    yönüyle- anketler olmadığı için bilmiyoruz. Tabii, sözgelimi üniversiteli kız
    öğrencilerin -ki üniversitelilerin yarısına yakını- başörtülü olanları hâriç
    namaz kılıp kılmadıkları kıyafet(sizlik)lerinden az-çok belli oluyor. Belki, yüzde
    1-2 başı açıklarda namaz kılmış olsa; oranda pek bir değişiklik olmayacaktır.
    Dolayısıyla üniversiteliler arasında, başörtülü kızlarımızın sayısının ne kadar
    az olduğunu tahmin edebiliriz. Önemli bir kesimin de, başka dâvâlar peşinde
    olduğunu ya da dâvâsızlık, idealsizlik peşinde bulunduğunu görüyoruz. Ki biz
    de, yüzde 25 namaz kılan varsa, bunların yüzde 15’ini yetersiz görüp elersek
    yüzde 10’luk bir kesimle övünüyoruz.
    Bunlar bizi karamsar etmemeli. Nice az sayıdaki insan, çok sayıdaki insana
    karşı galip gelmiştir. Kur’an’da bu durum, özellikle Tâlut ve Câlut kıssası
    - 467 -
    içerisinde ifade edilir (1181). Asr-ı saâdette gâlibiyetle biten savaşların hemen
    hepsinde Müslümanların sayısı müşriklerden çok çok azdı. O yüzden, az
    olmak/çok olmak önemli değildir; önemli olan doğru bir çizgide olmamız ve
    kalitemizin sağlam olmasıdır. Allah’ın yardımına muhatap olacak özelliklere
    sahip olmamız her türlü sayı hesabından önce gelir. İnşallah, sizler bu
    çalışma üzeresinizdir. Bu gayretinizi görebiliyoruz. Fakat bu, dergilerle sınırlı
    kalmamalıdır. Israrla belirtiyorum ki, dernekle, dergiyle, toplantıyla, arkadaş
    grubuyla görevimizi yaptığımızı düşünürsek yanılırız. Adamlar kalkıyor,
    Amerika’dan; zevkini, evini, çoluk-çocuğunu bırakıyor, Anadolu’nun bir
    köyüne bâtıl bir dini -Hıristiyanlığı- propaganda yapmak için geliyor. Aylarca,
    hiçbir koşulda vazgeçmeyerek dâvâsını yaymaya çalışıyor.
    Dâvâlar, hep gençler eliyle yükselir. Mus’ab bin Umeyr çok genç yaşta,
    Kur’an ve Din öğretmenliği yaptı. Sadece öğretmenlik değil, Medine’de devlet
    başkan vekilliği yaptı. Peygamberimiz (s.a.s.), Medine’ye gelinceye kadar orada
    İslâm’ın temsilcisi idi. Örnekleri arttırmak mümkün. Ashâb-ı Kehf de örnek
    olarak verilebilir.
    Gençlerin ideal noktasında çok ciddi hedefleri vardır. Dolayısıyla gençler,
    kendilerini Allah yolunda, din uğruna ortaya korlar ve büyüklerinin
    tecrübelerinden de yararlanırlarsa inşaAllah, İslâm’ın geleceği daha aydınlık
    olacaktır.
    Gençlerimiz sadece modernitenin esirleri değil; başka esaretler de var.
    Gelenekler, şirk eğitimi, resmî putlar… Paranın, makamın veya karşı cinsin
    yüceltilerek tutsaklığa gönüllü meyil...
    Allah’a hakkıyla kul ol(a)mayan bir kimse, mutlaka başkasına kul olur. Eğer
    kendini başkasına kulluk yapacak kadar aşağıda görmüyor, büyüklük taslıyorsa
    -müstekbir ise- o zaman da başkalarını kendine kul edinir, yani rablik taslar.
    Evet, Allah’a hakkıyla kul olmayan, ya kendisi gibi veya kendinden de aşağıda
    olan birine kul olur ya da kendisi başkalarına rablik taslamaya çalışır. Gençliğin
    durumu da böyledir.
    Sadece modernite değil dedik, gençlerin etrafını saran olumsuz etkenler... Her
    türlü fesat dört değil, on dört yönden hücum etmekte. Örnek olarak; çocukları
    ve gençleri ilim yönüyle geliştirmesi gereken eğitim kurumları, onları bilgi
    yönüyle donatmaktan öncelikli olarak bir müşrik vatandaş yapmak için gayret
    sarf etmektedir. Okulların açılması ve kapanmasında ‘âyin’ diyebileceğimiz
    törenlerden tutun da siyer gibi birilerinin hayatının anlatılmasına kadar,
    1181] 2/Bakara, 246-251
    - 468 -
    bundan daha önemlisi; öğretilen bilgilere “vahy”i asla referans kabul etmeyen,
    vahyi tümüyle dışlayıp reddeden; onun yerine başka ölçüler kabul eden bir
    sistem var.
    Bunların arasında modernitenin altını çizebiliriz. Modernite, sadece bir iki
    alanda kendini göstermez. Ahtapotun kolları gibi, gençleri her yönden sarar.
    Modernitenin kendine göre bir dünya görüşü, bir ekonomisi, israf, marka ve
    tüketim anlayışı vardır. Modernitenin kendine göre bir İslâm(!) anlayışı da
    vardır. ‘Ilımlı İslâm’ dedikleri, muhafazakâr, sağcı, liberal, namazını kılıp başka
    bir şeye karışmayan, hiçbir şeyi reddetmeyen bir Müslümanlık anlayışı vardır.
    Modernitenin insanı uzlaşmaya mecbur eden çıkarcı bir yaklaşımı vardır.
    Modernitenin Müslüman anne ve babalarımıza bile etki ederek, onları dâvâ
    adamı bilincinden uzaklaştıracak cazip teklifleri vardır. Yani bütün bunları
    tek tek, başlıklar halinde inceleyemeyeceğimize göre biz; Kur’ân-ı Kerim’de
    “atalar dini” denilen, İslâm’a düşman örf ve âdetler, gelenek ve görenekler
    kadar, Batıdan gelen anlayışlara, modernist İslâm anlayışına ciddi mânâda
    önyargılı bakmalıyız. Batıdan gelen her türlü teknik araçlar bile, yan etkisi
    çok fazla olan uyuşturucu haplar gibidir. Batıdan gelen ve dinle direkt ilgili
    olmadığı düşünülen aygıtların bile geçici olarak faydaları düşünülebilir, ama
    bir hastalığı giderirken başka nice hastalıklara sebep olacak, insanı uyuşturacak
    ve daha kötüsü alışkanlığa sebep olacak ilaçlar gibi olduğunu ve bize hapı
    yutturmak isteyenlerin hiç de iyi niyetli olmadıkları kabul edilmelidir. Batı,
    önce ruhundan, hislerinden yakaladı insanımızı. Kirletip hasta ettiği insanın
    iç dünyasını tedavi adı altında psikolojik haplar sunarak uyuşturdu, uyuttu.
    Uyutucu ve uyuşturucu işlevi gören futbol, müzik, film ve diziler, internet
    siteleri ve benzeri birçok aracı sayabiliriz. İşte modernite günümüz insanına
    sunduğu teknolojik aygıtlarla ve sunduğu diğer imkânlarla; bizi ideallerimizden
    uzaklaştıran, dikkatimizi yoğunlaştırmamamız gereken, arka planında çokça
    ihanetin gizlendiği bir alandır.
    Bunlardan Nasıl Kaç ınabiliri z?
    Bunlardan ne kadar kaçınabileceğimiz tartışılır. Çünkü devlet her yönüyle
    modern bir çizgiyi benimsemiştir. Dolayısıyla bu, topluma da yansımıştır.
    Çoğu başörtülü kızlarımıza bakıyoruz: Modernizm onları bile tepeden tırnağa
    kuşatmış durumda… Hatta bazılarının başörtülerinin ve giysilerinin markası
    ‘Bak Bana’ olmuş.
    Kızlarımızı eleştirip erkekleri eleştirmemek olur mu? Erkeklerimizde de
    modanın esiri olmuş bir tavır gözlüyoruz. Bazen erkeklerin dışından belli
    - 469 -
    olmuyor, ama ‘başörtülü çıplaklar’ diyebileceğimiz, ‘üstü Mekke altı Paris’
    diye alay konusu edilen o kızlarımızın konumu, erkekler için de geçerli.
    Erkeklerimizin ve kızlarımızın dış görünüşleri Batılılı efendiler tarafından
    şekillendirilirken bir de zihinlerini ve gönüllerini tahmin etmeye çalışalım.
    Maalesef gençlerimizin önemli bir kesiminin gönülleri işgale uğramış
    durumda. Gençlerimiz Afganistan’ın ve Filistin’in işgaline ağıt yakmadan
    önce, kendi evlerinin, okullarının, sokaklarının; ondan da önce kendi kafa ve
    gönüllerinin işgal edilip edilmediğini değerlendirmeli ve cihadı Afganistan
    cephesinden önce, kendini kuşatmış bu modernist cephenin acımasız
    saldırılarına karşı bayraklaştırmalıdır.
    Modernitenin etkilerini açıkça görüyoruz. Parfümeri, kozmetik, kıyafet vs.
    satan mağazaların, mağaza toplamının yarısından fazlasını oluşturduğunu
    görebiliriz. Dolayısıyla, insanların sadece tüketmeye, modernite adına
    tüketirken de tükenmeye yöneldiğini söyleyebiliriz. Sonrasında da insanlarımızı
    moderniteye ayak uydurma yolunda tükenirken ‘para yetmiyor’ şikâyetleriyle
    yakınırken görüyoruz. Koltuğumuz olmasa, televizyonumuz olmasa ne olacak?
    Ayakkabımız ‘Nike’ olmasa, 20 Lira’lık bir ayakkabı giyilse insanî değerlerimiz
    mi kaybolur?
    Bir soru sorsak; “14 asır önce Medine’de mi, yoksa 21. Y.Y.’da Paris’te mi
    yaşamak istersiniz?” diye… Çoğunluğun Paris diyeceği bir gerçektir. Neden
    böyle? Bu sorunun cevabı başkalarını suçlamakla değil, kendimize görev bilinci
    yüklemekle bulunabilir. Yani bunlardan kaçınmanın ilk aşamasında iğneyi
    kendimize batırarak görev bilincine ulaşmak gerekir.
    İmam -Hatip Liselerinin Diğer Okullardan Ne Kadar Fark ı Var ?
    İmam-Hatipleri İslâmî okul olarak nitelendirenlere şiddetle tepki göstereceğimi
    belirtmeliyim. Sanki onlar sistemin okulları değil. Sanki oradan yetişenler
    düzenin herhangi bir kurumunda, düzeni daha bir güçlendirmek için yetişmiyor.
    Sanki oradaki, törenler/âyinler diğer okullardan farklı. Sanki orada putların/
    putçuların hâkimiyeti yok. Sanki orada eğitim sistemi vahye dayalı; sanki orada
    çocuklar tümüyle Kur’an’ın istediği eğitimi alıyorlar; peygamber mirasçısı
    şekilde yetişiyorlar. Böyle olsaydı, çok başka olurdu. İmam-Hatiplerden beslenen
    camilerin hali bambaşka olurdu. Tam tersine, İmam-Hatipler de yarım hoca
    yetiştirmenin, camiye gelen insanlara devleti, düzeni sevdirmenin, vatandaşla
    devlet arasında bir köprü oluşturmanın, devletin istediği bir dinin insanlara
    anlatılmasının misyonunu üstlenmektedir. Tevhidle, şirkle, tâğutla, İslâm
    - 470 -
    Devleti’yle ilgili hiçbir konunun camilerde anlatılmayacağına dair devletle gizli
    bir anlaşma yapmanın, hakla bâtılı karıştırarak anlatmanın gönüllü fedailerine
    benziyor bu kurumdan yetişmiş görevliler. “Niye doğruları anlatmıyorsunuz?”
    diye kendilerine sorulunca, çoğu imamın; “biz emir kuluyuz” dediklerine şahit
    oluyoruz. İnsanları Allah’a kulluğa dâvetle görevli olması gereken bu kişilerin
    kendileri “Allah’ın kulu” değil, devletin kulu olmayı gayet normal kabul eden
    yaklaşımları var. Niye laik devlet, halkın yaptırdığı İmam-Hatiplere istediği gibi
    öğretmen tayin ediyor? Bıraksın, halk kendi hocalarını kendi bulsun, maaşını da
    kendisi versin, kimin ne okutacağını kendi belirlesin. Haa, devlet, Müslümanlığı
    çok seviyor(!), “bu gariban halka zahmet olmasın(!), cami binasını, cami görevlisi
    İmam-Hatibin binasını halk yapıyor, onları daha fazla masrafa sokmayalım, hiç
    olmazsa imamların ve İmam-Hatip öğretmenlerin maaşlarını biz verelim; din
    için, Alah rızası için(!) bir katkımız olsun!” diyor; öyle mi? İnanan beri gelsin!
    Gençliğin yozlaşması, ahlâksızlaşması, dinsizleşmesi kimsenin umurunda
    değil. Okullardaki, sokaklardaki, çarşılardaki, kurumlardaki şirkten, fesattan
    kim ve kimler birinci derece sorumlu? Önceliği kim nereye verme hakkına
    sahip? Tâğutu reddetmeden iman geçerli olabilir mi? “Lâ”sı olmayan bir din,
    Allah’ın dini vasfına mı, ılımlı İslâm(!) sıfatına mı lâyıktır? Tevhidî iman
    olmadan Allah korkusu, Allah korkusu olmadan ahlâk, ahlâk olmadan insanlık
    olur mu? Soruları çoğaltmak mümkün. Ama bu soruları kime soracağız ve nasıl
    bir cevap bekleyeceğiz?
    Modern Türkiye oluyoruz. Batıdan da Batılı oluyoruz. Kurtarıcı sayesinde,
    kurtarıcılar sayesinde iyice bir kurtulmaya az kaldı. Avrupa’da bile bu denli
    İslâm’a, İslâm’ın dışa yansıyan görüntülerine düşmanlık göremezsiniz.
    Tabii bunlara kızmakla bir yere varamayız. Onlar görevlerini yapıyorlar.
    Bizim Müslümanlar ne yapıyor? Onlarla uzlaşan, demokratik yollarla bu işlerin
    çözümünü düşünen, dinlerini müdafaa bile edemeyen, kabuğuna çekilmiş
    Müslümancıklar… Sanki imtihan için değil de dünyaya seçim veya geçim için
    gelmişler gibi yaşayan, daha çok zengin olmayı en önemli hedef kabul eden,
    sadece geçim derdiyle uğraşan, yalnız dünyevî ve basit başarılara endekslenmiş
    hayat sürenler, gittikçe daha nesneleşiyor, daha edilgen hale geliyorlar. Bazıları da
    sadece namaz kılıp tesbih çekmekle işin biteceğini sanıyor. Allah da çalışanlara
    neticeyi veriyor. İlâhî kanun, sünnetullah bu: “İnsan için, ancak çalıştığının
    karşılığı var. O çalışmasının karşılığını görecek.”1182 Kâfirler çalışırsa zafer
    onlara gülümser tabii.
    1182] 53/Necm, 39
    - 471 -
    Çözüm Nerede ?
    Zaten problemler, çözümü de içeriyor… Ne yapılması gerekiyor? Bugün
    genel boyutta kitapsız devlet yoluyla, kitapsız toplum ve kitapsız gençlik
    yetiştirildiğini kabullenmek zorundayız. Bu ifade ağır gelse bile… Dolayısıyla
    devlet dinsiz devlettir, düzen cahiliye düzenidir. Cahiliye, sadece peygamberimiz
    döneminde yaşanıp bitmiş bir olgu değildir. Günümüzde de nerede Kitab’ın
    yönlendirmediği bir toplum varsa, orada cahiliye vardır.
    İşte, cahiliye egemenliğinde peygamberler tedaviye/çözüme nereden
    başladıysa bizim de oradan başlamamız gerekiyor. Kur’an; cahiliyeyi yok etmek
    için hangi çözümleri sunduysa biz de o istikamette ilerlemeliyiz. Yani, on üç
    sene Mekke’de inzal olan vahiy, hep tevhid ve iman konularını içeriyordu. Biz
    de hep bu konuları işleyecek ve bu hususları önemseyeceğiz.
    Kur’an ilk aşamada insanlara hükümler, çokça ibadetler ve yasaklar
    getirmedi. Hz. Peygamber, ilk aşamada insanların içki içmeleriyle, faizli
    işlemleriyle değil, gönüllerinin ve kafalarının cahiliyenin pisliklerinden
    temizlenmesiyle ilgileniyordu. Tevhidî esasları anlatıyordu.
    Tevhidin hâkim olmadığı bir coğrafyada ahlâklı olmak ve ahlâkı hâkim
    kılmak, delik kabı suyla doldurmaya çalışmak gibidir. Allah korkusunun
    olmadığı; cennet sevgisinin bulunmadığı bir toplum, ahlâk kurallarıyla kendine
    gelecek değildir.
    Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin, ibâdetlere
    tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu
    vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek
    gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla
    uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…
    Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik
    mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır
    gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki
    türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın
    doğru anlaşılmasını zorlaştırır.
    Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm
    Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi
    olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına
    birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu,
    boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay
    - 472 -
    işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip
    değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi
    anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok
    güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye
    toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler
    öğretildi insanımıza.
    Gençlerin farkı burada anlaşılıyor. Meselâ, dört gence, onları dışlamayıp
    değer vererek, güzel bir üslûpla tevhidi anlatsak, bunlardan en az üçü bize kulak
    verecektir. En azından zihinlerinde soru işaretleri oluşacaktır bu gençlerin.
    Mümkündür, bilinçli bir şekilde kabul edecek yahut bilinçsizce reddedecekler.
    Onun için kitlelere yönelmeden önce gençlere yönelmeliyiz. Ama gençlere “falan
    gazeteyi okuyun”, “filan dergiye abone olun”, “falan partiye üye olun”, “filan
    derneğe kaydolun” diyerek yaklaşmamalıyız. Bu gibi parçacı yaklaşımlardan
    uzak durmalı; insanları Allah’a, Kur’an’a davet eden bir anlayışa sahip olmalıyız.
    Gençlere ‘Şu cemaate gel’ demekten öte, ‘Kendine gel!’ demeliyiz. Eğer güzel ve
    sürekli bir davetle yoğrulursa gençler, içlerinden bizden çok daha sahih imanlı,
    çok daha bilgili insanlar çıkıp yetişeceğine inanıyoruz. Ve bu konuda başta
    söylediğim gibi, ümitliyiz.
    - 473 -
    48. HUTBE
    TATIL DE NE DEMEK?
    Âyet :
    أْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْ امََلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ � ذَرْهُمْ يَ
    “Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü
    sonucu) yakında bilecekler!” 1183
    فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۜ فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ
    “Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün
    yanında bir kolaylık var. O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.
    Ve yalnız rabbine yönel.” 1184
    Tatil, bir yönüyle atalet, tembellik, iş yapmamak, yaptığı işi bırakmak
    demektir; diğer yönüyle dinlenmek, istirahat etmek, bir işi geçici olarak
    bırakmak, ara vermek, yapılan işi değiştirmek, tekrar işe başlamak için enerji
    toplamak demektir. Birinci anlamıyla Müslüman için tatil düşünülemez; ikinci
    anlamıyla ise tatilsiz Müslüman, tatilsiz insan düşünmek mümkün değildir.
    Bir şey, yozlaştırılmış, aslını ve güzelliğini kaybetmiş ise, o şeyin aslının ve
    doğrusunun câiz olmayıp terk edilmesi gerektiğine delil olmaz. Yaşadığımız
    ülke açısından İslâm hâkim değil, mahkûm konumunda. Şu an, hayat İslâm’ın
    istediği şekilde ve Müslümanca yaşanılacak şekilde kurgulanmış değil. Hangi
    şey Müslümanca yapılıyor ki, bugün tatil de Müslümanca yapılmış olsun?
    Böyle oluyor diye, işin aslına da karşı çıkmak gerekmez tabii. İnsan makineden
    çok farklıdır. Makinenin devamlı aynı şeyi yapmaktan canı sıkılmaz, morali
    etkilenmez, psikoloisi bozulmaz, motivasyonu zarar görmez. İnsan ise, sürekli
    aynı şeyleri yapmaktan rahatsızlık duyar ve değişiklikler ister. Değiştirme
    ve değişme anlamında tebdil ve tebeddül, insanî bir özelliktir. Tümüyle âtıl
    olup hiçbir iş yapmama anlamında Müslüman için tatil ne kadar yanlış ise;
    dinlenmek, zaman zaman yaptığımız işi değiştirmek anlamında tatil de o
    kadar ihtiyaçtır.
    İnşirâh Sûresi 7. âyet; şunları söyler: “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.
    Boş kaldığın zaman yine yorul. Din ve dünya ile ilgili işlerinin, ibadetlerinin
    1183] 15/Hicr, 3
    1184] 94/İnşirâh, 5-8
    - 474 -
    birini bitirdiğin zaman, hemen ötekine başla! Boş kaldığın zaman (ibadet ve
    dua ile) yorul.” Sıhhatini tam olarak bilmesem de Peygamberimiz’in de şöyle
    dediği rivayet edilmektedir: “Men lâ ta’tîle lehû, lâ tahsîle leh…” yani; “Tatili
    olmayanın (zihnini, bedenini dinlendirmeyenin) tahsili de olmaz; yok sayılır.” Hz.
    Ömer’in de bu konudaki sözü, insan psikolojisinin sırlarını verecek cinstendir:
    “Haftada bir gün tatil vermezseniz, tüm haftayı tatil yaptırırsınız.”
    Asıl Eğlenme ve Dinlenme Mekân ı, Dünyadan Sonrad ır!
    Bir okul düşünün, günde altı saat ders yapıyor olsun ve hiç teneffüs vermesin.
    Hiç ara vermeden peş peşe bu dersi hangi öğrenci kaldırabilir? Ve zorla tahammül
    eden öğrenci bu teneffüssüz dersten ne kadar verim alıp yararlanabilir? Ancak,
    öğrenci psikolojisi ile o dersi devamlı kaynatmak isteyenler çıkabilir, ders
    yerine devamlı teneffüsü tercih edenler olabilir. İtiraz ve tepkimiz, tatilin ve
    dinlenmenin kendisine değil, nasıllığına yönelik olmalıdır. Dinlenme ve tatili,
    amaç değil; araç olarak görür bir Müslüman. Daha verimli çalışmak için
    lazım olan enerjiyi elde edecek, tazelenmeyi sağlayacak bir araç olacaktır. Asıl
    eğlenme ve dinlenme mekânı dünyadan sonradır. Yani burası çalışma, orası
    tatil yeridir; burası ağaç dikme, sulama ve üretme; orası ise meyve toplama
    mekânı; burası çalışma, orası ödül ve istirahat yeri; burası ‘din’lenme yeri, orası
    dinlenme yeridir.
    Müslüman ın Tatili de Kulluk Daire sinin ve Şeriat Çerçe vesinin
    İçinde Olmal ıdır
    Bindiğimiz ne ise, ondan daha fazla yararlanmak için onu yormamak
    gerekiyor. Bedenin aşırı yorulması, onu makul bir süre dinlendirdiğimizde
    alacağımız verim kadar verim almamıza engel olan ve sonu zulme kadar
    varabilecek bir eziyettir. Bizim duraklamamız, hatta biraz geri çekilmemiz, daha
    sistemli ve daha yüksek atlamak için gerilmemiz için olur. Yoksa yaptıklarımızı
    faydasız hale getirip yok etmek anlamında tatil olmaz. Sonra, nelerden tatil
    yapabileceğimiz de önemlidir. İnsan nefes almaktan tatil yapar mı? Su içmenin,
    beslenmenin tatili olur mu? Beslenme saatlerini değiştirebiliriz en fazla;
    Ramazan’da gıda saatlerini değiştirmek, alışkanlıklarımızı gözden geçirmek
    için olmalıdır. Ama bu, yiyip içme konusunda tümüyle tatil yapmak anlamına
    gelmez elbette. İnsan imandan, ahlâktan, namazdan, infaktan ilimden,
    cihattan tatil yapabilir mi? “Evet” denilecek olursa “insanlıktan tatil yapılabilir”
    denilmiş olur. İnsan, alışkanlıklarını gözden geçirecek, tiryakilik dediğimiz
    bağımlılıktan kurtulmaya çalışacak, onları tatile çıkaracaktır. Kendini esir
    - 475 -
    alan, iradesini işlemez hale getiren maç hastalığından, telefon, televizyon ve
    dizi bağımlılığından… Yani kişiyi tutsak haline getiren, kendine bağımlı yapan
    ne varsa onları tümüyle tatile göndermesi gerekir. Özgürlüğümüzün ilanıdır
    bizi tutsak eden ne varsa onlardan kurtulmak. Allah’a kulluğu tatil etmek ise
    nefsin hevâsını tanrılaştırıp onun köleliğini kabullenmek demek… İnsanlıktan,
    İslamlıktan tatil olur mu hiç? Tatil, onsuz olamayacağımız şeyler konusunda
    olmaz. Bu anlamda hicret tatildir, tatil de hicret. Bireyselliği tatile gönderip
    cemaatin bizi koruyan kanatlarının altına sığınmak, dünyevileşmeyi dönüşü
    olmayan tatile yollamak, tembellik ve atâleti tatile çıkarmak; o tatilcilerle
    bağlarımızı koparmak gerekiyor. Balığın tatili, suyun içinde gerek. Suyun
    dışındaki tatil, tatil değil ölümdür onun için. Müslümanın tatili de kulluk
    dairesinin ve şeriat çerçevesinin içinde olmalıdır. Tatil, Allah’la bağımızı
    güçlendirdiği oranda makbul; Allah’la aramızı açtığı oranda merdut kabul
    edilmeli. Allah’tan uzaklaştıran tatil helâkımız; Allah’a doğru, Allah için tatil
    ise baş tacımız. Aklını tatile gönderemiyorsa insan, imanını, vicdanını da,
    ibâdetini, itaatini de tatile gönderemez. Hayatımızın devamını sağlayan hayatî
    ihtiyaçlarımızı tatile çıkaramıyorsak, bizi yoktan var eden yaratıcımıza, bize
    hayat verip canlandıracak şeylere çağırdığı zaman, Allah ve elçisinin mesajına
    uymak1185 ve bu kulluğu ölüm gelinceye kadar sürdürmek1186 zorundayız.
    Haramları süresiz tatile gönderemeyen, kulluk bilincini tatile göndermiş olur.
    Allah’ın güneşi hiç tatil yapmıyor, iç organlarımız, herhangi bir gün tatile
    çıkmıyor. Kalbimiz, “ben bugün tatildeyim, kan pompalamayacağım, tatil
    yapacağım” dese ne olurdu? “Ben bugün namazı tatile gönderdim” demek için
    ben bugün Allah’ın bütün nimetlerinin bana karşı tatil yapmasına hazırım
    demeye kalkmaktır ki, bu intihar demektir. İlki de mânevî intihar.
    Müslüman ın Tatili de Eğlence si de Ancak Müslümanca Olabilir !
    Öncelikle soruyu tashih edeyim; “Müslüman, İslam’ın izin verdiği şekilde
    kendini âtıl bırakmalı mı” diye soruyorsunuz. İslâm, bir Müslümanın kendini
    âtıl bırakmasına, atâlet ve tembellik içinde ot gibi hayat sürmesine izin vermez.
    İslâm dinlenmenin en doğru ve en fıtrî yolunun iş değişikliği olduğunu söyler.1187
    Ve kolaylığın zorlukla beraber olduğunu ısrarla belirtir.1188 Müslümanın tatili
    de, eğlencesi de olur, fakat bu ancak Müslümanca olabilir. Nefsimizin de bizim
    üzerimizde hakkı vardır. O hakkı fıtrî özellikler çerçevesinde yerine getirmek
    1185] 8/Enfâl, 24
    1186] 15/Hıcr, 99
    1187] 94/İnşirâh, 7
    1188] 94/İnşirâh, 5-6
    - 476 -
    gerekir. Mesele tatil yapıp yapmamak meselesi değil, tatili nasıl yapacağımız
    meselesidir.
    İslâm ’da “Boş Vakit ” Kavram ına Yer Yoktur !
    Müslümanlar açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”,
    sığınak değil; ancak şeytanî bir tuzaktır. “Boş zaman” kavramı, “tatil” kavramı
    gibi, modern çağın zihnimize ve oradan da tüm organlarımıza bulaştırdığı
    bir virüstür. İslâm’da “boş vakit” kavramına yer yoktur. Çünkü dinimiz,
    her anımızdan hesaba çekileceğimiz bilinciyle zamanımızı hep dolu dolu
    geçirmemizi ister.
    Tebd îl-i Mekânda (Yaşan ılan Yeri Deği ştirmede ) Ferahl ık Vard ır!
    İnsan, hayrın ve güzelliğin zirvesine doğru yol alabilmek için devamlı
    değişmek/gelişmek zorundadır. Değişiklik, insanı esir eden bağlardan kurtulma
    çabasıdır. Yozlaşmamak, donuklaşmamak için; mü’minin bir ayağı sırât-ı
    müstakîmin sâbit/değişmeyen çizgisinde, diğer ayağı ise tekâmül/olgunlaşma
    arayışında bir pergel olmalıdır. Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır. İnsan, bazen
    yaşadığı çevrenin dışına çıkıp, kendini saran şartlara ve hatta kendisine
    dışarıdan bakabilmeli, bazen farklı bir kimse gibi kendini gözlemleyebilmeli
    ki, objektif değerlendirmelerde bulunabilsin, muhâsebe yapabilsin. İnsanın iç
    dünyası anlamında psikolojisi, uzun süre aynı yerde zapt edilemez, aynı şeyle
    devamlı meşgul olamaz; kuş gibi özgürdür, sık sık kanatlanır daldan dala
    konar. Bazen bedenin de ruhu takip etmesi kaçınılmaz olur.
    Günlük hayatında kendisine fazla vakit ayıramayan kişinin kendisini
    kontrol etmesine, “bu gidiş nereye?” diye kendini sorgulamasına, işine, evine
    uzaktan ve dışarıdan bakmasına, tefekkür edip geleceğini daha düzenli hale
    getirerek planlı, programlı, sistemli yaşamaya insanı götürmelidir tatil.
    Tatilleri tanıdıklarından kopuk yerlerde geçirmektense, kendi köyünde, varsa
    ana ve babasının yanında geçirmeli; tabiatla iç içe olabilmelidir. Tatili, sıla-i
    rahmi yerine getirmenin, akraba ve hemşehrilerine davet ve tebliğ ile tevhidî
    dâvâyı ulaştırabilmenin yolu olarak görebilmelidir. Hayatındaki monotonluğu
    kırarak, yapmadığı veya yapamadığı olumlu şeyleri hayatına geçirmeye
    çalışmalıdır. Meselâ, eşiyle, çocuklarıyla yeterince ilgilenme, sarsılan bazı
    ilişkilerin sağlamlaşması tatil ortamlarında daha mümkün olacaktır.
    Fazla Vakit Kalmad ı
    - 477 -
    Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası/ahiret için çalışandır. Aciz/sefih
    kişi de, nefsini, hevâsına tâbi kılan ve Allah`tan dileklerde bulunup duran (bunu
    yeterli sayan) dır.” 1189 İnsanın uzunca zahmetlere katlanıp ileride lazım olacak
    birikimler yapması ne kadar olumlu değerlendirilirse, bunları zaruri olmayan
    yerlere ve özellikle israf kabul edilecek şekilde birkaç gün içinde harcaması da
    o derece olumsuz bir durumdur, önceki olumluluğu da boşa çıkarır. Bir çuval
    pirinci ayıkladıktan sonra çamura döküveren kimse gibi yapmış oluruz.
    Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş
    olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı; gafletle geçirilen, dolayısıyla
    kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat
    etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok,
    dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek,
    hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk
    sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne
    ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve
    yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarını
    yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak
    en akıllı yol olsa gerek. Hayat, bir yönüyle oyun ve eğlenceden ibaret. Hayat
    oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir
    vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir
    yokmuş.
    İn san , İhtiyaç Labirentlerinde Yolunu Şa şırmaktad ır
    İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve
    ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan
    helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde,
    tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentlerinde
    yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter,
    alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle
    derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.”
    Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle
    birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan
    koparılamaz. Batılıların birkaç basit unsurunu aldığını düşünenler tatilsiz,
    tatilde de israfsız yapamıyor artık.
    1189] Tirmizi, Kıyame,25; İbn Mace, Zühd, 31
    - 478 -
    İn san ımız “Doymak Bilmeyen Gözleriyle ” Düşünüyor !
    İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik
    edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
    zannediyor. Tatil adı altında sergilenen cepten para çaldırma yarışına
    katılmanın aklı tatile çıkarmakla eşdeğer olduğunu unutuyor. Çarşılar,
    pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap
    ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle
    düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?”; “O böyle tatil
    yapıyor, benim ondan ne eksiğim var?” Ve daha çok harcamak için daha çok
    çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak
    kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara
    yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını
    kandıracak yollar bulmaya çalışıyor. Kumarın bin bir çeşidi, sahtekârlığın hiç
    akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım
    edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne
    demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
    ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en
    çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
    gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama
    ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki
    doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu,
    yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki
    ve uyuşturucuya, futbol-müzik-TV seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu
    temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise,
    bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan
    kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek Müslüman için söz konuşu olmaz,
    olmamalıdır.
    İslâm î Kavramlar İsti smar Edilerek “İslâm î Tatil Köyü ” Gibi
    İfadelerle Müslüman Aileler Bu Yerlere Çekilmeye Çal ışılıyor
    “Tekbir” giyimle başlayan İslâmî(!) moda, “Âlâ” Dergisi’yle kamuoyuna
    sunuldu. Başlara taç olmaktan çıkıp ayağa düşmüş şekliyle başörtüsü, artık bir
    aksesuara, modaya dönüştü; genç kızlarımız artık mini eteklerinin altına yeşil
    çorap giyerek “İslâm modası”nı takip ediyor. Amerikalı artistlerle Ramazan
    sofralarında reklamları yapılan Cola Turka “helal gıda” sembolü oldu… Ne
    demişler? “Demokrasilerde çare tükenmez” demişler. Nasıl olsa, muvahhid
    - 479 -
    mü’minler uyuyor ya da birbirleriyle uğraşıp kavga ediyor veya artık mevcudu
    kalmayan su kuyusuna düşme ihtimali olan farenin suyu ne oranda pisleme
    olasılıklarının denklemini çözmek gibi çok hayatî şeylerle meşguller. Onların
    kutsal(!) meşguliyetleri devam ede dursun, jet hızıyla birileri Müslümanların
    eksiklerini kapatma cihadındalar. Tabii canım, Müslümanlar her şeyin en
    iyisine lâyıktırlar; Eğlencenin de tatilin de. Özel ultra tatil, onların da hakkıdır;
    “çalışmak da ibadettir” diyerek çalışıp para biriktirdiler, tatil için verilen para
    nasıl olsa “infak” yerine geçecektir; çünkü bu tatil, tabii canım helâl cinsinden.
    Bakın işte delil ve ispatı: Plajlarda haremlik-selamlık uygulanacak; özel aile
    plajlarına girmenin Suriye’deki savaş benzeri kaç cihaddan daha faziletli
    olduğuna dair rivayetleri tatil köyünün imamı belirleyecektir. Beşşar zulmü
    altında inleyen, karnını zor doyuran Suriye’deki Müslümanlar sorarlarsa
    söylersiniz, Türkiye’li Müslümanlar meşguller; onlar mübarek tatil cihadı
    içindeler. Filistinliler Yahudilere taş atmaya, Suriyeliler bulabilirse zâlimlere
    mermi atmaya baksınlar; buradakiler de yaz boyunca uzak tatil bölgelerine
    hicret edip kulaç atıyorlar. Filistin’de, Suriye’de açlıktan kemikleri mi
    sayılıyor Müslümanların? Buradakileri de normal teraziler tartmıyor, araba
    kantarlarında tartılıyorlar. Fazla kiloları vermek için en az beş yıldızlık tatil,
    israf mı sayılır, hadi canım sen de…
    Hayat Şekli Deği şti , Evler Deği şti , Kıyafetler Deği şti , Her
    Şeyden Önemli si İnanç Deği şti
    Arz-talep meselesi… Hayat şekli değişti, evler değişti, kıyafetler değişti. Her
    şeyden önemlisi inanç değişti. “Müslümanım” diyenler artık farklı. Ashâb-ı
    Kehf’i izleyen ashâb-ı keyif müslümancıklar varsa, bunlara hizmet de olacak.
    Bunların tatil ihtiyacı da karşılanacak. Ne zamandır Müslümanca haremlikselamlık
    plajları olan lüks otellerde tatil yapamamanın sıkıntısını çeken bu
    insanlar mevcut iktidar sayesinde bu imkânlara da kavuştu. Bugün çarşıda,
    pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü bayanların “örtülü çıplak”
    diye tanımlanabilecek şekilde başörtülü yozlaşmanın görüntüleri olayın geri
    planını veriyor aslında. Pardesü, çarşaf cinsinden bir şey olmaksızın sadece
    başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz cinsinden bir şey giyerek
    çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle yabancı
    erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…) boy gösterme…
    Yasak savma kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok kısa ya da çok
    dar ceket gibi bir dış giysi. Yüzde makyaj, dudaklarda ruj, yanaklarda allık,
    gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens, kaşlarda inceltme
    ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi acaiplikler… Yani, başörtülü sekreter
    - 480 -
    veya tezgâhtar bayanların büyük çoğunluğu başta olmak üzere ev hanımı
    veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle yansıtmaya çalışarak entel takılan
    genç bayanların da önemli bir kesiminin çarşıda, okulda, işte… başörtülü
    mankenlere benzeme gayreti… Üstü kapalı altı havalı; uygunsuz etek üstü
    türban; üstte başörtüsü altta dar kot pantolon; üstü Mekke, altı Paris; bacakları
    açık ama başı kapalı tipler… Bunların babaları var, akrabaları var, bazılarının
    kocaları da. Sayıları da giderek artıyor. Peki, bunların tatil ihtiyacını kim
    giderecek? Bunların plaj ihtiyaçları görmezden mi gelinecek? Birileri çıkıyor,
    bu hizmetleri insanımıza sunuyor. Talep varsa arz da olacaktır.
    Dini istismar edip kapitalizmi dinleştirme, meşrulaştırma demek olan ve
    bir adı da hedonizm olan hazcılığı İslâmî kavramlarla uzlaştırma çabaları,
    önce “Cihad Köfte Salonu, Takvâ Kereste, İhlâs Banka, Uhuvvet Fırın, Vahdet
    Nalbur, Nur Berber” tabelaları ile başladı. İhlâstan tümüyle uzak zihniyetlerin
    “İhlâs” Finansları “İflâs” Finansa dönüşmekte gecikmedi. “Onların iflâsı da tatil
    köyleri ile başlamıştı” diye Fadıllara birileri hatırlatmalı diyeceğim, ama her
    ikisinin de bu düzende kolay kolay sırtı yere gelmez. Düzen bunların düzeni.
    Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve O’nun ayakları
    sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum oluyor insanlık.
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize
    cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1190
    Yak ında , Çok Yak ında !
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
    ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en
    çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
    gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama
    ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki
    doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu,
    yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, lüks
    otellerde kahkaha atmaya, içki ve uyuşturucuya, futbol, TV, seyretmek, müzik
    dinlemek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak
    kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel,
    daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma,
    gerçek Müslüman için söz konusu değildir.
    1190] 2/Bakara, 250
    - 481 -
    Allah’ı, âhireti akıllarına getirmeden lüks tatil köylerinde ve eğlence
    yerlerinde keyif sürenler mi? “Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları
    oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!”1191 Yakında, çok yakında!
    İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı
    ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya hevâmız veya
    Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan ya bâki olan. Tercih bize
    kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
    Müslümanlar Nasıl Dinlenmeli , Tatillerini Nasıl Kullanmal ı?
    Biz ve çocuklarımız tatili nasıl değerlendirmeliyiz? Mesela tatilde,
    müfredatı önceden tespit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap
    okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde inanç ve ahlâk eğitimleri öncelikli
    olmalıdır. Tatilde eğer aile bu eğitimi veremiyorsa, çocuklarına İslâm`ı, tevhidi,
    cahiliye kurumlarındaki şirk ve küfrü güncel boyutlarıyla anlatacak hayırlı
    insanlara müracaat etmelidirler. Yaz sıcağında sahillerde tatil değil; koruyucu
    ve kuşatıcı şemsiyeler şeklindeki cami kubbelerinin altındaki tatlı serinliklerde
    tatil yapılmalıdır.
    Ana -Babalar , Yaz Tatillerini Çocuklar ının İslâm î Eğitimi İçin
    Fırsat Bilmelidir !
    Yaz geldi, cehennemi hatırlatan sıcaklarla birlikte çocuklar için tatil başladı.
    Ana-babalar, yaz tatillerini fırsat bilerek, daha önce ihmal ettikleri çocuklarının
    İslâmî eğitimini yoğunlaştırılmış ama sevdirme eksenli programlarla yerine
    getirmek için tüm gayretlerini sarf edebilmelidir. Evlerde, müfredâtı önceden
    tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri
    düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle
    inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri verilebilir.
    Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an ve zarûrî bilgiler
    ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden ana-babalar,
    suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil olacak
    güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara emanet
    ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Çocuklarını başlarından savma
    için baştan savma elif-be kültürüyle yetinmemelidirler. Bunaltıcı yaz sıcağının
    en güzel alternatifi sahillerde tatil değil; koruyucu ve kuşatıcı şemsiyeler
    şeklindeki câmi kubbelerinin altındaki tatlı serinliktir. Zorlukların yerini
    1191] 15/Hicr, 3
    - 482 -
    kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka güzel işe
    geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir.1192 Müslüman açısından
    “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî bir
    tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Bu bilinci
    en önemli İlâhî emanet olan çocuklarına da taşır.
    Çocuklara, her şeyden önce Allah`ı ve Rasûlünü (dolayısıyla Kur’an’ı, namazı,
    tesettürü, güzel ahlâkı) sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek
    tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşetmeye çalışmalıyız. Elif-bâyı
    öğretmekle işin bitmeyip onunla başladığını unutmamak gerekir. Kur`an`ı
    okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli ön bilgiler,
    Kitapsızlıktan kurtulup hayatta Kur’an’la canlanıp O’nunla yaşayabilmesi için
    gerekli tüm çabalar için yaz ayları fırsat bilinmelidir.
    Haydi çocuklar! Kur’an öğrenmeye… Haydi ana-babalar! Başlara taç
    hazırlamaya… Haydi hocalar! İnsanların en hayırlısı olma yarışına... Hayye
    ale’l-Kur’an!
    1192] bkz. 94/İnşirâh, 7-8
    - 483 -
    49. HUTBE
    HEPIMIZ DÜNYA ADLI İMTIHAN SALONUNDAYIZ ;
    KARNELERIMIZ YAKINDA!
    Âyet :
    كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
    “Sizi, bir imtihan olarak, şer ve hayırla deneyeceğiz. Hepiniz de nihayet bize
    döndürüleceksiniz.” 1193
    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْ امَْوَالِ وَالْ انَْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
    “Biz sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mallardan, canlardan ve ürünlerden
    eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” 1194
    Dünya, ne seçim, ne geçim dünyasıdır; dünya, bugün var yarın yok, imtihan
    dünyasıdır. Dünyaya başka şey için değil; kulluk dersinden imtihan olmaya
    geldik. İnsan Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Allah’a mı, başkalarına mı
    kulluk yaptığı dünyadaki sınavlarla ortaya çıkacaktır. Kur’an açısından hayat,
    bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar silsilesidir. Rabbimiz bütün insanları
    onlara verdiği hoşlarına giden nimet, kabiliyet ve imkânlarla ve hoşlanmadıkları
    korkuyla, açlıkla ve nimetlerden noksanlaştırmayla denemektedir. Ölümle
    birlikte, imtihan sona erecek, hesap günü herkes ya sağından ya solundan
    karnesini alacak. Daha önce bu imtihan salonuna zengin-fakir, işçi-işveren,
    erkek-kadın, güçlü-zayıf niceleri gelmiş, bir süre oturmuş, kalkmış gitmişler.
    Şimdi sıra bu asrın insanlarında, bizlerde.
    Dünyada imtihanlar çok çeşitli. Kimi servetinden imtihan oluyor, kimi
    servet düşmanlığından. Kimi sıhhatinden, kimi hastalığından... Kimi borçlu
    kalmaktan, kimi alacaklı olmaktan... Herkes imtihan olduğu içindir ki, gerçek
    manada, kimse rahat değil. “Dünyada rahat yoktur”1195 yani imtihanda rahat
    olmaz; çalışma ve gayret vardır, endişe ve ümit vardır, üzüntü ve sabır vardır,
    kazanmak için çaba göstermek vardır. İmtihan salonunda gülüp oynayan,
    kalem ve kâğıdının çok kaliteli olması için uğraşan, güzel elbiseli olanlara
    özenip sınava odaklanmayan kimse, imtihanı kazanmak istemiyordur.
    1193] 21/Enbiyâ, 35
    1194] 2/Bakara, 155
    1195] Ahmed bin Hanbel, Zühd, s. 128
    - 484 -
    Herhangi bir okul veya Üniversite imtihanına verilen önem, kulluk
    imtihanına verilseydi, cennet garanti olurdu. Âhiret imtihanı zor olduğu için
    mi insanlar başarısız oluyor? Hangi imtihan daha kolay, gelin bir karşılaştırma
    yapalım:
    Üniversite sınavında sorular önceden kimseye verilmez. İlâhî imtihanda
    sorular da, doğru cevaplar da, önceden Kur’an ve Sünnetle bildirilmiştir.
    Üniversite sınavında yardımlaşma yasaktır. Allah’ın sınavında yardımlaşma
    tavsiye edilir. Bu imtihanda kendisi kadar başkalarının kazanması için de
    gayret gösterenlerin ödülleri daha büyük olur. Öğrettiği kadar da kendi notuna
    ilâve edilir. Yaptığı bu işe cihad ünvanı verilir. Bu ticarette verenin malı artar,
    cimrilik edenin değil.
    Üniversite sınavında kopya çekmek büyük suçtur. Esas sınavda ise, sevaptır.
    Üniversite sınavında üç yanlış bir doğruyu götürüyor. Âhiret için olan sınavda
    bir doğru bir yanlışı götürüp yok ediyor.
    Üniversite sınavlarında her doğruya bir puan verilir. Allah, yaptığı sınavlarda
    yanlışa eksi bir puan verdiği halde, doğru cevaba en az 10 puan vermektedir.
    Her iki sınavda zamanla yarış sözkonusu olsa da Üniversite sınavı 3-5 saate
    sığdırılıyor, bütün hayat boyu birikimler birkaç saat içinde test oluyor. Bir sene
    başka sınav hakkı yok. Diğer imtihanda hata yapıldı, başarısız olundu ise, her an
    eski sınavları yok saydırıp yeniden sınav hakkı var, hem de sonsuz denilebilecek
    sayıda. İstenilen zaman kurtarma sınavı hakkı var. Tevbe gibi eski sınavları
    silip yok saydıran bir silgi var.
    Birinde çok soru çözmek şart. Diğerinde az soru da çözebilir insan, yeter ki
    doğru cevap versin.
    Üniversite sınavında sorular doğru sorulmamış olabilir. Seviyeye uygun
    olmayabilir, zor sorular çıkabilir. Sorular anlaşılmayabilir. İlâhî imtihan ise,
    herkesin seviyesine göredir, kolaydır, Allah kimseye çözemeyeceği soru sormaz,
    başaramayacağı güçlükte imtihan etmez, zorluk dilemez.
    Üniversite sınavları hiç de âdil değildir, bilgileri doğru ölçtüğü söylenemez.
    İlâhî imtihanda ise bir kula kıl kadar zulmedilmez.
    Üniversite sınavında başarı şansı, başkalarını yenmeye bağlıdır. O yüzden
    başkalarının başarılı olması hoş görülmez. İlâhî sınavda ise başkalarının aldığı
    notun diğerlerine hiç zararı dokunmaz, sınavda üstün başarılı olanlar cennetin
    kontenjanını doldurmaz. Onlar rakip değil, refik kabul edilir.
    - 485 -
    Veee üniversite sınavını kazanınca ne tür bir iş, ne kadar maaş, ne miktar
    rahat ve huzur var? Ya âhiret sınavını kazananlara? “Hiçbir gözün görmediği,
    hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hayaline getiremediği güzellikler,
    nimetler.” 1196
    İlk bakışta bu imtihanı herkesin kazanacağı akla geliyor. Ama gel gör
    ki, insanların çoğu, yine de yanlış yola sapıyor. Zoru başararak esas sınavı
    kaybetmeye çalışıyor. Öyle ise, kendi karnesini daha güzelleştirmek ve ümmetin
    sınavlarına yardımcı olmak için bu karnenin sahibine çok iş düşüyor.
    Bu dünyada yerine getirdiğimiz âhirete yönelik imtihanda aslında zor
    olan, yanlış yazmak. Bu ise, bize büyük bir ilâhî lütuf. Aksi olsaydı, bizim
    için gerçekten çetin bir imtihan olurdu. Doğru söylemenin nefes almak kadar
    doğal ve kolay olduğunu hepimiz biliriz. Bir insan, gün boyunca doğru söylese
    yorulmaz, ama her cümlesi yalan olmak şartıyla yarım saat konuşmaya mecbur
    tutulsa perişan olur. Su içen, yüzünü buruşturmaz, ekşitmez; içki içenin ise
    yüzüne bakılmaz. Helâl kazanç ruhu rahat ettirir; haram ise vicdana azap
    çektirir...
    Hayatımız boyunca güzel bir şeyi elde etmek için hep bir çaba ve emek
    sarf etmişizdir. Eğitim hayatımızı düşünelim. O dönemden aklımızda en çok
    yer eden şeyler, büyük ihtimalle, sık sık karşılaştığımız sınavlardır. Bunların
    içinde en önemlisi, kuşkusuz üniversite sınavlarıdır. Çoğu genç, üniversite
    sınavını hayatının dönüm noktası olarak tanımlar. Çünkü geleceklerini nasıl
    şekillendireceklerini bu birkaç saatlik imtihanın sonucunda belirleyeceklerini
    düşünürler. Bu nedenle yıllarca çalışır, uykusuz kalır, pek çok sosyal faaliyetten,
    tatil ve eğlenceden uzak durup, kendilerini sadece derslerine verirler. Tek
    amaçları üniversiteye girebilmektir. Bu amaca ulaşabilmek için büyük bir sabır
    ve kararlılık gösterirler.
    Günümüz Türkiye’sinde üniversite diplomasının ne kadar faydalı olup
    olmadığı bile düşünülmez. Çok yararlı olduğunu düşünsek bile, elde edilmek
    istenen yararların tümü geçicidir. Ama, bir de asla kaybolmayacak olan, asla
    tükenmeyecek güzelliklerin, sonsuz yararların bulunduğu ve insanın devamlı
    yaşayacağı gerçek bir hayat var. Bu, iman eden insanların dünya hayatında
    ulaşmak istedikleri her durumdan önemli gördükleri âhiret hayatıdır. Çok az
    bir faydası olan ve yararının da geçici olduğu üniversite sınavına gösterilen
    değer, nice müslüman tarafından âhiret sınavı için gösterilmiyorsa, bu
    sınavın kaybedilme ihtimalinin büyüklüğünü de gösterir. Üniversite sınavına
    1196] Buhari, Tefsiru sureti’s-Secdeh, 32/1
    - 486 -
    hazırlandığı gibi esas imtihana hazırlanan bir mü’min, büyük ihtimalle cenneti
    garanti edecektir.
    İnsanın sonsuz âhiret yurduna ulaşmak için denendiği yer “dünya hayatı”dır.
    İnsan, yeryüzünde bulunduğu sürece âhirete yönelik bir sınav yaşamakta ve
    bu konuda gösterdiği çabayla denenmektedir. Hayat, gerçekte Allah’ın bizleri
    sınamak ve eğitmek için yarattığı geçici bir süredir. İnsan bu süre boyunca
    düşünmek, böylece Rabbini tanımak, O’nun hükümlerine uymak ve O’nun
    rızâsını aramakla sorumludur. Bunun yanında bu imtihan hayatı boyunca
    başına gelen herşeye en güzeliyle karşılık vermek, sabretmek ve güzel ahlâk
    göstermekle yükümlüdür. Başına gelen her şeyin, Rabbinden gelen bir deneme
    olduğunu bilmek, bunlardan zevk almak, karşılaştığı her olayı neşe ve şevkle
    karşılamak ise, dünyadaki imtihanın mü’minlere has olan bir sırrıdır. Bu sırrı
    kavrayan ve tüm yaşamını denendiğinin bilincinde geçiren insanlar, asla son
    bulmayacak ve tükenmeyecek olan bir kazanç sağlayacaklardır.
    Dinden uzak insanların en büyük yanılgıları, bu dünyadaki hayatın geçici
    olduğunu unutmaları ve aslında bir imtihandan geçirilmekte olduklarının
    bilincinde olmamalarıdır. Dünyada böyle bir gaflet içinde yaşayan insanları
    etkileyebilecek, akıllarını çelebilecek pek çok güzellik ve süs vardır. Âhiretin
    unutulduğu toplumlarda insanlar, doğdukları andan itibaren kendilerine süslü
    görünen bu değerleri elde etme hırsına kapılırlar. Allah, insanları dünyaya hırsla
    bağlayan bu süsleri şöyle belirtir: “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
    altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
    şehvet, insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Asıl
    varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki: ‘Size bundan daha hayırlısını
    bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde ebedî
    kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızâsı
    vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.” 1197
    Allah bütün insanları dener; en büyük rasüllerden avam tabakasındaki
    her insana kadar herkes denenir. Bu denemeler aslında, gördüğü derslerden
    imtihana tâbi tutulan öğrencinin durumu gibidir. İmtihanı başarırsa bir üst
    sınıfa geçer, başaramazsa kalır. Allah’ın Kur’an okuluna girememiş, “mekteb-i
    İslâm”a kayıt olamamış insanlar, bu okulu görsünler diye çok çeşitli şekillerde
    denenirler; kıtlıkla denenirler, bollukla denenirler, zaferle denenirler, yenilgiyle
    denenirler. Ama durumlarını değiştirmeyip küfür ve nifaklarında ısrar
    ederlerse “üzerlerine göklerin kapısı açılır”, iyice azıp tuğyanda bulunurlar ve
    1197] 3/Âl-i İmran, 14
    - 487 -
    sonunda ya bütün azabı âhirette görmek üzere cehenneme yuvarlanırlar, ya da
    dünyada iken cezalarını görürler. Bu ceza, yerden ve gökten gelebileceği gibi,
    başka insanların eliyle de olabilir; kendi aralarında fitneler şeklinde de olabilir.
    Öte yandan, mü’minler de bir üst sınıfa geçmek, imanlarının sağlamlığının
    açığa çıkması, imanlarının derecelerinin belirlenmesi için denenirler. Onlar da
    ya kaybedip -Allah korusun- nifaka, fıska veya küfre dönerler, ya da imanları
    daha bir güçlenir ve derece alırlar.
    “Belâ gelmez kula Hak yazmayınca / Hak, belâ vermez, kul azmayınca.”
    Sına v Esna sında Gülüp Eğlenmek …
    İmtihan: Kazanmakla kaybetmeyi aynı anda hatırlatan esrarlı bir kelime...
    İçinde hem ümidi saklıyor, hem korkuyu. Niye unutuyor insan, dünyaya imtihan
    olmak için geldiğini? Dünya, sürekli ve her şeyle imtihana tâbi tutulduğumuz bir
    sınav salonu değil mi?
    Bülûğa erinceye kadar, imtihan öncesi: Kâğıt-kalem hazırlama safhası.
    Bülûğa ermekle, insan imtihan kâğıdını, amel defterini doldurmaya başlar ve
    ölünceye kadar aralıksız kalem oynatır. Bu imtihanın herkes için günün birinde
    sona ereceği mâlûm; ama kimin elinden kâğıdının ne zaman alınacağı belli
    değil. Sınav salonunda çok kalmakla değil, salonda kaldığı müddetçe doğru
    cevaplar önemli. Salonda yüz sene kalıp imtihanı kazanamayan da, 20 sene
    kalıp başarılı olan da var. İmtihan salonunda en önde oturmak, elbiselerin en
    güzelini giyinmek, kalemlerin en kıymetlisini kullanmak neticeye zerre kadar
    tesir etmez.
    İmtihanda önemli olan çok yazmak değil, doğru yazmaktır. On kâğıt
    doldurup, “bir” alamayanlar da var, bir kâğıtla “yüz” alanlar da. Öyle ise, uzun
    ömür, güzel şeylerden daha fazla yazmak için istenmeli. Bunların hepsi câiz,
    ama hiçbiri vâcip değil. Vâcip olan, şart olan: Sorulara doğru cevap vermek.

    8. BÖLÜM
    BAZI PROBLEMLER
    VE ÇÖZÜM YOLLARI
    - 490 -
    50. HUTBE
    ALLAH TEÂLÂ VE RASÛLÜNE KARŞI SAVAŞANLAR:
    FÂIZCI DÜZEN VE FÂIZCILER!
    أكْلُوُنَ الرِّبوٰا لَ ا يَقُومُونَ الَِّ ا كَمَا يَقُومُ الذَّ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ المَْسّۜ ذٰلكَِ باِنَهَُّمْ � الَذَّ۪ينَ يَ
    قَالوُٓا انِمََّا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاحََلَّ اللهُّٰ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ
    مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
    “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar.
    Bunun sebebi onların, “Alım satım da ancak faiz gibidir” demeleridir. Hâlbuki
    Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir
    öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişte yaptığı kendisine aittir, işi de Allah’a
    kalmıştır. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere
    cehennemliklerdir.” 1198
    يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَ ا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ
    “Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı
    sevmez. Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı
    sevmez.” 1199
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden
    kalanı bırakın.” 1200
    أذَْنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولهِ۪ۚ وَانِْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالكُِمْۚ لَ ا تَظْلِمُونَ وَلَ ا � فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَ
    تظُلْمَُونَ
    “Bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size bir savaş açıldığını
    bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere
    anaparanız sizindir.” 1201
    Hanefî fakîhlerinden Serahsi; “fâiz’in kesin olarak haram kılındığını
    beyandan” sonra, fâizcilik yapanlara beş çeşit cezanın verileceğini
    zikretmektedir.
    1198] 2/Bakara, 275
    1199] 2/Bakara, 276
    1200] 2/Bakara, 278
    1201] 2/Bakara, 279
    - 491 -
    Birincisi: Şeytan çarpmışa dönmek. Allah Teâla:
    “Faiz yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka halde
    (kabirlerinden) kalkamazlar”1202 buyurmuştur.
    Fâiz yiyenin karnı kıyâmet günü öyle şişer ki, ayakları onu taşıyamaz.
    Kalkmak istedikçe, ayakta duramaz düşer. Şeytan çarpmış insanlar gibi olur,
    bir türlü ayağa kalkamaz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
    “Yediği fâizler miktarınca karnına ateş doldurulur.”
    İkincisi: Bereketin kaldırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah, fâizin
    bereketini tamamen giderir”1203 buyurulmuştur. Yani bu yolla kazanılan mal ve
    paranın bereketini Allah yok eder, demektir. Bu bereketin kaldırılması, elde
    edilen o fazlalıktan istifade edilememesi şeklinde de tevil edilmiştir. Öyle ki; ne
    fâizci kendisi, ne de evlâdı, bu faiz kazancından istifade eder.
    Üçüncüsü: Allah’a karşı savaş açmış olmaktır. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:
    “Eğer faizden vazgeçmezseniz, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olduğunuzu
    bilin.”1204 Burada fâizcilik yapanlar, Allah Teâlâ’ya karşı savaşanlar zümresinden
    sayılmıştır.
    Dördüncüsü: İnkâr etme hastalığıdır. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:
    “Ey iman edenler, gerçekten mü’min iseniz Allah Teâlâ’dan korkun, fâizden
    (henüz almamış olup da) kalanını bırakın”1205 Bu husustaki diğer âyet-i kerimede:
    “Allah (haramı helâl tanımakta) ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimseleri
    sevmez”1206 buyurulmuştur. Yani, fâizi helâl görerek sürekli inkârcılık yapanları
    ve fâiz yiyerek günaha dalmış olanları Allah sevmez.
    Beşincisi: Cehennem’de ebedi kalmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    buyurulmuştur:
    “(Her) Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir ki, orada (bir daha
    çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 1207
    Bu, ribânın (fâizin) haramlığını kabul etmemenin cezasıdır. Mü’minler;
    Serahsi’nin kat’î nasslara dayanarak izah ettiği bu “beş ceza” üzerinde iyi
    tefekkür etmelidirler.
    1202] 2/Bakara, 275
    1203] 2/Bakara, 276
    1204] 2/Bakara, 279
    1205] 2/Bakara, 278
    1206] 2/Bakara, 276
    1207] 2/Bakara, 275
    - 492 -
    Molla Hüsrev: “Fâiz yiyen kimsenin şâhidliği kabul edilmez. Zira, fâiz yiyen
    kimse fâsıktır” der. Mebsut’ta; “faiz yemekle şöhret bulmuş (tanınmış) olmak”
    şart kılınmıştır. Çünkü ticaretle uğraşanlar, akdi ifsad eden sebeplerden (akd-i
    fesid’den) çok az kurtulurlar. Bunların hepsi fâizdir. Öyle ise şâhidliğin kabul
    edilmemesi için; fâiz yemekle şöhrete ulaşmış (tanınmış) olmalıdır” hükmünü
    beyan etmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’de fâiz günahı için kullanılan sert ifâdeler, şirk dışında
    başka hiçbir günah için kullanılmaz. Bunun sebebi, fâiz suçunun büyüklüğü
    ve şümûlü ile ilgilidir. Allah Teâlâ, zerre kadar zulmetmez. Küçük bir suça
    büyük cezâ vermez. Cezâ, suçun büyüklüğüyle orantılır. Fâiz konusundaki sert
    ifâdeler, fâizin tüm topluma zararları dokunacak, adâlet ve dengeyi bozacak
    büyüklükte ve doğurgan bir suç olmasından dolayıdır. Kur’an ve Sünnet’te en
    şiddetli dille yasaklanan fâizin mü’minler için kaçınılması gereken çok önemli
    bir problem olduğu gâyet açıktır. Dünyada sınıf farklılıkların ve düşmanlıkların
    ortaya çıkmasına zemin olması, fakir-zengin arasında uçurumlar oluşturması,
    sömürü ve zulmün yayılmasına sebep olan bir suçun, âhirette cezâsız kalması
    beklenemez. Fâizin ne büyük bir belâ olduğunu kısaca ifâde etmeye çalışalım:
    a- İlk büyük tahribi, rûhî ve ahlâkî değerler üzerinde olan fâiz, korkunç bir
    haramdır. Çünkü fâiz, insanda bencillik, cimrilik, katı kalplilik, duygusuzluk,
    zaafları ve zor durumları sömürme, ihtiras, maddeye tapma gibi en iğrenç
    duygu ve düşünceleri geliştiren, sevgi, şefkat ve yardımlaşmaya ilgisiz kalan
    büyük bir sömürü aracıdır.
    b- Fâiz, sosyal zararları da son derece büyük olan bir İlâhî yasaktır. Bireyleri
    bencil ve nefisperest kılarak bütün fertler arası ilişkileri menfaatlere dayandıran
    ve böylece ahlâkî çözülmelere neden olan fâiz, toplumun sâbit gelirlilerini ezen
    korkunç bir sömürü çarkıdır. Zira, fâize dayanan ekonomik düzenlerde mal
    varlığı daima fakirlerden fâizcilere ve fâizli kredi kullananlara akar. Bu sebeple
    rant peşindeki azınlığı giderek zenginleşen, sâbit gelirli çoğunluğu sürekli
    fakirleşen bir toplum yapısının oluşumu kaçınılmazdır.
    Fâizli ekonomik düzenlerde zarara uğrayan, ihtirasla sömürülen grup, her
    zaman sâbit gelirli tüketici çoğunluk olan halktır. Fâizli krediler kullanan
    menfaatperest yatırımcı ve tüccarlar da ödedikleri fâizleri hep ürettikleri
    ve mübâdele ettikleri malların mâliyetine ilâve ederler. Malın üretiminden
    perakendeci esnafa kadar bütün evrelerde fâizli kredi, malın fiyatını büyük
    oranlarda artırır. Böylece tüketici büyük halk kesimi ezilir de ezilir. Fiyatları
    aşırı şekilde artıran fâiz, alım gücünü zayıflatarak tüketimin kısılmasına, kısılan
    tüketim de, üretimin azaltılmasına neden olur. Böylece işsizlik yaygınlaşır.
    - 493 -
    İşsiz sayısı arttıkça, işçi ücretleri düşer. Bu da giderek sosyal sefâleti doğurur
    ki, neticede ortaya çıkacak huzursuzluk, anarşi ve fesat, tüm toplumu boğan bir
    fitneye dönüşür.
    Rabbimiz Kur’an’da bu gerçeği şöyle açıklar:
    “... Allah fâizi mahveder. (Zekât ve infak gibi) sadakaları da arttırır...”1208
    Yüce Peygamberimiz de, mahvın iktisadî şeklinede şöyle dikkatlerimizi
    çeker: “Pek çok da olsa, fâizle kazanan her kişinin sonuçta fakirliğe düşmesi
    kaçınılmazdır.” 1209
    c- Ekonomik hayat için zarûrî olduğu propaganda edilen fâizin asıl büyük
    zararı ise, ekonomidedir. Toplum kalkınmasını engellemesindedir. Zira
    ekonominin emeksiz, rizikosuz büyük kazançlar, aşırı çıkarlar ve ihtiraslar
    üzerine kurulmasına, yani rant ekonomisine dönüşmesine ve büyük kitlenin
    aleyhine rantın büyümesine sebep fâizdir. Gerçek toplum kalkınması için
    zarûrî olan ucuz sermaye sağlanmasına ve ancak 3-5 senede üretime geçebilecek
    büyük ve ciddî yatırımlara rağbet olunmasına engel olan fâizdir.
    Fâize dayanan ekonomik düzenlerde bankacılar kendi paraları yanı sıra,
    toplum kalkınması için gerekli olan paranın çok önemli bir bölümü olan halk
    tasarruflarına da yaptıkları sürekli reklâmlar yoluyla sahip olurlar. Böylece
    yalnız kendi paralarının fâizini değil; kendi paralarının kat kat fazlası olan halk
    tasarruflarının fâizlerini de alırlar. Sermayeye hâkim olan gözü dönmüş bu
    modern fâizci para babaları, düşük bir yüzde ile aldıkları paraları ancak büyük
    yüzdelerle devrederler. Hep büyük kârlar gözetir ve paranın parayı çektiği
    büyük rantı devşirirler. Her yıl büyük fâizler ödeyen yatırımcı toplum kesimi
    de kazancı çok olan ama çoğu kez toplum için zarûrî olmayan üretime yönelir.
    Böylece ciddî yatırımlar ertelenir, toplum muhtaç olduğu atılımı yapamaz.
    Bütün bunların sebebi fâizdir.
    Kısaca değinmeye çalıştığımız bu rûhî, ahlâkî ve iktisadî zararları
    sebebiyledir ki Allah bize fâizi haram kılmıştır. Peygamberimiz de fâizle ilgili
    her çeşit işi ve işlemi yasaklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyeni, fâiz yedireni,
    fâiz akdini yazanı, bu işleme kâtiplik yapanı, bunlara şâhitlik yapanı lânetledi,
    bunlara “Allah lânet etsin!” buyurdu.
    Şurası çok iyi bilinmelidir ki, fâiz ilkelliğin, eski câhiliyye anlayışının
    delilidir. Aşağılığın, gericiliğin belirtisidir. O yüzden, Peygamberimiz Vedâ
    1208] 2/Bakara, 276
    1209] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
    - 494 -
    haccında, câhiliyye döneminde yürürlükte olan fâizin bütün çeşitlerini
    ayaklarının altına alıp kaldırmış ve yasaklamıştır. İslâm olmadan bir toplum
    mânen gelişemez. Maddî yoldan da adâletli bir servet dağılımına kavuşamaz.
    Gelişemeyen bir toplum da fâizi kaldıracak bir güç bulamaz. Onun mahkûmu
    olur. Ahlâken yükselememiş, yardımlaşma duygularıyla bezenememiş, bir
    bütün olarak kalkınma şuuruna varamamış ve sömürmeyi lânetleyememiş
    insanlar pek tabiî ki, fâize karşı çıkamazlar.
    Çok büyük bir sömürü düzeni olan, toplumu kamplara bölen ve sermaye ile
    emeği birbirine düşman kıldığı için de sosyalizm ve komünizmin materyalizmle
    birlikte ana kaynağı olan fâize karşı çıkılmamasının sebebi, onun ekonomi için
    zarûrî olması değildir; Fâizcilerin aldatıcı propagandalarıdır. Daha da önemlisi,
    ona karşı çıkabilecek kadroların da bu zulüm düzeninden çıkar sağlamalarıdır.
    İslâm, mekanizmanın fâiz üzerinde kurulu olmasını reddeder. Milyonlardan
    toplanan paraların bir avuç fâizcinin yönetimine terkedilmesini onaylamaz.
    Mutlu ve putlu azınlığın refahı için toplumun büyük kesiminin kan ve terinin
    içilmesini yasaklar.
    İnsan fıtratı ile çatışan fâiz olmaksızın âdil bir düzen elbette kurulabilir.
    Fâizin yerini kazanç ümidine, şahıs ve devlet adâletine, zekâtlı, karz-ı hasenli,
    şirketli sağlıklı bir ekonomiye bıraktığı bir nizamda tasarruflar tabiî ki
    toplanabilir. Bereketli bir düzen kurulabilir. Ama bunu kapitalizmin olmayan
    merhametine, fâizcilerde hiç bulunmayan insafa bırakarak sağlamak, mümkün
    değildir. Fâizi savunanlar ve bu sümürü düzenini ayakta tutmak için gayret
    gösterenler kadar fâize ve ekonomik zulme karşı olanlar çaba göstermeden
    adâlet sağlanamayacaktır.
    Fâiz, bir kan nehridir. Buraya giren kanlanır ve kan kokar. Kan ise pistir.
    “Fâizli kredi alınmazsa müslüman güçlenemez” görüşü bâtıldır. Doğru olan;
    “müslümanlar birleşmez ve şirketleşemezse güçsüz kalırlar” görüşüdür. İslâm’ın
    yasakladığı ve fâillerine harp ilân ettiği tefecilik de, banka fâizciliği de büyük
    bir haramdır. Onda ısrar eden kişi Cehennemliktir.
    İslâm, yalnız âhiret nizâmı olmadığı için fâize getirdiği dünyevî cezâlar
    da büyüktür. İslâm Hukukunda ribâyı/fâizi helâl gören kişi, İslâm dâiresinin
    dışına çıkmış bir mürteddir. Mürted, mü’minlere ne vâris olabilir, ne de miras
    bırakabilir. Nikâhı da düşer, mü’minlerle evlenemez. Mürtedin cezâsı çok
    büyüktür. Fıkıh âlimlerine göre; fâiz alıp verenler topluluksa üzerlerine ordu
    gönderilerek kendileriyle savaşılır. Malları da müsâdere olunur. 1210
    1210] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 3, s. 257-262
    - 495 -
    Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en
    kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor.
    “İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak.
    Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak.”1211
    Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da,
    bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır.
    “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye
    bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili
    kara borsa!”
    Ne mutlu başta fâiz olmak üzere tüm haramlardan kaçanlara, parayla
    imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
    1211] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
    - 496 -
    51. HUTBE
    OLUMSUZ DEĞIŞIM
    Âyet :
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ
    “…Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını
    değiştirmez…” 1212
    يَٓا ايَُّهَا الذَّ۪ينَ امَٰنُٓوا انِْ تَتَّقُوا اللهَّٰ يَجْعَلْ لَكُمْ فرُْقَانا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَئَِّاتكُِمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللهُّٰ
    ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
    “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk ve isyandan)
    sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile yanlışı ayırt
    edecek özellik ihsan eder).” 1213
    رَبَّنَٓا اَفْرِ غْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize
    cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1214
    Gelişme, ilerleme, güzelleşme anlamında kullandığımız “değişim”,
    günümüzde daha çok olumsuz anlamlar içeriyor. Artık değişim denilince
    yozlaşma, bozulma akla geliyor. Değişim günümüz dünyasında Müslüman
    geçinenler açısından dünyevîleşmeyi ifade ediyor.
    İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-bilinçsiz
    taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim mahallenin durumu,
    bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp muhafazakârlaşan, uzlaşmacı,
    pragmatist, liberal bir çizgiye doğru devamlı bir kırılma yaşanan, satılan
    salyangoza karşı çıkılmadığı gibi alıcısının bol olduğu bir mahalle… “Lâ”sı
    olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; teslimiyeti, itaati ve olumlu anlamda
    (yani, Allah’a isyan edenlere) isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor.
    Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle, anayasalarıyla
    uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak
    isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene pasif destek
    1212] 13/Ra’d, 11
    1213] 8/Enfâl, 29
    1214] 2/Bakara, 250
    - 497 -
    veren mahallemizin insanları, artık düzenin en temel kaynağı olan anayasayı
    sahiplenmeye çağrılıyorlar. İçlerinde tevhid erlerinin de bulunduğunu bildiğimiz
    büyük kuruluşlar, hormonal büyü(tül)menin gereği olarak, kamuoyuna daha
    dün “yetersiz ama evet” mesajları veriyordu. Yarın da büyük ihtimalle, üstü
    örtülü veya apaçık şekilde demokrasiyi savunmanın sonucu olarak; cihadı, oy
    sandığının içinde kaybolmak olarak tanımlayacaklar.
    “Demek ki düzene karşı çıkanların bile önemli bir kısmı, Kur’anî temel
    verilerden, tâğutu tüm kurum ve kurallarıyla reddettiğinden dolayı değil,
    beşerî hesaplardan dolayı düzene muhâlif görünüyormuş. Uzlaşma adıyla
    cephelerini terk edebilen, kitabın bir kısmını reddettiğini fark edemeyen,
    kahraman geçinen zavallılarmış. Kafadaki kelliğin gözükmesi için iyi ki zaman
    zaman takkeleri düşüren kuvvetli rüzgârlar esiyor. Artık tâğut, velâ, berâ,
    günahta ve küfürde yardımlaşma, hâkimiyet, hüküm koyma, teşrî, yani kanun
    koyma, ilâhlığa yeltenme, tevhidî ilkeler, şirkten sakınma, beşerî ideolojileri
    red gibi kavramlar radikal sanılan kesimlerde bile etrafına insan toplamak için
    işportacı sloganlarıymış, demek ki” dese biri, çok ağır ve sert mi olur? Kimi
    “İslâmcılar”ın takvimleri hâlâ 28 Şubat’ı gösteriyor. İlkesel değilmiş demek ki
    tavırlar, konjonktürelmiş ki, bu kadar basit imtihanlarda bile bu kadar kurum
    savrulabiliyor. Bu tavırlar, şirki izâle ve tevhidi ikame etme görevini üstlenen
    İslâmî değişim ve dönüşüm taraftarı muvahhid gençleri daha bileyecek,
    kendilerine daha çok iş düştüğü bilinciyle onlar maratona devam edecek.
    Aslında bir Kur’an insanı muvahhid mü’mini; demokrasi, düzen, Amerika,
    ılımlı İslâm anlayışının nefse hoş gelen uzlaşmacı çizgisi veya başka hiçbir şey
    değiştiremez. O bir kez değişmiştir; tevhidi öğrenmiş ve inanmıştır, Kur’an’a
    uymuş ve her şeyiyle değişmiştir. Bir daha değişmeyecek hale gelmiştir.
    Hani kıssa şeklinde anlatılır: Muvahhid bir mü’minle dini de dünyayı da
    doğru anlamamış bir Mevlevî dervişi karşılaşmışlar. Dervişe sormuş bizimki:
    “Siz ne yaparsınız?” diye. O da yaptıkları semâ denilen derviş dansını kast ederek
    cevaplamış: “Biz ‘Allah’ der, döneriz. Peki, ya siz ne yaparsınız?” Muvahhid
    mü’min cevap vermiş: “Biz bir defa ‘Allah’ dedikmi, bir daha dönmeyiz!”
    Mü’min, “Allah” dedimi, bir daha dönmez, dönüşmez, dönüştürülemez. O
    gerçeği bulmuştur. Başkaları ona, İslâm’ın vaad etmediği hangi güzel şeyi vaad
    edebilir ki?! O, güç kaynağını bilir; Allah’tan başka güç ve kuvvet tanımaz. O
    rızık kaynağını bilir; O’ndan başka Rezzak’ın varlığını kabul etmez. O malınmülkün
    esas sahibini bilir ve inanır ki, mülkün sahibi mülkü dilediğine verir,
    dilediğinden alır, dilediğini onurlu-şerefli kılar, dilediğini zelil eder.
    - 498 -
    O bilir ki, düzenin cenneti yoktur; nimetleri sanaldır, tadı sahtedir, vaadleri
    kandırmacadan ibarettir. Onun yararı çok azdır, azın azı. “Metâun kalîl”; az bir
    yarar, yalancı menfaat…
    Muvahhid mü’min bilir ki, iman kazandırır; hem dünyada, hem âhirette.
