Perşembe, 04 Şubat 2021 18:45

    Hutbeler

    Yazan
    Ögeyi değerlendirin
    (2 oy)

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    - AHMED KALKAN -
    GÖNÜL MINBERINDEN
    ALTERNATIF HUTBELER
    GÖNÜL MİNBERİNDEN ALTERNATİF HUTBELER
    Ma’ruf Yayınları: 49
    Ahmed Kalkan: 3
    Editör
    Asım Şensaltık
    Kapak
    Asım Şensaltık
    Tashih
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj
    KİTAPBİLİR
    ISBN: 978-605-9376-29-7
    Yayıncı Sertifika No: 32545
    1. BASKI
    Akademi Bas. Yay. Org. Matbaacılık Turizm ve Tem. Hiz.San. Tic. Ltd. Şti.
    Davutpaşa Cd. Güven San.Sitesi C Blok No: 230 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 493 24 67 / 68 / 69 Sertifika No: 14352
    OCAK 2020
    KİTAPBİLİR (Satış & Dağıtım)
    Soğuksu Mh. Şehit Mesut Birinci Cd. No:119
    Canik/SAMSUN
    0545 585 16 06
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.kitapbilir.com
    KALEMDER (Satış & Dağıtım)
    İstiklal Mh. Doğruyol Sk. No: 17
    Ümraniye/İSTANBUL
    0554 542 28 10
    www.kalemder.org.tr
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz davetçilere…
    ithaf
    AHMED KALKAN KIMDIR?
    1955 Yılında Kütahya’da doğdu. İlkokuldan sonra hâfızlık ve Arapça eğitim aldı. Konya İmam Hatip Lisesi (1974), At. Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (1978) mezunu. 1979-1983 yıllarında Sakarya Karasu’da Edebiyat öğretmenliği yaptı. İki yıl Fransa’da, altı yıl da Hollanda’da cemaat çalışmaları ve serbest öğretmenlik yaptı. 1992 Yılından bu yana İstanbul’da fahrî/özgür öğretmenliğini sürdürmekte olan Kalkan, evli ve dört çocuk babasıdır.
    Avrupa’da Hicret, Tebliğ, Haksöz, Umran, Yeryüzü, Eğitim Yazıları, Berfin, Vuslat, Basiret, İktibas gibi dergilerde yazarın 200’ün üzerinde makalesi yayınlandı. Ahmed Kalkan, on yılı aşkın süre ile Yurt FM ve Özel FM adlı radyoda Kur’an Kavramları ve Tefsir ile ilgili programlar yaptı. Bu programlar, Anadolu’nun çeşitli illerindeki radyolarda CD aracılığıyla yayınlanmaktadır. Kalkan, Ümraniye ve çeşitli semtlerde Kur’an Tefsiri, Akaid, Sunum Teknikleri gibi dersler yapmakta, değişik konularda seminerler vermektedir.
    Yazar ın yay ınlanm ış 52 eseri vard ır:
    1. Ansiklopedik Kur’an Kavramları, 2. Baskı, Özel Y. 10 cilt, 2014
    2. Müslümanın Akaidi, 12. Baskı, Ma’ruf Y. 2 cilt, 2019
    3. Gençler İçin Akaid, 11. Baskı, Özel Y., 2015
    4. Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Özel Y. 2014
    5. Alâk Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
    6. Kalem Sûresi Tefsiri, Ma’ruf Y. 2016
    7. Müzzemmil Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    8. Müddessir Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    9. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Özel Y. 2016
    10. Müslümanın Müslümanlaşması, 2. Baskı, Özel Y. 2014
    11. Müslümanın Güzelleşmesi, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    12. Müslümanın Evliliği ve Aile Hayatı, 6. Baskı, Özel Y. 2013
    13. Evlilik ve Aile Hayatı, 8. Baskı, Rağbet Y., 2011
    14. Sanat Bilinci, 4. Baskı, Denge/Düşün Y., İst. 2012
    15. Müslümanın Sanat Anlayışı, Rağbet Y. 2008
    16. Tevhid Bilinciyle Canlanmak, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    17. Kur’an’ın Gör Dediği Kur’an’ın Kör Dediği, 2. Baskı, Özel Y., 2014
    18. Muslim’s Aqaid, (İngilizce) Özel Y. 2015
    19. İman ve Tevhid, 5. Baskı, Özel Y. 2015
    20. Din ve İslâm, Özel Y. 2011
    21. Akîde ve Şeriat, Özel Y. 2011
    22. İman ve Amel, Özel Y. 2011
    23. Tevhid, Rab ve İlâh, Özel Y. 2011
    24. Kitap, Kur’an, Okuma ve Yazma, Özel Y. 2011
    25. Peygamber, İmam ve Halife, Özel Y. 2011
    26. Âhiret ve Cennet-Cehennem, Özel Y. 2011
    27. Kıyâmet, Özel Y. 2011
    28. İbâdet, Hidâyet, Hayır ve Şer, Özel Y. 2011
    29. Dostluk ve Düşmanlık, Velâ ve Berâ, Özel Y. 2011
    30. Şirk, Özel Y. 2011
    31. Tâğut ve Mürted, Özel Y. 2011
    32. Put ve Puta Tapma, Özel Y. 2012
    33. Küfür, Kâfir ve Tekfir, Özel Y. 2012
    34. Nifak ve Münâfık, Özel Y. 2012
    35. Hıristiyanlık ve Yahûdilik, Özel Y. 2012
    36. Atalar Yolu, Özel Y. 2012
    37. Câhiliyye, Özel Y. 2012
    38. Zulüm ve İstikbar, Özel Y. 2012
    39. Bel’am, Özel Y. 2012
    40. Sevgi, İtaat ve İsyan, Özel Y. 2012
    41. Melek, Cin ve Şeytan, Özel Y. 2012
    42. Ecel ve Ölüm, Özel Y. 2012
    43. Hesap ve Hesaba Çekilme, Özel Y. 2012
    44. İman, Özel Y. 2011
    45. Eğitim, Özel Y. 2011
    46. Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır, Özel Y. 2011
    47. Şehâdet ve Şehid, Özel Y. 2012
    48. Dâvet, Özel Y. 2017
    49. Kur’an’da Yahudilerin 80 Özelliği
    50. Türkçe Ders Kitabı-1
    51. Türkçe Ders Kitabı-2
    52. Gönül Minberinden Alternatif Hutbeler
    İ
    ÇİNDEKİLER
    Önsöz..........................................................................................................................13
    CumaUMA HUTBEsi HAKKıNDA Özet BILGI.................................................................15
    HUTBE DUALARI........................................................................................................19
    1. BÖLÜM
    İMAN VE ŞİşIRK
    1. HUTBE
    İman ve İmanın Amel ile İspatı.........................................................................................24
    2. HUTBE
    İnsan Ni çin İman Eder? Çiçİrkin İman ve Güzel Küfür Olur mu?..........................34
    3. HUTBE
    A
    melle İspat Edilmeyen İman İnsanı Kurtarır mı?..................................................40
    4. HUTBE
    S
    âlih Amelin açtığı güzel kapılar...............................................................................48
    5. HUTBE
    S
    âlih Amelin Faydaları.....................................................................................................56
    6. HUTBE
    Günlük Hayatta Şirk.........................................................................................................64
    7. HUTBE
    TEVH
    tevh
    İ
    D
    İ esas alan allah’ın DİNİ İle devletİN YÖnlendİrdİĞİ
    HALKhalk DİNİ arasında karŞılaŞtırma...............................................................................74
    8. HUTBE
    Aş
    aŞ
    ı
    rı Sevgi , Sevilen Şeyi Putlaştırmaya Götürür!................................................79
    2. BÖLÜM
    İLİM
    9. HUTBE
    İlim mi, Bilim mi? Vahiy mi, Cahiliyye Kültürü mü?....................................................92
    10. HUTBE
    İlim ve Âlim..........................................................................................................................106
    11. HUTBE
    İlim ve İslâm........................................................................................................................115
    12. HUTBE
    İlim İslâmiyet’tir, İlim Kur’anî Hakikatlerdir.........................................................125
    13. HUTBE
    Â
    lim Kikİmdir, Âlim Olduğunu Sanan kİm?...................................................................131
    14. HUTBE
    D
    üzen Hangi Âlime Zulmetmiyor ki…
    Zulümle Mücadele Etmek ZozOrunda Olan Âlimler...............................................138
    15. HUTBE
    İlim, Ancak Amel Etmek İçin Öğrenilmelidir...........................................................148
    16. HUTBE
    A
    lâk Sûresi Iş ığında Hayatın Allah İçin Olması -1-................................................162
    17. HUTBE
    A
    lâk Sûresi Iş ığında Hayatın Allah İçin Olması -2-...............................................168
    18. HUTBE
    K
    ur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma.....................................................................174
    3. BÖLÜM
    ÖZEL GÜNLER: RAMAZAN VE BAYRAM
    19. HUTBE
    R
    amazan Ayı, Didİğer Aylardan Neden Farklıdır?...................................................182
    20. HUTBE
    Mi
    mİ
    s
    âfir dOktor ve Öğretmenden Yararlanıyor muyuz?................................189
    21. HUTBE
    TERSYÜZ
    tersyüz
    edİlen nazamar...............................................................................................195
    22. HUTBE
    K
    ur’an’sız Ramazan, İçi BoşOŞ Sahte Cennet GİBİdir...............................................202
    23. HUTBE
    İnsanı RabbiBBİyle ve Kendisiyle Barıştıran,
    Unutulmuş Bir İbâdet: İ’TİKÂFkâf.......................................................................................212
    24. HUTBE
    K
    adir Gecesi.......................................................................................................................224
    25. HUTBE
    R
    amazan Bayramı Hutbesi BAYRAMayram demek,
    ALLAHallah’A yaklaŞma demektİR..........................................................................................233
    26. HUTBE
    K
    urban Bayramı Hutbesi
    Bayram Vesilesiyle Sevgi mizi Gösterelim..............................................................239
    BAYRAM HUTBESİ DUALARI..................................................................................244
    4. BÖLÜM
    CUMA NAMAZIzıYLA İLGİLİ SORULARA CEVAPLAR
    Cuma Namazı Nerede, Nasıl Kılınmalı?..........................................................248
    5. BÖLÜM
    ŞİşIRK VE KÜFÜRDEN UZAKLAŞMA
    27. HUTBE
    ŞİRki Ne Kadar Tanıyoruz?............................................................................................278
    28. HUTBE
    İttibİBâ Şirki...........................................................................................................................286
    29. HUTBE
    Güncel Câhilî Eğitimde Şirk.........................................................................................297
    30. HUTBE
    T
    arihten Günümüze Put ve Putlaştırma.................................................................307
    31. HUTBE
    E
    lfâz-ı Küfür......................................................................................................................315
    32. HUTBE
    D
    İNEne karŞI Dİnle savaŞmanın SON versİYOnu: ılımlı İslâm................................331
    6. BÖLÜM
    HİDÂYET VE İSIsTİKAMET İÇİN ATILMAsı GEREKEN ADIMLAR
    33. HUTBE
    R
    asûlullah Bugün Burada Yaşasaydı......................................................................346
    34. HUTBE
    D
    ünya ÇöçÖllerinde Cennet yOlunu Şaşıran
    Kikİmseye Kılavuzluk: hİdâyet........................................................................................352
    35. HUThutBE
    S
    ırât-ı Müstakıym, DodOsdoğru yOl ve yOlcu...........................................................358
    36. HUThutBE
    Â
    hiret BilinciCİ......................................................................................................................368
    37. HUThutBE
    H
    İLÂFETlâfet..................................................................................................................................378
    38. HUThutBE
    A
    rdından Ağıt Yakmak İçin Değil;
    Muhteşem DödÖnüşünü Hızlandırmak İçin Hİlâfet..................................................389
    39. HUThutBE
    BİR MUHÂSEmuhâseBE.....................................................................................................................400
    40. HUThutBE
    RÜKÛ
    rükû
    edenlerle
    BeraBer rükû etmek, yanİ Cemaate katılmak.....................408
    41. HUThutBE
    Cemaatleşme Kur’an’ın Bir Emridir...........................................................................414
    7. BÖLÜM
    AKSATTIĞIMIZız BAzı ÖNEMLİ GÖREVLERİMIz
    42. HUThutBE
    Cihada Bakış.......................................................................................................................422
    43. HUThutBE
    RAHMETTEN
    rahmetten
    tûfana yağmur, su ve düŞündürdüklerİ.......................................430
    44. HUThutBE
    Bunca Ni met, Bunca Şikâyet; Şükretmeyen Bir TotOplum Olduk.......................440
    45. HUThutBE
    E
    ğitim Yarasına Parmak Basmak.................................................................................445
    46. HUThutBE
    Çoc
    çOC
    uklarımızın Eğitim PrOBlemleri Nasıl çÖzülür?.........................................453
    47. HUThutBE
    Gençlik Nereye Gidiyor?...............................................................................................465
    48. HUThutBE
    T
    atil de Ne Demek?...........................................................................................................473
    49. HUThutBE
    H
    epimiz Dünya Adlı İmtihan Salonundayız; Karnelerimiz Yakında!.................483
    8. BÖLÜM
    BAZIzı PROBLEMLER VE ÇÖZÜM YOLLARI
    50. HUThutBE
    A
    llah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar:
    FâizciCİ Düzen ve FâizCİler!..............................................................................................490
    51. HUThutBE
    Olumsuz DeğişiİŞİm...............................................................................................................496
    52. HUThutBE
    İtidâlden Sapma: Ilımlı İslâm........................................................................................505
    9. BÖLÜM
    BAYRAM DENİLEN MÂTEM GÜNLERİ
    53. HUThutBE
    1 Ocak Kutlu Olsun!........................................................................................................514
    54. HUThutBE
    23 NİSANsan, Öfke duyuyOR İnsan!.....................................................................................520
    55. HUThutBE
    19 Mayıs Adım Atma Bayramı!..........................................................................................527
    56. HUThutBE
    27 Mayıs: Askerî Darbelerin 60. Yıldönümü.............................................................532
    57. HUThutBE
    15 Temmuz Darbesinin Yıldönümü -1-.........................................................................540
    58. HUThutBE
    15 Temmuz Darbesinin Yıldönümü -2-.........................................................................552
    59. HUThutBE
    29 Ekim Üzerine..................................................................................................................563
    60. HUThutBE
    Cumhuriyet, Kikİmin Bayramı?.........................................................................................576
    61. HUThutBE
    Cumhuriyet’in Düşündürdükleri: O Olmasaydı Olmaz mıydık?......................580
    62. HUThutBE
    10 Kasım Hutbesi................................................................................................................585
    10. BÖLÜM
    DÂVET VE TEBLİĞ
    63. HUThutBE
    Do
    dO
    k
    torluğa sOyunmaktır Dâvet ve Tebliğ...........................................................594
    64. HUThutBE
    D
    âvetçinin Sahip Olması Gereken Özellikler -1-..................................................603
    65. HUThutBE
    D
    âvetçinin Sahip Olması Gereken Özellikler -2-..................................................610
    66. HUThutBE
    Güzel SösÖz; Aklı Kullanma Sanatı................................................................................617
    67. HUTBE
    T
    ebliğ....................................................................................................................................630
    11. BÖLÜM
    İHMAL ETTİĞİMİZIz DÜNYA CENNETİMIz: EVLERİMIz
    68. HUTBE
    Gerçek Eğitim Yuvası Ev, Esas Öğretmen de Anne ve Babadır......................640
    69. HUTBE
    Ai
    aİ
    l
    enin Temel dİreği Hayâ..............................................................................................653
    70. HUTBE
    E
    vdeki Hayatı, Müslümanın Ne Kadar
    Müslüman Olduğunun Göstergesidir.....................................................................665
    71. HUTBE
    E
    vdeki ve Cepteki Bomba; İnternetin Hevâ İstikametinde Kullanılması.....677
    72. HUTBE
    T
    akvâ Giysisi ve BaşöŞÖrtülü Çıplaklar -1-................................................................686
    73. HUTBE
    T
    akvâ Giysisi ve BaşöŞÖrtülü Çıplaklar -2-................................................................697
    74. HUTBE
    T
    akvâ Giysisi ve BaşöŞÖrtülü Çıplaklar -3-................................................................708
    12. BÖLÜM
    BÜYÜK FİTNE VE TÂĞUTA İTAAT
    75. HUTBE
    Mo
    mO
    d
    ern fİtne Odakları..................................................................................................720
    76. HUTBE
    Si
    sİ
    y
    asî Otoritenin Tuğyânı Tâğut kİmdir?.................................................................728
    77. HUTBE
    T
    âğuta İbâdet/Tapınma....................................................................................................741
    78. HUTBE
    Okullarda TötÖren Adıyla İşlenen Putperestlik...................................................750
    - 13 -
    ÖNSÖZ
    Bismillâh, el-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ Rasûlillâh, Esselâmu
    aleykum ve rahmetullah
    Hutbeler; ya Allah’ı râzı etmek için okunur veya devletin kurallarına uymak
    için…
    Hutbeler; ya sâlih amel cinsinden ibadettir veya insanları ifsad eden
    kabahat…
    Hutbeler; Kendisi olmadan Cuma namazının olmadığı veya olduğunda
    namazın da olmadığı…
    Hutbeler; ya bir farz olarak Cuma namazını tamamlar veya Cuma namazını
    da iptal eder…
    Hutbeler; ya kalk borusu görevi yapar ya ninni görevi… Ya uyarır veya
    uyutur.
    Hutbe okuyan hatip de ya dâvetçi âlimin şerefine nâil olur veya Allah’ın
    lânetine uğrar…
    Hatip, ya sadece Allah’tan korkar da hakkın sesi olur veya hakkı gizleyerek
    tevhidden, şirk ve puttan söz etmez de dilsiz şeytan olur.
    Düzen kendi okullarında okuttuğu, sınavını yapıp bir câmide görevlendirdiği
    kendi memuruna güvenmez, eline bir kâğıt tutuşturur ve onu hutbe niyetiyle
    okumasını ister. Minberde okumak yerine, fotokopi yapılarak çoğaltılıp
    dağıtılsa, cemaat de sevinecek, câmi de, minber de. Câmiler, devlet dairesi
    ve câmide görev yapan devlet memuru mu; yoksa câmiler Allah’a ait kutsal
    mekânlar mı, hatipler de Allah’tan başkasından korkmayan Peygamber vârisleri
    mi? Bu soruların cevabını, okunan hutbenin içeriği gösterecektir.
    - 14 -
    Bazı hutbelerin okunması bedel ister; Devlet ve onun emrindeki Diyanet
    razı olmaz bu tür hutbelerden. Bazı hutbelerin de âhirette bedeli büyüktür
    ve Allah razı olmaz bu tür hitaplardan. Hangi câmide, hangi hatip, hangi
    hutbeyi okuyabilir, bilmeyiz; ancak, alternatif mekânları Cuma mescidi olarak
    kullanan tevhid ehli cemaatler bu hutbelerden daha çok yararlanabilir. Tabii,
    aynı zamanda kendimize yönelik bilgi ve nasihat için elimize alıp minbere
    çıkmadan da okuyabiliriz bu kitabı.
    Hutbe kitabı yazmak, o hutbeyi okuyan ve dinleyenlerin de sevabına
    vesile ve ortak olmak demek olduğu gibi, onların vebaline ortak olma riskini
    de taşıyabilir. Kur’an’a ve Rasûl’ün Kur’an’dan anlayıp uyguladığına ters bir
    cümlem varsa, bana bildirene duâlar edeceğimi, başka türlü yanlışım varsa,
    onu bildirenden de memnun olacağımı belirtirim.
    İnsanlara duyuru, nasihat ve çağrı mâhiyetinde hakka dâvet eden
    yazılarımızın, konuşmalarımızın ve hutbelerimizin tevhidî inancıımızı
    pekiştirerek hayattaki problemlere çözüm üretip dünyada izzetimize, âhirette
    cennetimize sebep olması duâsı ile…
    Ahmed Kalkan Ümraniye, Ocak 2020 Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    - 15 -
    CUMA HUTBESI HAKKINDA ÖZET BILGI
    Hutbe kelimesinin sözlük anlamında da belirtilen iki özellik, bir
    konuşmanın hutbe olması için gerekli şartlardır:
    a- Minberde topluluğa karşı yapılması,
    b- Planlı olması, rastgele olmaması.
    Hutbe, belli zaman ve yerlerde yetkili mü’minler tarafından cemaate karşı
    okunan, mukaddime ve mev’îza bölümlerinden oluşan dinî bir nutuktur.
    Hutbe hem zikir ve ibadet, hem de vaazdır. Hutbe, Allah’a hamd etmeyi ve
    O’nu lâyık olduğu şekilde övmeyi, Rasûlullah’a salevat getirmeyi, Müslümanlara
    vaaz ve nasihat vermeyi ve onlara dua etmeyi ifade eden bir isimdir.
    Fakihler, Cuma namazında hutbenin şart olduğu ve hutbesiz Cuma
    namazının sahih olmayacağı hususunda ittifak etmişlerdir.1 Hutbe, Allah’ın
    zikri demek olduğundan, sadece hamd etmek (hamdele ve salvele) hutbe
    konusunda farzın yerine gelmesi için yeterlidir.
    Hutbe, Allah’ın “zikrullah” olarak bildirdiği farz bir ibadettir. Bu konuda
    Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
    “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen
    Allah’ın zikrine koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha
    hayırlıdır.”2 Ayetteki “zikrullah” kavramı, esas itibarıyla Allah’ı anmak veya
    Allah’ın müjde ve tehdidi demek olduğundan Kuran; tesbih, hamd, vaaz, hutbe
    ve namaz gibi hususların hepsini kapsamaktadır. Fakat Cuma namazının şart ve
    esaslarından olan zikirden maksadın, hutbe ve namaz olması cihetiyle, burada,
    yerine getirilmesi gerekli olan zikir, hutbe ve namaz olarak tefsir edilmiştir.3
    1] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Feza Yayıncılık, cilt 2, s. 385
    2] 62/Cum’a, 9
    3] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, c. 8, s. 39
    - 16 -
    Hz. Peygamber, ömründe Cuma namazını hutbesiz olarak hiç kılmadığı için
    hutbe, Cuma’nın şartlarından biridir. Şart olmasaydı Rasûlullah kimi zaman
    onu terk ederek farz olmadığını gösterirdi.
    “Onlar bir ticaret veya eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya
    giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki, Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden ve
    ticaretten daha hayırlıdır. Zira Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”4 Bu ayet,
    hutbenin ne ticaret ne de başka bir şey için terk edilmeyecek önemde olduğunu
    ifade etmektedir.
    Hz. Peygamber’in hutbelerinin içeriğine baktığımız zaman, okunan
    hutbenin amacının neler olması gerektiğini daha iyi kavramış oluruz. Hz.
    Peygamber’in hutbeleri putperestliği ve her türlü cahiliye inancını terk etmeye
    çağrı, bütün insanları karanlıktan aydınlığa çıkaracak olan İslâm’a davet, İslâm
    inançlarının güzelliği, insanların dünya ve âhirette mutluluğa erişmelerinin
    yolları ve cihadın fazileti gibi konuları ihtiva etmektedir. Bu bilgilerden
    hareketle hutbelerde Müslümanlara, öncelikle tevhidi inançla ilgili hususlar,
    onları rûhen Allah’a yaklaştıracak ve cennete girmelerini sağlayacak ibadetler
    tavsiye edilir; Allah’ın gazabına ve cehennemine yaklaştıracak kötülüklerden
    kaçınmaları gerektiği hatırlatılır.
    Hutbenin amacı, İslâmî bir fikri, bir düşünceyi veya bir konuyu usûlüne
    uygun olarak cemaate sunmak ve benimsetmeye çalışmaktır. Bunun için
    hutbenin anlaşılır bir dil ve hitâbet üslûbuyla icra edilmesi gerekir. Aksi halde
    hutbeden beklenen amaç gerçekleşmemiş, hatip de hedefine ulaşmamış olur.
    Hz. Peygamber’in hutbelerinin genel karakteristik özelliklerini maddeler
    halinde şöyle özetleyebiliriz:
    1. Kısa ve Öz Olması,
    2. Anlaşılır ve Akıcı Olması,
    3. İfadelerinin Kırıcı Olmaması,
    4. Bazen Soru Cevap Şeklinde Olması,
    5. Aynı Hutbede Çeşitli Konulardan Bahsetmesi,
    6. İrticâlî Olması: Hatibin daha önceden ele almış, yani hazırlamış olduğu
    bir konuyu topluluk karşısında hiçbir suretle kâğıda ve benzeri şeylere
    başvurmadan yaptığı hitaptır. Hakkını vererek konuşma yapmak isteyenler için,
    irticâlî konuşmaların cemaat üzerindeki etkisi daha büyük olur. Bunun için
    4] 62/Cum’a, 11
    - 17 -
    gönülden hitap etmek gerekir. Ağzımızla hitap ettiğimizde karşımızdakinin
    en fazla kulağına gidecektir sözümüz. Ama gönül diliyle konuştuğumuzda
    karşımızdakinin gönlünü hedef almış oluruz.
    Ancak, günümüzde hutbelerin çoğu, yazılı metne bakılarak okunmaktadır.
    Çünkü irticâlî konuşmalarda, çoğunlukla teferruata dalınır ve konu dağıtılır.
    O yüzden hutbelerin Türkçe kısımlarının yazılarak okunmasında fayda vardır.
    Hutbe okunmazdan önceleri yazılı metin, ezberlenir gibi, meselâ 10 defa
    okunmalı, okumadan önce iyice anlaşılıp hazmedilmeli, hutbeye kaç dakika
    ayıracaksak hutbenin uzunluğu ona göre tespit edilmeli, hutbe metni uzunsa,
    uygun yerleri çıkarılarak önceden kısaltılmalıdır. Cemaate karşı okunacağı
    zaman da hatip, gözlerini okuduğu kâğıt üzerinde sürekli tutup cemaatle göz
    temasını ihmal etmemeli; gözünü yazılı metinden sık sık kaldırmak sûretiyle,
    hatip bakışlarıyla cemaati kontrol altında tutup hutbenin tesirini arttırmalıdır.
    İster irticâlî, ister kâğıda bakarak hutbe okuyalım, okuduğumuz hutbeyi kendi
    iç dünyamızda benimser, yaşarsak; daha etkili, daha heyecanlı konuşma
    yapmanın sebeplerine yapışmış oluruz. Duygulandırmak için duygulanmak
    lâzım, etkilemek için önce etkilenmek…
    Hutbe metinleri, sadece hatip veya dâvetçiler tarafından, sadece Cuma
    günleri, sadece minberde okunması ve sadece okuyanın sesinden dinlenilmesi
    için oluşturulmuş sözler değildir. Dinin esasları hakkında uyarılar, tavsiyeler
    içerdiğinden diğer kitaplar gibi istifade etmek için de okunması gereken
    fikir kitaplarıdır. Kitabın ismi “Hutbeler” olsa da, Cuma günü olmasa da,
    minberden okunmasa da, bu eserden yararlanılabilir. Bu kitaptaki bazı konular
    hutbe metni olarak kullanılacaksa, hutbe okumazdan önce, metnin uzunluğu
    mutlaka değerlendirilmelidir. Hutbe için ayırdığınız vakte sığdırmak için hangi
    paragrafları atlayıp hangilerini okumanız gerektiğini önceden tespit etmeniz
    ısrarla tavsiye olunur. Benim bunu yapıp hutbe metinlerini daha kısa tutmam
    mümkündü. İyi de, ne kadar kısa tutacağım? Kimileri hutbe için 20 dakikalık
    konuşmayı ideal görürken, kimi hatipler ise cemaatlerinin önemli bölümü
    çalıştığı için hutbe okumak için 15 dakika veya hatta 10 dakikadan uzun vakit
    ayıramazlar. Onun için, hutbe okuyacak kişi, önceden hutbesini cemaatinin
    şartlarına göre kısaltmalıdır. Bu şekilde hutbeyi kısaltmak niyetiyle de olsun,
    hutbe için hazırlanmaya fazla vakit ayıramayan hatipler de hutbe metnini hiç
    olmazsa birkaç kez okumaya mecbur kalsın.

    - 19 -
    HUTBE DUALARI
    Hatip Cuma namazı için iç ezan okunup bittiğinde, ayağa kalkıp kendinin
    duyabileceği bir sesle eûzü besmele çeker ve aşağıdaki veya benzer bir
    hutbeyi (sesli bir şekilde) okur:
    أنفُْسِنا وَ مِنْ ? إلِيَْهِ ، وَ نعَُوذُ باِللهِ مِنْ شُرُور ? الَحَْمْدُ للهِ نحَْمَدُهُ وَ نسَْتَعينِهُُ وَ نسَْتَغْفِرُهُ وَ نتَوُبُ
    أنْ ل ا ? أشْهَدُ ? أعْمالَنِاَ . مَنْ يَهْدِ الله فَلا مُضِلَّ لَهُ ، وَ مَنْ يُضْلِلْ فَلا هادَِيَ لَهُ ، وَ ? سَيِّئاتَِ
    أنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ . ? أشْهَدُ ? إل اَّ الله وَحْدَهُ ل اَ شَرِيكَ لَهُ ، وَ ? إلَهَ ?
    أما بعَْدُ ? أسْتفَْتحُِ باِلذَِّي هُوَ خَيْر . ? أحُثكُّمُْ عَلىَ طاعََتهِِ ، وَ ? أوصِيكمُْ عِبادََ اللهِ بتِقَْوَى اللهِ ، وَ ?
    أتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ . ? إِنَّ الله مَعَ الَّذِينَ ? أطِيعُوهُ . ? فَياَ عِباَدَ اللهِ اتَّقُوا الله وَ
    قاَلَ الله تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ :
    أعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ... بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ?
    Konu ile ilgili bir ayet; (âyetin Arapça metni):
    صَدَقَ الله العَْظِيمُ وَ بَلغََّنا رَسُولهُُ النَّبِيُّ الكَْرِيمُ وَ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلىَّ الله عَلَيْهِ وَ سَلمََّ فِي
    حَدِيثٍ
    Konu ile ilgili bir hadis (hadisin Arapça metni)
    صَدَقَ رَسُولُ اللهِ فِيمَا قَالَ اَوْ كَماَ قاَلَ.
    TÜRKÇE METİN…………
    - 20 -
    Türkçe hutbe bittikten hemen sonra:
    أبْلَغَ النِّظامَِ. كَلامَُ الله الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلامَِّ. كَماَ قَالَ الله تَبارََكَ وَ ? أحْسَنَ الْكَلامَِ وَ ? إنَِّ ? أل ا ?
    أعُوذُ بِاللهِ مِنَ ? أنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. ? آنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَ ? إذِاَ قُرِئَ الْقُرْ ? تَعاَلَى فِي الْكَلامَِ. وَ
    سْلامَُ ... صَدَقَ الله الْعَظِيمُ �ِ إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ الله اْل إ ? الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.
    Bundan sonra hatip bulunduğu yere oturur. Bu oturuşta ellerini açarak
    sessizce şu duayı okur:
    أ حْياءَِ وَ � بارََكَ الله لَناَ وَ لَكُمْ وً لِساَئِرِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِناتَِ وَ الْمُسْلِمِينَ وَ الْمُسْلِماتَِ الْ
    أرْحَمَ الراَّحِمِينَ ? آ � أ مْواَتِ بِرَحْمَتِكَ ي � اْل
    Bundan sonra tekrar ayağa kalkarak ikinci hutbeye başlar. İkinci hutbe
    metin olarak şöyledir:
    أصْحاَبِهِ ? آلِهِ وَ ? اَلْحَمْدُ للهِ حَمْداً كاَمِلاً وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلامَُ عَلىَ رَسُولِناَ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ
    آمِرا ? أجْمَعينَِ . تعَْظِيما لنِبَيِهِِّ وَ تكَْريِما لفَِخامََة شانَِ صَفِيهِِّ فقَالََ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قائَلٍِ مُخْبرِا وَ ?
    آمَنُوا صّلوُّا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيما.ً ? أيُّهاَ الذَِّينَ ? آ � إنَِّ الله وََ مَلا ئكَِتَهُ يُصَلوُّنَ عَلىَ النَّبِيِّ ي ? :
    إنِكََّ ? إبِْراهَِيمَ ? آلِ ? إبِْراهَِيمَ وَ عَلىَ ? آلِ مُحَمَّدٍ. كمَا صَليَّْتَ عَلىَ ? ألّلَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ ?
    إِبْراَهِيمَ وَ عَلىَ ? آلِ مُحَمَّدٍ. كَماَ باَرَكْتَ عَلىَ ? أّلَّلهُمَّ بَارِكْ عَلىَ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ ? حَمِيدٌ مَجِيدٌ.
    إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ ? إِبْراَهِيمَ ? آلِ ?
    Bundan sonra hatip, mihrap istikametine dönerek ellerini, açıp (içinden,
    sessizce) genellikle şu duayı okur:
    أجْمَعِينَ. وَ ارْضَ اللَّهُمَّ ? أصْحابَهِِ ? آلهِِ وَ ? الَلهَُّمَّ فصََلِّ وَ سَلمِّْ عَلىَ عَبدِْكَ وَ رَسُولكَِ مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ
    أ نصْارَ وَ الْمُهاجَِريِنَ � أبيِ بكَرْ وَ عُمَرَ وَ عُثمْانََ وَ عَليٍِّ ذَوِي الصِّدْقِ وَ الوَْفاءَ وَ عَنْ الْ ? عَنْ سادَاتَنِا إِلَى يَوْمِ اْلَجَزاَءِ وَ عَنْ كَافَّةِ اْلمُؤْمِنيِنَ وَ اْلمُؤْمِناَتِ وَ اْلمُسْلِمِينَ وَ اْلمُسْلِماَتِ ? وَ التَّابِعِينَ
    إِنَّكَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ قَرِيبٌ مُجِيبُ الدَّعَواَتِ. ? أ مْواَتِ � أ حْياَءِ وَ اْل � اْل
    إِناَّ نَعُوذُ بِكَ مِنَ اْلفَقْرِ وَ اْلقِلَّةِ وَ الذِّلَّةِ وَ الشِّقاَقِ وَ النِّفاَقِ وَ نَعُوذُ بِكَ مِنَ اْلبُخْلِ ? اَلَّلهُمَّ
    ألُكَ تَمامََ النِّعْمَةِ وَ دَواَمَ اْلعافَِيَةِ وَ حُسْنَ � إنِا نَسْ ? أ خْلاقَِ . اَللَّهُمَّ � وَ اْلحَزَنِ وَ الْهَرَمِ وَ سُوءِ الْ
    أرْحَمَ الراحَِّمِينَ. وَ سَلامٌَ عَلىَ الْمُرْسَلِينَ وَ ? أنْتَ الرَّحِيمُ الْكَرِيمُ بِرَحْمَتِكَ ياَ ? إِنَّكَ ? الْخاَتِمَةِ
    الْحَمْدُ لله رَبِّ اْلعا لَمِينً.
    - 21 -
    Dua bitince hatip tekrar hutbeyi irat ettiği yöne dönerek şu ayeti okuyarak
    hutbeyi bitirir:
    أمُْرُ بِالْعَدْلِ � إِنَّ اللّهَ يَ ? أعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ... بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ... ?
    إِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ ? حْسَانِ وَ �ِ وَال إ
    “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği ve (ihtiyacı olan) akrabaya yardım etmeyi
    emreder. Zinayı, fenalıkları ve insanlara zulüm yapmayı da yasaklar. O, dinleyip
    tutasınız diye size öğüt veriyor.”5
    5] 16/Nahl suresi, 90

    1. BÖLÜM
    İMAN VE ŞİRK
    - 24 -
    1. HUTBE
    İMAN VE İMANIN AMEL ILE İS PATI
    Âyet :
    فَاٰمِنُوا بِالّٰلِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
    “Allah’a ve Peygamberine iman edin. Eğer iman eder ve takvâlı olursanız en
    büyük mükâfaat sizindir.”6
    احََسِبَ النَّاسُ انَْ يُتْرَكُوٓا انَْ يَقُولوُٓا امَٰنَّا وَهُمْ لَ ا يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الذَّ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ
    اللّٰهُ الَّذ۪ينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِب۪ينَ
    “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini
    mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah,
    elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı
    olanları da belirleyecektir.” 7
    Hadi s:
    “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde
    kendisini gösterendir.” 8
    İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik
    etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek,
    güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu
    aşağı yukarı karşılar.
    Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen
    haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar
    edip, tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabbi olan
    Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri
    tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine
    getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak
    ve yaşamaktır.
    6] 3/Âl-i İmran, 179
    7] 29/Ankebut, 2-3
    8] Camius-Sağır, 2/134
    - 25 -
    Kur ’an ’da İman
    İman kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de 45 yerde geçer. İman kelimesinin kökü olan
    “e m n” türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 878 yerde kullanılır. Kur’an’ın
    onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini
    göstermek için yeterlidir.
    Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor9.
    Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrail’in de
    emin olduğunu belirtiyor10. Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan
    bahsederken onu emaneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emanet de imanla
    aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir.11
    İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emanet taşıyan kişi demektir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-
    Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın
    mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı
    güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin tam
    olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de her
    şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.”12
    İmanın gündeme geldiği Bakara sûresinin ilk âyetlerinde müttakîlerin vasıfları
    açıklanırken, yapılması gerekenler de açıklanmış oluyor. Bu açıklama, aynı
    zamanda nelere iman edilmesi gerektiğini de topluca içermektedir. Kurtulmak
    isteyen, gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan konulara
    kesin iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine
    getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir
    dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.
    Bunlara ilk ve yalnız kendisinin inanmadığını, devam edegelen kadim bir
    mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle de
    irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa
    (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan kitaplara ve peygamberlere iman
    edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayâtın ikinci ve ebedi bölümü
    olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır.
    Eğer böyle yaparsa hayâtın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak,
    kurtulmuş olacaktır.13
    9] 7/A’râf, 68; 26/Şuarâ, 107...
    10] 26/Şuarâ, 193
    11] Bkz. 33/Ahzâb, 72
    12] 2/Bakara, 165
    13] 2/Bakara, 1-5
    - 26 -
    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binâsı ve üçüncü
    âyetinde “gaybe iman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri, sûrenin son âyeti
    olan 286. âyette de perçinlenir:
    “O Rasûl, kendisine Rabbinden indirilene (Kur’an’a) iman etti. Mü’minler
    de Allah’a, Onun meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı.
    Rasûllerden hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz
    mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.” “Gaybe iman” olarak tavsif edilen
    bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya tek tek veya ikisi
    üçü birlikte zikredilmiştir.
    “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a iman edin.”14
    “Ey iman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği Kitaba
    ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını,
    peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa
    düşmüş olur.”15 “Benim kalbim temiz, kimseye kötülük düşünmem, herkesin
    iyiliğini isterim” diyerek kendini kandıranlara gerçek iyiliğin ne olduğunu
    Kur’an şöyle açıklar: “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz
    değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere iman etmenizdir...”16
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.17. İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların
    en şerlisi olarak anmaktadır.18 Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu
    imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.19 Mü’min, Allah’ın yardımcısı,
    Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.20
    Kuru bir “iman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın gerçeği de bu
    değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifâdesi olmalıdır.
    Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi “ben,
    Allah’tan başka ilah olmadığına şahit olarak, bütün benliğimle Allah’a
    bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun
    otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse,
    bu kişi imanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun imanı,
    kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın
    isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim,
    14] 2/Bakara, 41
    15] 4/Nisâ, 136
    16] 2/Bakara, 177
    17] Bkz. 2/Bakara, 256
    18] Bkz. 8/Enfâl, 55
    19] Bkz. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
    20] Bkz. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    - 27 -
    kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı,
    yani bağlılığı onadır.
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan öyle kimseler
    vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki onlar, mü’min değillerdir.”21
    “Allah’a ve Peygamber’e iman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun
    ardından yüz çevirir, bunlar mü’min değillerdir.”22 “Ey iman edenler, Allah’a ve
    Peygamberine itaat ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde
    ‘işittik’ diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen
    sağırlar ve dilsizlerdir.”23 Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve
    görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahlûklar olarak tanımlıyor.
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve ancak
    müslüman olarak, O’na teslim olmuş şekilde can verin.”24
    İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan
    edilir: “İnsanlar, ‘iman ettik’ demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini
    mi zannediyorlar? Hâlbuki Biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah,
    elbette imanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı
    olanları da belirleyecektir.”25
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir.
    Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir.
    Kalbin de en şerefli şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en
    üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı
    size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”26
    İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı
    gibi, imandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması
    gerekir. Yoksa iman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir. İman,
    Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
    Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve
    fiillerle ispatı lazımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü
    sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligâtına fiilen
    bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır.
    21] 2/Bakara, 8
    22] 24/Nur, 47
    23] 8/Enfâl, 20-22
    24] 3/Âl-i İmran, 102
    25] 29/Ankebut, 2-3
    26] 49/Hucurât, 7
    - 28 -
    “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz
    mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan
    meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan
    daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah,
    fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”27
    İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasülü’ne karşı sevgi ve
    şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur:
    “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve
    Rasülü’nün her şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi,
    3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.”28
    “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve
    bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz.”29
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın
    dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve
    fesadı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için
    namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâla ittibâ etmede de iman kendini
    göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz
    ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın
    ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
    şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar,
    imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”30
    İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; iman
    ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup
    Allah’ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi,
    kendi kusurlarını idrak eder, O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar.
    “Allah’ın gönderdiği risaleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
    kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak
    ehlinin sıfatıdır.”31
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz
    ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar
    koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye
    27] 9/Tevbe, 24
    28] Buhârî, Îmân 9, 14, İkrah 1, Edeb 42; Müslim, Îmân 67
    29] Buhârî, İman 2/8
    30] 49/Hucurât, 15
    31] 33/Ahzâb, 39
    - 29 -
    sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden
    istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne davet olundukları zaman,
    mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden ibârettir. İşte asıl
    amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan
    korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”32
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir
    kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur. Kim
    Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.”33
    “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları
    şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir
    sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”34
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı
    yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler.
    Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından
    isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde
    Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin
    mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve
    Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana kimse
    karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler
    değildir bunlar.35
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel,
    Allah katında kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki
    imanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına
    atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini
    ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel
    ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen
    bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma faydasızlığı gibi; kişiyi
    olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.
    O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse;
    sâlih amellerle desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı
    unutlulmamalıdır. Hatta bu konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha
    zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min olmak kolay, ama özellikle küfrün
    32] 24/Nur, 51-52
    33] 33/Ahzâb, 36
    34] 4/Nisâ, 65
    35] bkz. 33/Ahzâb, 36
    - 30 -
    hâkim olduğu câhilî toplumda mü’min kalmak ve mü’mince ölmek zordur. Biz
    de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ:
    “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak
    öldür ve beni sâlihler arasına kat.”36
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
    tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih
    amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız
    olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman
    olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”37. Bu âyetteki
    iman’dan kasıt “namaz”dır.
    Sahih sünnette de iman-amel münâsebetlerini ele veren birçok rivâyete
    rastlamak mümkün. İşte şu hadiste iman-amel iç içe:
    “Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne iman”
    buyurdu. ‘Sonra hangisi?’ diye soruldu. “Allah yolunda cihad.” buyurdu.
    Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’ Cevapladı: “Hayır üzere yapılmış bir
    hac.”38 Rasûl’ü sevmek imandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki,
    ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça
    iman etmiş olamazsınız.”39
    Allah yolunda cihad, imanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi
    yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorsa çıksın.
    Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime lazım olmasaydım
    hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra
    dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar
    isterdim.”40. Hayâ da imandandır: “Hayâ imandandır.” 41
    Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da imandandır: “Allah
    için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için engel olan kuşkusuz
    imanını tamamlamıştır.” Allah Rasûlü, imanın parçalardan meydana gelen bir
    bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir biçimde
    ifâde etmiştir:
    36] 12/Yusuf, 101
    37] 2/Bakara, 143
    38] Buhârî, İman 26
    39] Buhârî, İman 14
    40] Buhârî, İman 37
    41] Buhârî, İman 24
    - 31 -
    “İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi,
    çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.”42
    Bu hadiste nazarî iman olan “lâ ilâhe illâ’llah” ile, amelî iman olan “eziyet
    veren şeyi ortadan kaldırmak” bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak
    geçiyor. İşte o bütünün adı “iman”dır.
    İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın
    yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç “iman nedir?”
    sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah Rasûlü, kendisine gelen
    bir elçiler grubuna “yalnızca Allah’a iman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca
    Allah’a iman nedir, bilir misiniz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun
    üzerine buyurdu ki:
    “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna
    şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve
    beşte biri (humus) vermektir.”43
    İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbatı, vahyin hayâta
    dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir düşünce, kalpte
    mahkûm olan zavallı bir akide, dilde söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan
    çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın
    beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin
    göstergesidir amel.
    “Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine
    hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler,
    büyüklük taslamazlar.”44 “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve
    Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları
    zaman ondan izin almadan gitmezler.”45
    Konumuzun eksenini teşkil eden “amel”den kasıt, Allah’a itaattir. Burada
    sözkonusu ettiğimiz amel, nafile olan ameller değildir; Allah’ın emir ve
    yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun emirlerini yapmayanın
    durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine hayâtî önemi olan bir
    plânı verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir.
    O plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın
    emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    42] Buhârî, Müslim
    43] Buhârî, İman 53
    44] 32/Secde, 15
    45] 24/Nur, 62
    - 32 -
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde
    zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci
    durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsîlerin cezasına.
    Bu noktada İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde olacaktır:
    Allah Teâlâ mü’mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır. “Ey
    insanlar, Rabbinizden korkun.”46 âyetinde “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey
    kâfirler Allah’a iman edin!” , “Ey münafıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı
    vardır.47 İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların
    her biri farklı ağırlıklarla imanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan birini, ikisini
    ya da üçünü kaybeden kimse, imanî dengesini kaybeder. Yapması gereken işlevi
    ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen iman da iman olmaktan çıkmış demektir.
    İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca
    mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü imanın
    hâkim olduğu toplumda ahlak, adalet, fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat
    ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; İmanın hâkim olmadığı
    toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü
    dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var:
    İman, atom ve nötron bombasını yapan “insan” adlı muazzam silahın emniyet
    anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin ‘kaza’ya kurban gitme
    ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar imanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir
    de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz
    mutluluğun ta kendisidir.48 Gazete ve tv. haberlerinde sık sık canavarlaşan
    insanların durumlarına şahit oluyoruz. Kocasını vuran kadınlar, çocuklarını
    doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler... Sebep tek: İmansızlık.
    Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?!
    İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi; İman,
    ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır. “Azabımızın
    şiddetini gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildir.”49
    Fir’avn bile boğulma ânında iken iman etmiştir. (İngiltere Brıtısh
    Museum’daki ona ait olduğu belirtilen bozulmamış ceset de secde halindedir.)
    Ölüm üzere iken azabın şiddeti ve dehşetini görerek iman, artık gayba iman
    olmaktan çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini
    inkâr veya tekzib etmemelidir. Mesela; bir kimse Allah’ın varlığına, meleklerine,
    46] 22/Hac, 1
    47] Vasıyet, İmam Âzam’ın Beş Eseri, s. 75
    48] A.g. e. s. 311-313 ve 346-348
    49] 40/Mü’min, 85
    - 33 -
    âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere inanmadığını söylese,
    bu kimsenin imanı sahih değildir. Çünkü iman bir bütündür, tecezzî (cüzlere,
    parçalara ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’an-ı Kerim’e inandığını beyan
    eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü
    Kur’an-ı Kerim’den olduğu sabit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür.
    Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira
    Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse,
    vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfâz-ı
    küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi
    bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben
    bunu bilmiyorum; Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.
    - 34 -
    2. HUTBE
    İNSAN NIÇIN İMAN EDER? ÇIRKIN İMAN VE GÜZEL
    KÜFÜR OLUR MU?
    Âyet
    انَِّا خَلَقْنَا الْ اِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعاً بَص۪يراً انَِّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ امَِّا
    شَاكِراً وَاِمَّا كَفُوراً اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ
    “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple,
    onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Ya
    şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder. Kâfirler için elbette zincirler, halkalar
    ve alevli cehennem hazırladık.”50
    وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ امَٰنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْ انَْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا
    مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الذَّ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاتُُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ
    وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
    İman edip sâlih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan
    cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık
    verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler.
    Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için
    orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. 51
    İnsan niçin iman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında
    inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı
    zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman, yaşamanın bir anlamı ve değeri
    kalmaz. Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan iman, hakka/doğruya
    inanmadır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbi
    olmak ve azgınlaşıp kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli
    olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/küfr etmek,
    cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat doğru bir şekilde iman edip, Allah’ın
    hidâyetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır.
    İmanla ilgili sünnetullahı gündeme getirerek, imanın sebep ve sonuçlarından
    bahsedelim:
    50] 76/İnsan, 2-4
    51] 2/Bakara, 25
    - 35 -
    İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayat sağlamakla kalmaz; bu dünyada
    da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır:
    “Allah, sizden iman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri
    halife/hükümran kıldığı gibi, onları da yeryüzünde halife/hükümran kılacağını,
    kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya koyacağını
    ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız Bana
    kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” 52
    Müjdeler, mü’minler içindir.53 Allah, onların kalbine imanı yazmış ve onları
    kendisinden bir ruhla desteklemiştir.54 Şeytanî güçler onları ezmeye yol bulamaz.55
    Onlara yardımcı olmak, Allah’ın bizzat kendi üzerine yazdığı bir görevdir.
    “Mü’minlere yardım etmek, Bize haktır (Bize düşen görevdir).”56
    Allah, iç huzuru ve doygunluğu onlara nasib etmiştir.57 Korkmak, üzülmek,
    kedere yenik düşmek onlara uzaktır.58 Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir.59
    Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten öldüren,
    ebediyyen cehennemde kalır.60
    “Şu bir gerçek ki, iman edip sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en
    hayırlılarıdır.”61
    “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman ediyorsanız, mutlaka siz üstün
    geleceksiniz.”62 Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan korkmayın. Kuvvetten
    düşmeyin. Siz üstünsünüz, yani iman ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü iman,
    kalbe güç verir, Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.
    “Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.”63 Yani, Allah, kâfirlerin
    bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada mü’minlere musallat olarak,
    tamamen ortadan kaldıracak şekilde istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet,
    dünya ve âhireti kapsamaktadır. Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir.
    Mü’minler, imanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra bu gerçek tevhidî imanı,
    Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla dışa yansıtan insanlardır.
    52] 24/Nur, 55
    53] 13/Ra’d, 29
    54] 58/Mücâdele, 22
    55] 16/Nahl, 99; 34/Sebe’, 20
    56] 30/Rûm, 47
    57] Bkz. 9/Tevbe, 26; 48/Feth, 4
    58] Bkz. 3/Al-i İmran, 139
    59] 3/Âl-i İmran, 152
    60] 4/Nisâ, 93
    61] 98/Beyyine, 7
    62] 3/Âl-i İmran, 139
    63] 4/Nisâ, 141
    - 36 -
    Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları,
    imanlarının hakikatinde meydana gelen gedikten olmuştur. Savaş araçları,
    Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı, her türlü nisbet ve bağımlılıktan
    arınmış olarak sadece iman sancağı altında bulunmak, imandan ve imanın
    gereklerindendir. Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, imanın hakikatinde
    meydana gelen zayıflık ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek iman üzere
    bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner.64
    “Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım
    vâris olacak’ diye yazmıştık.”65
    “Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük yok
    ve Biz (onun çalışmasını) yazanlarız.”66
    “Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezalanır; ama kadın olsun erkek
    olsun kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler ve orada
    kendilerine hesapsız rızık verilir.”67
    “Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş bir
    hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.”68
    Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar. İman
    ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayâtı onlara kolaylaştırır. Âhiretteki
    ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki
    güzel hayât, birçok şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı
    (inşirâh-ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış
    etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere tasarruf
    edebilen de ancak Allah’tır.
    İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir
    geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak önemli değildir. Bazen
    zenginliğin; tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen dünya ve âhiret belâsı olduğu
    bilinmelidir. Hayâtta yetecek kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey
    vardır. Allah’a bağlanma ve O’nun gözetimine, himâyesine ve rızâsına sığınma
    vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi vardır. Amel-i
    sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayâttaki izleri vardır. Mü’min olarak
    sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki
    sevabını azaltmaz. Tersine, Allah onun sevabının, dünyadaki amelinin en güzeli
    64] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    65] 21/Enbiyâ, 105
    66] 21/Enbiyâ, 94
    67] 40/Mü’min, 40
    68] 16/Nahl, 97
    - 37 -
    üzerine olacağını vaad etmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimizin hazineleri,
    sevabı ne büyüktür!
    İman ı Bozan Haller
    İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, itikadın doğru ve tam olarak hayât boyu
    sürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması ve imanı bozucu bir
    davranışın yapılmaması gerekir. İmanı bozan hallerin en önemlileri şunlardır:
    a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurafeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları
    aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki
    anlayış, düzen, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve
    Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi
    sunarlar. Cahil kimseler de bunlara aldanıp inanırlar. Böylece imanlarını boşa
    çıkarırlar.
    “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara
    ve bâtıl tanrılara) iman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a iman
    edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir.
    Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı
    bulamazsın.”69
    “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri
    görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak
    istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir
    sapıklığa düşürmek istiyor.”70
    b- Şirk koşmak: Şirk koşma imanı bozan ve insanın bütün iyi amellerini
    yok ederek ebedî cehennemlik olmasına neden olan bir davranıştır.
    “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz
    bütün amellerin boşa gider ve hüsrâna uğrayanlardan olursun.”71;
    “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını
    (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
    ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”72
    c- Kâfirleri velî ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem
    69] 4/Nisâ, 51-52
    70] 4/Nisâ, 60
    71] 39/Zümer, 65
    72] 4/Nisâ, 48 ve 116
    - 38 -
    de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dostudur. Allah da
    mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Bir mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri
    dost ve yönetici olarak kabul ederse imanı boşa çıkar ve kâfir olur.
    “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
    Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar
    ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.”73
    “Ey iman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat
    ederseniz, onlar sizi, imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”74
    “Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için kendi
    aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?”75
    İman denilince, halkın çoğu olumlu, güzel bir husustan bahsedildiğini
    düşünür. İmanın nötür bir kavram olduğunu bilmez. Kur’an’a göre, insanı
    cehennemlik eden iman da vardır. İman etmek, başlı başına iyi de olabilir,
    kötü de. Neye iman edildiğine bağlıdır imanın güzel veya çirkin olması.
    Allah’ın iman etmemizi istediklerine imandır bizi kurtaracak olan. Bir de
    inanmamamız gereken hususlar vardır; inkâr etmemiz, reddetmemiz, Kur’an
    tabiriyle küfretmemiz gereken hususlar vardır. Yani, küfür de her konuda
    kötü değildir. Tâğuta iman çok kötü,76 tâğuta küfür de mü’min olmak için
    şart olan bir iyi husustur.77 Demek istiyoruz ki; Kur’an, imanı sadece olumlu
    alanlar için kullanmaz. Gönülden benimseme ve tasdik etmenin, yani imanın
    olumsuz görünümlerinin bulunabileceğine de dikkatimizi çeker. İman, Allah’ın
    inanılmasını istediği şeylere olursa doğru; hakkında Allah’ın hiçbir delil
    indirmediği şeylere olursa bâtıl olur.
    “De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde
    ne varsa bilir. Bâtıla iman eden ve Allah’ı inkâr edenler var ya, işte ziyana
    uğrayacaklar onlardır.”78
    “Tek Allah’a ibâdete çağrıldığı, duâ edildiği zaman küfrederdiniz. O’na şirk
    koşulunca (buna) iman ederdiniz. Artık hüküm, yüceler yücesi Allah’ındır.”79
    “Onların çoğu, ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”80
    73] 2/Bakara, 257
    74] 3/Âl-i İmran, 100
    75] 4/Nisâ, 144
    76] Bkz. 4/Nisâ, 51
    77] Bkz. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60
    78] 29/Ankebut, 52
    79] 40/Mü’min, 12
    80] 12/Yûsuf, 106
    - 39 -
    Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, mutlak anlamda aldığımızda inkâr da bir
    imandır. İnkâr, imansızlığa imandır. Yani, her imanda bir inkâr, her inkârda
    bir iman vardır. Mü’min de Allah’a iman etmiş olmak için, hatta imandan
    önce, bazı şeyleri inkâr etmesi, küfür etmesi gerekir. Küfür edip reddetmesi
    gerekenlerin başında tâğut gelir.81 Doğru iman, Kur’an’ın gösterdiği imandır.
    Bu iman insanlara Allah’tan başka ilah olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı
    olduğunu, Allah’tan başkasına duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir.
    Doğru imanın zıddı, bâtıla iman, yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu ispatlamak
    için Allah’ın, hakkında delil/âyet indirmemiş olmasına rağmen; insanların
    uydurdukları bâtıl inançlardır.
    “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil
    indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!” 82
    Kur’an, imanlarını zulümle (şirkle) lekeleyenler için kurtuluş kapısını
    kapatmıştır. “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar var
    ya, işte emn (güven) onlarındır. Ve onlar hidâyeti (doğru yolu) bulanlardır.”83
    Kur’an, imandan sonra küfre sapanlara karşı çok sert ve şiddetli bir tavır
    takınmaktadır. Kur’an, bu olaya tebdil veya irtidat demektedir. Tebdil, imanı
    küfürle değiştirmek; irtidat ise, İslâm dininden çıkmak, geriye dönmek
    demektir. Tebdil ve irtidat Kur’an’a göre en iğrenç ve onur kırıcı hastalığın
    adlarıdır.84
    Doğru iman Kur’an’ın gösterdiği imandır. Bu iman, insanlara, Allah’tan
    başka ilâh olmadığını, Allah’ın âlemlerin Rabbı olduğunu, Allah’tan başkasına
    duâ ve kulluk edilmemesi gerektiğini öğretir. Doğru imanın zıddı, bâtıla iman,
    yani şirktir. Şirk, doğru olduğunu isbatlamak için Allah’ın, hakkında delil/âyet
    indirmemiş olmasına rağmen; insanların uydurdukları bâtıl inançlardır.
    “Allah’tan başka kulluk ettiğiniz şeyler, sizin ve atalarınızın uydurduğu
    putlardan başka bir şey değildir. Allah, onların doğru olduğuna dair bir delil
    indirmemiştir. Hükmetmek, yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başkasına değil!”85
    81] Bkz. 2/Bakara, 256
    82] 12/Yûsuf, 40
    83] 6/En’âm, 82
    84] Bkz. 3/Âl-i İmran, 86, 90; 2/Bakara, 217
    85] 12/Yûsuf, 40
    - 40 -
    3. HUTBE
    AMELLE İS PAT EDILMEYEN İMAN İNSANI KURTARIR MI?
    Âyet :
    وَالْعَصْرِۙ انَِّ الْ اِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍۙ الَِّ ا الَّذ۪ينَ امَٰنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا
    باِلصَّبْرِ
    “Asra yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman
    edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye
    edenler müstesnadır.”86
    Sâlih Amel siz İman Olma z!
    Medyanın verdiği haberlerde sık sık canavarlaşan insanların durumlarına
    şâhit oluyoruz. İnsanları koyun keser gibi kesen cânîler, kocasını vuran
    kadınlar, çocuklarını doğrayan babalar, küçücük bebelere tecâvüz edenler,
    kapkaçlar, terör olayları, sapıklıkların bin bir çeşidi… Sebep tek: İmansızlık.
    Allah’a ve âhirete iman eden böyle vahşet ve barbarlık yapabilir mi?! Bazıları
    zannediyor ki, toplumun % 99’u müslüman, ama amel etmeyen günahkâr
    müslüman! Acaba? Gerçekten bu halk Allah’ın istediği gibi iman etse, şirkten
    sakınsa, isyandan kaçınsa durum böyle mi olurdu dersiniz?
    İman
    İman, emn kökünden bir mastardır. Sözlük anlamı, birini sözünde tasdik
    etmek, onaylamak, kabullenmek itimat etmek, gönülden benimsemek,
    güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Türkçedeki inanmak kelimesi bunu
    aşağı yukarı karşılar.
    Kavram olarak, Rasûlüllah’ı Allah’ın katından getirmiş olduğu bilinen haber
    ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip,
    gereklerini sâlih amel olarak tatbik etmeye çalışmaktır. İman, küfrün zıddıdır.
    Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın
    gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir.
    Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir.
    Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.
    86] 103/Asr, 1-3
    - 41 -
    İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven
    içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı
    güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir.
    Kur ’an ’da İman
    İman kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 873 yerde geçmektedir.
    Kur’an’ın onda birinden fazlasının imanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun
    önemini göstermek için yeterlidir.
    Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-
    Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın
    mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı
    güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan iman olmaz. Allah’a güvenin
    tam olması için, O’nu her şeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini
    de her şeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok
    fazladır.” 87
    İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara
    yuvarlanmasını önler.88 İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların
    en şerlisi olarak anmaktadır.89 Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu
    imandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır.90 Mü’min, Allah’ın yardımcısı,
    Allah’ın dostu, velisi olarak nitelendirilmiştir.91
    İman ın Gerektirdikleri
    İman, insana dünyada çok büyük onur ve âhirette ebedî mutluluk sağlar.
    Cennet bedava değildir. Kur’an, imanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna
    dikkat çeker.
    “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden inceye
    imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de
    inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.”92
    “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele”93
    87] 2/Bakara, 165
    88] Bak. 2/Bakara, 256
    89] Bak. 8/Enfâl, 55
    90] Bak. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus, 99; 12/Yûsuf, 16, 103
    91] Bak. 47/Muhammed, 7-11; 61/Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68
    92] 29/Ankebut, 2
    93] 2/Bakara, 155
    - 42 -
    “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size
    de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk ve sıkıntı onlara
    öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki
    mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’ dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı
    yakındır.”94
    Kâmil iman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de, kınayanların
    kınamasından korkmamaktır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde eder:
    “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve
    kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu
    ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir
    kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar).
    Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.”95
    “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker
    topladılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat
    daha arttırdı ve ‘hasbüna’llahu ve ni’me’l- vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne
    güzel vekildir!’ dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan,
    Allah’ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular.
    Allah, büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu
    halde, eğer iman etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 96
    Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve sabrı tavsiye
    etmeleridir.97 Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden olanlar, yani
    mü’minler olacaktır.98 Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar da birbirlerinin
    dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır.99
    Mü’minler, birbirlerinin ancak kardeşleridir.100
    İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne olursa
    olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder.
    Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir, ama gönül dostu olarak
    benimsenemezler.101 Kur’an, böylece kan ve et bağlarından arı, şuur beraberliğine
    dayalı bir akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, iman kardeşliğidir. İman
    bağı, kan bağından daha üstündür, daha önemlidir.
    94] 2/Bakara, 214
    95] 5/Mâide, 54
    96] 3/Âl-i İmran, 173-175
    97] Bak. 103/Asr, 1-3
    98] Bak. 3/Âl-i İmran, 28
    99] Bak. 9/Tevbe, 71
    100] Bak. 49/Hucurât, 10
    101] Bak. 9/Tevbe, 20; 58/Mücâdele, 22
    - 43 -
    Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca
    benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın
    meyvesi ise amellerdir. Ağacı; kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya
    kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır. Dalları kurumuş,
    meyve vermeyen ağaç, odun parçasından başka bir şey değildir ve yanmaya lâyıktır.
    Allah’a iman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir. Zira
    yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli
    şeyi imandır. Bu bakımdan iman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük
    lutfudur.
    “Allah imanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin
    gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.”102
    İmanın amellerle tezahürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, imandan
    da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa iman,
    birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.
    “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak iman, kalpte yerleşip amelde kendisini
    gösterendir.”
    İman, Allah ve Rasülünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve
    Rasülü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle ispatı
    lazımdır. Yoksa sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasülünü sevmek demek, Allah’ın
    hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligatına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah
    şöyle buyurmaktadır.
    “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar,
    kesâda uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size
    Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık
    Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.”103
    İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın
    tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur:
    “Şu üç şey kimde olursa, o kimse imanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasülü’nün her
    şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi, 3- Ateşe atılmaktan nefret
    ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.” “Sizden biriniz beni, anasından, babasından,
    çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş
    olamaz.”104
    102] 49/Hucurât, 7
    103] 9/Tevbe, 24
    104] Buhârî, İman 9, 14, İkrah 1, Edep 42
    - 44 -
    İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi,
    Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde
    zulmü ve fesadı önlemek için mücadele vermede de şekillenmelidir. Allah’a
    yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittibâ etmede
    de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte
    amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir.
    Çünkü cihad, imanın ruhu ve ameli olarak ortaya çıkar.
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra
    şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar,
    imanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.”105
    İman, meyvesiz kurumuş çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir;
    iman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi,
    Allah’tan korkup Allah’ın murakabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz
    Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrak eder, O’ndan korkar ve ona göre
    hazırlık yapar.
    “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir
    kimseden korkmayanlar var ya, işte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak
    ehlinin sıfatıdır.”106
    İmanın varlığının en güzel isbatı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz
    ve en sağlam kaynaktır. Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar
    koymadan doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye
    sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden
    istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır.
    “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları zaman,
    mü’minlerin sözü ancak, ‘dinledik ve itaat ettik’ demelerinden ibârettir. İşte asıl
    amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan
    korkar ve O’ndan sakınırsa, işte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” 107
    “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine
    bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur.
    Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa
    sapmıştır.” 108
    105] 49/Hucurât, 15
    106] 33/Ahzâb, 39
    107] 24/Nur, 51-52
    108] 33/Ahzâb, 36
    - 45 -
    “Öyle değil, Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni
    hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir
    teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”109
    Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı yoktur. İman
    ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat
    etmek zorundadırlar. Allah’a iman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a
    iman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman
    ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü,
    tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, dalâlettir. “Demokrasi var, özgürlük var; bana
    kimse karışamaz. Canım neyi isterse onu yaparım!” Bir mü’minin diyebileceği sözler
    değildir bunlar 110
    İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında
    kabul edilmeyeceği gibi; güzel amellerle süslenmeyen kalpteki imanın mânevî zevk
    vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler,
    güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayâtiyetini devam ettirmesini sağlayan
    vâsıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlakla bezenmemiş iman, bir hücreye kapatılan ve
    kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin, mürşid ve vâizin, hitabettiği topluma
    faydasızlığı gibi; kişiyi olgunlaştırıp mânen geliştirmekten yoksun bir cevherdir.
    O halde iman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle
    desteklenmeyen imanın kemale ermekten mahrum olacağı unutlulmamalıdır. Hatta bu
    konuda “imanı korumak, kazanmaktan daha zordur” sözü meşhur olmuştur. Mü’min
    olmak kolay, ama özellikle küfrün hâkim olduğu câhiliyye toplumunda mü’min kalmak
    ve mü’mince ölmek zordur. Biz de Hz. Yusuf gibi, duâ etmeliyiz; fiilî ve kavlî duâ:
    “Teveffenî müslimen ve elhıknî bi’s-sâlihîn (Ey Rabbim, beni müslüman olarak
    öldür ve beni sâlihler arasına kat.” 111
    İman ve Amel
    Kur’an’ın, imanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen
    tamamında imanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle iman ve sâlih
    amelin birlikte kullanıldığına şahit oluruz. Kur’an, amelin imandan bağımsız
    olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinâye olarak Kur’an’da amel, iman
    olarak adlandırılmıştır. “Allah imanlarınızı zâyi edecek değildir.”112 Bu âyetteki
    iman’dan kasıt “namaz”dır.
    109] 4/Nisâ, 65
    110] bak. 33/Ahzâb, 36
    111] 12/Yusuf, 101
    112] 2/Bakara, 143
    - 46 -
    İman – Sâlih Amel İli şki si
    Âyetlerde, iman ile sâlih amel genellikle beraberce zikredilmekte olup, bu
    şekildeki ayetler oldukça fazladır. Hatta İzutsu’nun tesbitine göre, iman ve
    sâlih kelimeleri birbirlerine var olacak en kuvvetli semantik bağ ile bağlı olup,
    neredeyse ayrılması imkânsız bir şekilde birbirleriyle girift haldedirler.113 İman
    ve sâlih amel ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de 52 defa beraberce zikredilmektedir.
    “...Kim Allah’a ve âhiret gününe iman eder, sâlih amel işlerse, elbette onlara
    korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”114
    İman olmadan, sâlih amelin kişiyi kurtaracağını söylemek son derece
    yanlıştır. Zira, amelin, imansız kabul edilemeyeceği açıktır. Bunun yanında
    sâlih amelin mutlaka dayanması gereken köklü bir dayanağı olması gerekir
    ki, bu da, imandır. Ayette “iman etmiş olarak” ifadesinin yer alması gösteriyor
    ki, iman olmadan, sâlih amelin bir faydası olmamaktadır. Hatta, bir amelin,
    sâlih olabilmesi için, imana bağlı olarak yapılması gerekmektedir. Sâlih bir
    amel, ancak, Allah’a iman sayesinde zuhur imkânı bulabilir. Başka bir ifade
    ile, amel, imandan akan bir nurdur. Zaten ayetlerde, imanın, sâlih amelden
    önce gelmesinde, sâlih amelin, imandan doğup neşv ü nemâ bulduğuna işaret
    vardır. Zira iman, sahibini hayra ulaştırır, şerden korur ve sâlih amel, imanla
    itibar kazanır.
    Kur’an-ı Kerim’de yetmiş ayette iman ile sâlih amel beraberce
    zikredilmektedir. Nerede iman varsa, orada sâlih amel de olmalıdır. Sâlih
    amel olmadan, yalnız kuru bir imanın kişiyi ebedî saadete kavuşturacağı pek
    mümkün görülmemektedir.
    “Kim de O’na sâlih ameller işlemiş bir mü’min olarak gelirse, işte onlar için
    yüksek dereceler vardır.”115 Ayette zikredilen yüksek derecelere nâil olmak,
    sadece imanla olmayıp, bunun yanında sâlih amellere de bağlanmıştır. Yine
    aynı şekilde “İman eden ve sâlih amelleri işleyenleri, altlarından ırmaklar akan
    cennetlerle müjdele!”116 anlamındaki ayette de müjde, sadece imana olmayıp,
    aynı zamanda sâlih amele bağlıdır. Allah, cennetlere girmeyi, iman edip sâlih
    amelleri işlemeye bağlar.117.
    İnsan inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar. Cennet
    istiyorsak, Allah’ın istediği gibi iman etmeden cennete gidilemeyeceğini bilmek
    113] İzutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Pınar Y., s. 270
    114] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    115] 20/Tâhâ, 75
    116] 2/Bakara, 25
    117] 4/Nisâ, 57
    - 47 -
    zorundayız. Allah’a itaat de imanın ispatıdır, iman iddiasındaki samimiyet
    testidir.
    “Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir. Ancak kaçınanlar hâriç, onlar
    giremeyecektir.” Ashâb: “Kim Cennet’e girmekten kaçınır yâ Rasûlallah?” diye
    sordular. Rasûllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kim bana itaat ederse, Cennete girer.
    Kim de bana âsi olursa (emirlerime itaat etmezse) o Cennete girmekten çekinip
    kaçınmış olur (ve Cennete giremez).”118; “Allah ve Rasûlü bir konuda hüküm
    verdiği zaman artık mü’min bir erkeğin veya kadının o işi kendi isteklerine göre
    seçme yapmaya (farklı bir alternatif arama) hakkı yoktur. Zira kim Allah’a ve
    Rasûlüne karşı gelirse apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.” 119
    118] Buhârî, İ’tisâm, 12
    119] 33/Ahzâb, 36
    - 48 -
    4. HUTBE
    SÂLIH AMELIN AÇTIĞI GÜZEL KAPILAR
    Âyet :
    الِ اَّ مَنْ تَابَ وَامَٰنَ وَعَمِلَ عَمَلا صَالحِا فاَوُ۬لئٰٓكَِ يُبَدِّلُ اللهُّٰ سَئَِّاتهِِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللهُّٰ غَفُورا رَح۪يماً
    “Tevbe edip mü’min olarak sâlih amel (erdemli işler) yapanın durumu
    başkadır; Allah böylelerinin kötülüklerini/günahlarını güzelliğe/sevaplara iyile
    kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”120
    Hadi s:
    “Ameller ancak niyetlere göredir.”121
    “Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 122
    “Amellerin efdal olanı, Allah’ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve
    Allah katında sadık niyettir.”123
    Amel-i Sâlih: İyi, güzel, faydalı, sevaba ve Allah’ın rızasına sebep olacak,
    haram sınırına girmeksizin kişinin iman, iyi bir niyet ve ihlâs ile yapmış
    olduğu davranışlar. Amel, iş manasına gelir. Sâlih ise, elverişli, yararlı, yarayışlı,
    kendisi doğru olan, kendini düzelten demektir. Dolayısıyla amel-i sâlih; kişiye
    âhiret saadetini sağlamaya, Allah’ın rızasını kazanmaya elverişli olan, Allah
    katında bir değer ifade eden davranışlardır.
    Amel: İş, vazife, hareket, idare, işlemek, yapmak, davranış, etki, ibâdet, hayırlı
    iş anlamlarına gelir. Daha ziyade canlıların bir maksatla, bilinçli bir şekilde
    yaptıkları işe amel denir. Yapılan işte bir gaye ve maksat yoksa buna fiil denir,
    amel denmez. Amel, niyete, iradeye bağlı olarak yapılan iştir; amel, bilinçli bir
    aksiyondur. Fakat fiilde bilinç her zaman söz konusu olmayabilir. Kur’ân-ı Kerim’de
    amel kelimesi çeşitli kalıplarda 350 defa geçmektedir. Amel, iyi (sâlih) ve kötü (seyyi’)
    amel olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan yeryüzüne, nasıl davranışlar göstereceği, iyi
    ve kötü amellerden neler yapacağı belli olsun diye çıkarılmıştır.
    120] 25/Furkan, 70
    121] Buhâri, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
    122] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    123] Hz. Ömer’in sözü, Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
    - 49 -
    “Hanginizin daha iyi amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan
    O’dur.” 124
    “Şüphesiz ki sizi biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan
    edeceğiz. (Ey Muhammed) sabredenleri müjdele!”125
    İslâm’da bir iyiliğin ve sâlih amelin dünya ve âhirette ecir ve sevap
    kaynağı olması için bu ameli işleyen kimsenin imanlı olması şarttır. Bu
    konuda iman ön şarttır.
    İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran, onu çepeçevre sararak koruyan
    sâlih amellerdir. Kur’ân-ı Kerim’de sâlih amel anlamında “sâlih” kelimesi ve
    çoğulu, toplam 132 yerde geçer. Amel-i sâlih, Kur’ân-ı Kerim’de doksan küsur
    yerde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak emredilmiştir. Sâlih amelden
    söz eden âyetler genellikle önce imana değinerek başlarlar. Bunların hep
    “iman edip sâlih amel işleyenler...” şeklinde oldukları görülmektedir. Bu da
    iman ile amelin, bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğunu ortaya koyar.
    İman olmadan güzel davranışların hiçbir önemi olmadığı gibi, sâlih amel
    olmadan da kuru bir imanın tadı yoktur. 126
    Allah ve Rasûl’üne iman etmenin, çok geniş anlamda, sâlih amelden
    sayıldığını görmekteyiz. Nitekim bir hadiste Hz. Peygamber’e “hangi
    amel efdaldir?” diye sorulmuş, o da: “Allah ve Rasûl’üne iman etmektir”
    buyurmuştur.127 İman kavramında olduğu gibi, takva, şükür, sabır gibi diğer
    kalbî fiilleri de sâlih amel içerisinde mütalaa etmek mümkündür. Meselâ şükür,
    kalp amellerindendir ve kalp amelleri de, âzâların amellerinden daha şereflidir.
    Bundan dolayı Allah’ı zikretmek, en faziletli amellerden sayılmıştır. Fiilleri,
    kalbî ve bedenî, yani organlara ait olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür.
    Buradan hareketle, müfessirler, sâlih ameli çeşitli kısımlara ayırmaktadırlar.
    Fahreddin Râzi, kulun amelini üç kısma ayırmakta ve bunları da:
    Kalbin ameli, kulun fikri, inancı ve tasdiki,
    Dilin ameli, kulun zikri ve şehadeti,
    Âzâların ameli, kulun tâaati ve ibâdeti şeklinde sıralamaktadır.
    Elmalılı da, bir yerde sâlih ameli, kalbî, bedenî ve mâlî olmak üzere üçe
    ayırırken, başka bir yerde ise, sâlih amelin iki kısım olduğunu, bunlardan birinin
    124] 67/Mülk, 2
    125] 2/Bakara, 155
    126] Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 128
    127] Buhâri, İman 18
    - 50 -
    bedenî ibâdetler gibi, mükellefin öncelikle kendi salahına yarayan ameller;
    diğerinin de, zekât ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan ameller olduğunu
    kaydeder. Sâlih amelleri, kalbî ve bedenî olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Bedenî
    olan da, namaz gibi sadece bedeni ve kişiyi ilgilendiren; zekât gibi hem ferdi ve
    hem de toplumu ilgilendiren mâlî olmak üzere ikiye ayrılır.
    Amellerde Niyet
    Niyet, kasdetmek, azmetmek anlamlarına gelmekte olup, kalbin, şimdiki halde
    veya gelecekte, bir faydayı celb veya bir zararı def için, maksada uygun gördüğü
    şeye yönelmesinden ibarettir şeklinde formüle edildiği gibi, çok geniş anlamda,
    gerçekleştirilmesi ve sakındırılması eşit olan muayyen bir şeye doğru, iradenin
    meydana geldiği bir harekettir şeklinde de tanımı yapılmaktadır. Ayrıca, Allah’ın
    rızasını kazanmak veya bir hikmete imtisal için, iradeyi bir fiile yönlendirme,
    tahsis etme diye de tarif edilmektedir. Gazali ise, niyeti: “şu anda veya gelecekte
    faydalı olduğunu anladığı şeye gönlün meyli ve yönelmesidir” şeklinde tarif
    ederek, “gönlün temayülü olmadan kuru bir irade ile bir şey meydana getirmek
    mümkün değildir” şeklindeki açıklaması da, niyette kalbin önemine dikkat
    çekmekte ve ayrıca, irade ile niyet arasındaki bağı vurgulamaktadır. Çünkü
    mesuliyet, niyet ve buna bağlı olarak da işi irâdî olarak yapmaktır.
    “Ameller ancak niyetlere göredir.”128; “Ameller, ancak niyete göre değerlendirilir.
    Kimin hicreti, Allah ve Rasûl’üne ise, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir. Kimin
    de hicreti, nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadın ise, onun hicreti
    de onadır.” 129
    Ameller, niyetlerle değer kazanmakta ve şekillenmektedir. Çünkü
    amellerin direği niyettir ve bir amel, hayırlı olması için niyete muhtaçtır.
    Aynı şekilde, amellerin bâki kalması, sâlih olması, Allah rızasına bağlanırken;
    sâlih amellerde niyetin şart olduğu da açıktır. Muaz bin Cebel’in, sâlih amelde,
    ilim, niyet, sabır ve ihlâsın bulunması gerektiği kanaatinde olduğu rivâyet
    edilmektedir. Bu rivâyette zikredilen hususlar, birbirine bağlı kavramlardır.
    İlim, dünya ve âhiret ile ilgili şeyleri, akıl ile alakalı gerçekleri bilmektir. İlim,
    yapılacak olan işleri bilerek yapmayı sağlayacaktır. Sonra da niyet gelir. Niyeti
    ilim ve amel desteklemektedir. Ancak ilim önce gelir. Zira ilim asıldır. Amel
    ise, ilme tâbidir ve ilmin dalı ve meyvesidir. Daha sonra da sabır gelmektedir
    ki, bu da meşakkat, güçlük ve belalara karşı tahammül etmektir. İşte bunların
    neticesinde ihlâs ortaya çıkmaktadır.
    128] Buhâri, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâre 155
    129] Müslim, İmâre 155; Buhâri, İman 41
    - 51 -
    Niyetin önemi, şu misalde daha belirgin bir şekilde görülmektedir: Bir kimse
    öğle vaktinde, güneşin karşısında, alnını secdeye koysa ve yaptığı bu secde ile,
    Allah’a ibâdeti kasdetse, bu hareket İslâm’ın tasvip ettiği bir davranış olur.
    Fakat bu secdesi ile güneşe tapmayı kasdetse, bu da küfür olur.130 Bu misal bize,
    “ameller niyetlere göredir” prensibinden hareketle, niyet gerçeğini en güzel bir
    şekilde anlatır. Nitekim Hz. Peygamber’in:
    “Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 131
    hadisi de ayrıca niyet gerçeğini beyan etmektedir.
    Amellere kıymet kazandıran niyettir. Bir amelin sâlih olup olmaması
    niyete bağlıdır. Hz. Ömer’in:
    “Amellerin efdal olanı, Allah’ın farzlarını eda, haramlardan kaçınmak ve
    Allah katında sadık niyettir.”132 şeklindeki ifadesinde de görüldüğü gibi niyet
    esastır. Bununla birlikte, ilim ve amel de niyette gözetilen unsurlardır. Ayrıca
    saadete de, ilim ve amelle erişilebileceği bir gerçektir. Çünkü hayır, saadet,
    kemal ve salah, faydalı ilim ve sâlih amelle mümkündür ki, bunlar da niyeti
    destekleyen unsurlardır.
    Amellerin Önemi
    Ameller, iyi (sâlih) ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmakta olup, sâlih amelin
    zıddı olarak kötü amel zikredilmektedir. Mü’minlerin kurtuluşlarının iman
    ve sâlih amel sayesinde olacağı Kur’an’da ısrarla ifade edilmektedir.133 Bununla
    birlikte, namaz kılıp, kendilerine rızık olarak verilenden infak ettikleri, hem kendi
    peygamberlerine ve hem de diğer peygamberlere ve getirdiklerine inandıkları,134
    oruç tuttukları,135 Allah anıldığı zaman yüreklerinin ürperip Allah’ın âyetleri
    okunduğunda da imanlarının arttığı,136 kısaca namazlarında huşu içerisinde
    olmaktan, boş şeylerden yüz çevirmekten tutun da, ırzlarını korumaya, sözlerinde
    durmaya varıncaya kadar137 bütün ahlakî özelliklere sahip oldukları belirtilmektedir.
    Bu özelliklere sahip mü’minlerin Firdevs cennetlerine varis olacakları zikredilir.138
    Buna mukabil, kötü amel işleyenlerin cehennemlik oldukları da vurgulanır. 139
    130] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 9/25
    131] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    132] Gazâli, İhyâ-i Ulûmi’d-Din, 4/362
    133] 28/Kasas, 67
    134] 2/Bakara, 3-4
    135] 2/Bakara, 183
    136] 8/Enfâl, 2
    137] 40/Mü’min, 2-8
    138] 23/Mü’minûn, 9-10
    139] 2/Bakara, 81
    - 52 -
    Böylece inanç açısından iki zıt kutupta olan İnsanlardan hangisinin daha
    rahat olacağı, ruh enginliği kazanacağı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Zira sâlih amel, kişiyi Mevlâ’sına yaklaştırır. Bununla birlikte İnsan, sâlih
    amellerle, önce kendisini düzeltir, sonra da başkalarının salâhına çalışır.
    Kişinin kendini düzeltmesi asıldır, başkasının düzelmesine çalışması ise
    ikinci derecededir. Başkasını ıslah, salâh nisabının zekâtıdır. Kendisi
    sâlih olmayan, başkasını nasıl ıslah edebilir, ağaç doğrulmadan gölge nasıl
    doğrulabilir, doğru olabilir?
    Dengeli bir hayat sürdürebilmek için, İnsan ruhu, sadece nazarî
    hakikatlerle beslenemez. Bilmeye ve inanmaya olan ihtiyacından başka, ister
    şahsî davranışlarında, isterse Allah veya İnsanlarla olan münasebetlerinde
    olsun, İnsan, hareketlerini devamlı bir şekilde tanzim edecek amelî
    kurallara muhtaçtır. Bu amelî kurallar, çeşitli şekilleriyle Kur’ân-ı Kerim’de
    gösterilmektedir. Meselâ, sıkıntı anında Allah’a yapılacak bir yalvarış, bir
    duâ ve bu duânın da Allah tarafından kabul edileceğini bilmek,140 İnsanı
    son derecek rahatlatabilir ki, bu da sâlih ameldir. Aslında İnsanda iki kuvve
    bulunmaktadır. Bunlar, nazarî ve amelî kuvvetler olup, nazarî kuvvenin kemali,
    İnsanın Hakk’ı tanımasıyla; amelî kuvvenin kemali ise, onun sadece hayırları
    işlemekle gerçekleşebileceği kaydedilmektedir. 141
    İnsanda bulunan bu kuvveler, onun, hem maddî ve hem de manevî yönünü
    işaret etmektedir. Böylece İnsandan sudur eden fiillerin bilinçli olduğu ve
    dolayısıyla âyetlerde geçen “iman edenler” kaydı ile, İnsanın Allah’ı bilmesindeki
    nazarî kuvvesine; “sâlih ameller” kaydı ile de, onun Allah’a kulluk/ ibâdet
    etme konusundaki amelî gücünün kemaline delâlet etmektedir. Şu halde biz,
    İnsanın dinen olumlu sayılabilecek davranışlarının sâlih amel olduğu genel
    hükmüne varabiliriz.
    “İslâmiyet’in çok önemli olan amelî yönü, Kur’ân-ı Kerim’de esaslı ve açık bir
    şekilde kurtuluş ve ebedî saadete ermenin kaçınılmaz bir şartı olarak zikredilir.
    Hatta bu amelî yönün Kur’an’da açıkça geçmediği hallerde imanla ilgili olarak
    daha önce belirtilen esaslar uyarınca sade mü’min tabiriyle bile zımnen ifade
    edilmiş olduğunu görmek hiç de zor değildir.”142 Çünkü “sâlih amel, Allah’ın
    bir lütfudur ve nimetine şükreden kullarını buna muvaffak kılar.” 143
    140] 2/Bakara, 47
    141] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 12/53
    142] Abdullah Draz, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, s. 91
    143] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Hikmet Y., c. 11, s. 137
    - 53 -
    Sâlih amelin önemini, İmam Şafii’nin dünyayı büyük bir denize,
    sâlih amelleri de, bu denizde seyreden gemiye benzetmesinden anlamak
    mümkündür. Aynı şekilde Gazali’nin: “Ameller, kalp hastalığının ilacıdır.
    Kalp hastalığı çoğu zaman hissedilmez. Aynası olmayan bir adamın yüzündeki
    alaca hastalığı gibidir. Zira o, bu hastalığı hissetmez. Ona söylense, bunu
    doğrulamaz”144 şeklindeki açıklaması ve benzetmesi de, sâlih amelin önemini
    ifade etmektedir.
    Sâlih amelin önemi, İnsanı mutluluğa kavuşturmasıyla da anlaşılabilir.
    İnsanın mutluluğu, Râzi’nin ifadesine göre145 ya ruhî veya bedenî veyahut da
    hâricî şeylerle olmaktadır. Rûhî olanı, en mükemmeli, bedenî olanı ortası,
    harici olanı ise en düşüğüdür. Ruhî mutluluk, kalbin taat ve hizmetle meşgul
    olmasıyla, harici mutluluk ise aile efradının mutluluğuyla olmaktadır. Aslında
    Kur’ân-ı Kerim’de ahlakî terimler genellikle tasvîrîdir.
    İyinin ne olduğunu mü’minlerin; kötünün ne olduğunu ise kâfirlerin,
    münafıkların ve şeytanın tasvirlerinden çıkarabiliriz. Kur’an’daki felâh, necât
    ve hidâyet gibi saadetle ilgili terimler çok kere mü’minlerin vasıflarından sonra
    zikredilmiştir. Amellerin önemi, İnsanları mutlu veya mutsuz etmesi, başka
    bir ifadeyle saadete ve şekavete, bedbahtlığa götürmesiyle bilinebilir. Burada
    da sâlih amelin, kişiyi mutlu ettiği; kötü amelin de bedbaht ettiği, onu
    karamsarlığa sürüklediği açıktır.
    Sâlih Amelin Açt ığı Kap ılar
    Allah’ın kullarının hayrı için onların yapmalarını emrettiği faydalı
    amellerin sâlih amel kategorisine ulaşması için, başkalarını ıslahı hedef
    edinmesidir. Farklı formlarda Kur’an’da birçok yerde zikredilen (“amilû’ssâlihât”,
    “amelen sâlihan”) “sâlih amel” ifadesi, Kur’an’da “Allah’ın râzı
    olduğu, imana uygun davranış, sorumluluk bilinci” gibi anlamlarının
    yanında, esas olarak “sahibini ve başkalarını ıslah edici iyi davranışlar”
    anlamında kullanılır. Meselâ, huşû ile edâ edilmeyen namaz, şeytanı
    kaçırmaz, namazda birçok vesvese insanı kuşatırken; topluma tevhidi ilan
    ettiği için sâlih amel olan ezan şeytanı ezan sesinin duyulmayacağı yere
    kadar kaçırıp uzaklaştırır.146 Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin
    hayata müdâhale etmesi, bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak147
    144] Gazali, İhyâ-i Ulûmi’d Din, c. 4, s. 138
    145] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, 28/20
    146] Buhari, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
    147] 29/Ankebût, 45
    - 54 -
    şuurda olması, o ibâdeti sâlih amel kategorisine yükseltir. Şuayb’ın (a.s.)
    namazı gibi. Onun namazı sâlih amel vasfında, toplumun şirkine müdâhale
    eden bir namazdır:
    “Dediler ki, Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları) bırakmamızı veya
    mallarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmayı terk etmemizi sana
    namazın mı emrediyor?”148
    Namaz kılarken, ibadet bilinciyle ilgisi olmayan dünyevî konular maalesef
    çoğumuzun aklına geliyor. Sâlih amel bilincinden mahrum olduğumuz için
    şeytan bizi namazda bile meşgul ediyor. Sahih hadis kitaplarının hemen
    hepsinde şu hadis-i şerif rivayeti vardır:
    “Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan uzaklaşır, ezanı
    duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca
    yine uzaklaşır, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve “şunu
    hatırla” , “bunu düşün” diye insanın aklında daha önce hiç olmayan şeylerle
    vesvese verir. Öyle ki kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” 149
    Rasulullah, bu hadisinde, insî ve cinnî şeytanların ezandan duyduğu
    rahatsızlığı beliğ bir üslupla dile getirmektedir. Akla şöyle bir soru gelebilir (veya
    gelmelidir): Kur’an’a başlarken, namaz kılarken, bizden uzaklaşmayan şeytan,
    namaz kadar önemi büyük ve terk edilmesi caiz olmayan bir ibadet olmadığı
    halde, ezandan niye kaçar? Cevabı, ezanın mesajında ve sosyalitesindedir,
    yani insanların ıslahına çağıran sâlih amel cinsinden olmasındadır. Ezan
    tebliğdir, dâvettir, başkalarının kurtuluşunu istemektir. Mesaj sunmaktır,
    hakkı haykırmaktır ezan; yani sâlih ameldir, toplumu ıslah etmeye yönelik
    bir dâvettir, emr-i bi’l ma’ruftur. Peki, her tebliğ, her mesaj şeytanı kaçırır
    mı? Ezanlara ve müezzinlere, vâizlere ve vaazlara da şeytan yaklaşamaz
    mı? Cevap, ezandaki ifadelerdedir. Ezanda nelerin tebliği yapılmaktadır?
    Dinin temel esasları, Allah’ın en büyük olduğu, O’ndan başka ilah olmadığı.
    Başka? Kurtulmak için namaz kılmanın şart olduğu, önder ve kılavuzun kim
    olduğu... Tüm insanların bu esaslara ve namaza dâvet edilmesidir ezan. Net,
    pazarlıksız, kesin bir ifadeyle tebliğdir ezan, çünkü şâhidlik yapılmaktadır.
    Ve güzel bir üslûpla, gönüllere işleyecek şekilde insanlara çağrıdır ezan. Peki,
    bugünkü ezanlar, şeytanı gerçekten kaçırıyor mu? Cevap yine ezan ifadesinde.
    Ezana, “ezân-ı Muhammedî” denir. Anlamı, Muhammed’e (s.a.s.) ait çağrı,
    Muhammedî üslûpla ilân. Demek ki, sünnete uygun bir usûl ve metodla tevhidî
    148] 11/Hûd, 87
    149] Buhâri, Ezan 4, Amel fi’s-Salât 18, Sehv 6; Müslim, Salât 19, Mesâcid 89
    - 55 -
    mesajın ister minareden, ister başka yerden insanlara sunulması, şeytanları
    bizden uzaklaştıracaktır. İnsan ve cin şeytanlarını, korkutup kaçırmak
    isteyenlere duyrulur.
    Sâlih amellere Allah kesintisiz nimet ve cennet vaad etmektedir: “İman edip
    sâlih amel işleyen, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başka; onlar için
    kesintisiz bir ödül vardır.” 150
    Sâlih ameli işlerken niyetimize, ihlâsımıza, huşûmuza göre sevabımız
    yükselir, hatta o amel, bizim seyyiâmızı hasenâta (günahlarımızı sevaba)
    çevirir. Evet, toplumun çirkinliklerini güzelleştirme, ifsâdını ıslaha çevirme
    gayreti, benzeri olan en güzel ödüle insanı ulaştırır; kişinin kötülük ve günahını
    iyilik ve sevaba çevirir.
    “Tevbe edip iman ederek sâlih amel işleyenin (erdemli işler yapanın) durumu
    başkadır; Allah böylelerinin günahlarını sevaba, kötü hallerini iyiye çevirecektir.
    Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” 151
    Sâlih amel, insanı meleklerle yarıştırır ve onları geçebilecek yolu açar. Sâlih
    amel sahibi, canlıların en hayırlısı, en iyisi olmakla müjdelenir: “İman edip salih
    ameller işleyenler ise; işte onlar da yaratılmışların en hayırlılarıdırlar.” 152
    Dâvet ve emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker başta olmak üzere, toplumsal
    yönü fazla olan, insanları ıslah çalışmaları, en önemli sâlih amellerdendir. Bu
    görev, şeytanı uzaklaştırır, insanı Allah’a yaklaştırır, kişiyi Allah’ın cündü/
    askeri yapar. Tabii, usûlüne uygun yapılırsa. Namazın nasıl kılınma usûlü
    varsa, Kur’an ve sünnet, davet ve tebliğ denilen bu görevin yapılış usûllerini
    belirtir.
    Sâlih amellerle güzelleşmiş Müslümanca bir ömür sürdüren tevhid ehli
    mü’minlere selâm olsun!
    150] 95/Tîn, 6
    151] 25/Furkan, 70
    152] 98/Beyyine, 7
    - 56 -
    5. HUTBE
    SÂLIH AMELIN FAYDALARI
    Âyet :
    لِيَجْزِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
    “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için
    mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”153
    أحْسَنِ �ِ أجْرَهُم ب ? أنثىَ وَهُوَ مُؤْمِنٌ فلَنَحُْييَِنهَُّ حَيَاةً طيَبَِّةً وَلنَجَْزيِنَهَُّمْ ? أوْ ? مَنْ عَمِلَ صَالحًِا مِّن ذَكرَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
    “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat
    yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile
    vereceğiz.”154
    Hadi s:
    “Allah, sizin ceset ve sûretlerinize değil; kalplerinize ve amellerinize bakar” 155
    a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih amel işleyenleri güzel bir gelecek ve
    mutluluğun beklediği ifade edilerek şöyle buyrulmaktadır:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler için güzel bir gelecek ve mutluluk (tûbâ)
    vardır.”156
    Âyette ifade edilen güzel bir gelecek ve mutluluğun, iman edip sâlih amel
    işleyenlerin olacağı belirtilmektedir. Çünkü iman etmek ve bu imanın gerektirdiği
    şekilde güzel davranışlarda bulunmak, helâl ve haram kavramlarını en ince
    noktasına kadar düşünüp, bu doğrultuda hareket etmek, mü’min için umulan,
    ama oldukça da zor başarılan davranışlardandır. İşte kim bunları yerine getirirse,
    Allah böylelerine mutluluk ve güzel gelecek vaad etmektedir ki, Allah’ın verdiği
    sözden dönmeyeceği açık bir şekilde beyan edilerek şöyle buyrulmaktadır:
    153] 34/Sebe’ 4
    154] Nahl, 96
    155] Müslim, Birr ve Sıla 10; İbn Mâce, Zühd 9
    156] 13/Ra’d, 29
    - 57 -
    “Bu, Allah’ın vadidir. Allah, vadinden caymaz.”157 Ra’d sûresi 29. âyette geçen
    “tûbâ” kelimesinin, nimet, gıpta etmek, sevinç ve göz aydınlığı, güzellik, hayır,
    keramet, cennet, cennette bir ağaç anlamlarına geldiği rivâyet edilmektedir.
    b- Güzel Bir Hayat
    Kur’ân-ı Kerim’de ister kadın, isterse erkek olsun, mü’min olarak sâlih amel
    işleyene güzel bir hayat vaad edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
    “İman etmiş olarak, kadın – erkek kim sâlih amel işlerse ona güzel bir hayat
    yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile
    vereceğiz.”158
    Âyette ifade edilen güzel bir hayatın bu dünyada mı, yoksa âhirette mi olacağı
    konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İbn Abbas ve Dahhâk’e göre vaad
    edilen bu hayat, bu dünyada; Katâde, Mücahid ve İbn Zeyd’e göre âhirette
    ve Süddî’ye göre de kabirde olacaktır.159 “Güzel bir hayat”la ne kast edildiği
    konusunda da çeşitli görüşler vardır. Kurtubi, bunları helal rızık, kanaat, Allah’ın
    rızasını kazandıran tâatleri yapmak, saâdet, cennetteki hayat şeklinde sıralar.
    Âhiret hayatı, ebedî saadet ve mutluluğu ifade etmekle beraber, sâlih bir
    mü’min, sâlih ameliyle ve şahsiyetli bir kişiliği ile bu dünyada da mutlu bir hayat
    sürebilir. Çünkü davranışlarında samimi, doğru, âdil ve temiz olanlar, diğer
    İnsanlara oranla bu dünyada da çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar,
    kusursuz kişilikleriyle, bu özelliklere sahip olmayanların görmediği saygı, şeref
    ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için kötü yollar deneyenlerin elde
    edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Dünya hayatındaki güzel
    yaşayış, âhiretteki mükâfatı eksiltmez, onların zevaline yol açmaz. Bahşedilecek
    güzel bir hayatın, sadece âhirete tahsis edilmeyeceği kanaatindeyiz. Çünkü
    mü’min, sâlih amelle, kendisi ve çevresiyle hoş bir atmosfer içinde yaşama
    imkânını bulabilir. Fakat önemli olan bu yaşantıyı kendisine sağlayacak iman
    ve bu imanın gerektirdiği sâlih ameli işlemektir. Kadın olsun, erkek olsun
    bu güzel hayata ulaşabilmek için İnsanların Allah’a iman etmekle beraber,
    Allah’ın kitabına ve rasulünün sünnetine tâbi olarak sâlih ameller işlemeleri
    gerekmektedir.
    157] 39/Zümer, 20
    158] 16/Nahl, 97
    159] Fahreddin Râzi, Tefsiru’l-Kebir, 20/113
    - 58 -
    c- Bol Rızık ve Mağfiret
    Kur’ân-ı Kerim’de, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin bağışlanıp bol
    ve güzel bir rızıkla rızıklandırılacağı belirtilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
    “(Allah,) iman eden ve sâlih amel işleyenleri mükâfatlandıracaktır. Onlar için
    mağfiret ve güzel bir rızık vardır.”160
    Âyette geçen mağfiret, imanın mükâfatı; rızk-ı kerîm ise, sâlih amelin
    ödülüdür. Başka bir âyette ise:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenlere mağfiret ve bol rızık vardır.”161 buyrularak,
    bunlara nâil olmak için iman ve amel-i sâlihin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.
    Bazı âyetlerde ise, iman eden ve sâlih amel işleyenlerin, büyük mükâfatla birlikte
    mağfiret edilecekleri belirtilmektedir.162
    Bütün bu âyetler, iman eden ve bu inancına bağlı olarak sâlih amel
    işleyenlerin affedileceğini, bunlarla da kalmayıp gerek bu dünyada ve gerekse
    âhirette yaptıklarının karşılıklarını göreceklerini göstermektedir. Çünkü
    Allah, ğafur ve rahimdir. Nitekim Allah, tevbe eden, durumunu ıslah eden/
    düzelten, ıslah işinde çalışanı bağışlayacağını ve ona aynı zamanda merhamet
    edeceğini de beyan etmektedir. 163
    Kur’an, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işlemek sûretiyle hidâyete ulaşan
    İnsanı bağışlayacağını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:
    “Ve Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen, sonra da hidâyete ulaşan
    kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır.”164 Bu âyete göre bağışlanma için
    dört husus gerekmektedir. Bunlar:
    Tevbe: İsyan, itaatsizlik ve küfürden sakınmak ve vazgeçmek,
    İman: Allah’a, Rasûl’üne, Kitab’a ve âhiret gününe samimiyetle inanmak,
    Sâlih amel: Allah ve Rasul’ünün emirlerine uygun işler yapmak,
    Hidâyet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.
    Sayılan bu hususlara, doğrudan ve dolaylı olarak Kur’an’ın hemen her
    yerinde rastlamak mümkündür.
    160] 34/Sebe’, 4
    161] 22/Hacc, 50
    162] 5/Mâide, 9; 35/Fâtır, 7; 48/Fetih, 29
    163] 3/Âl-i İmran, 89; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 54...
    164] 20/Tâhâ, 82
    - 59 -
    “Ancak sabredenler ve sâlih amel işleyenlere gelince, işte onlar için mağfiret
    ve büyük ecir vardır.”165 Bu âyette de, bağışlanma ve büyük mükâfata nail
    olma, sabretmeye ve sâlih amel işlemeye bağlanmaktadır. Başka bir âyette
    ise, amellerin ıslah edilip günahların bağışlanması, Allah’tan korkmaya ve
    doğru söz söylemeye bağlanmakta ve:
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki (Allah) amellerinizi
    düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” 166 buyrulmaktadır.
    d- Tevbelerinin Kabul Görme si
    Kur’ân-ı Kerim’de sâlih ve muslih İnsanların tevbelerinin kabul edileceği
    beyan edilerek şöyle buyrulur:
    “Rabbiniz içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz, sâlih İnsanlar olursanız,
    şüphesiz ki O, tevbe edenleri bağışlar.”167
    Bu âyette Allah, mağfiretini sâlih bir İnsan olma ve tevbe edip O’na itaat etme
    şartına bağlamaktadır ki, böyle bir İnsanın da Allah’a iman eden ve sâlih amel
    işleyen birisi olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Başka bir âyette
    ise, bir kötülük yapıp, sonra durumlarını düzeltenlerin de tevbelerinin
    kabul göreceği beyan edilmektedir.168 Kısaca geçmişi tamamen tasfiye etme,
    günahlardan vazgeçip pişmanlık duyma anlamını ifade eden tevbe, iman
    da dâhil olmak üzere, her şeyden önce gelmektedir. Nitekim âyetlerde bunu
    görmekteyiz.169 Çünkü tevbe, gerçek iman etmenin bir teminatı durumundadır.
    Çünkü tevbe, bu durumda olan bir şahsın, ayrılmaz vasfıdır. Hatta diyebiliriz
    ki, tevbe, mü’minlerin en önde gelen vasıflarından biridir. 170
    Bir âyette ise, tevbe ve sâlih amel, Allah’a gereği gibi yönelmenin şartı
    durumundadır. “Kim tevbe eder ve sâlih amel işlerse, o, gereği gibi Allah’a
    yönelmiş olur.”171
    Bu âyet, aynı zamanda tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir.
    Zira bu âyette, tabir câizse “genel af” ilan edilmektedir.
    165] 11/Hûd, 11
    166] 33/Ahzâb, 72
    167] 17/İsrâ, 25
    168] 4/Nisâ, 16
    169] 19/Meryem, 60; 20/Tâhâ, 82; 25/Furkan, 70; 28/Kasas, 67
    170] Bak. 9/Tevbe, 112
    171] 25/Furkan, 71
    - 60 -
    e- Kötülüklerinin Örtülme si ve İyiliklere Tebdili
    İçerisinde sâlih amel ifadesinin geçtiği âyetlerden bazılarında, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve iyiliklere tebdil edileceği
    vurgulanmaktadır. Bunlardan birinde şöyle buyrulmaktadır:
    “Ancak kim tevbe eder, iman edip sâlih amel işlerse, işte onların kötülükleri
    iyiliklerle değiştirilir.”172
    İlgili âyetlerden anlaşıldığına göre, kötülüklerin örtülüp iyiliklere tebdil
    edilmesinde bazı şartlar söz konusudur. Bunlar da, genel anlamda tevbe, iman
    ve sâlih amel olarak ifade edilmektedir.
    f- Se vginin Olu şma sı
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, Rahman’ın bir sevgi
    yaratacağı belirtilerek şöyle buyrulur:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler (var ya), Rahman onlara bir sevgi
    yaratacak.”173
    Âyette ifade edilen sevginin yaratılmasını Hz. Peygamberimiz’in şöyle izah
    ettiği rivâyet edilmektedir:
    “Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrâil’e der ki: ‘Ben falanı sevdim, sen de
    sev.’ Cebrâil de göktekilere aynı şekilde nida eder. Sonra onun için yeryüzünde bir
    sevgi yerleşmiş olur. İşte Allah’ın “iman eden ve sâlih ameller işleyenler (var ya),
    Rahman onlara bir sevgi yaratacak” âyeti bunu ifade eder.”174
    Allah’ın muhsinleri/iyilik yapanları,175 Allah’tan tam anlamı ile
    sakınanları / müttakîleri,176 sabredenleri,177 adâletli davrananları,178 Allah’a
    tevekkül edenleri,179 çok tevbe edenleri,180 temizlenenleri181 seveceği
    zikredilirken; zâlimleri,182 haddi aşanları,183 fesâdı ve fesad çıkaranları,184
    172] 25/Furkan, 70 ve yine bak. 47/Muhammed, 2; 29/Ankebut, 7; 64/Teğâbün, 9
    173] 19/Meryem, 96
    174] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 20
    175] 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134; 5/Mâide, 93
    176] 3/Âl-i İmran, 76; 9/Tevbe, 4, 7
    177] 3/Âl-i İmran, 146
    178] 5/Mâide, 42; 49/Hucurât, 9; 60/Mümtehine, 8
    179] 3/Âl-i İmran, 159
    180] 2/Bakara, 222
    181] 2/Bakara, 222; 9/Tevbe, 108
    182] 3/Âl-i İmran, 57; 42/Şûrâ, 40
    183] 2/Bakara, 190; 5/Mâide, 87; 7/A’râf, 55
    184] 2/Bakara, 205; 5/Mâide, 64; 28/Kasas, 77
    - 61 -
    kâfirleri,185 kibirlenenleri,186 günahkârları,187 israf edenleri,188 hâinleri,189
    nankörleri190 de sevmeyeceği belirtilir.
    Allah’ın kulunu sevmesi demek, ona nimetlerini sunması demektir. Kulun
    Allah’ı sevmesi ise, O’na yakın olmayı arzu etmesi, istemesi demektir. Böylece
    kul, daima kendini kontrol etmeyi hissedecek demektir. Çünkü Allah’ın sevgisini
    kaybetmek istemeyecektir. Bundan dolayı da kulun Allah’a sevgisi kuvvetlenecek
    ve âyette işaret edilen boyuta ulaşacak demektir ki, âyette şöyle buyrulur: “...
    Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise daha kuvvetlidir.”191 Allah sevgisini kazanmak için
    O’na iman ve bu imanın gerektiği şekilde sâlih amel gerekmektedir.
    g- İn sanlar ın En Hay ırl ılar ı Olmak
    Kur’ân-ı Kerim’de iman eden ve sâlih amel işleyenlerin mahlûkatın en
    hayırlıları olacağı ifade edilerek şöyle buyrulur:
    “İman eden ve sâlih amel işleyenler mahlûkatın en hayırlılarıdır.”192
    Bu âyette geçen “beriyye” kelimesinin genel bir mânâ arzedeceği gibi, kendi
    asırlarında yaşayan mahlûkatın en hayırlısı anlamını ifade edeceği beyan
    edilmektedir. Gerçekten İnsan, “en güzel bir şekilde yaratılmış” olup, şeklen
    mahlûkatın en mükemmeli olduğu gibi, akıl sayesinde de onların en üstünüdür.
    Fakat İnsan, bu mükemmelliğin nereden kaynaklandığını unuttuğundan
    dolayı, kendisini yaratan, öldüren ve sonra yine diriltecek olan Allah’ı unutmuş
    ve böylece “nankör” durumuna düşmüştür.193 Dolayısıyla mahlûkatın en şerlisi
    olmuştur. Ancak, onu bu durumdan kurtaracak yol da yine Allah tarafından
    gösterilmiştir ki, bu da genel anlamda iman ve sâlih amel olup, İnsan bu sayede
    yaratıkların en hayırlısı konumuna gelmiştir.
    h- Dinami zm Kazanmalar ı
    İman edip sâlih amel işlemek, İnsanı dinamizme sevkeder. Çünkü iman ve
    sâlih amel, bir noktada, mü’minin boş işlerle meşgul olmasını engeller. Çünkü
    mü’minler âyetlerde de ifade edildiği gibi
    185] 3/Âl-i İmran, 32; 30/Rûm, 45
    186] 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 23; 28/Kasas, 76
    187] 4/Nisâ, 107
    188] 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31
    189] 8/Enfâl, 58; 2/Bakara, 276
    190] 22/Hacc, 38
    191] 2/Bakara, 165
    192] 98/Beyyine, 7
    193] 22/Hacc, 66
    - 62 -
    “... Faydasız bir şeye rastladıkları zaman, yüz çevirip vakarla geçerler. Kendilerine
    Rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.”194
    İnsanın sabahın erken saatlerinden, gecenin belirli bir vaktine kadar
    Rabbi ile baş başa kalması, bir sâlih ameldir ve bunu İnsana ancak inancı
    yaptırabilir. Yani kılacağı beş vakit namaz, mü’minin Rabbi ile başbaşa
    kalmasını sağlayacaktır ki, namazın sâlih amellerin en üstünü olduğu
    belirgindir. Namaz, özellikle cemaatle kılındığında mü’minin hem kendisine
    ve hem de çevresine karşı sorumlu ve uyanık olmasını sağlayacaktır. Böylece
    mü’min sâlih ve muslih (aktif bir İnsan) olma yolunda gayret gösterecek
    demektir. Ramazan’da oruç tutan bir mü’min, toplumdaki yoksulları düşünür.
    Bu durum, mü’mini dinamik tutarak onun devamlı çalışmasını sağlayacak
    ve yine çevresinde fakir ve yoksul olanlara sadaka ve zekât yoluyla yardıma
    koşacaktır ki, bunlar da sâlih amelin birer göstergeleridir. Psikolojik açıdan
    ibâdetlerin İnsan ruhu üzerinde etkisinin olduğu ve İnsanı huzur ve sükûna
    kavuşturduğu bilinmektedir. Günlük ibâdetlerini yerine getiren bir mü’min,
    Allah’a karşı görevini yapmanın rahatlığı yanında, kendini de yenilemiş ve
    dinamik bir hayata kavuşmuş olacaktır. Böylece mü’minler, Allah’ın bütün
    İnsanları sadece kendisine kulluk etmeleri için yarattığının195 şuuru içinde
    hareket etmeleri gerektiğini idrâk etmiş olacaklardır.
    i- Yeryü züne Vâri s Olmalar ı
    Kur’ân-ı Kerim’de iman edip sâlih amel işleyenlere, yeryüzüne halef
    kılınacakları vadedilerek şöyle buyrulur:
    “Allah, sizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı,
    sahip ve hâkim kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, sahip ve hâkim
    yapacağına onlar için râzı olduğu dinî temelli yerleştireceğine ve korkularını
    güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi
    Bana ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra da inkâr ederse, işte onlar artık
    yoldan çıkmışlardır.”196
    Bu âyette Allah, iman edip bu imanlarının gerektirdiği şekilde sâlih amel
    işleyenlere üç şey vadetmektedir. Bunlar:
    Yeryüzüne halef kılınmaları,
    Kendileri için seçilen ve beğenilen/râzı olunan dinin kendilerine
    sağlamlaştırılacağı,
    194] 25/Furkan, 72-73
    195] 51/Zâriyât, 56
    196] 24/Nur, 55
    - 63 -
    Korkularından sonra güvene erecekleridir.
    Âyette vaad edilen “yeryüzünde halef kılma” şeklinde ifade edilen hususla
    ne kast edilmektedir? Müfessirler, bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
    Allah’ın hangi ırktan olursa olsun müşriklerin topraklarına varis kılması ve
    orada her türlü tasarruf yapmaya yetkili halifeler yapması, kâinatı imar etme,
    adaleti yerine getirme ve kullar arasında ihsan, iyilik yapmak için Allah’ın
    onları halife yapmasının söz konusu olduğu beyan edilmektedir. Başka bir
    âyette de bu vaade açıklık getirilir:
    “Andolsun, Tevrat’tan sonra Zebur’da da arza mutlaka sâlih kullarım vâris
    olacaklardır, diye yazdık.”197
    Ancak bu verâseti, iman etmeye ve bu inancın gerektirdiği şekilde sâlih amel
    işleme şartına bağlamaktadır. Yeryüzüne, tevhid inancına sahip olup sâlih
    amel işleyenler, dün olduğu gibi bu gün de vâris olabilirler. Yeter ki onlar
    sâlih olsunlar.
    k- Cenneti Kazand ırma sı
    Kur’an’da iman eden ve sâlih amel işleyenlere vadedilen hususların
    başında cennet ve içindekilerin geldiğini söyleyebiliriz. Cennete girmenin
    temel şartı iman ve sâlih ameldir. Bazı âyetlerde bu durum, “şart edatı” ile
    ifade edilmektedir.
    “Erkek ve kadından her kim iman ederek sâlih amel işlerse işte onlar, cennete
    girecekler, orada onlara hesapsız rızık verilecektir.”198; “Allah, muhakkak ki iman
    eden ve sâlih amel işleyenleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar.” 199
    Bütün bunların yanında, iman edip sâlih amel işleyenlere Allah, yüksek
    dereceler verecek;200 korku ve hüzünden emin kılacak;201 çalışmalarını
    zâyi etmeyecek;202 iyi İnsanlar arasına dâhil edecek203 ve İlâhî rahmete
    kavuşturacaktır. 204
    “Ey Rabbim! Beni verdiğin nimete şükretmeye ve râzı olacağın sâlih ameller
    işlemeye muvaffak kıl. Rahmetinle, beni sâlih kulların arasına kat.” 205
    197] 21/Enbiyâ, 105
    198] 40/Mü’min, 40 ve bak. 19/Meryem, 60; 4/Nisâ, 124; 64/Teğâbün, 9; 65/Talak, 11
    199] 22/Hacc, 14 ve bak. 47/Muhammed, 12; 14/İbrahim, 23; 2/Bakara, 25; 29/Ankebut, 58
    200] 20/Tâhâ, 125; 46/Ahkaf, 19; 8/Enfâl, 84
    201] 2/Bakara, 277; 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 6/En’âm, 48; 7/A’râf, 35
    202] 7/A’râf, 170; 18/Kehf, 30; 3/Âl-i İmran, 57; 4/Nisâ, 173; 21/Enbiyâ, 94
    203] 29/Ankebut, 9; 28/Kasas, 67
    204] 45/Câsiye30; 6/En’âm, 12
    205] 27/Neml, 19; Ömer Dumlu, Kur’ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi adlı kitabından yararlanılıp yer yer özetlenerek
    - 64 -
    6. HUTBE
    GÜNLÜK HAYATTA ŞIRK
    Âyet :
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً
    عَظ۪يماً
    “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan
    başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
    işleyerek iftira etmiş olur.” 206
    Kur’an’ın, üzerinde en çok durduğu ve en fazla önem verdiği konu; tevhidin
    ikamesi, şirkin izâlesidir. Yani Allah’a tevhidî ölçüler içinde iman etmek ve
    O’na hiçbir şeyi şirk koşmama konusudur.
    Buna rağmen, bugün camilerde şirkten, putperestlikten hemen hiç
    bahsedilmez. Okullardaki Din Kültürü derslerinde bu konular hiç gündeme
    gelmez. Abdesti bozan konular işlendiği kadar bile, imanı bozan konular
    işlenmez.
    İnsanımız da, kanserden sakındığı kadar şirkten sakınmaz, depremden veya
    aç kalmaktan korktuğu kadar bile Cehennemden korkmaz. Hâlbuki şirk, kana
    giren öldürücü bir mikroptan daha beterdir. Mikrop en fazla insanın dünyasını
    yok eder. Ama şirk mikrobu, dünya huzuru ile birlikte esas âhireti mahveder.
    Tevhid; fıtrattır, sıhhattir; huzur, nizam ve selâmettir. Şirk ise, bozulma,
    hastalık, fesat, kaos ve ârızadır.
    Bir küçük kibrit çöpünün, koca ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri
    mahveder, bir mikrobu veya kibrit çöpünü önemsemeyip tehlikesiz görmenin
    zararlı neticelerini düşünen insanlar; maalesef şirkin, küfrün, putlara saygı
    duruşunun zararlarını hesaba katmıyor.
    Şirk Nedir ?
    Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve saltanatta
    ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında veya
    hazırlanmıştır.
    206] 4/Nisâ, 48
    - 65 -
    fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya
    daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak
    bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm, bâkî gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip
    olabileceğine inanmak şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi
    birini Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda
    kâfirdir.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı, çok sevip saydığı
    maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da
    şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı
    haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para,
    kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete
    gelenleri asla affetmeyecektir.
    “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan
    başkasını dilediğine bağışlar.” 207
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve
    düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla
    şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle
    İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak
    ölmektir.
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile,
    onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak
    olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzâde Karun’lar, yani zengin elit
    tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla
    -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından
    meydana gelir.
    Şirk İçin Bazı Örnekler
    Eski câhiliyye dönemindeki putlara tapmak yanında, onların şirklerinden
    çok daha fazla ve çok daha yaygın şirk çeşitleri toplumu kuşatmış durumdadır.
    Kur’an’ın hükümlerini ve akîdevî esasları bildiği halde, nasıl oluyor da, dâvetçiler
    ve dâvetçi olması gereken tevhid ehli Müslümanlar, başta şirk bataklığı olan
    düzene karşı ve şirk anlayışlarının tümüne karşı tavır almıyorlar, bunları
    önemsiz gibi görüyorlar… Her gün farklı alanlarda farklı versiyonları çıkıp kitle
    207] 4/Nisâ, 48
    - 66 -
    imha silâhı şeklinde insanımızın dünya huzuru yanında âhiretini de tümüyle
    mahvedecek şekilde şirk virüsleri tüm halka bulaşıyor. Bundan daha önemli
    bir problem olmadığı halde, şuurlu geçinen Müslümanlar, nelerle uğraşıyor ve
    nelere karşı çıkıyor? Yasama, yürütme, yargı, eğitim, ekonomi alanlarındaki şirk
    unsurlarını gündeme getirmek, çok uzun bir listeye sebep olacaktır. Bu alanların
    dışında, devamlı artan çeşitleri ve tüm insanlara bulaşma eğilimi gösteren
    yaygınlığı ile, günümüzde ve yaşadığımız ülkede ne tür şirk çeşitleri var, sadece
    başlıklarıyla bir görelim:
    a) Allah’ın Sıfatları Konusunda Şirke Düşmek. Allah’ın isim, sıfat ve
    fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu hususlarda ortak
    görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Sadece Allah’a ait olan bazı sıfat ve
    özellikleri, Allah’la birlikte veya O’ndan bağımsız olarak başkasına vermek.
    Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izâfe edilir veya ortak
    koşulur, ki bu tevhidi bozar.208 “Allah beni unuttu”, “Bu muska olmasa, ben bu
    12/Yûsuf, 40; 9/Tevbe, 31küfür lafızlarıdır, tevhidle bağdaşmaz.
    b) Hâkimiyet Şirki; Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek, Allah
    ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’tan başkasını mutlak kanun
    koyucu kabul etmek, İslâm dışı kanunları ve kanun koyucuları benimseyip
    kabullenmek de insanı şirke sokar. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp gönül
    rızâsı ile tâğutların hükümlerini uygulamak veya severek onlara tâbi olmak
    insanı tevhidden uzaklaştırır. 209
    c) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun
    koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar, insanı şirke
    sokar. 210
    d) Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin... gibi ölçülerini
    kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek, şirktir. Bir kimse,
    benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları, Allah’ın dışında hüküm ve kanun
    koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya
    hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi,
    içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları,
    devlet veya devlet adamları... olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin
    vermediği kimselerin görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu
    benimseyen, beşerî düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş
    demektir. 211
    208] 7/A’râf, 180
    209] 5/Mâide, 44; 12/Yûsuf, 40; 42/Şûrâ, 21; 4/Nisâ, 65; 4/Nisâ, 59; 33/Ahzâb, 36
    210] 12/Yûsuf, 40; 9/Tevbe, 31
    211] 33/Ahzâb, 36
    - 67 -
    e) Allah’tan Başka İlâh Kabul Etmek: İlâh; kendisine kulluk edilen,
    yönelinen, kendisinden korkulan, aynı zamanda sevilen, sayılan, kâinatın
    idaresini elinde tutan zât demektir. İlâh, her şeyi görür, bilir, dilediğini yapmaya
    gücü yeter. Allah’tan başka bir zâtın da her şeyi gördüğünü, bildiğini ve tabiatta
    veya yaratıklar üzerinde dilediği gibi tasarruflarda bulunduğunu zannetmek
    şirktir. 212
    f) Allah’tan Başka Rabler Edinmek: Rab kelimesinin anlamı: Eğiten,
    yetiştiren, yönlendiren, terbiye eden, hükmeden, idare edendir. Allah’tan başka
    rab edinmek şirktir. Allah’tan başka rab olarak benimsenen sâlih bir insan, hatta
    peygamber bile olsa bu durum, yine açık bir şirk olur.213 İnsanların Allah’tan
    başka rab edinmeleri nasıl olur? Allah’ın gönderdiği Kur’an’ı bir tarafa bırakarak,
    üstün ve büyük bildikleri zâtlara yönelip onların her dediğini kabul eden, her
    hükmüne iman eden kimseler, onların Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram, yani
    yasak; haram kıldıklarını da helâl yani serbest kabul eden görüşlerine uyan
    kimseler onları rab edinmiş olurlar. 214
    g) Allah ile insanlar arasında, ibâdetleri Allah’a çıkaran ve aracılık/
    arabuluculuk yapan varlıklar olduğuna inanmak: Allah’ın buyruklarını
    insanlara ulaştıran peygamberlerden başka, Allah ile insanlar arasında bu
    anlamda aracılar yoktur. Kul ile Allah arasına ibâdet yönüyle hiç kimse
    giremez. Allah, kulun ibâdetini, duâsını işitir ve onu görür. Allah, kuluna şah
    damarından daha yakındır. 215
    h) Velî/Dost Edinme Şekliyle Şirk; Mü’minleri Bırakıp Kâfir ve Münâfıkları
    Velî/Dost ve yönetici Edinmek: 216
    i) Herhangi Bir İbâdet Şekliyle, Özellikle Duâ Hususunda Şirke Girmek,
    İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. Allah’tan başkasına secde etmek,
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi
    fiiller tevhidi bozar. 217
    k) Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hükümlere
    Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak: Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini
    geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur. 218
    212] Bak. 6/En’âm, 19; 27/Neml, 63; 41/Fussılet, 6
    213] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64; 12/Yûsuf, 39; 18/Kehf, 110
    214] Bak. 9/Tevbe, 31. âyetin izahı olarak Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hds no: 3292
    215] 6/En’âm, 51; 2/Bakara, 186
    216] 4/Nisâ, 45; 9/Tevbe, 116; 5/Mâide, 51, 57; 2/Bakara, 186, 257; 3/Âl-i İmran, 100; 6/En’âm, 14; 18/Kehf, 102;
    36/Yâsin, 74-75
    217] 6/En’âm, 162; 1/Fâtiha, 5; 26/Şuarâ, 213; 46/Ahkaf, 5; 7/A’râf, 97, 194; 2/Bakara, 255
    218] 2/Bakara, 85; 30/Rûm, 31-32; 9/Tevbe, 65-66; 4/Nisâ, 140
    - 68 -
    l) Kur’an’la, Sünnetle, Dinle, Peygamberle Alay Etmek, Onlara Hakaret
    Etmek: 219
    m) Allah’tan Başkasına Tevekkül Etmek, Mutlak İtimad ve Güven Duymak:
    “Mü’min iseniz Allah’a tevekkül ediniz...” 220
    n) Sevgi, Hürmet ve Bağlılık Yönüyle Şirk. Bir İnsanı veya Nesneyi,
    İdeolojiyi Aşırı Şekilde Sevip Putlaştırmak: Devleti, devletin kurucusunu,
    devlet başkanını, vatanı, bayrağı, demokrasiyi, laikliği din gibi yüceltmek,
    uğrunda canını verecek kadar aşırı şekilde sevmek şirktir. “(İbrahim onlara)
    dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet/sevgi uğruna Allah’ı
    bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...”221
    o) Allah’tan Başkasının da Gaybî Yollarla Fayda ve Zarar Verebileceğine
    İnanmak: 222
    Gaybî yollarla, yani arada hiçbir vâsıta olmadan, mûcizevî bir şekilde yapılan
    yardıma, böyle bir güce ancak İlâh sahiptir. İlâh ise yalnızca Allah’tır. Allah’tan
    başka hiçbir varlık hiçbir sûrette gaybî yollarla hiç kimseye fayda da zarar da
    veremez. Böyle bir güce peygamber de sahip değildir.
    p) Allah’ın Âyetlerinden Yüz Çevirmek:223
    Kur’an’dan, Allah’ın âyetlerinden yüz çevirmek, onları önemsemeden
    hayatına yön vermek, yaşadığı hayatı Kur’an’a uymayan bir tarzda sürdürmek
    de şirktir. Çünkü insan ancak Allah’ın âyetlerini yaşadığı sürece Allah’a kulluk
    eder. Allah’ın âyetlerinden uzak olduğu zaman Allah’a kulluktan da uzaklaşır.
    Ya hevâsının, heveslerinin kulu olur, ya da uyduğu lider ve büyüklerinin kulu
    olur.
    “Allah’ın âyetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan alıkoymasınlar.
    Rabbine yalvar ve sakın müşriklerden olma!”224
    “Şu hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?”225
    “Âyetlerimiz size okunmadı mı? Fakat siz, büyüklük tasladınız ve suçlu bir
    kavim oldunuz.”226
    219] 9/Tevbe, 65-66; 4/Nisâ, 140
    220] 5/Mâide, 23; 9/Tevbe, 51; 36/Yâsin, 74-75
    221] 29/Ankebût, 8, 25; 2/Bakara, 165
    222] 7/A’râf, 188; 5/Mâide, 76
    223] 28/Kasas, 87; 45/Câsiye, 23, 31; 2/Bakara, 39
    224] 28/Kasas, 87
    225] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
    226] 45/Câsiye, 31
    - 69 -
    “...Âyetlerimizi tanımayıp yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ateşinin
    dostlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.”227
    r) İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmüne
    Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İstememek,
    Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek, 228
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar).”229
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka
    bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları
    şeylerden yücedir.”230
    s) Kötülüğü Hoş Karşılayıp Yayılmasına Seyirci Kalmak, Kötülüğü
    Emretmek231 “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil),
    birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler.
    Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (Onları terketti, hidâyet ve
    yardımını kesti)! Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.”232
    t) Korku Yönüyle Şirk: Allah’tan başkasından Allah’tan korkar gibi
    korkmak, Allah’ın korkmayın dediklerinden korkmak,233
    u) Cibt ve Tâğuta da İnanmak:234 Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan
    başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Cibt; büyücülük, müneccimlik,
    gaybdan/gelecekten haber verme, kehânet gibi şeylere denir. Tâğut ise: Allah’ın
    çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif
    olma iddiasındaki anlayış, düzen, sembol, put veya şahıslardır. Bunlar, Allah’ın
    Kitabında olmayan hususları ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları
    insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara aldanıp
    inanırlar. Böylece imanlarını boşa çıkarırlar.
    v) Tasarruf ve Hulûl Yoluyla Şirk (Allah adına yeryüzünde tasarruf yapmak,
    yağmuru yağdırmak, kalpten geçeni bilmek; Allah’ın bir eşyaya veya bir insana
    hulûl edip onun şeklinde zuhur ettiğine inanmak)
    227] 2/Bakara, 39
    228] 42/Şûrâ, 21; 9/Tevbe, 31; 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    229] 42/Şûrâ, 21
    230] 9/Tevbe, 31; Ve Bak. 4/Nisâ, 65, 59; 33/Ahzâb, 36
    231] 9/Tevbe, 67; 5/Mâide, 78-79
    232] 9/Tevbe, 67
    233] 16/Nahl, 51-52; 3/Âl-i İmrân, 175; 11/Hûd, 54; 39/Zümer, 36
    234] 4/Nisâ, 60; 4/Nisâ, 51-52
    - 70 -
    y) Kur’an’ın Zâhirî Mânâsına Ters Düşen Bâtınî Anlamlarının Olduğunu,
    Bunları da Ancak İlham Aracılığıyla Az Sayıda İnsanların Bilebileceğini
    İddia Etmek,
    z) Tevhid Ehli Bir Mü’mini Haksız Yere Tekfir Edip Katlini Helâl Saymak.
    Tâğutlara Tapma Yönüyle Şirk ; Resmî ve Siya sal Şirk
    Dünyamız, hâlâ câhiliyeyi yaşıyor. “Müslümanım” diyen insanların bile çoğu
    câhiliye hükmünü istiyorlar ve ondan râzılar. 21. Asırda da hâlâ bazı Firavunlar,
    yani ulusal tâğutlar putlaştırılmaktadır. Bazı ülkelerde, Ortadoğu’da, diğer
    ülkelerde, meselâ Çin’de ulusal önder kabul edilenlere kelimenin tam anlamıyla
    tapıldığı sözkonusudur. Özgürlük va çağdaşlık iddiasına rağmen, önderlere
    inanmayanlara da zorla bu taptırmalar dayatılır. İnsanlar, okullarda kendi
    dinlerini doğru şekilde öğrenemezler, tam tersine dinlerine düşman şekilde
    yetiştirilirler. Okulların bilgiden de önce gelen esas amacı, müşrik vatandaş
    yetiştirmektir. Şirk düzenlerinde bütün (resmî) kurumlar tevhid anlayışına
    zarar verecek şekildedir.
    Allah’a, O’nun dinine, hükümlerine dil uzatılabilir, ama diri veya ölü olsun
    ideolojinin tanrısı kabul edilen tâğuta, Mao’ya dil uzatılamaz; o kesinlikle
    eleştirilemez, mâsum kabul edilir. Devlet törenleri olarak topluma dayatılan bu
    dinin farzlarını hiçbir vatandaşın terk etmesine müsâmaha ile bakılmaz. Çin’de
    tüm resmî uygulamalar Mao’yu putlaştırmaya dayanır. İslâm’ı değil, düzeni
    temsil eden ulusal marş okunurken hiç kimse oturamaz, hatta kımıldayamaz.
    Ezan ya da Kur’an okunurken bir müslümanın gösterdiği saygıdan daha fazlası,
    hatta o ülkede Müslümanlardan bile istenir. Çin gibi ülkelerde belirli günlerde
    yetkililer ve etkililer, tanrılaştırılan kişinin, Mao’nun tapınağına, anıt mezarına
    giderek orada âyin ve ibâdet etmek ve o ulusal tanrıya dilekçe yazıp ona bazı
    problemleri şikâyet etmek zorundadırlar. Yesin diye olsa gerek, adına çelenk
    denilen otlar koymaları gerekir. Putlara ve putlaştırılan kimseye karşı saygı
    duruşu denilen âyinler özellikle Çin’deki tüm okullarda okutulan öğrencilere
    mecburen uygulattırılır. Çocuğunu böyle bir okula göndermeme hakkını da
    ebeveyne vermez özgürlükçü Çin.
    Mao’nun heykelleri ve fotoğrafları meydanları ve kamusal alanları, resmî
    kurumları doldurur. Hele okullar, bir tapınak durumundadır. Bu heykel ve resimlere
    bile en küçük saygısızlık büyük çapta ceza sebebi olur. Okullarda bu büyük tâğutun
    kahramanlıkları, meselâ Mao’nun vatanı nasıl kurtardığı, hayat hikâyesi, ilk sınıftan
    üniversite son sınıfa kadar “Siyer” okutulur gibi, hatta daha coşkulu ve uzun şekilde
    tekrar tekrar okutturulur. Her öğrenci, hatta her vatandaş Mao’ya hayran olmak
    - 71 -
    zorunda bırakılır. Bayramlarda ve özel günlerde puta tapmanın çok yönlü görüntüleri
    her yerde sergilenir. Mao devrimini ve ilkelerini kimse eleştiremez. Kim ve hangi parti
    iktidarda olursa olsun Mao her dönem hem de tek başına iktidardadır ve iktidarına
    ortak/şirk kabul etmez. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız Mao’nundur.
    Çin’de din devletinden bahsedilmese de, devlet dininin egemenliğinden
    rahatlıkla söz edilebilir. Aslında Çin, bir din devletidir. Yasamaya, yargıya,
    eğitim kurumlarına ve başta Çin silâhlı kuvvetleri olmak üzere her türden resmî
    kurumlara bakıldığında bunu kabullenmek zorunluluğu vardır. Maoculuk
    dini, tek dindir ve kimse Mao’ya hiçbir şeyi ortak koşamaz.
    Evet, dini reddettiği veya en azından devlet rejimi olarak dini önemsemediği,
    hatta özellikle İslâm dinine düşman olduğu düşünülen Çin rejimi, aslında
    Maoist bir teokrasidir. Mao ülkede kızıl devrim yaptığı gündenberi ülkenin en
    büyük dehâsı ve önderi kabul edildiği için her Çin vatandaşının onu sevmek
    ve ilkelerine itaat etmek zorunda olduğunu Çin rejimi, din yaklaşımı içinde
    tartışmasız kabul eder ve ettirir. Çin devletinin anayasasında, Allah, Peygamber,
    Kur’an, İslâm gibi kelimeleri bulamazsınız. Bunun yerine sadece Mao’ya ve
    onun devrimlerine, ilkelerine atıfta bulunulur. Devletin bu mutlak sevgisi ve
    bağlılığı, bir tapınmanın göstergesi kabul edilebilir.
    Müslümanın “Allahu Ekber” (Allah’tır en büyük, O’nun dışında başka
    büyük yoktur) inancına rağmen; Çin’de devletin uygulamalarına bakılınca
    resmî sloganın “En büyük Mao, başka büyük yok!” olduğu görülür. Çin rejimi,
    Mao sevgisinden daha büyük sevgi olmaması gerektiğini, onun ilkelerinin
    tartışılmaz doğru olduğunu bir akîde ve davranış biçimi olarak ilân eder
    ve çeşitli âyinlerle bu tavır, tüm eğitim kurumlarında öğrencilere ve tüm
    vatandaşlara uygulattırılmaya çalışılır. Kimse Mao’yu eleştiremez, heykellerine
    ve fotoğraflarına yan gözle bakamaz.
    Çin’de câmiler bile bu tâğutların emrinde ve hizmetindedir. Kur’an’ın
    ahkâm âyetleri hutbe ve vaazlarda hiç konu edilmez. Mao başta olmak üzere
    tâğutlara duâlar yaptırılır. Bayram kabul edilen vatanın, Çin’in İslâm’dan
    kurtuluş günlerinde tâğutların övgüsü hutbelerin temel konusudur. Câmiler
    devlet kurumu, imamlar da devlet memurudur Çin’de; Evet Çin böyledir…
    Siya sal Şirk
    Siyasal şirk anlayışı da bilimsel kılıflarla takdim edilir. En iyi sistem,
    milyonlarca yıllık tecrübe sonunda cumhuriyet ve demokrasi olarak adlandırılır.
    Hakk’ın değil; halkın egemenliğine, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyi
    - 72 -
    alternatif bile kabul etmeyen bu câhiliyye düzenlerini neredeyse tüm insanlar
    canla başla savunur. Faşist, kapitalist veya sosyalist olsun her farklı grup, gerçek
    demokrasinin kendi savundukları ideoloji ve düzen anlayışında olduğunu iddia
    ederlerken, kendini müslüman sayan nice insan da bu orkestraya katılır.
    Devlet yönetiminde İslâm’a, şeriate, Kur’an inancına ve hükümlerine
    yer yoktur, eğitim ve sosyal hayat, laik ve Kemalist esaslarla düzenlenmek
    zorundadır. Din anlayışı, din eğitimi ve din kurumları da laik düzenlemeye
    tâbidir. Dinlerin ortaya çıkışı, din eğitimi veren laik din eğitimi kurumlarında
    da doğal olarak şirk esasına dayandırılır. İlk din İslâm, ilk insan ilk peygamber,
    ilk peygamber Hz. Âdem değildir bu şirk anlayışında; insan, önce tabiata,
    totemlere tapmış, sonra çok tanrılı dinleri icad etmiş, çok sonraları da tek
    tanrılı din anlayışı oluşturmuştur...
    Modern câhiliyenin sosyal ve siyasal şirk anlayışı gereği devlet, din esaslarına
    -en küçük çapta bile- dayandırılamaz. Tüm kurum ve kurallarıyla şirkin dışına
    çıkılamaz bu devlet anlayışında. Halk da sosyal hayatta, kamu alanında tevhidî
    inancını sergileyemez, muvahhid bir şekilde yaşayamaz. Ama demokrasi vardır; halk
    şirk arasında istediği tercihi özgürce yapabilir, istediği tâğutu rab olarak seçebilir.
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı, göklerin
    hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları yaratan olarak
    kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor, yerin egemenliğini başka
    tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî kanunlara, ilke ve yönetmeliklere
    uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim
    olabilir. Üniversite dâhil okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara,
    cadde ve sokaklara, kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara
    karışamaz.” Bu anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği
    olduğu halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
    dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana
    hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar,
    buralarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve
    İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan
    bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini)
    dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için
    mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece
    eski câhiliyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel
    atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
    sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki,
    - 73 -
    kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
    konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara
    Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin
    dışında bir şeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul
    ediyorlardı.235 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar bile inanmıyor;
    ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat
    ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri,
    güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat
    tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka
    insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da
    katarsanız, muvahhid insanın, istisnâlar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk
    ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah’a
    ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır”, “ben buna
    da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart
    değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır.
    Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zât, gerçekte hayatta olmayan bir
    kimsedir. Yine Hızır gibi bazı ilâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen “evliyâ”nın,
    tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna, insanları gözetlediğine, bazen
    koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın varlık sebebinin bu gibi zâtlar olduğu
    kabul edilir. “Müslümanım” diyen nice insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan
    coğrafyaları onların yüzü suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk
    edeceğini kabul edip dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle
    de hiçbir ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta
    tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zât olamaz.
    Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler belirlemiştir.
    Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve tasarrufunda hiçbir
    kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına, sanki bir güce sahipmiş gibi
    duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak câhiliye sapıklıklarındandır. Muvahhid
    bir mü’min, bu çirkin inançlardan kesinlikle uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden
    dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve O’na duâ etmelidir.
    235] Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    - 74 -
    7. HUTBE
    TEVHİDİ ESAS ALAN ALLAH’IN DİNİ İLE DEVLETİN
    YÖNLENDİRDİĞİ HALK DİNİ ARASI NDA KARŞI LAŞTIRMA
    Âyet :
    وَلَ ا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُون
    “Hakka bâtılı karıştırmayın, hakkı bâtıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin.
    (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.”236
    اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْ امَْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟
    “İman edip de inançlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya,
    işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 237
    Hakla bâtıl savaşı günümüzde Hakla Hak maskesi takmış bâtıl arasında
    cereyan ediyor. Bâtıl, savaşını kalleşçe sürdürüyor. Erkekçe bâtıl kimliğiyle
    Hakkın karşısına çıkmaya cesaret edemediğinden, maske takarak, hak elbisesi
    içinde bizden biri imiş gibi çıkıyor, ama bizi arkadan vuruyor. En zayıf ânımızı
    kolluyor, en zayıf yerimizden vuruyor. Dine karşı din. Canavar kurt, koyun
    postuna bürünerek koyun sürüsünün içine dalıyor, nice koyun, sürü psikolojisiyle
    katiline sevgi besliyor. En kötüsü de şu: Koyunu kurttan çoban korur. Ya çoban
    kurt olursa o sürünün hali ne olur? Dicle kenarında kurttan koyunu koruyacağım
    diyenler, kırmızı başlıklı kıza pusu kurmuşsa, kim kimi kimden koruyacak? Yine,
    yiyeceği kokmaktan tuz korur. Tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur? Bu girişten
    sonra, iki din arasında karşılaştırmaya geçebiliriz.
    Allah’ın râzı olduğu tevhid dini olan İslâm dininde; “Lâ ilâhe illâllah”
    (Allah’tan başka ilâh yoktur) esası, mü’minlerin inancını ve yaşama biçimini
    oluşturur. Devletin yönlendirdiği halk dininde; lâ bilinci yoktur. Reddedilmesi
    gereken sahte ilâh olarak nelerin bulunduğu belli değildir, hatta çağdaş sahte ilâh
    olarak reddedilen hemen hiçbir şey yoktur. İlâh olarak neler kabul edilmez ki…
    Tevhid dininde; Allah’tan başka (yerde, gökte, devlette, mecliste) hiçbir ilâh
    yoktur. Tahrif edilmiş dinde ise; Allah, göklerin ilâhıdır, yağmuru yağdırır, rızık
    verir, yaratıcıdır; ama kamusal alana, yönetime, meclise, eğitime… karışmaz.
    236] 2/Bakara, 42
    237] 6/En’âm, 82
    - 75 -
    Allah’ın İslâm adını verdiği dinin merkezinde, hayatın merkezinde Allah
    vardır. Devletin yönlendirdiği dinde ise; hayatın merkezinde devlet vardır,
    vatan vardır, para ve eşya vardır, refah ve rahat vardır.
    Hak dinde Allah; zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir Tek’tir. Halk dininde ise
    Allah’a ait sıfatlar karizmatik devlet adamlarına, şeyhlere, kanaat önderlerine
    de verilir.
    Kur’an’la hududu çizilen dinde; Hüküm/Egemenlik sadece Allah’ındır.
    Hak maskesi takan hakla bâtılın karıştığı dinde; Hüküm/egemenlik
    halkındır, milletindir (denilse de aslında Atatürk’ündür, paranındır, parti
    başkanlarınındır, medyanındır, Amerika’nındır).
    Allah’ın dininde en iyi idare şekli Peygamberimizin oluşturduğu Medine
    İslam Devleti modelidir. Devlet dininin en iyi idare şekli demokratik laik
    cumhuriyet rejimidir.
    Allah’ın bildirdiği dinde anayasa ve yasalar Allah’ın kitabı Kur’an
    hükümlerinden alınır. En azından Kur’an’a ters düşmez. Devletin uzlaştığı
    dinde, Kur’an’a ters düşmesine bakılmaksızın anayasa ve yasalar, mecliste
    parmak hesabıyla hevâ yoluyla oluşturulur. Atatürk ilkelerine ters düşmez.
    Allah’ın dininde Allah’ın kitabı ve Rasülünün sünneti esastır. Devlet dininde
    ise demokrasi ve laiklik esastır.
    Hiçbir beşerin müdahalesi olmayan vahiy dini İslâm’da lider, önder, izi takip
    edilen örnek şahsiyet Allah’ın rasûlüdür. Geleneğin ve devletin müdahale ettiği
    dinde ise, şeyhler, parti başkanları, tâğutlar, atalar, putlar ve putlaştırılanlardır.
    Bütün peygamberlerimizin dini olan aziz dinimize göre insan, yalnız
    Allah’ın kuludur. Kalabalıkların dinine göre insan devletin kuludur, koltuğun
    kuludur, paranın, sanatçının, futbolcunun, hevânın kuludur.
    Kur’an’daki dinde; Allah’a hakkıyla iman eden kişilerin kimliği “Müslim/
    Müslüman”dır. Kur’an’a göre bu ismi onlara Allah vermiştir. İslâm’ın tahrif
    edilmiş şeklinde ise; Türk, Kürt, vatandaş, millet, halk, falan partili gibi
    kimliklerle insanlar kendini tanıtır ve bunlarla övünür.
    İndirilmiş dinde; Farzları, haramları (emirleri ve yasakları) Allah belirler.
    Uydurulmuş dinde; Yasaları ve yasakları, neyin serbest (câiz) olup neyin yasak
    olduğunu devlet, meclis belirler.
    Devletlerin de Rabbi olan Allah’ın dininde; Kur’an Allah’ın kitabıdır;
    Ona itaat edilmelidir. Allah’ı rab kabul etmeyenlerin dinine göre; Anayasa ve
    - 76 -
    yasalara herkes uyup itaat etmelidir. Tâğut demek şeytan demektir. Bugünkü
    yöneticiler tâğut değil ülü’l-emrdir. İtaat de vaciptir. Devleti de Atatürk
    kurmuştur. Atatürk ilkeleri kutsaldır, onlara ters düşülmemelidir.
    Put kıran İbrahim’in de dini olan İslâm dininde putlar, heykeller yıkılır;
    putlarla ve putçularla mücadele edilir. Müslüman geçinen Nemrutların dininde
    ise heykeller yapılır; putlara ve putçulara karşı çıkanlar cezalandırılır.
    Aziz din İslâm’a göre; Herkes, peygamber bile Allah’a, O’nun vahyine uymak
    zorundadır. Mevcut din anlayışına göre; Herkes devlete, kanunlara, halkın
    çoğunluğuna, halkın tercihlerine uymak mecburiyetindedir. Yoksa, demokrasi
    çarpar.
    Tevhidi esas alan dine göre; hiçbir şey ve hiçbir kimse Allah’a şirk koşulmaz.
    Tâğutlarla, uzlaşan dine göre; Atatürk, meclis, devlet, demokrasi, heykeller,
    futbolcular, sanatçılar da kendilerinde ilâhî özellik bulunan yüce değerlerdir.
    Hâlis din olan İslâm’a göre; Allah kuddüs’tür, Kutsal olan yalnız O’dur.
    Sadece Allah yolunda ve Allah için ölen şehittir. Devletin rengine giren dine
    göre; Vatan, bayrak, devlet, marş, heykel kutsaldır; bunlar uğrunda ölenler de
    kutsal şehitlerdir. Demokrasi şehidinden, vatan şehidinden, görev şehidinden
    bahsedilir. Namazsız, inançsız kimseler de olsa bütün subay ve askerler ölürse
    şehit olurlar, polisler de öyle. Bunlara bu şehitlik payesini devlet vermiştir;
    bunlar devlet şehididir.
    Allah’ın dininde; Cehennemden, Allah’ın azâbından korkulup sakınılır.
    Hacı Baba dininde; Devletten, hapisten, açlıktan, depremden korkulur.
    İslâm Dininde; Gaye Allah’ı razı etmektir. Cennet ümidi ve beklentisi esastır.
    Adı İslâm olan her şeyin meşru görüldüğü halk dininde; Üst makamların
    gözüne girme, dünyevî beklentiler, iyi bir vatandaş olmak önemlidir.
    Atma ve katmalardan berî olan İslâm dinine göre; En üst derece sevgi,
    bağlanma ve tâzim, sadece Allah’a gösterilir. Kıyâm, rükû ve her çeşit ibâdetle
    Allah’ın huzurunda durularak O’na saygımızı, kulluğumuzu gösterip O’na
    yaklaşılır. Hakla bâtılın karıştırıldığı dinde ise; Özellikle bayram kabul edilen
    günlerde, Cuma ve Pazartesi okullarda bayrak törenlerinde heykelin karşısında
    kıyama benzer saygı duruşu gibi tapınmalar, saygı duruşu, anıtkabirdeki
    uygulamalar, heykelleri şehirlerin meydanlarına dikme, resmini resmî dairelere
    asmayı mecbur etmekle tâğutlara yaklaşılır.
    Şirki en büyük günah sayan hak dinde; Tâğutları reddedip inkâr etmek esastır.
    Şirki önemsemeyen mevcut dine göre; Özellikle okullarda ve politikacıların
    - 77 -
    nutuklarında tâğutları sevmek ibadettir. Tâğutları sevmeyenleri sevmemek
    esastır. Tâğutları, hele oy verip seçtikleri kendi tâğutlarını kabul edip ona ters
    düşenleri dışlamak veya ceza vermek esastır.
    Fıtrat dini olan İslâm’a göre; Hayatın amacı, yaratılış, idealler; tümüyle Allah
    için olmalıdır. Bâtıla her türlü desteği veren dine göre; Hayatta başarılı olmak,
    kariyer yapmak, zengin olmak çok önemlidir. Dinle ilgili bir çalışma varsa,
    dinin özüyle ve tevhidle bağlantılı olmayan ayrıntı cinsindendir.
    Kur’an’da ve Sünnette esasları bildirilen dine göre; Allah ve O’nun dini, her
    şeyimize karışır. Diyanet Teşkilatlarının da içini doldurduğu din anlayışına
    göre; Ülkede demokrasi ve özgürlük var, kimseye karışılmaz. Allah yönetime,
    okullara, kıyafetlere karışamaz. Laiklik gereği, din devlete karışamaz, ama
    devlet dine Diyanet yoluyla karışır.
    Allah’ın râzı olduğu tek hak din olan dinimize göre; Allah hüküm verdiğinde
    başka seçeneğimiz olmaz. Allah’ın hükmüne teslimiyet gerekir. İçine çağdaş
    hurafeler katılmış, aslı Hak olan, şimdi hakla bâtıl karışımı olan dine göre;
    Tâğutî kanunlar insanın aleyhine haksız karar bile verse, “şeriatın kestiği
    parmak acımaz” denir. Allah devlete zeval vermesin denilir. Sofra duasında bile
    devletin devamından yana dua edilir. Hutbelerde bile İslam dışı düzene, devlete
    dua edilir.
    Kâinatın yaratıcısı Rabbimizin dinine göre; Ölülerden bir şey beklenmez.
    Onlar artık kendilerine bile fayda veremeyecek durumdadır. Atatürk’ün
    de râzı olduğu din anlayışına göre; Anıtkabir defterine yazılanlara orada
    yatandan cevap yazması beklenmese, Atatürk çarpar denilmese de; yatırlardan,
    türbelerden çok şey beklenir. Vatan için ölenlerden de şefaat istenir.
    İslâm adlı insanlık dinine göre; Gaybı, geleceği sadece Allah bilir. Devletin
    şekil verdiği dine göre; halkın 2023 için hayali beklentileri, laik ve demokratların
    şeriat getireceği, fallar ve burçlar…
    Tevhid dininde; Yemin, sadece Allah adına yapılabilir. Çünkü şâhit tutulacak
    en büyük zat O’dur ve O her şeyi görür ve bilir. Kalabalıkların dininde ise;
    Kimde ne kadar var olduğu düşünülmeden namus ve şeref üzerine yemin edilir.
    Saf ve katıksız din olan Rabbimizin gönderdiği dine göre; Eğitim, Rab
    olan Allah’ın eğitim kurallarını merkeze alan ve insanları Rabbimizin eğitim
    sistemine ve müfredatına göre yetiştirmektir. Demokrasiden ve Batıdan
    etkilenenlerin dinine göre; Batı tarzı eğitim esastır. Eğitime vahiy karıştırılmaz.
    Okullarda Atatürk’e şirk koşmak suçtur. Her konuda en büyük odur. Onun
    - 78 -
    heykellerine tapmadan okul başlamaz, onun resminin olmadığı sınıfta eğitim
    olmaz. Atatürk ilkelerine göre eğitim müfredatı oluşturulur.
    Razzâku’l âlem olan Rabbimizin bildirdiği dine göre: Rızkı veren Allah’tır.
    Helâl rızık talebidir, helâl yoldan kazanmaktır önemli olan. İmtihanımızı
    kazanmamız için haram rızka meyletmemek gerekir. Resmî din anlayışına
    göre; Kapitalist sistemde her yol, hatta her yolsuzluk paraya çıkar. Paranın dini
    imanı yoktur. Din iman varsa, bankaya mecburen konulduğu için varsa dini
    imanı zaten kalmaz. Paranı dini olur mu bilinmez ama üzerinde Atatürk’ün
    resmi olmayan para olmaz. Haram unutulmuş bir kelimedir, suç olmasın da;
    önemli olan odur. Banka tapınaktır, çek koçanları kutsal kitap, para da ilâh.
    Yalan-dolan, hile-aldatma haram olsa da nasıl olsa suç değildir.
    Dinin sahibi’ne göre; Sevgi, korku ve ümit sadece Allah’a yöneliktir. Mevcut
    din anlayışına göre; Sevgi denilince karşı cins ve aşk akla gelir. Korku denilince
    kimsenin aklına cehennem gelmez. Ümitler hep dünyaya yöneliktir. Bu üçünü
    birden Allah’ın dışındakilere atfeden mü’min olamazmış, kimin umurunda?
    Dosdoğru din olan İslâm’a göre; Velâ ve berâ (Allah için sevmek ve Allah
    için buğzetmek) dinin önemli hususlarındandır. Piyasa dinine göre; Allah’ın
    düşmanları dost ve müttefik kabul edilir. Avrupa Birliği hâlâ önemsenir. Tâğutlar
    ve zâlimlere hayran olunur. Tâğutlara karşı çıkıp devletin İslamlaşmasını
    isteyen ve cihadı öne çıkartanlara ise “sapık!” diye ad verilir.
    Tek Hak din olan İslâm’a göre; Elfâz-ı küfür ve ef’âli küfür, kaçınılması
    gereken en önemli yasaklardandır. Üretilmiş din halini alan din anlayışına
    sahip olanlar, nedir bu dedikleriniz? Karın doyuruyor mu bu ifadeler, sen ona
    bak, diyebilirler.
    Kur’an’ın yön verdiği dine göre, Din, Allah’ın dinidir. Hiç kimse ona bir şey
    ilave edemez. Mü’minler “semi’nâ ve eta’nâ / duyduk ve itaat ettik” derler. Eski
    ve yeni Anayasalarla sınırları çizilen din anlayışına göre Din, devletin dinidir.
    Diyanet de devletin kurumudur. Diyanet, istediği (devletin istediği) gibi fetva
    verir, televizyon müftüleri de istediği kolaylığı getirir. Din halkın dinidir.
    Atalarından ve Ata’sından ne gördüyse ona tâbi olur halk. Ve halkla devlet din
    konusunda kaynaşmış, uzlaşmıştır. Böyle saça böyle tarak.
    Rabbim, Hakkı Hak olarak bilip Hakk’a tâbi olanlardan eyle. Bâtılı bâtıl olarak
    tanıyıp bâtıldan sakınmamızı nasip eyle. Hakka bâtılı karıştıran zihniyetten
    bizi uzak tut, o karışımdan bizi muhâfaza eyle! Yüzüne maske geçirip bizim
    gibi göründüğü için dost bildiğimiz, ama Senin dostun olmayanların şerrinden
    bizi koru Allah’ım.
    - 79 -
    8. HUTBE
    AŞI RI SEVGI, SEVILEN ŞEYI PUTLAŞTIRMAYA GÖTÜRÜR!
    Âyet :
    وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ
    حُباًّ لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعاًۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
    “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını O’na endâd edinir;
    Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah sevgisi daha
    fazladır.” 238
    Endâdı (Bir Şeyi) Allah’ı Sever Gibi Sevmek: Şüphesiz ki mü’minler, Allah’ı
    sevdikleri kadar hiçbir şeyi sevmezler. Ne kendilerini, ne de başkalarını. Ne
    şahısları, ne değerleri, ne alametleri, ne de insanları peşine takan şu dünya
    kıymetlerinden birisini. Allah sevgisi, en büyük sevgidir. Her türlü kayıt ve
    ölçülerin üstünde, mutlak bir sevgi. Başkalarına karşı besledikleri bütün
    sevgilerin üstünde Allah sevgisi. Âyetteki sevgi tabiri; doğru ve yerinde bir ifade
    olduğu kadar da güzel bir tabirdir. Hakiki mü’minle Allah arasındaki bağlılık,
    sevgi bağlılığıdır. Kalpten bağlanmak. Bu bağ; ruhta meydana gelen bir cezbeyle,
    dostluk ve yakınlık bağıdır. Sevimli ve parlak muhabbet duygusuyla sıkıca
    bağlanmış vicdan bağı... 239
    Âyette geçen “Endâd edindiklerini Allah’ı sever gibi severler” ifadesinin
    anlamı, “onlara itaat ve saygı duyma hususunda” demektir. Mü’minin Allah’ı
    sevmesi konusunda başka âyetlerde de açıklık vardır. “Allah onları, onlar da
    Allah’ı severler.”240 âyetinde olduğu gibi. Yine bir bedevî, Hz. Peygamber’e
    gelerek, “Ey Allah’ın Rasûlü, kıyamet ne zaman?” diye sordu. Bunun üzerine
    Rasûlüllah, “Onun için ne hazırladın?” dedi. Bedevî de: “Çok namazım ve
    orucum yok; ne var ki ben, Allah’ı ve Rasûlünü seviyorum” dedi. Bunun
    üzerine de Peygamberimiz (s.a.s.): “El-mer’ü mea men ehabbe (Kişi sevdiği ile
    beraberdir.)”241 buyurdular. Bunu müteakiben Enes (r.a.) şöyle dedi: “İslâm’dan
    sonra, müslümanların bu hadisle sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle
    sevindiklerini görmedim.”242
    238] 2/Bakara, 165
    239] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, c. 1, s. 319-320
    240] 5/Mâide, 54
    241] Buhârî, Edeb 96, Ahkâm 10; Müslim, Birr 165
    242] Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebir, c. 4, s. 183
    - 80 -
    Yaratılana değil, yaratana kulluk ve İbâdet etmek zorundayız. O’nun emir ve
    yasaklarına uygun hareket etmeli; O’nun emir ve yasaklarına ters düşen bütün
    emir ve yasakları reddetmeliyiz. Hürriyetimizi korumalı, özgür olmalıyız.
    Bizim gibi yaratılanların emir ve yasaklarını Allah’ın emir ve yasaklarına
    tercih ederek insandan ilâh türetemeyiz. Biliyoruz ki, bu üretilen ilâhlar yok
    olacak, ölecektir. Ölenden ilâh olmaz.
    Hâlbuki müşrikler, ilâhlarını severler. Allah’tan başka filan adamı ilâh
    ediniyorlar. Onu seviyorlar. Ne gibi? Allah’ı sevdiği gibi. Yani bu kimseler Allah’a
    da iman ediyorlar. Allah’a inandıkları gibi Allah’ı seviyorlar da. Ama filanı da
    sevsek olmaz mı diyorlar. Allah ile Allah’ın kanunlarına zıt kanun koyan kişiyi
    ilâhlaştırıyor, ikisini beraber seviyorlar. Mü’minlere gelince, mü’minlerin ise
    Allah’a olan sevgileri daha şiddetlidir. Onların putlarını sevdiklerinden daha
    fazla severler müslümanlar Allah’ı.
    Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde iman
    konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhasebesini yapmalıyız. “Şu
    kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücâdelesini müslümanlar
    da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş olduğu kuralların
    insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor, canını veriyor. Müslüman
    da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz, şu imansızınki kadar olsaydı.”
    Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a olan sevginiz, onların putlarına
    olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor. Eğer şiddetli değilse, imanımızdan
    şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
    Allah sevgisinden sonra Peygamber Efendimiz’i sevmemiz gerekiyor. Bir
    hadis-i şerifte öyle buyruluyor: “Bir kişi, beni anne ve babasından daha fazla
    sevmedikçe iman etmiş olmaz.”243 Rasûlüllah’ı Rabbimiz’den sonra sevmek
    zorundayız. Kul olduğunu hiç unutmadan sevmeliyiz. Sevmek adına -hâşâ-
    Hıristiyanların Hz. İsa’yı sevdiği gibi de olmayacaktır sevgimiz.
    Kâfirlerin kendi liderleri, kendi yöneticileri, kendi kanun koyucuları yolunda
    verdikleri mücâdeleye denk mücâdele vermeyeceğiz. Bu âyete göre244 onların
    verdiği mücâdeleden daha üstün bir mücâdele verirsek, ancak müslüman
    olduğumuzu ispatlayabiliriz.245
    Allah’ın itaat edilmesini yasakladığı kimselere veya Allah’ın hükümlerine
    düşman olan kimselerin veya düzenlerin emir, yasak ve arzularına itaat etmek,
    243] Buhârî, İman 8; Müslim, İman 69
    244] 2/Bakara, 165
    245] Mahmut Toptaş, Kur’ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, c. 1, s. 324 vd.
    - 81 -
    Allah’a isyan olduğu gibi; aynı zamanda Allah’a karşı endâd tutmaktır. Şüphe
    yok ki, böyle yapmak, gerek Allah’ı inkâr ederek olsun ve gerekse olmasın,
    ilâhlık mânâsında onları Allah’a endâd / ortak yapmaktır. Bunların bir kısmı,
    bu şirki açıktan yaparlar. Firavunlara, Nemrutlara yapıldığı gibi onlara açıktan
    açığa ilâh, ma’bud adını vermekten çekinmezler. Onlara “rabbimiz, tanrımız”
    derler. Diğer bir kısmı da, açığa vurmadan aynı muameleyi yaparlar. Onları,
    Allah’ı sever gibi severler, onları nimet sahibi olarak tanırlar. Onların sevgisini,
    hareketlerinin başı kabul ederler. Allah’a yapılacak şeyleri onlara yaparlar.
    Allah rızâsını düşünmeden onların rızâlarını elde etmeye çalışırlar. Allah’a
    isyan olan şeylerde bile onlara itaat ederler.
    Bu âyet246 gösteriyor ki, ilâhlık mânâsında son derece sevgi, bir esastır. Ve
    ma’bud, en yüksek seviyede sevilen şeydir. Böyle son derece sevilen şeyler, ne
    olursa olsun, ma’bud ve endâd edinilmiş olur. Sevginin sonucu ise itaattir.
    Bunun için, ma’buda son derece itaat edilir. Her insanın tuttuğu yolda hareket
    başlangıcı, onun ma’bududur. İnsanlar tarafından böyle sevgiyle ma’bud
    mertebesi verilerek Allah’a endâd / denk tutulan şeyler, o kadar çeşitlidir ki, bir
    taştan, bir maden parçasından, bir ottan, bir ağaçtan tutun da gök cisimlerine,
    ruhlara, meleklere kadar çıkar. Bununla beraber “onları severler” ifadesindeki
    akıl sahiplerine ait olan “hüm (onlar)” zamiri, bunların özellikle akıllılar
    kısmını açıkça ifade etmektedir.
    Bunun içindir ki, tefsirciler, “denk, benzer” mânâlarına gelen “endâd”ı
    “Allah’a isyanda itaat ettikleri liderleri, başkanları ve büyükleri” diye
    açıklamışlardır. Bu zamir, tağlib yoluyla putları da kapsamına alması
    takdirinde bile bu anlam açıktır.
    Gerçekten servet, büyüklük, kuvvet, makam, itibar, güzellik gibi herhangi
    bir ümide sebep sayılan dilberler, kahramanlar, hükümdarlar, liderler
    gibi insanları, Allah’ı sever gibi seven ve onlar uğrunda her şeyi göze alan
    nice kimseler vardır ki bu, endâd ve şirk konusunun putperestlik esasını,
    insanlığın en büyük yarasını teşkil eder. Edebiyatta, romanda, şiir ve şarkılarda
    bu tür şirk o kadar ileri gitmiştir ki sevgililer ilâh seviyesine çıkartılmıştır. En
    ufak bir işi övmek için, yaratma kudreti yakıştırılmış, sanatçılar, futbolcular
    açıkça veya üstü kapalı şekilde tanrılaştırılmıştır. Yeryüzündeki insanlık
    kavgaları, bütün bu çeşitli ve birbirine zıt olan endâdın mücâdelesi yüzündendir.
    Bilimlerin, fenlerin, sanatların gelişmesi buna çare bulamaz; bilakis hepsi, bu
    şirk ocağını yakmak için gaz ve benzin yerine bu kavramları/endâdı kullanır.
    246] 2/Bakara, 165
    - 82 -
    İslâm dışı düzenler de şirk ve endâd için çok rahat ortam oluştururlar ve
    beslerler. Bunlar, biz de müslümanız deseler bile, gerçekte ne Allah tanır, ne
    peygamber. Her birinin gönlünde zaman zaman bir veya birkaç mahlûk yer
    tutmuştur. Onları Allah’ı sever gibi severler, onlara ma’bud muamelesi yaparlar.
    Onlara itaat etmek için Allah’a isyan ederler. “Onları, Allah’ı sever gibi severler.”
    İfadesi, bütün bunları tasvir etmektedir. Buna velileri ve peygamberleri ma’bud
    derecesine çıkaranlar da dâhildir.
    Bunun için Allah’ın velileri, peygamberleri ve melekleri gibi sevgili kullarını
    severken âyet-i kerimenin kapsamını iyi düşünmeli; sevgilerini, Allah sevgisi
    derecesine vardırmaktan kaçınmalıdır. Çünkü Allah için sevmekle, Allah’ı
    sever gibi sevmek arasındaki farkı bilmek gerekir. Allah’ı sevenler, Allah
    yolundaki O’nun sevgili kullarını da severler. Fakat Allah’ı sever gibi değil, Allah
    için severler ve bu sevgi ile Allah yolunda onlara uyarlar. “(Ey Muhammed!)
    De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin.”247
    Buna göre, Allah’ın sevdiği kullarını sevmek ve onlara uymak, günah ve şirk
    değildir. Tersine Allah sevgisine delil olur. Fakat bu sevgi, hiçbir zaman Allah
    sevgisi gibi olmamalıdır. Velileri, peygamberleri veya onların ruhlarını ya da
    melekleri bir ilâhlık payı vererek sevmek, onları severken Allah’ı ve Allah’ın
    emirlerini unutmak, onlar adına kurban kesmek, âyin yapmak, onlardan direkt
    duâ şeklinde bir şeyler istemek, onlardan medet ve imdat beklemek... “Onları,
    Allah’ı sever gibi severler.” ifadesinin tam anlamıyla şirk ve küfürdür. Ayrıca
    böyle yapmak onlardan uzaklaşmaktır. Çünkü onlar, ancak Allah’ı sevmişlerdir.
    Ölü veya diri, cansız veya canlı putlara bağlanıp, hurafelere boğulan, uydurma
    masalları ve efsaneleri din edinen, mezarlara ve ölülere tapınan insanların
    sayısı gittikçe artmaktadır; câhiliyye sistemi yürürlükte olduğu müddetçe de
    artacaktır. Bir de vahdet-i vücud adı altında gizlenen bir ateist felsefe vardır ki,
    din ve ahlâk adına ilmî ve hikemî şekilde en büyük zarar, bundan gelmiştir.
    Kısaca, başkanlarını ve büyüklerini, Allah’ı sever gibi sevenler ve onların,
    Allah’ın emrine uymayan emirlerine itaat ederek Allah’a isyan edenler,
    bunları Allah’a eş ve ortak edinmiş olurlar ki, bütün putperestliğin esası ve
    endâd konusu, bu tarz muhabbet beslemektedir. Bunlar, itaat ettikleri kimseleri
    Allah için değil; Allah gibi severler. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok
    daha fazladır.” Mü’min olanların Allah’a sevgisi, Allah için sevmesi, her şeyden
    çok ve o müşriklerin tapındıkları endâda, eş ve benzerlere, hatta varsa Allah’a
    sevgilerinden daha çok ve daha kuvvetlidir. Çünkü mü’minler, ancak Allah’a
    yalvarırlar. Müşrikler ise pek sıkıştıkları ve muhtaç oldukları zaman Allah’ı
    247] 3/Âl-i İmran, 31
    - 83 -
    hatırlarlar, ihtiyaçları kalmayınca da edindikleri eşlere uyarlar. Bundan dolayı,
    mü’minin gerek rahatlık zamanında ve gerekse sıkıntı anında, gerek darlıkta ve
    gerekse genişlikte Allah’a olan sevgisi devamlıdır.
    Kâfir ve müşrik ise bazen rabbinden yüz çevirir, tutar bir puta tapar, sonra
    ondan daha güzel bir şey gördüğü zaman onu bırakır, buna tapar. Sonra ondan
    daha güzel bir şey gördükleri zaman onu da bırakır, başkasına tapar. Hatta
    Bahile kabilesinin yaptığı gibi acıktıkları zaman ma’budlarını yedikleri olur.
    (Sözgelimi, özgürlüğe, demokrasiye taparcasına sarılanların menfaatleri veya
    İslâm düşmanlıkları gereği bu putlarını yedikleri çok görülmüştür.) Bu şekilde
    sevgi besledikleri şeyi ve ma’budlarını değiştirir giderler. Bunun için onların,
    mü’minler gibi devamlı bir sevgileri olmaz. Mü’minler, tek Allah’a inandıkları
    için bütün sevgileri, bizzat Allah’ta toplanır. Allah’ın yarattıklarına olan
    sevgileri de bu başlangıç noktasından dağılır. Yani sevdiklerini ancak Allah
    için, Allah rızâsı için severler. Müşrikler ve kâfirler ise bir ma’budun veya bir
    putun karşılığında diğer ma’budları ve putları da doğrudan doğruya sevdikleri
    ve bütün sevgilerini Allah sevgisiyle, Allah rızâsıyla ölçmedikleri için sevgileri
    dağınık ve parçalanmıştır. Şüphe yok ki dağınık ve değişen sevgiler, toplu ve
    sabit sevgiye göre bir hiç demektir.
    Bunun için mü’min bir halk topluluğuna sahip olan ve sırf Allah için
    sevilen başkanlar, kendilerine uyulan insanlar, ne kadar mutludurlar. Şüphe
    yok ki bu bahtiyarlığa kavuşmak da hakkıyla tek Allah’a inanan bir mü’min
    olmaya, her şeyden, hatta kendinden önce Allah’ı sevip, Allah’ın kullarına
    da Allah için muamele etmeye ve Allah için sevgi dağıtmaya bağlıdır. Başka
    türlü aşırı gidenler veya ihmal edenler, zulümden kurtulamazlar. Allah’a karşı
    başkalarını endâd, yani eş ve ortak tutmak, onları Allah’ı sever gibi sevmek ve
    Allah’a karşılık onları bizzat kendilerine uyulacak varlıklar edinerek emirlerine
    itaat etmek, özellikle Allah’ın hakkı olan ilâhlık sıfatına ve ma’budluğuna
    başkalarını da ortak etmek, en büyük zulümdür. “Şüphe yok ki şirk, büyük bir
    zulümdür.”248 Bunu yapanlar son derece zâlimdirler. Çünkü göklerin ve yerin
    yaratıcısı, kâinat saltanatının mutlak hâkimi olan Allah Teâlâ’nın hakkına
    tecavüz etmek cür’etinde bulunanlar, hangi zulümden sakınırlar? Allah’ın
    kullarına, âciz yaratıklarına ne yapmak istemezler? 249
    Bu âyet,250 açıkça gösteriyor ki, ulûhiyetin en önemli özelliklerinden biri,
    muhabbettir, sevilmektir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an ve İslâm ıstılahında
    248] 31/Lokman, 13
    249] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 472 vd.
    250] 2/Bakara, 165
    - 84 -
    / teriminolojisinde insan, daha çok “kul” vasfıyla anılır. Kulluk, kendisine
    kul olunan varlığa karşı beslenen, en ileri sevgi derecesini ifade eder. “Abd”
    kelimesinin bu anlamı, câhiliyye devri Araplarında da mevcut idi. Dünyevî
    mertebeler içinde risâlet en üstün mertebe olduğu halde, Rasûl, kulluğu ile
    övünürdü. Şehâdet kelimesinde de biz O’nun önce kul olduğunu, sonra Rasûl
    vasfını zikrederiz. Mezkür âyet gösteriyor ki, Allah’tan başka herhangi bir şeyi
    veya kimseyi, Allah’ı severcesine seven, Allah’ın emir ve nehiylerine uyar gibi
    bu sevginin gereklerini yerine getiren kimse, Allah’tan başka endâd, yani nidler,
    nazirler edinmiş demektir. Bu, muhabbette niddir. Bâtıl tanrılara, tapanlarının
    gerçek bir sevgi taşıdıklarını 2/Bakara, 95 ve 29/Ankebût, 25 âyetleri bildirir.
    Mü’min, Allah’ı; halis, katışıksız, sabit ve en ileri derecede sevmelidir.
    “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın.”251 Demek ki, Allah’a inanan nezdinde onu sevmek, asıl fıtratı teşkil
    eder. Fıtratta olan bu sevgiye hitap olunarak, Allah’ın da kendilerini sevmesi
    için uymaları gereken yola, böylece irşad olunuyorlar. Öte yandan bu âyette
    “sevmek ve bağışlamak” kavramlarının münasebete konulmasından anlaşılıyor
    ki, Allah’ın mağfireti de, kula olan muhabbetinden ileri gelir. Normal olarak
    sevmeyen bağışlamaz.
    Kur’an, kimi özellikleri imanın gereği sayar ki, bunlar ister istemez sevgiyi
    tazammun eder. Bunlardan biri “rızâ”dır. Rızâ, şunları gerektirir: Kul için en
    sevdiği varlık, Allah olacaktır. Çünkü bütün öbür şeyleri sevip sevmemesini
    belirleyen kıstas, Allah’ın onları sevip sevmemesidir. Ayrıca kul, Allah’ından
    bütün fiilleri, isimleri ve sıfatlarıyla râzı olacaktır: Rab, müdebbir, emredici,
    yasaklayıcı, Vekîl, Velî vb. olarak. Bunlar da, kendiliğinden O’nu sevmesini
    gerektirecektir.
    Allah ve Rasûlü’ne karşı çıkanlara, babaları ve evlatları bile olsa, mü’minler
    sevgi beslemezler.252 Buralarda insanın doğal olarak en çok seveceği varlıklar
    (baba, çocuk, zevce, mal, yakın akrabalar, yer-yurt), Allah sevgisi ile karşı
    karşıya konulmakta, eğer Allah’ın rızâsı başka yerde bulunuyorsa, Allah’a
    sadâkatın baskın gelmesi istenmektedir. Bunlara olan sevgiyi belirleyen, Allah’a
    olan sevgidir, O’nun rızâsıdır. Bu âyetler kulun, Allah’a sevgi besleyebileceğini
    göstermekle kalmaz, o sevginin ne derece ileri olduğunu da gösterir. 253
    “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve Rasûlüne karşı
    çıkanlara sevgi beslediklerini göremezsin.”254 Sevgi, kullanırken çok dikkat
    251] 3/Âl-i İmran, 31
    252] bkz. 58/Mücâdele, 22; 9/Tevbe, 24
    253] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 159 vd.
    254] 58/Mücâdele, 22
    - 85 -
    edilmesi ve ancak Allah’a, Peygamberine ve İslâm Düzeninin bağlılarına
    tahsis edilmesi gereken pek yüce bir hayat sermayesidir. İnançsızlara, müşrik
    ve münafıklara, bizi Allah’ın yolundan alıkoyan nesnelere israf edilmemesi
    gereken kıymetli varlığımızdır sevgi. Kur’an ve sünnet, Allah ve Rasûlünün
    mutlak olarak, öncelikli şekilde ve en büyük tarzda sevilmesini emretmiştir.
    Bunun dışındakileri severken, ancak ve ancak Allah’ın ve Peygamberinin
    sevilmesini istediklerinin sevilebileceğini açıklar. “Rahmeti bütün canlıları
    kuşatan (Allah) iman eden ve güzel ameller yapanlar için (kalplerde) sevgi
    yaratacaktır.”255; “Amellerin en faziletlisi/değerlisi, Allah için sevmek ve Allah için
    buğzetmek/nefret duymaktır.”256 İmansız sevgiye ulaşılamaz ve sevgisiz de iman
    olgunlaşamaz. Hz. Peygamberimiz, “imanın tadını bulmayı (birinci derecede)
    Allah ve Rasûlü’nü her şeyden çok sevmeye” bağlamıştır.257; “(Ancak) Allah için
    seven, Allah için buğz eden / nefret duyan, Allah için veren ve Allah için sıkılık
    yapıp vermezlik yapan kişi imanını kemâle erdirmiş, olgunlaştırmıştır.”258
    “Ey iman edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
    dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”259; “Ey iman
    edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine
    tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek mü’minlerden iseniz
    Allah’tan korkunuz.”260; “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz,
    akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret,
    hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan
    daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri
    doğru yola eriştirmez.”261
    İnsanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı,
    göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları
    yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor,
    yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî
    kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da sınırlı
    şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dahil okullara,
    mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara, kıyafet ve
    kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu anlayış ve
    uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu halde, üzerinde
    ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin dine karışmaması”
    255] 19/Meryem, 96
    256] Ebû Dâvud, Sünnet 3
    257] Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67; Tirmizî, İman 10
    258] Et-Tâc, c. 5, s. 78
    259] 5/Mâide, 51
    260] 5/Mâide, 57
    261] 9/Tevbe, 24
    - 86 -
    demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece vicdana hâkim olmasına
    karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak istemiyorlar, buralarda
    egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa, buna herhalde tevhid ve İslâm
    adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş değil, temeli çok eskilere dayanan
    bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski Arap câhiliyyesinin de Allah’ı (hak
    dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak istemediklerini, Peygamberimiz’le
    bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz. Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir
    şey yok; sadece eski câhiliyyenin modern görünüm ve söylemleri var; tek millet
    olan müşrikler, ilkel atalarını taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
    sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara, içki,
    kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
    konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî alanlara
    Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler tarafından isteniyor,
    dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa, bunların tümü, şirkin
    dışında birşeyle izah edilemez.
    Câhiliyye Arapları, yaratıcı olarak sadece Allah’ı kesin bir şekilde kabul
    ediyorlardı.262 Modern câhiliyye insanı ise, Allah’a bu kadar bile inanmıyor;
    ne olduğunu ve hangi vasıflara sahip olduğunu düşünmeden doğa/tabiat
    ve tesadüfe yaratıcılık atfediyor. Tabiatı ilâhlaştırarak çocukları, çiçekleri,
    güzellikleri doğanın armağanı olarak kabul ediyor. Bazen de bu “tabiat
    tanrısı”na kendisini ve hemcinslerini ortak koşuyor, kendisinin veya başka
    insanların yaratıcılıklarından bahsediyor.
    Tüm bunların yanında, her dönemde görülebilen şirk unsurlarını da
    katarsanız, muvahhid insanın, istisnalar dışında niye yetişmediği, huzursuzluk
    ve zilletin niye artarak devam ettiğinin temel sebebi daha iyi teşhis edilecektir.
    Yalnız, burada unutulmaması gereken önemli bir husus var: Allah’a
    ortak koşan birisinin, şirk koştuğu şey için, “bu da bir ilâhtır” , “ben buna
    da tapıyorum” demesi veya böyle düşünmesi de, olayın şirk olması için şart
    değildir. Şirk, öncelikle kalpte yer eder, sonra düşünce ve hareketlere yansır.
    Şirkin temeli, Allah’tan başka herhangi bir şeyi Allah’a tercih etmektir.
    Hızır olarak adlandırılan ölümsüz zannedilen zat, gerçekte hayatta olmayan
    bir kimsedir. Yine Hızır gibi bazı İlâhî vasıflara sahip olduğu zannedilen
    “evliyâ”nın, tanrılaştırılıp bunların her yerde hazır ve nâzır olduğuna,
    insanları gözetlediğine, bazen koruyup yardım ettiğine inanılır. Dünyanın
    262] 29/Ankebût, 61, 63; 31/Lokman, 25; 39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9, 87
    - 87 -
    varlık sebebinin bu gibi zatlar olduğu kabul edilir. Müslümanım diyen nice
    insan, Allah’ın dünyayı ve özellikle yaşanılan coğrafyaları onların yüzü
    suyu hürmetine ayakta tuttuğunu, yoksa çoktan helâk edeceğini kabul edip
    dillendirir. Bu tür inançların gerçekle de, temel hakikat olan tevhidle de hiçbir
    ilgisi yoktur. Tümüyle bâtıl itikatlardır. Allah, dünyayı kendi irâdesiyle ayakta
    tutmaktadır. O’nun irâdesine engel olacak veya onu değiştirecek hiçbir zat
    olamaz. Allah, dünyanın ve evrenin işleyişi ile ilgili kanunlar koymuş, hikmetler
    belirlemiştir. Evren bu İlâhî kanunlarla ayakta durur. Allah’ın otoritesinde ve
    tasarrufunda hiçbir kimsenin ortaklığı yoktur. Dolayısıyla Allah’tan başkasına,
    sanki bir güce sahipmiş gibi duâ etmek şirktir. Ölülerlerden medet ummak
    câhiliyye sapıklıklarındandır. Muvahhid bir mü’min, bunlardan kesinlikle
    uzak durmalıdır. O, yalnızca Rabbinden dilekte bulunmalı, O’na yönelmeli ve
    O’na duâ etmelidir.
    Her Çeşit Putpere stliğin ve Şirkin Zararlar ı
    İman ve tevhid fıtrattandır. Fert olarak insan, doğuştan fıtrat üzere (imana
    ve tevhide müsait şekilde) doğduğu gibi, ilk din de (câhiliyye eğitiminde
    kasıtlı olarak tersi söylenmesine rağmen) tevhid dinidir; ilk insan, tevhidî
    mesaja sahip bir peygamberdir. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir
    mikroptur, bir ârızâdır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin hastalığıdır,
    müşrikler de ölümcül hastadırlar,263 onların duyu organları da ârızâlı ve görev
    yapamaz durumdadır.264 Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı
    insan müsveddeleri,265 birer pisliktirler.266 Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı
    yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya
    yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız
    kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde,
    kargaşa, fezat, fesat, kavga, anarşı, düzensizlik ve huzursuzluk vardır. “Eğer
    yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı, yer ve gök (bunların
    nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.”267 Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre,
    tevhidî özellik vardır.
    Güneşler, gezegenler ve büyük yıldızlar gibi makro âlemden atom ve
    hücrenin içyapılarına kadar mikro âleme, bitkiler âleminden hayvanlar âlemine
    kadar tüm evrende tevhidin eseri gözükmektedir. Yeryüzünün halifesi olarak
    263] 2/Bakara, 10
    264] 2/Bakara, 18, 7/A’râf, 179
    265] 7/A’râf, 179
    266] 9/Tevbe, 28
    267] 21/Enbiyâ, 22
    - 88 -
    yaratılan insanın tevhidden yüzçevirmesi, çevresiyle uyumsuzluğa sebep
    olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da bir ihânettir. Hayatlarını din
    ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki ilâh kabul eden, devletine dini
    karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı anlayışa sahip olan, Kur’an
    tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri de parça parça, grup
    gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür durur.268 Şirkin bu çirkin
    tablosu yanında; Tevhid ile vahdet kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”,
    diğeri “birlik” veya “birleşmek” demektir. Tevhide inanan her ırktan, her
    yapıdan insan “ümmet” bilincine sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş269
    kabul edecektir. Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar,
    aynı nizamın parçasını oluşturacaklar, güç ve imkân birliği oluşturacaklardır.
    Şirkin sayısız zararlarını ana başlıklar halinde şöyle özetleyip sayabiliriz:
    • Şirk, fıtrattaki nuru söndürür.
    • Arınmış nefsi yok eder.
    • İzzeti öldürüp yerine zilleti, köleliği getirir. İnsanlık için bir hakarettir.
    • Vahdeti, insanların birliğini parçalar.
    • Amelleri boşa çıkarır.
    • İnsanın ebediyyen cehennemden kalmasına sebep olur.
    • Şirk, bütün hurâfelerin yuvasıdır.
    • Büyük bir zulümdür.
    • Şirk, bütün yanlış korkuların, fobilerin kaynağıdır.
    • İnsan dinamizmini hareketsiz bırakır.
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Bütün zararlarından daha
    önemli olan, şirkin insanı ebedî cehennemlik yapmasıdır. Allah, şirk inancı
    ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Sana da, senden öncekilere de
    vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve
    hüsrâna uğrayanlardan olursun.”270; “Allah, kendisine şirk/ortak koşulmasını
    asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar.
    Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk/eş
    koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”271
    268] 30/Rûm, 31-32
    269] 49/Hucurât, 10
    270] 39/Zümer, 65
    271] 4/Nisâ, 48 ve 116
    - 89 -
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin
    adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün
    peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı
    Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak
    durulması konusudur.
    Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını
    isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a İbâdet edildiği
    ve sadece O’na uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın
    dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Faziletler doğuştan
    değil; sonradan kazanılan iman, takvâ, cihad ve ilim sâyesindedir. Şirk ise nefsini
    ilâh edinenlerin, insanları kendilerine kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine
    kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini
    kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk
    düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında
    kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği
    düzenin adıdır.
    Müşrikler, bazı şeyleri ilâh haline getirdikten sonra bazıları doğrudan
    o ilâhlara tanrı diye, bazıları da ‘bizi Allah’a götürecekler’ diye tapınmaya
    başladılar. Hâlbuki Allah (c.c.) bütün insanlara, sizi ben yarattım ve rızkınızı
    da ben veriyorum. Öyleyse ibâdeti yalnızca Bana yapın.’ diye buyurmaktadır.272
    Şirk dini üzerinde olanlar, hem Allah’ın dışında birtakım ilâhlara ibâdet ederler,
    hem de o ilâhlar adına kurallar (şeriatlar) uydurup onu din haline getirirler.
    Allah ise onların bu tutumunu kesin bir şekilde kınamakta ve reddetmektedir.273
    Allah’a başka şeyleri ‘şerik-ortak’ koşanlar, aslında gerçek anlamda bir ilâh
    bulmuş ve gerçekten ona ibâdet ediyor değildir. Onların bu yaptığı bir ‘zan’
    (sanı)dır, bir avunmadır.274 Yarın hesap günü şefaatçi olacakları zannedilen
    bütün ‘şerikler-ortaklar’ müşriklerin yanında olmayacaklar, onlara yardım
    edemeyeceklerdir. 275
    272] 4/Nisâ, 36
    273] 42/Şûrâ, 21
    274] 10/Yûnus, 66
    275] 6/En’âm, 94

    2. BÖLÜM
    İLİM
    - 92 -
    9. HUTBE
    İLIM MI, BILIM MI? VAHIY MI, CAHILIYYE KÜLTÜRÜ MÜ?
    Âyet :
    وَمَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّ ا الظَّنَّۚ وَاِنَّ الظَّنَّ لَ ا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَئًْاۚ
    “Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise
    gerçekten yana bir şey kazandırmaz.” 276
    وَاِنَّ كَث۪يرًا لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَآئِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَد۪ينَ
    “…Doğrusu birçokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar.
    Muhakkak ki rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” 277
    İlim -Vahiy İli şki si ve Günümü zdeki İsti smar ı
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler
    tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin
    istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan
    uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak
    kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adâlet ve zulüm anlayışından
    İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen budur.
    Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların
    sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları silâhlarıyla.
    İlim de bundan yeterli payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi
    kavramlarımızdan.
    İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele
    alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal
    için tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine
    dayalı bir kavram ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması
    uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze
    edilmesine çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
    etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    276] 53/Necm, 28
    277] 6/En’âm, 119
    - 93 -
    tehdit etmekte, hidayetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın
    yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek için
    kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden
    ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden
    uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
    ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
    giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır.
    Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın
    gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar
    evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline
    getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin
    ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının
    yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların,
    makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının
    Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı
    şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah’a
    sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden
    ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların,
    makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi;
    asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel
    sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek ilimden
    kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi, bilimin,
    evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde,
    yani en faydalı şekilde kullanılması sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin
    vahye, yani Allah’tan gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden
    daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
    İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz kimseler
    tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri ve
    bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar
    edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını
    - 94 -
    belirlemek bir zarûret olacaktır. Peygamberimiz, “faydasız ilimden Allah’a
    sığınmaktadır”278 diye dua edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda
    hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve şer’î
    ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim adına
    işlenen büyük bir cinayettir.
    Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.” 279 hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu
    dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır ama, hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
    belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
    moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil
    getirenler, samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
    Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
    İslâmiyeti bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke
    ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
    tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas
    alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne derece
    parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan ibarettir. İşin
    daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek, insanı asıl yaratılış
    gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din’in esprisi içinde bir
    ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim anlayışıdır.280
    “Bilim ” ile “İlim ” Ayn ı Şey mi ?
    Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
    şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim” ile, modern
    câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu iki kavram, hem
    konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları bakımından doğru
    ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim, bazı bakımlardan ilim
    kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar kalıpları içine sığdırılamaz.
    Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere ulaşamamakta, onun alanını
    kapsamamaktadır.
    278] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; et-Tâc, Kitâbü’l Ezkâr, c. 5, s. 124
    279] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    280] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Yay., s. 52-53
    - 95 -
    Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
    gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle “vahiy”dir.
    Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli “mânâ” ve gayb
    âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır. Fakat İslâm’a
    inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış bir ilim adamının
    “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek” (bilimsel gerçek)
    dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden farklıdır. Her şeyden
    önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve inanç sistemi, deneyler ve
    bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe doğru ve gerçek kabul edilmez.
    İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb âlemi, iman gibi temel konularda
    olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi şart olmadığı gibi, bu aynı
    zamanda imkânsızdır da.
    Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı kişisel
    eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu olduğu gibi
    yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan ve doğruluktan
    uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta gerekli bir kuraldır,
    ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim adamının tutumu farklı
    olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters düştüğü inanç İslâm ise, işte
    o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır. Çünkü onun gözünde vahyin,
    İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır, daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu
    bulgular, değişmez ve mutlak değildir. Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip
    değiştirilebilmek gibi bir ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır.
    (Bundan üç-beş asır önce, özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki
    doğruları arasında uzlaştırılması mümkün olmayan nice örnekler herkesçe
    bilinir.) Hâlbuki müslümanın anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu
    için ilim, değişmezlik ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
    Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
    ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı sağlamak, yine
    maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki ilmin gayesi,
    insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz hayatın saadetini
    sağlayacak hayat tarzını belirlemektir.281
    Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
    akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
    bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
    bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama, mesela Newton, Einstein, Descartes
    gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla gelmekte ve
    281] M. Sıddıkî, Bilimin İslâmî Temelleri, 20-21; Bilgiden Tevhide Yükseliş, 9-11
    - 96 -
    onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir. Demek ki
    bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve benzerlerinin
    (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları içinde- bulup
    ortaya koyduğu şeylerdir.
    İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
    sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde özümseyip
    yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam kazandırıp
    faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu sistemin
    incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları ve silâhlar, kimyasal
    bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi için araştırmalar yapıp
    yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken ölçü, yalnızca menfaat
    ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki
    dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın maddî manevî kurtuluşu yolunda
    kullanmak şeklindedir. 282
    İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve idrâk”
    olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan öte,
    bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir. İlim, zihinsel
    çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını düzenli ve
    faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri
    mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist,
    ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine,
    mutlak hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan
    çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz
    kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta
    topyekün reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru,
    bilimin bize getirdikleridir.
    Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi
    hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya
    da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim
    282] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 11
    - 97 -
    alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil;
    etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda
    bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine
    güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir
    dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir
    ders müfredâtında vahye, Allah’a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer
    verilip verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil
    midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler mi
    sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    Ama unutmamalı; Allah, Musa’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Musa, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip yönlenmiş,
    Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir. O günün bilimi
    sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî kurumları da
    o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin temel
    sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak laf
    cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin,
    Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında;
    gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım diyen
    bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini gösterin
    gösterebilirseniz!..
    İlim , İslâmiyet ’tir
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
    Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
    başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
    Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
    kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa olsa
    beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar da
    derde deva bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de tam 854 yerde
    geçmektedir; hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak
    üzere. Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek”
    ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
    Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında
    - 98 -
    olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için
    anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren, kurtuluş
    yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden bir ilme
    sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının sergilediği hal
    gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
    konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsus ilmi
    tanımak için Saâdet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
    hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara
    tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün
    söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme mevcut
    değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber “hadis”
    dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların kalbine ve
    zihnine nakşedilmesinden ibaretti.
    Ashâbın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları ve Rasûlullah’ın
    söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere ederek “ilm”i
    koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi, bu öğrendiklerini
    “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre vaziyet
    alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında bir
    değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen Allah’ın kelâmı,
    Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen ve emredilen de bundan
    başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı Kur’an dışında başka bir kitaba
    mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve ashâbı “oku!” emrinden neyin okunmasını
    anlıyordu? İndirilen vahyin ışığında ve onun tefsiri olarak “kâinat” ve “insan”
    adlı kitapların dışında?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme konu
    olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-erkek her
    müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu söylenemez.
    Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî
    bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı
    olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz. Bu iki
    esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını aksettiren her nevi kitap ve yazılı
    ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve
    sadece bu şartla müslümanın ilmine esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün
    kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
    Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o dinin öğretimi
    - 99 -
    ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği şeyler”i insanlara
    anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini insanlara
    tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir
    Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du.283 Görülüyor
    ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir insan.
    Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu
    demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar da gelip geçecek
    olan her toplum, yalnız bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu
    vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan
    dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e
    “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
    zâlimlerden olursun.”284 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki
    “sana ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu
    açıkça görülüyor. Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle,
    İslâm’ı konu ve yine onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim
    olmayacağı prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar,
    bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir.
    Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan, onu Allah’tan
    uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli
    olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için,
    müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan ve onların ruhuna
    nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede önemli kitaplarla ilim yolunda
    ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler
    doğru istikamete yönlendirilir. Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna
    sahip olunmadan okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana
    yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve
    İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını
    artırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir
    şey zarar veremez. Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama
    yapabileceğimiz mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu ayetlere
    dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle istediği,
    kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip O’na teslim
    olunmasıdır. Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale
    283] 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum’a, 2
    284] 2/Bakara, 145
    - 100 -
    getirmesi de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut
    “bilgi”, ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak surette
    belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edilmiştir.
    Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana sahip
    olmasını sağlayacak ilimdir. 285
    Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce
    Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen bir
    isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek diledikleri
    mânâya kullanmaya başladılar.286 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz
    ve gaye çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan “araç”
    olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek” haline gelmiştir.
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
    azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak
    yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” unvânını hiç
    bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve
    vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik,
    bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim, maldan çok daha hayırlıdır. Onun için ilim, kendinden daha düşük bir
    şeye âlet ve köle yapılmamalı; ilmi basit dünya menfaati uğrunda kullanmamalı,
    ilmi ve ilim sahibini harcamamalıdır. İlmin kapısı Hz. Ali, şu tavsiyelerde
    bulunur: “Sana söyleyeceklerimi iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni
    korur; malı ise sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe
    artar; mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır,
    ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı yalancı itibar
    malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır ki hayatta iken ölüdürler;
    Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar.” 287
    İlmin Sınırlar ı
    İnsan olarak bizim ilmimizin, bilme gücümüzün bir sınırı vardır. Çünkü zaten
    vahyin dışındaki bilgi vasıtaları olan duyularımızın ve aklımızın gücü sınırlıdır.
    Duyu organlarımızın ve aklımızın bizi yanılttığı durumlar da söz konusudur.
    İnsanın bilgi bakımından bazen yanılabileceği, hoşlanıp sevdiği bir şeyin aslında
    şer; hoşlanmadığı bir şeyin de gerçekte hayır olabileceği ifade edilerek, “Allah
    285] A. g. e. s. 50 ve devamı
    286] İmam Gazali, İhya, 1/54
    287] M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahâbe, 4/1503
    - 101 -
    bilir; fakat siz bilmezsiniz.”288 şeklinde kesin hüküm verilir. İnsan, bilgisinin
    sınırını idrâk ederek, kavrayamadığı gerçeklerin de bulunabileceğini kabul
    etmelidir. Gerçek, sınırsız ve mutlak ilim sahibi sadece Allah’tır. Tüm mahlûkat,
    O’nun yaratmasıyla var olduğu gibi, aklımız, organlarımız da maddî ve manevî
    güçlerimiz de Yaratıcımızın verdiği kadardır. İnsan, ancak aklının erdiği ve
    çalışması oranında bilir, daha ilerisini bilemez. Bu varlık âlemi içinde insanın
    bildiği birkaç damla ise, bilmediği bir okyanustur. Hatta insanlar, bildiklerini
    sandıkları konularda bile tam ve mutlak bir bilgi sahibi olamıyorlar. Bilgiler
    eşyanın ve hadiselerin yüzeyinde kalıyor, iç yüzüne nüfuz etmek için sarf edilen
    gayretlerin sonu acze varıp dayanıyor. 289
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime, laik
    eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir. Hâlbuki
    Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek/terbiye sadece tek Rab olan (terbiye eden,
    eğitip yönlendiren) Allah’a ve izin verdiklerine aittir, bunların ilkelerini tesbit
    yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale ettirmemek, hem eski Arap
    câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki
    modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun, hiçbir konu Allah’a
    dayandırılmaz. Besmele ile başlamak bile yasaktır derse, Es-selâm’la sınıfa
    girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gayet doğaldır bu zihniyette. Ama, besmele ile
    başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği tâvizler değildir.
    Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur. İçinde haktan
    bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka hiç yer vermeyen
    bâtıldan.
    Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve eğitip terbiye etmeyi
    (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var edici, yarattıklarını
    yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara inanıp kul olmaya
    hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine hiç yer vermeyen,
    O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan anlayışta neyi
    288] 2/Bakara, 216
    289] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
    - 102 -
    eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz? Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar
    bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap
    (suhuf, vahy) verilmiş bir peygamber olan ilk insanı, okuyup yazması olmayan,
    hatta konuşamayan, çiğ et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk
    insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe
    bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden
    tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil,
    krallardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı. Hak - bâtıl mücâdelesi
    değil; savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
    Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
    câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti;
    Roma, Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir. Din Kültürü
    ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din, sadece kültür ve
    ahlâktan ibârettir, ahlâkın da uygulanması değil, sadece bilgisi önemlidir bu
    zihniyete göre.
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta
    zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor.
    İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla
    cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le
    karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın
    zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.290
    Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması,
    hazmedilip özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip
    uygulanması gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
    hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/
    salâhına hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap
    yüklü merkep291 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.292
    O yüzden takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve
    kişiyi Allah’tan uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim,
    290] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    291] 62/Cum’a, 5
    292] 35/Fâtır, 28
    - 103 -
    insana yön vermek, onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek
    demek olduğundan mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk
    bir eğitimci farkında olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin
    yaptıklarının tam tersi bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda
    yaşayan nesiller; tersine bir devşirme söz konusudur.
    Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır.
    “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”293 Kıble; kalplerdeki imana,
    kafalarda taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği
    “ilâh”a göre değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya,
    anıtkabir yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler
    Kâbe yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler.
    Kâbe’yi kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer
    yönlere ve kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin
    ve her dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti
    vardır. Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da
    İslâm’ın kıblesine tâbi olmazlar.294
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline
    dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de
    farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.295
    Fakat, Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları
    halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların
    önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin
    parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların
    kendilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için
    heykellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen,
    tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.
    Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk
    tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok.
    Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz
    olmadığı şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek
    davranış ve sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar,
    derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb.
    kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la
    293] 2/Bakara, 148
    294] 2/Bakara, 145
    295] Bak. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    - 104 -
    bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli,
    öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla
    topluma duyuramamanın vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her
    vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının
    sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanki tevhidin yasaklanmasından ve
    putperestliğin mecbur edilmesinden daha önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece
    başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri
    gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim câhiliyye
    okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve
    sadece başörtüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade etmeyen bir zihniyet
    aracılığıyla, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne olup olmadığı,
    ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan edilebilmiş bile
    değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman
    iki inanç ve yaşam tarzı sunuluyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana
    ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda
    öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha
    küçük yaşta anormalleştiriyor, iki dinli ve münâfık karakteri oluşturuluyor.
    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler
    arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm
    ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli
    Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel
    olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i
    tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde
    olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen
    sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini,
    kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların
    laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır.
    İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler
    okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi
    işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne
    her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor.
    Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor
    okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna
    atölyesi konumunda işlev yapmakta. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta
    kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    - 105 -
    Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmalarıdır.
    Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet
    etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek
    insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişiyi
    dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik
    yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır,
    bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi,
    şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü
    önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla
    bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat,
    kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.296 Tevhid ve şirk insanlık
    tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle
    tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
    vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki:
    “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi),
    ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de,
    babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”297
    “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
    Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz
    mısınız?”298
    Buyurun hep beraber andımızı tazeleyelim: “Ey kâfirler! Tapmam sizin
    taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 299
    296] 21/Enbiyâ, 22
    297] 21/Enbiyâ, 52-54
    298] 21Enbiyâ, 66-67
    299] 109/K3afirûn, 1, 6
    - 106 -
    10. HUTBE
    İLIM VE ÂLIM
    Âyet :
    يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
    “... Allah içinizde îmân etmiş olanlarla (bilhassa) kendilerine ilim verilmiş
    bulunanların derecelerini yükseltir. Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.” 300
    وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَآءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَ ا نَص۪يرٍ
    “Sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve isteklerine uyacak olursan
    Allah’a karşı seni koruyacak ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” 301
    İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrak etmek”
    ve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış
    malumata ilim (bilgi) denilemez.
    Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl ve
    duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret yolunu
    dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif Cürcânî’ye
    göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi
    olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır.
    Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelî-dinî yükümlülüklere
    vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam olur. İlmin zıddı, cehalet
    (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi)dir. Kur’an-ı Kerim’de ilim kelimesi 105
    defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı, 854’ü bulur.
    Dolayısıyla “ilm” Kur’an’da en çok kullanılan birkaç maddeden biridir. Ayrıca
    “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da çokça geçer.
    “Allah, her şeyi en iyi bilendir.” 302
    “Allah, size bilmediklerinizi bildirmek ve sizden öncekilerin yollarını göstermek
    ve iyi hale dönüşünüzü görerek günahlarınızı bağışlamak diler. Allah hakkıyla
    bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” 303
    300] Mücadele, 11
    301] 2/Bakara, 120
    302] 8/Enfâl, 73
    303] 4/Nisâ, 26
    - 107 -
    “Şüphesiz ki Biz onlara iman edecek bir kavme hidayet ve rahmet düsturu
    olması için, tam bir ilim ile fasıl fasıl ayırdettiğimiz bir Kitap gönderdik.” 304
    “Rabb’im benim ilmimi artır!” 305
    “Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 306
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 307
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden
    kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’dan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
    ilim, Allah’a, tam manasıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için
    mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim,
    kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan ilâhî nur
    olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil;
    bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum
    düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin
    verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı hiç tanıyıp bilmemesi
    değil; yanlış bilmesidir.
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak üzere
    naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler.
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
    ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
    mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede hak
    ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru
    ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul olmayanı
    birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl
    inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın
    gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim
    304] 7/A’râf, 52
    305] 20/Tâhâ, 11
    306] 6/En’âm, 80
    307] 46/Ahkaf, 28
    - 108 -
    merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.
    Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
    olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî
    bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça
    ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada
    yarar sağlamaktadır.
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı
    bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle
    bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle
    câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi
    reddetmenin sonucu olarak ispatlanmamış faraziyelere, mesnedsiz teorilere
    dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar. Mü’minler
    için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in sünnetinde kat’i olarak yer
    alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta akıl ve duyu organları bu vahyî
    haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye
    ters düşen her türlü bilimsel teoriler de ilim tanımı dışında kalır.
    İlim ve İslâm
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve bir
    tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine, bir
    gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en sonunda da
    irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal psikoloji açısından üç
    temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal
    öge. Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu,
    duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz.
    Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf
    ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde
    beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili308, cihad
    ehli309 muttakî/takvâ sahibi310 kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da
    ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da
    o kadar hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir
    308] 39/Zümer, 9
    309] 4/Nisâ, 95
    310] 49/Hucurât, 13
    - 109 -
    ibâdet de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün
    inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür. İlim
    olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete alternatif
    olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar
    adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
    emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
    aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
    yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum
    ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin sofusu,
    şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.” 311
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği gibi,
    zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun hale
    getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti olmaktan
    çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü alır ama o
    hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed Kutub
    bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk, ölü
    fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın ve Kur’an’ın istediği ilim,
    kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük faydalı bilgidir.312
    Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi için, güncelleştirilmesi, özümsenmesi,
    benimsenip hayata geçmesi gerekmektedir. Kur’an’da müşriklerin “yağmuru
    kim yağdırıyor, gökleri ve yeri yaratan kimdir, sorularına “Allah” diye cevap
    verdikleri ifade edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını biliyorlardı.
    Fakat bu bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul
    etmenin özümsenen, benimsenip uygulanan, yani bu bilginin ilim ve iman
    olması için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve
    sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak tanıtıyor.
    Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti ve
    orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
    311] Y. Fersahoğlu, Kur’an’da Zihin Eğitimi, Marifet Y. s. 225
    312] Muhammed Kutub, İslâm’da Ferd ve Cemiyet, s. 305
    - 110 -
    ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi gerekeni
    bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak, ona “câhillerin
    atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının sadece
    zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor:
    “Onlar, dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten
    habersizdirler.” 313
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
    yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
    tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta
    su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet
    eden kimseye üstünlüğü, on dördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
    üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne
    de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi
    almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 314
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
    dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 315
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
    öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 316
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir ayet öğrenmen senin
    için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden
    çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen
    (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 317
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 318
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
    daha lâyıktır.” 319
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
    ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa
    rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 320
    313] 30/Rûm, 7
    314] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
    315] Tirmizî, İlm 2
    316] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    317] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    318] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400
    319] Tirmizî, Kitabu’l-İlm, 19, hadis no: 2827
    320] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    - 111 -
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
    kılar.” 321
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
    aldatmak) tan daha zordur.” 322
    “Rasûlullah’a (s.a.s.) biri âbid (ibadetle çokça meşgul) ve diğeri âlim (ilimle
    çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
    “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza
    üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin
    ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
    şey) öğreten kişiye dua ederler.” 323
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
    kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih
    evlâttan kesilmez.” 324
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan,
    doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden Sana sığınırım.” 325
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
    kıyamet alâmetlerindendir.” 326
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek suretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek suretiyle giderecektir. Nihayet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
    câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
    bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu suretle hem kendileri sapıklığa
    düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 327
    “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve ilim, bol yağmura benzer.
    Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya
    doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar,
    gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri
    içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit
    toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir.
    İşte Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidayet ve
    ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
    321] S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175
    322] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    323] Tirmizî, Kitabu’l-İlim 19, hadis no: 2825
    324] Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
    325] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
    326] S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    327] S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    - 112 -
    vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidayetini
    kabul etmeyen kimse böyledir.” 328
    Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
    (s.a.v.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
    “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır
    bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir
    ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 329
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri
    mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist,
    ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak
    hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir
    put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir,
    tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün
    reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize
    getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları
    hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya
    da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim
    alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil;
    etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda
    bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine
    güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir
    dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir
    ders müfredâtında vahye, Allah’a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer
    verilip verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil
    midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler
    mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    328] S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    329] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    - 113 -
    Ama unutmamalı; Allah, Musa’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Musa, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip yönlenmiş,
    Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir. O günün bilimi
    sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî kurumları da o
    kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin temel sebebinin
    Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak laf cambazlığı ve
    sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin, Firavunların bilime
    yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında; gâvur dediğimiz Johnların,
    Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım diyen bilimsel takılanların ilme
    bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini gösterin gösterebilirseniz!..
    Âlimlere çok iş düşmektedir. Âlimler, ümmet içinde var olan her türlü
    potansiyeli İslâmî harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne almalıdır.
    Topluma tevhidi ulaştırarak, her çeşit şirk ve küfre karşı halkı bilinçlendirmelidir.
    İnsanlara haram-helâl bilinci vererek, onların Allah’a karşı, kendisine ve
    topluma karşı görevlerini yerine getirmelerini sağlamaya çalışmalıdır. Bu
    kadar hayatî görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ
    ya da eğitim faaliyetleriyle kendilerini sınırlandırması, cidden şaşılacak bir
    durumdur. Bir toplumda “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların
    halini varın siz düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri
    konusunda şiddetle ikaz etmiştir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça
    belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve
    gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul
    eden ve çokça merhamet edenim.” 330
    İslâm nokta-i nazarında ilim belli bir kesimin tekelinde bir metâ olarak
    görülmez. İslâm, başta ruhbanlık olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır.
    “Her ilim sahibinin üstünde bir âlimin bulunduğu”331, Kur’an’da işaret
    edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her
    müslümanın kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir.
    Her Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır.
    Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği
    doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
    nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar.
    330] 2/Bakara, 159-160
    331] 12/Yusuf, 76
    - 114 -
    İlim adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha
    ağırdır. Hele günümüzde 50 küsür devlete ayrılmış ve kendi ülkelerinden
    yüzlerce, binlerce grup içinde ve birbirlerini dalâletle, küfürle itham eden
    cemaatlerin, dünya müstekbirlerinin ve kendi ülkelerindeki tâğutların
    zulmü altında inleyen ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli
    hiçbir âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet sorunlarına duyarsız
    kalması düşünülemez. İlimdeki seviyesi oranında mes’ûliyeti de büyük olur.
    Dinin ayrıntılarını dinin esası gibi görüp bunların mücadelesini vermesi
    kabullenilemez. İslâm düşmanlarını bırakıp dinleştirdiği kendi görüşlerini
    kabul etmeyenlere sataşanlar âlim de sayılmaz. Yangın ortamında az faydalı
    şeyleri bile kurtarmanın yanlış olduğunu bilen ve bunu âhiret ateşleriyle
    kıyaslayan âlim, kurtarılması gereken en önemli şey olan imanları kurtarma
    gayretine öncelik verir.
    Parçalanmış, zaafa uğramış, istikametini bulamamış ve Kur’an’dan
    uzaklaşmış ümmetin elinden tutup ümmetin ayağa kalkması ve yeniden
    yapılanmasında, esas öncülük yapma görevi, ulemâya aittir. Yığınlarla bilgisi
    olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen sorumluluk içinde kullanmayan ve bu
    bilinçle hareket etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında kalacaktır. Dâvetin
    topluma ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın, birtakım kısır veya
    cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları, onları bu vebalden
    kurtaramaz. Allah’ın rızasına, Cennete giden yolun takip edilebilmesi için,
    ümmetin önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle gerçekleşmelidir.
    Ancak, yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, ne yeterince tevhidî
    duyarlılığa sahip âlimlerimiz mevcut, ne de bu âlimlerimiz sorumluluklarının
    bilincinde ve ne de bu sorumluluklarını yerine getirmek için imkânlarını
    ve güçlerini seferber ediyorlar… Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle,
    halktan uzak kalmışlar ve toplumun sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen
    sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların keşfi, Müslümanların ayağa kalkış
    yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi olamadıkları görülmektedir.
    - 115 -
    11. HUTBE
    İLIM VE İS LÂM
    Âyet :
    يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
    “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini
    yükseltir.”332
    أْ وَرَبُّكَ الْ اَكْرَمُۙ ? أْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْ اِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اِقْرَ ? اِقْرَ
    اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ عَلَّمَ الِْنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu
    olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de
    ancak O öğretti.” 333
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı ve
    bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine,
    bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime, en
    sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında sosyal
    psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel) öge, 2-
    Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları da bu üç temel
    ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel (icrâ) boyutu. Buna
    zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge, ne kadar güçlü ve dengeli ise
    inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır.
    Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek
    gerekir. Kur’an’ın en üstün insan tanımı, bilgili, cihad ehli, muttakî/takvâ
    sahibi kişidir. Bilgisiz, duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş
    karşılanmazsa; bilgili, duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar
    hüsn-i kabul görür. Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet
    de kupkurudur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün
    inanç sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür.
    İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete
    332] Mücâdele, 11
    333] Alak, 1-5
    - 116 -
    alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa perişan
    olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
    emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
    aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
    yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum
    ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin sofusu,
    şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.”
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği gibi,
    zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun hale
    getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti olmaktan
    çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü alır ama o
    hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed Kutub
    bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk,
    ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın ve Kur’an’ın
    istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük
    faydalı bilgidir. Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi için, her şeyden önce
    vahiyle irtibatının kurulması, bütün içinde uygun yere monte edilmesi,
    güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata geçmesi gerekmektedir.
    Kur’an’da müşriklerin “yağmuru kim yağdırıyor, gökleri ve yeri yaratan kimdir,
    sorularına “Allah” diye cevap verdikleri ifade edilir. Demek ki gökleri ve yeri
    Allah’ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu bilginin onlar için pratikte hiçbir
    faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul etmenin özümsenen, benimsenip uygulanan,
    yani bu bilginin ilim ve iman olması için gereken işlem yoktu. Bu nedenle
    Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak
    tanıtıyor.
    Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti ve
    orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
    ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi gerekeni
    bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak, ona “câhillerin
    atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının sadece
    - 117 -
    zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor: “Onlar, dünya hayatının
    görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler.”
    Her insanın yeryüzündeki görevi, rolü ve fonksiyonu farklı olduğundan
    yetenek ve kapasitesi de farklıdır. Bu bakımdan, herkes aynı şekilde tezkiye
    olamaz ve aynı şekilde ilim öğrenemez. Allah bu noktada insanları derece derece
    kılmıştır ve herkes kapasitesi ölçüsünde ilimden yararlanır. “Dilediğimizi
    derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir âlim vardır.” Şu halde,
    Allah’ın elçileri aracılığıyla gönderdiği ilme kimse aynı derecede vâris değildir
    ve bu ilme, kalplerinde herhangi bir leke ve kaplarında tortu (rics) olmayanlar
    tam vâris olabilirler.
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu
    anlamdaki ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
    paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
    sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
    ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
    sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz tezkiye
    de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu gibi
    “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.” Mâlûmat sahipleri ise, hiçbir
    zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü eşekler”dir.
    İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden
    bahsedilir:
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
    Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 334
    Bakara suresi 30. âyette belirtildiği gibi, ilk insan, yaratılıp meleklere arz
    edilince Allah tarafından kendisine isimler öğretilmiştir. Allah’ın, kendisine
    eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olabilmiş
    ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının
    tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
    müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
    334] Alak, 1-5
    - 118 -
    bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
    bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
    müslüman erkek ve kadına farzdır.” Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten
    sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz olduğu
    gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibadetle ilgili
    bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır. Tıp, mühendislik, teknik ve teknoloji
    gibi sosyal hayat için gerekli olan her türlü ilimleri öğrenmek farz-ı kifâyedir.
    Bu tür ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından öğrenilirse bu farîza yerine
    getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun bütün fertleri Allah katında
    sorumlu olurlar. Övünmek ve başkalarına karşı üstünlük taslamak için ilim
    öğrenmek ise, mekruhtur.
    İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün,
    hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir. Küfrün ne demek
    olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen bir kimse kâfir olmaz. Şirkin
    ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak koşmaz, Allah’tan başkasına
    kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an, ilimsizlikten şiddetle sakındırır:
    “Sakın ha câhillerden olma!”335 “Kulları içerisinde Allah’tan hakkıyla ancak
    âlimler korkar.”336
    Kur’an’da ilim övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça
    belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”337
    İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların değerini yükseltmiştir. “Allah,
    içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini yükseltir.”338
    “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin değerini
    yükseltir.”339
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
    Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 340
    335] En’am, 35
    336] Fâtır, 28
    337] Zümer, 9
    338] Mücâdele, 11
    339] Mücâdele, 11
    340] Alak, 1-5
    - 119 -
    İlim (Öğrenme ve Öğretme )
    “Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 341
    İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne)
    konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak bilmek,
    bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak bilmek,
    deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir. İslâm
    âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek” ve “mâlum
    olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış mâlûmata ilim
    (bilgi) denilemez.
    Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl ve
    duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret yolunu
    dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif Cürcânî’ye
    göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi
    olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır.
    Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelî-dinî yükümlülüklere
    vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam olur. İlmin zıddı,
    cehalettir (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi). Kur’an-ı Kerim’de ilim kelimesi
    105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle birlikte bu sayı, 854’ü
    bulur. Dolayısıyla “ılm” Kur’an’da en çok kullanılan birkaç maddeden biridir.
    Ayrıca “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da çokça geçer.
    “Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.”342
    “İlim, ancak Allah katındadır.”343
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslâm’ın
    tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada ilim, Allah’a, tam
    mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir
    geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun
    için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi
    kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû
    Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e,
    câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri,
    özellikle Allah’ı hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    341] Alak, 4-5
    342] En’am, 80
    343] Mülk, 26
    - 120 -
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak üzere
    naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler.
    Günümüz ve İlim Kavramının, Oku Emrinin Tahrifi
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler tarafından
    çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin istediği şekilde
    tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan uzaklaştırılan insanlara
    sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çok. Din kavramından
    şehidlik kavramına, adalet ve zulüm anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet
    anlayışına kadar yüzlerce kavramın başına gelen budur. Kâfirler müslümanları
    daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır; Müslümanların sahip çıkmadıkları,
    kullanmasını bilmedikleri, yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli
    payını almış garip, mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan.
    İlim ve bilgi, birçok resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele
    alınıyor. Hem de dinî bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için
    tema ve malzeme olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine
    dayalı bir kavram ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması
    uygulanan yasalar ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze
    edilmesine çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
    etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce Allah’ın
    yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü göstermek için
    kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın incelenmesinden
    ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin Rabbinden
    uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
    ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
    giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için olmasıdır.
    Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp Kur’an’ın
    gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    - 121 -
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne kadar evreni
    insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet haline getirme
    masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline getirdiğinin ve ebedî
    hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern insan, hevâsının yolundaki
    aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının, teknolojik aygıtların, makinelerin
    tutsağıdır. Bundan kurtuluşun yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması
    yapılarak tashih edilmesi, bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı
    ilim” ise başa tac edilmesi, değilse kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir
    tehlike olarak kabulü ile gerçekleşebilecektir. Vahiyden ve Allah’la bağlarından
    koparılmış bilimin ve bilim sayesinde oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci
    hayatın tutsaklığıdır modern insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı,
    çıkmaz ve açmazları, bunalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce,
    “câhiliyye” gözüyle değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esaretten
    kurtulmak, hevânın gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife”
    sorumluluğu ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde
    kullanılması sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan
    gelen gerçek ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
    İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz kimseler
    tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri ve
    bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar için istismar
    edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin ne olup ne olmadığını
    belirlemek bir zaruret olacaktır. Peygamberimiz, “faydasız ilimden Allah’a
    sığınırım” diye duâ edecek kadar faydasız ilmin zararı konusunda hassasiyet
    göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine bakılmadan ve şer’î ölçüyü hiç
    hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü yapmak, ilim adına işlenen büyük
    bir cinâyettir.
    Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.” hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu
    dillerine sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır, ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
    belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
    moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil
    getirenler, samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
    Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
    İslâmiyet’i bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı ilke
    - 122 -
    ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
    tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye esas
    alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne derece
    parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan ibarettir. İşin
    daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek, insanı asıl yaratılış
    gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı, Din’in esprisi içinde bir
    ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda bir bilim anlayışıdır.
    “Bilim ” ile “İlim ” Ayn ı Şey mi ?
    Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
    şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim” ile, modern
    câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu iki kavram, hem
    konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları bakımından doğru
    ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim, bazı bakımlardan ilim
    kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar kalıpları içine sığdırılamaz.
    Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere ulaşamamakta, onun alanını
    kapsamamaktadır.
    Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
    gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle “vahiy”dir.
    Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli “mânâ” ve gayb
    âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır. Fakat İslâm’a
    inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış bir ilim adamının
    “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek” (bilimsel gerçek)
    dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden farklıdır. Her şeyden
    önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve inanç sistemi, deneyler ve
    bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe doğru ve gerçek kabul edilmez.
    İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb âlemi, iman gibi temel konularda
    olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi şart olmadığı gibi, bu aynı
    zamanda imkânsızdır da.
    Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı kişisel
    eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu olduğu gibi
    yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan ve doğruluktan
    uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta gerekli bir kuraldır,
    ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim adamının tutumu farklı
    olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters düştüğü inanç İslâm ise, işte
    - 123 -
    o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır. Çünkü onun gözünde vahyin,
    İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır, daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu
    bulgular, değişmez ve mutlak değildir. Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip
    değiştirilebilmek gibi bir ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır.
    (Bundan üç-beş asır önce, özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki
    doğruları arasında uzlaştırılması mümkün olmayan nice örnekler herkesçe
    bilinir.) Hâlbuki müslümanın anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu
    için ilim, değişmezlik ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
    Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
    ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı sağlamak, yine
    maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki ilmin gayesi,
    insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz hayatın saadetini
    sağlayacak hayat tarzını belirlemektir.
    Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
    akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
    bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
    bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama meselâ Newton, Einstein, Descartes
    gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla gelmekte ve
    onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir. Demek ki
    bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve benzerlerinin
    (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları içinde- bulup
    ortaya koyduğu şeylerdir.
    İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
    sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde özümseyip
    yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam kazandırıp
    faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu sistemin
    incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları ve silâhlar, kimyasal
    bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi için araştırmalar yapıp
    yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken ölçü, yalnızca menfaat
    ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki
    dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın maddî manevî kurtuluşu yolunda
    kullanmak şeklindedir.
    İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve idrâk”
    olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan öte,
    bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir. İlim, zihinsel
    çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını düzenli ve
    faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
    - 124 -
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların âhiretleri
    mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya, terörist, satanist, ateist,
    ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel maskeler takılarak dine, mutlak
    hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir
    put haline gelmiş durumdadır. Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir,
    tek ölçüt olarak alınırken, “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün
    reddedilmiş oluyor. Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize
    getirdikleridir. Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları
    hiç mi hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir. Ya
    da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan direkt ilim
    alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir peygamber değil;
    etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan, vahşi bir mağara adamıdır. Okullarda
    bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın yaratılması değil, kendi kendine
    güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir
    dine kültür olarak lütfen yer verilmesi dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir ders
    müfredâtında vahye, Allah’a, dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer verilip
    verilmediği, veriliyorsa ne kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan kimseler
    mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    Ama unutmamalı; Allah, Mûsâ’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Mûsâ, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip
    yönlenmiş, Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir.
    O günün bilimi sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî
    kurumları da o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin
    temel sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu yutturacak
    laf cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir. Ebû Cehillerin,
    Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime yaklaşım arasında;
    gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin ve müslümanım
    diyen bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda benzemeyen yönlerini
    gösterin gösterebilirseniz!..
    - 125 -
    12. HUTBE
    İLIM İS LÂMIYET’TIR, İLIM KUR’ANÎ HAKIKATLERDIR
    Ayet :
    قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
    “De ki: (Onunla ilgili) bilgi ancak Allah katındadır. Ben yalnızca apaçık bir
    uyarıcıyım.” 344
    وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَآءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    “…Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve
    tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.” 345
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
    Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
    başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
    Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
    kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa olsa
    beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki, bunlar da
    derde deva bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde geçmektedir;
    hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere.
    Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek” ve
    bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
    Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme iktidarında
    olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir. İnsanlık için
    anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren, kurtuluş
    yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden bir ilme
    sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının sergilediği hal
    gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
    konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsu ilmi
    tanımak için Saadet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
    hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının insanlara
    344] 67/Mülk, 26
    345] 2/Bakara, 145
    - 126 -
    tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah Rasûlü’nün
    söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme mevcut
    değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber “hadis”
    dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların kalbine ve
    zihnine nakşedilmesinnden ibaretti.
    Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları ve
    Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere
    ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi, bu
    öğrendiklerini “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine göre
    vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında ve tavırlarında
    bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen Allah’ın
    kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen ve emredilen de
    bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı Kur’an dışında başka
    bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve sahâbe “oku!” emrinden neyin
    okunmasını anlıyordu?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme konu
    olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-erkek her
    müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu söylenemez.
    Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu olduğu ve İslâmî
    bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman, ilim lafzının kapsamı
    olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını bilmeliyiz. Bu iki
    esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını aksettiren her nevi kitap ve yazılı
    ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve
    sadece bu şartla müslümanın ilmine esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün
    kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
    Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o dinin öğretimi
    ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği şeyler”i insanlara
    anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini insanlara
    tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara içlerinden bir
    Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti öğretiyor”du. Görülüyor
    ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak bu Kitap’la kurtulabilir insan.
    Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu
    demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş ve kıyamete kadar da gelip geçecek
    olan her toplum, yalnız bu öğreti ile kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu
    vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan
    dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    - 127 -
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e;
    “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
    zâlimlerden olursun.”346 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki “sana
    ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu açıkça görülüyor.
    Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı konu ve yine
    onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı prensibini
    benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar, bilgi yığınlarından, kafa
    hamallığından ibarettir. Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını hatırlatmayan,
    onu Allah’tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına ilim denilebilir mi? Ve İslâm
    bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an ve Sünnet temel kaynaktır
    müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel kaynakları anladıktan ve
    onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci derecede önemli kitaplarla ilim
    yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen bütün bilgiler ve karşılaşılan
    fikirler doğru istikamete yönlendirilir. Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız;
    buna sahip olunmadan okunan şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir
    insana yediği şeyler zararlı olduğu ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç
    ve İslâmî hassâsiyete sahip olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını
    artırır. İslâm, temel kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir
    şey zarar veremez. Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama
    yapabileceğimiz mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
    âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle
    istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip O’na
    teslim olunmasıdır. Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli
    hale getirmesi de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak
    soyut “bilgi”, ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak
    surette belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye
    edilmiştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana
    sahip olmasını sağlayacak ilimdir.
    Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce
    Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin hükümlerini kapsayan ilme verilen
    bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle ilim kelimesini istismar ederek
    diledikleri mânâya kullanmaya başladılar. Bunun doğal bir sonucu olarak da,
    ilimdeki öz ve gaye çoğu zaman kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için
    kullanılan “araç” olmaktan çıkarak başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek”
    haline gelmiştir.
    346] 2/Bakara, 145
    - 128 -
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
    azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve yaygın olarak
    yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil” unvânını hiç
    bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e sahip olmayan ve
    vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik ve hatta ilkellik,
    bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
    ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
    mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede hak
    ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde doğru
    ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul olmayanı
    birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir. Neye, nasıl
    inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün değildir. Şeriatın
    gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu, ancak ilim
    merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî çalışmada şarttır.
    Her ne kadar Yüce Kur’an, anlaşılması kolay; açık ve berrak hükümler içeriyor
    olsa da, Kur’an’ın ve Sünnetin hayata aktarılmasında ihtisas gerektiren ilmî
    bir disiplinin rolü inkâr edilemez. Yüce Kitabımız Arapça inmiştir ve Arapça
    ilmine vâkıf olmak âyetlerin hedef ve maksatlarını kuşkusuz daha iyi anlamada
    yarar sağlamaktadır.
    Yine bunun yanı sıra sebeb-i nüzul bilgisi, tefsir ve hadis usûlü, hüküm
    istinbat etme yolu (Fıkıh usûlü) gibi alanlar, inkâr edilemeyecek şekilde Kur’an’ı
    ve Hz. Peygamber’i daha derinlikli ve hikmete uygun bir şekilde anlamamızı
    kolaylaştırmaktadır. Ancak, bu ilmî disiplinler, belli birikim gerektiren ihtisas
    alanlarıdır. Bu ilmî birikimlere sahip olan “ulemâ”nın, İslâmî bir yürüyüşe
    öncülük etmedeki rolü, hem daha etkin hem daha kuşatıcıdır. Peygamberlerin
    vârisleri olarak sorumlulukları bildirilip taltif edilen “ulemâ”, tevhidî gerçekleri,
    peygamberlerin topluma ulaştırdığı yol ve yöntemlerle topluma ulaştırma
    gayreti içinde olan “ulemâ”dır. İslâmî hareket içinde tevhidî şuura sahip
    muttakî âlimlerin yerini alması ve sahip oldukları ilmî birikimlerini hareketin
    güçlenmesi yolunda harcamaları gerektiği, inkâr edilemez bir gerçektir. Çünkü
    ilim adamlarının sahip oldukları ilmî birikimin onları toplumda daha fazla
    dikkat ve câzibe merkezi haline getirdiği bilinen bir husustur.
    Bu bağlamda şunu da belirtmeliyiz ki, İslâm nokta-i nazarında ilim belli
    bir kesimin tekelinde bir metâ olarak görülmez. İslâm, başta ruhbanlık
    - 129 -
    olmak üzere, her türlü sınıf sistemine karşıdır. “Her ilim sahibinin üstünde
    bir âlimin bulunması Kur’an’da işaret edilen bir vâkıadır. Mesleği, ilgi
    alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın kendi konumunun
    gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her Müslüman bildiğinin
    âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır. Bildiği doğruları sadece
    kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği doğrularla amel ederek ilmi
    hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ, nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve
    nehy-i ani’l-münker yapar. Tarih boyunca ulemânın toplum üzerindeki gücü,
    özellikle kritik dönemlerde, bâriz bir şekilde hissedilmiştir. Buna, Moğollara
    karşı, kalemi ve lisanıyla Müslümanlara kahramanlık ve cesaret aşılayan
    Ahmed İbn Teymiyye ile İslâm akîdesini koruma uğruna “Mihne” döneminde
    her türlü işkenceye katlanan Ahmed İbn Hanbel örnek olarak verilebilir. İlim
    adamlarının Allah katında sorumlulukları diğerlerine göre çok daha ağırdır.
    Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan ümmetin bu vahim tablosu
    karşısında, tevhid ehli hiçbir âlimin yerinde oturup kalması veya ümmet
    sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez. Böyle ise, o âlim değildir. İlmî
    seviye oranında bu mes’ûliyet artar.
    Parçalanmış, zaafa uğramış ümmetin elinden tutup ümmetin kalkınması
    ve yeniden yapılanmasında, en fazla öncülük yapma görevi, ulemâya aittir.
    Yığınlarla bilgisi olmakla birlikte, bilgisini, öngörülen sorumluluk içinde
    kullanmayan ve bu bilinçle hareket etmeyen ulemâ, büyük bir vebal altında
    kalacaktır. Dâvetin topluma ulaşmasında rehberlik görevini görecek ulemânın,
    birtakım kısır veya cüz’î tebliğ faâliyetleriyle kendilerini sınırlandırmaları,
    onları bu vebalden kurtaramaz. “Toparlayıcılık” misyonu ya da ümmetin
    önündeki engelleri kaldırma misyonu, onların eliyle gerçekleşmelidir. Ancak,
    yaşadığımız toplumda, anlaşılmaktadır ki, tevhidî duyarlılığa sahip ilim
    adamlarının tek başına bu işin altından kalkmaları imkânsız gibi görünmektedir.
    Onların birçoğu, birtakım ârızî sebeplerle, halktan uzak kalmışlar ve toplumun
    sosyolojik analiz ya da tahlili, egemen sistemin işleyişi, toplumsal hastalıkların
    keşfi, Müslümanların ayağa kalkış yöntemi gibi konularda yeterlilik sahibi
    olamadıkları görülmektedir.
    Dolayısıyla, ilim adamlarımızın, toplum içinden gelen entelektüel birikimin
    sahibi, tevhidî şuura sahip dâvâ adamı genç Müslüman öncülere de ihtiyacı
    vardır. Her iki birikimin bütünleşmesi, öncü kadro misyonu açısından, zorunlu
    ve vazgeçilmez gözükmektedir. Aslında, aydın ve hareket adamı aktivist
    muvahhidlerin belirli oranda da olsa ilim sahibi olma zorunluluğu gibi; gerçek
    ulemânın aynı zamanda entelektüel yetiye sahip, çağı ve insanları her yönüyle
    tanıyan aydın kimliğinin de bulunması gerekir.
    - 130 -
    Diğer bir tâbirle, ümmete öncülük yapacak kadrolar içinde, ulemâ var
    olan ilmiyle, diğer dâvâ adamı genç Müslümanlar da var olan tecrübe ve
    yetenekleriyle yerini almalı ve bu iki tâife, sorumluluklarının bilincinde ve
    istişare içinde birbirleriyle bütünleşebilmelidir. Bununla birlikte her âlimin
    aydın ve hareket adamı, her aydın ve hareket adamının da belli oranda ilimle
    kuşanması gerekir.
    Ulemânın rolü ve sorumluluğu İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda
    farklıdır; İslâm’ın egemen olduğu bir toplumda farklıdır. Küfrün egemen olduğu
    bir toplumda, ulemânın, sanki İslâm devletinde yaşıyormuş gibi davranması,
    çok ciddi bir zâfiyet, çok ciddi bir açmazdır. Böyle bir toplumda ulemânın
    öncelikli ve en âcil görevi, toplumu İslâm’a doğru dönüştürecek İlâhî yasaları
    harekete geçirmede rehberlik yapması, örnek yaşayışıyla öne düşmesidir.
    Ulemânın ayrıca, İlâhî programa uygun İslâmî bir yürüyüşü denetleme
    gibi bir görevi de vardır. Yürüyüşün İlâhî maksatlara uygun bir şekilde
    yürümesini kontrol etme, hareketin ifrat ve tefrite sapmasını engelleme, hareket
    önderlerinin fevrî ya da usûle aykırı davranmalarını tespit ve murâkabe etme
    gibi fonksiyonları da icrâ etmeleri gerekir. Bu noktada, İslâm hukukunda yerini
    alan bir kavram olan, “ehl-i hal ve’l-akd” kurumunun yürütücü işlevlerini
    muttakî ulemâ üstlenir. Ulemâ, ümmet içinde var olan her türlü potansiyeli
    bir harekete dönüştürme sorumluluğunu üstüne almalıdır. Bu kadar hayatî
    görevlere hâiz olan ulemâ kadrosunun, dar, cüz’î ve kısıtlı tebliğ ya da eğitim
    faaliyetleriyle kendilerini sınırlandırması, cidden şaşılacak bir durumdur. Bir
    toplumda “ulemâ” acziyet içinde ise, diğer Müslümanların halini varın siz
    düşünün. Allah, onlara şu âyette, verdiği bilgiyi gizlememeleri konusunda
    şiddetle ikaz etmiştir:
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz kitap’da insanlara açıkça
    belirttikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve
    gerçeği açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul
    eden ve çokça merhamet edenim.”347
    347] 2/Bakara, 159-160
    - 131 -
    13. HUTBE
    ÂLIM KIMDIR, ÂLIM OLDUĞUNU SANAN KIM?
    Âyet :
    وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ
    “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.”348
    قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ
    “De ki: ‘Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?”349
    وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَ ا تَعْلَمُونَ۟
    “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 350
    Hadi s:
    “İlim tahsil etmek, her müslüman erkek ve hanıma farzdır.”351
    Doğruluğu mutlak olan gerçek ilim, Allah’tandır. “De ki, ilim ancak
    Allah’ın yanındadır.”352 İlim, Peygamber’e inenler, ona gelenlerdir.353 İnsana,
    bilmediğini öğreten Allah’tır.354 Yani, ilmin esası Kur’an’dır, vahiydir. Âdem’e
    (a.s.) ve dolayısıyla insanlığa ilim veren Allah’tır. O cömerttir, ilmi her isteyene,
    istemesini bilen ve isteğinde samimi olana verir. İlim, vahyin mirasıdır.
    Vahiyle ilim sahibi olan mü’min, “âlim” vasfını alınca, (zayıf bir rivayete göre)
    Peygamberlerin mirasına da sahip olur.
    “El-ulemâu veresetu’l-enbiyâ / Âlimler peygamberlerin vârisleridir.”355
    Hadis olmasa bile, bu söz anlam yönüyle doğru kabul edilirse, deriz ki; Bu
    miraslar, iftihar edilecek nimetlerdir elbet; ama bu miras, harcanmak için,
    348] 12/Yûsuf, 76
    349] 2/Bakara, 140
    350] 2/Bakara, 216
    351] İbn Mâce, Mukaddime 17
    352] 67/Mülk, 26
    353] 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48; 13/Ra’d, 37
    354] 96/Alak, 5
    355] Tirmizî, İlim 19; Ebû Dâvûd, İlim 1; İbn Mâce, Mukaddime 17, h. No: 223. Bu hadis rivayeti, zincirinde yer
    alan râvileri yüzünden “zayıf ”tır. Bu zayıflık sebebiyle de bu metni Nebîmize dayandırmanın zor olduğunu söyleyebiliriz
    (http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/âlimler-peygamberlerin-varisleridir-hadisi-sahih-midir.html). Bu
    rivâyete benzer halkın ve âlimlerin sık sık gündeme getirdiği nice rivâyetlerin sıhhati de bu rivayete benzer.
    - 132 -
    tüketmek için verilmemiş, hareket için, koşturma için verilmiştir. Peygamberler
    mal-mülk miras bırakmazlar. Onların bıraktığı; amel etmek için ilim, inanmak
    için iman, tatbik edilmek için Kur’an hükümleri, uygulamak için şeriat, yeniden
    oluşturmak için İslâmî devlet/hilâfettir. Yine, onlardan âlimlere miras olarak
    kalan, insanları yalnız Allah’a kulluğa dâvet ve onları tâğuttan sakındırmaktır.
    İnsanları İslâm’la buluşturmak, müslümanları cemaat, cemaati ümmet, ümmeti
    devlet haline getirmeye çalışmaktır miras. Putlarla ve putçularla mücadele
    etmek, tâvizsiz bir dâvâ eri olmaktır nebevî miras. Öyle ki, bir eline Güneş’i,
    diğer eline Ay’ı koyup verseler yine zerre kadar geri adım atmamaktır o miras.
    Âlimlerin, peygamberlerin mirasına mukaddes emanet nazarıyla bakıp
    onu korumak için her türlü gayreti göstermesi gerekir. İnsanoğlunun “benim”
    dediği hiçbir şey, aslında onun değildir. Hiçbir şeye gerçek anlamda sahip
    değildir insan. İlmin de emanetçisidir o. Hoyratça tüketsin diye verilmemiştir
    o emanet. Mülkün, yani her şeyin sahibi Allah’tır.
    “Göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’a aittir.”356; “De ki: ‘Ey mülkün gerçek
    sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın.
    Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir.
    Hiç kuşku yok sen her şeye kādirsin.”357 “Mülk”ün içinde “ilim” de vardır.
    Kimdir Âlim ?
    İçinde yaşadığı dünyanın ve özellikle yaşadığı ülkenin, yaşadığı zamanın
    sorunlarını iyi bilip onlara Kur’an ve Sünnetten çözümler üreten kimsedir
    âlim. Allah’tan hakkıyla korkan, Allah’tan başkasından da korkmayan, zor
    şartlarda bile zulme karşı çıkıp hakkı haykıran kimsedir âlim.
    Dinin ayrıntılarını, eski âlimlerin görüşlerini tümüyle bilen, bazılarına göre
    12 ilmi, bazılarına göre 15 ilmi yutmak, ezberlemek zorunda değildir âlim.
    Bir su kuyusunun içine düşen bir hayvandan dolayı kaç kova su döküleceğini
    günümüzün şehir hayatında faaliyet yapan bir âlimin bilmesi şart değildir.
    Sahur vaktinin dakikasını tespit etmek için de olsa, Kuzey Kutbuna gidip orada
    araştırma yapması gerekmez âlimin. Ama, dinin özünü iyi bilmeli, çevresindeki
    şirkin her çeşidine karşı çıkabilmeli, mevcut küfrü ve putları halka nefret
    ettirerek tanıtabilmelidir âlim. Tevhidin ferdî, ailevî, ictimâî, siyasî, hukukî ve
    iktisadî; her yönünü iyi tanıyıp topluma tanıtabilmelidir. Tâğutlardan, İslâm dışı
    devletten berî ve uzak olmalı, onları kurum ve kurallarıyla reddedebilmelidir.