    Allah, sadece Kendi yolunda olanlara hayatı kolaylaştıracak, güzel bir hayat
    verecek, kalp mutmainliği ihsan edecektir. Âhiret açısından zaten o kazançlıdır.
    Bütün bunlara rağmen; bizim mahallenin insanlarının, özellikle 28 Şubattan
    bu yana, bırakın olumlu gelişme içinde ilerleyip koşmaları; yerinde saymaları,
    dünkü çizgilerini korumaları bile takdir edilecek özellik oldu. Sayıları 167
    000’i geçen dernek ve vakıflar, hele büyüdükçe zemini daha kayganlaşıyor;
    içindekileri merkeze, demokrasiye, muhâfazakârlığa, ılıman İslâm anlayışına
    doğru savuruyor. Artık “tekbir” sloganları yerine “tedbir” çağrıları yapılıyor,
    bazıları “tehdit” şeklinde algılamasın diye “tevhid” gündeme bile getirilmiyor.
    Artık en fazla tüketilen kavramlar; maslahat, zaruret, hılfu’l-fudul, eman
    vb. İnsanımız artık ümmetin nasıl gâlip geleceğinden bahsetmiyor bile; hâlâ
    Rumların gâlibiyetine alkış tutuyor. Görmek istemiyor ki, Rumlar artık
    müslümanım diyenleri yanına alarak Müslümanlarla savaşıyor.
    Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve O’nun ayakları
    sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum oluyor insanlık.1215
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize
    cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!”1216 demesi gereken
    insanımız, “Rabbimiz, bize aceleyi (dünyayı) ver, biz korkmayı tercih ediyoruz,
    ayaklarımızı sâbit kılma, çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak
    istiyoruz, kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar gibi
    olmak istiyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!” diye fiilî olarak duâ ettiği
    müddetçe, her halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez.
    İnsanımızın çoğu şaşkınlığı ve sapkınlığı hidâyete tercih ediyor. Arayış
    içinde bile değil. Doğru ile eğriyi ayırt edemiyor. Hakla bâtılı karıştırmayı
    seviyor. Kitabın, doğru ile eğri arasında bir ölçü, bir furkan olduğunu1217
    çoktan unutmuş. “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk
    ve isyandan) sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile
    yanlışı ayırt edecek özellik ihsan eder).”1218 müjdesi, yalancı politikacıların bâtıl
    çağrılarının gürültüsüyle duyulmaz olmuş.
    1215] 47/Muhammed, 7
    1216] 2/Bakara, 250
    1217] 2/Bakara, 185; 25/Furkan, 1
    1218] 8/Enfâl, 29
    - 499 -
    Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla iman etmediği,
    imanlarına zulüm karıştırdığı veya en azından imanın tadına varacak bir
    kaliteye erişemediği için, İsrailoğullarının gittiği yoldan giderek dünyevîleşmiş
    ve yozlaşmış durumda. Adı konulmamış irtidadı, gerisin geriye cahiliyyeye
    dönüşü yaşıyor nice insanımız.
    Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl değiştirip dönüştürüyor?
    Dünyaya gelişigüzel bir bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi de gidişi de güzel
    olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı kâfirlere, hıristiyan ve
    özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan edilen olumsuz özelliklerin çoğu,
    bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla
    hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’min
    geçinenlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin
    gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları
    da... Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar, toplum için de geçerlidir.
    Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman,
    helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta
    (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak
    ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih;
    mutluluk veya felâketi, cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha
    tehlikeli olan, içimizdeki küfür ve kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk ve
    yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve onlara destek olan
    anlayıştır.
    “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda
    olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.” 1219
    “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır.
    İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan)
    alıp karanlığa götürür.” 1220
    “Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.”1221
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da
    size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” 1222
    “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz,
    üstün gelecek olan, en yüce olan sizsiniz.” 1223
    1219] 4/Nisâ, 105
    1220] 2/Bakara, 257
    1221] 13/Ra’d, 11
    1222] 47/Muhammed, 7
    1223] 3/Âl-i İmrân, 139
    - 500 -
    “Ey iman edenler, iman edin!” 1224
    Gönüllerdeki gâvurluğa savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan,
    dıştakine tavır almak mümkün değildir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki
    şirktir, küfürdür, tuğyandır dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan.
    İki milyara yakın kalabalığın yeniden tek bir İslâm ailesi şeklinde ümmet
    olması için, müslümanım diyenlerin her şeyden önce yeniden imanını; içinde
    yaşadığı sosyal, ekonomik ve siyasal yapıyı gözden geçirmesi gerekmekte, köklü
    değişikliklere ve değiştirmelere aday olması icap etmektedir. Bunun için de
    başlanacak yer: Şirkin izâlesidir, tevhidin ikamesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne ermek,
    takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip
    olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanların,
    nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin
    cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap olunacaktır. Allah,
    ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir.
    Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta
    girişmek mümkün değildir.
    Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları ve gençleri, okulları ve
    sokakları işgal edildiği halde farkında bile değiller. Ümmetin fertlerinin çoğu
    işgalcilerine tutkun, hayran ve yardımcı durumda. Ümmet, dostunu düşmanını
    tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, cellâdını ölesiye
    (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu
    değiştiremiyor. “Her yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!” Her yer işgal
    altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere yapılan değil; kafa ve gönüllere yapılandır.
    Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an
    öyle diyor: “…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”1225
    Yardım edilmesi istenilen cephelerden daha feci olanı, bu ülkedeki insanların
    durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar ve atacak taş bulduklarında
    taşlıyorlar, onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve kurtuluyorlar.
    Buradaki işgal sonucu ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz
    yere ölmemesi için mücadele etmeyi önemseriz, ama çevremizdeki insanların
    âhiretlerinin mahvolmaması için gayretleri daha öne çıkartırız. Önceliğimiz,
    insanların bedenleri değil, ruhları olmalı; Dünyaları değil, âhiretleri… İnsanların
    öncelikle karınlarını değil, gönüllerini doyurmalıyız.
    1224] 4/Nisâ, 136
    1225] 31/Lokman, 13
    - 501 -
    Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve hatta
    mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek yerleri
    ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar. Her tarafımızı kuşatmış şirk ve küfre,
    tuğyan ve isyâna savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır
    almak mümkün değildir.
    İlâhî yardım olmadan hiçbir netice alamaz, felâha ve zafere eremez mü’minler.
    Görevlerinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan,
    gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul eden
    dünyevîleşmiş müslümanlar bunca zulüm, vahşet, işgal ve şirkin dayatması
    karşısında kendilerine gelmezler ve Allah’ın ipine topyekûn sarılmazlarsa, İlâhî
    yardıma nasıl ulaşılır?
    İlâhî yardımdan, rahmeti yağdıracak özelliklerden uzak yaşamayı tercih
    etmenin bir sonucudur bu rezilce hayat, câhilce câhiliyye yaşayışı ve tuğyanla
    yönetilme. Kadın-erkek mü’minlerin birbirlerini velî kabul ederek birbirlerine
    iyiliği emredip gördükleri kötülükten sakındırmaları, namazı kılıp zekâtı
    vermeleri, Allah ve Rasûlüne itaat etmeleri, âhirette güzel meskenlere ve cennete
    ulaştıracağı gibi, Allah’ın rızasına ve dünyada Allah’ın rahmetine de sebep
    olacaktır.1226 Kur’an’a tâbi olup uymak ve Allah’tan korkmak, (şirk başta olmak
    üzere günahlardan sakınmak) insanı Allah’ın rahmetine ulaştıracak;1227 tüm
    (muvahhid) mü’minleri kardeş kabul edip aralarını düzeltmek İlâhî rahmeti
    harekete geçirecektir. 1228
    Allah, kullarına zerre kadar zulmetmez. İnsanın başına gelenler, kendi
    elleriyle yaptıkları yüzündendir. Bugünkü zillet de insanın tercihidir. İnsan
    hayrı da şerri de kendisi çağırır. “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan
    pek acelecidir.”1229 Allah’ın gösterdiği kıbleyi, istikameti, hidâyeti, izzeti, nimeti,
    kitabı terk edip rezilliği isteyen topluma Allah onu da verir. İnsan hürdür;
    dilerse cehenneme giden yolu tercih edebilir.
    “…Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını
    değiştirmez…”1230 Ayet, Allah’a itaatkâr bir kavmin nimet ve hayır
    istikametinden1231 masiyet yönünde1232 tercihte bulunarak kendini olumsuza
    1226] 9/Tevbe, 71-72
    1227] 6/En’âm, 155
    1228] 49/Hucurât, 10
    1229] 17/İsrâ, 11
    1230] 13/Ra’d, 11
    1231] Ebu Hayan el- Endülüsi, El-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1992, C.6, s.363
    1232] İbn Cerir-et Taberi, Cami’ul Beyan, Darul Fikr, Beyrut, 1999, C.8, s.159; Muhammed el- Emin bin Muhammed
    el- Muhtar, Edvau’l Beyan, Mektebetu İbn Teymiyye, Kahire, 1992, s.86.
    - 502 -
    doğru değiştirdikleri1233 takdirde Allah’ın da o kavmi (olumsuz yönde)
    değiştireceğini ortaya koymaktadır. Yine ayetteki “mâ bi kavm” ifadesi,
    değişebilirlik özelliğine sahip toplumsal yapı anlamına gelmektedir. Buna göre
    toplumsal yapıda meydana gelen değişim, o toplumda yaşayan bireylerde de bir
    değişiklik meydana getirmektedir. Ve yine tersine bir süreç olarak insanlarda
    meydana gelen değişmelerin de, toplumsal yapıda bir değişikliğe yol açtığından
    aynı şekilde söz etmek mümkündür.
    Nefiste yani iç âleminde olanı değiştirmek, takvâyı bırakıp Allah’ın âyetlerini
    terk edip hevâya tâbi olmaktır. İşte Enfal 53 ile Ra’d 11. âyetlerde yer alan enfüs
    kavramı, “şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter” mânâlarına gelmektedir. Demek ki
    toplumları olumsuz yönde değiştiren, yani Allah tarafından değiştirilmelerine
    neden olan dinamik, kimlik bunalımıdır.
    Her toplum kendi kültürünü oluştururken, halkına da bir kimlik kazandırır.
    Bu kimliği değiştirmeye kalktıkları an, toplumların kimliği de buna bağlı
    olarak değişecektir.
    Halkın, Allah’ın bizi yücelere tırmandırmak için gökten uzattığı ipe
    yapışıp yükselmeyi değil de, Allah’tan uzaklaştıracak ve alçaltacak özelliklere
    yapıştığından kendi seçiminin cezasını çekmektedir. Kâfirlerin azgınlığı ve
    çokluğu değildir bu durumun sebebi; insanımızın kendi intiharıdır: “Ey iman
    edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette
    olan kimseler size zarar veremez.”1234 Ayaklarının sırat-ı müstakim üzere sâbit
    kalmasını isteyen ve Allah’ın yardımını arzulayan kimsenin Allah’ın dinine
    yardım etmesi gerekiyor. 1235
    Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
    koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu
    nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir: Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar;1236
    lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olmak;1237 cinsel sapıklık, aşırılık ve yol
    kesmek;1238 günah, zulüm, refah ve zevke dalma. 1239
    Zaten Allah’a itaatsizlik, nimetlerine nankörlük dünyada da cezasız kalmaz:
    “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Bu yüzden Allah onlara,
    1233] İbn Kesir, Tefsiru-l Kuran’il Azim, Meüessetü Kurtuba,Kahire, 2000, C.8, s.119
    1234] 4/Nisâ, 105
    1235] bk. 47/Muhammed, 7
    1236] 7/A’râf, 5
    1237] 17/İsrâ, 16
    1238] 29/Ankebût, 28-29
    1239] 6/En’âm, 44
    - 503 -
    yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/ıstırabını tattırdı.”1240 Kitabın
    (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamanın da âhiretteki büyük
    cezadan önceki karşılığı, dünya hayatında rezil olmaktır.1241 Hz. Peygamber’in
    emrine muhâlefet de; fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir.1242 Önde gelenlerin
    ve sâlihlerin fesâdı önlememeleri1243 ve ekonomik dengesizlik, vurgun ve
    soygunlar da dünyevî azâbın ve helâkin sebeplerindendir. 1244
    Dinini sevenler İslâm dışı düzeni savunamazlar. Dindar geçinenler
    muhâfazakâr olamazlar. Muhâfaza edilmesi değil; mücâdele edilmesi gerekli
    yıkılası câhiliyye ve küfür düzeniyle çevrilmişiz çünkü. Hak Din, câhiliye
    düzenini muhâfaza etmeyi (muhâfazakârlığı) değil; câhiliyeyle inkılâbî
    mücadeleyi esas alır. Böyle olduğu halde, inkılâpçı tevhid dinini, muhâfazakâr
    bir din diye insanlara sunan tahrifatçı zihniyet, kendini olumsuz değiştirdiği
    gibi, dini de tahrif edip değiştirme eğilimindedir.
    Tüm peygamberler tâğutlarla mücadeleyi öne çıkaran1245 ve önce fertleri
    İslâmlaştırarak içinde yaşadıkları câhiliyeyi, tevhidî istikamete doğru olumlu
    tarzda değiştirmeye çalışan korkusuz önderlerdir.
    Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan uyarı,
    yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği,
    hatta tümden terk edilmesinin bu cinâyetlerin sergilenmesinde büyük katkısı
    vardır.
    Ve… hayra doğru değişip değiştirmeyeni değiştirirler. Çevresini olumlu
    anlamda değiştirmeye çalışmayan kimse, çevrenin olumsuz değişiminden
    payını alır. Neyin, hangi şeylerin değişmemesi gerektiğini, ayağımızın hangi
    çizgide sâbit kalmasını iyi bilip tespit etmek gerekiyor öncelikle. Değişim,
    dönüşüm derken, olumsuz değişimin kıskacında tükürdüğünü yalayan,
    gerisin geriye haktan dönen insanlarımızı hatırlamak gerekiyor. Pergelin sabit
    ayağında hiçbir kayma olmadan diğer ayağını belli sistem içinde açarak halkayı
    büyütmeye çalışmak; yapılması gereken bu.
    Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki,
    hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulamayan
    kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Olumlu şekilde
    1240] 16/Nahl, 112
    1241] 2/Bakara, 85
    1242] 24/Nûr, 63
    1243] 11/Hûd, 116
    1244] 11/Hûd, 84-86
    1245] 16/Nahl, 36
    - 504 -
    hayat boyu değişmeye çalışmayan, başkalarını değiştiremez. Gönül kapısını
    tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca
    açılacaktır. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını
    birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen, kendi güzel
    değişimini toplumu değiştirme yolunda kullanan kimsedir.
    Öyleyse haydi yeniden iman etmeye, bir daha değişmemek üzere yeniden
    Kur’an’la değişmeye. Güzele doğru değişip değiştirmeye.
    - 505 -
    52. HUTBE
    İTIDÂLDEN SAPMA: ILIMLI İS LÂM
    Âyet :
    أسَْٓاءُ وَالضَّرَّآءُ � أتْكُِمْ مَثلَُ الذَّ۪ينَ خَلوَْا مِنْ قبَْلكُِمْۜ مَسَّتْهُمُ البَْ � امَْ حَسِبْتمُْ انَْ تدَْخُلوُا الجَْنةََّ وَلمََّا يَ
    ﴾ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓ ا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ ﴿ ٤١٢
    “Yoksa, siz ey mü’minler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza
    gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar,
    kımıldatmaz zarûretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve
    beraberinde iman edenler; ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ diyesiye kadar.
    Bilin ki Allah’ın yardımı muhakkak yakındır.” 1246
    Sıcak savaşın (canla cihadın) terk edildiği, bununla birlikte “ben de
    müslümanım” diyen insanların resmî nüfusa göre çoğunlukta olduğu
    topraklarda soğuk ve sıcak şekilde süren hak ve bâtıl savaşı, günümüzde “hakiki
    İslâm” ile “ılımlı ve sahte İslâm” arasındaki savaşa dönüştü. Evet, müslümanların
    yaşadığı tüm ülkelerde Kur’an ve Sünnet çizgisindeki muvahhid müslümanların
    karşısında, yine kendisini müslüman; savunduğu ve koruduğu şeyleri de İslâm
    diye takdim eden zihniyet vardır. İslâm’ın ve müslümanların karşısına erkekçe
    çıkılmıyor. Müslümanın eğer birazcık ferâseti, azıcık basîreti varsa, hemen
    sahteliğini teşhis edebileceği şekilde İslâm maskesi takarak bâtıl, hak adı ve
    görünümüyle hakkın karşısına olanca zulüm ve istibdâdıyla çıkıyor. Bu maske
    yırtılmadan, altındaki iğrenç yüz teşhir edilmeden, halkın Allah’ın râzı olacağı
    hakiki İslâm safında yer almasına imkân ve ihtimal yoktur. Barışın, huzurun,
    müslümanca güzelliklerin önündeki en önemli engel, bu sahte müslümanlar ve
    bu sahte İslâmlardır, yani ılımlı İslâm anlayışıdır.
    Nâsır’lar, Kaddâfi’ler, Ziyaülhak’lar, devleti ele geçirinceye kadar hep bu
    maskeyi takmışlar, durumlarını kuvvetlendirinceye kadar tâvizsiz İslâm
    inkılâpçısı geçinmişler, oyunlarını sürdürebilmek için zaman zaman kullanmak
    üzere bu maskeyi yanlarında hazır bulundurmayı ihmal etmemişlerdir.
    Müslümanların yaşadığı hemen her ülkede lider ve önder kabul edilenlerin
    tavrı da çok farklı olmamıştır. Bu oyunun, yaşadığımız topraklarda daha
    zengin mizansenlerle oynandığını görmemek için kör olmak gerekmektedir.
    1246] 2/Bakara, 214
    - 506 -
    Bugün din, din adına tahrip ediliyor. Din adına, ehl-i sünnet adına İslâm’ın
    devlet ve şeriat anlayışına en büyük düşmanlıklar yapılıyor. Çoğu radyo ve
    TV’deki din programlarıyla hakiki İslâm’a en büyük iftiralar atılıyor. Din,
    önce câmilerde sonra dinin öğretildiği okullarda ve din dersi ve dinle ilgili
    programlarda kâfirlerin ve düzenlerinin hizmetine sunuluyor.
    Din dersleriyle putlar ve putçu düzenler gençlere sevdirilmeye çalışılıyor. Din
    öğreten kurs, okul ve fakültelerde bu uzlaşmacı, tâvizci, Amerikancı İslâm’ın
    askerleri yetiştirilmek isteniyor. İslâmî değişim ve dönüşüme, tâğutlarla
    mücâdeleye, câhil halktan önce resmî din teşkilâtları karşı çıkıyor. Küfre ve
    küfrün tüm kurumlarına, dinî kurumlarla yardım ediliyor.
    Allah’la harbetme kabul edilen fâiz, hac için Diyanetin mecbûriyetlerinden
    biri haline getiriliyor. “Câmi, siyasete âlet edilmemeli” diyen egemen güçler,
    câmileri ve tüm dinî kurumları kendi devlet siyasetine istediği doz ve şekilde
    âlet ediyor ve kullanıyor.
    Vaazlarla, dinî konuşma ve din dersleriyle tâğutlara ve onların düzen ve
    uygulamalarına saygılı, putlara hürmetkâr veya en azından müsâmahakâr,
    düzene ayarlanmış vatandaş yetiştiriliyor. Allah’ın evi olması, sadece Allah’a
    çağrı yapılması gereken yerler olan câmiler (), devlet dairesi; Peygamber’in
    vârisi ve Allah’ın memuru olması gerekenler de zâlim bir düzenin memuru
    haline geliyor. Câmiler bile Allah’ın değil, tâğûtî yasaların hâkimiyeti altına
    giriyor.
    Bu insan eliyle değiştirilerek kuşa benzetilmiş muharref müslümanlığa
    hizmet etmek amacıyla din öğretecek öğretmenler putlara saygı duruşunda
    bulunabiliyor. Din kurumlarında görev almak veya öğrencilere din anlatmak
    isteyenler, hangi dine hizmet edeceklerini karıştırmasınlar diye, ılımlı İslâm
    ilkeleriyle ancak bağdaşabilecek sözler söylüyor, daha işe başlarken nasıl
    bir din tercihi yaptığını zâhiren deklare etmiş oluyorlar. Tâğûtî düzene ve
    tâğutların yoluna bağlı kalacaklarına dâir taahhüde giriyor, belge imzalamakta
    tereddüt etmiyorlar. Din eğitimi almak isteyen bir kız, İmam-Hatip ve İlâhiyat
    Fakültelerinde yine bazı din hocalarının teşvik ve zorlamasıyla, en azından
    rızâsıyla başını açmak zorunda bırakılıyor. Bazıları da başörtü farîzasını
    teferruat, böyle bir din tercihini de büyük hizmet diye sunuyor.
    Resmî kurumlar böyle de, bazı gönüllü teşkilatlar farklı mı? Subay ve
    astsubayların askerî gazinolarda içki içebileceklerine, oralardaki her çeşit haram
    eğlencelere katılabileceklerine dair bazı hoca efendiler fetvâlar verebiliyorlar.
    Üniversitelerdeki kızların ılımlı bir dine hizmet için başlarını açabileceğini,
    - 507 -
    açmaları gerektiğini tavsiyeden de öte emredebiliyorlar. Bazıları köşelerine
    çekilmiş, sadece tesbih çekmekle işin hallolacağını düşünüyor. Havadan sudan
    konuşmayı tercih edip, suya sabuna dokunmamaya özen gösteriyor. Hâlbuki
    suya sabuna dokunmadan temizliğin ve temiz kalmanın mümkün olmadığını
    çocuklar bile bilmektedir.
    Televizyon müftüleri zaten malûm. Çoğu TV. ve gazetelerin bütün imkân
    ve fırsatları kullanarak zaten gerçek İslâm’la savaştığını bilmeyen yok. Onların
    birkaç kuşu birden vurmak için atmak istediği taş olarak programlarında yer
    verdiği yeşil rengin ne derece ılımlı tonları olduğunu, yeşilden başka her renge
    benzediğini görmeyen, bilmeyen yok. Bu program ve köşelerin Allah’ın dinine
    değil de; ulusal muharref Türk dinine hizmet etmeyi amaçladığını, bu çerçeveye
    uymayan basit ve etkisiz bireysel tavırların bu çorbaya çeşni katsın diye dozu
    ayarlı acı biber şeklinde kabul edildiğini görmek gerekir.
    Uslandırma ve sulandırma: Ilımlı İslâm anlayışının dış kaynaklı olduğunda
    şüphe yok. Zaten tek millet olan küfür cephesi, yerlisi ve yabancısıyla işbirliği
    yaparak İslâm’ın rengini değiştirmeye çalışıyorlar. Allah’ın râzı olduğu dinden
    ve onu yaşayanlardan râzı olmayacak olan Batılılar,1247 Müslümanları hak
    dinden uzaklaştırmak için silâhlı ve silâhsız her çeşit mücâdele ve fitneden
    çekinmediklerini tarih boyunca ve güncel nice örneklerle ortaya koyarlar. BOP
    (Büyük Ortadoğu Politikası), müslümanların kökünü kazıyamayacağını ve
    çok pahalıya mal olan işgallerle işi halledemeyeceğini anlayan büyük şeytan
    Amerika’nın kendilerine göre doğunun ortasında, Ortadoğu’da radikal diye
    tanımladığı kaynağa bağlı gerçek İslâm’ı terörize edip suçlamak, yasakla(t)mak
    ve ılımlı İslâm anlayışını daha bir yayıp dayatmaktır. Böylece uslandırılmış ve
    sulandırılmış bir dini İslâm diye takdim edip sadece adı ve kâfirleri rahatsız
    etmeyecek özellikleri kalan din anlayışı ile yetinen sözde müslümanları
    emperyalist hedefleri istikametinde köleleştirmektir.
    Halk ne yapsın; artık halk Peygamber denilince sadece gülü aklına
    getirmektedir. İbâdet denilince sadece cuma ve teravih namazını, Allah’a
    yaklaşma denilince kandil gecelerindeki bid’atleri, kabirleri yüceltmeyi, evliyâyı
    uçurtmayı, mevlitleri, içinde bol bol aşk, sevda kelimeleri geçen ezgi ve ilâhîleri
    gündemine alıyor. Allah’tan değil; türbelerden ve Hızır’dan medet umuyor,
    Allah’a (bilinçsizce şirk karıştırarak) iman edip tâğutlara kulluk yapıyor, “Allah
    devletimize zeval vermesin!” duâlarını dilinden eksik etmiyor.
    1247] 2/Bakara, 120
    - 508 -
    Küfre isyânı emreden din, kâfirlerin ve küfrün koltuk değneği, düzenin
    destek ve dayanağı haline gelmiş durumda. Laiklik ve demokrasi, düzen ve
    kurucusu dinle ilgili konuşma ve derslerle sevdirilirken, Allah ve Rasûlü’nün
    istediği hakiki dine giden yollar din adına tıkanıyor. Müslümanların kestiği
    kurbanların derileriyle gerçek dine düşman kurumlar biraz daha güçleniyor.
    Kur’an’ı seçim nutuklarında öpüp alnına koyanlar Kur’an’ı mahkûm ediyor,
    ahkâmına düşmanlık yapıyor. İnsanlar, Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini
    değil; câhiliyye hükümlerinin namaz kılanlar tarafından yürütülmesini istiyor.
    Özetin özeti olarak kısa ve basit bir çerçevesini çizdiğimiz Atatürk
    ilkelerine ters düşmeyen, tâğûtî ilke ve yasalara uygun ve saygılı bu İslâm,
    Amerika ve Avrupa’nın da râzı olduğu İslâm’dır. Hâlbuki Kur’an, hıristiyan ve
    yahûdilerin, kendi milletine (dinine) tâbi olmadıkça Rasûl-i Ekrem’in şahsında
    müslümanlardan kesinlikle râzı olmayacaklarını beyan ediyor.1248 Nasıl, onlar
    Allah’ın dininden ve ona uyan dindardan râzı değillerse, onların râzı olduğu
    bir dinden ve dindarlıktan da Allah’ın (ve muvahhid mü’minlerin) râzı olması
    beklenemez.
    Yine, laikliğe aykırı olup olmadığı hiç tartışılmadan, cumhuriyetin ilk
    yıllarından bu yana müftü, vâiz ve imamlara, din öğretmenlerine maaş, makam
    ve imkânlar veriyorlar. Tabii, Allah’ın hükmüyle hükmedilmesine en büyük
    irtica damgası vuran bir düzen, bu maaşları Allah rızâsı için vermeyeceğine
    göre, niçin veriyor dersiniz? Elbette ılımlı İslâm için ve bu tür İslâm’a katkı
    sağlayanları ödüllendirmek için.
    Bütün bunlar, yaşanılan, anlatılan, serbest olan, teşvik gören dinin, adına
    İslâm denilse de gerçek İslâm’la öz yönüyle alâkası olmayan tahrif edilmiş
    sahte bir din olduğudur. Aslında, tek hak din olan İslâm’ın o devirdeki şekli
    olan gerçek hıristiyanlık nasıl tahrif edilmiştir? Müslümanlar bu hususu tekrar
    düşünmeli ve ona göre tedbir almalıdır. Çünkü aynı oyun günümüzde İslâm’a
    karşı da oynanmaktadır. Müslümanların da bu oyuna gelmediklerini maalesef
    söyleyemiyoruz. Onları uyaracak olanların kendi horlamaları, şeytanî bir
    müzik gibi ruhlara dinî(!) gıda ve heyecan vermekte, uyarıcılar icrâ ettikleri
    mûsikîye ninnileri de güfte ve nağme olarak katmakta, bu sanatlarının karşılığı
    olarak ücretlerini de efendilerinden almaktadırlar.
    Önceleri örf-âdet dini haline getirilmiş, pasifize edilerek uyuşturulmuş
    şekliyle, bid’at ve efsânelerle, Kesikbaş hikâyeleri, Bektaşî fıkraları, uydurma
    kerâmet ve evliya menkabeleleriyle, gâfil veya hâin, câhil veya yobaz, yarım
    1248] 2/Bakara, 120
    - 509 -
    veya çeyrek hocalar vâsıtasıyla yarı yarıya tahrif edilmiş ve sultanların emrine,
    sarayların yönlendirmesine çoktandır girmiş bir İslâm’ı devralan Kemalizm,
    hiç de güçlük çekmedi dini bugünkü sulandırılmış haline getirmek için.
    İnkılâplarla, zorlamalarla, karşı çıkan üç-beş hocayı darağaçlarında sallandırma,
    diğerlerine maaş ve makamlar dağıtarak avlamayla, devletin tahakkümü ve
    değişik yönlendirmeleriyle, küfür rejiminin kurumlarıyla, özellikle kurs, okul,
    din teşkilatı ve demokrat/muhâfazakâr/sağcı partiler aracılığıyla vatancılık,
    milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık) ilâvesiyle, atalar mirası olan din anlayışını
    bugünkü ulusal Türk dini haline kolaylıkla getirdi. Ve bugün İslâm, aslî hüviyetini
    halk yığınlarının zihninde ve yaşayışında kaybederek şu çizgilere geldi:
    Putlara ve putçulara (isteyerek veya istemeyerek) yardım eden,
    Mü’min-kâfir ayrımı değil; Türk-yabancı, devletçi ve bölücü diye insanları
    ayıran,
    Tüm kâfirlere değil; sadece komünizme, biraz da Ermenilere ve Yunanistan’a
    düşman olan,
    Düzeni veya düzenin bazı kurumlarını savunan,
    Dini siyasetten ayrı kabul edip devleti dinden, dini de devletten ayıran,
    Grupçu, partici, ağabeyci, üstadcı olan, sahte kahraman ve sahte şeyhlerin
    izinden gitmeyi şeref sayan,
    Dâvâ için her yolu meşrû gören, hizmet için her tavizci fetvâya uyan,
    Müslümanım demek yerine; Türküm, milliyetçiyim, mukaddesatçıyım,
    demokratım, filan partiliyim, falan tarikattanım demeyi tercih eden,
    Doğduğu veya doyduğu yeri putlaştıran, ümmetçi değil; ırkçı olan,
    Ulusal simgelerle, ulusal sınır ve ulusal tarihiyle gurur duyan,
    Cihad denilince ürken; korkak, uyuşuk, mıymıntı ve pasif yaşayıp
    dünyevîleşen,
    Namaz ve tesbihle, virdlerle yetinen; mukaddesâta ve farzlara hücum edilir,
    haramlar şiirleşip süslenirken, nâfilelerle uğraşıp kapısına ve kalbine kadar
    gelen tehlikeden haberdar olmayan,
    Yöneticilerinin Allah’ın indirdiğiyle hükmedip etmemesini önemsemeyen,
    düzenin İslâmî olup olmadığını cehâlet veya ihânetinden ötürü tespit edemeyen,
    Bildiği hakikatleri ketmedip gizleyerek lânete uğrayan ve dilsiz şeytanlığa
    rızâ gösteren,
    - 510 -
    Rızık endişesiyle Allah’ın dinini ve âyetlerini satan, âyet ve hadisleri
    kâfirlerin istediği şekilde te’vil ve tefsir eden,
    İslâm’a düşman bir düzen ve devletin sanayileşip zenginleşmesini,
    kalkınmasını İslâmlaşmasından önce isteyen,
    Ülkenin daha bir Batılı olmasını, AB’nin, Avrupa’nın (gazab edilmiş ve
    sapıtmışların) yoluna uymayı fazilet gibi gören,
    Bazı küçük tamir ve ıslahatlarla yetinen, düzenin her şeyiyle baştan aşağı
    değişmesi gerektiğini düşünmeyen,
    Uzlaşmacı ve tâvizci; biraz Allah’ı, biraz da tâğutları memnun etmeye
    çalışan,
    Yaşadığı ülkede iki kişinin öldüğü bir âfete üzüldüğü kadar Filistin’deki
    vahşete, Irak’taki işgale vb. üzülmeyen, onlara duâlarıyla bile destek olmayan,
    Amerika’nın çıkarları doğrultusunda Kore’de savaşmayı normal gördüğü
    halde, meselâ Filistin, ya da sözgelimi Lübnan’da siyonist yahûdilere karşı
    müslümanlarla beraber savaşmayı aklının ucundan geçirmeyen,
    İslâm devleti, imamet, bey’at, çocuklarının müslümanca yetişmesi gibi
    konulara ehemmiyet vermeyen ya da önem verdiğini düşünse de takınılacak
    tavrı belirleyemeyen,
    Hafta sonu müslümanı, Cuma ve Bayram müslümanı haline gelen... müslüman
    tipi sadece yetişmedi, tümüyle kökleşti; Halkın çoğunluğunu teşkil etti. Ve o
    noktaya gelindi ki, gerçek İslâm’ın topluma ve düzene hâkimiyeti konusunda,
    kâfirlerden önce; müslümanım diyen halk, hatta câmi cemaati, belki başlarında
    da namaz kıldırma görevlisi olmak üzere karşı çıkmakta tereddüt etmeyecek bir
    halk oluştu. Bütün bunlar ılımlı İslâm’ın hânesine yazılabilir.
    Kur’an, tahrif edilmekten Allah tarafından korunacak, ümmetin tümü
    dalâlette birleşmeyecek, az sayıda da olsa, daima hakkın müdâfiîleri her devirde
    mevcut olacaktır.
    “Şüphe yok ki Kur’an’ı Biz indirdik ve muhakkak onu (tahrif ile tebdilden,
    değişikliğe uğramaktan) Biz koruyacağız.”1249;
    “(Kâfirler) istiyorlar ki, Allah’ın nûrunu (İslâm Dinini), ağızlarıyla (kötü söz
    ve iftirâlarıyla) söndürsünler. Allah ise nûrunu tamamlayacaktır; isterse kâfirler
    hoşlanmasınlar.” 1250
    1249] 15/Hıcr, 9
    1250] 61/Saf, 8
    - 511 -
    Ama Allah bunu kullarının eliyle yapmak istiyor. Sünnetullah bunu
    gerektirir. Halifeliğin anlamı budur. Tüm tarih boyunca peygamberler ve
    mü’minlerin, Efendimiz ve ashâbının çile çekmesinin sebebi budur. “Yoksa, siz
    ey mü’minler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza gelmeden cennete
    gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zarûretler
    dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler;
    ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ diyesiye kadar. Bilin ki Allah’ın yardımı
    muhakkak yakındır.” 1251
    Evet, Allah (c.c.) Kur’an’ı ve İslâm’ı koruyacak, ama sadece müslümanım
    demekle yetinerek Allah için fedâkârlık yapıp çileye katlanmayanları,
    müttakî olmayanları koruyacağına dâir, onların fikir ve İslâm anlayışlarını
    tahrifattan muhâfaza edeceğine dâir bir vaadi yoktur. Aksine, Kıyâmete yakın
    müslümanların bu sapmalarının vuku bulacağını, âhir zaman fitnelerini,
    müslümanların inanç, fikir ve amellerinin müthiş bozulmaya uğrayacağını
    anlatan, kurtuluş için Kur’an ve Sünnete yapışmayı salık veren yüzlerce hadis
    rivâyeti vardır.
    1251] 2/Bakara, 214

    9. BÖLÜM
    BAYRAM DENİLEN MÂTEM GÜNLERİ
    - 514 -
    53. HUTBE
    1 OCAK KUTLU OLSUN!
    Ayet :
    يَآ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا لَ ا تتَخَِّذُوا اليَْهُودَ وَالنصََّارٓىٰ اوَْليَِآءَۢ بَعْضُهُمْ اوَْليَِآءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلهَُّمْ مِنْكمُْ
    فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar
    birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır.
    Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”1252
    اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناًۙ
    “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik”1253
    اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُۙ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجاًۙ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
    وَاسْتَغْفِرْهُۜ اِنَّهُ كَانَ تَوَّاباً
    “Allah’ın yardımı gelip fetih gerçekleştiğinde; Ve insanların akın akın Allah’ın
    dinine girdiğini gördüğünde; Rabbine hamdederek şanının yüceliğini dile getir ve
    O’ndan af dile; şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.” 1254
    1 Ocak tarihi, müslümanlar için önemli bir gündür. 31 Aralık gecesinde şuurlu
    müslümanlar bir kutlamaya katılırlar; Kutlamaya ve muhâsebeye. Elbette noel
    değildir kutlanan. Hıristiyanların tanrı kabul ettikleri bir zâtın doğum günü
    değildir değerlendirilen. 1 Ocak, müslümanlar için bir senenin israf edilip defterinin
    dürülmesi ve yeni bir yılın başlangıcının delice kutlanılması değil; Câhiliyye denilen
    karanlık bir çağın kapatılıp yeni bir çağın açıldığının bütün dünyaya ilânı olan en
    büyük fethin, Mekke fethinin yıldönümü ve fethin değerlendirildiği gündür.
    İnsanları hayra yönelterek hayırlı ümmet olma şuurunu ve yeryüzünün
    halîfesi olma sorumluluğunu kuşanan fetih rûhuna sahip müslümanlar,
    gündem oluşturmak zorundadır. Başkalarının tâyin ve tespit ettiği gündemlerin
    arkasından koşan basit taklitçiler durumuna düşmemelidirler. Gündemimiz:
    Yılsonu, yılbaşı değil; Mekke fethidir. Daha doğrusu, başta Mekke olmak üzere
    bir zamanlar fethedilmiş şehirlerin yeniden fethedilme ihtiyacı…
    1252] 5/Mâide, 51
    1253] 48/Fetih, 1
    1254] 110/Nasr, 1-3
    - 515 -
    Nedir Fetih? Fetih, kalplerin ve kapıların açılmasıdır. Fetih, kelime-i
    tevhidin, içine girip fethettiği gönlün, heyecanını dışa taşırıp başkalarını da
    kuşatıp yararlandırmasıdır. Şâirin; “Ballar balını buldum / Kovanım yağma
    olsun!” dediği cinsten, tattığı güzellikleri, başkalarına ikram etmektir fetih.
    Fetih, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur!” diyen muvahhidin, tüm ilâh
    taslaklarına ve tüm putlara meydan okumasıdır. Karşısındaki, hangi dilden
    anlıyorsa, o dilden anlatmaktır. En büyüğün, sadece Allah olduğunun dünyaya
    ilânıdır fetih.
    Fetih, küfür kalelerinin İslâm’a açılması demek olduğu kadar, gönül
    kapılarının da hidâyete açılmasıdır. İster dış, ister iç fetihten, isterse her
    ikisinden beraberce bahsedelim, cihadsız, mücâhedesiz fetih olmaz.
    Fetih, Allah’ın kullarını kullara kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kul etme
    eyleminin zaferle sonuçlanmasıdır.
    Fetih, toprakları ele geçirip işgal etmek değil; tam tersine, her şeyi sahibine
    iâde etmektir. İçimizde ve çevremizdeki işgalleri kaldırmaktır.
    Fetih, müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla
    İslâmiyet’e açmaları, İslâm devleti idâresine almaları demektir. Arapça’da “açma,
    yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen
    feth, terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kavramına
    benzer şekilde, müslümanların gayrı müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak
    kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından
    ayırmak amacıyla kullanılmıştır.
    Fetih, öncelikle ve daha çok, kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, ikinci olarak
    da İslâm mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına
    ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Medine’nin
    savaşsız fethedilmesi ve İslâm’a kazandırılması hakkında Rasûlullah’ın şöyle
    dediği rivâyet edilir: “Ülkeler ve şehirler zorla alınır: Medine ise Kur’an ile
    fethedilmiştir”1255; “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik”1256 meâlindeki
    âyet, askerî bir zaferin değil; Mekke’li müşriklerle hicrî 6, milâdî 628 yılında
    yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir.
    Fetih sûresinin 18 ve 27. âyetlerindeki “ fethan karîbâ/yakın fetih” ibâresi
    Hudeybiye Antlaşmasından sonraki Hayber’in fethine, Nasr sûresinin 1 ve
    Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki “el-feth” kelimesi ise, Mekke’nin fethine işâret
    1255] Belâzûrî, Fütûhu’l-Büldân, I/6
    1256] 48/Fetih, 1
    - 516 -
    etmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’de fethin hem savaş, hem dâvet ve tebliğ
    yoluyla gerçekleştirilebileceği açıklanmış bulunmaktadır.
    En mübîn, en büyük fetih olan Mekke’nin fethi ise; Allah’ın hükmünün
    yeryüzünün kalbine nakşedilmesi; Lâ ilâhe illâllah mührünün dünyanın
    merkezine vurulmasıdır.
    Yeryüzünde halîfe olabilmek için, tüm kulluk ve kölelikleri reddedip
    sadece Allah’a hakkıyla kulluk yapmak şarttır. Kulluk yapmak, yani ibâdet
    etmek için yöneleceğimiz bir kıbleye ihtiyacımız olacaktır. Aynen başkalarına
    kulluk yapanların kıblelerinin Washington, Çankaya, Medya... olduğu
    gibi. Bizim kıblemizi tâyin eden Rabbimiz şöyle buyurur: “Yüzünü Mescid-i
    Harâm’a çevir.”1257 Bu emre uyarak kıblemize yüzümüzü çevirip dikkatlerimizi
    Mekke’ye yöneltmeli, oraya doğru “Allahu ekber!” diyerek kıyâma durmalıyız.
    Bugün Mekke’miz ne durumdadır? Yeniden fethi bekleyen Mekke’mize
    yüzümüzü çevirip kıyâmımızı bekleyen başka Mekke’lerimiz olup olmadığını
    değerlendirmeliyiz. İslâm âleminin kalbi durumunda olan Kâbe ve Mekke ile,
    yine işgal altındaki kendi kalplerimizi mukayese etmeliyiz. Asr-ı Cehâlette Ebû
    Cehiller tarafından, arzın kalbi Kâbe ve Mekke nasıl işgal edildi ve putlarla
    doldurulduysa; arzın halîfesi olması gereken insanımızın kalbi de işgâle uğrayıp
    putlarla dolduruldu. Önce, bu putlardan uzaklaşmalı, hicret edecek Medine’ler
    bulmalı; sonra Mekke’lerimizi fethedip oraların sadece Allah’a kulluk yapılacak
    yerler olmasını sağlamalıyız.
    Bu anlamda fetihler bekleyen Mekkelerimiz: Gönüllerimiz, evlerimiz,
    çevremiz ve halîfesi olduğumuz/olmamız gereken tüm dünyamızdır.
    Allah’a ibâdet eden, Kâbe’ye, Mekke’ye yönelmiş müslümanlar, ilk kıblelerinin
    de halini düşünmek zorundadır. Kudüs’ümüz, Mescid-i Aksâ’mız ne durumda?
    O da fetih beklemiyor, yeni Salâhaddin’leri imdâda çağırmıyor mu?
    Cemaat halinde dünya müslümanları gerçekten kıblelerine yönelip kıyâma
    dursalar, bu işgal, yerini fethe kısa bir anda bırakmaz mı? Cemaat ve ümmet
    bilinci içinde dünya müslümanları olarak hepimiz, fetih şuuruyla Mekke
    fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm, Irak’taki vahşet, karşımızda kaç
    dakika dayanabilir?
    Kimdir Fâtihler ve Fâtih Adayları? İnsan, yeryüzünün halîfesi olarak,
    ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yaratılmıştır.1258 Bu kerem vasfını,
    1257] 2/Bakara, 144
    1258] 2/Bakara, 30; 95/Tîn, 4
    - 517 -
    ancak müslümanlar devam ettirmiş, diğerleri dört ayaklılardan aşağı seviyeye
    düşmüştür.1259 Peki, müslümanların hepsi, Allah katında aynı değerde midir?
    Hucurât sûresinde; “Allah yanında sizin en üstününüz en takvâlı olanınız,
    O’ndan en çok korkanınızdır.”1260 buyrulurken, Nisâ sûresinde; “Allah,
    mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün
    kıldı... Allah mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı.”1261
    buyurulmaktadır. Zümer sûresinde ise üstünlük konusunda şöyle denilir: “Hiç
    bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”1262 Demek ki bilenler, yani âlimler bu âyete
    göre üstün ve fazîletli kimselerdir. Bu üç âyette üç ayrı şahsiyetin fazîleti ifâde
    edilmektedir. Peki, en kıymetli kimse, Kur’an’a göre kimdir, düşündünüz mü?
    Yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak cevaplayabiliriz: Takvâ sahibi, cihad eri
    âlim. Ya da ilim erbâbı, müttakî mücâhid. Veya cihad rûhuna sahip, ilimde
    derinleşmiş, müttakî gönül adamı.
    Bilindiği gibi, takvâ kalptedir; ilim kafada, cihad da bilekte, kas gücünde.
    Fazîletin esası, bu üç gücü dengeli bir şekilde birleştirmektedir. İlim
    olmadan kaba kuvvet, sahibini kolayca zâlim ya da terörist yapabilir. Takvâ
    olmadan bilgi, hatta vahye dayalı ilim bile müşrik düzenin destekçisi Bel’am
    yapabilir kişiyi. İlim olmadan da takvâ gerçekleşmez. Çünkü Allah “Kulları
    içerisinde ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”1263 buyurmaktadır.
    Dolayısıyla öğrendikleri, kişiyi Allah’tan, daha fazla huşû ile korkutup takvâya
    meylettirmiyorsa, öğrenilenler ilim; öğrenen kişi de âlim değildir.
    Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte
    güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.
    Bugün İslâmî çalışma yapanların başarısızlıkları, saâdet asrının yıldızlarına
    çağdaş ayna olamaması, bu altın sentezi yapamamaları, bu bütüncül bileşim
    için ciddî gayret göstermemeleriyle ilgilidir. Bileği güçlü ve cesâreti, ya da maddî
    imkânı olan müslümanın ilmi yetersiz kalmakta; dışından takvâ sahibi olduğu
    zannedilen kişiler, ellerine gücü, kafalarına bilgiyi yerleştirememektedirler. Âlim
    zannedilen kişilerin çoğu ise, cihad rûhuna yeterince sahip olamadıklarından,
    korkup İslâm’ı ketmetmekte/gizlemekte, kafaları kadar gönüllerini doldurmayı
    da düşünmemekteler. Fili olduğu gibi tanımlaması gerekenler, tuttuğu parçayı fil
    zannetmekle kalmamakta, başkalarını da bu organın fil olduğuna inandırmaya
    çalışmakta, hatta gözü açık olanların da bu körebe oyununa katılmasını istemekteler.
    1259] 95/Tîn, 5; 7/A’râf, 179
    1260] 49/Hucurât, 13
    1261] 4/Nisâ, 95
    1262] 39/Zümer, 9
    1263] 35/Fâtır, 28
    - 518 -
    Fetih rûhuna sahip olmanın önündeki en önemli engel bu olduğuna göre, fâtih
    olmanın yolunun da nereden geçtiği ortaya çıkmaktadır. Kur’an’a bakıyoruz;
    İman ve küfrü, tevhid ve şirki, bunların aralarındaki savaşı görüyoruz. Tarihe
    bakıyoruz; tarihin hak ve bâtıl mücâdelesinden ibâret olduğunu görüyoruz.
    Günümüze bakıyoruz; manzara yine aynı: İşgalci müstekbirler ve zulme
    uğrayan müstaz’af kalabalıklar.
    Anadolu, 10. ve 11. yüzyıllarda gönül ve kafa yoluyla fethedildi; kılıçla
    değil. Moro, Malezya, Endonezya gibi ülkeler, İslâm’ı yeterince bilen, bildiğini
    yaşayan, yaşadığını tebliğ eden müslüman tüccarlar tarafından kılıçsız
    fethedildi. Aynen kan dökülmeden fethedilen Mekke gibi. Mekke; fetihte
    de önder şehir. En büyük fetih, Mekke’nin fethi; en büyük fâtih de Hz.
    Muhammed (s.a.s.). O, Mekke’nin, Medine’nin, Tâif’in, Hayber’in, tüm
    Arap yarımadasının fâtihi olduğu gibi, O’nun öğrencileri, O’nun izini
    tâkip ederek 30 sene içinde o günkü dünyanın iki süper devletinin ikisini
    de fethetti. Fetihler, Mekke’nin fethine benzediği oranda fetih, fâtihler de
    Peygamber’e benzediği ölçüde fâtihtir. Gönülleri fethetmeden yapılan ülke
    fetihlerinin ne kadar fetih özelliği taşıdığı tartışılabileceği gibi, bunlar uzun
    süreli de olamaz. Başlarında büyük fâtihin (Rasûlullah’ın) izini tâkip eden
    yöneticiler olmaksızın ele geçirilen yerler, fetihle ihyâ edilen yerler değil;
    işgal ile imhâ edilen topraklar olacaktır.
    Fetih; açmak demektir, yani kapalılığı gidermek. Bir memleketin fethi de,
    savaşla veya savaşsız Allah’ın hâkimiyetine boyun eğdirilmesi demektir. Kalbin
    fethi ise, kalbi “lâ” süpürgesiyle temizleyip “illâ Allah”ı o tertemiz gönül sarayına
    yerleştirmektir. Fetih, önce gönüllerimizde olmalı; sonra dalga dalga çevreye
    yayılmalı. Gönüller her türlü şirkten ve her çeşit puttan arınmalı öncelikle. Önce
    kalbimizin burçlarına dikmeli ve orada her an dalgalandırmalıyız tevhid bayrağını.
    Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül
    kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca
    açılacaktır. Allah bir göğüste iki kalp yaratmadığı için,1264 bir kalp ya Allah’a tahsis
    edilmiştir, ya da başka bir şeye. Kalp Allah’a tahsis edilmişse, o kalp Beytullah olur.1265
    Böyle bir kalp artık Kâbe’ye, bu mukaddes evin bulunduğu Mekke’ye dönmüştür.
    İşte o zaman Mekke’mizi fethetmiş, işgalcilerden, putlardan temizlemiş oluruz.
    Mekke’nin şehirlerin anası1266 ve dünyanın merkezi olduğu gibi; vücudun başkenti
    de kalptir. Kalbin fethi, insanın fethidir; insanların fethi de ülkenin ve dünyanın.
    1264] 33/Ahzâb, 4
    1265] 50/Kaf, 16; 8/Enfâl, 24
    1266] 6/En’âm, 92
    - 519 -
    Allah’tan gayrıya tahsis edilmiş, Allah’ı sever gibi başka sevgilerle dolmuşsa,
    işgal edilmiştir gönül. Şeytanın, tâğutun, hevânın işgali altındadır. Veya para,
    kadın, sanat, spor, makam gibi putlar tarafından işgale uğramış demektir.
    Böyle bir gönül, ne Mekke’nin fethini, ne de başka fethi anlayabilir. O kalp ve
    sahibi için 31 Aralık gecesi Fetih gecesi değil; yılbaşı gecesidir. Beytullah olması
    gereken kalpte putlar varken, orayı fethedip özgürlüğüne kavuşturmadan Mekke
    fethini ve Beytullah Kâbe’deki putları deviren en büyük fâtih Rasûlullah’ı nasıl
    an(lay)acağız? Beytullah da, Mekke de içimizde. Fetih önce gönülde ve kafada
    olmalı. Sonra evimizde, iş yerimizde, çevremizde...
    Günümüzde istismar edilmeyen kavram kalmamış, ifrât veya tefrîte kurban
    edilmeyen erdemden söz edilemez olmuştur. Fetihle işgal, ıslâh ile ifsâd, amel-i
    sâlih ile eylem, cihad ile terör, huzur ile anarşi, özgürlük ile başıboşluk, sabır ile
    zillet, tedbir ile korkaklık, cesâret ile delilik, tedrîcilik ile ihmalkârlık, ilim ile
    faydasız bilgi, takvâ ile şekilcilik, tebliğ ile propaganda, dâvet ile çığırtkanlık,
    denge ile aşırılık, istikrar ve sebat ile anlık heyecan ve geçici heves birbirine
    karıştırılmıştır. Gönül, kafa ve bileklerin dengeli beslenmediği ve birbirleriyle
    uyumuna önem verilmediği ortamlarda bu karışıklıktan başka bir şey beklemek
    zâten cehennemde saraylar aramaya kalkmak demektir.
    Mekke, bugün yeniden fethedilmeyi beklemektedir. Aynen, İstanbul’un ve
    diğer şehirlerimizin yeniden fethi beklediği gibi. Ancak, unutmamalıyız ki,
    kendini fethedemeyen şehirleri hiç fethedemez. Kaybolan nesilleri fethetmeye
    çalışmayan, ülkeler fethedemez. Önce, işgale uğramış gönüllerimizi ve
    akıllarımızı işgalden kurtararak fethe başlamalıyız. Caddeler, sokaklar cahiliye
    rezillikleriyle işgale uğramış. Okullar, heykeller ve resimlerle, o resmî simgelerin
    çağrıştırdığı zihniyetle işgal edilmiş. Mahkemeler tâğutun hükümleriyle işgal
    edilmiş, meclisler tâğutlar tarafından işgali her şeyiyle yaşamış. Daha ne
    diyelim: Câmilerimiz bile işgalden payını almış, devlet dairesi haline gelmiş,
    tâğutlara dua edilen tâğutî zihniyetlere çağrılan yerler olmuş. Öyleyse fâtih
    adaylarına çok iş düşüyor. Önce kendini fethetmeye çalışacak, sonra halka halka
    halkı fethe gayret edecek, sonra büyük fetih nasip olacak, çevresini kurtarmaya
    çalışarak Müslüman kendisi kurtulacak. Başkalarını değiştirmeye, fethetmeye
    uğraşmayan kendisi başkaları tarafından işgal edilmeyi hak ediyor demektir.
    Kur’an’la kâfirlere karşı en büyük cihadı gerçekleştirmeye çalışan, bu gayeyle
    yaşayan muvahhidlere selâm olsun!
    - 520 -
    54. HUTBE
    23 NİS AN, ÖFKE DUYUYOR İNSAN!
    Âyet :
    ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْ امَْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَ ا تَتَّبِعْ اَهْوَآءَ الَّذ۪ينَ لَ ا يَعْلَمُونَ
    “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun
    bilmeyenlerin hevâsına uymayın.”1267
    أذَْنْ بهِِ اللهُّٰۜ وَلوَْلَ ا كلَمَِةُ الفَْصْلِ لقَُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَانَِّ � امَْ لهَُمْ شُرَكؤُٰٓ۬ا شَرَعُوا لهَُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لمَْ يَ
    الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
    “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren
    ortaklarınız mı var?”1268
    Bir taraftan devlet dininin kutsalı Atatürk ve çocuk bayramı, diğer taraftan
    Diyanet’in yönlendirmesiyle 20-26 Nisan tarihleri arasında kutlanan Kutlu
    Doğum Haftası ve Peygamberimiz. Şimdi Kutlu Doğum Haftası kutlanmıyor
    artık. Sebep: Bid’at olduğu için değil; Kutlu Doğum, belki hatırlarsınız; Fetö’nün
    teklifiyle uygulanmaya başlanmıştı, onun için. Fetullah Gülen teklif ettiği ve
    kabul görüp onun girişimiyle kutlanmaya başlandığı için. O zaman Fetö değil;
    Hoca Efendi idi. Saray mollası ve koalisyon ortağı (gibi) idi. Şimdi, terörist başı
    kabul edilip onun girişimiyle uygulanan Kutlu Doğum Haftası iptal edildi.
    Artık dost değil düşman; eyvallah anladık. Ama, 23 Nisan kutlanmaya ve
    Atatürk anılmaya devam ediyor. Fetö kötü ve düşman ilan edildi, ama Çocuk
    Bayramı ve Atatürk’ten rahatsız olan yok. Birbirine düşman iki ayrı lider
    birlikte kutlanıyordu. Halkı iki dinli, iki peygamberli yaptılar. Şimdi Atatürk
    tek lider kabul ediliyor. Artık ona hiç kimse şirk koşturulmuyor. Hakla bâtıl
    karıştırılıyordu, şimdi ise sadece bâtıl hâkim.
    23 Nisan Çocuk Bayramını camide hutbe okuyarak kutlamak ise, halkı
    çocuk yerine koymak anlamına geliyor aslında. Cemaatten “Burası devlet
    dairesi mi, biz de çocuk muyuz?” diyen çıkmıyor. Bazı camilerin ana kapısına
    rejimin simgesi Türk bayrağı asılıyor, cemaatten hiç tepki gelmiyor. Bu gidişle
    camilere heykel de konulsa kimse itiraz etmeyecek.
    1267] 45/Câsiye, 18
    1268] 42/Şûrâ, 21
    - 521 -
    Halk ın Egemenliği ve Çocukça Bayram
    23 Nisan’da ne olmuş? TBMM’nin Ankara’daki açılışı gerçekleştirilmiş.
    Gelin bu açılış gününe gidelim ve neler yaşandığına bir bakalım. Hacı
    Bayram Camiinde Cuma namazı kılıyorlar ondan sonra çıkıp hep birlikte
    tekbirlerle, tehlillerle ve Peygamberimizin sancağını önde taşıyarak meclise
    kadar yürüyorlar. Ve devamında bu sancağı kutsal bir sembol olarak kürsüye
    yerleştiriyorlar ve Kur’an okuyorlar. Hatimler indiriliyor, Kur’an hatminin
    yanında hurafe olarak da Buhari hatimleri bile indiriliyor. Meclis başkanın
    arkasına denk gelen duvara Şura Suresinin “Onların işleri aralarında şura
    iledir” ayeti asılıyor. Konuşmalar besmele ve Allah’a hamd ile başlıyor. İşte
    Meclis böyle açılıyor, ama bir süre sonra ülke yönetimini tümüyle ele geçiren
    Atatürk ve yandaşları tarafından bu ülkenin halkları tehdit ediliyor ve büyük
    bir baskı ve zulüm ortay çıkıyor; Kur’an öğrenmek, Arapça okumak, İslâm’ı
    tebliğ etmek yasak ilan ediliyor.
    23 Nisan, Kemalist rejimin temelinin atıldığı bir gündür. Şeriat yerine beşerî
    yönetime gidişin adımları, bugünlerde gündeme gelmeye başladı. İslam şeriatı
    ilk tehdit ve düşman ilan edilmişti. Hâlbuki Rabbimiz “Sonra seni de emrimizden
    bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun bilmeyenlerin hevâsına uymayın.”1269
    buyuruyordu.
    Meclis, kanun yapar, İslâmî kavramla söylersek teşrî yapar, yani insanların
    hangi kanunlarla yönetileceğini kendisi belirler. Kur’an ise şöyle buyurur: “Yoksa
    Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı
    var?”1270
    Meclis, kanun koyarken Allah’ın hükmünü, kitabını hiç kaale almaz, onu
    referans kabul etmez. Kur’an ise; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin kâfir,
    zâlim ve fâsık olduğunu belirtir.1271
    Allah’ın şeriatına muhalif şekilde insanları yöneten, Batı devletlerini örnek
    alan ve Atatürk ilkelerini temel ölçü kabul eden bir rejim kurulmuştur.
    Kur’an, bu tür rejimlere ve yöneticilerine tâğut adı vermekte ve bütün
    mü’minlerin tâğutu reddetmeleri gerektiğini bildirir.
    23 Nisan’da meclis, namazla, Peygamber sancağı ile, Kur’an ve Buhari hatmi
    ile, tekbir ve tehlillerle, tabii dualarla açılmıştı. Sonra ipleri ellerine geçirenler
    İslâm’a savaş açarlar. 23 Nisan’la açılan meclisin kanunlarına göre; şeriat birinci
    1269] 45/Câsiye, 18
    1270] 42/Şûrâ, 21
    1271] 5/Mâide, 44, 45, 47
    - 522 -
    tehdit olur, halkın dinine, Kitabına savaş açılır. Ezanlar susturulur, Allah demek
    bile yasaklanır.
    Türk ulusalcılığı resmi ideoloji ve din haline getiriliyor. Devletin adı Türkiye,
    halk Türk vatandaşı, liderin soyadı Atatürk. Tabii, Kürtler ve diğer ırklar
    dışlanıyor. Kürt kimliği reddedilir, Kürtler ve diğer ırklar asimilasyona uğratılır.
    Kur’an, üstünlüğün takvâda olduğunu belirtir. İslam, Arab’ın aceme, acemin
    Araba üstün olmadığını ilan eder.
    Laiklik zorla halka dayatıldı. “Devletin dini İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı.
    Devlet dinsiz, din de devletsiz oldu. İslâm, laikliği reddeder ve Allah’ın hükmüyle
    hükmetmeyi temel görevlerden biri olarak görür.
    Harbiye marşında “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” deniyor.
    Evet, kanla kurdukları doğru ama irfan hiç bu ülkenin sisteminin içine
    girmedi.
    Padişahlığı kaldırdı bu meclis, Ama başta Atatürk tam bir padişah ve diktatör
    idi. Milletvekilleri de yarı padişah kabul edildi.
    Bu sistemi kabul ettirmek için çok kan döktüler. Büyük acılar çektirdiler,
    yaygın zulümler yaptılar ülke halklarına. Üstelik “Halka rağmen halk için” diye
    bir slogan da üretildi biliyorsunuz. “Halk cahildir, halk kendisinin menfaatinin
    nerede olduğunu bilmez, kendisi için neyin hayırlı olduğunu akledemez, halka
    rağmen ama halk adına tercihleri biz yapacağız.” dediler. Ondan sonra da
    utanmadan halkın egemenliği yalanını söylemeye devam ettiler.
    Şirke, cahiliyeye dayalı anayasalar yapıldı sürekli. Sık sık değiştirilen halka
    rağmen yaptıkları anayasalar ülkenin insanlarına dayatıldı. Bu ülkede hiçbir
    zaman halkın sözü geçmedi. Zalim oligarşilerin egemenliği söz konusu oldu
    hep ve halk sürekli ezildi, horlandı.
    Ulusal egemenlik ya da halkın egemenliği adı altında nasıl bir despotizmin
    süregeldiğini hepimiz yaşayarak biliyoruz. Halkın egemenliği diye halkı
    kandırdılar. Hep oligarşik bir zümrenin baskıcı diktatörlüğü söz konusu oldu.
    Gerçekten de halka yönelik çok büyük zulümler yapıldı. Kürt, Türk, Arap,
    Roman, Sünni, Alevi herkes ezildi, horlandı, sömürüldü, işkence gördü, hakları
    gasp edildi. Halkın egemenliği bile olsa, İslâm’a ters idi yönetim. İslâm Hakkın
    egemenliğini öne çıkarıyordu; ona son verip hevânın egemenliğini esas aldılar.
    23 Nisan’la birlikte Atatürk diye biri ilâhlaştırıldı. Onun inkılapları, onun
    ilkeleri, onun kurtarıcılığı gibi ifadelerle onun putlaştırılması… Kovdukları
    - 523 -
    padişahlar hiç değilse putlaştırılmıyordu. Biz, tabii ki padişahlığı değil, asr-ı
    saâdet yönetimini istiyoruz.
    Hâlbuki İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığını ısrarla vurgular. Ve bu tevhid
    inancını dinin esası kabul eder.
    Daha önce uygulanan şeriat kanunları kaldırıldı. Onun yerine İsviçre’den
    medeni kanun, İtalya’dan ceza kanunu, Almanya’dan Borçlar kanunu,
    Fransa’dan Laiklik ve giyim-kuşam alındı. Hani, TBMM kanun yapacaktı,
    bazen kanun yapma yerine, kanun ithal etmeyi tercih etti; yeter ki şeriat olmasın
    da dün savaştığın ülkelerin kanunu olsun, önemli değil dendi.
    Aşağı yukarı her 10 yılda bir ihtilaller oldu, darbeciler Cumhuriyeti koruma
    ve kollama iddiasıyla ülkeyi sıkıyönetimlerle, Ohal ile, baskı ile yönetmeyi
    tercih ettiler. Gerekçe belli idi: Demokrasiyi rayına oturtmak. Bu görevi Atatürk
    orduya vermişti, onlar da seve seve bu görevi üstlenmiş oldular. ,
    Böyle bir ülkede Çocuk bayramımı kutlanmalı yoksa ezilen sömürülen
    tecavüze uğrayan zihinleri işgal edilen fıtratları bozulan çocuklara mı
    ağlanmalı?
    İşte “Halkın ya da ulus’un/’millet’in egemenliği “ yalanı böyle bir zeminde,
    böyle zulümlerle sürdürüldü. Şimdi de “Çocuk Bayramı” olma yalanı altında
    aslında bu ülkenin çocuklarına ne büyük zulümler yapıla geldiğinin üzerinde
    duralım. Bu ülkenin ezilen, horlanan ve harcanan çocuklarından bahsedebiliriz.
    Bu ülkede milyonlarca çocuk harcandı, ezildi. Her şeyden önce öğütüm
    sistemine dönüştürülen eğitim sisteminde esir alındı çocuklarımız. Zihinleri
    resmi ideoloji ile işgal edildi, ruhları kirletildi, fıtratları bozuldu. Sözde çocuk
    bayramı olduğu iddia edilen 23 Nisan’da bile çocuklara zulmediliyor. Bu
    günde de çocuklar zorla götürülüyor ve resmi ideolojiye bağlılığa zorlanıyorlar.
    Bu ülkede “Sokak Çocukları” diye bir kavram üretilmiştir. “Tinerciler” diye
    nitelendirilen çocuklar vardır. Hâlbuki bu çocuklar, fıtraten tertemiz olarak
    emanet edilmişlerdi. Bu duruma getirilmelerinden bu ülkedeki yöneticiler
    mesuldürler. O çocukları Kemalist sistem tinerci yaptı, sokak çocuğu yaptı.
    Ondan sonra da utanmadan çocuk bayramı kutlamaları yapılıyor. Hangi
    çocuk bayramı? Çocuklar nasıl bir zulüm altındalar yıllardır? O çocuklar nasıl
    tinerci oldular? Nasıl sokak çocuğu oldular? Çocuk yaşında karın tokluğuna
    çalıştırılan on binlerce çocuk var. İstismar edilen, sömürülen, tecavüze
    uğrayan, çocuk pornografisinde taciz edilen çocuklar kimin eseri? Bunları
    niye önlemiyorsunuz? Mendil satmaya zorlanan çocuklar niye sokaklarda? O
    çocuklar çok mu zevk alıyorlar bunu yapmaktan? Trafiğin ortasında, her an
    - 524 -
    bir araba çarpma ihtimali olan bir zeminde bir tane mendil satıp da evine bir
    şey götürebilme telaşında ve belki de onu kullananlara, istismar edenlere bir
    şeyler götürecek... Neden bunun önlemi alınmaz? Neden adaletle o çocuklar
    korunmaz? Neden merhametle kuşatılmaz? Neden merhametle o çocuklara
    kendilerini geliştirebilecekleri eğitim ortamları hazırlanmaz?
    Ülkeye büyük zararlar veren yöneticiler, generaller serbest; 28 Şubat’ta darbe
    yapan generallere formalite icabı müebbet verildi, sonra hepsi salıverildi. Ama
    taş atan çocuk on beş yıla mahkûm ediliyor. İşte Kemalist sistemin adaleti…
    Evet, çocuk bayramı kutlayarak zulümlerini örtmeye çalışan ülkenin hukuk
    anlayışı bu. Hatırlayın bu ülkede Baklava çalan çocuğa on iki yıl hapis cezası
    verdiler, ama bankaları batıranlar serbest kaldılar. Bankaları boşaltıp fakir
    halkın yüz milyar dolarını çalanlar hep desteklendiler, korundular. Emekli
    generaller, batan bankaların yönetim kurullarında yer aldılar. Neden? Tabii
    ki, nüfuz ticareti ve dönen çarka şemsiyelik yapmak için.
    Bu ülkeyi ne hale getirdiklerini görmemiz gerekiyor? Daha dün denilecek
    kadar yakın zamanda Özgecan olayı oldu. Unutuldu mu yoksa o zina teklifine
    direndiği için yapılan cinayet?
    Müslümanlara Müslümanca faâliyet konusunda nice zorluklar, yasaklar,
    kınamalar revâ görülürken; cemaatler, dernek ve vakıflar kapatılma riskiyle karşı
    karşıya kalıyor. Bununla birlikte, her türlü ahlâksızlığa, cinsel azgınlığa sonuna
    kadar özgürlük veriliyor. Bir Müslüman, Müslümanca, günaha girmeden caddeye
    çıkamaz, denizden, deniz kenarından istifade edemezken; inlerinden çıkmış
    iki ayaklılar yatakta yapılacak şeyleri sokakta yapma özgürlüğünü doyasıya
    kullanıyor. Siz Allah’tan korkmazlar, siz düzenciler, siz laikler, Atatürkçüler,
    Batıcılar! Sizin Özgecan’ın katli ile ve her gün tecavüze uğrayan kızlarla ilgili
    sızlanmaya hiç mi hiç hakkınız yok. Siz öldürdünüz bu kızı. Sadece bu kızı
    değil, milyonlarca Özgecan’ı. Dünyasını da âhiretini mahvettiniz kızların. Eski
    Arap câhiliyesinde kızları diri diri toprağa gömerlermiş, sizler daha fecisini
    yapıyorsunuz, kızların âhiretlerini mahvederken. Dünyada iffetten, hayâdan,
    tesettürden, dinden-imandan soyarken. Düzenciler, laikler, Batılılar! Övünün
    eserlerinizle. Bu katiller sizin eseriniz. Sizin okullarınızda okudu, Allah’ın
    kanunu yerine Atatürk ilkelerini öğrendi. Siz azdırdınız bu gençleri. Açıkta
    bırakılan yerlerinin örtülen yerlerinden daha çok olduğu sözüm ona giysilerle
    siz baştan çıkardınız bu gençleri. Gâvuru bile utandıracak TV. Programlarıyla,
    bakılacak yeri okunacak yerinden çok fazla olan boyalı basında siz özendirdiniz
    fuhşu. Ahlâk nutukları atmaya hakkınız yok. İmansız ahlâk mı olurmuş hiç?
    Olsa olsa ne idüğü belirsiz “etik” olur. İmanın olmadığı ahlâk, delik kaba su
    - 525 -
    doldurmaya benzer. Niye ahlâklı olsun ki çağdaş insan?! Hem, çıplaklık, zina,
    içki ahlâksızlık mıdır ki? Ahlâksızlık olsa, devlet ve hükümet ahlâksızlığa
    müsaade eder mi hiç? İmanı, tevhidi, Kur’an ahlâkını gündeme bile getirmeyen
    hükümetin, İslâm’a kapalı ama küfrün her çeşidine açık Kemalist düzenin, laik
    ve karma eğitim sisteminin aslan (aslında sırtlan) payı var Özgecan olayında
    ve her gün şahit olduğumuz yeni tecavüzlerde, vahşice öldürmelerde. Allah’ı
    hukuka, ahlâka, eğitime, devlete karıştırmayanlar, siz, evet siz suçlusunuz;
    katilleri, sapıkları siz yetiştirdiniz, onları bu hale siz getirdiniz, dolayısıyla katil
    ve saldırgan sizsiniz. Ülke sapıklar memleketine döndü. 3 yaşındaki bebeye de
    70 yaşındaki nineye de namus güvenliği yok. Her an tecavüze uğrayabilirler.
    Akrabalar arası tecavüzler, kesip biçmeler… İlkokul ve hatta ortaokul öğrencisi
    çocuğunu anneler, kendi başlarına okula da sokağa da gönderemiyor artık.
    Herkes birbirinden çekiniyor, korkuyor. Mahvettiniz çocukları. Sonra çocuk
    bayramı, öyle mi?
    Devletin bölünmez bütünlüğü putu adına, resmi ideoloji putları adına, ha
    bire ülkenin insanları, çocukları katledildi 98 yıldır. Unutturulan ötekileştirilen,
    cezaevlerinde çürütülen, ümitleri gelecekleri karartılan çocuklarımızı
    düşünelim.
    Okullarda okuyacağım diye hayâdan, iffetten uzaklaştırılan çocukların
    hesabını kim verecek? İlköğretim ve ortaöğretim çağındaki okul çocuklarına
    Cuma ve pazartesi günleri heykellere taptırmak zulüm değil de nedir?
    Çocukların küfre girmesinin, çocukları müşrik hale getirmenin bayramı
    mı kutlanıyor? Bunca zulüm altındaki çocukların olduğu bir ülkede çocuk
    bayramı kutlama iddiası ülkenin tüm çocukları ve halklarıyla alay etmekten
    başka bir anlam taşır mı? Kendi halkına bu kadar zulüm yapan bir ülke, bir
    sistem nerede var? Çocukları okullarda, meydanlarda, salonlarda bugün
    zorla toplayıp bayram adı altında yine zulüm sürdürülüyor. Heykeller, putlar,
    tapınmalar, Atatürk’ü ilâh veya peygamber yerine koyan şiirler… “Bugün 23
    Nisan, Neşe doluyor insan…” Hayır, biz neşe dolmuyoruz, demek ki onlara
    göre insan değiliz. Yani oyun çocuklarına tam bir oyun oynanıyor...
    Halk ın Egemenliği mi Oligar şik Diktatörlük mü ?
    İslam şeriatı ilk defa tehdit ve düşman ilan edilmişti. Hâlbuki Rabbimiz
    “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun; bilmeyenlerin
    hevâsına uymayın”1272 buyuruyordu. Yeni sistem bilmeyenlerin hevâsını tercih
    1272] 45/Câsiye, 18
    - 526 -
    ediyor, zanlar ve hevâlar ilâhlaştırılıyor, üstelik Şûrâ sûresindeki şûrâ âyetini
    oraya asıyorlar. Aynı sûrenin başka bir âyetinde ne diyor Rabbimiz; “Yoksa
    Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı
    var?”1273 diye soruyor. Evet, tam da bu ayetin uyardığı gibi yaparak ortaklar
    ihdas ediyorlar Allah’a. Yani Allah’ın hükümlerine rağmen hüküm koyma
    yetkisini kendinde gören, kendini ilahlaştırılan bir kurum haline getiriyorlar
    oligarşinin tahakkümü altındaki TBMM’ni ve tabii ki esasta oligarşiyi.
    Türk ulusalcılığı, Atatürkçülük ve pozivitizmin karışımından bir resmi
    ideoloji oluşturuyor ve bu ülkenin insanlarına dayatıyorlar. Türk ulusalcılığı
    resmi ideoloji ve din haline getirilince, bu sefer Türklerden sonra kalabalık
    nüfusu oluşturan Kürt halkı sebebiyle, Kürt kimliğini ve Kürt ana dilini tehdit
    ve düşman ilan ediyorlar. Bunun üzerine asimilasyon başlıyor ve on binlerce
    insan, haksız yere zulme uğruyor, katlediliyor. Seküler bir sistem zorla kabul
    ettirilmeye çalışılıyor. Zaten biliyorsunuz harbiye marşında “Kanla irfanla
    kurduk biz bu cumhuriyeti” deniyor. Evet, kanla kurdukları doğru ama irfan
    hiç bu ülkenin sisteminin içine girmedi. Ama bu sistemi kabul ettirmek
    için çok kan döktüler. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız, öncelikle yattığı
    yerden Atatürk’ün ve onun ilkelerinin, silahlı kuvvetlerin, Sonra Amerika’nın,
    TÜSİAD gibi para babalarının, medyanın, bürokrat kesimindir. Ondan sonra
    bütün bu gruplara ters düşmemek şartıyla biraz da seçilenlerindir. Halkın bu
    egemenliklerle pek bir bağlantısı yoktur.
    Allah rızası için aklımızı başımıza toplamalıyız ve tüm tâğutlara ve en
    başta tâğutî rejime karşı tavır almalıyız. Bu ülkenin insanlarına ve çektikleri
    ıstıraplara sahip çıkıp, zulme ve zalimlere karşı durmamız; İslâmî ve insanî
    sorumluluğumuzdur. En büyük zulmün şirk olduğunun bilinciyle, tevhidi ve
    adaleti ikame etme mücadelemizi ısrarla ve tavizsiz bir biçimde sürdürmeliyiz.
    Tevhidi ve adaleti ikame etmek için Kur’an toplumunu inşa etmemiz lazım.
    Bunun için mü’minler olarak adım adım vahdete doğru yürümemiz lâzım.
    Türkiye Kur’an Toplumu diyebileceğimiz bir yapıyla açıkça ve başımız dik
    olarak, ona layık olmak için seferber olmalıyız. Kur’an ahlakını kuşanıp, Kur’an
    Toplumunun inşasının ardından Ümmeti inşa etmek için; Kur’an’ın gösterdiği
    yolda ve ilk neslin bıraktıkları yoldaki işaretleri dikkate alarak hep birlikte
    yürüyeceğiz inşallah. Hiç değilse bu yolda öleceğiz.
    1273] 42/Şûrâ, 21
    - 527 -
    55. HUTBE
    19 MAYIS ADIM ATMA BAYRAMI!
    Âyet :
    وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالمُِ عَلىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلا يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ
    اَتَّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُول اً
    “O gün zalim kişi ellerini ısırarak der ki: ‘Ah keşke Peygamberle birlikte bir
    yol edinmiş olsaydım.
    Yazık bana! Keşke filancayı dost edinmeseydim!
    Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan)
    saptırmış oldu.
    Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakıp rezil ediyor.”1274
    Adı konulmamış Peygamber taslağı, altı iman esasına alternatif olsun diye
    altı ok adıyla ilkeler koyar. “Elhamdu lillâh Müslümanım” cümlesine nazîre
    olarak “ne mutlu Türküm diyene” dedirtir. Peygamberimizin hicreti vardır;
    devlet kuran hicret. Peygamberimizin Medine’ye adım atmasına alternatif
    olarak o da Samsun’a adım attığı günü bayram ilan eder. Ne olmuş, ne olmuş;
    filan kimse Samsun’a ayak basmış! O da önemli sayar bir başka ülkeye gider gibi
    başka bir şehre gidişini. Cumhuriyet rejimi için atılan adımdır bu çünkü. “Bu
    adım attığım gün bayram olsun!” diye kükrer. Çocuklara, yok yok, çocuklara
    değil, gençlere bayram olsun. O olsun dedimi olur, o başpadişah.
    Cumhur; çoğunluk, ekseriyet anlamına gelir. İslâmî literatürde İslâm
    âlimlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel eğilimini yansıtmak için cumhûr-ı
    ulemâ terimi şeklinde kullanılır. Çoğunluk anlamındaki cumhûr kelimesinden
    türeyen cumhuriyet; terim olarak bir toplumu yönetme yetkisinin, seçimle
    halktan alındığı siyasal örgütlenme biçimine denir. Cumhuriyet, tek kişinin
    bir toplumu yönetmesi anlamındaki “monarşi”nin karşıtıdır. Cumhuriyet
    yönetiminde, toplumu yönetecek olanlar, halk tarafından seçilir. Monarşide ise
    böyle bir seçim yoktur; yönetim, babadan oğula veya kardeşe geçen bir sistemle
    iş başına gelen bir kişi tarafından yönetilir. Her ikisi de İslâm’ın reddettiği
    yönetimlerdir. İslâmî sistem, bey’at denilen özel bir seçimle iş başına gelmiş,
    1274] 25/Furkan, 27-29
    - 528 -
    yönetimde ehil ve emin kişilerle istişare ederek Allah’ın indirdiği hükümlerle
    adâletli şekilde hükmeden, bizim gibi müslüman olan kişilerin yönettiği;
    Peygamberimizin Medine’deki yöneticiliğini örnek alan sistemdir. Bugünü
    bayram kabul etmek, işte böyle bir devlet sistemini istememek, yönetimde
    Peygamberimizi değil, Atatürk’ü örnek almak demektir.
    Bu gün, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı imiş. Anma, yani zikir…
    Kaç defa çekmemiz gerekiyor ki… 1000 mi, 1500 mü, yoksa 1919 mu? Yüzüncü
    yılda daha çok tantana bekleniyordu. Herhalde heveslerini 2023’e saklıyorlar.
    Herkes atasının izinden gidiyor. Atalar yolu denen şey bu olsa gerek. Türkiye
    Cumhuriyeti, vatandaşlarını önce Ataist, sonra ateist yapılmaya uğraşan, okulları
    bu konuyla görevlendiren bir sistemsiz sistem, düzensiz düzen. Gençlerin hali,
    tam bayramlık gerçekten. İşsiz, dâvâsız, idealsiz; inanç ve ahlâk kalıplarından
    kurtulan özgür gençler. Kitapsız, namazsız yapabilen; ama telefonsuz, müziksiz,
    futbolsuz yapamayan gençler…
    Sadece 19 Mayıs’ta değil, her gün bayram yapması gerekir gençlerin… Sporun
    da bayramı mı olurmuş, demeyin. T.C.’de olur. Spor demek buralarda, futbol
    demektir. Trabzon – Fener, Bursa-BJK örneklerinde olduğu gibi “ölmeye gelen”
    savaşa gider gibi gidilen maçlar. Demek ki bu bayram, sporun kurban bayramı.
    Kurbanlar da top olacak değil, top seyircisi gençlik.
    Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. 19 Mayıs, Müslümanlara ne
    kazanım getirmiş, ne kayıplara sebep olmuştur, bunları iyi değerlendirmek
    zorundayız. Türkiye’de ilan edilip uygulanan şekliyle cumhuriyet rejimi,
    şeriatle bağların tümüyle koparılıp Batı tarzı laik ve demokratik yönetimi temsil
    etmektedir. Monarşiji, padişahlığı savunan bir muvahhid Müslüman çıkmaz.
    Ona antitez olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti, 550 tane padişah çıkarmış,
    bu sultanlar, aynı zamanda tâğut vasfıyla insanlara ilâhlığa soyunmuştur.
    Peygamberimiz’in uyguladığı Kur’an’da özellikleri belirtilen İslâm
    Devletinden yana olan muvahhid mü’minler, padişahlığı savunmadığı gibi,
    Türkiye’de uygulanan şekliyle Cumhuriyet rejimini de savunamaz. Hele böyle
    İslâm’ın siyasal ve sosyal hayattan uzaklaştırılması için atılan adımın yıl
    dönümlerini bayram olarak hiç mi hiç kabul edemez. Bu rejim, adı cumhuriyet
    de olsa, halkı, çoğunluğu temsil de etmemektedir. Halkı, halk değil; yattığı
    yerden Atatürk, silahlı güçler ve derin devlet, zenginler klübü, medya, bürokrasi,
    Amerika ve İsrail zihniyeti yönetmektedir.
    Bugün insanlar huzurlu ve mutlu ise, memleket manevî ve maddî yönden
    kalkınmış ise, insanlar birbirine güvenebiliyor, ahlâklarından şikâyet edilmiyorsa,
    geçim problemleri insanların çoğunu kuşatmamışsa, her şeyden önemlisi
    - 529 -
    insanlar cennete doğru yol alıyor, Allah’ın rızasına uygun yaşayabiliyorsa,
    o zaman bu rejimin kuruluşu için atılan adım gününü bayram olarak kabul
    etmek tartışılabilir. Yok, her konuda rejim, yapacağını yapmış, insanlara vaad
    edeceği başka bir şey kalmamış, buna rağmen her kesim şikâyetçi ise, o zaman
    baş suçluyu rejim olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin problemlerinden 19
    Mayısta ilk tohumlarının atıldığı Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yönetimden
    tümüyle uzaklaştırılan İslâm’ı kimse sorumlu gösteremez. Tüm problemlerin
    gerçek kaynağı bu rejimdir.
    Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına
    göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”1275
    Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar, insanımıza
    maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam ve yapılar
    kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken Müslüman, hangi
    günü, niçin, nasıl bayram kabul edecektir?
    Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara,
    partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm
    ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür
    önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket
    ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri
    gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.
    Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek
    onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı
    mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler
    yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları
    gerektiğini anlatarak uyarıyor.
    “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta
    bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin
    yerini aldıralım).”1276
    “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve
    Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer
    ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.”1277 İman edenler, imanlarının gereği
    olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği
    hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira
    bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun
    1275] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    1276] 28/Kasas, 5
    1277] 8/Enfâl, 24
    - 530 -
    yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira
    Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren
    görevlerini yerine getirmemenin ne anlama geldiğini bilirler.
    Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da
    oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına
    dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı
    topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam
    ve beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme)
    çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”. Bu iki
    toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır.
    Bu topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun
    getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi
    olan imamları kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete
    girerler. Allah, Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia
    etmesine rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından
    sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de
    âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.
    Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek1278 ve “Ya Rabbi,
    Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin
    hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim”
    diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da
    dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir.
    Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş
    olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş
    olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad
    görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
    Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre tesbit
    etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim. Dikkat
    edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete
    imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada
    şâhidlik edeceklerdir.
    Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette kurtuluşumuzu
    sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete kadar devam
    edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam, tertemiz
    bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra
    1278] 4/Nisâ, 41
    - 531 -
    çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa
    erenler, işte bunlardır.”1279; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin
    Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.”1280
    İşte, Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş,
    Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak
    başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam
    biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere
    yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen,
    özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve rehber
    edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur.1281
    Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan
    başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur.
    İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir,
    çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan
    uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek
    destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar
    koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın
    reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler
    de saflarını belli etmiş kimselerdir.
    Safını Allah’tan yana belirlemiş olanlara selâm olsun!
    1279] 3/Âl-i İmrân, 104
    1280] 21/Enbiyâ, 92
    1281] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62
    - 532 -
    56. HUTBE
    27 MAYIS : ASKERÎ DARBELERIN 60. YILDÖNÜMÜ
    Âyet :
    وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْ ارَْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَ ا يُرْجَعُونَ فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ
    فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالمِ۪ينَ وَجَعَلْنَاهُمْ اَئمَِّةً يَدْعُونَ الَِى النَّارِۚ وَيَوْمَ
    الْقِيٰمَةِ لَ ا يُنْصَرُونَ وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوح۪ينَ۟
    “O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar
    ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini
    yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe
    çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada
    arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır.”1282
    فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِ۪ٔينَ
    “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış yapıyorlardı.”1283
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip
    de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği
    kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1284
    وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
    “(Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen) O zâlimler, çok yakında nasıl bir inkılâpla
    devrileceklerini görecekler.”1285
    Ergenekon’da bunca rezaletin ifşa olunmasına rağmen, en üst generaline
    kadar dün suçlu görülen subaylar mahkeme faslı tamamlanmadan Gülen’e
    gösterilen tepkinin bir sonucu olarak salıverildiği ve darbe yapanlardan bile hesap
    sorulamadığı unutulup gidiyor. Düzen kendine çeki düzen verdi mi ki, silahlı
    kuvvetlere çekidüzen verecek? Ama, böyle devam ettiği müddetçe onlar fırsat
    1282] 28/Kasas, 39-42
    1283] 28/Kasas, 8
    1284] 39/Zümer, 17-18
    1285] 26/Şuarâ, 227
    - 533 -
    buldukça düzenle istediği gibi oynamaya devam edecek. Her on yılda bir darbe
    geleneği, hangi yüz yıllara kadar sürecek, kimse bilmiyor. Başarısız darbe girişimi
    Ergenekon’un içyüzü ve çalışma sistemi, unutuldu gitti; biz bugün elli altıncı yılını
    değer(siz)lendireceğimiz 1960’dan beri gelenekselleşen darbeleri bir hatırlayalım:
    27 Mayıs 1960: İhtilal adlı askerî darbe, 12 Mart 1971: Muhtıra adlı askerî
    darbe, 12 Eylül 1980: İhtilâl adlı askerî darbe, 28 Şubat 1997: Balans Ayarı adlı
    askerî darbe, 27 Nisan 2007: E-Muhtıra adlı askerî darbe, 2009: Ergenekon
    adıyla askerî ve sivil darbe girişimlerinin açığa çıkması. 17-25 Aralık 2013:
    Pansilvanya merkezli darbe girişimi.
    Aslında darbeler tarihi son 60 yılla sınırlı değil; çok daha derinlerde, köklerde.
    Türkiye Cumhuriyeti de darbe sonucu kurulmuştur, denilse yanlış olmaz. II.
    Abdulhamid, başında Atatürk’ün Kurmay Başkanı olarak görev aldığı, silahlı
    kuvvetlerden teşekkül etmiş Harekât Ordusu tarafından tahtından indirilmişti.
    T.C. de, başını askerlerin çektiği bir grup tarafından, içinden çıktıkları Osmanlı
    Devletine karşı silahsız darbe yapılarak kurulmuştu.
    Ve… ilk darbeci Şeytan’dır. Allah’ın hükmüne, O’nun sistemine, emrine
    karşı ayaklanmış, insanın yeryüzündeki halifeliğine karşı darbe planları
    yaparak icraya koymuştur. Allah’ın hükmüne ters planlar yapıp o doğrultuda
    uygulamalarda bulunanlar da onun darbeci askerleridir.
    Yönetimi belirleme hakkı olmayan, “tâğutların düzenini değil, Allah’ın
    hükmünü istiyorum” deme özgürlüğü verilmeyen halk, kendisine dayatılan
    düzenin zulümleri altında inleyedursun, taht kavgası olanca şiddetiyle
    sürmektedir. Kendini yönetecekleri belirleme hakkı halka âittir diye takdim
    edilse de, silahlı kuvvetlerin istemediği bir uygulamanın hiçbir yönetim
    tarafından icrâsı mümkün değildir. Kim seçilirse seçilsin, hangi parti iktidar
    olursa olsun, her dönem esas iktidar TSK’ya aittir. İktidarın icraatlarının şu veya
    bu oranda kendi siyasi çıkarlarıyla veya idare anlayışlarıyla uzlaşmadığını fark
    ettiklerinde silahlı kuvvetler hemen değişik darbe çeşitlerinden biriyle iktidara
    müdahale ederler. Muhtıra, ihtilal, darbe, yönetime el koymak, demokrasiye
    balans ayarı, postmodern darbe, sanal, modern, sözlü, yazılı ve benzeri
    darbelerden darbe beğenir askerler ve istedikleri şekilde düzeni ve halkı yönetir
    ve yönlendirirler. Referandum dönemi tekrar açılıyor nasıl olsa. Yarınların
    muhtemel referandum sorusu: “Darbeleri nasıl alırdınız?” Yok, darbesiz olmaz!
    Demokrasi bu; yönetim şeklini seçemez halk, ama mümkün yarın hangi tür
    darbe istediğini halka seçtirecekler; eski câhiliyye döneminde Kâbe içindeki
    ve civarındaki putlardan birini, tapmaları için halka seçtirdikleri gibi. Modern
    câhiliyyede herkese kendi tâğutunu, kendi cellâdını seçtirdikleri gibi.
    - 534 -
    Askerlerin kanlarında vardır darbe geleneği. Osmanlı Devleti, ne çekmişti
    Yeniçeri isyanlarından. Yeniçeriler, kazan kaldırarak, yani bugünün tabiriyle
    darbe yaparak siyasete açık müdâhalede bulunabiliyor, önce devlet adamlarını
    değiştirip idam ederken, sonraları, padişah değiştirmeyle, hatta bununla da
    yetinmeyip II. Osman örneğinde olduğu gibi sultan kanıyla, onların idamlarıyla
    tatmin oluyorlardı. Yeniçerinin çocukları, reddettiklerini iddia etseler de,
    Osmanlı mirasını özellikle darbe konusunda tepe tepe kullanıyorlar.
    Tek parti dönemlerinde iki jandarma halka ne korkular yaşatmış, halk kendi
    çocuklarından nasıl korkar hale getirilmişti. Kendi vergilerinden kesilen para
    ile halk kendi gardiyanlarını, cellatlarını beslemek zorunda bırakılmıştı. Hâlâ
    Doğu Anadolu’da asker, “ben varım, buradayım!” diyor en olmadık yerlerde.
    Sıkı fıkı yönetimlerle yönetmeyi, silahın gücünden yararlanmayı pek sever
    bazıları. Normal zamanlarda da, başka ülkelerde askerin ancak darbe ile
    yapabileceği hususları, istediği şekilde yaptıran iktidarlar üstü bir yönetimin,
    Milli Güvenlik Kurulu gibi güçlerin, borusu öter hep bu ülkede. İstendiği kadar
    Anayasalar değişsin. Türkiye, “gizli anayasa” ile yönetilir öncelikle. Asker
    zihniyetiyle hazırlanmış devletin kutsal kitabı, nass gibi, yasa ve anayasa üstü
    kabul edilir. Kırmızı ciltli küçük bir kitap olduğu için “Kırmızı Kitap” denilen
    bu kitabın içinde ne yazdığını pek az kimse bilir. Ama halkın bilmediği bu
    kitapla, halk yönetilir. Allah’ın kitabını terk edenler, buna müstahaktır çünkü.
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Evet, memleketi hep askerler
    yönetir; Asker Atatürk, yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan
    askerler, yaptıkları anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle…
    Her şehrin en mûtenâ yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri
    onlar parsellemiştir. “Bu memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen
    tavırları ile âdeta haykırırlar: Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira
    parasını ev sahiplerine gerektiğinde canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu
    basit insancıklar, istedikleri zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir,
    ötekidir. Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine
    hakaret etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok
    çalışsa da ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin
    (İslâm’dan ve Müslümanlardan) korunup kollanması onlara aittir. Bu görevi
    kendilerine Ata’larının verdiğini ileri sürerler. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı
    kuvvetlerin istemediklerini başa geçirdiğinde ya da vatanseverlikleri depreşip
    canları istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. “Büyük Kurtarıcı” kabul
    ettikleri şahsın izinden gitmenin ispatı olarak; can atarlar vatanı (İslâm’dan
    ve Müslümanlardan) kurtarmaya, kesmez artık postmodern darbeler, 28
    Şubatlar…
    - 535 -
    Her Türk askerdir ya, her öğrenci de, asker olmak zorundadır. Milli
    Güvenlik Dersi, askere gitmeden asker olmayı öğretir öğrencilere. Okullar da
    sivil olmaktan çıkar böylece. Milli Güvenlik gibi, Milli Eğitim de, okullarda
    okuyan öğrencileri askerî disiplinle yetiştirir. “Sıra ol, rahat, hazır ol, rap rap
    rap!” (“Rab, Rab!” değil, adımlar ona benzemesin; irticanın ayak sesi diye
    bakarsın darbe olur.)
    Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli âyetlerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok
    onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun’un
    ailesi (âl-i Fir’avn), avanesi (mele’), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte
    anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim
    edildiğini göstermektedir. Kur’an, Firavun’un en önemli suç ortağı olarak
    onun askerlerinden/cunûdundan birçok âyette1286 bahseder. Hz. Mûsâ, insanlık
    tarihinde tevhid, hak, adâlet ve sağduyuyu temsil eden nübüvvet zincirinin
    bir halkasını oluştururken; Firavun da, Karun, Hâmân ve askerleri ile birlikte
    bunun karşısında yer alan bir zihniyeti temsil etmektedir.
    Kur’an’da Hz. Mûsâ ve döneminden, Firavun ve çevresinden uzunca
    bahsedilmesi, hak-bâtıl mücadelesinde baş örneklik oluşturmasıyla ve evrensel
    İlâhî kanunlara, toplumsal sünnetlere örneklik teşkil etmesiyle ilgilidir. Mûsâ
    ve Hârun hak dâvâyı temsil ettikleri gibi, karşı cephenin tüm elemanları da
    mevcuttur bu yapıda.
    Tarihî kişiliklerinden çok, sembol karakterleri oluşturur Firavun, Hâman,
    Karun, Bel’am, Sâmirî, hatta yahudileşme süreciyle benî İsrâil. Firavun,
    Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen zâlim yöneticiye örnektir, tuğyan ve
    ifsâdın sembol kişisidir; tâğutların prototiplerindendir. Hâmân, zâlim tâğutî
    yönetimin bürokrat ve askerî yetkililerine örnek şahsiyettir. Cünûd: Firavun’un
    askerleri, ajanları ve polislerinin; Karun da, mal ve servet düşkünü emperyalist
    ve kapitalist para babalarının simgesidir. Allah ve Peygamber adıyla insanları
    aldatmayı da Bel’am ve Sâmiri adlı resmî din adamları temsil etmektedir.
    Bunlar, zulmün duayenleridir. Kur’an, başta bunlara ve yardımcılarına “âl-i
    Fir’avn” ve “mele-i Fir’avn” demektedir. Bütün bunlar, her tarih kesitinde ve
    her toplum kesiminde ortaya çıkan zâlim tâğutların ortak ve örnek isimleri
    olmuştur.
    “O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar
    ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini
    yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe
    1286] 10/Yunus, 90; 20/Tâhâ, 28/Kasas, 6, 8, 39, 40; 51/Zâriyât, 40
    - 536 -
    çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu
    dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler
    arasındadır.”1287; “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış
    yapıyorlardı.”1288
    Kur’an’a baktığımızda, Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum
    görürüz. Bu, davranış ve yaşayışta birlikte olmanın ve bir diğerine ayak
    uydurmanın ötesinde “uyarlanma” ürünü bir uyum, danışıklı bir uyumdur.
    Tepede oturuyor olmasına karşın Firavun, bu çevresi içinde kendince kararlar
    alıp uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan
    alıkoymak üzere “baskı” altında tutan bir ceberut olarak gözükmez. Öyle ki, en
    küçüğünden en büyüğüne dek yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/
    çevrenin sözbirliği ve işbirliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun, yaptıkları
    ve yapacakları için onlardan (milli güvenlik gereği) “onay” alır. Görünen,
    bir Firavun saltanatı olmakla birlikte, gerçek olan, Mısır’da bir firavunlar
    saltanatının bulunduğudur. Nemrud’da gözlenen “tek adam” imajı, Firavun
    için pek sözkonusu değildir; Bu tarafıyla Firavun idaresi, günümüzdeki
    demokrasi yönetimine benzetilebilir. Firavun, tüm yetkiyi kendinde toplayan
    diktatörlerden çok, meclisinin ve kanunlarının ve de askerî bürokratların
    kararlarını, milli güvenlik kurulunun gerekli gördüklerini uygulayan basbayağı
    bir demokrat kişiliktir. Oradaki mele’in yerini, günümüzdeki meclisler
    almış; sihirbazların yerini de medya. Karun’un yerini kartel, holdingler ve
    TÜSİAD, Hâmân’ın yerini de rütbeli subaylar ve üst kademe bürokratları…
    Anlayacağımız, Firavunî yönetim cephesinde yeni bir şey yok.
    Hz. Mûsâ ve Hârun, diğer peygamberlerin aksine, Firavun kavmine değil;
    Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/erkânına gönderilir. Bu erkân arasında
    Hâmân’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz. Doğal
    olarak bir de “aile” vardır. Kur’an’ın “Firavun ve erkânının kendilerine
    kötülük etmelerinden korktukları için, kavminin bir kısım gençleri dışında,
    kimse Mûsâ’ya inanmamıştı”1289 mealindeki âyetinde gözlemlediğimiz bu
    çevre, öylesine etkin ki, Hz. Mûsâ ile tartışması sırasında Firavun, onlara
    dönerek “ne buyurursunuz?” diye sorma gereğini duymakta ve gösterdikleri
    önlemleri uygulamaya koymaktan da geri kalmamaktadır. Büyücülerin İslâm’ı
    kabullenmeleri üzerine İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkmaları için izin vermeye
    niyetlenen Firavun’a, bu çevre “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk
    yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun?” sözleri ile
    1287] 28/Kasas, 39-42
    1288] 28/Kasas, 8
    1289] 10/Yûnus, 83
    - 537 -
    karşı çıkınca, karar hemen değişebilmekte ve öneriler doğrultusunda “oğulları
    öldürüp kızlarını alıkoymak” türünden bir uygulama başlatılmaktadır.
    Firavun ailesinden olan gizli mü’min ile Firavun’un yanında değeri büyük
    olan eşi Asiye’nin, imanlarının açığa çıkması üzerine şehid edilmiş olmaları
    ise, bu mele’nin (güncel deyimle etkili ve yetkili çevrenin, egemen güçlerin),
    aileden daha güçlü, daha baskın ve Firavun nezdinde daha sayılır olduğunu
    göstermesi açısından önemli bir noktadır. Günümüz açısından bu durumu
    şöyle güncelleştirebiliriz: Derin güçlerin ve her dönem zirvedikilerin hatırı
    için, yönetici gözükenlerin, namaz kılanları ordudan atması, cihad kavramını
    dillendirenlerin ağızlarına acı biber sürmesi, bâtılla mücadeleyi gündeme
    getirenleri terörist damgası vurup zindanlara tıkması… hep modern şekilde
    sürdürülen Firavunî yönetim tarzının ilkelliğinin, gericiliğinin göstergesidir.
    Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda
    bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden
    olan yönetici, yani “ülü’l-emr”1290 İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz,
    onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal
    versiyonu “tâğut”. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz,
    iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor.1291 Güne kâfirlere ültimatomla
    başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak.
    Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra
    “Kâfirûn” sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam
    sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim dinim bana!”1292 âyetlerini okur,
    kâfirlere ültimatom veririz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en
    son kıldığımız namaz, yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son rekâtında
    okuduğumuz kunut duâsı. Bu duada “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk”
    diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden
    (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz,
    onu kendi haline terk ederiz.” Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’
    kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd” denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici
    atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından
    indirmeye, alaşağı etmeye” hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu
    yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu
    inkâr ederiz. Dikkat edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan)
    kişiyi, sadece bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce,
    hatta milyonlarca insanı Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir,
    1290] 4/Nisâ, 59
    1291] 2/Bakara, 256
    1292] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    - 538 -
    hatta müşrik olması içi zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’
    etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara ve her çeşit
    darbecilere bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir
    ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
    Sınavların en güzeli, kazanma ihtimali küçük olmadığı halde zorluğu büyük
    olan sınavlardır… “Bir kısım insanlar mü’minlere, ‘düşmanlarınız size karşı
    toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat
    daha arttırmış ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir’ demişlerdir.”1293
    Herkes savaşçıdır; kendi dininin savaşçısı. “İman edenler Allah yolunda
    savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar, İslâm dışı düzenler ve şeytan) yolunda
    savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
    düzeni, hilesi ve tuzağı zayıftır.”1294
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu
    âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk;
    hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve
    cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır.
    Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola
    ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1295 Bu iki inanç ve
    yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    T.C., Kurulduğundan bugüne, demokratik çizgiden çok; militarist bir
    özelliğe sahiptir. Hâlâ da bu hükmü boşa çıkaracak yola girilmiş değildir.
    Darbe, bu düzenin mayasında vardır. Darbeler sadece şekil değiştirmiş, ama
    darbe mantığı değişmemiştir. Darbelerin kanun kılıfı altında yapılması, olayın
    mâhiyetini değiştirmez. Esas darbeleri TSK yapsa da, Meclis de darbe yapar,
    Anayasa Mahkemesi de, YSHK da, bürokratlar da. Burası darbeler ülkesidir. Ata
    da darbe yapar GATA da. Beşerî düzenler zulme dayanır; Zulme, kandırmaya,
    hileye, ifsâda ve darbelere… “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi
    yapar kendi tapar.” Elleriyle yaptıkları, tapıp halkı zorla taptırdıkları helvadan
    putlarını kendi elleriyle yiyip yuttukları da olur, yutturdukları da.
    Türkiye, yönetim şekliyle nasıl bir ülkedir, bilen varsa beri gelsin.
    Anayasa’nın girişindeki ifadeleri sakın hatırlatmayın bana. Hukuk devleti
    1293] 3/Âl-i İmrân, 173
    1294] 4/Nisâ, 76
    1295] 39/Zümer, 17-18
    - 539 -
    mi, hatta dine karışmayan laik ülke mi, demokratik mi? Güldürmeyin insanı.
    “Bu ülke darbeler ülkesidir” derseniz, o başka. Darbeler de demokrasi için
    yapılır, demokrasiye demokrasi için ara verilir bu düzende. Ordu, tanklarla
    demokrasiye balans ayarı çeker. Ergenekon rezilliğine rağmen hâlâ asker, tehdit
    içerikli demeçler verecek kadar küstahtır. Tüm konularda olduğu gibi, bedelli
    askerlik konusunda da, hükümet askere sözünü geçirememekte, ama tersi
    devamlı sözkonusu olmaktadır. Hükümetin başındaki parti, asker tarafından
    ihtilalle indirilme, mahkeme kararıyla kapatılma, Anayasa Mahkemesi
    tarafından yaptıklarının bozulması gibi değişik şekillerde kendisine karşı
    darbe yapılamayacağından emin değil ki, ülkeyi darbelerden ve darbecilerden
    korusun. Ergenekon gibi bir fırsat, darbeci geleneği olmayan ve kendine karşı
    darbe yapılmasından korkmayan başka bir devletin başka bir yönetiminin eline
    geçmiş olsaydı… En azından herkese haddini bildirir, bir daha üzerine vazife
    olmayan şeylere kimsenin burnunu sokmasına izin vermezdi, darbecilere ve
    fırsat bulduğunda darbe yapacaklara büyük darbeyi indirirdi.
    Biz darbeci değiliz. Peygamberlerimizin hiçbiri darbeci değildiler.
    Müslümanlar olarak bizim darbe ile işimiz yok. Biz darbe ile yönetimi
    değiştirmeyi düşünmüyoruz, biz İslâmî inkılâptan yanayız. Halkı, tevhid
    açısından Allah’ın istediği tarzda tağyîr ederek değiştirip dönüştürmeyi, yani
    aslî/fıtrî çizgisine yöneltip İslâm’laştırmayı görev biliyor, bunları savunuyoruz.
    Bu görevlerimizi kuşanmanın neticesinde, Rabbimizin râzı olacağı yönetimsel
    bir değişim sürecine girip bu yolda her türlü bedeli ödemeye hazır olduğumuzu
    da ilan ediyoruz. Darbe başkadır, inkılâp denilen değişim ve dönüşüm başka:
    “(Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen) O zâlimler, çok yakında nasıl bir inkılâpla
    devrileceklerini görecekler.”1296
    Sonuç: “Demokrasi”, içinde bulunduğumuz ülkede uygulandığı tarzda,
    yönetimin ister direkt, isterse dolaylı yoldan, ister ihtilal adıyla, ister sanal
    şekilde darbelerle belirlenip oluşturulduğu, silahlı kuvvetlere rağmen
    kimsenin bir şey yapamadığı yönetim biçiminden başka bir şey değildir. Ve,
    Müslümanlar olarak biz, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen tüm yönetim
    ve yöneticileri sadece darbecilerin işbirlikçileri olarak değil; Allah’ın
    hükmüne karşı darbe ve darbeciler olarak görüyor ve reddediyoruz. Evet,
    silahsız kuvvetlerin de Allah’ın hükmüne boyun eğmedikleri müddetçe
    insanlığın huzuruna, Rabbe kulluğuna, cennet adaylığına karşı darbe
    içinde olduklarını iddia ediyor ve tüm darbeleri insanlık suçu olarak görüp
    reddediyoruz.
    1296] 26/Şuarâ, 227
    - 540 -
    57. HUTBE
    15 TEMMUZ DARBESININ YILDÖNÜMÜ -1-
    Âyet :
    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَ ا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı
    şiddetlidir.”1297
    وَلَ ا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَ ا تُنْصَرُونَ
    “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem)
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”1298
    ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ ايَْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ
    يرَجِْعُونَ
    “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve
    kırsalda) fesat belirdi ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de
    (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”1299
    وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
    “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”1300
    مَٓا اصََابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِّٰۘ وَمَٓا اصََابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ للِنَّاسِ رَسُول اۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
    “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/
    kendindendir…”1301
    1297] 8/Enfâl, 25
    1298] 11/Hûd, 113
    1299] 30/Rûm, 41
    1300] 42/Şûrâ, 30
    1301] 4/Nisâ, 79
    - 541 -
    15 Temmu z Darbe sinin Yıldönümünde , Darbenin Hemen
    Sonra sında Yazdığım Yazıyı Hat ırlaman ın Dayan ılma z Önemi
    Silah , Belde Sakin Sakin Durmay ı Se ver Mi?
    Hani, içki için şöyle denir ya: “Şişede uslu durur, onu içen kudurur.” İnsanın
    içine giren içki, şişenin içinde durduğu gibi durmaz. Silah da öyledir. Tahrik eder
    sahibini; gıdıklar durur. Suriye devleti ile savaşan mücahidlerden bir sniperla
    konuşuyordum; öyle diyordu: “Elinizde attığınızda vuracağınız bir silahınız
    olunca, karşınızdaki insan istediğin zaman ayağının altına alıp ezivereceğin
    bir böcek gibi gözüküyor insanın gözüne.” Para ile silah sahibini değiştirir;
    daha doğrusu gücü olmadığı için zulüm ve fesat işleyemeyenin içyüzünü ortaya
    serer.
    NİYE BAŞARILI OLAMADILAR?
    Onların inancı karışık, Kitabın bir kısmına inanıyorlar; diğer kısmını da
    kırmızı kaplı kitaplarla, demokrasi ve cevşenlerle, celcelutiyelerle, hurafelerle
    tamamlıyorlar. İnancı yere düşenin silahı da yere düşer. İnsan zaferi önce
    gönlünde kazanır. Bize karşı silah taşıyan, bizden değildir. Bunlar Ağustos’ta
    askeriyeden atılacaklarını bilen, can havliyle nereye nasıl saldıracağını
    kestiremeyen gözü dönmüş, kinleri akıllarını bürümüş subay takımı. Subaylar,
    akıllarını çalıştırmayı öğrenmiş üretken, plancı, stratejist insanlar olmaktan
    önce; emir almayı, bir üste itaat etmeyi din haline getirmiş kimselerdir.
    Bunlara da talimatlar, darbe planları abdi oldukları ABD’den geliyor. ABD
    de kendi istediği şekilde planlama yapıyor. ABD açısından istedikleri tümüyle
    yerine gelmese de, yine de başarılı bir plan, başarılı bir girişim. ABD’nin tam
    istediği olsaydı, asker iki kampa ayrılıp birbirini kıracak, halk da müdahale
    edince iç savaş çıkacaktı. Türkiye Suriye’ye benzeyecekti. ABD’nin tutturduğu
    türkü makamıyla aranjmanı duymuyor musunuz? “Gönül ne kavga ister, ne
    darbe; gönül karışıklık ister, darbe bahane.” Ama, Fetullahçılar gitti, kavga
    bitti” diye düşünmeyin. Ülke, bugüne kadar Fetullahçı subaylardan çekmedi
    sadece. Darbe girişiminde bulunmasalardı, kendi hallerinde sakin şekilde
    yaşayıp kimseye zarar vermeyen, karınca ezmez kişi rolüyle bilinip gideceklerdi
    Fetullahçı subaylar. Esas Atatürkçü subaylar var, her an ihtilal yapmaya
    aday. Bugüne kadar onca ihtilalin faili olanlar, sabıkası kabarık olanlar. Alnı
    secdelileri büyük düşman bildiniz, ama esas alnı secde görmeyenlerdir, esas
    olarak alnı secdeliye düşman olanlardır düşmanlarımız. Demiyorum ki, her
    alnı secdeli bizim destekleyebileceğimiz dostumuzdur; ama diyorum ki, alnı
    - 542 -
    secdeli olmayanlar bizim dostumuz değildir, olamazlar da. “Sizin velîniz,
    dostunuz, ancak Allah, Rasûlü, rukû edenler olarak namaz kılan ve zekâtı veren
    mü’minlerdir.”1302 Esas düşmanımızı politikacılar belirlememeli, Kur’an’ın
    ilkeleri belirlemeli. Politikacılar ölçü olunca, en az on yıl bunları dost kabul
    etmenin, örnek bir “hocaefendi” imajını güçlendirip devleti yönetmede ortak
    kabul etmenin, bugün sana darbe yapanları işbaşına getirmenin doğru mu
    yanlış mı olduğunu nasıl tesbit edebiliriz?
    Darbecilerin Yapt ığı Darbeler , Yıkt ıklar ı Hâneler Yanlar ına
    Kâr Mı Kal ıyor ?
    Ergenekon’da bunca rezaletin ifşa olunmasına rağmen, en üst generaline
    kadar dün suçlu görülen subaylar mahkeme faslı tamamlanmadan Gülen’e
    gösterilen tepkinin bir sonucu olarak salıverildiği ve darbe yapanlardan bile
    hesap sorulamadığı unutulup gidiyor. Yakın zamanların zulmü en geniş ve en
    uzun süreli olanın 80 darbesinin fâilleri tantana ile yargılanıyordu; kamuoyu
    darbecilerden hesap sorulacağını sanıyordu. Ne oldu? Ne olacaktı, düzen kendi
    evladını yer miydi hiç? Kenan Evren yargılanmadan ölüp gitti, Çevik Bir’ler
    hâlâ çalım satıyor. Darbe yapanın yaptığı yanına kâr kalıyor. Düzen kendine
    çeki düzen verdi mi ki, silahlı kuvvetlere çekidüzen verecek? Ama, böyle devam
    ettiği müddetçe onlar fırsat buldukça düzenle ve halkla istediği gibi oynamaya
    devam edecek. Her on yılda bir darbe geleneği, hangi yüz yıllara kadar sürecek,
    kimse bilmiyor.
    Darbe İstati stiği
    Daha üç sene geçmeden başarısız darbe girişimi, Ergenekon’un içyüzü ve
    çalışma sistemi, unutuldu gitti; bize de istatistik bilgiler vermek kaldı; 1960’dan
    beri gelenekselleşen darbelerin çetelesini tutmak için:
    27 Mayıs 1960: İhtilal adlı askerî darbe,
    12 Mart 1971: Muhtıra adlı askerî darbe,
    12 Eylül 1980: İhtilâl adlı askerî darbe,
    28 Şubat 1997: Balans Ayarı adlı askerî darbe,
    27 Nisan 2007: E-Muhtıra adlı askerî darbe,
    2009: Ergenekon adıyla askerî ve sivil darbe girişimlerinin açığa çıkması.
    1302] 5/Mâide, 55
    - 543 -
    17-25 Aralık 2013: Arkasında ABD’nin olduğu Pansilvanya merkezli darbe
    girişimi,
    15 Temmuz 2016: Arkasında ABD’nin olduğu (öncekinden biraz daha ciddi)
    Pansilvanya merkezli darbe girişimi.
    Darbeler Bunlarla Sınırl ı Değil !
    Aslında darbeler tarihi son 60 yılla sınırlı değil; çok daha derinlerde,
    köklerde. Türkiye Cumhuriyeti de darbe sonucu kurulmuştur, denilse yanlış
    olmaz. II. Abdulhamid, başında Atatürk’ün Kurmay Başkanı olarak görev
    aldığı, silahlı kuvvetlerden teşekkül etmiş Harekât Ordusu tarafından tahtından
    indirilmişti. T.C. de, başını askerlerin çektiği bir grup tarafından, içinden
    çıktıkları Osmanlı Devletine karşı silahsız darbe yapılarak kurulmuştu.
    İlk Darbeci Kimdir Der sini z?
    Ve… ilk darbeci İblis’tir. Allah’ın hükmüne, O’nun sistemine, emrine
    karşı ayaklanmış, insanın yeryüzündeki halifeliğine karşı darbe planları
    yaparak icraya koymuştur. Allah’ın hükmüne ters planlar yapıp o doğrultuda
    uygulamalarda bulunanlar da onun darbeci askerleridir.
    Darbe Var , Darbe Var !
    Darbeler ikiye ayrılıyor artık; faydalı darbeler, zararlı darbeler diye.
    Hükümeti, yık(a)mayan her darbe (girişimi), iktidarı güçlendirir. Hükümetlerle
    birlikte rejimler de güçlenir her başarısız darbe sonunda. Vücudu güçlendiren
    aşı gibidir başarısız darbe. Osman Gazi’den bu yana bizim insanımız mağduru
    pek sever. Fakat, bu güçlenme hormonlu bir güçtür, yasak dopingli madde
    kullanımına benzer. Çünkü her darbe, ülkenin güvenilirliğini kemirir,
    ekonomisine kalıcı zararlar verir, Ortadoğunun ağabeyliği gibi prestijleri
    elinden aldırır, Batının ciddiye almadığı, geleceğinin belli olmadığı, ümit vaad
    etmediği, kimsenin koltuğunda devamlılık göremeyeceği, istikrarsız, depreme
    tutulmuş gibi sallantı halinde bir görünüm veren ülke konumuna düşürür.
    Faydasız da olsa darbeler aşıdır aşı olmasına, ama altın vuruşa benzeyen
    yüksek dozda uyuşturucu içeren bir aşıdır bu. O yüzden böyle anormalliği
    kim kendine yakıştırır da oyun olsun, tiyatro olsun diye kendi aleyhine darbe
    yapılmış görüntüsü verir? Böyle bir şey yapan kimse yüzde bir ihtimalle ileride
    açığa çıkmış olsa, sadece siyasi itibarı değil, insanî itibarlarını da sıfırlamış
    olur. Bunu kim niye yapsın?
    - 544 -
    En Büyük Asker Kimin Askeri ?
    “En büyük asker bizim asker!” Bu sloganın neresini eleştirelim? Sen böyle
    dersen asker, kendisinin en büyük olduğuna inanır ve en büyük olmaya kalkar.
    “Parmaklarıyla kurt işareti yapan gençlerin sloganı bu, bilindiği gibi. Bir
    taraftan böyle diyorlar, diğer taraftan başarısız darbenin başarısız askerlerini
    yakaladıkları yerde acımasızca dövüyorlar. “En büyük asker” unvanını
    yaptıkları darbeler sayesinde almış olmalılar. Ama, en büyüklerin büyüklükleri
    belli oldu. Burnundan kıl aldırmayan, yanına yaklaşılmayan omzu kalabalık
    rütbeliler süklüm püklüm, sivil polisin elinde emre hazır bekliyor.
    Tepeden İnme Darbe Si stemi
    Tepeden inme zoraki değişim İslâmî bir yöntem olmasa da, Müslümanlar
    açısından da darbeler ikiye ayrılmalı değil mi? İslâm’ın hâkim olmasını
    amaçlayan darbeler; beşerî görüş ve ideolojiler için yapılan darbeler diye. Ama,
    egemen güçle iyi olan paralelin devletin en hassas kadrolarını ele geçirme imkânı
    ile, egemen güçlerle zıtlaşan aynı zihniyet ve aynı kadroların nasıl tü-kaka
    edildiği gözler önündedir. Aslında bugün darbeden şikâyet eden yöneticiler,
    kendilerini suçlamalıdır her şeyden önce. Darbecileri darbe yapacak güce
    kendileri getirmiş değil midir? Kendileri parayer yapı oluştururken paralel yapı
    da kendi kadrolarını tamamlıyordu. Darbenin tohumunu, darbeden en çok
    zarar görmesi gerekenler, ama tam tersine darbe ile güçlenenler ekiyor demek
    ki. Ve darbenin suçundan yüzde birlik hisse bile onlara verilmiyor. Haksızlık
    yapılıyor açıkça.
    Kuklay ı Cezaland ır, Kuklac ıyı Kendine Güldür
    Darbeyi esas planlayanlara, bizzat yürütenlere diş geçirilemiyor. Atını
    dövemeyen, semerine vururmuş kamçıyı hesabı, vatandaş kendi oğlu
    konumundaki rütbesiz er’i bir daha darbe yapamayacak hale getirecek kadar
    dövüyor, linç etmeye kalkıyor. Gücü yeten yetene. Gariban rütbesiz asker,
    emir eri, hatta emir kulu. Yat denilince yatmayı, kurşun at denilince atmayı,
    heykele tap denilince tapmayı ibâdet, kutsal bir görev olarak kabul eden, daha
    doğrusu kabul ettirilen bir müstaz’af. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
    Süleyman Soylu, “Darbenin arkasında Amerika Birleşik Devletleri var.” diyor
    ve bazı veriler sunuyor. Hükümet bunu biliyor da Amerika’ya karşı en küçük
    bir tavır alabiliyor mu? “Bugünkü kanunlar, büyük sineklerin delip geçtiği,
    küçük sineklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağıdır.” diyordu Balzac. Sadece
    Hindistan’da ineklere ayrıcalık verilmez; buralarda da büyük başlara ayrıcalık
    - 545 -
    vardır, büyük arabaların geçiş üstünlüğü, büyüklerin söz kesme hakkı vardır.
    Küçük hırsızlar hapishaneyi boylarken büyük hırsızlar beydir, vekildir,
    büyük yöneticidir. Amerika’ya hesap sorulmaz, 1 numaralar ve onların
    arkasındakiler ne kadar ve nasıl sorgulanacak, göreceğiz. Kenan Evren’ler
    nasıl cezalandırıldıysa… Kuklalara ceza verilecek, kuklayı oynatanlara sevgiler
    gönderilecek.
    Aziz Kılan Da Zelil Eden De Allah ’tır
    “De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin.
    Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, şereflendirirsin,
    dilediğini de zelil eder, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye
    kadirsin, hakkıyla gücü yetensin.”1303 15 Temmuz darbe girişiminde görüldüğü
    gibi, kocaman askerler, omzunda birçok yıldız bulunanlar ne kadar da âciz,
    nasıl da zavallı… Jandarma Genel Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve
    Genel Kurmay başkanı, kendilerine bağlı (olması gereken) altlarındaki subaylar
    tarafından kaçırılabiliyor. İmzaları kullanılarak sahte belgeler yayınlanabiliyor.
    Askerlik Denen Şey
    Tuz yiyecekleri kokmaktan korur. Tuz kokarsa yiyeceklerin hali ne olur?
    Askerlerin temel görevi, düşmandan bu ülkeyi korumaktır; peki, askerden bu
    ülkeyi kim koruyacak? Türkiye, bir türlü kurtarıcılardan kurtulamamıştır.
    Düşmandan korunmakası çok zor değildir; ama ya dost bildiklerinden? Dost
    bilinenlerin zararı, ölümcül yan etkisi olduğu bilinmeyen ilaç gibidir. Esas
    tedbir, içinde zehir olan ilaca karşı olmalı. Evet, cevabı zor soru: Asker bu ülkeyi
    koruyacak da, askerden bu ülkeyi kim koruyacak?
    Askerlik ; Devlet Tanr ısına Kulluk
    Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması, sistem açısından bir vatandaşlık
    görevi kabul edilmektedir. Yani devlet, kendini vatandaşın tanrısı konumunda
    görür. Vatandaşa düşen de kayıtsız şartsız devlet tanrısına kulluk yapmaktır.
    Devlet tanrı, “yat” deyince yatacak, “sürün” deyince sürünecek, “öldür”
    deyince öldürecek bir kul istemektedir. Karşılığında bırakın yalancı da olsa
    bir cenneti, teşekkür bile etme zorunluluğunu duymaz devlet; çünkü vatandaş
    buna mecburdur, kendisini de bu kulluğa lâyık görür. Cenneti yoktur, ama
    cehenneme benzetmeye çalıştığı zindanları vardır, bu kulluğu kabul etmeyenler
    1303] 3/Âl-i İmrân, 26
    - 546 -
    için. Bu durum, rütbesiz askerler içindir. Her ezilenin bir ezeni, her zulmün bir
    düzeni vardır. Askeri ezen de askerdir; rütbeli asker…
    Vatandaşı askerlikten soğutmak kanunen suç. Ya askerlerden soğutmak?
    Askerlikten soğutmayalım, ısıtalım; sonra? Sonra sıcağı sıcağına, onlar da
    sana saldırsınlar, dinine saldırsınlar… Asker kimin askeri? Kendi halkına
    karşı kurşun sıkan, tankla halkın üzerine yürüyen askeri nereye koyacağız?
    Peki, kendi halkının dinine, imanına, tesettürüne, Müslümanca yaşayışına
    düşmanca davranan askerleri, yani subayları ne yapacağız? Halkı koruması
    gereken polisleri bugün askerden halk koruyor. Aynı polis dün Taksim’den
    tüm ülkeyi karıştırıyordu, daha önceki gün nice Müslümana zulmediyordu.
    Ne dediğini insan bilmeli: En büyük asker, bizim asker mi, gerçekten mi? Bize
    saldıran asker ve polis mi en büyük olan? Bir hadis rivayeti şöyledir: “Silahını
    bize karşı doğrultan, bizden değildir.” Gardiyanına âşık olan, celladını ölesiye,
    öldürülesiye seven zavallı insanımız…
    Doğru teşhis olmadan sağlıklı tedavi olmaz. Düzeni doğru tanımlamadan
    doğru bir çözüme gidilemez. Tâğut kavramını tanımadan düzeni ve anlatılan
    konuları doğru bir yere koymak da mümkün değildir.
    Ülkeyi Hep Askerler Yönetmi ştir , Yönetmektedir
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Memleketi hep askerler yönetir.
    Asker Atatürk yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan askerler
    anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle. Her şehrin en mûtena
    yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir. “Bu
    memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen tavırları ile âdeta haykırırlar:
    Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine gerektiğinde
    canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar, istedikleri zaman
    kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir. Zaman zaman hadleri
    bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine hakaret etme hakkını kendinde
    bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok çalışsa da ev sahibi olma hakkı
    yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin (İslâm’dan ve Müslümanlardan)
    korunup kollanması onlara aittir. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı kuvvetlerin
    istemediklerini başa geçirdiğinde, ya da vatanseverlikleri depreşip canları
    istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. Can atarlar vatanı kurtarmaya(!),
    kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…
    - 547 -
    Ayağa Düşen Darbeler , Yerde Sürünen Darbeciler
    Son girişim gösteriyor ki; darbeler de ayağa düştü veya artık darbe yapmak,
    yapmış olsa halka benimsetmek, zorun da ötesinde bir şey oldu. Halkın en
    azından darbeler konusunda gözü açıldı. Artık dünya, öyle askerin baskısını,
    sıkıyönetimleri savunan ve “bize bu gerekir, biz bundan anlarız; bize astığı
    astık demir yumruklu komutan yöneticiler lâzım!” diyen pek kimse kalmadı.
    En azından özgürlüğünü kısıtlatmak istemiyor insanlar. “Halka yorum
    beğendiremiyorum, ne yazsam sert eleştiri alıyorum” diye yorumcu şikâyet
    ede dursun; darbeci darbe beğendiremiyor halka. “Darbe dediğin işte böyle
    olur” diyeceklerini bekliyor boşuna. Tam tersine; “Böyle darbe mi olur, bu
    tiyatro, tiyatro!” diye bağırıyor kimileri. Temel, mezar taşına yazdırmış:
    “hastayım, hastayım dedim, inanmadınız; gördünüz mü şimdi?” Adamlar
    ölüyorlar, öldürüyorlar; süklüm püklüm, yaka paça yakalanıyorlar; don
    gömlek soyunduruluyor, ellerine kelepçe takıyorlar; “hayır, böyle darbe olmaz,
    inanmayız” demeyi sürdürüyor bazıları. Taksim’deki daha usta işi miydi? Ama,
    yine de darbenin çok bilinmeyenli denklemleri var. Hakan Fidan saatlerce
    Genel Kurmay’dan niye çıkmadı? Darbeyi Başbakanına, Cumhurbaşkanına
    niye zamanında haber vermedi? Kuvvet komutanları ve Genel Kurmay
    Başkanı, nasıl kayboldu ve başlarına bir şey gelmeden darbe sonrasında nasıl
    serbest bırakıldılar? Fetöcü yaverler, Fetöcü sekreterler, yardımcılar niye korur
    gözüktükleri şahıslara dokunmadı? Erdoğan’ın eniştesinin haberi oluyor da,
    devletin niye haberi olmuyor? Hükümet biliyordu da, önlemek yerine “başarısız
    olsunlar bizim için daha iyi” mi dedi?
    Din Anlay ışlar ı Problemli Olanlar ın Darbeleri Dört Dörtlük
    Olur Mu?
    Cemaat ve lider tercihlerinde çok akıllıca davranamayanlar, darbe işinde
    farklı mı davranabilecek? Din anlayışları problemli olanların darbe anlayışları
    mı dört dörtlük olacak? Sonra, kimden yanasınız? Darbeciler mükemmel
    bir planla halkın karşısına geçseydi, 1917 devrimi gibi milyonların ölümüne
    sebep olacak mükemmel bir darbe yapsalardı; biz de iyi hazırlanılmış bir darbe
    görseydik” (görseydik ve ölseydik) mi denilmek isteniyor? Bunlar otoriteden
    izinsiz bir şey yapmazlar. Otorite ABD olursa, onların ipiyle kuyuya ancak
    bu kadar inebilirsiniz. Tayyip’den razı olmayan ABD düne kadar sıfatı “hoca
    efendi” olan birinin yönetiminden veya onun talebelerinden razı olur, onu
    yönetici kabul eder mi? Her ikisine de ağır bir mesaj gönderir attığı tek bir taşla.
    Başarılı bir darbe olsa, alternatif yönetici kim olacak? Dimyat’a pirince giderken
    - 548 -
    eldeki bulgurdan olmak da var hani… Ama, Taksim mesajını anlamadığını
    düşündükleri Tayyib’e daha yüksek sesli ikinci bir mesaj daha sunmuş oldular.
    “İstersek başka yollarla senin ipini çekebiliriz. Bu açık bir uyarı olsun” demiş
    oldular. Aynı zamanda son kullanma tarihinin dolduğunu düşündükleri
    maşayı maşaAllah diyerek emekliye ayırmış oldular. O maşayı eski ortağına
    kaç paraya satacağının hesabını yapmaya başladılar bile. Darbe başarısız oldu
    denilse bile, ABD açısından başarılı oldu; o böyle istiyordu çünkü. Yaramaz
    çocuklarının kulağını çekmiş oldular, bir daha sözümüzden çıkarsan ağzına
    Fetullah biberi gibi daha acı biberler süreriz, gerekirse ipini de çekeriz demiş
    oldular; öteki emirerlerine de, “biz yeterince destek vermezsek siz hiçbir şey
    yapamazsınız” mesajını kan rengi kırmızı boyalı yazıyla yazıp sunmuş oldular.
    Ve Amerika’nın aynı taşla vurduğu diğer büyük kuş: Burnunu soktuğu her
    ülkede derin ihtilaflar, mü’min sayılabilecek halklar arasında yıllarca sona
    ermeyecek kavgalar, sürtüşmeler oluşturmak, İslam düşmanlarını bıraktırıp
    halkı bu sanal düşmanlarla uğraştırmak onun en ustalıkla becerdiği iş. Bakın
    Irak’a; Amerika girmezden önce halk birbiriyle nasıl geçiniyordu, Amerika’dan
    sonra nasıllar? Bakın Suriye’ye. Ve bakın Türkiye’ye.
    Fetullah Düşmanl ığında Da Haddi Aşmak
    Varsa yoksa Fethullah terör örgütü; kısa adıyla FETÖ. Sanırsınız ki gerçekten
    terörist ve terörde IŞİD’i de PKK’yı da geçti; resmî söylemlere bakarsanız,
    öyle. Artık Amerika veya İsrail’e düşmanlık bile Fetullah terör örgütüne
    düşmanlık yanında çok hafif kalıyor. Bunları yazdım diye beni de onlardan
    olmakla suçlayanlar çıkar mı çıkar. 1970’de Kestane Pazarı’nda tanıdığım
    Fethullah Gülen’in din anlayışını halk ona saygı duyup hoca efendi derken de
    daha önceleri de onu ağır şekilde eleştiren birkaç kişiden biri bendim. Onu
    savunacak kadar sapıtmadım. Ancak adaletli olmak gereğini duyuyorum.
    Allah, savaş yaptığımız küffara karşı bile aşırı gidip adaletten ayrılmayı
    yasaklar: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı
    gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”1304 Duygusal bir toplumuz; çabuk
    gaza getirilebilen, sevdiğinde ölesiye seven, buğzettiğinde öldüresiye buğzeden,
    fıtrî ölçüyü koruyamayan, kontrolsüz güç, sahibinin kontrol edemediği,
    başkalarının yönlendirebildiği güç…
    1304] 2/Bakara, 190
    - 549 -
    T.c. Hâlâ Militari st Bir Devlettir
    T.C., Kurulduğundan bugüne, demokratik çizgiden çok; militarist bir
    özelliğe sahiptir. Hâlâ da bu hükmü boşa çıkaracak yola girilmiş değildir.
    Darbe, bu düzenin mayasında vardır. Darbeler sadece şekil değiştirmiş, ama
    darbe mantığı değişmemiştir. Darbelerin kanun kılıfı altında yapılması, olayın
    mâhiyetini değiştirmez. Esas darbeleri TSK yapsa da, Meclis de darbe yapar,
    Anayasa Mahkemesi de, bürokratlar da. Burası darbeler ülkesidir. Ata da darbe
    yapar GATA da. Beşerî düzenler zulme dayanır; Zulme, kandırmaya, hileye,
    ifsâda ve darbelere… “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar kendi
    tapar.” Elleriyle yaptıkları, tapıp halkı zorla taptırdıkları helvadan putlarını
    kendi elleriyle yiyip yuttukları da olur, yutturdukları da.
    Türkiye, yönetim şekliyle nasıl bir ülkedir, bilen varsa beri gelsin.
    Anayasa’nın girişindeki ifadeleri sakın hatırlatmayın bana. Hukuk devleti
    mi, hatta dine karışmayan laik ülke mi, demokratik mi? Güldürmeyin insanı.
    “Bu ülke darbeler ülkesidir” derseniz, o başka. Darbeler de demokrasi için
    yapılır, demokrasiye demokrasi için ara verilir bu düzende. Ordu, tanklarla
    demokrasiye balans ayarı çeker. Tüm konularda olduğu gibi, bedelli askerlik
    konusunda da, hükümet askere sözünü geçirememekte, ama tersi devamlı
    sözkonusu olmaktadır. Ergenekon gibi bir fırsat, darbeci geleneği olmayan
    ve kendine karşı darbe yapılmasından korkmayan başka bir devletin başka
    bir yönetiminin eline geçmiş olsaydı… En azından herkese haddini bildirir,
    bir daha üzerine vazife olmayan şeylere kimsenin burnunu sokmasına izin
    vermezdi, darbecilere ve fırsat bulduğunda darbe yapacaklara büyük darbeyi
    indirirdi.
    Devlete Yak ın Olan Âlimlerin Dünyada Bile Sonu Hüsran Olur
    PKK unutuldu, Apo değil idam edilmesi istenen; Tayyib’in daha dün adı
    konulmamış koalisyon ortağı “Hoca Efendi”. İktidara o kadar yakın olmaktan
    öte ortak olmak, kendisini aşırı şımarttı. Gülen iken ağlayan olmuştu; artık
    ağlayan iken gülen oldu. Eskiden mümkün ki samimiyetinden ağlıyordu,
    şimdi rol yapıp bazı yerlerde miş gibi yapıyor, sadece sümüğünü çekiyordu.
    Amerika’nın önünü açıp 150 civarındaki ülkede okul açtırıldığına bakarak
    kendine devlet de kurdurulabileceğine inandı saf saf (veya) cin cin. Devlet
    içinde (paralel) devlet olmaya alışanların bir devlet idaresinde bile şirki
    insanoğlu kabul edemediğinden bağımsız ve tek ilahlığını ilan etmeye kalktı.
    Şımarıklığının cezasını çekecek o da. Onun karşıtları ise; dün sevgide ve
    güvende aşırı gidenler bugün düşmanlıkta aşırı gidiyorlar. Ve ihtimal ki,
    - 550 -
    Erdoğan ve müridleri her konuşmalarında en büyük düşman olarak bunları
    öne sürmeseydi, bunlar bugün Tayyip taraftarları diye halka silah sıkacak hale
    gelmezlerdi. Etrafınızda gördüğünüz, tanıdığınız Fetullahçılara bakın, halka
    silah sıkacak karakterde birini veya birilerini gördünüz mü hiç? Hani kediyi
    çok sıkıştırınca, kaçacak yer vermeyince üzerine atılır, aslan kesilir. Bunlar da
    sıkıştıkları için sırtlan kesildiler.
    Kah vehanelerde Darbe Der sleri
    Darbeciler, tüm darbelerin yapıldığı gün olan Cuma’yı seçmişlerdi, darbe
    için. Başlangıç saati konusu acemice diye düşünülür. Enformasyon çağında
    darbe hakkında öyle bilgilendik, öyle naklen yayınlara şahit olduk ki, artık
    halkın çoğu, herhangi bir Lise’de bir yıl sürecek Darbe Dersi verebilir; Darbe
    nasıl yapılır, darbeciler arası koordinasyon nasıl sağlanır, darbe nasıl önlenir…
    Zaten öğretmenler odası olmuş kahvehanelerin tümünde bu dersin müzakereleri
    yapılıyor; darbe öğretmenleri birbirlerine ilmî ve ictihadî deliller sunuyor.
    “Benim tespit ettiğim darbeler usûl ve esasları ilkelerinin 132. Maddesinin b
    fıkrasına terstir, köprüde akşamın dokuzunda tankların konuşlandırılması.”
    diyor biri. Diğeri sözünü keserek: “Tamam da, hiçbir darbeci mecbur olmadan
    o saatte darbe başlatmaz. Mit, Cuma günü saat 16’da o gece darbenin olacağı
    haberini alıp gerekli yerlere servis edince; adamlar darbe saatini bekleyecek
    değiller ya; b planını devreye sokmuşlar; her türlü uygulamayı 5 saat 20 dakika
    öne almışlar.” Bir diğeri lafa karışıyor: “Niye 15 Temmuz, ben söyleyeyim: 15
    Temmuz’da Cumhurbaşkanı Beştepe’de olmayacak, tatil için Marmaris’te
    bir otelde olacak; darbeciler bunu çok önceden tespit ediyorlar. Beştepe’ye
    saldırmak, saldırınca netice almak mümkün değil gibi. Ama, bir otele saldırmak
    çok kolay. O yüzden o günü seçtiler; kaldı ki, 15-20 gün daha bekleseler askerî
    şûra başlayacak, Fetullahçıların hemen hepsi ordudan atılacak, o tarihe kadar
    ellerini çabuk tutmazlarsa kendilerine darbe yapılmış olacaktı.” Bir diğeri söze
    daldı: “Yine de çok ustalıklı plan yapamamışlar, bu planla başarılı olunmaz
    ki…” “Darbe dediğin Türkiye’de, çocuk oyuncağı. Sanki daha önceki darbeler
    çok daha farklı mıydı, bunun kadar ayrıntılı planları bile yoktu. 60 İhtilalini
    hatırlayanlar veya araştıranlar bilirler ne kadar kolay olmuştu darbe.” “Tamam
    da o zamanlardan bugüne çok şey değişti; meselâ o zamanlar cep telefonu
    yok, televizyon yok; radyo tek iletişim aracı. Radyo da TRT’den ibaret. TRT
    binasını ele geçirip bir bildiri okutunca iş yarı yarıya halloluyordu. Birkaç
    tank da önemli yerlerde gezdirince işin diğer tarafı da tamamlanıyordu. Tabii,
    bu arada Hasan Mutlucan’ın efeler, seymenler eşliğiyle o gür Davudî sesiyle
    kahramanlık türküleri okuturdunuz radyodan. 80 ihtilalinde televizyondan
    - 551 -
    okutulmaya başlandı; o türküleri duyanlar ihtilali kabullenirdi.” “Hayır, bunlar
    önemli değil; en önemli fark, halkın bilinçlenmesi; halkımız bilinçleniyor,
    sauna eşofmanları giyiyor. Şaka yaptım, halk artık eski suskun pasif halk değil;
    darbelere karşı çıkabilecek, tankların önünde dik duruş gösterebilecek bir halk;
    bu halkı hesaba katmadıkları için bu darbe başarılı olamadı.” “Tamam, bütün
    bu sosyolojik faktörlerin rolü var, ama en önemlisi bunlar değil; en önemli
    faktör “Re cep Tay yip Er do ğan, RecepTayyipErdoğan” Şekil a’da görüldüğü
    gibi, her biri darbeleri tahlil etme ve önleme okulu haline gelmiş kahvehaneler
    ve ev sohbetlerinde darbe kültürleri artmış insanımız, hele facebooka da girip
    çıkıyorsa, darbeleri değerlendirme profesörü olmuştur.
    - 552 -
    58. HUTBE
    15 TEMMUZ DARBESININ YILDÖNÜMÜ -2-
    Âyet :
    يآَ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا عَليَكْمُْ انَفُْسَكمُْۚ ل اَ يضَُركُّمُْ مَنْ ضَلَّ اذَِا اهْتدََيتْمُْۜ الِىَ اللهِّٰ مَرْجِعُكمُْ جَم۪يعا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette
    olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size
    yaptıklarınızı haber verecektir.”1305
    يَآ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا كوُنوُا قوََّام۪ينَ للِهِّٰ شُهَدَآءَ باِلقِْسْطِۘ وَلَ ا يَجْرِمَنكَّمُْ شَنَانُٰ قوَْم عَلىٰٓ الَ اَّ تعَْدِلوُاۜ
    اِعْدِلُو۠ا هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
    “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik
    eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin.
    Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten takvâya daha yakındır. Allah’a karşı
    gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”1306
    اَلذَّ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ انَِّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ وَقَالوُا حَسْبُنَا اللهُّٰ
    ونَعِمْ الوْكَي۪لُ
    “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, ‘insanlar size karşı toplanmışlar,
    onlardan korkun!’ dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize
    yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.”1307
    Sorularla Darbe Veya Hay ırl ı Darbe Gibi Sorular
    Darbe girişimi başarıya ulaşamasa da, Müslümanlara darbe yapılmış
    oldu. Tevhidî inançlar darbe yedi. Artık demokrasi diyor insanımız, elinde
    bayrak sallayarak vatan diyor, devlet diyor; başka da bir şey demiyor. Önce
    darbeye nasıl bakmamız gerektiği konusunda yardımcı olacak bazı sorular
    soralım kendi kendimize ve cevaplarını vermeye çalışalım:
    1305] 5/Mâide, 105
    1306] 5/Mâide, 8
    1307] 3/Âl-i İmrân, 173
    - 553 -
    1) Hangi asker (subay) veya sivil vatandaş hâin sıfatını daha çok hak eder?
    Allah’a, O’nun nizamına karşı isyan eden veya hükümete karşı, rejime karşı isyan
    eden? Bizim esas düşmanlığımız Allah’ı ve O’nun dinini sevmeyenlere karşı
    mı olmalı, yoksa hükümeti sevmeyenlere mi? Devlete, düzene karşı olan ve bazı
    beşerî yasalara karşı gelene terörist; düzeni, hükümeti yıkmaya çalışana da darbeci
    deniyor. Peki, Allah’a karşı olan ve Allah’ın yasalarına karşı gelenler terörist;
    İlâhî yasalarla mücadele edenler darbeci yaftasını hak etmiyorlar mı diyorsunuz?
    Bunlardan hangisi daha büyük terörist ve daha büyük darbeci? Darbeye katılmayan
    İslâm düşmanı Kemalist subaylar mı, darbeci subaylar mı daha büyük teröristtir?
    Bu soruya hangi açıdan ve neyi ölçü alarak cevap vermeniz gerekir? Soruya devam
    edelim: Allah’ın hükmüne, kanunlarına, O’nun nizamına karşı başka alternatiflere
    sarılarak karşı çıkan yöneticiler ve onları destekleyenler de darbeci sayılmaz mı?
    “Allah’a ait olan kanunları, hükümleri uygulamayan, O’nun hükmüne fiilen karşı
    çıkan, Allah’ın egemenlik hakkını gasbedenler Allah’a karşı darbecidir, en zararlı
    darbe de bunların yaptıklarıdır” diyenlere karşı ne diyebilirsiniz?
    2) Vatanı, halkın namusunu koruma iddiasında olan asker Mehmetçik,
    askerlik yaparken anasına ve karısına sövdürmeden askerlik yapma
    şansı bulamıyorsa; yani askerde kendi anasının ve karısının namusunu
    koruyamıyorsa, başkasının namusunu nasıl koruyacak? Vatanı koruma
    iddiasındaki asker, kendi vatandaşına kurşun sıkıyorsa, vatandaş askerine nasıl
    güvenecek? Ve, kendini koruyamayan Genel Kurmay ve kuvvet komutanları,
    askerini ve vatandaşını nasıl koruyacak?
    3) Ebû Hanife, başında “halife”nin olduğu, zahiren şeriatla yönetilen bir
    ülkede İslâm’ı tümüyle uygulamıyor gerekçesiyle yönetime katkı mı sağladı,
    en küçük bir itaati bile caiz görmeyip, yönetime karşı ayaklananlara destek
    mi oldu? Yönetime itaat etmediği için zindanlara atılıp orada şehit mi oldu?
    Sebepleri ve o yönetimle bugünkü yönetimi, onun tavrıyla onun yolunu takip
    ettiklerini iddia eden Hanefîleri karşılaştırabilir misiniz? Ebu Hanife ve Hanefî
    (Ebu Haneficiler) çizgisi ile Tayyip Erdoğan ve Tayyibîler (Tayyipçiler) çizgisi
    arasında nasıl bir tercih yapılmalı?
    4) Olmaz ama, Nebevî usûle de uygun görülmeyebilir, tamam ama varsayalım
    ki oldu; en sevdiğiniz, en güvendiğiniz, muttakî kabul ettiğiniz bir âlim, İslâm’ı
    hâkim kılma kasdı ile bugünkü yönetime darbe girişiminde bulunsaydı, kimin
    safında yer alırdınız? Halk kimin safını tercih ederdi? Bugünkü devletin mi,
    o âlimin darbesinin mi? Şeyh Said’in o gün yaptığı darbe girişiminde başarılı
    olmasını ister miydiniz? Peki, o zat, bugün yaşasaydı ve bu düzene karşı
    ayaklansaydı, ne yapardınız?
    - 554 -
    5) Bundan meselâ beş yıl önce bugün Fetö, Fetöş, terör ele başısı, paralelcibaşı
    denilen şahsın “Hoca Efendi” denilip Tayyip’lerce takdir gördüğü, tavsiye ve
    hatta işaret ettiklerinin devlet kadrolarına itirazsız yerleştirildiği dönemde aynı
    şahıs kadrolarıyla darbe yapsaydı, bugünkü iktidar ne derdi, bugünkü halk
    nasıl tepki gösterirdi? İktidarla ilişkisini eskisi gibi sürdürseydi, darbeye bile
    gerek kalır mıydı? Eski kabul gören Fetullah Gülen aynı çizgisi ile bugünkü
    darbede başarılı olsaydı, bugünkü tepki olur muydu?
    6) Birileri iktidara gelmek için gayri İslâmî darbe yapmaya çalışıyor;
    diğerleri de iktidarı kaybetmemek için gayri İslâmî yöntemlere sarılıyor.
    Meselâ, demokrasiyi bayraklaştırıyor, Allah’ın hükmüyle hükmetmiyor. Her
    ikisi de laikliği savunuyor. Her ikisi de demokrasiyi övüyor. Her ikisi de Batıyı
    ve Batılı değerleri yüceltiyor. Yani, tren rayları gibi birbirine paralel; paralel
    raylar gibi aynı istikamete gidiyor ikisi de. Kavga, neyin kavgası? Fikir kavgası,
    inanç kavgası değil elbet; tabii ki çıkar çatışması. Peki, bu iki kavgalı kardeşin
    çatışması, nasıl hak-bâtıl mücadelesi oluyor? Bir zulme karşı çıkmak, başka
    bir zulmü onaylamayı mı gerektirir? Şirk en büyük zulümdür.1308 Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenler zâlim1309 ve Allah’ın indirdiği hükümlerin
    uygulanmadığı rejimlerin zulüm yönetimi olduğu hesaba katılırsa, bir zulme
    karşı çıkarken, başka bir zulmü desteklemenin hükmü ne olur?
    7) Darbeye karşı çıkmak, bu düzeni sahiplenmeyi, bu düzenin kutsalları
    altında demokrasi nöbetleri tutmayı gerektiriyorsa; “biz oraya Allah rızası
    için gidiyoruz” diyenlere ne diyeceğiz? Niyetlerin hak veya hayır olması
    yeterli midir? İyi niyetle haram veya şirk, helâl veya caiz olur mu? Toplantının
    adı: Demokrasi nöbeti, katılanların görevi: Devleti, demokrasiyi korumak;
    sloganlar, şarkı ve türkülerin arasında tekbirlerle, düzenin simgeleri, rejimin
    kutsalları ile beraber, Devlet’çilerin sloganı haline gelen “ya Allah, bismillâh,
    Allahu ekber” ifadeleriyle, hakla bâtılın karmakarışık hale getirildiği, hakkın,
    bâtılı güçlendirmek için istismar edilerek kullanıldığı iddiasına ne cevap
    verilebilir? Bütün bunlar gayr-ı meşrû ise, niyet kurtarır mı?
    8) Meydanlara sığmayan bu kalabalıklar; “Şeriat istiyoruz, Kur’an’ın emir ve
    yasaklarının uygulanacağı Medine Devleti gibi bir devlet istiyoruz” demeleri
    için bir âlim halkı meydanlara dâvet etseydi; veya daha kolayı; “okullardaki
    heykelleri ve heykellere saygı duymayı” protesto edeceğiz diye çağrılsaydı, böyle
    koşarak gelirler miydi? Halkın kaçta kaçı gelirdi, kaçta kaçı kaçar giderdi?
    “Aynen gelirlerdi” diyen varsa, sözünü ispatlamak için deneyebilir mi?
    1308] 31/Lokman, 13
    1309] 5/Mâide, 45
    - 555 -
    9) Demokrasi yürüyüşlerini sona erdiren bir toplantı yapıldı Yenikapı’da 7
    Ağustos 2016’da. Cumhurbaşkanı ve başbakanla birlikte CHP ve MHP Genel
    Başkanları da katıldı ve hepsi birer konuşma da yaptılar. Meydanlara dökülüp
    demokrasi nöbeti tutmaya onlar da sahip çıktılar. Özellikle CHP’nin zihniyeti
    ile Allah için şehid olanların zihniyetleri arasında ciddi bir fark varsa, bu
    durumu nasıl izah edeceğiz?
    10) Düzenin sempatizanlarına, bağnaz particilere, demokrasi hayranlarına
    eklemlenmeden, gayri İslâmî şiar ve simgelerin altında bulunmadan, bâtıl
    ideolojilere sahip kalabalıkların sayılarını arttıracak ve onlardan biri gibi kabul
    edilecek şekilde olmaksızın; bağımsız İslâmî kimliğiyle kişinin özgün tevhidî
    mesajını sunması, tebliğini yapması ile; yukarıda anlatılan “uydum kalabalığa”
    anlayışı aynı mıdır? Sakıncaları nelerdir, gereği var mıdır?
    Kızmayın, ben sadece soru sordum.
    Kimimi z Öldük , Kimimi z Güldük
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz
    (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1310
    Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm,
    hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına
    dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve
    bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Yalnız unutulmamalıdır
    ki, zulüm bedenlere yapılan eziyetten önce, ruhlara yapılan eziyettir; kişinin
    rahatını kaçıran haksızlıktan önce, kişinin cennetini yok eden, âhiretini
    mahveden uygulamalardır. Müslümanca yaşayacağı ortam oluşturmamaktır
    esas zulüm. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların
    hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira
    İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki,
    Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların
    tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları,
    bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha
    ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa
    meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz
    yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”1311
    1310] 8/Enfâl, 25
    1311] 11/Hûd, 113
    - 556 -
    Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün
    bittiği yerdeyiz. Bize hep ölmeyi uygun görürler. Biz ölürüz, onlar yaşarlar. Ziya
    Paşa, yaklaşık yüz yıl önce aynı oyunu hatırlatır: “Kalkın ey ehl-i vatan! dediler;
    kalktık. Onlar oturdu, biz ayakta kaldık.” Orhan Veli de bu durumu şöyle
    hicveder: “Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk
    söyledik.”
    15 Temmu z Bayram Mı Oluyormu ş?
    Eh, bir bu eksikti; artık tüm problemler hallolur. “Deliye her gün bayram”
    diye bir deyim var. Biz de tatil ve bayramları çoğaltalım; dünyaya nasıl olsa
    gülüp eğlenmeye geldik; öyle değil mi? Bahaneyle düzene biraz daha güç
    verilsin, düzenin ölümcül iskeletine kan pompalansın: Haydi demokrasi
    nöbetine! (“Haydi, şükür için namaz kılmaya!” demelerini beklemiyoruz elbet).
    Demokrasi kendini bile koruyamıyor ve onu korumak için nöbet tutulması
    gerekiyorsa, beni nasıl koruyacak demokrasi demiyor insanımız. Demokrasi
    seni koruyacak bir güç ise, o senin nöbetini tutsun. Kendini bile korumaktan
    âciz ise, çekiver kuyruğunu gitsin. “İnsanlardan bir kısmı, kendilerine yardım
    edecekleri ümidiyle, Allah’tan başka ilahlar, sahte tanrılar edindiler. Oysa
    bilmezler ki, o sahte tanrıları kendilerine, yardım edemezler. Ama o insanlar
    her hususta kendi tanrılarına karşı hazırlanmış askerlerdir, hazır bir ordu
    durumundadırlar.”1312
    Bırakalım zafer kazanmış kahraman edâsını. Bu gurur ve kibir, mahveder
    bizi ve çevremizi. Kazanılan bir zafer yok; dünkü duruma dönmüş oldu herkes.
    Ama dünkü, sırât-ı müstakîm miydi acaba? Zina, devletin koruması altında
    apaçık icrâ edilmiyor mu? Kumar, değişik şekillerde devlet eliyle oynatılmıyor
    mu? İçki, sigara serbest değil mi? Harama girmeden bir erkek sokağa çarşıya
    çıkma hak ve özgürlüğüne sahip mi? Hırsıza, katile Allah’ın uygulanmasını
    istediği yaptırımlar uygulanıyor mu? İnsanlar koşar adım Cehenneme doğru
    gitmiyor mu? Çoluk-çocuğuna söz dinletebilen kaç insan kaldı? Namazlardan
    ne haber? Huşû ile, namazın zevkini, tadını çıkararak edâ edenlerimiz ne kadar?
    Geleneksel ve modern hurafelere, devletin kutsallarına İslâm diye sarılmanın
    ve başkalarını onlara çağırmanın vebalini ne kadar düşünüyoruz? Faizsiz,
    yalan ve hilesiz ticaret kalmamış, putlara saygı duruşunda bulunmadan eğitim
    imkânı yok olmuş bir durumda, neyin bayramını yapıyoruz? Cennet müjdesi
    aldık da ona mı seviniyoruz? Küfrün hâkimiyetini kırdık, İslâm’ın devletini
    kurduk da onun bayramını mı yapıyor veya talep ediyoruz?