    356] 3/Âl-i İmran, 189
    357] 3/Âl-i İmran, 26
    - 133 -
    Bu zulüm düzenlerinin nasıl yıkılacağını ve başında râşid halifeleri örnek alan
    bir halifesi bulunan İslâm Devletinin nasıl oluşacağını çok iyi bilmeli ve bunları
    toplumla birlikte hayata geçirmeye çalışmalıdır. Kısaca “âlim” budur.
    İçinde yaşadığı dünyayı, bâtıl ideolojileri, egemen güçleri, zâlimleri, işgalcileri,
    sömürücüleri yeterince tanımalı, onların zihniyetlerini, güç ve imkânlarını
    çok iyi takip edebilmelidir. Müslümanları çok daha iyi tanımalı, ümmetin
    imkânlarını bilip sorunlarını iyi teşhis edebilmeli, çözümler üretebilmelidir
    âlim.
    Kimler Âlim Değildir ?
    Kendi cemaatine veya derneğine kapanarak,
    Eski kitapların tozlu sayfaları arasında kaybolarak,
    Arapça gramer tahlilinde boğularak,
    Kur’an’dan, yani gerçek ilimden uzaklaşarak,
    Faydası olmayan gereksiz bilgilerin hamallığıyla yorularak,
    Eski âlimlerin görüşlerini tekrarlayarak,
    Peygamberlerin mirasını, babasının malı gibi yiyip bitirerek,
    Maddî miras gibi onunla geçimini sağlayarak,
    İnsanlar onca zulümle ezilirken,
    Bunca tuğyanla azgınlaşırken, diğer âlimlere reddiyeler yazarak,
    Vahdet için hiçbir adım atmayıp ona giden yolu tıkayarak,
    İslâm’ın devleti için en küçük söylem ve eylemden uzak yaşayarak… âlim
    olunmaz.
    Âlim San ılan Bel ’amlar
    İlim, ehem ile mühimi doğru tespit edip yapılması gereken en önemli şey
    dururken, önemli ile uğraşmanın en önemli olanın hakkını gasp ve ona ihanet
    olduğunu kavramayı gerektirir.
    Abdullah İbn Ömer’e Kûfeli birisi: “Hacda bit öldürmenin hükmü nedir?”
    diye sormuş. O da: “Haydi oradan! Siz Kûfeliler Peygamber torununu
    öldürmenin hükmünü önemsemez ve onu rahatlıkla öldürürken, şimdi kalkmış
    bitin öldürülmesinin hükmünü soruyorsunuz. Yıkılın karşımdan!” diyor.
    - 134 -
    “Delikli tüfek çıktı, mertlik bozuldu” der Köroğlu. Facebook, Twitter çıktı,
    ilim ve âlim tümden bozuldu. Demokrasinin, Batının, düzenin bozamadığını
    televizyon ve internet bozdu.
    Koca ülkede, medrese hocası âlimlerden, İlâhiyat profesörü
    akademisyenlerden iki elin parmakları kadar demokrasiyi, tâğutları reddeden
    çıkmıyorsa, “sen hangi âlimden bahsediyorsun?” diye sorabilirsiniz. Allah’ın
    âyetlerini çok ucuza, bir maaşa satanların, hakkı gizleyip zamanımızdaki şirk
    ve putperestliği yok sayan, hakka bâtılı karıştıranların, dine bir sürü hurâfe
    katanların âlim sayıldığı bir ülkede yaşamanın zilleti bize yeter.
    Demokratik, laik, Kemalist düzenin nasıl yıkılıp yerine İslâmî bir devletin
    nasıl ikame edileceğini halka öğretmesi gereken âlim denilen kişiler, bu düzeni
    güçlendirecek şekilde koşuyor ve konuşuyor ise, işimiz hayli zordur.
    Çözüm Ne?
    Öyleyse, bu durumda iş bize düşüyor. Âlim zannedilen şahıslar, Kur’an’ı
    ihmal edip başka şeylerle uğraşıyorsa, nebevî mirası çar-çur eden mirasyedi
    konumuna düşmüşse, dâvâ adamı konumundaki cemaatlere, sana bana çok iş
    düşüyor.
    Zaten dinimiz, sınıflı bir toplumu kabul etmez. Ruhbanlık sınıfı, ulemâ
    sınıfı yoktur. Ne demek din adamı? Ne demek din görevlisi? Diyanet denilen
    resmî kurumda devletin emrinde olmayan kimseler din adamı, din görevlisi
    değil de, dinsizlik adamı mı oluyorlar? Devlet dini, ne zamandan beri Allah’ın
    dini yerine “din” diye kabul ediliyor? Âlimlere özgü özel giysi, yani üniforma
    sözkonusu değildir. Peygamberimiz, o günkü Mekkelilerin giydiğini giyiyor,
    kıyafetiyle fark edilmiyordu. Âlimler sınıfı olmadığından, herkes bildiğinin
    âlimi, bilmediğinin talebesi kabul edilir. Her mü’min, esas bilinmesi gereken
    Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı gibi bildiği ve o şekilde inandığı için belirli
    ölçüde de olsa âlim kabul edilir. Tabii, iman edip kendisine en faydalı olan öz
    ilme sahip kimse, bildiklerini sâlih amelle ispatlar ve başkalarından korkmayıp
    Allah’tan hakkıyla haşyet duyar. İslâm’la cehâlet taban tabana birbirinin
    zıddı olduğu gibi, müslümanla câhillik de birbirine öyle zıttır. Kur’an’a göre
    âlim, çok bilen, şu kadar farklı alanda bilgi hamalı olan değil; esas bilinmesi
    gerekeni bilen ve bildiğiyle amel edip görevini yapan ve Allah’tan hakkıyla
    korkan kimsedir. Yani, kafasını, elini ve gönlünü dengeli şekilde kullanıp
    çalıştıran kimsedir. Cehâleti temelinden reddeden İslâm, kendinden önceki
    dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklamış, iman edenlere ilk emir
    olarak vahyin ilk kelimesi “Oku!” olmuştur. İlmi, yani Allah’tan gelen vahyi
    - 135 -
    kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına
    Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    Faydalı ilim anlamında vahyin doğru anlaşılıp dosdoğru yaşanması anlamında
    “ilim tahsil etmek, her müslüman erkek ve hanıma farzdır.” 358
    Her müslüman, bildiğinin âlimi, bilmediğinin tâlibidir.
    “Her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.”359
    Allah’ın ilmi yanında tüm insanların ilmi yok mesabesindedir. Rabbimiz
    sorar:
    “De ki: ‘Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı?”360
    Bu soruya kendisi cevap verir: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”361
    Ebû Hanife ve İbn Teymiye gibi çok az sayıdaki zâtı istisnâ ederek diyebiliriz
    ki; tarihten günümüze âlimler, İslâm’ın siyasetle, yönetimle ve yöneticilerle
    ilgili hükümleri konusunda, hem ilim ve hem tavır ve uygulama açısından geçer
    not alamayacak şekilde başarısızdır, eksiktir, yetersizdir. Tevhidi siyasî açıdan
    doğru anlayan ve anlatan âlim, maalesef her dönemde yok denilecek kadardır.
    Günümü zün Âlimleri Neyin Mira sçısı?
    Dini sevdirmek, kolaylaştırmak, müslümanları müjdelemek konusunda
    başarısız olsalar da; haklarını yemeyelim; dini zorlaştırıp dinden insanları
    soğutmak, korkutup nefret ettirmek yönüyle hayli başarılıdır günümüzün
    âlimleri, âlim geçinenleri. Aynı şekilde, kâfirlere, zâlim yöneticilere, sapık
    ideolojilere karşı sessiz kalsalar da; Kur’an’ı merkeze alan, Kur’an’ın açıklaması
    ve uygulaması olarak Peygamberimizin sünnetini önemseyen, Peygamber’e
    ve dine saygı gereği olarak rivayetleri Kur’an’a uymuyorsa kabul etmeyip
    dini Allah’a tahsis edenlere karşı en sert üslupla düşmanca tavır takınmakta
    ustadırlar. Rivâyetlere ve âlimlerin görüşlerine ters düşen Kur’an âyetlerine
    teslim olmakta zorlansalar bile; mevcut kanunlara itaat etmede, insanları
    mevcut iktidarları desteklemeye çağırmada devlete, hükümete ve mevcut
    kanunlara tam bir teslimiyet içindedirler; haklarını yemeyelim.
    Ulemâ acziyet, korkaklık ve zillet içinde ise, ümmetin durumu nasıl olur? Tuz
    yiyecekleri kokmaktan korur, tuz kokarsa bu yiyeceklerin ve yiyenlerin hali ne
    olur? Âlim insanları bâtıldan, geleneksel ve modern hurâfelerden korur. Âlim
    358] İbn Mâce, Mukaddime 17
    359] 12/Yûsuf, 76
    360] 2/Bakara, 140
    361] 2/Bakara, 216
    - 136 -
    bu çirkinliklere batmışsa ümmetin hali ne olur? İyiliği emredip kendini unutan,
    Hakka bâtılı karıştıran, Hakkı ketmeden, mevcut tâğutlara, putperestliğe, şirke,
    ılımlı İslâm anlayışına, demokrasi ile İslam’ın sentezine, zâlim yöneticilere itaat
    ve teslimiyet göstererek Kur’an’ın emirlerini önemsemeyen kişiler nasıl âlim
    kabul edilir? Âlim kabul edilirse, câhillerin hali ne olur?
    “Hak yolda iken bile, tartışmayı (cidâli, münâzarayı) terk eden kimseye
    cennetin ortasında bir köşk” vaad edilirken,362 kendi cemaatlerinden olmayan
    tevhid ehli dâvetçileri kamuoyu önünde itibarsızlaştırmak için hakaret ve
    iftiralarla onları tekfir veya tadlil etmek kasdıyla reddiye adıyla tartışmalar ve
    suçlamalar yapmayı tercih edenlerin âlim kabul edildiği bir ortamda, gerçek
    ilmi ve âlimi nerede ve nasıl bulur halk?
    Olma z Olsun Böyle İlim , Böyle Âlim
    Eskiden beri gerçek âlimlerin sayısı azdı. Bugün âlim kabul edilenler iyice
    azdı. Bugünün âlim geçinenlerine “âlim” demek, âlimliğe hakaret sayılır. İlmin
    hakkını veren âlim, ancak İslâm devletinde yetişir. İslâm dışı bir devlet, kendini,
    kendi düzenini yıkmak isteyen kimseler yetiştirir mi? Bataklıkta gül yetişmez,
    hele gübrelikte hiç yetişmez. Yetişmiş olsa, mis gibi kokmaz, gübre gibi kokar.
    Âlimler, inkâr edip reddetmek zorunda olduğu tâğutî devletin imkânlarına
    meyletmez, Cehennemden uzak kalmaya çalışmak gibidir o kapılardan uzak
    kalmak. Tam tersine, âlim devleti denetler, yöneticilere adâleti, tevhidi, Allah’ın
    hükmüyle hükmetmeleri gerektiğini, aksi takdirde mü’min olamayacaklarını,
    kendi günahlarıyla birlikte halkın günahlarını da yükleneceklerini net şekilde
    tebliğ etmek zorundadır.
    “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultanın karşısında hakkı ve adaleti söylemektir.”363
    İlim, sahibini yüceltir, güçlendirir, devleştirir. Devlerin yükü de ağır
    olur. Küfür devletinde yaşayan âlimlerin sanki İslâm Devletinde yaşıyor gibi
    davranması, önceliklerini ve faaliyetlerini bu şekilde tespit etmesi çok ciddi
    yanlıştır. “Usûlünüz yok, usule uymuyorsunuz” diye başkalarını suçlayıp
    kendilerini öven âlim taslaklarının bu asl’a ve usûle riâyet etmemeleri, ümmeti
    de âlimsiz bırakacak bir problemdir.
    362] İbn Mâce, Mukaddime 7, hadis 51; Tirmizî, Birr ve’s Sıla 57, hadis no: 2961
    363] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13
    - 137 -
    İlme İhânet Bu Değil se ya Nedir ?
    Öncelikle ele alınması gereken siyasal açıdan bunca tuğyan, bunca küfür ve
    putperestlikle mücadele dururken;
    Müslümanların toprakları, devletleri, zihinleri, gönülleri, mescidleri,
    meclisleri, mahkemeleri küfrün işgaline uğramışken; halkın bunca cehâleti,
    hurâfeleri din diye kabul etmelerini, dinin esaslarını ve tevhidî inançları da
    hurâfe gibi algılamalarını düzeltmeye çalışmak dururken;
    Âlim geçinenlerin kendileri gibi düşünmeyen ilim adamlarına, yazarlara,
    cemaat önderlerine hakaretler yağdırması, iftira ve tekfire varan çirkince
    eleştirmeleri, onların ilimden ve âlim vasfından ne derece uzak olduklarını
    göstermeye yeter.
    Tâğutlara, putperestlere ve toplumu ifsad edenlere karşı ve İslâmî
    hareketin güçlenmesi yolunda kullanmaları gereken enerjilerini yanlış yerde
    tüketmemeleri icap eder.
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi keşke hiç okutulmasa.
    Câmilerde keşke hiç vaaz verilmese, hiç Türkçe hutbe okunmasa… İslâm’a ters
    hususları İslam diye öğrenenlerin yanlışlarının sıfırlanması, hiç bilmeyen sıfır
    konumundaki şahıslara doğruları öğretmekten o kadar zor ki… Yaşadığımız
    çağ, bilgi çağı değil; bilgi kirliliği çağı. Ancak gerçek âlimler, vahyin nûruyla bu
    kirli bilgileri temizleyebilir ve insanlara tertemiz ilim verebilir.
    Tevhidî bilince sahip ulemânın birbirleriyle yardımlaşmasına, işbirliğine,
    ortak faaliyet ve eylemlerine büyük ihtiyaç var.
    Peygamberlerin mirasını Peygamberlerin yoluna ters şekilde harcayan,
    Kendileri Kitap ve Sünnetten yeni meselelere çözümler üretmeleri gerekirken,
    eski âlimlerin kendi dönemlerindeki problemlere çözüm oluşturma çabalarını
    mutlaklaştırıp şartlar tümüyle değiştiği halde, onları mutlak doğru gibi sunan,
    Mezhebini veya menhecini, eski âlimlerin görüşünü, yorumları din gibi
    de değil dinin kendisi gören anlayışla, rivayetleri kutsallaştıran, beşer sözünü
    vahye tercih edip ilme ihânet eden kimselerin bu vahim yanlışlarını Kur’an’daki
    mutlak doğrular ile düzeltmeleri için duâlar ediyoruz. Biz de bu yazımızda ve
    genel din anlayışımızda hata ettiysek, hatamızı görüp düzeltmeyi Rabbimizden
    niyaz ediyoruz.
    Kur’an’ı merkeze alan ve onu Peygamberimizin sünneti ile, onun metoduyla
    hayata geçirmeye çalışan âlimlerimize selâm olsun!
    - 138 -
    14. HUTBE
    DÜZEN HANGI ÂLIME ZULMETMIYOR KI… ZULÜMLE
    MÜCADELE ETMEK ZORUNDA OLAN ÂLIMLER
    Âyet :
    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَ ا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
    “Aranızdan yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden
    sakının ve bilin ki Allah, cezası çok çetin olandır.” 364
    Hadi s:
    “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 365
    “Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil
    ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” 366
    Âlim ve zâlim; birbirini hiç sevmeyen iki şahsiyet. İlim ve zulüm nasıl
    birbiriyle zıt iki ayrı dünya görüşünü ve hayat tarzını ifade ediyorsa, bu
    özelliklere sahip olan kişiler de, kendilerinde bu vasıflar ne kadar varsa o oranda
    birbirlerine düşman… Zâlimde eziyet etme özelliği varsa, âlimde de Allah’tan
    başkasından korkmama cesareti var. Zâlimde haksızlık yapma arzusu ne kadar
    fazla ise, âlimde de zâlime karşı hakkı haykırma gücü o kadar ağır basar. Biri
    olumsuz örnek, diğeri olumlu… Karşı karşıya gelmeleri, ateşle barutun birbirine
    yaklaşması gibi bir şey. Biri fesadın diğeri salâhın timsâli. Biri şeytanın diğeri
    Rahmân’ın askeri. Biri Allah’tan, O’nun azâbından korkmayan, diğeri kullar
    içinde Allah korkusu en derin olan.
    Tuğyanın temelinde zulüm yattığı için, tâğutlar en büyük zâlimlerdir. Şirk
    de en büyük zulüm olduğuna göre tâğutların aynı zamanda müşrik olması,
    âlimlerin de mücadelesinin bu iki karaktere karşı yoğunlaşmasını gerektiriyor.
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.367
    Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler
    tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı
    364] 8/Enfâl, 25
    365] İbn Mâce, Fiten 20
    366] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
    367] 5/Mâide, 45
    - 139 -
    hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
    önemli ibadetlerdendir.
    “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 368
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü âlimlerle
    doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca dönüşmüştü.
    Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakih ve muhaddislerin,
    Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına başkaldırmaları gibi.
    Medine’nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefâ-i Raşidin’in yolundan
    gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi
    itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve
    onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı reddeden
    Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said
    bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda
    vermeyince ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. Yusuf el-Karadavi, bu destansı
    mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
    için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle şehid
    edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife Mansur’dan
    işkence ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi
    üzerine ona da işkenceler yapıldı. İmam Şafii, dokuz arkadaşıyla birlikte
    yakalandı, tüm arkadaşları öldürüldü, kendisi son anda kurtuldu. İmam Ahmed
    bin Hanbel, zâlim yönetim tarafından falakaya yatırıldı ve kolları kırıldı. İbn
    Teymiyye, İmam Serahsi, Şâtıbî yıllarını zindanlarda geçirdiler. Abdulkadir
    Udeh (Avde) yüzyılımızın en büyük İslam ve Anayasa Hukukçularındandı;
    darağacında can verdi. Seyyid Kutub’un tefsirini bunca etkili ve yaygın kılan
    ilmî değerinden çok, kitabını kanıyla, canıyla imzalamasıydı. Bu büyük şehid
    öyle diyordu: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak;
    fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin,
    kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’
    olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri
    şartıyla...”
    Her dönem, tâğutî düzenler tarafından zulüm ve işkence gören, hatta idam
    edilen çok sayıda âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne
    getirirsek, hemen meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said
    Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
    368] İbn Mâce, Fiten 20
    - 140 -
    el-Bennâ, Mevdudi, Ali Şeriati, Muhammed Bâkır es-Sadr... (Tabii, özellikle 20.
    Ve 21. Yüzyıl âlimlerini sayarken; âlim olup olmadığı ve hatta mü’min kabul
    edilip edilmeyeceği konusunda ihtilafları bir tarafa bırakarak mazlum olma
    özellikleriyle örnek verdiğimizi hatırlatalım.) Daha yakınlardan, günümüzden
    örnekler verecek olursak; Mehmet Emin Akın, Kul Sadi Yüksel, Timurtaş
    Uçar, Şahi-i Merdan Sarı, Ebu Hanzala, Alâaddin Palevi, Mustafa İslamoğlu,
    Abdullah Büyük, Hüsnü Aktaş, Ebu Hanzala, Ahmet Topal, Alpaslan Kuytul,
    Cihan Akman…
    Âlim olmasalar da bazı âlimlerden daha fazla dâvetçi özelliği ile faâliyet
    yapan, Ercüment Özkan, Yaşar Kaplan, Kadir Mısıroğlu, Selahattin Eş, Yılmaz
    Yalçıner, Salih Mirzabeyoğlu, Hizbu’t Tahrir’in ön saflarında yer alanların
    tümü; hemen aklıma gelen isimlerden. Tabii bunlar en azından düzenin
    zindanlarında zulüm çekenler. Bir de zindan hayatı yaşamadığı halde, ondan
    daha büyük zulüm çekenler var. Mehmet Pamak’ı ele alalım meselâ; hakkında
    açılan dâvâ sayısı 60’ın üzerinde. 10 yılın üzerinde mahkûmiyet kararı. 2,5
    sene yurtdışında sürgün (bize göre hicret). Bu satırları yazanın düzene göre
    bazı suçlarının cezasının paraya çevrildiği, bazılarının çevrilmeyip mahkûm
    olduğu ve defalarca ve uzun yıllar yurt dışında yaşamaya mecbur kaldığı hicret
    günleri…
    T.C.’nin Hapi s Karne si
    Türkiye’de müslümanların cezaevi süreçleri Kemalist rejim kurulur
    kurulmaz başladı. Rejim darağaçlarıyla, zindanlarla kendi yüzünü gösterdi.
    Cumhuriyet ilan edilir edilmez İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemeler
    darağaçları, sürgün ve hapislerle insanlara gözdağı verdi. Dünyanın neresinde
    görülmüştür şapka giymemenin idamlık suç olduğu? Bu ülkede on binlerce
    insan sırf şapka giymediği için hapse atılmakla yetinilmeyip idam edildi. İslâm
    düşmanı rejim kanla, idamla, zorla kabul ettirildi. Atatürk’ün İslâm’la halkın
    bağlarını koparmak için Kur’an’ın alfabesini değiştirip Kur’an harfleriyle
    yazılan tüm kitapları yasaklaması, elif-be öğretimini bile hapislik suç saydı.
    Köyde çocuklara Kur’an öğrenimi için altyapı olarak elif-be öğretmek, hocanın
    sarığını başından alarak boynuna dolayıp köy meydanında sürüklemekle
    başlayan işkencelere, yıllarca hapishanelerde çürümeye sebep olacak bir suç
    sayılıyordu. Allah demenin bile yasak olduğu dönemler yaşandı.
    Atatürk’ün başlatıp İnönü’nün sürdürdüğü ezan okurken bile Allahu ekber
    demenin suç sayılmasını, bu yüzden nice kimsenin hapislerde çürümesini
    kim ne ile izah edebilir? 1980’li yıllara kadar devam eden Arapça öğrenim
    - 141 -
    yasağını nereye koyalım? 2010’lara kadar devam eden başörtüsü yasağını
    nasıl açıklayalım? Hâlâ sürdürülen tevhidin günlük hayata ve siyasal alanlara
    yansımasının, devletin İslâm dışı uygulamalarına yapılan eleştirinin, putlara
    karşı çıkmanın, Atatürk’ün heykeline yan bakmanın hapis cezasına sebep
    kabul edildiğini Türkiye dışında yaşayan Müslümanlara anlatmak zor olduğu
    kadar, Avrupalı Kâfirlere bile hayli zordur.
    Avrupa’da, Amerika’da bile İslâm’ı anlattığı için bir imamın, vâizin veya
    bir dâvetçinin hapse atıldığı duyulmuş bir olay değildir. Bu ülkede ise içeri
    girmeyen meşhur âlim sayısı, girenlere oranla çok daha azdır. Rejim, istediği
    âlimi el-Kaide örgütü üyesi veya şimdilerde daha çok IŞİD’çi diye içeri tıkar
    veya uydurma başka bir gerekçe bulur. Bu satırların yazarı sadece “Atatürk’ün
    cenaze namazının hangi camide kılındığını bilmiyorum” dediği için bir yıl
    hapis cezasına çarptırıldı. 27 Mayıs 60’da, 12 Mart 71’de, 12 Eylül 80’de, 28 Şubat
    97’de hapishaneler yeniden dolmuş, 20 kişilik koğuşlara 50 kişi yatırılmıştır.
    Düzen, hapishanedekilerin âlimden mahrum kalmalarını istemediğinden olsa
    gerek; bu mazlum mahkûmların önemli bir kısmını da âlimler teşkil ediyordu.
    Bu tarihler, sıkıyönetimin tekrar yürürlüğe konulduğu günler olduğu gibi,
    hapishanecilik ve zulüm tarihinin altın sayfalarıdır.
    Câhiliye Düzeni ve Toplumu Demek ; Her Taraf Hapi shane
    Demektir
    İslâm’ın hayat veren ilkeleri uygulanmadığı için, tâğutların, velîsi
    olduklarıyla birlikte, bu ülkeyi de nurdan zulumâta çıkardığı için yaşadığımız
    topraklar açık hapishaneye dönüştü. İslâm dâvâsını yeterince bilmeyenlerin
    bu olguyu görüp anlamalarını bekleyemeyiz. Ama Kur’an’ı, tevhidi, kulluğu,
    İlâhî rızayı hayatının merkezine alan mü’minlerin, yaşadığı ülkeyi doğru
    tanımlamaları şarttır. Bu ülke dâru’l-İslâm değilse, (ki olduğunu iddia etmek
    İslâm’ı da, ülkeyi de hiç tanımamak demektir) adına ne denilirse denilsin bu
    ismin “dâru’l-hapis” anlamını da içerdiği rahatlıkla söylenebilir. Hapis hayatı,
    hürriyetlerin kısıtlanması demek olduğuna göre, Müslümanın Müslümanca
    yaşama hakkının, sadece Allah’a kulluk yapma hürriyetinin verilmediği bu
    ülkeye Türkiye Hapishane Cumhuriyeti denilebilir. Seçimler gardiyanlardan
    gardiyan tercihi demektir. Ve halkın çoğu kendilerine hapishaneyi, hapis
    hayatını sevdiren gardiyanları seçiyorsa devamlı hapiste kalmayı hak ediyor
    demektir. Cezaevindekiler hayatlarından memnun; yeter ki, gardiyanları
    değişmesin, diğer mahallenin gardiyanları başlarına geçmesin.
    - 142 -
    Âlimlere Yap ılan Esas Zulüm , Onlar ın Beyinlerine ve
    Gönüllerine Müdâhaledir
    Âtıf Hoca’ya acıyana acıyorum. Onun da kendine acıyanlara acıdığını
    sanıyorum. Şehidler değildir acınacak; zâlimlerden korkup dinini ve âhiretini
    satanlardır. İçeride yatan kimsenin, zindanda bedeni esir olsa bile vicdanı hür,
    gönlü hür, kafası hürdür. Dışarıdaki insanın işgal edilmedik tarafı kalmamış,
    kafası esir, vicdanı hapis hayatı yaşıyor, gönlüne de müebbet vermişler. Şehid,
    ölümsüzleşmiş; zillet içinde hakla bâtılı karıştıran kişi ise, her an ölümü
    yaşamakta, ölümü ve ölümden daha beter zilleti, zâlimlere esâreti, kulla
    kulluğun sıkıntısını. Biri şehadetle ölümü öldürüyor; diğeri tâğutlara itaatle
    canlı cenaze olmayı seçiyor, hayat süren leş oluyor.
    Zulüm gören, mazlum âlim deyince sizin aklınıza ne tür görüntüler gelir,
    bilmiyorum. Benimkine idam sehpalarında sallanan ve işkenceler altında inleyen
    âlimler gelmez; esaret zinciri gibi kravatı boynunda, dili hakkı söyleyemeyecek
    şekilde kapalı, zâlim devletin emrinde, kanunların güdümünde, hürriyetini
    (belki cennetini) bir maaş karşılığı satmış, korkak ve düzen başta olmak üzere
    bâtıllarla uzlaşmış köle ruhlu, başı fes üzerine sarıklı insanlar geliyor.
    Zulüm Demek , Sadece Hapi s ve İşkence Demek Değildir
    Câhiliyyenin adalet ve zulüm anlayışı, birçok çarpıklıklarla ve çifte standartlı
    nifakla hastalıklı bir anlayıştır. Zulmü sadece fizikî bir yaptırım olarak ve hiç
    sebep yokken yapılan bir haksızlık olarak değerlendiren câhiliyye, özellikle
    müslüman müstaz’aflara inanç ve psikolojik zulümleri zulüm olarak kabul
    bile etmez. Câhiliyye zihniyetine sahip olanlar, kendi içinde bulundukları
    zulmün farkında bile değillerdir. Kendi kurtuluşları için çabalayan dâvetçilere
    ise kendi haklarına saldırıyor ithamında bulundukları çokça görülür. Allah’a
    şirk koşmanın büyük bir zulüm olduğunu hiçmi hiç düşünüp kavramazlar.
    Müslüman olduğunu iddia eden câhiliyye mensupları, müşrikçe inanç ve
    yaşayışı, küfür ahlâkını (ahlâksızlığını) bir hak olarak görür, müslümanların
    bunlara tavır almasını ise zulüm olarak değerlendirir.
    Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve
    benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas
    anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.”
    Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir.
    Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak
    zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden
    - 143 -
    başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma esasına dayanır.
    Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür. İslâmî ıstılahta; bir eşyayı
    veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir.
    Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm,
    yerli yerine koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak
    anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur”dan yoksun olmaktır.
    Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır.
    Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu tanımın işaretlerini görmek
    mümkündür.
    Musîbet İstenme z; Gelir se Sabredilir
    Müslümansanız, üstelik dâvâ adamıysanız, hele bir de zâlimlere hakkı
    haykırıyorsanız bugün değilse bile yarın düzenin zulmüne muhatap olacaksınız
    demektir. Hapislere düşeceğiniz kesin değilse de düşmeyeceğinizin de hiçbir
    garantisi yoktur. Nasılsa tevhidden birazcık bahsedersen, “örgüt üyesi”
    damgasıyla dosyan hazırlanacaktır. Düzen ve düzenbazlar, düzenin kurbanı
    halk, hakkı söyleyip bâtıla tavır aldığınızda sizi hapishane ile korkutmayı pek
    sever. Dâvâ adamı ölümden bile korkmaz, şehitliğe can atarken, hapishaneden
    mi korkar hiç?
    “Sizler Allah’ın, haklarında size hiçbir delil indirmemiş olduğu putları O’na
    ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin O’na koştuğunuz ortaklardan nasıl olur
    da korkarım? Eğer biliyorsanız, söyleyin bakayım, bu iki gruptan hangisi güvenli
    olmaya daha lâyıktır?”369
    “...Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mü’minlerden iseniz, bilin ki,
    Allah, kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”370
    Hatırımızdan çıkarmamalıyız ki, bütün dünya bir araya gelip bütün
    güçleriyle bize zarar vermek isteseler Allah istemedikçe zerre kadar zarar
    veremezler.
    “Eğer insanların tümü toplanıp sana zarar verme hususunda birleşseler ancak
    Allah’ın senin aleyhinde yazdığı şeyden başka bir zarar veremezler.” 371
    “Cihadın en faziletlisi, zâlim sultana/yöneticiye karşı hakkı söylemektir.”372
    369] 6/En’âm, 81
    370] 9/Tevbe, 13
    371] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/293
    372] Tirmizi, Fiten 13; Ebû Dâvud, Melâhim 17
    - 144 -
    “Eğer ümmetimin, zâlime: ‘Sen zâlimsin!’ demekten korktuğunu görürsen, bil
    ki onun varlığı ile yokluğu birdir.” 373
    İslâm dışı düzenler korku rejimidir, baskıcıdır, zorbadır. Bu rejimlerin
    başındaki egemen güçler, etrafa korku ve dehşet salmaya, hakkını arayanları
    sindirmeye ve insanları robot gibi tek tipleştirmeye, daha doğrusu kendilerine
    kul/köle yapmaya çalışırlar. Bırakın eylemi, düşünmek bile yasaktır, düşüncesini
    söylemek ve yazmak sadece rejimden yana olanların yapmasına izin verilen bir
    lütuftur. İnsanlar öyle korkutulmuştur ki, her yerde devletin gözü kulağı var
    zannedilir. Devlet, bilinçaltında dev’letilmiş, devleştirilmiştir. Devlet denince
    öncelikle karakol, polis, askerlik, mecbûrî eğitim, vergi, mahkeme, suç-ceza,
    hapishane... akla gelmektedir. Bu tür korku rejimlerinin kutsal kitapları
    şu cümleyle başlar: “Yurtta sus, cihanda sus!” Nice insan, omuzlarındaki
    kameraman ve yazıcıları düşünmez de konuştuklarının rejim tarafından
    dinlendiğinden kuşkulanır. “Haram” pek önemli değildir sokaktaki vatandaş
    için, ama “yasak!”, o başka. Hapis korkusu, nice insanda cehennem korkusunun
    önüne geçmiştir. Ama gerçek mü’min, sadece Allah’ın kulu olduğunun
    bilincindedir. Müşriklerin korktuğu korkunç insanlar, bostan korkuluğu gibi
    gözükür müttakî mü’minin gözüne.
    Si z Allah ’tan Korkma zken , Biz Si zin Zulümlerini zden hiç
    Korkmay ız!
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi zulüm ve tuğyan, ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
    yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
    taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle
    kurtulabilirler. Bunun gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmaktan
    çıkartılıp İslâmî olması gerekir. Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü
    Allah’ın hükmü adalet; onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile
    hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 374
    “İnsanlar zâlimi ve zulmünü görüp de onu zulümden el çektirmezlerse Allah’ın
    onların hepsinin başına bir ceza indirmesi çok yakındır.” 375
    “Bir milletin âlimleri sustuğu vakit o millet uyumuştur. Âlimleri uyuyan bir
    millet ölmüştür.” O halde ölmüş olan bir milletin de tıpkı bir “ba’su ba’de’l-
    373] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 6, s. 349
    374] 5/Mâide, 45
    375] EbûDâvûd, Fiten: 1; Tirmizi
    - 145 -
    mevt” kalkışı gibi ihyası ve yeniden dirilişi için âlimin hakikati söylemesi
    lazım. Âlim’in hakkı ketmetmemesi lazım.
    Siya sî Otorite ve Yöneticinin Tuğyân ını Başkalar ına
    Ula ştırma sı/Tâğut ’la şma sı
    Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi tuğyanlarını
    haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların dünya hayatlarını
    düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece diğer insanlar da bunların
    koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın hükmünü bırakır, tuğyankârların
    hükümleriyle muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara hem ibadet
    etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan birinci
    tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını haklı
    çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye girişen
    insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut bir
    yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir.
    Tâğut, kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi
    zulümât, yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de baş
    aşağı bu karanlıkların içine yuvarlar.376 Böylece, tâğutun peşinden gidenler,
    onu velî/dost edinmekle ona ibadet etmiş olurlar.377 Allah’a imandan önce
    ‘lâ/hayır’ silahıyla tâğuta küfretmeleri, onu tanımamaları gerekirken onun
    koyduğu hükümlerle muhâkeme olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta
    iman etmiş olurlar.378 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an ayetleri
    böylelerinin ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.379 Böylelikle, şirk toplumunun
    üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani heva ve hevesi ile
    yardımcılarıyla tâğuta ibadet edenler) tamamlanmış olur; tevhid toplumunun
    yerini alır veya karşısına geçer.
    Zulüm , Herke si Kuşat ıyor , Tabii Âlimleri de …
    Şirk en büyük zulüm olduğu için, şirk düzeni en büyük zulüm kaynağıdır.
    Ve zulümlerinden hiçbir vatandaşını mahrum etmeyen düzen, âlimleri de
    bu kaynaktan bol bol sulamaktadır. Hemen her konuda adâletsizlikleri ve
    ayrımcılığı olsa da, âlimlere karşı ayrımcılık yapmayıp küfrün ve isyanın her
    çeşidinden onları da besler. Âlim adayı da, diğer insanlar gibi, gözünü gayr-ı
    376] 2/Bakara, 257
    377] 5/Mâide, 60
    378] 4/Nisâ, 60
    379] 5/Mâide, 64
    - 146 -
    İslâmî bir toplumda açıyor. O da haramların câzibesine kapılacak şekilde
    büyüyor. Herkes gibi o da Atatürkçü olacak şekilde yetiştirilmiş. O da okulda
    Pazartesi ve Cuma günleri putperest âyinlerine katılma mecburiyetinde.
    O da hakkı bâtıl, bâtılı hak diye öğreniyor. O da müşrik vatandaş yetiştiren
    okul denilen tornadan çıkmış. O da ilim yerine filmle büyümüş. Ona da
    düzen futbolu yücelterek sevdirmiş. O da sanatçı denilenleri tanımış, onların
    şarkılarıyla büyümüş. O da uzlaşmacılığı, düzenle sürtüşmeden yaşamanın
    faziletini öğrenmiş. Dini öğreten resmî kurumlarda Hak Dini yerine devlet dini
    öğretilmiş. Atatürk’le, Amerika ile, tâğutlarla mücadele etmemenin dinî görev
    olduğunu öğrenmiş. Laiklik ve demokrasiyi sevdirmişler. Din öğreten hocaları
    da hakla bâtıl nasıl bulamaç haline getirilir, bâtıl hak yerine nasıl konulur, hak
    nasıl gizlenir, bunları öğretmiş. Partilerden bir parti, zulümlerden bir zulüm
    beğenmesi için düzen iknâ etmiş. Kanunların, anayasanın Kur’an hükümlerine
    ters düşse bile tercih edilmesi gerektiğini benimsetmiş. Kısaca hakkı bâtıl, bâtılı
    hak diye kabul ettirmeyi başarmış.
    Böyle bir ortamda, sormak lâzım esas büyük zulüm Âtıf Hoca’ya yapılan
    mıdır, bu günkü âlimlere uygulananlar mıdır? Âtıf Hoca, kendisine yapılan
    zulüm neticesinde idam edilerek şehid oldu. Bugünkü âlimlerin kahir ekseriyeti
    kendilerine öğretildiği şekilde hakkı ketmederek lânetlendi, devlet dinini
    Allah’ın dinine tercih ederek dünyada zilleti, âhirette azâbı hak edecek şekilde
    yetiştirildi. Hangisi daha büyük zulümdür. Şehid edilerek cennete gönderilmek
    mi, âhirette hesabını veremeyeceği yanlış din anlayışını kabullenmiş ve topluma
    mesaj diye emr-i bi’l-münker yapacak, tevhid gibi, şirk gibi, putperestlik gibi
    konuları yok sayıp bunları gizleyen hoca şeklinde yetiştirilmek mi? Dünyaya
    yönelik zulüm mü daha büyüktür, âhirete yönelik zulüm mü? Dünyası yok
    edilmek mi büyüktür, âhireti yok edilmek mi? Allah’ın razı olduğu inanç ve
    eylem uğruna hapis veya idam mı; yoksa Allah’ın lânetine muhatap olsa da,
    dünyada rahat şekilde maaşını alıp yaşama karşılığında âhiretini satan mı?
    İnsan, dünyevî ve fâni şeylerden korkmayı ifrat derecesine vardırırsa, küçük
    ve gizli de olsa şirke düşmenin sınırına girmiş olur. Mü’min inanır ki, insanları
    ve bütün varlıklarıyla tüm dünya bir araya gelse, Allah istemediği müddetçe
    en küçük bir zarar veremezler. Güç ve kuvvet, yalnız Allah’ındır. O yüzden
    korkulmaya lâyık tek zât O’dur. Bazı insanlardan korkmanın getireceği esâret
    ve istibdat zehrinin panzehiri olarak İslâm, Allah korkusunu yerleştirmiştir.
    Allah korkusu olmayan kimsenin başına on tane polis diksen, işini bilen insan
    suç işlemenin bir yolunu mutlaka bulacaktır. Bir de o polislere de ayrıca polis
    gerekecek; rüşvet yemesinler, görevlerini kötüye kullanmasınlar diye, tabii o
    polislere de başka polisler...
    - 147 -
    İmanlar, korku terazisiyle tartılmaktadır. Korkunu söyle, sana kim
    olduğunu, kimi ilâhlaştırdığını söyleyeyim. Ya sadece Allah’tan korkup takvâ
    zirvesine tırmanarak Allah katında en ekrem, yani ikram edilmeye en lâyık
    yiğit bir Allah eri olmak; ya da ayaklar altında ezilinceye kadar sümüklü böcek
    gibi yaşamak. İnsan özgürdür; bu iki yoldan birini seçebilir. Ama takvâ yolunu
    seçerse, bilmelidir ki, bunun bedeli ucuz değil! Korku hissinin tevhidî bilinçle,
    mü’mine has irâdeyle kontrol altında tutulması, şeytanın korku oklarının
    fedâkârca savuşturulup karşı hücuma geçilmesi gerekecektir, hem de ömür
    boyu.
    Ey zâlimler! Vallahi sizlerin dünyayı sevdiğiniz kadar bizler Allah
    yolunda ölmeyi seviyoruz. Ey zâlimler! Vallahi sizlerin rahatı sevdiğiniz
    kadar bizler Allah yolunda cefa çekmeyi seviyoruz. Ey zâlimler! Bizleri neyle
    tehdit ediyorsunuz? Bu uğurda ölmemiz şehâdet, sürgün edilmemiz seyahat,
    zindanlara doldurulmamız halvettir. Ve bizler için iki güzellikten biri vardır;
    ya şehâdet veya zafer. Ey zâlimler! Bizi iyi tanıyın, bizler Hasan El Bennâ’nın
    öğrencileriyiz. Ve diyoruz ki; “Gayemiz Allah, önderimiz Rasûlullah,
    anayasamız Kur’an, yolumuz cihad, en büyük arzumuz Allah yolunda şehid
    olmaktır.” İbnTeymiye, “Hapishane Mektupları” adlı kitabında benzer şekilde
    haykırır: Öldürülürsem bu benim için şehâdet, sürgün ederlerse bu benim için
    hicret olur. Hapsederlerse hapishane bana mescid olur. Beni nereye sürerlerse
    sürsünler ben her yerde yün veren koyun gibiyim!” Bunları dillendirmek sizin
    yasalarınızda hapisle cezayı hak ediyorsa, buyrun biz oraları okula, Yusuf
    medresesine çevirmeye hazırız. Biz hapisten korkmayız, siz bizim hapiste de
    yapacaklarımızdan korkun. Biz cehennemden sakınırız. Sizin cehenneminiz
    mi var ki sizden korkalım. Asıl siz cehennemden korkun. Zâlimler için yaşasın
    cehennem!
    Ey Allahım! Korktuklarımızdan bizi koru. Korkulardan emin kıl.
    Korkaklıktan, Senden başkasından korkmaktan, Senin sevgini kaybetme
    korkusundan başka, korkulacak şeylerden Sana sığınıyoruz. Bizi umduğumuz
    güzel şeylere kavuştur. “Lâ havfun aleyhim velâ hum yahzenûn” (“Onlara korku
    yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.”)380 dediklerinin sınıfına kat.
    “Korkup susma! Susarsan sıra (hem burada, hem orada) sana da gelecek.
    “Zincirlerin altınsa da hattâ koparıp kır; / Susmak ne demekmiş? Yere
    haykır, göğe haykır!”
    380] 46/Ahkaf, 13
    - 148 -
    15. HUTBE
    İLIM, ANCAK AMEL ETMEK İÇIN ÖĞRENILMELIDIR
    Âyet :
    أْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ � اَتَ
    “Siz, insanlara iyiliği emrediyor da, kendinizi unutuyor musunuz? Bir de
    Kitap okuyorsunuz ha! Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” 381
    مَثلَُ الذَّ۪ينَ حُمِّلوُا التوَّْريٰةَ ثمَُّ لمَْ يحَْمِلوُهَا كمََثلَِ الحِْمَار يحَْمِلُ اسَْفَارًاۜ بئِْسَ مَثلَُ القَْوْم الذَّ۪ينَ
    كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    “Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca
    koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın âyetlerini yalan
    sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz.” 382
    Hadi s:
    “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım!” 383
    İslâm’da ilim, Allah’ın rızasını kazanmak ve amel etmek için öğrenilir.
    Peygamberimiz, şöyle dualar ederdi:
    “Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır; bana fayda sağlayacak ilim
    öğret, ilmimi artır.”384
    “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen duadan, korkmayan
    kalpten ve doymayan nefisten Sana sığınırım.” 385
    Hadis-i şerifte geçen faydasız ilimden şunlar anlaşılır: Bilinip onunla
    amel edilmeyen ilim, bilinip başkasına öğretilmeyen ilim, sahibinin durum
    ve davranışlarını düzeltmeyen ilim, sahibinin huyunu temizlemeyen ilim,
    bilinmesine ihtiyaç duyulmayan ilim, dinin tasvip etmediği caiz görmediği
    (sihir bilgisi gibi) ilim ve benzerleri.
    381] 2/Bakara, 44
    382] 62/Cum’a, 5
    383] Tirmizî, Deavât 68
    384] Tirmizî, Deavât 128
    385] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416
    - 149 -
    Hz. Peygamberimiz’e “ilim nedir?” diye sorulunca, “amelin kılavuzudur”386
    buyurdu. Âlim, âmil olmadığı (öğrendiklerini hayatına uygulamadığı) zaman
    onun ilmi vebal olabilir. “Ümmetimin helâkı (fâsık) âlimlerden ve câhil âbidlerden
    olacaktır.” 387
    Fahreddin Râzi’ye göre; ilmiyle amel etmeyen ve ilminden yararlanmayan
    kimselerin hali; sırtında su kapları olduğu halde çölde susuzluktan ölen devenin
    durumu gibidir. Amelsizlik bir fitnedir. “Fi’lü’l-ulemâ, delîlü’l-cühelâ” sözünde
    belirtildiği gibi; ilim adamları halkın örneğidirler. Âlim ilmiyle amel etmediğinde
    câhil de öğrenmekten kaçınır. Amelsiz ilim de yağmursuz bulut gibidir. 388
    “(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara
    iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” 389
    “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
    şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan en sevilmeyen bir
    şeydir.” 390
    “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın hükümleriyle
    amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumu gibidir.”391
    İmam Gazali; Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya
    kitap gibidir; başkasına kârı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı
    gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat
    kendisi daima çıplak durur. Lâmba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat
    kendisi yanmaktan kurtulamaz. 392
    Bir şeyin ilmini yapmak, ondan istifade etmek içindir. Allah bu dini,
    insanlar “ona göre yaşasınlar” diye gönderdi; sözünü ve lafını etsinler diye değil.
    Yine Gazali şöyle der: İlim olan yerde söz az olur; lafı uzatanı ilmi de azdır.393
    Şimdi laf çok, kitap çok, konferans, seminer ve benzeri etkinlikler çok. Fakat
    bu işler insanların davranışlarında bir değişiklik yapmıyor. İlim adamları(!)
    ve bazı din adamları(!) sadece meslekî görevlerini yapıyorlar o kadar. İslâm’ı
    tarihî bir olay konumundan, keramet masalları, hurâfeler ve tartışmalar
    yığını gibi algılanmaktan kurtarmak şarttır. İslâm, Allah tarafından Kur’an’la
    tamamlanmış, Rasûlullah’ca hayata geçirilmiş, ilke ve esasları belli olan Hak
    386] F. Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. II/296
    387] Aliyyül Kari, Esraru’l-Menfûa, 364
    388] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir Terc. 2/ 283
    389] 2/Bakara, 44
    390] 61/Saff, 2-3
    391] 62/Cuma, 5
    392] Gazali, İhya, c. 1, s. 82
    393] Gazali, İhya, c. 1, s. 140
    - 150 -
    dindir. O dün olduğu gibi, bu gün için ve gelecek için de vardır. O şimdiki
    hayatın, fert ve toplum hayatının içinde olmak için vardır. İslâm, duygulu şekilde
    hatırlanacak nostaljik bir hâtıra değildir. Onu bir tarihî olay gibi algılayanlar,
    gerçek ilimden nasibi olmayan ilim kalpazanlardır. 394
    Müslümanlık, yalnız bilgi işi değil, iman ve sâlih amel işidir. İlim de, imana ve sâlih
    amele götürdüğü nisbette faydalı ve faziletli. Bilgisi, kendisini hakikate ulaştırmayan
    kimse, mutlak surette bilginin hammalıdır. Yolcuyu gitmesi gereken yere (gerçek
    kurtuluş limanına) götürmeyen gemi, çok güzel de olsa basit bir süsten başka bir işe
    yaramaz, buna gemi de denmez. İnsan için marifet ve hüner, yön belirleyen pusulayı
    cepte taşımak değil; şu çalkantılı dünya gemisinde asıl hedefe gidecek yönü belirlemek
    ve o yola koyulmaktır. O yüzden, ilim; satırlardaki değil, sadırlardaki (göğüslerdeki)
    dir denilir. Senin hayatını düzenlemeyen, seni Hakk’a iletmeyen, üzerinde eseri
    görülmeyen ve İslâm için olmayan ilimde hayır yoktur. Bilginin papağan gibi hâfızı
    ve hammalı olmak boşuna yorulmaktır. Ortalıkta bu kadar kitap ve araştırmacı
    yokken, ortada hakiki ilmin özü ve şimdikinden daha güzel, daha müslümanca bir
    hayat vardı. Sahabe-i Kiram, Kutlu Elçi’den aldığı ilim ve özellikle halleri ile, somut
    ve gözle görülür bir müslümanlığı yaşıyor ve temsil ediyorlardı. Peygamber, canlı bir
    Kur’an; O’nun ashabı da Küçük Muhammed’lerdi. Bir rivâyetleri varsa, bin halleri ve
    o kadar da amelleri vardı. Sözleri az, fakat amelleri çoktu.
    İnsan olarak bizim ilmimizin, bilme gücümüzün bir sınırı vardır. Çünkü
    zaten vahyin dışındaki bilgi vasıtaları olan duyularımızın ve aklımızın gücü
    sınırlıdır. Duyu organlarımızın ve aklımızın bizi yanılttığı durumlar da söz
    konusudur. İnsanın bilgi bakımından bazen yanılabileceği, hoşlanıp sevdiği
    bir şeyin aslında şer; hoşlanmadığı bir şeyin de gerçekte hayır olabileceği ifade
    edilerek, “Allah bilir; fakat siz bilmezsiniz.”395 şeklinde kesin hüküm verilir. İnsan,
    bilgisinin sınırını idrâk ederek, kavrayamadığı gerçeklerin de bulunabileceğini
    kabul etmelidir. Gerçek, sınırsız ve mutlak ilim sahibi sadece Allah’tır. Tüm
    mahlûkat, O’nun yaratmasıyla var olduğu gibi, aklımız, organlarımız da maddî
    ve manevî güçlerimiz de Yaratıcımızın verdiği kadardır. İnsan, ancak aklının
    erdiği ve çalışması oranında bilir, daha ilerisini bilemez. Bu varlık âlemi içinde
    insanın bildiği birkaç damla ise, bilmediği bir okyanustur. Hatta insanlar,
    bildiklerini sandıkları konularda bile tam ve mutlak bir bilgi sahibi olamıyorlar.
    Bilgiler eşyanın ve hadiselerin yüzeyinde kalıyor, iç yüzüne nüfuz etmek için
    sarf edilen gayretlerin sonu acze varıp dayanıyor. 396
    394] E. Sağıroğlu, a.g.e., s. 113
    395] 2/Bakara, 216
    396] E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 51
    - 151 -
    İlim, aynı zamanda bir rahmettir, nurdur. Vahiy, fıtrat, hidayet, risâlet,
    kitap, hikmet, basiret, feraset vb. kısımlarıyla ilim, sadece Allah’tan
    kaynaklanır. İlim, Allah’ın adıyla, O’nun izniyle ve O’nun rızasıyla, O’nun
    verdiği imkânlarla, O’nun kitaplarını (Kur’an, evren ve insan) okumakla
    gerçekleşir, açığa çıkar. İmam Şafii’ye atfedilen Vekıy isimli âlime hâfızadan,
    ilim öğrenmedeki başarısızlıktan şiir diliyle şikâyet edildiği mısralarda geçtiği
    üzere; “İlim nurdur; Allah’ın nûru da âsîlere verilmez.”
    İlmi ve hikmeti Allah, her isteyene değil; dilediğine verir:
    “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır
    verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”397
    Farklı anlamlar verilmekle beraber; derin ve yararlı bilgiye hikmet denir.
    Bu ayetteki hikmet, Kur’an ilimleri demektir. Bilgisayarlar; ilim, hikmet,
    nur özelliğindeki Allah’ın vehbî olan basiret ve ferâsetle ilgili bilgileri ve ona
    giden yolları yok saymaktadır. Hikmeti, ferâset ve basireti, nuru bilgisayara
    sığdıramazsınız; ancak gönül sarayının tahtına oturtabilirsiniz. Bülbül, altın
    kafes ve vatanla ilgili ünlü atasözünü, konumuza adapte ederek şöyle diyebiliriz:
    İlmi, altın bilgisayara/bilgisaraya koymuşlar; ah mü’minin gönlü! demiş.
    Allah’la, hidâyetle, fıtratla bağını koparanlar, akılsız, kör ve sağır oldukları
    için398 câhildirler. Zaten İslâm, câhilliği Allah’ı hakkıyla tanımayanların, hakkı
    örten ve görmezden gelenlerin sıfatı olarak belirtir.399 Câhiliyye mensubu bu
    câhiller hasta ruhludurlar.400 Fıtratlarına, evrene ve Rab’lerine ters düştükleri
    için fesatçı/anarşisttirler401 Hayvandan da aşağıdırlar.402 Hayvanlar, yaratılışları
    gereği insanlara hizmet edip faydalı olurken; bu câhiller sadece faydasız değil;
    zararlı, müfsid, bulaşıcı mikrop taşıyan pisliklerdir.403 Kötülüğü emreden, iyiliği
    yasaklayan,404 şeytanın askerliğini yapan,405 giderek şeytanlaşan406 kimselerdir.
    Kur’an’da akıl ve derin düşünme yerinin kafa değil de kalp olarak
    değerlendirilmesinin kalbin manevî duygu ve güzelliklerin, özellikle de iman
    ve takvanın mahalli olması ve selîm aklın bunlarla irtibatı dolayısıyla olmalıdır.
    Böyle bir aklın; imanla, takva ile, yani Allah’la bağı dolayısıyla câhillerin
    397] 2/Bakara, 269
    398] 2/Bakara, 18; 7/A’raf, 179
    399] 7/A’raf, 138; 6/En’âm, 111
    400] 2/Bakara, 10
    401] 2/Bakara, 12
    402] 7/A’râf, 179
    403] 9/Tevbe, 28
    404] 9/Tevbe, 67
    405] 58/Mücâdele, 19
    406] 6/En’âm, 112
    - 152 -
    (kâfirlerin) basit çıkarlarından başka şeylere çalışmayan akıllarından farklı
    olacağı doğaldır. O yüzden Kur’an onlar için akletmeyen, aklını kullanmayan
    vasıflarını kullanır. 407
    Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan,
    meleklerden üstün olmuş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını
    kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması
    gereken araçların başında ilim gelir. Kur’an, bilgi kaynağı olarak, vahiy başta
    olmak üzere, doğru haberi, duyuları ve akıl yürütmeyi göstermektedir. Hayatın
    gayesi, Allah’ı bilmek, inanmak ve O’na ibadet/kulluk etmektir. O’nu tanımak
    ve bilmek, bilgilerin en üstünü ve yücesidir. İnsan, ancak bilgi vasıtalarıyla
    Allah’a giden yolu bulabildiği gibi, kendisini ve çevresini de bu araçlarla
    tanır ve bilir. Gayb hakkında tek bilgi kaynağı vahiydir. Vahiy, sadece
    gayb alanında bilgi kaynağı değil; aynı zamanda, bütün varlıkların sahibi,
    yaratıcısı ve eğiticisinin, her şeyi bilen Zat’ın haber verdiği her konu için
    kesin bilgi kaynağımızdır.
    “Allah, her şeyi en iyi bilendir.”408
    İster fıtrî imkânlarla elde edilen bilgi, isterse hidayet bilgisi olsun, ilim
    elde etmenin amacı, Allah’ı tanımak, O’nun emir ve yasaklarına boyun
    eğmek; böylece evrenle ve fıtratıyla uyum içinde olmaktır. Böylece evrenin
    de, insanın da terbiye edeni, eğiteni aynı rab olduğundan kâinattan âdil ve
    dengeli şekilde yararlanacak, diğer insanların ve tüm varlıkların aleyhine ve
    haksız olarak bilgi gücünü kullanmayacaktır. Meleklerin endişe ettiği fesatçı
    ve kan dökücü vasıflarını bastıracak veya buna sebep olacak özelliklerini hayra
    yönlendirecektir.
    Câhiliyye toplumlarında vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi
    ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı bilim,
    câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Cehâlete (küfre) bilim
    maskesi takılmış, câhile âlim makyajı yapılmış, okullar ve kitaplarla modern
    hurâfeler sahnelenmiştir. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı, bilime karıştırmak
    istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir arada
    barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir. Tabii, bu sentez, gerçek ilme giden
    yolu tıkadığı gibi, hakla bâtılın karışmasına yol açmaktadır. İlmin hidayete
    vesile, nur ve rahmet özelliğinden soyutlanıp Bel’amlığa zemin oluşturmaya
    giden yoldur bu.
    407] 7/A’râf, 179
    408] 8/Enfâl, 73
    - 153 -
    Vahyi dışlayan bilim, Firavunlar adına beşeriyete âmentüler yazdırıp iman
    ettirmeye gayret eden soysuz bir dindir. Bunu batı bilimcileri de itiraf ediyor.
    Ernest Renan şöyle diyor: “Bilim bir dindir; bundan sonra âmentüleri, yalnız
    bilim yazacaktır. İnsanın, yaratılışı icabı çözümlerini ille ve ille istediği ebedî
    meseleleri yalnız bilim çözebilir.” 409
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok konuyu, vahyi
    reddetmenin sonucu olarak faraziyelere, dayanaksız teorilere dayandırmakta,
    bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar.
    Mü’minler için Allah’ın kitabında ve Rasûlü’nün sünnetinde kat’i olarak
    yer alan her haber (vahiy) ilim hükmündedir. Hatta, akıl ve duyu organları, bu
    vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahiy, kesin bilgi kaynağımızdır.
    Akletmek, gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri,
    gerçek âlimlerdir.
    “Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası
    akletmez.”410
    Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın
    verdiği aklı, Allah’ın ihsânı olan fıtratları doğrultusunda kullanmayanlar,
    kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış
    olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek câhillerdir.
    “Onların bu konuda ilmi yok; sadece atıp tutuyorlar.” 411
    “ Onların hiç ilimleri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, hiç şüphesiz
    hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” 412
    “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini
    mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?”413
    “Allah, bilmeyenleri işte böyle mühürler.” 414
    Doğar doğmaz kulaklarına ezan ve kaamet okunup güzel isim konmakla
    çocuğun dünyadaki eğitimi fiilen başlamış olur. Ta’lime yani öğretmeye
    başlama yaşı da çocuğun konuşmaya başladığı ilk zamandır. Çocuğa İlk
    öğretilecek şey imandır:
    409] Bilimin Geleceği, E. Renan, Terc. Ziya İhsan, c. 1, s. 134, Ank, 1965
    410] 29/Ankebût, 43
    411] 43/Zuhruf, 20
    412] 53/Necm, 28
    413] 45/Câsiye, 23
    414] 30/Rûm, 59
    - 154 -
    “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.”415 Rasûlullah’ın
    ashâbından Cündüb İbn Abdillah (r.a.) anlatıyor:
    “Biz ergenlik çağına yaklaşmış bir grup genç Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik.
    Kur’an’ı öğrenmezden önce imanı öğrenirdik. Sonra da Kur’an’ı öğrendik. Kur’an
    sâyesinde imanımız daha da arttı.” 416
    Çocuğun eğitiminde çok önemli yeri olan namaza başlama yaşı da temyiz
    yaşıdır.
    “Çocuk sağını solundan ayırmasını bildimi ona namazı emredin.”417 Bu
    hadisten anlaşıldığına göre namaz ve benzeri İlâhî emirleri, kendilerine
    tümüyle farz olmadan daha küçük yaşta emretmek ve onu alıştırmak gerekir.
    Eğitimin amacı; Fıtrata ters düşmeden, Rabb’in öğretileri doğrultusunda
    Allah’ı ve kendini tanımak, dünya ve âhirette faydalanacağı ilim öğrenerek
    yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm’a tâlip olmak, Kur’an ahlâkıyla
    yaşamaktır. Eğitim ve öğretim faaliyeti; Vahiy başta olmak üzere faydalı ilmin,
    insana ideal ölçüler içerisinde mal edilmesi, ilmin özümsenip hazmedilmesidir.
    Özümsemek, içselleştirmek, varsa posalarını ayıklayıp atmak ise, ancak fıtratla
    uyum içinde olan hidayetle mümkün olacaktır.
    Kısaca; İlk eğitim metodu, öğretme tarzında başlamıştır. İlk ve gerçek anlamıyla
    tek öğretici her şeyi bilen Allah’tır. O’nun öğrettikleri dışında kimsenin bilgisi
    yoktur. Eğitimi peygamber düzeyinde ele aldığımızda tebliğ kavramıyla karşılaşırız.
    Tebliğde öğretim ve eğitim iç içedir. Peygamberimiz aynı zamanda öğretmen olarak
    gönderilmiştir. Peygamberlerin miras olarak bıraktıkları ilmi, âlimler o muallimin
    örnekliğinde diğer insanlara ulaştırmakla yükümlüdürler. İlim, ma’lum olanın
    olduğu hal üzere bilinmesidir. Yanlış ma’lûmâta ilim denilmez. Ebû Cehil’e câhillerin
    atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi
    değil; yanlış bilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de ilim; en sık kullanılan anlamıyla ilâhî
    vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim Allah’tan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. İmanla
    birleşmeyen bilgiye ilim denilemeyeceği gibi, Allah’a kalpten gelen saygı ve huşû
    duygularıyla O’nun emrine boyun eğmeyen kimseler de âlim sayılmazlar. Âlim,
    ilimle donanmış, takva sahibi mücahid kimsedir. Allah’ın verdiği ilmi (vahyi)
    kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû
    Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    415] Abdürrezzak, Musannef IV/334
    416] Kütüb-i Sitte, Akçağ Y. 16/490
    417] Ebû Dâvud, Salât 26
    - 155 -
    İlim, bir rahmettir, nurdur. Vahiy, fıtrat, hidâyet, risâlet, kitap, hikmet,
    basiret, ferâset vb. kısımlarıyla ilim, sadece Allah’tan kaynaklanır. Allah’ın,
    kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün
    olmuş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilafet sıfatının
    gerçekleşmesi için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.
    Vahiy, gayb alanında tek bilgi aracı olduğu gibi, içerdiği her konu hakkında da
    temel bilgi kaynağıdır. İlim elde etmenin amacı, Allah’ı tanımak, O’nun emir
    ve yasaklarına boyun eğmek; böylece evrenle ve fıtratla uyum içinde olmaktır.
    Vahyi ilim kaynaklarından kabul etmedikleri için bilim, câhiliyye düzenlerinde
    bir put haline dönüşmüş, cehalete de bilim maskesi takılmıştır. Doğar doğmaz
    kulaklarına ezan ve kaamet okuyup güzel isim koymakla çocuğun dünyadaki
    eğitimi fiilen başlamış olur. Öğretmeye başlama yaşı da çocuğun konuşmaya
    başladığı ilk zamandır. Çocuğa ilk öğretilecek şey, iman ve tevhiddir. Eğitimin
    amacı; Fıtrata ters düşmeden Rabb’in öğretileri doğrultusunda Allah’ı ve
    kendini tanıyıp yaratıcısına kulluk yapmak, İslâm’a tâlip olmak ve Kur’an
    ahlâkıyla yaşamaktır.
    “Hatırla ki, Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi.
    Onlar: ‘Biz hamdinle seni tesbih ve takdis edip dururken, yeryüzünde fesat
    çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da
    onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi. Allah Âdem’e bütün isimleri
    öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz,
    şunların isimlerini bana bildirin’ dedi. Melekler: ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan
    tenzih ederiz, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur. Şüphesiz
    alîm ve hakîm olan ancak sensin’ dediler.” 418
    İnsan öyle bir varlıktır ki, melekler bile insanın tüm sırlarını çözemez,
    insanın sadece bazı belirli yönlerini tanıyabilirler. Sadece yaratıcısı, ondaki
    sırlardan tümüyle haberdardır.
    “Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden
    haberdardır.”419
    Melekler insanla ilgili sayfanın sadece bir tarafını görüp okumuşlardı.
    Diğer yönlerinden haberleri yoktu. Bildikleri yanlış değil; doğruydu. Doğruydu
    ama eksikti. Allah, onların göremediğini görüyor; “sizin bilemeyeceğinizi ben
    bilirim” diyordu. Allah’la melekler arasındaki konuşmada, insanın psikolojik
    yapısında iki manevî çekirdeğin tesbitini görüyoruz: Bunlardan ilki, halifelik;
    418] 2/Bakara, 30-32
    419] 67/Mülk, 14
    - 156 -
    Allah’ın eğitmesi sayesinde meleklere bile üstünlük. Diğeri ise ifsat ve kan
    dökme eğilimi; Rabbin talimatları doğrultusunda eğitilmezse bozgunculuğa
    meyletmesi.
    İlk eğitim metodu, öğretme tarzında başlamıştır. İlk ve gerçek anlamıyla tek
    öğretici Allah’tır. O’nun öğrettiklerinin dışında kimsenin bilgisi yoktur. Hz. Âdem’e
    Allah tarafından eşya ile ilgili bilgiler verilir. Âdemoğluna da ilim için potansiyel
    fıtrat, hilafet ve güzel yaratılış vermiş, dolayısıyla tüm insanlığın eğitimini Allah
    üstlenmiştir. Onlara ilim ve terbiye ile sürekli rablik yapmış, insanlardan da rab
    olarak sadece kendisini kabul etmelerini istemiştir. Tüm âlemlerin olduğu gibi, tabii ki
    insanların da terbiyesini, eğitimini üzerine almış, Rabliğini kesintisiz sürdürmüştür.
    İnsanları İslâm fıtratı üzere yarattığı, ilim elde etme araçları olan duyu organları ve
    akledecek kalp verdiği gibi; gerçek ve örnek öğretmenleri, esas öğrenilmesi gereken
    vahyi öğretmek için göndermiştir:
    “Kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size
    Kitab’ı ve hikmeti ta’lim edip bilmediklerinizi size öğreten bir Rasûl gönderdik.” 420
    Eğitimi, peygamber düzeyinde ele aldığımızda tebliğ kavramı karşımıza
    çıkar. Böylece öğretim de eğitimin içine girmektedir. Tebliğ, hem eğitimi ve
    hem de öğretimi içine alır.
    Rasûlullah, bir gün mescidde iki halka görür: Birindekiler zikir ve ibadetle
    meşguller; ötekiler ilmî meseleler müzakere ediyorlar. İbadet halkası için:
    “Bunlar, Kur’an okuyorlar ve Allah’a duada bulunuyorlar, Allah’ın rızasını
    talep ediyorlar. Dua ve arzularını Allah dilerse kabul eder ve verir, dilerse vermez.
    Öbür halkadakilere gelince, onlar fıkıh ve ilim öğreniyorlar ve bilmeyenlere
    de öğretiyorlar. Bunlar daha üstündür. Ben de zaten bir muallim olarak
    gönderildim.” 421
    Ta’lim mesleğinin en üstün görev olduğunu ve bir nevi peygamberlik mesleği
    olduğu şu hadisle de te’yid edilir:
    “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak para pul
    bırakmazlar; ilim bırakırlar.” 422
    Eğitime başlama yaşı konusunda farklı tavırlar söz konusudur. Temyiz yaşı,
    altı yaş, dört yaş, çocuğun konuşmaya başlama aşaması... Pedagoji tarihinden
    günümüze yaklaştıkça araştırmalar, sıfır yaşa kadar gelmiştir. Bazı çağdaş İslâm
    eğitimcileri de, irsiyet ve tohum-tarla ilişkisi ile çocuk eğitiminin eş seçimi ile
    420] 2/Bakara, 151
    421] Kütüb-i Sitte, İ. Canan, 1/428
    422] Kütüb-i Sitte, İ. Canan, 1/428
    - 157 -
    başlaması gerektiğini ileri sürerler. Biz, daha ileri (daha gerilere) giderek, A’râf
    sûresinde ifade edilen elest bezmiyle ilgili ayetten yola çıkarak ilâhî, Rabbânî
    eğitimin insanın dünyaya gelmesinden sonra da değil; yaratılmadan önce,
    ruhlar âleminde başladığını iddia edebiliriz.
    “Kıyâmet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin
    Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine
    şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da,) Evet (buna)
    şâhit olduk, dediler.”423
    Bu ayette açıklanan soru-cevabın mecaz değil de, gerçek anlamda olduğunu
    kabul ettiğimizde, Âdemoğlunun daha ruhlar âleminde iken, Rabbini tanıma
    eğitimi gerçekleşmiş olmalıdır ki, ilâhî soruya verdiği cevapla Allah’ı rab olarak
    kabul etmesinin arka planı tamamlanabilsin. Rableri, ruhları eğitmemiş olsa,
    onların rablerinı nasıl tanıdıkları sorusuna cevap verilemez.
    Yukarıdaki misak’ın istiâre yoluyla teşbih olduğu, dolayısıyla mecazî anlam
    taşıdığı söylenebilir. Ama, bu insan eğitimin Rab tarafından başlama tarihi
    konusunu pek etkilemez. Eğitimin tüm insanlara, babaları Hz. Âdem’in
    şahsında daha cennette iken başladığı açıktır. Ayrıca Rahman suresinde,
    Allah’ın öğretmesinin insanın yaratılışına önceliklenmesi, ta’limin
    yaratılmadan önce ifade edilmesi dikkat çekicidir:
    “Rahmân. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (açıklamayı) ta’lim etti.”424
    Zaten tüm esmâü’l-hüsnâ için olduğu gibi Rab ismi için de sınır tesbiti, belirli
    süreye tahsisi doğru değildir. Yani, eğitim anlamını da kuşatan Allah’ın Rab isminin
    tecellisi, insan için belirli bir zamanda yoktu; sonradan ortaya çıktı denilemez.
    Tüm eşyanın ismini öğreten, eşyadan yararlanma bilgisi ve halifelik yeteneği
    veren Allah olduğu gibi;425 Cennette bir ağaca yaklaşmayı yasaklayarak insanı
    irade eğitiminden geçiren de Allah’tır.426 Peygamberler aracılığıyla insanı
    vahiyle eğiten ve hidayet bilgisi veren de O’dur.427 Şükretmesi için fıtrî imkânlar,
    duyu organları ve akıl veren Allah’tır.428 Bilmediklerini öğreterek varlıklardan
    yararlanma bilgisi veren de yine Rableridir.429 Kur’an’ı ve beyanı öğreten de
    Allah’tır.430
    423] 7/A’râf, 172
    424] 55/ Rahmân, 1-4
    425] 2/Bakara, 31
    426] 2/Bakara, 35
    427] 2/Bakara, 151
    428] 16/Nahl, 78
    429] 96/Alak, 5
    430] 55/Rahmân, 2, 4
    - 158 -
    İlim veren, verdiği ilmi arttıran, bizden ilmimizi arttırması için dua etmemizi
    isteyen de O’dur:“Rabbim, ilmimi arttır, de.” 431
    İlmin Allah tarafından verildiği vurgulanır: “Kendilerine ilim verilenlerin
    üstün dereceleri vardır.”432
    Hadis-i şerifte de bu konu şöyle ifade edilir: “Allah, kim için hayır dilerse, onu
    dinde fakîh (derin anlayışlı, hükümlerin inceliğini kavrayan bilgin) kılar.”433
    Melekler ve insanlar ilmin kaynağının Allah olduğunu itiraf etmek
    zorundadırlar: “Senin bize öğrettiklerinden başka bizim ilmimiz yoktur.” 434
    İlmin, vahiyle, Allah’ın öğretmesiyle ilgisi bakımından Peygamberimiz’in
    ümmîliği435 dikkat çekicidir. Rasûlullah’ın Kur’an’da geçen ümmî vasfı,
    okuma yazma bilmeyen karşılığında kullanılmıştır. Allah’ın O’nu ümmî diye
    vasıflandırdığı halde Efendimiz’in ilmin bütün kemâlâtına sahip olması, ilmin
    vahiyle, dolayısıyla Allah’la irtibatı konusunda önemlidir. Yine, eğitimin ilâhî
    boyutuyla ilgili olarak, meleklerin insanlara öğretmeleri436 Allah tarafından
    ilim öğretilen kul437 konuları da zikredilebilir.
    Peki, ilim nedir? Kur’an’ın ilim anlayışı nasıldır? Şimdi bu sorulara cevap
    bulmaya çalışalım. İslâm âlimlerinin tanımına göre ilim: Bir şeyin hakikatini
    idrak etmek ve ma’lum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir. Bu anlayışa
    göre, yanlış ma’lûmâta ilim (bilgi) denilemez. Ebû Cehil’e, câhillerin
    atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç
    bilmemesi değil; yanlış bilmesidir. Dünya ve âhirette faydası dokunmayacak
    bilgi kırıntıları, mâlûmât yığınlarına sahip olmasına rağmen, esas bilinmesi
    gerekenleri bilmemesidir. Ve Ebû Cehil, tarihî bir kişilik olmaktan öte; her
    zaman görülen prototiptir.
    “Rabbim ilimce her şeyi kuşatmıştır.”438
    “İlim ancak Allah katındadır.”439
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden
    kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
    431] 20/Tâhâ, 114
    432] 58/Mücâdele, 11
    433] Buhârî, İlim 10
    434] 2/Bakara, 32
    435] 7/A’raf, 157, 158
    436] 2/Bakara, 102
    437] 18/Kehf, 66
    438] 6/En’am, 80
    439] 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
    - 159 -
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır.
    İmanla birleşmeyen bilgiye ilim denilemeyeceği gibi, Allah’a kalpten gelen
    saygı ve ihtiram duygularıyla O’nun emrine boyun eğmeyen kimseler de
    âlim sayılmazlar: “Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”
    440 Gerçek âlim, takvayı ve cihadı da ihmal etmeyen kimsedir. İlim, imanı
    gerektirir. Salih amel sahibi ve tabii cihad etmeyene âlim denilmez. Dolayısıyla
    âlim, ilimle mücehhez, Allah’tan haşyet duyan takva sahibi mücahid
    kimsedir.
    Yine Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde âlim, insanlara Allah’ın
    emirlerini duyurur ve O’ndan başka kimseden korkmaz.441 Bildiği doğruları
    ve hidayet yolunu ketm etmez/gizlemez.442 İlmini az bir paha karşılığında
    satmaz.443 Bilir ki dünyadaki refah, âhiret nimetleri yanında az bir paha, çok az
    bir menfaattir.444 İlmini önce kendi hayatına geçirir, yaşar; bildiğiyle amel eder,
    kafalarındaki ilimle amel etmeyenlerin durumunun kitap taşıyan merkebin
    durumu gibi olduğunu445 unutmaz. Zâlim yöneticilere hak kelimeyi (tevhidi,
    adaleti) söylemenin en büyük cihad olduğunu446 bilerek ona uygun yürekli tavır
    takınır. Kâfirlerin tâğut yolunun savaşçısı olduğunu; iman edenlerin de Allah
    yolunda savaşçı olma seçeneğinden başka tercihi olamayacağını447 bilen diliyle
    ve kalemiyle savaşçı kimliktir âlimlik.
    Peygamberlerin mirasçısı, ilmin sorumluluğunu taşıyan ve ümmete hak
    yolu gösteren, öncülük ve önderlik yapandır âlim. Câhillikten ve câhiliyyeden
    arınmış, onu tanıyan ama fikirde ve tavırda ondan uzak olan, tâğutlara boyun
    eğmeyen, Bel’am tipine benzemeyen kişidir âlim. Âlim kelimesinin, burada
    Kur’an terminolojisindeki özel anlamıyla kullanıldığı akıldan çıkarılmamalıdır.
    Yine burada ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate
    ayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen
    anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate
    dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi (vahyi) kabullenmeyen
    insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil;
    böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir.
    440] 35/Fâtır, 28
    441] 33/Ahzâb, 39
    442] 2/Bakara, 159
    443] 2/Bakara, 174
    444] 3/Âl-i İmran, 197
    445] 62/Cum’a, 5
    446] İbn Mâce, Fiten 20
    447] 4/Nisâ, 76
    - 160 -
    İlmi Gizlemek
    Âlimler, sahip oldukları ilimleri başkalarına aktarmak zorunda mıdırlar?
    Başka bir deyimle, ilmi gizlemek, kınanan ve suç sayılan bir iş midir?
    Kur’an-ı Kerim’de bu konuda yahudi ve hıristiyanlarla ilgili olduğu halde,
    hükmü müslümanları da kapsayan bazı ayetler vardır.
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti Biz kitap’da insanlara açıkça belirttikten
    sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet
    edebilenler lânet eder. Ancak, tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği
    açıklayanlar başkadır; onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çokça kabul eden ve
    çokça merhamet edenim.” 448
    “Allah’ın indirdiği kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok
    mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir.
    Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır.
    Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı,
    mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar
    dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır.
    (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir
    anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 449
    Ayet-i kerimelerin hükmü, yalnız ehl-i kitaba değil; Allah’ın ayetlerini
    gizleyen ve şer’î hükümleri açıklamayan herkese şâmildir. Çünkü ayetin ifade
    tarzı, usûl âlimlerinin de dediği gibi özel sebebe bağlı olmaksızın genel anlam
    ifade eder. Hadis-i şerif, bu konuda müslüman bilginlerin sorumluluğunu aynı
    sertlikle ifade eder:
    “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten
    bir gem vurulacaktır.” 450
    Sahabiler de bu ayeti aynı şekilde anlamıştır. Ebû Hureyre’nin şöyle dediği
    rivayet edilmiştir: “Eğer Allah’ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size hiçbir
    hadis rivayet etmezdim.” Ebû Hureyre, bundan ilmi gizleyenlerle ilgili olan ayeti
    okudu. 451
    “Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
    değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun
    üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen ma’rufla emrediyor
    448] 2/Bakara, 159-160
    449] 2/Bakara, 174-176
    450] İbn Mâce, Mukaddime 24, hadis no: 261; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2787
    451] Ebû Hayyan, el-Bahru’l-Muhît I/454
    - 161 -
    ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da: ‘Evet, ben ma’rufla
    emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim
    de, onu kendim işlerdim’ der.” 452
    Âlim, bilmeyen kalabalığa gerçek ve doğru yolu gösterici olması bakımından
    “Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir.”453 ilâhî emrine muhatap
    olan peygamberin izindedir.
    “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah’tan korkarlar ve
    O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olara Allah (herkese) yeter.” 454
    Kur’an’ın itikadda hedefi iki şey üzerinde yoğunlaşır. Bunlar: İlmî tevhid
    ve amelî tevhid’dir. Allah Rasûlü, bu iki tevhidi sağlamak için gönderilmiş,
    diğer peygamberlerin daveti de yine bunları üzerine olmuştur. Çünkü saadet,
    manevî kemal şu iki şeyden gelir: Faydalı ilim ve sâlih amel. İlmî tevhid, faydalı
    ilim; amelî tevhid de sâlih ameldir. Faydalı ilim, Allah’ı bilmek; sâlih amel de
    Allah’ın emri gereği hareket etmektir. Faydalı ilim, iman ile, Peygamberin
    haber verdiği şeyleri tasdik etmek; sâlih amel de şeriki olmayan tek bir Allah’a
    kulluk ve Rasûlü’ne itaattir ki İslâm dini de işte budur.
    Bize düşen, müslümanlığı gaye edinmek ve onu hayatın mihveri saymaktır.
    Artık bize gereken, Rasûl’ün dünyaya bıraktığı “mîras” ile kalbimizi diri
    tutmak, böylece fikrimize ve hayat yolumuza aydınlık ufuklar açmaktır.
    Üzerimize borç olan, fikrimizi ve ilmimizi Allah’ın nimeti kabul etmenin
    gereği olarak Allah yolunda kullanıp O’na fiilî şükrümüzü yerine getirmek,
    kulluğumuzu kanıtlamak. Bir hayat ki, tüm kurumları ile vahyi reddeder,
    kurumlarını, kurallarını, ilkelerini bâtıl tanzim eder ve ilim diye takdim
    edilen bilim, yalnızca yanlışın aracıdır. İnsanın övünçle, aldatıcı bir güvenle
    taşıdığı dünyada bile pek bir şeye yaramayan diploma ve etiketten ve tehlikeli
    ve faydasız bir yükten ibarettir; Artık o bilgi bir silâhtır, ama yalnızca imhâ ve
    intihar etmek için kullanılacak bir silâhtır. Bu bilgi ve onun taşıyıcıları, dalâletin
    hâmili, hakikatin katilidirler. Onlar, sırat-ı müstakimin önünde eşkiyadırlar;
    hak yolu keser, hevâya ve tâğutlara kulluğa giden yolları açarlar. İlmiyle âmil
    bir âlim olamayıp sadece bilgi taşıyıcıları olanlar da bunların değirmenine
    su taşımaktadırlar.455 Bir depremlik, bir kıyamlık canı olan ölümcül sistemi
    canlandırmak için ilmi koltuk değneği ve payanda gibi dayarlar.
    452] S. Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, hadis no: 51 (2989)
    453] 5/Mâide, 67
    454] 33/Ahzâb, 39
    455] İzmir’li İsmail Hakkı, (H. B. Çantay, K. K. Mealinden naklen, 3/1231)
    - 162 -
    16. HUTBE
    ALÂK SÛRESI IŞI ĞINDA HAYATIN ALLAH İÇIN OLMASI -1-
    Ayet :
    أ وَرَبُّكَ الْ اكَْرَمُۙ اَلذَّ۪ي عَلمََّ بِالْقَلَمِۙ عَلمََّ ? أ بِاسْمِ رَبِّكَ الذَّ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْ اِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اقِْرَ ? اقِْرَ
    الْ اِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı alâktan (aşılanmış
    yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden)
    yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu
    olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de
    ancak O öğretti.” 456
    Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek şekilde
    tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına özgü yaşamak,
    dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda) yaşamak
    demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her işte, her zamanda
    ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle Allah arasında bağ ve
    bağlantı kurmaktır.
    İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları
    olduğunu belirten Kur’an,457 baştan sona hayatın nasıl Allah için olabileceği
    sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul yönüyle ilk âyetleri
    verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın nasıl inşâ edilip Allah’a
    tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz. Şöyle ki;
    1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi
    olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan
    kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi
    için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız. Her
    işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız.458
    2- Okuyacağız; Neyi?: İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle
    tefsir ederek. Nasıl?: Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan
    değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek,
    456] 96/Alak, 1-5
    457] 51/Zâriyât, 56
    458] 96/Alâk Sûresi, 1. âyet
    - 163 -
    O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi;
    ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi) yüceltmek,
    yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında “semâ”
    kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya “bismi
    Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir. 459
    3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak
    için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak ve yaşamak
    maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda Kur’an’a
    çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların yapılması
    (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin görevidir. 460
    4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli
    olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın
    «Oku» emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en
    güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin insanı
    hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması muhtemel
    olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin
    birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki
    insicâmdan anlaşılmaktadır.461
    5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan
    da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da
    ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini nasıl
    yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden
    sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler,
    müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve
    O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç
    hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz
    yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında
    yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. İlk âyette kâfirler ve
    müşriklerle, müslümanlar arasında besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği
    sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette
    zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir. 462
    6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
    emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor,
    459] 1. Âyet
    460] 1. Âyet
    461] 1. âyet
    462] 1. âyet
    - 164 -
    saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil, Allah’ın;
    vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi okumayı değil;
    şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını, eğlenceyi
    okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde değil, ilk
    üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki okuma açısından
    da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı
    olacağı gibi okumaktır 463
    7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı
    kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini
    değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının
    zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi
    yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor. 464
    8- “Alâk’tan, Aşılanmış, Asılı, Yapışkan Bir Hücreden Yaratılmak”: İslâmî
    hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark etmedediği güvenli bir yere
    yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşıncaya kadar
    o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine benzer cemaat
    çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan gelecek olumsuz
    etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla neticeye ulaşmak için,
    hayırda yarış içinde olması, Aynen 300 milyon spermin yumurtayı döllemek
    için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki tohum gibi… Bir buğday
    başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için
    hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi,
    çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında uzunca çile çekmesi... Yarılıp/
    yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır; ölme yok olma değil; daha güzel
    bir hayata dirilme olduğundan değişmesi, başak olması gerekir. Sonra küçücük
    buğday başağı, yumuşacık taze bir ot şeklinde olmasına rağmen sert toprağı
    deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa,
    yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de
    direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş,
    yerine 70’den 700’e kadar çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan
    geçen buğday dânesi, bir ölür, yüz dirilir.465 Şehidler de başak gibidir, bir
    ölür, bin dirilir. Canlı şehid kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de
    ölümden korkmadığını gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak
    aynı berekete sebep olurlar. 466
    463] 1. âyet
    464] 1. âyet
    465] 48/Fetih, 29
    466] 2. âyet
    - 165 -
    9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde gayret
    ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası sevgidir.
    Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla büyür. O
    sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur. 467
    10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan,
    yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra gelen
    insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın yaratılışını
    araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması gerektiğine
    işaret ediyor. 468
    11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak
    gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun embriyona
    dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini müstağnî görerek
    tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura kapılması ne kadar tuhaftır?
    İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini görüp bildiği halde, nasıl
    olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı müstağnî tavırlar takınarak kulluktan
    kaçınır?469
    12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı
    olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini ve
    rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır.
    Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak ibâdet ve
    itaate dört elle sarılmalıyız. 470
    13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin
    devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir sudan
    yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer insanlarla
    eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak gerekir. 471
    14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan,
    kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
    okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
    dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler
    olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı olduğu
    ve enfüsünde bulunan âyetlere472 vurgu yapıldığı için, ayrı ele alırsak; birbiriyle
    467] 2. âyet
    468] 2. âyet
    469] 2. Âyet
    470] 2. âyet
    471] 3. âyet
    472] 41/Fussılet, 53
    - 166 -
    tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen üç kitabın olduğu;
    bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir metinden veya yazı olmasa
    da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu
    sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin
    ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere
    okunması gereken kitapları hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde
    okumamız isteniyor. Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,473 ağır ağır, tane
    tane,474 anlayarak,475 düşünerek,476 dersler çıkararak,477 yaşama gâyesiyle478 ve
    öğrendiklerimizi paylaşma479 arzusuyla okumamız emrediliyor. 480
    15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın
    hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna fıtrat olarak,
    yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama bunlar bilgisayarlara
    yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi levhaları ya da paket
    programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim elde edecek, vahyi
    anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”le vurgulandığı şekilde
    ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan yararlanacak özellikler verdi.
    Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme (beyin) ve duyumsama (kalp) yolu
    ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı insanın nefsine takvâ ve fücur
    olarak iki farklı özelliği, yani kötülük ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip
    veren481 Allah, sonsuz rahmetiyle insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy”
    göndermiştir. Vahyin hidâyeti, rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye
    ulaşılamayacaktır. 482
    16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim
    aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar
    yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması,
    ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir. 483
    17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar
    arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı
    kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan
    473] 73/Müzzemmil, 2-6, 20
    474] 73/Müzzemmil, 4
    475] Bk. 12/Yûsuf, 2
    476] Bk. 38/Sâd, 29
    477] Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    478] Bk.7/A’râf, 3
    479] Bk. 51/Zâriyât, 55
    480] 3. Âyet
    481] 91/Şems, 8
    482] 3-5.âyet
    483] 4-5. âyet
    - 167 -
    okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü
    okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların
    ilerlemesinde,
    uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde
    esas teşkil etmektedir. 484
    18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak için,
    insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle
    şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla üstün
    gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır. İlmin
    kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan,
    yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi insana ihsan
    ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir. “Rabbin
    nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.” Yani Allah,
    insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da, kalemle ona
    yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan Allah tarafından
    öğretilmesi,
    ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında mûcizesinin
    isbâtı için daha elverişli ve hücceti
    için de daha güçlü olmuştur. 485
    19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah, ibâdetlerini
    yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir. Müslümanların,
    kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması; yeryüzünde sahiplik
    iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket etmesi icap etmektedir.
    Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların Allah’ın kendisine ikrâm
    edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten
    kendisine destek gelecek umuduyla azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması;
    böylece azgınlaşması sözkonusudur. Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı
    haber vermiştir: Kendisini müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve
    azgın birisi olur. Okumak ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar.
    Kendisini Allah’a muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi
    azgınlaşır ve O’na âsi olur. 486
    20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın
    yergisine delâlet ediyor.
    Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan,
    maldan uzak durmak için bu yeterlidir. 487
    484] 4-5. âyet
    485] 4-5. âyet
    486] 6-7. âyet
    487] 6-7. âyet
    - 168 -
    17. HUTBE
    ALÂK SÛRESI IŞI ĞINDA HAYATIN ALLAH İÇIN OLMASI -2-
    Âyet :
    أ وَرَبُّكَ الْ اكَْرَمُۙ اَلذَّ۪ي عَلمََّ بِالْقَلَمِۙ عَلمََّ ? أ بِاسْمِ رَبِّكَ الذَّ۪ي خَلَقَۚ خَلَقَ الْ اِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ اقِْرَ ? اقِْرَ
    الْ اِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ
    “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.
    Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana
    bilmediği şeyleri öğretti.”488
    21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu, her
    insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini haber
    vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını dizginlemesi
    ve sorumsuzluğunu
    durdurması için öğüt vermiştir. O’ndan geldiğimiz gibi, son
    dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a dönüp O’na hesap verileceğinin
    bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir.489
    22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına
    mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel olmak
    isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar ortaya çıkan
    ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları namazdan ve
    onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan tâğîler ve tâğutlar
    çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek zorundayız.490
    23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle
    ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl
    taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu
    mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele
    olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların cezasının
    Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara kesinlikle itaat
    etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir. Tâğut ve
    zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ olduğu vurgulanmaktadır.
    Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak arasında yine ciddi bir bağ olduğu,
    bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu anlaşılmaktadır. 491
    488] 96/Alâk, 1-5
    489] 8. âyet
    490] 9-10
    491] 9-10, 19
    - 169 -
    24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine,
    müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci
    şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde
    cezasını çekeceği vurgulanıyor.492
    25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde, dosdoğru
    yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla yetinmez;
    çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten sakınmadır ve Allah’a
    isyandan kaçınmadır.493
    26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in
    peygamberliğinden bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci
    ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle onun
    Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden kulu
    örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş oluruz.494
    27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi,
    bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor.
    Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata müdâhale
    etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza müdâhale
    edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi onların tepkilerine
    rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz.495
    28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı)
    yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araştırma
    ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O, azgınlığın
    sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır.496
    29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse
    bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı Rabbinin
    kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi bu kadar
    isyan içinde bulunabilir mi?497
    30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah devreye
    girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara Allah yardım
    edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı; yaptığının yanına kâr
    kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu, âhiret hayatı vardır. Orada
    İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle cezalandırılacaktır.498
    492] 11-12. âyet
    493] 11-12. âyet
    494] 11-12. âyet
    495] 11-12. âyet
    496] 13. âyet
    497] 14. âyet
    498] 15-16. âyet
    - 170 -
    31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden
    kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla, ilkeleriyle,
    düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği şahsa
    karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe bir kimseye
    en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek anlamda güç
    ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim Allah’tan mahrum
    o neye sahip? 499
    32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a isyan
    edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı,
    onlara tâviz verilmemelidir. 500
    33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na
    yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır.
    Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir.
    Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve yasakları
    karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak emredilmiştir.
    Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak için secdeye
    kapanmalıdır. 501
    Nüzûl Ortam ı ve Biz
    Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
    uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
    istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış tarzı
    ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
    Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
    kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
    Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla
    sıkılarak gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
    tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
    kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
    konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
    olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
    Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
    vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
    499] 17-18. âyet
    500] 19. âyet
    501] 19. âyet
    - 171 -
    vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
    Bu kısa sûre, “nereden geldik502, nereye gidiyoruz503 ve ne durumda olmalı,
    ne yapmalıyız?”504 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
    vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
    Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun rızâsı
    için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip kime isyan
    etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz gerektiğini bize
    bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin nasıl azgınlaşıp
    tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber vermektedir.
    Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
    yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından da temel
    teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak.
    Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor.
    Bizi bu şekilde yetiştiriyor.
    “Oku ” Emri Aktif Bir Hareket Çağr ısıdır!
    Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar,
    sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla
    okumak”, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve
    mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her işte
    Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır
    ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda, tuğyâna ve
    istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu sebeple, Yaratan
    Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki her beşere, her çeşit
    beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere meydan okuma
    sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden “Oku” emri aktif bir hareket
    çağrısıdır.
    “İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası olarak
    vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’ demek;
    kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk bilincini
    kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin yalnızca
    O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her davranışı ile
    seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için hayata taşıması
    502] Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
    503] Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
    504] Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek, müşriklere
    itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
    - 172 -
    demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve yalnızca Allah’a
    kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan çıkarmak, ortadan
    kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara karşı çıkmak,
    onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye girişmektir. Bu da,
    elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden
    itibaren hem kulları arasından seçtiği elçisine hem de tüm insanlara hayata
    doğrudan müdâhale eden bir okuma biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir.
    Bu durumda, Allah’ın kayıtsız şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere
    ve o düzenlerde kendi egemenliğini ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan
    yapılmayan her okuma biçimi eksik kalacaktır.”
    Vahiy , Hayata Müdâhaledir !
    Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza
    karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden besleniyorsa, o
    halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir. Bireyselleşen, sosyal ve
    siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini rahatsız etmeyen,
    istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan okuma biçimleri; ilk
    mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu terk etmektir. Oysaki mü’min
    kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda peygamberlerin vârisidir. Bu
    hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır. O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata
    okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah
    bilinciyle mücâdele etmektir. Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren,
    kendi egemenliklerini zorbalıkla dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi
    sunan güçlerin devrilmesidir… Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip
    olursa olsun, meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar
    için gayr-i meşrûdur.
    Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her türlü iktidar
    biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise, bu iktidar
    mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî hesabın
    görüleceği gündür.
    “Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına
    gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk”tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla da
    bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar
    yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla yaratma
    gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve hüküm koyma
    yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi gerekli kılar.
    Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir demektir.
    - 173 -
    “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah,
    ne uludur!”505
    Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı
    Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur.
    “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na
    döndürüleceksiniz.”506
    “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her şeyin
    yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”507
    Bu gerçeği kabul etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir,
    istikbardır, küfür ve zulümdür…
    505] 7/A’râf, 54
    506] 36/Yâsin, 22
    507] 6/En’âm, 102
    - 174 -
    18. HUTBE
    KUR’ÂN-I KERIM’DE İLIM, KALEM VE YAZMA
    Âyet :
    أْ وَرَبُّكَ الْ اَكْرَمُۙ اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ عَلَّمَ الْ اِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ ? اِقْرَ
    “Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir. O, kalemle (yazmayı)
    öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.” 508
    Kur’ân-ı Kerim’de “ilim (ılm)” kelimesi ve türevleri toplam 854 yerde
    zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde
    kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. Yazmak
    anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir.
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği önemi
    gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek için
    bir rahmet olduğunu ifade ediyor.509 Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor.510
    Bilenlerle
    bilmeyenlerin bir olmayacağından,511 Allah’tan en çok âlimlerin
    korkacağından,512 iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin
    yükseleceğinden513 bahsediyor. “Rabbim ilmimi artır, de” 514 âyetiyle de
    mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak ilmi, amaçsız bir
    şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını
    olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma
    aktarılmasını
    da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
    “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” 515
    “Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” 516
    “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi.
    Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat
    çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da
    508] 96/Alâk, 3-5
    509] 7/A’râf, 52
    510] 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
    511] 39/Zümer, 9
    512] 35/Fâtır, 28
    513] 58/Mücâdele, 11
    514] 20/Tâhâ, 114
    515] 68/Kalem, 1
    516] 16/Nahl, 43
    - 175 -
    onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.”517 “Allah Âdem’e bütün isimleri,
    (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları önce meleklere arz
    edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini Bana bildirin’ dedi.”518
    “Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif
    ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm
    (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak Sensin’
    dediler.” 519
    “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” 520
    “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
    çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan
    yüklendi. Doğrusu o çok
    zâlim, çok câhildir.” 521
    “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza pişman
    olursunuz.”522
    “Utanmalarından
    dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sanır.
    Sen onları
    simalarından tanırsın.” 523
    “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden tevbe
    edenlerin tevbesidir.” 524
    “Sizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini
    ıslah ederse...” 525
    “Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın
    ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” 526
    “Bir zamanlar Mûsâ kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder
    dedi. ‘Bizimle
    alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden
    olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi” 527
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde sakın
    câhillerden olma?” 528
    517] 2/Bakara, 30
    518] 2/Bakara, 31
    519] 2/Bakara, 32
    520] 16/Nahl, 78
    521] 33/Ahzâb, 72
    522] 49/Hucurât, 6
    523] 2/Bakara, 273
    524] 4/Nisâ, 17
    525] 6/En’âm, 54
    526] 16/Nahl, 119
    527] 2/Bakara, 67
    528] 6/Enâm, 35
    - 176 -
    “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 529
    “O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden
    olmamanı tavsiye ederim.” 530
    “Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
    ve câhillerden
    olurum dedi.” 531
    “...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çokları
    cehâlet segiliyor.” 532
    “Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı
    yap!’ dediler. Musa,
    ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’
    dedi.” 533
    “...Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine
    kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” 534
    “De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 535
    “...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine laf attığında
    ‘Selâm!’ derler.” 536
    “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 537
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 538
    Hadi s-i Şeriflerde Okuma , Yazma ve İlim
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
    yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
    tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta
    su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet
    eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
    üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne
    de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır. Kim ilmi
    almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 539
    529] 6/En’âm, 80
    530] 11/Hûd, 46
    531] 12/Yûsuf, 33
    532] 6/En’âm, 111
    533] 7/A’râf, 138
    534] 11/Hûd, 29
    535] 20/Tâhâ, 124
    536] 25/Furkan, 63
    537] 39/Zümer, 9
    538] 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
    539] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
    - 177 -
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
    dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 540
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim
    öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 541
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen senin
    için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden
    çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen
    (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 542
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 543
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
    daha lâyıktır.” 544
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
    ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa
    rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 545
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
    kılar.”546
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
    aldatmak) tan daha zordur.” 547
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri âlim (ilimle
    çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine Rasûl-i Ekrem:
    “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede olanınıza
    üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin
    ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
    şey) öğreten kişiye dua ederler.” 548
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
    kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden sâlih
    evlâttan kesilmez.”549
    540] Tirmizî, İlm 2
    541] İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    542] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    543] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, c. 2, s. 400
    544] Tirmizî, Kitabu’l-İlm, 19, hadis no: 2827
    545] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    546] Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-221
    547] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    548] Tirmizî, Kitabu’l-İlim 19, hadis no: 2825
    549] Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
    - 178 -
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan,
    doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” 550
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
    kıyamet alâmetlerindendir.” 551
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
    câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
    bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa
    düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 552
    “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer.
    Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya
    doyurur ve çayırda bol ot yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar,
    gölcük olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri
    içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit
    toprağa isabet eder ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir.
    İşte Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve
    ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu
    vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini
    kabul etmeyen kimse böyledir.” 553
    Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
    (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
    “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada hazır
    bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin.
    Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş
    olur.” 554
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği önemi
    gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek için
    bir rahmet olduğunu ifade ediyor.555 Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor.556
    Bilenlerle
    bilmeyenlerin bir olmayacağından,557 Allah’tan en çok âlimlerin
    550] Tirmizî, Kitabu’d-Deavât 68, hadis no: 3711
    551] Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    552] Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    553] Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu’l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    554] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    555] 7/A’râf, 52
    556] 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
    557] 39/Zümer, 9
    - 179 -
    korkacağından,558 iman edenlerle, kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin
    yükseleceğinden559 bahsediyor. “Rabbım ilmimi artır, de”560 âyetiyle de
    mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak ilmi, amaçsız bir
    şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını
    olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma
    aktarılmasını
    da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
    Kur ’an ’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
    konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
    tekrar girmeden eğitime yönelik
    teklif ettiği ilkeleri de kısaca
    ortaya koymak gerekir. Çünkü İlâhi kitap, insanın
    eğitimini
    belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok
    genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
    insan düşüncesine
    bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören İlâhi vahiy;
    bilmeden konuşmayı,561 yapmadıklarını
    söylemeyi562 yasaklıyor; insanın
    bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.563
    Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu
    tutmuyor.564 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini
    doğru orantılı olarak
    görüyor. Kolaylaştırmayı emrediyor,
    zorlaştırmayı çirkin buluyor;565 yumuşak
    muâmeleyi emrediyor,566 muhâtabın seviyesine
    göre ve anlayacağı bir dille
    öğretilmesi gerektiğini öneriyor.567 Affedici olmayı, ceza
    ve sert muameleye
    tercih ediyor. 568
    Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,569 hedefi olmayan salt bir eğitim
    kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefleri
    gözönünde bulunduruyor,
    fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor.570 Bu
    nedenle inançlı ve Allah’ı merkeze alan bir eğitim ve öğretim öneriyor,571 seküler
    558] 35/Fâtır, 28
    559] 58/Mücâdele, 11
    560] 20/Tâhâ, 114
    561] 3/Âl-i İmran, 66
    562] 61/Saff, 2
    563] 62/Cum’a, 5
    564] 17/İsrâ, 15
    565] 22/Hacc, 78
    566] 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    567] 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    568] 57/Hadîd, 199
    569] 5/Mâide, 101, 102
    570] 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    571] 96/Alak, 1
    - 180 -
    ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.572 İnançlı bir eğitimde, ferdin ve âlemin,
    kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidî bir
    dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor.573 Bu tevhidî bilinçle Allah’tan başka
    kimseden
    korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet
    yetiştirmeyi amaçlıyor.574
    Yöntem olarak telkin, soru-cevap,575 tartışma,576 tekrar, kıssa, meseller
    ve örneklemeye sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve
    kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.577 Tümden gelim ve tüme
    varım metodlarının her ikisini de kullanıyor.578
    572] 38/Sâd, 26
    573] 17/İsrâ, 44; 13/Ra’d, 16
    574] 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    575] 26/Şuarâ, 70-75
    576] 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    577] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    578] 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    3. BÖLÜM
    ÖZEL GÜNLER: RAMAZAN VE
    BAYRAM
    - 182 -
    19. HUTBE
    RAMAZAN AYI, DIĞER AYLARDAN NEDEN FARKLIDIR?
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).”579
    Hoş geldin Ramazan, gerçekten özlemiştik seni. Hoş geldin Kur’an ayı,
    Kur’an’ı yeniden gönüllerimize, yaşayışımıza, evimize, işimize, aşımıza, en
    sonunda da devlete hâkim kılmak için yeniden sindire sindire okuma niyetiyle
    hoş geldin güzel ay.
    Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan nedir? Ramazan’ın özelliklerini
    sayarak diğer aylardan farkını anlamaya çalışalım: Ramazan, oruç ve az yeme
    ayıdır. Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır. Teravih başta
    olmak üzere nâfile ibâdetlerin daha çok yapıldığı ibâdet ayıdır. Zekât ve fıtır
    sadakasının verildiği bereketli bir aydır. Fakirlerin hatırlanıp gözetildiği
    cömertlik ayıdır. Şeytanların ve şeytânî arzuların bağlandığı rahmet ve mağfiret
    ayıdır. Kötü alışkanlıkların terk edilip iyi alışkanlıklar edinilmeye çok müsait bir
    aydır. Ramazan, bir okuldur. Ama, Kur’an onu, bütün bu özelliklerinden başka
    bir özellikle tanıtıyor. Bunlar doğrudur, ama Ramazanı Kur’an’ın tanıttığı gibi
    tanıtmaya yetmez. Rabbimiz onu bize Kur’an’ın indirildiği ay olarak tanıtıyor.
    Evet, Kur’an’a göre Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim ayı
    olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.
    “Ramazan ayı ki, insanlara dosdoğru yolu gösteren ve hakkı bâtıldan ayırma
    ölçüsü ve hidâyet için belgeler içeren Kur’an onda indirilmiştir…”580
    579] 2/Bakara, 185
    580] 2/Bakara, 185
    - 183 -
    Ramazan ayının değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda
    indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan
    hayırlı olduğuna göre,581 Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir
    gün de, bin aydan daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece
    Kur’an’a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak
    okuyup hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün
    yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında
    bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de
    bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün
    olur.
    Değeri Kur’an’dan kaynaklanan Ramazan, Kur’an’dan daha çok
    önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi
    olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu
    benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).”582
    Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece
    bizim için Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün
    Ramazan’dır. Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını
    bilmeyen, susuzluğunu gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına
    yerleştir(e)meyen kimseler için hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bin dört yüz
    yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri
    suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
    devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan
    az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele
    o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci)
    görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
    araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını
    sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin
    hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye
    ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması,
    581 97/Kadr, 3
    582] 25/Furkan, 30
    - 184 -
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı
    Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu
    Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi
    bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna
    dönüşmemekte, vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en
    dindarları, formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
    anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde
    okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu
    zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
    bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk etmekten, onu süslü kabının içinde
    mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanların Ramazan’dan alacakları pay, en fazla
    açlık olacaktır.
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her türlü
    uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol okuyalım;
    ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak
    için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat, Peygamber’siz hayat,
    hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan: “Ey iman edenler! Hayat
    verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun, onların
    emrine icâbet edin.” 583
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
    yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
    ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en çok tatbik
    etme yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız
    olmak çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
    yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
    yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
    her istirahatımızın önüne geçmeli. Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an
    583] 8/Enfâl, 24
    - 185 -
    insanı olmalıyız. Ahlâkımız Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı
    hedeflemeliyiz.
    Kur’an ve Ramazan aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
    Ruhumuzun, iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına
    gösterebilecek şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı,
    yattığımız yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/
    ayakta ölmeye çalışmalıyız.
    Ramazan ayı, mü’minler için bir eğitim ve öğretim ayıdır. Bu ay, ibâdetler
    ve hayırlar için özel ve verimli bir aydır. Kur’an’ın indirilmeye başlandığı bu
    aydaki bu hâtırayı ebedîleştiren İslâm Dini, inandıkları Kur’an’ın sunduğu
    hayat düzenini yaşayabilmeleri için, mü’minlerin muhtaç olduğu bedenî ve
    ruhî eğitimi bu feyizli aya tahsis etmiştir. Ramazan ayını incelediğimizde, onun
    dünyamızın amelî eğitim yaptıran çok güçlü bir mektebi olduğunu görürüz. Bu
    yüce mektebin namaz, oruç, fıtra, Kur’an okumak ve dinlemek, çok çok zikir
    yapmak gibi müfredâtını uygulayan, geçmiş on bir ayın muhâsebesini yapan ve
    gelecek on bir aya bedenen ve rûhen hazırlanan ve böylece İslâm Dininin hayat
    düsturlarını yaşama coşkusuyla dolan mü’minler Yüce Mevlâ’mızdan rahmet
    ve rızâ diploması alırlar. Ramazan okulunda arzedilen bu olumlu neticeyi
    alabilmek için Ramazan eğitiminin tek hedefi, mü’min hayatının biricik gâyesi
    olan ibâdetlerle, ciddî bir İslâm insanı olarak kaynaşmak lâzımdır.
    İbâdet; Yüce Rabbimizin namaz, oruç, zekât, hac, Hakk’a çağrı, mü’minlerle
    beraberlik, adâlet ve cihad gibi her bir emrini uygulamaktır. Peygamberimizin
    öğütlediği af, merhamet, tevâzu, sevgi ve saygı gibi ahlâkî güzellikleri yaşamaktır.
    Fâiz, zinâ, içki, kumar, bencillik, zulüm, riyâ ve yalan gibi İlâhî yasaklardan
    sakınmaktır. Hayatının her bir safhasında gerçekleştirmekle emrolunduğu
    ibâdet hayatını mü’min, özellikle Ramazan ayında tabiîleştirecektir. Dinimizin,
    tatbik etmediği emirlerini îfâ etmek, kaçınmadığı yasaklarından sakınmak
    için nefsini kontrol altına alarak ciddî bir eğitime tâbi tutacaktır. Ramazan bir
    eğitim ayı olduğu için, çeşitli kusurları ve faydasız alışkanlıkları olan mü’minler
    bu mübârek ayı nefisle cihad mevsimi bilmelidirler. Her çeşit haram ve kötü
    alışkanlıklardan kaçınma ve ihmal ettikleri İslâmî görevlerini yeniden hayata
    geçirme hususunda nefsiyle sıkı bir savaş vermelidirler.
    Hayat nizamı olan Kur’an’ın Peygamberimize indirilmeye başlandığı
    Ramazan ayında mü’minler, nefislerine Kur’an terbiyesini tatbik etmelidir.
    Nefislerini fiilen Kur’an hayatına intibak ettirirken Kur’an’la fikrî bağlarını
    geliştirmeye çalışmalıdır. Peygamberin sünnetini izleyerek Ramazan ayında
    özellikle Kur’an’ı okumaya, dinlemeye, anlamaya, yaşamaya önem vermelidir.
    - 186 -
    Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar olarak Kur’an
    âyetlerini bu Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı,
    dinlemeli ve üzerinde tefekkür etmelidir. Ramazan ayı, her şeyden önce Kur’an
    ayıdır, her dönem ve her yerdeki müslümanlar açısından böyle kabul edilmeli
    ve gereği yapılmalıdır. Kur’an okumasını bilmeyenler, Ramazan gecelerini bu
    öğrenime ayırmalıdır. Kur’an okumasını bilenler de Kur’an’dan dersler tâkip
    etmeli, fakat yalnız yüzünden okuma ile yetinmemelidir. Kur’an mealleri ve
    tefsirleri veya Kur’an âyetlerini açıklayıcı değişik konulardaki mûteber eserleri
    okumalı, vakitlerini değerlendirmelidir. Öz ifâdeyle Ramazan, mü’minler için
    bir eğitim ayı olduğu gibi bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Günümüzde Ramazanlar, dinî ve mânevî özelliklerinden soyutlanarak
    folklorik planda hayata yansıtılmaktadır. İnsanımızı yönlendiren düzen ve
    kurumları, belediyeler ve özellikle medya Ramazanı “ibâdet ve mâneviyât
    ayı” olmaktan çıkarıp eğlence ayı olarak değerlendirmektedir. Ramazan
    çadırları konser salonu görevi de yapmakta, müzik parçaları bu ibâdet ayında
    teravihlerdeki salevatları bastırmaktadır. Televizyonlar, diğer zamanlardan
    daha fazla eğlenceye, tiyatromsu şeylere, ortaoyunu ve kuklalara... yer
    ayırmaktadır. “Ah eski Ramazanlar!” Sanki asr-ı saâdetteki her ânı ibâdet
    coşkusuyla değerlendirilen Ramazanları hasretle hatırlayıp ona özenmektedir
    bunu söyleyenler. Hayır, bu güzel arzudan değil bu nostaljik iç geçirmeler...
    Ya niçin, Lâle Devrinden sonra ve özellikle Tanzimatla birlikte yabancı ve
    yabancılaşmış insanların Direklerarası gibi eğlence mekânlarındaki gayr-i
    İslâmî faşingleri, festivaller, câhilî örfler, lüks ve isrâfa âit hâtıralar ve onları
    canlandırma gayretleri; Rum ve Ermeni şarkıcıların bozuk şive ve bozuk
    ahlâkla icat ve icraatları olan kantolar ve bayağı ve de cıvık eğlenceler için... Bir
    de Ortaoyunu ve meddah...
    Açlık ve sabır ayı olan Ramazan, halk açısından tıkınma ayıdır. Günler
    öncesinde piyasa canlanır, koşturmacalar başlar, gıdalar Ramazanda midelere
    havâle edilmek için evlere yığılır, depolanır. Kadınlar, Kur’an okumaya ve nâfile
    ibâdete, kültürlerini arttırmaya vakit ayıramasınlar diye mutfaklara hapsedilir;
    yağlılar, börekler, çörekler, Ramazan yemekleri adı altında bitmeyen uğraşlarla
    meşgul edilir. Medya “Ramazan Yemekleri” ve “Yemek Târifleri” programları
    yapar. “Oruç kafası” diye nitelenen sinirlilik, acelecilik, iftar öncesi telâş ve
    özellikle trafikteki keşmekeşlik ve kazâ yoğunluğu... Tek kelimeyle sabırsızlık
    ve stres. Sebep de “oruç kafası!” Oruç insanda sabır kapılarını sonuna kadar
    açar, açlık da insanı olgunlaştırırken insanımız bırakın oruç tutmayı hakkıyla
    yerine getirmeyi, aç bile kalamamış, akşam tıka basa yedikten sonra sahurda da
    - 187 -
    gün boyu hazmedilemeyecek yağlı ve hamur işleriyle kilo artırmaya çalışmıştır.
    Buna rağmen sinirlenmenin ve sabırsızlığın suçu oruca yüklenir, bir ibâdete
    hiç bağdaşmayacak kadar çirkin ve yalan şekilde iftirâ atılır. Ramazanda daha
    bir tembellik ortaya çıkar, uyku ve uyuşukluk ile, geyik muhabbetleriyle, işi
    rolantiye alıp boş vakitle geçirilir zamanlar. İtikâf yoktur, hatta adını bile
    telaffuz etmekte zorlanır halkımız. Câmi cemaatine anket yapılsa, “İtikâf
    nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de uygulayanlar hemen hiç
    bulunmayacaktır. Mukabeleye meal ve hele tefsir hiç katılmayacak, tefekkür ve
    kültürel çalışmalar Ramazan’da da artmayacaktır.
    Kapitalist işverenler, ağır işler vermeye, işçisini ezip sömürmeye
    Ramazan’da da devam edecek, mesai ayarlamasına gitmeyeceklerdir. Laik
    düzenin, Ramazanda ayrıcalık göstermesi beklenmemelidir tabii; o yine
    askerlere, memurlara, okullardaki öğretmen ve öğrencilere iftar saatine uygun
    ayarlamalara, Ramazanın mânevî yapısına uygun düzenlemelere gitmeyecektir.
    Halbuki Ramazan, her şeyden önce Kur’an ayıdır, tefekkür ve muhâsebe
    ayıdır, diriliş ve devrim ayıdır, arınma, yenilenme ayıdır. İlim ve kültürle
    değerlendirilen, ibâdeti günün ve gecenin her dakikasına yayma gayreti
    gösterilen, mânevî özelliklerin, takvâ, sabır ve tevbenin öne çıktığı aydır.
    Namazlarını aksattığından mü’min olduğu tartışılabilecek kişinin, Ramazanla
    iman tazeleyip namazlı mü’min hale geleceği, namazlıların, namazı huşû ile
    ikame etmeye ve nâfile ibâdetlere alışabileceği bir ortamdır. Evet, Ramazan
    güzel alışkanlıkların edinileceği aydır. Terâvihler, nâfile ibâdetlere, sahurlar
    teheccüd saatinde kalkıp gece namazına alışmak için büyük bir fırsat olduğu
    gibi, mukabeleler, Kur’ansız ve Onun anlaşılması ve yaşanması için gayretsiz
    günün geçirilmemesi gerektiğini öğretir, alıştırır.
    Giderek dünyevîleşen, bireyselleşen insanımızın unutmaya yüz tuttuğu
    ikrâmı, misafir ağırlamayı, infakı hatırlatır ve yeniden alışkanlık haline getirtir
    Ramazan; iftarlarla, sadaka-i fıtır ve zekâtlarla bu ayda fakirlere ekstra yapılan
    yardımlarla... Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz bir
    fırsattır. İçkiciler bile Ramazanda içmez veya çok azaltır. Cehennem kapıları
    kapandığı gibi, meyhane ve kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da
    Ramazanda kilit vurulur. Bir mü’min açısından Ramazan, hâlâ sigara gibi kötü
    alışkanlıkları varsa, sabahtan akşama kadar içmediğine göre, akşamdan sabaha
    kadar da içmeyebileceğini, irâdesine sahip olmanın çok da zor olmadığını
    kendisine öğretir. Sık sık çay içmeden, kahve keyfi yapmadan, çerez ve benzeri
    abur cubur atıştırmadan yapamayanlara, sık sık yiyip içmeden edemeyenlere,
    bu alışkanlıklarından vazgeçmeleri için en güzel imkânları gösterir Ramazan.
    - 188 -
    Az yemeyi, diyet ve rejimi, iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine
    sahip olabilme alışkanlıklarını kazandırır/kazandırmalıdır.
    Bütün organlarına oruç tutturup haramlardan sakınan ve Ramazan ayında
    Kur’an’ın nurlu çeşmesinde arınıp durulan, olgunlaşıp Rabbinin dinine,
    kitabına sahip çıkan dâvâ erlerine selâm olsun!
    - 189 -
    20. HUTBE
    MISÂFIR DOKTOR VE ÖĞRETMENDEN YARARLANIYOR
    MUYUZ?
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).” 584
    Ramazan adında bir eğitimci var. Öğretmenlik yanında aynı zamanda
    vâizlik de yapan bu uyarıcının bir mesleği de doktorluk. Kendisini sevenleri
    tedâvi etmek, yetiştirip olgunlaştırmak üzere her sene kapımızı çalar, bir ay
    misafirimiz olur. Bu çok zengin ziyaretçi, bizden bir şey almaz, bize hep ikram
    ve ihsanda bulunur, getirdiği hazinelerini sunmak ister.
    Ölümcül hastalara, zihni ve gönlü paslanmış, çalışmaz hale gelmiş zavallılara
    şifâ dağıtır. Dengeleri sarsılan, “önemli olan dünya mı, âhiret mi?” sorusuna cevapta
    zorlanan insanlara yol gösterir. Mânen ölmüş insanları İsa nefesiyle diriltir.
    Hayat veren bu ziyâretçi, tekrar kapımızı çaldı. Sevinmemek mümkün
    değil. Bir ay boyunca getirdiği güzellikler hemen her tarafı kaplayacak. Şeytan
    suratlı ekranlar bile arada sırada dünya güzelinin maskesini takmak zorunda
    kalacak. Evimizde, içimizde kim bilir ne değişmeler, güzellikler, devrimler
    yaşanacak. Hoş geldin Ramazan! Hoş, safâ getirdin. Buyur, başımızın üstünde,
    gönlümüzün tahtında yerin var.
    Aziz misafirimiz Ramazan’ı biraz daha yakından tanıyalım. Kimdir bu
    güzeller güzeli? Kitabımız onu her şeyden önce Kur’an’la irtibatlandırır.
    584] 2/Bakara, 185
    - 190 -
    Ramazan; gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.585 Ramazanın
    verdiği temel mesaj da Kur’an’dır. Kur’an bu kutlu misafir zamanında inmeye
    başladığından, müslümanların Kur’an’la bağlarını sağlamlaştırması bu
    misafirle vuslat zamanında ilk görevleridir. Allah’ın kitabını mehcur bırakıp
    terk eden586, bir roman kadar, TV. dizisi ve film kadar, top veya pop kadar
    onunla içli-dışlı olamayanları ikaz edip uyarmak için misafirimiz Ramazan
    olanca gür sesiyle haykırmaktadır. Bu sesi, gönül kulakları kapalı olmayan her
    insan duyacaktır. O diyor ki: “Okumayı bilmeyenler, hemen öğrensin, bilenler
    Kur’an’ı çokça okusun ve anlamlarını öğrenmeye ve yaşamaya gayret etsin.
    Beni seven, beni göndereni seven, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışsın,
    beni gönderen Zât’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrensin.”
    Misafirimizin zihinlerimize çıkmayacak bir yazıyla yazdığı gerçek şudur:
    “Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm problemler; Kur’an’ı terk etmenin, onu
    tatbik etmemenin ürünü olduğundan, çözüm de Kur’an’ın tüm hükümleriyle
    hayata geçirilmesidir. Hâlâ evleriniz niye Kur’an kursuna dönüşmüyor, niye
    vaktinizi Kur’an ilimleri doldurmuyor? Formalite icabı ve âdet olarak mukabele
    ile yetinmek değil; onu tefekkürle, düşünerek, anlamaya çalışarak, hayatına
    geçirme endişesi duyarak okumalısınız. Yasak savma şeklinde lafzını hızlıca
    okuyup geçivermek, okur gibi yapmak, hatim etmekle Kur’an’a karşı görevinizi
    yerine getirdiğinizi sanıyorsanız, aldanırsınız.”
    Ramazan, misafir olduğu insanlara orucu emreder ve az yemeyi tavsiye eder.
    Ramazanın misafir olduğu evlerde tıka basa yemek yenmesi, Ramazana büyük
    saygısızlıktır. Ramazan açlığı sever, mideyi dinlendirip rûhu gıdalandırmayı
    öğretir. Ramazan eşitlikten yanadır; Zenginle fakiri en azından gündüzleri
    eşit yapar. Açın halinden tokun anlamasını ona açlığı tattırarak yerine getirir.