    1312] 36/Yâsin, 74-75
    - 557 -
    Fesat her tarafı kuşatmış; bu fesadın temel sorumlusu bizleriz: “İnsanların
    bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat
    belirdi ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü
    yoldan) dönerler.”1313 Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin
    sebebi bizleriz: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız
    yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”1314; “Sana gelen iyilik
    Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…”1315
    Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar
    bizden, içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız
    gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca
    dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık
    O, size yaptıklarınızı haber verecektir.”1316 Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla
    gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek,
    yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra diğer
    rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi düzeltmek
    gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor: “(Âdem’le eşi)
    dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize
    merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”1317
    Kıyâmeti (kıyâmet gibi kaosu, dehşeti) dünyada yaşıyorsak, yeniden dirilişi
    de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların topyekûn
    ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden dirilişi,
    canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan kimseler
    olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak görmüyor,
    duymuyor musun, kalk borusu öttü; darbelerden önce Kur’an bizi uyanmaya ve
    göreve çağırıyor.
    Tahliller ve Tavsiyeler
    1- Esas darbe, Allah’ın emirlerine, hükümlerine, yasalarına karşı yapılan
    başkaldırma, isyan hareketleridir. Darbeden ve darbecilerden şikâyet eden,
    aslında kimden ve nelerden şikâyet ettiğinin bilincinde olmalıdır.
    2- 15 Temmuz darbe girişimini şiddetle ve nefretle kınıyoruz. Ama, bunun
    istisnâî bir durum olmadığını, Türkiye’nin mayasında darbelerin bulunduğunu,
    T.C.’nin de darbe ürünü olduğunu unutmamak gerekir. Askerlerin ayaklanması,
    1313] 30/Rûm, 41
    1314] 42/Şûrâ, 30
    1315] 4/Nisâ, 79
    1316] 5/Mâide, 105
    1317] 7/A’râf, 23
    - 558 -
    ta 16. yüzyıllarda Yavuz zamanlarında başlayan Celali isyanlarına dayanır ve
    2016 yılında da biteceğe benzemez.
    3- On yıl birlikte bu devlete güç veren, her ikisi de demokrasiden,
    Cumhuriyetten, Amerika ile dostluktan, Nato ile işbirliğinden, Avrupa
    Birliğinden yana; bireysel anlamda tesettür ve namaz gibi emirleri yaşamaya
    çalışan, biri diğerine paralel, muhafazakâr zihniyete sahip olan güçler
    birbiriyle mücadele ederken, en büyük kazanç sistemin olmaktadır. Bu tür
    hesaplaşmalar en çok rejime yaramakta, rejim güçlenmekte, safrasını atarak
    kendini yenilemektedir. Darbe yapmanın maddî ve mânevî karşılığı olarak,
    dünyevî ve uhrevî cezalara aday olup şimdiden kendisi ağır darbe yiyen darbeci
    güçler gibi; neredeyse yıkılıyor imajı veren ve birçok zaafı ortaya çıkan hükümet
    de yaralanmış, darbeden ciddi hasarla çıkmıştır. Darbe neticesi, “demokrasi,
    halkın egemenliği, devletin önemi…” gibi sloganlar ve enerji pompalanmasıyla
    halkın desteğini daha çok üzerine çeken; rejimdir, TC sistemidir.
    4- Darbenin arkasında kesinlikle ABD vardır. Paralelciler figürandır,
    piyondur. İncirlik kapatılmadan, casus örgütleri gibi çalışan Amerikan
    elçilikleri, Siyonist ve mason teşkilatları her istediği fesadı yapabilecek özgürlüğe
    sahip olduğu ortamda, işte bu tür darbe girişimleri ve darbeler kaçınılmaz
    olacaktır.
    5- Hem Allah’a karşı başkaldırı ve hem de diğer darbelerin önlenmesi
    için laiklik, demokrasi, Kemalizm, halkın egemenliği gibi içi boş veya zararlı
    uygulamalar çözüm yerine, tam tersine darbelere davet etkisi oluşturmaktadır.
    Çözüm; ahlâk, hukuk, siyaset ve hayata ait her alanda Kur’an’ı hâkim kılmaktır.
    Darbeleri önlemenin tek yolu, insanları tevhid ehli, Kur’an talebesi yapmaktır.
    Atatürkçülük dersinin arasında ahlâktan bahsetmek, haftada üç saat İnkilâp
    Tarihi varsa, bir saat de Siyer dersi koymakla ancak şirk denilen hakla bâtıl
    koalisyonu oluşur. Çözüm; adına Mehmedçik deyip Atatürkçük yetiştirerek,
    Peygamber ocağı deyip çağdaş Ebu Cehiller oluşturarak, ancak potansiyel
    darbeciler yetiştirilir. Paralelciler çay içerken kimseye çaktırmadan masa
    başında îmâ ile namaz kılmak mecburiyetinde kaldığı; rütbeli askerlerin kahir
    ekseriyetini teşkil eden Atatürkçü laik subayların (istisnâ dışında) namazla
    ilişkilerinin hiç olmadığı bir kurumda darbelerin önü alınabilir mi?
    6- Ashâbın, Peygamberin kurduğu devlete karşı darbe yapıp onu devirme
    ihtimali olabilir mi? Çözüm askeri ashab gibi yetiştirmek, devleti de Medine
    devletine benzetmektir. Sen gençlerine ve askerlerine Kur’an’a dayalı
    dosdoğru bir din öğret; öğret de Fetullah gibileri kendi bâtıl zihniyetlerini
    din diye takdim etmesin. Mü’minle kâfir, cennetle cehennem kadar birbirine
    - 559 -
    zıt, birbirinden uzak kişilerdir. İslâm askeri ile Batılı küfür askeri de öyle
    olmalıdır. Madem “Peygamber ocağı”, öyleyse inancından, mücadele ettiği
    değerlere kadar her şeyini Peygamber’in sünneti ve yolu yön vermeli, Allah’ın
    askeri denilecek şekilde askerde insanlar Nebevî ölçüde ve Kur’anî çizgide
    yetişmelidir. Bunun için vatan, millet, Atatürk sloganlarından önce tevhidî
    içerik ve açılımlarıyla birlikte Allah, Kur’an kavramlarının öne çıkartılması
    gerekiyor. Kur’an’da Firavun’un askerlerinin Firavun’la birlikte azap göreceği,
    Peygamber’le birlikte cihad eden ashabın da Allah’ın rızasına erdiği belirtilir.
    Tabii, bu Kur’an’ı öğrenip yaşamak isteyen kimse; laik, kapitalist, Kemalist
    devleti sevemeyeceği ve ona uygun gelmeyeceği için devletin de İslam Devleti
    olması gerekir. Yani, her iki anlamdaki darbenin bir daha tekrarlanmaması
    için tek şart, bireylerin ve devletin Kur’an’a uygun; Kur’an insanı (canlı Kur’an)
    ve Kur’an devleti (İslam Devleti) haline gelmesidir. Bu konuda ciddi hiçbir
    adım atılmadığına ve halkın da kuru beklentiden başka, oy verdiği kesimleri
    sıkıştırmadığına şahidiz. İki ay maaşını alamamış olsa, işçi ve memurlar
    nasıl sokağa dökülürler. Ama, Allah’ın dini hâkim olsun diye ciddi anlamda
    fedâkârlık yapmaya çalışanların sayılarının da, faaliyetlerinin de yetersiz
    bile olmadığı görülmektedir. Faizin ticaretle uğraşan tüm kesime kaçınılmaz
    şekilde dayatıldığı, zinanın devlet yardımı ve korumasıyla, özendirme ve
    kolaylaştırmasıyla bir alo kadar, bilgisayarda bir tık kadar yakınlaştırıldığı,
    kumarın devlet eliyle oynatıldığı, okullarda 20 milyona yakın gencin çağdaş
    putperestlik olarak heykellerin önünde saygı duruşunda bulunmak zorunda
    bırakıldığı, “Allah’a inandım” diyenlerin Allah’ın indirdiği hükümlerle
    değil de, insanların uydurduğu kanunlarla yönetildiği bir ülkede, bunca
    isyanın cezasının şu veya bu şekilde bekleneceği bir vâkıadır. “Darbelere son”
    diyenlerin öncelikle “Allah’a isyana son!” deyip Kitapsız bir devletten Kur’an’ı
    her yerde ve her yönüyle tatbik eden bir devlet uygulamasına doğru Nebevî
    usûlle yönelinmesi şarttır.
    7- Bunun için de halkın Kemalizmi, laikliği, demokrasiyi, kapitalizmi
    savunmaktan vazgeçerek, o tür bâtıl ideolojileri reddedip uzlaşmaması
    gerektiğini kabullenmesi gerekiyor. Böyle olması gerekirken, başına gelen ve
    gelme ihtimali olan her musibetten Allah’a sığınması ve hangi toplumsal isyan
    ve günahların neticesi olduğunu hesaba katıp o haramlardan dönmesi gereken
    insan, rejimi destekliyor ise, Kur’an hükümleri yerine demokrasiyi savunuyorsa
    bunun sonu ne olacaktır? En büyük darbe olan kıyameti mi bekliyoruz?
    8- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaverleri, Genelkurmay Başkanı Akar’ın Özel
    Kalem Müdürü ve Milli Savunma Bakanının Müsteşar Yardımcısı ve üst düzey
    - 560 -
    komutanların emir subaylarının önemli bir bölümünün FETÖ/PDY üyesi
    olduğu tespit edildi ve gözaltına alındı. Bu durumu, darbeciler için başarılı bir
    takiyye ve gizlenme kabul edebiliriz de, bu taraf için basit bir dikkatsizlik diye
    geçebilir miyiz? Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları, en yakınındaki
    özel kalem müdürü, emir subay ve astsubayları ile korumaları tarafından
    rehin alınmaktan kurtulamadı. Kendi emrindekilerin emrine uymak zorunda
    kalanların, yakın çalışma arkadaşlarını seçmekte bu kadar yanılan kimselerin
    diğer işlerinde ne kadar isabetli davranabilecekleri gündeme gelmez. Darbe
    girişiminde Erdoğan’ın yaverleri ile üst düzey komutanların emir subaylarının
    önemli bir bölümünün rol almasını ne ile ve nasıl izah edeceğiz? Göklere
    çıkarılan büyük istihbaratçı Hakan Fidan’a ne demeli? Aylar öncesinden
    hazırlıkları yapılan ve bütün illerde örgütlenen koca darbe örgütünün büyük
    kalkışmasını olaydan birkaç saat önce ancak öğreneceksin. Sonra bilgini
    kiminle paylaşman gerektiğini de bilmeyerek saatlerce Genelkurmay’da
    pasifize edilip oyalandırılacaksın. Basit ihmal ve dikkatsizliği çok aşan bu
    durumlar yine devam edecek. On sene beraberce ülkeyi yönettikleri darbecileri
    tanımayanların, hemen yanındaki dostunu düşmanını karıştıran kimselerin,
    Avrupa’da ve Amerika’daki düşmanını dost sanması sürpriz mi olur? Firâset ve
    basiret denilen özellik, ancak Allah’a yakın olan kimselerde bulunur.
    9- Darbe yapanlarla darbeye muhatap olan hükümetin aralarında ciddi
    anlamda fikir zıtlığı olduğunu sanmıyorum. Ama aralarında çıkar kavgası
    olduğunu herkes duydu, biliyor. Paralel; yan yana, aynı uzaklığı muhafaza
    ederek birleşmeden uzayıp giden çizgilerin haline ve bu çizgilerin her birine
    deniliyor. Paralel iki çizgi, tren rayları gibi aynı istikamette olan iki çizgidir.
    Birine paralel yapı deniliyor; diğeri de para yer yapı kabul edilmeli. Hatırlanacağı
    gibi, on yıl sürdürdükleri canciğer dostluk bağlarını ilk koparan darbecilerdi;
    muhataplarını para yemekle suçluyorlardı; para yemeyi üç bakana yüklediler,
    fazla önemsenmedi, unutulup gitti. Her iki fırkanın birbirine düşmanlıkta
    ve nice İslâmî hususlarda tutarsızlık ve ölçüsüzlüğünün temel sebebi, gurur,
    kibirdir. Menderes’i bu gururlu müstekbir tavrı mahvetmişti. Tâğutlar ve küfrü
    tercih eden her kesim için kibir ve şımarıklık önemli bir vasıftır. Ve kibirliliğin
    en anormal derecesi, tevazu kılıflarıyla ortaya konulur.
    10- Minarelerden salâ verilerek demokrasi nöbetlerine ve hükümete destek
    verilmesi, yadırganmamalı; Diyanet, başbakanlığa bağlı bir devlet kuruluşudur,
    cami görevlileri de devlet memuru. Yani, yadırganacak bir durum yok. Başkan
    Görmez, “zerre kadar paralel yapıya gönül bağı olan bir görevlinin mihrapta
    yeri yoktur.” demişti. Atatürkçüler, laikler ve bağnaz particiler için de benzer şey
    - 561 -
    söyledi mi? Onlara mihrap emanet edilebilir, ama paralelciye hayır! Yine, D. İ.
    Başkanı, “darbeci askerlerin salâsının okunmayacağını ve cenaze işlemlerinin
    yapılmayacağını ve namazlarının kılınmayacağını” açıkladı. Bunların arasına
    yanlışlıkla katılan, kandırılan, işin içyüzünü tam bilmediği için onların arasında
    bulunmuş olanlar çıkabilir. Katıldıktan sonra tevbe edip pişmanlık duymuş
    kimseler olabilir. Onlardan zannedilebilir. Mü’minim deyip kâfirliğine kesin
    bir delil olmadığı müddetçe camilerden hiçbir kimseyi kovamaz, lâ ilâhe illâllah
    diyen ve şirk koştuğu bilinmeyen bir kimsenin cenazesini açıkta bırakamazsınız.
    Bu fetvanın sadece paralelcilere yönelik olması şunu gösteriyor: Paralel
    yapılanma ile devlete şirk koşanın cenazesi kılınmaz, Allah’a şirk koşanın ise
    cenaze namazının kılınması açısından bir sakınca yoktur. Öyle mi bay başkan?
    Görmez olabilirsin, ama böyle bir çelişkiyi veya yanlış tercihi görmezden
    gelemezsin. Hz. Ali, devlete başkaldıran, devlet başkanı olduğu halde kendisi
    ile savaşan Hâricîlerin cenaze namazlarını kılmıştır. Kenan Evren’in cenazesi
    Kocatepe Camii imamı İsmail Coşar tarafından, İsmet İnönü gibi İslam’a karşı
    tavrı belli olan kişinin cenazesini yanlış hatırlamıyorsam Diyanet İşleri Başkanı
    tarafından kılınacak, İslâm düşmanı laik ve Atatürkçülerin cenazeleri Diyanet
    görevlilerince kılınacak, ama paralelcilerin namazı kılınmayacak. Bu fetvanın
    doğru olduğunu düşünmediğim gibi, insanlar ve cemaatler arası uçurumu
    daha büyüteceğini, tefrika ve tekfir zihniyetini körükleyeceğini söyleyebilirim.
    11- Kamuda çalışan 50 bin’in üzerinde memur ve personel görevden alındı.
    Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplam 36.200 öğretmenin görevine son
    verildi. Bunlar bir hafta dolmadan şimdiki rakamlar, daha artacağı bekleniyor.
    Bu durum, devletin sık sık birlik ve bütünlük nutuklarına, kimsenin
    inançlarından dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı anayasalarına ne
    kadar uyduğunu kimse sormuyor. “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle
    ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz,
    sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten takvâya
    daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan
    hakkıyla haberdardır.”1318; “Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir;
    dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi
    ayartmasın.”1319 Darbecilerin de, darbeye muhatap olanların da; her iki kesimin
    de tevbe edip Kur’an’a dönmeleri ve Kur’an’ın hükümlerini bulundukları
    cemaat ve birlikteliklerde ve de devlette uygula(t)maları duasıyla…
    1318] 5/Mâide, 8
    1319] 35/Fâtır, 5
    - 562 -
    Devam ı İn şaAllah Gelme z; Darbelerin ve Darbeyle İlgili Bu
    Sö zlerin …
    Not: Fikir özgürlüğü kısmen de olsa var olan bir ülkede bu hutbe, inşaAllah
    kimsenin başına şerli bir iş açmaz. Nöbeti tutulan demokrasi çarpmaz. “Onlar
    öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, ‘insanlar size karşı toplanmışlar, onlardan
    korkun!’ dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne
    güzel vekildir!’ dediler.”1320 Eleştirenler lütfen, “şu cümlende şunu diyorsun ve bu
    ifaden Kur’an’daki şu âyete ters, Peygamber’in şu uygulamasına zıt” desinler.
    Kur’an’a ve Sünnete ters değilse eğer, hatta onların açılımı ise anlatılanlar,
    eleştirenler eleştirsin, pek de ciddiye almak doğru olmaz. “İşte ben, hem benim,
    hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanıp tevekkül ettim. Yeryüzünde bulunan
    hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz
    Rabbimin (gösterdiği) yol dosdoğru bir yoldur.”1321
    1320] 3/Âl-i İmrân, 173
    1321] 11/Hûd, 56
    - 563 -
    59. HUTBE
    29 EKIM ÜZERINE
    Âyet :
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” 1322
    امَٰنَ الرسَُّولُ بمَِٓا انُزْلَِ الِيَْهِ مِنْ رَبهِّ۪ وَالمُْؤْمِنوُنَۜ كلٌُّ امَٰنَ باِللهِّٰ وَمَلئٰٓكَِتهِ۪ وَكتُبُهِ۪ وَرُسُلهِ۪ۜ ل اَ نفَُرِّقُ بيَْنَ
    اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur
    (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur.
    Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”1323
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْ امَْرِ مِنْكُمْۚ
    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan
    emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”1324
    Hadi s:
    “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu
    (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”1325
    Sabret ve Gayret Et Ey Muvahhid ; 29 Ekim ’den 10 Kasım’a
    Kaç Günlük Zaman Vard ır? Küfrün Ze vali , Senin Gayretinle
    Çabukla şacakt ır!
    Cumhur; çoğunluk, ekseriyet anlamına gelir. İslâmî literatürde İslâm
    âlimlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel eğilimini yansıtmak için cumhûr-ı
    ulemâ terimi şeklinde kullanılır. Çoğunluk anlamındaki cumhûr kelimesinden
    1322] 39/Zümer, 17-18
    1323] 2/Bakara, 285
    1324] 4/Nisâ, 59
    1325] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    - 564 -
    türeyen cumhuriyet; terim olarak bir toplumu yönetme yetkisinin, seçimle
    halktan alındığı siyasal örgütlenme biçimine denir. Cumhuriyet, tek kişinin
    bir toplumu yönetmesi anlamındaki “monarşi”nin karşıtıdır. Cumhuriyet
    yönetiminde, toplumu yönetecek olanlar, halk tarafından seçilir. Monarşide ise
    böyle bir seçim yoktur; yönetim, babadan oğula veya kardeşe geçen bir sistemle
    iş başına gelen bir kişi tarafından yönetilir.
    Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. 29 Ekim, Müslümanlara ne
    kazanım getirmiş, ne kayıplara sebep olmuştur, bunları iyi değerlendirmek
    zorundayız. Türkiye’de ilan edilip uygulanan şekliyle cumhuriyet rejimi,
    şeriatle bağların tümüyle koparılıp Batı tarzı laik ve demokratik yönetimi temsil
    etmektedir. Monarşiyi, padişahlığı savunan bir muvahhid Müslüman çıkmaz.
    Ona antitez olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti, 550 tane padişah çıkarmış,
    bu sultanlar, aynı zamanda tâğut vasfıyla insanlara ilâhlığa soyunmuştur.
    Peygamberimiz’in uyguladığı Kur’an’da özellikleri belirtilen İslâm Devletinden
    yana olan muvahhid mü’minler, padişahlığı savunmadığı gibi, Türkiye’de
    uygulanan şekliyle Cumhuriyet rejimini de savunamaz. Hele böyle İslâm’ın
    siyasal ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasının yıl dönümlerini bayram olarak
    hiç mi hiç kabul edemez.
    Bu rejim, adı cumhuriyet de olsa, halkı, çoğunluğu temsil de etmemektedir.
    Halkı, halk değil; yattığı yerden Atatürk, silahlı güçler ve derin devlet, zenginler
    klübü, medya, bürokrasi, Amerika ve İsrail zihniyeti yönetmektedir.
    Bugün insanlar huzurlu ve mutlu ise, memleket manevî ve maddî yönden
    kalkınmış ise, insanlar birbirine güvenebiliyor, ahlâklarından şikâyet
    edilmiyorsa, geçim problemleri insanların çoğunu kuşatmamışsa, her
    şeyden önemlisi insanlar cennete doğru yol alıyor, Allah’ın rızasına uygun
    yaşayabiliyorsa, o zaman bu rejimin kuruluş gününü bayram olarak kabul
    etmek tartışılabilir. Yok, her konuda rejim, yapacağını yapmış, insanlara vaad
    edeceği başka bir şey kalmamış, buna rağmen her kesim şikâyetçi ise, o zaman
    baş suçluyu rejim olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin problemlerinden
    Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yönetimden tümüyle uzaklaştırılan İslâm’ı
    kimse sorumlu gösteremez. Tüm problemlerin gerçek kaynağı bu rejimdir.
    Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına
    göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”1326
    Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar,
    insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam
    1326] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    - 565 -
    ve yapılar kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken
    Müslüman, hangi günü, niçin, nasıl bayram kabul edecektir?
    Kur’an’ın yönetim ilkeleri adalet ve şûrâ ve bey’at esaslarına dayanır.
    Adâlet: “Şüphesiz Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar
    arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.”1327 Adalet: Bir işi
    yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak hak sahibine
    hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına
    gelir. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve
    insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye
    adalet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir.
    Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki ilişkilerde
    ilâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek; suçluya
    cezasını vermede gevşeklik yapmamak demektir.
    “Allah adalete uyanları sever.”1328; “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle
    gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adalet ölçüsünü indirdik ki, insanlar
    adaleti yerine getirsinler.”1329; “De ki: ‘Rabbim bana adaleti emretti.”1330
    Adâlet, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek, zulüm başka hüküm ve kanunlarla
    yönetip yönetilmektir. Allah’ın koyduğu sınırı (hududu) aşanlar zâlimdir.1331
    Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi (nefis)lerine zulmederler.1332
    Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler de zâlimdir.1333 Çünkü
    “Kâfirler (in tümü) zâlimdir.”1334;“Şirk en büyük zulümdür.”1335; “Allah’ın
    indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”1336
    Şûrâ: “Mü’minlerin işleri aralarında şûrâ (danışma, istişare) iledir.”1337
    Kavram olarak ‘bey’at’ veya ‘biat’ ise; müslümanların devlet başkanını
    (veliyyü’l-emr’i) seçme, belirleme ve İslâmî hükümlere uygun işlerde ona bağlılık
    göstermedir. Müslümanların içerisinden çıkan ehl-i hal ve’l akd (müslümanların
    işlerini görmek üzere seçilen yetkili şûra -danışma topluluğu-) tarafından tesbit
    edilen bir imama (halifeye ) itaat ve bağlılık sözüdür.
    1327] 4/Nisâ, 58
    1328] 60/Mümtehıne, 8
    1329] 57/Hadid, 25
    1330] 4/Nisâ, 105
    1331] 2/Bakara, 229
    1332] 2/Bakara, 35, 131
    1333] 9/Tevbe, 23
    1334] 2/Bakara, 254
    1335] 31/Lokman, 13
    1336] 5/Mâide, 45
    1337] 42/Şûrâ, 39
    - 566 -
    Bey’, yani alım-satım; bir değer karşılığında bir değeri vermek demektir. Araplar
    önceden alış-verişlerde yaptıkları satış akdini (anlaşmayı) kuvvetlendirmek
    üzere el sıkışırlardı. Buradan hareketle, müslümanlar da bir başkan seçerken
    el sıkışma örneğini almışlar ve aralarındaki benzerlikten dolayı buna da ‘biat/
    bey’at’ demişlerdir. Sorumlu başkanı seçme konusunda yönetilenler haklarını
    seçtikleri kişiye, seçilen kişi de onların hakkına ve Allah’ın koyduğu sınırlara
    uymak şartıyla bunun karşılığını yönetilenlere, yani biat edenlere verir.
    Bu, tıpkı rızâ ile bir mal alım-satımındaki anlaşma gibidir. Bir taraf kendi
    isteği ile, yönetim emanetini hakka-hukuka uyma şartıyla biat ettiği kimseye
    verir ve ona bağlı kalacağını ilân eder. Kendisine biat edilen de biat edenleri
    Allah’ın hükümleri doğrultusunda yöneteceğine söz verir.
    Peygamber (s.a.s.) mü’minlerden biat aldığı gibi, mü’minlerin işlerini
    yürütmekle ve Allah’ın hudutlarını (koyduğu hükümleri) uygulamakla
    görevli ülü’l-emr, bir başka deyişle veliyyü’l-emr (müslüman yetki sahibi) de,
    müslümanlardan Allah’ın hükümleri doğrultusunda onların işlerini yerine
    getirmek üzere biat alır. Müslümanların, din ve dünya işlerini yürütmek, Allah’ın
    hudutlarını uygulamak, müslümanların çıkarını ve İslâm vatanını korumak,
    mazlumlara yardım etmek ve zâlimlerin zulmünü önlemek üzere aralarında
    uygun bir başkan seçmeleri gerekir. Bunun İslâmî bir görev olduğu noktasında
    İslâm âlimleri arasında icmâ, yani söz birliği bulunmaktadır. Bu yetkili kimseye
    imam, halîfe, başkan, veliyyü’l-emr ya da emîru’l-mü’minîn denilmesi yalnızca
    bir nitelemedir.
    Müslümanların işlerini görmek üzere kendisine biat edilen başkan, bey’at
    denilen ümmetin bir çeşit serbest seçimi ile göreve gelir. Bu biat işinde karşılıklı
    rızâ esastır. Tıpkı alış-verişte olduğu gibi. Zorla ve dayatma ile alınan biatler
    geçersizdir, bir faydası da yoktur. Biat olayı, biat edenleri bağlar ve onlara bazı
    sorumluluklar yükler. Seçilen yetkili kişilere İslâm’a aykırı olmayan konularda
    itaat etmek gerekir. Biat ettikten sonra haklı bir gerekçe olmadan onlara karşı
    gelmek, onların tutarlı ve adâletli yönetimlerine keyfî tutumlarla isyan etmek,
    toplumda kargaşa doğurur ve zulme sebep olur.
    “Şüphesiz sana bağlılık bildirerek bey’at edenler (ellerini verenler, bağlılıklarını
    bildirenler) Allah’la bey’at edip O’na el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların
    ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden (ahidden) dönen, ancak kendi aleyhine
    dönmüş
    olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, o büyük ecir (ödül) verecektir.”1338
    1338] 48/Fetih, 10
    - 567 -
    Bey’at; Kitap, sünnet ve sahâbe-i kirâm’ın icmâı ile sâbit olan sâlih bir
    ameldir. Bey’at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasî otorite ile olan
    münasebetlerinde, İslâm’ın hükümlerine râzı olduklarını ihlâsla ortaya koyan
    bir akiddir. Bilindiği gibi mü’minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû’lemr’e
    (siyasî otoriteye) itaat etmeleri kat’î nasslarla farz kılınmıştır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerîm’ de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin
    ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”1339 emri verilmiştir.
    İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli
    aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hâdisedir. Bu sebeple fukahâ,
    bey’at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir. Şurası
    muhakkak ki, halîfe (ulû’l-emr), mü’minlerin irâde beyanı ve rızâları sonucu
    ortaya çıkabilir. Zorbalıkla ve kılıç zoruyla (ikrahla) alınan bey’at geçerli değildir.
    Zira Hz. Ömer (r.a.): “Bir kimse müslümanlara danışmadan ister kendisi başkan
    olmaya, isterse de başkasını başkanlığa geçirmeye kalkışırsa (vazgeçmediği
    tadirde) onu öldürmelisiniz” demiştir.1340 Öldürülmeye müstehak olan tiplerin
    “meşrû bir ulu’lemr” olarak değerlendirilebilmesi imkânsızdır.
    Mü’minlerin kime ve hangi şartlarda itaat edecekleri kat’i naslarla sâbittir.
    Kâfirlerin kültürlerine boyun eğerek ve tâğûtî iktidarları kabullenerek yaşamayı
    esas alanların, “câhiliye ölümüyle ölmeleri” kaçınılmazdır. Rasûl-i Ekrem’in
    (s.a.s.): “Her kim ülü’l-emr’e itaatten bir karış kadar ayrılırsa kıyamet gününde
    Allah’a ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her
    kim de (ülü’l-emr’e) bey’at sorumluluğu olmadan ölürse, câhiliye ölümüyle ölür”1341
    buyurduğu sâbittir. Mü’minler için iki yol vardır: Eğer meşrû bir ulu’l-emr
    mevcut ise, O’na bey’at etmeleri ve meşrû emirlerine itaat hususunda gayretli
    olmaları esastır. Yok, eğer tağûtî bir yönetimin istilâsı altında iseler; kendi
    içlerinden bir ulu’l-emr (cihad emîri) seçmek ve istilâyı ortadan kaldırmak için,
    dilleriyle, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek zorundadırlar,
    “Kim (meşrû bir yöneticiye) itaatten elini çekerse, Kıyamet günü elinde hiçbir
    delil olmadan Allah’a kavuşur. Kim de boynunda biat (meşrû bir emîre bağlı)
    olmadan ölürse, câhiliyye ölümüyle ölmüş olur.”1342
    Seçim olayı ve biat konusunda önemli olan bir husus da, biatin/bey’atin
    bugünkü demokratik seçimlerle hiçbir şekilde uyum göstermediğidir. Demokrasi
    ile İslâm, hâkimiyet hakkının kime ait olduğu ve hangi ilkelerle hükmedileceği,
    kimin hakem ve ölçü olacağı gibi temel hususlarda birbiriyle tümüyle çelişen
    1339] 4/Nisâ, 59
    1340] Muhammed Ravvas Kal’aci, Mevsûatu fıkh Ömer b. el-Hattâb, 1401/1981, 103
    1341] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, el-İmâre 58, h.no: 1851
    1342] Müslim, İmâre 58, Hadis no: 1851
    - 568 -
    sistemlerdir. Biri, beşerî ideoloji, diğeri Allah’ın nizamıdır. Bu sistemlerin seçim
    sistemlerinin de farklı olacağı gâyet doğaldır. Biat, İslâm’a has özel bir seçim
    sistemidir; demokratik seçim sisteminden ayrılan birçok yönü vardır.
    Bey’at; İslâmî terminolojide “siyasî veya askerî şartların gerektirdiği
    vasıflardan biriyle ehliyeti olan lidere,
    her türlü şartlarda itaat etmek üzere, ehl-i
    hal ve’l-akd sınıfına girenlerin ahidleşmesi”dir.
    İmâmet /Hilâfet Si steminin Temel Özellikleri
    Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın indirdiğiyle
    hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu konudaki
    hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:
    1- İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir. Bu, İslâm’ın
    her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik ve kapsamlılığını bize
    gösterir. Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar da tatbiki mümkündür. Bu
    ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı
    saâdet” örneğinde ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
    2- İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla sâbittir. Bu
    ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin vekili olmaları
    bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve
    akd bu işte zayıflık gösterirse, bu vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her
    müslüman gayret göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip
    de bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
    3- “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’ diye bir
    şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden farklı bir İslâm devletini
    kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
    4- İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk yaparak O’nun
    rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve adâlet üzere kalmasını, hakkın
    hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya
    bir vesiledir. O ümmet ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a
    inanır; O’nun indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması
    için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve dönüşümü için
    tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de, beşerî metotlara göre değil;
    Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî usûle göre ortaya koyar.
    5- İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı da din ile
    yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin en önemlisidir. Zira
    din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı bu dinin dışında yöneten mü’min
    - 569 -
    olamaz.1343 Dini siyasetten ayırıp “din başka, devlet başka” deyince; devlet
    dinsiz, din de devletsiz/güçsüz kalacaktır.
    6- İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın kitabı
    ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür. Dini koruyup
    müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî hilâfeti/imâmeti oluşturup
    onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
    7- İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek şartıyla
    ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş şekilleri ve bey’atin yapılış
    tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler çağa uyarlanabilmelidir.
    8- İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır. Bunlar; “bey’at”
    denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet” denilen Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetme (5/Mâide, 45) ve zerre kadar haksızlık yapmama gayreti, “istişâre”
    denilen emin ve ehil kimselerle, işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi
    güvenilir kişilerle danışarak onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma
    şeklindeki uygulamadır.
    9- İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd” diye isimlendirilen
    ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde olduğu gibi seçime bütün
    insanlar direkt olarak katılamaz. Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en
    akıllı olanlar seçilir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek
    için insanları iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça para
    harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
    10- İmâmet, verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez. İslâm, bir ırka, bir
    soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul etmez. Krallıkla imâmetin bir
    farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/yetenek ve en uygun olanı belirlemenin
    öne çıkmasıdır.
    11- Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın boynuna
    borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü ile ölmesini sonuçlandırabilir.
    Keyfî ve indî gerekçelerle bey’ati bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine
    en küçük bir itaatsizlik de haramdır.
    12- Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir. İmâmet,
    ümmetin bey’ati olmaksızın gerçekleşmez.
    13- İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait şartları
    taşıması gerekir.
    1343] 5/Mâide, 44
    - 570 -
    14- İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir. Zaten
    bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan, faziletlilerden biri olması,
    müslümanlara en faydalı ve en uygun olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
    15- Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok görev vardır.
    Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve sorumluluğu vardır. Fakat
    bu görevleri yerine getirebilmesi için kendisine yardım edilmesi, kendisinin
    ümmet üzerindeki haklarındandır.
    16- Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır, büyük
    günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği ve ma’siyeti
    emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata ters düşen yerde, Allah’a
    isyan kabul edilecek durumlarda itaat ise haramdır. İmamların otoritesi,
    Kitap ve sünnete uygun davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe
    kendilerine itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir.
    Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat ederse,
    günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
    17- Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın olması vâcip
    olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de şûrâ gereklidir. Bu, halkın
    direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek “Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek
    milletvekillerinden veya İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına
    uygun farklı şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
    18- İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün uygulanan
    beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir. Güttüğü amaç, gâyeye
    götüren araçlar, vesileler, hedefler, dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği
    hedef... yönünden sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı
    bir sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak mümkün
    değildir.1344
    Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara,
    partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm
    ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür
    önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket
    ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri
    gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.
    Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek
    onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı
    mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler
    1344] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s. 491-493
    - 571 -
    yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları
    gerektiğini anlatarak uyarıyor. “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara
    (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım,
    onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).”1345
    “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve
    Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve
    siz O’na götürülüp toplanacaksınız.”1346
    İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına
    dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli
    güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek
    bir dâvettir. İmâmet kurumunun yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı
    cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri
    âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin
    ne anlama geldiğini bilirler.
    Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da
    oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına
    dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı
    topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve
    beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme)
    çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”.
    Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır. Bu topluluklar,
    âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun getirdiği Kur’an’ı
    ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi olan imamları
    kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah,
    Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine
    rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından
    sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de
    âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.
    Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek1347 ve “Ya Rabbi,
    Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin
    hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim”
    diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da
    dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir.
    Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş
    1345] 28/Kasas, 5
    1346] 8/Enfâl, 24
    1347] 4/Nisâ, 41
    - 572 -
    olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş
    olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad
    görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
    Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre
    tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim.
    Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış
    olabilelim; âhirete imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar
    bizim hakkımızda orada şâhidlik edeceklerdir.
    Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette
    kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete
    kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam,
    tertemiz bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden
    hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun.
    Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”1348; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve
    Ben de sizin Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.”1349
    İşte Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş,
    Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak
    başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam
    biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere
    yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif
    edilen, özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder
    ve rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur.1350
    Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan
    başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur.
    İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir,
    çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan
    uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek
    destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar
    koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın
    reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler
    de saflarını belli etmiş kimselerdir.
    1348] 3/Âl-i İmrân, 104
    1349] 21/Enbiyâ, 92
    1350] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62
    - 573 -
    Siya sî Rejimler , Hüküm ve Yetkiyi Allah ’tan Alm ıyor sa Tâğuttur
    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejimlerdir
    ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah’ın hükümlerine
    muhâlefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir.
    Bir kimse; Allah’a, âhirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa;
    fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin
    hükümlerini kabul edip gönül rızâsıyla onlara itaat etse, böyle bir kimsenin
    irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah’tan başkası, insanların nasıl
    idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler
    koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi
    olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir.
    Allah katında üstünlük, sadece takvâ iledir.1351 Kendisinde böyle yetkiler
    gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri
    doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık” iddiâsı içindedirler.
    Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere
    isteyerek gönül rızâsıyla tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkarlar. Tâğut,
    müslümanın en büyük düşmanıdır. Tâğut, devlet sistemlerini, ahlâkî değerleri
    ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür.
    Kısaca tâğut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana
    müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında,
    O’nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında
    bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak mücadele etmek farzdır.1352
    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hâkimiyet
    kayıtsız şartsız insanındır (ulusundur)” sloganına sarılan ve insanların çoğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir.
    Bu siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir
    ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî” özellikleri taşırlar.
    Kelime-i şehâdet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddettiklerini dillendiren
    müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük
    çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten
    Müslümanları nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın;
    sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/
    dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”1353
    1351] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178
    1352] 42/Şûrâ, 10
    1353] 2/Bakara, 285
    - 574 -
    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
    gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye
    güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar,
    zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan
    çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir.
    Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında
    ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır:
    “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.”1354 Allah, Firavun’u
    helâk edince, onları da helâk ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte
    onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.”1355; “Biz de onu (Firavun’u)
    ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!”1356
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara, tâğut olduklarını bile bile
    sevgi besleyen her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu
    kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsin
    hevâsını, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin
    yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe,
    tevhid kulpuna yapışılamaz.1357 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle
    reddedilmesi, sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan
    ve amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla
    mücadele etmek lâzımdır. Bu mücâdelenin gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefsin
    hevâsıyla mücâdele etmek,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut
    olan câhiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile mücâdele etmek.
    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esâret
    zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu
    yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden
    kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak
    da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü,
    sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf,
    örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan
    her kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
    1354] 42/Şûrâ, 21
    1355] 9/Tevbe, 31
    1356] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
    1357] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
    - 575 -
    “Rabb’in, yalnız Kendisine kulluk etmenizi... emretti.”1358; “Hüküm, hâkimiyet/
    egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/kulluk yapmanızı
    emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”1359 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya
    koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid
    sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini,
    kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer
    arzuları O’nun yolunda fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural
    koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan
    hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultuda
    yaşayıp tavır koymaktır.
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu
    âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk;
    hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve
    cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” 1360 Bu iki
    inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün
    değildir!
    1358] 17/İsrâ, 23
    1359] 12/Yûsuf, 40
    1360] 39/Zümer, 17-18
    - 576 -
    60. HUTBE
    CUMHURIYET, KIMIN BAYRAMI?
    Âyet :
    اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟
    “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar. Kesin bilgi ile inanan bir topluluk
    için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?”1361
    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَ ا مُؤْمِنَةٍ اذَِا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ
    يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَال اً مُب۪يناً
    “Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min
    olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a
    ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”1362
    ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْ امَْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَ ا تَتَّبِعْ اَهْوَآءَ الَّذ۪ينَ لَ ا يَعْلَمُونَ
    “Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzerinde kıldık; öyleyse sen ona uy ve
    bilmeyenlerin hevalarına uyma.”1363
    وَلَ ا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ لَٓ ا اِلٰهَ اِلَّ ا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّ ا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
    “Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh
    yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur
    ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.”1364
    انِآَّ انَزَْلْنآَ الِيَْكَ الكْتِاَبَ باِلحَْقِّ لتِحَْكمَُ بيَْنَ الناَّسِ بمَِٓا ارَيٰكَ اللهُّٰۜ وَل اَ تكَنُْ للِخَْٓائنِ۪ينَ خَص۪يماًۙ
    “Şüphesiz Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için
    biz sana kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hainlerin savunucusu olma.”1365
    Bugün, kimilerinin bayram kabul ettiği 29 Ekim. Türkiye Cumhuriyeti
    adıyla yeni bir devletin, yeni bir rejimin kuruluşunun üzerinden neredeyse 100
    yıl geçmiş. İslâm şeriatının tümüyle kaldırılıp, yerine Batı tarzı demokratik,
    laik, Kemalist bir rejimin kurulduğu zaman dilimini biz kutlamıyoruz, bu
    1361] 5/Mâide, 50
    1362] 33/Ahzab, 36
    1363] 45/Câsiye, 18
    1364] 28/Kasas, 88
    1365] 4/Nisâ, 105
    - 577 -
    vesileyle rejime karşı tavrımızı gündeme getiriyoruz. Tâğuta karşı çıkmayı
    imanî bir görev bilen mü’minler olarak, tağutî yönetimi reddettiğimiz gibi, böyle
    bir yönetimin başlatıldığı günü, şeriata, İslâmî devlet anlayışına düşmanlık
    günü olarak kabul ediyoruz. Devletin onca yönlendirmesi, belediyelerin
    katkıları, okulların ve medyanın onca teşviki olduğu halde, halkın da bu resmi
    bayram kabul ettirilen günleri bayram kabul etmediğini görüyoruz. Belediye
    zabıtalarının zorlamasıyla esnafın işyerlerine bayrak asmasından başka halkın
    bayramla herhangi bir ilgisinin olmadığını görüyoruz. Devletin hiçbir katkısı
    olmadığı halde, halk sadece Ramazan ve Kurban Bayramlarını bayram olarak
    kabul eder; o günlerde temiz elbiseler giyer, birbirini ziyaret ederek bayramlaşır;
    o günleri sevinçle kutlar. Yarın sanırım içinizden hiç kimse, hiçbir akraba ve
    dostunu ziyaret edip bayramını kutlamaya kalkmaz.
    Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zaman, Medinelilerin
    iki bayramı olduğunu öğrendi. Medineliler bu bayramlarında oyun oynar ve
    eğlenirlerdi. Bu durumu gören Hz. Peygamber, bu günlerin bayram olarak
    devam etmesini kabul etmedi ve şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ size kutladığınız
    bu iki bayrama bedel olarak daha hayırlısını, Ramazan Bayramı ile Kurban
    bayramını lûtuf olarak vermiştir.”1366 Bu Peygamberî tavırdan yola çıkarak, bir
    müslüman, bu iki bayramın dışında başka bir bayram kabul edemez.
    “Cumhur” halk, topluluk demektir. Fransızca république sözcüğünün Türkçe
    çevirisi olarak benimsenmiştir.
    Latince res publica klasik kullanımda “kamusal olan” anlamındadır. Bir
    topluluğa onların birleştirmek suretiyle halk olma özelliğini kazandıran,
    kamusal nesne anlamına gelir. Bu hal monarşiye karşı, devlet başkanının halk
    tarafından seçildiği ve halk iradesince meşrulaştırıldığı devlet şekli anlamında
    kullanılmıştır.
    Cumhuriyeti cumhuriyetçiler şöyle tanımlar: Milletin, egemenliği kendi
    elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla
    kullandığı yönetim biçimi. Hükûmet başkanının, halk tarafından belli bir süre
    için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir
    kişi veya aileye ait olduğu oligarşi kavramının zıddıdır. Cumhuriyet kavramı,
    genel olarak temsili demokrasinin uygulanmasını ifade eder.
    Cumhuriyet, cumhurun yani halkın egemen olması, onun dediğinin
    uygulanması demek olduğu halde; halkın inancı, nasıl bir yönetim istediği
    Cumhuriyet yönetiminde hiç önemsenmemektedir. Halk yönetimi demek
    1366] Ebû Davûd, Salât 239, Nesâî, Iydeyn 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/103, 178
    - 578 -
    olan cumhuriyet yönetiminde halk etken değil, edilgendir. Meselâ halkın
    kaçta kaçı kravat takar? Ama kravatsız, kendine benzeyen birini yönetici
    seçemez, yöneticiler hep kravatlıdır. Halkın kaçta kaçı Kur’an’ın kanun olarak
    uygulanmasına karşıdır? Ama cumhuriyet denilen güya halkın yönetimi, rejim
    ve yöneticileriyle Allah’ın kanunlarını yok sayar, halkın seçtikleri, kendileri
    kafalarından kanunlar çıkarırlar.
    İslâm’ın idare tarzı, devlet anlayışı çok farklıdır. İslâm, halkın yönetimi değil;
    Hakkın yönetimi esasına dayanır. İslâm devleti, bey’atle işbaşına gelen, şûrâ denilen
    emin ve ehil şahsiyetlerin yönetime katıldığı, adâletle, yani Allah’ın indirdiği
    hükümlerle, kanunlarla halkın yönetildiği bir devlet ortaya koyar. Ehl-i hal ve’lakd
    denilen âlimlerin öncelikle uygun görüp tayin ettikleri, kendisine imam,
    halife, ülü’l-emr, İslam devlet başkanı gibi ad verilen yönetici, devlet başkanı, eğer
    adaletten ayrıldıysa, Allah’a isyan ediyor veya insanları Allah’ın kanunlarıyla
    yönetme görevini tam olarak yapmıyorsa onu makamından uzaklaştırır.
    Demokrasi ve cumhuriyet; hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır.
    Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah
    adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine
    koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani
    siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre
    isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın
    bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin
    (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir.
    Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan sonra, bu
    insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı cevaplara göre isim
    alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.
    Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal düzen, ahlâk, dünya görüşü
    ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi, insanın kendisiyle, çevresi ve
    Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler
    koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî
    görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın bakışına göre esas itibarıyla birer dindir.
    Dolayısıyla biz hakkı ve hakikati başarılarda, çoklukta, azlıkta, önde ve
    arkada olmakta değil; Allah’ın kitabına ve Rasûlün sünnetine mutabakatta
    ararız. Allah’ın Kitabına ve Rasûlün sünnetine uygun oldumu bir iş güzeldir;
    neticesi dünyevî olarak hiç olsa bile. Önemli olan Allah’ın vereceği değerdir.
    Dünyevî sonuçları Allah verirse ne âlâ, vermezse vermez. Hayatımız ve
    ölümümüz, Allah için olabiliyorsa, netice odur. İşte bu anlamıyla hayatı kuşatan
    biricik sistem, kâmil din, sadece Allah Teâlâ’nın dinidir.
    - 579 -
    Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin ürünü
    olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun
    veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini yadsıyan
    yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını engelleyen
    yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına doğru yolu
    bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi, bu doğru yolu
    göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru yolu göstermedi mi?” 1367
    İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken, bu yoldan ayrılmamayı bile
    beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir yol bulmasını ondan beklemek,
    olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi de, kendi bulduğu yoldan memnun
    olmamış, olamamıştır.
    Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın ve
    arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini
    önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir. Afyonun
    insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada müzik,
    futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için yalnız ekonomik
    insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir türlü bu yönleri de
    bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık olduğunu görebilmesine
    imkân bırakmamaktadır.
    Teslim olmadan, bir rabbe kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim
    olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur.
    İnsan, “kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa
    Allah’a mı teslim olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu
    açacaktır. Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını
    sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim
    elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla
    anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-Mü’min)
    teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir.
    Hamdolsun, biz Atatürk’e ve onun düzenine değil; Allah’a ve onun nizamına
    teslim olanlarız.
    1367] 93/Duhâ, 7
    - 580 -
    61. HUTBE
    CUMHURIYET’IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERI: O OLMASAYDI
    OLMAZ MIYDIK?
    Âyet :
    يَّايَ فَارْهَبُونِ � إِلهٌ وَاحِدٌ فَ إ ? إِنَّمَا هُوَ ? إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ ? وَقَالَ اللّهُ ل اَ تَتَّخِذُواْ
    Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız
    benden korkun.”1368
    إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ? آخَرَ ? إِلَهًا ? وَلَ ا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ
    “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah
    tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”1369
    أنبَِّئُكمُ بشَِرٍّ مِّن ذَلكَِ مَثوُبَةً عِندَ اللهِّ مَن لعََّنَهُ اللهُّ وَغَضِبَ عَليَْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ القِْرَدَةَ ? قلُْ هَلْ
    أضَلُّ عَن سَوَاء السَّبِيلِ ? أوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَ ? وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ
    “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın
    lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar
    çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha
    çok sapmışlardır.”1370
    إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ ? أنَابُوا ? أن يَعْبُدُوهَا وَ ? وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1371
    Bir 29 Ekim daha geldi. Devlet adamları ve silahlı kuvvetler yine Atatürk’ü
    göklere çıkartacak tarzda övgüler sunacak, hatta imamlara Cuma hutbesinde
    Cumhuriyetin ve Atatürk’ün faziletleri anlattırılacak. Ve kimi Ataperestlerin
    ağzından şu şirk sözü salyangoz satışı gibi halka arzedilecek: “Atatürk olmasaydı
    olmazdık”. Bu söz, Atatürk’ü ilâh yerine koymaktır. O olmasaydı, biz niye
    olmayalım? O bizim yaratıcımız mı? O mu yoktan var etti bizi? Atatürk kimdir,
    ne yapmıştır da bu söz söylenecek? Bir komutan ve bir devlet adamıdır. Onun
    1368] 16/Nahl, 51
    1369] 51/Zâriyât, 51
    1370] 5/Mâide, 60
    1371] 39/Zümer, 17
    - 581 -
    gibi dünyaya nice komutan ve devlet adamı gelmiştir. Vatanı kurtardığı için
    bu söz söyleniyor denilecek olursa, bir kimse tek başına vatanı kurtaramaz, bu
    ancak Rambo, Malkoçoğlu, Superman filmlerinde olur. Akıllı bir kimsenin,
    savaşları tek kişinin kazanıp kazanamayacağını, bir komutanın bir ülkeyi
    kurtarıp kurtaramayacağını düşünmesi gerekir.
    Dünyada hangi komutana “bu komutan (tek başına) vatanı kurtardı, o
    olmasaydı, şöyle olurdu” denilir? Denilse ne kadar doğru olur? Peygamberimiz
    için bile biz “Muhammed aleyhisselâm Bedir Savaşını kazandı, Hendek’te
    müşrikleri mağlup etti” demeyiz. “Müslümanlar galip geldi” deriz. Biz
    Müslümanlar Peygamberimiz için bile “O olmasaydı olmazdık” demeyiz.
    Hiçbir insan için böyle denilmesi doğru olmaz çünkü. Hem Atatürk gerçekten
    vatanı kurtardı mı? Kendi doğduğu şehir olan Selanik’i, kendi memleketini bile
    kurtaramayan şahıstan bahsediyoruz. Yemen, Arap yarımadası, Irak, Suriye,
    Ürdün, Kuzey Afrika, Yunanistan, Bulgaristan toprakları Atatürk’ten önce
    Osmanlı toprakları değil miydi? O kadar ki, Atatürk’ün gençliğindeki Osmanlı
    toprakları bugünkü toprakların tam 12 katı idi. 12’de 11’i kaybeden komutan
    nasıl vatan kurtarmış oluyor? “Atatürk olmasaydı olmazdık” sözü ile, daha çok
    şu kast ediliyor olabilir: “Atatürk olmasaydı, Anadolu toprakları da işgalden
    kurtulmazdı, İngilizlerin, Fransızların sömürüsü olurduk, Müslümanca ve
    özgür şekilde yaşayamazdık. Onun sayesinde, biz bağımsızlığımızı elde ettik.
    O olmasaydı, Türkleri İngilizler, Fransızlar yönetecekti.”
    Cezayir, Libya gibi nice ülkeler de sömürge olmaktan kurtulacak şekilde
    kahramanca savaşlar yaptılar ve sonunda bu iki ülke gibi nice ülke, sömürge
    olmaktan kurtuldu. Ama, hiçbir komutan ve devlet adamı, Atatürk gibi
    putlaştırılmadı. Eğer Atatürk olmasaydı ve meselâ düşmanlardan İngilizler
    yönetseydi bu ülkeyi, ne yaparlardı? İslam kanunlarını geçersiz sayarlar,
    İngiltere’de uygulanan kanunlara benzer kanunlar oluşturur, içki yasağını
    kaldırır, zinayı serbest kılarlardı, faizi yaygınlaştırırlar, çarşaflı ve peçeli
    kadınları Avrupalı kadınlar gibi giydirirlerdi. Türkiye’yi küçük bir İngiltere
    yapmaya çalışırlardı. Peki, Atatürk ne yaptı? Yani ne fark etmiş oldu ülkenin
    İngiliz yönetimi altında yönetilmesinden? Atatürk vatanı kurtardı; doğru.
    Ama hangi şeyden ve kimlerden? “İslâm’dan ve Müslümanlardan”. Küfürden
    ve kâfirlerden değil. Halkını seven lider, vatandaşlarının yaşam biçimini
    düşmanlarının yaşayışına benzetir mi hiç? Düşmanlarına ait olan ve kendi
    halkının inancına ters devlet yönetimini, onların kanunlarını, putperestliğini,
    ahlaksızlığını ithal eder mi ülkeyi gerçek düşmanlardan kurtaran? Atatürk ne
    yaptı? İslam Devletini küfür devleti haline getirdi. Şeriatı ve halifeliği kaldırdı,
    - 582 -
    kimsenin memnun olmayıp herkesin şikâyetçi olduğu bugünkü düzeni kurdu.
    Şeriatın yerine Cumhuriyet yönetimini getirdi. Şapka giymeyen binlerce insanı
    astı. Atatürk ne yaptı? İslâm’la ilgili ne varsa onları yok etmeye çalıştı.
    “Atatürk olmasaydı olmazdık” sözünü bir kelime ilavesiyle doğru kabul
    edebiliriz: “Atatürk olmasaydı böyle olmazdık.” On vatandaşımızı haksız yere
    öldüren İsrail’e özür bile diletip tazminat alamayan, cezasını veremeyen, dünkü
    vilayetimiz olan Yunanistan’a bile sözünü geçiremeyen, dünyada hemen hiçbir
    dalda etkin olamayan, önemsenmeyen, sıradan küçük bir ülke olmazdık.
    Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tuttuğu son zamanlarında bile ona “Hasta Adam”
    diyordu Batılılar. Hastaydı ama adamdı, şimdi adam yerine koyan kim kaldı ki…
    Yıllardır PKK ile bile baş edemeyen bir konumda ülke. Biz Müslüman olarak
    inanırız ki; bizi Allah yarattı. Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Allah’a kimseyi
    şirk koşmayız. Bizi yaratan zât, bizi yaşatandır, bizi koruyan ve gözetendir.
    Rızkımızı veren, düşmanlarımıza karşı bize yardım edendir. O istemese hiçbir
    şey olmaz. O yardım etmezse biz hiçbir başarı kazanamayız. Hiçbir insan
    bizim ilâhımız olamaz. Biz hiçbir kimsenin sayesinde değil; sadece Allah’ın
    izni ve müsaadesiyle yaşıyoruz. O istedi, olduk. O istemeseydi olmazdık. Bizim
    ilahımız tek bir Allah’tır; biz O’na iman ederiz. Tâğutları da red ve inkâr
    ederiz. Atatürk olmasaydı da elbette olurduk. Ondan önce insanlar olduğu gibi.
    Başka ülkelerde insanlar olduğu gibi. Atatürk, bırakın başkalarını oldurmayı,
    kendi kendini oldurmaya kadir değildi. Onu da Allah yaratmıştı. Çok içki içtiği
    için genç sayılacak yaşta kendini ölmekten kurtaramayan âciz bir adam için
    “o olmasaydı, olmazdık” sözü zavallıların sözüdür, bir şahsı putlaştıranların
    sözüdür, Allah’ı tanımayanların sözüdür. Anıtkabirin bir tapınak, heykellerinin
    birer put işlevi görmesini ve milyonlarca öğrenciye saygı duruşu adı altında
    putperest âyini yaptırılmasını şiddetle kınıyoruz. Müslümanlar olarak biz,
    bütün bunlardan berîyiz. Tüm tâğutları reddediyor, Allah’tan başka hiçbir ilâh
    kabul etmiyoruz.
    Cumhuriyetin Saye sinde Heykeller Dikildi Her Yere . Bayram
    Yapma sın mı Ülke ?
    Çağ, modern cahiliyyenin hüküm sürdüğü putperest asır olduğu halde,
    heykeller pek fazla revaçta değil. Artık insanlar ne Rusya’da Lenin heykellerine
    tapıyor, ne Çin’de Mao heykellerine. Avrupa, heykelini dikip önünde eğileceği
    bir lider henüz bulamamış. İslâm heykel yapmayı ve önünde saygı duruşunu
    putperestlik olarak affedilmeyen suç ilan etmesine rağmen, Türkiye’nin danyada
    belki rekor kırarak açık ara şampiyon olduğu bir dal var. O da heykelcilik ve
    - 583 -
    puta tapma. Zırt pırt her yeni olayda Anıtkabir’e gidip modern türbenin defterine
    yazı yazarak atalarına durumlarını arzedip ondan güç alanları, din adına kimse
    yadırgamıyor. 20 milyon civarında ilk ve ortaokul öğrencisine dünyanın hiçbir
    ülkesinde olmayan heykel tapımı mecbur ediliyor. Dersliği olmayan okul olabiliyor,
    ama heykeli olmayan okul açılamıyor. Her öğrenci haftada iki vakit, atam demek
    zorunda bırakıldığı şahsın heykelinin karşısında kıyama durmak, putperest âyini
    yapmak zorunda bırakılıyor. Kimse, onun heykeline, hatta fotoğrafına yan gözle
    bakamıyor. Cumhuriyet, sen ne büyük rejimsin, senin sayende isteyen istediği
    sene hacca gidemiyor, ama istemeyen bile devamlı puta tapmak mecburiyetinde.
    Tapmama özgürlüğü, demokrasi ve cumhuriyete yakışmaz mı? Unuttun mu,
    burada Ata cumhuriyeti var; cısss, ağzına biber sürerler, Atatürk çarpar.
    Kendi sağlığında diktirdiği heykelleriyle ölümünden sonra Atatürk razı
    olsun diye dikilen heykellerin sayısını kimse bilemez; denizdeki kumlar sayılsa
    heykeller de sayılabilir. Bayraklar asılmaya başlandı 29 Ekim’lerde camilere;
    Atatürk heykeli niye konulmaz? İmam-Hatip, Kur’an Kursu, Müftülükte var
    da orada niye yok? Her devlet dairesinde var da camiler de devlet dairesi
    değil mi? Heykeline gerek yok, onun hutbelere ilham veren ruhu yetiyor mu
    diyorsunuz? Devlet heykel diker, askeriye heykelleri yeterli görmez, bir de o
    diker. Belediyeler diker ve bakımını yapar. Bazı yalaka özel şirketler diker.
    Vergiler az geliyor, köylere kadar heykeller yayılmıyorsa, vergiler arttırılmalı,
    köylerimiz heykellerden mahrum kalmamalı. Onun izinde olduğumuz belli
    olmaz yoksa, memleketin kalkınması için heykel şart.
    Ne kadar para harcanmıştır heykeller için diye mi soralım, ne kadar imanlar
    harcanmıştır diye mi? İkisi beraber oluyor nasıl olsa, hem para, hem iman…
    İnternetten öğrendiğimize göre her 590 kişiye bir doktor düşerken; 800 kişiye
    bir Atatürk heykeli düşüyormuş. 70 binin üzerinde okul olduğuna göre, 70
    bin büst veya heykel sadece okullarda var. Bir büstün maliyetinin en az 5 bin
    lira olduğu, heykellerin parasının büyüklüğüne göre değiştiği bir konumda,
    ne miktar paranın nereye gittiğini siz hesaplayın. Bu paralarla neler yapılmaz
    ki diye düşünmeyin, kaç fabrika yapılabilir diye hesaplamayın. Cumhuriyet
    çocuğu böyle sorgulamaz, büyüklerimizin vardır bir bildiği der. Cami sayısı
    mı daha çok, heykel sayısı mı diye sormaz kimse. Zaten camilerin de heykellere
    karşı çıkmadığını, heykellere en azından karşı çıkmayarak destek olduğunu
    ispatlar Diyanet ve görevliler.
    Bu haber de 12.09.2009 tarihli Vatan gazetesinden: “İzmir Buca’da 42
    metrelik boyuyla Türkiye’nin en büyük dünyanın ise 10’uncu büyük rölyef
    projesi 3 yılda tamamlandı”…
    - 584 -
    “Mask, 42 metrelik boyuyla Brezilya Rio de Janeiro’da bulunan 38 metre
    yüksekliğindeki Hz. İsa heykelinden de yüksek.”
    “… açılışı ertelenen Atatürk maskı dün CHP İzmir Milletvekili Ahmet
    Ersin ve Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da katıldığı törenle
    açıldı. 4. 2 milyon TL’lik fiyatıyla bazı tartışmalar yaratan, eski Başkan Cemil
    Şeboy ve proje ekibinin yargılanmasına yol açan maskın açılışı, 10’uncu Yıl
    Marşı eşliğinde yapıldı. Açılışta konuşan CHP’li yeni Başkan, ‘Ben olsam
    yaptırmazdım, 4 milyon TL’yi okul, yurt yapımına harcardım” dedi (“Vay
    irticacı vaaay!..” diyelim mi? Ama diyemeyiz: Çünkü CHP’li)…
    Bugün 29 Ekim. Heykellerin önünde huşû ile saygı duruşunda bulunan tüm
    kullarının ibadetlerini Atatürk kabul etsin.
    - 585 -
    62. HUTBE
    10 KASI M HUTBESI
    Âyet :
    يَّايَ فَارْهَبُونِ � إِلهٌ وَاحِدٌ فَ إ ? إِنَّمَا هُوَ ? إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ ? وَقَالَ اللّهُ ل اَ تَتَّخِذُواْ
    Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız
    benden korkun.”1372
    إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ? آخَرَ ? إِلَهًا ? وَلَ ا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ
    “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah
    tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”1373
    أنبَِّئُكمُ بشَِرٍّ مِّن ذَلكَِ مَثوُبَةً عِندَ اللهِّ مَن لعََّنَهُ اللهُّ وَغَضِبَ عَليَْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ القِْرَدَةَ ? قلُْ هَلْ
    أضَلُّ عَن سَوَاء السَّبِيلِ ? أوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَ ? وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ
    “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın
    lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar
    çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha
    çok sapmışlardır.”1374
    إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ ? أنَابُوا ? أن يَعْبُدُوهَا وَ ? وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1375
    İslâm kültüründe, ölüm yıldönümünü değerlendirmek diye bir şey yoktur.
    Peygamberimizin doğum tarihini Müslümanların çoğu bilir. Hicrî tarih olan
    12 Rabîulevvel’de mevlit gecesi tertip edilir. Son yıllarda miladî olarak doğduğu
    tarih olan 20 Nisan’ı da kutlu doğum olarak kutlarlar.
    Peygamberimiz ne zaman vefat etti, diye sorulunca hemen kimse
    bilmez. Çünkü Peygamber de olsa, herhangi bir kimsenin ölüm yıldönümü
    değerlendirilmez; Vefatı: 13 Rabîulevvel 11, miladi olarak da: 8 Haziran 632’de
    vefat etmiştir.
    1372] 16/Nahl, 51
    1373] 51/Zâriyât, 51
    1374] 5/Mâide, 60
    1375] 39/Zümer, 17
    - 586 -
    Peygamberimizin ölüm tarihinin kutlanmadığından bahsederek onunla
    hâşâ bir tâğutu karşılaştırma yaparak ikisini aynı terazide tartıyor değiliz.
    Sadece bir mukayese yaptık. Ama, üzülerek ifade edelim ki, ilkokulda okuyan
    herhangi bir çocuğa sorun bakalım: Atatürk mü büyük, Peygambermiz mi?
    Ve öğretmenler anlatıyor: Peygamberimizin doğum tarihi sorulduğunda nice
    öğrenci 1881 diye cevap veriyor. Devlet ve hükümet, Peygamberimizin doğum
    günü veya ölüm günü herhangi bir etkinlik düşünmezken, 10 Kasım günü ne
    etkinlikler yapıldığını bilirsiniz.
    Halk ın Anıtkabir Ziyaretinde Rekor Üstüne Rekor
    Halkımız; yüzde 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen halkımız, dünyada
    en iyi Müslümanlığın bizde olduğu söylenip örnek gösterilen halkımız,
    anıtkabir ziyaretlerinde rekor üstüne rekor kırıyor. TSK’nın resmi sitesinde
    yapılan açıklamaya göre 2018 yılında Anıtkabir’e giden kişi sayısı 6 milyon 581
    bin 232 oldu. 10 Kasım 2018 günü sadece bir günde bir milyonunun üzerinde
    kişi anıtkabiri ziyaret etti. 29 Ekim günü ziyaretçileri de bir milyonun üzerinde
    idi. Geçen yıl hacca ve sene boyunca umreye gidenlerin toplam sayısına
    baktığımızda, anıtkabire gidenlerin onlardan 16 kat fazla olduğunu görüyoruz.
    Bu rakamlar da gösteriyor ki; düzen, kendi insanını yetiştirdi. Kemalizm,
    Kemalizmi benimsemediği düşünülen yöneticiler eliyle Cumhuriyet tarihindeki
    en fazla taraftar sayısına ulaştı. Beklenen değişim gerçekleşiyor. Gelecek denen
    şey demek ki bu imiş. Son yıllarda halkın anıtkabir ziyaretindeki sayısının kat
    kat artmasındaki en önemli sebebin; haklarını yemeyelim; bugünkü iktidar
    ve onun politikaları olduğunu söylemek gerekiyor. Yöneticilerin gösterdiği
    sevginin halk tarafından da benimsenip kabul gördüğünü, bu konuda da
    halkın, cumhurbaşkanlarını takip ettiklerini söyleyebiliriz.
    Tapınmanın adına saygı duruşu demenin onu putperestlikten, şirkten
    çıkarmayacağını hepimiz biliriz. Bir put heykelinin veya anatkabirde mozolenin
    önünde huşû ile hazırol vaziyetinde durmanın putperestlik olmadığı söylenirse,
    dünyada puta tapan hiç kimse yok demiş oluruz. Bilirsiniz, ibadetlerde zaman
    önemlidir. Vakti girmeden ibadet yapılmaz. Bu ülkede yaz saati uygulanıyor.
    Saat 8 iken yaz saati olarak 9 kabul ediyoruz. Yani, 9’u beş geçe yapılması gereken
    âyin, bir saat önce yapıldı. Bu ibadeti Atıtürk kabul etmez. Çarpar onları.
    Sağlığında şapka giymedi diye hocaları, vatandaşları gözünü kırpmadan idam
    edip darağacında sallandıran kimse, gücü yetmiş olsa kendine yapılan ibadeti
    vaktinde edâ etmeyen insanlara ne cezalar verirdi kim bilir? İşin kötüsü, bu
    tapınmaların kazası da yok.
    - 587 -
    Pagani zm/Putpere stlik
    Paganizm: Puta tapmak, putperestlik demektir. Paganist ise; puta tapan
    kimse; pagan anlamındadır. Genellikle politeist dinlerde tanrısal varlıkların
    çeşitli figürler ile sembolize edildiği ve bu sembollere tâzimde bulunulduğu
    gözlenir. Tanrıyı temsil eden put; ağaçtan, taştan ya da metalden yapılmış
    herhangi bir sûret şeklinde olabileceği gibi; bir bitki, bir hayvan veya bir
    başka doğal nesne de olabilir. Zannedildiğinin aksine, Ebû Cehiller, Mekke
    müşrikleri putları tanrı kabul etmiyorlar, onların rızık verdiğine, herhangi bir
    şey yarattığına inanmıyorlardı. Taptıkları heykele tanrısal ruhun hulûl ettiğine
    inanıyorlar ve bu nedenle ilgili heykelin temsil ettiği şeye, heykelin içinde
    mevcut olduğuna inandıkları tanrısal güce tapıyorlardı. Bu taptıkları heykeller,
    hayatlarında halkına hizmet etmiş, savaş kazanmış kahramanların heykelleri
    de, hayatlarında halka faydalı olan kimselerin heykelleri de olabiliyordu.
    Anıt me zar /Anıtkabir ; Modern Türbe ve Tap ınak
    Anıtkabir denilen tapınakların kökeni, çok eskilere, Firavunlara kadar
    gider. Anıtkabirler, mozole veya türbe olarak da bilinen büyük ve etkileyici
    mezarlardır. Bâtıl dinlerin kurucuları ya da tâğut konumundaki bazı önderler,
    ta’zim edilen veya ilâhlaştırılan kimselerin kabri/mezarı olarak yapılan
    görkemli binalara anıtkabir denir. Mısır’daki piramitler de anıtkabirdir.
    Ankara’da bulunan anıtkabire, İstanbul’da Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın
    anıtkabirleri de ilâve edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı padişah ve vezirleri
    için ve özellikle evliyâ sayılan tasavvuf büyükleri için (Mevlânâ Türbesi gibi)
    anıtkabir şeklinde türbeler yapılmış, bunlar da diğer anıtmezarlardan çok daha
    fazla şirk unsuru görevini yapmaya devam etmektedir. (Bugüne kadar yapılmış
    anıtmezarlardan en görkemlisi Babürşah’ın 1631’de ölen hanımı Şahcihan için
    yaptırdığı Tac Mahal’dir.)
    Sayg ı Duru şu
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler
    karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır
    ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda doğal kabul
    edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir
    saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi
    bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye
    toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan
    Müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna
    - 588 -
    katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin kutsal
    günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. 10 Kasım günlerinde
    ise, âyin saati geldiğinde trafik durur, hayat durur; herkes saygı duruşunda
    heykel gibi olur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. 1994 yılı 10 Kasım’ında
    Anıtkabirdeki törende, Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu
    törenlerle mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun
    size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!” demişti.
    Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân edilivermişti.
    Ayrıca, Bu tavrının bedelini tam yedi yıl hapis yatarak ödemişti. Suçu anıtkabir
    denilen tapınakta slogan atmak, lâ ilâhe illâllah deyip anlamını vermekti.
    Ölülere ve kabirlere saygı göstermek, şirkin çeşitlerindendir. Cenâb-ı
    Allah kabirlerin üzerlerinde mescidler edinilmesini yasaklamış, bunu yapanı
    da lânetlemiştir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir: “Allah, Yahudilerle
    Hristiyanlara lânet etsin; onlar nebîlerinin kabirlerini mescidler edindiler.”
    Peygamber kabirlerini mescid edinmek lânetlik bir suç olur da, tâğutların
    kabirlerini tapınak haline getirmek ne büyük suç olur, değerlendirilmelidir.
    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce veya
    Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce Kâbe’nin içindeki
    Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının ifâdesi olarak saygı
    gösterirlerdi.1376 Böylece işlerinin düzgün gideceğine inanırlardı. Mekkeliler
    de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor
    ve fakat put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir
    Mekke’li, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe
    başlayınca, Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara
    saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden önce
    heykellere saygı duruşunda bulunuyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar,
    önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra
    işlerine bakarlardı.1377
    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen şirkten
    kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine ortak koşmak ve
    Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkâr
    edenlerin hükümlerini inanarak kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a
    inandık” deyip putların önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar
    etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak;
    1376] Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121
    1377] Ezkârî, a.g.e., I/121
    - 589 -
    güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun gibi,
    Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan beklemek!1378
    Bazı şehirlerde ve İstanbul’un birçok ilçesinde AKP’li belediyeler, bu yıl
    Atatürkçülere hizmet için büyük gayretler sarfettiler; haklarını teslim edelim.
    Gerçekten çalışıyorlar. Beşiktan ve Şişli AKP ilçe başkanlıkları 10 Kasım’da
    Anıtkabir’de yapılacak puta tapma törenlerine katılacaklar için otobüs
    kaldırıyor. Bedava; aslında Müslüman halktan aldıkları vergilerle ödenmek
    üzere. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet Bayramı resepsiyonda
    ‘Aziz Atatürk’ diye seslendiği konuşmasının sonrasında AKP’de canlanan
    Atatürk ilgisi sürüyor.
    Tâğuta İbâdet
    Şu âyette, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında
    yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap
    ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte
    onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”1379 Şu
    âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi
    istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde
    var.”1380; “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.”1381 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına
    konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir.
    Nedir tâğut? Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa,
    insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, koydukları ve
    uyguladıkları kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı aşan yönetici ve Allah’ın
    indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan
    bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve görenekler tâğut
    kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa
    çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca
    varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne
    itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan,
    Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir.
    Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit
    1378] Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Marifet Y. s. 41-42
    1379] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    1380] 39/Zümer, 17
    1381] 16/Nahl, 36
    - 590 -
    düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
    her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her
    şey tâğuttur.1382
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye
    ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini
    şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak
    kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye
    denir. Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite,
    başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir;
    kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu
    türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir
    ibadettir.1383
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına
    konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve
    haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yerine önder seçilen,
    Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve
    yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her
    insanın ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka varlıklara, Allah’a isyan anlamına
    gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan
    başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu,
    insanı şirke, küfre götürür.
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in
    şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu
    durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a
    iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.”1384
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup
    ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâdet
    eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir
    sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.(...) İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer
    putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı?
    Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi.(...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu
    işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış.
    Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi.(...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki,
    1382] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    1383] Mevdudi, Dört Terim, s. 66
    1384] 2/Bakara, 256
    - 591 -
    bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç
    fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka
    taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”1385; “Ey
    babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere
    niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 1386
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları1387 heykellerin (temâsîl),
    insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip
    onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve
    akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere
    tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya1388 ve âhirette Allah’ın azâbını
    hak etmiş olurlar1389 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan
    başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme)
    gireceksiniz.”1390 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize ibâdet
    edin!”1391 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.1392
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri
    inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar),
    onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklardır.”1393
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde
    şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi, muhtelif
    câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tahtadan heykellerden
    ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret
    değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün
    boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak
    ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel
    boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem
    olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm
    tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar
    geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddîmânevî
    her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak
    1385] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    1386] 19/Meryem, 42
    1387] 14/İbrâhim, 35
    1388] 11/Hûd, 109
    1389] 21/Enbiyâ, 98
    1390] 21/Enbiyâ, 98
    1391] 39/Zümer, 15
    1392] 37/Sâffât, 22-34
    1393] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    - 592 -
    olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan
    taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin
    putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 1394
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!” “Gerçekten
    bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle
    ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”1395; “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse
    kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”1396;
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…
    ”1397; “O (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size
    ‘müslümanlar’ adını verdi…” 1398 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 1399
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz
    de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı
    kullanmaz mısınız?”1400
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde ederek
    ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde yapanlara!
    Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve
    heveslerine tapanlara!
    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim’in (a.s.) izinden giden tüm put düşmanlarına
    selâm olsun!
    1394] Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57;
    43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    1395] 21/Enbiyâ, 92
    1396] 49/Hucurât, 10
    1397] 3/Âl-i İmrân, 103
    1398] 22/Hacc, 78
    1399] 3/Âl-i İmrân, 19
    1400] 21/Enbiyâ, 67
    10. BÖLÜM
    DÂVET VE TEBLİĞ
    - 594 -
    63. HUTBE
    DOKTORLUĞA SOYUNMAKTIR DÂVET VE TEBLIĞ
    Âyet :
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ � وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَ
    المْفُلْحِوُنَ
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan
    (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.” 1401
    أمُْرُونَ باِلْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ باِللهِّٰۜ وَلَوْ امَٰنَ � كُنْتُمْ خَيْرَ امَُّةٍ اخُْرِجَتْ للِنَّاسِ تَ
    اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
    “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da
    iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler
    var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 1402
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ � وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَ
    الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ
    “Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve
    dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi
    ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel
    olurlar).” 1403
    وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْل ا مِمَّنْ دَعَٓا الَِى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ انَِّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ وَلَ ا تَسْتَوِي
    الْحَسَنَةُ وَلَ ا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ
    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir
    olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle
    arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 1404
    1401] 3/Âl-i İmrân, 104
    1402] 3/Âl-i İmrân, 110
    1403] 9/Tevbe, 71
    1404] 41/Fussılet, 33-34
    - 595 -
    ادُْعُ الِىٰ سَب۪يلِ رَبكَِّ باِلحِْكمَْة وَالمَْوْعِظةَ الحَْسَنةَ وَجَادِلهُْمْ باِلتَّ۪ي هِيَ احَْسَنُۜ انِ رَبكََّ هُوَ اعَْلمَُ
    بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
    “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel
    şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve
    O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 1405
    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَ اتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَ ا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّ ا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”
    1406
    Dâvet ve tebliğ bilincine sahip emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker
    göreviyle mükellef olduğunu düşünen her dâvetçi, bazı mesleklerin özelliklerine
    sahip olmak zorundadır. Bunları kısaca açıklayalım:
    1- Tebliğci, doktor olmalıdır (Kalp/gönül doktorluğu): Her münker, kalbe,
    mânevî hayata zarar veren bir hastalıktır. Bu hastalığı teşhis eden ve tedâvisini
    bilen kimse de gönül doktorudur. Doktor, hastasına kızmaz. O zavallılar, mânevî
    mikroplarla hastalananlar, kızılmaktan çok acınmaya lâyıktır. Düzenin ve
    çevrenin kurbanlarıdır onlar. Etraf salgın hastalık yayan bulaşıcı mikroplarla
    dolu olduğu için koruyucu (imanî) tedbirler alamayan kimseler doğal olarak
    hastalanacaktır. Mikroplarla mücâdele etmeden toplumsal hastalıkları
    yenmek mümkün değildir. Dâvetçi, önce hastasını iyi tanımalı, tahlil etmeli.
    Sonra doğru teşhis koymalı. Kendi uzmanlığı değilse, başka bir doktora onu
    yönlendirebilmeli. Hastasına ümit aşılamalı, sağlığı sevdirebilmeli. Dâvetçi,
    aynen doktor hassâsiyeti ile hastasını tedâvi etmeli, mânevî hastalıklarına
    reçeteler yazmalı, tavsiyelerine uyulmadığı için bağırıp çağırmamalı, tekrar
    ilaçlar sunmalı, gerektiğinde ilaçları değiştirip farklı bir tedavi uygulanmalı,
    hasta kontrol altında tutulmalı, mikroplu yerlerden uzaklaştırılmalıdır.
    Uzman bir doktor olmak yetmez, başka meslekler de gerek bu dâvânın
    tebliği için. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker görevine soyunan her
    dâvetçi ve tebliğcinin başka güzel özelliklere de sahip olması gerekmektedir. Bu
    özellikleri, akılda daha iyi kalması açısından yine doktorluk gibi mesleklerle
    anlatmayı uygun buluyorum. Bir dâvetçi, şu gerekçelerden dolayı şu mesleklere
    mecâzen sahip olmalıdır.
    1405] 16/Nahl, 125
    1406] 33/Ahzâb, 39
    - 596 -
    Dâvetçinin Diğer Meslekleri
    2- İtfaiyeci olmalıdır (Muhâtapların çoğu, cehenneme doğru gidiyor,
    mânevî ateş içinde): Nerede bir yangın varsa oraya koşan, elinde ne imkân
    varsa o imkânları kullanarak yangını söndürmeye çalışan itfâiyecidir tebliğci.
    Yangında öncelikli kurtarılacak şeyleri iyi bilmelidir. Ateşin içinde bir canlı,
    bir insan varsa, kendi hayatını bile tehlikeye atarak onu ateşten kurtarmaya
    çalışmalıdır. Ama eteği tutuşan bir itfaiyeci, kendinden uzaklaştıramadığı ateşi
    nasıl söndürecek, muhâtaplarını yangından nasıl kurtaracaktır? Münkerlere
    kendi yakasını-paçasını kaptıran tebliğci, kendi üzerindeki ateşi görmeyen,
    kendini ateşten koruyamayan itfaiyeci gibidir.
    3- Cankurtaran olmalıdır (Çoğu insan, gözümüzün önünde uçuruma
    yuvarlanıyor, isyan denizinde boğuluyor): Denize açılıp boğulma ile karşı
    karşıya kalanları kurtarma görevlisidir dâvetçi. Günah denizlerine dalıp
    sâhil-i selâmetten uzaklaşan kimseler kurtarıcı ve cankurtaran bekleyen
    felâketzededir. Yüzme bilmeyen insanın cankurtaran olmaya kalkmaması
    gerekir, yoksa başkasını kurtaracağım derken kendisi boğulur. Ölümcül dalışlar
    yapan ve münker denizinde ilerleyen kimseler için gözlerini dört açmalı, onları
    nasıl kurtaracağı konusunda usûl ve teknik bilmelidir tebliğci. Bilmelidir ki,
    boğulmaya yüz tutan nice insan, imdat diye bağıramayabilir, ya da sesini
    herkese ulaştıramayabilir.
    4- Asker ve polis olmalıdır (Polislik, askerlik (Allah eri, Allah’ın
    görevlisi, Allah yolunda mücâhid): Her dâvâ adamı, cündullahtır, Allah’ın
    askeri ve polisidir. Şeytanın askerlerine karşı Allah’ın tarafında yer aldığı için
    hizbullah da denilen Allah eri, hilesi çok zayıf olan cin ve insan şeytanlarına
    karşı savaşçıdır. İşgallerin en kötüsü ve en tehlikelisi olan zihinleri ve gönülleri
    işgal eden işgal kuvvetlerine karşı savaşan ve gücünü askeri olduğu ve uğrunda
    savaştığı Zât’tan alan bir asker. Aynı zamanda polistir dâvetçi. Suçluları tesbit
    eden, onların suç işlemelerine fırsat tanımayan, münkerlere/suçlara engel olan
    Allah’ın polisi. Yetkiyi O’ndan alan O’nun cezasını hatırlatan bir görevli. Polise,
    bağlı bulunduğu devlet görev verdiği ve polis bu görevi ihmal edince nasıl suçlu
    oluyorsa, müslümanlara da Allah bu yetkiyi veriyor, yeryüzünde halife kılıyor.
    Aynı zamanda trafik polisidir o. Allah’ın, buraya girilmez dediği yasak yolları,
    burada durulmalı, geçilmemelidir dediği kırmızı ışıkları gösteren ve kaygan
    yolda hızlı gidenleri uyaran yoldaki işaretçidir, doğru yolu gösteren, tehlikeli
    yoldan insanları uzaklaştıran kılavuzdur tebliğci.
    5- Dâvetçi, iyi bir şoför olmalıdır (Kaygan zemin, yavaşlanacakhızlanacak-
    fren yapılacak yerleri bilme): Kullandığı aracı, üzerindeki yolu,
    - 597 -
    gideceği hedefi iyi tanıyıp bilmeli, aynı yoldaki başka araç ve sürücüleri hesaba
    katabilmelidir. Başka yolu tercih edenlerin sebebini, oradaki toplu taşıma araç
    ve şoförleri iyi tanıyabilmelidir. Yolun neresi kaygan, neresi düz, nerede hız
    yapılamaz; iyi bilmeli ve ona göre davranabilmelidir.
    Sırât-ı müstakîm adlı o yol, insanlık tarihiyle yaşıttır ve dünyanın sonuna
    kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları bitmeyecektir. Ömür biter, yol bitmez;
    ama her yol cennete gitmez. Çıktığı yolda kurallara uygun şekilde yarışan, yol
    arkadaşlarıyla yardımlaşabilen, yola gelmeyen insanlara acıyıp yolun genişliğini
    ve güzelliğini onlara da göstermeye çalışarak yolculuğunu bitiş noktasına kadar
    sürdüren şoför, yolun sonunda ödül almaya hak kazanacaktır.
    Çok yavaş gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli
    olmayan şoförün kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu
    insanların da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü
    gibi uzun ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının aynı
    yolun gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı şoför ve yolcu.
    6- Hoca; vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır (Hocalık, vâizlik,
    öğretmenlik, müezzinlik; Hitabet gücü ve tekniği, gönle etki edecek sözler
    -Mesajı duyurmak için gereken görev-): Durum ve mekân neyi gerektiriyorsa,
    toplumun önüne geçmek gerektiğinde onları aydınlatmaya çalışan hoca, vâiz veya
    öğretmen olabilmelidir. İslâm’da ruhbanlık, din adamı sınıfı olmadığından, o
    bilir ki, hocalık özel bazi insanların görevi değildir sadece. Namaz kılan herkes,
    gerektiğinde imamlık da yapabileceğinden o iş kendine düştüğünde hocalık
    yapabilecek, toplumun önüne geçip insanlara Allah’a kulluk yaptırabilecektir,
    onlara imam/önder olabilecektir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de
    câhili olduğundan, bildiği doğrulari insanlara güzel ve etkili bir şekilde anlatan
    vâiz rolünü oynayabilecek, nasihat edebilecektir. Hakkı, özellikle tevhidi
    topluma haykırabilecek, insanlarınamaza ve namaz gibi güzelliklere çağıracak
    güzel ve gür sesli bir müezzin olabilmelidir. Bildiklerini öğreten muallim
    olmalıdır dâvetçi. Tabii, bu mesleklerin gerektirdiği formasyona sahip olmaya
    çalışacaktır. Yoksa, çocukların evcilik oyununa benzer bu yaptıkları. O, bilmek
    zorundadır: “Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar.” Bu işler, oyuncak
    değildir çünkü. Gerektiği zaman da cemaat, dinleyen ve öğrenci olabilmelidir.
    Çünkü o bilmelidir ki, bu meslekler, günümüzdeki memurluk gibi değildir;
    ihtiyaç ânında her mü’mine düşen görev taksimatıdı
    7- Psikolog ve pedagog olmalıdır (Muhâtabın özelliklerine uygun,
    öğretim tekniğine muvâfık): İnsanları iyi tanıyan, her insanın psikolojisine
    uygun çözümler getiren bir yaklaşım içinde olmalıdır tebliğci. İnsanların
    - 598 -
    akıllarına göre hitap edebilmeli, onların sosyal konumlarına uygun sözlerle
    mesajını sunabilmelidir. “Herkes kendi mizaç ve karakterine, meşrebine
    göre amel işler...”1407 Muhâtaplarının karakter tahlillerini iyi yapabilmeli,
    davranışlarının hangi psikolojik arka plana dayandığını anlayabilmelidir. Çok
    yakını ölen birinin durumu ile evlenme gibi sevinçli bir olay içindeki insanın
    psikolojisi aynı değildir. Her iki ortam da tebliğe müsâit olsa bile, aynı tarz
    ifâdelerle bu yapılırsa, bazen kaş yapmak isterken göz çıkartılmış olur. İnsan
    psikolojisi, günah ve şirk psikolojisi, toplum psikolojisi hakkında bilgi sahibi
    olunmalı, öğretim metotları bilinip, hangi şartlarda hangi usûlün en elverişli
    olduğu bilinip ona göre davranılmalıdır.
    8- Aşçı ve garson olmalıdır (Sunduğumuzun doğru ve güzel olması
    gerektiği gibi; sunma şekli de çok önemli): Güzel, nefis, leziz yemekler
    pişirebilmelidir zihin mutfağında aşçılık yapan tebliğci. Ve bunları haliyle ve
    diliyle güzel bir şekilde sunabilen bir garson olabilmelidir. Güzel malzemeler
    katıldığı halde, kötü pişirilmiş, fazla ateşte tutulmuş ya da yeterli pişirilmemiş
    çiğ yiyecekler yakışmaz usta aşçıya. Kimse bu lokantadan yemek yemek
    istemez. Hasta etmemeli, iştah kaçırmamalı, tiksindirmemeli pişirilenler.
    Ve unutulmamalı ki, çok güzel bir yemek bile, güzel bir şekilde sunulmazsa,
    insanlar onu yemekten hoşlanmazlar. Karnı aç birisi, usta elinde pişmiş
    yiyeceği, üstü başı pis, kaba ve ısıracak kimse arayan yılan dilli bir garsonun
    yemeği sunmasıyla iştahı kaçacak, belki yemeden aç aç masadan kalkacaktır.
    Sunulan yemek çok güzel (Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri) de olsa,
    açlığını gidermek için gelen kimsenin suratına atar gibi masasına atıp giden
    bir garson, bir çuval inciri berbat etmiş olacak, lezzetli yemeklerin tadına bile
    bakmadan kişinin masadan kalkmasına sebep olacak, ya da lezzetli yemeği
    sabote etmiş olacaktır.
    9- Tiyatrocu, aktör olmalıdır (Gerektiğinde rol yapma; kızım sana
    söylüyorum, gelinim sen anla misali ve benzeri roller; öğrenci veya câhil
    rolü, anlaşmalı tartışma vb.): Özellikle ana-babalara ve kendilerine saygı
    duyulmasını bekleyen büyüklere karşı rol yapabilmelidir dâvetçi. Kimsenin
    artist olması, maskeyle dolaşması, hareket ve konuşmalarının sahte olması
    değil istenen; ama bazen “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” cinsinden
    tavırlar takınabilmelidir. Otobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında ve
    bekleme salonlarında, ortam uygunsa, etraftakileri rahatsız etmeyecek bir
    tarzda; iki arkadaştan biri karşı cepheden soru soran ve öğrenmek isteyen, bazen
    de eleştirip karşı çıkan bir rolü üstlenebilecek, arkadaşı da bildiği o konuda
    1407] 17/İsrâ, 84
    - 599 -
    ona tebliğ ediyor izlenimi vererek kulak misafirlerine hakkı duyurabilecektir.
    Ana-babaya karşı bazen öğrenmek istercesine soru sorarak, bazen kendisi için
    okuyor hissi verip bir kitabı, dergi ve ya da yazıyı sesli olarak okuyabilecek,
    hoşlandığı hissi vererek bir kaseti onlar için çaktırmadan dinlemek isteyecek,
    onlara mesajı ulaştıracak farklı yollar arayışı içinde olacaktır. Ama bu rolleri,
    yalan söylemeden, ağzına yüzüne bulaştırmadan, ustaca becermeye çalışacaktır.
    10- Terzi olmalı (Kişiye uygun elbise, muhâtabın vücuduna tam oturacak
    özellikte): Kişiye uygun özel elbise dikilebilmelidir. Giydirmek istediğimiz
    elbise, karşımızdakine ne büyük ne de küçük gelmeli, üzerine tam oturmalıdır.
    Konfeksiyon tipi, hazır kalıp, herkese giydirilecek tek tip elbiselerden
    kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, her insan ayrı bir dünyadır, dünyaya bakışında
    bazı farklılıklar vardır. Her insanın açık kapısı farklı olabilir, kilitli kapıları
    zorlamak yerine, o insanın açık ve tebliğe müsait tarafını bulmaya çalışmalıyız.
    11- Çiftçi, ziraatçı olmalıdır (Tohum atıldıktan sonra, meyve vermesini
    sabırla beklemek): Toprağa attığı tohumu, diktiği fidanı, ektiği ekini sabırla ürüne
    dönüşmesini bekleyecek, aceleci olmayacaktır. Tedricîliği prensip kabul edecek,
    ektiği ekinin veya diktiği fidenin gerekli bakımını yapacak, sulayacak, etrafında
    biten ayrık otları, zarar vericileri temizleyecek ve ürün elde etmek için görevini yapıp
    sebeplere yapıştıktan sonra, duâ edip Allah’ın rahmetini beklemeye başlayacaktır.
    İnsana yatırımın en pahalı yatırım olduğu ve çokça ıskartaya çıkacağı bilinciyle
    moralini hiç bozmayacak. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın. Ustada kalırsa bu
    öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!” diyecek.
    Dâvetçi İçin Yasak Meslekler
    1- Konfeksiyonculuk (Herkese uyacak hazır kalıplar, ucuzcu ve toptancılık
    yapma; oriinal ve kişiye uygun mesajlar yerine; ezber ve kalıp ifadeleri tercih
    etme),
    2- İşportacılık (Sağ gösterip sol vurma; halkı etkileyip kandırarak başına
    toplama, ama başka bir amaç gütme),
    3- Reklâmcılık, pazarlamacılık (Kandırma, Yalanla ve hileyle de olsa
    muhatabı etkilemeye çalışma; Yüzsüz bir şekilde elindeki malı satmaya kalkma),
    4- Çığırtkanlık (Garajlarda otobüs firmalarına adam toplayanlar gibi
    olmama),
    5- Politikacılık, propagandacılık (Herkese mavi boncuk dağıtma,
    yapmayacağı sözler verme; kandırarak da olsa taraftar bulma),
    - 600 -
    6- Misyonerlik (Bir yüzüne tokat vurulsa öteki yüzünü çevirecek şekilde
    şahsiyetsizleşme, dinlenilmese ve fayda etmeyeceği kesin olsa da anlatma),
    7- Paralı askerlik, Emir kulu, memur zihniyeti (Sadece Allah’a bağlı olmayıp
    emrine girip teslim olacağı bir yerleri olma, hür olmama).
    Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks
    maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya
    mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve
    olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. Tebliğ için en uygun ortam kollanmalı,
    bir boksör gibi, karşımızdakinin en zayıf ânını kollayarak indirici darbeyi o
    zamana saklamalıyız. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz.
    En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin
    nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun
    dayanağı olan diğer putları da savunmuş olacaktır. Ama nefis putunu ilk anda
    görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları
    öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda
    dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir
    kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.
    Tekrarın, ısrarın, kontrolün, tâkibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi,
    biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli,
    en tesirli olacak şekilde ve en güzel usûlle tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde,
    kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan
    daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve
    mesel, hikmet ve mev’ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.
    Dâvetçi; Sağlam iman sahibi, yeterli ilmî birikimi olan; dini, insanı,
    psikolojiyi, çağı ve dünyadaki fikir akımlarını, insanların münkerleri niçin
    işlediği gibi konuları iyi bilip tahlil edebilmelidir. Yüzmesini bilmeyen
    kişinin, başkasını boğulmaktan kurtarmasının mümkün olmadığı bir
    gerçektir. İnsanlara ayna olmalı, kendi yanlışlarını bizim temiz ahlâkımızda/
    aynamızda görüp düzeltebilmesine vesile olabilmeliyiz. Sevilmeyen bir insanın
    tebliği fayda getirmez. Gerekli maddî imkânlara sahip olunmalı, hiç değilse
    elindekilerle yetinen kanaatkâr ve gözü tok olmalı ve öyle bilinmelidir ki, tebliğ
    karşılığında hiçbir ücret ve karşılık beklememiş ve almamış olsun. Sabır ve azim
    sahibi olunmalı, ümitsizliğe yer vermemelidir. Kendisi ümitvar olduğu gibi,
    başkasına da umut bahşedebilmelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini ancak
    kâfirlerin kestiği unutulmamalıdır. Şefkat ve merhamet, af ve müsâmaha sahibi
    olunmalıdır. Adam kazanma gayreti içinde, zorluklara göğüs geren, fedâkâr ve
    - 601 -
    sevecen tavırlar sergilenmelidir. Tevâzu sahibi ve olgun bir şahsiyet, karakter
    sahibi bir kişi ancak tebliğde mesâfeler kat edebilir. Dış görünüşü temiz, elbisesi
    düzgün, temiz ve güleryüzlü olmalı, neticeyi âhirette bekleyen ve yapıştığı
    sebepleri bereketlendirmesi ve başarı için Allah’a duâ etmelidir tebliğci.
    Muhâtabın anlayıp anlamayacağı hesaba katılmadan, ilk elde hemen
    her şeyi anlatmak da doğru olmaz. Fikrî seviyesi hesaba katılmadan,
    hazmedemeyeceği ağır konuları gündeme getirmek, fayda yerine zarar verebilir.
    İhtilâflı konuların, dinin teferruat sayılabilecek ayrıntılarını tebliğ olarak
    öne çıkartırsak dini zorlaştırmış oluruz. İyiliği emretmek, ancak ümmetin,
    üzerinde ittifak ettiği şeylerde olmalıdır. Ümmetin, üzerinde ihtilâf ettiği
    şeyleri tebliğ etmek, kimseye şart değildir. Bu görevi, yumuşak huylu, sabırlı ve
    anlayışlı kimseler yapabilir.
    İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı
    ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini,
    ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna
    kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma
    ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa
    konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı,
    sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden
    kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun
    şekilde hitap edebilmelidir.
    Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah’ın tâyin
    edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner
    tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli.
    Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de İslâm’da
    yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar
    da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli
    şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken
    tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih
    edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting derdiyle sık sık başvurduğu
    tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören
    kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor
    diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin
    için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz.”1408;
    “(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı
    1408] 2/Bakara, 179
    - 602 -
    sert davran...”1409 Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü
    artırır.
    Tebliğci, hakkı tanıtmak için muhâtaplarının özel zamanlarını fırsat
    bilmelidir. Hastalığında ziyâret, yakınlarından birinin ölümü için tâziye,
    düğününü tebrik, bayram ve benzeri günleri tebliğ için değerlendirmelidir.
    Sıkıntılı, dertli durumlarında sabır tavsiyesi ve hastalığında ziyaret edip
    Allah’tan şifâ talebi ile birlikte, bu durumların tebliğe kapıların açık olduğu
    zamanlar olduğunu bilerek, bu fırsatları Allah için değerlendirmelidir.
    Tebliğ için câmiler, toplantı salonları, seminer ve dersler, arkadaşlık ve
    komşuluklar, spor karşılaşmaları gibi her şey fırsat bilinmeli ve o imkânlardan
    yararlanılmalıdır. Bilgisayar, internet, CD, disket, kaset, gazete, dergi, kitap,
    radyo, pankart, afiş, bildiri, tebrik kartları, mektup, telefon, faks gibi araçları
    meşrû şekilde tebliğ için kullanabiliriz.
    “Öncelikle neler tebliğ edilmeli, tebliğe nereden başlamalı?” sorusuna
    cevap olarak şunu söyleyebiliriz: “Kur’an nereden başlamışsa oradan,
    peygamber nelere öncelik vermiş ise onları.” Kur’an ve Rasûlullah ilk olarak
    şirkin çirkinliğini, tevhidin önemini vurgulamış, öncelikle Allah’a kulluğa ve
    tâğutların egemenliğinden kurtulmaya çağırmıştır. Tebliğcinin öncelikleri de
    bunlar olmalıdır.
    Herkese, özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan
    garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sâkinlerine dâvet ulaştırılmalıdır.
    Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk
    olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken
    boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsâit ortam
    varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabâlarımız,
    iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda
    olduğumuz kimselerdir. Bununla birlikte tebliğ; kime yapılmalıdır? Herkese.
    Nerede? Her yerde. Ne ile, nasıl? Meşrû her araç ile ve meşrû her yöntemle.
    1409] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
    - 603 -
    64. HUTBE
    DÂVETÇININ SAHIP OLMASI GEREKEN ÖZELLIKLER -1-
    Âyet :
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ � وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَ
    الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ
    “Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve
    dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi
    ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel
    olurlar).” 1410
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ � وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَ
    المْفُلْحِوُنَ
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan
    (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.” 1411
    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَ اتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَ ا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّ ا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”1412
    وَلقََدْ بَعَثْنَا ف۪ي كلُِّ امَُّةٍ رَسُول ا انَِ اعْبُدُوا اللهَّٰ وَاجْتَنبُِوا الطاَّغُوتَۚ فمَِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللهُّٰ وَمِنْهُمْ
    مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْ ارَْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
    “Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle
    değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da
    gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmesin) ki, bu da imanın
    en zayıf derecesidir.”1413
    Sağlam iman sahibi olmalı: Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz
    üzerine onları bilme, düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca
    onlara iyiyi, güzeli ve doğruyu gösteren peygamberler göndermiştir: “Biz
    1410] 9/Tevbe, 71
    1411] 3/Âl-i İmrân, 104
    1412] 33/Ahzâb, 39
    1413] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    - 604 -
    her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğat
    yapması için bir peygamber gönderdik.1414 Görülüyor ki tevhid inancı, akîdenin
    esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün peygamberler, hep o inanca
    çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı olan İslâm dininin ana hedefi, insanları
    şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak,
    kalplerde bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
    göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün olmaz. Bu
    yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen Tevhidin ilk olarak
    açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce
    gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’
    diye vahyetmişizdir.”1415 Aslında Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe
    illâllah”ın mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli
    vurgu olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
    Dâvetin önemini ve dâvetin imanla ilgisini, farziyetini bilip bu doğrultuda
    kendini dâvâsına ve dâvete adayabilmeli: “Elhamdu lillâh Müslümanım”
    diyen, “Ben Müslümanlardanım diyen kimse, dâvete sarılan kimsedir: “Allah’a
    dâvet eden, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben müslümanlardanım” diyenden
    daha güzel sözlü kimdir?” 1416
    “İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.
    Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
    Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 1417
    İlim sahibi olmalı; bilgili, kültürlü, aktüaliteye vâkıf, dünyada olup
    bitenlerden haberdar, genel kültüre sahip ve naklî ilimlere vukufiyeti
    bulunmalı: Dâvâ aadımı dâvetçilerin Allah katında sorumlulukları diğerlerine
    göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan
    ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir dâvetçinin yerinde
    oturup durması veya ümmet sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez.
    Sâlih amel sahibi olmalı, tavsiye ettiği iyilikleri kendi hayatında yaşamalıdır:
    “(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği
    emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?”1418
    1414] 16/Nahl, 36
    1415] 21/Enbiyâ, 25
    1416] 41/Fussılet, 33
    1417] 5/Maide, 78-79
    1418] 2/Bakara, 44
    - 605 -
    “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
    şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan en sevilmeyen bir
    şeydir.”1419
    “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın
    hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin
    durumu gibidir.” 1420
    Yalnızca Allah’ın rızasını gözetmeli, başka bir beklenti içinde olmamalı:
    “O kullar (Cennetlik olan o kimseler) adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her
    yanı kuşatmış bir günden korkarlar. Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve
    esire yedirirler. ‘Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve
    bir teşekkür beklemiyoruz.’ ‘Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün
    azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.’ Allah da onları o günün kötülüğünden
    korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir. Orada koltuklar
    üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler,
    ne de dondurucu soğuk.”1421; “…Allah’ın rızâsı ise hepsinden (cennetlerden ve
    cennetlerdeki güzel meskenlerden) daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.”1422
    Tevhide dâvet etmelidir: Dâvetin, önce muhâtapları şirkten sakındırarak
    tevhid’e yapılması gerekir. Allah’ın istediği gibi bir iman sahibi olmadan diğer
    yapılan amellerin bir kıymeti olmadığı unutulmamalıdır. Namaz kılmayan bir
    erkek veya tesettürsüz bir bayana, tevhidi iman verilmeden namazı ve tesettürü
    kabul ettirmek çok zordur. Kabul etmiş olsa bile; namaz kılmayan bir müşrikten
    namaz kılan bir müşrik veya tesettüre uyan bir müşrik oluşturulur ki, bunun
    o insanın kurtulmasına ve Allah’ın rızasına götürmeyeceği bilinmelidir.
    Anlatılan ma’ruflar, karşı çıkılan münkerler hep tevhidle bağlantılı olarak ele
    alınmalıdır, eylemle iman arasındaki bağ hiçbir zaman koparılmamalıdır.
    Ücret/karşılık beklememeli; Gerekli maddî imkânlara sahip olmalı,
    dâveti dünyevî çıkarlara âlet etmemeli: Bir mal bir kişiye satılır, İslâmî
    faaliyetlerini dünyevî ucuz bir bedele değişmeyip Allah’a satmak, en akıllıca, en
    kârlı ticarettir. “Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan,
    yük altında ezilmişler midir?”1423
    “(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan
    bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”1424
    1419] 61/Saff, 2-3
    1420] 62/Cuma, 5
    1421] 76/İnsan, 6-13
    1422] 9/Tevbe, 72
    1423] 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
    1424] 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememsi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bkz. 42/
    - 606 -
    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine
    kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1425
    8- Haksız tekfirden kaçınmalı: Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
    uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden
    çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine
    düşürüyor, usûlüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir
    hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük
    engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs
    olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar
    tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı
    safta olmasını engellememelidir. Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman
    için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi
    görüşü, kendi din anlayışı ve cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla
    yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
    9- Sabırlı olmalı, aceleci olmamalıdır: İmanın bir göstergesi olan sâlih
    ameller ancak sabırla işlenir. Burada hem amelin kendisinde olan güçlük,
    hem de nefsin o ameli işlemekteki isteksizliği aşılır.1426 Allah’ın dinine yardım
    için çalışan dâvetçiler çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve yoksunluklarla
    karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak için sabredilmesi
    gerekir. 1427
    10- Esas neticeyi âhirette beklemeli: Dünya amel yeridir, âhiret de
    o amellerin neticesinin görüleceği yer. Dünya imtihan salonu, âhiret ise
    karnelerin (amel defterlerinin) verilip notların belli olacğı yer. Dünyada
    başarılı olup âhirette iflas etmek yerine; dünyada başarısız olup âhirette felâha
    kavuşmak tercih etmemiz gerekenlerin başındadır. Dünyada çabalayıp gayret
    etmekten sorumluyuz. Burada yaptığımız zerre kadar hayır da, zerre miktarı
    şer de orada görülecek, ceza gününde dünyada tüm yaptıklarımızın karşılığı
    bize ulaşacaktır.
    11- Ümitvar olmalı; başkalarına ümit ve iyimserlik aşılamalıdır:
    Mü’minler Allah’tan korkmakta oldukları kadar O’ndan umut kesmemekle de
    yükümlüdürler: “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin.”1428 Çünkü umutsuzluk
    insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Kur’an,
    Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6 /En’am, 90
    1425] 36/Yâsin, 21
    1426] 11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22
    1427] 41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.
    1428] 39/Zümer, 53
    - 607 -
    mü’minin her durumda umut içinde olmasını gerektirecek müjdelerle doludur:
    “Şüphesiz Rabbin onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir.”1429; “Rabbiniz
    bol rahmet sahibidir.”1430
    12- Şefkat ve merhamet sahibi olmalı ve bunu muhâtaplarına
    hissettirmelidir: Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere
    dâvetçi, şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri, eline
    fırsat geçtiği zaman intikam almaya kalkmadan affetmeli, seviyesiz ve cahilce
    yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve isteklere karşı müsâmahakâr bir
    ruhla muâmelede bulunmalıdır.
    Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir kimse,
    dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç ummadığı bir
    şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele, psikolojik bir tesir icrâ
    ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir ve muhatap, dâvetçiye en büyük
    düşman iken, birdenbire dâvetçinin en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. O
    halde Cenâb-ı Hak’ın, Rasûlüne emrettiği üzere, hıyaneti sabit olanların bile
    suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak,1431 İslâmî dâvetin metodlarından
    biridir.
    Günümüz dâvetçisi, Rasûlullah’ın yolundan giderek nefsî kin ve
    düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak muhâtabını,
    şâyet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir. Allah,
    müttakî mü’minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici olmalarını istiyor.
    Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı ve onlara güzel sözler
    söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı,
    onların zulümlerini bırakmalarına vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları
    bu kötülükten kurtararak onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli
    etmeliyiz. Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı
    kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden ve muhâtabın
    şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız. Muhâtabımızın en son
    yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır.
    Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla adam
    kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden ileri gelmektedir.
    İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur. Cenâb-ı Hak’ın, diğer
    mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun hidâyeti için çalışmak,
    dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek
    1429] 13/Ra’d, 6
    1430] 6/En’âm, 147
    1431] 5/Mâide, 13
    - 608 -
    bir kişiye hidâyet nasip edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder.
    Hz. Peygamber’in Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir
    müslüman için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi; kızıl
    cins deve sürülerine sahip olmasından1432 ve bir vesile ile ifade buyurdukları
    gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır.
    13- Affedici ve müsâmahakâr olmalı, hoşgörülü ve sevecen tavır takınmalı:
    “Kim affeder ve ıslah ederse artık onun ecri Allah’a aittir. Gerçekten O, zâlimleri
    sevmez”1433 Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir.
    Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun
    karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle
    alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en
    ünlüsü: “İsmah, yüsmah lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.”1434 hadisidir.
    14- Güzel ahlâk ve takvâ sahibi olmalı: Dâvetçinin küçük bir hatası insanlar
    tarafından büyük görülmeye adaydır. Bir sözü veya bir davranışı, kendisinin
    tümüyle karalanmasına, dâvetinin boşa çıkmasına ya da insanların hataya
    düşmesine sebep olabilir. Başka insanların daha büyük hataları göze batmayabilir,
    ama dâvetçinin basit sayılabilecek yanlışları, muhataplarının eleştiri oklarını
    kendine çeker.
    15- Cesâretli olmalı, Allah’tan başkasından korkmamalıdır: Din dâvetçisi,
    dinin hükümlerini tebliğ ederken, dinî hakikatleri açıklarken kimseden
    çekinmemelidir. Hak bildiğini cesaretle söylemesini bilmelidir. Dokuz köyden
    bile kovulsa, doğru söylemeyi görev kabul etmelidir. “En faziletli cihad, zâlim bir
    devlet adamının yanında adâlet kelimesini söylemektir.”1435
    16- Dili kullanmada usta olmalı; hitabeti, diksiyonu, dilin kurallarını ve
    inceliklerini, mecazını, dil sanatlarını bilip uygulayabilmeli: Her peygamber
    kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini
    yapmıştır.1436 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın
    kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini
    tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
    İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla
    inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber
    yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için
    de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
    1432] Buhâri, Cihad 102
    1433] 42/Şûrâ, 40
    1434] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/248
    1435] Tirmizî, Fiten 13
    1436] 14/İbrâhim, 4
    - 609 -
    17- Dâvet yolunda zorluklara göğüs germeli, dâvet yolundaki insanların
    bazen zorluklarla imtihan edileceğini unutmamalıdır: İmtihan, fert ve
    toplumlar için geçerli olduğu gibi, Allah’a dâvet eden, emr-i bi’l ma’ruf yapan
    müslümanlar için de geçerlidir. Allah yolunda cihadları esnasında mü’min
    bireylerin başlarına gelen belâ ve musibetler aynen dâvetçilerin de başına gelir.
    Müslümanlar fert veya cemaat olarak, ellerinden mallarının cebren alınması,
    hapsedilmeleri, asılsız suçlamalarla işkencelere mâruz kalmaları türünden
    eziyetler görebilirler. Özellikle zamanımızda, bu konuda aleyhteki propaganda
    araçları artmıştır. Hele bir de müslüman dâvetçilerin hasmı; malı, nüfuzu ve
    yetkisiyle etkili biri ise veya yöneticilerin kendileri, devlet düzeni dâvetçilerin
    hasmı ise... Bu durumda dâvetçilerin, hasımlarını istedikleri gibi, etkisiz hale
    getirebilmeleri için sabır ve takvâya sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. “Andolsun
    ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce
    kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz.
    Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en
    değerlisidir.”1437
    18- Kabalık ve sertlikten, sinirli davranışlardan, öfkeden sakınmalı:
    Dâvetçiye zaman zaman takılanlar ve onu kızdırmak isteyenler olabilir. Dâvetçi,
    nefsi için hiç, dâvâsı için de çoğunlukla kızmamalıdır. Sinir ve öfke hiçbir
    meseleyi halletmez. Adamın biri Rasûlullah’a gelerek, “bana kısa bir tavsiyede
    bulun, hep aklımda tutabileyim” dedi. Rasûlullah ona; “Kızma!” buyurdu. Adam
    sorusunu birkaç kere tekrarladı, fakat hep aynı cevabı aldı.1438
    19- Güzel sözle hitap etmeli; kibar ve tatlı bir dille tebliğ yapmalı: “Ve kûlû
    linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”1439 “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye
    ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.”1440
    20- Hikmetle ve güzel nasihatlerle dâvet etmeli: “Rabbinin yoluna,
    hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz
    senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları
    da en iyi bilendir.” 1441
    1437] 3/Âl-i İmran, 186
    1438] Buhârî, Tirmizî; et-Tâc, V, 48
    1439] 2/Bakara, 83
    1440] 17/İsrâ, 53
    1441] 16/Nahl, 125
    - 610 -
    65. HUTBE
    DÂVETÇININ SAHIP OLMASI GEREKEN ÖZELLIKLER -2-
    Âyet :
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ � وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَ
    الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ
    “Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve
    dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi
    ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel
    olurlar).” 1442
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ � وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَ
    المْفُلْحِوُنَ
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan
    (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.” 1443
    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَ اتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَ ا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّ ا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”1444
    وَلقََدْ بَعَثْنَا ف۪ي كلُِّ امَُّةٍ رَسُول ا انَِ اعْبُدُوا اللهَّٰ وَاجْتَنبُِوا الطاَّغُوتَۚ فمَِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللهُّٰ وَمِنْهُمْ
    مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْ ارَْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
    “Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle
    değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da
    gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmesin) ki, bu da imanın
    en zayıf derecesidir.”1445
    21- Vereceği fetvalara çok dikkat etmeli: Özellikle günümüzde seviyesiz ve
    ehliyetsiz kimseler tarafından verilen fetvalardan dolayı birçok insan günaha,
    hatta küfre düşmektedir. Dâvetçi, fetva vermeden önce, konuyu çok yönlü
    1442] 9/Tevbe, 71
    1443] 3/Âl-i İmrân, 104
    1444] 33/Ahzâb, 39
    1445] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    - 611 -
    araştırmalı ve fetvasını iyice gözden geçirmelidir. Kesin olarak bildiği şeyler
    olursa, fetvâyı söyler. Şüphesi varsa, bilmiyorum der. Tahminî ve zannî bir
    bilgisi varsa, meseleyi başkalarına havale eder. Şa’bî: “Bilmiyorum sözü ilmin
    yarısıdır.” der. Bilmediği için ve Allah’ın rızâsı gayesi ile susan, konuşandan
    daha az sevap almaz. Çünkü bilmiyorum sözü nefse çok ağır gelir. İbn Ömer:
    “Bizi köprü yapıp cehennemden geçmek mi istiyorsunuz?” demek suretiyle
    verilen fetvâ ve hükümlerin başkasını kurtarması halinde bile âlimleri
    kurtaramayacağını belirtmiştir.
    22- İhlâslı, samimi ve dürüst olmalı: Samimi ve dürüst kişiliğiyle tanınan
    dâvetçi, hem Allah katında daha sevimli olur, hem de insanlar nezdinde
    kendisine olan güven ve sevgi bağı kuvvetlenir. Hz. Peygamber’in risaletini
    kabul etmeyen Mekke müşriklerine bakınız ki, asla ona yalancı diyememişlerdir.
    23- İlim ve sâlih amel (bilgi ve eylem) bütünlüğü içinde yaşamalı: Bilgisini
    eyleme dökmüş ve ilmiyle amel edip insanlara misal teşkil eden bir dâvetçinin;
    ilmi, dilinden âzâlarına inememiş birine oranla daha etkili ve sözünü dinletici
    olduğu şüphe götürmeyecek bir gerçektir.
    24- Kanaatkâr olmalı ve dünyaya bağlanmamalı: Dünyevî nimetler
    arasında yaşayan, durman dünyaya yatırım yapan bir insanın âhirete yatırım
    yapmak için vakti kalmayacaktır. Aynı şekilde böyle bir insanın diğerlerini
    sabra ve aza kanaat etmeye çağırması ne denli etkili olur ki?
    25- Hikmet ve merhamet sahibi olmalıdır: Hikmetle dâvet etmek;
    dâvetçinin muhatabının durumuna göre anlatacağı şeyi belirlemesidir. Anlamlı
    bir sözde şöyle denir: “Öğrenciye aklının almadığı, zihninin kaldırmadığı veya
    meseleleri karıştırmasına yol açacak farklı ilimleri öğretme.” Dâvetçi, muhatabın
    durumunu, konumunu ve ilmi seviyesini bilip ona göre anlatacaklarını özenle
    seçmelidir. Aynı şekilde dâvetçinin, muhatabının durumuna göre seçeceği üslup
    da çok önemlidir. Kimi durumlar yumuşak ve merhametli olmayı gerektirirken
    kimi durumlarda da katı ve sert olması gerekebilir.
    26- Güçlü ve kararlı olmalı: Dâvetçinin tavır takınılması gereken yerlerde
    güç ve kararlılık göstermesi, başarılı olmasını sağlar ve saygınlığını artırır.
    Bu da insanlar üzerinde daha etkili olmasını sağlar. “Kalbi iman nuruyla
    parıldayan, yenilmez yaratıcı güce güvenip dayanan; yer gök v ikisi arasındaki
    bütün varlıkların emrinde olduğu Rabbiyle arasındaki güçlü ilişkiyi hisseden
    bir kişiye insanlar ne yapabilir ki? Burada Şeyhülİslâm İbn Teymiyye’nin şu
    sözünü hatırlatmak istiyorum: ‘Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Benim için
    tutukluluk halvet, sürgün seyahat, öldürülmem şehadettir’…”
    - 612 -
    27- Becerikli olmalı ve problemlere çözüm getirebilmeli: İyi bir dâvetçi,
    dâvet yolunda karşılaştığı zor anlarda nasıl davranması gerektiğini bilmeli,
    beceri ve hünerini güzelce kullanabilmelidir. Dâvetçi, olaylar karşısında olumlu
    bir tavır alıp akıllıca davranır ve olayları güzel yönetip kontrolü elinde tutarsa
    başarılı olması daha kolay olur.
    28- Hayâ, iffet ve verâ sahibi olmalı: Hayâ ve ar duygusu üstün bir ahlâkî
    erdemdir. Allah onunla dilediği kullarını süsler. Buhari ve Müslim’in rivayet
    ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Hayâ, hayır ve iyilikten başka
    bir şey getirmez.” Mü’min her durumda iffetini, namusunu ve onurunu
    korumalıdır. Zengin veya fakir, yöneten veya yönetilen, eğiten veya eğitilen
    olması fark etmez.
    29- Tedbirli olmalı, cesaretle deliliği ve tedbirsizliği karıştırmamalı:
    “Mü’min akıllı ve zekidir; tedbirini alır” 1446 Bir dâvetçi, her halükarda tedbirli
    ve dikkatli olmak zorundadır. Özellikle güvenliğinin tehlikede olduğu bir
    toplum içerisindeyse her türlü tedbirinin bulunması başlı başına bir şarttır.
    Peygamberimiz zamanında “Bi’r-i Mâûne fâciası” diye bilinen hâdisede İslâm’ı
    tebliğ için çağrılan 70 civarındaki hâfızı pusuya düşürüp şehid etmişlerdi.
    30- Tavizci, uzlaşmacı olmamalı; rüzgâr biraz kuvvetli estiğinde savurup
    sürüklememeli: Tâviz tâvizi doğurur. Rabbimiz tavizi yasaklar: “Onlar isterler
    ki, sen onlara tâviz veresin, onlar da taviz vermeye hazırdırlar.” Taviz verilmez,
    ama tedriciliğe dikkat edilir.
    31- Onurlu ve Cesur olmalı: Mü’minin onur ve üstünlüğü, Allah’a itaat
    etmektir. İnsanların küçük düşmesi ise Allah’a isyan etmektir. İzzet, onur,
    üstünlük ve saygı, İslâm’ın teşvik ettiği ve Müslümanlarda bulunmasını istediği
    erdemlerdir,
    32- Kınamalara Aldırmamalı: Hiçbir dâvetçi, alay konusu olmamalıdır.
    Başkalarının kendisi dalga geçmelerine vesile olacak söz ve davranışlardan
    imkân nisbetinde kaçınmalıdır. Fakat “benimle alay ederler” mülâhazası ile
    görevini yapmaktan geri durmamalı, en çirkin alaylara hedef olacağını kesin
    olarak bilse bile dâvet görevini yerine getirmeye devam etmelidir.
    33- Güzel konuşabilmeli, kolay diyalog kurabilmeli ive etkileme
    gücü olmalı: Güzel ve etkili konuşmak bir dâvetçide bulunması gereken
    özelliklerdendir. Güzel konuşma derecesi ne kadar yüksek olursa insanlar
    üzerindeki etkisi de o kadar artacak ve kalplerinin meyletmesi de o kadar
    1446] Râmuz el-Ehadis, no: 2860
    - 613 -
    kolaylaşacaktır.
    34- Merhametli ve şefkatli olmalı: Dâvet ve tebliğ görevini üstlenenler,
    etrafındakilere karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olmalıdır. Daima onları
    düşünmeli, hataları sebebiyle azap görebilirler, diye endişe ekleyi ve bunun
    üzüntüsü içinde olmalıdır. Bir dâvetçi, kendilerini dâvet ettiği kimselere bir
    babanın evlâdına gösterdiği şefkati göstermelidir. Baba, çocuğunu dünyevî
    zararlardan koruduğu gibi, dâvetçi de çevresindekileri uhrevî ziyandan azaptan
    korumak için bütün gücünü harcamalıdır. İşte, dâvetçiyi bu gayrete sevkeden
    şey, şefkat ve merhamet hisleridir.
    35- Güvenilir olmalı ve emânetleri korumalı: “Hiç şüphe yok ki Allah, size
    emanetleri ehline teslim etmenizi emrediyor.”1447 Emanete ihânetin nifak alâmeti
    olduğunu unutmamalı. Ayrıca, güvenilir olmak anlamında da dâvetçi “emîn”
    olmalıdır.
    36- Sır saklamasını bilmeli: Toplumda sır saklamalarıyla bilinen dâvetçiler,
    toplumdaki insanların sorunlarını çözmelerine yardım ederler ve onların
    takdir, saygı ve sevgilerini kazanırlar.
    37- Tahammüllü olmalı: Dâvet ve tebliğ, bir tahammül işidir. Bu görevi
    yerine getirenler, bu yolda karşılaşacakları her çeşit ezâ ve cefaya, hakaret ve
    sövülmeye katlanmayı göze almalıdır. Bu yol, canın kıymetini bilen, gururuna
    ve nefsine düşkün olanların yolu değildir. Dâvâ hizmetçi ister, efendi değil.
    Zevkine, keyfine ve rahatına düşkün olanlar dâvâ kelimesini ağızlarına bile
    almamalıdır. Bilal, Ammar, Habbab, Yâsir, Sümeyye, Abdullah bin Mes’ud
    gibi (r. anhum) gibi Müslümanların dâvâları için nelere tahammül ettiklerini
    biliyoruz. İktisadî baskı, sosyal boykot ilk Müslümanların hepsine karşı tatbik
    edilmişti. İlk Müslümanlar yerlerini ve yurtlarını terk ederek ta Habeşistan’a
    kadar hicret etmek zorunda bırakılmışlardı.
    38- İkrâm etmekten hoşlanan cömert biri olmalı: İkramda bulunmak ve
    cömertlik, nefret eden kalpleri kazanmayı ve uzak duran insanların yakınlaşmasını
    sağlayan pek önemli bir özelliktir. Unutmayalım ki, Hz. Peygamber Mekke’nin
    fethi esnasında yeni Müslüman olmuş olanlara ganimetlerden kalplerini İslâm’a
    ısındırmak için fazlaca pay verirdi. Hediyelerle yakınlaşmayı sağlamak, aradaki
    mesafeyi azaltmak dâvetin netice vermesi için önemlidir.
    39- Önce Müslümanlara dâveti ulaştırmaya çalışmalı: Dâvetin önce
    müslümanların kendi arasında yayılmasına çalışmak, daha öncelikli olarak
    1447] 4/Nisâ, 58
    - 614 -
    akrabalarımız, en öncelikli olarak da aile fertleri ve birinci dereceden
    akrabalarımıza dâvet, sıralama olarak öncelik hakkını kazanmış olur.
    40- Muhâtaplarının seviyesine göre anlatabilmeli: Cevapları muhatabın
    aklına, kültür ve seviyesine ve sorusuna göre vermek gerekir. Bunun için de
    onu tanımak, hakkında bilgi almak veya konuşmalarından yola çıkarak iyi bir
    tahlil ve mânevî hastalıklarını iyi teşhis etmek dâvetçinin temel görevidir.
    41- Muhâtaplarının esas neye ihtiyacı olduğunu iyi tespit edip ona göre
    çözüm üretebilmeli: Muhâtabın neye ihtiyacı olduğunu bilmek ve ona göre
    konuları tespit etmek dâvetçinin vazgeçemeyeceği husustur. Muhâtap için
    öncelikle irşad mı, ikaz mı, ilzam mı önemlidir, onu iyi tespit etmek gerekir.
    42- Kolaylaştırmalı, kolay yolları, ruhsatları gösterebilmeli:
    Kolaylaştırmak, ama zorlaştırmamak; Hz. Peygamber dinî tebliğlerde bulunmak
    için gönderdiği kimselere şöyle tâlimat verirdi: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın,
    müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”1448 Kur’an da şöyle belirtir: “Allah, sizin için
    kolaylık diler, zorlluk dilemez.”1449; “Biz bu Kur’an’ı seni sıkıntıya soksun diye
    indirmedik.”1450
    43- Tedrîcîliğe riâyet etmeli: Dâveti merhale merhale yapmak, telkin edilen
    fikirle hazmetmesini sağlamak iyi netice almak için şarttır. Bir insanı bir anda
    bütün kötü huylardan vazgeçirmek, iyi ahlâk nâmına ne varsa hepsini vermek
    imkânsızdır. Hedefe derece derece ulaşmak gerekir. Tekâmül ve tedrîcîlik
    kanununa uyulması her zaman ve her yerde mutlaka gerekir. Her şeyi kısa bir
    müddet içinde yapmak isteyenler, hiçbir şeyi yapamazlar. Her şeyin vaktini
    kollamak icap eder. Tedrîcîlik; kolaydan zora, basitten mürekkebe, küçükten
    büyüğe, azdan çoğa doğru gitmeyi gerektirir.
    44- En önemli ile daha az önemli arasında sıralamaya dikkat etmeli: En
    sonra söylenecek sözü başta, başta söylenecek sözü sonda söylememek, ihtilâflı
    ve önemsiz konulara dalarak dâvet ettiği kişiyi bıktırmaması, rahatsız olacak
    tavırlara sebebiyet vermemesi gerekir.
    45- Planlı, programlı hareket etmeli: Sistemli hareket, başarı için atılmış
    büyük bir adımdır. Dâvetçinin elinde, hedefi ve gayesi belirtilmiş, medot ve
    vâsıtaları belirlenmiş bir plan bulunmalıdır. Hatta, alternatif b, c planları
    olmalıdır. Başarısızlık durumunda ne tür tedbirlerin alınması gerektiği önceden
    tesbit edilmelidir.
    1448] Ahmed bin Hanbel, Müsned V/32; Buhârî, Rikak 81; Müslim, Münâfıkun 17
    1449] 2/Bakara, 185
    1450] 20/Tâhâ, 1
    - 615 -
    46- Karşısındaki kimseye ciddi anlamda değer verip güzel muâmele
    yapabilmeli: Dâvetçinin, karşısındakine değer vermeden, ona mesajı
    uluştırmasına imkân yoktur. Dâvetçi, his ve davranışlarıyla karşısındakine
    değer verdiğini hissettirmelidir. Her insan kendisinin beğenilmesi ve
    methedilmesinden hoşlanır ve bunu yapan insana sempati duyar. Bu, onda
    doğal bir duygudur. Bu bakımdan dâvetçi, riyakârlık ve zillete, yağcılık ve
    aşırılığa düşmemek kaydıyla muhatabına değer verip iltifat ederek, ilgi gösterip
    onda mevcut olan bazı özellikleri överek bu duyguya hitap etmeli, bu hissi
    harekete geçirebilmelidir.
    47- Tartışma ve münakaşalardan uzak durmalı: Yahya bin Muaz şöyle der:
    Cahil bir adamı, münakaşa ederek mağlup etmeye imkân yoktur. Bir delil ile
    kırk âlim mağlup edilir de, kırk delil ile bir cahile laf anlatamazsınız. Cahile laf
    anlatacağına köprüden atlamak evlâdır! “Ve Rahman’ın kulları. O kimselerdir
    ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller kendilerine laf attıkları zaman
    ‘selâm!’ derler.”1451
    48- Müşterek bir noktada birleşmeye özen göstermeli, ortak kelimeye
    dâvet etmeli: İnsanlar, bildiği alışkın olduğu şekilde harekete yatkındır.
    Tamamen yabancısı olduğu, bir fikir, düşünce veya yaşayışı, dâvetçi doğrudan
    doğruya hemen karşısındakine kabul ettirmek isterse, muhatabının kabulü
    zor olacaktır. Bu sebepten dolayı, muhâtabın onaylayacağı ifadelerle başlamak
    daha etkili olur. Anlaşabilecek ortak noktalar tespit ederek bu konulardan
    hareketle dâveti devam ettirmek çok daha faydalı olacaktır. Karşımızdaki dâvet
    ulaştıracağımız insan, haksızlığa karşı ise, sömürüden şikâyetçi ise, İslâm’ın
    zulme, zâlimlere ve tâğutlara tavrını belirterek; bu ortak noktadan başlayarak
    ortak görüşleri çoğaltabilir ve bu hususların tevhidle bağını kurarak temel
    esasları karşımızdakine kabul ettirmeye çalışırız.
    49- Yalan, iftira, alay, hakaret, çirkin söz gibi kötülüklerden uzak olmalı:
    İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir.
    Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük, riyâkârlık,
    münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime
    ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve sanat kostümüyle
    makyajlansa da merduttur.1452 Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur; 1453
    dinlediklerinden de.1454 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.1455
    1451] 25/Furkan, 63
    1452] 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
    1453] 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
    1454] 17/İsrâ, 36
    1455] 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
    - 616 -
    50- Dâvette başarılı olmak için ve genel olarak Müslümanca yaşayabilmek
    için bol bol dua edip Allah’tan yardım isteyebilmeli: Dâvetin en önemli
    araçlarından biri de duâdır. Dâvetçi, hidâyet ve salâhına çalıştığı kimselerin
    hidâyete ermeleri, hallerini düzeltmeleri için daima el-Mücîb ve el-Hâdî olan
    Allah’a niyazda bulunmalı, doğrudan doğruya hidayetine sebep olamadığı ve
    ıslah edemediği kimseleri, dolayısıyla dâvet ve ıslah etmeye gayret etmelidir.
    Onun için de duâsının tesirine önce kendisi inanmalıdır. Dâvetçi, hem dâvet
    ettiği Müslümanların salâhı, hem de tebliğ ettiği kâfirlerin hidâyeti için duâ
    etmelidir.
    Dâvetçinin diğer özellikleri:
    Sigara gibi kötü alışkanlıkları olmamalı,
    Kötülüğü iyilikle önlemeli,
    Tatlı dille ve güler yüzle, güzel bir üslûpla konuşmalı,
    Konuşmalarda genel bir sohbet havası oluşturmalı, bireysel suçlamalara
    gitmemeli,
    Temel hususları gündeme getirmeli ve hislere/duyulara da hitap etmesini
    bilmeli,
    Adam kazanma gayreti içinde olmalı; fedâkârlık, severek uğraşma, gerektiği
    durumlarda dâvet için zaman, para ve ter harcamasını bilmeli,
    Taklitçi olmayıp kendisi örnek olmaya çalışmalı,
    Tevekkül sahibi olmalı,
    Dâveti güncel siyasete veya toplumsal problemlere sıkıştırıp özü unutmamalı,
    Gerektiğinde mantığı öne çıkarıp düşündüren; gerektiğinde duygusal
    atmosfer için gönle hitap eden konuşmalar yapabilmelidir,
    İnsan psikolojisini, toplumun sosyal yapısını bilmeli, ülkeyi ve dünyayı
    tanımalıdır,
    Mütevâzı olmalı ve muhâtaba tepeden bakmamalı,
    Güleryüzlü olmalı, dış görünüşü temiz ve bakımlı olmalıdır.
    Bazısı yaradılıştan gelmiş olup bazısı da kazanımla veya nefsî terbiyeyle
    edinilmiş olan bu özelliklerin tümüne sahip ve özümsemiş bir dâvetçinin,
    Allah’ın izniyle açamayacağı kapı, sesini ulaştıramayacağı diyar yoktur.
    - 617 -
    66. HUTBE
    GÜZEL SÖZ; AKLI KULLANMA SANATI
    Âyet :
    وَمِنْ ايَٰاتهِ۪ٓ انَْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ انَْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لتَِسْكُنُٓوا الَِيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ انَِّ
    ف۪ي ذٰلِكَ لَ ايَٰاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
    “Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin birbirinden ayrı
    olması da O’nun (azamet ve kudretine delâlet eden) alâmetlerindendir. Şüphesiz
    ki bunlarda, bilenler için ibretler vardır.”1456
    وَقلُْ لعِِبَاد۪ي يَقُولوُا التَّ۪ي هِيَ احَْسَنُۜ انَِّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ انَِّ الشَّيْطَانَ كاَنَ للِْاِنسَْانِ عَدُوا مُب۪يناً
    “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En güzel olan kelimeyi,
    yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.”1457
    Hadi s:
    “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru,
    meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”1458
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”1459
    “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”1460
    Konuştuğumuz dili düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak
    meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız
    açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir.1461
    Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en
    büyük özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm
    söz sanatlarında ve güzel ifadelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle
    de Kur’an, mu’cizdir; yani insanlar bir benzerini meydana getirmekten âcizdir.
    Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifadeli Kitabın benzerini
    1456] 30/Rûm, 22
    1457] 17/İsrâ, 53
    1458] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
    1459] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
    1460] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
    1461] 39/Zümer, 23
    - 618 -
    meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa
    meydan okuyarak ifade eder.1462
    En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel
    kullanmalarını emreder. “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En
    güzel olan kelimeyi, yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.”1463 Benî
    İsrâilden alınan mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir.1464
    Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir.
    Uyulması emredilen söz de, sözlerin en güzelidir.1465 En fasih konuşan ve
    muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden,
    onlara karşı en güzel ifadelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e
    bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et/öğüt ver, onların
    içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle.”1466
    Kaba ve katı davranmak, sert ifadeler, dâvet ve tebliğ edilenleri, hatta cemaat
    haline gelmiş, hem de sahâbe kalitesindeki insanları bile dağıtabilir.1467 Ma’rûfu
    emir, münkerden nehiy, dâvet ve tebliğ görevleriyle mükellef olan mü’minler, bu
    vazifelerini diledikleri gibi, gelişigüzel ve kendi mantık ve karakter yapılarına
    göre değil; Kur’an’ın gösterdiği usûlle yapmak zorundadır. Hakkında özel
    sûre ve âyetler olan Cuma namazının ehemmiyeti herkesçe mâlumdur. Cuma
    namazının şartlarından birinin “hutbe” olduğu düşünüldüğünde, insanlara
    güzel bir şekilde hitap etmenin, yani hutbe okumanın dindeki yeri de kavranmış
    olur.
    Dili güzel kullanmak, yani edebiyat bir sanattır; güzel sanatlardan biridir.
    Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar şöyle taltif ve tavsiye
    edilir: “Allah güzeldir, güzellikleri sever.”1468 Hz. Peygamberimiz, sözü güzel
    kullanmakta usta olan, önemli şairlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden,
    şiirlerinden dolayı yücelterek övmüş, teşvik etmiş, hatta bir kere de,
    memnuniyetini belirtmek için kendi hırkasını çıkarıp bu şaire hediye ederek
    iltifat etmiştir.
    Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül
    almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene
    kor. Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle,
    1462] Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...
    1463] 17/İsrâ, 53
    1464] 2/Bakara, 83
    1465] 39/Zümer, 18
    1466] 4/Nisâ, 63
    1467] 3/Âl-i İmrân, 159
    1468] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
    - 619 -
    insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların
    arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak için, yani savaş
    veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta
    gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile
    müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet olmanın şartı
    olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın, tatlı dilin ve
    söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman olmak, insanlar
    arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile büyük görev
    düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini
    mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, büyük insan şöyle buyurmaktadır:
    “Siz iki et parçanızı (haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti verin;
    ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın biri, iki
    dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.”
    Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün
    olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i
    ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında;
    gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek,
    cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel
    olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma
    olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne
    söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.
    Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi Allah’ın râzı olacağı kul olmak,
    dille mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay
    olabilmektedir. Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile
    sahip olup olamamaktan geçmektedir.
    Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı
    bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün
    hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini
    ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir. Ezop
    dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de sesini çıkarmaz.
    Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan, Ezop’tan bu sefer
    bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her çeşit malzeme olduğu halde
    Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz, sorar: “En kötü yemek
    istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim, yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?”
    Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap
    verir. Hakikaten çok mükemmel bir sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak,
    yemek esnasında birisi bizim onurumuzu kıracak, bizi yerin dibine geçirecek
    - 620 -
    lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz
    konusunda şöyle söyler: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı
    aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
    İnsanlar söz konusunda üç gruba ayrılır: Suskun-sessiz insanlar; gevezeler;
    hoşsohbet insanlar. Aşırı derecede suskun ve sessiz insanlar, çoğunlukla
    kendilerine güveni olmayan, ezilmiş ve kişiliksiz insanlar olabilir. Öyle
    değilse bile, bir insana faydalı olamayan, onu yeri geldiğinde teselli edemeyen,
    sevindiremeyen, bazen de dilsiz şeytan durumuna düşen kimselerdir. Bunlar;
    fazla aranılıp sorulmaz, yoklukları önemsizdir.
    İkinci grup insanlarsa yerli yersiz hep konuşmayı severler, başkalarına bu
    hakkı vermek istemezler, tek dilleri olduğu halde iki kulakları olduğunun
    hikmetini kavramazlar. İnsanlar, bu tiplerden de çoğunlukla rahatsız olur.
    Tabii, çok söz yalansız da olmadığından kendileri ve dinleyicileri günahkâr
    da olur. Bu tipler, genellikle kendilerini çok beğenmiş insanlardır da. Bazen
    susmanın altın olduğunu anlatamazsınız onlara. Dedikoduya meraklı olan
    bu tipler, sır da saklayamazlar. Bunların da zararı çok kişiye dokunacağından,
    konuşma kirliliğine sebep oldukları ve kul hakkına da tecavüz ettiklerinden
    bunlar da sevilmezler.
    Üçüncü gruptaki tatlı dilli insanlarsa, devamlı aranıp kıymeti herkesçe
    takdir edilen insanlardır. Neyi, ne zaman, nerede ve nasıl konuşacağını bilen
    insanlardır. Konuştuklarında ağızlarından sanki bal akıyordur. Derdinizi,
    sıkıntınızı o konuşurken unutur, onu sever, arar, ondan faydalanmak istersiniz.
    Karşısındaki topluluğu uzun uzun düşünmeğe mecbur eden, ağlatan, fikir
    ve inançlarını değiştiren veya geliştiren, onların gönüllerinde, vicdanlarında
    hâkimiyet kuran, onları fetheden konuşmacılar vardır. Nice zaferler, güzel
    sözlerle kazanılmış, nice askerin morali güzel sözle zirveye çıkarılmış,
    heyecanları galeyana getirilerek seve seve canlarını fedâ edecek hale
    yükseltilmiştir.
    Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma ve
    güzel yazma, başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardandır. Kimi vardır, güzel
    konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat
    güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir. Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak
    Allah’ın bir lütfu ve nimeti olarak verilen bu beyan yeteneğimizi1469 kontrole
    ve disipline alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip
    olması beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel
    1469] 55/Rahman, 4
    - 621 -
    ve düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını
    yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde anlatan bir seviyeye, çalışıp gayret etmek
    şartıyla hemen her insan gelebilir.
    Bütün bunlara rağmen, güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel
    kullanmak, hiçbir zaman gaye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi
    kullanabilmek için esas gayeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da
    gereklidir. Din, amaç; dil araçtır. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel
    olan gayeye, güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken,
    vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi
    özgür bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir.
    Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi
    altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam
    bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan dökmeye
    âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle
    “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, edebiyat yapma) da şerre
    âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz
    insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir.
    Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte güzelliğine kanarak
    kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî
    anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.
    Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz
    şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifadeyle, şerre âlet olan şey, güzel olabilir
    mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek, elbette olmaz;
    âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların
    en güzeli olan Kitab’ına uygun olan şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre
    hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak,
    edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı şekil ve kılıf
    makyajından ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ (şâirler) sûresinde
    bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu
    için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min
    olmayan şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe
    (daha doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek,
    müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilmiştir.1470
    Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle
    göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde
    1470] Bkz. 26/Şuarâ, 224-227
    - 622 -
    ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle veya
    kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye
    âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir.
    Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü sihir olarak
    kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları
    hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir
    müslümanın iyi tanıması, değer vermemesi gerekir. Müslümanın, güzel
    rolündeki büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek
    güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin sahtesini fark
    edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler,
    sahte güzele âşık olabilir.
    Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle insanlara hakkı
    göstermeye çalışan kimselerin, özellikle mevlit okuyan veya radyo ve televizyon
    programlarında duâ yapan bazı görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta,
    bu yapay süsleri bolca kullanarak, makyajı suratından akan kimselerin
    görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah rasûlü, bu konuda şöyle buyurur:
    “İneğin geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan
    kimselere Allah buğz eder.”1471 Bütün bu hususlara dikkat edip sözdeki yapma
    güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın
    ifadesini, doğruluğu aramalıyız. Mehmed Âkif Ersoy: “Sözüm odun gibi olsun,
    hakikat olsun tek!” diyerek buna işaret etmiştir. Ama sözümüz odun gibi
    olacaksa, Yûnus’un, dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun, yontulmamış olmasın.
    Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
    tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz.
    Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve
    samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse
    hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için
    edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir.
    Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden edepli olmak
    da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan kaynaklanmaktadır.
    Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini
    alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz
    çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.1472
    1471] Ebû Dâvud, Edeb
    1472] Bkz. 3/Âl-i İmran, 159
    - 623 -
    Güzel Sö zün Özellikleri
    Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir.1473 Lisanların çeşit çeşit
    olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.1474 Her peygamber
    kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini
    yapmıştır.1475 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın
    kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini
    tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
    İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar,
    onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar.
    Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı
    olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir
    olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle
    arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak
    sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse
    kavuşturulur.”1476; “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
    en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi
    bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”1477 Bu âyetlerden yola çıkarak,
    güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:
    1- Allah’a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına
    çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek
    veya vakfımıza değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız
    doğrularına dâvet etmeliyiz.
    2- Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili,
    beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde
    yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan
    itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.
    3- “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah’a teslimiyet, İslâm
    prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve
    âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar
    gözetmemek gerekir.
    1473] 55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4
    1474] 30/Rûm, 22
    1475] 14/İbrâhim, 4
    1476] 41/Fussılet, 33-35
    1477] 16/Nahl, 125
    - 624 -
    Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik
    özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:
    4- Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman
    ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın,
    sussun!”1478
    5- Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler:
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”1479; “Tatlı bir çift
    söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”1480
    6- Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler.
    Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle
    tespit edebiliriz:
    1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise
    onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik
    ile karşılık verilmelidir.
    2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
    3- Sabırlı ve hayırlı olmak; Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
    4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
    5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet
    ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille,
    yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek
    konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak,
    alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın
    özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve
    duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek
    ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola
    çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve
    mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan,
    nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan,
    mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
    6- En güzel şekilde münakaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa
    ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine
    1478] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
    1479] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
    1480] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
    - 625 -
    olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa
    ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine,
    onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa
    ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an
    bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği
    kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında
    belîğ/tesirli söz söyle.”1481; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak,
    zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”1482; “Onların
    Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da
    bilmeyerek Allah’a söverler.”1483
    Tarihten Bu Yana Dil - Din İli şkileri Konu sunda Bazı Tesbitler
    Dillerin, Konuşmanın Doğuşu: Vahyi esas almayan câhilî öğretiler,
    konuşmanın ve dillerin ortaya çıkışı konusunda birbirini yalanlayan bir
    sürü teori ortaya atmaktadırlar. Çoğunlukla ifade edilmek istenen şudur bu
    görüşlerde: Konuşma toplumsal hayatın ve evrimin bir sonucudur. İlk insanlar,
    uygarlıktan yoksun hayvana yakın yaratıklar olduklarından konuşma gibi bir
    özelliği icat edememişlerdi. Birbirleriyle işaretlerle anlaşıyorlardı... Peki, sonra
    nasıl konuşmaya başladılar? Bu sorunun cevabında, câhiliye, farklı teorileri
    bilim diye ortaya sürmektedir. Bunların hiç biri, mantıklı ve ciddiye alınabilecek
    seviyede değildir. Hâlbuki Kur’an, bu konuda kesin bilgiler vermekte, ilk insanı
    yaratan, onu nasıl yarattığını ve ona ne gibi özellikler ve nimetler bahşettiğini
    açıklamaktadır: “Allah, Âdem’e (ilk insana) tüm eşyanın isimlerini öğretti.”1484
    Eşyaya ad vermeyi, yani konuşmayı öğreten Allah’tır ve ilk insana bunu
    öğretmiştir. “Rahman olan Allah, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı,
    maksadını anlatmayı öğretti.”1485 Yoksa, Allah’ın vermediği bir kabiliyeti insan,
    sonradan uygarlık veya tekâmül sonucu elde etmiş değildir. Öyle olsaydı, başka
    yaratıklar da bu çeşit tekâmüle ve uygarlığa ulaşabilirlerdi. Sözgelimi, insanlara
    koca bir hayvan boyun eğmez veya onlarla konuşabilecek seviyeye, insan gibi o
    da gelebilirdi. Ama “vermeyince ma’bûd, neylesin mamut veya Mahmut!”
    Bazıları, insanı “hayvan-ı nâtık”, yani “konuşan hayvan” diye tanımlamışlar.
    İyi düşündüğümüzde bunun yanlış olduğunu, hayvanlardan farkımızın sadece
    konuşma yeteneğimiz olmadığını, nice konuşanın da hayvandan daha aşağı
    1481] 4/Nisâ, 63
    1482] 4/Nisâ, 148
    1483] 6/En’âm, 108
    1484] 2/Bakara, 31
    1485] 55/Rahman, 1-4
    - 626 -
    olduğunu kavrayabiliriz. Fakat, bununla birlikte, bu gibi anlayış ve tarifler,
    tarihten beri konuşmaya verilen önemi belirtir. Konuşma ve yazma, ne kadar
    otomat, âni olduğu halde, üzerinde derin düşündüğümüzde Allah’ın sanatının
    ne kadar hârikulâde olduğunu, bu verdiği nimetler sayesinde bile öğrenebiliriz:
    Konuşmamızı gerektiren bir etki olacak, o kulak veya göz gibi bir araçla beyne
    ulaşacak, beyin bunu değerlendirecek. Nasıl bir tepki ile karşılayacağını hesap
    edecek, karar verecek. Bunu uygulamak için dile emir verecek. Bu arada nasıl
    tepki gösterileceğine dair kararlar çıkacak: Ses tonu, kelimelerin seçilişi gibi
    daha nice unsurlar en ince teferruata kadar tayin ve tespit edilecek. Bütün
    bunlardan sonra konuşma biçiminde dışa akseden eylem ortaya çıkacak. Bütün
    bunların hepsi, saniyenin belki onda birinden daha küçük bir zaman diliminde
    olacak. Bu, Allah’ın sanat ve azametini gösteren âyetlerinden (alâmetlerinden)
    başka bir şey değildir. Dünyada bulunan milyarlarca insanın hiç birinin ses
    tonu, bir başkasının aynısı değildir. Aynı et parçaları, benzer yapılar, fakat
    neticede benzemeyen eser. Birbirine benzediği kadar, benzemeyen fizikî ve ruhî
    özellikler. Allah öyle bir sanatkâr ki, bir eserini her şeyiyle aynen tekrar etmeyi,
    kendi sanatına uygun görmüyor. “Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve
    renklerinizin birbirinden ayrı olması da O’nun (azamet ve kudretine delâlet
    eden) alâmetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda, bilenler için ibretler vardır.”1486
    Ses tellemiz, birbirine benzer olduğu, ağzımızın, dilimizin ve hatta beynimizin
    yapısında bir farklılık olmadığı halde, dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar,
    değişik lisanlar konuşmakta, farklı sesler çıkarabilmekte, çeşitli ses yapılarına
    ve tonlarına sahip olmaktadırlar. Hatta aynı dilin konuşulduğu bölgelerde bile
    şehirden şehire, kasabadan ksabaya farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bunun
    yanısıra, her insanın telâffuzu ve konuşma tarzı diğerlerinden farklıdır. Aynen,
    vücudun benzer yapılar ve renkler içinde, benzemeyen yapı ve renk farklılığı gibi.
    Aynı anne ve babanın çocuklarının her birinin tümüyle aynı özelliklere sahip
    olmadığı gibi. Bir ağacın iki yaprağı, gökten yağan milyarlarca kar tanelerinin
    şekilleri bile aynı değil. Bu imâlâtların farklılığı, kâinat fabrikasında çok usta bir
    sanatçının var olduğunu ispatlamaktadır. Aynı şeyi ikinci kez aynen yaratmayı
    güzel görmeyen yaratıcı güç, her an yeni bir model icad etmektedir.
    “Evet, Bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
    yeter.”1487 Dünyada bulunan tüm insanların parmak uçlarının çizgilerinin bile
    farklılığı ve yeniden yaratılışta bu farklılığın gözetileceği vurgulanır. Benzeme
    içinde benzememe; zıtlar arasında uyum ve âhenk...
    1486] 30/Rûm, 22
    1487] 75/Kıyâme, 4
    - 627 -
    Dilin Bazı Özellikleri
    İnsanların yaşayışlarındaki bazı değişiklikler dile etki yaparak, dilde
    de değişikliklere yol açar. Toplumsa değişmeler, bilim, fen ve teknolojideki
    gelişmeler, duygu ve düşüncelerdeki yeni belirlemeler, inançlar ve inançlardaki
    değişimler dilin ve dil kurallarının değişmesi için birer etkendir. Türkiye’nin
    son yüzyıldaki değişikliklerinin dile yansımadığını hiç kimse iddia edemez.
    Bugünkü genç nesillerle, dedeler arasında bile konuşma yönüyle büyük bir fark
    oluşmuş durumda. Daha kırk sene önce yazılmış bulunan nice eser, (söz gelimi,
    Risâle-i Nur Külliyatı, Âkif’in Safahat’ı, Tevfik Fikret’in Rubâb-ı Şikeste’si)
    yeni nesiller, cumhuriyet çocukları tarafından hiç anlaşılamamakta, sanki
    yabancı, başka bir dille yazılmış gibi istifadeden uzak, tozlu raflarda esir hayatı
    yaşamaktadır. Dedelerimizin kullandığı nice kelimelerde değişiklik oldu. İslâm
    düşmanlığının bir neticesi olarak Arapça ve Farsça’dan dilimize girmiş nice
    kelime ve deyimler batıdan ithal edilen çarmıha gerilip idam edildi. Resmî
    yönlendirmelerin yanında son yıllarda yaygınlaşan bilgisayarın da Türkçe’yi
    yozlaştırdığına, çok sayıda kelimenin imlâsının, hatta söylenişinin İngilizce-
    Türkçe karma, ucûbe bir şekle girmesine sebep olduğu da bir vâkıa.
    Ayrıca, konuşma dili, sosyal çevrelere bağlı olarak farklılık gösterir. Kişilerin
    eğitim ve kültür düzeyleri, yetiştikleri çevre, hatta yaptıkları işler, onların dilini
    etkileyerek değişikliğe uğratır. Bir doktorla bir çoban, ikisi de Türkçe konuştuğu
    halde aynı kelimelerle, aynı ifadelerle konuşmazlar. Avrupa’da yetişmiş bir Türk
    genci ile Türkiye’de yetişen bir gencin dilinde, vurgularında büyük farlılıklar
    vardır. Şoförlerin kendilerine has bir konuşma tarzı vardır diyebilecek kadar
    bazı mesleklerin dile etki ettiklerine şahit oluruz.
    Dille toplum arasında sıkı bir bağ vardır. Toplum hayatındaki her türlü
    değişme ve gelişme, dilde de etkisini gösterdiğinin çarpıcı örneği, Türkiye’nin
    İslâm medeniyetini terkedip Batı uygarlığını benimsemesi neticesinde dinde
    olduğu kadar, dilde de kendini gösteren değişikliklerdir. İslâm’ı kabul edip
    o medeniyetin içine girerek, diğer müslüman ırklar ve toplumlarla tek bir
    ümmet olan eski Türkler, bu sebeple uzun yıllar Osmanlıca denen bir dil
    kullanmışlar, yine Osmanlıca denilen (aslında Araplara ait, Kur’an alfabesi)
    bir yazı ile eserler vermişlerdir. Osmanlıca, bugün bazılarının zannettiği gibi,
    Türkçeden başka, ondan bağımsız değişik bir dil değildir. Türkçenin, İslâm
    etkisinde kalarak girdiği eski şeklidir.Yani, dünkü kullanılan Türkçedir.
    Ortak medeniyet oluşturdukları Araplardan ve İranlılardan bazı kelime ve
    terkipler, ekler doğal olarak Türkçeye girmişti. Bu kelimeler hazmediliyor,
    Türk söyleyişine uygun hale geliyor, fakat dili tümüyle değiştirmiyordu. Nasıl
    - 628 -
    ki, bir insanın içine, midesine hayvan etleri girer, fakat bunlar hazmedildiği
    için, insan hayvanlaşmazsa, insan bunlarla güçlenir, bünyesini geliştirirse,
    özellikle Kur’an’ı ve hadisi genel kültür kabul eden insanların da Arapçadan;
    Farsçayı edebiyat dili olarak kabul edenlerin o dilden bazı kelimeler alması
    dillerini değiştirmez, hatta kuvvetlendirir. Tanzimatla birlikte Batı uygarlığına
    yönelme, dilde İslâmî bazı kelimelere, sadeleşme terâneleriyle düşmanlık
    haline geliverdi. Medeniyetteki, dini anlama ve dini hayata hâkim kılma, dini
    yaşamadaki değişmeler, dilde de kendini gösteriverdi. Dildeki Arapça ve Farsça
    kelimeler atılınca, halkın dini anlaması da güçleşecekti. Avrupa’dan bazı
    kelime ve kavramlar girince batılılaşma daha kolay halka kabul ettirilecekti.
    Onun için dil devrimi yapılmış, sonra bunu harf inkılâbı takip ederek, halkın
    dinle, Kur’an’la zaten gevşemiş bulunan bağları iyice kopacak hale getirilmiştir.