    O, oruç gibi bir misafir daha getirmiştir kendisiyle birlikte. Oruç, hayatın
    yalnız yeme-içme, bencil duyguları ve hayvanî arzuları tatmin etme anlayışına
    dayanmadığını öğreten bir arkadaşıdır Ramazanın. Oruç, fiil olarak fakirlik
    halini yaşatmakla kalmaz, sevdirir de fakir gibi yaşamayı. Sosyal adâlet fikrini,
    yardımlaşma duygusunu; açlık halini yaşatarak öğretir Oruç Öğretmen.
    Ramazan, bir ay boyunca bize yaptırdığı eğitim ve antrenmanla kendimizi nasıl
    dizginleyip kontrol altında tutacağımızı, nefsimizin hevâsıyla nasıl savaşılıp cihad
    edileceğini öğretir. Onun eğitiminden geçen kişi, artık olgunlaşmış ve irâdesine
    sahip olabilen sabırlı kimse haline yükselmiştir. Ramazan ve onun ayrılmaz kardeşi
    oruç, verdikleri eğitimle bize Allah için iş yapmayı, zorluklara göğüs germeyi,
    585] 2/Bakara, 185
    586] 25/Furkan, 30
    - 191 -
    doymayan nefsin aşırı isteklerini geri çevirebilmeyi öğretmekle kalmazlar, bunları
    kendiliğimizden yapabilecek şekilde bizi eğitirler de. Dilimizi okumaya, beynimizi
    bilgiye, midemizi açlığa, gönlümüzü ibâdet ve zikirle coşturmaya, benliğimizi hayır
    için koşturmaya yönlendirir. Bu misafirlerin bulunduğu zaman dilimi, dinlenme
    değil; “din”lenme, fırsat ve imkânlardan yararlanma anlarıdır.
    Eli boş gelmeyi sevmeyen cömert Ramazan, İbâdet hazineleri ve
    mâneviyat meyveleriyle gelir. Bize takvâ getirir. Bize lezzetini tattırdığı oruç,
    haramlardan korunup sakınma duygularını, yani takvâyı geliştirir.587 Doktor
    Oruç, perhiz gibi ilâçlarla sadece mideleri hastalıklardan arındırmaz. O, aynı
    zamanda günahlarla hastalanan dili, gözü, kulağı, gönlü ve zihni de mânevî
    mikroplardan arındırır. Bu doktor, hasta rûhları canlandırır, ârızalı gönülleri
    bir ay karantinaya alıp iyileştirir, can çekişen ahlâkı diriltir, tepeden tırnağa
    bütün organları düzeltip insanı gitmesi gereken yola (Cennete) doğru sağlıklı
    şekilde gidecek hale getirir.
    Elbette, bu doktorun tavsiyesini önemsemeyen, verdiği ilaçları kullanmayan
    kimse, doktoru değil, kendini kandırmış olacaktır. İyileşmek istemeyen hiçbir
    hastayı kimse, zorla tedâvi edemez. Herkesin hasta olma, hastalığını arttırma,
    tedâviyi geri çevirme, doktor ve ilaçları beğenmeme, hatta intihar etme, yani
    Cehenneme gitme özgürlüğü de vardır. Bunlar özgürlük müdür, acınacak
    zavallılık ve delilik midir, orası tartışılır.
    Doktorumuzun, misafir olduğu kimselere yazdığı reçetede zekât ve sadaka
    ilâçları da vardır. Zekât ve fıtır sadakasını, mecbûr eder. Yardımlaşma, ihsan,
    ikram ve cömertlik tavsiyesi yapmayı ihmal etmez, kendini sağlam sanan
    hastalara. Dünyevîleşen, bireyselleşen, dengesini kaybeden, çağdaş mikropların
    hasta ettiği insanın unutmaya yüz tuttuğu ikrâm, misafir ağırlamak, infâk
    etmek, almaktan çok vermeyi sevmek gibi ilâçları hatırlatır Ramazan.
    İftarlarla, ikramlarla, ziyâret ettiği zaman diliminde fakirlere cömertçe yapılan
    yardımlarla hastalıkları tedâvi eder.
    Ramazan, bir öğretmendir; onun misafir olduğu yerler de birer okul. Bu
    okulun namaz, oruç, fitre, Kur’an okumak ve dinlemek, çokça zikir ve duâ
    yapmak gibi dersleri vardır. Misafirin bulunduğu zamanlar, onsuz yaşanacak
    on bir ayın muhâsebesini yapan, geleceğe beden ve ruh olarak hazırlanan
    başarılı öğrenciler, misafir öğretmen okuldan ayrılırken Allah’ın rahmet ve
    rızâ diplomasını alırlar. Ramazanın öğretmenliğinden yararlanmak için,
    onu bize gönderen Zât’ın, Gerçek Yöneticinin tüm emirlerini yerine getirip
    587] 2/Bakara, 183
    - 192 -
    yasaklarından kaçmak, kurallara uymak, verilen on bir aylık ödevleri yerine
    getirmek, dünya sınavını kazandıracak eğitimi her an sürdürmek gerekiyor.
    Bu misafir, eğlenceden, karşılama törenlerinden hiç hoşlanmadığı halde, o
    misafire, hatta onu bize gönderen Zât’a düşman olduğu halde bunu gizleyen
    medya gibi sahtekârlarca ve onu yanlış tanıyan câhillerce dinî ve mânevî
    özelliklerinden soyutlanarak folklorik ve nefsin arzuları doğrultusunda bu
    misafir ağırlanmak istenmekte, böylece o aziz misafir rahatsız edilmekte,
    küstürülmektedir. Bazıları onun eğlence, müzik, tiyatro, ortaoyunu, meddah
    ve Karagözden hoşlanacağını zannediyor. Hâlbuki o, bunların bizim
    hastalıklarımızı artıran uyuşturucular olduğunu hatırlatmak için geliyor.
    Medya, Ramazanın gelmesini engelleyemediği için, onun faydasını en
    aza indirecek yollar bulmaya gayret edecektir yine. Ramazanla insanımızın
    sımsıcak ilişkisini bozmak isteyecektir. Bu güzelim misafirin bizi ziyaret
    ettiği her ay, biraz sansasyon, biraz iftira, biraz istismar ve biraz da irticâ
    adıyla İslâm düşmanlığının tezgâhlandığı medya pazarında, yutanlar yutsun,
    yutmayanların da boğazına dizilsin diye bakalım bu ayda iftarlık olarak ne
    eşantiyonlar verilecek? Bu misafirin insanı ihyâ etmesini istemeyenler bu ayda
    da boş durmazlar. Bu ay onların da pazarıdır. Dinin ticareti de, istismârı da,
    dine hakaret piyasası da hayli iş yapar, müslüman mahallesindeki medya adlı
    salyangoz pazarında. Hipnotize edilmişçesine kendinden geçmiş ve etkilenmeye
    hazır, ağzı açık müşterilere sihirli kutunun yalancı aynasından geçirilen bayat
    ve kokmuş dolmalar yanında, taze avlar da menüye konulup yutturulur.
    Ramazandan yararlanarak müslümanların dine yönelişlerini frenlemek için,
    temcit pilavı olarak medya tarafından bu yıl da ne çirkinlikler sunulacak,
    hep birlikte göreceğiz. İnsanları diriltmeye gelen muhteşem ve muhterem
    Ramazanı öldürmek isteyenler, en azından yaralamaya kalkanlar çıkacak.
    İnsanın bozulan kalp/gönül motorlarını tamir etmeye gelen Ramazan’ı tahrif
    edip bozmaya yeltenenler olacak. Kâfirler vazifesini yapacağı gibi, Ramazan
    münâfıkları da iş başında olacak. Onlar görevini yapıyor, yapacak. Peki ya biz?!
    Kaçıncı defadır bu misafir geliyor, beraberinde getirdiklerini bir müddet
    sonra kapı dışına atıyorsak mirasyediden farkımız olmayacak, emânetlere
    ihânet ettiğimiz tescillenecek. Bu misafire şâhit olup ev sahipliği yapmamızın
    artan sayısı, aynı zamanda ölümün yaklaştığının da habercisi. Önemli olan
    Ramazanın getirdikleriyle bilinçlenip dirilerek, onun eğitiminden geçip
    ölümden sonrasına her an hazır olmak.
    Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz fırsatlar sunar.
    İçkiciler bile Ramazan Hoca’ya saygısından o varken içmez veya azaltmaya
    - 193 -
    çalışır. Cehennem kapıları onun ziyareti şerefine kapandığı gibi, meyhane ve
    kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da bu zaman diliminde kilit vurulur.
    Ramazan Hoca, kendini seven bir mü’mine neler öğretmez ki... Hâlâ sigara
    gibi kötü alışkanlıkları varsa, misafir hoca yanında sabahtan akşama kadar
    içmediğine göre, akşamdan sabaha kadar da içmeyebileceğini, irâdesine sahip
    olmanın çok da zor olmadığını kendisine öğretir. Az yemeyi, diyet ve rejimi,
    iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine sahip olabilme alışkanlıklarını
    kazandırmak için, çeşitli usûllerle gerekli her eğitimi verir Ramazan Efendi.
    Ramazan, bilindiği gibi bir uyarıcı, bir vâizdir aynı zamanda. Herhalde siz de
    duyuyorsunuzdur; ruhlarımıza hitap ettiği sesiyle, kendini seven bizlere şu
    mesajları veriyor vâiz Ramazan:
    “Bu dünya, imtihan alanıdır. Burada ne ekildiyse, âhirette o biçilecektir.
    Bilindiği gibi, Yüce Allah, insanları sadece kendisine ibâdet ve kulluk yapmaları
    için yaratmıştır. Allah’ın yasakladıklarından kaçıp O’nun rızâsına uygun
    davranarak her ânımızı ibâdet sevabıyla geçirebiliriz. Dünyada, yaşadığımız günü
    zorluk ve sıkıntılardan uzak geçirmek istediğimiz ve yarınları düşündüğümüz
    gibi, âhiretteki sonsuz hayata daha fazla önem verip esas yatırımlarımızı oraya
    yapmalıyız. Para kazanmanın, dünyada bir ev sahibi olmanın bedeli olur da,
    cennetin bedeli olmaz mı? Sonsuz mutluluğun bedelinin de müslümanca
    güzellikler olduğunu unutmamalıyız.
    Her çeşit putlardan yüz çevirip Allah’ın istediği gibi iman etmeden
    kurtuluşa ermek mümkün olmadığı gibi, sadece kuru bir “iman ettim” demekle
    de iş bitmemektedir. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. “Ben
    el-hamdü lillâh mü’minim” demek, “tüm düşünce ve davranışlarımı Allah’ın
    hükümlerine göre düzenleyeceğime söz veriyorum” demektir. Hayatta
    karşılaştığımız her zorluk ve sıkıntı da, her nimet ve hayır da imanımızı test
    eden sınavlardır.
    Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir,
    yok hükmündedir. Yarın yaşayıp yaşayamayacağımızı bilmiyoruz, bugünü
    değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Dünya
    hayatı oyun ve eğlenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin
    kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise
    bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş. Dünkü çektiğimiz sıkıntı gibi,
    yaşadığımız rahatlıkların da bugün için pek bir önemi yok. Bizimle âhirete
    gidecek olan, sadece sevap ve günahlarımız olacak. Her hareketimiz, sağ ve sol
    omuzlarımızdaki kameramanlarca filme alınmaktadır. Yarın bunların ödül
    veya cezaları verilecektir.
    - 194 -
    Yaşadığımız toplumda ahlâksızlıklar artıyor, insanların birbirine güven
    duygusu kalkıyor ve yeterince yardımlaşma yapılamıyorsa, bunun temel sebebi;
    insanların gereği gibi iman edip Allah’a teslim olmamasıdır. Allah’ın Kitabını
    öğrenip hayatına geçirmeye çalışmayan insanların, öldükten sonra “Kitabın ne?”
    sorusuna “Kur’an” diye cevap vermeleri mümkün değildir. Bu sorunun cevabı
    olarak, Kur’an’dan fazla önem verip okudukları gazetenin, televizyon kanalının
    veya ahlâksız sanatçı ya da futbolcunun ismi dillerinden dökülecektir.
    Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış; fakat
    nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara çok zor gelen
    işlerle kuşatılmıştır. Akıllı insan, geçici ve kısa bir dönemdeki rahatı, sonsuz
    güzellik ve mükemmel nimetlere değişmez.
    Sadece bu dünyada yaşayacağını, hayatın bu dünyadan ibâret olduğunu
    düşünerek yaşayan insan, canlı cenâze gibi yaşar; hem kendisi, hem çevresi
    böyle sorumsuz bir hayatın acılarını tadar. Ama öleceğini düşünerek, ölümden
    sonra ya cennet veya cehennem olduğunu, her şeyden hesaba çekileceğini
    düşünerek yaşayan kişi, kendisi huzurla dolu olduğu gibi, etrafına da sadece
    güzellikler yansıtır. Unutmayalım; mezardakilerin pişman oldukları şeyler
    yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor. Her gün ve her gece, namaz
    sonlarında, işimizin arasında; ölümü, kıyâmeti, dirilişi, mahşeri, cenneti,
    cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı
    derin derin düşünelim. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat
    süremiyorsak, müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
    Akıllı insan, kendini hesâba çekip ölüm sonrası için çalışan ve Allah’ın her an
    kendisini gözlediğini unutmayan insandır.”
    Rabbımızdan hem kendimiz, hem de liyâkat kesbeden insanlarımız için bu
    Ramazanın yeniden dirilişlere, canlanış ve uyanışlara vesile olmasını, secde
    yerlerini gözlerimizden dökülen incilerle süslediğimiz sahur seccâdesinin
    üzerinde tüm içtenliğimizle isteyebilmeli, fiilimizle de bu duâya iştirak
    edebilmeliyiz.
    Ne mutlu, Ramazanı gereği gibi değerlendiren, Ramazanla hayırlara doğru
    değişenlere! Kim Allah’ın dostluğuna sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
    mahrum, o neye sahip?
    - 195 -
    21. HUTBE
    TERSYÜZ EDİLEN NAZAMAR
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).” 588
    Bir Ramazan daha geldi. Hayat veren bu aylara şâhit olmamızın artan sayısı,
    aynı zamanda ölümün yaklaştığının da habercisi. Önemli olan Ramazan’a
    güzellik veren temel özellik Kur’an’la şuurlanıp dirilerek ölümden sonrasına
    her an hazır olmak... Bu Ramazan biraz farklı olacak; halk geçim derdini de
    unutup seçim derdinin yorgunluklarıyla, mecliste sahnelenecek oyunları takip
    edecek, kim bilir kaçıncı defa ümitlerinin balık olup demokrasi kavağına
    çıktığına şâhitlik edecek. “Ver oyunu, gör oyunu!” diyen oyunun kurallarını
    belirleyenler, figüran olarak kullandıkları halkın tercihine karşı da ne tür
    hile ve dayatmalar sergileyecekler Ramazanda ortaya çıkacak. Meydanlardaki
    cambazlar, yerlerini Ramazan çadırlarındaki cambazlarla medya sihirbazlarına
    bırakacaklar. Halkı cambaza baktırıp oyalayan kukla oynatıcıları, yakında ve
    Irak’ta müslümanlara daha büyük darbeler vurmak, ceplerini ve gönüllerini
    boşalttıkları yetmiyor gibi damarlarını da boşaltmak için vampir dişlerini
    gösterecekler.
    Destekçileri olan hâinlerin yardımıyla İsrail sömürgesi süper cüce bunları
    planlarken, ABD’nin abdleri durumundaki medya da, Ramazanı müslümanlara
    zehir etmenin yolunu bulacak. Her Ramazanda biraz sansasyon, biraz iftira,
    biraz istismar ve biraz da irticâ adıyla İslâm düşmanlığının tezgâhlandığı
    588] 2/Bakara, 185
    - 196 -
    medya pazarında, yutanlar yutsun, yutmayanların da boğazına dizilsin diye
    bakalım bu Ramazanda iftarlık olarak ne eşantiyonlar verilecek? Ramazan
    geldiğinde, din ticareti de dine hakaret piyasası da hayli iş yapar, müslüman
    mahallesindeki medya adlı salyangoz pazarında. Hipnotize edilmişçesine
    kendinden geçmiş ve etkilenmeye hazır, ağzı açık müşterilere sihirli kutunun
    yalancı aynasından geçirilen bayat ve kokmuş dolmalar yanında, taze avlar da
    menüye konulup yutturulur. Ramazandan yararlanarak müslümanların dine
    yönelişlerini frenlemek için, temcit pilavı olarak medya tarafından bu yıl da
    ne çirkinlikler sunulacak, hep birlikte göreceğiz. İnsanları diriltmeye gelen
    Ramazanı öldürmek, en azından yaralamaya kalkacaklar çıkacak. Bozulan
    insanı tamir etmeye gelen Ramazan’ı tahrif edip bozmaya yeltenenler olacak.
    Kâfirler görevini yapacağı gibi, Ramazan münâfıkları da iş başında olacak.
    Bütün bunlar, gâyet doğal. Herkes inancının/dâvâsının gereğini yapıyor. Esas
    problem müslümanlarda. Ramazan’ı aslî çizgisinden saptırmak isteyenler, sadece
    fıtratları bozulmuş İslâm ve Ramazan düşmanları değil; iyi niyetli ama câhil,
    samimi ama âdetleri ibâdetleştiren, ibâdetleri de âdetleştiren müslümanların
    çoğunluğu da bu durumda. Zâten lâyık olduğumuz şekilde yönetiliyor, hak
    ettiğimiz şekilde muâmele görüyoruz. “Ey iman edenler! Siz kendinize (kendi
    görevlerinize) bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki/sapık kimse
    size zarar veremez...”589 Biz bu yazımızda dışımızdaki güçlerin doğal tavırlarını
    değil; müslüman halkın Ramazan’la ilgili doğal olmayan tavırlarına değinmek
    istiyoruz. Hakk’ın dinindeki Ramazanın özellikleriyle halkın dinindeki
    Ramazanın özelliklerini örneklerle karşılaştırmak, böylece Ramazan aynasında
    kendimize çeki düzen vermenin gereğini hatırlatmak bu yazının amacı
    olacaktır.
    Hakk’ın dininde Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim
    ayı olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.590
    Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını
    sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin
    hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye
    ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması,
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı
    Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu
    Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    589] 5/Mâide, 105
    590 (2/Bakara, 185)
    - 197 -
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi
    bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna dönüşmemekte, vaktimizi
    Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları, formalite icabı ve âdet
    olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden, anlamadan, hayatına geçirme
    endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı
    görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu zannetmektedir.
    Ramazan, oruç ve az yeme ayıdır.
    Tıka basa yeme ayı, oburluk ayı değil; açlık ve mideyi dinlendirme, ruhu
    gıdalandırma ayıdır. Ramazan, zenginle fakiri en azından gündüzleri eşit yapar.
    Oruç, hayatın yalnız yeme-içme, bencil duyguları ve hayvanî arzuları tatmin
    etme anlayışına dayanmadığını öğreten bir ibâdettir. Oruç, fiil olarak fakirlik
    halini yaşamaktır. Sosyal adâlet fikrini, yardımlaşma duygusunu; açlık halini
    yaşatarak öğreten bir ibâdettir. Oruç sâyesinde zengin mü’minler de beden ve
    ruh yönünden fakirliğin sınırları içinde yaşarlar. Tok insanın açın halinden
    anlamasını kolaylaştırır oruç.
    Açlık ve sabır ayı olan Ramazan, halk açısından tıkınma ayıdır. Günler öncesinde
    piyasa canlanır, koşturmacalar başlar, gıdalar Ramazanda midelere havâle edilmek
    için evlere yığılır, depolanır. Kadınlar, Kur’an okumaya ve nâfile ibâdete, kültürlerini
    arttırmaya vakit ayıramasınlar diye mutfaklara hapsedilir; yağlılar, börekler, çörekler,
    Ramazan yemekleri adı altında bitmeyen uğraşlarla meşgul edilir. Medya “Ramazan
    Yemekleri” ve “Yemek Târifleri” programları yapar.
    Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır.
    “... Oruç sabrın yarısıdır...”591; “Oruç bir kalkandır.”592 Oruç, irâdelerimizi
    güçlendirir. Sabır ve sebâtımızı arttırır. Allah için iş yapmayı, zorluklara göğüs
    germeyi öğretir. Zorluklara dayanabilme, nefsin isteklerini geri çevirebilme
    ayıdır bu ay. Ruhumuzu eğittiğimiz bir aydır Ramazan. Dilimizin okumaya,
    beynimizin bilgiye yöneldiği, gönlümüzün İlâhî huzurla coştuğu, benliğimizin
    her çeşit ibâdete koştuğu bir aydır, öyle olması gerekir.
    Günümüzün manzarası ise; “oruç kafası” diye nitelenen sinirlilik, acelecilik,
    iftar öncesi telâş ve özellikle trafikteki keşmekeşlik ve kazâ yoğunluğu...
    591] Tirmizî, Deavât, 86, 87
    592] Buhârî, Savm 9; Tirmizî, İman 8
    - 198 -
    Tek kelimeyle sabırsızlık ve stres. Sebep olarak gösterilen iftirâ da hazırdır:
    “Oruç kafası!” Oruç insanda sabır kapılarını sonuna kadar açar, açlık da
    insanı olgunlaştırırken; insanımız bırakın oruç tutmanın hakkını vermeyi,
    aç bile kalamamış, akşam tıka basa yedikten sonra, sahurda da gün boyu
    hazmedilemeyecek yağlı ve hamur işleriyle kilo arttırmaya çalışmıştır. Buna
    rağmen sinirlenmenin ve sabırsızlığın suçu oruca yüklenir, bir ibâdete hiç
    bağdaşmayacak kadar çirkin ve yalan şekilde iftirâ atılır. Dinlenme değil,
    “din”lenme ayı olması gereken Ramazanda daha bir tembellik ortaya çıkar, uyku
    ve uyuşukluk ile, geyik muhabbetleriyle, işi rolantiye alıp boş vakitle israf edilir
    bu değerli günler.
    Ramazan itikâf ayıdır.
    Ramazan ayının son on gününde itikâfa girmek sünnettir. “Hz. Peygamber,
    Ramazanın son on gününde, vefatına kadar itikâfa girdi. İrtihalinden sonra
    da zevceleri itikâfa devam ettiler”593 Halkın Ramazanında itikâf yoktur, hatta
    adını bile telaffuz etmekte zorlanır insanımız. Câmi cemaatine anket yapılsa,
    “itikâf nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de uygulayanlar hemen
    hiç bulunmayacaktır.
    Ramazan ibâdet ve mâneviyat ayıdır.
    Ramazan takvâ ayıdır. Oruç, yüce dinimizin haramlarından korunup
    sakınma duygularını, yani takvâyı geliştirir.594 Mü’min, bu önemli faydayı
    da sağlamak için, günah davranış, söz, işitme ve bakışlardan korunacak,
    sakınacaktır. Oruç, ruhî ve ahlâkî bir eğitimdir. Ramazan tevbe ayıdır. Günahları
    terketme, kötü alışkanlıkları bırakma ayıdır Ramazan. Kendine dönme, âhireti
    tercih etme ve diriliş ayıdır. Bütün vücut organlarımızın, tüm duygularımızın
    da oruca ihtiyacı vardır, onlara da oruç tutturmak gerekmektedir. Ramazan;
    haramlara, şeytanî özelliklere, nefsimizin kötü isteklerine karşı bir sığınaktır,
    bir kaledir. Oruçla bu kaleye girilir. Ramazan; göz ve dillerini kontrol altına
    alarak ağızlarını kapayıp kalp ve gözlerini açmaya müslümanları hazırlıyor.
    İmsaktan iftara kadar geçen zamanda, Ramazan içinde bulunduğunu, oruçlu,
    yani ibâdet halinde olduğunu hatırlayan kimse, sanki Allah’ı görüyormuş
    gibi, yaptıklarını ölçülü ve güzel yapmaya çalışacaktır. Oruç, insana ibâdet
    için yaratıldığını hatırlatır, her dakikanın Allah’ın emir ve yasaklarına uygun
    olması için gayreti artırır, ruhu olgunlaştırır. Oruçlu insan Rabbini daha çok
    düşünür ve huzura kavuşur. Mideler rahatladığı için bütün vücutta bir hafiflik
    593] Buhârî, İtikâf 1
    594] bakın 2/Bakara, 183
    - 199 -
    hissedilir, kâmil bir oruçla gönül saflaşır, berraklaşır, daima iyi şeyler düşünür.
    Yani kâmil bir insan olmanın yolları açılır, oruçla nefsin kötü isteklerine dur
    demesini öğrenir insan.
    Günümüzde Ramazanlar, dinî ve mânevî özelliklerinden soyutlanarak
    folklorik planda hayata yansıtılmaktadır. İnsanımızı yönlendiren düzen ve
    kurumları, belediyeler ve özellikle medya Ramazanı “ibâdet ve mâneviyât
    ayı” olmaktan çıkarıp eğlence ayı olarak değerlendirmektedir. Ramazan
    çadırları konser salonu görevi de yapmakta, müzik parçaları bu ibâdet ayında
    teravihlerdeki salevatları bastırmaktadır. Televizyonlar, diğer zamanlardan
    daha fazla eğlenceye, tiyatromsu şeylere, ortaoyunu ve kuklalara... yer
    ayırmaktadır. “Ah eski Ramazanlar!” Sanki asr-ı saâdetteki her ânı ibâdet
    coşkusuyla değerlendirilen Ramazanları hasretle hatırlayıp ona özenmektedir
    bunu söyleyenler. Hayır, bu güzel arzudan değil bu nostaljik iç geçirmeler...
    Ya niçin, Lâle Devrinden sonra ve özellikle Tanzimatla birlikte yabancı ve
    yabancılaşmış insanların Direklerarası gibi eğlence mekânlarındaki gayr-i
    İslâmî faşingleri, festivaller, câhilî örfler, lüks ve isrâfa âit hâtıralar ve onları
    canlandırma gayretleri; Rum ve Ermeni şarkıcıların bozuk şive ve bozuk
    ahlâkla icat ve icraatları olan kantolar ve bayağı ve de cıvık eğlenceler için... Bir
    de Ortaoyunu ve meddah... Televoleci kanalların bunları canlandırması değil;
    Ramazan ruhunun ne olduğu bilen/bilmesi gereken kanallar, gayrı müslim
    azınlıkların alternatif Ramazanı olan direklerarasını Feshanelere taşıyan,
    namaz kılanları çadır eğlencelerine çağıranlar insanı üzüyor.
    Zekât ve sadaka ayıdır. Yardımlaşma, ihsan, ikram ve cömertlik ayıdır
    Ramazan.
    Fıtır sadakası vermek bu aya mahsus bir ibâdet olduğu gibi, hayır ve hasenâtı
    çoğaltmak da bu ayın eseridir. “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en cömerdi idi.
    Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de kendisiyle Cebrâil (a.s.) karşılaştığı
    zaman daha da artardı. Rasûlullah, Cebâil ile buluştuğunda insanlara rahmet
    getiren rüzgârdan daha cömert, daha faydalı olurdu.”595 “Hangi sadaka daha
    fazîletlidir?” diye sorulunca, en büyük insan; “Ramazan ayında verilen sadaka”
    buyurmuştur.596 Giderek dünyevîleşen, bireyselleşen insanımızın unutmaya
    yüz tuttuğu ikrâmı, misafir ağırlamayı, infakı hatırlatır ve yeniden alışkanlık
    haline getirtir Ramazan; iftarlarla, sadaka-i fıtır ve zekâtlarla, bu ayda fakirlere
    ekstra yapılan yardımlarla...
    595] Buhârî, Savm 7
    596] Tirmizî, Zekât 28
    - 200 -
    Günümüzde kısmen yapılan bu ikram ve yardımlaşmalar, daha çok
    zenginlerin birbirini ağırladığı, tanınmış kimselerin sofralara dâvet edildiği,
    iftar ziyafetlerinde israf ve gösterişin hâkim olduğu bir tarzda olabilmektedir.
    Çevrede, hatta uzak yerlerdeki fakirlerin, dul ve yetimlerin iftarlara dâvet
    edildiğini, kendi evinde iftar ziyafeti kadar oralardaki sofraları donatmanın
    gerektiği unutulmaktadır. Bilmem kaç yıldızlı otellerin, başka toplantılarının
    içkisiz yapılmadığı balo salonlarında Firavun sofralarına benzer tarzda iftar,
    günümüz insanına has tuhaflık olduğu gibi, iftar ve Ramazan ruhuna da
    hakarettir.
    Ramazan, bir okuldur.
    Bu okulun namaz, oruç, fitre, Kur’an okumak ve dinlemek, çokça zikir ve
    duâ yapmak gibi dersleri vardır. Bu ayda geçmiş on bir ayın muhâsebesini
    yapan, geleceğe beden ve ruh olarak hazırlanan İslâm’ı yaşayan insanlar, bu
    ay sonunda Allah’ın rahmet ve rızâ diplomasını alırlar. Ramazan okulundan
    yararlanmak için, dinimizin tüm emirlerini yerine getirip haramlarından
    kaçan gerçek müslüman olmaya gayret etmek, ibâdetlere ve Kur’an’a sarılmak
    gerekir. Ramazan ayı, nefsimizi kontrol altına almayı, zorluklara ve arzulara
    direnip sabretmeyi öğrettiğinden, her çeşit haramları, kötü alışkanlıklarımızı
    da bırakmak, bu oruç ayında daha kolaylaşacaktır.
    Ramazan okuluna kaydolan öğrencilerin, hele başarıyla diplomasını alan ve
    gelecek on bir ay için gerekli donanımlara sahip olan kişilerin sayısının yeterli
    olduğunu kimse iddia edemez.
    Ramazan, kötü alışkanlıkları bırakmak için bulunmaz bir fırsattır.
    İçkiciler bile Ramazanda içmez veya çok azaltır. Cehennem kapıları kapandığı
    gibi, meyhane ve kimi haram eğlence yerlerinin kapılarına da Ramazanda kilit
    vurulur. Bir mü’min açısından Ramazan, hâlâ sigara gibi kötü alışkanlıkları
    varsa, sabahtan akşama kadar içmediğine göre, akşamdan sabaha kadar da
    içmeyebileceğini, irâdesine sahip olmanın çok da zor olmadığını kendisine
    öğretir. Sık sık çay içmeden, kahve keyfi yapmadan, çerez ve benzeri abur cubur
    atıştırmadan yapamayanlara, arada sırada yiyip içmeden edemeyenlere, bu
    alışkanlıklarından vazgeçmeleri için en güzel imkânları gösterir Ramazan. Az
    yemeyi, diyet ve rejimi, iştahı kontrol edebilme, yeme ve içme irâdesine sahip
    olabilme alışkanlıklarını kazandırır/kazandırmalıdır.
    Ramazan, para gibi maddî ve fânî şeyleri yüceltmenin yanlışlığını öğreten
    bir aydır.
    - 201 -
    Kapitalist işverenler, ağır işler vermeye, işçisini ezip sömürmeye
    Ramazan’da da devam edecek, mesai ayarlamasına gitmeyeceklerdir. Laik
    düzenin, Ramazanda ayrıcalık göstermesi beklenmemelidir tabii; o yine
    askerler, memurlar, okullardaki öğretmen ve öğrenciler için iftar saatine uygun
    ayarlamalara, Ramazanın mânevî yapısına uygun düzenlemelere gitmeyecektir.
    Ama, müslüman iş adamları da çalıştırdıkları işçilere aynı zulmü yapıyorlarsa,
    Ramazan’ın özellik ve güzelliklerinden bahsetmeye hakları olmayacaktır.
    Ramazan, her şeyden önce Kur’an ayıdır, tefekkür ve muhâsebe ayıdır, diriliş
    ve devrim ayıdır, arınma, yenilenme ayıdır. İlim ve kültürle değerlendirilen,
    ibâdeti günün ve gecenin her dakikasına yayma gayreti gösterilen, mânevî
    özelliklerin, takvâ, sabır ve tevbenin öne çıktığı aydır. Namazlarını aksattığından
    mü’min olduğu tartışılabilecek kişinin, Ramazanla iman tazeleyip namazlı
    mü’min hale geleceği, namazlıların, namazı huşû ile ikame etmeye ve nâfile
    ibâdetlere alışabileceği bir ortamdır. Evet, Ramazan güzel alışkanlıkların
    edinileceği aydır. Terâvihler, nâfile ibâdetlere; sahurlar da teheccüd saatinde
    kalkıp gece namazına alışmak için büyük bir fırsat olduğu gibi; mukabeleler,
    Kur’ansız ve Onun anlaşılması ve yaşanması için gayretsiz günün geçirilmemesi
    gerektiğini öğretir, alıştırır.
    Ne var ki, Ramazan’ı ters çevirip nazamaR’a dönüştüren, farkında olmasa
    da Kur’an ayı’nı tahrif eden kimseler Ramazan’a rağmen değişememekte,
    Ramazan çeşmesinden kaplarını dolduramamaktadır. Rabbımızdan hem
    kendimiz, hem de liyakat kesbeden insanlarımız için bu Ramazanın yeniden
    dirilişlere, canlanış ve uyanışlara vesile olmasını, secde yerlerini gözlerimizden
    dökülen incilerle süslediğimiz sahur seccâdesinin üzerinde tüm içtenliğimizle
    isteyebilmeli, fiilimizle de bu duâya iştirak edebilmeliyiz.
    Ne mutlu, Ramazanı gereği gibi değerlendiren, Ramazanla hayırlara doğru
    değişenlere! Yazıklar olsun, imtihanda olduğunu unutup dünyayı sadece
    geçim ve seçim dünyası kabul edip ibâdetleri ihmal eden ve Ramazan’ı hevâsı
    istikametinde değiştirenlere!
    - 202 -
    22. HUTBE
    KUR’AN’SIZ RAMAZAN, İÇI BOŞ SAHTE CENNET GIBIDIR
    Âyet :
    شَهْرُ رَمَضَانَ الذَّ۪ٓي انُزِْلَ ف۪يهِ القُْرْانُٰ هُدًى للِناَّسِ وَبَينَِّاتٍ مِنَ الهُْدٰى وَالفُْرْقاَنِۚ فمََنْ شَهِدَ مِنْكمُُ
    الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُۜ وَمَنْ كَانَ مَر۪يضاً اَوْ عَلىٰ سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ ايََّامٍ اخَُرَۜ يُر۪يدُ اللهُّٰ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَ ا
    يُر۪يدُ بِكُمُ الْعُسْرَۘ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
    “O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda
    açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır.
    Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu
    olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük
    çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı
    Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun
    hükümler gönderiyor).” 597
    Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan nedir? Ramazan’ın özelliklerini
    sayarak diğer aylardan farkını anlamaya çalışalım: Ramazan, oruç ve az yeme
    ayıdır. Ramazan, nefisle cihad ayıdır, olgunluk ve sabır ayıdır. Teravih başta
    olmak üzere nâfile ibâdetlerin daha çok yapıldığı ibâdet ayıdır. Zekât ve fıtır
    sadakasının verildiği bereketli bir aydır. Fakirlerin hatırlanıp gözetildiği
    cömertlik ayıdır. Şeytanların ve şeytânî arzuların bağlandığı rahmet ve mağfiret
    ayıdır. Kötü alışkanlıkların terk edilip iyi alışkanlıklar edinilmeye çok müsait bir
    aydır. Ramazan, bir okuldur. Ama, Kur’an onu, bütün bu özelliklerinden başka
    bir özellikle tanıtıyor. Bunlar doğrudur, ama Ramazanı Kur’an’ın tanıttığı gibi
    tanıtmaya yetmez. Rabbimiz onu bize Kur’an’ın indirildiği ay olarak tanıtıyor.
    Evet, Kur’an’a göre Ramazanın en önemli özelliği, bu ayın Kur’ân-ı Kerim ayı
    olmasıdır. Ramazan gücünü, şerefini ve güzelliğini Kur’an’dan almaktadır.
    “Ramazan ayı ki, insanlara dosdoğru yolu gösteren ve hakkı bâtıldan ayırma
    ölçüsü ve hidâyet için belgeler içeren Kur’an onda indirilmiştir…” 598
    Ramazan ayının değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda
    indirilmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı
    olduğuna göre,599 Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de,
    597] 2/Bakara, 185
    598] 2/Bakara, 185
    599] 97/Kadr, 3
    - 203 -
    bin aydan daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur’an’a
    uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup
    hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle
    yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak,
    yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de bin insandan
    hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün olur.
    Değeri Kur’an’dan kaynaklanan Ramazan, Kur’an’dan daha çok
    önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi
    olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu
    benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).”600
    Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece
    bizim için Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün
    Ramazan’dır. Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını
    bilmeyen, susuzluğunu gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına
    yerleştir(e)meyen kimseler için hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bindört yüz yıldır
    akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı,
    nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
    devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan
    az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele
    o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci)
    görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik
    araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Ramazan, Kur’an’ın kendisine indiğini bilen ve ona göre hayatını tanzim
    eden kimselerin Ramazan’ıdır. Kur’an’ı ve hükümlerini önemsemeyen, ya da
    başka şeyleri Kur’an’a tercih eden, Kur’an’a ters ilke ve yaşama biçimlerini
    reddetmeyen kimseler için, yani Kur’an’sız, Kitapsız yaşayanlar için Ramazan
    da yoktur bayram da. Kur’an kendisine inmemiş gibi Kitapsız şekilde yaşayan
    insanlar, Kur’an’dan yararlanamadığı gibi, Ramazan’dan da nasip alamazlar.
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumâttan nûra, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak
    600] 25/Furkan, 30
    - 204 -
    için onu sana indirdik.”601; “O (Kur’an) sizi zulumâttan nûra çıkarmak için
    apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”602; “O bir peygamber
    gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman edip sâlih amel
    işleyerek zulumâttan nûra çıkasınız.” 603
    Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten gelmektedir.
    Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine veya başkalarına
    engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı zamanda. O yüzden “Allah’ın
    indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”604 Nur, tek olduğu
    halde; karanlıklar, yanlışların sayısı kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî
    ışık kaynağı güneşten mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını
    ışıksız bırakmadığı gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi
    mahrum bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil; ârızîdir.
    Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan zâlim insanın nur
    düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır. Zindan; ışıktan, nurdan
    uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü duvarlardır. Ahiretteki cezanın
    sebebi, dünya hayatını kendine ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı
    saadetteki insanı mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih
    ediyorsa, kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin
    hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu, burada
    başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören tâğutlar tarafından
    binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan
    nûra (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O,
    onları nurdan (aydınlıktan) alıp karanlıklara götürür.”605 Zâlim insan, ışığa karşı
    gözlerini kapatmış, karanlıklar içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri
    vardır, onlarla (görülmesi gerekeni) görmezler” 606 dediği körlüğü seçmiş,
    kendine de yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar
    ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık (nur) düşmanı
    vahşilerdir.
    Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur. Allah
    korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur. Fobidir, aç kalmaktan,
    insanlardan... kısacası korkulmaması gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar,
    şeytanların faaliyetleri için uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın
    önünü ve ilerisini (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin
    601] 14/İbrahim, 1
    602] 39/Zümer, 39
    603] 65/Talâk, 11
    604] 5/Mâide, 45
    605] 2/Bakara, 257
    606] 7/A’râf, 179
    - 205 -
    olduğunu görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden,
    nurla, göz nûruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini ancak el yordamıyla
    yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
    Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip, bir
    adı da “Nûr” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya
    çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara
    karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu
    vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim Benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu,
    kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak
    haşrettin? Oysa ben, hakikaten (dünyada) görüyordum!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle (sen dünyada da mânen kördün). Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama
    sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan
    sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı,
    elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” 607
    Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa “Kitapsız!”
    denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul eder, ama
    yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu, onlar Kitab’ın kendilerini ve toplumlarını eğitip
    yönlendirmesini istemezler. Kitabı öğretmesi gereken okullar Kitapsız okuldur;
    Kitabı göndereni ve Kitabı eğitime karıştırmazlar, O Kitab’ın yeri yoktur resmî
    kurumlarda. Mahkemeler, Meclis ve tüm kurumlar Kitapsız olduğu gibi,
    mü’minlerin elindeki (fazla fonksiyonu olmasa da) Kitab’ı (ç)almak için bin bir
    gerekçe ve hüküm koymaktan çekinmez. Devlet, Kitapsız devlettir. Kitabın bir
    âyetini, bir hükmünü bile uygulamaz. Öldükten sonra sorulacak sorulardan
    birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün
    onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik
    eder.”608 “Kitabın ne?” sorusuna o gün Kitaptan uzak yaşayan insan “falan
    gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, “Kitabım” diye iddia edilen Allah’ın Kitabı yerine, kişiye yön
    veren, o kimsenin O Kitap’tan fazla okuyup baktığı, etkilendiği, itaat edip
    uyduğu ne ise, insanın organları yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle
    yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını
    yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz. Bir
    607] 20/Tâhâ, 124-127
    608] 36/Yâsin, 65
    - 206 -
    ilke, bir kanun fert ve toplum hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik olunuyorsa
    onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine
    inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön
    vermiyorsa onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.”609
    Hayat kitabımız Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak
    da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
    onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübârek bir Kitaptır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının
    ki merhamet olunasınız.”610 Mü’min, Kur’an’ı, mûsikisinden yararlanmak
    ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek,
    okuyacak ve dinleyecektir.
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
    sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için
    (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.”611
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”612
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşaya.
    Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle
    olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
    Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Son kullanma tarihi kıyâmet
    olan bu şifa kaynağı raflarda, kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak
    hastaları bekliyor.
    Tevhidî çizgide yaşamaya çalışan mü’minler Kitapsız değildir, Kitapsız
    olamazlar. Onları Kitabullah yönlendirir. Eğitimleri, cemaat çalışmaları
    Allah’ın Kitabını daha iyi anlamaya yöneliktir. Medya organlarının, nutukların,
    herhangi bir beşerin yazdığı kitabın Allah’ın Kitabının yerini tutamayacağını
    bilirler ve ona göre tercihlerini yaparlar. Onlar hiçbir şeyin Kur’an’dan daha
    önemli olmadığının bilinci içindedir. İçinde hiç yanlışın olmadığı, her emrine
    mutlak itaat edilmesi gereken ve sözlerin en güzeli olan kelâmın, Allah’ın kitabı
    Kur’an olduğuna inandıklarını tüm davranışlarıyla ispat etmeye çalışırlar.
    609] Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341
    610] 6/En’âm, 155
    611] 20/Tâhâ, 124
    612] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    - 207 -
    Kur’an, muvahhid mü’minin başucu kitabıdır, hayat kitabıdır, müracaat
    kitabıdır. Hakemdir, ölçüdür, furkandır. Kur’an mü’minler için ana yasadır.
    Ona ters hiçbir hüküm ve kanunu kabul etmez, edemez muvahhid kimse.
    Ölü kitabı değildir Kitaplı mü’min için, muska kitabı değildir Kur’an.
    Hatmetmek için hatmetmenin Kitaplı olmaya yetmeyeceğini bilir muvahhid
    mü’min. Dostlar alışverişte görsün kabilinden, yasak savma cinsinden
    Ramazanlarda Kur’an’ı kabından çıkarıp hatim etmeyle işin biteceğini hiç mi
    hiç düşünmez. Ashâb: “Bize Kur’an’dan önce iman veriliyordu” demişlerdi.
    Şirksiz ve şeksiz iman olmadan okunan Kur’an, insanın hidâyetini değil,
    hüsrânını arttırabilirdi çünkü. “Biz, Kur’an’da mü’minlere şifâ ve rahmet olan
    şeyler indiriyoruz. Ama bunlar, zâlimlerin hüsrânını, kayıplarını arttırır.”613
    Kim gönlündeki, başta şirk olmak üzere, her çeşit mânevî hastalıkları Kur’an’la
    tedavi etmezse, Allah ona başka bir yoldan asla şifâ vermez. Âyette dünya, türlü
    hastalıklarla dolu bir hastaneye, Peygamber bir doktora, Kur’an da şifâ veren
    ilaca benzetilmiştir. Kur’an’a itaat eden mü’min, bu âyetlerle şifaya ve rahmete
    kavuşur. Buna karşılık, hastanın ilaçtan yararlanmak istemeyişi de onun
    hastalığını arttıracaktır.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamaktır Kitaplı mü’minlerin dertleri. Onlar Kur’an’a
    tâbi olmak, ona itaat etmek için okurlar. Bilirler ki, Kur’an hüdâdır, hidâyettir,
    yol göstericidir. Onlar Kur’an’ı yaşama niyetiyle okuyup anlamayı en büyük
    zikir, en önemli ibâdet kabul ederler. Onları kimse Allah adına kandırıp
    Kur’an’ı anlayamayacaklarını söyleyemez. Başkalarının, hata yapma ihtimali
    büyük olan beşerin, üstad ve şeyhlerin kitaplarına yönlendirip Kur’an’ı onlara
    yasak kılamaz. Eğer başka kitabı Kur’an’a tercih eden bir tavrı görseler, öyle bir
    eûzü çekerler ki, sadece cin şeytanları değil ins şeytanları da kaçar onlardan.
    Onlar mezarda yatanları affettirsin diye değil, ses sanatkârları gibi güzel ses
    gösterilsin diye değil, mevlitlere çeşni katsın diye değil; kendilerine gösterdiği
    yoldan gidip Allah’a yaklaştırsın diye Kur’an okurlar.
    Sadece Kur’an’la yetişen “canlı Kur’an” sıfatına en lâyık şahsiyet, “Onun
    ahlâkı Kur’an’dı”614 denilen Yüce Önderimiz Peygamberimiz’in izinden giden
    muvahhid mü’minler de canlı Kur’an olmaya, ahlâkını, yaşayışını tümüyle
    Kur’an’ın yön verdiği tevhidî inkılâbı her alanda gerçekleştirmeye aday olmaya
    çalışan insanlardır. Onlar bilirler ki, insanların en hayırlısı Kur’an’ı (metnini
    okumayı, anlamını, hükümlerini, nasıl yaşanacağını, çevreye nasıl hâkim
    613] 17/İsrâ, 82
    614 Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139
    - 208 -
    kılınacağını) öğrenen ve başkalarına öğreten kimselerdir. Onların evleri Kur’an
    okuludur. Ailecek Kur’an’ı anlamaya ve yaşamaya çalışırlar.
    Bütün mûcizevî yönlerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
    köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir ağaçtır.
    Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam
    bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın
    uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhit olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâptır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa
    değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihyâ etmiş, diriltmiş, değiştirmiş,
    dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı katil
    adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
    Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer,
    Kur’an sayesinde insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli
    basan merhamet ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermişti. Fert planında tek
    tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
    de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran,
    o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir
    bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde
    çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet olmuşlar ve en
    güzel medeniyet oluşturmuşlardı.
    Ashâbı dirilten, canlandıran, adam eden Kur’an bizi de ihyâ eder. Yeter ki
    Kur’an’a yaklaşımımız ashâbınki gibi olsun.
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da câhilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da,
    hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve
    uydurmalara dayanarak savunur. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini
    yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı
    zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ
    kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle
    yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları
    ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın köşe taşıdır. Mûsâ
    (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâp, Kur’an’ın yaptığı inkılâp; en büyük
    inkılâpçı da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış;
    mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın
    adı asr-ı saâdet; inkılâpçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler,
    - 209 -
    adına inkılâp denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha
    doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük
    değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin
    adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor.
    Kur’an’da “câhiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin dört
    özelliğini belirtir. Câhiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.615 Câhiliyye
    bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam biçimidir. 616 Câhiliyye ahlâksızlık,
    hayâsızlıktır.617 Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa
    onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre,
    hükmü Allah’tan daha güzel kim var?”.618 Câhiliyyenin temel vasıflarından
    kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir. İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede
    şeytanın, nefislerinin, hevâ ve heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir
    yandan da kullara kulluk-kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli
    sömürücüler modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı
    insanlar kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını
    yok ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar,
    öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu
    ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor (Tabii,
    kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum). Kısaca,
    Kur’an gelip câhiliyyeyi değiştirmeden neler varsa, modern biçimde bugün de,
    buralarda da arz-ı endam etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye
    değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin
    karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye artık
    tevhidî bir inkılâp yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a ashâb
    gibi yönelmiyor.
    Kur’an bu ayda indirildiğinden, müslümanların Kur’an’la bağlarını
    sağlamlaştırması Ramazan’daki ilk görevleridir. Okumayı bilmeyenlerin
    hemen öğrenmesi, bilenlerin Kur’an’ı çokça okuması ve anlamlarını öğrenmeye
    615 bk. 3/Âl-i İmran, 154
    616 bk. 48/Fetih, 26
    617 bk. 33/Ahzâb, 33
    618 5/Mâide, 50
    - 210 -
    ve yaşamaya gayret etmesi, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışması,
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden öğrenmesi gerekmektedir. Kur’ân-ı
    Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an âyetlerini bu
    Ramazan ayında nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız. Ramazan, mü’minler için bir eğitim ayı olduğu gibi
    bir öğretim ayı da olmalıdır.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna
    dönüşmemekte, vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en
    dindarları, formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
    anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde
    okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu
    zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
    bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk etmekten, onu süslü kabının içinde
    mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanların Ramazan’dan alacakları pay, en fazla
    açlık olacaktır.
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her türlü
    uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol okuyalım;
    ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak
    için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat, Peygamber’siz hayat,
    hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan:
    “Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah
    ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.”619
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
    yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
    ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en çok tatbik
    etme yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız
    olmak çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
    yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
    619 (8/Enfâl, 24)
    - 211 -
    yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
    her istirahatımızın önüne geçmeli. Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an
    insanı olmalıyız. Ahlâkımız Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı
    hedeflemeliyiz.
    Kur’an ve Ramazan aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
    Ruhumuzun, iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına
    gösterebilecek şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı,
    yattığımız yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/
    ayakta ölmeye çalışmalıyız.
    Selâm olsun canlı Kur’an adayı (her yaştan) genç muvahhidlere! Kur’an
    talebesi olmayı hayat boyu sürdürecek, Kur’an’ı öğrenip öğretmeyi, yaşayıp
    yaşatmayı hiçbir hazineye değişmeyecek Kur’an dostlarına!
    - 212 -
    23. HUTBE
    İNSANI RABBIYLE VE KENDISIYLE BARIŞ TIRAN,
    UNUTULMUŞ BIR İBÂDET: İ’TİKÂF
    Âyet :
    وَاذِْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَاَمْناًۜ وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ ابِْرٰه۪يمَ مُصَلًّىۜ وَعَهِدْنَٓا اِلٰٓى ابِْرٰه۪يمَ
    وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّٓائِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ
    “... İbrâhim için vaktiyle belirlenen yeri ibâdet mahalli edinin. Nitekim
    Biz, İbrâhim ve İsmâil’e emrettik: ‘Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, âkifîn
    (Mescid-i Haram’da duranlar ve i’tikâf edenler) için ve (namazda) rukû ve
    secde edecekler için temiz tutun.”620
    İnsan, hayrın ve güzelliğin zirvesine doğru yol alabilmek için devamlı
    değişmek/gelişmek zorundadır. Değişiklik, insanı esir eden bağlardan kurtulma
    çabasıdır. Bulunulan konumdan dışarı çıkmaktır; hicretin farklı bir açılımıdır
    değişim. Yozlaşmamak, donuklaşmamak için; mü’minin bir ayağı sırât-ı
    müstakîmin sâbit/değişmeyen çizgisinde, diğer ayağı ise tekâmül/olgunlaşma
    arayışında bir pergel olmalıdır. Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır. İnsan, bazen
    yaşadığı çevrenin dışına çıkıp, kendini saran şartlara ve hatta kendisine
    dışarıdan bakabilmeli, bazen farklı bir kimse gibi kendini gözlemleyebilmeli
    ki, objektif değerlendirmelerde bulunabilsin, muhâsebe yapabilsin. Rüyâda
    kendini sanki başka biri imiş gibi dışarıdan görüp gözleyebildiği gibi, (meselâ
    rûhunun, hayâl âleminde bedeninden soyutlandığını varsayarak hayâlen bindiği
    sanal helikopterden, aşağıda yürüyen) kendisine, çevresini kuşatanlarla birlikte
    bakabilmeli, her şeyini bir yabancı gibi kontrol edip gözden geçirebilmelidir. Bu
    nefis muhâsebesi/otokritik, öyle bir otomatik hale gelmeli ki, kişi bir taraftan
    konuşurken, diğer taraftan yabancı bir kimse gibi bu konuşmayı eleştiri gözüyle
    dinleyip kritik edebilmeli; sokakta yürürken, nehy-i ani’l-münker görevini kendi
    nefsine de yapabilecek kontrole ve olgunluğa sahip olabilmelidir. İşte bu özellikleri
    insan, i’tikâf rûhunda yakalayabilir, bu rûhu koruyarak her zaman tümüyle
    hayatına geçirebilir. İ’tikâf, insana kendini gözlemleyebilme, sorgulayabilme,
    hesaba çekebilme ve öncelikle kendine ma’rûfu emredip öncelikle kendindeki
    münkerlere karşı çıkarak nefsini ıslah edebilme yolunun anahtarını kazandırır.
    620] 2/Bakara, 125
    - 213 -
    “Mekân” önemlidir; bulunulan yer, insanı etkileyen ciddî bir unsurdur. Bir
    sefâhet mekânı, ya da çokça haramlar işlenen yer ile Mescid-i Haram’ı mukayese
    edince; insanın inanç, düşünce ve davranış yönleriyle nasıl farklı mekânlarda
    çok farklı etkiler altında olacağı daha iyi anlaşılır. İşte i’tikâfın, Allah’ın evi
    kabul edilen câmilerde yapılması, insana kazandıracağı olumlu açılımlar
    yönünden değerlendirilmelidir. İnsan üzerinde büyük etkisi olan unsurlardan
    biri de “zaman”dır. İ’tikâfın herhangi bir zaman diliminde yapılmasının câiz
    olmasıyla birlikte, kâmil anlamda Ramazan’da ve özellikle de Kadir gecesinin
    bulunduğu tahmin edilen bu kutlu ayın son on gününde olması boşuna değildir.
    Hindistan’ın İngiliz işgalinden kurtulmasında en önemli rolü oynayan
    Hind lideri Mahatma Gandi’nin önemli bir karar arefesinde müslümanlar
    gibi oruç tutup uzlete çekildiğini biliyoruz. Eski devirlere damgasını vuran,
    özellikle Doğuda yaşamış bazı kişilerin, dünyevî faydalarından dolayı da olsa,
    bu tür özelliklere sahip olduklarını görüyoruz. Bu açlık ve uzlet hayatının rûhu
    arındırıp düşünceye açıklık getirdiğinin tecrübeyle sâbit olduğundan, çok eski
    toplumlardan itibaren yaşanan bu tavır, İbrâhimî çizginin ana hatları üzerinde
    yaşayan Hanîflerde de görülüyordu. Buna şâhit olan Hz. Peygamber, fıtratının
    da yönlendirmesiyle bi’setinden önceki günlerde çevresindeki toplumun ve tüm
    insanlığın durumunu düşünüp tahlil etmek için Hira’da inzivâya çekiliyordu.
    Demek ki bazen uzlet şeklinde uygulanan i’tikâf, eski şeriatlerde de vardı. Zâten
    şu âyet de i’tikâfın eski ümmetlerdeki mevcûdiyetine işaret etmektedir: “...
    İbrâhim için vaktiyle belirlenen yeri ibâdet mahalli edinin. Nitekim Biz, İbrâhim
    ve İsmâil’e emrettik: ‘Mâbedimi, onu tavaf edecekler için, âkifîn (Mescid-i
    Haram’da duranlar ve i’tikâf edenler) için ve (namazda) rukû ve secde edecekler
    için temiz tutun.”621 Bu âyetteki “âkifîn” kelimesi ile “i’tikâfa girenler”e de işaret
    edildiği değerlendirilir. Bu âyet-i kerime, -Allah Teâlâ Hz. İbrâhim ve İsmâil’e
    hitap ettiğini bildirdiğine göre- eski ümmetlerlerin şeriatlerinde de i’tikâfın
    mevcut olduğunu göstermektedir.
    İnzivâ hayatı ve tümüyle yalnızlık; aslında riskli bir durumdur.
    Bunalımlara, psikolojik sorunlara sebep olabilir; vesveseye kapılar açabilir.
    Hadis rivâyetlerinde, mecbûri olmadan yalnız yolculuk tavsiye edilmemiş,
    yalnız kalanın şeytanla arkadaş olacağı belirtilmiştir. İşte i’tikâfta bu tür riskler
    bertaraf edilmiştir. Mu’tekif, yalnız değildir; o Allah’la birliktedir, O’nunla
    baş başadır. O’nun evinde, O’nun misâfiri olarak O’nun ikram ve ihsanlarına
    muhâtaptır. Manastıra kapanmış veya tüm insanlardan soyutlanarak bin bir
    gün çilehâneye çekilmiş mistiklerden farklı durumdadır i’tikâftaki mü’min.
    621] 2/Bakara, 125
    - 214 -
    O, toplumla, cemaatle, insanlarla bağını tümüyle koparmamış, sadece asgarîye
    indirmiştir. Cemaatten kopmadan ve cemaati ıslah etmek için, cemaatle günde
    beş kez birlikteliği sürdürerek, onların iyi ve kötü taraflarını değerlendirme
    fırsatıyla câmide Allah’a yönelmiştir. Mistisizm, ferdî inzivâ ile toplumdan
    tümüyle koparak sadece kendini ıslahı prensip edinirken; mu’tekif topluma
    daha faydalı olmak, onlara dâvet ve tebliğ ulaştırmak, onların ifsâdına
    engel olmaya hazırlanmak için kendini ıslah isteği içindedir. Günümüzde
    müslümanların hayatını hemen tümüyle kuşatan modern yaşam, kalabalık
    içinde yalnızlığın, âile içinde bireyselliğin, topluluk içinde bencilliğin öne
    çıktığı bir yaşam tarzı sunmaktadır. İ’tikâf rûhunda ise yalnızlık içinde toplum;
    yalnızken bile cemaatle birlikte, onun için planlar sözkonusudur. Dünya içinde
    ama dünyadan/dünyevîlikten uzak ve Allah’a, rûhî özelliklere yakın bir yaşama
    tarzı vardır i’tikâfta.
    İ’tikâf, mü’min için, özellikle dâvetçi için mânevî azıktır. Sporcular, önemli
    maç öncesi hazırlık için kampa alınır, enerji depolar ve dış dünya ile ilgi ve
    ilişkilerini koparır; tebliğci bir mü’min açısından da içindeki ve çevresindeki
    düşmanlara karşı yapacağı mücâdele için kampa çekilmedir. Koruyucu
    hekimliktir, chek-up yaptırmak, tedâvi olmaktır i’tikâf. Her gün yarım saat,
    bir saat olsun tefekkür, zikir, yatakta da olsa ölüm ve şehâdet râbıtası yapmak,
    i’tikâf rûhunun insana kazandırdığı lezzetli gıdâlardır.
    Toplumun yanlışlıklarına alışmış, artık yadırgamaz hale gelmiş dâvetçi,
    bazı zamanlarda sadece Allah’la kalabilmeli ki, toplumu hayra doğru
    değiştirme bilinci bilensin. Hangi şuur ve tavsiye içerdiği belli olmayan bir
    söz var: “Kendine iyi bak!” İki arkadaşın birbirinden ayrılırken selâm ve
    temennî yerine söyledikleri bu sözü konumuza adapte edebiliriz: Günümüz
    insanı nefsinin hevâsına gösterdiği ilgiyi, kendisini insan yapan özelliklere,
    fıtratına göstermiyor. Modern insan, Rabbini unuttuğu için Allah’ın da onlara
    kendilerini unutturduğu622 günahkâr yapı arzetmektedir. İ’tikâf gibi ibâdetlerle
    Rabbına dönmeli ki kendine dönmüş, kendini bulmuş olsun. İnsan, kendine
    bakmasını bilmeli, alıcılarını ıslah edip parlatmalı ki; kendini ve çevresini
    objektif ve sâlim olarak gözlemleyebilsin; alıcı sağlam değilse, vericilerden
    gelen etkilerin doğru algılanması mümkün değildir çünkü. Günahlarla
    kirlenmiş/hastalanmış gözünü, gönlünü, beynini temizleyip tedâvi ederek
    sağlığına ve uzaklaştığı fıtratına yeniden kavuşmalı ki; tanım, yorum, bakış
    ve değerlendirmeleri doğru yapabilsin; işte i’tikâf bunu sağlar. Göz ve gönül
    aynasını berraklaştırır, paslarını siler, temizler i’tikâf.
    622] 59/Haşr, 19
    - 215 -
    Ramazan ayı, i’tikâf ayı olduğu ve her Ramazan’da Peygamberimiz’in i’tikâfı
    hiç terketmediği halde; bugün “müslümanım” diyen kalabalıklar i’tikâfın adını
    bile telaffuz etmekte zorlanır. Faydasız nice konuların yön verdiği gündeminde
    i’tikâfın hiç yeri olmadığından, belki ilk defa sizden duymuş oluyordur bu
    kelimeyi. Bırakın dâvâsı İslâm olmayan sıradan vatandaşları, câmi cemaatine
    anket yapılsa, “itikâf nedir?” diye, bilenler çok az çıkacak, onlar içinde de
    uygulayanlar hemen hiç bulunmayacaktır. Böyle bir zaman diliminde i’tikâfı
    ihyâ etmenin çok büyük ecri vardır.
    “Kim, benden sonra terk edilmiş sünnetimden bir sünneti ihyâ ederse, ona,
    insanların o sünnetle amel etmesinin ecri kadar ecir/sevap verilir.”623 “Ümmetimin
    fesâdı zamanında, kim, benim sünnetime sarılırsa o kimse için bir şehid ecri/
    sevâbı vardır.”624
    İ’tikâf, kâmil anlamda kalabalık câmilerde ve Ramazan ayında, özellikle
    son on gününde yapılır. İ’tikâf, câmiden kopa(rıla)n insanımızın Allah’ın
    eviyle tekrar kucaklaşması, Ramazanın rûhu olan ibâdeti her âna yaymanın
    prototipidir. Bununla birlikte; i’tikâfı, sadece Ramazandan Ramazana yapmak,
    günümüz şartlarında ölümcül hastalıkların tedâvisini geciktirmek ve belki de
    o hastalıklarla ölmeyi göze almak demektir. İhtiyaç duydukça, hemen her gün
    beş - on dakika da olsa Allah’ın evine bu gâye ile sığınmalı, O’ndan yardım
    istenmeli, O’nun dâvetine icâbet edip ziyâfetine katılmalıdır. Câmilere sığınma
    imkânını da sıkça bulamayan kimse, evinde, işinde, sokakta ve hatta yatakta
    i’tikâf rûhunu yakalayabilmelidir; zâten Allah’ın arzı mescid değil midir?
    Öyleyse en güzel i’tikâf Ramazan ayında ve câmilerde yapılsa da, i’tikâf rûhunu
    başka alanlara taşıma gayretinde bulunmamak, ibâdetleri câmi gibi alanlara
    mahkûm edip diğer yerleri başka ilâhlara ayırmak gibi fecî durumlara yol
    açabilir. Her an i’tikâftaki gibi Allah’la beraber olma ve her yeri Allah’a ibâdet
    edilen mekân haline getirme gayreti, aynı zamanda cihad sevabına da ulaşmak
    demektir.
    İ’tikâf özellikleriyle mü’min, meleklik tarafını (rûhî, mânevî yönünü) her
    çeşit ibâdetlerle arttırmış, açlık (oruç) sâyesinde ve şehvetten/cinsel temastan
    perhiz yaparak hayvanî taraflarını da azaltmış olur. Mu’tekif melekleşir, yani
    meleklerin temel özelliği olan “Allah’a isyan etmemek ve O’nun emirlerini
    tümüyle yerine getirmek”625 sıfatlarına sahip olur. Çünkü i’tikâfta temel
    ibâdetlerin tamamına yakını mevcuttur. Ana/doğurgan bir ibâdettir i’tikâf.
    623] İbn Mâce, Mukaddime 15, hadis no: 210
    624] Terğîb, I/44
    625] 66/Tahrîm, 6
    - 216 -
    İbâdetlerin fayda ve hikmetleri, tümüyle ve en kâmil şekliyle i’tikâfta vardır.
    İ’tikâfla, nefis terbiye ve tezkiye edilip sabır zırhına bürünülerek cihada
    hazırlanılmış olur. İhmal edilen gönlün tâmiri, bakımı, tedâvisidir; gönül
    aküsünün şarz edilmesidir i’tikâf rûhu. Zühd, takvâ, ihlâs, huşû ile edâ edilip
    zevk alınan ibâdet, mânevî haz gibi konularda derinleşmektir. Muhâsebe ve
    olgunluğa tırmanıştır i’tikâf.
    Nedir İ’tikâf ?
    İ’tikâf kelimesinin kökü olan “a-k-f”, “bir şeye yapışmak, tutunmak, ondan
    ayrılmamak, kendini bir şeye vermek, vakfetmek, bir şeyle meşgul olmak,
    vaktini onunla doldurmak, bir şey içinde sürekli kalmak, bir yerde inzivâya
    çekilmek” mânâlarına gelmektedir.
    İ’tikâfın terim anlamı ise, “Bir mescid veya o hükümdeki yerde ibâdet için
    özel şekilde beklemek ve bulunmak”, “Ramazan ayı içinde -ve bazen diğer
    zamanlarda da- günler ve geceler boyu mescide kapanarak zarûrî olmayan bütün
    dünyevî faâliyetlerden uzak bir şekilde kendisini tamamen ibâdete ve tefekküre
    hasretmek” demektir. İ’tikâf yapana “mu’tekif” denir. İ’tikâf; mü’minlerin
    Allah için her şeylerini fedâ edebilecek bir bilinç kuşanmak maksadı ile, belirli
    bir süre, özellikle Ramazan ayının son on günü içerisinde, kendilerini ibâdete
    kapatmaları demektir.
    İ’tikâf sünneti ve önemi hakkındaki hadis-i şeriflerden birkaç tanesini
    kaydedelim: İbn Ömer (r.a.) şöyle dedi: “Rasûlullah (s.a.s.) Ramazanın son on
    gününde i’tikâfa çekilirdi.” 626
    Ebû Hüreyre (r.a.) dedi ki: “Nebî (s.a.s.) her Ramazan on gün i’tikâfa girerdi.
    Vefat ettiği senenin Ramazanında yirmi gün i’tikâfa girdi.” 627
    Âişe (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre “Nebî (s.a.s.), vefat edinceye kadar
    Ramazanın son on gününde i’tikâfa girmiştir. Vefatından sonra eşleri i’tikâfa
    girmeye devam ettiler.” 628
    “İ’tikâfa giren kişi, günahları hapsedip sevapların tümünü elde eden kişi gibi
    kendisine sevaplar kazandıran kişidir.” 629
    “Ramazan’da on gün i’tikâf yapmak (nâfile) iki hac ve iki umre gibidir.” 630
    626] Buhârî, İ’tikâf 1, 6; Müslim, İ’tikâf 1, 2, 3, 4; Ebû Dâvud, Savm 77, 78; Tirmizî, Savm 71; İbn Mâce, Sıyâm 58
    627] Buhârî, İ’tikâf 17; Ebû Dâvud, Savm 78; İbn Mâce, Sıyâm 58
    628] Buhârî, İ’tikâf 1; Müslim, İ’tikâf 5; Ebû Dâvud, Savm 77
    629] İbn Mâce, hadis no: 1781
    630] Taberânî ve Beyhakî’den; Terğîb ve Terhîb, c. 2, s. 526
    - 217 -
    Zührî şöyle demiştir: “İnsanların i’tikâfı nasıl terk ettiklerine şaşıyorum.
    Oysa Rasûlullah (s.a.s.) bazı şeyleri bazen yapar, bazen de terk ederdi. Fakat
    vefat edinceye kadar i’tikâfı hiç terk etmemiştir.” 631
    İnzivâ ile İ’tikâf Arasındaki Fark: İ’tikâf ile, inzivâ da denilen uzlet birbirinden
    tamamen farklıdır. İnzivâ yasaklanmıştır. “İslâm’da ruhbanlık yoktur. İslâm’ın
    ruhbanlığı cihaddır.” İ’tikâf, bir kutlu arınış; inzivâ ise görevden kaçıştır.
    Peygamberimizin Hira’da yaptığı gibi, belli bir süre, hayatın velvelelerinden
    uzakta kalıp, Nebevî âyetlerin kaynağı Kur’an ile, kâinatın her bir köşesine
    serpiştirilmiş sayısız âfâkî âyetler ile ve uzağa gitmeye gerek duyurmayan
    özbenliğimize yerleştirilmiş enfüsî âyetler arasında uyumu yeniden kurmak,
    irtibatı yeniden hatırlamak gerekmektedir. Allah’ın başları döndürecek geniş
    ufuklarında yarattığı âyetlerden algı alanımıza inmiş olanlarını düşünmek,
    onlarla ilgili hikmetli tefekkürlere dalmak, kendi özbenliğimizde yer alan
    burhanlara durup, yeniden bir göz atmak, tefekkürü Kur’an’ın âyetlerinin
    rehberliğinde yapmak bir ibâdettir.
    Fakat dalıp kalmak, boğulmak doğru değildir. Çünkü i’tikâfın amacı, dünya
    hayatından, nimetlerinden kopmak değildir. Dünya hayatının fitnelerine karşı
    mânevî hazırlık yapmak, yeniden dışa dönük mücâdeleye devam etmektir.
    Meselâ Hira’da vahyi kuşanan Peygamberimiz, hemen aşağıya inerek
    halkın arasına katılmıştır. Toplumun kendisine gelmesini fildişi kulesinde
    beklememiştir. O inzivâyı değil; i’tikâfı, bize sünnet olarak bırakmıştır.
    Çünkü inzivâ, bireysel iç arınışı temsil ederken; i’tikâf, ferdi de kurtaran
    toplumsal arınmayı temsil etmektedir. İnzivâda fert, ipek böceğinin durumuna
    düşebilmektedir. Yani inzivâ ile bireysel arınış yöntemini benimseyenler, ipek
    böceğine benzemektedirler. Çünkü onlar ortaya bir büyük değer/ipek çıkarayım
    derken, böcek gibi “kendi hapishânelerinin duvarcı ustası durumuna düşme
    handikapı” ile yüz yüze kalakalırlar. Bir tür şuursuz intihar yani. Oysa i’tikâf,
    halkın içinde kalıp yaşadıkları kirliliklerden hicret etmeyi gâye edinen şuurlu
    bir arınma yöntemidir.
    Hira Bir Uğrakt ır; Durak Değil !
    Hira’ya hapsedilen bir mesajın topluma bir yararı yoktur. Bu yüzden
    Rasûlullah’ın örnek mücâdelesinden de tâkip ettiğimiz gibi Allah’ın rızâsını
    kazanmanın yolu toplumsal hayat ekseninde verilecek mücâhededen
    geçmektedir. Yani kendi Hiramızdan çıkmadan yaşamayı gâye edinmek,
    631] Buhârî, İ’tikâf 6; Müslim, İ’tikâf 5
    - 218 -
    bencilliktir. Oysa kurtuluş Hak için halk ile beraber olmakta, bu nedenle
    kendi kurtuluşumuz dahi, başka mü’minlerle birlikte ortaya koyacağımız
    sâlih amellere bağımlı olmaktadır. O halde salt bireysel bir iç arınışın İslâm’ın
    tezkiye modelinde bir yeri yoktur. Buraya kadar söylediklerimizi özetlersek,
    rahatlıkla şunu söyleyebiliriz; bireysel iç arınış ile toplumsal tezâhürlerde
    meydana getirilmesi gereken arınma işlemleri birbirini tamamlayan bütünün
    parçalarıdır.
    Rabbimizin rızâsını kazanırken yapacağımız işlerin zemîninde diğer
    insanlar vardır. Tek başına yapılacak mistik bir iç yolculuk, elde edilmesi
    gereken değerleri kazanmada yetersiz kalacaktır. Kısaca islâm’ın arınma
    modelinde, fertlerin arınışı, toplumun arınışı ile eşzamanlıdır. Arınma
    yöntemlerimiz de İslâmî olmalıdır. Toplumsal yaşamdan kopuk, bireysel
    kurtuluşu amaçlayan bir arınma usûlü, İslâm’ın bütüncül mesajına uygun
    düşmemektedir. Çünkü insanlarla ve özellikle mü’minlerle olan ilişkilerimizi
    “i’sâr” ilkesine göre düzenlemek zorundayız. Bu ilkeye göre; “kendimiz için
    istediğimizi mü’min kardeşimiz için de istemeli, kendimiz için istemediğimizi
    mü’min kardeşimiz için de istememeliyiz.” Yani diğergâm olmalı, kadirşinas
    davranışlar sergilemeliyiz. Tevâzûyu elden bırakmamalı, ulaştığımız doğruları
    paylaşarak çoğaltmalıyız. Salt kendi kurtuluşumuz için değil; bütün insanlığın
    kurtuluşu için çaba sarfetmeliyiz. Kendimiz için istediklerimizi bütün
    müttakîler için de istemek zorundayız. Çünkü salt bireysel bir arınış yöntemi
    Kur’anî değildir. “Tebliğ”in temel mes’ûliyetlerimiz arasında yer almasından
    dolayı, kendimizden başka insanları da arındırma sorumluluğu içinde olmak
    durumundayız.
    Öz benliklerimizde taşıdığımız şeytanî eğilimlerin mutlaka denetim
    altına alınması gerekmektedir. Bu, dünya sınavını kazanabilmemiz için
    şarttır. Şu dünya hayatında şeytanlar binlerce yol deneyerek bizi Allah’a karşı
    sorumluluklarımızı îfâ etmekten alıkoymaya çalışmaktadırlar. Bu güçlü
    çağrılara ciddî bir direniş göstermezsek, Allah korusun ayağımız kayabilir,
    farkında olmadan yoldan çıkabiliriz. Bu nedenle bizi Allah’ın rızâsını elde
    etmekten alıkoymaya çalışan cin ve insan şeytanlarına karşı koyabilmek için
    ciddî bir mânevî donanıma, güçlü bir şahsiyete sahip olmamız gerekmektedir.
    İfrâta ve tefrîte saptırmayan bir mu’tedil arınma usûlü olan i’tikâf bize,
    şeytanların günaha yaptıkları karşı konulamaz çağrılarına direnme gücü
    kazandıracaktır. Şer odakları ile olan mücâdelemiz için, sıradan bir maça bile
    kampa girerek hazırlanan sporculardan daha donanımlı olmak zorundayız. 632
    632] Fevzi Zülaloğlu, Haksöz, Sayı 116-117 (Kasım-Aralık 2000), s. 58
    - 219 -
    İ’tikâfın Hikmetleri, İnsana Kazandırdığı Faydaları: Hürriyetin,
    özgürleşmenin gerçek anlamda ne demek olduğunu insan, sadece Rabbıyla
    baş başa olduğu zamanlar anlar. İhtiyaç zannettiklerini, alışkanlıklarını,
    meşgalelerini, önemsiz meselelere ayırdığı zamanlarını, katili olduğu boş
    vakitlerini, israflarını sorgular ve düzeltmenin yollarını arar. Hayatını
    planlamayı, kendini disipline etmeyi öğrenir. Tatmadığı mânevî hazları tadar,
    güzel zevklerin farkına varır; Kur’an’ı okuma, anlama ve yaşayışına geçirme,
    zikir, tefekkür ve teheccüd adlı gece neşesi633 gibi güzelliklerle coşar, zevk sahibi
    olur. Fuzûli konuşma, fazla yiyip içme ve insanlarla çok ve gereksiz ilişkiden
    sakınarak huzurun, mutluluğun, sağlığın yolunu bulur. Câmi ve cemaatle
    ünsiyet kurma, beş vakit namazını cemaatle edâ etme, câmi hayatına alışma, hiç
    haram işlemeden gözüne ve kulağına sahip olma, tâat ve sabır gibi fazîletlerle
    cennet hayatının minyatürünü dünyaya taşımaya çalışır.
    İ’tikâfın en önemli amacı; her ibâdetin gâyesi olan Allah’ın rızâsıdır. Bu
    temel hedefin gerçekleşmesi için mü’minin/dâvetçinin, dünya meşgalelerinden
    kendini soyutlayarak Rabbi ile yalnız kalması ve nefsini muhâsebe etmesi
    sâyesinde, hayatını ve amellerini O’nun rızâsı doğrultusunda tanzim etme,
    takvâ sahibi bir insan olma hal ve şuuruna erebilmesidir. Allah’ın rızâsı için
    gerekli olan namaz, oruç, zikir, ibret, tefekkür, muhâsebe, nefsi kontrol, geleceği
    planlama ve tekâmüle ulaşmasıdır.
    İslâm’ı öncelikle kendi gönüllerinde ve benliklerinde hâkim kılamayan
    insanlara Allah’ın yardım edip onlara devlet gibi nimetler vermesi beklenemez.
    Dünyada Allah’ın râzı olacağı devlete, âhirette insanın râzı olacağı cennete
    kavuşmanın yolu, öncelikle tam mânâsıyla müslüman olup Allah’a teslim
    olmaktır. İslâmî bir şahsiyete ve irâdeye sahip olmak, nefsi tezkiye etmek,
    ma’siyetlerden, günahlardan, ayıp ve ahlâksızlıklardan arınmaktır. Rûhuna
    özen göstermeyen bir dâvetçi mü’minin Cenâb-ı Hak’tan hidâyet ve nusret
    beklemeye hakkı yoktur. Zira, “Bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe
    Allah onların durumlarını değiştirmez.”634
    İtikâf; halîfelik görevlerini yerine getirmek için enerjisini doldurmak,
    arınmak, azıklanıp rûhunu gıdâlandırmak, sosyal faâliyetlere ve cihâda daha
    bir hızla atılmak için, geri çekilip gerilmek ve kısa bir süre Rabbiyle baş başa
    kalmaktır. Hasta olanın, hastalıklardan tedâvi için muvakkat bir zaman
    hastanede kalıp ilâç ve perhize devam edip tedâvi edildikten sonra hastaneden
    çıkıp daha sıhhatli bir halde işlerine dönüp çalıştığı gibi, müslüman için i’tikâf
    633] 73/Müzzemmil, 6
    634] 13/Ra’d, 11
    - 220 -
    da böyledir. Kısa bir müddet i’tikâfta kalır; yenilenip rektefe edilmiş, sabra
    alışan ve her ânını ibâdete dönüştüren özellikleriyle sosyal hayata daha kuvvetli
    olarak çıkar. Mânevî yönden daha güçlü olarak Rabbine yaklaşır, iman ve yakîn
    nûru ile kalbini düzeltir ve huzur içinde Allah’a yönelir. Nice kimseler vardır
    ki, fâni olan cisminin sağlığına gösterdiği özeni mânevî yapısına göstermez.
    Dünya rahatına verdiği önem kadar ebedî hayatını düşünmez. Yatağa düşürecek
    mikroplardan ve hastalıklardan sakındığı kadar, cehenneme götürecek kalp
    hastalığından ve mânevî mikroplardan kaçınmaya çalışmaz. Yatırımını sadece
    dünyaya yapan, rûhî ve mânevî gıdâlarını ihmal eden modern insan, tek kanatlı
    kuşa dön(dürül)müştür. İşte i’tikâf, huzura, esas hayata ve tükenmeyen saâdete
    erdirecek tüm imkânlarını, kendisiyle kucaklaşan herkese sunmaya hazırdır.
    Yarışmalardan önce sporcuların özel hayatlarından koparılarak kampa
    alınmaları, belli bir süre enerji depolamak için olduğu kadar, onları gerideki
    ilgilerin etkisinden sıyırmayı da hedef alır. Gözlerinden biri hastalanan kimse
    için eşyanın yarısı nasıl bulutların arkasında gölge bir varlık gibi silik ve bulanık
    gözükürse, dikkati vâkıalara takılıp kalan, kendine bakmasını ve kendisini
    Hakka vermesini bilmeyenler için de hakikatin yarısı kaybolmuş demektir.
    Özellikle i’tikâfla elde edilen, mâsivâyı (O’ndan başka her şeyi) gönlünden
    silip sadece Allah’la beraber olmanın faydası meydandadır: Meşgaleyi azaltır,
    insanın gözünü ve kulağını korur. Zira göz ve kulak kalbin yoludur. Kalp bir
    havuz gibidir. Beş duyu ırmaklarından oraya pis ve bulanık, mikroplu sular
    dökülür. İ’tikâftan maksat, kalbi o pis sulardan ve bunlardan meydana gelen
    çamurdan temizlemektir ki, bu sâyede havuzun ana kaynağı temiz su ile dolsun.
    Pis suyu akıtan derelerin havuza akan yolları açık iken havuzu temizlemek
    nasıl mümkün olur? Her an yeni bir pis su havuzu doldurur. O halde ilk önce
    o pis derelerin yolunu kesmek lâzımdır, yani kalbe yönelen duyuların güzel
    olmayan akıntısını kesmek gerekir, ancak zarûret miktarı açık kalır. Bu da
    i’tikâf ve benzeri uygulamalarla mümkün olur. Ayrıca i’tikâfla gözü hâriçten
    çekmekle bu dereleri kapamak, kalbin derinliklerine dalıp onu temizlemek,
    perde tabakalarını kaldırıp atmak sûretiyle içinden hikmet pınarlarını akıtıp
    kalbi doldurmak da mümkündür.
    İ’tikâf, pek çok ibâdeti içeren ana ibâdettir. Başka bir ibâdette bu kadar
    çok özellik bulunmaz. İ’tikâf yapanın namazı vaktinde cemaatle ve huşû ile
    edâ etmesine yardımcı olur. Nâfile namaz kılma ve gece hayatına, yani Allah
    için uykuyu bölüp teheccüdle neşelenme imkânına ve alışkanlığına ulaştırır.
    Mu’tekifin (i’tikâf yapan kimsenin) orucu, takvâya ulaştırır; çünkü onun
    orucu; gıybet ve yalan gibi haramlardan, hatta gereksiz sözlerden uzak, mescid
    - 221 -
    gibi bir mekânda yerine getirilen oruçtur. İ’tikâf, özellikle fesâdın yayıldığı
    günümüzde, gözün, kulağın ve dilin, dolayısıyla da gönlün haramlardan
    korunmasına vesîledir. İ’tikâf, insanı dünyevîleşmekten, hırs ve tatminsizlikten
    kurtarır.
    İ’tikâf, mü’minin Allah ile olan imânî bağını kuvvetlendirip nefsini tezkiye
    edip arındırır, çevre baskılarına ve fitnelere karşı daha dayanıklı hale getirir.
    İ’tikâf sâyesinde insan, ahlâk ve ibâdetlerle ilgili zaaflarını gidermek için
    gerekli adımlar atabilir. Kötü alışkanlıklarını bırakma imkânına kavuşur.
    Bildiği doğruları ve güzellikleri hayata geçirme gayret ve çabasına kavuşur.
    Sözlerin yalama olduğu, muhâtapların güzel konuşmalardan değil; ancak
    güzel yaşayıştan etkilendiği günümüzde, hal diliyle güzel bir tebliğdir i’tikâf.
    Başkalarına iyiliği emrettiği halde kendi nefislerini unutanlara da önemli bir
    derstir. Allah için ağlayıp tevbe etmeyi unutan takvâ ve ihlâs konusunda büyük
    ihmalleri olan ve yaptığı ibâdetlerden zevk alamayan insan için bir şahsiyet
    okuludur. Kişinin Rabbine yaklaşabilmesi ve kendini O’na adayacak seviyeye
    yükselebilmesi için fiilî bir duâdır.
    Hiçbir şey, Allah’ı zikretmekten daha lezzetli değildir. Hiçbir amel, zahmetin
    azlığına karşın verdiği lezzetin çokluğu, kalbe verdiği sevinç ve huzurun
    büyüklüğü bakımından zikrullah gibi olamaz. İnsan, ancak Allah’ı gereği gibi
    ve tüm kapsamıyla zikrederek tatmine ve huzura kavuşabilir. İ’tikâf rûhu, kişiye
    namaz gibi eylemle, tefekkür ve Allah’ı hatırlayıp unutmama gibi kalp ve beyinle,
    Kur’an kıraati, duâ, tehlil, tesbih, tahmîd ve tekbir gibi dille yapılan zikirlerle içli
    dışlı olma tatlarını verir. Zikrin en önemlisi Kur’an okuma, Kur’an’ı düşünme,
    anlama ve gereğince yaşayıp ahkâmını topluma hâkim kılma çabasıdır.
    İ’tikâf yapan kişi, kâmil mânâda bu sünneti ihyâ etmek istiyorsa, Ramazanın
    son on gününde ve câmideki bu arınma sürecinde Kur’an’ı meâliyle birlikte
    ve düşünerek okuyup hatim etmelidir. Bunun insana kazandıracağı şeyleri
    yaşamayan bir kimseye anlatmak mümkün değildir; tatmayan bilmez. Hele,
    maddî imkânı olanların bu muhteşem özellik ve anlatılamayacak güzelliklerle
    dolu i’tikâfı, Mescid-i Haram’da ya da Hz. Peygamber’in i’tikâflarını yaptığı
    mescidde, Medine’de yerine getirmeleri... Gerçekten i’tikâf, yüksek mertebelere
    ulaşabilmek için mü’minlerin mutlaka değerlendirmesi gereken büyük bir
    fırsattır.
    İnsan, kendi namazını ne denli önemsediğini ve hangi ruh hâletiyle namaz
    kıldığını değerlendirmelidir. Eğer bu hususta kendindeki eksiklikleri tesbit
    etmişse, işte i’tikâf, namazlarının edâsında yüksek mertebelere ulaşmak için bir
    fırsat olarak onu beklemektedir. Bir mü’min, Allah Teâlâ’nın râzı olmayacağı
    - 222 -
    işler yapmaktan korkmalı, bunun için günlük hayatında namazdaymışçasına
    davranmalı, unutma hali hâriç, abes şeylerle meşgul olmamalı, Hak’tan
    uzaklaştıracak hususlara veya lüzumsuz hiçbir şeye iltifat etmemelidir. Bunlar
    da en doğal şekilde i’tikâfla kazanılır ve sonra devam ettirilecek alışkanlık ve
    ahlâk haline getirilebilir. Mü’minin, ulaşmak için gayret sarfetmesi gereken
    bir başka seviye de, nefis ve şeytanla mücâhede gayretleridir. Bu mücâhede
    sâyesinde namazda gönül huzuru, huşû ve haşyet duyguları kazanılır. Böylece
    i’tikâfa giren mü’min pek çok dünyevî meşgûliyetle ilgisini kesmek sûretiyle,
    başka insanların tatmadığı lezzetleri tatmış, ulaşamadıkları derecelere ulaşma
    fırsatını yakalamış olur.
    İ’tikâftaki mü’minin, insanların çoğunun yaptığı yanlışlardan kaçınması da
    kolay olacaktır. Bunlara örnek olmak üzere, insanı hüsrâna götüren pek çok
    şeyi kendisinde toplayan üç yanlış davranışı gündeme getirebiliriz. Bunlar,
    fuzûlî konuşma, isrâfa varan yiyip içme ve insanlarla çok ve gereksiz ilişkidir.
    Allah’ın Kitabını okuma, iyiliği emredip kötülükten sakındırma veya
    maîşetle ilgili gerekli bir konuşmanın dışındaki, yani hayır sözün hâricindeki
    konuşmalar, fuzûlîdir. Mü’min, kirâmen kâtibîn meleklerinin kendisini
    devamlı gözetlediğinin farkında olmalı, her söylediğinin kasete alındığını, her
    yaptığının kameraya çekildiğini unutmamalıdır.
    Zamâne gençlerinin çoğu, hatta dâvâ adamı olanların önemli kısmı bile,
    dille imtihanda pek başarılı olamamaktadır. Nice gençler, konu üzerinde
    düşünmüyorlar bile. O nedenle de bugün pek çok dindarda, dâvetçide ve ilim
    talebesinde görülen üslûpsuzluk, yerinde söz söyleyememe, geyik muhabbeti,
    ciddiyetle somurtkanlığı karıştırma, samimiyetle sululuğun arasındaki
    dengeyi bulamama gibi özellikler yaygınlaşmaktadır. Ayrıca bunlara, çoğu
    zaman gıybet, yalan söyleme gibi günahlar da eşlik etmektedir. Mü’min için
    i’tikâf, Allah’ı zikir, zarûrî ve hayırlı konuşmanın dışında ağızdan çıkan her
    kelime için nefis muhâsebesi yapmaya bir fırsat ve vesiledir. İ’tikâftaki mü’min,
    kendini olgunluğa alıştırmalı, i’tikâfına zarar verecek kişilerle ilişkisini ve
    gereksiz konuşmaları bırakabilmelidir.
    Midesine girenleri kontrol edemeyen gönlünü de denetleyemez. Günahlar,
    Allah için oruç tutup aç kalana uzak, tıka basa yiyene daha yakındır. Az
    yemek, sadece kalıba değil, aynı zamanda kalbe de incelik kazandırır, maddî
    hastalıklara olduğu gibi, mânevî hastalıklara da şifa sebebidir. Nefsin hevâsını,
    yani kötü isteklerini dizginler, öfkeyi azaltır. Ayrıca, kişiyi fazla uykudan,
    tembellikten ve gevşeklikten kurtarır. Nitekim Lokman Hekim oğluna şöyle
    demiştir: “Ey oğulcuğum! Mide dolarsa düşünme uykuya dalar, hikmet dilsiz
    - 223 -
    kalır, uzuvlar da ibâdet için hareket etmez.” İ’tikâftaki mü’minin, kendisini
    ibâdetten alıkoyacak her şeyden, bu arada çok ve çeşitli yemekten uzaklaşması
    gerekir. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Çok yemek yiyen, Allah’ı
    zikretmekten bir lezzet alamaz.”
    İ’tikâf, mü’min için, daha önce lezzetine varılmış bazı şeylerden uzak kalma
    hususunda nefsini terbiye etme ve alışkanlık haline gelmiş pek çok şeyden
    müstağnî olma konusunda nefsiyle mücâhede imkânıdır. Çay tiryâkilikleri,
    çerez ve benzeri alışkanlık ve bağımlılıkları, israfı ve ağzına giren her şeyi
    tekrar gözden geçirme fırsatıdır i’tikâf.
    İnsanlarla çok ve gereksiz ilişki de kişinin kulluğuna ve huzuruna darbe
    vurma bakımından önemlidir. Çünkü insanların çoğu, diğer insanlarla bir
    araya gelmeye öyle düşkündürler ki, kendi ibâdetlerini yapma ve tamamlama
    konusundaki güçlerini kaybederler. İnsanlar arasına fazlaca karışmak, ibâdet
    zamanının ve mekânının heybetini azaltır; gıybet, yalan söyleme, boş konuşma,
    aşırı şaka yapma gibi birtakım günahlara önayak olur.
    İ’tikâf, kişinin ibâdetlerini gözlerden ırakta yaparak ihlâsını ölçmesi ve
    takviyesi için bir fırsattır. Kişi, murâkabe şuurunu kazanabilmek ve âniden
    gelebilecek ölümü her an hatırında tutabilmek, böylelikle kemâl merdivenlerine
    tırmanabilmek için, nefsiyle devamlı bir sûrette mücâdele etmesi gerekir. Bu
    özellikler, en güzel biçimde i’tikâf bilinciyle kazanılabilir.
    Kimin gönlünde Allah varsa onun her iki dünyada da yardımcısı Allah’tır,
    kimin kalbinde Allah’tan gayri şeyler tümüyle yer etmişse onun iki dünyada
    da hasmı Allah’tır. Allah’la beraber olan ve i’tikâfı bu konuda baş tacı eden,
    bu unutulmuş sünneti ihyâ ederek kendisi ihyâ olan genç müslümanlara selâm
    olsun!
    Yılda en az bir defa, Ramazan ayında i’tikâfa girmek, Peygamberimizin
    unutulan önemli bir sünnetini ihyâ etmektir. Hayatımızı namaza benzetmek
    zorunda olduğumuz gibi, i’tikâftaki Allah’a adanmışlık rûhunu ve işe
    kendimizden başlamamız gerektiği bilincini her an canlı tutmak da müslümanca
    yaşayıp müslümanca ölmek için mecbûrî istikametimizdir. Toplumdaki şerleri
    değiştirmek niyetiyle kendimizi yetiştirip ıslah için haydi i’tikâfa!
    - 224 -
    24. HUTBE
    KADIR GECESI
    Âyet :
    انِآَّ انَزَْلنَْاهُ ف۪ي ليَْلةَِ القَْدْرۚ وَمَٓا ادَْرٰيكَ مَا ليَْلةَُ القَْدْرۜ ليَْلةَُ القَْدْر خَيْرٌ مِنْ الَفِْ شَهْرٍۜتنََزَّلُ المَْلئٰٓكَِةُ
    وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙ سَلَامٌ۠ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
    “Doğrusu Biz, onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu
    sen nereden bilirsin? Kadir gecesi; bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Rûh,
    o gece Rablerinin izniyle her iş için iner de iner. O, tanyeri ağarıncaya kadar bir
    selâmettir.” 635
    Yani Kur’ân inmeye başladığı gece, Kur’ân’sız, kitapsız, peygambersiz, kısaca
    Allah’ın hükümlerinin ve adının duyulmadığı bin aydan (aynı zamanda 30 bin
    geceden) daha hayırlı, daha değerlidir, daha şereflidir. O gece Abdullah oğlu
    Muhammed, Allah’ın elçiliği gibi bir misyonla görevlendirilmiş, Rasûlullah
    olmuş, böyle bir makama yükseltilmiştir. O makam kolay ve basit bir makam
    değildir. İnananların nazarında en değerli mercidir. Üstelik oldukça zor ve
    ağır bir iştir. Bu görev, Allah Teâlâ’nın “Doğrusu biz sana (taşıması) ağır biz söz
    vahyedeceğiz”636 buyurduğu görevdi.
    İşte böylesi şerefli, şanlı, değil sadece o günkü Mekke’de, tüm tarihin en
    mühim günü olarak kaydedilecek bir gecede Allah vahyini peygamberine
    sunuyordu. O peygamber ki o güne kadar kitap nedir, iman nedir bilmiyordu…637
    İşte, bu gecenin fazileti bundan dolayı idi. Çünkü dağlara inmiş olsa dağdaki
    kayaları, taşları Allah korkusundan paramparça edecek Kur’an inmişti o
    gece. Konuyla ilgili Kur’an şöyle diyor: “Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine
    indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça
    parça olmuş görürdün…”638 Kaya, taş Kur’an inmiş olsa, o emanetin altında
    paramparça olacak, ama Kur’an bize inmiş, kılımız kıpırdamıyor.
    Kur’an’ın yeni yeni indiği bir ortamda Mekke’de mü’minler arasında şimdiki
    zavallı müslümanların kuruntuladıkları gibi sırf sevap kazanmak için ibadet
    etme güdüsü yoktu. Onların yaptıkları sadece kendilerine verilen görevi yerine
    635] 97/Kadr, 1-5
    636] 73/Müzzemmil, 5
    637] 42/Şûrâ, 52
    638] 59/Haşr, 21
    - 225 -
    getirmektir. Bu görev de şirkin yerine tevhidin hâkim kılınması idi. Dolayısıyla
    Kadir gecesinin bin aydan hayırlı oluşunu, o gecede yapılan ibadetin bin aydaki
    ibadetten daha hayırlı olduğunu düşünmek ve sanmak sadece bir şaşırma ve
    kuruntudan ibarettir. Kur’an’ın ruhuna terstir.
    Kadir gecesi kabul edilen gecenin akşam namazını kılmayanlar, hiç Kur’an
    okumayanlar bile Ramazan’ın 27. gecesini Kadir gecesi olarak değerlendirecek.
    Oysa bu Kadir Gecesinin, Kadir Gecesi olarak kabul edilen gece olduğu sadece,
    bazı rivayetlere istinad eden bir ‘yorum’dur. Kadir gecesinin Ramazanın 27.
    gecesi olduğu kesin değildir.
    Peki, kadir gecesinin, Ramazan’ın 27. gecesi olduğu kesin olarak tespit edilse
    neyi ifade eder? Temel ölçüler ışığında değerlendirecek olursak, çok şey ifade
    etmez.
    Her sene olduğu gibi bu sene de ülkede kadir gecesi büyük bir coşku ile
    kutlanacak. Birtakım ‘din adamları’ kadir gecesinin bir ‘fırsat’ olduğundan
    dem vuracaklar. Sanki ‘kaçırmayın bu fırsatı’ dediklerini duyar gibi oluyoruz.
    Mevlidhanlar ve duahanlar alabildiğine şişiriyorlar avurtlarını. Kaside ve
    mevlit okuyacağız diye kıpkırmızı oluyor yüzleri. Duâhanlar, sanki Allah’ın
    -hâşâ- duyma sorunu varmış gibi avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. Emirkomuta
    formatında âdeta Allah’a, yapmasını istedikleri işlerin listesi sunuluyor.
    Rahmetli Mehmet Akif’in enfes benzetmesiyle, Allah neredeyse ırgat yerine
    konuluyor; “Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ.”
    Bugün ‘kadir gecesi’ adına, azıcık geç kalanlar camilerde yer bulamayacak.
    Memleketin semâları dua, zikir, Kur’an tilaveti, kaside, mevlid ve mersiyelerle
    inim inim inleyecek.
    Halka anlatılanlara göre; bugün insanlar her umduklarına nâil olacaklar.
    Günahları bağışlanacak. Gökyüzüne doğru açılan elleri boş döndürülmeyecek…
    İşe öncelikle, kadir gecesinin ne olduğu, neyi ifade ettiği, değerini nereden
    aldığından başlamak gerekir.
    Kadir gecesini Kur’an tanımlamaktadır: Kur’an’ın indirildiği gecedir.
    Doğrusunu Allah bilir ama bunu, Kur’an’ın indirilmeye başladığı gece olarak
    anlamak gerekir. Bakara suresinin 185. ayeti, Kur’an’ın Ramazan ayında
    indirildiğini bildirmektedir. Kadir suresi ise Kur’an’ın kadir gecesinde
    indirildiğini ifade etmektedir. Bu sûre kadir gecesinin ne olduğuna biraz daha
    açıklık getirmekte ve o gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu; melekler ve
    er-Rûh’un o gecede her iş için çokça indiklerini, bu gecenin fecrin doğuşuna
    - 226 -
    kadar esenlik ve selamet olduğunu bildirmektedir. Duhan sûresinin 3. ayeti ise
    ‘kadir gecesi’ni ‘mübarek bir gece’ olarak tanımlamaktadır.
    Bu âyetlerden anlaşılan mana şudur ki, Kur’an kadir gecesinde/mübarek
    bir gecede indirilmiştir. Kur’an bir tek gecede inmediğine göre, sanırım bu
    ayetleri, Kur’an kadir gecesinde inmeye başladı olarak anlamak isabetlidir. Bu
    meseleyi daha da sadeleştirerek söylemek icap ederse: Kur’an, fazileti önceden
    belirlenmiş bir gecede indirilmiş değil de, -doğrusunu sadece Allah bilir ya-
    Kur’an’ın indirilmeye başladığı geceye Kur’an’ın kendisi ‘kadir gecesi’ adını
    vermiştir. Kur’an, Allah’ın gecelerinden bir gecede indirilmiş, Kur’an inmeye
    başladığı için o gece bir önem kazanmıştır.
    Bu ifadeden acaba, o gecenin çok özellikli ve önemli bir gece olduğunu
    mu anlamak gerekir, yoksa o gecede yapılan işin, yani Kur’an’ın inmeye
    başlamasının çok önemli olduğunu mu anlamak gerekir? Bir nevi ‘zarf-mazruf’
    ilişkisi…
    Kadir gecesini kadir gecesi ve mübarek bir gece yapan, orada Kur’an’ın
    inmeye başlamasıdır. Yeryüzüne Kur’an’ın inmeye başlaması her türlü takdirin
    ötesinde bir kıymet ve ehemmiyete sahiptir. Çünkü aziz İslam dini son olarak
    Kur’an’la vaz edilmiştir. Yeryüzü yani insanlık Kur’an’la muhatap kılınmıştır.
    Bizim zikrimiz Kur’an’dadır. Dinimizin kaynağı bu mübarek kitaptır. Kadir
    gecesine işaret, Kur’an’a işaret olsa gerektir. Bütün insanlığa, Kur’an’a dikkat
    edin, Kur’an’a iman edin, ona sımsıkı tutunun ve onun getirdiği Din’i din
    edinin, beşerin icat ettiği yollara sapmayın denmiş olmalıdır.
    Şurası kesindir ki, Kur’an kadir gecesini, onda yapılacak bütün duaların kabul
    olduğu, âdeta bir ‘fırsatlar gecesi’ olarak anlatmamaktadır. Anma-kutlama
    kültürüyle her şeyi kutlanacak bir nesneye dönüştüren küresel kapitalist
    din, İslam’ın pek çok değerini kendine uyarlayarak bir tüketim nesnesine
    dönüştürmüş bulunmaktadır. Rasulullah’ın doğum gününün ‘kut’lanmasıyla,
    kadir gecesinin ‘kut’lanması arasında büyük bir benzerlik vardır. Biri, İslam’ın
    son Nebîsinin doğduğu gün, diğeri de o Nebî’ye vahyedilmiş olan Kur’an’ın
    doğduğu gece olmaktadır. Nebî’nin değeri nasıl ki herhangi bir günde doğmuş
    olmasında değil de, nebilik ve rasullük misyonunda ise, kadir gecesinin değeri
    de, onda doğmuş olan Kur’an’da olsa gerektir. Kutlu doğum etkinlikleriyle
    Nebî’nin (s.a.s.) misyonu örtülmekte, kadir gecesi kutlamalarıyla da Kur’an’ın
    otoritesi örtülmektedir.
    Şayet ‘kadir gecesi’ doğru şekilde kavransaydı, büyük bir gizlilik içerisinden
    keşfedilip çıkartılmış(!) olan bir geceye bu kadar ‘gizem’ atfedilmek yerine, bu
    - 227 -
    ismin Kur’an’a işaret ettiği üzerinde durulur ve şayet bir ‘iş’ yapmak isteyen
    birileri varsa, bunun önce Kur’an’ı doğru şekilde okuyup anlamak, sonra
    yaşamak ve daha sonra da insanlığı Kur’an’a davet etmek olduğunu kavrar ve
    ona koyulurdu.
    Miladi 7. yüzyıl Arap yarımadası gibi, bugünün toplumları da İslam davetine
    muhtaçtır. Bugünkü modern câhiliye, eski Arap câhiliyyesini aratmaktadır.
    En başta da, Müslüman ismini taşıma iddiasındaki toplumların İslam tebliğine
    ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu beldelerdeki ‘anma’cı ve ‘kutlama’cı ruhban
    sınıfı, ‘mübarek gün ve geceler’ klişesiyle şova dönüştürdükleri mübarek
    kavram ve değerlerimizi, âdeta cahiliyenin fark edilmemesi için bir paravan
    olarak kullanmaktadırlar. Bu anma-kutlama kültürü, toplumu rahatlatmakta,
    aslında Nebîlerin insanları rahatsız edici, aileleri bölücü (tevhid-şirk ayrımı)
    misyonuna operasyon çekilmekte, din tamamen putlarla uzlaştırılmakta;
    kapitalist, demokratik laik bâtıl inançlarla uyumlu hale getirilmektedir. Din
    cihad gibi lâ bilinci gibi esaslarından uzaklaştırılmakta, terbiye edilmekte,
    bugünkü kâfir ideolojilerin yedeğine verilmektedir. Kur’an, kendisinden başak
    bütün hayat tarzlarını ‘öteki’ olarak etiketler ve sadece İslam’a haklılık pâyesi
    verir, İslam’dan başka her düşünce sistemi ve yaşam biçimini, yok olmaya
    mahkûm bâtıl olarak takdim eder. Kadir gecesi ya da kutlu doğum kutlamak
    üzere camiye giden cemaate ise İslam’ın bir hoşgörü dini olduğu anlatılmakta,
    inanç ve düşünce özgürlüğü adı altında İslam’ın bütün şirk sistemlerine saygı
    duyduğu, bütün fahşa ve münker çeşitleriyle bir arada yaşanabileceği iddia
    edilmektedir. Selatîn camilerden dönen cemaatin benliğinde hâsıl olan etki
    şudur: Namazımızı kıldık, duamızı ettik, kadir gecemizi idrak ettik; akraba ve
    dostlarımıza kadir gecesi kutlama mesajı da çektik; tüm görevlerimizi yaptık,
    daha ne yapalım?
    Kısacası kadir gecesi, kadir gecesi adına itina ile kadirsizleştirilmektedir.
    Bu gün ve gece kutlamalarıyla, bu gece indirildi diye adına törenler yapılan
    Kur’an hâkim, yani hükmeden konumuna gelmiş değil; her geçen gün daha da
    mahkûm/hükmedilen konumuna itekleniyor, kimse önemsemiyor. Kur’an bu
    topluma, bu devlete inmiş mi ki, Kur’an hem de bu gece indi diye kadir gecesi
    kutluyorsunuz? Gerçekten Kur’an, okullara, deniz kenarlarına, mahkemelere,
    büyük denilen meclislere, aile hayatına, iş hayatına indi de onun bayramı ve
    kutlaması mı yapılıyor?
    Kadir gecesi, Kur’an’la yeniden tanışma, ölünceye kadar çıkmayacak şekilde
    hayatımızı yönlendirme açısından gönlümüze ve zihnimize inmeye başladıysa,
    onun indiği zamanı kadir gecemiz olarak kutlayabiliriz.
    - 228 -
    Kitabımız Kur’an, Kadir Gecesine değil, insanlara inmiştir. Bize inen
    Kur’an bu gecede indiği için bu zamanı 30 bin geceden hayırlı kılıyorsa, bizim
    hayatımıza yön verecek şekilde bize inen Kur’an, bizim kadrimizi kıymetimizi
    nasıl arttıracaktır. Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,639
    Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün veya bir gece de, bin
    aydan, yani otuz bin gün ve geceden daha hayırlı olacağı değerlendirilmelidir.
    Her gün ve gece Kur’an’a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş
    gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini itikadî, ibâdî, ahlâkî ve iktisadî
    bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme
    çabasında bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek,
    o zaman biz de otuz bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve
    geceler de bin aydan, yani otuz bin geceden daha üstün olur.
    Kadir Gecesinin tam olarak ne zaman olduğunun belli olmadığı bellidir.
    Çünkü bu konuda standart yoktur, her insana göre Kadir gecesi değişir.
    Kur’an’ın gönlümüze, zihnimize, yaşayışımıza indiği gece hangi gün ve gece
    ise, bizim Kadir Gecemiz odur. Her gece iniyorsa bizim için her gece Kadir
    Gecesidir; hiçbir gece inmiyorsa bizim için Kadir gecesi yoktur. Kur’an’ın
    indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece bizim için Kadir gecesidir.
    Kur’an hangi gece inmiş, bizim için esas önemli olan o değildir; bize ne zaman
    iniyor, o bizim kadir insanı olmamız için olmazsa olmaz öneme sahip olan
    odur. Bu gecenin kadir gecesi olup olmasından öte, bizim kadir insanı, kadir
    mü’mini olmamız önemlidir.
    Kadrinizin, kıymetinizin artması ve 30 bin kişiden daha faziletli olmanız için
    Kur’an’ın gönlünüze, beyninize devamlı inmesi; evinize, işyerinize, sokağınıza,
    devletinize Kur’an’ın hâkim olması (amacıyla her türlü gayret göstermeniz) için
    Kadir Gecesini sürekli yaşamanız duasıyla, bu gecenin hayatınızda bu güzel
    değişimi gerçekleştirmesini diliyorum.
    Kadir Gece si Nedir ?
    Bu sorunun cevabı, kişinin Kur’an algısına göre değişmektedir. ‘Kur’an’ı,
    onu inzal eden şânı yüce Allah’ın murâdına uygun şekilde algılayanlar Kadir
    Gecesini de doğru algılayacaklardır. Kur’an’ı nesneleştirenler ise Kadir gecesini
    de bir nesne, bir anma ve kutlama gününe irca edeceklerdir.
    Oruç tutulan coğrafyada kadir gecesi kutlamaları, bir anlamda kadir gecesinin
    karartılmasıdır. Doğrusu bu karartma, Kur’an’ın tamamına yöneliktir. Halkın
    639] 97/Kadr, 3
    - 229 -
    vicdanını bastırması, dine ve Kur’an’a karşı görevini yaptığı anlayışı içinde tatmin
    bulup daha güzel alternatiflere engel olacak şekilde fıtratı susturma çabasıdır.
    Eğer kadir gecesi, bugün sanıldığı gibi, bütün günahları affettirecek özel sevap
    gecesi gibi bir anlama sahip olsaydı, Rabbimiz hem gününü/saatini belirtip, hem
    de ne gibi eylemlerle bu geceyi ‘ihyâ etmemiz’ gerektiğini bildirmez miydi?
    Kur’an’a hürmet adına yapılanlar, kendi başına saygısızlıktır. Allah’ın Kur’an’la
    neyi murad ettiğini anlama çabası yerine, belirli bir zümrenin Kur’an’ı nasıl ve ne
    olarak algılatmak istedikleri öne geçmektedir.
    Kur’an, Kadir suresi ile Kur’an’ın yeryüzüne indirilişine, dolayısıyla Kur’an’ın
    önemine dikkat çekmektedir. Kur’an’ın ilk indirilmeye başlandığı bu mübarek
    geceye, Cebrail’in Muhammed (sav)’e seslendiği o ilk karşılaşma zamanına bu
    ismi vermektedir. Tabii ki bu ilk gecenin bir anlam ve önemi vardır. Zaten Allah
    böyle buyurduğu için bu gecenin anlam ve önemine iman etmek tartışılmaz
    bir şeydir. Fakat problem, bu ‘önem’in hangi şeyden kaynaklandığı, nasıl bir
    önem olduğu ve niçin böyle bir öneme sahip olduğuyla alâkalıdır. Acaba kadir
    gecesinin önemi, bu gece yapılacak hiçbir duanın geri çevrilmemesiyle(!) mi
    alâkalıdır, yoksa yeryüzüne Kur’an vahyinin inmeye başlamasıyla mı alâkalıdır?
    Kadir suresine dikkat edildiğinde, gecenin önemi, Kur’an’ın indirilişinden
    kaynaklanmaktadır; dolayısıyla kadir gecesi, Kur’an’ın kadr ü kıymetini
    bilme, anlama, idrak etme ve iman etme gecesidir. Yani ‘kadir gecesi’nde
    çakılıp kalmanın bir anlamı olmasa gerektir. Çünkü Kur’an, kadir gecesinde
    kalın, onu kutsayın; o gecede bütün günahlarınız affedilecektir dememektedir.
    Mesele, Kur’an’ın insan hayatındaki yerini idrak etme meselesidir. Yeryüzünde
    her geçen gün insan hayatına yönelik olarak büyük büyük(!) ideolojiler, doktrinler
    üretilmekte, insanın kurtuluşu(!) için şaşalı anlatılar icat edilmektedir. Kur’an ise,
    içinden birtakım cümlelerin alakalı-alakasız spotlaştırılarak evlere/dükkânlara
    asıldığı ‘kutsal’ ama aynı zamanda sıradan bir kitaba dönüştürülmektedir. Kabul
    etmek lazım ki, son yıllarda Kur’an algısı biraz daha mesafe(!) alarak, Ramazan
    ayında mabedlerde çokça okunan bir kitap durumuna gelmiştir. Televizyonlarda
    sık sık Kur’an okuma yarışmaları, tören havasıyla icrâ olunmaktadır. Fakat dikkat
    edilirse, bütün bu okumalar(!) hâlâ, Kur’an’ın emir ve yasaklarının anlaşılıp
    yaşanmasına hizmet etmemekte; hayata hükmetmesi uğrunda bir büyük inkılaba
    dönüşmemektedir. Tam tersine, Kur’an bireyin hayatına bir kutsal nesne olarak
    daha fazla girerken, bir hayat nizamı olarak da o oranda çıkmaktadır. İnsanoğlu
    her senenin aynı gecesinde, aynı saatlerde Kur’an’ı bir çeşit günah çıkartma
    aracı yapmaktadır. Kadir gecesi âdeta, önümüzdeki bir sene boyunca, gelecek yıl
    kadir gecesine kadar rahatça günah işleyebilmeyi temin eden bir vakumlamaya
    dönüştürülmektedir.
    - 230 -
    Eğer kadir gecesinde bütün günahların affedilmesi gibi bir durum olsaydı, -hâşâbu,
    öncelikle Kur’an’ın kendisiyle çelişirdi. Çünkü o zaman, Kadir sûresinin dışında
    kalan Kur’an’ın tamamının insana yönelttiği teklifler anlamsızlaşırdı. Kur’an, insana bir
    hayat tarzı teklif etmekte, bir sorumluluk yüklemektedir. Bu, tarih boyunca rasullerin
    öncülüğünde dünyada fırtınalar estirmiş, toplumlarda büyük çalkalanmalar meydana
    getirmiş, toplumları bölmüş, savaşlara sebebiyet vermiş çok büyük bir olaydır. Din
    mefhumu, insanoğlunun ‘kadir gecesi’ olarak tayin ettiği bir gecede âdeta Allah’a din
    öğreten, bağırıp çağırarak duâlar(!) yapan resmî din adamlarının icraatlarına bırakılamaz.
    ‘Kadir gecesi’ olduğu kesinmiş gibi kabul edilen bu gecede camilerin dolup
    taşmasını riyakâr bir basının şâşaalı manşetlerle haber yapması, ‘kadir gecesi’
    bağlamında yapılıp edilenleri haklılaştırır mı? Bu manşetler tam da işaret etmeye
    çalıştığımız, Kur’an’ın nesneleştirilmesi, İslam’ın ötelenmesi niyetlerinin dışavurumu,
    ikiyüzlü tutumlardır. Kadir gecesinde camilerin dolup taşması, acaba Kur’an’ın kadr
    ü kıymetinin anlaşıldığı, Mekke’deki o ilk imanı oluşturacak bir bilinç uyanışının bir
    sonucu mudur, yoksa Müslümanım diyenlerin hiçbir küfür ve şirkine ses çıkartmayan,
    kimsenin günahına müdâhale etmeyen bir Kur’an algısının imali midir?
    Bizler de her mü’min gibi bu gece ve her gece Rabbimize, kendi indirdiği Kur’an’a
    göre bir hayat inşa edebilmemiz için gerçek bir imanı nasip etmesi, Rasulullahın
    algısı gibi bir Kur’an algısı ve O’nun yoluna adanmış gerçek bir mü’min hayatı
    bahşetmesi; bu uğurda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan bir yürek ve
    imanıyla çelişmeyen örnek bir Müslüman hayatını nasip etmesi için dua edeceğiz.
    Kur’an’ın bir geceliğine ve sadece söylem (retorik) düzeyinde değil, her şeyiyle
    hayatımıza girmesi için Allah’a yalvarıp yakaracağız.
    Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,640 Kur’an’ı okumaya,
    anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de, bin aydan, yani 30 bin günden daha
    hayırlı olacağı değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur’an’a uygun olarak
    ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini
    ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal
    ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi
    gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de 30 bin insandan hayırlı
    oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de 30 bin günden üstün olur.
    Değeri Kur’an’dan kaynaklanan Kadir Gecesi, Kur’an’dan daha çok
    önemsenirken, Kur’an ihmal edilmiştir. Rasûlullah’ın ümmetinden şikâyetçi
    olacağı tek husus vardır: “(O gün) Peygamber şöyle der: ‘Ey Rabbim! Doğrusu
    benim toplumum, bu Kur’an’ı terk etmişti (uzak durmuş, onunla amel etmemişti).”641
    640] 97/Kadr, 3
    641] 25/Furkan, 30
    - 231 -
    Unutmayalım, Kur’an’ın indiriliş amacına uygun yaşadığımız gün ve gece bizim için
    Kadir gecesi, böyle yaşadığımız ay bizim için diğer aylardan çok üstün Ramazan’dır.
    Yoksa rahmet çeşmesinin büyüklüğü, ondan yararlanmasını bilmeyen, susuzluğunu
    gidermek için su kabını veya ağzını çeşmenin altına yerleştir(e)meyen kimseler için
    hiçbir şey ifade etmez. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun hayat
    veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran
    rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına
    tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir.
    Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin
    suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır.
    Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını
    körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek
    isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve
    dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını
    aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Kadir Gecesi olduğunu tahmin ettiğimiz gece, Peygamberimizin tavsiye ettiği şu
    duâyı yapmalıyız: “Allahumme inneke afuvvun kerîmun tuhıbbu’l affe fa’fu annî”
    Yani; “Allahım, sen affeden kerim bir zatsın. Affetmeyi seversin. Beni de affet.” Bu
    duâ, görüldüğü gibi, tevbedir, gönülden günahlarımıza pişmanlık duyarak bu duâyı
    yaparsak, affedilmeyi bekleyebiliriz.
    Kur’an bu gece indirilmeye başlandığından, kadir gecesi kutlamak istiyorsak;
    Kur’an’la bağlarımızı sağlamlaştırmak için söz vermemiz, Kadir gecesinde ilk
    görevimizdir. Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an
    âyetlerini bu Kadir Gecesi olarak kabul ettiğimiz günde ilk nâzil oluyormuş gibi imanî
    bir heyecanla okumalı, dinlemeli ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal,
    ekonomik tüm problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü
    olduğunu, çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna dönüşmemekte,
    vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları, formalite icabı
    ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden, anlamadan, hayatına geçirme
    endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı görevin
    en fazla hatim etmekten ibâret olduğunu zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş bulunan
    Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk edenler, onu süslü kabının içinde mahpus tutup tutuklu
    hayatı yaşatanlar, Kadir Gecesi kabul edilen zamanda da istedikleri ödülü alamayacaklardır.
    - 232 -
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her türlü
    uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol okuyalım; ama
    güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak için değil,
    kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat, Peygamber’siz hayat, hayat bile
    değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan: “Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek
    şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.” 642
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim yapmakla,
    Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına ulaşılmaz.
    Kur’an’ı yaşama yarışması, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en çok tatbik etme
    yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız olmak çok
    önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu yüklenmeli, O’nu
    taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun, üzerimize yüklediği görevleri
    yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin, her istirahatimizin önüne
    geçmeli. Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an insanı olmalıyız. Ahlâkımız
    Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı hedeflemeliyiz.
    Kur’an ve Kadir Gecesi aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız.
    Ruhumuzun, iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına gösterebilecek
    şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ı kendimiz yaşamalı, Kur’an’ı topluma yaşatmaya
    çalışmalı, Kur’an’ı devlete hâkim kılmaya gayret etmeliyiz.
    Kur’an’dan uzak yaşayanların Kadir gecesi yoktur, onların bayram yapmaya,
    sevinmeye de hakları yoktur. Kur’an’ı hayat kitabı kabul edip ona göre yaşamak
    isteyenlerin Ramazan’ı, Kadir Gecesi mübarek olsun. Kur’an’ın doğum günü olan
    Kadir gecesinde, Kur’an’la ihyâ olan kimselerin bayram yapmaya hakları vardır.
    Kur’an bayramı yapacaklardır. Müslümanın zaten iki bayramı vardır: Kur’an ve
    Kurban Bayramı. Kur’an’dan ve Allah’tan uzak yaşayanların ne Ramazan’ı vardır, ne
    Kadir gecesi, ne de bayram yapma hakları. Onlar için bayram yapıyorlarsa eğer, şeker
    bayramı vardır, et bayramı vardır.
    Kur’an’ın önce gönüllerimizde, sonra tüm alanlarda hâkim olması için görev
    bilincine ulaşmamızı diliyorum. Kur’an’a dönüş için dönüm noktası olmasını ümit
    ettiğimiz Kadir Gecenizi ve yaklaşan Kur’an bayramınızı şimdiden tebrik ediyorum.
    642] 8/Enfâl, 24
    - 233 -
    25. HUTBE
    RAMAZAN BAYRAMI HUTBESI BAYRAM DEMEK, ALLAH’A
    YAKLAŞMA DEMEKTİR
    Âyet :
    اَلَٓ ا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَ ا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَ ا هُمْ يَحْزَنُونَۚ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِي
    الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْ اخِٰرَةِۜ لَ ا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ
    “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de
    çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir. İşte onlara
    hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde
    değişme olmaz; (öyleyse) en büyük kazanç budur.”643
    Hadi s:
    “Kim, sevabını Allah’tan ümit ederek Ramazan ve Kurban Bayramının
    gecelerini ibâdetle ihyâ ederse, kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmeyecektir.”644
    Bayramlar, neşe ve sevinç günleridir. İslâm, kendi toplumunu huzur ve
    sevincin zirvelerine tırmandıran kendine has özel günler tesbit etmiş ve tüm
    bağlılarını bu günlerde birbirleriyle kaynaştırmıştır. Dinimiz, her şeyde olduğu
    gibi bayram konusunda da orta yolu seçmiştir. Dejenere olmuş toplumlarda
    görülen bayram enflasyonu da, insan doğasına aykırı bayramsızlık da, fıtrat ve
    denge dini İslâm’da doğru görülmemiştir. Her toplumun, kendi inançlarına göre,
    kendine has bayramları olduğu gibi; Medine İslâm devletinin kuruluşundan
    bugüne bütün İslâm âleminde kutlanan, bu ümmetin de iki bayramı vardır:
    Biri Kurban, diğeri de Ramazan Bayramı.
    İslâmî kardeşliğin, dayanışma ve huzurun perçinlendiği bu mübârek
    günler, müslümanların huzur, mutluluk, dostlarla dayanışma ve en büyük dost
    Allah’a yakınlaşma günleridir. Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret
    ettiği zaman, Medinelilerin iki bayramı olduğunu öğrendi. Medineliler bu
    bayramlarında oyun oynar ve eğlenirlerdi. Bu durumu gören Hz. Peygamber, bu
    günlerin bayram olarak devam etmesini kabul etmedi ve şöyle buyurdu: “Allah
    Teâlâ size kutladığınız bu iki bayrama bedel olarak daha hayırlısını, Ramazan
    643] 10/Yunus, 62-64
    644] İbn Mâce, Sıyâm 68
    - 234 -
    Bayramı ile Kurban bayramını lûtuf olarak vermiştir.”645 Bu Peygamberî tavırdan
    yola çıkarak, bir müslüman, bu iki bayramın dışında başka bir bayram kabul
    edemez.
    “Allahu ekber, Allahu ekber!” şeklinde yüksek sesle getirilen tekbirler
    de bu coşkunun dış âlemle paylaşılmasıdır. Bu özel namaz ve tekbirler,
    benzetme yerinde ise, Yaratıcı ile bayramlaşmadır. Namazdan, bu güzel
    randevudan sonra insanlar arası bayram başlar. Önce aile, sonra akrabalar
    ve daha sonra bütün müslümanlar birbiriyle bayramlaşır; sesli tekbirler
    şeklindeki sloganlar da tabiattaki diğer varlıklarla bayramlaşma, onlarla
    selâmlaşmadır.
    Namazsız, ibâdetsiz bayram olmaz. Yüce Rasûl şöyle buyurmuştur: “Bu
    günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır.”646 Bayramlar Allah’a
    yakınlık ve kulluk zamanlarıdır. Her iki bayramda bayram namazı kılınmadan
    bayram başlamaz. Hac’da, önce şeytan taşlanır, sonra bayram başlar. Şeytanı
    mağlup etmeden, şeytanlara taş atmadan mü’min bayram yapmaz. Bayramın
    ilânı çokça ve yüksek sesli tekbirlerle olur. Allah’ın en büyük olduğu, O’nun
    dışındaki şeylerin çok da önemli olmadığı ilân edilir bayramlarda. “Bu bayram
    günleri, yeme içme ve Allah için zikir günleridir.”647
    Secdelerle, iç dünyamız bayrama kavuşur. Sevincin en yüksek doza
    çıktığı bu günlerde ölüm ve ölüler de unutulmaz. Diğer âlemde yaşayan
    akrabalarla bayramlaşılır. Bayramlar sıla-i rahmin icrâ edilmesi şeklinde
    yaşayan dostlarla beraberlik olduğu gibi, hayattakilerle ölüler arasında da
    bir köprüdür. Böylece müslümanın sevincine tatlı bir hüzün ve ölüm ötesi
    duyarlılık katılacaktır.
    Bayram günlerinde boğazımıza dizilen acı bir soru: “Kâfirlerin emrinde
    ve onların oyuncağı konumunda, çeşitli zulümlere muhâtap, zillet içinde
    yaşayan dünya coğrafyasındaki günümüzün müslümanları, nasıl sevinip
    bayram yapsınlar, bayram yapmaya hakları var mıdır?”
    Esas bayram, gerçek bayram; İslâm’ın her şeyimize, bireysel, sosyal ve
    siyasal hayatımıza hâkim olmasıyla, Allah’a hakkıyla kulluk sergilememizle
    ortaya çıkacaktır. Bayramlar Allah’a kulluğun neticesi, Allah’a yaklaşmanın
    sembolleridir. Esas bayram, tâğutların Cehenneme çevirdiği dünyayı
    Cennete benzettiğimiz ve Cenneti hak ettiğimiz gün olacaktır. Bayram bir
    645] Ebû Davûd, Salât 239; Nesâî, Iydeyn 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/103, 178
    646] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Edâhî 7
    647] Müslim, Sıyam 144, hadis no: 1141; Ebû Dâvud, Savm 50; Tirmizî, Savm 59; Nesai, Menâsik 195
    - 235 -
    liyâkattir. Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. Kur’an’ın (sosyal ve
    siyasal hayata yansıması gereken tüm hükümleriyle) mahkûm, dünyanın da
    zindana döndürüldüğü bir zamanda, bayram yapmaya ne kadar hakkımız
    olduğunu düşünmeliyiz. Medine İslâm Devleti kurulmazdan önce Mekke’de,
    Habeşistan’da yaşayan müslümanların bayramları yoktu. Bugün küfrün
    egemenliği altında yaşayan, müslümanca yaşama hakkını elde edemeyen
    müstaz’af müslümanların bayram yapıp sevinmeye ne kadar hakları olabilir?
    Kurban; İslâm’ın şiarlarından biri… Kurban; anlamı, insanı Allah’a
    yaklaştıran şey… Allah’ın rızâsına, O’nun sevgisine yükselten, takvâ
    duygusunu zenginleştiren, gönlü Allah’a bağlayan, fedâkârlık simgesi… Allah
    için vazgeçemeyeceğimiz hiçbir şeyin olmadığının ve O’na her şeyimizi fedâ
    edebileceğimizin göstergesi…
    Bu anlamda kurban, varlığın, esas sahibine iâde edilişini, emanet
    şuurunu sembolize eder. İnsanın hizmetine sunulan maddenin esâretinden
    kurtulmak, Allah dışında hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin önünde belimizi
    bükmemek bilincidir bu. Kurban, malın da canın da gerçek sahibini tanıyıp
    mülkün sahibinin istediğini istediği gibi yerine getirmektir. Kurban, Allah’a;
    kurban ettiği hayvan için “o benim kurbanımdı, ben ise Senin kurbanınım”
    diyebilmektir. Diyebilmek, sadece dille değil, bütün organlarla; diyebilmek ve
    gerektiğinde uygulayabilmektir.
    Bayramlar Allah’a kulluğun neticesidir. Tüm vücuduna ve nefsinin
    arzularına oruç tutturan ve kendini Allah’a adayıp nefsini ve sevdiklerini
    kurban edebilenlere Allah’ın birer lütfudur Ramazan ve Kurban Bayramları.
    Bu anlayıştan uzak yaşayanlar olsa olsa Şeker ve Et Bayramı kutlarlar.
    Bayramlar, sadece bir sevinç günü değildir. Aynı zamanda şükür, zikir,
    diğer mü’minleri hatırlama, muhâsebe ve derlenip toparlanma günleridir.
    Gönül arzu ederdi ki, bayrama İslâm âleminin gülen yüzü ile girelim ve
    sevinip bayram yapmaya hak kazanalım.
    Bütün bunlarla birlikte, unutmamalıyız ki, her çeşit aşırılık dinimizde
    yasaklanmıştır. Allah’ın müslümanlara ihsan ettiği bayramları kabul
    etmemek, o günleri diğer günlerden farksız görmek dinin tasvip edeceği bir
    husus değildir. Bayramı çılgınca eğlenip Allah’a isyan ederek geçirmek, nasıl
    bayram rûhunu katlederse; Allah’ın bayram yapmamızı istediği günleri kabul
    etmemek de bir isyandır. Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun
    (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim
    - 236 -
    bayramımızdır.”648 Bu bayramların neşe ve sevinç günleri olduğunu yine bizzat
    Hz. Peygamber ifade buyurmuşlardır.649 Bayramlarda sevinçli olduğunu açıkça
    ortaya koymak İslâm’ın prensiplerindendir. Biteviye akıp giden sosyal hayatın
    monotonluğu bayramlarla kırılarak akraba, eş ve dostlar ziyaret edilmekte,
    fakirler hatırlanmakta, yetimler sevindirilmekte, küsler barıştırılmakta, Allah’a
    daha fazla ilticâ edilmektedir.
    Bayramlar yine, yenilip yedirildiği, içilip içirildiği ikram günleridir.
    Akraba ve eş-dost ile beraberce bu günün mutluluğu paylaşılır. Bunun için
    de bayramlarda oruç tutmak Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır.650
    Fakat bayramlar yukarıda belirtilen hedeflerinden de saptırılmamalıdır. Zira
    bayramlar sadece yemek, içmek ve tatil yapmaktan ibaret değildir. Bu gerçeği
    göz ardı edip cemiyet hayatını düzenleyen ve aradaki uçurumları kaldıran
    böyle bayramlarda, tatil bahanesiyle toplumdan kaçarak bir deniz kenarında
    ya da lüks bir otelde vakit öldürmek, her şeyden önce bu bayramların fazîlet ve
    sevabından mahrum kalmaktır.
    Diğer taraftan bu bayramlar İslâm’ın vakar ve şahsiyetini, olgunluk ve
    yüceliğini gösteren müesseselerdir. Bu hakikati görmek için, Güney Amerika
    karnavalları ile Avrupa’nın faşinglerini ve yılbaşı/noel bayramlarını, İslâm’ın
    bayramları ile karşılaştırmak yeterlidir. İslâmî bayramlar, arkasında tatlı
    hatıralar, yetim ve kimsesizlerle, fakirlerin mutluluk gözyaşlarını bırakırken;
    yukarıda saydığımız diğer milletlerin bayramları, arkalarında sadece sefâlet,
    içki kokusu, yollarda metrelerle ölçülen pislik ve çöp, hepsinden de vahşisi içki
    ve alkolün sebep olduğu nice ıstıraplar ve ölüler bırakmaktadır.
    Bayram günlerini eş-dost, hısım-akraba ziyaretleşmeleri yerine; tanıdıklardan
    uzaklaşma ve hevâ istikametinde eğlenceyi tercih etme, son yıllarda ortaya
    çıkan ve dünyevîleşerek lâle devrini hortlatmaya çalışan zenginler arasında
    giderek yayılma temâyülü göstermektedir. Bayram vesilesiyle evden uzaklaşıp
    büyük masraflara katlanarak tatil ve eğlence yerlerine gidilmesi, bayram
    yapmak adına bayram rûhundan kaçmaktır. Dinin bu iki mübârek ve kutlu
    günlerini batılı ve bâtıl ölçülere göre kutlama ve dejenerasyon açısından bir
    ölçüttür. “Para benim, bayram benim; dilediğim yerde istediğim gibi bayram
    geçiririm; kim ne karışır?” demeye hiçbir müslümanın hakkı yoktur. Çünkü
    para ve her türlü mülk Allah’ın, bayram da İslâm’ın. Sen de müslümansın.
    İslâmî örfe ters; misafirperverlik anlayışını yok eden; komşu, akraba, dost ilişki
    648] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    649] Bkz. Buhârî, Iydeyn 2 ve Müslim, Salatu’l-Iydeyn 16
    650] Buhârî, Savm, 66; Ahmed b. Hanbel III/34, 35
    - 237 -
    ve dayanışmalarını öldüren; fakir-zengin kaynaşmasını engelleyen, nefsin arzu
    ve isteklerinin ön plana çıkartılıp uygulandığı bir bayram anlayışı, hayatımız
    ve toplumsal huzurumuz için, nesillerimiz ve ahlâkımız açısından tehlike
    işaretidir. Özellikle çocuklar ve gençler bayram harçlıklarını gayr-ı meşrû
    yerlerde harcamamalı, her türlü haram eğlence ve oyunlardan kaçınmalıdır.
    Müslümanca sevinip eğlenmesini bilemeyenler, sevinçlerinin yarın sonsuz
    üzüntüye dönüşebileceğini unutmamalıdır.
    Bayramlar, bizi Allah’tan uzaklaştıran değil; Allah’a yaklaştıran günler
    olmalıdır. İnsan, Allah’a ne kadar itaat ve ibâdetle yaklaşıyorsa o oranda
    bayram yapmaya hakkı olur. Kurban kelimesi, kurbiyet; Allah’a yaklaştıran
    ibâdet anlamına gelir. Kurban; en değerli varlıklarımızı İbrâhim gibi gözünü
    kırpmadan Allah yolunda fedâ etmenin; gerektiğinde de İsmâil gibi kendi
    canımızı hiç çekinmeden O’nun için verebilmenin sembolüdür. Bayram,
    namaz kılarak başlar, bu günde ekstra tekbirler ve zikirler vardır. Namazdan,
    ibâdetten kopuk bir bayram anlayışı dinimizde yoktur. Allah’tan gâfil geçirilen
    günler bayram değildir.
    Yine, bayram vesilesi ile, insanı Allah’a yakınlaştırma şöyle dursun; O’ndan
    uzaklaştıracak TV. özel eğlence programlarının, dinle ve dinin mukaddesâtıyla
    alay etme ve hakaretler yağdırma anlamına geldiğini bilmek zorundayız. Zira
    bayram süresince geceli gündüzlü yayına konulan TV. kanalizasyon pislikleriyle
    bayramımızı kutlamak adına içini/ruhunu boşaltıp isyanlarla dolduranlar,
    bu iki bayram İslâm’ın ve müslümanların bayramı olduğu halde, en rezil
    eğlencelerle müslüman mahallesinde salyangoz satmayı âdet edinenlerdir.
    Çoğu programlara baktığınızda kendinizi bir batılı ülkede karnaval ve faşing
    gösterileri arasında bulur, bayramları şeytanlara yakınlaşma ve Allah’a isyan
    günlerine çevirenlerle beraber olursunuz.
    Gusül abdesti ile bedenimizi, temiz ve güzel elbiselerimizle dışımızı
    bayrama uygun hale getirdiğimiz gibi, ruhumuzu da bayramda fazladan tekbir,
    tefekkür, zikir ve benzeri güzelliklerle arındırmamız gerekmektedir. Kur’an ve
    Sünnetin çok önem verdiği sıla-i rahmi icrâ, yani yakınlarla ziyaret, telefon,
    mektup gibi araçlarla tebrikleşerek ihyâ etmeli, büyüklerin ayağına, dostların
    evine gitmeli, çocukları, muhtaçları, yetim ve dulları sevindirmeliyiz. Bayram
    ziyaret ve görüşmelerinin İslâmî tebliğ için büyük bir fırsat ve imkân olduğunu
    unutmamalıyız. Hasta ve ölüleri ziyaret ederek veya en azından duâlar
    göndererek hatırlamalıyız. Maddî ve mânevî zulümlerle kâfirler tarafından
    ezilen insanları, aziz olması gereken zelîl müslümanları düşünmeli, onlarla
    dayanışma içinde olmalı ve kavlî ve fiilî duâlar yollayabilmeliyiz. Her şeyden
    - 238 -
    önemlisi, Arefe gecesi ve bayram gün ve geceleri umumî af günleridir. Bu günleri
    değerlendirmeli, böyle zamanlarda coşan rahmet çeşmesinden yararlanmak
    için kaplarımızı nereye tutacağımızı bilmeli, alıcılarımızı esas alınması gereken
    yere ayarlamalıyız. En büyük insan öyle buyuruyor: “Kim, sevabını Allah’tan
    ümit ederek Ramazan ve Kurban Bayramının gecelerini ibâdetle ihyâ ederse,
    kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmeyecektir.”651 Rabbımızın sayısız nimetlerinin
    farkında olduğumuzun nişânesi olarak şükür, dilimize ve yüzümüze yansımalı.
    Evet, içimiz ağlasa bile tebessüm yüzümüzden eksik olmamalı.
    Câmiler de bayram yapar bayramları ve bayram sayılan Cuma günleri.
    Diğer namazlarda onda biri bile dolmayan câmiler, bu bayramda genleşir, hâlâ
    kalbinde küllenmiş iman bulunan insanları da bağrına basmaya, kucağında
    yer vermeye can atar, kendisini bunca zamandır hatırlamayanlara küsüp
    onları reddetmez. Ama, “müslümanım” diyenler unutmamalı ki; her gün
    birkaç kez yemeğe ihtiyaç duyduğu gibi, günde beş kez mânevî gıdâlara da
    ruhunun ihtiyacı vardır. Ağacın kökü kururken, yapraklarını ıslahla uğraşmak
    gibidir; beş vakit namaza önem vermeyip ihmal ettiği halde, Ramazandaki
    teravih ve bayramdaki bayram namazı için cemaate koşmak. Çünkü tevhid en
    önemli farz, beş vakit namaz da imanın isbatı anlamında büyük bir farz iken;
    teravih sünnet, bayram namazı da bazı mezheplere göre vâcip, bazılarına göre
    sünnettir. İslâm ağacının kökü imandır, tevhidî ilkelerdir; Allah’a isyan sayılan
    tüm davranışlardan, haramlardan kaçmak ve farzları yerine getirmektir.
    Bununla birlikte, müslüman da câmi gibi toplayan/çağıran olmalıdır; dağıtan/
    uzaklaştıran değil. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama alnı secdeye değen,
    câmiye gelenler, cemaatin misafiri sayılır, onlara ihsan ve ikram edilmelidir.
    Onlardan para istemek yerine; onlara broşür, kitap hediye etmek, maddî
    ve mânevî ikramlarda bulunmak gerekir. Ama gel gör ki, yardım edilmesi
    gerekenlerden yardım istenir, doktorun görevini ihmalinden dolayı, hastanın
    doktoru tedâvi etmesini beklemektir bu.
    Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar,
    insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam
    ve yapılar kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken,
    bardağın dolu kısmını gösteren bayramlar da olmasa teselli kaynaklarımız
    iyice kuruyacaktır. Gerçek bayramlara ulaşmak temennîsiyle, hak edenlerin
    bayramları mübârek olsun!
    651] İbn Mâce, Sıyâm 68
    - 239 -
    26. HUTBE
    KURBAN BAYRAMI HUTBESI BAYRAM VESILESIYLE
    SEVGIMIZI GÖSTERELIM
    Âyet :
    لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّاللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ
    “Sevdiklerinizden (Allah yolunda) infak edip harcamadıkça iyiliğe
    erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz Allah onu bilir.” 652
    لَنْ يَنَالَ اللهَّٰ لحُُومُهَا وَلَ ا دِمَٓاؤُ۬هَا وَلكِٰنْ يَنَالهُُ التَّقْوٰى مِنْكُمْۜ كَذٰلكَِسَخَّرَهَا لَكُمْ لتُِكَبِّرُوا اللهَّٰ
    عَلٰى مَا هَدٰيكُمْۜ وَبَشِّرِ الْمُحْسِن۪ينَ
    “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır. Ancak sizden O’na yalnız
    takva ulaşır. İşte böylece onları sizin emrinize verdi ki sizi hidayete erdirmesine
    karşılık Allah’ı tekbir edip yüceltmeniz için. İyilik edenleri, güzellik sergileyenleri
    müjdele.” 653
    قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
    “De ki: ‘Benim namazım, kurbanım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep
    âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” 654
    İbrahim Olup En Se vdiğimi zi Allah ’a KURBAN Edebilme Bilinci
    Kurban; İslâm’ın şiarlarından biri…
    Kurban; anlamı, insanı Allah’a yaklaştıran şey…
    Allah’ın rızâsına, O’nun sevgisine yükselten, takvâ duygusunu zenginleştiren,
    gönlü Allah’a bağlayan, fedâkârlık simgesi… Allah için vazgeçemeyeceğimiz
    hiçbir şeyin olmadığının ve O’na her şeyimizi fedâ edebileceğimizin göstergesi…
    Kurban anlayışı, hemen bütün dinlerde mevcut bir ritüel, İlâh’a takdim
    edilen hediye…
    652] 3/Âl-i İmrân, 92
    653] 22/Hacc, 37
    654] 6/En’âm, 162
    - 240 -
    Halkın “ben sana kurban”, “canım sana kurban”, “kurbanın olam” şeklinde
    muhâtabına aşırı sevgisini ifade ettiği en anlamlı kelime…
    Nice bâtıl dinde tanrıların gazabını gideren tanrı yiyeceği sayılmış, bazı
    dinlerde insan ve eşya da kurban kabul edilmiş. Hâlâ heykellerin önüne et
    değilse de ot konulması bu yanlış kurban anlayışının uzantısı…
    Günümüzde düzen tanrısına vatandaşın, madde tanrısına mâneviyatın,
    sanat(çı) tanrısına hayran kitlelerin, futbol(cu) tanrısına fanatiklerin, diploma
    denen kâğıttan tanrıya gençliğin, para denen ve insanı paralayan bol sıfırlı
    tanrıya koca bir ömrün, moda tanrısına modern insanın, seks tanrısına
    nesillerin, Batı tanrısına Doğunun, dünya tanrısına âhiretin kurban edildiği
    bir vâkıa. Bütün bu kurban isteyen güçler sanal, ilâhlık da sahte. Allah’tan
    başka hiçbir ilâh olmadığına tüm hücreleriyle iman ve şehâdet eden muvahhid
    mü’min, Allah’tan başka kendisi için kurban edilecek ve kurban olunacak hiçbir
    varlık kabul edemez. Tek güç kaynağı olan mutlak kudret sahibine kurban
    bilinciyle adanmadan, harcanmaktan ve esaretten kurtulmanın çaresi yok.
    Ancak İslâm’a teslim olan insan özgürleşebilir, gerçek hürriyetine kavuşabilir.
    Kim Allah’a sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?
    Çağdaş sahte ilâhlar, modern tanrılar sadece insan bedenini kurban almakla
    yetinmiyor, onların ruhlarını, yüreklerini de istiyor. Bedenlerden çok daha
    önemli olan beyinler, gönüller tâğutlara, beşerî ideolojilere, zâlim düzenlere
    kurban ediliyor. Doğru kurban anlayış ve uygulamasının sonu cennet, yanlış
    kurban anlayışının sonu da zillet ve âhirette de dehşet.
    Kendi hevâsına, eşyaya, ideolojilere, tâğutlara kurban edilen insanlığın
    yeniden izzete kavuşması için Allah’tan başkasına kul olmaması, her ibâdetinin
    yalnızca Allah için olması gerekiyor. Aziz, onurlu ve erdemli insan olmanın
    yolunu gösteriyor Rabbimiz: “De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan ve ortağı bulunmayan Allah içindir. Ben,
    bununla emrolundum ve (böyle inanarak) Müslüman olanların ilki de benim.”655
    Bu âyetteki ifadeyle kendimizi Allah’a adayarak armağan edip şöyle ant içmiş
    oluyoruz: “Benim tüm istek ve arzum, kurbanım ve bütün ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’a armağan olsun! Ulûhiyetinde O’nun
    ortağı yoktur. Ben, işte bu tevhid ile emrolundum ve ben varlığını kayıtsız
    şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsü olacağım!”
    İnsanların sahte tanrılara böylesine dünya çapında kurban edildiği, İslâm
    düşmanı zâlim işgalcilerin kurban yerine Müslümanları kesip onların kanını sel
    655] 6/En’âm, 162-163
    - 241 -
    gibi akıttıkları zamanları bayram sevincinden ziyade, ümmetin muhâsebesini
    yaparak kurtuluş planlarıyla değerlendirmeliyiz.
    Fesâdın ve şirkin egemen olduğu böyle bir dünyada, İslâm’ın getirdiği
    kurban ibâdeti bu çarpık zihniyete bir tavır alıştır, bir meydan okumadır. Evet,
    bir yanıyla tam bir teslimiyet olan kurban bilinci, diğer yanıyla isyan ateşini
    yakmak, Allah’a isyan edenlere isyan bayrağını çekmektir. “Lâ”sı olmayan,
    tahrif edilip yumuşatılmış, ısıtılıp ılımanlaştırılmış din anlayışından, hayatın
    merkezine başka şeylerin konulduğu şirk anlayışından kurtulmak için O’nun
    yoluna her şeyimizi kurban edebilmeye hazır olmamız ve kendimiz de kurban
    olma için can atmamız gerekiyor. Ancak bu bilinç bizi dünyada izzete, âhirette
    cennete kavuşturur.
    Bu anlamda kurban, varlığın, esas sahibine iâde edilişini, emanet şuurunu
    sembolize eder. İnsanın hizmetine sunulan maddenin esâretinden kurtulmak,
    Allah dışında hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin önünde belimizi bükmemek,
    hayvan sürüsü gibi güdülmemek, parlak kurbanlık bıçaklarına boyun
    uzatmamak bilincidir bu. Kurban, malın da canın da gerçek sahibini tanıyıp
    mülkün sahibinin istediğini istediği gibi yerine getirmektir. Kurban, Allah’a;
    kurban ettiği hayvan için “o benim kurbanımdı, ben ise Senin kurbanınım”
    diyebilmektir. Diyebilmek, sadece dille değil, bütün organlarla; diyebilmek ve
    gerektiğinde uygulayabilmektir.
    Et değil, kan değil; Allah’a takvâ ulaşır.656 Kurban bizim takvâmızı içerdiği
    oranda makbul bir ibâdet… Füzeden çok daha hızlı yücelere yol alacak şekilde
    İlâhî rızâya ihlâsımız ölçüsünde bizi ulaştıracak bineğimizdir, kurbanımız…
    Kurban Etmek , Kurban Olmak
    Allah’ı sevmek, yani muhabbetullah, her mü’minin, elde etmek için ardından
    koştuğu mertebelerin en yücesi… Allah sevgisi; kalplerin azığı, ruhların gıdası,
    gözlerin bebeği… Allah sevgisi; bir hayattır, onsuz insan ölülerden sayılır; bir
    nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en büyük mutluluk, Allah
    sevgisine ulaşmaktır. Bu sevgiye ulaşmanın yolunu ve sevginin isbatını Yüce
    Allah şöyle bildirir: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi
    sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”657 Allah’ı seven O’nun Rasûlüne uyar. Kurban;
    Rasûl’ün vâcip hükmünde önemli sünnetlerinden biri. Paradan, maldan, candan
    geçme ile ortaya konan kurban, Allah sevgisinin ve Rasûl’e tâbî olmanın isbatıdır.
    656] 22/Hac, 37
    657] 3/Âl-i İmrân, 31
    - 242 -
    İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz. Allah’ı sevmek, diğer varlıkları
    sevmemeyi gerektirmez. Ancak, yaratılanı Yaratan gibi, Yaratan’ı da yaratılan
    gibi sevmek küfürdür. İşte kurban, Yaratan’ı her şeyden çok sevdiğimizi
    göstermek, yaratılan mallardan ve canlardan bazılarını O’nun uğrunda fedâ
    ederek bu sevgiyi yerli yerine koymak, sevgi sınavını kazanmaktır.
    Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: Eğer
    babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız
    mallar, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler/köşkler
    size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli
    geliyorsa, (işte o zaman) Allah’tan size bir belânın gelmesini bekleyin. Allah
    böyle fâsık bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.”658 Babamız ve oğlumuz,
    kardeşimiz veya eşimiz Allah’tan ve cihaddan daha sevimli olamaz da bir
    kurban parası mı daha sevimli olacak ve bu yanlış sevgi sahibi mi Müslüman
    kalacak?
    Namazsız, ibâdetsiz bayram olmaz. Yüce Rasûl şöyle buyurmuştur: “Bu
    günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır.”659 Bayram, Allah’a yakınlık
    ve kulluk zamanıdır. Bayram namazı kılınmadan bayram başlamaz. Yine gücü
    yeten Müslüman, kurban kesmeden bayram yapmaz. Kurbandır bayramımız,
    bayramdır kurbanımız bizim. Hac’da, Zilhicce’nin onunda temettu haccı
    yapanlar da kurban keser. Ama bu, bayram kurbanı değil, şükür kurbanıdır.
    Çünkü bir gün önce hacı olmuş, artık dünyada en sevdiği varlığı, oğlunu
    kurban eden ve kendi canını seve seve Allah’a verenin çağrısına uymuş,
    onların izini takip etmiş, kendisi ve en sevdiği kurban olmuş, İbrahim’leşmiş
    ve İsmail’leşmiştir hacı. Kurbandan sonra ilk iş olarak şeytan taşlanır, sonra
    bayram başlar. Şeytanı mağlup etmeden, şeytanlara taş atmadan mü’min
    bayram yapmaz. Bayramın ilânı çokça ve yüksek sesli tekbirlerle olur. Allah’ın
    en büyük olduğu, O’nun dışındaki şeylerin çok da önemli olmadığı ilân edilir
    bayramda. “Bu bayram günleri, yeme içme ve Allah için zikir günleridir.”
    Kurban ibâdeti, İbrahim’in ve İsmail’in şehâdetini bu çağa taşımaktır.
    Bunu kimileri kurban keserek sembolik olarak yapar. Kimileri de canlarını
    Allah yolunda vererek fiilî olarak gerçekleştirir. Allah için kurban kesen, Allah
    yolunda gerektiğinde kan akıtmaya veya kendi kanını akıtıp canını vermeye
    hazır bir cihad eridir. Allah emretse oğlunu ve kendini kurban edebilecek olan
    muvahhid mü’min, gerektiğinde oğluyla karşılaştırılmayacak kadar kıymetsiz
    olan İslâm düşmanının kanını akıtmaya, gerektiğinde İsmail Peygamber’den
    658] 9/Tevbe, 24
    659] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Edâhî 7
    - 243 -
    kıymetli olmayan canını fedâ etmeye, Allah yolunda kıyâm edip cihad
    etmeye can atmakta, esas bayramın şehid veya gâzi rütbelerinde olduğuna
    inanmaktadır. İslâm dünyası, Allah yolunda mallarını ve canlarını kurban
    olarak fedâ eden veya etmeye hazır olan, çağdaş İbrahim ve İsmail’ler eliyle
    yücelecektir.
    Kurban ibâdetinin şuuruna varmayanların payına kurbandan belki de “et”,
    İsmail gibi olanların payına da “cennet” düşer. Kendilerini Allah’ın yoluna
    kurban olarak hazırlayanlar; imanlarını tıpkı kestikleri kurban gibi kusursuz,
    eksiksiz yapmaları gerekir. Bedeninde noksanlık olan hayvanlardan kurban
    olmaz. Kurbanın sağlıklı, eksiksiz ve hayvanlar arasından en seçilmişlerden
    olması gerekir. İmanı eksik, hastalıklı, felçli ve illetli olanlar kendilerini o ulvî
    gâyeye adayamazlar. Öyleyse, haydi yeniden İslâm’a, yeniden imana!
    Kendini Allah’a adayıp nefsini ve sevdiklerini kurban edebilenlere Allah’ın
    bir lutfudur Kurban ve Bayram. Bu anlayıştan uzak yaşayanlar olsa olsa Et
    Bayramı kutlarlar. Sevdiğimiz dünyevî şeyleri Allah yolunda kurban etmeden
    bayram yapmaya hakkımızın olmadığını unutmamalıyız.
    İbrahim olup İsmail’imizi, İsmail olup gerektiğinde kendi nefsimizi O’nun
    yolunda seve seve fedâ edebilme bilinciyle hak edenlerin bayramı mübârek
    olsun. Hak etmek için Hakk’a teslim olma duâsıyla, Allah yolunda kurban
    adayı, cihad eri, canlı şehidlere selâm olsun!
    - 244 -
    BAYRAM HUTBESİ DUALARI
    Hutbe okuyacak hoca, tekbirlerle minbere çıkar. Ayakta tekbir getirir;
    yani şunları sesli olarak cemaatle birlikte söylerler:
    Allâhu Ekber Allâhu Ekber Allâhu Ekber Allâhu Ekber Lâ ilâhe illâllahu
    vallahu ekber. Allahu ekber ve lillâhi’l-hamd. Allahu ekber kebîrâ ve’l hamdu
    lillâhi kesîrâ ve subhânallahi bükraten ve esıylâ VE KEBBİRULLAAHE TEKBÎRÂ
    Cemaatle tekbir getirilir
    Sübhânallahi ve’l hamdu lillâhi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber. Ve lâ havle
    ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azıym VE KEBBİRULLAHE TEKBÎRÂ
    Cemaatle tekbir getirilir
    Ve ilâhukum ilâhun vâhıd. Lâ ilâhe illâ hüve’r rahmânur’ rahıym ve
    kebbirullahe tekbîrâ
    Cemaatle tekbir getirilir
    أنْفُسِناَ وَ ? إلَِيْهِ ، وَ نَعُوذُ باِللهِ مِنْ شُرُوورِ ? الَْحَمْدُ للهِ نَحْمَدُهُ وَ نَسْتَعيِنُهُ وَ نَسْتَغْفِرُهُ وَ نَتُوبُ
    أعْمالَنِا . مَنْ يَهْدِ الله فَلا مُضِلَّ لَهُ ، وَ مَنْ يُضْلِلْ فَلا هادَِيَ لَهُ نَشْهَدُ انَْ ل ا ? مِنْ سَيِّئاتَِ
    الِهَ الِ ا اللهُ وَحْدَهُ ل ا شَرِيكَ لَهُ وَنَشْهَدُ اَنَّ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ* اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ
    آلهِِ وَاصَْحَابهِِ اجَْمَعِينَ* امََّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ! اتِقَُّوا اللهَ وَاطَِيعُوهُ* ? عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى
    انَِّ اللهَ مَعَ الذَِّينَ اتَّقَوْا وَالذَِّينَ هُمْ مُحْسِنُونَ* قَالَ اللهُ تَعَالَى فِى كِتَابِهِ الْكَرِيمِ* اعَُوذُ بِاللهِ
    مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ* بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ
    Hutbenin girişinde okunacak âyet, metni ve mealiyle birlikte okunur.
    Muhterem müslümanlar… (Türkçe olarak Hutbe okunur, yani bir konu
    üzerinde konuşma yapılır.)
    -----Hutbe bittikten sonra----
    - 245 -
    Birinci hutbenin bitiminde sesli olarak şu dua okunur:
    الَ ا انَِّ احَْسَنَ الكَْلامَ وَابَْلغََ النظَِّام كلَامَُ اللهِ المَْلكِِ العَْزِيزِ العَْلامَّ*ِ كمََا قاَلَ اللهُ تبََارَكَ وَتعََالىَ
    أعوذ بالله من الشيطان ? آنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ ? أ الْقُرْ ? فِى الْكَلامَِ* وَاذَِا قُرِ
    الرجيم , بسم الله الرحمن الرحيم انَِّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ اْل اِسْلامَِ
    Ettâibü mine’z-zenbi kemen lâ zenbe leh. Estağfirullahe’l azîm ve etûbu ileyh
    ve es’elullaahe lî ve lekumü’t-tevfîk
    Birinci hutbe ile ikinci hutbe arasında oturduğunda sessiz olarak şu dua okunur:
    بَارَكَ اللهُ لَنَا وَلَكُمْ وَلِسَائِرِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ اَل احَْيَاءِ مِنْهُمْ
    وَاْل امَْوَاتِ اِنَّهُ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبُ الدَّعَوَاتِ
    İkinci hutbede sesli olarak şu dua okunur:
    آلهِِ وَاصَْحَابهِِ ? أ مِينِ وَعَلَى � الْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ وَالصَّلاةَُ وَالسَّلامَُ عَلَى رَسُولنَِا مُحَمَّدٍ الْ
    آمِرًا* اِنَّ اللهَ ? اَجْمَعِينَ* تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِصَفِيِّهِ فَقَالَ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ
    آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا ? وَمَلَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا اَيُّهَا الَّذِينَ
    Sesi biraz kısarak şöyle dua edilir:
    آلِ ابِْرَاهِيمَ انِكََّ ? آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى ابِْرَاهِيمَ وَعَلَى ? اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى
    حَمِيد مَجِيدٌ
    آلِ ابِْرَاهِيمَ انَِّكَ ? آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى ابِْرَاهِيمَ وَعَلَى ? اَللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى
    حَمِيدٌ مَجِيدٌ
    الَلهَُّمَّ وَارْضَ عَنِ الْ ارَْبَعَةِ الْخُلَفَاءِ* سَيِّدِنَا ابَىِ بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ وَعَلِىٍّ ذَوِى الصِّدْقِ وَالْوَفَاءِ
    آلِ بَيْتِ الْمُصْطَفَى وَعَنِ اْل انَْصَارِ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالتَّابِعِينَ اِلَى يَوْمِ ? وَبَقِيَّةِ الْعَشَرَةِ الْمُبَشَّرَةِ وَ
    الْجَزَاءِ* اَللَّهُمَّ اغْفِرْ للِْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَات الْ احَْيَاءِ مِنْهُمْ وَالْ امَْوَاتِ
    بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ* وَسَلامٌَ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
    Âmin
    Dua bitince Eûzu-Besmele çekilir ve:
    وَقُلِ الْحَمْدُ للهِ الذَِّى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلىٌِّ مِنَ
    الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيرًا
    Ayeti okunarak tekrar tekbir getirilir. Tekbir getirilirken minberden inilir.

    4. BÖLÜM
    CUMA NAMAZIYLA İLGİLİ
    SORULARA CEVAPLAR
    - 248 -
    CUMA NAMAZI NEREDE, NASI L KILINMALI?
    Konuyla İlgili Sorulan Bazı Sorular ve Cevaplar ı
    “Bizler İslâm dışı bir devletin memurlarının arkasında Cuma namazının
    câiz olmayacağı görüşündeyiz. Cuma namazı için de birçok şart ileri
    sürülüyor. Bu şartlar yerine gelmiyor. Kendi aramızda Cuma namazı kılmış
    olsak, şartlar yerine gelmediği halde, caiz olur mu? Yoksa, öğle namazı
    kılmaya devam mı edelim?”
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini
    hayata geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan
    kaçınmalıdır. “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber, bir
    rahmet ve bir müjde olarak gönderdik.” 660; “...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması
    ve mü’minler için bir kılavuz ve rahmettir.”661 Müslümanlar, herhangi bir
    konuda anlaşmazlığa düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle
    mükelleftirler. 662
    Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman da, Kur’anın
    hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara “niye falan müctehidi,
    filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak, ama mutlaka Kur’an’ın emrini
    uygulayıp uygulamadığından soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net bir
    şekilde emretmekte, bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi
    bir durum sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret
    yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi bir
    hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da çok net şekilde
    açıklanır.
    660] 16/Nahl, 89
    661] 12/Yusuf, 111
    662] 4/Nisâ, 59
    - 249 -
    Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili onlarca hadisi hadis
    kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile olsa, herhangi bir
    durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair bir rivâyet sözkonusu
    değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin bir şey söylememiş, hele hele
    “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı kılmayın!” gibi bir söz onun ağzından
    kesinlikle çıkmamıştır.
    Yani, hutbe ve cemaat dışında ve öğle namazının vaktinde kılınması şartı
    Kur’an ve Sünnetten çıkan şartlardır. Bunların dışında cemaat olarak kaç kişi
    bulunmalıdır, mutlaka camiide kılınmalı, başka yerlerde kılınmamalıdır” gibi
    hiçbir şart Kur’an ve Sünnette bulunmamaktadır. Daha sonraki dönemlerdeki
    müctehidler, kendi dönemlerindeki cuma namazlarına disiplin getirme
    ihtiyaçlarından dolayı bazı şartlar ileri sürmüşlerdir. Dolayısıyla, cuma
    namazını aynen ikindi namazını kılan insanlar gibi bir evde, bir işyerinde
    kılabilirsiniz. Aradaki tek önemli fark Cuma namazında mutlaka hutbe
    okunmalıdır. Ayrıca cemaatle kılınır ve öğle namazı vakti içinde kılınır.
    Kazaya bırakılması sözkonusu değildir. Yine, aynen ikindi namazı gibi iki-üç
    kişi ile birlikte de kılabilirsiniz. “Kılabilirsiniz” tabirim, aslında “kılmalısınız”
    anlamına geliyor. Sünnetten anlaşıldığı şekilde, Cuma namazı, kadınlara,
    kölelere, hasta ve yolculara farz değildir. Bu kimseler Cuma namazı kılarlarsa
    üzerlerinden öğle namazı düşmüş olur. Cuma namazına katılamamışlarsa, bu
    kimseler öğle namazı kılarlar.
    Cuma namazının illâ camide kılınmasını emreden bir âyet veya hadis
    yoktur. Sayı mecburiyeti de öyle. Yeryüzü, bu ümmete mescid kılınmıştır.
    Mü’minler, akidesi sağlam olduğuna kanaat getirdikleri bir imamın arkasında
    Cuma namazını kılarlar, kılmalıdırlar. Bu, olmasa da olabilir denilecek bir konu
    değildir; Kur’an ve Sünnet bizden Cuma namazını kılmamızı emretmektedir.
    Pireye kızıp yorgan yakmak kabilinden tâğutlara kızıp namaz terk edilmez.
    Daha fazla kızıp diğer beş vakit namazı da terk etmek nasıl doğru bir mantık
    değilse, tâğutlara kızanlar Cuma’yı onların önemsemeyeceği şekilde terk etmek
    yerine, onları daha rahatsız edecek şekilde açık havada, parklarda kılsınlar. Ya
    da cami yerine kullandıkları, müslümanlara açtıkları evlerinde, işyerlerinde,
    dernek ve vakıflarında eda etsinler. Cuma namazını terk ederek tâğutlar
    devrilecekse, beş vakit namaz da kılmayan, Cuma da kılmayan insanlar, demek
    ki düzeni yıkmak üzere olan kahramanlar sayılır ve düzen de bunlardan korkar,
    düzen kendini sağlama almak için sokaktaki serserileri Cuma kılmaya çağırır.
    Yok böyle bir şey…
    - 250 -
    Câmi Görevlilerinin Arkasında Cuma Namazı Kılınabilir mi?
    Cemaatle kılınan namazın sahih olması için öncelikle imamın Müslüman
    olması gerekir. Mutlaka cemaatle kılınması gereken Cuma namazı da,
    ancak mü’min bir imamın arkasında kılınınca caiz olur. İmam denilen bir
    cami görevlisinin mü’min olup olmadığını, onun konuşmalarından, hutbe
    ve vaazlarından anlayabiliriz. Bir imam-hatip, “hutbede kendince İslâm’ı
    anlatıyor, hutbenin sonunda da İslâmî olmayan sisteme dua ediyorsa, bu
    kimsenin inanç yönüyle durumu belli olmuş, açığa çıkmıştır. Şöyle ki:
    “Kendince İslâm’ın anlatılması”, kendi kafalarına göre suç olan, suç olmayan
    tasnifi yapıp suç olmadığını düşündükleri T.C.nin istediği (yasaklamadığı) bazı
    hakikatleri anlatmak ise durum şudur: Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey
    söylememektir. Yarım hakikat, çok kere muazzam bir yalandır. “Kendilerince
    İslâm’ın anlatılması”, kendi görüş ve kabullerine göre, ki bu görüş devlet dinini
    ölçü kabul eden Diyanet’in kabullerini ve yasaklarını içeriyor ise, Kur’an’ın en
    fazla önem verdiği tevhid ve şirk gibi dinin temel esaslarını, bunların güncel
    yansımalarını anlatmıyor, açıklanması gereken hakkı gizliyorlarsa, hakla bâtılı
    karıştırarak anlatıyorlarsa, İslâm’a düşman kişileri veya düzenleri övüyor ya
    da onlara dua ediyorlarsa, bu kimselerin itikatları/inançları açığa çıkmış
    demektir. Böyle bir kimsenin arkasında ne vakit namazı, ne de Cuma namazı
    kılınabilir. Tâğuta karşı çıkmak, onu red ve inkâr etmek Kur’an’ın emridir.663
    Böyle bir red ve inkârı göremediğimiz, tam tersine tâğutu kabul ettiğiyle ilgili
    gösterge olarak onlara dua ettiğine şahit olduğumuz kişi, arkasında namaz
    kılınamayacak kişidir.
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan câmilere Diyânet
    hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı devletin dininden farklı
    bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle
    devlet dairesi haline gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal
    edilen bu mekânlar, mü’minler için zararlı mıdır, tartışılmalı ama, devlet için
    öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla
    sayılarının artmasından memnun bile oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana
    Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla
    toplanmaya çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
    Bu konuda Abdurrahman Dilipak şöyle diyor: “Şimdi modern din adamı
    adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a ve müslümanlara karşı bir
    tehdit odağı oluşturulmak isteniyor. İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama
    663] Bak. 2/Bakara, 256; 4/Nisâ, 60 vb. âyetler
    - 251 -
    bu düzen içinde bunlar var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama
    ihtiyaç duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
    saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde, ne
    olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye, biraz da Allah’ı kandırmak
    istercesine müslümanların kendileri hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler.
    Müslüman mezarlığına gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için,
    fazla baş ağrıtmayan, ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak
    mevlitler okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.”
    Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla
    günün problemlerine çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe
    ve vaazları bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin
    vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış,
    sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri için, dine
    imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler, onların ellerine kendi
    bildirilerini tutuşturup okutmak için... 664
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine önderlik ve
    öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın, hem namaz ibâdetinin,
    hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine getirilmesinde toplumuna önderlik
    etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması
    beklenir. Tabii, her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz
    imamının da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu edilir,
    tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük ihtimaldir. Ama
    günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların her çeşit şirkten arınmış,
    sadece Allah’tan korkan muvahhid birer müslüman olmalarıdır. İmamlar ve
    cemaatler, gereği gibi muvahhid mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan ve
    âhiretten yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
    Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi bir kâfirin
    mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere mü’minler üzerine asla
    velâyet hakkı tanımamıştır.”665 Ümmetin ekserisi, müslüman olduğu halde fâsık
    veya zâlim olan birisinin de imam ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı
    görüşündedir. Bu anlayış, Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler
    değerlendirildiğinde tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da
    kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/cehenneme
    664] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, İşaret/Ferşat Yay., s. 36-37
    665] 4/Nisâ, 141
    - 252 -
    ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak kendileri gibi imamları
    olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle idarecilere/imamlara müstahak
    olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
    Mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde ortaya
    konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir. Ve aynı zamanda
    ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ,
    İsa, Muhammed (salevâtullahi aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an,
    apaçık bir imam/rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da
    imamdır. İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak diyebiliriz
    ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan, Kur’an’ın ahkâmını
    inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere, sırât-ı müstakîm yolunda önder
    kişidir. Bu özellikleri taşımayan kimse, mü’minlerin imamı olamaz; olsa olsa,
    küfür imamı/önderi olabilir.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki müslümanların
    arkasında kılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre
    girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı her kıble ehlini müslüman kabul
    etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek
    açıklıkta) ifâde eden bir imama rastladığında müslümanlar câmiyi terkeder,
    bir daha o imamın arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda diğer namazlarla
    Cuma namazı arasında fark yoktur.
    Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır. Mescit
    ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer ihtilâf ederlerse,
    çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat istemediği takdirde
    imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç kişinin namazları kabul olmaz.
    Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde imamlık yapmak isteyen kişidir...”666;
    “Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını aşmaz: Cemaatin kerih gördüğü
    (kendisini sevmediği) halde bir cemaate imamlık yapan kişi...”667
    Konuyla İlgili Âyet -i Kerimeler
    “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman ederse o
    muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah
    kemaliyle işitici ve bilicidir.”668
    666] Ebû Dâvud
    667] Tirmizî, Salât 266, hadis no: 360
    668] 2/Bakara, 256
    - 253 -
    “Hakka bâtılı karıştırmayın, bile bile hakkı gizlemeyin.” 669
    “Ey kitap ehli! Neden hakka bâtılı karıştırıyor ve bile bile hakkı/gerçeği
    gizliyorsunuz?” 670
    Ve aşağıda mealleri verilecek olan 2/Bakara, 174-176; 3/Âl-i İmran, 187; 2/
    Bakara, 159-160.
    Konuyla İlgili Hadi s-i Şerifler
    Hadis-i şeriflerde şöyle buyrulur: “Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen
    kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır.” 671
    “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” “En fazletli cihad, zâlim sultana
    karşı hakkı söylemektir.” 672
    “Kıyamet gününde bir adam getirilir ve cehenneme atılır da cehennem
    değirmen merkebinin taşlarıyla (buğday) öğütmesi gibi onu öğütür. Bunun
    üzerine cehennem halkı onun başına toplanır da: ‘Ey filan, sen ma’rufla emrediyor
    ve münkerden nehyediyor değil miydin?’ derler. O da: ‘Evet, ben ma’rufla
    emrederdim de onu kendim yapmazdım ve yine ben, münkerden nehyederdim
    de, onu kendim işlerdim’ der.”673
    “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben
    de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim
    onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir.
    Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 674
    “Benden sonra, yakında birtakım sultanlar (yöneticiler) peydah olur.
    Kapılarında fitneler develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler
    (ellerinden kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir
    tâviz kopararak verirler.” 675
    “Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
    sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı
    vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu:
    669] 2/Bakara, 42
    670] 3/Âl-i İmran, 71
    671] Ebû Dâvud, İlm 9, hadis no: 3658; Tirmizi, İlm 3, hadis no: 2651; Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 11, s. 501
    672] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 538
    673] S. Buhâri, Fiten, 17; hadis no: 46; S. Müslim, Zühd 7, hadis no: 51, hadis no: 2989
    674] Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
    675] Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu’l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah
    bin Hars’dan-
    254 -
    “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü
    Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 676
    Soru: Tevhid ehli olsa bile cuma namazını camilerde resmî görevli olan
    memurların arkasında kılmak caiz mi? Değilse neden?
    Tevhid ehli olan kişilerin arkasında beş vakit namaz da, Cuma namazı da
    kılınır. Fıkıh olarak câizdir. Ancak, ben dâvâ insanı olan, topluma az-çok dâvet
    götüren kimselerin, özellikle kendisine hoca denilen tevhid ehli kimselerin
    Camilerden birinde resmî görevli kimselerin arkasında Cuma namazı veya
    başka bir namaz kılmamaları gerektiğini söylüyorum. Sebebini aşağıda ele
    alacağım.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki müslümanların
    arkasında kılınabilir. Akaidinin sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre
    girdiğine dair kesin delillerimizin olmadığı her kıble ehlini müslüman kabul
    etmek zorundayız. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu (te’vil edilemeyecek
    açıklıkta) ifâde eden bir imama rastladığında müslümanlar câmiyi terkeder,
    bir daha o imamın arkasında namaz kılmazlar. Bu konuda diğer namazlarla
    Cuma namazı arasında fark yoktur.
    Soru: Pek yoktur, ama eğer bir yerde tevhidi ve şirki güncel boyutlarıyla
    anlatan ve düzeni kurum ve kurallarıyla reddeden bir imam olsa, onun
    arkasında Cuma namazı kılınır mı?
    Böyle bir durumda bu imamın arkasında cemaat olmaya yönelik gönlün
    yatıp yatmamasına (huzur bulup bulmamasına) bağlı tavır gösterilebilir.
    Peygamberimiz (s.a.s.): “Fetvasını alsan da kalbine/gönlüne danış” buyurur.
    İmamın ketmetme gibi, hakla bâtılı karıştırma gibi, yanlışları olmamış olsa
    bile, “bakın böyle güzel imamlar da var, bunlar da devlet memuru. Demek ki
    devletimiz kötü değilmiş, sizin tağuti devlet diye başlayıp suçlayarak anlattığınız
    devletin bu da memuru…” diyebiliyorlar. Yani o imam, tevhid üzere olduğu
    durumda, düzeni aklamış, rejime katkı sağlamış oluyor. Düzen bunların
    gayreti ile ayakta duruyor. Bu suç da onlara yeter demek durumundayız. Ama,
    bir kişi zâhire bakar, bu tür imamların arkasında namaz kılabilir (imamın
    mü’min olduğuna şahit olan, tâğutları reddeden biri olduğu durumlarda) o
    imama uyabilir, mescide girebilir. Fakat bu görüş ve uygulama, bizim tavsiye
    ettiğimiz şey kapsamına girmez. Bir imamın sadece kendisinin şirk koşup
    koşmaması yeterli değildir. Bu şahıs, herhangi bir tüccar ile, esnaf veya
    işçi ile aynı kategoride değildir, bu kimseden dinin beklediği şey de sıradan
    676] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865
    - 255 -
    vatandaşla aynı değildir. Yani bir konfeksiyoncu, bir berber müşterilerine kendi
    bulundukları ülkedeki şirki, fesat ve tuğyanı (tâğutluğu) anlat(a)mayabilir. Bu
    kimsenin suçu önemli görülmez. Ama bir imam aynı konumda değildir. Onun
    anlatması şarttır. O, başka insanlara kötü örnek olamaz. Ve hakkı savunup
    bâtıla karşı çıkmak, öncelikle onun görevidir. O bu görevi yapmayınca, hakkı
    ketm etmiş/gizlemiş olmaktadır. Camide görevli insanlar anlatmayınca, tevhid
    ehli başka şahısların bunları anlatması da inandırıcı olmuyor; halk o cami
    imamını gösteriyor ve “eğer dinimizde bu senin anlattıklarına yer olmuş olsa
    idi, imamlarımız da bahsederdi. Onlar anlatmadığına göre siz kendi kafanızdan
    din çıkarıyorsunuz, siz sapıksınız” diyebiliyorlar. “Sükût ikrardan gelir.” Sessiz
    kalmak, mevcut durumu onaylamak anlamına gelir. Kendi anlatmadığı gibi,
    sizin gibi şahısların anlatmasının da inandırıcı olmamasına sebep oluyor. Dini,
    dinin özü olup tevhid ve şirki halka anlatmayanların durumuna Kur’an’dan
    bakalım, bu konuyu Allah’a arz edelim, mü’min olarak Allah’a danışıp sonra
    alacağımız cevaba peşin ve tereddütsüz şekilde iman edip teslim olalım:
    “Allah’ın indirdiği kitap’tan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok
    mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir.
    Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır.
    Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı,
    mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar
    dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah’ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır.
    (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitap’ta ayrılığa düşenler, elbette derin bir
    anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir.” 677
    “Allah, kendilerine Kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az
    bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alışveriş ne kadar kötü!” 678
    “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti Biz Kitaptan insanlara açıkça belirttikten
    sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet
    edebilenler lânet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği
    açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım; çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve
    çokça merhamet edenim.” 679
    Allah Teâlâ tarafından vuku bulan lânet, dünyada hayır ve tevfikten/
    başarıdan, âhirette ilâhî lütuf ve rahmetten uzaklaştırılmak manasını ifade
    etmektedir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılan, Rabbimizin rahmetiyle
    677] 2/Bakara, 174-176
    678] 3/Âl-i İmran, 187
    679] 2/Bakara, 159-160
    - 256 -
    muâmele etmeyeceğini bildiğimiz bir kimse, bizim namazımızı nasıl kıldırabilir,
    bizim namazımızı Allah’a nasıl taşıyabilir? Hak etmeyen bir kimseye lânet etmek
    veya çokça lânet tabirini kullanmak, büyük günahlardan kabul edilir. “Mü’mine
    lânet etmek, onu öldürmek gibidir.” 680
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) Tebük seferi sırasında, helâk edilen
    Semûd kavminin yurdu olan Hıcr’a uğradığı zaman: “Nefislerine zulmedenlerin
    meskenlerine girerken onların mâruz kaldığı musîbetin size de gelmesi korkusuyla
    ağlayarak girin!” buyurdu. Sonra başını (rıdâsıyla) örtüp yürüyüşünü hızlandırdı
    ve vâdiyi geçinceye kadar bu hâl üzere devam etti.”681 Diğer bir rivâyette, “Şu
    anda sizler, mel’ûn (lânete uğramış) bir vâdidesiniz; onun için hızlanın (buradan
    çabuk çıkın) Kim buranın suyu ile hamur yaptı, tencere kaynattı ise ters çevirsin.”
    Bir diğer rivâyette: “Bu azaba uğrayanların yanına girmeyin. Ancak ağlayarak
    girerseniz o başka. Eğer ağlamazsanız yanlarına girmeyin de onlara gelen belâ
    size de gelmesin.”682 Yine İbn Ömer anlatıyor: “Halk, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte
    Hıcr’a, Semûd kavminin yurduna inince, kuyularından su aldılar ve onunla
    hamur yoğurdular. Efendimiz, onlara derhal aldıkları suyu dökmelerini ve
    hamurları develere yem yapmalarını emretti. Ayrıca, Hz. Sâlih’in devesinin su
    içtiği kuyudan su almalarını emretti.” 683
    Diyelim ki, siz kendisiyle konuştunuz ve sizin yanınızda tâğutları sevmediğini
    söyledi. Ve siz bu kimseyi mü’min kabul ettiniz ve arkasında namaz kıldınız.
    Sizi tanıyan nice insan, sizin her imamın arkasında değil, muvahhid olduğuna
    şahit olduğunuz bir imamın arkasında kıldığınız (imamları seçerek arkalarında
    cemaat oluşturduğunuz) durumu bilmiyor. Bir Diyanet görevlisinin arkasında
    namaz kılmanızı, çevrenizde sizi iyi olarak tanıyan nice insan, kolaycı ve ucuzcu
    bir şekilde “Filan kardeş de camiye gidiyor, Cuma ve vakit namazlarını resmi
    görevlilerin arkasında kılıyor, ben de, biz de kılabiliriz” demek ve sizi örnek almak
    durumunda olabiliyor. Kabul edersiniz ki, teke tek konuşulduğunda imamların
    çoğu “ben tağuta düşmanım, onu reddediyorum” demiyor, diyemiyor. Hüküm
    de çoğunluğa göre verilir.
    Bazıları diyor ki: “Bir insan, kâfir, müşrik veya mürted olunca ve küfrü ortada
    olunca arkasında namaz kılınmaz. Bunun dışında her imamın gidip arkalarında
    namaz kılmak lazımdır.” Hayır, sadece kâfir ve mürted olunca değil; imamın
    arkasında namaz kılınacak özellikleri olmadığında, şüpheli durumlarda,
    insanlara dinin özünü anlatmadıklarında, fiilen İslâm dışı devleti, rejimi
    680] Buhârî, Eymân 7, Cenâiz 84, Edeb 44, 73; Müslim, İman 176 -110-; Tirmizî, İman 16
    681] Buhârî, Enbiyâ 7, Mesâcid 53, Meğâzi 80, Tefsir, Hıcr 2; Müslim, Zühd 38-40
    682] Kütüb-i Sitte, 7/250-251
    683] Buhârî, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 40
    - 257 -
    destekliyor görünümü verdiklerinde bir imamın arkasında namaz kılınmaz.
    Olaya dar pencereden bakmak bizi yanlışlığa götürür. Bugün bütün dünyada,
    Amerika’nın ve Batının etkisiyle “dine karşı din” projeleri geliştiriliyor. Lâ’sı
    olmayan bir din, isyanı barındırmayan, mevcut şirk düzenlerine karşı çıkmayan
    bir din anlayışı. Halkın ve devletin doğru yolda olduğunu haliyle ve tavrıyla
    göstermeye çalışan namaz kıldırma memurlarının da arkasında Cuma ve vakit
    namazları kılınmaz.
    Halkının önemli bir kesimi müslüman olan ülkelerdeki Diyanet görevlileri,
    büyük çoğunlukla, dini vicdanlara hapsederek gerçekleri gizlemişler, hakkın
    toplum tarafından anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bu ise, yapılabilecek en kötü
    işti: “Onlar, işledikleri kötülükten, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı.
    Andolsun yaptıkları ne kötüdür!”684; “Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar
    da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür!”685 Bu
    görevliler, bunu ister bilerek yapsınlar, isterse bilmeden; bâtılı emretmeleri,
    bundan da kötüsü, hakla bâtılı karıştırmaları, cinâyet olarak yeter! “Âyetlerimi
    az bir karşılık ile satmayın; yalnız Benden (Benim azâbımdan) korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın; bilerek hakkı gizlemeyin.” 686 Atasözünde denildiği gibi;
    “Dinini paraya satan, dininden de olur, paradan da.” Paradan olmasa ne çıkar,
    paralandıkça paramparça âhireti paralanır.
    Yine, hangi sebeple olursa olsun, hakkı gizleyerek sadece belli konuları
    işlemeleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin açık bir delilidir. Bunun hesabı, elbette
    sorulacaktır. “Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler. Senin Rabbin hakkı için Biz
    onların hepsine, yaptıkları şeylerden soracağız. O halde sen emrolunduğun şeyi
    açıkça söyle ve müşriklere aldırma!” 687 Kur’an’ı parça parça ederek bir bölümü
    ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza, dünya hayatında tâğûtî
    düzenlerin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik; rezillerin âhiret
    cezâsı ise, azâbın en şiddetlisine atılmaktır. “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına
    inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezâsı, dünya
    hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de (onlar) azâbın en
    şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 688
    Ülkelerdeki Diyânet örgütlerinin memurları, bu itaatkâr tavırlarıyla,
    bilerek veya farkında olmadan; Diyanetin, dolayısıyla laik düzenlerin emir ve
    yasaklarını Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmış oluyorlar.
    684] 5/Mâide, 79
    685] 9/Tevbe, 9
    686] 2/Bakara, 41-42
    687] 15/Hicr, 91-94
    688] 2/Bakara, 85
    - 258 -
    Bu nedenle, Kur’ânî emirler bunlar için pek bir şey ifade etmeyebiliyor. Bunun
    açık örneklerinden biri, cenaze namazları ile ilgili tutumlarıdır. Kur’ân-ı
    Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayanların, fâsıkların ve münâfıkların
    namazlarının kılınmamasını, mezarları başında durulmamasını isterken; bu
    namaz memurları, bırakın münâfıkları, Allah’ın dinine ve müslümanlara
    düşman olan dinsizlerin (daha doğrusu, farklı din mensubu müşriklerin) bile
    namazlarını kılmakta, onlar için duâ etmektedirler. Namazdan sonra da bu
    müşriklerin ölüsünü almaya gelenlerin bazılarınca, “kahrolsun şeriat!” diye
    İslâm’a saldırdıkları durumlar bile olabilmektedir. “Onlardan ölen hiçbirine asla
    namaz kılma, onun kabri başında da durma. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü
    inkâr ettiler de fâsık olarak öldüler.”689 Şimdi, bir tarafta Yüce Allah’ın emri,
    diğer tarafta Diyanet teşkilatları ve laik sistemlerin emri var. Namaz memurları
    tâğûtî düzenlerin emrine tâbi olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın bu
    emrinin tersine hareket ediyorlar. Bu davranışlarıyla da Kitab’ın hükümlerini
    arkalarına atmış oluyorlar.
    Resmî din teşkilatlarına, daha doğrusu tâğûtî ve laik düzenlere hizmeti
    ibâdet kabul eden memurlardan oluşan bu grup, tevbe ederek Allah’a ve O’nun
    yüce Kitabına tam teslim olmadıkları ve Kur’ânî gerçekleri insanlara olduğu
    gibi anlatmadıkları sürece, ne müslümanlarla beraber olabilirler ve ne de
    Yüce Allah tarafından bağışlanırlar. “İşte onlar, âhireti verip dünya hayatını
    satın alan kimselerdir. Onlardan azap hiç hafifletilmez ve onlara hiç yardım
    edilmez.”690; “Ancak, tevbe edip kendini düzeltenler, (Hakkı) açıklayanlar başka.
    Onları bağışlarım. Çünkü Ben tevbeyi çok kabul eden ve merhametli olanım.” 691
    Soru: Camide resmî görevli memurun arkasında cemaat olarak Cuma
    namazı kılmanın câiz olmaması halinde, bu durum, cuma namazının farzını
    yerine getirmemeye mazeret sayılabilir mi? Cuma namazını bağımsız bir
    şekilde kılacak; dernek gibi imkânımız olmayan bir yerde cuma namazın
    farzı üzerimize borç kalır mı, yoksa Cuma namazını terk etmeye mazeret
    sayılabilir mi?
    Hayır, mazeret sayılmaz. Dernek gibi Cuma namazı kılınabilecek bir imkân
    olmayan yerde yine Cuma namazı mü’minlerin üzerine farzdır, kılınmazsa
    borç olarak kalır. Peki, nasıl kılacaklar?
    Tevhid ehli bir mü’min, oturduğu veya çalıştığı bir semtte, birlikte Cuma
    namazı kılacakları bir-iki mü’min bulamaz mı? Bulur, bulmak zorundadır.
    689] 9/Tevbe, 84
    690] 2/Bakara, 86
    691] 2/Bakara, 160
    - 259 -
    Mümkün, biraz fedakârlık yaparak, beş-on dakikalık mesafedeki bir yerde
    buluşulacak oralarda uygun bir yerde namaz kılınacaktır. Birlikte Cuma
    namazı kılacakları bir-iki arkadaş bulabildiği gibi, namaz kılabilecekleri
    müsait bir yer de bulabilirler. Burası, bir dernek değilse, ev olabilir, iş yeri
    olabilir. Arayan bulur. Samimi olan bulur. İçlerinden kıraati en düzgün olan
    birisi, bir hutbe hazırlar ve sunar. Eğer topluluğa karşı konuşma yeteneği yoksa,
    birkaç nasihat cümlesiyle yetinir. Hutbede şart olan hamdele ve salveledir.
    Yani; sadece “elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemin, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlinâ
    Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmeıyn” deyip hutbeden inen kimse, hutbe
    okumuş sayılır. Normal olarak hutbede birkaç kişi olunsa bile, bazı önemli
    bilgiler verilir, gündemle ilgili yorumlar yapılır, takvâ ve sâlih amelin artması
    için bazı nasihatler ve uyarılar yapılır. Birlikte Cuma namazı kılmak, cemaati
    bilinçlendirir ve inançlarında, düşüncelerinde, yorumlarında yakınlaşmalar
    olur, sevgi bağları kuvvetlenir, cemaat ruhu kazanmış olurlar. Bunlardan da
    önemlisi, Cuma namazı sahih bir şekilde edâ edilerek Rabbimizin emri yerine
    getirilmiş olur.
    Bulunduğu yerde tek başına ise ve birlikte Cuma namazı kılacakları hiç kimse
    bulamamışsa, bütün sorup soruşturmalarına rağmen kimseye ulaşamamış ise,
    buluncaya kadar (Allahu a’lem) mâzur olabilir.
    Soru: Ve arkasında namaz kılınmayan imamlara dinî konularda herhangi
    bir meselede başvurabilir miyiz?
    Eğer ilimlerine, bildiklerini gizlemeyeceklerine, hakla bâtılı
    karıştırmayacaklarına güveniyorsak, dinî konularda onlara başvurulabilir.
    Nikâh da kıyabilirler. Arkalarında namaz kılmayışımız, bunları mü’min kabul
    etmediğimizden değil de başka bir gerekçeye dayandığından ehil olduğunu
    bildiğimiz konularda danışabilir, görüş ve fetva alabiliriz, tabii gönlümüz ona
    danışma konusunda fetvâ verirse, gönlümüz uygun görürse...
    Türkiye Dâru’l-Harp’tir Diyerek veya Peygamberimiz Mekke’de Kılmadı
    Gerekçesiyle Cuma Namazı Kılınmaz Diyenler Yanılmaktadır!
    Cuma Nama zını Kim Emrediyor , Kim Yasakl ıyor ?
    1. Kur’an, Cuma namazını kesin şekilde emretmektedir. Müslüman da,
    Kur’anın hükümlerini uygulamak zorundadır. Allah, insanlara “niye falan
    müctehidi, filan fetvâyı uygulamadın?” diye sormayacak, ama mutlaka Kur’an’ın
    emrini uygulayıp uygulamadığından soracaktır. Kur’an Cuma namazını çok net
    bir şekilde emretmekte, bu konuda herhangi bir şart ileri sürmemekte, herhangi
    - 260 -
    bir durum sözkonusu olduğunda Cuma namazının kılınmayacağından, işaret
    yönüyle bile olsa bahsetmemektedir. Müslümanların, Kur’an’ın herhangi bir
    hükmüne karşı nasıl davranmaları gerektiği de Kur’an’da çok net şekilde
    açıklanır.
    Kur’an, Cuma namazına öyle bir önem vermiştir ki, özel olarak Cuma
    namazından bahsetmiş, hatta Kur’an’ın bir sûresi692 bu isimle adlandırılmıştır.
    Cuma namazına öyle önem vermiştir ki, helâl olan alışverişi Cuma vakti
    yasaklamış, müslümanların ezanla birlikte Cuma namazına gitmelerini
    emretmiş ve gerçeği anlayan, bilen insanlar için en hayırlı şeyin bu olduğunu
    belirtmiştir: “Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu)
    zaman, hemen Allah’ı zikretmeye gidin ve alış-verişi bırakın. Eğer siz gerçeği
    anlayan/bilen kimseler iseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz bitince
    yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin, umulur ki
    kurtuluşa erersiniz.”693
    Müslüman, her şeyden önce Kur’an’a kulak vermeli, onun emirlerini hayata
    geçirmelidir. Ona ters düşen yorum, te’vil, anlayış ve uygulamalardan kaçınmalıdır.
    “Sana bu Kitab’ı her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir rehber, bir rahmet ve bir
    müjde olarak gönderdik.”694; “...Bu Kur’an, her şeyin açıklanması ve mü’minler
    için bir kılavuz ve rahmettir.”695 Müslümanlar, herhangi bir konuda anlaşmazlığa
    düştüklerinde, onu Allah’a ve Rasûlü’ne arzetmekle mükelleftirler.696 “Biz sana
    Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve iman eden
    bir kavim için yol gösterici ve rahmet olsun.”697; “İnsanlar için hidâyet rehberi olan
    Kur’an, yol gösterici ve hakkı bâtıldan ayırıcı (furkan), apaçık belgeler (beyyinât)
    olarak Ramazan ayında indirildi.”698; “De ki: ‘en üstün delil (hüccetü’l-bâliğa)
    Allah’ındır. Allah dileseydi, elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.”699 Allah, Kur’an’da
    hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır.700 Bir müslüman, Kur’an varken, başka hakem
    arayamaz: “Allah size hakikati apaçık ve ayrıntılı olarak açıklayan Kitab’ı indirmiş
    iken, ben (neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda) ondan başka bir hakem mi
    arayayım?”701; “Rabbiniz katından size indirilene uyun. O’ndan başka önderlerin
    ardından gitmeyin. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz?”702 İnsanlar, falan kişinin
    692] 62. sûre
    693] 62/Cum’a, 9-10
    694] 16/Nahl, 89
    695] 12/Yusuf, 111
    696] 4/Nisâ, 59
    697] 16/Nahl, 64
    698] 2/Bakara, 185
    699] 6/En’âm, 147
    700] 6/En’âm, 38
    701] 6/En’âm, 114
    702] 7/A’râf, 3
    - 261 -
    ictihad, fetvâ ve yorumuna uymaktan değil; Kur’an’a uyup uymadıklarından
    hesaba çekileceklerdir: “Muhakkak ki o Kur’an, hem senin hem de ümmetin için bir
    şeref ve öğüttür. İleride ona uyup uymadığınızdan sorguya çekileceksiniz.”703
    Kur’an, anlaşılması zor bir kitap değildir. Onun emirleri arasına kimse giremez.
    O, “apaçık” ve “anlaşılır” bir kitaptır.704; “İşte bunlar, apaçık Kitab’ın âyetleridir.
    Anlayasınız diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”705 Allah, kullarına
    “kaldıramayacakları bir yük yüklememiş”,706 Kur’an’ı herkesin ve her seviyeden
    insanın anlayabileceği bir dil ve basit, sade, anlaşılır bir üslûpla göndermiş,
    anlaşılsın ve uygulansın diye kolaylaştırmıştır. “Tâ-hâ. Bu Kur’an’ı sana güçlük
    çekesin diye değil, Allah’tan korkanlara bir uyarı olsun diye indirdik.”707; “Yemin
    olsun! Bu Kur’an’ı öğüt almak ve düşünmek için kolaylaştırdık. Yok mudur öğüt
    alan?” 708 Allah Teâlâ, kullarına, “ancak kaldıracakları kadar sorumluluk yükler.”709
    Allah “dinde bir zorluk kılmamıştır.”710 Kur’an’a muhâtap olan mü’minlerin
    özelliği, Kur’an’daki her İlâhî fermanı işittiklerinde “semi’nâ ve eta’nâ: İşittik
    ve itaat ettik” demeleridir.711 “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne
    çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak: ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir.
    İşte umduklarına erenler bunlardır, bunlar!”712 Dünya ve âhiret felâketlerinin en
    büyük nedeni, Kur’an’ın emirlerini (önemsemeyerek, te’vil ederek veya herhangi
    bir gerekçe ile) uygulamayıp arkaya, geri plana atmaktır. “O gün, haksızlığı
    kendisine yol edinmiş olan kişi ellerini kemirip ‘ah, ne olurdu, Rasûl’ün gösterdiği
    yolu tutmuş olsaydım! Vah, yazıklar bana, ne olurdu filanı da kendime dost
    edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana uyarıcı, hatırlatıcı mesaj geldikten sonra
    beni ondan (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız
    bırakandır.’ Ve Peygamber dedi ki: ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı
    terkedilmiş bir kitap olarak bıraktılar.”713
    Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfir, zâlim ve fâsık olarak
    nitelendirilir.714 Devamındaki âyetlerde de, başta Peygamber olmak üzere
    müslümanların Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi emredilir: “Sana da, önceki
    kitapların bir kısmını doğrulayan ve onları düzelten bu Kitab’ı hak olarak
    703] 43/Zuhruf, 44
    704] 11/Hûd, 1-2; 15Hıcr, 1; 26/Şuarâ, 2; 28/Kasas, 2; 42/Şûrâ, 2; 43/Zuhruf, 2
    705] 12/Yusuf, 1-2
    706] 2/Bakara, 286
    707] 20/Tâhâ, 1-3
    708] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    709] 2/Bakara, 285
    710] 22/Hacc, 78
    711] 2/Bakara, 285
    712] 24/Nûr, 51
    713] 25Furkan, 27-30
    714] 5Mâide, 44, 45, 47
    - 262 -
    indirdik. Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana da hak geldikten sonra,
    onların hevâlarına uyma... De ki: ‘Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum.”715
    Kitaptan pay sahibi olanların, bildikleri ve inandıkları Kitabın hükümlerini
    uygulamaları, yolların ayrılış noktasıdır: “Kendilerine Kitab’dan bir pay
    verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah’ın Kitab’ı hükmetsin diye çağrılıyorlar
    da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.”716; “...
    Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin’ denildiğinde, o münâfıkların
    senden kaçabildiklerince kaçtıklarını görürsün.”717
    Kimsenin Kur’an’ı devre dışı bırakma hakkı yoktur. Hangi niyetle olursa
    olsun Kur’an’la sâbit bir hükmü, bir ibâdeti kimse yasaklayamaz. Bazı kimseler,
    Kur’an’da ve sahih hadislerde hiç geçmeyen ve mezhepler arasında da tartışma
    konusu olan “dâru’l-harp” yaklaşımını sebep göstererek fâizi helâl kabul
    edebiliyor, bazıları da Cuma namazı gibi farîzaları yasaklayabiliyor. Birincisi,
    kolaylaştırma adına ruhsat, ikincisi de cihad adına azîmet diye takdim edilebiliyor.
    Biri, Kur’an’la sâbit bir haramı helâl, diğeri de Kur’an’la sâbit bir farzı haram
    ilân edebiliyor. Bu örneklerin her ikisi arasında pek bir fark yoktur. Dini tahrif
    eden yaklaşım, daha çok bu tür atmalar veya katmalarla olur. Kur’an’ı ve sahih
    sünneti devre dışı bırakan hiçbir yaklaşım, sırât-ı müstakîm olamaz. İmanından
    ve samimiyetinden şüphe etmediğimiz bazı müslümanların, Kur’an’daki çok net
    bir emri yasaklamalarına şaşmamak mümkün değildir. Kur’an’ın emrine uyup
    Cuma namazı kılanlar değil, bunu yasaklayanlar suçlanmalıdır. Ve Kur’an’ın ve
    Sünnetin kesin emrine rağmen Cuma namazını kılmamakta hâlâ ısrar etmekle
    kalmayıp başkalarına da yasaklayanların bu tavırlarıyla taban tabana zıt sloganı:
    “Temel kaynağımız Kur’an ve Sünnettir. Referansımız bu ikisidir. Biz Kur’an ve
    Sünnet’e bağlıyız!” Ya bu sözü söylemesinler, ya da Kur’an ve Sünnetin emrini suç
    saymasınlar, deme hakkımız olmalı değil mi?
    2. Müslümanın ikinci kaynağı Sünnettir. Sünnet, hiçbir zaman Kur’an’a
    ters uygulama içermez. Peygamberimiz de kendisine vahyedilen Kur’an’a
    uymak zorundadır. O, yaşayışıyla, canlı Kur’an olmuş, Kur’an’ın mücmel
    âyetlerini açıklamıştır. Peygamberimiz’in Cuma namazının faziletiyle ilgili
    onlarca hadisi hadis kitaplarını doldurduğu halde, Rasûlullah’tan zayıf bile
    olsa, herhangi bir durumda Cuma namazı kılınmaması gerektiğine dair bir
    rivâyet sözkonusu değildir. Yani, o, Cumanın şartlarıyla ilgili kesin bir şey
    söylememiş, hele hele “şu şu şartlar yoksa, Cuma namazı kılmayın!” gibi bir söz
    onun ağzından kesinlikle çıkmamıştır.
    715] 5Maide, 48-49
    716] 3/Âl-i İmrân, 23
    717] 4/Nisâ, 61
    - 263 -
    Şu hadisin kapsamına girilip girilmediği bütün müslümanlar tarafından
    muhâsebe edilmelidir: “Allah bir toplumdan ilmi çekip almak sûretiyle kaldırmaz.
    Toplumlar, gerçek âlimlerin tükenmesiyle âlimsiz kalırlar. Gerçek âlimlerin
    tükendiği bu toplumda, insanlar câhil önderler edinirler. Bu câhil önderler ilimsiz
    fetvâ verirler. Bu sûretle kendileri de sapar, peşindekileri de saptırırlar.”718
    Sahih-i Müslim’de “Cuma’yı Terk Edenler Hakkında Gösterilen Şiddet
    Bâbı” adlı bölümde birçok hadis vardır. Onlardan biri olan şu hadis-i şerif çok
    önemli bir uyarıdır: “Birtakım kimseler, Cuma namazlarını terk etmekten ya
    vazgeçerler yahut Allah, onların kalplerine muhakkak sûrette mühür vurur da
    artık gâfillerden olurlar.”719
    Cuma namazının fazîletini belirten; terkedenleri, hafife alanları tenkit
    ve ihtar eden çok miktarda hadis bulunmasına rağmen, Cuma namazının
    kılınamayacağı ve kılanların sorumlu tutulacakları bazı şartlara dâir zayıf da
    olsa tek bir hadis rivâyeti yoktur. Aksi görüşte olanlar, Hanefî mezhebinin bu
    konudaki şartları için de ileri sürdüğü tek delil olarak İbn Mâce’nin kendisinin
    de “zayıf” dediği ve aslında hiç de Cuma’nın kılınmaması için bir çıkarım
    yapılamayacak olan ve Cuma namazı kılmayanları tehdit eden şu zayıf hadisi
    delil olarak kullanıyorlar:
    “Bilmiş olun ki, Allah Teâlâ Cum’ayı, benim şu durduğum yerde ve bu yılımın
    bu ayındaki bu günümde; size kıyâmet gününe kadar farz kılmıştır. Her kim
    hayatımda olsun, benden sonra olsun, âdil yahut câir (zâlim) bir devlet reisi
    varken onu istihfaf ederek (önemsemeyerek, hafife alarak) veya inkâr ederek
    terkedecek olursa Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve kendisine ait hiçbir
    hususu mübârek kılmasın (işini rast getirmesin). Haberiniz olsun ki, böylesi tevbe
    etmedikçe ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de başka bir hayrının
    sevabı vardır. Her kim de tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder (etsin).”720
    Tekrar ifâde edelim ki, bu hadisten Cuma’nın bazı şartlarının çıkartılması
    ve Peygamberimiz’e “şu şartlar varsa ancak Cuma’yı kılabilirsiniz, yoksa Cuma
    namazı kılmayın” şeklinde bir ifâdede bulunduğunu ileri sürmek, Cumanın
    şartları için delil kabul etmek birçok yönden kesinlikle doğru ve mümkün
    değildir. Bu hadis rivâyetinin meşhur hadis âlimlerince zayıf kabul edildiği için
    delil olarak kullanılamayacağını da ifade etmek zorundayız.
    718] Buhârî, İlim, 34, Müslim, İlim 13, Tirmizî, İlim 5; İbn Mâce, Mukaddime 8
    719] Müslim, Cuma 40, hadis no 865, c. 4, s. 2412-2413
    720] İbn Mâce, Kitâbu İkameti’s-Salât 78, hadis no 1081; Râvîler arasında cerh edilen isimler olduğu için isnâdının
    zayıf olduğu belirtilir; Bk. İbn Mâce
    - 264 -
    Cuma namazının bu ülkede câiz ve sahih olmadığını iddiâ edenler, Cuma
    konusundaki âyetin mücmel olduğundan dolayı bu çıkarımlara vardıklarını
    söylüyorlar. Mücmel olan bir âyeti Peygamberimiz tafsîl eder, açıklar,
    uygulamasıyla izah eder. Peygamberimiz (s.a.s.)’in hadislerinde kesinlikle
    “sultanın izni şarttır, halife bizzat kendisi veya tâyin ettiği kişi Cuma’yı
    kıldırmalıdır, yoksa sahih olmaz” veya benzeri zayıf bir rivâyet bile yoktur.
    O yüzden mücmel âyeti Peygamberimiz sözleriyle ve uygulamasıyla nasıl
    anlayıp anlattıysa o hükmü Kur’an ve Sünneti esas kabul eden kimseler -tüm
    âlimler farklı şey ileri sürseler bile-, Allah’ın emrini ve Rasûlü’nün kavlî ve fiilî
    açıklamasını tercih etmek zorundadırlar.
    Sultanın/halifenin izni gibi şartlar, Kur’an’ın ve Sünnetin tâyin ve tesbit ettiği
    şartlar değildir; ictihâdî, dolayısıyla zannî bir yorumdur, o zamanın şartları
    dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Hiçbir ictihad, âyet ve hadisle sâbit olan
    bir farzı iptal edemez. “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ki size rahmet edilsin.”721
    3. Temel kaynaklar Kur’an ve Sünnet olmakla birlikte, onlara ters
    düşmemek şartıyla, hatta bu iki kaynağın daha iyi anlaşılmasına hizmet
    ettiği müddetçe, delilleri sağlam, inandırıcı ve iknâ edici kabul edilince
    fıkhî ictihadlar, mezhebî görüşler de müslümanların ibâdetleri için istifade
    edilebilecek ikinci derecede kaynaktır. Müslümanlar, kendileri Kur’an ve
    Sünnetten hüküm çıkarabilecek ilmî yetenekte değilse Kur’an’ın ve sünnetin
    kesin hükme bağlamadığı konularda delili sağlam olan müctehidin Kur’an ve
    Sünnete uygun hükmüne uyabilir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken şeyler:
    Bağnaz olmamak, diğer fıkhî görüş ve ictihadları görmezden gelmemek,
    “benim mezhebim veya müctehidim mutlak doğrudur, diğer mezhep veya
    müctehidlerin hükmü kesin yanlıştır” dememek, farklı mezhepleri veya
    ictihadları taklit edenleri kınamamak şarttır. Unutulmamalıdır ki, mezhep
    imamları ve müctehidler de birer beşerdir, hatâdan ma’sûm/korunmuş değildir.
    Onların ictihadları da zannîdir, mutlak doğru değil; göreceli doğrulardır, şüphe
    sözkonusudur. O yüzden delillerinin kuvvetli olmadığını, ya da bir âyet ve sahih
    hadise ters düştüğünü gördüğünde, hiçbir müslüman buna rağmen ictihadı
    öne çıkaramaz. Zaten “Kur’an ve sünnet” vurgusunu öne çıkaranlar, fıkıh
    bağnazlığının farkına varan, 1200-1300 sene önce yaşamış insanların günümüz
    şartlarını bilmelerini, kıyâmete kadar geçerli hükümleri hiç yanılmadan ve
    aşılamayacak şekilde en isâbetli ictihadlarla tesbit ettiklerini iddia etmeyen
    (etmemesi gereken) bilinçtedir. Önceki müctehidler, kendilerine ulaşan deliller
    ve kendilerini çevreleyen tarihî şartlarla, o günkü problemlere çözüm getirmeye
    721] 3/Âl-i İmrân, 132
    - 265 -
    çalışmışlardır. Ve bütün şuurlu müslümanların ittifak ettikleri tek bir mezhep
    veya müctehid yoktur. Yani, kimine göre bir konuda Hanefî mezhebi veya onun
    müctehidleri doğruyu yakaladıkları ve kuvvetli delillere sahip olduğu halde,
    kimine göre farklı bir mezhep ve müctehidler o konuda veya başka bir konuda
    daha doğru ve kuvvetli delillere sahip olabilir. O yüzden bir mezhebin veya
    müctehidin hükmünü tüm müslümanların uygulamalarını istemeye kimsenin
    hakkı yoktur. Bir müslüman, falan mezhebin hükmünü tercih edebilir, ama
    başkalarına dayatamaz, başkası da farklı bir mezhebin görüşünü tercih
    edebilir. Yoksa mezhepler din edinilmiş olur. “Yoksa onların, dinden Allah’ın
    izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü
    olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler
    için can yakıcı bir azap vardır.”722
    Cuma namazı muhkem bir farîzadır. Farziyeti Kitab, Sünnet ve icmâ ile
    sâbittir. Kitab ve Sünnet gibi ana deliller mevcut iken, ictihâdî ve tâlî bir şartın
    yokluğu öne sürülerek, beşer sözü ile Cuma farîzası ortadan kaldırılamaz. “Şek/
    şüphe ile yakîn zâil olmaz.” Hanefî mezhebinin dışındaki İslâm mezheplerinin
    tümü (cumhûr-ı ulemâ), Cuma namazını halifenin kıldırma şartını ileri
    sürmezler, bu namazın dâru’l-harple ilişkisi olduğunu da iddia etmezler. Elbette
    hiçbir mezhep ve âlim, Cuma namazının devlet namazı olduğunu da ileri
    sürmez. Mezhep bağnazı olmayan “Kur’an ve Sünnet, Kur’an ve Sünnet!” diyen
    müslümanlar, Kur’an ve Sünnetin kesin emri konusunda, gerekirse başka bir
    mezhebin görüşüyle amel eder, Kur’an ve Sünnetin emrini çiğneme ihtimalini
    ortadan uzaklaştırır.
    Kaldı ki, bu insanlar, kraldan fazla kralcı kesildiklerini fark etmiyorlar
    mı? Hanefî mezhebi adına Cuma namazının şartları oluşmadığı için Cuma
    namazının kılınmayacağını iddia edenler, Hanefî mezhebine ait “şu şartlar
    yerine gelmeyince Cuma namazı kılınmaz, kılmayın!” diye net bir fetvâdan bile
    bahsedemezler. Nice müslümanın kanını döktüğü gibi, kendisini de zindanlara
    atıp orada şehid eden zâlim bir yöneticinin hâkim olduğu şartlar altında Ebû
    Hanife’nin Cuma namazı kılmadığını veya kılınmasını câiz görmediğini
    kimse iddia ve isbat edememektedir. Onun zamanında da, ondan sonra da
    hanefî müctehidler, kendi çıkarımlarıyla tesbit ettikleri cumanın sıhhat şartları
    yoksa Cuma namazı kılmayın demedikleri ve tarihte Cuma namazı kılmayan
    cemaatlerden bahsedilmediği gibi, daha sonra gelen bazı hanefî müctehidleri,
    bu şartlardan bazıları yerine gelmediği için, Cuma namazı terk edilmez, belki
    sahih olmamıştır diye, öğle namazı yerine geçmek üzere “zuhr-ı âhir” adı
    722] 42/Şûrâ, 31
    - 266 -
    verilen Peygamberimiz zamanında hiç bilinmeyen namazı tavsiye etmiştir.
    Başka hiçbir mezhebin bilmediği bu namazın tek bir gerekçesi vardır: Bir
    mezhebe göre şartların yerine gelmediğinde Cuma namazının terk edilmemesi,
    ama aynı zamanda Cuma namazı sahih olmayabilir endişesinden dolayı, öğle
    namazı yerine geçecek dört rekâtlık bu namazın da kılınması.
    Tarihte olduğu gibi günümüzde de hiçbir ülkede Cuma namazını protesto
    etme ve Cuma namazının kılınmaması gerektiğini (belki bir-iki istisnâ
    dışında) âlimler gündeme getirmemiştir. Bu konuda yüzlerce âlimden kimler
    Cuma namazı kılınmasına karşıdır? “Bugünkü şartlarda Cuma namazı
    kılınmaz” diyen ne kadar âlim gösterilebilir? Çağımızda dünya çapında
    kabul gören Mevdûdi mi, Seyyid Kutub mu, kardeşi Muhammed Kutub mu,
    Hasan el-Bennâ mı, Muhammed Ali Sâbûnî mi, Ebû Ğudde mi, el-Âlbânî mi,
    Muhammed Gazâlî mi, Yusuf el-Karadavî mi, bunlardan veya bunlara benzer
    âlimlerden herhangi birinin Cuma namazının kılınmaması gerektiğiyle ilgili
    bir fetvâ, görüş veya uygulama iddiâ edilebiliyor mu? Bu konuyu Türkiye’de
    ilk ortaya atanlar bile bu görüşlerinden vazgeçmiş, Cuma namazının kılınması
    için yine Hanefî fıkıhçıların görüşleri istikametinde çözümler önermeye ve
    (Cuma imamı olarak seçtikleri kişilerin arkasında) Cuma namazını kılmaya
    ve kılınmasını istemeye başlamıştır. Dâru’l-harp durumunda olduğu ve tâğûtî
    düzeni protesto ve Diyanete tepki için bugünkü şartlarda Türkiye’de Cuma
    namazı kılınmamalıdır diye ilk kamuoyu oluşturan zâtın, hatasından dönmüş
    olması sevindiricidir. Bu konuları ondan öğrenen bazı kişilerin hâlâ kraldan
    fazla kralcılığı ise düşündürücüdür. Bu konuda şâz kalan rahmetli Sadreddin
    Yüksel Hoca’dan başka Türkiye’de veya diğer ülkelerde “Cuma namazı
    kılınmamalıdır” diyen meşhur hiçbir âlim gösterilememektedir. İhvân-ı
    Müslimin’den tutun, ülkeleri işgal altındaki (dâru’l-harp kavramı için gerçek
    bir örnek, yani savaş ülkesi olan) Kudüs’te, Filistin topraklarında da Cuma
    namazı terkedilmemiştir ve hâlâ büyük katılımlarla kılınmaktadır.
    Bu konu, tekfir konusuyla da (mevcut câmi imamlarının kâfir olduğu
    değerlendirmesi ile) ele alınmaktadır. Tâğutlara gönülden bağlı olmayan
    resmî görevlilerin, sırf memur diye Allah’ın değil, tâğûtî devletin emrinde
    olduğunu ve küfrü imana tercih eden kâfirler olduğunu iddiâ etmek, insanı
    vebal altına sokabilir. Bu konu, Müslümanlar arasında tartışılmaktadır.
    Sadece Cuma değil, beş vakit farz namazlar da tabii ki Kur’an’ın istediği gibi
    şirksiz şekilde iman eden müslümanların arkasında kılınabilir. Akaidinin
    sağlam olduğunu zannettiğimiz, yani küfre girdiğine dair kesin delillerimizin
    olmadığı, ağzından elfâz-ı küfür, davranışlarından ef’âl-i küfür sâdır olmayan
    - 267 -
    her kıble ehlini müslüman kabul ederiz. Hutbesinde tâğutun dostu olduğunu
    (te’vil edilemeyecek açıklıkta) ifâde eden bir imama (daha doğrusu hakka bâtılı
    karıştıran devlet memuruna) rastladığında müslümanlar câmiyi terketmeli,
    alenen tevbe etmediği müddetçe bir daha da o şahsın arkasında hiçbir namazı
    kılmamalıdır. Tâğutu seven, bunu görüşleriyle ya da okuduğu hutbeyle gösteren
    bir kimsenin arkasında sadece Cuma değil, hiçbir namaz kılınamaz. Bu konuda
    diğer namazlarla Cuma namazı arasında fark yoktur. Yani, arkalarında beş
    vakit namaz kılınması câiz olan kimsenin Cuma imamı olmasında, günümüz
    şartlarında bir sakınca yoktur. Okul diplomalarının, resmî nikâh işlemlerinin
    küfre ait birer vesika kabul edilmeyip düzenin dayattığı birer formaliteden
    ibâret kabul edildiği gibi, resmî görevlerin de birer formalite kabul edilmesi
    gerektiğini ileri süren çok sayıda kişi vardır. Bununla birlikte en azından bu
    konuda şüphe olduğundan ihtiyatlı davranarak beş vakit namaz ve Cuma
    namazı gibi çok önemli bir ibâdeti, kabul olmama ihtimalinden dolayı diyanet
    görevlilerinin arkasında kılmayan kimseleri de haksız görme hakkımız yoktur.
    Resmî görevlileri namaz ve Cuma imamı kabul etmeyen, ama bunlar yüzünden
    cumayı da terk etmek istemeyip formül arayan çok sayıda muvahhid mü’min
    bulunmaktadır.
    Cuma namazını resmî imamların arkasında kılmak zorunda değiliz;
    devlet memuru durumundaki resmî görevlilerin arkasında kılmaya gönlümüz
    yatmıyorsa, kendi aramızda cemaat teşkil ederek herhangi bir yerde Cuma
    namazı kılmalıyız. Cuma namazlarının ille de bir camide kılınmasının şart
    olmadığını belirtelim. Özellikle günümüz ortamında câmilerden daha özgür
    alternatifler oluşturabiliriz. Müslümanlar, diyanete bağlı bir câmi imamının
    (namaz kıldırma memurunun) arkasında namaz kılmaya gönülleri elvermiyorsa,
    toplanıp kendi aralarında bir dernekte, vakıfta, hatta bir işyerinde veya uygun
    bir evde Cuma namazı kılabilirler, kılmalıdırlar.
    “Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın.
    (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.”723
    Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde,
    evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm
    fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
    Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
    olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit
    723] 10/Yûnus, 87
    - 268 -
    ve mektep görevi yapıyordu. Bugünkü cemaat evleri, bağımsız dernek ve
    vakıf durumundaydı. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve kontrolünden
    tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul olmaktan ve
    hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan bir kale idi.
    Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını
    kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da
    görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı,
    irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur,
    misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden
    câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere
    sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli
    cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız
    ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
    Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini,
    ders yaptıkları ve cemaat olarak toplandıkları yerleri ihyâ etmeleri, ev ve benzeri
    yerlerin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın evi haline
    getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
    O yüzden câmilerde Cuma kılmayı uygun görmeyen Müslümanların cumayı
    bu sebepten terk etmeleri de doğru olmaz. Kendilerine alternatif mescidler,
    yani cemaatle namaz ve Cuma kılabilecekleri mekânlar rahatlıkla bulabilirler,
    bulmalıdırlar.
    20. y.y.ın ilk çeyreğindeki işgal ve savaş zamanlarında Maraş’taki bir
    imamı, o günkü özel şartlar nedeniyle farklı değerlendirdiğimizde, Cuma
    namazının Türkiye şartlarında kılınmaması gerektiği, Türkiye’de ilk defa
    1970’lerin sonlarına doğru ortaya atıldı. Osmanlı devletinde olduğu gibi,
    Cumhuriyetin ilânından sonra da Cuma namazının kılınmaması gerektiği
    gündeme gelmemiştir. Şeyh Said, Said Nursi, Atıf Hoca ve benzeri düzene belirli
    oranlarda karşı çıkan hiçbir âlim böyle bir fetvâ vermemiştir. Arap ülkelerinde
    de aynı şey geçerlidir. Bu konuyu Türkiye’de gündeme getiren kişiler, bununla
    aslında müslümanların şuurlanmasını, siyasî bilince ulaşmasını, devlet ve tâğut
    konusunun bu şekilde anlaşılabileceğini düşünmüşlerdir. Ama, hiçbir zaman
    böyle olmamıştır. Cuma namazı kılmayanların bu görüşünden devletin etkilenip
    geri adım attığı söylenemeyeceği gibi, halkın da Cuma namazını kılmayanlara
    tavrı beklentilerin tam aksine olmuştur. Cuma’yı terk, halkı şuurlandıracağına;
    terkeden gençlerin câmi cemaatinin gözünden tümüyle düşmesine
    sebep olmuştur. Cuma, terkedilerek değil; sahiplenilerek aslî hüviyetine
    kavuşturulabilir. Haccı (gidişleri Diyanet ve dolayısıyla T.C. düzenliyor ve hac
    - 269 -
    paraları önceden bankaya yatırılıyor diye) câiz görmeyip terketmeye, cemaate
    katılmamaya, Cuma namazını protestoya hiçbir müslümanın hakkı yoktur. Bu
    tavırlar, ilhâmını Kur’an ve Sünnetten alan davranışlar olmadığı gibi, tebliğe de
    zarar veren yanlışlardır.
    Cuma namazı kılmayanların da hemen hepsi, Cuma vaktinde vicdânen
    rahat olmadıklarını, bir ibâdeti terk etmenin vebalini düşündüklerinden dolayı
    kalplerinin huzura kavuşmadığını -en azından yakın çevrelerine- dillendirirler.
    Yine bunlardan bazıları, alternatif de oluşturamamakta, bazen de farklı şekilde
    Cuma namazı kılmak için özel bir yer bulduklarında kendi ictihadlarıyla
    çelişen tavırlara girebilmektedirler.
    Kur’an’dan başka kutsal ve yanlışsız kitap, Peygamberimiz’den başka da
    mâsum insan yoktur. Müctehidlerin görüşleri de herkesi bağlamaz. Kaldı ki,
    hiçbir mezhepten hiçbir müctehid, hangi şartlar eksik olursa olsun, Cuma
    namazının kılınmaması gerektiğini net bir şekilde fetvâya bağlayıp şartlar
    eksik olunca Cuma’nın kılınmasını yasaklamamıştır. Çünkü Kur’an’ın emrini
    yasaklamak çok büyük bir cür’ettir. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin
    vermediği şeyleri dinî kaide kılan şerikleri/ortakları mı var?”724
    Kendisinin müctehid değil; taklitçi olduğunu söylediği halde, müctehidlerin
    bile vermediği fetvâları, güya onların ictihadlarından yola çıkarak cesâretle
    vermek, kraldan fazla kralcılıktır; mezhepli olmak değil, mezhepçilik
    yapmaktır. Kur’an’dan başka kutsal kitaplar, Peygamber’le (s.a.s.) birlikte,
    sözü eleştirilemeyecek başka insanlar kabulü diye tanımlanacak problemlerle
    müslümanlar dünyada rahmet ve devlete, âhirette cennete zor kavuşur.
    Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler, göreceli
    ve tartışmalı konular, cemaatlerin ihtilâflı yorumları, filân efendi hazretlerinin
    görüşleri, bundan yüzlerce sene önceye ait ve o günkü şartlarla ilgili fetvâlar
    ve kelâmî değerlendirmeler, hatta yer yer Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan,
    bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar... Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı
    müslümanların ısrarla yasakladığı kimi ibâdetler sözkonusu olabilmekte, bazı
    şahıs ve cemaatler Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı, meselâ Kur’ânî
    bir emrin, Cuma namazının terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını cihad
    yorumu ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektedir. Kimine göre
    İslâm, sanki cihad nutukları atmaktan veya Cuma kılmamak, câmileri boykot
    etmekten, İslâm’ın sadece siyâsî taraflarını öne çıkarmaktan ibârettir. Dâvet
    edilen din, altı çizilen esaslar bu tür beşerî yorumlardır.
    724] 42/Şûrâ, 21
    - 270 -
    Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı vermeden, kendini veya
    reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata yapabilecek kişi olduğu
    halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma ihtimali kabul etmeyen
    kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde etmekten çekindiği fecî bir
    tavır olmaktadır. “Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), râhiplerini rabler
    edindiler...”725 Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına geldiğinde bu âyeti
    okuyunca, Adiy: “Yâ Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar,
    onları rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine şöyle
    buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar
    mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara
    ibâdettir, tapınmadır.”726
    Din anlayışımız; özellikle akîdeye, haram-helâl ölçüsüne ve ibâdet
    hükmündeki ahkâma, mutlak doğrulara dayanmak durumundadır. Mutlak
    doğruyu te’vil edip beşerî yorumları din haline getiren anlayış, İslâmî anlayış
    olamaz. Falan hocanın veya filan İmamın bir görüşünü, İslâm’ın olmazsa olmaz
    bir unsuruymuş gibi din adına ileri sürmek, bu görüş doğru olsa dahi, çok
    yanlış bir yaklaşımdır. Her grubun, İslâm cemaatini kendisinin temsil ettiğini,
    kendi dışındakilerin sapma içinde olduğunu zannetmesi, hatta buna inanıp
    başkalarına dayatması Dinimiz için problem olmaktadır. Müslümanların
    kendi kanaatlerini, üstad, lider ve âlimlerinin yorumlarını Din zannetmeleri,
    bugünkü ihtilâfların temelini teşkil etmektedir.
    Meşhur hadis-i şerifte, bir kötülük görüldüğünde el, dil veya kalple onun
    (daha iyisiyle) değiştirilmesi emredilir.727 Bu hadis, aynı zamanda alternatif
    göstermeyi emretmektedir. Kur’an’da Mescid-i takvâ alternatifi gösterilerek
    mescid-i dırardan bahsedilmesi728 konuya örnektir. İctihad, ilgili nassla
    yaşanan olay arasında bağ kurabilmektir. Yaşanan hayatı yeterince tanımayan,
    tahlil edemeyen kimselerden doğru ictihad beklemek, elma ağacından armut
    beklemek gibidir. Allah için bir bakın, dünyadaki şuurlu müslümanlar bu
    konularla mı uğraşıyor dersiniz?!
    Bekri Mustafa’nın imam olmasıyla ilgili fıkrayı konumuza adapte edebiliriz:
    Öteki âlemdeki ruhlar sorarlarsa, onlara buralardaki müslümanların pireye
    kızıp yorgan yaktıklarını, tâğutlara kızıp bazı farzları terk ettiklerini söylersin,
    onlar gerisini anlarlar...
    725] 9/Tevbe, 31
    726] Tirmizî, Tefsiru’l-Kur’an 10, hadis no 3292
    727] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    728] 9/Tevbe, 107-109
    - 271 -
    Dâru ’I-Harpte Cuma Nama zı
    Hanef î Mezhebinin Bu Hususla İlgili Görü şleri
    Diğer mezhep imamlarının bu konuda herhangi bir sorunları
    bulunmamaktadır. Hanefîler’e gelince, bütün Hanefî âlimleri İslâm devletinin
    fiilen mevcut olması kaydıyla İmam Ebû Hanîfe tarafından ileri
    sürülen devlet başkanı şartını kabul etmelerine rağmen, İslâm devletinin
    fiilen ortadan kalktığı ve “Dâru’l-Harp Fıkhı“
    nın gündeme girdiği fitne
    zamanlarında Cuma namazının mûteber olabilmesi için devlet başkanı
    şartını aramayarak sair mezhep imamlarıyla aynı çizgide birleşmişlerdir.
    Nitekim bizzat İmam Ebû Hanîfe’nin mektebinde yetişen ve bu mezhebe
    ait görüşlerin birçoğunda imzası bulunan Hanefî müctehidlerden İmam
    Muhammed, Cumanın şartlarını sayarken bu hususta son derece temkinli
    davranarak şöyle demektedir:
    “Cuma namazının şartları; cemaat, hutbe ve
    vakittir. İkincisi ise, vali ve şehir olup bunlar ihtilâflıdır.729
    Hanefî ulemâsından Kâsânî ise, “el-Bedâî” adlı meşhur eserinde bu şartın
    sadece İslâm devletinde devlet başkanı ve nâibinin hazır bulunması haliyle sınırlı
    olup İslâm devlet başkanı
    ve nâibinin bulunmadığı fitne dönemlerinde bu şarta
    riâyet edilmeksizin Cuma namazının kılınacağını hiç bir te’vile imkân vermeyecek
    bir dille ifade ederek şöyle der: “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı,
    devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır. Ama fitne veya ölüm sebebiyle
    devlet başkanı
    olmadığı ve Cuma namazının vakti girinceye kadar henüz başka
    bir devlet başkanı da hazır bulunmadığı zaman; Kerhî: ‘İnsanların kendilerine
    Cuma namazını kıldırması için bir kişinin
    arkasında toplanıp Cuma namazını
    kılmalarında herhangi bir beis yoktur’ demiştir. Nitekim “El-Uyûn”da İmam
    Muhammed’den de bu şekilde söylediği rivâyet edilmiştir. Zira Hz. Osman
    (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre kendisi muhâsara edildiği
    zaman insanlar Hz.
    Ali’yi öne geçirmişler, o da onlara Cuma
    namazını kıldırmıştır.730
    Kâsânî’nin “Devlet başkanı veya nâibinin kıldırması şartı (İslâm devleti
    ve halife) devlet başkanı veya nâibi mevcut olduğu zamandır.” ifâdesi istilâ,
    anarşî ve benzeri sebeplerle İslâmî otoritenin fiilen ortadan kaldırılması ve
    ülkenin dâru’l-harbe dönüşmesi hâlinde devlet başkanı şartının aranmayacağı
    konusunda son derece net bir ifadedir. Bu da gösteriyor ki Hanefîler bu şartı
    sadace İslâm devletinin mevcut olması haline bağlı olarak ortaya atmışlardır.
    729] Muhammed İbn Hasan eş-Şeybânî, Câmiu’s-Sağîr, s. 111
    730] Kâsânî, Bedâyîu’s-Sanâyî fî Tertîbi’ş-Şerâyî, 1/261
    - 272 -
    Bütün Hanefî ulemâsı aslında mezheplerinin bu husustaki kanaatlerini
    savunmakla beraber, müslümanların
    halîfeli toplumdan mahrum edildikleri
    fitne zamanında ve kâfirlerin istîlâsı altındaki “Dâru’l-Harp”te bu şarta
    bakılmaksızın
    Cuma namazının mutlak sûrette kılınacağını belirterek, sonuçta
    Cuma namazında devleti ve devlet başkanını şart saymayan
    cumhur-ı ulemâ
    ile aynı noktada birleşmektedirler. İslâm devletinin dışında ve dâru’l-harpte
    Cuma kılınmaz diyen bir tek Hanefî âlimine rastlamak
    mümkün değildir.
    Bu da Hanefî mezhebinin bu şartı ileri sürerken günümüzde bazı marjinal
    grupların anladığı ya da anlamak
    istedikleri şekilde Cuma namazının bir
    devlet namazı veya bazılarının uyduruk tabiriyle “kendisinde devletin temsil
    edildiği
    resmî bir toplantı namazı(!)” olarak görmediklerini isbâta kâfidir.
    Tahânevî’nin de ifade ettiği
    gibi, “Aslolan aksine bir delil bulununcaya kadar
    öğle ile Cumanın müsâvî oluşudur. Çünkü Cuma namazı öğle namazından
    bedeldir. Bu, üzerinde ittifak olunan bir şeydir.”731
    Müslümanlara yakışan, zayıf delillere dayanan
    bir kısım görüşlere taassup
    derecesinde sarılmak yerine, daha
    kuvvetli delillere dayanan cumhûr-ı ulemânın
    görüşlerine uymak ve Cuma namazı gibi son derece mühim bir ibâdeti terk
    etmemektir. Hanefîlerin de itiraf ettikleri gibi, Allah Teâlâ bu namazı kayıt ve
    şarta bağlamaksızın mutlak olarak emretmiştir. Öyleyse aslına uygun olarak
    kayıt ve şarta bağlanmaksızın mutlak
    olarak edâ edilmesi gerekir. Kaldı ki
    Hanefî ulemâsına göre devlet başkanı meselesi, Cuma namazının “olmazsa
    olmaz”ı gibi
    gözükmüyor. Belki Cuma namazını kıldırmak herkesten önce devlet
    başkanına ait bir vazife sayılıyor ki doğru olanı da budur. Zira İslâm’da, sadece
    Cuma namazları değil bütün namazları kıldırmak
    öncelikle devlet başkanına
    ve sırasıyla diğer idârecilere ait bir vazifedir.
    Peygamberimiz’in buyurduğu gibi,732 sadece Cuma namazı değil, bütün
    namazları kıldırmak devlet başkanının bir vazifesi, hatta müslümanların lideri
    olma vasfının bir şartı sayılmaktadır. Ama bu, devlet başkanı yoksa beş vakit
    namazın kılınamayacağı anlamına gelmez. Bunun anlamı, devlet başkanı
    İslâm’ın kendisine
    yüklediği diğer vazifelerle birlikte nihâyet bu vazifeyi de
    yapmadığı zaman müslümanların lideri olma vasfını kaybeder, demektir. Yoksa
    bu vazife, onu yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkar, demek değildir.
    Şu halde tıpkı beş vakit namazı kıldırmak devlet başkanını müslümanların
    meşrû lideri yapacak önemli bir sıfat olduğu gibi, Cuma namazını kıldırmak da
    731] Tahânevî, İ’lâü’s-Sünen, 7/8
    732] İmam Nevevî, Şerhu Sahîh-î Müslim, 12/486; Ebû Dâvud, Sünen, 1/159; İbn Hibban, Sahib-u İbn Hibban, I.
    Baskı, 1971, Medine, Mektebetu’s-s Selefîyye neşri, 3/447; Humeydi, Müsnedu’l-Humeydi, 1/217
    - 273 -
    devlet başkanını müslümanların meşrû lideri yapacak önemli bir vazifedir. Ama
    bu vazîfeyi devlet başkanı yapmadığında beş vakit namazın farziyyeti ortadan
    kalkmadığı gibi Cuma namazının
    farziyyeti de ortadan kalkmaz. Çünkü bir
    vazîfe, o vazifeyi yerine getiren olmadığı için vazîfe olmaktan çıkmaz. Sadece
    vazîfeyi yapmakla sorumlu olanların nâkısasını ortaya koyar.
    Biz, bütün ulemânın izini takip ederek Allah’ın mutlak olarak
    farz kıldığı
    bir ibâdetin hiç bir kimsenin görüşünden veya herhangi bir topluluğun
    davranışından dolayı terk edilemeyeceği
    noktasında herhangi bir tereddüt
    taşımıyoruz. Biz biliyor ve inanıyoruz ki bütün namazları kıldırmak devlet
    başkanının bir vazifesi hem de imâmetinin meşrûluğunun sebeplerinden biridir.
    Fakat devlet başkanının bu namazları
    kıldırmak vazifesiyle yükümlü olması,
    bu namazların farziyyetinin ve meşrûluğunun bir sebebi değildir. Bu, bütün
    mezhep imamlarına göre hatta Hanefî ulemâsına göre de böyledir.
    Yukarıda
    naklettiğimiz Hanefî imamlarının görüşleri bunun isbâtıdır. Şayet Hanefî
    mezhebine göre devlet başkanı bu namazın
    meşrûiyyetinin bir sebebi ve “olmazsa
    olmaz”ı sayılmış olsaydı,
    bu âlimler “Dâru’l-Harb” olsun “Dâru’l-İslâm” olsun
    her halükarda Cuma namazının kılınacağı fikrini savunarak “kâfirlerin
    istîlâ
    ettiği beldelerde bile sahih olmasına rağmen, fitne zamanlarında kılınan Cuma
    namazı geçerli değildir” diyenlerin câhilliği ortaya çıkmıştır733 derler miydi?!
    Gayr-i İslâmî bir yönetimi protesto etmek ya da halkın dikkatini belli bir
    noktaya çekebilmek için siyâsî tavırla Cuma namazını terk etmek gibi bir
    yaklaşım, hiçbir ibâdet için hiçbir âlimin öngörmediği her yönüyle yanlış
    bir değerlendirmedir. İslâm dininde herhangi bir ibâdeti meşrû kılmak ya
    da Allah tarafından meşrû kılınan herhangi bir ibâdeti iptal etmek sadece
    Allah’ın tekelindedir. Peygamber dahi olsa hiçbir kimsenin, bu noktada tercih
    hakkı yoktur. Her ne kadar Allah, Peygamberini dinde “helâl ve haram” kılma
    yetkisiyle donatıp onu ümmetin şârî’i kabul etmiş olsa bile bu, onun Allah’ın
    emir ve nehiylerine aykırı olmaksızın hüküm koyabileceği anlamındadır.
    Değilse Peygamber’in hiçbir şekilde Allah’ın irâdesine aykırı hareket etmesi,
    yani Allah’ın emrettiği bir şeyi iptal, haram kıldığı bir şeyi de helâl kılması söz
    konusu olamaz. Zira Peygamber’in (s.a.s.) yetki ve nüfuz alanı Allah’ın rızâsıyla
    sınırlıdır.
    Müctehid bile olsa, hiçbir kimsenin, şâri’nin açıkça beyan etmediği bir
    şeyi illet sayıp onun meşrû kıldığı herhangi bir ameli ictihadı sâyesinde iptal
    etme yetkisi yoktur. Müctehidlerin yetkileri naslara işlerlik kazandırmaktan
    733] İbn Âbidin, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr Ale’d-Dürri’l-Muhtâr Şerhu Tenvîr ‘il-Ebsâr, 2/l
    - 274 -
    ibarettir. Onlar ictihadları ile herhangi bir nassın hükmünü iptal edemeyecekleri
    gibi, nas vârid olan yerde ictihad dahi yapamazlar. Nitekim
    “Mevrid-i
    nasta ictihada mesağ yoktur” Nas mevcut olan yerde ictihada müsaade yoktur734
    kaidesi bütün ulemânın ittifafakla kabul ettiği küllî bir kaidedir. O halde
    Allah ve Rasûlü’nün sarih ve muhkem naslarla farz kıldığı Cuma namazı gibi
    bir ibâdeti aynı derecede sarih ve muhkem bir delil olmadan
    iptal etmek veya
    siyâsî tavır yaftasıyla insanlara onu terkettirmek nasıl câiz olabilir? Hedefi ve
    gayesi ne olursa olsun bu, Allah ve Rasûlüne apaçık muhâlefet etmektir. Bu ise
    sapıklıktan
    başka bir şey değildir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususa işaret ederek
    şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman
    etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine
    göre seçme hakkı yoktur. Kim
    Allah’a ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”735
    Hükümlerin
    illetlerinin ve hedeflerinin ne olduğunu kesin olarak ancak
    Allah ve Rasûlü bilir. Bizim akıl ve re’yimizle naslar ve şer’î hükümler hakkında
    vereceğimiz hükümler, ancak zandan ibaret kalır. Zan ise, haktan bir şey ifade
    etmez.736
    O halde elinde kesin bir delili bulunmadığı halde bir müslümanı nasıl olur
    da Kur’an’ın “zikir” tâbir ettiği bir ibâdetten bahisle “bana göre bu, siyâsî
    bir ibâdettir” diyebilir ve insanları siyâsî tavırla Cuma namazını terketmeye
    çağırabilir? Müslüman
    her türlü hareket fıkhını Kur’an ve sünnetten almak
    zorundadır.
    Kur’an ve sünnette ise, şu veya bu ibâdetin bu arada da Cuma
    namazının siyâsî tavırla îfâ edilip aynı şekilde siyâsî tavırla terk edilebileceğine
    dair sarih veya dolaylı olarak herhangi bir ifade mevcut değildir. Kezâ bugüne
    kadar “Cuma namazının siyâsî bir ibâdet olduğunu ve siyâsî tavırla terk
    edilebileceğini” söyleyen hiçbir müctehide, hiçbir âlime rastlanmamıştır.
    Bu konuda en katı kurallar getiren Hanefîler bile Cuma namazının
    siyâsî bir ibâdet olduğunu dolayısıyla da gayr-i İslâmî otoriteler altında
    kılınamayacağını söylememişlerdir. Aksine onlar kâfirler tarafından istilâ
    edilen beldelerde dahi kayıtsız
    şartsız Cuma kılınacağını ifade etmişlerdir.
    Hicret yolculuğu esnâsında başını getirene yüz devenin vaadedildiği ve
    Allah’ın himâyesi dışında henüz hayatından bile
    emin olmadığı bir ortamda
    Ranuna vadisinde Sâlim b. Avfoğulları mahallesinde Rasûlullah (s.a.s.) Cuma
    namazı kıldırmıştır. O esnâda ortada hangi İslâm devletinin ve otoritesinin
    varlığından
    söz edilebilir? Kezâ hicretten önce henüz bir dâru’l-harp olan
    734] Mecelle, Md. No 14; Ali Ahmed en-Nedvî, el-Kavaidü’1-Fıkhiyye, s. 148
    735] 33/Ahzâb, 36
    736] 10/Yûnus, 36
    - 275 -
    Medine’de Müslümanlar Rasûlullah (s.a.s.)’in emir ve müsaadeleriyle
    Cuma
    namazı kılıyordu. Hiçbir kimse Medine’de o dönemde İslâmî bir otoriteden,
    hatta ıstılahî mânâda bir cemaatin varlığından bile söz edemez. Zira
    hicretten önce Medine’de
    dinî-siyasî anlamda kimsenin liderliği söz konusu
    değildi. Akabe bey’atından sonra nakib/temsilci seçilen insanların liderliği
    tamamen kabile bağlarına ve etnik yapıya dayalı bir liderlikti.
    Bu sebeple o
    gün Medine’de bir değil, birden fazla lider bulunuyor ve her biri sadece kendi
    kabilelerinin temsilcisi sayılıyordu.
    Mus’ab b. Umeyr ise, onların lideri değil,
    sadece namazlarda imam olan ve Kur’an öğreten bir muallim konumundaydı.
    Sonra Medinedeki bu insanlar dinî-siyasî mânâda bir cemaat
    oldukları için
    kılmış olsalardı Mekkede Rasûlullah (s.a.s.)’in kılması daha evlâ olurdu. Zira
    Cemaatin asıl lideri kendisiydi.
    Hâlbuki kılmamıştır. Neden? Çünkü kılma
    imkânı yoktu da ondan. O halde Medinede insanların Cuma kılmaları cemaat
    oldukları
    için değil, ortamları müsait olduğu içindir. Şayet iddia edildiği gibi,
    gayr-i İslâmî sistemlerin otoritesi altında Cuma kılmak o sistemleri meşrû hale
    getirmek veya onunla entegre olmak veyahut da Tâğût’u velî edinmek anlamına
    gelseydi, Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm devletinin kurulduğu güne kadar Cuma
    kılınmasına müsaade etmemesi gerekirdi. Şayet Rasûlullah bu ictihadında
    hata etmiş olsaydı, Allah Teâlâ’nın Rasûlünü uyarması, onun da müslümanları
    bundan vazgeçirmesi icap ederdi. Hâlbuki böyle bir şey olmamıştır.
    O halde yeryüzünün her tarafında kâfirlerin hâkim olduğu bir ortamda
    Allah’ın Rasûlü Cuma kılarak ve kılınmasını emrederek tavır koyarken Cuma
    namazını terkederek tavır koymak bu insanların aklına nereden geliyor?
    Eğer düzene tavır konulacaksa, bunun yolu Allah’ın farz kıldığı bir ibâdeti
    terketmek değil, en mühim kamuoyu oluşturma vâsıtası
    olan bu ibâdeti
    lâyık-ı veçhiyle (hangi mekânda daha uygunsa orada) yerine getirerek
    müslümanları bilinçlendirmek ve bu yüzden gayr-i İslâmî güçlerden
    gelebilecek
    tehlikelere karşı da göğüs germektir. İslâm’ın farz kıldığı bir
    ibâdeti terketmek, diğer bir ifadeyle İslâm’ın kesesinden fedâkarlık yapmak
    tavır değil, tâviz vermektir. Bütün bunlar bir yana
    İslâm’da “siyâsî tavırla
    herhangi bir namazı terketmek” diye bir ibâdet şekli yoktur.
    Hepsinden önemlisi -keskin sirke küpüne zarar misali- bu tür hareketler
    başkalarından daha ziyade müslümanları rahatsız etmekte ve geniş halk
    kitlelerinin kendilerini dışlamalarından başka bir sonuç vermemektedir.