    Yüz sene önce Türkçe konuşan, okuyan ve yazan bir insanın meselâ Fâtiha
    sûresinde, anlamadığı kelime hemen hemen yoktu. Bugünkü dilde ise, bırakın
    Fâtiha’daki kelimeleri anlamak, Fâtiha kelimesini bile, ibâdet kelimesini bile
    anlamakta güçlük çeker hale getirildi günümüz insanı.
    Dil, kültürden ve inançlardan koparılamaz. Osmanlıca, yani eski Türkçe, İslâm
    kültürünün ortaya çıkardığı bir dil idi. Osmanlıcanın İslâm medeniyetinden
    etkilendiği inkâr edilemez bir gerçek olmasına rağmen, Osmanlı devletinde halk
    ile aydınlar arasında bağlar, köprüler sağlam değildi. Halkın konuştuğu ve eğer
    biliyorsa yazdığı dilden çok farklı konuşuyor ve yazıyordu o günkü medrese
    mezunları, yani aydınlar. Yazı dili ile konuşulan dil arasında; Divan edebiyatı
    ile Halk edebiyatı arasında; Medreseli aydın ile halk arasında büyük uçurumlar
    vardı. Ama bu vâkıa ıslah edilmesi, toplumun ve İslâm’ın istikametinde
    uzlaşmaya, uçurumların giderilmesine ve halkın kültürünün artırılmasına
    gidilmesi gerektiği yerde tam tersi oldu. İslâm aleyhtarlarının, batı hayranlarının
    kasıtlı tavırlarıyla Kur’an kültüründen halkın olduğu gibi, tüm aydınların da
    bağlarını kökünde koparmak, eski İslâmî kültür ve eserleri yok etmek için, yeni
    rejim, dilde ve yazıda da devrim yaptı; dinde yaptığı gibi, medeniyette yaptığı
    gibi. Netice mi? Mâlûm. Dilde yapılanlar için mâzeret belliydi: Türkçeyi yabancı
    dillerin (Arapça ve Farsça) egemenliğinden kurtarmak, halkın konuştuğu dille
    yazı dilinin aynı olmasını sağlamak, dilde sadeleşmeyi gerçekleştirmek. Bu
    iddialarında samimi değildi devrimciler. Eğer samimi olsaydılar, başka dillerin
    egemenliğinden kurtarıp sadeleştirmek istedikleri dile, Batı dillerinden binlerce
    kelime ve deyimleri katmakta bu kadar cömertçe davranmazlardı.
    Türkler müslümanlığı kabul ettikten hemen sonra niçin yazıları ve dilleri
    değişmişti? Çünkü din değişikliği herşeyin değişmesi demekti; her şey
    değişmeye başlamış, dil de, yazı da İslâmlaşmaya başlamıştı. Eski câhilî bağların
    - 629 -
    kopması için, yazının ve dilin değişmesinin şart olduğunu kabul ediyordu
    o günkü âlimler ve yazarlar. Hatta geçici bir süre, müslüman Türk yazarlar,
    eserlerini Arapça veya Farsça yazmaya başlamışlardı ki, eski câhilî bağlar
    tümüyle koparılsın, eski dinle ve câhilî örflerle yeni dinin sentezi olmasın.
    İslâmlaşırken yapılanlar, batılılaşırken de tersine yapılıyordu. Cumhuriyetten
    sonra, tabii ki devrimler ve devlet zorlamaları ve yönlendirmeleriyle İslâm’la
    bağları koparmak için Kur’an’ı, Kur’an’ın harflerini, Kur’an dili Arapçayı
    öğrenmeye veya öğretmeye kalkanların vay haline! 1928’lerden 1970’lere kadar
    en sert bir şekilde cezalandırılıyordu Kur’an yazısını ve Kur’an dilini öğreten
    ve öğrenenler. Ama, dünyada esen rüzgâra paralel olarak önceleri Fransızca,
    sonraları İngilizce bilmeden kültürlü sayılmıyordu insanlar.
    Eski dille yazılı, İslâm alfabesi ile te’lif edilmiş kitaplar, toptan imhâ
    edilmiş oldu. Bu, altmış yaşına gelmiş, çok okumuş, kültürlü bir insanın, kendi
    isteğiyle beyninde/aklında bulunan tüm birikim, ilim ve tecrübeleri imha
    ettirip sildirmesi, bir yaşındaki çocuğun başladığı yerden yeniden konuşmayı
    öğrenme çabası, yeniden eşyayı değerlendirmeye çabalamasını tercih etmek
    gibi bir şeydi. Aslında bin dört yüz yıllık; Türk diliyle hiç değilse altı yüz yıllık
    bir mirası reddetmek, yukarıdaki örneğe benzemektedir. Milleti, bazı câhilî
    öğretiler, “din, dil, tarih, vatan, kültür birliğinden oluşan halk” diye tanımlar.
    Bu tarife göre Türkiye toprakları üzerinde din birliğinden, dil birliğinden ve
    sayılan diğer birliklerden söz etmek, kargaları bile güldüreceğine göre, nerede
    millet? Kürtlerin Anadolu toprakları üzerinde Kürtçe konuşmalarına müsaade
    etmeyen zihniyet, güya Türkçeyi tek konuşulan dil haline getirmek istiyor. Peki
    sormazlar mı “hangi Türkçe?” diye.
    Uzun dilin başı dertli olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini
    çıkarıp yalvarır; aynı dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada,
    yalana yani harama uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini
    haber vermemek için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren
    adam, gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
    Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun,
    halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır,
    zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar
    verebilir, ifsada yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü, konuşmasını
    bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için söz altındır.
    Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla tanınan
    bir insan, her zaman kendini dinletir. Söylenecek bir sözümüzün bulunması
    gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak.
    - 630 -
    67. HUTBE
    TEBLIĞ
    Âyet :
    وَاذِْ قَالتَْ امَُّةٌ مِنْهُمْ لمَِ تَعِظُونَ قَوْمًاۨ اللهُّٰ مُهْلكُِهُمْ اوَْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًاۜ قَالوُا مَعْذِرَةً
    اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
    “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
    azaba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğde bulunuyorsunuz?’ dediler.
    Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı
    yüzünden, bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 1488
    يَآ ايَهَُّا الرَّسُولُ بَلغِّْ مَٓا انُزِْلَ الِيَْكَ مِنْ رَبكَِّۜ وَانِْ لمَْ تفَْعَلْ فمََا بَلغَّْتَ رسَِالتََهُۜ وَاللهُّٰ يَعْصِمُكَ مِنَ
    النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
    “Ey Rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan,
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe
    yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” 1489
    Tebliğ: Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma, nihâyete
    erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma, bildiri, beyanname,
    mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden
    “tef’îl” bâbında masdardır. Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ”
    kelimesi ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak
    on küsur yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi
    Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı ise, insandır.
    Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir. Bu
    gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir:
    “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan,
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”1490
    Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere de
    verilmiştir. 1491
    1488] 7/A’râf, 164
    1489] 5/Mâide, 67
    1490] 5/Mâide, 67
    1491] 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
    - 631 -
    Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı herhangi
    bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine getirmişler ve sonucu
    Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen, sadece tebliğ yapmaktır.” 1492
    Allah’tan aldıkları mesajları, muhatabı olan insanlara tebliğ etmekle görevli
    olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar ve en güzel sabır
    örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın akrabanı uyar.”1493 âyeti nâzil olunca,
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına
    yaptı. Daha sonra Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında
    toplandı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?”
    diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan duymadık” cevabını
    verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb
    hakaret ifâde eden sözler sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet
    sûresi nâzil oldu.1494
    Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla
    karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar ve dâvâlarında
    tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli olaylarla doludur. Bu şekilde
    sabırla davranarak tebliğde bulunmak, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle
    Allah’ın yoluna dâvet etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mümine İlâhî bir
    emridir:
    “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle
    çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” 1495
    Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile ilgilenen insanlar
    için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması,
    bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve
    şartlarını gözönünde bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde
    iletilmesini gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhatabını sadece mantıkî
    ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya
    çalışmasıdır. Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” emri de, tebliğ
    vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi taleb etmektedir. Buna göre tebliğci,
    tatlı bir dile sahip olmalı, tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla
    ve mantığa uygun fikirleri öne sürmeli ve muhatabını en güzel bir şekilde ikna
    etmeye çalışmalıdır.1496
    1492] 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35, 82; 24/Nûr,
    54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
    1493] 26/Şuarâ, 214
    1494] Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
    1495] 16/Nahl, 125
    1496] el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XX,
    - 632 -
    Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük önem taşıyan
    tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar:
    “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı büyük cihâd et.”1497
    Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava
    için bütün imkân ve kaynakları seferber etmek ve Allah’ın adını Yüceltmek için
    tebliğde bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ suretiyle cihadda bulunmak,
    düşmana karşı silahla cihatda bulunmaktan daha büyük ve daha üstündür. 1498
    Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayırım yapmadan, genç ihtiyar,
    kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdırlar. Ölüm döşeğinde olan insana
    bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman ettikten sonra vefât ederse, âhireti
    kurtarılmış olur. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz.
    Muhammed’dir (s.a.s.). Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.)
    onun yanına geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ-İlâhe İllallah’ de,
    bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil: “Yâ Ebâ
    Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.)
    amcasına tebliğde bulunmaya devam etti. Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak
    Abdülmuttalib’in dini üzerinde olduğunu söyledi ve ‘Lâ İlâhe İllallah’ demekten
    çekindi. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe,
    senin için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
    “Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a)
    şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerin
    yapacağı bir iş değildir.”1499 Ebû Tâlib hakkında da: “(Ey Muhammed), Sen,
    sevdiğini hidâyete erdiremezsin/doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini
    doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir.”1500 âyeti nâzil oldu. 1501
    Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini
    emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden ve onlara
    öfkelenmeden bu vazifelerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurgular:
    “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı
    bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.”1502
    138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
    1497] 25/Furkan, 52
    1498] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, Mısır 1955, II,
    73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
    1499] 9/Tevbe, 113
    1500] 28/Kasas, 56
    1501] Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
    1502] 20/Tâhâ, 43, 44
    - 633 -
    Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini elbette biliyordu. Ama yine
    ona tebliğin yapılmasını emretmiştir. Bunda çeşitli hikmetler vardır. İnanan
    insanların tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı
    hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’uliyetten
    kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona bağlı olanların
    tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı insanlardan söz ederken,
    şöyle bir açıklamada bulunmuştur:
    “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba
    uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğde bulunuyorsunuz?’ dediler. Tebliğe
    devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı yüzünden,
    bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 1503
    Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur ve kendisine
    tebliğ yapılanın “ben bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını
    engeller.1504 Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şöyle buyurmuştur:
    “Tebliğ vazifesini yerine getirme, herkese son nefesine varıncaya kadar bir nevi
    farzdır. Bununla beraber, dünyada hiç bir-hususta ümitsizliğe düşmek caiz
    değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, insanların tövbe ve takvasını
    arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve
    kader sırrı meydana gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç
    söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar, bütün
    bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sayede azabı hafifler. Her halde
    tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle
    terk etmekte ise, hiç bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete maruz kalmayan
    fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün
    olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir. 1505
    Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini tebliğ
    ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım mı?” diye sormuş.
    Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım, sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma
    şahid ol!..” diyerek, bu kutsal vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır. 1506
    Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakk’ı tebliğdir.
    Her Müslüman bu konuda görevlidir. Müminlerin bu husustaki görevlerini
    yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma
    dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin
    1503] 7/A’râf, 164
    1504] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
    1505] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
    1506] Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
    - 634 -
    manası, birbirimize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinde kula
    kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün tebliğ metodu bu doğrultuda
    geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ, belli bir sınıfın değil, inanan bütün
    insanların vazifesidir. İslâm’da sınıf ayırımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve
    kültür seviyesine göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya
    çalışmak mecburiyetindedir.
    Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet” ve
    “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve onunla iç içe olan
    konulardır.
    Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin bâtıl ve
    faydasız olduğunu haber vermiştir.1507 Buna göre tebliğ de, Allah rızâsı için
    yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya manevî menfaat niyeti ile yapılan tebliğin
    hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir
    karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği
    dinlemenin gerektiğini açıklamıştır. 1508
    Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen ve
    bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren bir toplum,
    mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek üzere indirilmiştir.
    Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gererek, gerektiği gibi
    bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı
    için ve hakkıyla yerine getirmesi gerekir. 1509
    ‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri olarak
    sık sık kullanılmaktadır. Birçoğunun reşid olma yaşına ulaşması ‘büluğ’
    çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.1510 Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma,
    kişinin kendi işini kendi görebileceği yaşa varma zamanıdır. Peygamber için
    kullanıldığı zaman onların kırk yaşına ulaşmaları kast edilir. 1511
    Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,1512 zaman
    olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,1513 yaşlanma, ömrün sonuna
    gelme mânâsında,1514 belli bir amaca ulaşma,1515 bir şeyin bir yere, bir duruma
    1507] Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
    1508] 36/Yâsin, 21
    1509] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
    1510] 12/Yusuf, 22; 24/Nûr, 59; 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
    1511] 46/Ahkaf, 15
    1512] 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
    1513] 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
    1514] 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
    1515] 18/Kehf, 61
    - 635 -
    ulaşması anlamında1516 kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen ‘beliğ’ kelimesi, en
    açık en etkileyici, maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir. 1517
    Belâğat, güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna
    göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun söz söyleme sanatı
    demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle çok şey anlatma) ve belâğat
    sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri olmayan bir mûcizedir.
    Tebliğ’ Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında
    kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belağ’ ise ulaştırma, ulaştırı demektir.
    Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belağ’ ise masdar olarak geçmektedir.
    Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır.
    Bütün nebiler bu faaliyette bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi
    çevrelerindeki insanlara aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin
    muhatabı, tebliğ ulaştırılması gerekenler insanlardır.
    Tebliğ görevi aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır. Onlar,
    Allah’tan aldıkları vahyi, hiç bir ilave yapmadan, hiç bir şey çıkarmadan, en
    güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle diyor: “Ey Peygamber!
    Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun
    elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz
    Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.” 1518
    Peygamberlerin Tebliğ Göre vi
    Aynı görev diğer peygamberlere de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine
    diyor ki: “Size Rabbimin risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt
    veriyorum ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.”1519 Aynı ifadeyi Hz. Hûd
    (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.1520 Bütün peygamberler bu
    görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. 1521
    ‘Tebliğ’ ile görevli bütün nebiler, kendileri en güzel örnek olmak üzere,
    her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine; insanların yüz
    çevirmelerine, kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyetin ve baskının her çeşidini
    denemelerine rağmen; bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faaliyetlerinde
    yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve baskılarına
    1516] 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
    1517] 4/Nisâ, 63
    1518] 5/Mâide, 67
    1519] 7/A’râf, 62
    1520] 7/A’raf,/68, 79, 93
    1521] 33/Ahzâb, 39
    - 636 -
    aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorba kişi ve sistemlerine karşı
    çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel ve uygun metodu kullanarak,
    Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara,
    sıkıntılara, eziyetlere dayandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile
    verdiler. Sözleriyle ve ahlâklarıyla insanlara ‘hidayet’ yolunu gösterdiler. Onları
    şirkin ve isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
    Bütün zor şartlara rağmen ‘tebliğ’ görevini sürdüren peygamberlerin görevi
    yalnızca vahyi, ilâhi mesajı insanlara ulaştırmaktı. Onlar, metodun en güzelini
    ve etkilisini, davranışın en mükemmelini, takvanın en Yücesini göstererek,
    insanlara Allah’ın mesajını ulaştırdılar. Onların görevi sadece bu idi. Bundan
    ötesi onların sorumluluk alanına girmiyordu. Yani onlar, tebliğ ettikleri
    şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildi. Onlar
    insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi.1522 Şu âyet bunu daha net
    bir şekilde ifade etmektedir: “Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt
    verici, hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. Ancak kim yüz
    çevirir ve küfre saparsa; İşte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”1523
    Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlayıp-öğüt vermelerine, uyarıpkorkutmalarına
    rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman etmezlerse,
    peygamberlere düşen apaçık bir belağ’dır (tebliğdir). Kur’an bu gerçeği sık sık
    vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat
    yüz çevirdilerse, artık sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah
    kullarını hakkıyla görendir.”1524
    Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara ‘rahmet’ olarak gönderilen
    ilâhi vahy, yine rahmet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık, hoşgörü,
    fedakârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı. Elçiler bu noktada kimseye
    baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar. Zaten böyle bir şey tebliğ
    faaliyetine terstir. Ancak, onların tebliğine engel olunursa o zaman da nebiler
    Allah’ın izniyle o engel olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada
    inkârcıların baskılarına boyun eğmek yoktur.1525 Şunu da hatırlatmak gerekir
    ki, peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir.
    Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara karışmazlar. Ancak
    inkârcılar tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara zarar vermeye kalkışırlarsa
    peygamberler onlarla cihad ederler. Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle
    1522] 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
    1523] 88/Ğâşiye, 21-24
    1524] 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
    1525] 25/Furkan, 52
    - 637 -
    beraber bir İslâm ümmeti (toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği
    hükümlerle yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
    Tebliğ vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev öncelikli
    olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun bir metodla, amaca
    en uygun bir yolla yaparlar. Hatta en katı yürekli, zâlim ve zorba, hidayete
    gelme ihtimali olmayanlara bile tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir, Kur’an
    bu konuda güzel bir örnek veriyor:
    “İkiniz (Mûsâ ve Harun) firavuna gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona
    yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür ya da içi titrer korkar.” 1526
    Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi bakımından
    yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden görevini yapmış, tebliğ
    edilenin de bir mazereti, bahanesi kalmamış olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr
    insanların tevbe etmelerini, iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece
    güzeldir. Hz. Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faaliyetlerini anlamayanlara verilen cevap
    bunu açıklamaktadır:
    “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye, dediler.” 1527
    Kur’an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25 defa çeşitli şekillerde bahsediyor.
    Açıkça “sana indirileni tebliğ et” diyerek bunu farz kılıyor.1528 Ayrıca Kur’an 130
    defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor. Rasûlün tebliğci, uyarıcı ve müjdeleyici
    (mübelliğ, münzir ve beşir) olduğunu zikrediyor.1529 Tebliğ ve inzar deyince
    yüzeysel olarak gerçeği, insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı
    gibi bir anlayış, şimdiye kadar düşüncelerimize hâkim oldu. Ancak Kur’an,
    olayı bu kadar yalın olarak ele almıyor. İnatlaşmış inkârcıların ve iman
    etmeyecek olanların tekrar uyarılmasına gerek görmezken, Allah’tan korkan
    ve Kur’an’a uyan kimselerin uyarılmasını (inzar) istiyor.1530 Uyarılan kimse
    Allah’tan korkuyor ve Kur’an’a tabi oluyorsa niçin uyarılacak, bu sorunun
    cevabını bulmamız gerekiyor. Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgilidir. İşte
    buradaki “Korkan ve tabi olan” kimsenin uyarılmasından maksat o kimsenin
    eğitilmesidir. Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir, devam
    etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil, düzenli bir süreçtir ve
    eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple kendisinin
    davetçi olduğunu
    hissedenler aynı zamanda iyi birer eğitimci olmak zorundadırlar.
    1526] 20/Tâhâ, 43-44
    1527] 7/A’râf, 164
    1528] 5/Mâide, 67
    1529] 26/Şuarâ, 115, 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52
    1530] 36/Yâsin, 6-11

    11. BÖLÜM
    İHMAL ETTİĞİMİZ
    DÜNYA CENNETİMİZ: EVLERİMİZ
    - 640 -
    68. HUTBE
    GERÇEK EĞITIM YUVASI EV, ESAS ÖĞRETMEN DE ANNE
    VE BABADIR
    Âyet :
    وَاوَْحَيْنَٓا الِىٰ مُوسٰى وَاخَ۪يهِ انَْ تَبَوَّا لقَِوْمِكُمَا بمِِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلوُا بُيُوتَكُمْ قبِْلَةً وَاقَ۪يمُوا الصَّلوٰةَۜ
    وبَشَرِّ المْؤُمْنِي۪نَ
    “Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın.
    (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 1531
    Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde,
    evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm
    fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
    Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
    olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit
    ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve
    kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul
    olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan
    bir kale idi.
    Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını
    kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da
    görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı,
    irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur,
    misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden
    câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere
    sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli
    cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız
    ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
    Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ
    etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın
    evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
    1531] 10/Yûnus, 87
    - 641 -
    Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin
    tüm çeşitlerinden alıkoyar.1532 Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı
    kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları
    terk etmesini de öğretir. 1533
    Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî
    cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi
    kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü;
    o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin
    çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Evlerimizi
    ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak
    gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır
    bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla
    kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce,
    ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu.
    “Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”1534
    Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için samimiyet testidir
    bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip
    öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır,
    cephelerimizdir, kalelerimizdir.
    Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale
    uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide
    ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye,
    otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi
    o kadar farklı ki!... Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok
    mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim
    içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle
    kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
    Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak
    ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın
    gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel
    ödemeden Allah’ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye
    almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun
    göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek
    sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden,
    çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
    1532] 29/Ankebût, 45
    1533] 11/Hûd, 87
    1534] 13/Ra’d, 11
    - 642 -
    Aile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi,
    saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur
    evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden
    büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine
    ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için
    onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne
    sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin
    yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz.
    Ailelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum
    ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu
    İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük
    örneği ve aşaması aile hayatıdır. Aile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek;
    liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı,
    cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak ailede öğrenir. Kadınıyla
    erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın,
    ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur aile. Anne-baba, bir taraftan
    öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı
    gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok,
    ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır.
    Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini,
    bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ
    ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün
    güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir
    hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam
    eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
    Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete
    Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri
    takdirde, çocuklarının işleyeceği günahlardan onlar sorumlu tutulacaktır.
    Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye
    atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden veya onların
    bezlerine ayırdıkları masrafı, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine
    göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilirler.
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden
    koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1535; “Doğrusu, mallarınız ve
    evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.”1536
    1535] 66/Tahrîm, 6
    1536] 64/Teğâbün, 15
    - 643 -
    Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da
    örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi
    meşhurdur:
    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.” 1537
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
    kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
    yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu
    önem taşır. Çocuğun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip,
    anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin
    çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve
    ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret
    azâbının dâvetçileridir.
    Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır.
    Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan
    okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu
    sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne
    anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun
    değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur
    altına yerleşir” diyor bilim.
    İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. “Allahu Ekber
    = En büyük Allah’tır” diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim”
    sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler,
    ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün
    idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor.
    Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber’le
    vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük
    olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir.
    “Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası
    onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.”1538
    Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek
    bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. “İslâm”, yahut en azından “İslâm’a
    1537] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    1538] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
    - 644 -
    yatkınlık” anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı,
    olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki “...sonra
    ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar” ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılışın
    ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli
    olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifade,
    çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı
    bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızalı bir hayatın sebebi olarak sadece
    anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın
    oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren
    okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
    Hadiste “ebeveyni müslüman yapar” denilmiyor. Çünkü çocuk zâten
    müslüman (fıtrat üzere dünyaya gelmiş). Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki
    bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız,
    o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve
    giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği
    İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından
    çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir.
    Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu
    eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.
    Tek rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye
    edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman,
    bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır.
    Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan1539 insanın temel görevi, Allah’ı
    tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb’ın terbiyesi ile
    yetiştirmektir. Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna
    göre, eğitim konusunda da ilahî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların
    tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû (şeriata uygun)
    eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka;
    hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır.
    Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir.
    Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın
    zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
    Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü,
    fıtratı ya İslam üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından
    saptırır. Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale
    1539] 66/Tahrim, 6
    - 645 -
    eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan
    bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takva ile en
    güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslamî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî
    eğitim şarttır.
    “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.”1540 Dünyadaki her
    yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını
    konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez
    ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi -kendi eliyle direkt olarak veya
    medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist
    veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle
    fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler
    aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini
    ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı
    gelmek demektir.
    Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu
    olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün
    yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbımız!
    Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza
    ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola)
    götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları
    büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” 1541
    Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık
    taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul
    edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
    sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
    Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları
    arasında zikredilir.1542 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç
    duyduğu bütün insanî ve ahlakî faziletleri, sosyal kural ve davranışları,
    hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh
    ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi
    olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri
    gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir
    1540] Abdürrezzak, Musannef IV/ 334
    1541] 33/Ahzâb, 66-68
    1542] Bkz. İbn Mâce, Edeb 3
    - 646 -
    terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en
    güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 1543
    Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve
    anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir.
    İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya
    baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir.
    Çocuğu, sağlıklı, ahlaklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok
    erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur.
    Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini azçok
    ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır.
    Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in
    “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.”
    şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.1544 Allah inancı, küçük çocuklara
    onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını
    geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle
    birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer
    yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek,
    kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında
    hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de bunda
    devamlı olması Kur’an-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.1545 Peygamber
    Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden
    hadisleri1546 bu konuda başta anne-babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere
    ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi
    kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi,
    onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda
    unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik
    metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem
    anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı
    doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde
    onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
    1543] Tirmizi, Birr 33
    1544] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
    1545] 20/Tâhâ, 132
    1546] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
    - 647 -
    İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve
    meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini
    büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha
    fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu
    da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca
    yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu
    davranışlarıyla ispatlamalıdır.
    Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim
    verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde
    ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah
    korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller
    anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez,
    gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl
    davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını
    yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla
    kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu
    yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven anababa,
    çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz.
    Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar
    İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca
    yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir;
    her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin
    yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu
    Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı
    bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar
    yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi,
    CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap
    var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir,
    tatbik etmeye çalışır.
    Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir
    şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne
    ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar
    onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını
    bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca
    - 648 -
    hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak
    önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde
    küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini
    mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını
    mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını
    öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere
    göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara,
    okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor
    çocuklarını.
    Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki
    vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir,
    umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık
    ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet
    edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek,
    kendi görevinde onlardan yardım beklemek, asli görevi bir süre için vekillere
    devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini
    tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin,
    yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek
    zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken
    başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.”
    Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak
    görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır.
    Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları
    doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi
    istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın?
    Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil;
    sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
    Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali,
    kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini
    mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak
    zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan
    arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel
    gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması
    gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar,
    çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli
    görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını,
    güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır.
    - 649 -
    Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını
    umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız
    hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl
    okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
    Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının
    eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz,
    imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır.
    Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu
    değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi
    düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
    Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda
    yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin
    biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları
    olduğunu görüyoruz.
    Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli
    terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak,
    dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine
    getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir.
    Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın
    gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz.
    Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim,
    çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve
    naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu
    da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını,
    insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel
    düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece
    çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren
    ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara
    düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır.
    Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve
    evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra
    sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya
    da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
    Kadının en saygın, en mübârek konumu, anneliktir. Dinimiz ve fıtratımız
    anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı
    konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha
    faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa,
    - 650 -
    anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya
    getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle
    annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin
    hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir.
    Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar
    annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk
    kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da
    annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense,
    ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar
    kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne
    ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
    İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma
    dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar
    ve hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak
    gerekmektedir.
    Neler Yap ılabilir ?
    “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık
    yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun
    cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu
    cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu
    eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya
    çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla
    yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden
    etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları
    ortaya çıkacaktır.
    Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya
    kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel
    olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak
    da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme
    ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
    Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap
    okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre,
    öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri,
    beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî
    - 651 -
    eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin
    eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir
    müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur’an
    öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret ettirmek yerine; dinini
    öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve
    köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye
    ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
    Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı
    metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme,
    güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma,
    olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma,
    çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve
    yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi
    tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme. Bütün bunların
    yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak
    davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve
    tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve
    faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi
    eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki
    verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde
    temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın
    her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli,
    medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan
    cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık
    avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan
    sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve
    görev şuuru aşılanmalıdır.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin
    edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için
    alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır,
    diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin
    üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar
    birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten
    - 652 -
    Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup
    olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür
    ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam,
    okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından
    gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle
    edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken
    öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler,
    mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
    Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî
    sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek
    şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
    a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
    b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
    c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi
    için gerekli bilgiler,
    d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan
    bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan
    çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin
    kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
    Haydi, evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya!
    - 653 -
    69. HUTBE
    AILENIN TEMEL DIREĞI HAYÂ
    Âyet :
    وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
    “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin yüce bir mertebesinde
    bulunmaktasın”1547
    Hadi s:
    “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer
    hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1548
    “Hayâ, imandandır, imandan bir şûbedir.” 1549
    İman -Ahlâk Münâ sebeti ; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâk ı
    Ahlâk, iman ve takvâ ile iç içedir. İman ağacı, gönül toprağına dikilmişse
    mutlaka “iyi ahlâk” adlı meyve verir. İmanla ahlâk arasındaki kopmaz bağ
    konusunda çok sayıda hadis rivâyeti vardır.
    “Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları ahlâkı en güzel
    olanlarıdır.” 1550
    “Sizden biriniz, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe
    (tam) iman etmiş olmaz.” 1551
    “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.”1552
    Rasûlullah’a (s.a.s.) soruldu: “Mü’minlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?”
    “Ahlâkça en güzelleridir!” cevabını verdi. Tekrar soruldu: “Pekiyi, mü’minlerden
    hangisi en akıllıdır? “Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun
    için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır.” 1553
    “Sizin en hayırlınız ahlâkça en güzel olanınızdır.” 1554
    1547] 68/Kalem, 4
    1548] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    1549] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59
    1550] Buhârî, Edeb 39; Tirmizî, Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce, Nikâh 50
    1551] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
    1552] Buhârî, İman 4; Müslim, İman 14
    1553] İbn Mâce, Zühd 31, h.no: 4259
    1554] Buhârî, Menâkib 23; Müslim, Fezâil 68; Tirmizî; Birr 47
    - 654 -
    “Kıyâmet gününde mü’minlerin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey
    bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez.” 1555
    “Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey
    yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler
    derecesine yükselir.”1556
    “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 1557
    “Hayâ imandandır.” 1558
    İslâm Ahlâk ının İman ve İbâdetle İlgi si
    İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle
    birbirinden ayırmak mümkün
    değildir. Sahaları birbirinden ayrı gibi görünen bu
    esaslar, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde birbiriyle
    kaynaşmış durumdadır. Zira
    İslâm dininin hedefi, bütün insanlığın ahlâkını en mükemmele ulaştırmaktır.
    Hz. Peygamber’in ahlâkını soranlara Hz. Âişe’nin: “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.)
    ahlâkı Kur’ân’dan ibaretti.”
    1559 demesi; peygamber olarak gönderilmesinin
    sebebini Rasûlullah Efendimizin, ahlâkı tamamlayıp bütünlemeye bağlaması1560
    ve Allah Taâlâ’nın Hz. Muhammed’i
    (s.a.s.) “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin
    yüce bir mertebesinde
    bulunmaktasın”1561 diye övmesi, İslâm dininin en önemli
    gayesinin beşeriyete mükemmel bir ahlâk disiplini kazandırmak olduğunu
    açıklığa kavuşturmaktadır.
    Müslüman, dininin buyruklarını benliğine öylesine
    mal edecek ki, bütün
    davranışları en güzel ahlâk
    prensipleri hâlinde ortaya çıkacaktır. Aslında
    iman ve ibâdet esaslarının tamamı, müslümanı bu olgunluğa
    eriştirmek için
    emredilmiştir. Bu seviyeye çıkan insanın kalbinde bütün mahlûkat için iyi ve
    güzel duygular boy atacak, asil şahsiyetine yakışmayan her türlü kötülükten
    uzaklaşacaktır. Tıpkı midenin sindirdiği yiyeceklerin sonunda kuvvet ve enerji
    şeklinde
    kendini göstermesi gibi, kalbin derinliklerine inen iman da kendini bize
    güzel huy şeklinde gösterecektir.
    İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber’in hadislerinde billûrlaşmış
    olarak müşâhede edilir:
    “Mü’minlerin iman yönünden
    en mükemmel olanı, ahlâkı
    1555] Ebû Dâvud, Edeb 8, h. no: 4799; Tirmizî; Birr ve Sıla 61, 62, h. no: 2003, 2004
    1556] Ebû Dâvud, Edeb 8; Tirmizî, Birr ve Sıla 62, h. no: 2004
    1557] Muvattâ, Husnü’l-Hulk 8; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 135, Hds. 273; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    II/381
    1558] Nesâî, İman 16
    1559] Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 139
    1560] Muvatta’, Hüsnü’1-Lulk 1
    1561] 68/Kalem, 4
    - 655 -
    en güzel olanıdır.”1562 Şu hâle göre mükemmel bir ahlâka sahip olmayan
    kimsenin
    iman itibarıyla kemâle ermesi de söz konusu olamaz. Bir diğer hadiste şöyle
    buyurulur: “İman yetmiş nevidir. En üstünü “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka
    ilâh yoktur)” demek, en aşağısı,
    yol üzerinde insanlara ezâ verecek bir şeyi kaldırmaktır.
    Hayâ da imanın bir bölümüdür.” 1563
    Yine şu hadis-i şerifler de iman ile ahlâkın ve özellikle hayânın etle kemik
    gibi birbirinden ayrılmaz birer özellik olduğunu belirtir: “Her bir dinin kendine
    has bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı hayâdır.”1564; “Dört haslet peygamberlerin
    (ortak) sünnetlerindendir: Hayâ, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve
    evlenmek.”1565; “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt
    şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1566; “Hayâ, imandandır,
    imandan bir şûbedir.” 1567
    Hayâyı imandan sayan Allah’ın Rasûlü, imanı en güçlü insan olduğu gibi,
    hayâsı da aynı şekilde toplum arasında en büyük olan idi. Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.)
    anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi.
    Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık.” 1568
    Demek ki hayâ duygusuna sahip olmak sadece ahlâkî bir özellik değildir;
    ayrıca imanı tamamlayıp mükemmelleştiren bir duygu ve davranıştır, imanın
    yetmiş küsür bölümünden biridir. İmanı ahlâktan ayrı olarak düşünmeyen
    önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) yine buyurur ki:
    “Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim
    ki, hiç bir kul, kendi nefsi için
    istediği hayrı, kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”1569
    İşte bu tür hadisler, dinin temeli olan iman kökleriyle
    ahlâk esaslarının
    ayrılamayacak şekilde birbirinin
    içinde eridiğini ifâde etmekedir.
    Kalbindeki inançlar doğrultusunda hareket etmek insanda fıtrîdir. İnanan bir
    mü’min de doğal olarak, davranışlarını daima inancına uyduracak ve inançlarıyla
    davranışları arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri, hevâ ve
    sosyal motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevk edebilir.
    Böyle durumlarda, kişinin tutum ve tercihini, inancının güçlülüğü
    veya zayıflığı
    belirleyecektir.
    1562] Ebû Dâvüd, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162
    1563] Buhârî, İman 3; Müslim, İman 58; Ebû Dâvud, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, İman 16; İbn Mâce,
    Mukaddime 9
    1564] Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 9, (2, 905); İbn Mâce, Zühd 17, h. no: 4181, 4182
    1565] Tirmizî, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, V/421
    1566] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    1567] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59
    1568] Buhârî, Edeb 77, Menâkıb 23; Müslim, Fedâilu’n-Nebi 67, h.no: 2320
    1569] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâme 59
    - 656 -
    Beden kalbin isteğine ilgisiz kalamaz. Kalb iyi ise, yani iman kalpte bütünlük
    ve olgunluk arzediyorsa, beden kalpteki imana uygun olarak eylemini yapacaktır.
    Çünkü fiziksel eylemler,
    daima psikolojik eylemleri izlerler. Psikolojik eylem
    iyi olursa, fizyolojik eylem iyi olur. “Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa,
    bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et
    parçası kalptir.”1570 Psikolojik açıdan mü’minin ahlâkî davranışı ve hayâsı onun
    kalbindeki imanın dışa yansımış şeklidir.
    Aile Ahlâk ı
    Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm
    terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç
    ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir.
    Ailede üyeler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma olmalı ve aile fertleri
    birbirlerine karşı güzel davranışlar sergilemelidir. Ailede mutlu olmak ve bunu hayat
    boyu sürdürebilmek için eşler ve çocuklar çaba sarfetmeli ve gereken fedâkârlıklardan
    çekinmemeli, her kişi öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Her
    insanın, ailesindeki diğer şahıslara karşı görevlerinin olduğunu unutmaması gerekir.
    Ailede tevhidî değerlere önem verilmiyor, Allah’a kulluk üzere haklar ve
    sorumluluklar değerlendirilmiyorsa, böyle bir aile kurumu, bireyleri ne dünya
    ve ne de âhiret mutluluğuna ulaştırabilir.
    Şuurlu Müslüman bir fert, eşinin ve çocuklarının hakkını çiğnemez, ailesiyle
    iyi geçinir. Eğer eşlerden biri veya her ikisi görev ve sorumluluklarını yapmazsa
    zâlim (zulüm işleyen), adâletsiz (hak edene hakkını vermeyen) kişi olur ve bunun
    sonucunda da evlilikte anlaşmazlık, kavga, huzursuzluk olur. Böyle kimseler
    öncelikle kendilerine zarar verirler, sorumsuzluklarının dünyevî cezası olarak
    kendilerini vicdan azâbı rahatsız eder durur. Bu hak ihlâli sürdüğü müddetçe
    tüm aile bireylerinin de psikolojileri bozulur. Ve giderek bu tür ailelerden
    oluşan toplum da çöküntüye uğrar.
    Evli çiftlerden biri: “Eşim bana karşı sorumluluğunu yerine getirmiyor”
    diyor. Ama kendinin de eşine karşı sorumlu olduğunu unutuyor. Eşler kendini
    düşündüğü gibi eşini de düşünmelidir. İlk sen sorumluluğunu yap, sen yapınca
    eşin de senin hakkını gözetecektir. Sorumluluk duygusu çok önemlidir.
    Özgürlüklerimizden ve haklarımızdan önce görevlerimizi düşünüp ona göre
    davranmalıyız. Yani, beraber yaşadığımız veya karşımızdaki kişilerin haklarına
    kendi haklarımızdan önce yer vermeliyiz.
    1570] Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkât 107; İbn Mâce, Fiten 14
    - 657 -
    Müslüman olduğunu iddia eden bireylerin oluşturduğu topluma bakalım.
    Saâdet asrı öncesinin, Kur’an tâbiriyle “ilk câhiliyye”nin1571 her türlü câhilliği,
    çirkinlik ve isyanı olanca rezilliğiyle sergileniyor. Bu modern câhiliyye toplumu,
    helâk edilen bütün kavimlerin helâk olmalarına sebep olan bütün rezilliklerini
    istisnasız işlemekten çekinmiyor. Bunun en önemli sebebi, şirkin bütün
    boyutlarından sakınıp tevhidî imanın tüm gereklerini yerine getirmeyiş; Allah
    Rasûlü’nün ifadeleriyle hayâ ve güzel ahlâk şeklinde dışa rengini veren iman.
    “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ
    etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap!” 1572
    Günümüzün beşerî dini olan kapitalizmin ise, insanlığın yozlaşmasındaki
    fonksiyonu tartışılmaz. Yozlaşmanın çok basit bir sebebi var. İki cihan
    serveri Allah Rasulü (s.a.s.) buyurdu ki: “Hayâ, imandandır.”1573; “Kim ki
    utanmıyor, istediğini yapsın!” Kapitalizm, insanların ar ve hayâ duygularını
    kaybettirmektedir. Her şeye ekonomik sebeplerle bakmayı öğreten kapitalizm,
    erkekleri, kadınları, çocukları utandığı ve sıkıldığı ortamlarda çalışmayı
    mâzur göstermektedir. Ekonomik gerekçelerin arkasına sığınan bu insanlar,
    yozlaşmanın da kapısını aralamaktadırlar.
    Her şeyin aslı, gerçeği gitti; hormonlusu, sahtesi, sanalı geldi. İnsanın da öyle.
    Komşuluklar, sohbetler gitti; yerine TV.ler, bilgisayarlar geldi.
    Televizyon çıktı, “sizi”, “bizi” düşünenler gitti; yerine dizi dizi “dizi” geldi.
    İnternet çıktı, cihat gitti; yerine chat geldi.
    Gitmek bilmeyen arsız misafir gibi evlere giren teknolojik araçlar aracılığıyla
    özgürlık gitti; kölelik geldi.
    İnternetle evdeki yakınlıklar gitti; uzaktakilerle ve uzaklaşılması gerekenlerle
    yakınlık geldi.
    Rabbe kulluk gitti; kula kulluk, tâğutlara, paraya, karıya, topa, popa kulluk,
    hevâya kulluk, emir kulluğu geldi.
    Yardımlaşma gitti; bireycilik geldi. Huzur gitti; stres geldi. Saygı gitti, kaygı geldi.
    Okumak gitti; bakmak geldi. Televizyon seyrederken “gözlerim kızarıyor”
    diyen birisine diğer birisi “Benim de yüzüm kızarıyor” demiş. Bir başkası da çıkıp
    “ancak yüzünün kızararak seyredebileceğin çirkinlikleri seyrediyorsun, öyleyse
    senin de yakıcı ateşte imanın kızarıyor” demesi gerekiyor. Gözlerin, yüzlerin ve
    1571] 33/Ahzâb, 33
    1572] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    1573] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59
    - 658 -
    imanların kızarmaması, âhirette de her tarafı kızartan kızgın demirlerle insanın
    dağlanmaması için bizi Allah’tan uzaklaştıranlardan uzaklaşmalı.
    Ve böylece medya ve cahilî eğitim vasıtasıyla, kapitalizm ve tâğutlar tarafından
    zihinler ve gönüller işgal edildi.
    Sorumlu bir insanın “iman”dan sonra temel görevi, dinini hakkıyla öğrenmek,
    öğrendiklerini yaşamak ve onu insanlara öğretip onların da müslümanca
    yaşamalarına vesile olmaktır. Bu durum da en azından ve hiç ihmal edilmeden
    ailelerde tümüyle yerine getirilebilir. Bu konumundan dolayı hâlâ bazı temel
    değerlerin önemsendiği ve ev dışı hayata rağmen ve ona temelden zıt şekilde bir
    kısım İslâmî uygulamaların hâlâ geçerliliğini sürdürmesinden dolayı aile ve aile
    hayatı büyük çaplı tahribata uğratılmak istenmektedir. Artık gençler evlenmeyi
    pek câzip görmemeye başladı. Evlenme yaşı giderek daha uzuyor. Boşanmaların
    sayısı her yıl rekor kırıyor. Bununla birlikte, aile hayatı artık dedelerimizden
    ve babalarımızdan gördüğümüz şekilde yanlış birçok cehâlet, gelenek ve örfün
    hüküm sürdüğü şekilde devam edemez. Bu topraklardaki günümüz yaşama
    biçimi ile 30 sene öncesinin özellikleri arasında öyle büyük bir uçurum var ki…
    Dünün (doğru-yanlış iç içe geçmiş) cevaplarıyla bugünün sorunlarını çözmek
    mümkün değil. Bunca hücuma ve giderek artması engellenemeyen ifsâda
    rağmen, aile kurumunun kendini koruması için kesinlikle radikal bir değişim
    ve dönüşüm geçirmesi, bilinçli bir değerler sistemine dayanması kaçınılmazdır.
    İslâmî şuura, ilme ve örnekliğe/modelliğe dayalı, bugünün küfür ve şirkine
    olduğu gibi yarının daha da çirkinleşecek ve şirretleşecek çirkinliklerine karşı
    dayanabilecek nesiller yetiştiren birer okul haline gelmelidir evler.
    İslâm bireyin özel hayatını yönlendirdiği gibi, aile ve toplum hayatını da
    düzene koyar. Bununla birlikte günlük yaşayışının en uzun zamanının içinde
    geçtiği aile hayatının her noktasında nasıl yaşanacağını hükme bağlar. Denilebilir
    ki, İslâm tam anlamıyla ve her yönüyle bir aile dinidir. Evler Müslümanlar için
    kaledir, sığınaktır, moral depolama yeri, çocuklar için karantina mekânlarıdır.
    Mü’minin evi, İslâm toplumunun çekirdeğidir. O, evini bu bilince uygun
    olarak inşâ eder. İslâmî eğitim ailede başlar ve toplum içinde gelişerek devam
    eder. Bizler dinî gıdamızı/besinlerimizi, annemizden süt emer gibi “ailemiz”in
    müşfik göğüslerinden emerek alırız. Bu itibarla, çocuklarımıza ikram ettiğimiz
    inanç, ahlâk ve hayat anlayışı helâl olmalıdır. Rabbimizin haram kıldığı inanç,
    düşünce, ahlâk anlayışı ve yaşam tarzı kesinlikle çocuklarımıza verilmemelidir.
    Bunlar bizleri ve çocuklarımızı zehirler ve hayatımızı felç eder.
    Aile hayatı, insanların cenneti veya cehennemidir. Aile yuvasını küçük çaplı
    cennete benzeten mü’minler, ebedî yurtlarına en güzel şekilde bu cenneti taşımış
    - 659 -
    olacaklardır. Yeter ki aile bireyleri, Allah ve Rasûlünün kendilerine yüklediği
    görevleri ihsan bilinciyle en güzel şekilde yerine getirme gayreti göstersin.
    İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Rasûl-i
    Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu
    yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir
    ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü.
    Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaz için mescide giderdi.
    Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında herhangi bir açığa,
    ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi; yaşanması gerekli her şeyin
    O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp
    uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik
    eder, aile sorumluluğu ile hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini,
    ahlâkî faziletlerin en üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni
    yapardı. Her akşam eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları
    namaza kaldırır, iyilik yapmaları için onları devamlı teşvik ederdi. “Kişinin,
    eşinin ağzına koyduğu lokma sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya ve âhiret
    saâdetinden sorumlu tutardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine hiçbir
    şekilde vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem,
    “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en
    merhametli olan da oydu.
    Günümüzde “müslümanım” diyenlerin uygulama yönüyle evleri, Peygamber
    evine hiç benzemiyor. Peygamber düşmanı Batılının evlerine daha çok benziyor.
    Evler çoğu koca için bir otel ve lokanta görevi üstleniyor. Ev hanımları için de
    evler daha çok mutfaktan ibâret. Hanımlar da kendi rollerinin evin hizmetine
    bakmak ve yemek hazırlamak gibi uğraşlardan ibaret olduğunu düşünüyor.
    Çocuklar içinse ev, internet demek, televizyon demektir, oyun alanıdır, nefse
    hoş gelen özelliklerdir. Kapitalizmin, kendisi gibi garibanların teriyle çalışan
    çarklarını döndürmek ve yakasını bu çarka kaptırdığı için kendisi de bunun
    arasında ezilerek kendinden geçmişçesine yorgun argın akşam eve dönen
    aile reisi, en önemli görevinin kendisiyle birlikte çocuklarını ve eşini ateşten
    korumak olduğunu1574 düşünmüyor bile.
    Evde insan, kendini daha özgür ve daha güvende hissedeceğinden insanın
    içyüzü daha net şekilde açığa çıkar. Dağınıklığı, giysilerine gösterdiği özen,
    insanî ilişkilerdeki zaafları, tenbellikleri, ihmalkârlıkları, saygı ve sevgi anlayışı
    ve her şeyden önce; imkânı varken evine şeariatı hâkim kılıp kılmaması gibi
    insanın makyajı, sırları evde dökülür. Ev hayatı, sanallıkları kaldırmaz; insan,
    1574] 66/Tahrîm, 6
    - 660 -
    toplum hayatında takmak zorunluluğu hissettiği yüzündeki maskeyi eve girer
    girmez atar. Kendine hizmet eden eşine ve çocuklarına teşekkür eden kaç
    aile reisi vardır bu toplumda, hata yaptığında eşinden veya çocuklarından
    özür dileyen? Onlardan saygı beklerken kendisinin de onlara saygı duyması
    gerektiğini düşünen babaların sayısı ne kadardır acaba? Evini okul ve mescid
    haline getiren, koca rolü kadar hoca rolü de oynaması gerektiği idrâkinde olan
    ne kadar koca vardır dersiniz? Kocasına ve çocuklarına devamlı merhamet ve
    şefkatini gösteren ve evini huzur yuvası ve anaokulu haline getiren anaların
    sayısı ne kadardır ve bu tahminî sayı, anaların oranı içinde kaçta kaçtır?
    Anne ve babasının her meşrû emrini seve seve yerine getiren ve onların doğru
    tavsiyelerine en az gıda ihtiyacı kadar açlık hissiyle yaklaşan, nebevî ihtardaki
    gibi burnunun sürtülmemesi için ana babasına hayat boyu bakmaya çalışan
    hayırlı evlât sayısı için ne dersiniz?
    Evler haramların benimsendiği ve kötü alışkanlıkların edinildiği yerler
    olmamalı, tam tersine müslümanca bir hayatın güzelliklerinin sergilendiği
    mekânlar haline gelmelidir. Evler, İslâmî çalışma yapan kimselerin mezarları değil,
    her gün yeniden dirilecekleri mekânları, yakıtlarını dolduracakları benzinlikleri
    olmalıdır. Evler televizyon sayesinde birer sinema salonuna, gazinoya, futbol
    stadyumuna benzememelidir. Evler, gücü yetenin gücü yettiği kişiye deşarj olmak
    için ağzına geleni söyleyebileceği, elinden geleni yapacağı yerler olmamalı. Evlerimiz,
    her çeşit tatlılıkların yaşandığı, devamlı huzurla ruhların tatmin olduğu küçük
    cennetlerimiz olmalı. Allah’a isyan edilen veya kavga gürültü içinde birbirlerine
    hastalık gibi zor katlanılan yerler olmamalı evler.
    Edeb, terbiye, ahlâk ve görgü kuralları uygulamalı şekilde evde öğrenilir.
    Aile bireyleri, eve girerken birbirlerine selâm vermelidir. Birbirlerinin hal ve
    hatırlarını sormak, varsa problemlerini sonuna kadar dinleyip çözüm getirmek,
    evin ortak eşyalarının ve alanlarının kullanımında özen gösterip temizliğe ve
    düzene uymak, sevinçli ve özel günlerde paylaşım ve katılım içinde olmak aile
    ile ilgili edepler arasında ilk akla gelen şeylerdendir. Evde aile bireylerinden biri
    ders çalışıyorsa veya kitap okuyor ya da namaz kılıyorsa diğerleri tarafından
    saygı görmek, evde ihtiyar dede ve nine varsa onları hiç rencide etmemek,
    diğer akrabalara karşı saygılı ve hoşgörülü olmak, hepsinden önemlisi anne ve
    babaya karşı saygısızlık yapmamak ve ihsâna aykırı davranışlarda bulunmamak
    gerekmektedir. Anne ve babanın da çocuklarını Allah’ın bir emaneti olarak
    değerlendirip onları her türlü şirkten ve küfürden korumanın ilk ve en temel
    görevleri olduğunu unutmamak, namaz ve tesettür bilinci vermek, haram ve
    helâl konularında ve ahlâkî hususlarda onları güzel bir tarzda yetiştirmeye
    - 661 -
    çalışmak aile bireylerinin âdâbı arasında saymamız gereken özelliklerdendir.
    Aile bireyleri özgürlük sınırlarını bilip onu aşmamalıdır. Birbirlerine karşı
    hoşgörülü, kibar ve nâzik olmalıdır.
    Çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en
    belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha
    önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda
    görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak
    yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye
    almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı
    ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî
    esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır.
    Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini
    (anlamıyla birlikte) öğretin.” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.1575 Allah
    inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve
    bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına
    doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak,
    bu suretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini
    ödüllendirecek, kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını
    vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de
    bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.1576
    Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip
    kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe
    cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri1577 bu konuda başta anne babalar
    olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara
    namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan
    uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki
    müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır
    ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır.
    Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de
    yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı
    vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca
    eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
    1575] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
    1576] 20/Tâhâ, 132
    1577] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
    - 662 -
    Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak
    ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici)
    anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter
    eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi;
    müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel
    olarak ancak evde kazandırılabilir. Evde “hoca” görevini de üstlenmesi gereken
    “koca”, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da
    yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde
    yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir.
    Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak
    şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
    kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
    yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu
    önem taşır.
    Evlerde müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı programlı dersler
    yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve
    seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri,
    zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan
    ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve
    güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten
    çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha
    önemlidir. Kur’an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret
    ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi
    alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve
    âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
    Âile eğitiminde ebeveynin, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı
    metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme,
    güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma,
    olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma,
    çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve
    yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi
    tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme.
    Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp, günlük ve
    haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim araçlarının, medyanın,
    - 663 -
    sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde arındırılmalı, gönül ve
    zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır. Çocuk eve geldiğinde,
    yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan
    temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp
    mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden,
    Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü
    alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı,
    çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları,
    gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği
    filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır.
    Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan
    bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve şuur
    verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı; eğer
    dinden nefret ettirecekse usûl/metot mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme ve
    dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/
    sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel
    ahlâk kazandırılmalıdır.
    Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, çocukları haram lokmadan uzak
    şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır.
    İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç
    verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
    hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu
    kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep
    olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup
    kafa ve kalplerini gıdasız bırakmaları, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama
    şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli
    besleyerek doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların
    da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi
    sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin
    doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta
    eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı,
    oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet
    bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere
    - 664 -
    kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için,
    çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir
    düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların,
    canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş
    oluyor.
    İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber
    sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri,
    ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya
    çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını,
    namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad
    sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp
    vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da
    Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev
    şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ
    bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı
    ve bu konuda çok titiz olunmalı.
    Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup
    olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür
    ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam,
    okul, TV, sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana baba tarafından gözden
    geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli,
    yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir.
    Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette
    çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır.
    Demek ki, “çocuğumun eğitimi konusunda ben fazla bir şey yapamam, gücüm
    ve imkânım yok!” diyemez anne ve baba. Çok şeyler yapabilir ve yapmalıdır.
    Bütün bunlar için ailelerde Allah sevgisine ve korkusuna dayalı hayâ
    bilinci olmalı, O’nun râzı olmayacağı her çeşit inanç, niyet, söz ve davranıştan
    uzaklaşarak önce Allah’a karşı hayâ sahibi olduğumuzu göstermeliyiz. Sonra
    aile bireyleri olarak birbirimize karşı takınacağımız sorumluluk bilinci, yanlış
    şeyler yaparken birbirimizden utanmayı da sağlayacaktır. Unutmayalım
    ki, hayâ perdesiyle süslenmemiş bir ev, ev olmaktan çıkmış bir hapishane ve
    mezarlığa dönmüştür.
    - 665 -
    70. HUTBE
    EVDEKI HAYATI, MÜSLÜMANIN NE KADAR MÜSLÜMAN
    OLDUĞUNUN GÖSTERGESIDIR
    Âyet :
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ
    “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”1578
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden
    koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1579
    اِنَّمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَ ادُكُمْ فِتْنَةٌۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
    “Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.”1580
    Hadi s:
    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.”1581
    Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe evlerden başlamak
    gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden
    önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolu, evleri mescid ve mektebe
    dönüştürmekten geçiyor.
    Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine uyulmak
    için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslümanlar,
    işleri ne kadar yoğun
    ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran eğitiminden uzak
    kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Çocuklarının Kitapsız/
    Kur’an’sız yetiştirilmek istenmesine seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın
    temel kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı, eğitim,
    öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema havası değil,
    mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için
    1578] 13/Ra’d, 11
    1579] 66/Tahrîm, 6
    1580] 64/Teğâbün, 15
    1581] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    - 666 -
    Kur’an Kursu, İslâm Okulu olmalıdır. Evine İslâm’ı hâkim kılamayan, sokağına,
    işine, toplumuna İslâm’ı hiç hâkim kılamaz. Evinde bu değişikliği yapamayan,
    bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini
    değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”1582 Bu sünnetullahın
    nebevî ifadesi de şöyle: Kemâ tekûnû yuvella aleyküm / Nasılsanız, öyle
    yönetilirsiniz.” (Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olur.)” 1583 Rabbimiz, bu
    hakikati şöyle dile getirir: “Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer
    kısmına yönetici yaparız.”1584
    Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için evlerini
    Kur’an okulu haline getirme gayreti, bir samimiyet testidir. Evlerden iyi alternatif
    mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz
    ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır,
    kalelerimizdir, cephelerimizdir. Evlerimizi, sadece kendi eş ve çocuklarımızın
    okulu haline getirmek bile dâvâ adamı için yeterli değildir. Evlerimizi cemaat
    çalışmalarına açmak zorundayız. Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç
    depolama yerleri haline getirmeliyiz. Bunun yanında, sadece evlerle yetinmeyip
    temel kaynağımız Kur’an mesajına uygun cemaat evleri şeklinde kurumlar
    oluşturabilmenin, mevcutları bu yolda değerlendirmenin yolları mutlaka
    aranmalı ve bulunmalıdır.
    Batılıların, kendi savundukları ilkeleri, İslâm ve Müslümanlar sözkonusu
    olduğunda; helvadan putlarını yiyen Eski Mekke’deki inançdaşları gibi çifte
    standartlı, yani münâfıkça bir tavır takındıkları gören gözlere yabancı değildir.
    Bu tavır, sadece Batı için değil; onu referans alan bütün İslâm dışı düzenler için
    de geçerlidir. Bu topraklarda hâkim olan Kemalist düzen de, her zaman açık
    bir şekilde putçu değildir; bazen câhil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde
    münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon
    oyunları, ılımlı İslâm(!) anlayışını yayma gayretleri ve düzene, Kemalizme
    uygun muharref bir din oluşturma çabaları, düzenin nifakla/çifte standartla
    ilişkisini gösterir. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi anlayışıyla
    müslümanlara verilen tâvizler, münâfık düzenlerin sırıtan maskeleridir. Her
    biri başarılı birer aktör olan politikacı münâfıkların, bazı cemaatleri bile
    cezbeden bu İslâmcılık oyunu, câhil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar,
    1582] 13/Ra’d, 11
    1583] Aclûni, Keşfu’l-Hafâ, c: 2, s. 126-127, hadis no: 1997; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, c: 5, s. 47, hadis no: 6407;
    Albâni, Silsiletü Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevdûa, c: 1, 320, s. 491. Şevkâni Fevâidu’l-Mecmûa adlı eserinde bu rivayetin
    senedinde hadis uyduran biri olduğunu ve ayrıca senette kopukluk olduğunu belirterek rivayetin zayıflığına
    işaret etmiştir. (Şevkani, Fevâidu’l-Mecmûa, s. 210, hadis no: 624). Son dönem hadis âlimlerinden Nâsıruddîn
    el-Albâni de bu hadisin senet açısından “zayıf” olduğunu belirtir.
    1584] 6/En’âm, 129
    - 667 -
    diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları
    baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan
    çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
    Düzenin ve câhiliye toplumunun genel geçer kabul ettiği bukalemun
    taklitçiliği kendi insanını yetiştirmekle kalmıyor, bizim mahallenin insanlarını
    da etkiliyor. İslâm dışı, daha da kötüsü İslâm düşmanı münâfık düzen
    insanımızı da yozlaştırıyor, kimliksizleştiriyor ya da çok kimlikli hale getiriyor.
    İnsanımız cemaat içinde başka, iş yerinde başka kimlikler kullanıyor. Her farklı
    şahsa ve ortama uygun maskeler taşıyor. Duruma göre en uygun olacağını
    düşündüğü bu maskelerden birini yüzüne geçiriyor. İnsanımızı ikiyüzlü olmak
    bile kesmiyor, iki yüz yüzlü olmanın yolunu buluyor. Kişisel gelişim denilen
    ne idüğü belirsiz sözümona başarı taktikleri bu anlayışı yaygınlaştırıyor. Bu
    çağ, kimsenin kimseye güvenemeyeceği bir ortam oluşturuyor. Artık bizim
    insanımız bile kimseden borç alamadığı gibi, kimseye borç da veremiyor.
    Mü’min “güvenen ve güvenilen” anlamına geldiği halde, çağdaş Müslümanın
    ne kendine güveniliyor, ne de o başka bir müslümana güvenebiliyor.
    İşte bu yozlaşma, evlerde daha net bir şekilde kendini gösteriyor. Mangalda
    kül bırakmayan nice dâva adamı, evinde dâva adına bir şey ortaya koyamıyor.
    Nice cemaat çalışmalarına katılan dâvâ adamının evine baktığınızda yanlış bir
    eve geldiğinizi sanırsınız. “Peygamberimiz bir gün evinize gelse!..” diye başlayan
    ve hepimizin nefis muhâsebesi yaparak kendimizi, evimizi sorgulamamız
    gerektiğini hatırlatan hayalî kıssa, hangimiz için geçerli değildir? Ashâbdan
    biri, sözgelimi zaman tünelinden geçerek dâva adamı gözüken nice insanın
    evine gelmiş olsa, bir mü’minin evine geldiğini kesinlikle kabul edemeyecektir.
    İşte onlardan biri, Allah rasûlü ile geçen o eşi bulunmaz ve her ânına bin can
    fedâ edilecek sohbetlerdeki melekleştiği havayı evinde birazcık az teneffüs
    edince, kendisinin münâfık olmasından endişe ediyordu. Olayı, Hanzale’den
    (r.a.) dinleyelim:
    Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden
    bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet ile cehennemi gözle
    görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve gittim. Çoluk çocuğumla gülüp
    eğlenmeye başladım. Bu sırada Rasûlullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi
    hatırladım. Allah rasûlüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda
    Ebû Bekir Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:
    Ya Ebâ Bekr! Hanzale münâfık oldu, dedim. Ebû Bekir Şaşırarak:
    Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:
    - 668 -
    Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden
    bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyor gibiydik. Bir ara
    kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki hali unutup çoluk çocuğumla gülüp
    oynamaya başladım, dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:
    Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzale devam ederek
    diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve vaziyeti aynen anlattım.
    Buyurdular ki:
    Yâ Hanzale! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz
    hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki melekler,
    yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Yâ Hanzale! Bu vecd hali,
    devamlı değil; ancak zaman zaman olur.”1585
    Evet, toplumda dindar ve şuurlu kabul edilen nice Müslüman, sabah
    namazına hâlâ kalkamadığı için bir milyonun üzerinde satan kitaptan “sabah
    namazına nasıl kalkılacağının” ucuz formüllerini, hap gibi yutup otomatik
    çözümleri öğrenmeyi düşlüyor. Hanımı ile arasında kültürel uçurumlar her
    geçen yıl daha da artıyor. Çocukları sanki onun çocuğu değilmiş gibi yetişiyor.
    Dışarıda cemaat çalışmalarına katılan ve cemaat olmanın olmazsa olmaz
    önemini başkalarına bile anlatan beyimizin evinde herkes bireysel takılıyor, her
    fert özgürce kendi (hevâsının istikametindeki) hayatını yaşıyor. Aile bireyleri,
    sokaktaki insanlar gibi birbirine yabancı, duyarsız ve ilgisiz. Tebliğini evine
    yap(a)mayan insan, dışarıda yapsa ne kadar etkili olabilecektir? Topluma huzur
    getirecek mesajı bilen insanın, kendi evinde huzur hâkim değilse bunda bir
    yanlışlık var demektir.
    Müslümanın aile yuvası; eğitim ocağı ve ibâdethane olması gerektiği gibi,
    aynı zamanda huzur evi ve çocuk yuvası da olmalıdır. Müslümanların evleri,
    hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan,
    onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman
    ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren
    bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.
    Nice anne, çocuklarına karşı merhametlerinin hedefini ve sınırını vahiy
    istikametinde değerlendiremediği için kendisine ve çocuklarına zarar
    verebiliyor. Çocuklarının İlâhî emirleri ihmal etmelerini ve işledikleri
    haramları, onların yeterince büyümediği anlayışıyla ve yanlış ve hastalıklı
    bir merhametle hoş görebiliyor. Çocuklarının basit dünyevî rahatını, gerçek
    anlamdaki huzura ve cennete tercih edebiliyorlar. Nice baba da, çocuklarının
    1585] Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed b. Hanbel, IV/346
    - 669 -
    dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretini tehlikeye atıp, meşrû olmayan
    kazanç yollarına teşebbüs edebiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen ana
    babaların çoğu, çocuklarının bezlerine ayırdıkları masraf kadar Kur’an’la
    irtibatları için zaman, emek ve para harcayamadıklarından, temizliklerine
    gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı
    kaybedebiliyor. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem
    ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1586; “Doğrusu, mallarınız
    ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.” 1587 Bugün çoğu ana-baba bu fitneyi yaşıyor.
    Hatta birbirleri için de kendileri de fitne oluyor. Her konuda olduğu gibi, aile
    yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu
    konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız
    ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.”1588
    İnançlar, değerler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü
    çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. İlk yıllardaki terbiye/
    eğitim, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin
    hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez.
    Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu
    toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
    Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati
    bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli
    olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin
    şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü
    eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat
    devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede
    kazanılabilir.
    Rivâyet edilen şu hadis-i şerif, işe nereden başlamamız gerektiğini öğretir:
    “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah (ve anlamı) olsun.”1589
    Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, saf ve İslâm’a meyletme yeteneği ile
    donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i
    tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi, kendi eliyle direkt
    olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan,
    ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk
    etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan
    1586] 66/Tahrîm, 6
    1587] 64/Teğâbün, 15
    1588] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    1589] Abdurrezzak, Musannef IV/ 334
    - 670 -
    eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak
    kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a
    karşı gelmek demektir.
    Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu
    olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün
    yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz!
    Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza
    ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola)
    götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları
    büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).”1590
    Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık
    taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul
    edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
    sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
    Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları
    arasında zikredilir.1591 Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef
    alan tevhidî inanca dayalı eğitim, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın
    çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir.1592
    Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller
    anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsaade etmez.
    Gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl
    davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını
    yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla
    kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu
    yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven anababa,
    çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yumamaz.
    Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden
    daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz”1593 diyor. Eğitim konusunda en
    önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt
    sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır.
    Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara
    1590] 33/Ahzâb, 66-68
    1591] Bkz. İbn Mâce, Edeb 3
    1592] Tirmizi, Birr 33
    1593] Tirmizi, “Birr”,33
    - 671 -
    müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı,
    koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır.
    Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen
    insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının
    sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; çağdaş ana-baba ise âhiretlerini.
    Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini.
    Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma, toprağa gömüyorlardı; şimdikiler ise daha
    çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş
    tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.
    Ana-babalık, sadece çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması
    olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır:
    Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları
    doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi
    istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında ebeveyn çocuğuyla nasıl
    uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk
    bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
    Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi; hiçbir bakıcı ve
    eğitimci de annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına anaokulu da
    dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası
    kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de,
    anne-baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
    Evlerde, müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir,
    kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine
    göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî
    eğitimleri verilebilir. Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an
    ve zarûrî bilgiler ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden
    ana-babalar, suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil
    olacak güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara
    emanet ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Mümkün anne, ev işleri
    ve varsa küçük çocuklarıyla uğraştığı için akşama yorgun girmektedir. Baba,
    kapitalistçe iş şartlarının gerektirdiği gayr-i insanî ve tabii gayri İslâmî ortamda
    geçim temini için maddî ve mânevî olarak yıpranmakta, akşam sanki ölü gibi
    eve gelmektedir. Ama, bu zahmetlere sırf eşi ve çocukları için katlandığını
    söyleyen aile reisi, ehline karşı esas görevinin akşamdan sonra onların mânevî
    açlıklarını giderecek ortamlar hazırlamakla ve kocalığını hocalıkla ispatlamakla
    mümkün olduğunu unutmamalıdır. Tek dünyalı yaşamak çok daha zordur. İki
    kova suyu taşımak, bir kova suyu taşımaktan daha kolaydır. Tek kanatlı kuşun
    uçamayacağı gibi, sadece dünyayı düşünen ve dünyevî ihtiyaçları temin etmekle
    - 672 -
    uğraşan kimse, başta evi ve ehli olmak üzere âhiret öncelikli sorumluluklarını
    kuşanan kimseden daha fazla yıpranacak, daha fazla yorulacaktır. Zorlukların
    yerini kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka
    güzel işe geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir.1594 Müslüman
    açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî
    bir tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Evini
    kahve ve otel gibi görmez; esas ücreti bol mesainin evde başlayacağını unutmaz.
    Çocuklar, evlerine geldiklerinde, okullarından ve çevreden aldığı fıtrata
    ters anlayış ve uygulamalardan, mânevî virüslerden zihin ve gönülleri tezkiye
    edilmelidir. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan
    sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan
    ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru
    ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Maalesef, babalar için çoğunlukla
    kahve ve otel görevi üstlenen evler, çocuklar için de internet kafe ya da bir sinema
    görünümündedir.
    Evlerde her şeyden önce Kur’an’ın, namazın sevdirilmesine de katkısı
    olacak İslâm akaidi yaş ve seviyeler dikkate alınarak verilmelidir. Okullarda,
    sokaklarda, televizyon ve internetlerde öğretilen ve sevdirilen şeyler evlerde
    gözden geçirilmeli, yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede
    iyice büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir.
    “Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın.
    (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 1595
    Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde,
    evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm
    fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
    Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
    olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit
    ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve
    kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul
    olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan
    bir kale idi.
    Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını
    kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da
    1594] bkz. 94/İnşirâh, 7-8
    1595] 10/Yûnus, 87
    - 673 -
    görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı,
    irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur,
    misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden
    câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere
    sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli
    cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız
    ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
    Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ
    etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın
    evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
    Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî
    cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi
    kaybettiğimizden belli. Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek
    ki, işe evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline
    getirmenin tam zıddıdır bu.
    Kitle imhâ silâhlarıyla evlerimiz devamlı bombardımana tâbi tutulmakta,
    evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir.
    Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok
    sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi
    bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki…
    Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırt etmek ise çok mu
    çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı
    iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce
    kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla
    devamlı uzaklaşmakta. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını
    başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor analar,
    babalar. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline
    bıraktığını bile düşünmüyor.
    Evlerimiz, çocuklarımızı toplum hayatına hazırlayan, toplumdaki küfürden
    ve şirkten etkilenmeyecek şekilde onları tevhidî özelliklerle şuurlandıran;
    sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik yuvası haline gelmelidir. Aile yuvası
    okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük
    yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan,
    Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı
    bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu,
    böyle olmalıdır.
    - 674 -
    Evlerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum
    ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu
    İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük
    örneği ve aşaması ev hayatıdır. Ev hayatı, erkek için yöneticilik okuludur;
    Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı,
    cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak evinde öğrenir. Kadınıyla
    erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın,
    ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okul olmalıdır aile yuvası.
    İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve
    meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini
    büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha
    fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu
    da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca
    yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu
    davranışlarıyla ispatlamalıdır.
    Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim
    verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde
    ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah
    korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının
    eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz,
    imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır.
    Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu
    değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi
    düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
    Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda
    yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin
    biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları
    olduğunu görüyoruz.
    Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli
    terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak,
    dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine
    getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir.
    Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın
    - 675 -
    gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz.
    Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim,
    çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve
    naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu
    da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını,
    insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel
    düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece
    çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren
    ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara
    düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır.
    Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve
    evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra
    sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya
    da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
    Mü’min karakter(sizliğ)inden uzak bir mü’minin dışı da içi de aynı
    olmalı, ev dışındaki hayatıyla çelişmemelidir. Kalıbıyla kalbi, ameliyle inancı
    çelişmemelidir. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan
    münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir.
    Evimize ve özel yaşayışımıza şahit olan insanlar, bizde İslâm’ın güzelliklerini
    görmeliler; sürüye uyan tavırları değil. En etkili tebliğ yolu, insanın
    benimsediği kendi hayat tarzıdır; iş hayatı, özellikle özel hayatı, ev hayatıdır.
    Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, evi ve işi onu yalanlamıyorsa
    onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla
    konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü
    durumundadır.
    Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir.
    Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın
    kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. Evdeki hayatımızla, iş hayatımızla,
    sokaktaki tavır ve bakışlarımla, TV, internet karşısındaki konumumuzla bir
    bütündür İslâm. Kitab’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmenin
    yansıması olan farklı mekânlarda farklı bir yaşayışın cezası, dünya hayatında
    rezillik ve rüsvaylıktır.1596 İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın,
    davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün iş ve ev hayatımızın
    tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm.1597 Müslüman da bu ilkelere
    severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu
    1596] 2/Bakara, 85
    1597] 6/En’âm, 162
    - 676 -
    hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır.1598 Yoksa Allah ve
    Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü
    yoktur müslümanın.1599 Tabii, evdeki özel hayatımız da O’nun çizdiği hudut
    dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde evde ve her yerde müslümanca
    güzellikler sergilememiz gerekecektir.
    “Âyinesi iştir (ev hayatıdır) kişinin, lâfa bakılmaz.” “Rabbimiz! Bizi
    kâfirler için bir fitne kılma.”1600 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama
    bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde
    de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
    1598] Bkz. 8/Enfâl, 24
    1599] 33/Ahzab, 36
    1600] 60/Mümtehine, 5
    - 677 -
    71. HUTBE
    EVDEKI VE CEPTEKI BOMBA; İNTERNETIN HEVÂ
    İS TIKAMETINDE KULLANILMASI
    Âyet :
    وَلَ ا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً
    “Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur”1601
    قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ
    وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ
    “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü’min
    kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet ve
    nâmuslarını korusunlar.”1602
    Hadi s:
    “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer
    hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1603
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ
    imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
    isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit
    olamadığı için İslâm’ı alternatif olarak görmüyor; hatta kurtarıcısına düşman
    oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin
    de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil;
    tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle
    uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü
    bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında, Amerika’yla
    işbirliğinde, Avrupa Birliğinde arayıp ifsâdı ıslah zannediyor. Unutmayalım
    Müslümanlar için temel referans, Ankara, Washington, Danimarka kriterleri
    değil; mutluluk çağının Mekke ve Medine ölçüleridir.
    1601] 17/İsrâ, 32
    1602] 24/Nûr, 30-31
    1603] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    - 678 -
    Batıdan gelen her türlü teknik aygıtın yan etkileri vardır. Kimi savunmacı
    ve uzlaşmacı insanlar şöyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve
    kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya
    görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün
    ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar,
    kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak
    getiriyor, düşünmek yetecektir.
    Kur’an’dan yola çıkarak rahatlıkla diyebiliriz ki; imanın esası doğruluk;
    münâfıklığın esası da yalandır. Yalancılık, nifakın ve küfrün dışa yansımasıdır.
    Müminin temel özelliği, niyetlerinde, söz ve davranışlarında doğruluk;
    münâfık ve ikiyüzlü kâfirlerin temel özelliği de eğriliktir, yalandır, hile ve
    aldatmadır. Yalancılık, tabii ki sadece dille olmaz; bedenle, işaretle, yazıyla,
    internetle de olur. Yalan, fıtrata ters olduğu için, insan beyni başta olmak üzere
    birçok organın çalışma yapısı anormalleşir, yalan söylemek için daha anormal
    ve olağandışı efor sarfetmek zorunda kalır. Kalp ritimlerinde değişiklik, çeşitli
    salgılarda farklılık, heyecanın artması gibi sinir sisteminde anormallikler
    ortaya çıkar. Bu normal dışı davranışları tesbit eden “yalan makinesi” insanın
    yalan söylediğini büyük ihtimalle tesbit eder. Beden dili de yalanı çoğunlukla
    ele verir. Yalanı insan ruhu, vicdanı, psikolojik yapısı, fıtratı, hatta organları
    (vücut dili), özellikle de imanı kabul etmemektedir.
    Günümüzdeki stres, rûhî bunalım ve sebepsiz sıkıntıların, suçluluk
    duygusu, intihar isteği gibi mânevî hastalıkların büyük bölümünün
    “yalan”la ilgisi olduğunu söylemek zor olmaz. Bunlar, yalancılara verilecek
    esas uhrevî cezânın küçük avanslarıdır; Yalandan kaçınan sâdıklar/doğrular ise,
    bütün bu acılardan ve vicdan azâbından emîn oldukları gibi bu doğruluklarının
    karşılığını esas olarak âhirette alacaklardır. Unutmamak lâzımdır ki, esas cezâ
    ve ödül yeri âhirettir.
    Teknoloji, yalanı yaygınlaştırma ve yalan dünyayı sevdirme konusunda öyle
    imkânlar sunuyor ki… İnsancıklar, robotlar içinde robotlaşıyor, makineler
    arasında makineleşiyor. Kendisi de bir eşyaya, oyuncağa dönüşüyor insanımsı
    yaratık. Teknoloji, insan adlı varlığı gerçeklerden, haktan koparmak için
    oyunlar, oyuncaklar üretiyor; böylece insanat bahçesine döndürdükleri arenada
    insanlar da oyuncak haline geliyor. Oyuncaklaştırdığı insanlarla oynuyor Batı.