    Nitekim bunların bu tavrı, başkalarından önce müslümanların büyük bir
    kesimin tepkisini toplamış ve hemen hemen büyük bir çoğunluk tarafından
    dışlanmış durumdadır. Daha önce bu anlayışta olan nice Müslüman, bu konuda
    hataya düştüklerini de kabul etmektedir.
    - 276 -
    Netice itibarıyla hiç bir ibâdet, bu arada da Cuma namazı ister siyâsî tavırla
    isterse başka bir maksatla terkedilemez. Dinde siyâsî tavırla ibâdetlerin
    terkedilmesi diye bir ibâdet mevcut değildir.
    Bu kapının aralanması dinin
    bütün emirlerinin iptaline sebep olacak çok tehlikeli bir davranış şeklidir.
    Bu düşünceyi destekler mâhiyette ne bir âyet, ne bir hadis, ne bir sahâbi
    sözü, ne bir icmâ, ne de bir kıyas bulmak mümkündür.737
    737] Hanefi fakihlerinin dâru’l-harpte, istilâ edilen ülkede, İslâm devlet başkanı yokken Cuma kılmaları gerektiği
    hakkında, geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Recep Çetintaş, Devlet, Siyaset, İbadet Üçgeninde Cuma Namazı, Usûl
    Yayınları, s. 350-364..
    5. BÖLÜM
    ŞİRK VE KÜFÜRDEN UZAKLAŞMA
    - 278 -
    27. HUTBE
    Şİ RKI NE KADAR TANIYORUZ?
    Âyet :
    قُلْ انَِّمَٓا انََا۬ بَشَرٌ مِثْلكُُمْ يُوحٰٓى الَِيَّ انََّمَٓا الِهُٰكُمْ الِهٌٰ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لقَِٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ
    عَمَلاً صَالِحاً وَلَ ا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَداً
    “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece
    bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin
    ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.”738
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْماً
    عَظ۪يماً
    “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan
    başkasını dilediğine bağışlar.”739
    أْمُرُٓونّ۪ٓي اَعْبُدُ اَيُّهَا الْجَاهِلُونَ � قُلْ اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَ
    وَلقََدْ اوُ۫حِيَ الِيَْكَ وَالِىَ الذَّ۪ينَ مِنْ قبَْلكَِۚ لئَنِْ اشَْرَكتَْ ليََحْبَطنََّ عَمَلكَُ وَلتَكَوُننََّ مِنَ الخَْاسِر۪ينَ
    بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ
    “De ki: Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi
    emrediyorsunuz? Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki
    peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin
    şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a
    kulluk et ve şükredenlerden ol.”740
    Lügat olarak şirk: Ortaklık, ortak koşmak demektir; mülk ve saltanatta ortaklık
    anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında veya fiillerinde ortak ve
    denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak,
    herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadîm,
    bâkî gibi sıfatlarına başka varlıkların da sahip olabileceğine inanmak şirktir.
    Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarından herhangi birini Allah’tan başkasına vermek
    şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.
    738] 18/Kehf, 110
    739] 4/Nisâ, 48
    740] 39/Zümer, 64, 65, 66
    - 279 -
    Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs
    yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de
    şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine
    ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.”741
    Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete
    gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette
    bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.”742
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin
    adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibârettir. Bütün
    Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı
    Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak
    durulması konusudur. Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri
    peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların
    sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha
    inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar
    ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en
    büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve
    Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu,
    cömert insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman
    geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka; güneşe, aya,
    bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, Melekleri
    Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere tapıyorlardı. Aslında insanların
    Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsinin hevâsını ilâh
    edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler
    arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı
    yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini veya başka bir
    şahsı tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar
    kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu
    kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde
    Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı
    görünüm budur.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her
    şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece
    tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı
    741] 18/Kehf, 110
    742] 4/Nisâ, 48
    - 280 -
    Allah’a isyana sevk ederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için
    değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.
    Kur’an’da “Şirk” kelimesi ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk kelimesi geçmese
    bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi
    konu edinir. Kur’ân-ı Kerim, müşrikleri, yeryüzünde birliği ve huzuru bozan,
    insanlar için zararlı, çirkin bir tip olarak görür ve neces, yani pislik (pis değil;
    pislik) olarak nitelendirir.743 Kur’an’da şirk, herhangi bir şeyi, kavramı veya bir
    kimseyi tercih etme, önem ve kıymet verme, yüceltme bakımından Allah’la
    eşit düzeyde görmek veya bunu davranışlarıyla göstermektir. Kur’an bize
    Allah’ı (c.c.) birçok sıfat ve isimleriyle tanıtmış ve O’ndan başka ilâh olmadığını
    kesin ifadelerle bildirmiştir. Allah’tan başkasının ilâh kabul edilmesi, bir şahıs
    veya nesnenin Allah’ın Kur’anda bildirilen bazı özelliklerine sahip olduğu
    varsayımıyla olur. Allah gerçek ve tek ilâhtır; Allah’ın sıfatlarına sahip olan
    başka hiçbir varlık olamaz. İşte, Allah’ın herhangi bir sıfatına başkasının Allah’la
    birlikte veya bağımsız olarak sahip olduğunu iddia etmek, Allah’tan başka ilâh
    kabul etmektir, yani şirktir.
    Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri
    hususunda uyarır:
    “De ki: Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?
    Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de
    vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa
    gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve
    şükredenlerden ol.”744
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: Kesin delilinizi getirin, İşte benim
    ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları. Hayır, onların çoğu gerçeği
    bilmez de yüz çevirirler.”745
    “O, ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na şirk/ortak koşmanızdan mâsumum,
    berîyim’ de.”746
    Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile,
    onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan,
    bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzâde Karun’lar, yani zengin elit tabaka ve
    bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla -Allah’ın
    hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
    743] 9/Tevbe, 28
    744] 39/Zümer, 64, 65, 66
    745] 21/Enbiyâ, 24
    746] 6/En’âm, 19
    - 281 -
    Kur ’ân -ı Kerim ’de Şirkin Tan ımlar ı
    Kur’ân-ı Kerim’e göre şirk büyük günahtır,747 büyük bir zulümdür,748 aynı
    zamanda büyük cehâlettir.749 O yüzden şirk, ilme ve akla dayanmaz; şirk zanna
    göre harekettir.750 Apaçık sapıklık751 ve büyük bir alçaklıktır.752 Şirk âhiret
    inancıyla bağdaşmadığından dünya hayatına düşkünlüktür.753 Şirk, Kur’an’da
    halkı, sağlam temellerden uzak tutma olarak da tanımlanır.754 Takvâ gibi gerçek
    ve güzel korkulardan uzak olduğu için müşrik, kendi içini kemiren ve onurunu
    tümüyle yok eden çirkin korkulara mahkûm olur. Şirk, kalplerin korku ile
    doldurulması demektir.755 Müşrikler, Tevhid inancında olanlara karşı düşmanlık
    yaparlar.756 Bütün bu sebeplerden dolayı şirk insanı ebedî cehennemlik yapar.
    Cennetin kapıları onlara kesin olarak kapanır.757
    Şirkin Sebepleri
    Kur’ân-ı Kerim, şirkin çirkinlik ve zararlarını anlatıp insanları ondan
    sakındırırken, şirkin kaynağını, sebeplerini de açıklar. Bu sebepleri şöyle
    özetleyebiliriz:
    1-) İnsanların tevhidden sapıp, şirke düşmelerinin asıl sebebi; insanın
    nefsinin arzularına tapması, hevâsını ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı
    üstünlük sağlayıp onları kendisine kul etmek istemesidir.758
    Bağy; hakka saldırı, payına râzı olmayıp başkalarının payına saldırma,
    haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik mânâlarına gelir. İnsanları
    bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeleri, nefislerine
    tapınmalarıdır.759 Şirk, nefsinin hevâsını ilâh edinenlerin, insanları kendilerine
    kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi
    hevâlarını/arzularını ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri
    ve başkalarının haklarını gasp üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar,
    ortaya attıkları sahte ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine (kendi
    747] 4/Nisâ, 48
    748] 31/Lokman, 13
    749] 21/Enbiyâ, 24
    750] 6/En’âm, 116
    751] 29/Ankebût, 5; 4/Nisâ, 116
    752] 7/A’râf, 152
    753] 2/Bakara, 96
    754] 29/Ankebût, 41
    755] 3/Âl-i İmran, 151
    756] 5/Mâide, 82
    757] 5/Mâide, 72
    758] Bak. 79/Nâziât, 24; 43/Zuhruf, 51; 3/Âl-i İmran, 10
    759] 25/Furkan, 43; 28/Kasas, 50
    - 282 -
    çıkarlarına) taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği
    düzenin adıdır.
    2-) Atalarına ait özelliklerle gururlanmak ve halkı atalarının bâtıl inancına
    sevketmek.760
    3-) Diğer varlıkları Allah ve Rasûlünden çok sevmek.761
    Şirkin Çeşitleri
    1- Şirk-i İstiklâl: Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak yahut tamamen
    ayrı olmak üzere bir veya birden fazla ma’bûdun varlığına inanmaktır. Eski
    Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya mecûsîlerin iyilik ve kötülük tanrısı
    inançları gibi.
    2- Şirk-i Teb’îz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden
    fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul etmektir.
    Hristıyanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-rûhul kudüs toplamı olarak bir
    olduğu inancı gibi.
    3- Şirk-i Takrîb: Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna
    inanmakla beraber, ona yaklaştıracağı inancı ile insanların kendi yaptıkları
    put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz zamanında yaşayan
    câhiliyye Arapları putlara, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile
    tapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp
    da kendilerine birtakım dostlar edinenler derler ki: Biz bunlara ancak bizi Allah’a
    daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.”762
    4- Şirk-i Taklîd: İnsanların husûsî olarak beğenip seçtikleri için değil de,
    atalarından geldiği için kabul ettikleri şirktir. Genellikle insanların çoğu dinini
    seçerek değil, içinde bulunduğu toplumda o din bulunduğu için bir dine sahip
    olur. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde
    bulduk. Biz de onların izlerine uyan kimseleriz.”763
    5- Şirk-i Esbâb: Kâinattaki her türlü kanunun Allah’ın yaratması ve
    müsaadesiyle değil de, kendi kendine oluştuğuna ve işlediğine inanmak.
    Kâinattaki her şeyi yaratan ve eşyanın husûsîyetlerini tayin ve takdir eden
    Allah’tır. Kâinatta her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş
    yakıcıdır gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak her
    760] 2/Bakara, 170; 43/Zuhruf, 23, 24
    761] 9/Tevbe, 24; Yine bak. 2/Bakara, 165, 96
    762] 39/Zümer, 3
    763] 43/Zuhruf, 23
    - 283 -
    şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir.
    Her şeyin sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmadığına inanmakla
    beraber, sebepleri Allah’ın yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi
    yalnız tabiata ve zâhiri sebeplere vermektir.
    Bu tasnifin yanında, şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılır.
    Gizli Şirk
    Şirk, gizli ve açık olmak üzere de ikiye ayrılır. Açık şirk: Allah’ın zâtında,
    sıfatlarında ve isimlerinde ortak tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat
    gizli şirk öyle değildir. Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine) kafa
    tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu şirkin
    farkına varmak zordur. Maalesef, günümüzde dinini tam olarak bilmeyen
    bazı müslümanlar gizli şirke bulaşmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed
    (s.a.s.) bu hususta müslümanları uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında
    gelir. Meselâ bir insan Allah’a ibâdet ederken insanların gözüne girmeyi,
    onların yardımlarından faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna
    gizli şirk denir. Çünkü İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır.
    Çağımızda bir hastalık derecesine varan, aşırı mal-mülk sevgisi, aşırı para ve
    servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular da gizli şirk sayılmışlardır.
    Bunlar için delicesine çalışılırsa, bu çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı
    şirke götürebilir.
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler”764 Allah Rasûlü (s.a.s.)
    bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.”
    ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet
    günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman: ‘Dünyada kendilerine
    riyâ/gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir
    karşılık bulacak mısınız?’ buyurur.”765
    Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız.
    Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi:
    “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde
    böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir
    şeyle şirk koşmaktan yine Sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de Senden
    mağfiret dileriz’ deyin”766 buyurdu.
    764] 12/Yûsuf, 106
    765] Tirmizî, Hudûd 24, hadis no: 1457
    766] İmam Mervezî, Müsned-i Ebû Bekri’s-Sıddık, çev. A. Davudoğlu, s. 89-93, hds. no: 17, 18; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr
    Muht. Tercüme ve Şerhi, c. 2, s. 504, hds. no: 2458; Buhârî, Edebu’l-Müfred, 296, hds. no: 716; Münzirî, Hadislerle İslâm
    - 284 -
    Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım, beni ve
    oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Yâ Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok
    insanı saptırdı.”767 Âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.) bile, kendinin ve
    neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.
    Hele, İslâm’ın hâkim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri
    daha da çoğalmıştır. Kur’an’ın birçok âyetinde, küçük olsun, büyük olsun şirkin
    her türlüsünden arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine
    iman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz
    ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız
    O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun
    eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı
    zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler
    kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm
    âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.”768
    “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, O’ndan başka bir rab mi arayayım?”769
    Allah’a kulluğun gereği, itikadı ve imanı sağlamlaştırmaktır. Kimin
    itikadında/inancında hafif de olsa sapma olur ve imanı bozulursa, onun
    ibâdetleri ve amelleri Allah katında kabul olmaz. İtikadı düzgün, imanı sahih
    ve sağlam insanın ise, az ibâdeti (meselâ farzlarla yetinmesi) bile Allah katında
    çok ibâdet yerine geçer. Düşüncelerimiz, okuduklarımız, yaşadıklarımız ve
    eylemlerimizin amacı itikadımızı sağlamlaştırmak olmalı, duâlarımızda da
    Allah’tan bunu istemeliyiz.
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde, cehâlet ve
    düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- kolaylıkla
    şirke düşebilir. Mü’min olmak, çok zor değildir; esas önemli olan, özellikle
    İslâm’ın hâkim olmadığı çevrelerde mü’min kalmak ve müslüman olarak
    ölmektir.
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ
    imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
    isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit
    olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman
    oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin
    (Terğîb ve Terhîb), c. 1, s. 95, hds. no: 33; İbn Hacer el-Askalânî, Terğîb ve Terhîb,s. 23, hds. no: 11; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde,
    II/272-273, VIII/281; Ebû Hâcer Besyûnî, Mevsûatü Etrâfi’l-Hadîs, II/213; İbn Kesir
    767] 14/İbrâhim, 35-36
    768] 6/En’âm, 163-164
    769] 6/En’âm, 164
    - 285 -
    de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil;
    tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle
    uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü
    bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
    ıslah zannediyor.
    - 286 -
    28. HUTBE
    İTTIBÂ ŞIRKI
    Âyet :
    اِتَّخَذُٓوا احَْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا امُِرُٓوا الَِّ ا لِيَعْبُدُٓوا الِهٰاً
    وَاحِداًۚ لَٓ ا اِلٰهَ اِلَّ ا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka
    bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları
    şeylerden yücedir.”770
    اِتَّبِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَ ا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَ
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”771
    أذَْنْ بهِِ اللهُّٰۜ وَلوَْلَ ا كلَمَِةُ الفَْصْلِ لقَُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَانَِّ � امَْ لهَُمْ شُرَكؤُٰٓ۬ا شَرَعُوا لهَُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لمَْ يَ
    الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları
    mı vardır?”772
    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a aittir.”773
    “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar. Eğer
    onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.”774
    Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları
    rab ve ilâh edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı
    helâl, helâlı da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy:
    “Evet” dedi. Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 775
    İnsanın inanç, düşünce ve davranışları yönüyle şirki üçe ayırmak mümkündür:
    İtikad şirki, ibâdet şirki ve ittibâ şirki. Bırakın eğitim kurumlarını, câmiilerde
    770] 9/Tevbe, 31
    771] 7/A’râf, 3
    772] 42/Şûrâ, 21
    773] 42/Şûrâ, 10
    774] 6/En’âm, 121
    775] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
    - 287 -
    bile (istisnalar dışında) tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile
    yasak savma bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek
    adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti bozan şeylerin
    üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan konulara önem vermez. Hâlbuki
    insanların kurtuluşunun yolu, Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin
    yeniden Kur’anî değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah
    kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi gerçekleşmeden
    dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması mümkün değildir. Bütün şikâyet edilen
    olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine ve sağlam şekilde yaşanmasına
    bağlıdır. Filistin topraklarında siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm
    topraklarını işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın
    elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar, eliyle (veya buna
    gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini taşlayan mü’minin akîdesinden
    çekiniyor, korkuyor. Tevhid eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi
    korkutup yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip
    insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki yüz senedir
    uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir. Şirk düzeninin ıslah
    edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz. “Zulmedenler, hangi inkılâpla
    devrilip döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.”776 Çözüm, câhiliyye düzenini
    devirip yerine saâdet asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in
    yaptığı gibi. İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve benzeri özellikleri teşvik
    ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’an en fazla önem
    verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi tevhide vurgu yapan
    âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla tevhide atıfta bulunur, onu
    kökleştirmeye çalışır. Ahkâm âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye
    tevhide işaretle, o temeli güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya
    dikkat çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak başka
    söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna dayanmalı, müslümanın
    hayatından hiçbir zaman geri planlara atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir.
    “Ey iman edenler, İman edin! (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda
    iman edin, imanınızı yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 777
    776] 26/Şuarâ, 227
    777] 4/Nisâ, 136
    - 288 -
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece kâfirler
    inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz ona. Mü’minler
    de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır. Kalplerinde canlı ve sâbit kalması,
    hayatlarında etkili olması, gereklerini ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler,
    İman edin!”778 diye uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap
    olduğu için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli,
    başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük
    hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan muhtaçtır
    ve her an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere.
    İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih
    yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz.779
    “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a yönelenlere
    müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı müjdele!”780 Bunun
    için insan daima “Lâ ilâhe illâllah”a muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız Allah’a kulluk
    edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide dâvet ediyorlardı.
    Peygamberimiz de kavmini bu esasa çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle,
    onunla Allah’ın yanında sana şefaatçı olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...”
    diyordu. Câhilî tavır, eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi
    kabullenmiyor, bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi, yoksa
    o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla, yaşadıkları hayat
    arasında bir uçurum vardı. Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli
    sebepleri vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı, Kitab’a uymayı,
    Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar,
    zina, zulüm... Ama bunların temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl ve
    haram ve ahlâkı içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş sorun vardı:
    İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda Allah’ın indirdiğine
    uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka ilâhların varlığına inanma, amelde ve
    ibâdette Allah’tan başkasına yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen
    hüküm koyması, helâl haram tayin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    778] 4/Nisâ, 136
    779] Bkz. 33/Ahzâb, 44
    780] 39/Zümer, 17-18
    - 289 -
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar. Yığınlar,
    tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının yolunu bırakmayı kolay
    kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri, duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya
    bağlıdırlar. Mele’ (ileri gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara
    bağlılığı gerçekçi değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları,
    onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır. Bu zâlimlere göre,
    gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar mı, yoksa şeriatının uygulanması
    yoluyla Allah mı? Bütün câhiyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa
    iten gerçek sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden
    çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki otorite,
    hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir.
    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
    Âlemlerin Rabbı Allah ne yücedir!”781
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir.”782; “Hiç yaratan, yaratmayan gibi midir?
    Hiç düşünmüyor musunuz?”783
    “Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı?
    O’ndan başka ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz
    (imanı istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 784
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası açık veya gizli diktatörlükle yığınlar
    üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî arzu ve heveslerine hizmeti
    kaybetmek istemezler. Aslan payının ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına
    gizlendikleri, aslında kendilerinin de inanmadığı sahte putların gölgesine
    sığınarak, güya onlar adına sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına aday olanlardan daha
    çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar.
    Yığınları kandırır, korkutur, tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar
    ve halkı onlara karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim
    de, o Rabbine duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü
    ben, onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    çıkaracağından korkuyorum.” 785
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele, Kureyş’ti orada. Düşmanlık ve savaş,
    onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid arasındaydı. Kendilerine
    781] 7/A’râf, 54
    782] 12/Yûsuf, 40
    783] 16/Nahl, 17
    784] 35/Fâtır, 3
    785] 40/Mü’min, 26; Ve yine bkz. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    - 290 -
    karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için,
    dâvetten vazgeçmesi halinde mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve
    takdim ediliyordu. Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında. Şirk
    de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba ve dedelerin örfü, kamuoyu
    tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran
    ve dilediğini haram yapan rablerdi.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil. Lâ ilâhe illâllah
    nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne anlıyorlardı? Sadece kalple
    tasdikten, dille ikrardan mı ibaretti onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri
    (her şeyleri) tevhidle değişince, şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok
    büyük değişme/inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür? Zehirli bir yılanın
    öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen bir insanın, elini yılanın
    ağzına hiç tedbir almadan sokması düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna
    inanan kimsenin elini ve tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a
    iman eden tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi nasıl
    olur?!
    İman iddiası, itaat ile isbat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu konuda
    Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem, Rasûlullah’ın yanına
    girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve
    râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar,
    tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan
    başka ilâh yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.”786 Adiy: “Ya
    Rasûlallah, hıristiyanlar din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh
    edinmiyorlar ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâlı
    da haram yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 787
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.”788; “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara
    meşrû kılacak ortakları mı vardır?”789; “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde
    786] 9/Tevbe, 31
    787] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
    788] 7/A’râf, 3
    789] 42/Şûrâ, 21
    - 291 -
    hüküm vermek, Allah’a aittir.”790; “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları
    için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik
    olursunuz.”791; “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli
    işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir
    burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”792;
    “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra
    onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir. Onlar,
    aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman, hemen
    onlardan bir grup yüz çevirir.”793; “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte
    onlar kâfirlerin ta kendileridir.”794; “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar?
    İyice bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan)
    kim olabilir?”795; “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”796; “Ey iman
    edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ülü’l-emre.
    Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten iman
    ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün (onların tâlimâtına göre halledin);
    bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”797; “Allah ve Rasûlü,
    bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir erkek ve kadına, o işi kendi
    isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”798; “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/
    hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!”799; “İman
    edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven
    onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”800; “...Hüküm sadece Allah’a aittir.
    O size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din
    budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 801
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi, Allah’a ve
    Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme ulaştırır: “Bunlar
    Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse
    Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı
    kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a ve Peygamberine karşı isyan
    eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve
    790] 42/Şûrâ, 10
    791] 6/En’âm, 121
    792] 4/Nisâ, 65
    793] 24/Nûr, 47-48
    794] 5/Mâide, 44
    795] 5/Mâide, 50
    796] 95/Tîn, 8
    797] 4/Nisâ, 59
    798] 33/Ahzâb, 36
    799] 7/A’râf, 54
    800] 6/En’âm, 82
    801] 12/Yûsuf, 40
    - 292 -
    onun için alçaltıcı bir azap vardır.”802; “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki:
    ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz
    Allah’tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”803; “Tâğuta
    kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey Muhammed!)
    Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola
    ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”804; “(Rasûlüm!) De
    ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı
    bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: ‘Allah’a ve
    Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 805
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya, güneşe ve
    puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını bazı fertlerde,
    zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 806
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir şekilde
    irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetmeyenler kâfirlerdir.”807 âyetinde fukahâ, Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir edilmez, eğer helâl
    saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün gerisinde bir küfür, yani büyük
    günah) demişlerdir. Taraflardan birinden rüşvet aldığından, önündeki meselede
    Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir
    edilmez. Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş olan biri
    ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça ictihadına ecir de vardır.
    Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi teşrî ile ilgili
    değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla, fıkıh kitaplarında
    belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm
    vermek başka, Allah’tan ayrı olarak teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir.
    Birinci durumda Allah’ın dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki
    farklılığa rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar helâllar koyuyor. Ardından açıkça veya lisan-ı haliyle:
    802] 4/Nisâ, 13-14
    803] 8/Enfâl, 1
    804] 39/Zümer, 17-18
    805] 3/Al-i İmrân, 31-32) Yine bkz. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr,
    50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/Mü’minûn, 115
    806] İbn Mâce, hadis no: 4205
    807] 5/Mâide, 44
    - 293 -
    “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı uygulayın, çünkü bu, ona
    denktir veya bu, Allah’ın kanunundan daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm
    tarihinde fıkıh âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda
    ihtilâf etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur: Bilmesine rağmen ve
    kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak.
    İkrâh bunun dışındadır;808 çünkü ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de etkisiyle
    insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin müslüman olduğunu da
    söyleyen nice insan, açıkça şirk olan inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini
    kabullenmeye, elfâz-ı küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın
    hükmüne uymak, İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat
    etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman olduğunu
    iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar ve sayılması
    uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara, “lâ ilâhe illâllah” deyince
    müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla
    söyleniyordu. Müstekbir oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu
    kelimeyi sadece diliyle söyleyenler.809
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevanın soyulmasının bazı etkenleri, sebepleri
    vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’lmünker)
    yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata meyil, yani dünyevîleşme),
    siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi, israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde
    ortaya çıkan, zulümle mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme
    anlayışının oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    İlâh Nedir ?
    Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan
    biri de “ilâh” kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince
    anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak
    koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine
    aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün
    olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak,
    kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    808] 16/Nahl, 106
    809] Geniş bilgi için bak. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
    - 294 -
    Kavram olarak; “kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden
    çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık” anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan,
    kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı “ilâh”tır.
    Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan,
    kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret
    ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan,
    herşeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve
    esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir
    varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan,
    ibâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.” İlâhlık ve
    otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah
    (c.c.) gelmelidir.
    İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid
    inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz. Nûh’tan sonra da
    yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen
    birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl
    inanış devam etmektedir. Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan,
    duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan
    üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır.
    Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri
    bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da
    insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir.
    Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına
    göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga
    ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski
    Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri
    zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı
    göstermişlerdir. Geçmişte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm,
    bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve
    insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç,
    insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların
    Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’
    konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir.
    Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan,
    Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler.
    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş
    - 295 -
    olur. Dinimizde bunun adı şirktir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme,
    affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma
    gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar ‘ilâh’ haline
    getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir
    başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, “tıpkı tanrı gibi yaratıyor”
    diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek
    söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ,
    geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terk etmemişlerdir. Bugün
    kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları,
    kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi
    görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez
    diye inanılmaktadır. Gazete sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’,
    ‘sanat ilâhı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey sevgili sana
    tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir.
    Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en
    üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka
    üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine,
    yani şirke sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclislerin
    koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, ‘karşı gelinemez,
    değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’ düşüncesi, onları ilâh saymanın
    çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç
    var sanmaktalar, dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler. Bazılarının,
    ‘birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür,
    onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki düşünce ve inançları,
    onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği
    hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve
    kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü
    var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya
    başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan
    Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o
    kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram
    sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki
    sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da
    - 296 -
    birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları,
    ‘Allah’ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama
    yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz
    onları tercih ederiz’ derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı
    gösterir, Allah’tan korkar gibi ondan korkarsa, kim Allah’ın dışında herhangi
    bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının
    ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor
    demektir. Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın
    ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor
    demektir. İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe
    illâllah, Muhammedun Rasûlullah” Yani, “Allah’tan başka ilâh yoktur; Hz.
    Muhammed Allah’ın rasûlü, elçisidir.” “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip
    tapınma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” 810
    810] 28/Kasas, 88
    - 297 -
    29. HUTBE
    GÜNCEL CÂHILÎ EĞITIMDE ŞIRK
    Âyet :
    يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اطََعْنَا اللهَّٰ وَاطََعْنَا الرَّسُولَ ا وَقَالُوا رَبَّنَٓا انِآَّ اطََعْنَا
    سَادَتَنَا وَكُبَرَآءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve
    büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz,
    onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”811
    Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip, sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Bu, hem eski Arap
    câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı düzenlerin güdümündeki
    modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın oluşumu ve insanın
    ortaya çıkışı konularında ortaya atılan teoriler câhilî eğitimin temelini teşkil
    eder. İlk insanı, tesadüf sonucu veya doğa kanunları gereği hayvanın evrim
    geçirmiş türü kabul eden günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı ve
    eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmayan, yaratıcı ve rab olarak
    başka tanrılara inanan müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Yaratma konusunda
    Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen şirk zihniyeti, dünyadaki ilk
    insanların yaşayışını, karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe
    bakış, tevhidî inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden
    tevhidî hayat ve hak-bâtıl mücâdelesi unutturulmak istenir. Müşriklerin hâkim
    olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır, câhiliyye hayatı
    ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden geçmiş ve İslâm’ı
    hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma, Atina ve Isparta
    uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir.
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler
    karşısında müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır
    ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta, namazda doğal kabul
    edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir
    saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi
    811] 33/Ahzâb, 66-68
    - 298 -
    bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye
    toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan
    müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna
    katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram kabul edilen zamanlar gibi özel günlerde
    bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınma ve
    âyindir.
    İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En fazla önem verdiği husus, bireysel,
    sosyal ve siyasal hayatta tüm çeşitleriyle şirkin izâlesi ve tevhidin ikamesidir.
    İslâm, put amaçlı heykellere çok sert ve net tavır aldığı için müslümanlar 20.
    y.y.’a kadar bu çeşit putlaştırmanın etkisinden uzak yaşadılar. Put heykelleri
    ve putlaştırılma ihtimali olan resimleri büyük günah kabul ettiler. Yirminci
    asırda, tâğutların ve onların kurduğu tâğutî yönetimlerin etkisi ve dayatmasıyla
    her çeşit putlaştırma müslümanları kuşatmaya başladı.
    Eğitim, tümüyle devlet tekelinde olduğu için, okullarda şikâyet edilen
    tüm problemlerden öncelikle bu düzen sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak
    düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini, kendi kutsallarını bütün Müslüman
    çocuklara dayatmakta, bütün çocukların laik ve Kemalist olmasından başka
    bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır. İslâm’ın putperestlik olarak kabul
    ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler okutulan derslerden de önemli,
    en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi işlenir gibi ama farklı bir
    kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne her yıl ezberlettirilip
    körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor. Tüm derslerin içeriği
    Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor okul denilen tapınakta.
    Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna atölyesi konumunda işlev
    yapmaktadır. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta kulluk yapmaya hazır
    insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    Bu topraklardaki tüm okullarda verilen eğitim Kitapsız bir eğitimdir,
    tıpkı devletin Kitapsız bir devlet olduğu gibi. Buradaki Kitab’ı tırnak içinde
    ve Kur’an anlamında ifade ediyorum. Yoksa, fırlatılınca ekonominin yerle bir
    olduğu düzenin sarsıldığı Anayasa adında kutsal bir kitabı vardır devletin.
    Okullarda da bu kutsal Anayasa ve kutsal Nutuk kitabına uygun o paralelde
    farklı kitapların varlığını elbette herkes bilmektedir. Evet, insanlar tâğutî
    kurumlar aracılığıyla Kitapsız yapılmakla da kalmıyor, farklı kutsallarla
    yönlendiriliyor. Eğitim, Rab kavramını gündeme getirir. İnsanların mutlak
    eğiticisi, terbiye edip yetiştiricisi Allah’tır. O’nu temel almayan eğitim, eğitim
    değil öğütüm olur. Pansuman tedaviler yerine; radikal değişim ve çözümler
    - 299 -
    olmadan eğitimden hayır beklemek, okyanusu yürüyerek geçmeyi düşünmek
    demek. Câhilî eğitim kurumlarında bilginin temel kaynağı olarak vahy kabul
    edilmeyip sadece akıl ve duyu organları kabul edilir. Laik devlet yönetime,
    laik eğitim de bilime Allah’ı karıştırmaz. Oralara başka ilâhlar(!) yön verir.
    Hâlbuki Kur’an’a göre yönetmek ve eğitmek sadece Allah’a ve izin verdiklerine
    aittir, bunların ilkelerini tesbit yalnız O’nun hakkıdır. Vahyi, eğitime müdâhale
    ettirmemek, hem eski Arap câhiliyyesinde, hem de günümüzdeki şirke dayalı
    düzenlerin güdümündeki modern câhiliyyede ortak şirk kaynağıdır. Dünyanın
    oluşumu ve insanın ortaya çıkışı gibi konularda ortaya atılan teorilerden tutun,
    hiçbir konu Allah’a dayandırılmaz. Eğitim, aynı zamanda besmelesizdir.
    Bismillâh deyip besmele çekerek başlamak bile yasaktır derse, Es-selâmu
    aleyküm’le sınıfa girmek gibi. Başörtüsü yasağı da gâyet doğaldır bu zihniyette.
    Ama, besmele ile başlama, başörtüsüne göz yumma câhiliyyenin veremeyeceği
    tâvizler değildir. Ve bana göre câhiliyyenin o zaman tehlikesi daha büyük olur.
    İçinde haktan bazı basit hususlar taşıyan bâtıl daha tehlikeli olacaktır, hakka
    hiç yer vermeyen bâtıldan. Günümüz bilimleri ve eğitim anlayışları, yaratmayı
    ve eğitip terbiye etmeyi (rabliği) Allah’a hiç dayandırmadığından; yoktan var
    edici, yarattıklarını yönetici bir ilâh ve eğitici bir rab olarak başka tanrılara
    inanıp kul olmaya hazır müşrik tip yetiştirmek için çabalar. Kur’an’ın ilkelerine
    hiç yer vermeyen, O’nun emir ve yasaklarını, hükümlerini bilimsel bulmayan
    anlayışta neyi eleştirecek, nasıl düzelteceksiniz?
    Yaratma konusunda Arap müşrikleri kadar bile Allah’ı kabul etmeyen
    şirk zihniyeti, bize göre kendisine küçük bir Kitap (suhuf, vahy) verilmiş bir
    peygamber olan ilk insanı, okuyup-yazması olmayan, hatta konuşamayan, çiğ
    et yiyen mağara insanı olarak tanıtır. Şirk zihniyeti, ilk insanların yaşayışını,
    karanlık çağ safsatası ile başlatır. Çağ tasnifleri ve tarihe bakış, tevhidî
    inanıştan tümüyle farklıdır. Hz. Âdem’den beri devam eden tevhidî hayat ve
    hak-bâtıl mücadelesi unutturulmak istenir. Peygamberler değil, krallardır,
    tâğutlardır vahyi kabul etmeyen tarihin öne çıkarttığı; hak-bâtıl mücâdelesi
    değildir. Savaşlar, antlaşmalar ve uyduruk uygarlıklardır üzerinde durulan.
    Müşriklerin hâkim olduğu devlet düzenleri, ileri medeniyetler olarak tanıtılır,
    câhiliyye hayatı ideal toplum modelleri olarak sunulur. Câhiliye eğitiminden
    geçmiş ve İslâm’ı hakkıyla öğrenememiş her ırktan insanın asr-ı saâdeti; Roma,
    Atina ve Isparta uygarlığı, Mısır veya Bâbil medeniyetidir, şimdiki örneği de
    Batı, yani zulüm ve sömürü merkezi Amerika ve kokuşmuş Avrupa. Genel
    Coğrafya, Allah’tan bağımsız işlenir, dünya kendi kendine güneşten kopmuş,
    kendi kendine içinde canlılar belirmiş olarak körpe beyinlere sunulur. Diğer
    tüm derslerde de aynı ateist ve ataist bakış açısı sözkonusudur.
    - 300 -
    Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin adından da anlaşılacağı gibi, Din,
    sadece kültür ve ahlâktan ibârettir bu zihniyete göre. Tevhidî Müslümanlar
    olarak “keşke olmasa” dediğimiz Din Dersi, daha doğrusu “Din Kültürü ve
    Ahlâk Bilgisi” dersi için durum, biraz farklıdır. Dersin isminden de anlaşılacağı
    gibi, din, bir kültür olarak; ahlâk da bir bilgi olarak sözkonusu edilirken, yine
    ders kitaplarına Kemalist ve laik bakış açısı baştan sona hâkimdir. Bu ders
    kitaplarındaki ve müfredattaki farklılık, bu derste Atatürkçülüğün şirki kabul
    etmesidir. Yani diğer derslerde Atatürk’e eş ve benzer hiçbir güç, ideoloji, inanç
    kabul edilmez ve ona en küçük çapta bir ortaklık verilmezken; Din dersinde
    Atatürk’le beraber, Allah’tan ve Peygamber’den de bahsedilerek, Atatürk’e
    şirk koşulmasına müsaade edilir. Her ne kadar Atatürk’ün cümleleri, âyet ve
    hadislerden daha fazla ise ve Atatürkçü bakışla konular ele alınsa da, yine de,
    Atatürkçülüğe ters düşmeyen ve ona uygun yorumlanan başka bir dinle ilgili
    bazı hususlar kültür olarak da verilmeye çalışılır. Bu ders, câhil halkın çoğuna
    göre çok önemlidir. Bir şuurlu genç Müslüman, marangoz hatası olarak nasılsa
    çıksa ve bu kitapların daha kapaklarındaki resimleri, içindeki referansları,
    Kur’an’dan fazla Nutuk’tan alıntıları göstererek “bu din benim dinim değil; bu
    kitaptakiler Kur’an’ın anlattığı İslâm değil!” deyip halk tabiriyle “din dersi”ne
    girmek istemese -ki düzen sadece bu dersi isteğe bağlı kabul eder- başta babası
    ve yakın çevresi tarafından nasıl dışlanacaktır? Evet, bu ders, hakla bâtılın,
    putperestlikle İslâm’ın sentezinden ibaret ve şirk kabul edilmesi gereken anlayış
    doğrultusunda düzenin oltaya taktığı bir yemdir.
    Bu konular, halkımızın gündeminde yoktur. Aydınlar ve Müslüman yazarlar,
    hocalar da tartışamaz bile. Câmiler de devlet dairesine benzediğinden oralarda
    da bahsedilmez bu hususlar. Abdesti bozan konular, tevhidi bozan konuların
    önüne geçirilir hep. Kur’an’ın en fazla önemsediği, bütün peygamberlerin en
    büyük mücadeleyi bu konuda verdiği putperestlik ve şirk konusu, artık çağdaş
    müslümanı(!) hiç ilgilendirmemektedir.
    Bazı çevreler, yani laiklik ve Kemalizm dinine mensup olanlar, bu yapılanın
    gayet doğal ve doğru olduğunu, bizim istediğimiz İslâmî bir sistem olmuş
    olsa, tersinden aynısını bizim de yapacağımızı ileri sürebilirler. Hayır, bu
    yapılanlar hiçbir özgür vicdanın kabul edemeyeceği bir köleleştirme, başka
    dinden hiçbir şahsın kabul edemeyeceği dinî baskı ve dayatmadan ibarettir.
    Tâğutların, Atatürk ilkelerine uygun olarak kendi hevâlarından kanun
    ve hükümler çıkarıp insanlara dayattıkları bu tür despot yönetim yerine,
    Allah’ın indirdikleri hâkim olsaydı, böyle İslâmî bir yönetimde kesinlikle biz
    Müslümanlar dinimizi başkalarına zorla uygulatma yoluna gitmezdik. İnsanlar
    - 301 -
    hangi dini özgürce seçiyorsa o dini rahatlıkla öğrenip uygulayabilecekleri
    ortamlar hazırlamak zorunluluğu hissederdik. Tabii ki, okullarımızda, radyo
    ve tv. programlarımızda kendi dinimizi tebliğ ederiz, ama başka dinden hiç
    kimseyi bizim gibi ibadete zorlamayız. “sizin dininiz size, benim dinim bana”
    der, onların taptıklarına ibâdet etmeyip, onların da bizim ibadet ettiğimiz
    zâta kulluk yapmayacaklarını kendi dinlerinin gereği kabul ederiz. Etmek
    zorundayız. Çünkü Kur’an bunu emrediyor, dinde ikrâhın/zorlamanın
    olamayacağını vurguluyor. Biz, dinimizi uygun olan ortamlarda açık ve net
    şekilde tebliğ ederiz, başkalarının dinine sövmeyiz. Kendimizin Müslümanlığı
    tümüyle yaşama hakkımız olduğu gibi, başkalarının da kendi dinlerinin
    gereklerini yerine getirmelerine kesinlikle müdâhale etmeyiz. Tebliğ ettiğimiz
    dinimizin adını net olarak koyar, insanları net olarak ona dâvet ederiz. Bugün
    şikâyet ettiğimiz şey, uygulanan resmî dinin, başta eğitim olmak üzere, yargı,
    ticaret, insanlar arası ilişki gibi hemen her alanda İslâm’a hak tanımaması
    ve baskı altında tutup kendi bâtıl dinini zorla dayatmasıdır. Ayrıca, bütün
    bunlar, kaypakça ve kalleşçe, yani bizim kavramlarımızla söylersek münâfıkça
    tavır içinde uygulanmaktadır. Avrupa’da çocuğunu okutmak zorunda kalan
    gurbetçi vatandaşlarımızın işi daha kolaydır. Onlar, okulların İslâm okulu
    olmadığını, öğretmenlerin de Müslüman olmadıklarını biliyorlar, rahatlıkla
    çocuklarına anlatabiliyorlar. Oradaki okullar ve öğretmenler de münâfıkça
    davranıp “biz de sizin dininizdeniz” demedikleri için çocuklar da okullarda
    öğrendiklerinin İslâm’a ters düşen çokça yönleri olduğunu rahatlıkla biliyor,
    gerekli görüyorsa kendi dinini başka ortamlarda ve gerçekten Müslüman olan
    kimselerden öğrenmeye çalışıyor. Buradaki eğitimin İslâm’la uyuşmadığı ve
    farklı bir dinin çerçevesi içinde eğitim verildiği gerçeği ısrarla göz ardı ediliyor.
    Açıkça, “biz Müslümanlığa düşmanız, irticadan kastımız İslâm’dır, İslâm’ın
    kamusal alan dediğimiz toplum hayatında en küçük bir görüntüsüne bile
    müsaade edemeyiz. Eğitim kurumlarımızda ve diğer tâğutî kurumlarımızda
    İslâm’ın açığa çıkan hiçbir ibâdetine, hiçbir emrine izin veremeyiz, biz tüm
    insanları devletin adı konulmamış dini olan Kemalizm kurallarına uymalarını
    zorunlu görüyor, dayatıyor ve İslâm’ı düşman kabul ediyoruz” deseler, nifak
    çizgisinden kurtulmuş, maske takmadan erkekçe mücadele etmiş olacaklar.
    Böyle yapmış olsalar cahil ama kendisini Müslüman kabul eden halkın şiddetli
    tepkisiyle karşılaşacaklarından korkuyorlar.
    Câhillik kötüdür, dolayısıyla “çocuğumu nerede, hangi şartlarla nasıl olursa olsun
    okutayım” demek, daha da kötü olabilir. Fazla ilim sahibi olmamak anlamında
    kullanılan câhillik kötüdür, ama küfür mânâsına gelen câhillikten çok ama çok
    ehvendir. Halkın birinci tip câhillikten/bilgisizlikten ağzı yıllardır yandığından,
    - 302 -
    çocuğunu ikinci tip câhil yapmaya yeltendi. Yani câhilliğe rızâ göstermeyeyim
    diye, câhilî eğitime râzı oldu, yağmurdan kaçarken doluya tutuldu.
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip
    yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince,
    O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş,
    bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören
    kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut
    hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist
    bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da
    ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği
    tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan
    hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir
    Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene
    uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla
    elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul
    dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap
    verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk
    ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce
    bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir.
    Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi
    davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
    ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler,
    “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer
    hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma
    çabası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek,
    ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları
    gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı
    olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların
    evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri
    gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı
    için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya
    da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul
    putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü.
    Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
    Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık
    yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik
    - 303 -
    ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk
    olmaması mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak
    kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun
    bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur,
    daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu
    bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir
    daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk” mu demeliyiz? Yoksa daha
    güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil
    ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya
    gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını
    yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük
    bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha
    dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa,
    bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu
    ülkelerdeki okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen
    olarak şirk tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor.
    Bir manifestomuz yok. Bir müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında
    yapmasının kesinlikle câiz olmadığı şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık
    suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa
    bu törenler, bazı derslerde kabulü ve dillendirmesi şirk olan durumlar varsa
    onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır. Burada, tartışmalı olan, yoruma
    tâbi olan hususları kastetmiyoruz. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la
    bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna
    veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile edememişiz. Her vatandaşın ve
    her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi
    gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde.
    ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı
    memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak mıydı?
    Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile
    müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
    ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana
    ilan edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    - 304 -
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır.
    Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak,
    ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde
    yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey
    Rabbimiz! Biz reislerimize/beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da
    onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları
    büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.”812
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta
    zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor.
    İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla
    cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le
    karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın
    zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.813
    Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması,
    hazmedilip özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip
    uygulanması gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
    hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına
    hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap yüklü
    merkep814 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.815 O yüzden
    takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan
    uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek,
    onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan
    mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında
    olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller; tersine
    bir devşirme söz konusudur.
    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana
    ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman
    812] 33/Ahzâb, 66-68
    813] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    814] 62/Cum’a, 5
    815] 35/Fâtır, 28
    - 305 -
    cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve babaları
    yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer
    baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse,
    evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri
    olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar
    oluşturacaktır.
    Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine
    hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki
    kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi
    üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın
    dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin
    hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar
    yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum
    sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin
    edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri
    ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde
    değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği
    gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin
    kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler
    ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun
    kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve
    yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda
    çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek
    çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir
    etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif
    olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir.
    Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar,
    bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf etmelidir.
    Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile;
    diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi
    toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu
    tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler,
    mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi
    gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli
    - 306 -
    olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına
    yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin,
    ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da tercih
    edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir Müslüman
    için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza çıkmaktadır.
    Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde ve böyle ortamlarda
    belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş gözükerek Allah’ın affetmesini
    umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh
    olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez ve küfür davranışlarını sergileyemez.
    Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki çocukların mürtedliği de geçerlidir
    Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi elleriyle ateşe atmamak için
    ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı, Müslüman kimliğini nasıl
    taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir. Cezalar da verilse, tâğutların
    övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların övüleceği bayram ve törenlere
    katılmayacak, en azından ağzından tâğutların kutsallarını över anlamda sözler
    çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne pahasına olursa olsun uzak kalacaktır.
    Bu konuda ant törenleri ve bayramlar çözüm getirilmesi gereken problemler
    olarak karşısına çıkacaktır Müslüman ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir
    Müslüman açısından küfür olan hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o
    tür zehirli gıdaların girmemesine özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar
    verildiği, her akşam çocuk eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice
    yerleşmeden hemen temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi ve pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin
    edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    Bir mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları
    için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli
    olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler
    olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını
    duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir.
    Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    - 307 -
    30. HUTBE
    TARIHTEN GÜNÜMÜZE PUT VE PUTLAŞTIRMA
    Âyet :
    قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اسُْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي ابِْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اذِْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ انَِّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا
    تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِّٰۘ كَفَرْنَا بكُِمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ ابََداً حَتّٰى تُؤْمِنُوا باِللهِّٰ
    وَحْدَهُٓ
    “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani
    onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizi inkâr ettik ve siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar bizimle sizin
    aranızda ebedi düşmanlık ve kin belirmiştir.”816
    اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı kullanmaz
    mısınız?” 817
    Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin
    adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücadeleden ibarettir. Bütün
    peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas, tevhiddir. Kur’an-ı
    Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak
    durulmasıdır. Şirk, sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde
    koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların
    sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek de şirktir.
    Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha
    inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve heveslerine göre putlar yapıyorlar
    ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 360 tane put bulunuyordu. Bunların en
    büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeûk ve
    Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu,
    cömert ve sâlih insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve
    zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Bazı Araplar bunlardan başka,
    güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise,
    melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve onları Allah’a şirk koşuyorlardı.
    816] 60/Mümtehıne, 4
    817] 21/Enbiyâ, 67
    - 308 -
    Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi
    nefislerini ilâh edinmeleridir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz
    zamanındaki müşrikler arasında temelde bir fark yoktur. Müşriğin mantığı her
    devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh
    olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her
    ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah
    olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile
    ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. Günümüzde
    şirkin aldığı en net görünüm budur.
    Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî mânevî her
    şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece
    tapılan bir takım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı
    Allah’a isyana sevkederse, yerine göre makam, para, kadın veya insanlar için
    değerli herhangi bir şey put olabilir. Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık
    taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani
    Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade,
    zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu
    kanunlarla -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk
    yığınlarından meydana gelir
    Kur’an-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibadet
    şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber,
    genel olarak iki kısımda mütâlâa edilebilir:
    1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden
    yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara
    sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen
    veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
    Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında
    tabiatüstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç
    ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her
    putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsanesi, tahrif edilmiş tarihsel
    bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı
    ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs. yi temsil eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre putperestlik, İslâm’dan önce Arap
    yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün
    çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik
    - 309 -
    yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından
    saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman
    Kâbe’ye girmiş ve orada peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce,
    bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de herbiri farklı
    kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce,
    onların da kırılmasını emretmişti.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en
    beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna, yaratıcının
    sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık
    olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız
    (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı
    Allah’tır.” 818
    Put, sadece Arapların cahiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde
    şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi muhtelif cahiliyye
    sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş,
    hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret değildir. Bu basit
    puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz.
    Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten
    maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan
    şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar
    geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddîmanevî
    her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak
    olarak nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç, taş,
    maden vs. şeylere ibadete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar niçin putlara
    taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden tâzimde bulunulmuş ve
    bulunula gelmektedir?
    Putlara Tap ınman ın Sebepleri
    Kur’an, putlara tapınma sebepleri konusunda şunları sayar:
    1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma arzusu:
    Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul
    etmez ve insanları putperestliği bırakmaları için en keskin ve sert dili kullanır.819
    2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yüceltme
    ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk
    818] 37/Sâffât, 95-96
    819] Bkz. 39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86
    - 310 -
    olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler,
    Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile
    olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara
    vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir. 820
    3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun
    arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk koşmak olarak
    değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de,
    onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan
    başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok
    Allah’ı severler...”821 Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine
    veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda
    feda edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın
    belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh
    ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu
    sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a
    denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, nebî ve velîleri gibi değerli
    kullarını severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir. Zira
    Allah için sevmekle, Allah’ı sever gibi sevmenin arasındaki farkı bilip ona göre
    davranmak gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na
    ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı
    putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı
    olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti.822 Fakat,
    Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Daru’n-Nedve’nin
    kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini
    istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine ğmen, tevhid’in karşısında durarak
    şirke sarılıyorlardı.
    Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden
    kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece
    Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine
    bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri,
    bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı,
    sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet
    adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını,
    820] Bkz. 5/Mâide, 116; 9/Tevbe, 30, 31; 34/Sebe’, 40; 71/Nuh, 23
    821] 2/Bakara, 165
    822] Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    - 311 -
    mülklerini, namuslarını, ahlaklarını pâyimal ettikleri, böylece bunlara kulluk
    ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî,
    şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa,
    hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri,
    kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını
    harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tümüyle zıt olan sistemleri
    kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.
    Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan hiç
    ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasülü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak
    putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi
    putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilân ediyorlar.
    Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse
    sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar,
    kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize
    çıkararak müslüman yapamaz!..
    Putlar ı Kırmak
    Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık, tevhidi, ihlâsı ve imanı
    ise yaşanması imkânsız gibi olağanüstü zor gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın
    verdiği bir vesveseden ibarettir.823 Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi
    bir niyet ve tavır değişikliği yeterlidir. Bu niyet tashihi kişinin her şeye, herkese
    ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah
    gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına
    gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük
    gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak
    hem zor, hem de ümit kırıcıdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay,
    hem de tek etkili çözümdür. İnsanın şirk boyutundan Allah’ın râzı olduğu iman
    ve ihlâs boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne
    durumda olursa olsun Allah’a güvenmek ve Kur’an’a bütünüyle ve samimi olarak
    uymaya karar vermektir. Bu samimiyet ve kararlılık, muhakkak beraberinde
    Allah’ın yardımını, hidâyetini ve büyük bir nimetle rahmetini getirecektir.
    Şeytan tabii ki, tevhidi ve ihlâsı çirkin, sıkıntılı ve ıstırap verici olarak
    göstermeye çalışacaktır. Hâlbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ıstırap şirktedir. Bu,
    dünyada da âhirette de böyledir. Taptığı sahte ilâhları bırakarak sadece Allah’a
    823] 14/İbrâhim, 22
    - 312 -
    yönelen bir insan boşlukta ve sahipsiz kalmaz; aksine tek gerçek ilâh olan
    Allah’a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır. “Kim
    Allah’tan ittika ederse (korkup sakınırsa), (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve
    onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O,
    ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip gerçekleştirendir.” 824
    Şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ yahûdilerin
    edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur. Bunlar,
    sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilen
    şirklere karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir; ama önemli olan öncelikle
    şirkin mantığını yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar yıkılmadan diğer
    putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve kafalardan yıkmak
    için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi gerekmektedir.
    Bu nedenle, şirkten vazgeçip tevhide yönelen insanın yaşadığı büyük değişim,
    öncelikle kalpte ve zihinde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski
    yaşamının bazı ögelerini devam ettirse bile, tamamen farklı bir bakış açısına
    ve kavrayışa sahip olur muvahhid insan. Eskiden atalarından gördüklerine,
    kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını,
    şimdi sadece Allah’ın kitabına göre ve sadece O’nun rızâsı için düzenler. Böylece
    binlerce küçük ve sahte ilâha kulluk etmeyi, onları memnun etmek için uğraşmayı
    bırakarak, “birbirinden ayrı rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek
    Allah mı?”825 diyen Hz. Yûsuf gibi, sadece kendisini Yaratan’a teslim olur.
    “İbrâhim / İçimdeki putları devir / Elindeki baltayla / Kırılan putların yerine
    / Yenilerini koyan kim?
    Ve Rasûlullah
    Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.), put kıran bir peygamber babanın, put
    kıran bir peygamber oğludur. Tek başına bir ümmet olan İbrâhim (a.s.), put
    kıran bir peygamber idi. O babanın oğlu, yani onun neslinden olan Rasûlullah
    da, put kıran bir Peygamberdir. Rasûlullah, hem kalplerdeki, hem beyinlerdeki
    putları ve putlaşmış fikirleri, akîdeleri kırıp parçalamış, hem de müşrik
    putperestlerin kendi elleriyle yapıp meydanlara diktikten sonra tapınılan
    put heykelleri paramparça edip kırmıştır. Rasûlullah, hem putçu ideolojileri
    ortadan kaldırmış, hem de tapınılan ve putlaştırılan şeyleri yok etmişti.
    824] 65/Talak, 2-3
    825] 12/Yûsuf, 39
    - 313 -
    Peygamberimiz (s.a.s.) Kâbe’deki putları fiilî olarak kırmış, Hz. Mûsâ
    yahûdilerin edindiği altın buzağı heykelini yakıp küllerini denize savurmuştur.
    Bunlar, sembolleştirilen şirk unsurlarına karşı vurulan darbelerdir. Bugün de
    sembolleştirilen şirk unsurlarına, putlara karşı aynı fiilî müdâhaleler yapılabilir;
    ama önemli olan öncelikle şirkin mantığını yıkmak, putperestliğin gönüldeki
    ve zihindeki dayanaklarını öncelikle yıkmaktır. Gönül ve kafalardaki putlar
    yıkılmadan diğer putların yıkılması çok önemli olmayacaktır. Şirki gönül ve
    kafalardan yıkmak için, niyet ve bakış açısının değiştirilmesi ve Allah’ın razı
    olacağı o bakış tarzıyla putlara tavır alınması gerekmektedir.
    “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani
    onlar kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizi inkâr ettik ve siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar bizimle sizin
    aranızda ebedi düşmanlık ve kin belirmiştir.”826 Muhammed aleyhisselâm gibi
    ve aynı ifadelerle bize örnek gösterilen ikinci peygamber olan Hz. İbrâhim’in
    putçularla mücâdelesi ve putları devirmesi Enbiyâ sûresinin 51-71. âyetlerinde
    ve Sâffât sûresi 83-98. âyetlerde diğer mü’minleri özendirecek şekilde ve
    ayrıntılı olarak destansı bir şekilde anlatılır. Bu hususlar genellikle bilinir.
    Ama Muhammed aleyhisselâm’ın Mekke döneminde illegal bir şekilde putları
    kırdığı pek bilinmez. Şimdi, bu olayı anlatmaya çalışalım:
    Gerek içteki, gerekse dıştaki putları kırmak ile vazifeli olan Rasûlullah’ın,
    müşrik tâğutların egemen olduğu ve bir dâru’ş-şirk haline getirdikleri tevhidin
    merkezi Mekke’deki bir uygulaması şöyledir: (Bu uygulama, Rasûlullah’ın hicret
    edeceği sırada gündeme gelmiştir.) Emîru’l-Mü’minîn İmam Ali bin Ebî Tâlib
    (r.a.) anlatıyor: “Ben ve Peygamber (s.a.s.) yürüdük, nihâyet Kâbe’ye vardık.
    Bana: “otur!” dedi. Oturdum, omuzuma çıktı, yukarıya kaldırmak istedim.
    Benim güçsüzlüğümü görünce, indi ve: “Sen, benim omuzuma çık!” dedi.
    Omuzuna çıktım, beni kaldırdı, bana öyle bir hal geldi ki, istersem göğe kadar
    yükselebileceğimi sandım. Nihâyet Beyt’in üstüne çıktım. Bakır ve altından
    yapılmış birçok heykellerle karşılaştım. Beyt’in sağından, solundan, önünden
    ve arkasından onları toplayıp bir araya getirdim. Hepsini topladığımda bana,
    şöyle buyurdu: “Şimdi onları bir bir aşağıya fırlatıp at!” Fırlatıp attım, cam
    bardaklar gibi kırılıp parça parça oldular. Sonra indim. İnsanlardan birinin bizi
    görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”827
    826] 60/Mümtehıne, 4
    827] Ahmed bin Hanbel, 1/84; Rûdânî, Cem’u’l-Fevâid: Büyük Hadis Külliyatı, c. 3, s. 259, hadis no: 6396-6398;
    İslâm Tarihi, Mekke Devri, M. Âsım Köksal, c. 6, s. 149
    - 314 -
    Olayı anlatan Hz. Ali (r.a.)’nin ifadelerine dikkat edilecek olursa, bu put kırma
    hareketi çok gizli yapılmış, gerekli önlemler alınıp en müsait zaman seçilmiş,
    olay gerçekleştikten hemen sonra koşarak evlerin arasında kaybolup olay
    yerinden uzaklaşılmıştır. Hatta İmam Ali’nin ifadesiyle, “İnsanlardan birinin
    bizi görmesinden korktuğumuz için koşarak evlerin ötesine kaçtık, kaybolduk.”
    Bu korku, tedbir mâhiyetinde bir endişe idi ki, tabiî ve fıtrîdir. Yoksa korkunun
    adı tedbir olmuş değildi. Yine dikkat edilecek olursa, tüm ihtimaller düşünülerek
    ve tedbirler alınarak olay gerçekleşmiştir. Müşrik tâğutların egemenliğindeki
    Mekke’de örnek bir put kırma olayını gerçekleştiren önderimiz Rasûlullah,
    birkaç yıl sonra fethedilen Mekke’de, gerek Kâbe’nin içinde ve üstünde, gerekse
    Kâbe’nin etrafında, yani Harem-i Şerif’teki bütün putları kıracaktı.
    Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.s.), Mekke’nin fethi
    günü Kâbe’nin avlusuna girdi. Kâbe’nin etrafında ibâdet için dikilmiş üç yüz
    altmış put vardı. Rasûlullah, elindeki deynekle bu putlara dürtmeye başladı (onunla
    dokunduğu her put, yüz üstü düşüyordu) ve şu âyetleri okuyordu: “Hak geldi, bâtıl
    yok oldu.”828; “Hak geldi, bâtıl ise, ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.”829
    Ebû’l-Heyâc el-Esedî anlatıyor: “Bana Hz. Ali (r.a.): ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) beni
    göndermiş olduğu şeye ben de seni göndereyim mi?’ diye sordu ve Rasûlullah’ın
    kendisine: “Haydi git, kırıp dökmedik put, düzlemedik yüksek kabir bırakma!”
    buyurduğunu söyledi.”830
    Rasûlullah’ın bu mücadelesini bile bilmeyen, bu da yetmiyor gibi; putlarla ve
    putçularla uzlaşan insanımız, putlara put diyemeyecek kadar, putları savunacak
    şekilde zillete batarak nasıl “tapmıyorum sizin taptıklarınıza!” diyen Rasûlün
    izinden gitmiş ve onun ümmeti olmayı hak kazanmış olacak?
    Ayrıca, şimdi putlar ve putlaştırılanlar; sadece heykellerden ibaret de değil.
    Kemalizm bir put olduğu gibi, laiklik de demokrasi de put olmuş. Devleti ve
    yöneticileri de putlaştırabiliyor insanlar ve devletin kutsal saydığı simgeleri…
    Para bir put görevi yapıyor nice insana yönelik. Topçular, popçular, sanatçı
    denilen kimseler, artistler, şarkıcılar, makam mevkiler, daha neler neler…
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz
    de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz aklınızı
    kullanmaz mısınız?”831
    828] 17/İsrâ, 81
    829] 34/Sebe’, 49; Buhârî, Meğâzî, B. 50, hadis: 294; Müslim, Cihad ve’s-Siyer, B. 32, hadis: 87; Tirmizî, Tefsîru’l-
    Kur’an, B. 18, hadis no: 3345; Kul Sadi Yüksel, Selefin İzinde, s. 215-219
    830] Müslim, Cenâiz 93; Ebû Dâvud, Cenâiz 72; Nesâî, Cenâiz 99
    831] 21/Enbiyâ, 67
    - 315 -
    31. HUTBE
    ELFÂZ-I KÜFÜR
    Âyet :
    مَنْ كَفَرَ بِاللهِّٰ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ الَِّ ا مَنْ اكُْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْ ا۪يمَانِ وَلكِٰنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ
    صَدْراً فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
    “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ olmak üzere, kim
    iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.”832
    وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ انَِّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَايَٰاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ لَ ا
    تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ
    “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun Rasulü ile alay mı ediyorsunuz? Boş
    yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra küfre düştünüz.”833
    Elfâz’ın tekili olan lafız (lafz); söz, kelime ve ifade demektir. Küfür ise “kefera”
    fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki
    imanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim
    olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı
    küfür” adı verilir.
    Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf,
    istihkar ve istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf,
    inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife
    almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına
    hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü
    açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.
    Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka
    yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin sözler
    söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun Rasulü ile
    alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz imandan sonra
    küfre düştünüz.”834
    832] 16/Nahl, 106
    833] 9/Tevbe, 65
    834] 9/Tevbe, 65
    - 316 -
    Peygamberlik kurumunu önemsememek ve peygamberlikle alay etmek,
    onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme)
    sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O’na
    ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere
    Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap
    hazırlamıştır.” 835; “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar
    ve ‘O her söyleneni dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır
    kulağıdır. Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir.
    Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azab vardır.” 836
    Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve
    Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler
    söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu
    küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak,
    onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali
    yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed (s.a.s.)’e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi
    dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin
    dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü’min
    olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay
    etmek ve onlara buğz etmek ise bid’at ve sapıklıktır. 837
    Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için
    hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür
    sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme,
    bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür
    sözü söyleyebilir. “Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ
    olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sîne açarsa Allah’tan onlara bir azap
    vardır.”838 Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir.
    Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri
    için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da
    bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi
    imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını
    kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine
    işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki
    âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.
    835] 33/Ahzab, 57
    836] 9/Tevbe, 61
    837] Bkz. 48/Fetih, 18; 9/Tevbe, 100
    838] 16/Nahl, 106
    - 317 -
    Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan,
    kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi sevme ifadeleri
    müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol
    takımı ekber, yani Allah’a ait olan “en büyük” ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte,
    öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek antlar, şiirler
    söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür
    rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık” gibi
    ifadelerle Allah hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrail’e kızılıp ileri
    geri sözler söylenebiliyor. Bir kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifadesiyle
    göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler
    edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet
    ve cehennemle ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezası şaka konusu
    edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük
    düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor.
    Allah’tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası
    adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği
    unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar,
    elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.
    Çevrede Çokça Duyulan Elfâ z-ı Küfürden Bazılar ı (Söyleyeni
    Şirke Düşürme sinden Korkulan Çirkin Sö zler )
    A- Allah ’la İlgili
    “Allah’lık” (saf bir insan için)
    “Allah’sız” (Bunun Allah’ı yok, bu kimseyi Allah yaratmamıştır anlamında)
    “İşimiz Allah’a kaldı” (İşimiz yaş, netice beklemeyin anlamında)
    “İnşâallah deme, kesin söz ver” (İnşâallah, yani Allah dilerse sözünün yanlış
    ve yetersiz olduğu anlamında)
    “Gökte Allah var”, “yukarıda Allah var” (Allah’a mekân isnadı anlamında)
    “Seni Allah gibi seviyorum” (Allah’ı sever gibi çok sevmek, fanatiklik
    anlamında)
    “Seni elimden Allah bile kurtaramaz” (Allah’ın gücü bile yeterli olmaz
    anlamında)
    “Burada Allah yok, Peygamber izinde” (Karakolda, hapishanede vb. Allah’ın
    yardım edemeyeceği anlamında)
    - 318 -
    “Allah’ın olmadığı, şeytanın bol olduğu yerde elime geçecek, ciğerlerini
    sökerim” (Allah’ın olmadığı yer olabileceği anlamında)
    “Allah, ondan verdiği canı alamıyor” (Borcuna sâdık olmayanlar hakkında,
    Allah’ın âcizliği anlamında)
    “Allah’ın hükmü burada geçmez” veya “o eskidendi, şimdi Allah’ın hükmü
    uygulanmaz, devir değişti” (Allah’ın hükmünün geçersizliğini iddia veya tüm
    zamanlara ait olduğunu inkâr anlamında)
    “Şu işin (şeyin) Allah’ını yapar” (Allah’ı herhangi bir şeye benzetme
    anlamında)
    “Sen Allah mısın be?” (Bir yaratığın Allah olma ihtimalini çağrıştıracak
    anlamda)
    “Ye Allah ye”, “vur Allah vur” (Allah’ı kula benzetmek anlamında)
    “Allah Baba”, “Allah’ın oğlu gelse...” (Allah’a çocuk isnad etme anlamında)
    “Tapılacak kadın” (Allah’tan başka tapılacak/ibadet edilecek mâbud kabulü
    anlamında)
    “Futbol/müzik ilâhı, ...tanrıçası” (Allah’tan başka ilâh kabulü anlamında)
    “Hâkimler hâkimi” (Allah’ın dışında bir varlığa Allah’ın bir sıfatını verme,
    her şeyi yönlendiren anlamında)
    “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” (Allah’a denk başkasının
    hakkı olduğu, Allah’ın her yerde tek güç olmadığı anlamında)
    “Allah bizi unuttu” (Allah’ın zorluklarla denemesi konusunda Allah’ı
    unutma gibi bir eksiklikle vasfetme anlamında)
    “Filan kimse şu şeyi yarattı” (Yaratma fiilini gerçek anlamda, yani yoktan var
    etme manasında başka birine verme, Allah’ın fiiline ortak kabulü anlamında)
    “Allah’ın başka işi mi yok, bununla uğraşacak?” (Allah, her şeyi takdir edip,
    her şeye hükmünü geçirmez, O’nun dediğinin ve müdâhalesinin dışında da
    işler olur anlamında)
    “Allah bilir ki, şu iş şöyledir” , “Allah şâhit şunu şöyle yaptım” dediği halde,
    yalan söylemiş olsa; Allah’a iftira atmak ve gizli-açık her şeyi bildiğini kabul
    etmemek anlamında)
    “Hâkimiyet/egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir, ulusundur, meclisindir”
    (Hâkimiyetin, egemenliğin Allah’ın dışında başkalarına ait olduğunu kabul ve
    Allah’ın hükmünün üstünde hüküm olduğu anlamında)
    - 319 -
    “En büyük filân takım, başka büyük yok” (Ekber/en büyük sıfatının Allah’tan
    başkasına verilmesi ve başka büyüğün olmadığı, Allah’ın büyüklüğünün inkârı
    veya büyüklükte ortağı olduğu anlamında)
    “Allah’ımı inkâr edeyim ki, şu şöyledir” (Söylediği söz, doğru bile olsa;
    Allah’ı inkâr etmeyi ihtimal olarak kabul ve inkârı basite almak anlamında)
    “Allah, şunu şöyle yaratsaydı, şu işi şöyle yapsaydı ne iyi olurdu” (Allah’ın
    yarattığını beğenmemek, O’na eksiklik ve kusur isnad etmek anlamında)
    “Allah, keşke şunu haram kılmasaydı, şunu farz etmeseydi” (Allah’ın
    hükmünü beğenmemek anlamında)
    (O konuda âyet ve kudsî hadis olmadığı halde,) “Allah şöyle buyurmuştur”
    demek (Kur’an’da olmayan, ispatlanamayan cümleleri Allah’a isnâd etmek,
    dolayısıyla Allah’a iftira etmek anlamında)
    (Allah’ın kesin olarak haram kıldığı bir şeyi yiyip içerken “Allah’ın ismiyle
    (Bismillâh)” demek (Allah’la, Allah’ın haram hükmüyle alay etme anlamında)
    Allah’ı, O’nun kurallarını, O’nun dinini, kitabını... istihzâ/alay, küçük
    görme, hakaret, inkâr etme.
    Allah’a, dine, dince mukaddes sayılan şeylere küfür, sövme veya çirkin söz
    söyleme.
    Allah’tan başka mutlak gaybı bilen olduğunu kabul etme.
    Allah’tan başkasına söylenmesi câiz olmayan şeyleri başka şeyler için
    söyleme: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım, Diz çöküp önünde yıllarca
    taptım.”, “Mihrâbım diyerek yüz sürdüm” , “Bir Allah’a, bir de sana taptım”,
    “Kâbe Arabın olsun, bize Çankaya/Anıtkabir yeter” , “Ey, bugünleri borçlu
    olduğumuz ulu Atatürk” vb.
    Allah’tan başkasına dua etmek veya bir kuldan meded istemek
    Allah’ın helâllarını helâl; haramlarını haram kabul etmemek
    Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına adak adamak
    Allah’ın kesin yasağına rağmen Allah’ın düşmanlarını, kâfirleri sevmek,
    küfre rızâ göstermek, kâfirlere -hidâyetleri dışında- dua etmek
    Tâğutların resim ve heykelleri önünde tapınırcasına saygı göstermek
    Allah’ın şeriatından/hükmünden daha üstün yönetim şekilleri olduğunu
    belirtmek: “Demokrasi/halk idaresi en iyi idare şeklidir” , “Kemalizm,
    Kapitalizm insanları mutluluğa götürür” demek.
    - 320 -
    Allah’ı, sadece göklere ve tabiata hükmü geçen bir zat olarak kabul edip,
    yeryüzünü insanların kendi bağımsız arzularına bırakıp Allah’ı dünya işlerine
    karıştırmamak, insanların sosyal ve siyasal ilişkilerini düzenleme konusunda
    Allah’ın dışında otoriteler tanımak
    Fayda ve zararı Allah’tan bilmemek, “şu doktor benim hayatımı kurtardı”
    , “frene basmasaydı ölmüştüm” , “şu hap bana şifa veriyor, beni iyi ediyor”
    “Devlete karşı çıkılır mı, ezer geçer”
    İbadet kapsamına girecek tüm amelleri, sadece Allah için yapmamak,
    gösteriş veya dünyevî bir menfaat için yapmak.
    b- Dinle İlgili
    “Din ayrı, dünya ayrı” (Dünyayı dinin dışına itmek, dini dünyaya
    karıştırmamak ve laiklik anlamında)
    ‘’Din ayrı, siyaset ayrı” (İnsanların yönetiminin dinle ilgisi yok, siyaset
    dinden bağımsız olmalıdır anlamında)
    “Dinde zorlama yoktur” (Din seçme konusundaki özgürlükle ilgili Bakara
    sûresi, 256. âyetini farklı ve yanlış bir konu için delillendirerek, bir müslümana
    karışılamayacağı, onun haramları işlemede özgür olduğu anlamında; dinin ahkâmla/
    muâmelâtla ilgili konularını inkâr etmek veya geçerli olmayacağını iddia anlamında)
    “Zevklere ve renklere karışılmaz” (Arzu ve heveslere hiç kimsenin müdahale
    etmesine hakkı yoktur, ben neden zevk alıyorsam onu yaparım, din adına bile
    olsa hiç kimse ona karışamaz anlamında)
    “Bu benim özel hayatımdır, kimse karışamaz.”, “Demokrasi var, bana kimse
    karışamaz, canım ne isterse onu yaparım” demek (Allah’ı, Allah’ın hükümlerini
    önemsememek ve O’na teslim olmamak, nefsini, hevâ ve hevesini putlaştırıp
    ilâhlaştırmak anlamında)
    “Biz babamızdan, atalarımızdan böyle gördük” (geleneği, ataların yolunu
    mutlak doğru olarak kabul etmek, dine ters düşse de atalarının yolunun en
    doğru yol olduğunu kabul anlamında)
    “Din şöyle diyor, doğru ama...”, “haklısın, fakat...” (Dinin emir ve yasaklarının
    doğru olduğunu kabul etmekle birlikte, hayata geçirmenin imkânsız gibi çok
    zor olduğu, yaşanamayacağı, başka alternatiflerin zaruri olduğu anlamında)
    “İslâm dini akıl dinidir, mantık dinidir” (Nakli dışlama, vahyi temel ölçü
    almama, aklı putlaştırma anlamında)
    - 321 -
    “İslâm şeriatı eskidenmiş, bundan sonra din hâkim olamaz.” (Dini, eski
    zamana ait tarihî bir vaka gibi kabul etme ve gelecekle ilgili Allah’ın vaadlerini
    inkâr anlamında)
    “Dine bağlı yaşamanın, dindar olmanın zamanı geçti; doğru olursan
    bu devirde aç kalırsın” (Dinin bütün zamanlar için geçerli olmasının reddi
    anlamında)
    “Dinî günler” (Zamanı, günleri dinî olan ve dinî olmayan diye ayırıp, bazı
    günlerin dinle ilişkilerinin olmaması gibi anlaşılabilmesi anlamında)
    “Hayat yalnız bu dünyadadır” (âhireti inkâr anlamında)
    “Sen benim kalbime bak, kalbim temiz” (Dinin bazı emirlerini yerine
    getirmeyişin mâzereti olarak kalbin temizliği anlayışı ve ibadet edenlerin kalbi
    temiz değil ki ilâhî emirleri yerine getiriyorlar anlamında)
    “Paranın açmadığı kapı yoktur” (Parayı putlaştırmak, kapitalizmin her şey
    olduğu anlamında)
    “Demokrasilerde çare tükenmez” (Beşerî bir düzen olan demokrasi (halkın
    kendi kendisini yönetmesi)nin her konuya çözüm getiren en üstün idare şekli
    olduğu; İslâm’ın siyâset ve devlet anlayışından daha üstün bir yönetim şekli
    olduğu anlamında)
    “Aşırı dinciler” , “dinciler” “fundemantalistler”, “dinci teröristler” gibi çirkin
    ithamları gerçek mü’minlere etiket olarak takmak, müslümanları, dolayısıyla
    İslâm’ı kötülemek anlamında)
    İslâm’a irticâ, gericilik, fundemantalizm, taassup ve benzeri çirkin sıfatlar
    takmak.
    İslâm’a, şeriata, tesettüre karşı tavır almak veya bu tür dinle ilgili hususlara
    düşman olanları desteklemek.
    İslâm’ın kutsal kabul ettiği hususların dışında, özellikle de İslâm’a düşman
    olan rejimlerin sembollerini yüceltmek veya onlara saygı duymak.
    c- Cennet , Melek ve Kaderle İlgili
    “Eşek cennetini boyladı” (Cenneti küçümsemek, cenneti yakışıksız bir şeyle
    vasıflandırmak anlamında)
    “Sensiz cennet kötü, seninle cehennem bana ödül” gibi sözler (Cenneti,
    cehennemi önemsiz görmek veya âşık olduğu bir insanı bunlardan daha önemli
    kabul etmek anlamında)
    - 322 -
    Bir insana “Meleğim” demek, “Çarli’nin melekleri” veya bir kıza “Melek”
    ismi vermek, ya da birine “melek gibi” demek (Melekleri insan gibi olduğunu,
    şekillerinin, yapılarının insana benzediğini kabul etmek anlamında)
    “Azrâil onun canını yanlış yere aldı” , “Azrâil’le savaşıyor” gibi sözler, Azrâil’e
    hakaret etmek, onu eleştirmek anlamında)
    “Kader utansın” gibi kadere isyan anlamında sözler
    “Felek”le ilgili hem hakaret, hem kaderi belirlediği inancı, göklerin (yıldız
    ve burçların) insan üzerinde etkinliğini, insanların kaderini/geleceğini gök
    cisimlerinin tayin ettiğini kabul anlamında)
    Ve bunlara benzer, düşünmeden, ya da bilinçli olarak söylenen, şirk
    düşüncesini yansıtan nice sözler...
    Yozla ştırılan Din ; Halk ın Dini ve Hakk ın Dini
    “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri,
    dinden kendilerine şeriat kıldılar?” 839
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe,
    o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur. Her
    kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 840
    “...De ki: ‘Doğru yol/hidâyet, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden
    sonra onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki,
    Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” 841
    “... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak
    saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” 842
    “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve
    bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” 843
    “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni?
    Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” 844
    Müşrikler İbrâhim’in (a.s.) dininin kalıntıları ve kırıntıları üzerine atalarının
    hurâfe ve bâtıl inanışlarının inşâsı ile nasıl basit çıkarlarına uyan uydurma bir
    839] 42/Şûrâ, 21
    840] 33/Ahzâb, 36
    841] 2/Bakara, 120
    842] 6/En’âm,119
    843] 23/Mü’minûn, 71
    844] 25/Furkan, 43
    - 323 -
    din çıkarmış iseler, onların tâkipçileri de Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra
    aynı yolu izliyorlar. Tarihî süreç içerisinde İslâm toplumunun içinde bulunan
    münâfıklar, İslâm kisvesi altında müslümanların kafasına şüpheler sokmaya
    çalışmış; hadisler uydurarak ikinci kaynağın duruluğuna halel getirmeye
    gayret etmişler, hikâye, kıssa ve menkıbeler uydurarak kafalarına göre bir
    İslâm şekillendirmeye çalışmışlardır. Halkın hikâye ve hurâfelere düşkünlüğü,
    bid’atlere din diye yapışmaları, İslâm’a vahiyden ayrı bir kimlik ortaya çıkardı.
    Müslüman olduğunu söyleyen halkın çoğunluğu, önem vermediği için vahyi
    hiç anlamıyor veya yanlış anlıyor. Bu konuda suçun büyüğü, halktan daha çok,
    onlara yanlış dini öğreten, ya da halkın yanlışlarını düzeltmeye çalışmayan
    etkili ve yetkililerde, şeyh, başkan, ağabey, hoca ve tebliğcilerdedir.
    Bütün bu mirasın yanında, yerel ve global küfrün çok çirkin tavırlarına
    muhâtap oldu modern çağın Müslümanları. Bugünkü iletişim akışı içinde,
    medyanın; uzun boyluları cüce, cüceleri uzun boylu gösteren, hâinleri
    kahraman, kahramanları hâin olarak tanıtan konkav ve konveks aynaları
    arasında gerçeği yakalamak, gerçek dini öğrenip yaşamak kahramanlık
    istemektedir. İslâm’a düşman düzenlerin, resmî kurumların, okulların ve çevre
    şartlarının gerçek İslâm’a giden yolu nasıl tıkayıp uzlaşmacı bir yolu din diye
    sundukları ortadadır.
    Kalabalıklar, yaşayışlarını dinleri olduğunu söyledikleri İslâm’a göre yön
    vermek yerine; hayatın içinde buldukları şeyleri kendileri için din haline
    getirmektedirler. İslâm adına rasyonalizm, İslâm adına demokrasi, İslâm adına
    sağcılık, İslâm adına solculuk, İslâm adına Kemalizm, İslâm adına laiklik...
    İslâm’ın neyi kabul edip neyi kabul etmediğini nerede ise Allah’ın rızâsı değil;
    çağın icapları tayin etmekte ve din çağın icaplarına göre te’vil edilmek sûretiyle
    sürekli değişen bir din anlayışı ortaya çıkmaktadır.
    Modernizm, Batı tarzı hayat biçimi, kapitalizm ve ne olduğu belli olmayan
    demokrasi ve bu çerçevede egemen güçlerce oluşturulmuş konjonktür asıl kabul
    edilmiştir. Ve merkezdeki bu yapı doğrultusunda İslâm te’vil edilmeye, kuşa
    benzetilmeye, moda akımlarla sentez edilmeye çalışılmaktadır. İslâm’ı ırkla,
    ulusalcılıkla, resmî dayatma ve kabullerle, vatan anlayışıyla, şahsî kanaatlerle,
    lider ve örgütlerle, çağdaş felsefî akımlarla, moda ideolojilerle, kavramlarla
    sentez etme gayretleri gözükmektedir.
    İslâm’ı sadece vicdan özgürlüğü olarak görenler mi ararsınız, sadece Allah’la
    kul arasındaki ilişki olarak anlayanlar mı? Dünyamızı düzenlemek için gelen
    İslâm’ın dünya hayatına, kamusal alana karışmasını istemeyenlerden tutun
    da, İslâm’a şeytanlarının söylediği şekilde bir içerik kazandırmaya çalışanlara
    - 324 -
    kadar ne ararsanız bulursunuz müslümanlık adına, Kur’an’ın anlattığı ve
    Peygamber’in yaşadığı gerçek İslâm dışında.
    Bugün okullarda öğretilen mecburî din, câmilerden halka empoze edilmeye
    çalışılan din, medyanın % 90’ında gündeme getirilen din, İslâm’ın sahtesidir,
    ılımlısıdır; aslı değil. TV’den, kimi bürokratların, particilerin, yöneticilerin,
    sözde aydınların ağzından kafasını uzatan şeytanın tebliğ etmeye çalıştığı bu
    ılımlı ve sahte dindir.
    Amaç, Dili pak bir ifadeyle; devletle uyumlu yeni bir müslüman(!) tip
    yetiştirmek. Yeni Türk müslümanının standartlarını düzen ve kemalist
    ilkelerle tesbit edip TSE damgalı bir din oluşturmak. Bu standartların dışındaki
    dine “irticâ” damgası/yaftası vurarak onu yasaklamak. Cumhuriyet çocuğu,
    demokrat, laik, Atatürk ilkelerini benimsemiş, Türk standartlarına uygun,
    düzenle uyum içinde, etliye sütlüye (tabii zâlimlere ve sömürücü tâğutlara)
    karışmayan müslüman(!) vatandaşlar yetiştirmek. İncil’e benzer bir Kur’an,
    kiliseye benzer bir câmi, papaza benzer bir imam ve hıristiyana benzer bir
    müslüman oluşturmak.
    Halkın elindeki kitabı almak mümkün olmadığına göre, dini öğreten kitabı
    kendileri yazıp öğretmek, dini yeniden yorumlamak ve standardize etmek. Türkiye
    ille de laik olacaktı ya, devlet değişmeyeceğine göre, din devlete uymalıydı. Batılı
    anlamda bir laikliği mümkün kılmak için imamın papaza, caminin kiliseye,
    Kur’an’ın da İncil’e benzemesi gerekiyordu. Bütün gayret de onun için… Ortadan
    kaldıramayacaklarını anladıkları İslâm isim olarak var olmalıydı ancak, hüküm
    ve uygulama alanından kaldırıldığı gibi, pratik hayattan da uzaklaştırılmalı
    ve özellikle kamusal alanlardan tümüyle kaldırılmalıydı. Bunun en kolay yolu,
    müslümanlık adına müslümanlığa cephe açmak, din adına gerçek dini dışlamaktı.
    Açık cephe alarak fertlerin içinden sökemedikleri Allah inancını köreltip etkisiz
    hale getirmenin, müslümanlığı tahrif etmeye çalışıp İslâm inanç ve yaşayışını
    saptırmanın, “müslümanım” dediği halde kâfir gibi yaşamanın adını “ılımlı İslâm”
    koymuşlar. Bu tanımlarla uyuşmayan Kur’an’ın istediği İslâm ise, “radikallik,
    fundamentalizm, köktendincilik, terör, bölücülük, taassup, bağnazlık, yobazlık,
    irtica” gibi yaftalarla çirkin gösterilmeye çalışılmış ve belirli mesafeler alınmıştır.
    Halk sadece ismen müslüman kalsın, ama müslümanlığın içini İslâm düşmanları
    doldursun ve “ancak şu şekildeki bir müslümanlığı yaşayabilirsin” diye halkın
    dinini yönlendirsinler; yerlisiyle yabancısıyla egemen küfrün zorba güçleri
    tarafından istenenleri ve yapılanları böyle değerlendirmek gerekiyor.
    Ilımlı İslâm anlayışı, zıtları birleştirme çabasıdır; hâlbuki zıtlar birleşmez.
    İki ayrı şeyin sentezinden farklı yeni bir şey ortaya çıkar. İslâm’la câhiliyyenin
    - 325 -
    kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla bâtılın, imanla küfrün birleşip
    bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Aralarında tarih boyunca süren
    ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz bir mücâdele söz konusudur.
    Uzlaşma ve sentezi, kesin nasslara rağmen kabul edenler, neticede Allah’ın
    hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri kutsallaştırmaya, İslâm
    demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan bahsetmeye kadar vardılar. Artık
    resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf
    sentezler uygulama alanları bulmakta. Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif
    edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur,
    bazı benzer yönleri olsa da.
    Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan ılımlı İslâm anlayışına sahip
    kimse, gücünü kabul ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın
    kâfirlerin şekil ve rengine girmesi mümkün müdür? “Ey mü’minler, deyiniz
    ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın boyasından daha güzel ne
    olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 845
    Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
    Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle
    karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir.
    Bukalemun bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi
    onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama, insan için bulunduğu ortama
    göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz
    münâfığın karakteridir.
    Ilımlı İslâm anlayışı, her şeyden önce, Allah’ın dininden tâviz vererek
    egemen küfür dünyasıyla uzlaşma çabasıdır. Müslümanın İslâm’dan tâviz
    vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak, İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını
    pazarlık aracı görmesi mümkün değildir. Bu uzlaşma neticesinde kâfirlerin
    ve küfrün egemenliği -şeklen ve kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da
    tevhidî akîde ile bağdaşmaz. İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir
    güç ve hâkimiyet tanımamaktır. Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla
    belirdiğinden dolayı, müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini
    reddetmek; Allah’a iman ve O’nun tek İlâh olduğunu kabul etmenin en önemli
    şartıdır. Hatta, İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları
    anlamına gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp,
    dil ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ
    = hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın
    845] 2/Bakara, 138
    - 326 -
    kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a iman
    ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 846
    İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı, ona
    tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı, onun dünya görüşüyle sentez oluşturmayı kesip
    atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma
    nasıl mümkün olabilir? Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan
    peygamberler de kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar
    ve Allah’ın dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû
    Cehillerle pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul
    etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
    İçi suyla dolu bir kova taşımak, iki dolu kovayı taşımaktan daha zordur. Dünya
    ve âhireti beraber dengeli şekilde yürütmek, fıtrata en uygunu ve en kolayıdır.
    Sadece dünyayı zihninde, gönlünde ve yaşayışında taşımak aslında çok daha zor,
    meşakkatli ve streslidir.
    Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah’ın hudûdudur. Allah’ın göstermediği
    kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır.
    Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap
    dağıtılmaktadır. Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve yazılmıştır:
    “Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz bir yıl boyunca
    bütün günahların silinmesine sebep olur.” (Hâlbuki, Peygamber sünnetinde
    ne kandil gecesi kutlamak, ne de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır, ne de
    bol keseden vaatler.) “Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen bir kadın,
    bu davranışlarla nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden bu insanların
    davranışları eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman sana uymazsa sen
    zamana uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun, tâviz vermeden
    yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi geçinmeli, kâfirlere karşı
    da hoşgörülü olunmalıdır...” gibi yaklaşımlar, dini kolaylaştırmak adına tahrîf
    etmek demektir. Dine ilâveler (bid’atler) ve bu şekilde dini zorlaştırmalar ne
    kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler, dini insanların arzu ve hevesine uygun
    hale getirecek tâvizler de o oranda cinâyettir. “Yoksa onların birtakım ortakları
    mı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar?” 847
    Ilımlı İslâm düdüğü çalanların maksadı, nefislerine zor gelen dini kolaylaştırmak
    adına sulandırmak, kendi hevâlarından bir din oluşturmaktır. Müslüman, Allah’a
    teslim olan demektir. Aklını, hevâsını, çevresini, insanların isteklerini değil;
    846] 2/Bakara, 256
    847] 42/Şûrâ, 21
    - 327 -
    Allah’ın hükmünü ölçü alan kimse... Onun kolay-zor ölçüsü de, İslâm’dır; Allah’ın
    hükmüdür. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve
    erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme (özgürce farklı eylem yapma) hakkı yoktur.
    Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” 848
    “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) hudutları/sınırlarıdır. Kim Allah’a ve peygamberi’ne
    itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada
    devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah’a ve Peygamberine
    karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve
    onun için alçaltıcı bir azâp vardır.” 849
    “...De ki: ‘Doğru yol/hidâyet, ancak Allah’ın yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra
    onların hevâlarına/kötü arzu ve keyiflerine uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan
    sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” 850
    “(Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların
    hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından
    seni fitneye düşürüp ondan saptırmamalarından sakın, buna dikkat et. Eğer yüz
    çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına
    belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” 851
    “... Doğrusu birçokları bilgisizce kendi hevâlarına/kötü arzularına uyarak
    saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.” 852
    “Eğer hak, onların hevâlarına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve
    bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesâda (bozulmaya) uğrardı…” 853
    “Gördün mü hevâsını (arzularını, keyiflerini, isteklerini) tanrı haline getireni?
    Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” 854
    “Şimdi sen, kendi hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini
    saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözünün üstüne de bir perde çektiği
    kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidâyet verecektir? Siz hâlâ
    öğüt ve ibret alıp düşünmeyecek misiniz?” 855
    “Sonra da seni din konusunda şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin
    hevâlarına/isteklerine uyma.” 856
    848] 33/Ahzâb, 36
    849] 4/Nisâ, 13- 14
    850] 2/Bakara, 120
    851] 5/Mâide, 49
    852] 6/En’âm,119
    853] 23/Mü’minûn, 71
    854] 25/Furkan, 43
    855] 45/Câsiye, 23
    856] 45/Câsiye, 18
    - 328 -
    “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah’tan başka tapınılan tanrılar
    içinde, kendisine uyulan hevâ (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” 857
    Dini, Allah’ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına göre
    kolaylaştırmak, Allah’ın göstermediği kolaylıklara müsâade etmek, -hâşâ-
    Allah’tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah’a karşı isyan,
    dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın yanında, Allah’ın mubah kıldığı şeyleri
    haram kılan tefrît çizgisi de aynı oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde bu
    tefrît çizgisi, dinde tahrîfi ortaya çıkarmıştır.
    Muharref dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın
    gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir.
    Yahudilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir. Ilımlı İslâm anlayışı da Allah’ın
    değişmez tek ölçüsü olan İslâm gibi tek hak dini tahrif etmeye, onu da muharref
    yapmaya çalışmanın adıdır.
    İnsanlar tarih boyunca niye dinleri bozup tahrip etmeye çalışmışlar,
    günümüzde de ılımlı İslâm gibi çalışmalarla niye bu tahrife ihtiyaç duymuşlardır?
    Bu sorunun cevabını arayalım: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış,
    tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de,
    Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din,
    kendilerine mâni olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek
    vardır: a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini
    de ortadan kaldırmak, b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle
    çelişen, kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.
    Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin
    mümkün olmadığını görenler, dinin kendi işlerine gelmeyen yönlerini
    basit çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve gâfil
    dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi
    sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman
    zaman dinî merâsim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını,
    dine karşı olmadıklarını söyleyerek dindar ama câhil kesimin desteğini almaya
    çalışmışlardır. Allah’ın düşmanları tarafından tarih boyunca ortaya konmaya
    çalışılan bu tavır, bugün de ılımlı İslâm şeklinde kendini göstermektedir.
    Tavklara, özgürce kümeslerini seçme hakkı verilen tilkilerin rejimi
    diyebileceğimiz demokrasi yönetimlerinde, kitleleri avlamak için münâfıklar
    tarafından kurulmuş sihirbaz göz boyamaları ve soytarı sahneleri iletişim
    kolaylıklarıyla her tarafa etki edebilmektedir. Özellikle seçim zamanlarında
    857] Taberânî; İbn Kayyim el-Cevziyye, İğâsetu’l-Lehfân, 2/148; Elmalılı, 6/70
    - 329 -
    veya iş başındaki aktörlerce sürekli olarak zavallı kitleler kolayca avlanmakta,
    oyunlar ve hilelerle toplum uyuşturulmaktadır. Münâfıkların tek korkuları,
    maskelerinin düşmesi ve hileli oyunun iç yüzünün anlaşılmasıdır. Bunun için
    de gerektiğinde ve gerektiği kadar, toplumun inançlarını savunur gözükmekte
    ve ılımlı İslâm’ın bazı prensiplerini uygulamaya çalışmaktadırlar. Politika,
    günümüzde nifakın en etkin alanlarından biridir. Düzen de her zaman açık
    bir şekilde putçu değildir; bazen cahil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde
    münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon
    oyunları, verilen tavizler, nifak düzenlerinin sırıtan maskeleridir. Her biri
    başarılı birer aktör olan münâfıkların, bazı cemaatleri bile cezbeden bu İslâmcılık
    oyunu, cahil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar, diğer taraftan da İslâm
    adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları baltalamakta; dâvânın
    kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan çoğunluğun uyarılması için
    alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
    “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.”858 Müslümanlar, üç buçuk
    münâfığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu
    değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın en sinsi ve
    en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak ve onların oyununu bozmak
    zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım canbazlık ve sahteliklere kanıp
    şeytanların oyuncağı olmaya hakkı yoktur. Müslüman, her şeyden evvel ferâset
    sahibidir. Herkesin ve her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî
    sezgi gücüne, yani ferâset ve basîrete erdirecek, furkan verip hakkı bâtıldan
    ayırt ettirecek Kur’an’a sarılmalıyız.
    Bütün bu tahrifatçı ve ılımlı İslâm anlayışı, Amerikancı, düzenci İslâm tavrı
    şu sebeplerden dolayı ortaya çıkmaktadır:
    a- Kaynağın karışık, bulanık olmasından: Tarihî mirasın bozuk ve
    muharreflerinin ayıklanmadan, eski yanlışlıkların, eski kitapların, eski
    fetvâların, eski tarikat anlayışlarının aynen esas kaynak kabul edilerek
    okunması, anlatılması, kutsanması ve yaşanmasından; Modern Batılı ve bâtıl
    kültür, resmî eğitim, kalabalıkların görüşü, ataların dini (taklitçilik anlayışı),
    (nakil süzgecinden geçmemiş) salt kuru mantık ve yarım bilgi vb. sebeplerden,
    b- Devletin, düzenin İslâm olmadığından, otoritenin İslâm’a
    dayanmadığından (Devlet İslâm’ı ve ulusal din diyebileceğimiz şekilde
    düzenlerin yönlendirdiği İslâm anlayışından) dolayı. Yine dünya çapında global
    olarak küfrün (ABD ve AB örneğinde) süper ve karşı konulmaz güç kabul edilip
    858] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63
    - 330 -
    ona tavır alınamamasından, onlara kulluğu Allah’a kulluğa tercih eden zillete
    râzı kukla yönetici ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar sebebiyle,
    c- Tüm müslümanların ihtilâf ve tartışmalarını çözümleyip hükme
    bağlayacak, evrensel İslâm âilesinin reisi olan imamın, şer’î bir otoritenin,
    müctehid âlimlerin yokluğundan ötürü,
    d- Mü’minlerin yeterli samimiyete sahip olmaması, eylemlerinin
    söylemlerini yalanlaması, nefsî arzularını dizginleyememeleri, hevâlarını
    ilâh haline getirenlerin ayıklanıp temizlenememesinden; yani özellikle öne
    çıkan cemaatlerin, lider, hoca ve şeyhlerin ihlâs, ihsân ve takvâ bilincine sahip
    olmamasından dolayı, bu sapmalar bütün azgınlığıyla ortadadır.
    O yüzden hakiki İslâm’ın tüm kesimleri kuşatabilmesi için şu unsurların
    halledilmesi şarttır: Kur’an ve sahih sünnetin aslî kaynak olarak müslümanlar
    için esas mürâcaat ve hüküm kaynağı olarak yeniden ihyâsı, hüküm ve
    otoritenin İslâm’da olması, bütün öncü ve dâvetçi müslümanların üzerlerine
    düşen görevi yapmaları.
    Kurtuluş, hakiki İslâm’ı bilmek ve ona tâbi olmakta. O safta yerimizi
    alarak sahte müslümanlarla, modern münâfıklarla savaşmaktadır. Yalancı
    peygamberlere ve Mescid-i dırara Asr-ı saâdette ne yapıldı, nasıl tavır alındıysa,
    tavrımız bugün de aynı olmalıdır. Konumuzu birkaç âyet meâliyle noktalayalım:
    “Ey Peygamber (ve onun şahsında, ey mü’minler)! Kâfirlere ve münâfıklara
    karşı cihad et, onlara karşı çetin ol.” 859
    “Kâfirlere ve münâfıklara boyun eğme (itaat etme).” 860
    “Ey Rasûl! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyen kimselerden
    ve yahûdilerden küfür içinde koşuşanlar (ın hali) seni üzmesin. Onlar durmadan
    yalana kulak verirler, sana gelmeyen (bazı) kimselere kulak verirler; kelimeleri
    yerlerinden başkasına kaydırıp değiştirirler. ‘Eğer size şu verilirse hemen alın, o
    verilmezse sakının!’ derler. Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse
    Allah’a karşı sen, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini
    temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette
    onlara mahsus büyük bir azap vardır.” 861
    859] 9/Tevbe, 73
    860] 33/Ahzâb, 48
    861] 5/Mâide, 41
    - 331 -
    32. HUTBE
    DİNE KARŞI DİNLE SAVAŞMANIN SON VERSİ YONU: ILIMLI
    İS LÂM
    Âyet :
    أذَْنْ بهِِ اللهُّٰۜ وَلوَْلَ ا كلَمَِةُ الفَْصْلِ لقَُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَانَِّ � امَْ لهَُمْ شُرَكؤُٰٓ۬ا شَرَعُوا لهَُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لمَْ يَ
    الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
    “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları
    mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı derhal aralarında hüküm verilirdi
    (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 862
    افَتَؤُْمِنوُنَ ببِعَْضِ الكْتِاَبِ وَتكَفُْروُنَ ببِعَْضٍۚ فمََا جَزَآء مَنْ يفَْعَلُ ذلٰكَِ مِنكْمُْ الِ اَّ خِزْيٌ فيِ الحَْيوٰة الدُّنْيَاۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ اِلٰٓى اَشَدِّ الْعَذَابِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
    “…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır.
    Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 863
    وَمَا يُؤْمِنُ اَكْثَرُهُمْ بِاللّٰهِ اِلَّ ا وَهُمْ مُشْرِكُونَ
    “Onların çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.” 864
    سْلَامِ وَاللَّهُ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ �ِ إِلَى الْ إ ? أظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَىٰ ? وَمَنْ
    الظَّالِمِينَ
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 865
    أمْرِهِمْ وَمَنْ ? أنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ ? أمْرًا ? إذَِا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ ? وَمَا كَانَ لمُِؤْمِنٍ وَلَ ا مُؤْمِنَةٍ
    يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالً ا مُبِينًا
    862] 42/Şûrâ, 21
    863] 2/Bakara, 85
    864] 12/Yûsuf, 106
    865] 61/Saff, 7
    - 332 -
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir kadın ve erkeğe, o
    işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse,
    apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”866
    Ilımlı kelimesi, bilindiği gibi, lügat anlamıyla, fazla sıcak ve soğuk olmayan
    demektir. İnsanlar ve onların ideolojileri, inançları için kullanıldığında da, “aşırı
    olmayan, ölçülü, mûtedil” anlamlarında kullanılır. Yani sıcaklığı giderilmiş,
    ılımlılaştırılmış anlamında. Bununla radikal olmayan anlayışlar kastedilir.
    Radikallik de, köktencilik, her alanda köklü değişiklik ve yenilik eğilimi, sertlik,
    keskinlik, aşırılık anlamlarında kullanılıyor. Aslında radikallik/radikalizm,
    Batıdaki çıkış ve kullanılış şekliyle, geçmişteki kurumlardan tamamıyla
    kurtulmak amacını güdenlerin düşünce tarzı ve öğretisini belirten ve keskin
    yenilik akımı için kullanılan bir terimdir. Köklü değişiklik isteme konusunda
    uygun düşse de eski kurumlara tümüyle karşı çıkılıp her şeyiyle yenilik eğilimi
    ve keskin bir yenilik taraftarı olmak anlamında muvahhid müslümanlara
    radikal denilmesi hiç doğru olmaz. Kaldı ki, müslümanın radikali, ılımlısı
    vb. olmaz. Müslüman müslümandır, ona “müslüman” ismini Allah vermiştir.867
    Muvahhid müslümanlar, kendilerine ne ılımlı, ne radikal, ne dinci denilmesini
    isterler. Onlar Allah’ın verdiği isimle şeref duyarlar. Hele, “İslâm” dini için
    kullanılan değişik sentezlere, Allah’ın vermediği başka adlandırmalara hiç
    iltifat etmezler. İslâm’ı farklı ayrımlara tâbi tutup dini sulandırmaya, suyu
    ılımlı hale getirmeye tümüyle karşıdırlar. İslâm, aşırı mıdır? Yani Kur’an’ın
    ve sünnetin çizgisindeki İslâm, ölçüsüz müdür? Kime göre, nasıl bir aşırılıktır
    bu da, onu ölçülü hale getirmeye yeltenebiliyorlar? Kur’an’ın sınırlarını çizdiği
    “İslâm”, kaynar derecede sıcak mıdır ki, “ılımlısı” istenmektedir? Her konuda
    ölçü ve “İslâm”ın ölçülü olup olmamasında karar mercii Allah mıdır, perde
    arkasına gizlenen ve halka din biçen egemen güçler mi? “Ilımlı İslâm” ifâdesi,
    Allah’ın dini olan gerçek İslâm’a iftiradır, ona hakarettir, onu suçlamaktır ve
    reforma ihtiyacı olduğu anlayışıyla onu tahrif etme çabasıdır. “Ilımlı İslâm”
    kavramından ancak bunlar anlaşılır.
    Radikal ve ılımlı tâbirleri bütünüyle Batı kaynaklıdır. Onlar, önce etiketle
    yaftalamayı, sonra uygun gördükleri bu yakıştırmayla insanları suçlayıp
    cezalandırmayı pek severler; yani hem dâvâcı, hem savcı, hem yargıç ve hem
    de gardiyan ya da cellat rolünü. Bununla da yetinmeyip müslümanların
    kavramlarının ve dinlerinin içini de kendi bâtıl zihniyetleri doğrultusunda
    doldurmaya, insanları da bu yeni şekil verdikleri kavrama ve dine uydurmaya
    866] 33/Ahzâb, 36
    867] 22/Hacc, 78
    - 333 -
    çalışırlar. Bu, bir anlamda rablik taslama, insanları ve inançlarını yeniden
    inşâ etmeye çalışmadır. O yüzden Kur’an, Batılılara (ehl-i Kitaba): “Allah’tan
    başkasına tapmama, O’na hiçbir şeyi şirk koşmama” yanında, “Allah’ı bırakıp
    da bazı insanları, birbirlerini rab edinmemeye, ilâhlaştırmamaya” çağırır ve bu
    bizim de bu çağrıyı yapmamızı (diyalog değil, dâvet tebliğ) emreder. Bu âyetin
    sonunda da bizim halimizle ve dilimizle şöyle dememiz istenir: “…Eğer onlar
    yine yüz çevirirlerse işte o zaman, ‘bizim müslüman olduğumuza şâhit olun!’
    deyiniz.” 868
    Ilımlı İslâm tâbiriyle içi boşaltılmış bir din kastedilmektedir. Tevhidî
    içerikten soyutlanmış, cihadı, ahkâm (hükümle ilgili) âyetleri, toplumsal emir
    ve yasakları, devlet talebi olmayan, küfre ve şirke karşı hiçbir tavrı olmayan
    bir din oluşturulmaya çalışılmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bu amaca
    yönelik çalışmalar yapılmakla birlikte, İsrail’in sömürgesi konumundaki
    ABD’nin başını çektiği Batı, özellikle ikiz kulelere saldırılardan sonra bu yoldaki
    çalışmaları yoğunlaştırdı. BOP, Ortadoğu’nun dinini yeniden şekillendirmeyi,
    yani ılımlılaştırmayı hedefleyen bir projedir. Türkiye yönetimini de hem
    demokrasi ve hem de ılımlı İslâm’ı bir arada yürüttüğü için model ülke kabul
    etmekte, yöneticilere “lâ”sı olmayan ılımlılaştırılmış bu dini (ki, buna “İslâm”
    demek doğru olmaz) diğer ülkelere de pazarlamasını istiyor. Türkiye’de devletin
    dininden ve düzenin öngördüğü din anlayışından (ulusal Türk dini halini
    almış özel dinden, ılımlı İslâm’dan) râzı olduğunu ısrarla belirtiyor. Görünen
    o ki, yöneticilerin de bu rolden pek şikâyetleri yok. Bu coğrafyadaki düzen ve
    tâğutlar, bir taraftan kendi ülkelerinde tevhidî muhtevâdan uzak, demokrat,
    Atatürkçü, devletçi, ulusalcı, laik, muhâfazakâr (neyi muhâfaza ediyorsa)
    bir dini, yani “ılımlı İslâm”ı, dinini yaşamak isteyen müslüman halk için tek
    alternatif şeklinde sunuyor. Diğer yandan bu tahrif edilmiş din anlayışını
    diğer ülkelere Batı adına ihraç etmeye, kendilerini örnek almalarını istemeye
    çalışıyor.
    Ilımlı İslâm kavramı, gerçek İslâm’ın zor olduğu, aşırı olduğu önyargısından
    yola çıkılarak oluşturulmuş alternatif beşerî bir din anlamı taşır. İslâm, hiç
    de zor bir din olmadığı, dünya ve âhiret saâdetini en kolay, en kestirme ve en
    doğru yoldan elde etmenin adı olduğu halde; bazıları onu zor, kaynar derecede
    sıcak kabul ediyorlar da, kendi şeytanlarının ve şeytanlaşmış arzularının
    doğrultusunda hoşlanacakları kolay, basit ve ılımlı bir din dizayn edip halka
    “sizin dininiz bu olmalı” deme gücünü kendilerinde görüyorlar.
    868] 3/Âl-i İmrân, 64
    - 334 -
    İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu birtakım
    güçlüklerin olması doğaldır. Aslında aziz İslâm’ın teklifleri insanın yapısına,
    tabiatına uygundur. Rabbimiz insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez.869
    Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp, kendi
    hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; İslâm’ın tekliflerini ağır bulurlar.
    Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif
    olarak kabul etmektedirler. 870
    İslâm’da zorluk değil; kolaylık esastır. Allah’ın gönderdiği ölçülere göre
    yaşayan, yani İslâm’a uyanlar; hem dünya hayatını düzene koyarlar, hem
    hayat sınavını başarırlar, hem de Allah’ın muttakî kullar için hazırladığı
    hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar. Kullarının bu güzelliklere kendi
    çabalarıyla kavuşmalarını isteyen Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir
    yapıda yaratılmış insan için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve onun
    sırtındaki ağır yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah
    size kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” 871
    İslâm’ın emir ve yasakları içerisinde insanın fıtratıyla ve hayatın gerçekleriyle
    çatışan hiçbir şey yoktur. İslâmî hükümlerin zor ve çağa uymadığını zannedenler;
    kendi hevâlarına uyan, Allah’ı bırakıp tapacakları putlarını elleriyle yapanlar, ya da
    kendi görüşünü Allah’ın koyduğu ölçüden daha doğru sanan ahmaklardır. İslâm,
    insanlara, altlarından kalkamayacağı hiç bir şeyi teklif etmemiştir. İslâm’ın bütün
    emir ve yasakları (hükümleri), insanlara faydalı olan güzel şeyleri kazandırmak,
    zararlı olan çirkin şeyleri de onlardan uzaklaştırmak gâyesine mâtuftur.
    Emredilen ibâdetler, bir zorluk, sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık,
    düzen ve iç ferahlığı ve dengeli bir yaşayışın plan ve programıdır. Dinimizde
    nass’la (kesin deliller ile) sâbit olan şeyleri değiştirmek, zamana ve toplumlara
    uydurmak mümkün değildir. Ilımlı İslâm kavramıyla, tek hak din olan İslâm,
    atmalar ve katmalarla dejenere edilmek, çağın bâtıl ideolojilerinin ve sapık
    insanların güdümünde uyduruk bir din oluşturulmak istenmektedir.
    Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin ve
    dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
    ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız engeller
    koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin yaşanması
    zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma dayatılınca kısır
    döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
    869] 2/Bakara, 286
    870] 42/Şûrâ, 13
    871] 2/Bakara, 185
    - 335 -
    Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
    sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
    yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İbâdetlerle güçlenmeyen
    ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları
    zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî
    yiyecekleri yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten
    dolayı nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan
    kimse de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan
    görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
    Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde
    kıvranıyorlar, farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl
    kendilerine şirin, gerçek din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da
    daha aşağılarına boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları
    bu insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik
    rahatsızlıklar, ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen
    şikâyetler... hep gayri İslâmî yönelişlerin ya da dini sulandırıp ılımlı İslâm
    çizgisinin, bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel amelleri zor göstermeye
    çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları kolay zannettirir. Meselâ
    içki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan içkiyi
    güzel ve kolaylık zannettirir. Fâhişelik ve câhiliyyenin “hayat kadını” deyip
    özendirdiği bayat kadınlarla zinâ etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî
    pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay ve güzel bir şey olmasa gerektir.
    “Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
    ve rahat içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki
    tüm insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
    zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu doğal zorlukları kolaylık ve güzelliklere
    çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak; ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
    zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada zor
    bir hayat onu bekleyecektir.
    Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.872
    Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi karar
    veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
    neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir şeyin
    kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/nefsinin
    kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık istediği
    872] 2/Bakara, 286
    - 336 -
    için,873 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama, birçok zorluğu ve
    çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,874 kolay ve güzel gösterdiği gibi;
    Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır. Müslümanca yaşamak, ibâdet
    ve tâatle Allah’a teslim olup O’na yönelmek, aslında hayatı kolaylaştırmaktır.
    Fakat insan şeytanla ve günahlarla imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona
    ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi gösterir.
    Allah’ın râzı olduğu bu tevhid dinini yeniden dizayn edip reforma tâbi
    tutmaya, onu tahrif edip yeniden şekillendirmeye kim, hangi hakla cür’et
    edebilir? Bu yetkiyi onlara kim veriyor? Câmi duvarını pislemeye kalkanların
    da, onlara seyirci kalanların da âkıbetleri hiç iyi olmayacaktır. Taşlar (tâğûtî
    düzenin yasalarıyla) bağlı ve itler (özgürlük yemiyle) azgın olsa da bu sonuç
    değişmeyecektir. Bir kısmını kabul edip bir kısmını da inkâr etmek sûretiyle
    Allah’ın dinini parça parça edip gruplara ayrılanlarla müslümanların hiçbir
    (olumlu) ilişkileri olamaz.875 Bazıları kalkıyor, İslâm’ı ikiye ayırıyor: Radikal
    İslâm, ılımlı İslâm diyor. Cici İslâm, ağza biber sürülecek İslâm şeklinde
    iki çeşit İslâm ortaya koymaya çalışıyor. Tabii, tercihlerini, yönlendirme ve
    dayatmalarını kendilerinin veya kendilerinden daha alçak bazı insanların
    içini doldurduğu cici dinden yana koyuyorlar. Allah’ın Kur’an’la tanımlayıp
    Peygamberiyle örneklendirdiği dini beğenmeyip değiştirmek isteyen bu tipler,
    bir anlamda -hâşâ- Allah’a din öğretmeye kalkıyorlar. “De ki: ‘Siz dininizi
    Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları
    da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”876 Bu, vahiy dinini akıl dini haline getirmek,
    İlâhî dini beşerî din ölçülerine indirmek, yani tahrif etmektir. Bir zamanlar
    hak din olan hıristiyanlık ve yahûdiliğin başına gelenlerin aynısını İslâm için
    de yapmaya çalışıyor ılımlı İslâm anlayışını dayatan muharrref din sahipleri.
    İçinde “hak”dan bazı unsurlar taşıyan “bâtıl”, en tehlikeli bâtıldır. Bâtıl/
    küfür, kendi aslî yapısıyla İslâm’ın karşısında durmayı göze alamadığı için, hak
    maskesi takarak, hakla koalisyona girerek, sûret-i hakdan gözükerek kalleşçe,
    münâfıkça İslâm’ın karşısına geçiyor. Dine karşı din, İslâm’a karşı ılımlı
    İslâm yaklaşımıyla cahil kitleleri safına çekmeye, gerçek İslâm’ı içten yıkmaya
    çalışıyor. Bu, modern zamanlarda icat olunan yeni bir keşif değil; kâfirlerin
    çok eski, ilkel bir taktiği. Medine münâfıklarından farklı bir şey yok küfür
    cephesinde.
    873] 2/Bakara, 185
    874] 6/En’âm, 43
    875] 6/En’âm, 59
    876] 49/Hucurât, 16
    - 337 -
    Ilımlı İslâm’ı savunmak, insanı tanrı yerine koymaktır, ilâhlık taslamaktır,
    İslâm’ı yeniden şekillendirip, atmalar ve katmalarla onun içeriğini
    yönlendirmeye kalkmaktır. Tâğut denen bu azgın sapıklar, kendilerinin râzı
    olacağı bir din istiyorlar. Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu dinden onların
    râzı olmayacakları belli. “Sen onların dinine uyuncaya kadar yahûdiler de
    hıristiyanlar da senden asla râzı olmazlar. De ki: ‘Doğru yol, ancak Allah’ın
    yoludur.’ Sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâlarına/arzularına uyacak
    olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.”877 O
    yüzden, bu ılımlı İslâm denen ucûbe, egemen güçlerin, global küfrün râzı
    olacağı farklı bir dindir; adına İslâm denilse de hak din olan, Allah’ın seçtiği ve
    râzı olduğu İslâm değildir. Kur’ân-ı Kerim, bunlar hakkında bakın neler diyor?
    “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dinî kaide kılan ortakları
    mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı derhal aralarında hüküm verilirdi
    (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” 878
    “…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır.
    Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gâfil değildir.” 879
    “İslâm’a çağrılırken, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?
    Allah, zâlimler topluluğunu hidâyete/doğru yola erdirmez.” 880
    “Onların çoğu, ancak şirk/ortak koşarak Allah’a iman ederler.” 881
    Gerçek mü’minlerin vasfını ve tavrını da Kur’an şöyle belirtiyor:
    “Gerçek mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden, ondan sonra asla
    şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte
    sâdıklar (iman iddialarında doğru olanlar) ancak onlardır.” 882
    Her gün, namaz kılarken 40 defa duâ ediyor ve O’nun dosdoğru dinini tâkip
    edeceğimize dair bir anlamda Allah’a söz veriyoruz: “(Ey Allah’ım) Ancak Sana
    kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz. Bize hidâyet ver,
    dosdoğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiğin, lütufta bulunduğun kimselerin
    (peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin, sâlihlerin) yolunu; gazaba uğramış
    (yahûdilerin) ve dalâlette olan sapıkların (hıristiyanların) yolunu değil!” 883
    877] 2/Bakara, 120
    878] 42/Şûrâ, 21
    879] 2/Bakara, 85
    880] 61/Saff, 7
    881] 12/Yûsuf, 106
    882] 49/Hucurât, 15
    883] 1/Fâtiha, 5-7
    - 338 -
    Ilımlı İslâm denen bu sahte din, hakka bâtılın karıştırılması, hakla bâtılın
    koalisyonudur. İlâhî dinden bazı hususlarla emperyalist keferenin bazı
    prensiplerinin karması olan uydurma bir karışımdan, çirkin bir sentezden başka
    bir şey değildir.
    İslâm, “lâ (hayır!)” ile başlar. “Lâ ilâhe illâllah” demeyen insan müslüman
    kabul edilmez. Tarihsel ve güncel ilâh yerine konulan her türlü sahte tanrıları,
    güç odaklarını, otorite anlayışını, yani tâğutları reddetmeden müslümanlık
    olmaz.884 Ilımlı İslâm denilen şey, “lâ”sız bir İslâm anlayışıdır. Reddedecek, tavır
    alacak, savaşacak bir düşmanı olmamak; her şeyle ve gayri müslim herkesle
    diyalog içinde kardeş-kardeş, barış içinde yaşamak… Kendisine ve her şeyden
    önce dinine kast eden bunca zâlime karşı nasıl olacaksa bu!... Aslında bu çirkin
    kavramla istenen şey belli: müslümanın iğdiş edilmesi, işgalcilere karşı direnç ve
    tavır gösteremeyecek şekilde pasifize edilmesi, emperyalist zâlimlere kul ve köle
    edilmesi…
    Allah’ın yanında tek hak din olan İslâm,885 Allah tarafından tamamlanmış
    ve Peygamberimiz tarafından bize sunulmuştur. “...Bugün size dininizi kemâle
    (olgunluğa ) eriştirdim, üzerinizdeki nimeti tamamladım ve size din olarak İslâm’ı
    seçip beğendim, ondan râzı oldum...”886 İslâm, tarih boyunca Allah’ın insanlara
    gönderdiği dinin genel adıdır. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Kur’an’la tamamlanan
    ve olgunluğa ulaşan bu din, aslî kaynakları yönüyle kıyâmete kadar bozulmadan
    devam edecektir. Bu dinin Kitabı olan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması
    altındadır ve asla değişmeyecek, tahrif olmayacaktır. İnsanların din hakkındaki
    görüşleri ve değerlendirmeleri değişse bile, İslâm, Allah’ın dini olarak devam
    edecektir.
    İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına
    gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeye dayanan bir din
    olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir. “İslâm”ın terim anlamı ise: Allah
    tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve âhirette
    insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm,
    akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî
    bir kanundur. Dünya hayatını düzene koyan İlâhî sistemin özel ismidir İslâm.
    İnsanla Allah’ın arasındaki ilâhî bağdır. Mutluluğun, barışın, şeref ve izzetin
    sağlandığı yaşama biçimidir. Allah’ın insanlara, onları mutluluğa ve yüceliklere
    yükseltmek için gönderdiği İlâhî kanun ve ilkeler bütünüdür.
    884] 2/Bakara, 256
    885] 5/Mâide, 3
    886] 5/Mâide, 3
    - 339 -
    İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti,
    duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve
    aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü
    etkiden kurtarmaktır. İslâm, bütün peygamberlere gönderilen semâvî (İlâhî)
    dinin adıdır. Çünkü İlâhî vahyin kaynağı birdir ve O da Allah’tır. Allah’ın
    ‘İslâm’ adını verdiği bu İlâhî din, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile olgunluğa ulaşmış,
    bütün hükümler açısından tamamlanmış, bütün ilkeleri Peygamber tarafından
    açıklanmış bir hidâyet yoludur. Allah katında geçerli din, yalnızca İslâm’dır.887
    Bu dine inananlara ‘müslüman’ adını Allah vermiştir.888 Geçmiş peygamberler
    de müslümandı, onlara inanan insanlar da. O peygamberler de insanları yalnızca
    İslâm’a dâvet ettiler. 889
    Müslüman, kalbiyle, diliyle davranışlarıyla İslâm’a teslim olduğunu, Allah’a
    itaat ettiğini gösterir. Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.”
    Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa
    ona kul olmuş demektir. “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min
    bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
    Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”890 Allah’ı hakem kabul
    etmeyen, O’nun hükmüne râzı olmayan, O’nu her konuda tek ölçü kabul etmeyen
    kimse müslüman olabilir mi? Allah’ın dinini beğenmeyen, O’nun dininde bazı
    eksiltmeler veya artırmalar yapan, o dindeki bazı hükümleri yok sayan veya
    başka görüşlerle sentezleyen kimseden daha sapık kim olabilir?! Ilımlı İslâm
    denilen şey, işte böyle bir sapıklıktır.
    İslâm tevhid dinidir. Tevhid, “Lâ ilâhe illâllah” ifâdesiyle özetlenir. Allah’tan
    başka ilâh, yani mutlak otorite, egemenlik kaynağı, ibâdete lâyık zât yoktur;
    En çok sevilen, korkulan, umut edilen O’dur. Tevhide rağmen, hiçbir şahsın
    ve kurumun değeri yoktur. Dostluk ve düşmanlıkta ölçü, Allah ve Rasûlüdür;
    İslâm’dır. Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi meşrû kılmak, O’na karşı din
    üretmek anlamına gelir. 891
    İslâm’ın hâkim olmadığı sistemlerde, din devletsiz; devlet de dinsiz
    konumdadır. İslâm’ın istediği gibi bir din topluma ve sisteme hâkim değilse,
    devletin istediği bir din (dinin tahrif edilen şekli) ortaya çıkacaktır. Değişik
    ifadeyle, bir ülkede ya dinin devleti, ya da devletin dini vardır. Ilımlı İslâm, zâlim
    devletlerin, işgalci ve emperyalist güçlerin toplumları kendilerine kul etmek için
    prensiplerini belirledikleri kuşa benzetilmiş bir din anlayışıdır.
    887] 3/Âl-i İmrân, 19
    888] 22/Hacc, 78
    889] 2/Bakara, 128, 131-133, 135-136; 3/Âl-i İmrân, 20, 67 vd.
    890] 33/Ahzâb, 36
    891] Bak. 42/Şûrâ, 21
    - 340 -
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip
    bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
    şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket etmek, bâtıla
    karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak, tâviz ve
    uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş herhangi
    bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda pazarlık yapması,
    inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin büyüğü-küçüğü,
    temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek olanı-olmayanı olmaz.
    İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve
    onların vârisleri âlimler başta olmak üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın
    rızâsından başka beklentileri olmayan, âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir.
    Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi,
    dâvâlarını ve kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar.
    Bir müslümana Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icat
    edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların
    ücretlerini Allah verecektir.
    Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
    bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi olsa, bir
    müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylanmaz; nerede kaldı
    ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz Kur’an’dan destek ve cevaz
    bulsun!
    Ilımlı İslâm’ı savunan ve dinini yaşamak isteyen müslümanlara tek alternatif
    olarak dayatan çıkar gruplarının esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya
    satın almak ya da boğmaya çalışmaktır. “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında
    Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği
    hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden)
    yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların
    başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.”892
    Allah Teâlâ, müşriklerin arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın
    hükümlerinden bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber
    şahsında mü’minlere emretmektedir.
    “Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete erenleri
    de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar
    isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” 893
    892] 5/Mâide, 49
    893] 68/Kalem, 7-9
    - 341 -
    “Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit
    olasınız.”894
    “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen
    için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde
    seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten,
    neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O takdirde hiç şüphesiz sana hayatın ve
    ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı
    da bulamazdın.” 895
    “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/kulluk etmem…
    Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 896
    Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi
    kafalarına göre din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve
    heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli
    dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil;
    Kıyâmete kadar bütün insanlığın rûhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamak,
    dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu sebepledir ki,
    âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere hiç kimsenin Kur’an’ın
    hükümlerini değiştirme veya onları tâviz pazarlığına koyma yetkisi yoktur.
    Konuyla İlgili Birkaç Hadi s-i Şerif
    “Benden sonra birtakım emîrler (yöneticiler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben
    de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim
    onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir.
    Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 897
    “Ben, sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan içer, ondan
    içen de ebediyyen susamaz. Ve muhakkak benim yanıma birtakım kavimler
    gelecek ki, ben onları tanırım, onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onların
    arasına bir perde konur. Ben, ‘onlar bendendir’ derim. Bana: ‘Sen onların, senin
    ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra
    dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzan olsunlar’ derim.” 898
    894] 4/Nisâ, 89
    895] 17/İsrâ, 73-75
    896] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    897] Tirmizî, 121, hadis no: 2360
    898] Buhârî, Rikak 164; Müslim Fezâil 26-32
    - 342 -
    “Kitab ve Sünnet’ten başka uyulması gerekli üçüncü bir yol yoktur. Sözlerin en
    güzeli Allah’ın kelâmı ve yolların en güzeli, Muhammed’in yolu, sîrettir. Dikkat!
    (Sonradan) dinde ihdas edilmek istenen şeylerden sakının. Çünkü şer işlerden
    birisi de, ihdas edilen şeylerdir. (Dinde) icat edilen her şey bid’attir. Bid’atler
    dalâlettir.” 899
    “Karanlık gecenin (zifiri) karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan
    amellere sarılın. (Zira o fitneler zuhur ettiği zaman) Kişi mü’min olarak
    sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayacak. Veya mü’min olarak akşamlayacak,
    kâfir olarak sabahlayacak. Dinini bir dünya metâı karşılığında satacaktır.” 900
    “Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi aydınlık olan (en küçük şüpheyi barındırmayan,
    gayet açık) bir din üzerine bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden
    (başka yönlere) sapar. Sizden kim çok yaşarsa, çokça ihtilâfa şâhit olacaktır. Onun
    için Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan hulefâ-yı râşidîn’in sünnetine/yoluna
    yapışın...” 901
    “…Bu din garip olarak başladı, tekrar garipliğe dönecektir. Gariplere ne
    mutlu! O garipler ki, benden sonra, insanların sünnetimden bozdukları şeyi ıslah
    edecekler.” 902
    “İnsanlar arasında Allah’ın en çok buğzettiği üç kişi vardır. …(Bunlardan biri:)
    İslâm’a girdiği halde câhiliyye sünnetini (yol, âdet ve tatbikatlarını) arayan.” 903
    “İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki, onların içinde dini(nin gereklerini
    yerine getirme) üzerinde tahammül gösteren, avucunun içinde ateş parçası tutan
    gibidir.” 904
    “Ben bir müşrikten yardım almam!” 905 “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.” 906
    Günümüzde gerek sıcak, gerek soğuk savaş şeklinde nice coğrafyalarda tüm
    şiddetiyle sürmekte olan hak-bâtıl mücâdelesi, aslında ilk insandan başlayıp son
    insana, yani Kıyâmete kadar sürecek olan İlâhî bir kanun, Rabbânî bir cilvedir.
    Yeryüzünü ıslah edecek halife olarak yaratılan insan, çok kısa bir zaman sonra bâtıl
    savaşçısı Şeytanın hileli savaşıyla karşılaşmış ve halife olmanın, hak cephesinde
    Allah’ın askeri olarak savaşta yer almanın eğitim ve imtihanından geçmiştir.
    İnsanlık (ve İslâmlık) tarihi, peygamberlerin veya vârislerinin komutanlığındaki
    899] İbn Mâce, Mukaddime 46
    900] Müslim, İman 118, hadis no: 186
    901] İbn Mâce, Mukaddime 6; Ebû Dâvud, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 16
    902] Tirmizî, İman 13, hadis no: 2632
    903] Buhârî, Diyât 9
    904] Tirmizî, Fiten 61, hadis no: 2361; Ahmed bin Hanbel, 2/390-391
    905] S. Müslim, hadis no: 151
    906] Nesâî, Kitab: 48, bab 52
    - 343 -
    “hak”la, tâğutların komutanlığındaki “bâtıl” savaşının görüntüleri, teferruâtı
    farklı; cephe ve asılları aynı olan bu mücâdele olaylarından başka bir şey değildir.
    Bir müslüman için, bu savaşta tarafsız kalma, savaşın zorluklarından kaçarak
    sulhu isteme, barışçı ve insancıl(!) olma tercihi sözkonusu değildir. O, şeytanın
    askerleriyle, tüm hayatı boyunca savaş içinde olacaktır. Tâ ki, fitne yeryüzünden
    tümüyle kalksın ve din tümüyle Allah’ın olsun. 907
    Mü’min bu savaşta mutlaka safını seçmek zorundadır. Çünkü hakkın safında
    yer almayan, bu tavrıyla bâtılın safını seçmiş kabul edilecektir. “İman edenler,
    Allah yolunda savaşır, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın
    dostları ile (kâfirlerle) savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır.” 908
    907] 8/Enfâl, 39; 2/Bakara, 193
    908] 4/Nisâ, 76

    6. BÖLÜM
    HİDÂYET VE İSTİKAMET İÇİN
    ATILMASI GEREKEN ADIMLAR
    - 346 -
    33. HUTBE
    RASÛLULLAH BUGÜN BURADA YAŞASAYDI...
    اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍۨ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْماً عَلَى الْكَافِر۪ينَ عَس۪يراً
    وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً
    يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً
    لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُول اً
    “İşte o gün gerçek egemenlik rahmânındır ve o gün inkârcılar için çok zor bir
    gün olacaktır.
    O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: ‘Keşke
    peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!
    Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim!
    Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan
    beni saptırmış!’ İşte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır.” 909
    Tek önderimiz, rehberimiz, canımızı yoluna feda etme sözü verdiğimiz
    Rasulullah’ın yolu, izi, takip ettiği çizgi ve metod olan sünneti yerine; onun
    düşmanlarının izinden gitmekle iftihar eder oldu “Muhammed ümmetiyim”
    diyen nice insan. Göstermelik şekilde Mevlit Gecesi gibi zaman dilimlerinde
    senede birkaç gün o büyük insan anlatılır, sonra çağın Ebu Cehilleri övülüp
    durulur bir yıl boyunca. Laiklik böyle bir şey olmalı: Çok dinli, çok peygamberli,
    çok tanrılı olmak... Laik devlet ve onun güdümündeki halk, bayramları da ikiye
    ayırır oldu: Milli bayram, dinî bayram diye. 29 Ekim’de camiye bayram namazı
    kılmaya giden laik tipler yanında, Ramazan ve Kurban Bayramlarında artık
    camilerin kapısına Türk Bayrağı asılmaya başlandı. Yakında, saygı duruşunda
    bulunulmadan namaza geçilmeyecek diye cami bahçelerine heykel de
    konulursa hiç şaşırmam, sürpriz saymam. Cami kapılarında asılan bayraklar,
    Rabbimizin “hâkimiyet sadece Allah’ındır”910 demesine rağmen, câmilerde
    okunan “hâkimiyetin ulusa ait olduğu”na dair hutbeler… Câmilerin devlet
    dairesi, imamların namaz kıldırma görevlisi olarak devlet memuru olduğunun
    göstergesi… Yaşlı cami cemaatini çocuk yerine koyup çocuk bayramını
    909] 25/Furkan, 26-29
    910] 12/Yusuf, 40
    - 347 -
    kutlattırmalar… Dini devlete karıştırtmamak (eskisiyle, değiştirileniyle)
    anayasanın ve düzenin temel güvencesi olarak kabul edilirken, hani laiklik, aynı
    zamanda devletin dine karışmaması demekti? Demek ki çağdaş düzenlerin de
    helvadan putları var, istediği zaman yiyip yutmak için.
    Onlar, Ramazan’da bir aylığına ellerine alıp sonra duvara asarak terk
    ettikleri Kur’an’a davrandıkları gibi, Rasûl’e de yılda bir hafta ayırıp o haftanın
    dışındaki zamanlarda onun düşmanlarına benzeyen şekilde yaşasınlar. Diğer
    zamanlarda Kur’an ve Sünneti devre dışında tutsunlar. Onlara inat, biz kutlu
    doğum haftaları olmasa da, o haftalar gelmese veya bir hafta bitse de Peygamber’i
    gündemleştirmeye devam edeceğiz. Hayatımızın her alanına Allah’ın ve
    Rasûlünün müdâhale etmesine zemin hazırlayacağız. Her an örneklik yönüyle
    bahsedeceğimiz şahıs, Rasûl olacak. Yorumlayacağımız haberler, esas Kur’an
    ve Kur’an’ın haberleri olacak: “De ki: ‘Bu Kur’an, büyük bir haberdir. Ama siz
    ondan yüz çeviriyorsunuz.”911 Evet, bizim için, Mekke’ye ve Medine’ye sığmayan,
    6. asırlara hapsedilmemesi gereken Peygamber, kutlu doğum haftasıyla da
    sınırlandırılamaz. Öyleyse, haydi, Kur’an’ın tanıttığı Peygamber’i, Kur’an’ı da
    doğru tanımak açısından yeniden ve ısrarla gündemleştirelim:
    Rasûle itaat, onun izinden gitmek, sünnetlerine sarılmak; belirli bazı şeylerle
    sınırlı değil, tüm hayatımızla ilgilidir. Onu on dört asır öncesine ve Mekke ile
    Medine’ye mahkûm etmek, âlemlere rahmet olan şahsın evrensel ilkelerine
    ihânettir. O bugün bu şehirde de örnektir. Sünnetleriyle burada yaşamalıdır.
    O yüzden “o bu gün yaşasaydı, ne yapardı?” sorusunu kendimize sormak ve
    cevabını imanımızın, vicdanımızın ve irfanımızın sesinden alabilmek gerekir.
    Ve aldığımız cevabı sünnet olarak yaşamak… Önce biraz aykırı sorular soralım;
    soralım ki, hayatımızla Peygamber hayatı arasındaki çelişkiler sırıtsın.
    O bugün yaşasaydı, hangi köşkte yaşardı? Mercedes mi alırdı, BMV’yi mi
    tercih ederdi?
    Hangi bankanın veya bankaların kredi kartlarını kullanırdı? Banka
    işlemlerini yaparken, faiz alır veya kredi çekerken besmele de çeker miydi?
    Televizyonda hangi kanalları seyreder, hangi dizilerin tiryakisi olurdu?
    Hangi şarkıcıları dinler, hangi sanatçıları över, hangi artistleri severdi?
    Hangi takımı tutar, nasıl slogan atardı?
    Yaz tatillerinde Marmaris’i mi, yoksa Antalya’yı mı tercih ederdi?
    911] 38/Sâd, 67-68
    - 348 -
    Hangi Ergenekoncu subayın emri altında askerlik yapardı?
    Düzeni devam ettirmek için tâğutlara nasıl yardım ederdi?
    Düzenin yöneticisi olmaya, hangi basamaktan başlardı?
    Hangi partiye oy verir, hangi devlet adamlarını kendinden kabul ederdi?
    Heykellerin karşısında saygı duruşunda iken ne okur, deftere ne yazardı?
    Hangi eliyle çelenk koyar, kutlamalarda ne tür konuşmalar yapardı?
    “Biz de Atatürkçüyüz”, “Atatürk’ün izindeyiz” sözünü hangi törenlerde
    söylerdi?
    Hangi Batılı ülkeleri dost ve müttefik kabul eder, hangi yöneticileri kardeş
    kabul ederdi?
    Ümmet kavramını ne zaman ümmete unutturur, Avrupa ile ortak devlet
    olma hedefini nasıl ilan ederdi?
    Tevhid söylemlerinden hangi rüzgâra kapılarak vazgeçer, kâfirlere sınırsız
    tavizler verirken, ne tür uzlaşmalar içinde olurdu?
    Demokrasiyi mi daha harâretle savunurdu, liberal ekonomiyi mi?
    “Devletin dini olmaz, paranın imanı olmaz” sözlerini hangi kâfirleri
    memnun etmek için söylerdi?
    Yatırları veya modern türbe Anıtkabir türü yerleri kimlerle ziyaret ederdi?
    Katıldığı bayrak törenlerinde kravat mı takardı, yoksa papyon mu?
    İstiklal Marşı dinlerken hangi titizlikle hazırola nasıl geçerdi?
    Vergisini hangi vergi dairesinde öderdi?
    Çocuklarını hangi okullara gönderirdi? Düz Liselere mi, özel okullara mı?
    Hangi marka elbise giyerdi, kravatının rengi ne olurdu?
    Giydiği kot yerli mi olurdu, yabancı mı? MC Donald’daki menüsü ne olurdu?
    Coca Cola’yı mı, yoksa Pepsi’yi mi tercih ederdi?
    Hangi marka sigara içerdi, yerliyi mi Amerikan sigarasını mı tercih ederdi?
    Hangi dergâhta şeyh olur veya hangi cemaatin imkânlarından yararlanırdı?
    Hangi derneğin başkanlığını yapar, hangi grubun başına geçerdi?
    Hangi TV. programında boy gösterir, hangi kanalda mevlit okurdu?
    - 349 -
    TV.’de hangi sanatçıların hangi sanatlarını icra etmesinden sonra sahne alır,
    konuşurken hangi reklamların girmesine ses çıkarmazdı? Program başına ne
    ücret alırdı?
    Koltuk takımları alırken hangi markayı tercih ederdi? İstiklal mi, Bellona
    mı, yoksa Avrupa markalarını mı tercih ederdi?
    Evindeki televizyonunu ne zaman LCD ile değiştirirdi? Uydu anteni hangi
    marka olurdu?
    Taşıdığı cep telefonuyla günde kaç fotoğraf çekerdi?
    “Böyle soru mu olur?” “Rasûlullah bunları yapar mıydı?” diye tepki
    gösterdiğinizi sanıyorum. Onunla aramızdaki çelişkiyi daha iyi vurgulamak
    için bu soruları sorma ihtiyacı hissettim. Eğer o bunları yapmaz idi ise, biz
    O’nun ümmeti olarak, O’nu örnek alıp O’nun izinden gitmemiz gerektiği halde,
    hangi yüzle ve nasıl bunları yapabiliriz? Onun için sorulması uygun olmayan
    bu sorular bizim için nasıl sorulabiliyor?
    Peki, günümüzde yaşasaydı o yüce insan, ne yapardı? Giyimi, evi, işi, aşı,
    putlarla ve putçularla ilişkisi, İslâm düşmanlarına tavrı, yani topyekûn yaşayışı
    nasıl olurdu? Herhangi bir iş yapmaya karar verirken, “Rasûlullah olsa idi,
    bugün benim yaşadığım bu yerde yaşasaydı bu işi yapar mıydı, yaparsa nasıl
    yapardı?” diye sorsak ve kendi imanımızdan ve vicdanımızdan aldığımız cevap
    doğrultusunda yaşasak, işte o zaman sünneti yaşamış oluruz. İşte o zaman
    O’nun izinden gitmiş, O’nu örnek almış oluruz. O Rasûl, bugün yaşamış
    olsaydı, elinde ve gönlünde Kur’an mı olurdu, yoksa cep telefonu mu? Kur’an’ı
    mehcur bırakıp terk ettiği olur muydu? Politikacıları sever, bugünkü halleriyle
    onları destekler miydi? Onlarla ilişkisi nasıl olurdu? Cevabını biliriz, biliriz
    de Rasul’ün sünnetine değil, başkalarının yolunu ve izini tercih ediyorsak,
    “Peygamberin kim?” sorusunun cevabı olarak dilimizden hangi ad çıkar acaba?
    Peygamberimiz bugün yaşasaydı sigara içmezdi, televizyon seyretmezdi,
    kahvede vakit öldürmezdi, kredi kartı kullanmazdı, bunlardan daha önemlisi;
    hiçbir şekilde putlara saygı duymaz, putperestlerle uzlaşmazdı. İslâm’a düşman
    olan düzenle mücadele ederdi. Tâğutlara yardımcı olmaz, tam tersine İslâm
    dışı düzenle ve o düzeni sürdürenlerle mücadele ederdi… diyorsak o zaman bu
    doğrultuda, sünnet kavramını güncelleştirme konusunda bize çok iş düşüyor.
    Sünnet, meselâ sabah-akşam kabak yemek değildir. Sünnet, şekil yönüyle
    Peygamber’i taklit etmekten öte, onun din adına yaptıklarını günümüzün
    şartlarına uyarlamak, onun yaptıklarının gerekçe ve hikmetlerinden yola
    çıkarak Kur’an’ı günümüz hayatına geçirmeye çalışmaktır. “Bugün ve
    - 350 -
    burada”yı Muhammed’ce yaşamak, “küçük Muhammed”, “Muhammedcik”
    olmaya çalışmak, ashabla hayırda yarışmaktır. Sünnet, günlük hayatımızda
    Peygamberimiz’in yapacağından emin olduğumuz şeyleri yapmak, onun
    yapmayacağını değerlendirdiğimiz şeyleri terk etmektir. Evimiz, işyerimiz ve
    sokaklarımızdan tutun da, okullar, mahkemeler, kanunlar, devlet Peygamberin
    ilkelerine mi daha çok benziyor, yoksa O’nun düşmanı Ebû Cehil’lerin ilke ve
    uygulamalarına mı benziyor? Kimi örnek aldığımız bu sorunun cevabındadır.
    Sünnet: O’nun yolu, tavrı, davranışları ve konuşmaları demek… Bugün
    sünnet olarak bildiğimiz birkaç tane, o da şekilden ibaret şey kalmış. Namazların
    sünnetleri, yaşlı adamların sakalları, erkek çocukların küçük bir operasyonu
    ve benzer bir-iki şey. Bunların dışında Peygamber’in yaşayışını, meselâ
    sünnet olarak on tane davranışını bile sayamıyor Müslüman. Hâlbuki sünnet;
    Peygamberimiz’in din adına yaptığı her şeydir, tavsiye ettiği, uyguladığı her şey.
    Oğullarını sünnet ettirmeyenleri kınıyoruz da, ondan daha kuvvetli sünnetleri
    terk edenleri niçin kınamıyoruz? Kendimizin de kınanacak birçok yönümüz
    olduğunu kabul edelim, çünkü nice sünnetleri terk etmişiz. Esas sünnet,
    Kur’an’ın hayata geçirilmesinde nebevî modeldir. O, canlı Kur’an’dı. O’nun
    tüm hayatı sünnettir. Peygamberimiz’in putlarla ve putçularla nasıl mücadele
    ettiği, cihadları, savaşları, insanları nasıl eğittiği, toplumsal sünnetleri, nasıl
    devlete gittiği vb. bilinmeden sünnet kavramı da doğru anlaşılmaz.
    Peygamberimiz kimlerle, niçin mücadele etti? Biz de aynı kimselerle
    mücadele etmek zorundayız. Peygamber’in düşmanları sadece O’nun
    zamanıyla sınırlı değildi. Ebu Cehiller, Ebu Lehebler günümüzde belki daha
    etkin roldeler, ama onları tanıyacak ve gereğini yapacak Sünnet ehli insanlar
    aranıyor. O’nun düşmanlarını dost kabul edemeyiz. O’nun düşmanları “ben
    O’nun düşmanıyım” demeyebilir, sinsi olabilir, O’nun getirdiği vahye, Kur’an’a
    ve O’nun yaşayışına yani Sünnetine düşman olanlar, Müslümanlara bu
    konuda özgürlük hakkı vermeyenler, kim olurlarsa olsunlar bizim dostlarımız
    olamazlar.
    Peygamberimiz, Kur’an’ı hayata taşıyıp Sünnetiyle tefsir edip uygulayarak
    o günkü câhiliye hayatını tarihin çöplüğüne atmıştı. Şimdi daha feci bir
    şekilde ortada duran sosyal ve siyasal câhiliyeyi yine yeniden uzaklaştırmak
    için Kur’an ve Sünnetin hayata geçirilmesinden başka yol yoktur. Bu görev,
    hem dünya kurtuluşu ve hem de âhiret ödülü için şarttır.
    Peygamberimiz’e karşı, O’nun mirasına ve bize bıraktığı emanete karşı bu ve
    benzeri görevleri düşünüp planlamadan kuru kuruya güller ve gül edebiyatlarıyla,
    duygusal hitaplarla Peygamber’i anmak, O’nun aziz hâtırasına saygısızlık olabilir.
    - 351 -
    Hayatımız Onun yaşayışına, evlerimiz Onun evine, sokaklarımız Onun
    Medine’sinin sokaklarına, okullar Onun Suffe okuluna, devlet Onun devletine
    ne kadar benziyor? Onun, nice zahmetlerle kurduğu devleti ne yaptık?
    Onun adını destanlaştırması gereken dillerimiz ne adlar belledi? Kimleri
    putlaştırdı? Artistleri, şarkıcıları, futbolcuları, tâğutları ezbere bilen, fakat
    Peygamberin hayatını onların yaşayışı kadar bile tanımayan, Peygamberin
    izi yerine başka izler takip eden nesiller nasıl onun ümmeti olacak?! Bugün
    yine câhiliye hayatı her şeyiyle hâkim. Peygamberimiz’in hayata geçirdiği
    prensipleri bireysel, sosyal ve siyasal hayatımıza hâkim kılarsak, yaşanılan
    câhiliye asrı da mutluluk asrına dönüşecektir. İşte, sünneti gerçek anlamda o
    zaman yaşamış olacağız.
    Muhammed’siz ümmet, öndersiz vâris olunmaz. “Ilımlı İslâm” projesinin
    devamı olarak “Ilımlı Muhammed” şeklinde, küfre ve şirke müdâhale etmeyen
    bir portre sunuluyor. Suya sabuna dokunmayan, hiç kılıç kuşanmamış,
    putlarla ve putçularla hiç mücadele etmemiş, eli tesbihli, herkese gül dağıtan
    şeyh görüntüsünde, zulme ve münkere karışmayan tonton bir hacı amca gibi
    takdim ediliyor. Hayır, bin defa hayır! Bu, benim peygamberim değil. O, rahmet
    peygamberi olduğu kadar savaş peygamberiydi. O’nun dostluğu dünyalara bedel
    olduğu gibi, düşmanlığı da korkulacak bir azap idi. Onu tanıyan, başka lider
    arar mı? Onu seven başkasının arkasından gider mi? Âlemlere ve bize rahmet,
    Muhammed! Salât ve selâm O’na ve O’nu örnek alanlara olsun!
    - 352 -
    34. HUTBE
    DÜNYA ÇÖLLERINDE CENNET YOLUNU ŞAŞI RAN
    KIMSEYE KILAVUZLUK: HIDÂYET
    Âyet :
    وَالَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَاٰتٰيهُمْ تَقْوٰيهُمْ
    “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır.” 912
    انَِّ الَّذ۪ينَ امَٰنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ يَهْد۪يهِمْ رَبُّهُمْ بِا۪يمَانِهِمْۚ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْ انَْهَارُ ف۪ي
    جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
    “İman edenler ve sâlih ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları
    hidâyete erdirir, doğru yola eriştirir.” 913
    كَيْفَ يَهْدِي اللهُّٰ قَوْما كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانهِِمْ وَشَهِدُٓوا انََّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللهُّٰ لَ ا
    ﴾ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ﴿ ٦٨
    “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet ettikten, kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu, Allah nasıl hidâyet
    eder?” 914
    وَاللّٰهُ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ
    “Allah, zalimler topluluğuna hidâyet etmez.” 915
    لَيْسَ عَلَيْكَ هُدٰيهُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ
    “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 916
    Hidâyet kavramı Arapça’da; yol, yön, sîret, maksat, adak, bir şeyin benzer, misli
    ve bir adamın içinde bulunduğu hal, durum, doğru yol gibi değişik fonksiyonlu
    anlamlar taşır. Hidâyet, bu bakımdan insan hayatının tümünü kapsayan bir ölçü
    konumundadır. Genel anlamda hidâyet kavramının, bir insanın kendisine yöneldiği
    ya da yönlendirildiği, inanç ve yaşama biçimi olarak değerlendirmek mümkündür.
    912] 47/Muhammed, 17
    913] 10/Yûnus, 9
    914] 3/Al-i İmran, 86
    915] 2/Bakara, 258
    916] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199
    - 353 -
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir olmaz. Bu bakımdan
    hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık, anlamına gelen dalâlet
    kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına nispetle daha
    gerçek anlam taşır. Öyleyse insanı, tâğutlar tarafından çölleştirilmiş hayat
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak, doğru yön tayin
    edecek kılavuz nedir? Cevabı hidâyet kitabı versin: “De ki: Hidâyet/doğru yola
    kılavuzluk; ancak Allah’ın hidayetidir.”917; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
    mi?”918; “Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır.
    Allah dileseydi hepinizi hidayete iletirdi.” 919
    Hidâyet; doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma
    anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lutf ile olan
    rehberlik demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye erişinceye
    kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır.
    Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya “ihtidâ”
    veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Hâdî”, yani
    hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan,
    her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten
    zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nuruyla müşerref
    kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları
    faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını, zararlardan sakınmalarını
    ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete bazı örnekler verir: Yeni
    doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını,
    arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı
    ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir. Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta
    kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru
    yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye
    çevrildiğinde en uygun tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın
    açıklamasına göre: “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek
    kalır. “Götür” deyince, letafet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En
    917] 6/En’âm, 71
    918] 93/Duhâ, 7
    919] 16/Nahl, 9
    - 354 -
    uygunu Türkçeye de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani
    hidâyet, tek kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı
    olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı manada hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır. O
    yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fatiha suresi 5. âyetindeki
    “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasib
    et” anlamı vermişlerdir.
    Kur ’an ’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen
    kelimelerdendir. Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü “d-l-l”
    ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan,
    istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a göre
    mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara olan hidâyetinin ise
    dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şamil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl, zekâ
    ve zaruri bazı bilgiler ihsan etmesidir. Tâhâ, 50 ve A’lâ, 3 âyetlerinde bu tür
    hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”920 âyetinde olduğu
    gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    hidâyetlerini artırır.”921; “Allah, iman edenleri hidâyet etti.”922 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi buna
    hidâyet etti.”923 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece davet ve yolu
    tanıtmak suretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    920] 21/Enbiyâ, 73
    921] 47/Muhammed, 17
    922] 2/Bakara, 213
    923] 7/A’râf, 43
    - 355 -
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”924; “Her millet için hidâyet eden
    (yani, davet eden) vardır.”925gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür hidâyet
    çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”926 (Hitap özellikle Hz.
    Peygamber’edir.) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zalimler, kâfirler, fasıklar
    hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul
    edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete koymak ve
    âhirette mükâfat vermekten ibaret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise
    şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehadet
    ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu,
    Allah nasıl hidâyet eder?”927; “Allah, zalimler topluluğuna hidâyet etmez.”928;
    “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” 929
    Hâdî, cahiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip,
    varacakları yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle
    hidâyet arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih
    amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.930 Başka bir ifadeyle
    hidâyet, tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman
    ve sâlih amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih
    ameller işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru
    yola eriştirir.”931 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup, şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”932 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, surenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve sâlih amel
    işleyenlerdir. 933
    Hidâyet , Yön Bulmak ; İman , Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı
    karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu
    gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    924] 42/Şûrâ, 52
    925] 13/Ra’d, 7)
    926] 28/Kasas, 56
    927] 3/Al-i İmran, 86
    928] 2/Bakara, 258
    929] 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199
    930] 20/Tâhâ, 82
    931] 10/Yûnus, 9
    932] 47/Muhammed, 5
    933] Ömer Dumlu, Kur’ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, DİB Y., s. 63
    - 356 -
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et) diye dua ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek; hidâyette
    bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde yükselmeyi
    istemek anlamındadır. Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten ayırma demektir. Şu
    âyette buna benzer dua ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz, bizi hidâyete ulaştırdıktan
    sonra, kalplerimizi saptırma.”934 Nice âlim ve âbid vardır ki, onun kalbine
    küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış, ayağı kaymış ve dosdoğru
    yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca bir hayat önemlidir, ama
    müslümanca ölmek çok daha önemlidir. “Başka türlü değil, sadece müslüman
    olarak ölün.”935 Tabii, Müslümanca ölmek için Müslümanca yaşamak şarttır. Biz,
    her an hidâyette kalabilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına
    muhtacız. Zaten suredeki tüm cümleler istimrarı (devamlılığı) ifade etmektedir.
    Hamdler, sürekli O’na; ibâdetler, tâatler ve dualar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara sahip
    olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı
    bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda
    kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye, en ileriye taliptir.
    Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır.
    İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet yolunda mesafe
    kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya gayret etmelidir. İşte bu
    duamızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını da istiyoruz.936
    Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti. İşte,
    bu duanın nasıl yapılacağını göstermek için duaya başlanıyor: “Hidâyet
    eyle bizi doğru yola...” Bu talep ve dua, istianenin öneminin ve genişliğinin
    tatbik sahasını gösteriyor. Dua ve isteğe ne suretle başlayacağımızı, Allah’tan
    ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en değerli şeyin ne olması
    gerektiğini öğretmek için böyle dua etmemiz telkin edilmiş oluyor.
    “İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi.
    Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet edilmesi, hangi yola Allah’ın bizi
    934] 3/Al-i İmran, 8
    935] 2/Bakara, 132
    936] Bkz. 35/Fâtır, 32
    - 357 -
    iletmesini istediğimiz de “es-sırata’l-müstakıym” ifadelerinde açıklanmış oldu:
    “Dosdoğru yola. Öyle yol ki...”
    Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul edatı kullanıldı,
    denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Dua, daha genel olduğu zaman, kabul
    edilmeye daha yakın olur. Müslümanlar arasında duası kabul olunacak mutlaka
    birisi vardır. Allah, birisinin duasını kabul edince, diğerlerinin duasını geri
    çevirmez, denilmiştir. Peygamberimiz, “Allah’a, kendisiyle isyan etmediğiniz
    dillerle dua edin.” Buyurdu. Sahabe: “Ya Rasulallah, hangimizin öyle dili
    vardır?” deyince de, O: “Birbirinize dua edersiniz. Çünkü sen onun lisanı ile,
    o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemişsinizdir.” buyuruyor. Kul, sanki şöyle
    der: “Senin Rasülün ‘cemaat, birlik rahmet; ayrılık ise azaptır.”937 buyuruyor.
    Sana hamdetmek isteyince de, bütün hamdleri dile getirerek “elhamdü lillâh”
    dedim. İbâdeti dile getirdiğimde, bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyake
    na’budu - ancak Sana ibâdet ederiz-” dedim. Yardım talebinde bulununca da,
    herkesin yardım talebini söyleyerek “ve “iyyâke nesteıyn (ancak Senden yardım
    isteriz)” dedim. Şüphesiz hidâyeti istediğimde, onu herkes için isteyerek “ihdina
    -bize hidâyet ver-” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri kullanılan bu ifade tarzında,
    müslümanların cemaat halinde olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu
    halde bir şeye karar verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm
    olur. Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları da
    yeryüzünde halifeler kılmıştır. 938
    “İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu bildiğimizi
    de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasulüne: “Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin.
    Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”939 buyurarak, hidâyeti Rasülünün bile
    veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara
    yol gösterirler. “Muhakkak sen, sırat-ı müstakıyme yol göstermektesin.”940
    Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında
    yürüyoruz. Rabbimiz, bu yolda bizlere ilerlemeyi nasip eylesin. Öyleyse haydi
    Vahiyle, Kur’an ile hidâyet bulmaya...
    Yol açıklığı ver ya Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme. Bizi
    kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et; yoldan
    sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
    937] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
    938] 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
    939] 28/Kasas, 56
    940] 42/Şûrâ, 52
    - 358 -
    35. HUTBE
    SI RÂT-I MÜSTAKIYM, DOSDOĞRU YOL VE YOLCU
    Âyet :
    قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ
    “Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur’ de!”941
    وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّب۪يلِ وَمِنْهَا جَٓائِرٌۜ وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟
    Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi
    hepinizi doğru yola iletirdi. 942
    وَهَدَيْنَاهُ النجَّْدَيْنِۚ
    “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?”943
    وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا
    “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.”944
    اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ
    “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” 945
    Sırât-ı müstakıym: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Dosdoğru yol; İki
    nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına
    en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır sırât-ı
    müstakıym.
    “İstikamet”in esas anlamı, doğru olmaktır. Ancak, bu istikamet için esas
    olan doğruluk, herkesin kendi anlayışına bağlı olan göreceli doğruluk değil;
    iman, ahlâk, vicdan ve akl-ı selime muvâfık olan dosdoğru olmaktır. Zira bu
    seviyeye erişmemiş bir doğruluk anlayışı, sadece sözde ve lâfta kalır, davranış
    ve yaşayış haline gelemez.
    941] 2/Bakara, 120
    942] 16/Nahl, 9
    943] 90/Beled, 10
    944] 21/Enbiyâ, 73
    945] 17/İsrâ, 9
    - 359 -
    Sırât-ı Müstakıym: İslâm kültüründe ilmin gâyesi tevhid; amel ve ibâdetin
    zirvesi, istikamettir. İstikamete erişenlerin yoluna da sırât-ı müstakıym
    denir. Sözlüklerde sırât, yol, müstakıym de doğru diye belirtilmiştir, ama
    bu “doğru”yu, düz bir hat olarak düşünemeyiz. Zaten, yuvarlak bir dünya
    üzerinde böylesine müstakıym bir doğru çizmek de mümkün değildir. O halde,
    istikametin türediği kök olan “kavm” veya “kıvam” kelimelerinin, “ayağa kalkıp
    durmak” mânâsından hareketle “müstakıym”e; “aşağıdan yukarıya yükselen
    doğru”dur, diyebiliriz. Bu durumda sırât-ı müstakıyme de; “dünya durağından
    mânen yükselerek Allah’a ulaşan en doğru ve en kısa yol” mânâsını vermek
    mümkün olur. Bu anlamda bizi yücelere doğru yükseltmek için Allah’ın gökten
    uzattığı ipi olan hablullaha/Kur’an’a sımsıkı yapışmak946 istikamet için, sırât-ı
    müstakıym için temel şarttır.
    Bu esaslara sımsıkı sarılıp istikamet etme gayreti içinde olanlar, Kur’ân-ı
    Kerim’de bakın nasıl müjdeleniyorlar: “Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra
    istikamet sahibi olarak dosdoğru yaşayanlara, hiçbir korku yoktur. Onlar
    mahzun da olmayacaklardır.”947 Bu âyette sırât-ı müstakıym; Cenâb-ı Hakk’ın
    nimete erdirdiği kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yolu
    olarak târif ediliyor. Acaba, böylesine yüceltilen İnsanlar kimlerdir? Bu sorunun
    cevabını da yine Cenâb-ı Hak’tan öğreniyoruz: “Allah’a ve Rasûl’e itaat edenler;
    Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle
    beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” 948
    Hidâyet , Yön Bulmak ; İman , Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle karşı
    karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak yolu
    gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Yol ve Yolcu
    İnsan, her adım başında bu yoldan (sırât-ı müstakıym) sapabilir. Bu
    bakımdan, bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son
    anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken, son
    946] 3/Âl-i İmrân, 103
    947] 46/Ahkaf, 13
    948] 4/Nisâ, 69; Hayri Bilecik, Mefhumlardan Tefekküre, Hülbe Y., s. 99 vd.
    - 360 -
    anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler, örneğin Hz.
    Yusuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihlere kat.”949 diye duâ etmiştir.
    İşte, ömür boyu Allah’ın yolunda kalabilmek ve özellikle bu yol üzerindeyken
    can verebilmek için her an Allah’a duâ etmek gerekir: “Rabbimiz, hidâyete
    ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğriltme ve katından bize rahmet bağışla.”950
    diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimizi dinin üzerinde
    sâbit kıl!”951 diye, hem dille, hem davranışlarla niyaz etmek gerekir. İşte, dünya
    hayatında “sırât-ı müstakıym” üzerinde olan İnsanlar, ‘kıldan ince, kılıçtan
    keskince’ yolu geçen İnsanlar, âhirette de cehennemin üzerindeki “sırât”tan
    geçip, cennete ulaşacaklardır. Dünya hayatında, Allah’ın yolu dışındaki
    yollarda yürüyenler; âhirette cehenneme uzanan yola girip, ateşin içinde
    yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri, onların eşlerini ve Allah’ın dışında
    taptıklarını. Götürün onları cehennemin yolunu (sırâtına).” 952
    Çok değişik yollar vardır; kısa, uzun, dar, geniş, eğri, dolambaç, düz, yolcusuna
    sıkıntı veren, rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren, hedeften uzaklaştıran...
    Fakat bütün bu yollardan hedefe gitmeye en uygun olanı hiç itirazsız düz (kısa),
    geniş, rahat ve amaçlanan hedefe götürme özelliklerine sahip olanıdır. Fâtiha’nın
    bu âyetinde kul, Allah’tan bir istekte bulunur; bir yolcu olarak kendisine dosdoğru
    yolu göstermesini, böyle bir yola ulaştırmasını ister. Kulun isteği sadece doğru
    olan herhangi bir yol değildir. Kul, dosdoğru bir yol ister. Yolculuktan amaç, bir
    yere gitmek değil midir? O halde, kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk
    olmasını ister? Kim varacağı yere gitmeyen veya çıkmaz sokaklar gibi devamı
    bulunmayan bir yolda yolculuk yapmak ister? Kulun isteğindeki titizliğinin
    nedeni işte budur. İstenilen yol dosdoğru olan yoldur. Âyetteki ‘yol’dan ne kast
    edildiğine gelince:
    Bazı hadislerde insan bir yolcuya, dünya ise yolculuk sırasında bir süre
    dinlenmek için oturulan hana/otele benzetilir. Bu hanın biri giriş, diğeri çıkış
    için iki kapısı vardır. Dünya hayatı, sonu ebedî geleceğe, yani âhirete çıkan bir
    yoldan ibârettir. “Sizden her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik”953; “De ki,
    şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen, tevhid ehli
    İbrâhim’in dinine iletti. O, şirk/ortak koşanlardan değildi.”954 Bu ve diğer bazı
    âyetlerden de anlaşılıyor ki, “yol”dan maksat din, yani inanç ve hayat tarzının
    dayandığı esaslar ile bu esasların oluşturduğu yaşam şeklinin kendisidir. Bu
    949] 12/Yûsuf, 101
    950] 3/Âl-i İmran, 8
    951] Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
    952] 37/Saffât, 22-23; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 129-130
    953] 5/Mâide, 48
    954] 6/En’âm, 161
    - 361 -
    durumda dosdoğru yola iletilme isteğinden, “Beni dinlerin inanç ve hayat
    tarzlarının en doğrusuna, doğruluğu konusunda hiçbir şüphe taşımayanına
    sahip ve mensup kıl!” anlamı kastedildiği anlaşılır. Sırât-ı müstakıym;
    İslâm, Kur’an ve Rasûlullah’ın yolu ve bunların dayanağı Allah’ın bildirdiği
    vahiydir. Fâtiha sûresinin söz konusu âyetinden, kulun Allah’tan, kendisini
    Allah tarafından tayin olunan bir hayat tarzına iletmesini istediği anlaşılır.
    Bu isteğinde ve ısrarında da haklıdır. Çünkü insanlık tarihi, insanın bireysel
    ve toplumsal hayatını kuşatan sistem arayışlarıyla doludur. Filozoflar, bilim
    adamları ve düşünürler... tarafından oluşturulan sistemlerin tamamı İnsanlığı
    huzur ve saâdete kavuşturacağı iddiasıyla ortaya çıkmış; uygulama imkânına
    kavuşanlarsa hep zulme ve sömürüye neden olmuş, arkalarında perişan İnsanlar
    veya darmadağın toplumlar bırakarak tarihin sayfalarına gömülmüştür. Bu
    nedenle, insanın bireysel ve toplumsal hayatın şeklini ve yönünü tayin edecek
    esaslar belirleme gayretinin Kur’ân-ı Kerim tarafından dayanaksız bir çaba
    olarak nitelendirilmesi955 oldukça anlamlıdır. Böylesi bir gayretin çözümsüz
    olduğunun belirtilmesi de oldukça gerçekçidir. Çünkü bu konu insanın ilmini,
    güç ve yeteneklerini aşar. Bu iş, âlemlerin rabbi Allah’a ait olup insanların bireysel
    ve toplumsal hayatlarında gerçek huzur ve saâdeti sağlayacak bir sistemin sahibi
    ancak O’dur. “De ki: Yol gösterme ancak Allah’ın yol göstermesidir.”956; “Asıl doğru
    yol, Allah’ın yoludur’ de!”957; “Yolu doğrultmak Allah’a aittir.” 958
    Dosdoğru yolun, dosdoğru inancın ve hayat tarzının ne olduğu Kur’an’da
    bildirilip gösterilmiştir: “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?”959;
    “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.”960;
    “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” 961
    İbn Mes’ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: “Hz. Peygamber
    bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur’ dedi. Daha sonra bu
    çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek: ‘Bunlar ise diğer yollardır. Her
    biri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır’ buyurdu. Arkasından
    da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, Benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun!
    Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O’nun yolundan saptırmasın.
    (Azâbından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.” 962
    955] 68/Kalem, 36-41; 53/Necm, 28
    956] 6/En’âm, 71
    957] 2/Bakara, 120
    958] 16/Nahl, 9
    959] 90/Beled, 10
    960] 21/Enbiyâ, 73
    961] 17/İsrâ, 9
    962] 6/En’âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
    - 362 -
    Acaba insan, asıl gayesi olan, kurtuluş yolu olan cennet yoluna mı gider, yoksa
    bu güzelim yoldan saparak (dalâlet), isyan çölleri içinde bocalar durur mu?
    İşte, bu sorunun cevabı olarak hâdî olan Allah, hidâyet kitabı olarak Kur’an’ı
    göndermiş, insanların çölleştirdikleri yollardaki karanlıkları aydınlatmış,
    onlara yol göstermiştir.
    Müslümanlar için gerçek gaye; Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bu, dünya
    ve âhiret mutluluğu demektir. Hedefe en kısa ve sağlam yoldan kavuşmak ise,
    bütün müslümanların ortak arzusudur. Genel anlamda insanı, özel manada
    da müslümanı, İlâhî hoşnutluğa ve gerçek mutluluğa aday kılan Allah, hidâyet
    etmiş, peygamberi aracılığı ile kendisine giden doğru ve en kısa yolu tanıtmıştır.
    Bu yol, hiç şüphesiz ki doğru yoldur (sırât-ı müstakîm). Allah, bu yolu İlâhî
    rızâya ve mutluluğa kavuşmak için vesile kıldığını ve ona uyulmak gerektiğini
    çeşitli âyetlerle açıklamıştır. Bunlardan biri: “İşte Benim doğru yolum bu, ona
    uyun! Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın. (Azâbından)
    korkarsınız diye (Allah) söze böyle tavsiye etti.” 963
    Dünyada İslâmî devlete, âhirette tükenmeyen Cennete çıkan bu sırât-ı
    müstakîmi Rabbimiz’den istiyoruz. Gazaba uğrayanlarla sapıkların yolunu
    istemiyoruz. Yâ Rabbi, diye milyonlarca kere dua ediyor, âmin diyoruz. “Bize
    hidâyet ver; dosdoğru yola bizi yönlendir.” Mekke’ye, Kudüs’e gidecek olursanız,
    önce araştırırsınız: Hangi şirket, hangi yoldan, kaç liraya, kaç günde getirip
    götürür diye bilgi ve broşür edinirsiniz. Allah (c.c.) da şöyle demiş oluyor:
    Siz şimdi doğru yolu; dünyada devlete, âhirette Cennete götürecek sırât-ı
    müstakîmi mi istiyorsunuz? Buyurun: “Elif Lâm Mîm. İşte bu Kitap, O’nda hiç
    şüphe yoktur. Müttakîler için hidâyettir, doğru yolu gösterendir.” 964
    Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
    “Bu dünyada bir garip gibi yaşa; yolcu gibi ol!”965 Dünya iki kapılı bir han/
    otel; insan da yolcu. Hidâyet ve dalâlet adlı iki yol var; birinin son durağı cennet,
    diğerinin de ateş. Yolcuyu yoldan, yolu yolculuktan, yolculuğu menzilden ayrı
    değerlendirmek yanlıştır. Yolu bilmeyenlerin, yoldan çıkmış ve bâtıl/yanlış
    yolda olanların hak yolun yolcusunu anlamaları çok zordur. Yol hikâyesi
    okumak, kişiyi yolcu yapmaya yetmez. Yolcuyu anlamanın en kesin ve kestirme
    yolunun yola çıkmak ve yolcu olmaktan geçtiğini bilmeyenler, “dosdoğru yol”u
    ve “o yolun yolcuları”nı anlayamaz. Sırât-ı müstakıym adlı o yol, insanlık
    963] 5/En’âm, 153
    964] 2/Bakara, 1-2
    965] Buhârî, Rikak 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 25; İbni Mâce, Zühd 3
    - 363 -
    tarihiyle yaşıttır ve dünyanın sonuna kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları
    bitmeyecektir. Ömür biter, yol bitmez; ama her yol cennete gitmez.
    Kutlu yolun sâdık yolcuları, yolunu kesmek isteyen eşkiyâlara karşı yol
    silâhlarını yanlarından ayırmazlar; onlar, tüm şartlarda yürüyen kervanın
    yolcularıdır. Onlar bilirler ki, yolcu yolunda gerek. Neticeye ulaşmak isteyen
    bir yolcunun, tüm dikkatini diğer yolculara veya yoldan çıkanlara değil; yola
    vermesi gerektiğinin şuurundadır güzel yolcu.
    Yolculuk yapmak yerine, yola yatan, bir engele takılıp düştüyse kalkmak için
    çabalamayan, yolun kendi bulunduğu şeridinin dışındaki şeritlerden gidenlere
    çelme takıp tekme atan, yoluna devam etmeyi bırakıp yol, yolcu ve menzil
    üzerine nutuk atanlar, doğru yolun dosdoğru yolcuları olma vasfını kaybetme
    riskleri büyük olan, yoldan çıkmaya aday kimselerdir. Çıktığı yolda kurallara
    uygun şekilde yarışan, yol arkadaşlarıyla yardımlaşabilen, yola gelmeyen
    insanlara acıyıp yolun genişliğini ve güzelliğini onlara da göstermeye çalışarak
    yolculuğunu bitiş noktasına kadar sürdüren insan, yolun sonunda ödül almaya
    hak kazanacaktır.
    “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
    Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.” 966
    “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak;
    Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.” 967
    Dönülmez ufkun akşamlarına gelmeden ve yol yakınken, dosdoğru yolun
    doğru yolcusu olarak yola düşmek, yola koyulmak yakışacaktır âhiret yolcusuna.
    Yolda yorulmak normaldir, hatta yalpalayıp sendelemek de. Ama düşe kalka da
    olsa yola devam gerek; yola yatıp yolu kapamak, diğer yolculara da ihânettir.
    Yolu tıkamaktansa yoldan çıkıp başkalarına yol açmak, menziline ulaşmak
    isteyenlere yol vermek, hiç değilse diğer yolcuların, o yola baş koyanların
    bedduâsından kurtulmak demektir.
    Başkalarını yola getirmek için, yola çağıranın öncü ve yolcu olması, yola
    düşmesi şarttır. Yol göstermek için, yolu, yoldaki engelleri bilmek ve yol
    haritasına sahip olmak da gerekecektir. Doğru yolu bulmak ve yoldan çıkmamak
    için, rehbere ve yoldaki işaretlere uymanın olmazsa olmaz önemde olduğu
    unutulmamalıdır. Dünya gurbetinde yol alan kişinin ana vatanı ve baba ocağı
    cennete ulaşmaması için, kırk harâmîler yol başlarını tutmuş, yolları kesmiş
    966] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
    967] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile
    - 364 -
    olsa da, yolsuzluk içinde yollanıp yolunu bulanlar, yolu şaşırtmaya çalışsa da,
    yolcunun azığında takvâ var ise çıkış yolu ihsân edecek, sırât-ı müstakıyme
    hidâyet edecektir yolun sahibi.
    Tüm yolsuzlukların ve yoldan çıkmanın sebebi, hak yoldan sapmaktır.
    Her şeyin yolu yordamı olur da sonucu cennete çıkacak güzel yolun düzeni,
    işaretleri ve kuralları olmaz mı? Asgarî ve âzamî hız belirtilmez mi? Çok
    yavaş gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli olmayan
    yolcunun kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu İnsanların
    da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü gibi uzun
    ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının aynı yolun
    gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı yolcu.
    Kalabalık yolda arabamıza yolcu çağırmaktır tebliğ. “Kalabalık yol” dedim. O
    kadar çok araba var ki yolda… Kimi süslü-püslü, nefse hoş gelecek görüntülerle
    döşenmiş, kimi modern mi modern. Bazı arabalar süratiyle, bazıları kalabalık
    yolcularıyla aday yolcuları cezbediyor. Arabanın nereye gittiği, çoğu yolcunun
    umurunda bile değil, kimi arabaların zikzak çizmesi, bir km. ileri, 2 km. geri
    gitmesi de.
    Arabalarına çeşitli yöntemlerle çağıranlar da çok. Otogarlardaki çığırtkanlar
    gibi bazıları. Yaka-paça zorla kendi arabalarına bindirecekler neredeyse yolcu
    adaylarını. Yarı yolda indirecek mi, kazaya kurban mı edecek, şoför ehliyetsiz
    mi, hepsinden önemlisi araba hangi istikamete gidiyor, belli değil.
    Bazıları da yolun kapalı olduğunu, nice insanın yoldan geri döndüğünden
    yola çıkarak tahminle karışık değerlendiriyor. Aslında kapalı olan, yoldan
    kaçmaya çalışanın alıcıları. Yol almak isteyene yol açık, bahaneyi bırak sen de
    yola çık.
    Üzerinde Washington, ya da İsrail yazdığı halde “bu araba Mekke’ye gider”
    diyen çığırtkanlar mı ararsınız, soyguncu şeytanla işbirliğinden sâbıkalı
    şoförler mi, hepsi mevcut.
    Bütün bunlar ve benzerleri sizi korkutmasın. Siz de arabanızı hazırlayın;
    daha doğrusu Nuh’un gemisinin servis otosu için yolcu çağırmaya çalışın.
    Aman ha unutmayın; ilk işiniz çok yolcu almaktan önce, tertemiz arabaya
    leke sıçrat(tır)mamak. Sürat yapılmayacak yerdeki sürat, yoldakilerin üzerine
    çamur sıçratabilir mümkün ki. Az önce çamura boyadığımız kişiyi hangi yüzle
    arabanıza çağırabilirsiniz ki?! Yoldaki İnsanların niceleri yolcu olduğunun
    farkında bile değil; istikametlerinin farkında olmadıkları gibi. Sanki kör ebe
    oyunu oynuyor; önüne kim geçtiyse onu şoför olarak seçebiliyor. Körlere
    - 365 -
    kılavuzluk çok zor değildir, ama kör olduğunun farkında olmayan bakarkörlere,
    sarhoşlara rehberlik ve onları gitmeleri gereken yere yönlendirmek zorun da
    zorudur.
    Yolda kalmışları, yoldan çıkanları, yanlış araba ve kötü şoför seçenleri iknâ
    etmek kolay olmasa gerek. Başka şoför ve arabalarla uğraşıp boşa vakit geçirme.
    Ezanı oku, ezandaki tevhidî dâvetle kurtuluş gemisine çağır İnsanları. “Kurtuluş
    gemisi” dedim; bu, senin-benim derneğimiz, vakfımız, radyomuz, dergimiz,
    partimiz, tarikatimiz, cemaatimiz… değil. Belki o hüsn-i zanla biniyoruz o
    arabalara ve sırât-ı müstakıym yolcusu olduğumuz konusunda hiç şüphemiz
    yok; olsun! Yolcuları veya yolcu olmadığını sanan yolcu adaylarını başka bir
    beşerî tabelaya / çalışmaya değil; Allah’a dâvet etmeliyiz, sadece Allah’a, O’nun
    yoluna (İslâm’a), O’nun kitabına; O’nun peygamberinin yaptığı gibi.
    “Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. (Başka) yollara uymayın.
    Zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız ve takvâlı
    olmanız için Allah size bunları emretti.” 968
    “Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin. Dosdoğru yol budur.”969
    “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar
    aydınlık bir yol (basîret) iüzerindeyiz (kör bir saplantı içinde değiliz). Allah’ı
    (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben şirk koşanlardan değilim.” 970
    Dünya hayatının nazenin yolcuları! Sizler için açılmış nice yollar var.
    Fakat, bu yolların sadece birinden gitmeniz istenmiş sizden. Dünya hayatı
    bir labirent gibi... Çıkış yolu bir tane... Aramak, bulmak lâzım. Bunun için de
    labirenti kuşbakışı görebilecek yerde durmak gerek. Deneme yanılma yoluyla
    da belki çıkış yolu bulunabilir. Fakat süreli bir arama içinde buna vakit yok.
    Öyleyse “yolcu yolunda gerek” uyarısına kulak verip, bizim için açılmış doğru
    yolda, yola devam etmeliyiz. Gereksiz meşguliyetlerle yerimizde saymak ciddi
    bir zaaf. Yolculuğumuzda tahribat oluşturacak tavırlara göz yummak da bir
    fâcia. Gideceğimiz yolun tahrip olması bizim yürüyüşümüzü zorlaştıracaktır.
    Hele yol kesicilerin güçlenmesine izin vermek yolculuğu sekteye uğratacaktır.
    Onlarca yolsuzluğun yaşandığı dünyada, ana yola (sırât-ı müstakıyme) açılacak
    zeminler oluşturmalıyız. Şairin dediği gerçeği haykırmalıyız. “Yol onun, varlık
    onun; gerisi hep angarya/ yüzüstü çok süründün ayağa kalk ......”
    968] 6/En’âm, 153
    969] 36/Yâsin, 61
    970] 12/Yusuf, 108
    - 366 -
    Yol açmak... Ulaşılamayan nice köylere, nice insanlara, nice cevherlere...
    Önder olmak, öncü olmak. Bize dosdoğru yolu açanın da bizden istediği bu
    değil mi? İyi bir işte “çığır” açanların, arkasından gelenler kadar sevap kazandığı
    müjdesini alıyoruz; tabii bunun tersi de mümkün.
    Elbette merkeze ulaştıracak yolları açmak her zaman kolay olmuyor. Bazen
    kazma kullanmak yeterli iken, bazen de buldozer ya da dinamit kullanmak
    gerekebiliyor. Hiçbir yol açma görevlisi, karşılaştığı dağ gibi engellere gelince
    “buraya kadar!” dememiştir, deme hakkı yoktur. Çözüm bulmuş, meydan
    okumuş: “Dağlar seni delik delik delerim, kalbur alır toprağını elerim” demiş,
    tünel açmış, köprü kurmuş; şehirleri kasabalara, kasabaları köylere bağlamış,
    İnsanı İnsana kavuşturmuştur.
    Bütün bu işleri beceren dünya hayatının nazenin yolcuları! Hemcinslerinizi
    yoldan çıkarmaya çalışan, Yaradan’a götüren yolu tahrip eden yolsuzlara karşı
    kullanacak kazmanız, buldozeriniz, dinamitiniz yok mu? “Yolcu yolunda
    gerek”, eğleşmek size göre değil.
    Yol açanların aynı zamanda yolculuğu kolaylaştıracak yürüyüş tarzı
    geliştirmeleri gerekir. Zira sırat-ı müstakıym adlı ana yolun sahibi o yolun
    yolcularına yolu kolaylaştırmıştır. Seçtiği yol önderi de “kolaylaştırın,
    zorlaştırmayın” uyarısında bulunmuştur.
    Açtığınız yollarda yürüyen yolculara, kendilerinin de yol açma
    sorumluluğunun olduğunu; en azından açamıyorlarsa da, yolda yatıp eğleşerek
    arkadan gelenleri oyalamamaları gerektiğini hatırlatın. Çoğu idealist yolcular
    realist yolculara takılıp hızlarını yavaşlatmışlardır. Bu durumda yola devam
    ederken yoldaşımızı da doğru seçmemiz gerekliliği ortaya çıkıyor.
    Yola çıkarken yalnız kalma tehlikesini de göze almalıyız. Eğer çevremiz,
    korkaklar, tembeller ve zoru göze alamayanlardan müteşekkil ise bu tehlike ile
    her zaman karşı karşıyayız. Ama yola sebatla devam edersek, A mıntıkasında
    olmasa da, B mıntıkasında kendimize göre yoldaş bulma ümidi vardır. Zira,
    dosdoğru yolun sahibi bizzat kendisinin yoldaşımız olacağını vaad ediyor.
    Her şeye rağmen yoldaşınızı çok iyi seçmek zorundasınız. Duygusallığa,
    zaafa yer yok bu yolculukta. Yolcu ve yoldaş yolunda gerek.
    Bugün yolunda gitmiyorsa işler, yolsuzlukla uğraşanlar ve bunların
    yolsuzluğuna göz yumanlardadır suç. Küçük bir tahribatın onarılmaması
    gayya çukurlarının oluşmasına sebebiyet verecektir. Yoldan sorumlu
    sorumsuzların ihmali nasıl kazalara sebebiyet veriyorsa, ana yolun sahibine
    - 367 -
    yapılan haksızlıklara göz yumanların âkıbeti nasıl olacak?! Sırât-ı müstakıym
    adlı doğru yol da bir tanedir, sahibi de. Kimse ortak olmaya çalışmasın. Bu
    yolsuzluğu savunacak avukatlara da söz yok orada. Yoldaşlık ana yolun
    sahibine göre değilse bu yoldaşlık külfet. Yolun sonunda hesaptan kurtulmak
    için yoldaşını bile feda eder yolcu. Fakat nihai sonda yoldaş yoldaşa hiç bir
    şey yapamaz. Ve o gün geldiğinde... Ana yolun sahibinin diğer yolları ortadan
    kaldırdığı, yolcuları tek bir merkezde topladığı gün, o gün geldiğinde... eğleşen
    İnsanlar yarışı kaybettiklerini anlayacaklar; kazanmak için yeni arayışlar içine
    girecekler, ama... artık o engele ne kazma, ne buldozer, ne dinamit...
    Yolcu yolunda gerek ...
    Dosdoğru yolun sahibine doğru giderken her birimiz dönüşü olmayan bir
    yola giriyoruz. Dünya yollarına benzemiyor. Bütün yollar Roma’ya çıkmıyor.
    Bütün yolcularda Roma’ya gitmiyor.
    Ey doğru yolun doğru yolcuları! Gerek yaya, gerek koşarak, gerek bineklerle
    yola devam edin, ama sakın ha yolda çakılıp kalmayın, yolda yatıp eğleşmeyin.
    Parsanın payı sadece size ait. Haydi koşun... Yolcu yolunda gerek. Ne kadar yol
    koştunuz, ne de çabuk yoruldunuz? Daha gidilecek çok yol var. Haydi yola!
    Yolda giderken yürüyüşünüze de dikkat edin. Anayolun sahibi öyle istiyor.
    Yolsuz yolcular gibi mağrurluk, zâlimlik, ayağınıza takılanı ezmek yok bu
    yürüyüşte. Başı havada gitmek de yok. Yolda kalmışa iyilik yapacaksın, yolcuya
    hakkını vereceksin, sağına soluna bakıp senden önceki yolcuların bıraktıklarına
    bakıp tefekkür edeceksin. Ve anayolun sahibini her handa zikredeceksin. Zira
    güzel yolculuğun referansı bu.
    Yol ağzında, yol ayrımındayız; bitmek bilmeyen dünyevî işleri yoluna koyma
    uğraşıları, bizi ana yolumuzdan etmemeli, burada misafir ve yolcu olduğumuzu
    unutmamalıyız. Yoldan kalmamalı, yolumuza/hedefimize bakmalıyız ki,
    yolumuzu gözleyenlerin gözleri yolda kalmasın.
    Yol açıklığı ver yâ Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme. Bizi
    kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et; yoldan
    sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
    - 368 -
    36. HUTBE
    ÂHIRET BILINCI
    Âyet :
    انَِّ هٰذَا الْقُرْانَٰ يَهْد۪ي للِتَّ۪ي هِيَ اقَْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الذَّ۪ينَ يَعْمَلوُنَ الصَّالحَِاتِ انََّ لَهُمْ اجَْراً
    كَب۪يراًۙ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak. O
    vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz ha!
    İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti
    içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.”971
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa,
    işte bunların çalışmaları makbuldür.” 972
    “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka nimetlerden
    sorulacaksınız.”973
    Âhiret, Kur’an-ı Kerim’de 110 yerde geçer. Kur’an’da son gün anlamında
    yevmü’l-âhir şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı olarak veya yalın halde geçer.
    Yalın halde el-âhire şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması,
    yani “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı demek
    olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı gibi âhiret
    kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet vardır.
    Kur’an-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akidesi
    işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de Medenî surelerde sık sık
    tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk
    duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi
    kısaltarak mü’minin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere
    yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle
    insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını
    tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır. Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı
    971] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    972] 17/İsrâ, 19
    973] 102/Tekâsür, 8
    - 369 -
    bir “oyun ve eğlence” bir “süs ve övünüş”tür; “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır.
    Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret
    hayatıdır. Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.974 Her
    ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de, imanlı
    gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. O yüzden birçok
    âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki
    “lika (likaullah, likau’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir.
    Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün ebedî
    yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken, bu gerçek vatanın, baba
    yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
    Kur’an-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye gidiyorum?”
    sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya
    mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında, kendisine ve içinde yaşadığı
    tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse,
    sözkonusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek
    öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a imanla
    âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun
    ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir.
    Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki
    devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiat içindeki en mükemmel
    yaratık haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki
    özellik ortaya çıkarak kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın,
    iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden korkması
    veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların ölümden ürkmesi
    de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir
    âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında, fıtratında
    bulunan bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi, kişinin fıtratındaki
    ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir.
    Âhiret âlemine iman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a imandan hemen sonra
    zikr edilmektedir. Yani Allah’a iman ile âhirete iman birbirine bağlı olarak
    ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç. Çünkü yapılan her amel, her
    iyilik, işlenen her suç, çiğnenen her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı
    ancak o adil mahkemede hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız
    bırakılmayacaktır. “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek;
    kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.” 975
    974] bkz. 29/Ankebut, 64; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
    975] 99/Zilzâl, 7-8
    - 370 -
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği bir
    başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, O’nun izni olmadan
    hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün hesaplar
    neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir:
    “Bir de öyle bir azâb gününden sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette)
    hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul
    edilmez. Azaptan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere
    yardım da yapılmaz.” 976
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mesuliyet ferdîdir, hesaplar şahsidir. Herkes
    kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz. Hiç
    kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler.
    Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı hâkim
    kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu himaye
    edecek ancak sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından
    kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin hayatında büyük
    bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
    âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında bunun dışında
    hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında başkasını ortak eden (yani,
    Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları takdir etsin diye kulluk yapan)
    âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan
    başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan başkası
    için kulluk yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere
    yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir.
    Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin
    olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu
    inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır. Mü’min,
    âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul eder ve çalışmasını
    da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları için, hayatı sadece bu
    dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar,
    âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka
    yardımcıları yoktur onların.
    976] 2/Bakara, 48
    - 371 -
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete
    inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve âhirete
    inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa olsun,
    onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en
    ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği budur. 977
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden
    başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı düşünür;
    dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat âhiret gününe inanan
    kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı
    âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş
    götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya çalışır.
    Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası ne kadar olursa olsun ondan
    kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik çalışmalarda bulunarak, geçici dünya
    menfaatinin para, servet, mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına
    aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi
    faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini,
    yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını yakinen
    bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği,
    insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet gününde
    ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği,
    bir kısım insanların (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e; bir kısım
    insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakînen bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak. O vakit
    yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz ha! İşte
    o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti
    içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.” 978
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa,
    işte bunların çalışmaları makbuldür.” 979
    977] Bkz. 58/Mücâdele, 22
    978] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    979] 17/İsrâ, 19
    - 372 -
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete İnanman ın Faydalar ı
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir. Allah,
    gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı ve bâtılı açıklamıştır.
    İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı seçerse cennete girecektir, yok bâtıl bir
    din seçerse cehenneme girecektir. “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını
    denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur.”980
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka sorulacaktır:
    “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka nimetlerden sorulacaksınız.”981
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zulümlerin hesabı
    âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine dikkat
    eder. Çünkü bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür, âhirette hesap verecektir. Bu
    yüzden kendisi ve insanlık için iyi amellerde bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır. İnsan da her
    canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten sonra dirileceği inancı büyük
    bir nimettir.
    Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman gelir.
    İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak bu iman ile
    mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği sureler Mekkî
    surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir ya da putçu
    her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden
    temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine bir yaşam biçimi
    edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan
    sonra gelecek ebedî âhiret hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın
    oyunlarına karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını
    savunup zalimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat
    gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her
    tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle
    almak isterler. Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine
    insan, akidesi için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda
    etse, bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah’tan beklemek
    zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat
    980] 67/Mülk, 2
    981] 102/Tekâsür, 8
    - 373 -
    anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir
    özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce ve
    yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an, her
    konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
    Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek
    insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret
    (ceza-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve
    namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden önce bu
    inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst
    olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha da iyi
    olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz üzerindeki tesisi
    de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca
    mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar
    cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını Allah,
    âhirete saklamıştır. Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla
    değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi
    arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden
    o inkâr edenlere ateşten helak vardır. Yoksa biz, iman edip sâlih amel işleyenleri,
    iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa
    muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 982
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her tür zorluğa
    göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının
    bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından
    dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında
    daha fazla yükselir.
    982] 38/Sâd, 27-28
    - 374 -
    Âhiret Anlay ışı Bizi Dirili şe Ula ştırır/Ula ştırmal ıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını olarak
    yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk ve
    aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip
    mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan
    birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve
    büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’ ama, ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün
    ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin
    yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye
    ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi
    gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz
    şeye, fazla uzak gözüyle bakıl-mamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrak
    tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin
    (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi, son
    varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha
    sonra’ geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın, yani
    dünyanın sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani,
    son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi
    yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek
    ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır.
    Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü zaaf
    ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce bunlara karşı
    verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise
    ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere
    bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamadan ve denîlikten
    uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı kılabilecektir. Hangi düzeyde
    olursa olsun, müslüman birey için mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye
    liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara,
    eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret
    inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan, hedef
    sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir.
    İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma
    da artar. Dahası, insanın gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da
    - 375 -
    duygunun bulunması mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine
    getirmeye çalışmak, özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da
    dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve
    zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez.
    “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar.
    Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında
    büyük bir mükâfat vereceğiz.”983 Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne
    olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade
    ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve oyunları
    karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür. Hâlbuki
    sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik ile kaybedecek
    hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir
    ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen
    bir insan için, korku son derece arızî bir şeydir.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca kafalarda
    âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı tazelemekle
    gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu
    değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen
    canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara suresi 4. âyette Kur’an’ın doğru
    yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken “âhirete inananlar”
    değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak) iman ederler.” denilir. O yüzden
    âhiret bilincinin varlığını ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa
    ve kalbi gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden
    geçirmek ve hesap günündeki ilahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini
    yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve
    değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve
    hesap gününe ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden,
    geçici zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah’ın davası için
    harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde
    olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını
    iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak
    zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten iç içe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın
    mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan, ölümü
    983] 4/Nisâ, 74
    - 376 -
    sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda
    ömür tüketebilen Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ
    sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”984
    Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama
    müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır şekilde ölüme, yani
    cennete koşabilmektir.
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve sanıldığından
    çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın arz üzerinde küçük ve
    büyük günahlardan kaçınabilmesi, dünyayı gözünde küçültüp, şehid cesaretini
    elde edebilmesi, dünya müstekbirlerine meydan okuyabilmesi ancak bu
    inancın sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat, bir
    bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik bir idrâk etmedir.
    Bu yüzden Mushaf tertibiyle âhiret kelimesinin geçtiği ilk âyette985 “yûkınûn
    (yakînen iman)” ifâdesi yer almış; Kur’an’ın hidâyetine erip kurtuluşa erecek
    muttakîlerin özellikleri arasında “âhirete yakînî iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/bilinç haline
    gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid oluyor gibi konuyla kendi
    arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin kişiye mal olmasıyla mümkündür.
    Bir konu hakkında yakîne, şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî
    üretkenliğe ulaşabilir, bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da
    önemlisi, bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer
    alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’l- yakîn olarak
    bilinen âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine taşınması gerekir.
    Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür. Ama bütünüyle
    duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin alanına girer. Öyleyse ayne’lyakînin
    güçlendirilmesi için sembollere, teşbihlere ihtiyaç vardır. Bu teşbih
    ve semboller yoluyla âhiret tasvir edilir. Takvâ sahibi olup sorumluluklarını
    severek yerine getiren ve Kur’an’la hidayet bulanlar, âhiretten dünyaya bakar
    gibi, tercihini âhiretten yana yapan bir seviye kazanırlar. İşte, müslümanların
    âhirete imanları bu şekilde olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşecek ve
    pratik hayata aksedecektir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa uzanan biz
    insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz yoksa; bu, hem dünyevî
    hayatımız, hem de uhrevî hayatımız için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların
    984] 3/Al-i İmran, 133
    985] 2/Bakara, 4
    - 377 -
    kafalarında taşıdıkları endişelerine bakın; tamamının veya tamamına
    yakınının dünyevî endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en
    yoğun noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine şu
    soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın, “şu anda,
    bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını vereceğimi düşünüyordum”
    dediğini kolay kolay duyamayacaksınız. İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm
    olayını ve hesaba çekilmeyi düşünmeden nasıl yaşar? Fakat maalesef yaşıyorlar;
    buna yaşamak denirse.
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının aynı derecede
    olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza ve mükâfat derecelerinin de
    aynı olmayacağı haber verilmektedir. Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda
    cihad edenlere hazırlanan cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle
    yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber verilmiştir.986
    Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar olduğu anlaşılan bu
    derecelerin imanın hasletleri (şubeleri) kadar yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri
    kendisinde toplayanların bütün dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.
    986] Buhâri, Cihad 4; Müslim, İmâre 116
    - 378 -
    37. HUTBE
    HİLÂFET
    Âyet :
    أ رْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ � آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْ ? وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ
    أمْنًا ? الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ
    أوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ � يَعْبُدُونَنِي لَ ا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَ
    “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce
    geçenleri halife ve egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen
    kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları
    korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair
    vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta
    kendileridir.” 987
    İslâm’ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata
    dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları fikir ve hayal dünyasında
    gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat
    nizamıdır. Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
    yapıdadır. “Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem
    olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla bir şey yoktur” diyen
    kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet, Rasûlullah’ın âhirete irtihâlinden
    1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı
    bir sancak olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
    Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları
    kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu, modern câhiliyye
    zulmü altında kıvranan dünya için yegâne alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki
    ihtiyar cadının maskesi düşmekte, sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı,
    kendi âşıkları tarafından bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu
    Komünizm karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme sayı
    saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla maça çıkan
    bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan korktuğu için, onun ringe
    çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri inandırmak istiyor.
    987] 24/Nûr, 55
    - 379 -
    Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim
    kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet
    farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki
    kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş
    sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin
    yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye
    çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da
    zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi
    bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler
    coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp
    seksen senedir yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta
    düğmenin yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte
    gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
    Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil
    ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin
    bile, yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde.
    Lidersiz/halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet
    eden emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı988 ki,
    onlar yolu açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın.989
    Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını, birbirleriyle
    ilişkilerinde ispatlasın.990 Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır
    alanlar, “Birleşmiş Milletler” şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek
    devlet çatısı haline dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları
    arıyorlar. Müslümanların “hilâfet” konusunu gündeme getirmelerine ise “cısss!”
    diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam vermeyi düşünmesinler
    diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye modelini örnek(!) göstererek yön verdiği
    “Büyük Ortadoğu” projeleri gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm
    gerekiyorsa onu da biz getiririz” anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor,
    “Hasta Adam”ın son demlerindeki “Jöntürkler”e, yani “Yeni Osmanlılar”a
    nazîre olarak.
    Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu
    Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)
    i” projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor.
    Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”,
    988] 3/Âl-i İmrân, 104
    989] 3/Âl-i İmrân, 110
    990] 21/Enbiyâ, 92
    - 380 -
    “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”, “lâ’sı
    olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve
    Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın
    dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la
    çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah’ın katında tek
    gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için
    kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden
    çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından
    dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.
    Halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek. Müslümanların
    birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı coğrafyada yaşayan, aynı
    ülkenin, aynı mezhebin insanlarının bile bin bir gruba ayrıldığı bir ortamdan
    kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek.
    Irkçılıktan, ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe
    geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek. İslâm,
    sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı zamanda sosyal ve
    siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam, 1924’lere kadar yaşandı, yine
    yaşanabilir. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü; şimdi
    çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek
    halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet
    ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm Devleti. Düşünebiliyor musunuz iki milyar
    nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya
    İslâm Devleti... Rüyâsı bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle
    bir gücün karşısında kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve
    İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının
    ekonomisini, dünyaya verdiği huzuru düşünün...
    Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan
    eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında
    kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş
    vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü
    din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar
    yarışmalarına katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak
    takılabilir. Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil gibi
    yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede değil;
    tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya
    çalışmakla yükümlüdür.991 Müslümanların tüm yeryüzünde halife olduğu992 ve
    991] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    992] 2/Bakara, 30
    - 381 -
    hâkimiyet anlamında bu halifeliği uygulama imkânına kavuşmak için iman
    ve amel-i sâlihle ilgili tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/
    ibâdet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği993 Kur’an’ın mesajıdır.
    “Hilâfet” derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı ve nâkıs
    hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan dört halife) tarzı hilâfeti kast
    ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği
    demektir. İdeal olan tek devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla birlikte;
    geçiş döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz değildir. Önemli
    olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize olabilmektir. Bu, kolektif şekilde
    federatif biçimde de olabilir. Önemli olan bey’at denilen özel bir seçim usûlüyle
    işbaşına gelip, şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek adâlet ölçüsü olan
    Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi, artık bir daha hayata
    geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı, içindekileri ve yaratıkların işleyiş
    kanunlarını yaratan zâtın kitabı olan Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek
    projeler, kurtuluş reçeteleridir. Hiçbiri ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya
    da artık devri geçmiş eskinin değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında, medeniyet
    ve dünyevî etkinlikten uzak bir yörede yükselen nebevî mesaj, o devirde hemen
    hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği en büyük devrim ve en güzel toplumsal
    değişimi çok kısa bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım
    vaad ettiği Kur’anî projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı ve gayretli
    çalışmalarıyla 20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi hayal edemediği bir
    vampir devlet, asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun kalbine saplanmış hançer
    şeklinde ortaya çıkmadı mı? Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren
    Avrupa ülkeleri, savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla
    gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında, yani elli-altmış sene
    önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, kırk yıl önce İran’da ne oldu, nasıl oldu İslâm
    Devrimi, bütün dünyaya ve hatta şiî olmayan müslüman âleme rağmen?! Kimlerin
    hayal bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi?
    Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin
    kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini kaç kişi hayal edip
    dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz’un
    Mısır’a gidip müslümanlarla savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara
    getirmesi de, bir Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten
    kanun çıkartarak “dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği”ni, böylesi
    önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır. Her ikisi de devrimdir.
    Her ikisi de yavuzluktur. Peki, “yavuz hırsız” kimdir, orası meçhul.
    993] 24/Nûr, 55
    - 382 -
    Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün
    halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.994 Allah’ın takdir ve dilemesi,
    yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup, onları önderler yapmak,
    vârisler kılmaktır.995 İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde güç ve
    iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.996 Hilâfetin
    gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de Allah’ın
    vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere bir meyvedir hilâfet.
    Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk edip sadece Allah’a
    kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın lütfu ve
    meyvesi olarak) açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere
    sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal edilir, sonra
    ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba gösterilirse...
    Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir”leş”miş
    Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara karşı,
    müslümanların ayrı ayrı küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran,
    kukla yöneticiler de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini
    bile korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna,
    Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran... İslâm âlemi için,
    özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, hilâfetten başka bir çözüm
    sözkonusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine
    dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya ve
    onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir problem.
    “Hilâfet” demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi tuzaklardan
    kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun, aşılması gereken dağlar
    yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar, başarının değerini arttıran
    süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır
    kişiye dünyada devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
    “İmkânsız”, ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir kelimedir.
    İman imkândır, hem de en büyük imkân. “İmkânsız” kelimesini müslümanın
    diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve kulluk bilincini kuşanarak Allah’a
    daha yaklaşıp O’nun yardımını kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına
    gelecektir. Başkalarının imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa “biraz
    zaman alabilecek şey” anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip Hakk’a
    ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın sağladığı imkânlarla
    994] 6/En’âm, 165
    995] 28/Kasas, 5
    996] 24/Nûr, 55
    - 383 -
    Allah’a yaklaşıp O’nun yardımına muhâtap olan kimse için İlâhî emir ve
    tavsiyelerin hiçbiri “zor” ve hele “imkânsız” gelmeyecektir.
    En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke Almanya’da, işi
    çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt üzerindeki devleti hiç
    olmasaydı, hiç İsa ve Mehdi’ler çıkmasaydı, cihad zannedilen terör olayları
    yapılmasaydı, “ihlâs” gibi güzel kelimeler ihlâssız kimselerce yıpratılmasaydı,
    Allah adı kullanılarak insanlar kandırılmasa, politikacılar dini istismara
    yeltenmeseydi... Sakın bütün bunlar, sırât-ı müstakîm yolcularının yolunu
    tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu bulmak isteyen o yolun yolcularının
    insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
    İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
    yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi
    görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın
    bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir. Kolaylık-zorluk kavramı,
    psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey,
    bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından
    çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden önce kalpleri
    elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii, bu rasgele olmaz. Bunun
    da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü
    vardır: Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.997 Kim takvâ sahibi olur,
    Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir.998 İnsanlara emr-i bi’lma’ruf
    ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en kolaya
    yöneltip onda başarılı kılacaktır.999 Bu konudaki İlâhî sünnet, iman-takvâinfak
    konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir.1000 Kim
    cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de
    yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir. 1001
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki, Allah
    zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır.
    Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya
    meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar
    ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin
    hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    997] 94/İnşirâh, 5
    998] 65/Talâk, 4
    999] 87/A’lâ, 6-9
    1000] 92/Leyl, 5-7
    1001] 92/Leyl, 8-10
    - 384 -
    Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler,
    tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini birer ikişer
    adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan insan, aceleciliğinin cezâsını
    belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları birer birer bile çıkamayacak hale
    gelecektir. Konuyla ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken,
    öncelikle dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen
    Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse kurmaya
    çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda hem halkın ve hem de âlimlerin
    yararlanacağı dünya müslümanlarının bilinçlenip birleşmesi için organizeler
    yapılmalı. Farklı ülkelerdeki müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin
    arasında ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin çizdiği
    coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki mü’minleri, yani
    kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten yararlanmalı, farklı
    ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı
    en az iç politika kadar tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü
    ile birlikte Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar, hatipler,
    hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem, resmî program yerine
    İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî çözümleri gündeme getirmeli.
    Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği vurgulanmalı. Vatanın müslüman için
    İslâm’ın hâkim olduğu her yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var
    olan un, yağ, şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
    Mehdi bekleyen insanlar, çözümü Hz. İsa’nın gökten inip kendilerini
    kurtarması olarak görüp görevlerini kuşanmaktan kaçanlar bilsinler ki,
    kurtuluş, aralarından bir önder (imam, halife) çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın
    emrettiği şekilde cihad etmekle mümkün olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle
    bir lider, namaz imamı gibi toplumun önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin
    en büyüğüne tâlip olacak şekilde ve toplumun kardeşi, içlerinden biri olacaktır.
    Hicret örneğindeki Büyük Önder, Ulu Rasûl gibi, gemiyi en son terk eden
    kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet1002 olmakla birlikte, aynı zamanda
    insanlara imam/önder olan1003 İbrâhim gibi putlarla ve putçularla mücâdelenin
    bedelini gerekirse ateşe atılarak ödemekten çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye
    yapması, bazı ruhsatları kullanması câiz olmayan, müslümanların izzet ve
    onuruna halel getirmeyen, çok net olarak İlâhî mesajı insanlara ulaştıran örnek
    şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip yürüyecek, arkasından ümmet
    yürüyecektir.
    1002] 16/Nahl, 120
    1003] 2/Bakara, 124
    - 385 -
    Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe, geride kaldı, sonradan
    geldi anlamındadır. “Halife” selefin yerini alan, sonradan gelen (nesil), istihlâf edilen,
    birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde
    vekâlet ve yöneticilik de vardır. “Hilâfet” halife olmak, halifelik, reislik, başkanlık,
    birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamına gelir.
    Istılahta ise; “Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra, Ona halef olarak mü’minlere emîr
    olmak” şeklinde tarif edilmiştir. Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf yetkisine
    sahip olan ve ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denir.1004
    Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife (temsilci/ardçı)
    kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da
    çokça (127 yerde) geçer. Ama konumuzla direkt ilgili olarak halife kelimesi
    Kur’an’da 2 yerde,1005 halife’nin çoğulu halâif 4 yerde,1006 Hulefâ kelimesi de 3
    yerde1007 geçer. İstihlâf kelimesi ise Kur’an’da 4 ayette1008 zikredilir. Yine konuyla
    dolaylı ilgili half kelimesinin de 2 ayette1009 geçtiği görülmektedir.
    Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları Allah’ın kanunlarına göre
    yönetmek üzere yarattığı Âdem ve neslini halife olarak yaratacağını belirtiyor.
    “Yeryüzünde bir halife yaratacağım”1010 ifadesinden Hz. Âdem yaratılmadan
    önce yeryüzünün yaratıldığını öğreniyoruz. Hz. Âdem yeryüzünde halife olarak
    yaratıldı. Papazların dediği “Hz. Âdem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi
    biz cennetteydik” sözünün yanlış olduğunu Kur’an’dan anlamış oluyoruz.
    Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle, insanı
    yeryüzünün hâkimi ve yaratıkları arasında hükmedecek biri yapacağını
    belirtmiştir. Ayetteki “halife” kelimesinde hâkimiyet anlamı vardır. Yeryüzünde
    halife olmak, yeryüzünün hâkimi ve yöneticisi olmak demektir. “Ey Dâvud! Biz
    seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adâletle hükmet.”1011
    Âyetten de anlaşıldığı gibi burada “halife” hüküm veren, yöneten anlamında
    kullanılmıştır. Bu nedenle insanlar arasında hak ve adâletle hükmetmesi Hz.
    Davud’dan istenmektedir. “Yani ey Dâvud, seni hükümdar yaptık ki iyiliği
    emredesin ve kötülükten sakındırasın. Böylece senden önceki peygamber ve salih
    önderlere halef olasın” denmiş olmaktadır. “Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı
    görmek için onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık.”1012 “Yani onların
    1004] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 105-106
    1005] 2/Bakara, 30 ve 38/Sâd, 26
    1006] 6/En’âm, 165; 10/Yûnus, 14, 73; 35/Fâtır, 39
    1007] 7/A’râf, 69, 74; 27/Neml, 62
    1008] 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129; 11/Hûd, 57; 24/Nûr, 55
    1009] 7/A’râf, 169; 19/Meryem, 59
    1010] 2/Bakara, 30
    1011] 38/Sâd, 26
    1012] 10/Yûnus, 14
    - 386 -
    yerine artık siz hükmedeceksiniz.” Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip
    edecek ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir.
    Yine Hz. Nuh ve kavmi için de şöyle buyrulur: “Onları (yeryüzünde) halifeler
    kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk.”1013
    Bu âyetlerde “halife” kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının yürüttüğü
    bir işi, ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak devralınan
    iş, hâkimiyetle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Adem için “halife” kelimesinin
    kullanıldığı âyetten hemen önceki âyette: “Allah, yerde ne varsa hepsini sizin
    için yarattı.”1014 buyurulmaktadır. Demek ki Hz. Âdem’in halife kılındığı şey,
    yeryüzünün hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir.
    “Allah ’ın Halife si” Olur mu ?
    Kimse Allah’ın halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir’e: “Ey Allah’ın
    halifesi!” denildiğinde, “Ben Allah’ın halifesi değilim; ben ancak Rasûlullah’ın
    (s.a.s) halifesiyim ve bu bana yeter”1015 demiştir. Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir
    âyetinde halife kelimesi Allah’a nisbet edilmemiştir. Ya müstakil olarak veya arz
    kelimesiyle birlikte “yeryüzünde halife” şeklinde kullanılmıştır. Hiçbir hadiste
    de “Allah’ın halifesi” tâbiri kullanılmaz. Buna rağmen, tevhid konusundaki
    çizgiyi alabildiğine zorlayan tasavvufun etkisiyle, çok sayıda âlim ve müfessir,
    bu yanlış ifâdeyi kullanagelmişlerdir. İbn Teymiyye’ye göre, tanım gereği; ölen,
    orada hazır bulunmayan, ya da işinde âciz olan biri için halife söz konusudur.
    Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün değildir. Allah’ın ne bir benzeri,
    ne de dengi mümkündür. Âlemlerden müstağni olan Allah’ın halifeye/
    vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye, vahdet-i vücutçuların insanı ulûhiyet
    makamına yükseltmek istediklerini, bu yüzden İbn Arabi’nin “insanın Allah’ın
    halifesi” olduğunu iddia ettiğini söyler. Vahdet-i vücutçular, insanın birtakım
    mertebelerle Allah’la bütünleşebileceğini iddia ederken, “Allah’ın halifesi” gibi
    (Kur’an’da olmadığı halde) görünüşte Kur’anî(!) bir dayanak ileri sürerler. 1016
    Oysa Allah’ın temsil edilebilir bir varlık olarak algılanması, Hz. İsa’yı
    enkarne olmuş (et giymiş -Allah’ın oğlu-) biçimi olarak gören Hıristiyanlara
    ait bir düşünce idi. Kur’an, halife kelimesini açık bir şekilde arza izâfeten
    kullanıyor; Allah’a nisbet ederek hiçbir yerde kullanmıyor. Bakara suresi
    30. âyetten sonraki âyetlerdeki, meleklerin yorumlarında ve reel hayatta
    gördüğümüz gibi, (yaratıcısını överek tesbih edeceğine) yeryüzünde fesat/
    1013] 10/Yûnus, 73
    1014] 2/Bakara, 29
    1015] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11
    1016] M. Sait Şimşek, Kur’an Kıssalarına Giriş, s. 168-169
    - 387 -
    kargaşa çıkaran, kan döken biri Allah’ın temsilcisi olabilir mi? Bir temsilci,
    temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci olmaktan çıkacağına göre, belli
    bir iradî alanda istemlerini gerçekleştirme, tercihte bulunma yeteneğine sahip
    insan gerçeği, “Halifetullah (Allah’ın halifesi)” ile nasıl uzlaştırılacaktır? 1017
    “Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef
    (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife kılacağına, onlar için
    râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine
    dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak
    koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.
    Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr
    edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları
    yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 1018
    Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel
    değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah’a ibadet ve hiçbir
    şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene dönüşmesi; namaz
    ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber’e itaat.
    Allah, başta Âdem (a.s.) olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin
    uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan birer halife
    adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı
    devam ediyor demektir. Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz
    çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını
    koruyamayanlardır.
    Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ,
    genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır.
    Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine
    sunulmuştur; insan yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği
    bütün insanlar ilk plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak
    O’nun hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü
    halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması
    demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan,
    yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere
    aykırı hareket edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği
    insana mutlak bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve
    sınırlar çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
    1017] Bkz. 10/Yûnus, 14
    1018] 24/Nur, 55-57
    - 388 -
    Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
    istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor. Buna göre
    halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri
    yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine
    de “hususi hilâfet” adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar
    birbirlerinin yerine geçmiş ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir.
    Allah’ın halife yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile
    söz verdiği kimseler,1019 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları
    tâğutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
    İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini hâkim kılmak”
    özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle
    ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini
    yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile
    (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi1020 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin
    insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan
    geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu ahdinin
    zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını1021 bildirmiştir. Anlaşılmaktadır
    ki halifelik, Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya
    çıkması demektir. Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama
    yükselmek isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen toplum
    da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise,
    yeryüzündeki halifelerin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu
    emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere
    verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır. 1022
    Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta nâmus ve izzet
    meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve tüm müslümanların, hatta
    tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
    “Sahi, aslan nerede düşmüş ve nereden kalkacaktı?” Özellikle, olaya
    hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere soruyor ve pratik
    cevap istiyorum.
    “İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
    Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
    1019] 24/Nur, 55
    1020] 38/Sâd, 260
    1021] 2/Bakara, 214
    1022] Bkz. 4/Nisâ, 58
    - 389 -
    38. HUTBE
    ARDINDAN AĞIT YAKMAK İÇIN DEĞIL; MUHTEŞEM
    DÖNÜŞÜNÜ HIZ LANDIRMAK İÇIN HİLÂFET
    Âyet :
    أ رْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ � آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْ ? وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ
    أمْنًا ? الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ
    أوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ � يَعْبُدُونَنِي لَ ا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَ
    “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce
    geçenleri halife ve egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen
    kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları
    korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde
    bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi şirk/ortak koşmazlar.
    Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”1023
    3 Mart 1924, Müslümanların tarihinde kara bir leke olarak duruyor. Bu
    tarihte her ne kadar sembolik olarak bulunuyor olsa da “hilâfet” kaldırıldı.
    Ve birkaç gün önce hâlâ tören yapılarak bu tarihî olay gözlerimizin içine
    sokulurcasına kutlandı. Toplum çıldırınca ağlanacak yerde gülermiş. Devlet de
    irtidâd edince matem yapılacak durumda bayram yapar, sürpriz sayılmamalı.
    İslâm’ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir daha hayata
    dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları fikir ve hayal dünyasında
    gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat
    nizamıdır. Evrenseldir, her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
    yapıdadır. “Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve muhteşem
    olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla bir şey yoktur” diyen
    kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet, Rasûlullah’ın âhirete irtihâlinden
    1924 yılına kadar tam 1293 yıl müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı
    bir sancak olmuştur ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
    Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları
    kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu, modern câhiliyye
    zulmü altında kıvranan dünya için yegâne alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki
    1023] 24/Nûr, 55
    - 390 -
    ihtiyar cadının maskesi düşmekte, sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı,
    kendi âşıkları tarafından bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu
    Komünizm karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme sayı
    saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla maça çıkan
    bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan korktuğu için, onun ringe
    çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri inandırmak istiyor.
    Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış güzelim
    kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının elbet
    farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz yaklaşık bu sayıdaki
    kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş
    sağlam olsun, terzi ustaysa, o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin
    yetişmesinde. Kendi önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye
    çevirmesini bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da
    zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin” yapması gibi
    bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda. İnleyen nağmeler
    coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp
    seksen senedir yakılmayan lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta
    düğmenin yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte
    gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
    Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı topluyor, temsil
    ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız! Hem de dinleri “üç kişinin bile,
    yolculukta dâhi, içlerinden birini lider seçmelerini” emrettiği halde. Lidersiz/
    halifesiz ümmet, başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i
    bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı1024 ki, onlar yolu
    açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu kuşansın.1025 Müslümanlar
    tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını, birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın.1026
    Müslümanlara “böl, parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş Milletler”
    şemsiyesine ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı haline dönüştürüyor,
    her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar. Müslümanların “hilâfet”
    konusunu gündeme getirmelerine ise “cısss!” diyorlar. Müslümanlar, dünyaya
    müslümanca nizam vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek
    Türkiye modelini örnek(!) göstererek yön verdiği “Büyük Ortadoğu” projeleri
    gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz”
    anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor, “Hasta Adam”ın son demlerindeki
    “Jöntürkler”e, yani “Yeni Osmanlılar”a nazîre olarak.
    1024] 3/Âl-i İmrân, 104
    1025] 3/Âl-i İmrân, 110
    1026] 21/Enbiyâ, 92
    - 391 -
    Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi başı Buş oğlu
    Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak “yeni dünya düzen(sizliğ)
    i” projesini uygulamak için, Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor.
    Bir yandan da stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”,
    “yumuşatılmış İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”, “lâ’sı
    olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde içi boşaltılmış ve
    Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor kuklaları eliyle. “Paranın
    dini imanı olmaz”, “din devlete karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la
    çatışmaz” gibi sloganlar Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah’ın katında tek
    gerçek din olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için
    kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan, işgallerden
    çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen etkin güçler tarafından
    dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp hak diye sunulması.
    Aslında halifelik, daha ashabın bir kısmının hayatta olduğu bir zamanda
    kaldırıldı. Dört Râşid halife döneminden sonra, hilâfet Muaviye tarafından
    kaldırıldı, yerine ısırıcı krallık ihdas edildi. Artık ümmet, kendi içinden,
    yöneticiliğe en uygun kişiyi seçme hakkından mahrum bırakılıyor, kılıç zoruyla
    devlet başkanı olan yöneticinin oğlu, isterse zalim ve içkici biri olsun o yönetici
    oluyor, halife ünvanını da dini istismar ve Müslüman halkı yanına çekmek
    için kullanıyordu. Halifenin sadece adı ve şekli vardı; sıfatları ve kendisi yoktu.
    Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin halife ile ilişkisine baktığımızda, halifeyi
    önemsemedikleri, onunla ilişkiye girmedikleri, ona bey’at ve itaat etmedikleri,
    halk tabiriyle onu takmadıkları rahatlıkla söylenebilir. Halife uğrunda mı
    savaşılır, halifeye karşı mı savaşılır? Osmanlı, halife uğrunda değil, halifeye
    karşı savaşmış, 1517 yılında kılıç gücüyle halifeliği ele geçirmiştir. Ama, Yavuz’la
    birlikte Osmanlı padişahları, kendilerini halife gibi görmemişler, halife yerine
    “sultan, hakan” gibi unvanları tercih etmişlerdir. Halifelik, Yavuz’dan önce de,
    sonra da sembolik bir değerden öteye bir fonksiyon icra etmiyordu. Osmanlı
    padişahları, tüm mü’minlerin halifesi olarak Osmanlı toprakları dışındaki
    Müslümanların da ihtiyaçlarını karşılama ve ümmet bütünlüğünü sağlamaya
    çalışma gibi endişeleri yoktu. Onlar “Sultan ibnu’s-sultan, ulu hakan” idiler.
    “İmam, emîru’l-mü’minîn, halife-i müslümîn” değildiler.
    Zaten hadis rivayetinde de bu konu gündeme getirilir. Muaviye ile birlikte
    hilafetin değil, saltanatın hüküm süreceği belirtilir: “Benden sonra hilafet -veya
    nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.” 1027
    1027] Ebû Dâvud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221
    - 392 -
    “Isırıcı”, yani zâlim saltanat kısmını ihtiva eden hadisi, Hz. Huzeyfe’den
    Resulüllah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edildi: “Nübüvvet içinizde Allah’ın
    dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra,
    nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam
    eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir
    saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde
    onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği
    kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra,
    nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.”1028 Bu rivayeti merkeze alırsak, 4 halife
    döneminden sonra ısırıcı bir padişahlık oluşmuş, Osmanlıdan sonra ise daha
    gaddar, daha zâlim, yani ceberut bir yönetim işbaşına geçmiştir. Bu zâlim
    yönetimin, laik Kemalist rejimin sonu yakındır. İnşaAllah nübüvvet sisteminde
    bir hilâfet, çok geçmeden bizi kuşatacaktır. Şurası unutulmamalıdır ki, hilâfet
    için önce ona lâyık ümmet oluşması gerekmektedir. Ümmet olmak için önce
    cemaat olunmalıdır. Cemaat olmak için de tevhidi ve vahdeti merkeze alan
    mü’min şahsiyet oluşmalıdır.
    İslâm devletinin, halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek.
    Müslümanların birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı
    coğrafyada yaşayan, aynı ülkenin, aynı mezhebin insanlarının bile bin bir
    gruba ayrıldığı bir ortamdan kurtulup tüm dünya müslümanlarının tevhid
    çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan, ulusçuluk/milliyetçilikten, ulusdevlet
    anlayışından ümmetçiliğe geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk
    şuuruna hicret demek. İslâm, sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil;
    aynı zamanda sosyal ve siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam,
    1924’lere kadar yaşandı, yine yaşanabilir. Dünya, teknoloji ve özellikle iletişim
    araçlarıyla çok küçüldü; şimdi çok daha kolay uygulanabilir çok uluslu, çok
    katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek halifenin (ya da hilâfet komisyonunun)
    şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük
    İslâm Devleti. Düşünebiliyor musunuz iki milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin
    birleşmesinden oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya İslâm Devleti... Rüyâsı
    bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle bir gücün karşısında
    kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi kovboy ve İsrail adlı haydutlar
    çetesi böyle bir güç karşısında ne yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini,
    dünyaya verdiği huzuru düşünün...
    Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz. Dâvâsı olmayan
    eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci, günlük işler arasında
    1028] Ahmed bin Hanbel, 4/273
    - 393 -
    kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime açık, sürüleşmeye aday boş
    vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin bırakın mensup olduğunu düşündüğü
    din ve dâvâya, kendine bile faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar
    yarışmalarına katılabilir, biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak
    takılabilir. Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil gibi
    yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu ülkede değil;
    tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm olan şirki) kaldırmaya
    çalışmakla yükümlüdür.1029 Müslümanların tüm yeryüzünde halife olduğu1030
    ve hâkimiyet anlamında bu halifeliği uygulama imkânına kavuşmak için iman
    ve amel-i sâlihle ilgili tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/
    ibâdet edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği1031 Kur’an’ın mesajıdır.
    “Hilâfet” derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı ve nâkıs
    hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan dört halife) tarzı hilâfeti kast
    ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği
    demektir. İdeal olan tek devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla
    birlikte; geçiş döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz
    değildir. Önemli olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize olabilmektir.
    Bu, kolektif şekilde federatif biçimde de olabilir. Önemli olan bey’at denilen özel
    bir seçim usûlüyle işbaşına gelip, şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek
    adâlet ölçüsü olan Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi,
    artık bir daha hayata geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı,
    içindekileri ve yaratıkların işleyiş kanunlarını yaratan zâtın kitabı olan
    Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek projeler, kurtuluş reçeteleridir. Hiçbiri
    ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya da artık devri geçmiş eskinin
    değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında, medeniyet ve dünyevî etkinlikten
    uzak bir yörede yükselen nebevî mesaj, o devirde hemen hiç kimsenin hayal
    bile edemeyeceği en büyük devrim ve en güzel toplumsal değişimi çok kısa
    bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım vaad ettiği Kur’anî
    projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı ve gayretli çalışmalarıyla
    20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi hayal edemediği bir vampir devlet,
    asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun kalbine saplanmış hançer şeklinde
    ortaya çıkmadı mı? Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren Avrupa
    ülkeleri, savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla
    gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında, yani elli-altmış
    sene önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, çeyrek asır önce İran’da ne oldu,
    1029] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    1030] 2/Bakara, 30
    1031] 24/Nûr, 55
    - 394 -
    nasıl oldu İslâm Devrimi, bütün dünyaya ve hatta şiî olmayan müslüman âleme
    rağmen?! Kimlerin hayal bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi? (Ve şimdi
    o devrim, Suriye ortamında nasıl karşı devrime dönüştü? Suriye’deki eski
    İran şahına benzeyen tağuta kıyam edenleri kıyıma tâbi tutacağını, inkılabçı
    Müslümanları değil, tâğutları destekleyeceğini kim hesap edebilir, kimler bunu
    İslam Cumhuriyetinden bekleyebilirdi?)
    Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin
    kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini kaç kişi hayal edip
    dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz’un
    Mısır’a gidip müslümanlarla savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara
    getirmesi de, bir Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten
    kanun çıkartarak “dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği”ni, böylesi
    önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır. Her ikisi de devrimdir.
    Her ikisi de yavuzluktur. Peki, “yavuz hırsız” kimdir, orası meçhul.
    Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim yeryüzünün
    halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.1032 Allah’ın takdir ve dilemesi,
    yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup, onları önderler yapmak,
    vârisler kılmaktır.1033 İman edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde
    güç ve iktidar sahibi olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.1034
    Hilâfetin gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de
    Allah’ın vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere bir meyvedir
    hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin her çeşidini terk edip sadece
    Allah’a kulluk edenlere Medine’de devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın
    lütfu ve meyvesi olarak) açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere,
    Sümeyye’lere sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal
    edilir, sonra ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba gösterilirse...
    Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen Bir”leş”miş
    Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine ve organize ittifaklara karşı,
    müslümanların ayrı ayrı küçük ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran,
    kukla yöneticiler de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini
    bile korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı? Bosna,
    Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran... İslâm âlemi için,
    özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı, hilâfetten başka bir çözüm
    sözkonusu değildir; tabii onların içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine
    1032] 6/En’âm, 165
    1033] 28/Kasas, 5
    1034] 24/Nûr, 55
    - 395 -
    dönüşmeyi çözüm görmüyorsak. Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya
    ve onların içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir
    problem.
    “Hilâfet” demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi tuzaklardan
    kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun, aşılması gereken dağlar
    yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar, başarının değerini arttıran
    süslerdir. Hedefin zorluğudur insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır
    kişiye dünyada devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
    “İmkânsız”, ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir kelimedir.
    İman imkândır, hem de en büyük imkân. “İmkânsız” kelimesini müslümanın
    diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve kulluk bilincini kuşanarak Allah’a
    daha yaklaşıp O’nun yardımını kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına
    gelecektir. Başkalarının imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa “biraz
    zaman alabilecek şey” anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip Hakk’a
    ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın sağladığı imkânlarla
    Allah’a yaklaşıp O’nun yardımına muhâtap olan kimse için İlâhî emir ve
    tavsiyelerin hiçbiri “zor” ve hele “imkânsız” gelmeyecektir.
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın, kendinizi düzeltin. Siz gerçekten
    hidâyet üzere iseniz, doğru yolda olursanız, yoldan sapan dalâlet ehli kimse size
    zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı
    haber verecektir.”1035 En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke
    Almanya’da, işi çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt üzerindeki
    devleti hiç olmasaydı, hiç sahte İsa ve Mehdi’ler çıkmasaydı, Bağdâdî’ler
    kendilerini halife ilan etmese, bu kulaklar IŞİD diye bir şeyi işitmeseydi. Cihad
    zannedilen terör olayları yapılmasaydı, “ihlâs” gibi güzel kelimeler ihlâssız
    kimselerce yıpratılmasaydı, Allah adı kullanılarak insanlar kandırılmasa,
    politikacılar dini istismara yeltenmeseydi... Sakın bütün bunlar, sırât-ı
    müstakîm yolcularının yolunu tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu
    bulmak isteyen o yolun yolcularının insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
    İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
    yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek, bazı zor gibi
    görünen ibâbetleri yapacak, nefsinin çok arzu etmesine rağmen, sınavın
    bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir. Kolaylık-zorluk kavramı,
    psikolojik ve sübjektif bir kavramdır. Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey,
    bir insan için dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından
    1035] 5/Mâide, 105
    - 396 -
    çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden önce kalpleri
    elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii, bu rasgele olmaz. Bunun
    da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz Allah tarafından konulmuş ölçüsü
    vardır: Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.1036 Kim takvâ sahibi
    olur, Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde kolaylıklar verir.1037 İnsanlara emr-i
    bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en
    kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır.1038 Bu konudaki İlâhî sünnet, imantakvâ-
    infak konusunda görevini yapanlara kolaylığın ihsân edilmesidir.1039 Kim
    cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakka boyun eğmez, en güzeli de
    yalanlarsa, o da İlâhî kudret eliyle en zora yöneltilecektir. 1040
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki, Allah
    zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır.
    Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya
    meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar
    ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının zor dediğinin
    hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler,
    tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini birer ikişer
    adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan insan, aceleciliğinin cezâsını
    belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları birer birer bile çıkamayacak hale
    gelecektir. Konuyla ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken,
    öncelikle dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen
    Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse kurmaya
    çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda hem halkın ve hem de âlimlerin
    yararlanacağı dünya müslümanlarının bilinçlenip birleşmesi için organizeler
    yapılmalı. Farklı ülkelerdeki müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin
    arasında ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin çizdiği
    coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki mü’minleri, yani
    kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten yararlanmalı, farklı
    ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı
    en az iç politika kadar tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü
    ile birlikte Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar, hatipler,
    1036] 94/İnşirâh, 5
    1037] 65/Talâk, 4
    1038] 87/A’lâ, 6-9
    1039] 92/Leyl, 5-7
    1040] 92/Leyl, 8-10
    - 397 -
    hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem, resmî program yerine
    İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî çözümleri gündeme getirmeli.
    Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği vurgulanmalı. Vatanın müslüman için
    İslâm’ın hâkim olduğu her yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var
    olan un, yağ, şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
    Devlet için, hilâfet için önce ümmet olunması gerekiyor. Ümmetin oluşması
    için de cemaat. Cemaat olmak için de önce tevhid ehli, tâğutu reddetme
    seviyesine gelmiş, bedel ödemeye hazır Müslüman şahsiyet olmak ve bu
    şahsiyetleri çoğaltmaya çalışmakla işe başlanmalı. Mehdi bekleyen insanlar,
    çözümü Hz. İsa’nın gökten inip kendilerini kurtarması olarak görüp görevlerini
    kuşanmaktan kaçanlar bilsinler ki, kurtuluş, aralarından bir önder (imam,
    halife) çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın emrettiği şekilde cihad etmekle mümkün
    olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle bir lider, namaz imamı gibi toplumun
    önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin en büyüğüne tâlip olacak şekilde ve
    toplumun kardeşi, içlerinden biri olacaktır. Hicret örneğindeki Büyük Önder
    gibi, gemiyi en son terk eden kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet1041
    olmakla birlikte, aynı zamanda insanlara imam/önder olan1042 İbrâhim gibi
    putlarla ve putçularla mücâdelenin bedelini gerekirse ateşe atılarak ödemekten
    çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye yapması, bazı ruhsatları kullanması câiz
    olmayan, müslümanların izzet ve onuruna halel getirmeyen, çok net olarak
    İlâhî mesajı insanlara ulaştıran örnek şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip
    yürüyecek, arkasından ümmet yürüyecektir.
    “Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef
    (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife kılacağına, onlar için
    râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine
    dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak
    koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.
    Namaz kılın, zekât verin, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr
    edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları
    yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 1043
    Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının temel
    değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız Allah’a ibadet ve hiçbir
    şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi, korkuların güvene dönüşmesi; namaz
    ve zekâtın yerine getirilmesi, Peygamber’e itaat.
    1041] 16/Nahl, 120
    1042] 2/Bakara, 124
    1043] 24/Nur, 55-57
    - 398 -
    Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin
    uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan birer halife
    adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı
    devam ediyor demektir. Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz
    çevirenler, yani ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını
    koruyamayanlardır.
    Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ,
    genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır.
    Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu için yaratılmış, onun hizmetine
    sunulmuştur; insan yeryüzünün efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün
    insanlar ilk plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun
    hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü halifeliği,
    onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü uygulaması demektir.
    Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan, yeryüzünde
    halifeliğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket
    edemez. Çünkü Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak
    bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar çizmiş ve
    bunları aşmamasını istemiştir.
    Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
    istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor. Buna göre halifelik
    makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirenler
    kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine de “hususi hilâfet”
    adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş
    ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife yapacağına ve
    onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler,1044 O’nun
    dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları tâğutların tasallutundan
    kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
    İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini hâkim kılmak”
    özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle
    ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini
    yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile
    (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi1045 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin
    insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan geleceklerin
    de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise bu ahdinin zâlimler hakkında
    sözkonusu olmayacağını1046 bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın
    1044] 24/Nur, 55
    1045] 38/Sâd, 260
    1046] 2/Bakara, 214
    - 399 -
    hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün
    insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu
    bu makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır.
    Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür
    iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek nitelikte
    olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri
    arasındadır. 1047
    Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta nâmus ve izzet
    meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve tüm müslümanların, hatta
    tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
    “Sahi, aslan nerede düşmüş ve nereden kalkacaktı?” Özellikle, olaya
    hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere soruyor ve pratik
    cevap istiyorum.
    “İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
    Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
    İslâm devletinin kurulup hilâfetin ilân edileceği günlerin kısa zamanda
    gelmesi dileğiyle…
    1047] Bkz. 4/Nisâ, 58
    - 400 -
    39. HUTBE
    BİR MUHÂSEBE
    Âyet :
    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَ ا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı
    şiddetlidir.” 1048
    وَلَ ا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَ ا تُنْصَرُونَ
    “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateşi (Cehennem)
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” 1049
    Gelin bugün bir muhâsebe yapalım; kendimize ve bulunduğumuz çevreye
    ibret ve hikmet gözlüğü takarak biraz farklı bakalım. Ne yapıyoruz, nereye
    doğru gidiyoruz?
    İman ettik diyoruz, iman etmeyenler gibi yaşıyoruz. İman, Allah’a her
    konuda güvenmek ve kendisine her konuda güven duyulacak şekilde yaşamak
    demektir. Buna rağmen Allah’ın baztı imtihanlarından şikâyet ediyor ve
    herkesin her şeyini güvendiği bir insan olamıyoruz.
    İslâm, teslim olmak demek; Allah’a, O’nun hükümlerine, emir ve
    yasaklarına. “Duyduk ve uyduk” dememiz gerekirken; “duyduk ve uyuduk”
    der gibi davranıyor, “duyduk ve tartışıyoruz” diyoruz. Evet, her şeyi tartışmaya
    döktük. Dini eğip büktük. Diğer Müslümanları küstürdük.
    Elimizde Kur’an olması gerekirken; el kitabımız cep telefonu oldu. Bakmayı
    okumaya tercih ettik. Başkalarına tavsiye ettiğimiz doğruları, kendimiz ihmal
    ettik. Başkalarıyla meşgul olurken evimizi, çoluk-çocuğumuzu kaybettik.
    “Namaz” denilince bazılarımız Cuma namazını anlıyor. Bazılarımız da günde
    beş defa bilinçsizce yatıp kalkmayı. Namazlarımız bizi Allah’a yaklaştırmıyor,
    kötülüklerden uzaklaştırmıyor. Bizi İlâhî rızâ hedefine odaklaştırmıyor. Bir an
    önce namazı kılıp kurtulsam diyoruz. Hâlbuki namazdan kurtulmak değil,
    namazla kurtulmak gerekiyor.
    1048] 8/Enfâl, 25
    1049] 11/Hûd, 113
    - 401 -
    Sabır, direnişimizi arttıracakken, sabır zannettiğimiz pasiflik, tavizleri
    arttırdı. Mehter yürüyüşü gibi adımlarımız; ileriye doğru bir adım atar atmaz,
    geriye doğru iki adım attık. Bırakın ilerlemeyi, yerinde sayanları, geri adım
    atmayanları bile kahraman saymaya başladık.
    Faizden kaçanımız kalmadı. Herkesin cebinde kimlik kartı gibi banka kartı.
    İktidar, iş hayatına ve ticarete; bankayla çalışmıyorsanız izin vermiyor. Namaz
    kılan halk da bankadan farklıymış gibi, Katılım Bankasını tercih ediyor.
    İnsanımız ölümü ve yeniden dirilişi düşünmek ve Kur’an’la diriliş
    yerine; Diriliş dizilerini seyretmeyi tercih ediyor. İbadet bilinciyle seyrettiği
    Abdulhamit’i, başroldeki şimdiki cumhurbaşkanı diye izliyor. Lideri
    Amerika’ya, Batıya kafa tutunca Batının kötü olduğu aklına geliyor; lider
    barışınca Amerika ve Batı hayranı kesiliyor.
    Ortadoğu’daki Müslümanların üstüne atılan bombalarla işgal edilen ülkelere
    acırız da; kitle imha silahı şeklinde tv.lerden, diziler, internetten yağdırılan
    bombalara ses etmeyiz.
    Bazılarımız modern hurafelere kafayı takar, onları savunanları kendinden
    saymaz; Bazıları da klasik hurafelere. Ama, kendi tarafındaki hurafe ve bid’ate,
    bâtıl inanışa toz kondurmaz. Rivâyetleri zayıfıyla ve uydurmasıyla ya toptan
    kabul eder insanımız; ya da toptan reddeder. Kur’an’ı nedense ölçü ve hakem
    kabul etmek istemez.
    Dilimiz “vahdet”i isterken, halimiz “vahşet”i sergiler oldu. Kur’an yerine,
    başka kitapları, interneti tercih eder olduk. Kâfirlere gösterdiğimiz tahammülü,
    mü’minlere gösteremiyoruz artık. Kızlarımız, örtünmek için değil, dikkat
    çekmek için giyiniyor. Erkeklerimiz, kadınların peçe takmalarını isterken
    kendi gözlerine peçe takmayı unuttu. Kızlarımızın yüzünde de, erkeklerimizin
    gözünde de haramların izi ve isi, nurlarını yok etti.
    Korkularımızı tedbir adıyla savunduk. Mü’minlere ve yakınlarımıza karşı
    sevgide cimrileştik. Kendimizi savunmada cömertlik yarışına girdik. Suç
    işleyince, tevbe edip af dilemek yerine, suçu üzerine yıkacağımız bir yerler
    aradık. Günahımızı Amerika’ya, Batıya, düzene, çevreye yükledik; ama;
    “Rabbim biz kendimize zulmettik. Sen mağfiret edip merhamet göstermezsen
    biz zarar içinde bocalar dururuz” demedik. Haramlara kılıf, günahlara mazeret
    bulmaya çalıştık.
    Asılla ilgili ciddi usûl hataları mı yapıyoruz? İslâm adına da olsa; fıtratımıza,
    Sünnetullaha ve vahye ters uygulamalar mı yapıyoruz da dünyevî netice için
    - 402 -
    hiçbir ilerleme kat edemiyoruz? Tedrîce mi riâyet etmiyoruz? Tevhidî hayat
    görüşü yerine, klasik veya modern hurafelerden örülü yanlış din anlayışı mı
    bizi kuşatıyor? Dâvetin zahmeti yerine dünyevî rahatı mı tercih ediyoruz?
    Dindarlıkla dini darlığı mı karıştırıyoruz? Öncelikleri, önem sırasını yanlış
    mı tespit ediyoruz? İnandığımız esaslar Kur’an’ın iman esasları değil mi
    yoksa? İmanımız yakîniyet, kemal ve samimiyet testlerinden geçebilir mi
    acaba? Amelimiz ihlâslı mı değil? Fedâkârlık bilincimiz mi yetersiz? Adama
    bilincimiz hiç mi yok? İnfak gayretimiz, verme hassâsiyetimiz köreldi mi iyice?
    Cemaatleşme ile gruplaşmayı karıştırarak fırka fırka mı olduk? Mezheplerimiz,
    cemaatlerimiz dinin yerini mi aldı yoksa? Hocalarımızın, ağabeylerimizin
    görüşleri, nassların önüne mi geçiyor? Zengin olmayı sevip istediğimiz kadar
    cenneti istemiyor muyuz acaba? Aç kalmaktan korktuğumuz kadar cehennem
    korkumuz mu yok? Üniversite sınavını ve benzeri dünyevî sınavları, Allah’ın
    dünyada bizi tâbî tuttuğu imtihanlardan daha önemli mi görüyoruz? Şükür
    yerine nankörlük ve şikâyeti, sabır yerine pasiflik veya isyanı mı tercih eder
    olduk? İslâm devleti yerine demokratik düzenleri mi savunur hale geldik?