    Kurguluyor, kuruyor, pillerini takıyor, elindeki kumandasıyla yön veriyor;
    modern köle haline getiriyor. Kim demiş kölelik tarihe karıştı diye. En vahşicesi
    bu asırda uygulanıyor. Sadece bedenine hükmetmiyor, zihnini ve gönlünü de
    köleleştirerek Allah’ın kullarını teknoloji putuna tapınan uyuşuk esirler haline
    - 679 -
    getiriyor. İnsan adlı muhteşem varlık, teknoloji sayesinde mutfakla tuvalet ve
    yatak odası arasında gidip gelen bir makineye, bilgisayar fişine kafasından bağlı
    uzaktan kumanda edilen bir aygıta dönüştürülüyor. Mâlâyani denilen faydasız
    şeyler, kulluğun önünü tıkıyor. Allah’sız, namazsız, dâvâsız yaşayabilen yeni
    gençlik; televizyonsuz, müziksiz, filmsiz, internetsiz, çetsiz ve cepsiz bir dünya
    düşünemiyor. Düşünemiyor, ne Yaratanını, ne kendini ve yaratılış amacını.
    Sanal bir dünya oluşturuyor teknoloji. Sanal, yani gerçek olmayan, hakikatten
    uzak, sahte bir dünya. Kullananları da matrixleştiren, sanallaştıran, giderek
    banallaştıran sahte bir âlem. Sanal, gerçekte aslı olmayıp zihinde tasarlanan,
    mevhum demek; banal da basit, âdi, bayağı, sıradan anlamına gelir. Hakikat
    adlı anneyle bağını koparan, fıtrat ve vicdan ne demek bilmeyen yeni nesil,
    sanalın kucağında teknolojinin sahte memelerinden hormonlu, uyuşturan
    ve zehirleyen süt emerek hayatını idame ettiriyor. Uyuşturucu ile, zehirle,
    aburcuburla nasıl hayat sürülürse öyle bir hayat; ha yat, ha bu zehri tat. Tat ve
    yat. Yat ve uyu. Uyu ve unut. Unut ve uyuş.
    Bir Müslüman, telefonla benden fetva sormuştu: “Piyasası şimdiden hazır
    olan çok kârlı bir ticaret var. Çin’de üretilen bir teknolojik âlet; telefonda ve
    internet ortamında erkek sesini kadın sesine çeviriyor; istenirse kadın sesini
    de erkek sesine. Bir erkeğin konuşmasını aynen kadın sesi olarak muhatabına
    ulaştırıyor. Bu aygıtı ithal edip toptancılığını yapmak istiyorum. Câiz midir?”
    İnsanların böyle bir araçla ne tür fesat ve fitneler, ne çeşit kandırma ve hileler
    peşine düşeceklerini, bu araç vasıtasıyla ne kadar yuva ve cennet yıkılabileceğini
    bilmek için sosyolog ve âlim olmaya gerek yok. Fetvamı değil (fetva makamında
    kendimi tabii ki görmem), ama cevabımı tahmin edersiniz. Bunun basite ve
    küçüğe alınabilecek herhangi bir günah değil, çeşitli haramlara götüren büyük
    ve doğurgan bir fitne aracı olduğunu, eğer böyle bir ithalat yapar ve piyasaya
    sunarsa, öldükten sonra bile amel defterinin kapanmayacağını, bu araçla
    yapılacak her günahtan kendisine pay verileceğini söyledim, sakıncalarından
    uzun uzun bahsettim. Vazgeçti(ğini söyledi) o kimse. İyi de, herkes fetva mı
    soruyor, ya de her isteyenin istediği gibi fetvayı o şahıstan değilse de başka bir
    şahıstan, ama mutlaka alacağı ortam mı yok? Hangi tür fetva istiyorsan söyle,
    o tür fetva verecek şahsı veya kurumu sana göstersinler. Kaldı ki, demokratik,
    laik, Atatürkçü, Batılı bir ülkede fetva da mı sorulur, bir şeyin helâlliğinden
    haramlığından mı bahsedilir? Böyle yapılırsa Atatürk çarpmaz mı vatandaşı?
    Bunun için mi kurdu Cumhuriyeti? Vergisini veriyorsa yaptığı iş, sakıncasızdır,
    hatta kutsaldır TC dinine göre. Kanunlar var, kanunlara uyar veya uydurur, miş
    gibi yaparsan, haram helâl kimin neyine? Haramları helâl kılan, yani serbest
    - 680 -
    yapan, meşrû ilan eden rab taslakları,1604 reddedilip inkâr edilmesi gerektiği
    halde1605 başta tutulan, destek verilen tâğutların yasasında (dininde) sadece
    resmî yasak vardır, suç vardır; ama “haram” kavramı yoktur.
    İnsan gözüne, vücuduna ve diline kolay kolay yalan söyletemez; ama kaleme,
    bilgisayar klavyesine çok kolay şekilde yalan söyletebilir. Yalan adlı bulaşıcı
    ve çok tehlikeli virüs, bilgisayardan insanın diline, oradan gönlüne rahatça
    yerleşebilir. Bu virüs insanı yalancılardan yaparak dünyasını çirkinleştirip
    cennetini yok edebilir. (Bilgisayar kurbanları, koro halinde “olsun, ne var
    bunda!?” diye tuşlara küfrettiriyorlardır büyük ihtimalle.)
    Alışkanlıkların kişinin iradesini zayıflattığı, insanı kendine bile söz
    geçiremez, özgüveni gittikçe yok olan, edilgen ve güçsüz hale getirdiği bir
    vakıadır. Tiryakilik, insanı esir eder. İnternet ve orada çetleşme, google, mail,
    MSN, facebook, TV. gibi tiryakilikleri, oyun, futbol ve dizi tutkunları, facebook
    gibi girip de zor çıkılacak sanal mekânlar, site site dolaşmalar, forum köşeleri,
    internet geyiklikleri, doğru ile yanlışın karıştığı din hakkında herkesin
    her şeyi tartıştığı alanlar, özetle bilgi kirliliği ve kirliliğin bin bir çeşidi, hep
    insanı ahtapot kollarıyla yakalayıp güzelliklerini sömüren bir canavardı ve
    tutsaklıktır. Tiryakilerin alıştığı zehiri bırakmak istemeyişleri, vücudun onu
    bir ihtiyaç gibi algılamasına benzer. İnternet tiryakiliği, bağımlılığı, tutsaklığı,
    hastalığı da böyledir. Google’ın dayanılmaz cazibesi, youtube’un büyüleyici
    daveti ve ekrandan yüzünü uzatıp dilini çıkaran şeytan…
    “Hayâ imandandır.”1606 İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber’in
    hadislerinde billûrlaşmış olarak müşâhede edilir:
    “Mü’minlerin iman yönünden
    en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.”1607 O yüzden mükemmel bir
    ahlâka sahip olmayan
    kimsenin iman yönüyle kemâle ermesi, tam bir mü’min
    olması da söz konusu olamaz. “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden
    beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1608
    Her şeyin aslı, gerçeği gitti; hormonlusu, sahtesi, sanalı geldi; İnsanın da öyle.
    Komşuluklar, sohbetler gitti; yerine TV. ler, bilgisayarlar geldi.
    Televizyon çıktı, “sizi”, “bizi” düşünenler gitti; yerine dizi dizi “dizi” geldi.
    İnternet çıktı, cihat gitti; yerine chat geldi.
    1604] 9/Tevbe, 31
    1605] 2/Bakara, 256
    1606] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59; Nesâî, İman 16
    1607] Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162
    1608] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    - 681 -
    Gitmek bilmeyen arsız misafir gibi evlere giren teknolojik araçlar aracılığıyla
    özgürlük gitti; kölelik geldi. Esirlik; eşyaya, aygıtlara, hevâya, sömürü
    düzenine…
    İnternetle evdeki yakınlıklar gitti; uzaktakilerle ve uzaklaşılması gerekenlerle
    yakınlık geldi.
    Rabbe kulluk gitti; kula kulluk, tâğutlara, paraya, karıya, topa, popa kulluk,
    hevâya tapınma, emir kulluğu geldi.
    Yardımlaşma gitti; bireycilik geldi. Huzur gitti; stres geldi. Saygı gitti, kaygı
    geldi.
    Okumak gitti; bakmak geldi. Televizyon seyrederken “gözlerim kızarıyor”
    diyen birisine diğeri “Benim de yüzüm kızarıyor” demiş. Bir başkası da çıkıp
    “ancak yüzünün kızararak seyredebileceğin çirkinlikleri seyrediyorsun, öyleyse
    senin de yakıcı ateşte imanın kızarıyor” demesi gerekiyor. Gözlerin, yüzlerin
    ve imanların kızarmaması, âhirette de her tarafı kızartan kızgın demirlerle
    insanın dağlanmaması için bizi Allah’tan uzaklaştıranlardan uzaklaşmalı.
    Allah’a isyan edenlere isyan edilmeli. Lâ denilip uzlaşma kestirip atılmalı.
    Ve böylece medya ve cahilî eğitim vasıtasıyla, kapitalizm ve tâğutlar
    tarafından zihinler ve gönüller işgal edildi. Bu işgalde internetin katkısını
    unutmamak gerek.
    Çocuklar ve gençler için ev; internet demek, televizyon demektir, hayat oyun
    alanıdır, nefse hoş gelen özelliklerdir.
    İnternetin Sürüklediği Uçurumlar
    Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır: Göz, kalbin ana girişidir. Kalp de bütün
    organlarımızın yönetim merkezidir. Duyu organlarımızdan, özellikle gözden
    kalbe şehevî duyguları uyarıcı ve azgınlaştırıcı mesajlar gelirse insan ahlâk dışı
    bir hayatın ve ilişkilerin arzulusu olur. Çünkü arzulu bakışlar Peygamberimiz’in
    ifâdesiyle: “Şeytanın zehirli oklarından bir oktur”1609 ve kalbe ekilen şehvet
    tohumlarıdır. Mânevî zinâdır. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle)
    bakmaktır.”1610
    “Gözler de zinâ eder” ifâdesi, “gözün harama bakması ile gayr-ı meşrû cinsel
    ilişki anlamındaki zinâ arasında bir fark yoktur, ha o olmuş, ha ötekisi” şeklinde
    1609] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kar’âni’l-Azîm, 3/282
    1610] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
    - 682 -
    anlaşılmamalıdır. Elbette, hem dünyevî ve hem uhrevî cezâ bakımından ikisi
    arasında büyük bir fark vardır. “Göz zinâsı”, esas zinâya yaklaştırma açısından
    yasaklanmıştır. Ona izin verilmiş olsa, diğerine kapı açılmış olacaktır. “Göz
    zinâsı” tâbiri, gözlerin harama bakışının da çirkin olduğunu ifâde etmek için
    biraz mübâlağalı, korkutucu, caydırıcı ve mecâzî bir ifâdedir.
    Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey
    “zaman ve zemin”, “çevrenin ayıp sayıp saymadığı”, “devletin serbest ve yasal
    kabul edip etmediği” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir.
    Müslümanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket
    ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa,
    hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla,
    haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.
    Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya
    düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden
    kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya
    götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya
    yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur”1611 buyuruyor. Âyet,
    “zinâ yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya, şartlar
    oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin
    olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu
    azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf değil
    ki... Nitekim Yusuf (a.s.) bile ancak Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan
    kurtulmuştur. Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona
    meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.”1612 İş
    buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ
    kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram
    kılınmıştır.
    “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü’min
    kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet
    ve nâmuslarını korusunlar.”1613 İslâm, işe harama bakmayı yasaklamaktan
    başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram bakışlardan sakındırıyor.
    Hiç kimse “göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime
    ne?” diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah,
    bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı
    1611] 17/İsrâ, 32
    1612] 12/Yusuf, 24
    1613] 24/Nûr, 30-31
    - 683 -
    yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için
    değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim
    için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor:
    “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalp bunların her biri,
    yaptığından sorumludur.”1614
    Ancak Allah’a ve âhiret gününe imanımızdan güç alarak göstereceğimiz
    korunma gayretiyle gözlerimize hâkim olabiliriz. Çünkü biz ihlâslı ve gayretli
    olursak Rabbimiz bize yardım ederek bizi güçlendirecektir. Gözden gönle
    yol vardır. Göz, kalbin dışa açılan penceresidir. Kedinin ciğere baktığı gibi
    gözü harama bakan insanın ihlâsı, takvâsı büyük çapta zarar görecektir. Göz
    kanalıyla gönle giren mikropların telâfisi, bu ölümcül mânevî yaraların tedâvîsi
    hiç de kolay olmayacaktır.
    Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş çevre
    sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe sivrisineklerle mücâdele
    sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik
    kaba su doldurmaya çalışmak demektir. Ahlâksız insanların zührevî hastalıklar
    yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her konuda
    sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini göz önünde tutmak
    gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!”1615 diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin
    mânevî yönden ölüme terk edilen kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü
    beklenen hastaya: “Ne istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin
    kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden
    de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Cinsel özgürlük;
    insanı et ve deriden ibâret olan bir varlık, bir eşya hükmüne koymakta; böylece
    kişilik şuurunu yıkan insanlık şerefine vurulan en ağır darbe olmaktadır.
    Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya düzen(sizliğ)i
    içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin dinsiz ve ahlâksız kriterlerine
    kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası, kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır.
    Bundan büyük helâk olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini
    büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda
    fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı
    bulmuştur. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde
    olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve
    zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu
    düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir.
    1614] 17/İsrâ, 36
    1615] Buhari, Enbiya 54, Edeb 78
    - 684 -
    Her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kurtulmak için İslâmî
    değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenleri
    devirmekten başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş
    düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline
    dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini
    ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz,
    olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları
    çevresindeki insanlara rastgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir
    suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde
    yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele
    edebilecek bilinç aşılanmalıdır.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale
    getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak
    düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı
    çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin
    istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir.
    Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman
    olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu
    bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten
    başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan
    insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet;
    ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.1616 Seks manyağı haline gelmiş
    erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice
    aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik
    beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar
    olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan,
    az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken,
    kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da
    potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu aklı göbeğinin altına
    yerleşmiş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim
    çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu
    suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu
    bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın
    dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun
    Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.
    1616] 63/Münâfıkun, 8
    - 685 -
    Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a ibâdetten, farzları
    yerine getirmekten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ
    ve fuhuştan alıkoyar.1617 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah’a kulluk, ya
    hevâya kulluk.
    İmanıyla, fıtratıyla, vicdanıyla zıtlaşıp yüzü kızarmadan ahlâksızlık yapacak
    hale gelmiş gençler dâhil, günümüzün insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık
    zavallı düzen kurbanlarıdır. Onlara da İslâm’ın mükemmelliği, tevhidin esası,
    ahlâkın güzelliği ulaştırılabilse, tâğutî düzenin ve ondan beslenen câhilî
    ortamın fesadları önlense çirkinlikler kendiliğinden uzaklaşacaktır.
    Türkiye’de bilgisayar sayısının çoğalmasına paralel olarak internet
    kullanıcıları ve internet kullanım oranı her geçen gün artıyor. İnterneti
    kullanan kitlenin artması interneti kullanım amacının bilgiye erişme yönünde
    bir gelişme olduğunu göstermiyor. Sadece Türkiye’de değil elbette dünya
    genelinde de durum pek farklı değil.
    Türkiye’de de arama sitelerinin en çok aranan kelimeler listesinin başında
    ne tür kelimelerin geldiğini tahmin edersiniz herhalde. Türk insanı en fazla
    (Freud’u bile şaşırtacak düzeyde) seks ve varyasyonları olan kelimeleri
    tıklamakta, o biçim sitelerde mutluluk aramakta… Arama motorlarında en
    çok tıklanan kelimelerin cinsellikle ilgili kelimeler olduğunu siteler kendileri
    açıklıyor.
    Unutmayalım; internette de Biri bizi gözlüyor. Hayatımızın her saniyesi,
    omzumuzdaki kameramanlar (Kirâmen Kâtibîn) tarafından videoya alınıyor.
    Müslüman olduğumuzu internet karşısında da unutmamalı ve ispatlamalıyız.
    Kalbimizden geçenleri bilen Rabbimiz internetin sanal âleminde ne yaptığımızı,
    kiminle nasıl konuşup yazıştığımızı, girişte güvenlik görevlisi olan veya
    olmadığı düşünülen hangi sitelere ne amaçla girdiğimizi de görüyor, biliyor.
    İnternet başında herhangi bir haram işlerken ölüm gelebilir. Ölüm gelmese de
    zerre kadar yaptığımız şerrin hesabı bizden sorulur.
    Her an Allah’tan korkan ve her yerde Rabbinin kendini gördüğünü bilip
    ona göre davranan ihsan bilincine sahip mü’minlere ne mutlu! Gözünde haram
    bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan
    kızlarımıza selâm olsun!
    Müslümanca yaşamak, her an Müslümanlığımızı unutmamak duasıyla…
    1617] 29/Ankebût, 45
    - 686 -
    72. HUTBE
    TAKVÂ GIYSISI VE BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR -1-
    Âyet :
    يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ قَدْ انَْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لبَِاساً يُوَار۪ي سَوْاتٰكُِمْ وَر۪يشاً۠ وَلبَِاسُ التَّقْوٰى ذٰلكَِ خَيْرٌۜ ذٰلكَِ
    مِنْ ايَٰاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ لَ ا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ
    الجَْنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لبَِاسَهُمَا ليُِرِيَهُمَا سَوْاتٰهِِمَاۜ انِهَُّ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلهُُ مِنْ حَيْثُ لَ ا تَرَوْنهَُمْۜ
    اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَ ا يُؤْمِنُونَ
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1618
    يَٓا ايَُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ل اِزَْوَاجِكَ وَبَنَاتكَِ وَنسَِٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَا۪بيبِهِنَّۜ ذٰلكَِ ادَْنٓىٰ
    اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1619
    وَقلُْ للِمُْؤْمِناَتِ يغَْضُضْنَ مِنْ ابَصَْارهِِنَّ وَيحَْفَظنَْ فرُوُجَهُنَّ وَل اَ يبُدْ۪ينَ ز۪ينتَهَُنَّ الِ اَّ مَا ظهََرَ مِنهَْا
    وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini
    ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine
    (kadar) örtsünler…”1620
    1618] 7/A’râf, 26-27
    1619] 33/Ahzâb, 59
    1620] 24/Nûr, 31
    - 687 -
    Hadi s:
    “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır:
    Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk.
    Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü çıplak) ve öteki kadınları
    kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır.
    İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen
    kokusunu bile alamazlar.”1621
    Biraz da etki-tepki meselesi olsa gerek. Egemen güçlerin bunca saldırısı
    ve zulmüne rağmen çarşılara, pazarlara baktığımızda başörtülü kızlardan
    geçilmiyor. Bardağın neresine bakalım? Hiç yoktan başı örtülü bayanların
    sayısı hâlâ çok sayıda diye sevinelim mi; yoksa, başörtüsü, rûhundan giderek
    soyutlandı, çarşılar başörtülü mankenlerin boy gösterdiği podyuma döndü,
    örtü sokağa (ayağa) düştü diye üzülelim mi?
    Sürpriz olan hangisi? Az-çok kültürlü kızların başörtülü olabilmesi mi,
    yoksa her yönden gayrı İslâmî yaşama biçiminin kuşattığı ve modern Batı
    standartlarını içselleştirmiş, özgürlük putunun kurbanı ve sosyal hayatın,
    sokak ve çarşının tutsağı olmuş başörtülü kızların her aklı başında müslümana
    “bu kadar da yozlaşma olmaz!” dedirtecek anormallikleri mi? Okullarda
    karma eğitimin tezgâhından geçmiş, televizyon dizileriyle büyümüş, kadınerkek
    eşitliğini ve kadın özgürlüğünü bayraklaştırmış, dünyevileşmiş, İslâm’ı
    yeterince bilmeyen, bildiklerini tümüyle yaşamanın getirdiği bedellere hazır
    olmayan kızların çeyrek tesettürü mü?
    Şuurlu müslümanların başörtüsü mücâdelesini önemli bir cihad gibi
    görmelerinin sebebi, onun Kur’an’ın bir emri, tesettürün ayrılmaz bir parçası,
    İslâmî inanç ve yaşama biçiminin dışa yansıyan bir göstergesi, müslüman
    hanımın hayâ ve iffetinin bir işareti olduğu içindi.
    Müslüman hanımın başörtüsüyle birlikte dış kıyafetinin özelliklerini
    özetin özeti mâhiyette hatırlatalım: Müslüman bir kadının yabancı erkeklere ve
    müslüman olmayan bayanlara karşı yüzü, bileklere kadar elleri dışında vücudunun
    tamamı avrettir, örtmeleri gerekir. Hanımların, ev dışında veya yabancı erkeklerin
    yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette
    şöyle buyurulur: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış
    elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık
    edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”1622
    1621] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
    1622] 33/Ahzâb, 59
    - 688 -
    Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir.
    Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş
    sayılmaz. Elbise şeffaf ve çok ince olmamasına rağmen uzuvları belli edecek
    şekilde darsa ve organların şeklini ortaya koyarsa yine tesettür gerçekleşmemiş
    olur. Giyilen kıyafetin, örtünen başörtüsünün, erkeklerin dikkatini çekecek
    şekillerde olmaması, cinsel câzibeyi ortaya çıkarmaması gerekmektedir. (O
    yüzden şekil ve renk olarak sade, daha çok koyu -siyah- renkte giysi ve örtü,
    yirminci asra kadar bütün dünya müslümanlarının riâyet ettiği ölçü kabul
    edilmiştir.)
    Kim ne yorum yaparsa yapsın; başörtüsü Kur’an’ın emridir: “Mü’min
    hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler.
    Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini ve süs taktıkları
    organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar)
    örtsünler…”1623 Başörtüsü teferruat değildir. Allah’ın Kur’an’da emrettiği bir
    farz teferruat, ayrıntı kabul edilemez. Bu mantık(sızlık)la, eğer başı örtmek
    teferruat ise, meselâ göğsü örtmek de teferruattır; çünkü o da aynı şekilde
    farzdır. Başörtüsü, çarpık yorumlarla önemsiz ve hizmet(!) için tâviz verilecek
    basitlikte görülemez, olmazsa da olur denilecek bir husus kabul edilemez.
    Müslüman hanım, Ahzâb sûresi 59. âyete göre sadece vücudunu ve başını
    örtmekle emrolunmamış, aynı zamanda yabancı erkeklerden eziyet görmeyecek
    ölçüde ve iffetli olduklarını gösterecek biçimde cilbab (çekici olmayan ve
    baştan ayağa örten geniş ve kalın bir dış giysi) ile örtüneceklerdir. Bu özellik,
    başörtüsünün şeklini de, başörtüsü dışında dış giyimin nasıl olması gerektiğini
    ve bunun hikmetlerini de içermektedir. Vücudu örttüğü halde dış giysinin
    (cilbabın) içindeki bol elbise, -cilbabsız olarak- nasıl dışarıda tesettür için
    yeterli görülmüyorsa, aynı şekilde elbise desenlerinden daha çekici, allı güllü,
    bol süslü eşarplar ve kadını câzip gösteren kıyafetlerin de tesettürdeki temel
    espri ve hikmeti taşımayacağı bilinmelidir.
    Bilindiği gibi, Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışındahiçbir
    erkeğe ziynetlerini göstermemelerini emretmekte. Ziynet, kadını güzel
    gösteren saç, makyaj, parfüm, takı, mücevherât ve elbise gibi şeyleri içine
    almaktadır.
    Güzel kokudan (parfümden) kaçınmak şarttır: “Bir kadın, güzel koku sürerek
    bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar.
    1623] 24/Nûr, 31
    - 689 -
    Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.”1624 Konuşurken ciddî olma
    mecbûriyeti vardır: “...Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere
    karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse
    ümide kapılır...”1625 Müslüman hanımın davranışı, yürüyüşü ağırbaşlı olmalı,
    dişiliğini, cinselliğini öne çıkarmamalıdır: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri
    anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde
    yürümesinler).”1626
    Tesettürdeki gâye ve hikmet, kadının yabancı erkeklere karşı cinsî câzibesini
    gizlemektir. O yüzden, kadının bileğindeki altın bileziğin gözükmesine izin
    vermeyen din, kadını daha süslü gösteren bir eşyanın, bir aksesuar veya başörtüsü
    ya da giysinin kullanımına da izin vermez. Nûr Sûresi, 31. âyet, kadının yabancı
    erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve ziynet yerlerini) göstermesini yasaklar.
    Hâlbuki şimdiki başörtülerin ve dış giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru
    olması, aranacak ilk vasıf sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken şeyin kendisi
    tümüyle ziynet özelliğine uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir? Tuz yiyeceği
    kokmaktan korur; tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur?
    Başörtüsü, mü’min hanımlara sadece üniversitede farz olmamakta, bülûğa
    erdiği andan itibaren farz olmaktadır. Ayrıca üniversite gibi resmî kurumlarda
    ve erkeklerle kızların karma eğitim yaptıkları ya da içli dışlı oldukları yerde
    sadece başörtüsü değildir farz olan; onu tamamlayan diğer giysiler ve cinsî
    özellik ve câzibelerin tümünden arınmış, fitne ortamına hiç yer vermeyecek
    davranışlar da şarttır.
    Müslüman bayan, erkeklerin de bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya
    yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle
    değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil;
    bir şeydir. Onsuz olmaz ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Kahkaha
    gibi aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar,
    kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan
    çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslümanlarca
    yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması
    gerekir. Erkeklerle ev ortamında otururken bazı hanımların kendi evlerinde ve
    aile dostlarıyla birlikte olmalarının getirdiği rahatlıkla tesettür konusunda daha
    serbest davrandıkları bilinmektedir. Ev ortamında ve güvenilir Müslümanlara
    karşı da olsa, bir hanım yabancı bir erkeğin yanında cilbab denilen elbisesinin
    1624] Ebû Dâvud, hadis no: 351
    1625] 33/Ahzâb, 32
    1626] 24/Nûr, 31
    - 690 -
    üstüne ince de olsa bir dış elbise giyinmelidir. Bu, fazilet cinsinden takvâ için bir
    örtü değil, mecburiyet ve farziyetle ilgili bir görevdir. Bol da olsa pantolon veya
    eteğe benzeyen pantolonlarla tam tesettür sağlanılamaz. Yabancı erkeklerin
    bulunduğu bir ortamda Müslüman hanım, her hareketinde vücut hatlarını belli
    etmeyip tümüyle örten bir dış giysi giymek zorundadır. Müslüman hanımın bu
    ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması,
    hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de
    müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın
    ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar
    verecektir. “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1627
    Allah’tan korkan mü’mine hanımların, sanki zorla, koca ve bazı
    akrabalarının ısrarı ve zorlaması ile örtünüyor gibi, kendilerine hiç
    yakışmayacak bir kıyafete bürünüyorlar. Hâlbuki onlar şuurlarını takvâ
    elbisesiyle de göstermek zorundadır. Ona bakan kimse, bakılacak en küçük
    bir haram olmamalı, kendisine bakıyorlarsa dişiliğini tümüyle gizlemiş birine
    gözleri iliştiği anlayışından gözlerini indirmek zorunda hissetmeliler. Onların
    giysileri, hayâları yani takvâ elbiseleri “bana bakma!” diye haykırmalıdır. Şuur
    ve takvaları giysilerinden belli olmalıdır. Böylece fitneye sebep olmanın vebali
    yerine, başkalarına davet ve tebliğ ulaştırmanın, takvâyı yaygınlaştırmanın
    sevabına nâil olabileceklerdir.
    Tak vâ Elbi sesi
    Takvâ, elbiselerin en güzeli, en hayırlısıdır. İnsanların pek çoğu dış
    görünüşe, giysilerine, ziynetlenmeye pek önem verirler. Dış görünüş ile
    karakter arasında bir bağlantı kurarlar. Elbiselerinin düzgün, yeni ve pahalı
    olmasıyla kişiliklerinin değer kazandığını zannederler. Şahsiyetleri zayıf olsa
    da, elbiseleriyle başkalarının gözünde bir yer edinmeye, ya da başkalarına giysi
    ve süslenme ile etki etmeye çalışırlar. Kimileri için ise elbise kişiliktir, hatta bir
    dünya görüşünün dışa yansımasıdır.
    Bedeni örten, onu sıcaktan veya soğuktan koruyan, ya da ona gerçekten bir
    kişilik kazandıran elbiseler, süs unsurları birer nimettir. İslâm’ın tanımladığı
    ölçülerde kullanılırsa bir şükür sebebi bile sayılabilir. Ancak asıl hayırlı olan
    1627] 33/Ahzâb, 59
    - 691 -
    elbise, takvâ bilincidir. Çıplak bedenlerin örtünmesini sağlayan, çirkin yerleri
    kapatan, çirkin davranışları önleyen, insanı kem gözlerden, hâin bakışlardan,
    şeytanın hile ve tuzaklarından koruyan, takvâ elbisesidir.
    Takvâ (din örtüsü) ile kişi kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek
    şeylerden sakınmaya alır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını savunur, o
    örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir,
    sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir.
    İşte takvâ elbisesi budur: İnsanın rûhunu giydiren ve doyuran elbise...
    İnsanın mânevî dünyasını kollayan bir giysi. Maddî hayatı da zararlı bütün
    unsurlardan, insanı mutsuz eden bütün davranışlardan, kişinin yüzünü
    kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir örtü...
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1628
    Burada Allah (c.c.), giyinmeyi ve onunla dış görünüşü süslemeyi ön plâna
    çıkarıyor. Avret yerlerini örten elbise ile insana bir biçim kazandıran ve onu
    süslü gösteren elbisenin iki yönü vardır. Birincisi, zarûrî örtünme, ikincisi
    ise olgunluğu tamamlayan fazlalıktır. Her ikisi de en hayırlı elbiseye işaret
    ediyorlar. O da, hem görünen, hem de görünmeyen avreti örten ve böylece
    kişiye her türlü güzelliği sağlayan takvâ elbisesidir.
    “Kişi takvâdan bir elbise giymediği zaman, / giyinik olsa da kesin çıplak
    görünür. / insan için en hayırlı şey Rabbine itaat etmesidir. / O’na âsi olanda ise
    bir hayır yoktur.“
    Takvâ elbisesi Allah’tan haşyet duymak, O’na hakkıyla iman etmektir. Ya da
    güzel bir gidiş, vakarla hareket ve sekînedir (huzur duygusudur). İbn Abbas’a
    göre ‘takvâ elbisesi’, sâlih ameldir. Bazı tefsircilere göre ise iman, kimilerine
    göre muttakîlerin âhirette giyecekleri elbise, bazılarına göre de Allah’tan haşyet
    duymaktır. İbn Eslem diyor ki: “Takvâ elbisesi, kişinin Allah’tan ittika ederek
    avret yerlerini örtmesidir.”
    1628] 7/A’râf, 26-27
    - 692 -
    Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani hayâ duygusu
    ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah’ın izniyle maddî-mânevî
    ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha
    güzeldir, sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma bununla olabilir. Zira
    takvâ duygusu, imanı ve irfanı olanlar, zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en
    azından Hz. Âdem ve eşi gibi yapraklarla örtünmeye çalışırlar. Takvâ duygusu
    olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan kurtulmazlar. Böyleleri,
    elbise nimetinin örtülmesi gerekeni örtmesinin, soğuk, sıcak ve rahatsız edici
    çirkinliklerden koruyacak, ya da kötü bakışları def edebilecek, şehvetleri tahrik
    etmeyecek, edeb ve vakar kazanmaya sebep olacak tarafını düşünmezler. Onlar,
    şehvet, kibir ve gururla süslü elbiseler giyerek caka satarlar, saklanması gereken
    yerlerini gösterirler. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin
    örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur.
    Bugün çarşıda, pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü
    bayanların “örtülü çıplak” diye tanımlanabilecek başörtülü yozlaşmanın
    görüntülerini de şöyle özetleyelim: Çarşaf ya da bol ve uzun pardösü benzeri bir
    dış giysinin tamamlamadığı bir kıyâfet. Dış giysi cinsinden bir şey olmaksızın
    sadece başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz, elbise cinsinden bir şey
    giyerek çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle
    yabancı erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…)
    gözükmek.
    Yasak savma cinsinden bile kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok
    kısa ya da çok dar pardösümsü bir dış giysi.
    Başörtünün altından sırıtan çirkinlik: Yüzde makyaj, dudaklarda ruj,
    yanaklarda allık, gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens,
    kaşlarda inceltme ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi acâyiplikler.
    Yani, başörtülü sekreter ve başörtülü tezgâhtar bayanların büyük çoğunluğu
    başta olmak üzere ev hanımı veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle
    yansıtmaya çalışarak entel takılan genç bayanların da önemli bir kesiminin
    çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere benzeme gayreti. Üstü kapalı
    altı havalı, uygunsuz etek üstü türban, altta dar kot pantolon üstte başörtüsü,
    bacakları açık ama başı kapalı tipler; Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu
    dedirtecek şekilde, altı kaval üstü şişhane görüntüsü…
    Süslü kubbesi olan bir câminin alt katının tapınak olarak kullanıma açılması
    gibi bir şey. Başında sarık, ayağında mayo olan imam kıyâfeti ne ise onun gibi.
    Ne var bunda demeyin, sarıklı imamın giydiği mayonun HaŞeMa yani, Hakiki
    - 693 -
    Şeriat Mayosu değil; Batılıların giydiği cinsten iki parmaklık mayo olduğunu
    düşünün. Sakallı ve başında sarığı olan genç bir imamın sosyete plajında
    bakınarak gezinmesi ne ise, aynı ve belki daha ağır değil midir, çarşı ve pazarda
    (hal diliyle “şişşt, baksana bana!” diye konuşan giysi içinde) kendine baktırarak
    gezinen başörtülü kız.
    İkişer kelimelik kısa tanımlarla özetlersek: “Başörtülü açıklık”; “örtülü
    çıplaklık”; “tesettürsüz örtü.” Şunlar da üçer kelimelik: “Cilâlı baş devri”;
    “cennetle cehennem koalisyonu”; “sulandırılmış İslâm’ın görüntüsü”; “zakkum
    aşılanmış çiçek”; “zehir karıştırılmış bal.”
    Konserlerde alkış ve ıslıkla da yetinmeyip dans eder gibi hareketlerle
    tempo tutup sanatçının ezgisine/şarkısına koro elemanı gibi katılan başörtülü
    kızlar kimse tarafından yadırganmıyor artık. Çarşılarda özgürce gezmekle
    tatmin olmayan başörtülü bayanların bir kısmı, deniz kenarlarında, park ve
    pastanelerde özgür takılıyorlar, herkesin içinde şuh kahkahalar atabiliyor,
    çarşıda (şimdilik) kız arkadaşlarıyla öpüşebiliyor, çok rahat tavır ve cıvık cinsellik
    kokan davranışlardan, bazen kol kola bir yabancı erkekle fingirdeşmekten bile
    çekinmiyorlar.
    Peygamberimiz (s.a.s.)’in “giyinik olduğu halde çıplak gibi görünen kadınları,
    Cehennem ehlinden” saymasının1629 sebebi üzerinde düşünülüyor mu dersiniz?
    Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin kokusunu
    dahi alamayacağını belirtmiştir. Kimdir bu örtülü çıplaklar? Bunlar şeriatın
    koyduğu ölçülere uymayan, yani ince, dar ve uzuvları gösteren elbiseler giyen
    ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların
    bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları
    Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını
    söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır.
    Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar
    mı? Bilinmelidir ki, “sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir
    günah da büyük değildir.”
    Hasan Basri gibi: “Siz sahâbeyi görseydiniz deli (öcü) derdiniz, onlar da sizi
    görseydi müslüman (tesettürlü) demezdi” demeyeceğim; daha hafifini tercih
    edeceğim: Günümüz Mekke ve Medine’sinde, hatta Tahran’ında, Afrika’nın
    nice ülkesinde, Malezya’da… erkek ve hanım müslümanlar, bu giysi ve
    davranış sahiplerine hiç duraksamadan kötü kadın damgası vurabilirler,
    kendilerinden saymayacakları gibi, hicaplı/tesettürlü sınıfı küçük düşürdükleri
    1629] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128 Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
    - 694 -
    için ajan muâmelesi yaparlar. Ama Batı ülkelerinde bu kıyafet ve tavrın, tepki
    almadan kabul göreceğinden emin olabilirsiniz. Başörtüsü dışındaki bu giysi
    ve davranışı kendi standartlarında gördüklerinden, “herhalde başı keldir de
    kapatma ihtiyacı duyuyordur veya başına bir bez bağlamaktan zevk alıyordur,
    imaj anlayışıdır, bu tür değişiklikle dikkat çekmek istiyordur” şeklinde
    değerlendirmeler yaparlar. Türkiye’deki fanatik laikler ve Kemalistler gibi
    (çoğunluğun tavrı ve çoğu özelliğiyle) âhı gitmiş vâhı kalmış başörtümsü cicili
    bez karşısında katı ve uzlaşmaz tavır takınmazlar.
    “Bunlar (iki inanç, iki grup) arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara
    (bağlanıyorlar, benziyorlar) ne bunlara. Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar)
    yol bulamazsın.”1630 Hem Allah’ı, hem şeytanı râzı etmeye çalışmak, sadece
    şeytanı râzı edecek gülünç tavırlara, aldatış ve aldanışlara götürür insanı.
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
    öyle davrananların cezâsı ancak dünya hayatında rezillik, rüsvaylıktır; Kıyâmet
    gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan
    asla gâfil değildir.”1631; “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri
    şeriat (dinî kaide) kılan şirk koştukları ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü
    olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler
    için can yakıcı bir azap vardır.”1632 Hakla bâtılın koalisyonu, güzel bir içeceğin
    zehirle karıştırılmışı gibidir. Altısı içinden, altısı dışından tavırlar dinle alay
    etme gibi değerlendirilebilir. Müslümanlığı çok kötü temsil eden kimselerin
    zararları, müslüman olmayanlarınkinden daha büyük olur çoğu zaman;
    akılsız dost ve akıllı düşman misali. İslâm’a en büyük zarar, tarih boyunca
    hep içeridekilerden gelmiştir. Dini yanlış temsil ile “müslümanlar işte böyle!”
    dedirtecek tavizci anlayışa ve kötü örnek olarak dini de küçük düşüren tavırlara
    kimsenin hakkı yoktur.
    Bütün bunların yanında saçının tekinin bile gözükmemesine ciddi özen
    gösterilerek takınılan ve çoğunlukla “bone”li başörtüsü; rengârenk, bin bir
    desen, cıvıl cıvıl. Anadolu’daki fazla kültürlü olmayan bayanların kıyafetinin
    diğer bölümlerinde bu denli yozlaşma olmamasına rağmen, başörtü bağlama
    konusunda biraz ihmalkârlık biraz alışkanlık gereği, yer yer saçlarından bir
    kısmının bazen veya devamlı gözükebilecek şekilde başörtüsünde gevşek
    davranmalarına tam ters bir uygulamayı andırıyor, büyük şehirlerdeki bu
    fotoğraf. Çok kültürlü olmayan halk sınıfından geleneksel örtünmeyi sürdüren
    1630] 4/Nisâ, 143
    1631] 2/Bakara, 85
    1632] 42/Şûrâ, 21
    - 695 -
    bayanlar, başörtü örtme biçimine kadar örfleştirip âdetleştirdikleri şuursuzca
    örtünme görüntüsü sergilerken, onlardan ayrıldığını gösterme ihtiyacı duyan
    ve kültürlü olduğunu düşünen modern örtülü bayanlar da, saçlarını örtme
    konusunda gösterdikleri titizliği; başörtüsünün süslü câzibiyetinden kaçınma
    hususunda, başörtüsü dışındaki giysi ve tavır konusunda (sanki bilinçli ve
    kasıtlı bir tavırla) göstermekten kaçınıyorlar.
    Renk-renk, moda moda başörtüler, atlası, ipeği, yerlisi, ithali, bin bir çeşit…
    Ama, farklı etiketlere, değişik firma isimlerine aldanmayın; hepsinin markası
    tek: “Bak bana!” marka.
    Dışı kâfirleri hâlâ yakmayı sürdüren başörtüsü, içi uzun zamandır
    müslümanları yakıyor. Bâtıl cephesinde yeni bir şey yok; ilkeli de çağdaşı da
    aynı. Batının ve her çeşit bâtılın geleneksel tavrı değişmiyor: Zorla hakkından
    gelemediği hakkı, hile ile yozlaştırıp tahrif etmek. Yaşadığımız coğrafyada da bu
    filmin başörtülü versiyonu vizyona kondu; kanun ve baskılarla alt edemedikleri,
    önünü alamadıkları başörtüsünü cıvıklaştırarak yozlaştırdılar. Light İslâm,
    sulandırılmış, kitabına uydurulmuş, ılımlı müslümanlık diye dillendirilen
    İslâmizasyon anlayışının ne ölçüde tutacağını başörtülüler üzerinde test etti
    global ifsat çeteleri ve maalesef umutlanacakları netice aldılar.
    İmanla, tevhidle bağı koparılan, hiç değilse zayıflatılan ibâdetler, âdetlere
    dönüşür. Başörtüsü de öyle oldu. Kültürsüz halk kesiminde ninelerin,
    hizmetçilerin, temizlikçilerin ya da köylü kadınların geleneksel başörtüsü, âdet
    kabilinden değerlendirildiği için egemen güçlerin bunu hoşgörüyle (en azından
    düşman olunmaya gerekli olmayan, tahammül edilebilir şekilde) karşıladıkları
    bilinen husus. Şehirli bayanların, kültürlü kesimin de başörtüsü, çok yönlü
    yönlendirmelerle âdete dönüştürüldü. Böylece derin egemen güçler, onu irtica
    (yeni adıyla siyasal/İslâmî) simge görmüyor artık; âdete dönüşen başörtüsüyle
    çabuk uzlaştılar. Yeter ki imanın yansıması olarak örtülmesin örtü, yoksa
    bir kimlik alâmeti ve müslümanlık sembolü olmaktan çık(arıl)mış bir bez
    parçasıyla kimsenin bir alıp veremediği olmaz. Bizim açımızdan, yukarıda
    resmedilen şekliyle sorun büyüdü; zâlimler ve düzenbazlar için de o oranda
    sorun olmaktan çıktı başörtüsü.
    Gazinoda, pavyon veya plajda, yani en azından gözlerin haramlarla meşgul
    olduğu bir mekânda başında “imam sarığı” ile dolaşmanın durumuna benziyor;
    çarşı pazardaki dikkat çekici tavırlarıyla başörtülü kızın tavrı. İmamın sarığı
    beyaz olduğundan, en küçük bir leke kaldırmadığı ve hemen göze battığı gibi,
    taç gibi başlara yerleşen ve sarıktan daha simgesel ve ulvî değeri olan başörtüsü
    de, takılan başı baştan aşağı güzelleştirmeli. Yoksa, sarığı ve başörtüsünü
    - 696 -
    kirletenler, farkında olmadan da olsa “din”e düşman kazandırmanın vebâlini
    taşımış olurlar başlarında örtü yerine. İslâm’ı yanlış tanıtıp kötü örnek olarak
    bu modern başörtülü kızlar, bilmeden ve istemeden de olsa İslâm’a zarar
    veriyorlar. Buna rağmen, “Ne biçim “müslüman kız” bunlar, müslüman “kız
    bunlara!” diyemiyoruz. Kendimiz kız(a)mıyoruz, acıyoruz, bu kızlarımıza.
    Bunların konumu, müslümanlığın bu ülkede ne hale getirildiğini gösteriyor.
    Câhil bağlılarının ya da kendini bağlı zanneden mensuplarının dine bakışını
    ele veriyor. Yozlaştırılmış, sulandırılmış, ılımlılaştırılmış dinin başörtü
    versiyonu da böyle oluyor demek ki. Amerikancı müslümanlığın, düzene
    uygun demokrat müslümanlığın, fri takılmanın, özgürleşmenin yansıması
    bunlar. Dine karşı din, başörtüsüne karşı başörtüsü. İçi boşaltılmış tesettür.
    Vitrinci, slogancı tavrın neticesi. Modern muharref müslümanlığın göstergesi,
    hakla bâtılın giysideki koalisyonu.
    - 697 -
    73. HUTBE
    TAKVÂ GIYSISI VE BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR -2-
    Âyet :
    يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ قَدْ انَْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لبَِاساً يُوَار۪ي سَوْاتٰكُِمْ وَر۪يشاً۠ وَلبَِاسُ التَّقْوٰى ذٰلكَِ خَيْرٌۜ ذٰلكَِ مِنْ
    ايَٰاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ لَ ا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ
    يَنْزِعُ عَنْهُمَا لبَِاسَهُمَا ليُِرِيَهُمَا سَوْاتٰهِِمَاۜ انِهَُّ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلهُُ مِنْ حَيْثُ لَ ا تَرَوْنهَُمْۜ انِاَّ جَعَلْنَا
    الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَ ا يُؤْمِنُونَ
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1633
    يَٓا ايَُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ل اِزَْوَاجِكَ وَبَنَاتكَِ وَنسَِٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَا۪بيبِهِنَّۜ ذٰلكَِ ادَْنٓىٰ
    اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1634
    وَقلُْ للِمُْؤْمِناَتِ يغَْضُضْنَ مِنْ ابَصَْارهِِنَّ وَيحَْفَظنَْ فرُوُجَهُنَّ وَل اَ يبُدْ۪ينَ ز۪ينتَهَُنَّ الِ اَّ مَا ظهََرَ مِنهَْا
    وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini
    ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine
    (kadar) örtsünler…”1635
    Parçacı yaklaşım, uzlaşmacı yaklaşımdır. Parçayı bütün sanan, bütünü
    1633] 7/A’râf, 26-27
    1634] 33/Ahzâb, 59
    1635] 24/Nûr, 31
    - 698 -
    asla aramayacak, bütünü hepten yitirecek, bütünle bağlarını koparacaktır. Bu,
    hikmetin yitirilmesi değildir sadece; dinin de yitirilmesine giden yoldur aynı
    zamanda. Parça, bütünden koparılınca bütünün değerlerini kaybeder. Ağaçtan
    koparılan bir dal, bitkiden koparılan bir çiçek, insandan koparılan bir el, göz,
    kulak veya baş kısa zamanda ne duruma düşerse, tesettür ve takvâ örtüsünden,
    ona alt yapı olan iman ve Allah korkusundan koparılan başörtüsü de o duruma
    düşer/düştü. Başörtüsü, diğer İslâmî kıyafetle birlikte ve imana dayanan bir
    davranış/yaşayış biçimiyle değerini alır; bunlardan bağımsız başörtüsünün
    Hindistan’ın millî kıyâfetinden farkı olmaz. Şuurlu ümmete “bu şekliyle
    başörtüsü, uğrunda can verilecek bir değer değildir” dedirtir, sahibine Allah
    indinde rızâ ödülü kazandırmaz.
    Hakları kalmasın, bu manzarada yeşil sermayenin, “başörtülü tezgâhtar
    aranıyor” diye kapısına yazı yazan yeşil holdingden hacı amca tuhafiyecisine
    kadar esnafın, manken tipli başörtülü eleman arayanların, başörtülüleri plajlara
    alıştıran Kapris Oteli ve benzerlerinin, tesettür mayolarının, bu sektörden
    geçinen çeşitli alandaki iş piyasasının, özellikle tekstil firmalarının, ha bir de
    Tekbir(!) giyim ve benzerlerin, onların icadı başörtü defilelerinin büyük rolü var.
    Ama bu roller içinde en önemlisi, başörtüsüz ve başka örtüsüz resimlerin yer
    aldığı boyalı basında bile eleştiri almadan iki-üç günde bir farklı bir giysi ile boy
    resmi çıkan först leydi Emine Hanım’ın rolü ve çeşitli belediye kuruluşlarında
    boy gösteren başörtülü kızların figüranlığı. Olumsuz değişim rüzgârı bu konuda
    da iktidar cephesinden esti. Avrupa Birliği araştırıp öğrense başörtüsünü Avrupa
    kriterlerine uydurdukları için mevcut iktidara ne tür ödül vereceğini şaşırır.
    Giysisiyle kültürlü olduğunu göstermek istiyor kızlarımız; tabii bu kültürün
    İslâmî bir kültür olmadığını önemsemeden. Kimlere benzemeye çalışıyorsa
    onlardan sayılacağını unutuyor. Genç ve özellikle güzel gözükmek istiyor
    sokaktaki ve iş hayatındaki bayanlar. “Örtülü isek, bizim de güzel gözükme
    hakkımız yok mu?” diyorlar; müslüman hanımın cehenneme gitme (erkekleri
    de itme) hakkı araması gibi bir şey bu. Şeytânî düzenlerin oyununa geldi
    insanımız. “Başörtülü bayanlar yeter ki çarşıya pazara dökülsünler, zarûret
    olmaksızın ve uygun ortam aranmaksızın çalışma hayatına girsinler, lisesi
    üniversitesi ve diğer kurumlarıyla düzenin çarkları arasına sıkışsınlar, moda
    oltasına takılsınlar… gerisi kendiliğinden gelir” hesabıyla tuzaklar kuruldu ve
    kolay avlandı kızlarımız. Cennetin bedelini unuttular, ellerindeki Paris biletiyle
    Mekke’ye gideceklerini umdular.
    Tesettür anlayışı konusunda İslâm’la bugünkü müslüman arasında dağlar
    kadar fark oluşmuş durumda. İslâm, sadece başörtüsünü, sadece türbanı
    - 699 -
    emretmiyor elbette. Tesettür bununla bitmiyor. Sınıflarda pardösü çıkarılarak
    etek-bluzla oturan; kanı kaynayan genç erkeklerin ve öğretmenlerin her türlü
    bakış ve tavırlarına, sözle ve gözle saldırılarına muhâtap korumasız bir kızcağız.
    Evinde erkek misâfirlere bile gözükmeyen hacı, hoca çocuğu bu müslüman
    kızların, amfi ve sınıflardaki, kantinlerdeki kızlı erkekli karma eğitim ve
    eritim içinde bulunmasının nasıl bir tezat teşkil ettiği kimsenin eleştirisini bile
    almıyor.
    Üniversitelerde kızlar başörtülü olarak okuyabiliyor. Bu hükümet,
    başörtüsü meselesini çözdü, diye kimileri salakça övgüler yağdırıyor yönetime.
    Başörtüsüne kurban ettiler tesettürü, hayâyı, iffeti. Bırakın takvâ elbisesini,
    normal tesettür değil, başörtülülerin kıyafeti. Başörtüsünü ayağa düşürenlere
    ödül vermek istiyor halk. Tesettürsüz başörtüsünden, İslâm’ın yasakladığı ne
    varsa hepsinin bulunduğu üniversitelere başörtüsüyle girebilmekten başka
    iktidarın yaptığı hayır adına bir şey yok. Bu şekliyle başörtüsünün serbest olması
    mı daha iyi idi, olmaması mı, tartışılır. Bunlardan çok daha önemlisi odur ki:
    Kâfirlerin işgaline uğramış olan müslümanların yaşadığı hemen tüm ülkelerde
    mü’minlerin okullarda imanına müsâade edilmiyor. Putlar ister istemez
    sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri
    söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icrâ ettiriliyor...
    Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken, tesettür
    ve hicab görevini ne kadar yaptığı da şüpheli olan salt başörtüsü serbestisine
    methiyeler düzülmesi mi gerekiyor? Din ve imandan daha mı önemli bu?
    İnsan sadece diliyle konuşmaz. Eskilerin hâl dili dediği iç lisânı da vardır.
    Beden dili denilen, vücudun aldığı şekille, organlarının gösterdiği özel tavırla
    da konuşur. Araştırmaların gösterdiği çarpıcı sonuç; beden dilinin, konuşma
    dilinden çok daha etkili olduğu şeklindedir. Beden dili, sadece organların değil,
    aynı zamanda organların örtüldüğü giysi ile de yakından ilgilidir. Yani, insan
    üzerindeki elbisenin de bir dili vardır, o da konuşur. Dâvet eder, mesâfe koyar,
    karşısındaki ile samimiyet veya resmiyeti ifâde eder. Elbise, aynı zamanda
    bir kimliktir, şahsiyet belirtisidir, örfün tercümanıdır. İnsanın temizliği,
    pejmürdeliği, düzeni, zevki, kültürü, muhâtaplarına verdiği değer ve saygısı
    da giysisinden anlaşılabilir. Her şeyden önemlisi, elbise bazen insanın hangi
    dini tercih ettiğini, ya da diniyle ne tür bir ilişki içinde olduğunu da belirtir.
    Mesajdır giysi, çağrıdır, ya da korunmadır.
    Giysinin temel olarak üç özelliği vardır: Tesettür/örtme, koruma ve süs.
    Bunlar içinde en önemlisi, giysinin insanı örtme özelliğidir, yani tesettür.
    Giysiden mahrum kalmak, çıplaklık, insanı cennetten çıkaran isyanın
    - 700 -
    görüntüsü olduğu gibi, şeytanın bu yolla insanı belâya uğratıp cennete girmesine
    engel olmasına fırsat vermektir. Şeytan Cennette Hz. Âdem ve eşinin çıplak
    olması için bütün planlarını kurmuş ve onların cennetten çıkarılmalarına
    sebep olmuştu. Onlar da birlikte Rablerine yönelip af talebinde bulundular,
    örtündüler ve Allah da onları affetti. “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana ve babanızı
    (Âdem ve Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini
    soyarak Cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin.
    Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz
    Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1636 Hz. Âdem ve Havvâ’da
    isyanın sonucu, Cennetten çıkarılmanın alâmeti olarak ortaya çıkan çıplaklık,
    bu kişilerin nesillerinde Cennete girmeye engel sebeplerden biri, isyanın
    görüntüsü, şeytana uymanın özelliğidir.
    Bir başörtüsü sektörü oluştu; kapitalizmin örtülü versiyonu olarak türban
    rantı ortaya çıktı. Bin bir çeşit desen ve renk cümbüşüyle Doğu zevkine hitap edip
    başörtüsü üreten yüzlerce yerli ve yabancı firma, ithâlatçılar, sadece başörtüsü
    satan mağazalar, başörtü modaları, başörtü defileleri, başörtülüler için özel
    mayolar… İçinde müslümanların da yaşadığı kapitalist düzenlerde finans
    kurumları nasıl bir görüntüyle, hangi görevi yerine getirmek için kurulmuş ve
    düzen açısından nasıl sakıncasız (hatta faydalı) görülmüşse; başörtülü kızlar
    da o amaç için “Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler olan”1637 çarşı ve pazarlara
    çıkarılmıştır. Kapitalizmin nimetlerinden(!) mahrum olmadan fâizden kaçmak
    isteyen kimselerin paralarını piyasaya, dolayısıyla kendi kasalarına çekmek
    isteyenlerin finans kurumları aracılığıyla bu işi yaptıkları gibi; açık saçıklardan
    biraz rahatsız olanların paralarını ve ilgisini çekmenin kapitalistçe yolu oldu
    başörtülü tezgâhtarlar, başörtülü sekreterler. Bunca işsiz erkek varken, bu kızlar,
    hangi özellikleriyle tercih ediliyor dersiniz? Ya da ille bayan gerekiyorsa, niye
    özürlü bir bayan, yaşlı bir bayan değil de; manken ölçülerine uygun yapıda genç
    bayanlar isteniyor? Haa, başlarında mendil kadar bir başörtüsü olacak; başka?
    Başka diğer açık kadınlardan farklı bir durum olmayacak. Telefona bakmak,
    ya da müşteriyle ilgilenmek için manken gibi olmanın avantajını insanî akıl
    ve İslâmî kültür mü, yoksa şeytânî düzen ve sömürücü görüş mü söylüyor?
    Kime ve neye hizmet ettiğini, neyi âlet edip sömürdüğünü para denilen câzip
    şeytan haydi işverene düşündürtmüyor. Peki, ya siz başörtülü kızlar, bunların
    sizi sömürüp kullanmasına, bundan da kötüsü sizin örtünüzü istismar
    etmesine, güzelim örtüyü sizin elinizle katran kazanına koymalarına, dünyada
    1636] 7/A’râf, 27
    1637] Müslim, Mesâcid 288
    - 701 -
    izzetinizin, âhirette cennetinizin çalınmasına nasıl rızâ gösteriyorsunuz? Değer
    mi üç kuruş para veya meymenetsiz insanların keyfi/beğenisi için bunlar?
    Özgürlük mü zannediyorsunuz bu köleliği, bu kullanılmayı, bu metâ ve nesne
    haline getirilmeyi; hâlâ akletmiyor musunuz? Başörtüsünü başınıza aldığınız
    gibi aklınızı da başınıza alın, şeytanın ve şeytanlaşanların oyuncağı, kölesi
    olmayın.
    Düşünebiliyor musunuz, İslâm’ın cihad bayrağını dalgalandırma şerefi gibi
    hanımlara üstünlük verdiren o başların tâcı, kapitalizmin hizmetinde, daha
    kötüsü (söylemesi zor da olsa söyleyelim:) cinselliğin, göz zinâsının hizmetinde.
    Kapitalist ve materyalist dünya her şeyi o denge(sizlik)de tutuyor: Arz
    talep. Üretim ve tüketim için bu böyle olduğu gibi, çeyrek tesettürlü bayanlar
    konusunda da bu böyle: Çıplaklardan hoşlanmayan, hele onlarla asla evlenmek
    istemeyen çok sayıda muhâfazakâr genç erkek var; bunlar için de çarşıda pazarda
    delikanlıların ilgisini kendisine çekmeye çalışan ve bu erkeklerin zevkle bakıp
    (tabii iyi niyetle canım, ona ne şüphe!) hoşlanacağı tipler gerekli. Piyasa şartları
    böyle oluşacak, bir taraftan fitne kazanı kaynarken, bir taraftan başörtüsü
    sektörü piyasaları canlandıracak, her çeşidiyle sömürü artmış olacak. “Günün
    hatta akşamın her saatinde bunca başörtülü kızın çarşıda sokakta ne işi var?”
    diyen bile artık yok. Evi hapishane gibi gören kızlar ve genç kadınlar artık
    sokaklarda göz hapsinde yaşadıklarını, özgürlük adına erkeklerin göz zevklerine
    gönüllü kölelik yaptıklarını ya düşünmüyor, ya da bundan şeytânî şekilde zevk
    alıyorlar. İslâmî ahlâkın sokaklara hâkim olmadığı bugünkü çarşı ve pazarlar,
    hanımıyla erkeğiyle müslümanların, özellikle gençlerin ancak çok zarûrî bir
    işleri varsa, zarûret miktarı çıkıp dönecekleri (benzetme yerinde ise tuvalet gibi)
    mekânlardır. Kapitalistleşen ve Allah korkusundan sıyrılan insanların mâbedi
    ve köle pazarı haline gelen, kapitalizmin can damarı çarşı ve pazarların Allah
    nazarındaki yerini Peygamberimiz belirtiyor: “Allah’ın en çok sevdiği yerler
    mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”1638
    Makyajın rengine uygun başörtüsü ya da başörtüsüne uygun renk ve biçimde
    kıyafet; başörtüsü modası denilen yeni moda türedi. Her dışarıya çıkmadan
    önce ütüden geçirilen, ayna karşısında yarım saat uğraşılarak takılan, kendisine
    verilen para ile Afrika’da bir kadının hayat boyu kendini tümüyle örtecek giysi
    alabileceği bir aksesuar.
    Bu tavırlara bakarak “bu hanımlar kapanmak, Allah rızâsına uygun şekilde
    örtünmek için, nâmahrem bakışlara dur demek için başörtüsü takıyorlar”
    1638] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
    - 702 -
    diyenler beri gelsin; Allah sorarsa bu tavırlara olumlu şâhitlik yapabilecek kaç
    kişi çıkar dersiniz? Cinsel çekiciliği/câzibeyi kitabına/eşarba uydurup gözü
    (haramlara) açık safları kandırmak isteyen şeytan, insana sağdan yaklaşırken
    başörtüsü şeklinde flama kullanıyor olmasın? Yoksa bu yozlaşmış acınası
    başörtülüler, erkeklerin dikkatini bu şekilde daha çok çekmek için başörtüsünü
    yem ve istismar aracı mı görüyorlar? Hayır, başörtüsü erkek alıkları avlamak
    için volta atanların oltaya taktıkları av olamaz, olmamalıdır!
    Hayır, bin kere hayır! Medine’de Kaynuka Oğullarından yahûdilerin, yüzünü
    açmak istedikleri ve onu savunan müslümanın bu zulmü yapanı öldürüp sonra
    şehid edilmesine sebep olan ve Rasûlullah’ın bu olay akabinde uğrunda savaş
    verdiği hanımın örtüsü böyle değildi.
    Maraş’ta savaş pahasına savunulan başörtüsü bu tip başörtüsü değildi.
    Nur sûresi 31. âyette mü’min hanımlarının yakalarının üstüne örtmeleri
    emredilen ‘humur/hımâr’ bu başörtüsü değildir.
    Ahzâb sûresi, 59. âyette mü’min hanımlara emredilen cilbâb; üstlerine
    giymeleri gereken dış elbise, şu çarşı pazarda boy gösteren bayanların giydiği
    pardösümsü giysi değildir, hayır!
    Hz. Âişe annemizin, ensar kadınlarının özelliği olarak anlattığı, başörtüsü
    emrinin hemen ertesi sabahı, sanki başları üstünde karga var gibi örtüler içinde
    sabah namazına gelen kadınların örtüleri değildir bu başörtüsü.
    Yirminci asrın ortalarına kadar dünyanın hiçbir yerinde ve Osmanlı’da
    mü’mine hanımların örtülerinin benzeri değildir bu çeyrek örtüler, namaz
    örtüsüne benzemiyor bu başörtüler.
    Doğuda, insanlar geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken;
    Batıda tam tersi dar, kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı
    ile Doğu özellikleri kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu
    her konuda kendine benzetip kendi kültürünü dayatarak farklılıkları imhâ
    ettiği halde, yine de giysilerdeki bu farklılıklar kısmen korunmakta, özellikle
    dinin bu farklılıkları korumada özel konumu hâlâ direnci canlı tutmaktadır. Bir
    köyün, bir şehrin müslüman beldesi mi, hıristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha
    uzaktan görünen minâresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi; elbise
    de bir kimsenin mü’min mi, kâfir mi olduğunu zâhiren yansıtma özelliğini
    gösterebilir. Zâhirle bâtın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında zannedildiğinden
    çok fazla ilişki vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle
    ötekine baskın çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin
    - 703 -
    sadece dinin zâhiri ile, dinin emirlerine şeklen teslimiyet ve fetvâ ile değil; aynı
    zamanda dinin özü olan takvâ ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takvâ adlı
    elbiseye bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu
    giysi ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan korumaya
    yetmeyecektir. Edep, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifâde edilen bu durum,
    Arapça’da hicab kelimesiyle ifâde edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını
    ortaya koyduğu için, “giysili çıplak” olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi
    kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı veya terliklerini kadınsı bir edâ
    ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler
    kullanmasına engel olacaktır. Haramlara dâvet edici şuh kahkahalar, kadınsı
    cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin kapatamadığı
    şeytanî güzellikleri, yani çirkinlikleri ancak takvâ giysisi kapatır.
    Takvâ giysisi, edep, iffet ve hayâ günümüzün gençlerine doğal ortamda,
    evde, çevrede ve özellikle okullarda çocukluğundan beri veril(e)mediği için
    çeyrek tesettürlüler, yani “örtülü ama tesettürsüz” kimseler ortalığı kaplamaya
    başladı. Takvâ giysisinin önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı
    unsurlardan yalıtılmış şekilde, sadece “başörtüsü” vurgusunun sebep olduğu
    değerlendirilmelidir. İş, bırakın takvâ giysisini, fetvâ boyutunu bile hiçe sayan,
    sanki İslâm’ın tesettür ve hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta
    maskaralığa bile dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhî/şekilsel boyutunu ele alan,
    ama takvâ giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin
    fıkhen câiz olduğundan yola çıkarak yabancı bir erkeğe parmağıyla işaret
    ederek parmağına “haydi gel!” dedirtebilir, gözünü göstermenin câizliğinden
    yola çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki
    sokağı, caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama iş
    gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer giysileri
    ve tavırlarıyla takvâ giysisine hatta düşman olan, ya da şeklen tesettürlü olduğu
    halde İslâmî edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip olmadığı hemen belli
    olan kişinin kapalı kıyâfeti de artık yadırganmamakta, her iki farklı, hatta
    birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir.
    Elbise de konuşur. Evet, kişi, dili aracılığıyla konuştuğu gibi, elbisesi
    aracılığıyla da konuşur. “Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah’tan
    korkan bir müslümanım. Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı
    bulunduğum sosyal hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım.
    Sahip olduğumu düşündüğüm her şey gibi kendi vücudum da bana emânettir,
    Allah’ın emâneti. Onu nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de Sahibi
    bilir. Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri
    - 704 -
    günaha dâvet ederek mülkün sahibine ihânet edemem! Kıyâfet tercihimle
    ilân ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum” şeklinde
    kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü, bugün göz alıcı renk ve desenleri,
    diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla cıyak cıyak bağırıyor: “Hey erkekler, ben
    buradayım, baksanıza! Sizin dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak
    için ben ne paralar sarfettim, kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl,
    yakışmış mı başörtüm, uyum sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar
    veremedinse tekrar bak, bir daha bak! Ha, nasıl olmuşum, güzel miyim, bu
    giysilerimle daha da güzelleşmiş miyim? Cevabını şimdilik gözlerinle ver, e
    mi?”
    Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû
    olmayan cinsel isteklerden ve ona yaklaştıran olumsuzluklardan sakınmak
    ve sakındırmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, hem kendilerinin ve hem
    hanımların iffetini korumak içindir. Bugünkü çeyrek tesettürün bunları
    hakkıyla yerine getirdiğine bin şahit lâzım. Bir şey, maksadından soyutlanarak
    algılanırsa işte böyle sulandırılır, yozlaştırılır.
    Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın,
    toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının
    sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı, koruyucu bir kalkandır. Kadının
    teniyle, derisiyle değil; insanî özellikleriyle topluma katılma arzusudur. Bir
    bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür. İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna
    düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne
    batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine
    karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle
    İmam Hatip’te, üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya
    âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında ve onunla bütünleşen tesettür
    ve müslümanca kişilikte düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir.
    Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah’ın hâkimiyetini kabul edişin
    belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı
    kadınımızın cihadı, örtü de gerçek özgürlük bayrağıdır. Materyalist modern
    insan; imajı, vitrini, kaportayı, yani madde cinsinden ve göz boyayacak
    şeyleri özün yerine koydu. Bunun kadın açısından durumu da şu: Fark edilip
    beğenilmek isteyen bir kadın; teniyle, çekici kıyâfetiyle, dişiliğiyle bunu
    gerçekleştirecek, toplumda bu özelliklerle yer edinecektir. İnsanî erdemlerle,
    hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini ispatlamak, ancak kulluk şuuruyla,
    İslâm kimliğiyle ve gerçekten hür kadınlar için sözkonusu olabilir. Kadın
    edilgenlikten, sömürüden, metâlaşmaktan, nesneleşmekten, kendi nefsine
    köle olmaktan veya kendi nefsine köle olanlara kölelikten kurtulmak ve
    - 705 -
    erkek egemen dünyada hak ettiği saygın yeri almak istiyorsa, bunun yolunun
    kesinlikle tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna dayalı bir yaşayıştan, İslâmî
    bir aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının huzur ve mutluluğuna giden
    yol, çarşı ve pazardan geçmemektedir. Sokakta bulunanlar veya bulunduğu
    sanılanlar, yine bir sokakta kaybedilecek şeylerdir. O olmadan tesettürün de
    olmayacağı, ama sadece kendisiyle işin bitmediği bir başlangıç olan baş tâcı
    başörtüsü, dişiliğin örtülmesi olarak görüleceği yerde, dişiliği öne çıkarmanın
    çarpık bir aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün bir cüzü bile olmayan bu
    bez parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah’ın değil; hevâsının/hevesinin,
    ins ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
    Çeyrek tesettür anlayışı, çeyrek din anlayışı demektir. Aslında, kadınıyla
    erkeğiyle günümüz Türkiye müslümanı, çoğunlukla diğer dinî algılayış ve
    yaşayış konularında da benzer tavır içinde. Başörtüsü, başların üstünde olduğu
    ve sokakta çarşıda (sevinemiyoruz maalesef) çokça başörtülü boşta gezen (ya da
    görücüye çıkıp bir şeyler arayan) kız olduğu için göze batıyor da ondan. Hani bir
    zamanlar yetkili bir Türk büyüğü(!), öyle diyordu ya: “Bu memlekete komünizm
    gelecekse onu da biz getiririz.” Bu sözdeki komünizm kelimesini başörtüsüyle
    değiştirerek aynı sözü söylüyor şimdiki etkili ve yetkililer. Ve getirdikleri
    başörtüsü de bu. “Olmaz olsun böyle başörtüsü!” dedirtmek istiyorlar topluma.
    Önceleri sosyete çıplakları şöyle diyordu: “Biz ne çarşaflılar gördük, ne haltlar
    ediyorlar…” Bu cümleden sonraki ifadeleriyle % 99,9 yalan söylüyorlardı. Ama,
    şimdi artık sadece sosyeteler değil, halkıyla elitiyle, her kesimden insan hem de
    nice gerçek olaylar ve gerçek görüntülerle delillendirerek “biz ne başörtülüler
    gördük, ne haltlar ediyor…” diyebiliyor, hiçbir müslümanın onaylayamayacağı
    cinsten aşırı özgür tavırları, yanındaki erkekle fingirdeşen başörtülüleri ve cıvık
    davranış ve başörtüsüyle taban tabana zıt giysi veya giysisizlikleri, makyajlı
    rujlu, allıklı pudralı, manken yürüyüşlü başörtülüleri gösteriyor.
    Güler misiniz, ağlar mısınız? Ben ağlanılması gerektiğini, ama ağlamaya bile
    vaktimizin olmadığını, bunların bizim insanımız, en azından bizim mesajımıza
    düşman olmayan, bize yakın insanlar olduğunu değerlendirmekten yanayım.
    Bütün bu yanlış/çirkin tavırlar gösteriyor ki, şuurlu müslümanlara, hepimize
    çok iş düşüyor. Eğer biz yeterince İslâm’ı, tevhidi, Allah’ı, O’nun emir ve
    yasaklarını, bütüncül olarak doğru bir şekilde anlatabilseydik, söylediklerimizi
    yaşayabilseydik, çevremizdeki çirkinlikleri nehy edebilseydik bu anormal
    manzaralarla kesinlikle karşılaşmazdık. Nitekim, din eğitimi yönüyle temeli
    sağlam atılmış olan köklü ve sahih din/tevhid öğretimi ve eğitimi/terbiyesi alan
    kızlarda savrulma daha az olmakta.
    - 706 -
    İçinde bulunulan mekânın inanca ve yaşayışa büyük tesiri vardır. Câhilî
    eğitim veren kurumlara, câhiliyye köle pazarlarını andıran çarşı ve pazarlara
    salıverilen insanların da bulunduğu ortamdan etkilenmemesi için çok ama çok
    sağlam bir tevhidî şuura, her bedelini ödemeye hazır güçlü bir imana ihtiyaçları
    vardır. Meyve veren her bitkinin her toprakta yetişmediğini, bazı yerlerin ayrık
    otlarına, kaktüs ve zehirli bitkilere çok müsait olduğunu hatırlayalım. Başında
    güzel meyve cinsinden başörtüsü bulunduran kızlarımız birer fidandır. O
    fidanın her bir yanını ahtapot kollarıyla zehirli sarmaşıklar sarıyor ve meyve
    verecek özünü vampir dişleriyle emmeye çalışıyorsa, öyle bir genç ağaçtan güzel
    bir meyve bekleme şansımız pek olmayacaktır. Balık için su ne ise, tesettür
    de müslüman hanım için odur. Su, balığın, içinde yaşayamayacağı oranda
    pislenmiş, zehirli atıklarla bulanmış ise balığın hali ne olur? Tâğûtî düzeni ve
    kurumları reddetmeden, çocukların aldıkları çarpık eğitimi hatta onaylayan
    bir tavır içinde, televizyonun yetiştirmesine açık şekilde ve nefsânî tarzda
    özgürce, yani başıboş tarzda caddelerde, sokaklarda gezip tozmayı, bakıp
    baktırmayı ihtiyaç sayan kızlarımız yetişirken sonucun böyle olacağını hesap
    etmemiz gerekiyordu. Uzun da olmayan etekleriyle diz altlarını, hele yırtmaçlı
    etekleriyle bacaklarını, kot ve benzeri pantolonla vücut hatlarını, bluz veya
    tişörtle göğüs çıkıntılarını, üstünde hâlâ duruyorsa pardösü demeye bin şâhit
    isteyen mont türünden ve daracık dış giysisiyle belinin inceliğini göstermekten
    çekinmeyen başörtülü kızlarımız, başı açıklara geç de olsa uyarak düşük
    pantolon ve açık göbek modasına da uyar ve teşhirciliğin bu kadar rezilcesine
    de atılırsa şaşmamak lâzım. Başında başörtüsü var ya yeter, o kendini kapalı
    sayıyor. Zaten yozlaşma ve dejenerasyon yavaş yavaş büyüdüğünden toplum
    şaşmıyor, yadırgamıyor, doğal karşılıyor bütün bunları.
    Hicabın, tesettürün içi boşaltılmış, sadece başörtüsü, varsa yoksa türban
    kalmış. Onun da suyunu çıkartarak cıvıttılar; örtüsüz örtü gibi zıtlık ve
    tuhaflıklar ortalığı kapladı. Her şeye rağmen başörtülü kızlar bu ülkenin gülleri,
    fidanları, meyve vermesi beklenen ağaçları. Kökü kuruyan ağacın yaprakları
    da tabii kısa zaman sonra kuruyacaktır. Ağacın kökü iman idi, sulanmadı,
    beslenmedi, gıdasız bırakıldı bu ağaç. Hatta su diye kurutacak zehir verildi
    özellikle resmî kurumlarca. Kuruyan kökün başörtüsü şeklindeki yaprakları
    döküldü. Sulanması gereken bazı fidanlar ise sulanmadı, ama sulandırıldı;
    câhiliyye kültürünün hormonlu bilgi kirliliğiyle yetişen körpe fidanlar
    çürümeye başladı. Hormonla ve yanlış aşılarla özü kaybettirilen, genlerine/
    fıtratına müdâhale edilen ağaçların meyveleri durumundaki başörtüleri de
    kanserojen özellikler taşımaya başladı. Çöplükte gül bitebilir, ama gübrelikte
    gül bitmez; bitse bile kokusu da aldığı gıda cinsinden olur; başörtüsü gibi açan
    - 707 -
    goncası/çiçeği huzur vermek yerine, çirkin görüntüsü ve kocaman dikenleri
    göze batar.
    Türkiye’de İslâm’la savaşan laik putperestler, İslâm’ın hayata yansıyan ve
    kimlik görüntüsü veren özelliğinden dolayı başörtüsüyle birlikte tesettüre
    tavizsiz bir düşmanlık göstermektedir. Bu topraklarda hakla bâtıl arasındaki
    savaş, bazı simgesel alanlarda yapılıyor. O alanlardan biri de başörtüsü denilen
    savaş alanı. Fetö ve elemanları başta olmak üzere başörtüsünü teferruat gören
    ve açmanın en fazla küçük bir günah olduğunu düşünenler, başörtüsünün
    simgesel konumunu, yani İslâm’ın günümüzdeki önemli bir sembolü olduğunu
    görmezden geliyorlar. Sancağın/bayrağın basit bir bez parçası olmadığını, onun
    çok önemli bir misyonu temsil ettiğini kabul eden kimseler, başörtüsünün
    de dâvâ açısından bundan farksız olduğunu unutuyorlar. Bu topraklarda
    her müslüman, başörtüsünü, belki normal ülkelerde ve normal zamanlarda
    olduğundan daha fazla (râyet/sancak gibi) önemsemek zorundadır. Tamam da,
    bu simgesel özelliğin abartılıp putlaştırılmasına da olumlu bakmamız herhalde
    beklenilmemelidir. Tevhidî bağlamından koparılmış dinî özelliklerin insanı ve
    toplumu kurtarması beklenemez. İbâdetlerin âdetleşmesi, ya da modern seküler
    hayatın bir parçası, kapitalizmin işleyen bir çarkı konumuna girmesi, insanı da
    yozlaştıracak ve yobazlaştıracaktır. Olan da budur. Sanıldığının aksine; yozluk
    yobazlık da modern insana geleneksel kişilerden çok daha yakındır.
    Altyapıya önem vermeden, iman ve tevhid vurgusu yapılmadan, takvânın
    gereği olarak hayâ ve edebe atıfta bulunulmadan onu doğuran temel değerden
    yalıtılmış şekilde ve sloganlaştırılarak yalnızlaştırılan “başörtüsü” evet,
    itiraf edilip dillendirilmesi zor olsa da putlaştırmış oldu. Allah’tan bağımsız
    peygamber sevgisi dâhil, her çeşit aşırılık putlaştırma olur da başörtüsü gibi
    baş tâcı putlaştırılmaz mı? Varsa yoksa başörtüsü diyen ve başka hiçbir talebi
    olmayanlara cevap da hak ettikleri cinsten oldu: Öyleyse alın size başörtüsü;
    sosyal alanlardaki sulandırılmış şekliyle alın başınıza çalın!
    - 708 -
    74. HUTBE
    TAKVÂ GIYSISI VE BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR -3-
    Âyet :
    يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ قَدْ انَْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لبَِاساً يُوَار۪ي سَوْاتٰكُِمْ وَر۪يشاً۠ وَلبَِاسُ التَّقْوٰى ذٰلكَِ خَيْرٌۜ ذٰلكَِ مِنْ
    ايَٰاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ لَ ا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ
    يَنْزِعُ عَنْهُمَا لبَِاسَهُمَا ليُِرِيَهُمَا سَوْاتٰهِِمَاۜ انِهَُّ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلهُُ مِنْ حَيْثُ لَ ا تَرَوْنهَُمْۜ انِاَّ جَعَلْنَا
    الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَ ا يُؤْمِنُونَ
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1639
    يَٓا ايَُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ل اِزَْوَاجِكَ وَبَنَاتكَِ وَنسَِٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَا۪بيبِهِنَّۜ ذٰلكَِ ادَْنٓىٰ
    اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1640
    وَقلُْ للِمُْؤْمِناَتِ يغَْضُضْنَ مِنْ ابَصَْارهِِنَّ وَيحَْفَظنَْ فرُوُجَهُنَّ وَل اَ يبُدْ۪ينَ ز۪ينتَهَُنَّ الِ اَّ مَا ظهََرَ مِنهَْا
    وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini
    ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine
    (kadar) örtsünler…”1641
    1639] 7/A’râf, 26-27
    1640] 33/Ahzâb, 59
    1641] 24/Nûr, 31
    - 709 -
    Sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, İslâm’ın istediği gibi
    örtünmemek ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir eziyettir.
    Bayanlara yönelik cinsel tâciz elbette bir eziyettir, zulümdür; ama buna sebep
    olan cinsel tahrik de erkeklere yönelik bir eziyet ve zulümdür. İslâm’ın istediği
    gibi tesettüre, hayâ ve edebe, takvâ giysisine özen göstermeden toplum içine
    çıkan bayanlar, özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet
    yapmakta, onların vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği
    gibi tesettür ve edep içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören
    erkeklerin haklarını gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu olma,
    Allah’a kulluk yapma, haram işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler. O
    yüzden tesettüre ve hayâya tam dikkat etmeyen bayan, kendisine gözüktüğü
    tüm erkekleri taciz ederek kul hakkı suçu işlemektedir.
    Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı
    tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir
    eziyetten de kurtuluyor. Tâciz gibi eziyetlerden, çirkin bakış ve düşüncelerden,
    teklif ve sataşmalardan korunmak isteyen bir bayanın şöyle düşünmesi
    gerekir: “Başkasının bana cinsel tâcizde bulunmasını istemiyorsam, bana ait
    güzellikleri allayıp pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek başkalarının
    bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartmamalıyım.” Halk
    da, bu konuda biraz kabaca şöyle şey eder: “Şey, şeyini şey yapmazsa, şey de şey
    yapmaz.”
    Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete geçen
    söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla
    erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Örtü, erkeğe
    İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu
    yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz
    kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden
    korurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur. Yani örtü,
    kadını ve erkeği günahlardan, şeytanî dürtülerden, fitnelerden, dolayısıyla
    cehennemden korur.
    Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde.
    Kadınsı çekiciliği yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür,
    bir moda olarak düşünülüyor artık. “Tesettür(!) defilesi” denilen ucûbeler,
    bir taraftan talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da arzı körüklüyor.
    Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken
    müslüman bayan, (kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen
    göstermezken) en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye
    - 710 -
    çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden
    saymıyor... Akşam olunca da evindeki televizyonda, Filistin’li kızların dramını,
    Irak’taki kadınlara yapılan zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
    Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun
    tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen,
    çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine
    özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza
    kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da
    erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme,
    takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen
    tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen
    belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer
    dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit
    şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara kızmaktan,
    hatta acımaktan da önce, kadın ve erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini
    doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda
    bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek
    ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire
    koşturmamız gerekiyor.
    Eğer başörtülüler, gerçekten Allah rızâsı için ve O’nun emri olduğundan
    dolayı başörtüsü örtüyorlarsa, Peygamber ihtarları; modadan, yabancı
    erkekler tarafından beğenilme arzusundan ve hevâya uymaktan, şeytanı
    ve şeytanlaşanları râzı etme çabasından daha etkili olacaktır. O yüzden
    insanımıza, özellikle başörtülü tesettürsüzlere şu hadis-i şerifleri hatırlatalım:
    “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır:
    Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk.
    Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü çıplak) ve öteki kadınları
    kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır.
    İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen
    kokusunu bile alamazlar.”1642
    “Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır.
    Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları
    lânetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.”1643
    1642] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
    1643] Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr
    - 711 -
    “Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen
    kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar” buyurmuştur.1644
    “Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü
    diker.”1645
    Âişe (r.a.)’den rivâyete göre, bir gün Ebû Bekir (r.a.)’in kızı Esmâ (ki,
    Peygamberimiz’in baldızıdır) ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna
    girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ!
    Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının
    görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına
    işaret etmişti.”1646
    Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle
    oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm
    çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün”
    buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir?
    O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine
    Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdi: “Evet (o a’mâdır,
    görmüyor), ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi
    koruyun ve tesettüre uyun).”1647
    “Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!”1648
    “Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet
    etti.”1649
    “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler
    de çarşı ve pazarlardır.”1650
    “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle)
    bakmaktır.”1651
    Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah’a (s.a.s.) ansızın bakıp görmenin hükmünü
    sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu.1652
    1644] Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s. 103
    1645] Tirmizî, Radâ 18
    1646] Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104
    1647] Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283
    1648] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
    1649] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
    1650] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
    1651] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
    1652] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
    - 712 -
    “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz...”1653
    “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın.”1654
    “Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet
    elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar.”1655 Şöhret
    elbisesinden maksat, başkalarına câzip görünmek ve fors satmak için giyilen
    elbisedir.1656 İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz
    alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra bürünmektir diye belirtir.
    “Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah,
    alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla
    bakmaz).”1657
    “Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden
    daha
    hayırlıdır.” Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür” buyurdular.1658
    Ve bir âyet-i kerime: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi,
    süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha
    hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye
    onları indirdi).”1659 Daha hayırlı olan “takvâ elbisesi” nedir?
    Takvâ (din örtüsü) ile kişi, kendini korumaya, dinî hayatına
    zarar verecek
    şeylerden sakınmaya çalışır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını
    savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için
    zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden
    saklayan
    nöbetçiler gibidir. İşte takvâ elbisesi budur. İnsanın rûhunu giydiren ve
    doyuran elbise. İnsanın mânevî dünyasını kollayan, yüzünü kızartacak
    bütün
    yanlış hareketlerden koruyan bir mânevî giysi, bir örtünüş ve davranış biçimi.
    Mü’minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlâkı ve namusuna zarar verecek
    davranışlardan onu koruyan bir giysidir takvâ elbisesi. Takvâ elbisesi, sırf Allah
    rızâsı için ve emredildiği gibi, şuurla sevgi dolu teslimiyetle örtünmektir. Takvâ
    elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim,
    yani hayâ duygusu ve Allah’a
    karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah’ın izniyle maddî - mânevî ayıptan,
    çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha güzeldir, sırf
    faydadır. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan
    1653] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
    1654] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hacc 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
    1655] Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030
    1656] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94
    1657] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465
    1658] Ahmed bin Hanbel, II/483
    1659] 7/A’râf, 26
    - 713 -
    kurtulamazlar. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin
    örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale
    getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak
    düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası
    çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin
    istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir.
    Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman
    olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu
    bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka
    çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın
    ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak
    Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.1660
    Bazı bayanların aşırı serbest hareketler içinde, müslüman bir hanıma
    yakışmayacak basit tavır ve başörtülerine uymayacak çirkinlikte kıyafetle
    toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir şahsiyet problemidir. Bu
    davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında
    yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış
    tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan bu çeyrek tesettürlü bayanlar, her geçen
    gün daha da artmaktadır. Ama, bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara
    şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan
    tümüyle uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
    Örtü Allah’a itaatin simgesidir. “Ben, vücudumda geçici bir süre duracak
    olan bir kiracıyım, emânetçiyim” diye düşünmeli insan. Vücuduma ait hangi
    organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir
    ki, hiç bir hakkım yokken bana verilmiş. Bunun bana bir lütuf olarak verilmesi
    karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık olur” diye
    düşünmeli insan.
    “Bu kadar lütuftan sonra... Evet, benim üzerimde hâkimiyeti ve merhameti
    bu denli açık olan Zâta karşı yapmam gereken görev O’nun emir ve yasaklarına
    uymak olmalı. Zira O beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı
    olacağını benden iyi biliyor. Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları
    o işlerin arkasına takan Zat, tesettürde de benim bilemediğim ve göremediğim
    faydaları onun arkasına takmıştır” demeli ve itaat etmeli.
    1660] 63/Münâfıkun, 8
    - 714 -
    İnsan şöyle düşünmeli; “Ben, bana ayda sözgelimi 500 dolar verene
    günümden şu kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum,
    hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın
    yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma
    değerler biçemiyorum. Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı
    halde veren Zâta karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini,
    şartlarını Onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana bin dolar maaş
    veren işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma görevim
    varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve
    işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam; şunu da iyi
    bilmem lâzım: Bana her şeyi veren Allah da bana emrediyor. Bin doları veren,
    hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği
    şeylerle hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle
    sahiptir.”
    Sadece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Dış,
    için aynasıdır. Dışı İslâm’ın anladığı anlamda temiz olmayanın içinin de çok
    temiz olmasına imkân yoktur. Kıyâfetin insan rûhuna etki ettiği de bir vâkıadır.
    O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi
    de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile
    karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hatta karşı cinsi çağrıştıracak
    renklerdeki giysileri de. İşte giysinin insan rûhuna bu etkisi, İslâm’ın uygun
    görmediği tarzdaki kıyâfetin imana da zarar vermesine sebep olabilecektir.
    Aynen gerçek imanın tam tesettürü, takvâ giysisini zorunlu kıldığı gibi.
    İçinde, olması gerektiği şekilde iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü,
    “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde ederken, içinde olması
    gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o hizmet için,
    üniversite için tâviz verilebilecek bir teferruattır, olmasa da olur; ya da haram
    bakışları uzaklaştırmak yerine çekiciliği artıracak şekilde istismar edilebilecek
    bir oyuncak haline gelir. Şimdi ayrı bir risk daha eklendi; tesettürlülerin
    demokratik curcunaya katılıp düzene entegre edilmeleri için istismar malzemesi
    olma riski…
    Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun
    yozlaştırılmasına sebep olabilmektedir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir
    emirdir. Birçok dinî görevin yerine getirilmesiyle başörtüsü ancak İslâmî
    bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve
    davranışları başörtüsünün ruhuyla bağdaşmayan insanının başında ise o sadece
    bir bez parçasıdır. Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arâzinin toprağı
    - 715 -
    gevşekse, yağan yağmur, esen rüzgâr onun toprağını oradan alıp götürüyorsa;
    bu durum, ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. Sağlam bir ev, ancak
    sağlam bir zemin ve güçlü temel üzerine inşâ edilebilir. İşte aynen bunun gibi,
    iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır;
    başörtüsü ise bu binanın çatısı, tesettür/örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki
    çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır. Sağlam bir iman olmadan, başta
    duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis,
    şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup
    gidecek veya başörtülü ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
    Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği
    gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece
    başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle
    yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat
    makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde
    sadece tişörtlü etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece
    tesettürü bile yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ
    elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak; tavır, yürüyüş,
    konuşma, gülme, aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek
    tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak
    tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala
    kala sadece bir başörtüsü kaldı; o da tâğutlara başkaldırı anlamında baştâcımız
    iken; şimdi tâğutî düzenleri güçlendirmeye, başa geçenleri kutsamaya âlet
    olmaya başladı. Vay başımıza gelenler!
    18 ilâ 20. Yüzyıl Türk tarihi, biraz da kıyâfetlerdeki acâyip ve hızlı
    değişimin tarihidir. Tanzimat denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı
    Batılılaştırma çabası, hayatın her alanında olduğu gibi, kıyâfetlerde de büyük
    kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki
    devrimlerle, kop(arıl)ma noktasına getirilmiştir. En önemli devrimlerin
    kıyâfetle ilgili olması, giysinin sadece bir görüntüden ibâret olmayıp oradaki
    değişimin kişinin inanç dâhil, tüm dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola
    çıkılarak yapılmıştır. Tanzimat’la birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına
    alınmış, devlet zoruyla kişiler Batılı giysilere mecbur edilmiştir. II. Mahmut
    zamanında başlamış olan bu faşizan, baskıcı, ceberut tavır, günümüzde de
    hâlâ sürdürülmektedir. Pantolon, ceket ve kravatı devlet dairelerinde zorunlu
    hale getirip “modern kâtip” giysisini dayatma ile yetinilmemiş, Yunanlıların
    başlarına geçirdiği kıyâfet olan fes, II. Mahmut tarafından zorla âlime, câhile
    giydirilmiştir. Müslüman halk, bu Batılı kıyâfetlere gâvur kıyâfeti demiş,
    - 716 -
    bu giysileri zorla giydiren yöneticiye de “gâvur padişah” adını takmıştır.
    Bununla birlikte devlet güç kullanarak bu devrimi uygulamış, ardından nice
    zaman geçtiği halde ve fesin Cumhuriyetle birlikte terk edilmesine rağmen
    câmilerdeki namaz kıldırma memurları (üzerine sarık sararak) hâlâ bu köhne
    devrimi canlı tutmakta devam edegelmiştir. II. Mahmut’tan beri yöneticiler
    kendi güçlerini insanların başlarında görmeyi en büyük hedef saymışlar, baş
    üstünde yer edinemeseler de başın üstünde kendi devrimlerine yer bulmanın
    sadistçe mutluluğunu tatmak istemişlerdir. Adı geçen padişah, kafalara fes
    geçirip kendi egemenliğini başlarda görüp herkese gösterdiği gibi; aynı tavır, ilk
    cumhurbaşkanı tarafından da kafalarda şapka görülmek istenmesiyle ortaya
    konmuştur. Sonra egemenlik ve etkinliklerini başörtüsü yasağı şeklinde halkı
    sürüleştirme zevkini tadarak görmeyi sürdüren zihniyet, bütün bu yaptıklarını
    Batılılaştırma/çağdaşlaştırma adına yaptıklarını ifade etmeyi görev bilmişlerdir.
    Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. Global dünya dini
    olarak dayatılan bu emperyalist dünya görüşü, insanı tek tip haline getirip
    sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye
    giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı
    duymaktadır? Modernizm şeklinde ortaya çıkan çağdaş Batı yaşama biçimi
    ve ideolojisi olan materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini hiçe
    saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan, maldan
    ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten, deriden ibâret, giysiden, kozmetik
    ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir. Batılı(laşmış) insan da kendine
    biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve yaklaştırma olacakmış, toplum
    ifsâd edilecekmiş, erkekler tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılacakmış,
    böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme nice erkekleri de sürüklüyor
    olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette
    demokrasi var; canı ne isterse onu giyer, vücut onun değil mi, istediği gibi
    yapar…
    II. Mahmut’la birlikte müslüman halkın kıyafetine müdâhale edilmeye ve
    resmî kıyâfet dayatılmaya başlanmış, TC kurulur kurulmaz da daha net ve sert
    kıyafet devrimi uygulamaya konulmuş bir coğrafya, müslüman hanımların
    modernleşmesi konusunda diğer ülkelere karşı ilk kötü örneklere de sahne
    olmuştu. 20. Asırda devrimlerle devrilen değerlerle ilgili olarak, önce bin senedir
    giyilen çarşaf çıkar(t)ılmış, sonra peçeler at(tır)ılmış, zarûret olmaksızın yani
    çarşıda pazarda yüzlerin açılması yaygınlaşmıştı. Bilenler ya da hatırlayanlar
    ne kadar kaldı bilmem, hâlâ bazı kitaplarda ve mahfillerde “bol pardösü
    çarşafın yerini tutar mı?” tartışmaları yapılır(dı). Hanbelî, Şâfiî ve Selefîlerin
    - 717 -
    câiz görmediğinden de yola çıkılarak özellikle fitnenin kol gezdiği günümüz
    ortamı gibi durumlarda ihtiyar olmayan bayanların diğer tarafları kapalı olsa
    da, yüzlerini ulu orta açmalarının câiz olup olmadığı gündeme gelirdi. Nereden
    nereye? Bugünkü entel takılan kültürlü bir bayana bunları anlatmak, hele
    takvâ ve azîmeti tavsiye etmek bile ne kadar mümkündür? Bu gidişle, korkarım
    birkaç sene sonraki bu dergiye benzer bir dergide bu yazara benzer bir yazarın
    makalesinin başlığı şöyle olacak: “Şeffaf Başörtüsü Tesettüre Uygun mudur?”
    Ya da “Açık Göbek Modası Başörtülü Bayanlar Arasında Niye Hızla Yayılıyor?”
    “Başörtülü Kızlardan Oluşan Dans Grubu Nasıl Ortaya Çıktı?” Gazete haber
    başlıklarından bazıları da şöyle olacak: “Güzellik Yarışmasına Katılmak İsteyen
    Başörtülüler”, “Başörtülü Şarkıcı ve Sanatçılar Dernek Kuruyor.”
    Bu anlatılanlardan, “bütün başörtülü bayanlar böyle” gibi bir yargı çıkmaz
    elbette. Hayâ ve iffet sembolü, tam tesettürlü, ihtiyaç için çıktığı sosyal hayatta
    dişiliğiyle değil, kişiliğiyle hanım hanımcık yer alan ve Allah rızâsı için
    örtündüğü her davranışından belli olan şuurlu kızlarımızı ve kız kardeşlerimizi
    tenzih ederiz. Üzüldüğümüz şey; bu mücâhidelerin sayılarının giderek azalması
    ve kopmaların, karşı sınıfa transferlerin özellikle okuyan ve hele hele çalışan
    bayanlar arasında hızla artış eğilimi göstermesi.
    Kraliçe Çıplak: Andersen’in meşhur masalındaki çıplak kralın çıplaklığını
    göre göre kabullenip dile getirmekten çekinenler gibi oldu insanımız.
    Başlarındaki taç kabul ettiğimiz başörtüsü ile kral değilse bile bizim mahallenin
    kraliçeleri durumundaki başörtülülerin örtüyü istismar edip yozlaştırmasından
    dolayı “kraliçe çıplak!” diye bağırmayı göze alanlar olmazsa bu çıplaklık
    tüm toplumu mahvedecektir. “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece
    zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişan eder). Bilin
    ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1661
    İslâm düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve baskıcı
    uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada, kendi kimliğimizi
    giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz.
    Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine
    sahip, takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara!
    Kılık kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu
    muhâfaza eden edepli gençlere!
    Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram
    bakışların izi ve lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
    1661] 8/Enfâl, 25

    12. BÖLÜM
    BÜYÜK FİTNE VE TÂĞUTA İTAAT
    - 720 -
    75. HUTBE
    MODERN FITNE ODAKLARI
    Âyet :
    أنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ ? آصَّةً وَاعْلَمُواْ � وَاتَّقُواْ فِتْنَةً ل اَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَ
    “Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere
    dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli
    olandır.”1662
    وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلا لمِ۪يقَاتنَِاۚ فَلَمَّٓا اخََذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لوَْ شِئْتَ اهَْلَكْتَهُمْ
    مِنْ قَبْلُ وَايِاَّيَۜ اتَهُْلكُِنَا بمَِا فعََلَ السُّفَهَٓاءُ مِناَّۚ انِْ هِيَ الِ اَّ فتِْنَتُكَۜ تضُِلُّ بهَِا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي
    ﴾ مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ ﴿ ٥٥١
    “Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları
    sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni
    de bundan önce helak ederdin. Şimdi içimizden bir takım beyinsizlerin işledikleri
    günah sebebiyle bizi helak mı edeceksin? Bu sırf senin bir imtihanındır. Onunla
    dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen bizim velimizsin.
    Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en hayırlısısın” dedi. 1663
    Fitnenin Ortaya Çıkışı ve Zararlar ı
    Peygamberimiz (s.a.s.) kendinden sonra meydana gelecek ve müslüman
    toplumun dirlik ve düzenliğini bozacak çeşitli fitnelerden ümmetini
    sakındırmıştır. Bu fitnelerin özelliklerini de sayarak bunları ümmetine
    tanıtmıştır. Ümmetin birliğini bozan faâliyetler, fırka fırka olmalar, dinî ve
    siyasî çekişmeler, müslümanlar arasında çıkan bağy (azgınlık) gibi olaylar, İslâm
    uğruna çalışma gayretinin azalması, zâlim yöneticilerle mücâdele edilmesi
    gerekirken onlara dalkavukluk yapılması, din bağının zayıflaması, dinden
    dönmelerin artması birer fitnedir. Fitne zamanında bereket azalır, sâlih ameller
    az yapılır, aç gözlülük artar, çıkar ve kan dâvâları sürüp gider, dinî konularda
    câhillik yaygınlaşır, can ve mal güvenliği kalmaz. İnsanlar arasındaki güven
    kaybolur, hak ve hukuka riâyet edilmez. Hatta öldüren niçin öldürdüğünü, ölen
    1662] 8/Enfâl, 25
    1663] 7/A’râf, 155
    - 721 -
    de niçin öldüğünü bilmeyecek kadar her şey birbirine karışır. Haklı haksız belli
    olmaz, anarşi, kaos, huzursuzluk ve emniyetsizlik alıp başını gider. Böyle bir
    fitne ortamında mü’minlere düşen, fitnelere karışmadan, gücü yetiyorsa fitneyi
    önlemeye çalışmak, yetmiyorsa bir kenara çekilip mü’minlerin hayrına duâ
    etmek, ya da fitneyi ve fitneye bulaşma tehlikesi olan işleri terk etmektir.
    Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Kıyâmetten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler meydana gelecek.
    Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü’min olarak
    akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitne zamanında oturan ayakta durandan,
    ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın,
    kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinizin evine
    girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil).” 1664
    Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İhlâs sahibi kimselere ne mutlu! Onlar
    hidayet meşaleleridirler. Her türlü karanlık fitne onlardan uzak kılınmıştır.”1665
    Yine, Peygamberimizden şöyle rivayet edilmiştir: “Biliniz ki, kim Allah’tan
    sakınırsa Allah, onun için fitnelerden bir çıkış yolu ve karanlıklarda bir nur verir.”
    Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsana hatalarının çok olması, amelinin
    azalması, hakikatinin az olması, gece leş olması, gündüz boşta gezmesi, hiçbir şeye
    şevki olmaması tembel ve rahatına düşkün olması fitne olarak yeter.”1666
    Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Her kim fitne ateşini yakarsa, kendisi de yakıtı olur.”1667
    Yine Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Dünyaya bağlanmak, en büyük
    fitnedir.”
    Fitneler karşısında dili tutmak (zamanımızda kalemi de tutmak), fitnelerden
    râzı olmamak, fitneye düşenler arasında uzlaştırıcı olmaya çalışmak, kendi
    yandaşına değil; hak ve adâlete destek olmak en iyisidir. Mü’minler fitne
    ortamını Peygamberimiz’in târiflerinden hareketle tanırlar ve mümkün olduğu
    kadar kendilerini bu zararlı fitnelerden korumaya çalışırlar. Fitneler bazen
    yavaş yavaş ortaya çıkar. İnsan kimi kez bunun farkında olmayabilir. Bir yere
    fitne girince de orasını kolay kolay terk etmez. İyi düşünmedikleri ve iyi hesap
    etmedikleri için fitneye bulaşanlar, pek çok zarara uğrarlar ve çoğu zaman fitne
    içinde olduklarını bile düşünmezler.
    1664] Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101; Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488; Buhârî
    Fiten 31
    1665] et-Terğib ve’t-Terhib, 1/54/5
    1666] Kenzu’l Ummâl, 43839
    1667] Gurer’ul Hikem, 9163
    - 722 -
    Fitneler bazen de Din’de grup grup (fırka fırka) olmak yüzünden de çıkabilir.1668
    Herkes kendi görüşünü en doğru kabul eder, başkalarını bâtılda, yanlışta ve
    sapıklıkta görürse, müslüman cemaat arasına fitne girmiş demektir. Bunun
    sebebi kimilerinin grubunu veya cemaatini, o gruba ait görüş ve prensipleri
    Din’in önüne koymasıdır. Bu hataya düşenler bundan sonra başkalarına “öteki”
    gözüyle bakmaya başlarlar. Bu yanlış bakış açısından da anlaşmazlıklar, fitneler
    ve kavgalar doğar. Bundan dolayı hiç kimse bağlı bulunduğu grubu, cemaati,
    hizbi Din’in ilkelerinin önüne koymamalıdır.
    Fitne zamanında yalan artar, ilmin getirdiği ölçüler dinlenilmez, gerçekler
    bir işe yaramaz. İlim ve gerçekler çok rahatlıkla istismar edilir, hatta fitneyi
    artırıcı bir şekilde kullanılır. Herkes kendi görüşünü doğru kabul eder ve onu
    gözü kara bir şekilde savunur. Fitneye bulaşanlar için din ve onun hükümleri
    lafta kalır. Kişilere ve gruplara câhillik yön verir, akl-ı selimden çok hevâlara
    uyulur. Fitneye düşenlerin hedefleri belli değildir. Kör kuyuya taş atanlar
    gibidirler. Fitne zamanında dinî hükümlerle, fitneye yön veren güçler arasında
    derin bir uçurum meydana gelir. Bu bir anlamda zorba güçlerin müslümanların
    yönetimini ellerine geçirip İslâm’ı ve onun hükümlerini yürürlükten
    kaldırmalarıdır. Onlar, insanlara dinin emir ve yasaklarının zor olduğunu
    aşılarlar. Dinden dönmeyi teşvik ederler ve bunun alt yapısını hazırlarlar.
    İnsanlar zengin olsa bile Allah yolunda harcama ahlâkı azalır. Asâletli ve yüce
    karakterli insanların sözü dinlenmez. Meydan âdi ve kötü kimselere kalır.
    Değerlere hücum edilir, haysiyetlere dokunulur, belki canlara bile kıyılır. Böyle
    bir ortamda hak ve adâletten yana olanlar, şeref ve haysiyetine değer verenler ile
    İslâm’a gönül verenler; ölümün yaşamaktan daha hayırlı olduğunu düşünürler.
    Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün
    nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla
    insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler.
    Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora
    bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı
    müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer
    fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya
    zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin
    bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında
    bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve
    giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah
    rüzgârları birer fitnedir.
    1668] 23/Mü’minûn, 53
    - 723 -
    Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı
    derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir.
    Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler,
    müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman;
    içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye
    uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor.
    Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı
    denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve
    bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır.1669
    İslâm tarihinin ilk dönemlerinden siyâsî sebeplerle ortaya çıkan iç ihtilâf
    ve sürtüşmeler, âlimlerce fitne olarak değerlendirilmiştir. Hz. Osman’ın şehid
    edilişi ilk fitne olarak kabul edilmiş, Cemel ve Sıffîn vakaları, Hz. Ali’nin
    şehâdeti, Muâviye’nin meşrû halifeye isyanı ve oğlu Yezid’i kendisinden sonra
    devlet başkanlığı için veliaht seçip insanlardan zorla beyat alması, onun da
    Hz. Hüseyin’i şehid ettirmesi, yani Kerbelâ fâciası gibi ümmet içinde ve devlet
    bünyesinde ortaya çıkan karışıklıklar büyük fitneler olarak kabul edilmiştir.
    Bu tür fitneler sonucu birçok müslüman hayatını kaybetmiş, yeni yeni bâtıl
    mezhep ve anlayışların ortaya çıkmasına bu fitneler sebep olmuştur. Açılan bu
    çeşit yaraların kanları zamanımıza kadar dinmemiştir.
    Fitnenin duayeni; ilk fitneci, İblis’tir. İlk cinâyet işleyen, haksız yere kan
    döken Kabil; dini yozlaştırıp, yöneticilerin arzuları doğrultusunda hakka bâtılı
    karıştıran din tüccarı Bel’am; zorbalıkta Nemrut; kendini tanrı ilân etmek
    sûretiyle Firavun; Muvahhidleri putçuluğa çağıran Sâmirî; Hakka sırt çevirme,
    kibir, kin ve nefretle, İslâm düşmanlığıyla yahûdi; tâğut ve müşriklerin gizli
    işbirlikçisi ve ajan provakatör özelliğiyle münâfık; Mekke’li müşriklerin içinde
    tevhid düşmanlığının simgesi Ebû Cehil “fitne” tarihi konusunda isimleri lânetle
    anılan öncüler durumundadır. Bütün bu isimler, kendi özellikleri içinde fitnede
    farklı bir çığır açtıkları için, tâkipçilerinin günahlarının bir mislini de kendi
    üzerlerine alacak kadar nefislerine zulmeden kimliklerdir. Bunlar, tarihî kişilik
    olmaları yanında, her devirde ve her ülkede görülebilecek semboller, prototipler
    olarak da değerlendirilmelidir. Allah’ın hükmünü uygulamadan kaldırıp beşerî
    ideoloji ve tâğutî düzenleri insanların başına büyük fitne olarak musallat eden
    kimliği de fitne duayenleri/pir ve üstadları arasında unutmamak gerekecektir.
    Emperyalizm, hakkı olmayanı gasbeden uluslararası sömürü ağının plan
    ve program odağı, eylem biçimi anlamına gelir. Emperyalizm ve siyasal,
    1669] Hüseyin Ece, İslâm’ın Temel Kavramları
    - 724 -
    sosyal yansımaları, son çağların büyük fitnesidir. Çağdaş insan, her yönüyle
    sömürülmekte, ezilmekte ve fitneye uğramaktadır. Hukuk sömürüsü, kültürel
    sömürü, ekonomik sömürü, ahlâk ve din sömürüsü, yer altı ve yerüstü
    zenginliklerin sömürüsü, eğitim adına, özgürlük adına, moda adına yapılan
    sömürü, savaşla, katliâmlarla yapılan sömürü...
    İnsanların ezilip sömürülmesi için zayıf bırakılmaları gerekir. Birey ve
    toplumu zayıf düşürebilmenin en etkili yolu da anlayış ve yaşayış olarak “din”
    ve ona bağlı dinamikleri yozlaştırmaktır. Dinin yozlaşması, tahrifle, kavram
    kargaşasıyla, hakka bâtılı karıştırmak sûretiyle, dinin hâkim olmasına giden
    yolları tıkamakla, insanları dinlerini yaşayamayacak şekilde dinden soğutmak,
    câhil bırakmak vb. şekillerde olur. Bütün bunlar, toplumu derinden sarsan
    büyük fitnedir. Fitne, toplumu yok eden ve güçsüz bırakan en güçlü silâhtır.
    Fitne başı olan tâğut ve zâlimler, bu silâha toplum içerisinde bulunan uygun
    karakterleri kullanarak veya uygun kimlikleri bizzat yetiştirerek sahip olurlar.
    Uygulanan kapitalizm ve materyalizm gibi fitne zihniyetiyle insanları tüketim
    köleleri haline getirenler, karınlarını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen
    insan tipi oluşturmakta, düşünce, tefekkür, ibâdet ve cihad gibi insanı insan
    yapan temel dinamikleri devreden çıkararak sömürü fitnesini alabildiğine
    yaygınlaştırmaktalar.
    Çok yönlü işgal güçlerinin keşif kolu durumundaki oryantalizm
    (şarkiyatçılık) ve misyonerlik çalışmaları, yahova şâhitlerinin insan avlama
    yöntemleri, modern fitne odaklarındandır. Çağdaş fitne tarikatı olan mason
    cemiyetleri, lions ve rotary klüpleri de yahûdi emperyalizminin ahtapotvari
    kollarıdır. Filistin’de kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün müslümanlara kan
    kusturan terörist İsrâil adlı açık fitnenin yanında; gizli veya değişik kamuflajlar
    içinde siyonizm fitnesi, İsrâil’le işbirliği çerçevesinde insanları yahûdi çıkarları
    doğrultusunda yönlendirme ve denetime almaya çalışıyor. Müslümanların
    yaşadığı ülkelerde halktan gizli olarak askerî faâliyetlerini sürdüren üsler de
    ayrı bir fitne organizasyonundan başka bir şey olmasa gerekir. Üsler aracılığıyla
    insanları gözleyen fitne odakları, yeryüzünü parsellemenin ötesinde, uzaya bile
    uydular yerleştirerek mahremiyet ve sır diye bir şey bırakmamaya çalışıyor;
    gökyüzünde de üsler kurma gayreti gösteriyorlar. Gizli haber alma teşkilatları
    olan başta, CIA, MOSSAD ve KGB gibi sınır ve ülke ayrımı gözetmeden herkese
    yönelik her çeşit fitnenin tezgâhlanıp uygulandığı yerlerdir. Bunları örnek alan
    ve yer yer işbirliği yapan müslümanların yaşadığı memleketlerdeki istihbârat
    örgütlerini de unutmamak gerekir.
    İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir;
    - 725 -
    hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik (mezhep
    bağnazlığı), cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik düşkünlüğü,
    para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği,
    ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku,
    ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifadeyle, bugünkü kullanımıyla
    ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen
    tv.nin, okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının,
    yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve
    yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arzettiğini
    unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği
    haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere
    bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an,1670 bizi fitne kaynaklarına
    karşı uyarmaktadır.
    Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını
    da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet
    politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette
    fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini
    ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar
    papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din
    adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve
    kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve
    modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye
    karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır.
    Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan
    fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı
    uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir.
    Güncel Fitnelerden Bazılar ı
    Devlet, devleti temsil eden modern kutsallar, tâğutlar ve yüceltilen tağuti
    değerler…
    Particilik, hizipçilik, bağnazlık…
    Müzik, spor tutkunluğu, futbol fanatikliği…
    Cep telefonu bağımlılığı, internet tutkunluğu, dizi hastalığı…
    Aşk ve karşı cinse karşı aşırı ilgi ve saplantılar…
    1670] 49/Hucurât, 6
    - 726 -
    Eğlence ve rahat düşkünlüğü, marka ve lüks takıntısı…
    Parayı tanrılaştıracak kadar sevmek, paraya sahip olmak için her yolu kabul
    etmek…
    Ümmet arasında, farklı gruplar ve cemaatler arasında tefrika ve tekfir…
    Çok çeşitli hurâfe ve bid’atler…
    Irkçılık, kavmiyetçilik, hemşehricilik…
    Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”;
    toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına
    karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet
    ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak
    kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan
    günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle
    uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da
    namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve
    dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır?
    Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük,
    doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman,
    öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı,
    onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne
    kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır.
    Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş
    müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi
    rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan,
    yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve
    imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi
    yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine
    kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere
    hâkim kılma mücâdelesi şarttır.
    Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak
    kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifadeler kullanırken,
    muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifadeleri cihad eden
    samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar
    benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak,
    tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri
    fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin
    kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle
    - 727 -
    dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün
    edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını
    kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek
    verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen,
    yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır.
    Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı,
    gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
    - 728 -
    76. HUTBE
    SIYASÎ OTORITENIN TUĞYÂNI TÂĞUT KIMDIR?
    Âyet :
    لَ آاكِرَْاهَ فيِ الدّ۪ينِ قدَْ تبََينََّ الرُّشْدُ مِنَ الغَْيّۚ فمََنْ يَكْفُرْ باِلطاَّغُوتِ وَيؤُْمِنْ باِللهِّٰ فقََدِ اسْتَمْسَكَ
    بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَ ا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
    Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde
    kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa
    yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 1671
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın
    doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl iz‘an sahipleri de onlardır.” 1672
    Hadi s:
    “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 1673
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama
    yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve haddini
    aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır.
    Bu tuğyan türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç
    ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini
    ilgilendirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazan insanı rubûbiyet iddiasına kadar
    götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya
    nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik iddia etmekle olur. “(Adamlarını)
    topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi.” 1674
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyanıdır. Onun haddini
    aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet dâvâsı güdecek kadar
    1671] 2/Bakara, 256
    1672] 39/Zümer, 17
    1673] İbn Mâce, Fiten 20
    1674] 79/Nâziât, 23-24
    - 729 -
    gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek kadar da
    insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt
    almak için, Firavun’un tuğyanını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri
    tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun otorite tuğyânıyla imtihana
    tâbi tutulduğunu gösterir. “Musa’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona
    Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyan etti (azdı).”1675
    Buradaki tuğyanı, hem Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara karşı haddi aşmak
    olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya karşı başkaldırdı; halkı
    köleleştirmek ve onlara zulmetmek suretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyanın zirvesine ulaştı. O, bu bâtıl
    iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunlarına
    uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat etmelerini
    yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin
    Râzî’nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin
    terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size âlemde emredecek
    ve yasak koyacak da ancak benim!”
    İn sanlara Zulüm de Siya sî Otoritenin Tuğyan ıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu İrem’e?
    Ki şehirlerarasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan Semûd’a? Ve
    kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda çok kötülük
    etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin
    her an gözetlemededir.”1676 Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah
    işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
    sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence edeceği
    kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence
    ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir.
    Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve
    zâlim yöneticiler, Allah’a isyan edip başkaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta
    da haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    Tuğyâna Kar şı Müslümanlar ın ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyanın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri olan
    Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyan, küfür, şirk ve
    1675] 79/Nâziât, 15-17
    1676] 89/Fecr, 6-14
    - 730 -
    zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”1677 Çünkü
    şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan
    etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyandır. İman açısından tuğyan
    içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır.
    Firavun’un tuğyanı buna örnektir. Uygulama açısından tuğyan ise, zulüm ve
    haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı
    gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.1678
    Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler
    tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı
    hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
    önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü
    söylemektir.” 1679
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle
    doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı
    Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakîh ve muhaddislerin, Haccac’ın
    tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına başkaldırmaları gibi. Medine’nin
    ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen, malmevki
    ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından
    yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve onların
    kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı reddeden Said
    bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin
    Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda
    vermeyince ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu destansı
    mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.)
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
    için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle şehid
    edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife Mansur’dan
    haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi
    üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından
    zulüm ve işkence gören, hatta idam edilen âlimler çok sayıda âlim vardır. Bu
    konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne getirirsek, hemen meşhur bütün
    âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf
    Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub,
    1677] 31/Lokman, 13
    1678] 5/Mâide, 45
    1679] İbn Mâce, Fiten 20
    - 731 -
    Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed Bâkır
    es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyan (zulüm), ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
    yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
    taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle ve
    yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun
    gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir.
    Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet; onun zıddı
    ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta
    kendileridir.” 1680
    Siya sî Otorite ve Yöneticinin Tuğyân ını Başkalar ına
    Ula ştırma sı/Tâğut ’la şma sı
    Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi
    tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların dünya
    hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece diğer insanlar
    da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın hükmünü bırakır,
    tuğyankârların hükümleriyle muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara
    hem ibâdet etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan
    birinci tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını
    haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye
    girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut
    bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut,
    kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât,
    yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de baş aşağı bu
    karanlıkların içine yuvarlar.1681 Böylece, tâğutun peşinden gidenler, onu velî/
    dost edinmekle ona ibâdet etmiş1682 olurlar. Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’
    silahıyla tâğuta küfretmeleri, onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu
    hükümlerle muhâkeme olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman
    etmiş olurlar.1683 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri
    böylelerinin ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.1684 Böylelikle, şirk toplumunun
    üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani heva ve hevesi ile
    1680] 5/Mâide, 45
    1681] 2/Bakara, 257
    1682] 5/Mâide, 60
    1683] 4/Nisâ, 60
    1684] 5/Mâide, 64
    - 732 -
    yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur; tevhid toplumunun
    yerini alır veya karşısına geçer.1685
    Tâğut Kimdir ?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve
    her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında
    kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek
    üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan
    veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’an-ı Kerim’de:
    “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’ diye
    (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”1686 İnsanlar, sadece Allah’a kul
    olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler
    Allah yolunda cihad ederler; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.”1687 Yani
    insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun
    dışında üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce
    indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın?
    Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar.
    Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”1688
    Kur’an’daki konuyla ilgili bütün bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte
    fayda vardır: Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir.
    Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede1689 Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle beraber,
    ihtilaf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve Peygamber’in sünnetinden
    kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini
    isteyen kişinin iman iddiasını Allah reddetmektedir.”1690
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre
    kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah’ın hükümlerine
    mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedir. Dolayısıyla
    bütün demokratik sistemler, bu noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir
    anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile,
    İslâm’ın dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
    yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
    1685] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 320-321
    1686] 16/Nahl, 36
    1687] 4/Nisâ, 76
    1688] 4/Nisâ, 60
    1689] 4/Nisâ, 60
    1690] İbn Kesir, 1/519
    - 733 -
    galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır ki,
    tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine “hayır “ demiş, küfretmiş
    durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla
    değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin,
    tâğuta kulluktan kaçının” diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
    hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücadele vermeyen kimse, ne
    kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez. 1691
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana
    da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen,
    Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut,
    bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a
    bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün
    bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır,
    sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna
    göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.1692 Tâğutu
    reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum,
    aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
    Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah ve Rasülü’ne tâbi
    olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç,
    taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya
    araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan herkes için
    kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın kullarının hâkimi
    olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.
    Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye
    zorlarsa, o zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
    lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe
    Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır.
    Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi
    olur.1693 Tâğut, ilahî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite demektir.
    Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasülü’nü
    nihâî otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 1694
    1691] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 316-317
    1692] 2/Bakara, 256
    1693] Mevdûdi, Tefhimü’l- Kur’an, İnsan Yay., c. 1, s. 202
    1694] Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    - 734 -
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki her
    çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam tâğuttur. Tâğut,
    Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir. Zira insan, ülûhiyet
    özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adaletin ve hakkın ta kendisi olan
    şeriatın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve
    kendi haddini aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
    sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi
    olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler.1695
    Yusuf el-Karadavî’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
    rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur. Tâğut, kulun haddi
    tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin
    tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet
    ettikleri, tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
    ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların
    durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve
    itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz. 1696
    Nisa, 76. Âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı şey,
    nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut, itaatte Allah’a ortak
    koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır.
    O’nun dışındakilere O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini
    Allah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak
    nitelemektedir.1697 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat
    tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır.1698
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin,
    putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen tüm kötülüklerin
    sembolü. Bu sembol, bazan kendini Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir
    yönetici, bazan cansız bir eşya, bazan bir ideoloji, bazan da şeytan, uğur, şans,
    talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilahlaştırdığı her şeydir. Daha
    doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak
    isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan etmiştir. İşte tâğut, o
    insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat eden
    de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de
    münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur.1699
    1695] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an, c.3, s. 269
    1696] Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Yay., s. 57
    1697] 16/Nahl, 36
    1698] 4/Nisâ, 60
    1699] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
    - 735 -
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
    aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut, tuğyanı yaşayan ve
    yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları olan grubun
    genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut bulunur. Tâğutların, kabile
    çapında, millet çapında olanları yanında bölgesel ve enternasyonal olanları da
    bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de
    olabilirler. Hatta İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
    birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik bir
    düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle olunca tâğutî
    sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Mesala, Muhammed İkbal,
    emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut
    verdikleri organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
    gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada
    evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini
    kullanıyor. 1700
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil, tâğutî
    rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist vs.) çağdaş devlet
    modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına itikat etse, irtidat etmiş olur,
    yani dinden çıkar. Kim, insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi
    bildiğini iddia ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
    etmeye gayret ederse “ilahlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu
    iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akidesini parçalamış,
    ilahlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir. Bu açıdan
    “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı
    dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
    geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına tatbik
    edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu gün
    dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki
    meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış
    görünmektedirler. 1701
    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki tanrısı var
    olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya tevhid dinine mensup
    olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi için yegâne ilah edinmiş; ya da
    şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına
    1700] Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 562
    1701] Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, Düşünce Yay., s. 140
    - 736 -
    ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
    demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu bakımdan
    profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu kimseler, bir yandan
    Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken, diğer yandan İslâm’ın açıkça
    emrettiği ve yasakladığı şeylere ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına
    kabulleri arasında yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de
    küfre yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa
    siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet gününde de
    azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 1702
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz. Bu iki olgu,
    ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği kalpte bir diğerine
    yer yoktur. Mü’min, kâfir ve münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber
    bir veya birkaç dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
    bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere,
    herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duymaması, mü’minin bütün
    bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam
    biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde
    egemen olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
    bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez bir
    gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek, manasının derinliklerine
    dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut
    kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve
    kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî
    bir sorumluluktur.
    Siya sî Rejimler , Hüküm ve Yetkiyi Allah ’tan Alm ıyor sa Tâğuttur
    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejimlerdir
    ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah’ın hükümlerine
    muhalefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir.
    Bir kimse; Allah’a, ahirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa;
    fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin
    hükümlerini kabul edip itaat etse, böyle bir kimsenin irtidadına hükmedilir.
    Zira insanları yaratan Allah’tan başkası, insanların nasıl idare olunacağı
    1702] 2/Bakara, 85
    - 737 -
    hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine
    sahip değildir. Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği
    insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah katında
    üstünlük, sadece takvâ iledir.1703 Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra,
    Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip, hevâ ve hevesleri doğrultusunda
    hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık” iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla
    Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da,
    tevhid akidesinin dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır.
    Tâğut, devlet sistemlerini, ahlakî değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana
    zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut, müslümanı dört
    yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana müslümanca hayat hakkı
    tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında, O’nun hükümlerine karşı
    tuğyan eden ve insanların üzerinde ilahlık iddiasında bulunan otoritelerdir.
    Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır.1704
    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hâkimiyet
    kayıtsız ve şartsız insanındır” sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına
    göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu
    siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir
    ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî” özellikleri taşırlar.
    Kelime-i şehadet getirerek, başka ilahları ve tâğutları reddeden müslümanlar,
    bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük
    çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten
    nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş
    dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız
    yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.” 1705
    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
    gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye
    güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar,
    zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan
    çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir.
    Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında
    ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır:
    1703] 49/Hucurât, 13
    1704] 4/Nisâ, 76
    1705] 11/Hûd, 113
    - 738 -
    “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.”1706 Allah, Firavun’u
    helak edince, onları da helak ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte
    onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.”1707 “Biz de onu (Firavun’u)
    ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!” 1708
    Tâğut tanımına girenler şunlardır:
    a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
    b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan düzen ve
    düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
    c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    d- Şeytan tâğuttur.
    e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler
    tâğuttur.1709
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan,
    Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan
    askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri,
    rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı
    İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.1710
    Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi, sadece sözle
    yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî hayatta neticeler
    doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak lazımdır. Bu
    savaşın gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle
    savaşmak,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut
    olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.
    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan
    mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için
    olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tâğutla
    mücadele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta
    1706] 28/Kasas, 8
    1707] 20/Tâhâ, 78
    1708] 28/Kasas, 40
    1709] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 869
    1710] Bk. 2/Bakara, 256
    - 739 -
    karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.1711 Tâğuta ve ondan
    yana olanlara karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir
    ki, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden
    ve onunla mücadele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan
    ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”1712 Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen
    onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma
    yoluna gitmeye mecbur kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya
    getirmek olan nifakın ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin
    dostluk gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir.1713
    Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu bir arada
    yaşatmağa çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler.
    Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın
    yaşayan bir toplumsal ve siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve
    tâğut hâkimiyetini bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini
    isteyen niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ
    göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk
    vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini zaruri görmekle, tâğut
    egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet ölçülerinin yaşanmasını isteyen
    niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut
    dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça
    veya tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür.1714
    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri ile
    ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost tanımak
    sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet, sanat, ticaret,
    memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak noktası
    olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor:
    Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu
    Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar (çizgiler)
    çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde kendisine çağıran bir
    tâğut vardır.” buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki bu (İslâm) benim dosdoğru
    yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolundan
    saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınasınız diye
    size bunları emretti.” 1715
    1711] 4/Nisâ, 76
    1712] Sahih-i Müslim; Riyâzü’s- Sâlihin, II, no: 1346
    1713] Bk. 2/Bakara, 257
    1714] Bk. 4/Nisâ, 60
    1715] 6/En’âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Yay, c. 2, s. 41
    - 740 -
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu
    ahirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk;
    hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve
    cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1716 Bu iki
    inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün
    değildir!
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
    O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”1717
    1716] 39/Zümer, 17-18
    1717] 4/Nisâ, 76
    - 741 -
    77. HUTBE
    TÂĞUTA İBÂDET/TAPINMA
    Âyet:
    لَ آاكِرَْاهَ فيِ الدّ۪ينِ قدَْ تبََينََّ الرُّشْدُ مِنَ الغَْيّۚ فمََنْ يَكْفُرْ باِلطاَّغُوتِ وَيؤُْمِنْ باِللهِّٰ فقََدِ اسْتَمْسَكَ
    بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَ ا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
    Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde
    kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa
    yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 1718
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın
    doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl iz‘an sahipleri de onlardır.” 1719
    Andolsun biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’ diye
    bir elçi gönderdik.”1720 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına
    konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten
    sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet
    etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1721 Şu âyette de, tâğuta
    ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha
    kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
    maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha
    kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.” 1722
    Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda
    haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek,
    büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka
    tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten
    saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette
    1718] 2/Bakara, 256
    1719] 39/Zümer, 17
    1720] 16/Nahl, 36
    1721] 39/Zümer, 17
    1722] 5/Mâide, 60; ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda bkz. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    - 742 -
    önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara,
    insanların Allah’a İbâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara
    denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah’tan başka tapınma
    konumunda olan her şey; kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim
    yönetici ve Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm
    şeriatina uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek
    ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan,
    tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı
    içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca
    varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne
    itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan,
    Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah
    ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
    sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare,
    Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye İbâdet
    etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah
    eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için
    ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut,
    Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık
    veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını zorla,
    aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye,
    başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir İbâdettir.
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına
    konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve
    haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yerine önder seçilen,
    Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve
    yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her
    insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi
    canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat etmek,
    boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının hükümlerini
    kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
    Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden
    bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri,
    - 743 -
    sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir.
    Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları, işaretleri,
    bayrakları, gelenek ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna
    mallarını, namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu değerlere kulluk
    ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya koyduğu nefsanî,
    şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriati çatışacak olsa,
    hep Allah’ın şeriatinı onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri,
    kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını
    harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatina tamamen zıt olan sistemleri
    kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez. Bundan
    daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan
    en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına ve Rasûlünün sünnetine
    kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak
    verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını
    kendileri bile ilân ediyorlar. Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister oruç tutsun,
    ister haccetsin ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne
    yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de
    onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz; onlar tevbe edip, her türlü
    puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri müddetçe...
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in
    şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu
    durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu reddedip Allah’a
    iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.” 1723
    Allah ’ın Kanunlar ından Başka Kanun veya Kanunlar Yapman ın
    ve Demokratik Kanunlara Göre Hayat ı Tan zîm Etmenin Hükmü
    Nedir ?
    Üzülerek ifade etmeliyim ki son dönemlerde ümmetçi Müslüman
    geçinenlerin çoğu İslâm teşrîini (yasasını) bırakıp, Batının teşrîlerine yönelerek
    onların yasalarına benzer şekilde hevâ kaynaklı anayasa ve kanunlar yapıyor
    ve yaptırıyorlar. Nitekim yaşamaya gayret ettiğimiz coğrafyada bazıları “evet”
    diyerek 2010 Avrupası’nın istediği yeni teşrîyi desteklerken; bazıları da “hayır”
    deyip seksenlerde yapılan teşrîyi (anayasayı) destekliyorlar. Fakat her iki taraf
    da Allah’ın kanunlarına zıt şekilde teşrî yapma ve yaptırmayı câiz görmüş
    1723] 2/Bakara, 256
    - 744 -
    oluyorlar. Kendi yaptıklarını meşrû göstermek için de kırk dereden su getirmeye
    kalkıyorlar.
    Hâlbuki onlarca ayet ve ümmetin icmâsı, kendi keyfine (veya başka bir
    beşerin keyfine) göre kanun yapanların şirkine açık delildir. Rabbimizin bazı
    ayetlerini beraberce okumaya çalışalım: “Rabbin hakkı için yemin ederim ki
    onlar aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümde
    kendileri için hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman
    etmiş olmazlar.” 1724
    Allâme İbn-i Hazm bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Bu nass, tevil kabul
    etmez. Onu zahirinden döndüren hiçbir nass yoktur. Onu tahsis eden başka bir
    nass da yoktur.”1725
    Allâme Şevkânî ise bu ayeti şöyle açıklar; “Bu tehdit, tüyleri diken diken
    eden büyük bir tehdittir. Zira evvelâ Allah (c.c.) nefsiyle yemin edip, te’kidi
    ifade eden nefiy harfiyle başlıyor. Sonra onunla yetinmeyip içlerinde hiçbir
    sıkıntı kalmamasını şart koşuyor. Sonra onunla da yetinmeyip mef’ûl-i mutlak
    olan “teslîmen” kelimesini kullanıyor. Böylece nefsinin hevasına göre hüküm
    vermenin ne kadar büyük bir küfür ve şirk olduğunu ve bu hükmün hiç şüphe
    taşımadığını ifade etmiş oluyor.” 1726
    “Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.
    Hâlbuki onlar da sadece bir olan Allah’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı.
    Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden
    münezzehtir.”1727
    Allâme İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Adiyy bin Hatem boynundaki
    gümüş haçıyla beraber Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına gelirken Rasûlullah (s.a.s.)
    bu ayeti okuyordu. Adiyy “Onlar haham ve papazlarına ibâdet etmezlerdi.” dedi.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) “Evet, onlar helâli haram, haramı da helâl kabul ediyorlardı.
    Allah’ın (c.c.) yasaklarını serbest kılıyor, serbest kıldığını yasaklıyorlardı. Halk da
    onlara tâbi oluyordu. İşte bu, onlara yapılan ibâdettir.”1728 buyurdu.
    Allâme Şevkânî bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Ayetin manası; onlar emir ve nehiyde haham ve papazlara itaat ederken sanki
    onları rab edindiler. Zira onlar bir rabbe itaat eder gibi onlara itaat ediyorlardı.”
    1724] Nisâ, 4/65
    1725] El-Fisal fi’l-Milel, 3/293
    1726] Fethulkadir, 1/484
    1727] Tevbe, 9/31
    1728] Tirmizî, Tersir 10
    - 745 -
    “Yoksa, onların birtakım ortakları var da onlara dinden Allah’ın izin vermediği
    şeyleri meşrû mu kıldılar? Eğer o fasıl (ayıran) kelimesi olmasaydı muhakkak aralarında
    hüküm verilip işleri bitirilmişti. Şüphesiz zâlimler için acıklı bir azap vardır.”1729
    Allâme İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Yani onlar Allah’ın şeriatına değil; insî ve cinnîlerin şeriatına tâbi olurlar. O
    şeriatta bazı deve çeşitlerini haram kılmak, murdar, kan, kumar vs. cahiliyede
    yaptıkları tahrîm (haram/yasak kılma) tahlil (helâl/serbest bırakma) ve bâtıl
    ibâdetler vardı...”
    Allâme Şankıtî ise bu ayetin tefsirinde şu açıklamayı yapar:
    “Bu ayette Allah (c.c.) kendi kanunlarının dışında (onlara zıt) kanun
    yapanları “ortaklar” diye adlandırır.” 1730
    İslâm şehidi Seyyid Kutub der ki;
    “Bu konu açık olmasına rağmen tartışmaya girerler. Kanunları Allah’tan
    başkasından almayı câiz görerek, cür’et gösterip, ‘zaman ve zemine göre
    toplumumuz için kanun koyma hakkına sahibiz’ derler. Sanki Allah’tan daha
    bilinçli ve daha âdildirler.” 1731
    Evet, bu ayetlerden açıkça anlaşılır ki, kim kendi arzusuna göre kanun yapar
    ve yaptırırsa ne kadar namaz kılıp oruç tutsa ve “ben müslümanım” dese bile
    müslüman kabul edilmez. Zira bu kişi, bu tavrıyla Allah’ın (c.c.) vazgeçilmez
    ulûhiyet vasfıyla kendisinin de vasıflandığını kabul etmiş ve kendi ulûhiyetini
    ilan etmiştir. Kanun yapanların küfründeki icmâya gelince Allâme İbn-i
    Teymiyye şöyle der: “İnsan ne zaman helâlı haram, haramı da helâl yapar veya
    Allah’ın şeriatını değiştirirse tüm âlimlerin ittifakı ile kâfir olur.” 1732
    Allâme İbn-i Kesir de bu konuda şunları söyler;
    “Kim Allah’ın şeriatını bırakıp mensuh olan şeriate başvurursa kâfir olur.
    Acaba beşerî yasaya başvurup onu şeriatın önüne almanın hükmü nasıl olur?
    Tüm müslümanların icmâsı ile o kişi kâfir olur.”1733
    Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Onlar cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen
    iman eden bir kavim için Allah’tan (c.c.) daha güzel hüküm veren kim olabilir?” 1734
    1729] Şûrâ, 42/21
    1730] Edvâu’l Beyan, 7/173
    1731] Fi-Zilali-l Kur’an, 5/3152
    1732] Mecmûu’l Fetâvâ, 3/267
    1733] El- Bidâye ve’n-Nihâye, 13/119
    1734] Mâide, 5/50
    - 746 -
    Allâme İbn-i Kayyım şöyle der:
    “Kur’anda geçtiği şekilde ve sahih icmâ ile sabittir ki İslâm dini önceki
    tüm dinleri neshetmiştir. O yüzden kim Kur’an’a değil de Tevrat ve İncil’in
    hükümlerine tâbi olursa kâfir olur.” 1735
    Şeyhu’l-İslâm allâme Mustafa Sabri (Mevkıfu’l-Akl, 1/123), Dr. Abdullah
    Azzam (El-Âkîde ve Eseruha, 178), Abdulkadir Udeh (Teşrîü’l Cinâî, 2/708),
    Ahmed Şâkir (Umdetu’t-Tefsir, 3/214), Said Havva (el-İslâm, 83) ve bunlar
    gibi nice âlimler bu fetvâyı eserlerine almış ve topluma ilan etmişlerdir.
    Fakat son dönemde kendilerine âlim görüntüsü veren bazı kişiler “Ameller
    niyetlere göredir” gerekçesine sığınarak diyerek bu fetvâlara göz yumdular.
    Kendi çıkarlarına göre kanun koyanların, yasa ve anayasa yapanların küfrünü
    açıklayanı tekfirci ve hâricî olmakla itham ettiler. Böylece kendi ebedî
    hayatlarını harap etme pahasına tâğutî sistemlerin işlerini kolaylaştırdılar.
    Şunu unutmayalım ki kanun yapanlar ne kadar büyük bir şirk işlemişlerse,
    onlara kanun yapma hakkını verenler de o kadar büyük şirk işlemişlerdir. Zira
    tâğutların yardımcıları olmazsa tâğutların ifsâdı ve ömrü kısa olur. Onun için
    tarih boyunca tâğutlara destekçi ve yardımcı olanlar, onların el ve ayakları
    olmuşlardır. Bundan dolayı âhiret gününde tâbî olanların ve kendisine tâbî
    olunanların azabı eşit olur. Üstün çektiği azabın aynısını ast da çekecek, küfrün
    liderleri ile destekçileri aynı azaba ortak olacaklardır. Allah (c.c.) onların azabı
    hakkında şöyle buyurur: “Nitekim hepsi birbiri ardına orada toplanınca en
    sonda yer alanlar en önde gelenler için ‘Rabbimiz işte bunlar bizi saptırdı. Öyle
    ise ateşte kat kat artırılmış bir azap ver’ diyecekler. Allah da (c.c.) ‘hepsi için kat
    kattır ancak siz bilmezsiniz’ diyecektir.”1736
    “Allah (c.c.) kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.”1737
    Allâme Şankıtî bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Bu ayetten açıkça anlaşılır ki Allah’ın kanunlarının dışında kanun
    yapanlara itaat edenler müşriktirler. Ve sonunda şöyle der: Semâvî nasslar
    apaçıktır ki beşerî kanunlara, şeytanın kendi dostlarının dilleri üzerinde
    yaptıkları kanunlara ittibâ edenler, açık şekilde şirk içerisindedirler. Vahyin
    penceresinden bakamayan gözü kör olan hâriç hiç kimse bunların şirkinde
    şüpheye düşmemelidir.”1738
    1735] Ahkâm-ı Ehl-i Zimme, 8/259
    1736] A’raf, 7/38
    1737] Kehf, 18/26
    1738] Edvâu’l-Beyân, 4/82
    - 747 -
    Allâme Şakir şöyle der;
    “İngilizlere hangi çeşit olursa olsun az veya çok yardım etmek kişiyi şirke
    götürür. Bu konuda özür veya te’vil kişiyi kurtarmaz. İster bu yardımı fertler
    yapsın, ister başkanlar veya hükümetler yapsın fark etmez.”1739
    Allâme Mevdûdi de şöyle der:
    “Bizim, tâğutların mahkemelerine başvurmamız imanımıza ters düşer.
    Aslen Allah’a iman, insanın bu mahkemeleri reddetmesini emreder. Zira
    Allah’a iman ve tâğutu red Kur’an’da birbirini gerektirir. Hem Allah’a hem de
    tâğuta itaat nifâkın ta kendisidir.” 1740
    “Sizden onları kim dost edinirse şüphesiz o da onlardandır.” 1741
    Allâme Kurtubî bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Kim onları dost edinirse, yani Müslümanlara karşı onları desteklerse o da
    onlardandır. Yani onun hükmü onların hükmü gibidir.”
    Allâme İslâm şehidi Abdullah Azzâm da şöyle der:
    “Bilinmelidir ki ibâdet; kanunlar, haramlar ve helâllerden meydana
    gelmektedir. Bu yasalar şayet Allah’tan alınırsa o zaman ibâdet Allah’a yapılmış
    demektir. Şayet bu yasalar beşer tarafından düzenlenmiş ise ulûhiyet yani ibâdet
    beşeredir. İsterse insanlar namaz kılsalar, oruç tutsalar ve dinî vecibelerini
    yerine getirseler dahi bu çok kesin hüküm konusunda tereddüt yoktur. Tüm
    âlimler şu konuda ittifak etmiştir: “Kim haramı helâl yaparsa kâfir olur ve yine
    kim helâli haram yaparsa kâfir olur.”1742
    Şehid Seyyid Kutub da şunları söyler:
    “Dilleri ile Allah’tan başka ilâhın olmadığını ve Muhammed’in (s.a.v.)
    Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğunu söyleyip bireysel davranışlarda arınma,
    evlenme, boşanma ve miras gibi konularda Allah’ın vahyine tâbi oldukları için
    kendilerini müslüman diye isimlendirenler, bununla beraber bunun dışındaki
    konularda Allah’ın kitabına göre şekillendirilmemiş kanun ve nizamlara itaat
    edenler... Allah, kitabında izin vermediği halde Allah’ın kitabına muhalif
    olan yasalara itaat edenler, isteyerek veya istemeyerek bu çağda tâğutların
    kendilerinden istedikleri görevi yerine getirme noktasında tüm değerlerini
    feda edenler... Kutsal değerleri ile çağdaş tâğutların istekleri çeliştiği zaman
    1739] Kelimetu’l-Hak, 126
    1740] El-Hukûmetu’l-İslâmiyye
    1741] Mâide, 5/51
    1742] Hâkimiyet Mefhûmu
    - 748 -
    Allah’ın emirlerini kulak arkası yapıp bu çağdaş tâğutların emirlerini yerine
    getirenler... Evet, kendilerini müslüman ve Allah’ın dinine mensup sayanlar,
    kafalarını yastıklarından kaldırıp bir an önce uyanmak ve ne kadar büyük
    bir şirk bataklığının içinde bocaladıklarını düşünmek zorundadırlar. Şirk ve
    müşrik; sadece rablik noktasında Allah’tan başka bir rabbin, yaratan, rızık
    veren, öldüren vb. varlığa inanmakla ortaya çıkmaz. Allah ile beraber veya
    Allah’ın dışında başka rablerin hâkimiyetine inanmak da şirkin en bâriz
    örneklerindendir. O halde yeryüzünün doğusunda ve batısında yaşayan tüm
    insanlar yaşantılarında da yetkiyi kime verdiklerine, kimin emrine uyup
    sözünü dinlediklerine bir baksınlar! Şayet tüm bu konularda Allah’a itaat
    ediyorlarsa Allah’ın kendisinden râzı olduğu dine, İslâm’a mensupturlar. Yok,
    şayet bu konularda Allah’tan başkasına tâbi oluyorlarsa -Allah korusun- onlar,
    tâbi oldukları tâğutların dinine mensupturlar.”1743
    Üzücüdür ki bazı çevreler, “bizim yasama yaptığımız kanunlar İslâm’ın
    kanunlarına ters değildir. Biz “evet” derken Allah’ın meşrû gördüğü kanunlara
    evet diyoruz” derler.
    Cevaben deriz ki;
    Tatarların uyguladığı kanunların çoğu İslâm’dan, Yahudilikten ve
    Hristiyanlıktan alıntıydı. Fakat buna rağmen İslâm âlimleri hepsine küfür
    deyip itaat edeni tekfir etmişlerdir. Mâlumdur ki abdest bazı şeylerle bozulduğu
    gibi iman da bazı ameller ile bozulur. Acaba birkaç sene önce demokratik İslâm
    düşüncesine sahip olan evetçi iktidar, zinayı serbest bırakmadı mı? İşte bu
    onların şirke girmesi için yeterlidir. Onlar “Allah’ın kanunlarına ters kanun
    yapmayız” diye iddia ediyorlar ise onların böyle demeleri ancak bir çelişkiden
    ibarettir. Ayrıca demokratik düzenin ve Atatürk ilkelerinin gölgesinde yapılan
    hiçbir kanun Allah’ın hükmü sayılmaz. Zira demokrasilerde en azından teorik
    olarak toplumun iradesi hâkimdir. O irade ne derse o olur. Bazen yapılan
    kanunlar İslâm’a uygun gözükse de durum aslında böyle değildir. Genelde
    İslâm’a açıkça zıt olan kanunlar yapılır. İster İslâm’a uygun gözüksün isterse de
    tamamen aykırı... Sonuçta hepsi demokrasi dininin tatbik edilmesi demektir.
    Bu konu hakkında İslâm şehidi Seyyid Kutub şöyle der:
    “Bilin ki milletin hükmü Allah’ın hükmü sayılmaz. Bazen İslâm şeriatına
    uygun olsa da farketmez. Zira böyle ortamlarda yapılan İslâm kanunları aslen
    milletin iradesini tatbik etmektedir. Yoksa Allah’a kulluk sözkonusu değildir.
    Çünkü böyle atmosferlerde millet ne derse o olur. Allah’ın kanunu da saf dışı
    1743] Fi-Zilali-l Kur’an, 9/89
    - 749 -
    olmuştur. Hiçbir fonksiyonu yoktur. Ulûhiyyet yalnız Allah’ın değil, uluhiyyetin
    göstergesi olan egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yapılan kanunlar milletin
    iradesine göredir. Allah’ın iradesinin hiçbir fonksiyonu yoktur. Kulluk Allah’a
    değildir.1744
    1744] Tağut, s. 19
    - 750 -
    78. HUTBE
    OKULLARDA TÖREN ADIYLA İŞ LENEN PUTPERESTLIK
    Ayet :
    قَالَ افََتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِّٰ مَا لَ ا يَنْفَعُكُمْ شَئْاً وَلَ ا يَضُرُّكُمْۜ افٍُّ لَكُمْ وَلمَِا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ
    اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    “(İbrâhim) Dedi ki: Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç
    akıllarınızı kullanmaz mısınız?” 1745
    Bunun Adı Putpere stliktir !
    Resmî törenler vesilesiyle sergilenen görüntüler ve ortaya konan kimlik
    İslâmî açıdan neye tekabül etmektedir?” Soruya hemen cevabı vereyim: Tek
    kelimeyle: “Putperestlik” yani putperestliğe tekabül etmektedir. Bu törenlerin
    İslâmî açıdan ne demek olduğuna şöyle cevap verilebilir mi?: “Câizdir, hiçbir
    sakıncası yoktur, hatta sevaptır. Okullarda uygulanması yetmez, bu sevabı câmi
    cemaatine de yaymak gerekir. Namazlara da ezanla değil, okullardakine benzer
    törenle başlanmalıdır. İmamlar cami önünde cemaati “hazır ol!” komutuyla
    hizaya sokmalı, cami önlerindeki göndere bayrak çekilmeli, heykelin önünde
    saygı duruşunda bulunulduktan sonra camiye girilmelidir. Hem öyle bedava
    vatandaşlık yok: Kutsal devlete ibâdet için Kürt bölgelerindeki camilerde daha
    kocaman bayrak ve daha büyük heykel olmalı; “devletten Kürt vatandaşlarına
    kıyak olarak” diye takdim edilmelidir. Önce millî ibâdet, sonra dinî ibâdet
    gelir, değil mi ya?! Zaten memleket niye kalkınamıyor; hep bu putlara karşı
    çıkan yobazlardan ötürü. Krizi filan bahane etmeyelim, bir an önce camileri
    de okullar gibi heykellerle donatalım, cami kapılarının önüne minareden
    daha büyük bayrak direği dikelim. Eh ekonomik olsun diye düşünüyorsanız,
    onun da kolayı var. Minarelerin büyüklüğüyle oranlı kocaman bayraklar
    yapalım. Nasıl olsa oradan ezan da okunmuyor, minareler bayrak direği olarak
    işlev görsün. İmamlar sadece 29 Ekim’de, 23 Nisan’da filan değil, her hafta
    hutbelerde Atatürk’ten bahsetsin. Yetmez, her gün ve her namazda o büyük
    devlet adamının geceleri ne kadar kaim, gündüzleri ne kadar sâim olduğuna
    dair menkıbeler, kıssalar anlatsın. (Çok zorlanmazlar, antrenmanlıdır
    1745] 21/Enbiyâ, 66-67
    - 751 -
    imamların çoğu. Çok iyi bildikleri menkıbe kahramanlarının sadece ismini
    değiştirecekler o kadar. Ne yapsınlar canım, zaten “emir kulu” değiller mi?!
    Cami cemaati, mihraplara konulacak heykelin önünde vecd içinde vatandaşlık
    görevini yerine getirerek saygı duruşunda bulunmadan namaza başlayamasın.
    Okullarımızda öğrencilerimize yaptırılan bu davranışları cami cemaatinden
    esirgemeyelim; böylece hem memleket daha bir kurtulur, hem daha büyük
    sevaba girilir. Camilerin bu konuda nasıl bir düzenlemeye gidileceği konusunda
    allâme-i cihan muhterem Yaşar Nuri Efendi Hazretleri ile televizyonların
    meşhur şeyhülislâmı, ünü tüm dünyaya yayılmış, büyük ermiş Hazreti
    Zekeriya Bembeyaz başkanlığında bir komisyon toplanır. Kısa zamanda bu
    devrimi gerçekleştirirler; böylece Ata’larının (varsa) cennetine aday olurlar.
    Onun tamamlayamadığı İslâm’da ve camide devrimi de gerçekleştirmiş, onun
    izinden gittiklerini ispatlamış olurlar…”
    Böyle bir cevap mı bekleniyor kamuoyu tarafından? “Dâru’l-İslâm”,
    “ülü’l-emre itaat”, “vatan sevgisi imandan”, “vatan uğruna ölen şehitlerimiz”,
    “cumhuriyet İslâm’dır”, “en iyi demokrasi İslâm’dadır, dört halifenin seçimi
    de buna örnektir”, “en büyük gazi, Atatürk” gibi konu ve uyduruk malzemeler
    de Diyanet’in hutbe metinlerinden bulunabilir, diye ilâve etmemi herhalde
    beklemiyorsunuz. Aslında, bu tür cevap vermek doğru kabul edilmezse,
    bu yanlışın karşıtının doğru olduğunu herhalde gö(ste)rmek zor olmaz.
    Okuldaki törenler doğru ise, İslâm açısından sakıncalı değilse, bunları
    camideki Müslümanlara da yaymanın ne sakıncası olabilir? Zaten bu cami
    cemaati, yukarıda anlatılan hususlarda sakınca görse okullardaki çocuklarına
    veya torunlarına bu yanlışları vurgulaması, her bedeli ödemek zorunda
    kalsalar da karşı çıkılması gereken “imanî-tevhidî gereklilik” görmezler mi?
    Görmediklerine göre?! Evet, okullardaki törenleri sakıncalı görmediklerine
    göre, aynı uygulamalar yukarıda anlatıldığının hatta fazlası uygulansa, onda
    da sakınca görürler mi, görmezler mi?
    Camide yapılması ve tapılması câiz olmayan şey, özellikle ibâdet ya da put
    kavramıyla ilgili ise, başka yerde de câiz değildir. Biz, sadece camide Allah’ın
    kulu değiliz. Allah, camide kendisine, cami dışında başka ilahlara yönelmeyi
    mi meşrû kıldı? Namaz kılarken yönelinen ilâh, okullara, devlete karış(tırıl)
    mayan âciz biri mi? Namazda yönelinen ilâh başka, devlet kurumlarında
    ve özellikle okullarda yönelinen ilâh başka mı? Eğer öyle ise, bu, çok tanrılı
    bir şirk dini olmaz mı? “Câmilerimizde putlar ve putlara tapmaya canımız
    pahasına karşı çıkarız, yukarıda anlatılan hususlar mescidlerimizde kesinlikle
    olamaz!” diyenlere altını çizerek ifade edelim ki; tüm yeryüzü Müslümanlar
    - 752 -
    için mesciddir ve yeryüzü mescidindeki putlarla ve putperestlerle mücadele
    şarttır. Evet, tüm yeryüzü câmidir, mesciddir. Rasûlullah öyle buyurur:
    “Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden biri
    namaz vaktine ulaştığında nerede olursa namazını kılsın.”1746 Tüm yaratıklar
    secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için
    varlıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de
    yeryüzünün tamamı mesciddir.
    Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır.
    “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”1747 Kıble; kalplerdeki imana, kafalarda
    taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği “ilâh”a göre
    değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya, anıtkabir
    yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler Kâbe
    yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler. Kâbe’yi
    kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer yönlere ve
    kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin ve her
    dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti vardır.
    Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da İslâm’ın
    kıblesine tâbi olmazlar. 1748
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline
    dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de
    farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.1749
    Fakat, Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları
    halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların
    önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin
    parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların
    kendilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için
    heykellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen,
    tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.
    Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk
    tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir
    müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı
    şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek davranış ve
    sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar, derslerde kabulü
    1746] Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84; Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
    1747] 2/Bakara, 148
    1748] 2/Bakara, 145
    1749] Bk. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    - 753 -
    ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb. kamuoyuna hâlâ
    yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk
    unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere
    ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla topluma duyuramamanın
    vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her vatandaşın ve her düzenin bunları
    rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum.
    Sanki tevhidin yasaklanmasından ve putperestliğin mecbur edilmesinden daha
    önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi,
    Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde
    yaşasaydık, bizim câhiliyye okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani
    sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade
    etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne
    olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan
    edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman
    iki inanç ve yaşam tarzı sunuluyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana
    ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda
    öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha
    küçük yaşta anormalleştiriyor, iki dinli ve münâfık karakteri oluşturuluyor.
    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler
    arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm
    ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli
    Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel
    olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i
    tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde
    olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen
    sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini,
    kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların
    laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır.
    İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler
    okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi
    işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne
    her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor.
    Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor
    okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna
    atölyesi konumunda işlev yapmakta. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta
    kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    - 754 -
    Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmalarıdır.
    Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet
    etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek
    insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişiyi
    dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik
    yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır,
    bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi,
    şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü
    önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla
    bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat,
    kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.1750 Tevhid ve şirk insanlık
    tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle
    tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
    vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki:
    “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi),
    ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de,
    babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”1751
    “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
    Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz
    mısınız?” 1752
    Buyurun hep beraber Müslümanlığımızı ilan ederek andımızı tazeleyelim:
    “Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim
    bana!”1753
    1750] 21/Enbiyâ, 22
    1751] 21/Enbiyâ, 52-54
    1752] 21/Enbiyâ, 66-67
    1753] 109/Kâfirûn, 1, 6
    - 755 -
    - 756 -
    - 757 -
    - 758 -
    - 759 -
    - 760 -