    Devlete tâlip olmamız gerektiği halde, gayri İslâmî yasalarla yönetilen düzenin
    hükümetine tâlip olmayı mı seçtik? Yeryüzünde adâleti sağlayacak İlâhî
    hükümleri hâkim kılma gayreti yerine, zâlimlere az da olsa meyletmeyi mi tercih
    ettik? Dost olmamız gerekenleri düşman, düşman olmamız gerekenleri dost
    mu kabul ettik yoksa? Tersi olması gerektiği halde, mü’minlere sert, kâfirlere
    hoşgörülü mü davrandık? Yalnız kalmaktansa yanlış yapmayı, marjinal
    kalmaktansa çoğunluğun yanında yer almayı mı yeğledik? Sürüden ayrılıp
    saflarımızı belirlemek yerine, “uydum kalabalığa” diyenlerden mi olduk? Dâvâ
    adamı dâvetçi olmayı geri plana atıp dünyevileşen tiplere mi dönüştük? Yoksa,
    bütün bu cinayetlerin hepsini ve ilave edilebilecek nice benzerlerini yapmaktan
    mı çekinmedik? Öyleyse… Öyleyse Rabbimizin rahmetinin, yardımının
    gelmesini beklemeye ne kadar hakkımız vardır?
    Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim
    kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi
    amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar
    içinde olacağını, şehid kanlarını veya ümmetin imkânlarını ve umutlarını satıp
    satmayacağını, ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor.
    Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; tevhidi tüm
    boyutlarıyla özümseyip Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak…
    Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük gibi, çerçöp
    gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost
    - 403 -
    kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli,
    Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul
    etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.
    Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan
    edilen nice olumsuz özellik, bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz
    bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve
    uhrevî cezalar, mü’minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu,
    İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/
    damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de
    geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri
    zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta
    (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve
    sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, Firavunlaşmak, hayvanlaşıp Esedleşmek
    (Esed bir hayvan cinsidir), İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk
    veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha
    tehlikeli olan, içimizdeki kâfirdir, gâvurluktur; inanç, ahlâk ve yaşayış tarzı
    olarak gâvurlaşmadır. “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet
    üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.”1050
    İnsanımız, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor.
    Gardiyanına âşık oluyor, celladını ölesiye (öldürülesiye) seviyor. Aman
    Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. Dünyasını
    yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle
    diyor: “…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”1051
    Filistin’den, Mısır’dan, hatta Suriye’den daha feci bu ülkenin insanlarının
    durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar onlara tavır alıyorlar.
    Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve mümkün ki kurtuluyorlar. Buradaki işgal
    sonucu ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi
    için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa âhiretlerinin mahvolmaması için
    mi? Önceliğimiz insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı, âhiretleri
    mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı doyurmalıyız, gönüllerini mi?
    İnsanımız o hale gelmiş ki, belâ kendi evinin kapısına dayanıncaya kadar
    suya-sabuna dokunmamayı tedbir sayabiliyor. Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus
    hesabı yaptığı kadar bile Allah’ı hesaba katmıyor ve korkularının esiri olabiliyor.
    Okumakla adam olacağına, namazla sadece Allah’a kulluk bilincine ulaşacağına,
    duayla aktifleşeceğine, sabırla direnişe geçeceğine; kitapla eşekleşebiliyor,
    1050] 4/Nisâ, 105
    1051] 31/Lokman, 13
    - 404 -
    namazla ürkekleşebiliyor, duayla pasifleşebiliyor ve sabırla zilleti kuşanabiliyor.
    Elini taşın altına koyacağına, yüke omuz verip yük alacağına; yük olabiliyor. Bir
    yol bulacağına, yol açacağına, yola düşeceğine; yolda düşüyor, düştüğü yerden
    kalkmıyor, yoldan çekilmiyor. Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp
    göreve koşmak yerine; itfaiyecileri eleştiriyor, yürüyenin önüne taş, üretenin
    önüne set olabiliyor. Zihni düşünce, gönlü huzur, eli iş üreteceğine, sadece dili
    laf üretiyor.
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ
    imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
    isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit
    olamadığı için İslâm’ın dışında kalıyor; hatta görmediğine, bilmediğine düşman
    oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin
    de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil;
    tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle
    uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü
    bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında arayıp ifsâdı
    ıslah zannediyor.
    Müslümanların, emredildikleri gibi müslümanlaşması için tevhid, cihad ve
    ibâdet bilincine yeniden kavuşması ve bunları içselleştirmesi gerekmektedir.
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz
    (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1052
    Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm,
    hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına
    dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve
    bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve
    kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde
    oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler
    gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve
    Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini
    gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın,
    onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul
    olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size
    ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım
    göremezsiniz.”1053
    1052] 8/Enfâl, 25
    1053] 11/Hûd, 113
    - 405 -
    Bu fesadın sorumlusu bizleriz: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden
    karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi, ki Allah yaptıklarının
    bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”1054
    Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebebi bizleriz:
    “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”1055; “Sana gelen iyilik Allah’tandır.
    Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…”1056
    Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar bizden,
    içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız
    gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca
    dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O,
    size yaptıklarınızı haber verecektir.”1057 Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla
    gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek,
    yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra
    diğer rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi
    düzeltmek gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor:
    “(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi
    bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”1058
    “İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer dokundumu,
    artık o, ye’se düşen bir ümitsizdir.”1059 “Öldük, bittik, mahvolduk”, “bizden
    adam olmaz.”, “Dünyamız zillete boyandı; öyleyse âhiretimiz de mahvolursa
    mahvolsun, ne yapalım?” Böyle mi diyeceğiz? Umutlu olan kimse, mutlu da
    olabilir. Umutsuzluk ise mutsuzluktur. İnsanlardan umut kesebilirsiniz, hatta
    kendinizden bile; ama mü’minseniz Allah’tan asla! Unutmayalım; Yoktan var
    eden Allah, ölüden diri de çıkartır.1060 Kıyâmeti dünyada yaşıyorsak, yeniden
    dirilişi de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların
    topyekûn ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden
    dirilişi, canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan
    kimseler olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak
    görmüyor, duymuyor musun, kalk borusu öttü; Kur’an bizi uyanmaya ve göreve
    çağırıyor.
    1054] 30/Rûm, 41
    1055] 42/Şûrâ, 30
    1056] 4/Nisâ, 79
    1057] 5/Mâide, 105
    1058] 7/A’râf, 23
    1059] 41/Fussılet, 49
    1060] 6/En’âm, 95; 10/Yûnus, 31; 30/Rûm, 19
    - 406 -
    Peki, Rabbimiz bizi niye terk etti? Mü’minlere yardım vaad edip kendi üzerine
    görev olarak yazdığı1061 halde, niçin İlâhî yardım gelmiyor? Bunca cemaatten,
    bu kadar âlimden birine Rabbimiz rahmetiyle muâmele edip ümmetin oraya
    yönelmesine işaret etmiyor?
    Biz Rabbimizi terk ettik; O da bizi rahmetiyle terk etti. Biz O’nu unuttuk; O
    da bizi (yardımını göndermeyerek) unuttu.1062
    Hastalık doğru teşhis edilirse, tedavi için yapılması gerekenler de netleşir. Ne
    mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra
    uzun vadeli programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan muvahhidlerin vahdeti.
    Sonra öncülerin şûrâsı ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif dayanışma ve
    güçbirliği ruhu. İlim-takva-cihad bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî
    rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde öncü bir kadro, ümmet içinde
    ümmet. Ve, onların İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı faaliyetleri.
    Niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların, önderliğin netliği.
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan, sapan
    kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size yaptıklarınızı
    bildirecektir.”1063 Nemelâzımcılık, vurdumduymazlık değildir istenen. Kendine
    gelmek, kendine bakmak, kendini düzeltmek, kendini kurtarmaktır öncelikli olan.
    Hizmeti putlaştırmanın alternatifi, hizmeti ihmal değildir. Neyin hizmet olduğu,
    bunun nasıl yapılması gerektiğinin ilkeleri kulluğun kılavuzu olan Kur’an’da
    belirtilmiş, yüce kul Rasûlullah tarafından hayata geçirilmiştir. Temel referans,
    Ankara, Washington, Danimarka kriterleri değil; mutluluk çağının Mekke ve
    Medine ölçüleridir. Kişi, tevhidî imanın zarûri gereği olan sâlih amellerle kendini
    ve çevresini ıslah gayretini hayat boyu sürdürme çabası içindeyse, başkalarının
    yoldan sapması ondan sorulmaz ve ona zarar vermez. Kulluk/ibâdet, iki cihanda
    kurtuluşumuz için temel esas. Başkalarını kurtarma iddiasıyla kendi kurtuluşunu
    riske atan insanlar bilmeli ki, bu yol akıllılık değildir.1064 Başkalarını kurtarmaya
    çalışmadan da kurtulmak mümkün değil.1065
    “Ey iman edenler iman edin…”1066 İmanın hakkını verin, nasıl iman edilmesi
    gerekiyorsa öyle iman edin. Sadece sözde değil; özde de, davranışta da teslimiyet
    gösterin. Bütün organlarınıza iman ettirip onları Allah’a teslim olan müslüman
    yapın. İmanınızı itaatle ispatlayın. Mü’minlerin geçirileceği sınavlara hazır
    1061] 30/Rûm, 47
    1062] 7/A’râf, 51; 45/Câsiye, 34
    1063] 5/Mâide, 105
    1064] 2/Bakara, 44
    1065] 103/Asr, 1-3
    1066] 4/Nisâ, 136
    - 407 -
    olun. Ve imanda sebat edin. “Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde,
    hakkıyla, nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkun ve ancak müslümanlar olarak
    can verin.”1067 Müslüman olarak ölmek istiyorsak, yeniden müslümanlaşmak ve
    müslümanca yaşamak zorundayız.
    Batılı bâtılın şoförlüğünde helâke doğru son sürat sürülen dünya arabasının
    tek kurtuluş şansı vardır. Tüm birikimlerini harcayan, bütün umutlarını yitiren
    çağdaş insanının tek umudu kalmıştır. O da müslümanların müslümanlaşması.
    Müslüman gibi inanıp müslümanca yaşayan müslüman göremediği, o boy
    aynasında boyunun ölçüsünü alıp kendine bakamadığı için insanlık, kendi
    yanlışlarının farkına varamamaktadır.
    Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı
    yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte
    sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma
    ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler,
    Afganistan’ı yakıp yıkamaz, Irak’ta bir milyondan fazla insanı öldüremez, İsrail
    Filistinli kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı. Suriye
    kitle imha silahlarını dünyanın gözüne baka baka rahatça kullanamaz; Mısır
    zindanları Müslüman kardeşlerle dolduramaz, ülkeyi hapishane ve morga
    döndüremezdi. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın
    ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak…
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size
    yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.”1068; “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye
    kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.”1069
    Mü’minlerin, her şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve siyasal
    yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere aday olması icap
    etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne, takvâ
    ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip olan
    ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanları başta
    olmak üzere, Kur’an’la kâfirlere karşı büyük cihadı gerçekleştirmektir. Kur’an’la
    yapılan bu cihad, kapıları açacak ve Allah’ın yardımını sağlayacaktır. Allah,
    ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir.
    Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta
    girişmek mümkün değildir.
    1067] 3/Âl-i İmrân, 102
    1068] 47/Muhammed, 7
    1069] 3/Âl-i İmrân, 139
    - 408 -
    40. HUTBE
    RÜKÛ EDENLERLE BERABER RÜKÛ ETMEK, YANİ
    CEMAATE KATILMAK
    Âyet :
    وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
    “Rükû edenlerle beraber rükû edin.” 1070
    Hadi s:
    “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma) ise azaptır.” 1071
    Konumuzu teşkil eden âyette, bilindiği gibi sadece rükû değil, cemaate
    katılmak veya cemaat oluşturmak da emredilmektedir. “Rükû edenlerle
    beraber rükû edin.”1072 Bu emir, rükûları, rükû ile kast edilen farz namazları
    cemaatle kılmayı da içine almaktadır. Cemaat Nedir? ‘Cemaat’ kelimesinin
    aslı, toplamak, bir araya getirmek anlamındaki cem’ fiilidir. ‘Cemaat’ sözlükte,
    insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir. Geniş anlamıyla cemaat;
    bir fikir ve inanç etrafında bir araya gelen insan topluluğuna verilen addır.
    Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir imamla birlikte kılan
    mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla cemaat; İslâm ümmeti topluluğunu
    ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar bu anlamda
    bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e,
    yani Tevhid dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın
    neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer
    üyesidirler.
    Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar
    değildir. Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında
    ve niçin bir araya geldiklerinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir.
    Cemaat, şuurlu bir birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât)
    değildir. Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli
    değildir. Asgari müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki
    1070] 2/Bakara, 43
    1071] Ahmed b. Hanbel, 4/145
    1072] 2/Bakara, 43
    - 409 -
    etkili bir rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacı veya politikacının, ya
    bir futbol topunun, filmin veya müziğin bir araya topladığı bir sürüdür.
    Sürüyü akıllı ve gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler.
    Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir
    etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı
    olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir
    imamın (önderin) bulunması gerekir.
    Nama z ve Cemaat
    İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya
    gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çarpıcı bir örnektir.
    Peygamberimiz’in cemaatle namaz kılmayı niçin sık sık tavsiye, hatta emrettiği
    bu nedenle daha iyi anlaşılır. Mü’minler kendi aralarından seçtikleri ya da
    uygun gördükleri bir namaz imamının arkasında bir farz namazı kılmak üzere
    cemaat olurlar. Onun arkasında saf tutarlar. Namaz içerisinde onun komutuyla
    rukû’ ve secde yaparlar. İmamla birlikte hareket ederler, onunla beraber namazı
    tamamlarlar.
    Namaz için bir imama uyan mü’min, namazdaki bütün hareketleri imamla
    birlikte ama ondan sonra yapar, aynı zamanda da o imama uyan diğer
    mü’minlerle, cemaatle beraber davranır. Namazda kendi başına hareket etmez,
    diğer müslümanlarla birlikte aynı amacı gerçekleştirmeye, yani namazı ikame
    etmeye (yerine getirmeye) çalışır. Cemaatle kılınan namazdaki hiyerarşik
    nizam, müslümanların oluşturacağı toplumun düzenine de bir işarettir.
    Namazda önde imam olur ve bütün cemaat yerin genişliğine göre onun
    arkasında sıra halinde saf tutar. Buradaki düzen piramit düzeni değil, eşitlik
    ve kardeşlik düzenidir. Çünkü İslâm cemaatinde soylular ve imtiyazlılar sınıfı
    yoktur. Hiç kimse diğerinden üstün değildir. Seçtikleri imam bile onlardan
    biridir ve yalnızca namazda onların bir adım önündedir.
    Cemaat Anlay ışı ve İslâm Topulumu
    İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları
    ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam,
    halife, emir sahibi, veliyyül emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve
    din işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Onların önderleri
    kendileri gibidir, hiç bir üstünlüğü/ayrıcalığı yoktur ve onların serbest oylarıyla
    (biatleriyle) seçilmişlerdir. Namazdaki imam gibi yetkileri sınırlıdır ve o
    - 410 -
    Allah’a itaat ettiği müddetçe müminler de ona itaat ederler. Bir kimse, cemaat
    istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı gibi, hiç kimse de ümmet
    istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam (yönetici) olamaz. Mü’minler,
    tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında da birbirlerinin yanındadırlar.
    Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin şuurunda oldukları
    gibi, hayatın her safhasında diğer müslümanlarla niçin bir arada olmaları
    gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir tercihtir.
    Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile, hizib, ya
    da vatandaşlık, hele hele çıkar beraberliği hiç değildir.
    Müslümanlar bulundukları yerlerde az sayıda olduklarından küçük
    cemaat olsalar bile, aynı özelliği taşırlar, aynı şuura sahiptirler. Herhangi
    bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen mü’min topluluklarının
    da bundan farklı yanları yoktur. Bazen bütün müslümanların bir önderin
    (imamın) yönetimi altında bir araya gelmeleri mümkün olmayabilir. Şartlar
    buna müsaade etmeyebilir. Günümüzde müslümanlar farklı coğrafyalarda ve
    farklı ülkelerde yaşamaktadırlar. Birçok ayrı siyasî güç müslümanlara hâkim
    durumdadır. Buna rağmen onlar İslâm’ın genel esasları ve hedefleri etrafında
    bir cemaat olmak zorundadırlar. Onlar birbirlerinin kardeşidirler. Her mü’min,
    birbirinin destekçisi, yardımcısı ve duâcısıdır.
    Müslümanlar bulundukları yerde, az da olsalar cemaat anlayışını yaşatmakla
    görevlidirler. Bazı mü’minler, bir amacı ya da bir hedefi gerçekleştirmek üzere
    bir araya gelebilirler, bir grup çalışması yapabilirler. Vakıf, dernek ve teşkilat
    çatısı altında örgütlenebilirler. Bu şekilde oluşan cemaatler, kendi aralarında
    bazı prensipleri uygulasalar bile, diğer müslüman cemaatlerle İslâm kardeşliği
    çerçevesinde ilişki kurarlar, ayrılık gütmezler, onlara sırtlarını dönmezler. Bir
    cemaatin İslâmî olup olmaması, onun İslâmî prensiplere ne kadar uyduğuna
    bağlıdır.
    Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen
    cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp parçalamamalıdır.
    Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi cemaatinin veya grubunun görüşlerini,
    prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı oldukları açıktır. Kaldı
    ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini vurgulamakta,
    onları ‘vahdet’e davet etmektedir.
    Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da olsalar cemaat olmaya
    çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri tutmazlarsa; cemaat
    olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar. ‘Cemâdat’, yani şuursuz, sıradan
    sürü haline gelirler. Sürüleri güden çobanlar de her zaman bulunur.
    - 411 -
    Cemaat Olman ın Önemi
    İslâm, cemaat dinidir. İslâm’n ilke ve prensipleri en güzel şekilde
    cemaatla beraber yerine getirilir. İslâm, müslümanların şuurlu cemaatler
    olmasını emretmiştir. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş
    ve nasıl olacağını göstermiştir. Böyle bir cemaat mü’min için koruyucu bir
    elbise, kale gibidir. Cemaat olan mü’minler birbirlerini daha iyi tanırlar,
    birbirlerini sever sayarlar, destek olurlar, yardımda bulunurlar. Birbirlerinin
    durumlarından haberleri olur, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlarlar.
    Tıpkı bir vücut gibi birbirlerinin acısıyla kederlenirler. 1073
    İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur.
    Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık,
    sevgi ve saygı vardır. Onların arasında soy, sınıf, kabile, meslek, bölge üstünlüğü
    gibi iddialara yer yoktur. İslâm, müslümanları Kur’an etrafında bir araya
    gelmeye davet ediyor.1074 Dinlerini parçalayanlar gibi parça parça olmaktan
    sakındırıyor.1075 Allah (c.c), kuvvetli bir bina gibi bir araya gelip kendi yolunda
    cihad eden mü’minleri sevmektedir.1076
    Peygamberimiz (s.a.s.) birçok hadisinde müslümanlara cemaat olmayı
    teşvik etmekte, bunun önemini bildirmektedir. Bunun yanında cemaatle
    namaz kılmayı çok önemsemekte, mü’minlerin cemaatle namaz kılarak çok
    fazla karşılık alacaklarını haber vermektedir. Kur’an, Hz. Peygamber’e, düşman
    korkusu olsa bile mü’minlere namazı cemaatle kıldırmasını emretmektedir. 1077
    Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Cemaat rahmettir, tefrika (ayrılık çıkarma)
    ise azaptır.”1078 Müslümanların cemaat olmalarının en güzel örneği, beraber namaz
    kılmalarıdır. Cemaatle namaz, İslâmî cemaatin temelini atar, müslüman bireye
    cemaat şuurunu kazandırır. Bu nedenle cemaatle kılınan namazın derecesi tek
    başına kılınana göre yirmi beş, veya yirmi yedi derece daha yüksektir.1079
    İslâm’a göre cemaat olma o kadar önemlidir ki, iki kişi bir araya gelseler,
    hemen cemaat olmaları tavsiye edilir.1080 Cemaate devam etmenin sevabı
    kadın ve erkek mü’minler için aynı derecededir. Peygamberimiz kadınların
    cemaate gelmelerine engel olunmamasını istemiştir. 1081
    1073] Buharî, Edeb 27, 8/12; Müslim, Birr 17, Hadis no: 2586, 4/1999
    1074] 3/Âl-i İmran, 103
    1075] 30/Rûm, 32
    1076] 61/Saff, 4
    1077] 4/Nisa, 101-102
    1078] Ahmed b. Hanbel, 4/145
    1079] Buharî, Ez’an 30, 1/166; Müslim, Mesâcid 42, Hadis no: 649, 1/449; Ebu Davud, Salât Hadis no: 559, 1153; İbn
    Mâce, Mesâcid 16, Hadis no: 786-790, 1/258; Tirmizî, Salât 245, Hadis no: 330, 2/150
    1080] Buhârî, Ezan 35, 1/167; İbn Mâce, İkametü’s-Salât 44, Hadis no: 972-975, 1/312; Nesâî, İmamet 43-44, 2/80
    1081] Buharî, Ezân 162, 1/218; Müslim, Salât 30, Hadis no: 442, 1/326; Ebu Davud, Salât 52, Hadis no: 565-568, 1/155
    - 412 -
    Cum’a ve bayram namazlarının cemaatle kılınıp tek başına kılınmasının
    mümkün olmaması oldukça önemlidir. Şüphesiz cuma ve bayram namazları,
    mü’minlerdeki cemaat şuurunu kuvvetlendirir, onları birbirine yaklaştırır,
    aralarındaki kardeşlik ilişkilerini arttırır. İnsan, yaratılışı gereği toplum halinde
    yaşamak zorundadır. İslâm, müslümanları şuurlu bir toplum olarak yetiştirmek
    istiyor. Cemaatleşme, bir arada yaşama bilinci, fedakârlığı, başkalarını hesaba
    katma; hak ve hukuka uyma ahlâkını, yardımlaşma, acıları paylaşma, nimetleri
    ve külfetleri bölüşme anlayışını geliştirir.
    İslâm, bütün bu ideallerin en güzel bir şekilde yerine getirilmesini, bunların
    bir ibâdet bilinciyle yapılmasını istemektedir. Cemiyet (toplum) içinde
    yaşadığının farkında olan olgun İnsan, her konuda bağlı bulunduğu toplum
    fertlerini de hesaba katar. Ancak kendi bencil duygularını doyurmak isteyenler,
    kibirliler ve başkalarının haklarına tecavüz etmeyi normal görenler bu
    anlayışın dışına çıkarlar. İslâm, toplum halinde yaşama ihtiyacını en doyurucu
    bir biçimde teklif ediyor ve bunun kurallarını ortaya koyuyor. İslâm cemaati,
    bir Allah’a, bir peygambere ve ilâhi vahye inanma mantığı üzerine kurulur ve
    gelişir. Bu cemaatin gayesi de, Allah’ın rızâsına erebilmek için O’nun hükmüne
    en güzel bir şekilde uyabilmek ve birbirlerine hakkı ve ma’rufu tavsiye edip,
    birbirleriyle iyilik ve takvâda yardımlaşmak, kardeşlik ve cemaat şuuruna
    erebilmektir. 1082
    Namaz sadece kişiyi değil; toplumu da baştan ayağa değiştiren, tevhide doğru
    geliştiren bir ibâdettir. O ferdî bir inkılap olduğu kadar sosyal bir inkılaptır
    da. Günde beş kez cemaat namazlarıyla bir araya gelen dünyevî ve maddî
    endişelerden uzaklaşarak aynı manevî atmosferi teneffüs eden mü’minler
    topluluğu; sürekli birbiriyle yardımlaşarak, birbirinden güç ve kuvvet alarak,
    birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, hep iyiye doğru ilerleyerek tevhidî çizgide
    bütünleşir. Camiler, mü’minlerin eğitim ve öğretimini, birlik ve dayanışmasını,
    istişare ve organizasyonunu sağlayan mekânlardır. İslâmî hayatın mihveridir.
    Günümüzde bu fonksiyonlarını icrâ etmediği göz önüne alınınca, muvahhid
    mü’minlere büyük görevler düşmektedir.
    Ezanlar bir inkılap çağrısı olarak algılandığı zaman, namazlar bir
    tevhid eylemi olarak hakkıyla ikame edildiği zaman, cami ve cemaatler
    gerçek fonksiyonunu icra ettiği zaman; işte o zaman İslâm ümmeti yeniden
    dirilecek, mü’minler felâh bulacaktır.
    1082] H. K. Ece, a.g.e. 101 vd.
    - 413 -
    Mü’minler, cemadât olma yanlışlığından cemaat olma şuuruna
    yükselmelidirler. Câmilerimizin asr-ı saâdetteki takvâ mescidine, Mescid-i
    Nebî’ye benzemesine; imamların ümmetin önderleri ve Peygamber’in vârisi
    olmasına; tüm şuurlu müslümanların da gerçek anlamda bir cemaat ve ümmet
    haline gelmesine zarûret vardır. Bütün bunların gerçekleşmesi için de İslâmî
    değişim ve dönüşüme ihtiyaç vardır. Öyleyse kalabalıkların İslâm cemaati
    haline gelebilmesi için, sadece Allah’a rükû edip O’nun dışında kimsenin
    önünde eğilmemek için, namazlarımızın bizi canlandırıp kurtuluşa ulaştırması
    için hayye ale’s- salâh! Hayye ale’l- felâh! Hayye ale’l- cihâd!
    - 414 -
    41. HUTBE
    CEMAATLEŞME KUR’AN’IN BIR EMRIDIR
    Âyet :
    انَِّ الذَّ۪ينَ فرََّقوُا د۪ينَهُمْ وَكَانوُا شِيَعا لسَْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ انَِّمَٓا امَْرُهُمْ الِىَ اللهِّٰ ثمَُّ يُنَبِّئُهُمْ بمَِا
    كَانُوا يَفْعَلُونَ
    “Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla
    hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara
    yaptıklarını haber verecektir.” 1083
    وَاعْتَصِمُوا بحَِبْلِ اللهِّٰ جَم۪يعا وَلَ ا تفََرَّقوُاۖ وَاذْكرُُوا نعِْمَتَ اللهِّٰ عَليَْكُمْ اذِْ كنُْتمُْ اعَْدَآءً فاَلَفََّ بَيْنَ
    قلُوُبكِمُْ فاَصَْبَحْتمُْ بنِعِْمَتهِ۪ٓ اخِْوَاناۚ وَكنُتْمُْ عَلىٰ شَفَا حُفْرَة مِنَ الناَّر فاَنَقَْذَكمُْ مِنهَْاۜ كذَٰلكَِ يبَُينُِّ
    اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
    “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın
    size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirine düşman idiniz de Allah
    gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş
    çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size
    âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” 1084
    Cemaat; sözlükte, insan topluluğu, bir araya gelen insan grubu demektir.
    Geniş anlamıyla cemaat; bir fikir ve inanç etrafında bir araya gelen insan
    topluluğuna verilen addır. Bir fıkıh terimi olarak ‘cemaat’ ise; namazı bir
    imamla birlikte kılan mü’minler topluluğudur. En geniş anlamıyla cemaat; İslâm
    ümmeti topluluğunu ifade eden bir kavramdır. Dünyadaki bütün müslümanlar
    bu anlamda bir bütün halinde ‘cemaat’tirler. Bu cemaatin ana özelliği, aynı Din’e,
    yani Tevhid dinine inanmaları, aynı kıbleye yönelmeleridir. Dünyanın neresinde
    yaşarlarsa yaşasınlar, bütün müslümanlar İslâm cemaatinin birer üyesidirler.
    Kitle, şartların bir araya topladığı kalabalıktır. Yolu ve hedefi belli değildir.
    Asgari müşterekleri bile ortada yoktur. Belki bir çıkarın, belki etkili bir
    rüzgârın, belki gözü açık bir propagandacı veya politikacının, ya bir futbol
    topunun, filmin veya müziğin bir araya topladığı bir sürüdür. Sürüyü akıllı ve
    gözü açık çobanlar istediği gibi sürükleyip götürürler.
    1083] 6/En’âm, 159
    1084] 3-Âl-i İmran, 103
    - 415 -
    Cemaat; rastgele, tesadüfen veya şartların bir araya getirdiği insanlar değildir.
    Cemaatin üyeleri de yaptıklarını bilmeyen, hangi şartlar altında ve niçin bir
    araya geldiklerinden habersiz ve şuursuz kimseler değillerdir. Cemaat, şuurlu bir
    birlikteliktir. Kuru kalabalık, yani kitle (cemâdât) değildir.
    Bir topluluğun cemaat adını alabilmesi için, o topluluğun belli bir fikir
    etrafında, belli bir hedefe gitmek üzere bir araya gelmesi, belli ilkelere bağlı
    olması ve başlarında cemaat ile özdeşleşmiş, aynı amaca bağlı yetkin bir imamın
    (önderin) bulunması gerekir.
    İslâm cemaatinin en küçük örneği, müslümanların namazda bir araya
    gelmeleridir. Namaz cemaati, İslâm cemaatini oluşturmada çok önemli bir
    örnektir.
    İslâm toplumunda herkes birbirinin kardeşidir. Tıpkı namazda saf tuttukları
    ve beraber oldukları gibi, kendi aralarından seçtikleri ehl-i hal ve’l akd (imam,
    halife, emir sahibi, veliyyül emr) yetkilisinin başkanlığı altında dünya ve din
    işlerini yürütürler. Allah’ın dinini yaşamaya çalışırlar. Namazdaki imam gibi
    yetkileri sınırlıdır ve o Allah’a itaat ettiği müddetçe müminler de ona itaat
    ederler. Bir kimse, cemaat istemediği halde onlara namaz imamı olamadığı
    gibi, hiç kimse de ümmet istemediği halde zorla, diktatörce, onlara imam
    (yönetici) olamaz. Mü’minler, tıpkı namazda olduğu gibi toplum hayatında da
    birbirlerinin yanındadırlar. Müslümanlar namazda niçin bir araya geldiklerinin
    şuurunda oldukları gibi, hayatın her safhasında diğer müslümanlarla niçin bir
    arada olmaları gerektiğinin de farkındadırlar. Onların cemaat oluşu bilinçli bir
    tercihtir. Onların aralarındaki bağ iman bağıdır; soy, hemşehrilik, ırk, kabile,
    hizib ya da vatandaşlık, hele hele çıkar beraberliği değildir.
    Belli bir amacı ve çalışmayı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen dernek
    ve vakıflar, cemaatler, tefrikaya sebep olmamalı, müslümanları bölüp
    parçalamamalıdır. Dinde ayrılık güdenlerin ve kendi cemaatinin veya
    grubunun görüşlerini, prensiplerini din haline getirenlerin son derece hatalı
    oldukları açıktır. Kaldı ki İslâm sürekli bir şekilde müslümanların kardeşliğini
    vurgulamakta, onları ‘vahdet’e davet etmektedir.
    Batı hayatı insanları bireyselleştiren, toplumsal bağları yok eden, fıtrata ters
    bir zihniyete dayanır. İnsanın çevresinden alacağı güzellikler gibi, vereceği
    katkı da önemlidir. İslâm, ferdî olarak yaşanabilecek bir din değildir. İnsanın
    kendini kurtarabilmesi için toplumu kurtarmaya çalışması da gerekir. Dinin
    bize ihtiyacı yok; ama bizim dine, dâvâya ihtiyacımız çok. Cemaat, hem dünya
    ve hem âhiret açısından bizim için olmazsa olmaz konumundadır. Cemaat,
    - 416 -
    mü’minler için koruyucu bir elbise, bir kale, bir rehabilitasyon merkezi,
    bir arınma mekânı, bir eğitim ocağı, hayırda yarışı öğreten olgunlaştırma
    kurumudur.
    İslâmî cemaat, Kur’an anlayışı ve Peygamberin yolu üzerine kurulur.
    Onların arasında kardeşlik, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, fedakârlık,
    sevgi ve saygı vardır. Peygamberimiz Medine’de bu örnek cemaati kurmuş
    ve nasıl olacağını göstermiştir. Müslümanlar, yaşadıkları yerlerde azınlık da
    olsalar cemaat olmaya çalışmalılar. Bunu yapmazlarsa ve cemaat şuurunu diri
    tutmazlarsa; cemaat olmanın avantajlarını ve nimetlerini kaçırırlar.
    Bugün insanlara sunulan din; büyük oranda şudur: Beşerî görüşler,
    göreceli ve tartışmalı konular, cemaatlerin tartışmalı doğruları, filân efendi
    hazretlerinin görüşleri, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmeler, hatta bazen
    Kur’an’ın bazı emirlerini yasaklayan, bazı yasaklarını mubah kılan tavırlar...
    Kur’an’ın önemsediği konular yerine, hiç yer vermediği konular din adı altında
    topluma kabul ettirilmek istenmekte, mesajın başına oturtulmaktadır. Fili
    farklı yerlerinden yakalayıp bu parçayı fil diye tanımlama tavrı, basarla birlikte
    basîreti, alnındaki gözüyle beraber göğsündeki gözü de kullanması gereken,
    gözleri açık ve her dem uyanık bulunması icap eden müslümanların maalesef
    tavrı olabiliyor. Dini, bazıları şekilsel özellikler, bazıları sarık, sakal, cübbe
    ve çarşaftan ibâret sayarken, bazıları sadece falan zâtın kitaplarını okuyup
    açıklamak, bazıları ise tesbih çekmekten, bazıları sadece cihad veya siyasal
    yorumlardan, haftalık ders ve sohbetlere katılmaktan, bazıları dergi çıkarmak
    veya radyo imkânlarından ibâret sayabilmektedir. Bundan da daha fecîsi,
    Kur’an’ın ısrarla emrettiği halde, bazı müslümanların ısrarla yasakladığı kimi
    ibâdetler sözkonusu olabilmekte ve Kur’an’a taban tabana zıt olan bir yasağı,
    meselâ Kur’ânî bir emrin, farîzanın terkini, fâiz gibi bir haramın mubahlığını
    cihad yorumu ve dâru’l-harp mantığı ile topluma empoze etmektir.
    Dernek ve vakıfların günümüzde İslâm dâvâsına ne tür katkıda bulunduğu
    tartışılabilir, ama üyelerini dâvâdan uzaklaştıran, hak dâvâyı bâtıl ideolojilerle
    sentez yapmaya kalkan, yetişmiş nice insanı demokrat, sağcı ve muhâfazakâr
    çizgiye doğru savuran; ilkesiz, çıkarcı ve tavizci anlayışı tevhidî anlayışa tercih
    eden; kazanılmış insan, imkân ve birikimi yok eden çok sayıda örneklerini
    göstermek mümkündür.
    Bugün Türkiye’de faal olarak 70 bin civarında vakıf ve dernek var. Bunların
    en az yarısı, Müslümanlar tarafından İslâm’a hizmet etsin diye bekledikleri
    kurumlardır. En az 35 bin dernek ve vakıf ne yapmaktadır? 35 bin dernek 35
    bin ayrı grup anlamına geliyor. Hakkı gizleyenleri mi ararsınız, hakla bâtılı
    - 417 -
    karıştıranları mı? Devletçi, düzenci derneklerin sayısı daha çoktur. İslâm’a
    davet edeceğine insanları demokrasiye davet eden dernekler… Dün “tekbir!”
    diye nâra atanlar bugün “tedbir” diyorlar, başka bir şey demiyorlar. Dün
    “tevhid” diyenler bugün demokrasi türküsü çağırıyor. Dernekler savrulurken
    sadece cemaatlerini savurmuyor, aynı zamanda hem diğer cemaatleri ve hem
    halkı etkiliyor.
    Müslümanlığı kendi cemaatinin anlayış ve yaşayışıyla sınırlandırıp kendi
    cemaatinden olmayanların küfür içinde olduğuna hükmetmek, hatta bir adım
    daha ileriye gidip onlara kâfir demek, göreceli doğrularımızı mutlak hakikat
    yerine koymak demektir. Bu gibi durumlar, karşısındakine ictihad hakkı
    vermeden, kendini veya reisini müctehid ilân etmektir. Hatta, müctehid hata
    yapabilecek kişi olduğu halde, kendi cemaat görüşünde, liderinde yanılma
    ihtimali kabul etmeyen kişinin bu tavrının ne anlama geldiği, dilin ifâde
    etmekten çekindiği fecî bir tavır olmaktadır.
    Bugün tevhidi çizgide istikameti koruyan ilkeli duruşa sahip Müslümanların
    durumu da maalesef cemaat olarak toplumun ümidini ve Allah’ın yardımını
    çekecek kalitede değildir. Şöyle ki: Hiç bir proje üretmeyen, eğitim, tebliğ,
    yardımlaşma ve şahidlik sorumluluklarını daha güçlü birlikteliklerle, daha
    yaygın projelerle uygulamaya koymayan bir hal söz konusu. Cemaatleşme ve
    kolektif iradeyi üretme pratiği zaaflı, fedakârlıklar noktasında hayli tembel ve
    elini taşın altına koymak anlamında bedel ödemeye gelince bunu gerektirecek
    ciddi bir çabası olmayan dağınık teorik imanlı fertler ya da sadece bilgilenmeyle
    sınırlı, kapalı ve dar ölçekli Kur’an halkaları halinde cahiliye toplumuna
    dağılmış olarak yaşamakta ısrar etmemiz, sürdürdüğümüz Kur’an halklarının
    olumluluğuna rağmen büyük bir zaaftır.
    Güzel insan olmamız ve mesajımızın güzel olması için, insanları başka şeye,
    tartışmalı teferrruata değil; sadece Allah’a, Allah’ın mutlak doğrularına, yani
    hakka dâvet etmemiz ve bunu herhangi bir hizip adına değil, “müslüman”
    isim ve sıfatımızla, İslâm’ın hizipler üstü temel prensipleri adına yapmamız
    gerekmektedir: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih amel işleyen ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır.”1085 Müslüman dâvâ
    adamı, âyetlerdeki bütüncül çağrıya rağmen; parçacı, hizipçi, cemaatlerinin
    yorumunu öne çıkaran bir yaklaşım sergileyerek kınanacak bir tavra düşebiliyor:
    “Onlardan dinlerini parçalayanlar ve kendileri de bölük bölük olanlar vardır.
    (Bunlardan) her fırka, kendi yanındakiyle sevinmektedir.”1086 Bugün kimi cemaat
    1085] 41/Fussılet, 33
    1086] 30/Rûm, 32
    - 418 -
    mensubu kişiler, insanlara Kur’an’ın önceliklediklerini, mutlak hakikatleri,
    Kur’an’ın muhkem doğrularını anlatacaklarına, İslâm’ın temel esaslarına dâvet
    edeceklerine; kendi tartışılabilecek doğrularına çağırmaktadırlar. “Dinlerini
    parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur.
    Onların işi ancak Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber
    verecektir.” 1087
    Bugün tevhidî çizgide istikameti koruyan ilkeli duruşa sahip Müslümanların
    durumuyla ilgili bazı tespitleri paylaşacak olursak: Hiç bir proje üretmeyen,
    eğitim, tebliğ, yardımlaşma ve şahidlik sorumluluklarını daha güçlü
    birlikteliklerle, daha yaygın projelerle uygulamaya koymayan bir hal söz konusu.
    Cemaatleşme ve kolektif iradeyi üretme pratiği zaaflı, fedakârlıklar noktasında
    son derece tembel ve elini taşın altına koymak anlamında bedel ödemeye
    gelince bunu gerektirecek ciddi bir çabası olmayan dağınık teorik imanlı fertler
    ya da sadece bilgilenmeyle sınırlı, kapalı ve dar ölçekli Kur’an halkaları halinde
    cahiliye toplumuna dağılmış olarak yaşamakta ısrar etmemiz, sürdürdüğümüz
    Kur’an halklarının olumluluğuna rağmen büyük bir zaaftır.
    Cemaatle şmenin Üzerimi ze Yüklediği Sorumluluklar
    Cemaat çalışması yapacak mü’minlerin mutlaka kulluk bilincine sahip ve
    ihlâslı fertler olmaları icap etmektedir.
    Bizim insanımız bir-iki kişi ile ortaklık bile oluşturamamaktadır. Özellikle
    dâvâ insanı mü’minlerin bu hallerini değiştirmeleri, ilkelerinden taviz
    vermeden; geçim ehli, birlikte çalışmaya kendini hazır hale getiren, cemaatin
    gerektirdiği disiplin ve ciddiyete sahip şahsiyetler olmaları gerekmektedir.
    İstikrarlı ve fedakâr olmaları, danışma, dayanışma ve yardımlaşma halinde,
    kolektif çabalara katkıda bulunmamız, cemaat çalışmasının bizden istekleri
    arasındadır.
    Her yaptığımız hayırlı şeyi en güzel şekilde (ihsan bilinci ile) yapmamız
    Kur’an’da emredilir. Bunun için de üstlendiğimiz görevleri zamanında, eksiksiz
    ve güzel bir şekilde yaparak ibadet yapmış, kulluğu bütün hayatımıza yaymak
    için tüm gayret sarfedilmelidir.
    Bizim ortak irademizi temsil eden kolektif iradenin, Hududullah
    çerçevesindeki kararlarına itaatin Allah’a ve Rasulü’ne itaat anlamına geldiğinin
    bilincinde olmalıyız. Cemaatlerde ifrat ve tefrit sırıtmaktadır: Bir yanda İslam’ın
    1087] 6/En’âm, 159
    - 419 -
    doğru bulmadığı “meyyit gibi teslimiyet”i isteyen, önderlerin doğru-yanlış her
    yaptığında hikmet arayıp, “emr-i bil maruf nehy-i an’il münkeri”i terk eden
    kör taklit ve bilinçsiz bir itaat, diğer yanda itaat bilincini tamamen yitirmiş
    başıbozukluk, anarşi söz konusudur. Bu iki uca da yaklaşmadan Kur’an’ın
    öngördüğü, Rasulullah’ın ve ashabının uyguladığı vasatı tercih ederek bilinçli
    itaati öne çıkarmalıyız.
    Nimet dağıtılırken kardeşimizi kendimize tercih etmeyi, külfet söz konusu
    olduğunda da öne atılmayı ahlakımız haline getirmeliyiz. Ahlâkî zaaflarımızı
    ve cemaat içinde ilkeli ve uyumlu faaliyetler üretmeye engel olan sosyal
    zaaflarımızı ıslah etmek için kendimizi eğitmeli ve disipline etmeliyiz.
    Bu konuda cemaat diyelim, vakıf diyelim; oranın bize ihtiyacından daha
    çok bizim bu organizelere ihtiyacımız olduğunu, bu tür çalışmalara katkıda
    bulunmazsak, eriyip kaybolma, çizgimizin dejenere olması gibi risklerin çok
    ciddi boyutta olduğunu unutmamamız lazım. Daha mükemmel bir teşkilat,
    daha ideal hedefleri ve daha şer’î faaliyetleri olan bir teşkilat bulursak veya
    birlikte oluşturursak o zaman tercihlerimizi bu konuda rahatlıkla daha iyiden
    yapmamız gerektiğini, bugün ise içinde bulunduğumuz yapının daha da
    güçlenmesi için yardımcı olmamız, bana göre çok önemli bir görevimizdir. Varsa
    yanlışlarını güzel bir üslûpla düzeltmemiz, doğrularına ise sahip çıkmamız ve
    onu el birliği ile yaygınlaştırmaya çalışmamız gerektiğini hatırlatıyorum.

    7. BÖLÜM
    AKSATTIĞIMIZ
    BAZI ÖNEMLİ GÖREVLERİMİZ
    - 422 -
    42. HUTBE
    CIHADA BAKIŞ
    Âyet :
    فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِد۪ينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِد۪ينَ دَرَجَةًۜ “Allah, mallarıyla, canlarıyla mücâhede edenleri derece bakımından
    oturanlardan üstün kılmıştır.” 1088
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ امَٰنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلىٰ تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪
    وَتُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللهِّٰ باِمَْوَالكُِمْ وَانَْفُسِكُمْۜ ذٰلكُِمْ خَيْرٌ لَكُمْ انِْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۙ يَغْفِرْ لَكُمْ
    ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْ انَْهَارُ وَمَسَا كِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ ذٰلكَِ
    الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۙ وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَر۪يبٌۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
    Allah’a ve Rasûlüne iman iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda
    cihad edersiniz. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde
    O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn
    cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz
    başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri
    bunlarla müjdele.” 1089
    Hadi s:
    “Siz cihadı terk ederseniz; Allah üzerinize bir zillet/aşağılık verir ki, (tam
    bir iman ve cihad arzusuyla) dininize dönünceye kadar o zilleti üzerinizden
    kaldırmaz.” 1090
    Mü’min için hayat iman ve cihaddır. İman; İslâm Dininin itikadî, sosyal,
    ekonomik, hukukî ve ahlâkî düsturlarının bütününe gönülden inanmak ve bunu
    açıkça ikrar etmektir. Cihad; Yüceliğine inanılan bu İlâhî nizamı ferdî, âilevî ve
    sosyal hayatta ve bütün insanlığa hâkim kılma gayretidir. Cihad, insanın tüm
    hayatını kuşattığı gibi, günün hemen her ânına da yayılabilecek geniş kapsamlı bir
    kavramdır. Kâfir, müşrik ve münâfıklara, fâsık ve zâlimlere karşı cihad olduğu gibi,
    1088] 4/Nisâ, 95
    1089] 5/Mâide, 105
    1090] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
    - 423 -
    şeytana ve onun içimizdeki temsilcisi olan kötü arzulara, hevâya karşı da cihad olur.
    Kötü âdet ve çirkin alışkanlıklara karşı cihad olduğu gibi, cehâlete karşı da, hak ve
    hakikate çağrı, iyilikleri tavsiye olarak da cihad sözkonusudur. Hangi sebeple olursa
    olsun, cihad ibâdeti mü’minler için günlük ibâdetler kadar sık sık tekrarlanabilen,
    sebepleri ortadan hemen hemen hiç kalkmayan bir ibâdettir.
    İslâm’ın gayesi toprak ele geçirmek değildir. O yalnız bir bölge ve kıta ile
    yetinmez. İslâm bütün dünyanın saâdet ve refahını düşünür. Bütün insanlığa,
    kendisinin beşerî sistemlerden ve diğer dinlerden daha üstün âlemşumul/
    evrensel bir din olduğunu göstermek ister. Bu yüce maksadı gerçekleştirmek
    için müslümanların bütün güçlerini seferber eder. İşte bu bitmeyen cehd ve
    uğraşmaya, büyük bir enerji ile çalışma işine ve meşrû bütün yollara başvurma
    gayretine cihad denir. Yeryüzünde zorbalar, bâtılın ve fitnenin devamını
    isteyenler, şirk ve müşrikler ile küfür sistemleri var oldukça, onların yeryüzünde
    yayacakları kötülüklerine karşı bir emniyet olan cihad da devam edecektir. Bu
    bakımdan cihadın İslâm’da önemli bir yeri vardır. Hz. Peygamber, kendisine
    hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, “İman ve Allah yolunda
    cihad” buyurarak cihadın imandan hemen sonra geldiğine, imanın cihadla
    varlığını sürdüreceğine işaret etmişlerdir. Ayrıca Allah yolunda savaşanları,
    gâzîlik ve şehidlik rütbesine erenleri öven ve onlar için büyük nimetler ve
    dereceler bulunduğunu haber veren birçok âyet ve hadis vardır.
    Cihad için devrin gerektirdiği ve kullanılması meşrû/câiz olan her çeşit ve
    en üstün (düşmanları korkutacak) silâhlara sahip olmak Kur’an’ın emridir.1091
    Günümüzdeki savaşların sadece harp cephelerinde olmadığını bilmek, evlere
    kadar yayılan savaş araçlarını iyi değerlendirmek gerekmektedir. Mü’min,
    hangi imkân ve nimetlere sahipse, onları Allah yolunda kullanarak cihad
    yapabilir. İlim sahibi ilmiyle, zengin parasıyla, bileği kuvvetli olan gücüyle, alın
    teriyle, lisanı veya kalemi güçlü olanlar, bu araçlarla cihad yapabilir/yapmalıdır.
    Savaş meydanlarında cihad yapıldığı gibi, evlerde, işyerlerinde, okullarda,
    sokaklarda ve hemen her yerde de cihad yapılabilir. Allah, verdiği nimetleri
    nereye kullandığımızı soracağına göre, bu bilinçle her imkânın Allah’ın
    emâneti olduğunu unutmayıp, onları esas sahibinin istediği alanda kullanmak,
    hâin damgası yemekten kurtulup; mücâhid ismi almak için gereklidir. Cihad,
    kendini ve imkânlarını Allah’a adamak, O’nun yolunda kullanmaktır. Allah
    yolunda bitmeyen mücâdele ve çabanın, meşrû her yola başvurularak yapılan
    çalışmanın adıdır cihad. Hakkı tebliğin, Hakkı hâkim kılma gayretinin ve
    bâtılla mücâdele çabalarının ortak kavramıdır cihad.
    1091] Bkz. 8/Enfâl, 60
    - 424 -
    İslâm, bir değişim ve dönüşüm esası, bir inkılâp mefkûresi ve hareketidir. O
    yüzden, yeryüzündeki bütün bâtıl sistemleri kaldırıp yerine Allah’ın hükmüne
    göre düzenlenmiş sistemi koymak ister. Müslüman bu evrensel inkılâbı
    gerçekleştirme mücâdelesi içinde yorulmak bilmeyen sonsuz çalışma adamıdır.
    Her canlı, hayatını devam ettirmek için çırpınıp çabalar dururken müslüman
    da, kendine hayat veren dini uğrunda çaba sarfedecek, kendisi dâhil her
    şeyin sahibi yolunda canı dâhil her şeyini fedâ edebilecek, her çeşit güçlük ve
    meşakkatleri göze alıp gayret edecektir. İşte bu cehdin, adamanın, mücâdelenin,
    çalışmanın adı cihaddır. Mukaddes bir amaç uğruna ortaya konulan fiilî, fikrî
    ve kalbî her tür çabanın ortak ismidir cihad. Bir insanın başkalarına huzuru,
    mutluluğu, kurtuluşu taşıma gayretidir cihad. Dünyada dâru’l-İslâma, âhirette
    dâru’s-Selâma ermenin yolu, sürekli cihad üzere bulunmaktan geçer.
    Kur’an; birtakım mal, evlât, kazanç ve dünya hayatı endişeleriyle cihadı
    terk ettiklerinde mü’minlerin başına büyük felâketlerin geleceğini haber verir.
    Cihad, mü’mini sürekli tetikte tutan ve onu yere çakılıp kalmaktan alıkoyan
    terkedilemez bir aksiyondur. Cihaddan kaçma veya cihad etmeme düşüncesi
    münâfıklık alâmetidir. Mü’minlerin toptan cihadı terk etmeleri, yavaş yavaş
    kendilerinden imanın da gitmesi sonucunu doğurur. Bunun neticesinde
    yeryüzünde büyük bir fitne baş gösterir ve bu da insanlığın sonu demektir.
    Küfrün, şirkin ve dolayısıyla fitne ve fesâdın hâkim olduğu bir toplumda bir
    mü’min tek başına da olsa cihadla yükümlüdür; çünkü mü’minin hayatı iman
    ve cihaddan ibârettir. Bu cihad, önce delille, güzel sözle, hikmetle ve öğütle
    anlatmayı içine alır. Bu, toplumsal planda cihadın ilk merhalesi olduğu gibi, bir
    kişiyi İslâm’a dâvet için yapılacak cihadın da ilk aşamasıdır. Bunu bir basamak
    olarak almaktan çok, her zaman gerekli bir yöntem olarak düşünmek daha
    doğru olacaktır.
    Mücâhid, her şeyden önce bir dâvâ adamıdır. O, sadece işiyle gücüyle meşgul
    olan sıradan, herhangi bir kişi değildir; onun idealleri, beklentileri, ümitleri,
    hayalleri, rüyaları... içinde yaşadığı kalabalıklarınkinden farklı olduğu gibi,
    yaşayışı, çaba ve gayreti de kâfirlere değil, Peygamber ve ashâbına benzeyecektir.
    Gâyesi için çalışmayan, dâvâsı için yaşamayı ve gerektiğinde ölmeyi bilmeyen
    kimse bırakın mücâhid olmayı, dâvâ adamı bile sayılmaz. “(Gerçek) Mü’minler,
    ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah
    yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/savaşanlardır. İşte doğrular ancak
    onlardır.” 1092
    1092] 49/Hucurât, 15
    - 425 -
    İslâm, bize anlatılamaz çileler karşılığında ulaşan mukaddes bir emânettir.
    Asr-ı Saâdetten beri çok büyük meşakkatlerle korunmuş, her türlü fedâkârlıklarla
    bu sancak bize ulaşmıştır. Peygamberimiz dâvete ilk başladığı andan âhirete
    göç edinceye kadar hep cihad halindeydi. O’nun izinden gidenler de aynı yola
    baş koymuşlardı. “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir. Onlar miras olarak ancak
    ilim bırakırlar.” 1093
    Peygamber’in mirasına sahip çıkmayan kimsenin kuru bilgisi, onu “âlim”
    kabul etmeye yetmeyecektir. Seven, sevdiği uğruna çile ve fedâkârlığa seve seve
    katlanan kişidir. Allah’ı seven, O’nun için her şeyden geçebilir, O’nun uğruna
    fedâ edilemeyecek hiçbir şeyin olmadığını, var kabul edilirse, o şeyin daha yüce
    sayıldığı için putlaştırılacağını düşünür. Her türlü putla mücâdele ettiği gibi,
    Allah’ın önünde engel olan ne varsa onunla da cihad eder. Bugün dünyanın
    karşılaştığı hemen tüm bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik problemler; gerçekte
    dünya barışı için çalıştıklarını iddia eden ABD ve Avrupa ülkelerinin, yani
    kâfirlerin eseridir. Ama ne yazık ki müslümanlar bunu yeterince anlamış değiller.
    O yüzden de cihadı tek çözüm olarak görmemekte, müstaz’af kimliklerinden
    sıyrılıp onurlarını kurtarmak için doğru çabalar sarf etmemekteler. Dünya
    müslümanları el ele verseler, insanlık aleyhine işlenen bütün cinâyetlere
    elbirliği ile karşı dursalar, yani cihad etseler, fesadlar salâha, ifsadlar ıslâha,
    şerler hayra dönüşür. Kâfirler ve zâlimler kadar cesur olmazsak, onların bâtıl
    dâvâlar için çektiği zahmetler kadar Hak dâvâ için bedel ödemekten kaçınırsak,
    bırakın “mücâhid” sıfatını, “mü’min” sıfatını bile zor alırız: “İnsanlardan bazısı
    Allah’tan başkasını Allah’a endâd/eşler ve benzerler edinir de onları Allah’ı sever
    gibi severler. Mü’minler ise Allah’ı her şeyden çok severler...” 1094
    Cihad kelimesi Kur’an’da farklı şekillerde kırk bir yerde geçmektedir.
    Bunlardan 33’ü kavram anlamındaki cihadla ilgilidir. Mü’minler Allah yolunda,
    kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar.1095 Allah, kendi yolunda cihad etmeyi
    emretmektedir.1096 Bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övmektedir.1097
    Allah yolunda mücâdele eden mücâhidlerin dereceleri, evlerinde oturanlardan
    daha yücedir.1098 Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin
    dereceleri çok yüksektir, mükâfâtları boldur.1099 Allah, peygamberlerle beraber
    1093] İbn Mace, Mukaddime, B.17, Hds. 223; Tirmizî, Kitabu’l-İlm, B.19, Hds. 2822; Ebu Davud, Kitabu’l-İlm, B.1, Hds.
    3641
    1094] 2/Bakara, 165 ve yine bkz. 49/Hucurât, 15
    1095] 4/Nisâ, 76
    1096] 5/Mâide, 35; 9/Tevbe, 41; 22/Hacc, 78; 2/Bakara, 190; 4/Nisâ, 76 vd.
    1097] 8/Enfâl, 72; 9/Tevbe, 41
    1098] 4/Nisâ, 95
    1099] 61/Saff 61, 10-12; 5/Mâide, 5
    - 426 -
    Allah yolunda yılmadan, gevşemeden cihad eden sabırlı Rabbânîleri sever.1100
    Mü’minler, ünyayı, içindekileri, meskenleri cihaddan çok severlerse, Allah
    onlara cezâ verir.1101 Allah (c.c.) cihad emri ile mü’minleri imtihan etmektedir.1102
    Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olabilirler ama onlar ölmezler, Allah katında
    diridirler.1103 Silâhlı/canla cihad, bize harp açanlara,1104 verdikleri sözü tutmayıp
    tekrar dinimize saldıranlara,1105 Allah’a ve âhiret gününe inanmayarak,
    Allah ve Peygamberin haram kıldığı şeyleri haram kabul etmeyenlere karşı,1106
    yeryüzünde fitneyi söküp atmak ve Allah’ın dinini hâkim kılmak1107 gâyesi ile
    meşrû kılınmıştır.
    “İman edenler ve hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar,
    Allah’ın rahmetini umabilirler. Allah ğafûr ve rahîmdir.” 1108
    “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya
    çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” 1109
    “Ey iman edenler! Allah’tan ittika edin/korkun. O’na vesile/yaklaşmaya yol
    arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” 1110
    “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler; (muhâcirleri) barındıran
    ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır. Onlar için mağfiret ve
    bol rızık vardır.” 1111
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabânız,
    kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız
    meskenler (evler, konaklar, köşkler) size Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda
    cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin.’
    Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” 1112
    “Allah uğrunda, O’na yaraşacak şekilde hakkıyla cihad edin. Sizi O seçti; din
    husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi...” 1113
    1100] 3/Âl-i İmrân, 146
    1101] 9/Tevbe, 24
    1102] 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16
    1103] 2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmrân, 169
    1104] 2/Bakara, 190
    1105] 9/Tevbe, 12-13
    1106] 9/Tevbe, 29
    1107] 2/Bakara, 193
    1108] 2/Bakara, 218
    1109] 3/Âl-i İmrân, 142
    1110] 5/Mâide, 35
    1111] 8/Enfâl, 74
    1112] 9/Tevbe, 24
    1113] 22/Hacc, 78
    - 427 -
    “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’an ile) onlara karşı olanca gücünle
    büyük cihad ile cihad et.” 1114
    Dünya bir imtihan alanıdır ve bu sınavın esası cihad edenlerin ortaya
    çıkmasıdır: “Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye
    kadar ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” 1115
    Mü’minlik iddiasında samimi olanlar, sâdık/doğru olanlar, cihad edenlerdir:
    “(Gerçek) Mü’minler, ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden, ondan sonra asla
    şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler/
    savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” 1116
    Cihad edenler, yollarını şaşırmayacak, İlâhî yolda istikamet üzere yol alıp
    çıkış yolları bulacaklardır: “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi
    yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, muhsinlerlerle/iyi ve güzel
    davrananlarla beraberdir.” 1117
    Cihad zirvedir, İslâmî basamakların en üstüdür:“İşin başı İslâm, direği
    namaz, zirvesi cihaddır.” 1118
    Cihadı terk zillet sebebidir: “Siz cihadı terk ederseniz; Allah üzerinize bir
    zillet/aşağılık verir ki, (tam bir iman ve cihad arzusuyla) dininize dönünceye
    kadar o zilleti üzerinizden kaldırmaz.”1119 Biz cihadı terk ettiğimiz için zillete
    mahkûm olduk, bitmeyen kriz, sıkıntı ve bunalımların muhâtabı olduk.
    Cihaddan uzak ve müslümana yakışmayan bir yaşayışı tercih ettiğimiz için,
    bugünkü tâğutî yönetim tarzına ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen
    yöneticilere müstahak olduk.
    Cihad ın En Kıymetli si, Zâlim Yöneticilere Kar şı Yap ılan ıdır
    “Cihadın en faziletlisi, zâlim yöneticiye karşı adâlet kelimesini (İslâm’ın adâlet
    ilkeleri olan Kur’an hükümlerini) söylemektir.” 1120
    “Allah benden evvel hiç bir ümmete bir nebi göndermemiştir ki, ümmet
    içinde kendisine yardımcı olan havârîlere, yerleştirdiği geleneklere göre hareket
    eden arkadaşlara ve emirlerine itaat eden dostlara sahip olmamış olsun. Sonra
    bunları bir nesil takip eder. Onlar yapmadıklarını söyler, emredilmeyen işleri
    1114] 25/Furkan, 52
    1115] 47/Muhammed, 31
    1116] 49/Hucurât, 15
    1117] 29/Ankebût, 69
    1118] Tirmizî, İman 8; İbn Mâce, Fiten 12
    1119] Ebû Dâvud, Büyû’ 54
    1120] İbn Mâce, Fiten, hadis no: 4011; Tirmizî, hadis no: 2265
    - 428 -
    yaparlar. Bunlarla eli ile fiilen mücâdele eden mü’mindir, dili ile mücâdele eden
    mü’mindir, kalbi ile mücâhede eden mü’mindir. Bunun dışında kalanların hardal
    tanesi kadar da olsa imanları yoktur.” 1121
    “Küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlara güvenilip de anlaşma
    yapılmaz. Umulur ki vazgeçerler”1122 emri, o önderlerin sıradan insanlarla
    İslâm arasında engel oluşturduğu içindir. Eğer onlar, İslâm’la insan arasına
    gerilmekten vazgeçerlerse İslâm’ın onlarla bir alıp veremeyeceği yoktur. İslâm
    onlarla küfürlerinden dolayı değil; insanın mutluluğuna engel oldukları için
    savaşılmasını emretmektedir.
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olup
    sapan kimse size zarar veremez...” 1123
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?
    Allah’a ve Rasûlüne iman iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda
    cihad edersiniz. Eğer bilirseniz ki bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde
    O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn
    cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz
    başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri
    bunlarla müjdele.” 1124
    Demek ki cihadda birinci gâye, âhiretimiz için bir ticaret yapmak.
    Cihadın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan
    kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı
    yakmak, Cehennemde yanmamak için canımızı incitmek, birtakım zorluklara,
    sıkıntılara katlanmak gerek. Demek ki cihad, başkalarını öldürüp Cehenneme
    göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri Cehennemden kurtarmak
    için yapılır.
    Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının
    imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının
    adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel
    oluyorsa, bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Cihadla ilgili yukarıdaki âyet ve
    benzerleri, savaş zamanında olduğu gibi barış zamanında da geçerlidir. Zaten
    muhtaç gönüllere iman ve İslâm’ı ulaştırmak savaşa değil; barışa bağlıdır.
    1121] Müslim, İman 20
    1122] 9/Tevbe, 12
    1123] 5/Mâide, 105
    1124] 5/Mâide, 105
    - 429 -
    “... Sulh/barış daha hayırlıdır...”1125 buyuran Cenâb-ı Hak, insanları hidâyete
    dâvet etmiştir. Bu çağrıyı insanlara durmadan ulaştıran Rasûlullah, karşı
    çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra
    İlâhî fermanla kendisine savaş izni verilmiştir. Savaş yapan mü’minlere mâlî
    destek sağlamak cihad olduğu gibi; sulh zamanında bir kısım malını insanlık
    âleminin ebedî saâdeti için harcamak da büyük bir cihaddır. Savaşa iştirak
    etmek cihad olduğu gibi, insanların iman şerefine kavuşmaları ve mü’minlerin
    günah ve isyandan kurtulmaları için bir şeyler yapmak, bu hususta kafa
    yormak, mesâi harcamak da cihaddır. Ömürlerinden bir pay ayırıp bu kudsî
    gâye uğrunda harcayanlar da canlarıyla cihad etmiş olurlar. “Allah, mallarıyla,
    canlarıyla mücâhede edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.”1126
    “Dinde zorlama yoktur.”1127 Ancak, Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle
    de savaşmak gerekir. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi, inancında serbest
    bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder.
    Cihadda hedef, öldürmek değil; diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük
    fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından
    etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş
    hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması
    için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi
    halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.
    Cihâdın gâyesi, yeryüzünden fitneyi kaldırmak ve hakkı yüceltmektir.
    İslâm’da savaş, intikam, öldürme yağma, baskı ve zulüm yapmak için değil:
    bunları ortadan kaldırmak için yapılır. Müslüman olmayanları zorla İslâm’a
    sokmak yoktur. Cihad’dan maksat, insanları baskılardan kurtarmak, İslâm’ın
    yüce gerçeklerini onlara duyurmak ve kendi rızâlarıyla müslüman olabilecekleri
    ortamları hazırlamaktır.
    Ne mutlu Allah’la ticaret yapıp, aslında O’na ait olan imkân ve nimetleri,
    malı ve canı Cennet karşılığı O’na satan, her şeyini O’nun yolunda kullanan
    mücâhidlere!
    1125] 4/Nisâ, 128
    1126] 4/Nisâ, 95
    1127] 2/Bakara, 256
    - 430 -
    43. HUTBE
    RAHMETTEN TÛFANA YAĞMUR, SU VE
    DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
    Âyet :
    إِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ ? أ رْضِ وَ � أسْكَنَّاهُ فِي الْ � أنزَلْنَا مِنَ السَّمَاء مَاء بِقَدَرٍ فَ ? وَ
    “Gökten belli ölçü ve miktarda bir plan dâhilinde ölçülü ve düzenli şekilde
    su indirdik de onu toprağa Biz yerleştirdik. Şüphesiz onu yok edip gidermeye de
    kadiriz.” 1128
    Rahmeti zahmete çevirmekte insanoğlunun eline su dökecek yok. Zâten
    Nuh tûfânı da, İlâhî ve nebevî rahmeti takdir edemeyen insanın kendi çağırdığı
    ceza değil miydi? Suya hükmünü geçiremeyen, onunla yarışamayan, yağmura
    “yağ!” veya “dur!” diyemeyen, sellerin ve doğal âfetlerin ders veren zararlarını
    teknolojisiyle sıfırlayamayan insanın kendi âcizliğini ve tüm tabiatın/âlemlerin
    rabbine teslim olması gerektiğini kabul için, aslında çok zeki ve kültürlü
    olmaya gerek yok. Yaz kurak geçti diye şikâyet ederken, kışın ay boyunca
    yağan rahmetten de şikâyet eder zavallı insan. Tedbir almadığı, teknolojinin
    imkânlarını hayırlarda kullanamadığı için yazın kuruyan barajlarını, kışın
    köyler üzerine boşaltmakla çözümler(!) bulur. “Suyla yarıştığını” iddia ederek
    çizmeyi aşan şekilde reklamlarını yapanlar, -başka ülkelerde örnekleri olduğu
    halde- yağmuru üzerinde tutmayıp altındaki toprağa sızdıran asfaltlar
    düşünmezler. Ve insanoğlu, kendi fıtratının aksine hareketle dünyayı kendine
    zindan edip topluma da zulmettiği yetmiyormuş gibi, tabiattaki İlâhî kanunun/
    sünnetullahın sınırlarını ihlâl edip çevreyi kirletmenin cezasını da tüm
    dünya insanlarına, hatta diğer mahlûkata da çektiriyor. Yeryüzünü ifsâd eden
    insan, ozon tabakasını da deliyor; karşılığını da global çölleşme ve iklimlerin
    intikamıyla çekiyor. Yeryüzünün halîfesi olan/olması gereken, tabiatla aynı Zâta
    kulluk yapan doğanın/çevrenin kardeşleri “muslih”ler tarih sahnesine çık(a)
    madığı için, onlar da “cezâsı, sadece zulmü işleyenlere has kalmayıp görevini
    yapmayan insanlara da şâmil olan fitne”nin kurbanı oluyor.
    Tarih boyunca bütün büyük medeniyetler, su kaynaklarının etrafında
    kurulup gelişmiş, ne zamanın değişmesi, ne de teknolojinin ilerlemesi bu
    1128] 23/Mü’minun, 18
    - 431 -
    durumu değiştirebilmiştir. 21. yüzyılda da su, toplumların refah seviyelerinin
    yükselmesinde önemli faktör olma özelliğini koruyacaktır. Kurak ve yarı
    kurak ülkeler, hal-i hazırda su sıkıntısına girmiş durumda olup, görünen o ki,
    daha başka ülkeler de yakın gelecekte bu sayıyı artıracaklar. Çoğu fütürolog/
    gelecekbilimci, yakın istikbaldeki nice savaşın “su savaşları” olacağını bekliyor,
    öngörüyor.
    Su, her insanın her gün kullandığı vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Daha büyük
    su sıkıntısıyla karşılaşmamak için, suyu kullanan tüm kesimlere görevler
    düşmektedir. Öncelikle evde, sanayide, ziraat alanlarında ve diğer kullanılan
    yerlerde suyun bir damlası dahi israf edilmemelidir. “Yiyin, için, fakat israf
    etmeyin; çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez.” 1129; “Müsrifler, şeytanların
    kardeşleridir.”1130; “Ve onlar ki, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik
    ederler; (harcamaları) bu ikisi arasında dengeli olur.”1131 Bir hadis rivayeti
    şöyledir: “Akmakta olan bir nehir kenarında bile olsa, suyu israf etmeyin.”1132
    Kur’an ve hadisin getirdiği bu esaslara âhiret için olduğu kadar; dünya için de
    uymak zorundayız.
    Yine, çevre kirliliği konusunda araştırmalar yapılarak su kirlenmesine
    karşı gerekli tedbirler alınmalıdır. Hz. Peygamber, 14 asır önce, durgun suya
    bevletmeyi ve su kenarına abdest bozmayı yasaklamıştı. “Sizden biriniz, durgun
    suya abdest bozmasın ve böyle bir suda cünüplükten dolayı yıkanmasın.”1133 Ne
    yazık ki, O’nun prensiplerine uyulmayıp, yasakladıklarının en kötüsü
    yapıldığından suyumuz da kirlendi, huyumuz da; tabii çevremiz de.
    Su, içme ve bitkilerin sulanması yanında, önemli bir temizlenme aracıdır.
    Bazı ibâdetleri yapabilmek için farz olan abdest veya gusül abdesti ancak su ile
    alınır.1134 Abdest bir ibadettir de. Abdest, dışı temizlediği gibi insanı iç temizliğe
    de ulaştırır. Abdest nur; abdest üzerine abdest ise nur üzerine nurdur. Diğer
    yandan, namaz için giysilerin, bedenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması
    da şarttır. Temizliğin de su olmadan mümkün olmadığı bir gerçektir. “Sizi
    temizlemek için Allah, gökten su indiriyor.”1135 Suyun fazla olmadığı bölgede
    yayılmaya başlayan dinin su ve su ile temizlik konusunu öne çıkarması, suyu
    aramayan, sudan ve rahmetten kaçan Batı insanına bir ufuk açması gerekmez
    mi?
    1129] 7/A’râf, 31
    1130] 17/İsrâ, 27
    1131] 25/Furkan, 67
    1132] İbn Mace, Tahâret 48
    1133] Buhârî, Vüdû’, 68; Müslim, Tahâre 51
    1134] Bkz. 5/Mâide, 6 ve 4/Nisâ, 43
    1135] 8/Enfâl, 11
    - 432 -
    Su ve Düşündürdükleri
    Çeliğe su verince kuvvetlenir. Tohuma, çiçeğe su verince filizlenir, dallanıp
    budaklanır. Çölde kalmış bir yolcuya su verirseniz, hayat vermiş olursunuz.
    Kıraç topraklar, çölleşen yer, suya hasrettir. Yanan gönüller, çorak sineler, kuru
    gözler, kuruyan ruhlar, gökyüzünden bir meltem gibi yumuşak ve sessiz sessiz
    akacak rahmeti beklerler.
    Dünya denizinin üzerinde yüzmesi gerekirken gemimiz suyu içine/gönlüne
    aldı. Bu hırs sonucu, üstünde yüzecek temiz sudan da mahrum kaldı. Artık
    karaya oturan gemimiz, S.O.S. sinyalleri saldı.
    “Ağlayın, su yükselsin! Belki kurtulur gemi;
    Anne, seccâden gelsin, bize duâ et, e mi?”
    Su, insanoğlu ve diğer canlılar için ne büyük lütuf. Şırıl şırıl sesi, çevresini
    yeşillendirip serinletmesi, tozu toprağı yatıştırıp her türlü kiri, pisliği
    temizlemesi, kuruyan dudakları ıslatıp içene can katması, çatlayan toprağı
    doyurup pörsüyen bitkilere hayat vermesi, bu lütuf zincirinin halkaları.
    Su, adına kasideler yazılan nimettir: Âlemlere rahmet olarak gönderilen
    zatla,1136 rahmet olarak inzal olan yağmurun1137 arasında güzel bir bağ kuran,
    Peygamber sevgisini su sevgisiyle simgeleştiren na’tların en güzellerinden biri
    Fuzuli’nin “Su Kasidesi”dir. Su, Yüce Beyan’da cennetin güzellikleri arasında
    sık sık yer alan hediyedir: “İman edip sâlih amel işleyenlere, altından (içinden)
    ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!” 1138 Su, Nebî’nin (s.a.s.) parmağında
    bereketlenip çeşme gibi akan mûcize...
    Kur’an, semâdan inzâl edildiği gibi; yağmur da yine semâdan (yukarıdan,
    üstten) inzâl edilmiş/indirilmiştir. Her ikisi de rahmettir. Bir çiçeğin, bir gülün
    semâdan inen rahmete/yağmura ihtiyacı vardır; yoksa bir ot yığını, bir diken
    parçası olur, ölür gider. Bir insanın da semâdan inen rahmete/Kur’an’a ihtiyacı
    vardır; yoksa canlı cenazeye, elbiseli oduna benzer, rûhen ölür gider. Su, hayat
    kaynağı olabilir; Kur’an ise âb-ı hayattır/ölümsüzlük suyu. Kur’an nağmelerinin
    ruhu coşturması gibi, su sesi de insana huzur verir; İkisi de Allah’ın kitabıdır
    çünkü. Birini içmeye başlarken “Elhamdü lillâh...” deriz; diğerini içtikten sonra.
    Kur’an çeşmesi cehennemimizin ateşini söndürecektir; suyun ateşi söndürdüğü
    gibi.
    1136] 21/Enbiyâ, 107
    1137] 7/A’râf, 57
    1138] 2/Bakara, 25
    - 433 -
    Aslında biri yanıcı, biri yakıcı olan iki elementin birleşmesinden, ateşi
    söndüren bir sıvı yaratması; zıtları birleştiren, acıya tat, çileye zevk katan bir
    Zât’ın muhteşem sanatının ayrı bir görüntüsüdür. Bilindiği gibi hidrojen yanıcı
    bir gaz; oksijen ise yakıcı. Ama su; gaz da değildir; Hidrojenin zehirli bir gaz ve
    öldürücü bomba olduğu, ağırlıklı oranda ondan meydana gelmiş suyun ise tatlı
    ve ihya eden olması gibi.
    Hangi insan, evinin bahçesinde bir çağlayan olmasını istemez; ya da güzel
    bir nehir kenarında köşk? Öyleyse iman ve sâlih amellere sarılsın suyun o güzel
    görüntüsü ve şırıltısı Cennette onu bekliyor. Tabii, bir de kevser; Rasûl’ün
    sunduğu rahmet çeşmelerinden dünyada içenler için. Tabii insan özgür:
    Zakkum, irin ve kaynar suyu da tercih edebilir; dünyada onca temiz içecekleri
    bırakıp alkolü tercih ettiği gibi. Zemzem: İsmail’in hâtırası. Can suyunu, kanını
    sevdiğine seve seve vermeye hazır olana En Sevilen’ in cevabıdır/ikramıdır o
    mübarek su. Ama insan, mecbur değil, şeytanın sunduğu süslü kadeh içindeki
    zehir, bazılarının tercihidir; özgürlük var, zevklere karışılmaz.
    İnsanımızın Selsebil özlemidir sebil. Müslümanlar, Kerbelâ’nın ne demek
    olduğunu bildiklerinden düşmanlarının bile rahmetten mahrum olmasını
    istemezler. Eskiden beri müslümanlar, adım başına çeşme yaptırmışlar, soğuk
    su temin edip adına sebil demişler. Sebil, sebîlullah’ın kısaltılmışıdır; rahmeti
    kısa yoldan elde etmek için, kestirmeden rahmet sunmaktır bu. Frengistan’da
    ve oralara özenen yerlerde göremezsiniz sebilleri. Oralarda her şey paraya
    endekslenmiştir. Ve artık, su bile “sudan ucuz” ,”su gibi ucuz” değildir. Onlar,
    sudan para kazanıp sudan konularla uğraşsın, havadan sudan dem vursun,
    kasalarını doldurup su gibi para harcama sevdasında olsunlar, musluklarından
    şarap akan otellerde konaklasınlar. Ve müslümanları bir kaşık suda boğmak
    istesinler. Unutmayalım, imtihan çeşmesi olmaz bir; “Oluklar çift; birinden nur
    akar, birinden kir.”
    “İbrik ü leğen mâden-i vâhidden iken,
    Birinde su pâk, birisinde nâ-pâk.”
    Su Tûfandır aynı zamanda; Firavunları ve destekçilerini de boğandır. Gökten
    sadece rahmet yağmaz; gazap yağdığı da olur. Rahmet, özdeki zehri artıran
    işlev de görür. Yağmur, kirazın tadını arttırır, ama Ebû Cehil karpuzu, bundan
    yararlanmasını bilmediğinden, ancak acılığı çoğalacaktır. Kur’an’ın mü’minlere
    şifâ ve rahmet yağdırırken; zâlimlerin hüsran/ziyanlarını arttırdığı1139 gibi.
    Sen de rahmet ol; ince ince ve latifçe yağ gül tomurcuklarına, güldür yüzünü
    1139] 17/İsrâ, 82
    - 434 -
    güllerin. Ama gülle olup yağmasını da bil, suya düşman olanların tepelerine.
    Sun rahmeti, rahmet ol, yağ insanların başlarına; tûfan ol, sertleşip dolu olarak
    in, rahmete sövenlere, bakma timsah gözyaşlarına. Binecek başka gemileri
    olmadığı halde, göz önündeki Nuh’un gemisini reddeden için kaçınılmaz
    sondur tûfanla helâk. Mûsâ’nın Rabbine ve mesajına kör ve sağır olanlar
    için su, ne hayat kaynağı ne de dosttur. Onlar, suya akseden kendi canavar
    görüntülerinin pençelerinde kıvranacaktır. Saydamdır su, aynadır; bakan göze
    göre değişir rengi. Yeşil gözle bakan yeşili, kızıl gözle bakan kızılı görecektir.
    Firavunlar Kızıl Denizde boğulurken, Mûsâlar yemyeşil ova gibi sıratta, sırât-ı
    müstakimde yol almıştır, yol alacaktır.
    Bazıları hayat boyu suyu arar; bilmez ki, “vermez suyu, ipsize kuyu”. Bazıları
    da serabı su zanneder; Zehri şerbet sananlar gibi. “Su gibi aziz olmak” için
    izzeti doğru yerde aramak gerekir. “Suya sabuna dokunmadan” temizlenmek,
    tertemiz insan olmak mümkün değil; bazı bedelleri, zorlukları olsa da rahmet
    deryasından yararlanmak için “derine dalmak” , fincancı katırlarını ürkütmek,
    su kenarındaki kurbağaları bağırtmak pahasına da olsa suya sabuna dokunmak,
    başkalarına da suyu sabunu ulaştırmak gerekir. Öyle demiş şair: “Âb-ı
    pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan?” Ne? “su uyur, düşman uyumaz” mı?
    Uyanık suları, uyandıran, akıp coşan ve çağlayan suları çok gördük; düşman
    da uyumaktan çok uyutma sevdasında. Dinle bak, yağmur/rahmet sesi, seni
    uyandırmak için gökten sana ulaşıyor. Unutma, su götürmez bir hakikat şu ki,
    zaman su gibi akıp gitmekte.
    Bu fırtınalı kış günlerini cennet gibi bir bahara çevirecek, susuzluktan
    kuruyan dilimize, kavrulan gönlümüze yeniden hayat verecek suya kavuşmak
    için hayat kaynağını, rahmeti uzaklarda aramaya gerek yok; işte yakınımızda,
    evin duvarında. Gerçekten Şirin’imize, şirin bir şeye/birr’e kavuşmak için
    dağları delip, ardındaki suyu insanlara sunmamız gerek: “Vur kazmayı Ferhat!
    Çoğu gitti, azı kaldı.”
    Hayat ve Ener ji Kaynağ ı
    “Allah, bütün canlıları sudan yarattı.”1140 Su, bilindiği gibi, iki hidrojen ve
    bir oksijenin bileşiminden meydana gelen sıvıdır. Yeryüzünde insan, hayvan,
    bitki ve tüm canlıların ana yapı oluşum unsuru ve varlıklarının devamı için
    kullanmak zorunda oldukları İlâhî rahmet ve kaçınılmaz maddedir. İnsan
    vücudu, zarif siluetinin altında onu teşkil eden hücrelerin doldurduğu ve
    1140] 24/Nûr, 45
    - 435 -
    içinde yüzdükleri, yürüyen bir göl veya denizdir. İnsan, içinde yaşadığı göldeki
    suyu her gün birkaç bardak harcar, parçalar, atomlarına ayrıştırır, kullanır ve
    vücudundaki artıkları temizler, dışarı atar. Bu harcanmış su, her gün, birkaç
    defa temiz olarak yerine konmuş olmalıdır. Hayat, sağlıklı yaşama, öncelikle bu
    esasa dayanır. Bu gerekli günlük ihtiyacı yerine koyamayan insan, vücudunu
    oluşturan hücrelerin ateşten kavrulduklarını hisseder. Vücut yanmaktadır;
    içilen bir bardak su, bu yangını söndürürken, en büyük ferahlığı verir, inançsıza
    ve müşriğe bile “ooh, çok şükür Allah’ım” dedirtir.
    Dünyanın üçte ikisinin su olduğu bilinmektedir. Benzer bir durum,
    insanlar için de söz konusudur ve insanların % 50-70’i sudur. Kanın, % 83’ü,
    gelişen embriyonun % 90’ı sudur. Kasların % 75’i, böbreklerin %82’si, beynin
    %74,5’u, kemiğin % 22’si sudur. Su, sürekli olarak vücut yüzeyinden buharlaşıp
    atmosfere karışır.
    Suyun meydana gelmesi dünyaya gerektiği kadar depolanması bir tesadüf
    değil; ince hesapların sonucudur. Suların en derin yeri, on bin metreyi biraz
    aşarken, en yüksek dağ, 9 bin metreye varmaktadır. Yüksekliklerle çukurların
    dengeli kurulması ve yeryüzünün şekillenmesi bile bir sanat eseri olduğu gibi,
    suların bütün kara parçalarını işgal etmemesi de İlâhî bir plan neticesidir.
    Yeryüzüne her saniye ortalama 16 milyon ton su inmekte, aynı miktarda
    da yeryüzünden buharlaşmaktadır. Modern bilimin ortaya koyduğu bu
    gerçek, 1400 yıl önce Yüce Rehber tarafından: “Her sene, yeryüzüne inen
    su miktarı eşittir. Sadece, suyun indiği yerler muhteliftir.” şeklinde ifade
    edilmiştir. Tabii ki, yağış miktarı her yerde aynı değildir.
    “Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirdik de onunla
    su ihtiyacınızı karşıladık. (Biz bunları yapmasaydık) siz onu (yeterli suyu)
    depolayamazdınız.”1141 Bu ayetle, ayrıca yeraltı sularına dikkatlerimiz çekiliyor.
    “Gökten belli ölçü ve miktarda su indirdik de onu yerde durdurduk.”1142; “Rüzgârları
    ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette
    düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.” 1143
    Rüzgârın dindiği ve yağmur damlalarının toplu halde, o nâzik ve nâzenin
    çiçekleri, binlerce küçük hayvancıkları incitmeden yavaşça yere indiği
    bahar yağmurları ne kadar huzur vericidir. Fakat herhalde, karşımızdaki bu
    nefes kesici manzarayı seyrederken yağmurun tatlı nağmelerini dinlerken,
    1141] 15/Hıcr, 22
    1142] 23/Mü’minun, 18
    1143] 2/Bakara, 164
    - 436 -
    damlaların hangi halde bize bu tabloyu sunduklarını düşünmüş olsak bile,
    bizim bu konuda fazla bilgimiz yoktur.
    Yaratıcı’nın koyduğu kanunların zincirleme işlemesiyle atmosfere gelen
    güneş ışınlarının, ancak canlıların ihtiyacı kadar olan üçte biri yeryüzüne
    ulaşır. Bu da rahmetin/yağmurun devamlılığını temin eden buharlaşmayı
    sağlar. Denizlerden ve toprak üzerinden kaldırılan su aynı oranda buharlaşır,
    tekrar yere iner ve hayatın devamında görev alır. Sonsuz kudret sahibi
    Allah, bir yılda 450 katrilyon litre suyu buharlaştırmaktadır. Kezâ, dakikada
    yeryüzüne yaklaşık bir milyar ton, saniyede 16 milyon ton su, yağmur olarak
    indirilmektedir. Yağışlar, yeryüzünün değişik bölgelerinde farklı miktarlarda
    olmasına rağmen, evrende israfa yer verilmeyerek bu rakam korunur ve bir yıl
    içerisinde dünyaya düşen toplam yağmur miktarı, diğer yıllarda da hep aynı
    kalır ve bütün zaman boyu böylece devam eder.
    Yağmur damlaları, dengelenmemiş bir yerçekimi kuvvetinin etkisinde
    kalsalardı; yere düşene kadar hızları devamlı artarak çok büyük değerlere
    ulaşırdı. Bu da, dolayısıyla muazzam hareket enerjisi kazanmış damlaların
    yeryüzüne taş gibi düşen felâketi olurdu. Bunun hiç de böyle olmadığını, ilmi
    sonsuz bir Yaratıcı’nın tecellisiyle başlangıçta hareketsiz olan her bir damlanın,
    yerçekiminin ters yönünde artan bir hava direncinin etkisinde hareket ettiğini
    görüyoruz. Bu şekilde damlaların hızları, yukarı yönlü hızla artan hava direnci
    ile, aşağı yönlü yerçekimi kuvvetinin birbirine eşit olmasına kadar artarak
    sonunda sabit kalmaktadır. O aktif, berrak ve tatlı su, hiçten ve gaybî bir
    hazine-i rahmet’ten gönderildiği hem câhillerce hem bilginlerce kabul edilir ki,
    sanki rahmet, tüm canlıların ihtiyaçlarına cevap vermek için tebessüm ederek
    damlalar suretinde ilahî hazine çeşmesinden akmaktadır. Yağmurda görülen
    bu İlâhî yardım tecellisinden dolayı ona rahmet adı verilmiştir. 1144
    Denizler dolusu su, gökler dolusu su... Bir senede yağan yağmurları bir araya
    toplamak mümkün olsaydı, belki Akdeniz’i doldururdu. Demek ki, bir senede
    Akdeniz’i gökyüzüne çıkarıp yere indiren, onları toprağın altına geçirip,
    yer altı kanallarında dolaştırıp, tekrar yeryüzüne ulaştırıp, insanların
    hizmetine sokan var. Nil, Fırat ve Amazon nehirlerinin çıkışı, insanı hayretler
    içinde bırakmaktadır.
    Bulutlar için, tencereden çıkan buharı örnek verirler. Burada unutulan
    hususlar şunlardır: Nasıl ki bir tencere, tencerenin içinde su var ve bu su, sobanın
    üzerine konmuş, soba da yakılmışsa... Yeryüzü sularını, su yatakları denen kaba
    1144] Mehmet Buharalı, Sızıntı, c. 12, s. 323
    - 437 -
    koyan, güneş ısısı ile bunu buharlaştıran bulunmalı ve bilinmelidir. Yani suyun
    teşekkülünden tutunuz, buharlaşmasına kadar bütün süreç, bir tertip ve nizam
    içinde yürümektedir. Bu nizamı koyan kimdir? Sular, en fazla yazın buharlaşır.
    Fakat en kurak mevsim de yaz aylarıdır. Buharlaşma, deniz ve okyanuslarda
    daha fazla olmasına rağmen, buralara daha fazla yağmur yağmıyor; suya ihtiyacı
    olan ormanlık alanlarda yağış fazla oluyor. Bu örneklerden anlıyoruz ki, bir
    yerde buharlaşan sular, gökyüzüne yükselip, rüzgâr arabasına bindirilip, bir
    plân dâhilinde sevk ediliyor, yaprakları buruşan, hal dili ile su isteyen bitkilerin
    imdadına yetiştiriliyor. Bitkilerin bulunmadığı yerlere yağmurun az yağması
    gösteriyor ki, ormanlar yağmur çekme bakımından da bir hazinedir.
    Yükselen buharlar başıboş bırakılmıyor. Onlar belirli yerlerde toplanıp,
    belirli yerlere sevk edilince, o bölgenin rasathanesi “bugün falan yere yağmur
    yağacak” diye bildiriyor. Artık yağmur o beldenin sınırına gelmiştir. Nasıl ki
    radarlar, yaklaşan uçağı yakalayıp haber veriyorsa, meteoroloji istasyonlarındaki
    âletler de, yaklaşan, hatta içeri giren buharı, yani rutubeti haber veriyor. Böylece
    yağmurun yağacağı anlaşılmış oluyor. “Hiç yağmur yağmasaydı ne olurdu?”
    “Yağan yağmurlar, hiç durmasaydı ne olurdu?” “Yağmurlar tane tane değil
    de oluktan boşanırcasına yağsaydı, kaya gibi başımıza düşseydi ne olurdu?”
    Bu üç sorunun cevapları aynı olacaktı: Tek kelimeyle “felâket!” Öyleyse
    yağmurun yağışında üç felâket gizlenmiş. Bizi bu üç felâketten koruyan var.
    Şükretmeyelim mi?
    “Yağmur, doğanın sevinçten ağlamasıdır.” Bir yağmur damlasının
    buharlaşıp gökyüzüne çıkması ve yoğunlaşıp yağmur halinde yeryüzüne inmesi
    esnasında; şiddetle inmeden, rahmet olarak başımızı okşaması, canlıların
    imdadına yetişmesi, şefkatle üzerine düştüğü en nâzenin yaprak ve çiçeklere
    dahi zarar vermemesi, bütün bu olayların, üstün bir ilim ve kudret çerçevesinde
    gerçekleştiğini göstermez mi? 1145
    Suyun terkibi belli; iki hidrojen bir oksijenden oluşmuş. İyi de, teknolojiyi
    putlaştıran insanoğlu, laboratuvarda üretsin suyu, yağmur beklemesine ne
    gerek var? “De ki: (Sabahın birinde) Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım,
    size kim bir akar su getirebilir?”1146; “İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? Buluttan
    onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren Biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık.
    Şükretmeniz gerekmez mi?”1147
    1145] Hekimoğlu İsmail, H. H. Korkmaz, İlimler ve Yorumlar, Türdav Y. s. 279-280
    1146] 67/Mülk, 30
    1147] 56/Vâkıa, 68-70
    - 438 -
    Bütün yaratıklara rızkını veren Rabbimiz, mahlûkatını rızıklandırmak
    için öyle mükemmel, öyle hoş ve güzel, aynı zamanda akla durgunluk veren
    öyle muhteşem bir sistem kurmuş ki, hayran kalmamaya imkân yoktur.
    İncelediğimizde, bu sistemin ne kadar ince bir hesabın eseri olduğunu ve ne
    kadar ustalıkla uygulanmakta bulunduğunu görür ve hayranlıkla yaratıcının
    büyüklüğünü kavrarız. “De ki; gökten yağmur göndererek bitkileri çıkarıp
    size rızık (olarak) veren kimdir?”1148 Bilindiği gibi, yiyeceklerimizden çoğunu
    Allah’ın büyük lütuflarından olan yağmur sayesinde sağlarız. Eğer yağmur
    olmasa, akarsularımız da olmaz. Akarsu ile sulamamız da imkânsız olur.
    Kurak geçen senelerde çekilen su sıkıntısını hepimiz biliriz. Kuraklığın
    devamlı olduğunu düşünün, halimiz ne olurdu? Arz üzerinde bitki namına bir
    şey kalmaz ve bulunmazdı. Yağmuru yağdıran, topraktan bitkilerin ve gıdamızı
    teşkil eden hubûbat, sebze ve meyvelerin yetişmesini sağlayan Cenab-ı Hak’tır.
    Çeşitli gıdalarımızın her biri yaratılma ürünü olduğu gibi, toprak tarafından
    tekrar tekrar verilmesinin nasıl meydana geldiğini düşünelim. Eğer bu çeşitli
    gıdalar yaratılmamış olsaydı, ya da toprak bunları yetiştirecek imkâna sahip
    kılınmamış olsaydı, bunları nereden, nasıl elde edebilirdik? Eğer gökleri yaratıp
    oradan yağmuru indirmese, toprağı yaratıp bunları yetiştirecek özelliklere
    sahip kılmasaydı hiç birini elde edemezdik. Onun için ne kadar şükretsek
    yeridir.
    Yağmurların dizginini elinde tutan, kar’ın dizginini de elinde tutuyor. Bir
    arabacı, atın dizginlerine sahip olup, arabasını nasıl istediği yere sevk ederse,
    bulutları rüzgâr atına bindiren, onun dizginini tutan, yükseliş ve alçalış
    mesafelerini ayarlayan, bir de kar tanelerini hem tane tane yağdırıp hem de
    bunların birbirine yapışarak çığ gibi başımıza düşmesini önlüyor, hem de
    düşen kar tanelerinin her birini süslüyor ki, görüp de ibret alalım.
    Kar yağdığı sıralarda, önceden hazırladığımız siyah mukavva cinsinden bir
    cismi, karın altına tutsak, yağan kar tanelerine büyüteçle baksak, altı köşeli,
    sekiz köşeli kar taneleri göreceğiz. Bir genç kızın çeyizine işleyeceği nakışların
    en güzellerinin bu kar tanelerinde bulunduğuna şâhit olacağız. Kar taneleri,
    mükemmel geometrik şekilleriyle âdeta gökyüzü çiçeklerine benziyor. En usta
    desinatörlerin elinden çıkmış hârika motifler gibi, her birisinin girift yapıları
    var. Bir tanesini bile en dâhî mimar, dakikalarca uğraşmadan çizemeyeceği
    halde, Cenab-ı Hak, milyarlarcasını her saniyede şekillendirip, eşit ağırlıklarda
    kesip yeryüzüne gönderiyor.
    1148] 10/Yûnus, 31
    - 439 -
    Hem de hiç biri, diğerine benzemeyen orijinal nakışlar. Evet, bu konuda
    araştırmacıları ve özel tekniklerle kar kristallerinin fotoğrafını çeken
    şahısları hayretlere düşüren bir gerçek o ki, hiçbir kar kristali, birbirine
    benzememektedir. Amerikalı Vilson Bentley, 1885 yılında kar tanelerindeki
    akıllara durgunluk verecek muhteşem sanat karşısında âdeta büyülenmiş ve 50
    yıl boyunca sürekli kar resimleri çekmeye kendini mecbur hissetmiş, çektiği
    6000 fotoğraftan seçmeler yaparak yayınlamıştır. Orijinal kar kristallerinin
    bu gizemli ve ihtişamlı özellik ve güzelliklerinin anlaşılmasından sonra,
    bunların fotoğraflarını çekmek, âdeta bir sanat haline gelmiştir. Bu durum;
    sesleri, simâları veya parmak uçlarını ayrı ayrı mühürleyen İlâhî kudretin, kar
    tanelerindeki tecellisidir ve hiçbir hâdisede en ufak bir tesadüf olmadığının,
    kar taneleri sayısında isbatıdır. Evet, her bir kar kristali, gökyüzünden inen
    muhteşem bir tablo kadar sanatlıdır ve su zerrelerinden meydana gelen bu
    tablolar, yine bir su zerresinden yaratılan insanoğluna yaratıcısını göstermeye
    yeterlidir. İngiliz bilim adamı, 24.000 kar tanesi üzerinde yaptığı araştırmada
    hiç birisinin birbirine benzemediğini ve hepsinin hârikulâde motiflerle
    süslendiğini görüyor ve sonunda şu kanıya varıyor: Dünyanın yaratılışından
    bu yana yağan kar tanelerinin hiçbirisi birbirine benzemiyor. 1149
    Yağmakta olan kar tanelerini alıp incelediğimizde yeni yeni şekiller görmek
    kaçınılmaz. Sanatkârı takdir etmemek ise mümkün değil! Her yarattığını,
    özellikle insanı, benzeyen özellikler içinde benzemeyen nice farklarla yaratan
    evrenin muhteşem sanatkârı için, milyarlarca kar kristalini ayrı ayrı güzellikte
    ve desende Bedî’ ismiyle, orijinal biçimde yaratmanın hiç de zor olmadığını,
    günümüz bilimi, görmek isteyen her göze fotoğraflayıp göstermektedir.
    Yağmur ve kar, fırtınalı havalarda dahi yağarken, birbirleriyle çarpışmaz.
    Eğer çarpışsa yeryüzüne gelinceye kadar dev kütleler oluşturup bizlere zarar
    vereceklerdi. Bu da kütlelerinin en hassas terazilerin ölçemeyeceği hassasiyette
    birbirine eşit olduğunu gösteriyor. Zira birbirinden ağır maddeler düşerken
    ağır olanı daha hızlı yol alarak önünde bulunana çarpabilir. Ve kar tanelerinde
    de birleşme özelliği olduğundan zararlı kütleler oluşturabilirlerdi. “O’dur ki,
    her şeyi güzel yarattı.”1150; “Sizi temizlemek için Allah, gökten su indiriyor.”1151;
    “O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su
    indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu
    bile bile Allah’a şirk koşmayın.”1152
    1149] Servet Engin, Muhteşem Sanatkâr, Adım Y. s. 41
    1150] 32/Secde, 7
    1151] 8/Enfâl, 11
    1152] 2/Bakara, 22
    - 440 -
    44. HUTBE
    BUNCA NIMET, BUNCA ŞIKÂYET; ŞÜKRETMEYEN BIR
    TOPLUM OLDUK
    Âyet :
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
    “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin; eğer siz
    gerçekten yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” 1153
    وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ
    “...Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” 1154
    مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِراً عَل۪يماً
    “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size neden azap etsin! Allah
    Şâkir’dir, Alîm’dir; şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” 1155
    Hadi s:
    “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü
    bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 1156
    “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamdetmeyen, O’na şükretmemiştir.” 1157
    “İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan
    insan, Allah’a karşı da hamdetmez.” 1158
    Kitabımızın ilk âyeti “Elhamdü lillâh” diye başladığı halde; hamdi, şükrü
    unutan bir toplum olduk. Şükretmek için nimetlerin farkında olmak lazımdır.
    Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine nankör ve âsî ki... Çok
    şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç gözlülüğün ıstıraplarıyla
    kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı var. Bu tabir, eskiden pek
    1153] 2/Bakara, 172
    1154] 3/Âl-i İmrân, 144
    1155] 4/Nisâ, 147
    1156] Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
    1157] Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Kenzu’l Ummâl, 3/6419, s. 255
    1158] Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizû, Birr 35
    - 441 -
    bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi. Fakirdi, ama gönlü zengindi.
    Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz. Dillerden şükür, zikir taşardı.
    “Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim
    sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.”1159 Hamd
    ve şükür zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin dünyadaki cezası sıkıntılar ve
    özellikle geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet vereni dünyada
    göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve şükürde: “Hatırlayın
    ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer
    nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” 1160
    Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis kokulardan
    önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslamî geleneğimizde
    “nasılsınız?” sorusuna cevap “elhamdü lillah” idi. Şimdi, beylik bir “iyiyim”den
    sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan, koca karısından,
    kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes toplumdan, hatta
    müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet. İyi de, olayların güzel
    tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor bazı kara tablolar.
    Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel düşünür. Rivayete göre; Medine
    çevresinde Rasulullah ashabıyla yürürken yol kenarında bir köpek leşi görürler.
    Sahabe, manzaranın ve kokusunun çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca,
    Peygamberimiz, güzel bakmakla ilgili güzel bir ders verir: “Görmüyor musunuz,
    dişleri inci gibi, ne güzel!”1161 Problem gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp,
    olaylara ve varlıklara Allah’ın nuruyla bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice
    güzellikler basiretle görülebilecektir. Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp
    gözü Mutlak Güzel’in, varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede
    eder. Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.1162 Gül açıyor, bülbül ötüyor,
    güneş gülümsüyor, yani varlıkların şükür ve hamdi hal dillerinden anlaşılıyor.
    İnsanoğlu ise çok zâlim ve çok nankör.1163 Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen
    nankör anlamına gelen kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.
    Şükür ve Nankörlük , İn san ın Yüzünden Okunur
    Şükür ve Hamd, Hayata Gülümsemektir. Şükür, insanı iyimser yapar.
    Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını gösterir. Kabir ve hasta ziyareti,
    kendimizdeki nimetleri görmeye katkı sağlar. Henüz ölmediğimiz, nice
    1159] 20/Tâhâ, 123
    1160] 14/İbrahim, 7
    1161] Bu olay, Havarileriyle gezinen Hz. İsa için de sözkonusu edilir.
    1162] 17/İsrâ, 44
    1163] 14/İbrahim, 34
    - 442 -
    hastalardan daha sıhhatli olduğumuzu, hastahane ve mezarlık aynalarında
    görebiliriz. Şükrü artırdığı için bu ziyaretlerin önemi vurgulanmış. Dünyevî
    konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak, bizi
    şükre götürür. Dilimiz şükrettiği gibi, yüzümüz de her an şükretmelidir. Yüzün
    şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet sahibinin farkında olmanın getirdiği
    mutluluk ve huzurun gönülden yüze yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemâil
    kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve
    kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem Elçi’nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca
    işkence, onca açlık, yahûdilerin hâinlikleri, münâfıkların nifakları, dağların
    taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
    “Rasulüllah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz
    kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye
    kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım
    mı?” cevabını verdi.1164 Rasûlullah’ın gözünden akan yaşlar, insanlarla değil;
    sadece Rabbiyle baş başa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “…
    Allah’a yemin olsun ki, benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız!”1165
    buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve saadet dağıtan
    tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O’nu örnek alması gereken mü’min,
    içinden dua, haşyet, takva, İslam’ın derdi, müslümanların durumları ve bunları
    düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara
    gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin
    kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat
    asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli,
    kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
    İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı şükretmeli,
    hamdetmeli. Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boş vermiş tavır, vur
    patlasın çal oynasın anlayışı mü’minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık
    ve ümitsizlik taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli.
    İslam, insana huzur verir. Câhiliyye düzenini muazzam bir inkılâpla deviren
    peygamber nizamının ve o çağın adı “asr-ı saâdet”, yani mutluluk çağıdır.
    Müslüman dünyada da haseneler içindedir. Etrafındaki güzelliklere karşı gözü
    kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan’dan ötürü. İçinde yarım bardak su olan
    kabın dolu tarafını görür. Ama, gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını önce
    kendisi doldurmaya çalışır.
    1164] Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, 79, Hadis no:
    2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıy. Leyl 17, 3/178
    1165] Tirmizî, Zühd 9, hadis no: 2313; İbn Mâce, Zühd 19, hadis no: 4190
    - 443 -
    Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine
    büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce, insan
    olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak
    yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört
    ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi olarak
    yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz seçmedik.
    Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir bir
    ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz, kültürsüz,
    daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz, kulaksız veya
    görme özürlü olabilirdik. Daha fecîsi, hakkı görmeyen, gözleri perdeli, kalbi
    mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz. Uyuşturucu bağımlısı,
    alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlâksız... olabilirdik.
    Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan
    emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı zenginlik?
    Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne
    kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya aklınızın değeri? Kaça
    satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir
    mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat denilen hazinenin, sabır denilen
    hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin, infak etme, verme lezzetinin, ibadetlerden
    aldığımız zevkin, bereketin, ağız tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın,
    cennetin değeri, bedeli?! Bütün bunlara şükredilmez de ne yapılır?
    Şükür insanın ruh ve gönül âleminden coşan şükrandır. Bu şükran
    duygusunun, içinde kaynadığını hisseden müslüman için bu coşku, Allah’la
    olan en samimi bağlantıdır. Bu bağın kuvveti, dilimizin ve gönlümüzün, bütün
    organlarımızla uyumlu olarak şükür vazifesini yerine getirmesiyle kendini
    gösterir.
    Şükür, sadece bize ait özel nimetlere yapılması gerektiği gibi, genel nimetlere
    de yapılmalıdır. Kur’ân-ı Kerim’de bu genel nimetlere vurgu yapılarak bunlar
    üzerinde düşünmemiz, Allah’ın bu âyetlerini okumamız ve şükretmemiz
    emredilir. Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış
    nimetlerin akabinde de şükür edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi
    canlı tutulsun ve yapılanlar ibadet olsun. Yemekten sonra hamd ve şükür edilir
    ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı veren,
    açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı’yı görmezden,
    bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım.
    Kemal derecesinde bir şükrün üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah’tan
    geldiğini bilmek, O’nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü bedeninde
    - 444 -
    bulunduğu sürece O’na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her nimet üç ibadet
    ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele), ortada -iş esnasındafikir
    (tefekkür, Allah’ın nimet ve ihsanını düşünüp O’nun rızasını istemek) ve
    sonunda şükür (El-hamdü lillâh demek).
    Hayatta zorluklar var. Sıkıntılar, gerçekleşmeyen istekler, hallolmayan
    problemler var. Ama hayatın güzel tarafları da çok. Zorlukla beraber kolaylık;
    sünnetullah, Allah’ın vaadi. Yine kolaylık istiyorsak, zorlukla beraber;
    unutmayalım. Zahmetsiz rahmet yok. Sıkıntılar, acılar hayatın tuzu, biberi;
    heyecanı, mutluluk kaynakları. Monotonluktan kurtaran, eksikliğini
    yaşadığımız şeylerin değerini öğreten hikmetler…
    Hayat mücadelesinde hatalar yaptık, ama doğrularımız Allah’ın izniyle
    daha çok oldu. Kötü günlerimiz yanında iyi günlerimizin daha çok olduğu;
    hastalıklı günlerimiz yanında sağlıklı günlerimizin daha fazla olduğu gibi.
    Hayatta ister yenelim, ister yenilelim. Ulu hakem, hükmünü, bizim oyunu ne
    kadar dürüst oynadığımıza göre verecektir. Yani, Pollyannacılık oynamalıyız;
    mutluluk oyunu. Dünya hayatı zaten oyundan ibaret, para, mal-mülk hep
    oyuncaklarımız. Çocuklar yapboz evlerle oynuyor, büyükler betondan evlerle;
    çocuklar nylon arabalarla oynuyor, büyükler sactan arabalarla. Çocuklar
    plastik bebeklerle oynuyor, büyükler büyük bebeklerle…
    Dünya denilen salon, bir tiyatro sahnesi... Hepimize kader, ayrı ayrı roller
    dağıtmış. Âhirete göre bir-iki saat sayılan şu fâni dünya sahnesinde, rolümüzden
    şikâyet edip illâ başrol oyuncusunun rolüne veya zengin rolüne özenmek
    değildir önemli olan. Usta sanatkâr, kendisine ne rol uygun görülmüşse o rolü
    beğenmezlik yapmaz; topal rolü verilmişse o rolün hakkını verir; fakir ve garip
    rolünü en güzel şekilde oynar. Hepimiz kendimizi, kendimize biçilen rolümüzü
    oynuyoruz. Doğru olan; bize uygun görülen rolü en güzel oynamak ve Yüce
    Yönetmen ve senaristten ödül almaktır. Unutmayalım, sahnedeki oyun uzun
    sürmez. Perdeler (gözler) kapanmak üzere. Sonra oyunu nasıl oynadığımız
    ortaya çıkacak, notlarımız verilecek.
    - 445 -
    45. HUTBE
    EĞITIM YARASI NA PARMAK BASMAK
    Âyet :
    يَٓا ايَُّهَا الَّذ۪ينَ امَٰنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاهَْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلئِٰٓكَةٌ غِلَاظٌ
    شِدَادٌ لَ ا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten
    koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın kendilerine buyurduğuna
    karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.” 1166
    Câhilî sistemin her şeyi yapay, uydurma. Eğitimin kendisi gibi eğitim
    kelimesi de yapay ve uydurma. Bu kelime kaç yılında ortaya çıkmış araştırdım.
    Eğitim kelimesi 1935 yılında türetilmiş, yani uydurulmuş. Okul kelimesi
    de 1934 yılında, Türkçe “okumak” fiilinden türetilmiş. Ne var ki, kelime
    köklerinin sonuna “-il/-ul” eki, 1934’e kadar hiç kullanılmadığından ek Türkçe
    yapım ekine, “okul” da kelime yapısına uygun değil. İngilizcesi school olan
    écolé (ekol)ün karşılığı yerine bozuntusu tercih edilmiş; aynen Batı kavram ve
    yaşayış tarzının biraz bozulmuşu ithal edildiği gibi. Türkçe okul haline getirilen
    “ekol”ün aslı da ilk olarak Yunanlılarda ortaya çıkmış Milat öncesi Atina
    adındaki uygarlık kabul edilen yaşam biçiminde. Tuhaftır, “aristokratların
    hayatta getirisi olmayan uğraşlara vakit ayırabilmesi”ni ifade eden bir anlamı
    var. Helenistik devirde bu kelime, eski Atinalılar gibi entel tarzda sohbet
    etmenin tekniklerini öğreten kurs anlamı kazanmış. Çağdaş Batıda ancak
    her türlü okul anlamında kullanılmaya başlanmış. Okul karşılığındaki ekol
    kelimesi; ilk ve esas olarak insanları etkileyecek, retorik ve söz sanatları tabir
    edilen söz cambazlığını, nutuk atmayı entel tabakaya öğretme amaçlı olan,
    paralı kurumlara deniliyordu. Yani zannedildiğinin aksine okul kurumu,
    toplumun bireylerini, uyumlu vatandaş hale getirmek amaçlı, insanı düşünen,
    çocuğu düşünen, kendi sistemleri açısından da olsa onları topluma faydalı bir
    birey haline getirmek isteyen bir kurum değil. Entel bir zevk için bir kültürel
    etkinlik amaçlı, zengin ve şımarık aristokrat sınıfına, hitabet ağırlıklı, daha
    çok da laf ebeliğine dayanan faydasız (faydasızın altını kendileri çiziyorlar,
    kelime bu anlama geliyor) şeylerin öğretildiği bir kurum olarak işlev görmüş.
    Giderek bu anlayışla, alternatif denilen okullar açılmış, Atina’dan Isparta’ya ve
    1166] 66/Tahrîm, 6
    - 446 -
    Roma’ya ihraç edilmiş; sonra da Ortaçağ zihniyetinde dogmaların öğretildiği
    bir kurumlar haline getirilmiştir.
    Bugün bizim kendisinden aldığımız ekol kelimesi ile kurumun iç işleyişiyle,
    müfredatıyla etkilendiğimiz Batı, söz gelimi “okulsuz toplum” çağrılarına
    müsamahalıdır, aynı zamanda alternatif okullara da yeşil ışık yakar. Bugün
    ABD dâhil Batı ülkelerinin hemen hepsinde, ilkokuldan üniversiteye kadar,
    Hristiyanlara, yahudilere komünistlere, ateistlere ve hatta bir kaşık suda
    boğmak istedikleri Müslümanlara okul açma özgürlüğü var. Yani siz belirli
    sayıdaki farklı ideoloji veya din mensubu insanlar müracaat ediyorsunuz, o
    devlet size finansmanını sağlıyor, binasını temin ediyor, imkânlarını veriyor.
    Ne yaparsan yap, Tevrat Kursu, Kur’an Kursu gibi faaliyetini yap; hatta
    öğretmenini ben seçeceğim, müfredatını da ben tespit edeceğim bile demiyor.
    Siz şartlara uygun hangi öğretmenleri istiyor, nelerin okutulmasını talep
    ediyor, eğitim sisteminizin nasıl olmasını arzu ediyorsanız, çoğu tercihi size
    bırakıyor. Düzenin kendisinin belirlediği çok az şeyler var. Söz gelimi, eğitim
    dilinin o ülkenin dili olmasını şart koşuyor, anayasasının zorunlu kıldığı
    ırkçılık yapılmaması gibi üç - beş madde ile sınırlanabilecek şeyler istiyor
    ve alternatif eğitim modellerine tümüyle açık olduğunu ifade ediyor. Hatta
    daha öte, “ben bu alternatifleri de beğenmiyorum ya da benim alternatifim
    yok” diyen bir kimseye, okula gitmeme özgürlüğünü nice Batılı ülke tanıyor.
    Meselâ kendilerine “anarşistler” denen kimseler okulları protesto ederler
    ABD’de, Avrupa’da; okulları ve askerliği protesto etme hakkı vardır bazı
    bedellerini ödemekten kaçmayan insanların. Böyle bir özgürlüğü tanıyor. Yani
    kendilerinden hem “okul”un adını hem yapısını aldığı sistemden çok daha fazla
    dayatmacı olmuş Ortadoğu ülkeleri. Kraldan daha fazla kralcılıktır bu.
    Onların bile tümüyle dışlamadığı, alternatif olarak müsaade ettiği bir sistemi,
    özgürlüğü müslümanların yaşadığı ülkelerde küçük çapta bile göremiyoruz.
    Bilmem bilir misiniz Hollanda’da 40’ın üzerinde İslâm ilkokulları vardır, bu
    okullara dayalı İslâm Ortookulları ve iki tane İslâm üniversitesi vardır. Birinin
    başında rektör olarak yıllardır Ahmet Akgündüz var. Türkiye’de İslâm Okulu
    diye okul açılsın; mümkün mü? Eğer açılmış olsa, bu “İslâm” sadece adının
    kullanıldığı Devlet Okulu olur, Devlet İslâmı’nın Okulu…
    Acıdır ki müslümanlar da bu sistemden râzı pozisyonunu üstleniyor.
    “Çocuğun yaramazlığından kurtulalım, okulda vakit geçirsin de ne olursa
    olsun” diye düşünüyor, çocuğu başından savmak istiyor. Camiye çocuğunu
    gönderen anne ve babanın düşüncesi de farklı değil. Aslında şu var; biz
    çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilsek, ister o çocuk Truva atında olsun, isterse
    - 447 -
    başka bir yerde olsun büyük zararlara uğramayacak. Meselâ bir Amerikan
    okulunda okuyan İslâmî açıdan eğitilmiş şuurlu bir çocuk, bu eğitimin
    zararlarından büyük ölçüde etkilenmeyebilir. Ama, işin bir de takvâya, hatta
    fetvâya/fıkha uygun olup olmaması ve ne kadar ideal olup olmadığı konuları
    var; o yüzden hiç zararının olmayacağını söylemek mümkün değil. Ancak,
    mevcut şartlar içinde bu tavır, ehven sayılabilir. Yahûdiler, ırkçılık öz güveniyle
    istiğnâ ve istikbar psikolojisi ile çocuklarını şekillendiriyor. Bizde durum çok
    farklı. Seviyeli, güvendiğimiz yüz Müslüman kişiyle bir anket yapsak, çocukları
    ile ilgili sorunları olup olmadığını araştırsak, çocuklarının müslümana yakışır
    bir durumda olup olmadığını sorsak, fotoğraf, durumun çok ciddi olduğunu
    gösterecektir.
    Çocuğu dört değil, on dört yönden kuşatan tuzakları değerlendirdiğimizde;
    eğitimcilerin, hocaların bile kendi çocuklarını tam yetiştirdiklerini iddia etmek
    zor. Belki başka çocuklarla meşgul olurken, kendi çocuklarını ihmal ediyor.
    Ama, bu eğitim işini, en yakınlarımızı kuşatacak şekilde dahi beceremiyoruz.
    Bu bir vâkıa. Birisi; “ben gemisini kurtaran kaptanım” dese bile bu bir istisnadır.
    Bu sorun ciddi olarak ev merkezlerine alınmalı, hafta sonları ya da her boş
    zamanlarda câmi ve medrese fonksiyonunu kısmen üstlenen derneklerde,
    uygun yerlerde sistemli çalışmalar yapılmalı.
    Tanışılan bir çocuğa hemen şöyle sorular sorulur: “Hangi okula gidiyorsun,
    kaçıncı sınıftasın, derslerin nasıl?” Hangi okula gidecek; herhalde İslâm Okulu
    var da oraya gidecek değil. Yaşını bilince sınıfını da tahmin edersin. Neye önem
    verildiğinin göstergesidir bu tür sorular. Ama: “Namaz kılıyor musun? Kaç
    sûre ezberinde? Kur’an okumasını öğrendin mi? Televizyon seyrettiğin kadar
    Kur’an meali niye okumuyorsun? Kimin hayatını daha iyi biliyorsun: Filan
    devlet adamı, falan sanatçı veya futbolcunun mu, Peygamberimiz’in mi?” gibi
    soruları müslümanlar müslüman çocuklarına sormayı akletmezler.
    Okuldaki başarı mı, hayattaki başarı mı; dersler mi, ahlâk mı; notlar mı
    ibâdet mi? Yani, lise sınavı, üniversite sınavı mı, yoksa Allah’ın dünyadaki
    kulluk sınavı mı? Bunlardan hangileri daha öncelikli olmalıdır? Çocuğunun
    sabah namazına kalkıp keyifle, zevk alarak namaz kıldığına şâhit olmak,
    yüksek notlarla dolu karnesini görmekten daha mı az öneme sahiptir? Evet,
    bir delikanlı, üniversite sınavına hazırlandığı gibi, âhiret sınavı için de aynı
    şekilde çalışsa büyük ihtimalle cenneti hak eder.
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır. Müslümanlar
    günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite oluşturamadılarsa,
    bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın ötesinde şirkle bağlantılı
    - 448 -
    olan hususlara bahane arama lüksüne sahip olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa
    cemaatleri vardır (olmalıdır). Bununla birlikte tekfir konusunu da çok ihtiyatlı
    işletilecek bir kurum olarak görmek gerektiğini ifade edelim.
    Biz, şahısların zâhirine, görünüşüne değer verir, görünüşüne göre
    hükmederiz. Dinde, yani din tercihinde, iman meselesinde zorlama yoktur.
    Ama hukukî meselelerde elbette zorlama olacaktır.
    Önüne gelene, ‘kâfir’ damgası vurmak demek olan “tekfir hastalığı”na
    düşmemek, rastgele câhil müslümanlara ‘mürted’ mührü vurmamak gerekir.
    İnsanların yetişme tarzı, bilgilerinin azlığı, o bilgileri kullanma tavrı, İslâm’ı
    öğrenme kaynakları göz önüne alınmadan ‘tekfir’ etmek çok yanlıştır. Bir
    müslümanı onu dinden çıkaran davranış ve söz üzerinde bulursak, onun
    yanlışlığını düzeltmeye çalışmamız gerekir. Rastgele ‘kâfir’ damgası vurmak
    hem görevimiz değil, hem de müslümanların sayısını azaltmaktır. Sayımızın
    azlığı ancak düşmanlarımızı sevindirir.
    Bugün; oy vermek, askere gitmek, çocuklarını gayri İslâmî okullarda
    okutmak, az zararlı gördükleri bir partiyi desteklemenin kesin hükmü gibi
    nice husus, emin, ehil ve muvahhid âlimlerin fetvâya bağlamaları gereken
    konulardır. Günümüzde tekfir konusunda da ihtilâf edilen birçok ictihadî
    durumlar vardır. Günümüzde de tüm mü’minlerin otorite kabul ettiği her
    yönüyle güvenilir bir müctehid olmadığı, şer’an fetvâsı tüm ümmeti bağlayacak
    bir yetkin zât bulunmadığı için yapılması gereken, bu tür konularda “ihtiyatlı
    bir tavır” takınmaktır. Böyle ihtilâflı, ama şirk ihtimali de olan hususlarda
    ihtiyat iki şekilde olur: Birincisi, şirk olma ihtimalini gözden uzak tutmamaktır.
    Binde bir ihtimalle bile olsa ihtiyatlı olmak, o küfrü işlememek, ondan şiddetle
    sakınmak gerekir. Ve o küfür olma ihtimali olan hususu işleyenlerle (tekfir
    etmeden) ileri derecede samimiyet kurmamak, onlarla cemaat, sırdaşlık,
    akrabalık ve muhabbetle yakınlık gibi ilişkilere gücümüz nisbetinde girmemek
    gerekir. İhtiyatın ikinci şekli ise: Onların İslâm’ın hâkim olmadığı câhiliye
    düzenlerinde yetiştiğini, bu konuları yeterince ve ehil kabul ettikleri kişilerden
    duyup öğrenmedikleri, yeterli ve yetkili kişilerin onlara doğru bir İslâm anlayışı
    vermedikleri vb. durumlardan dolayı onların Allah indinde mümkün ki mâzur
    olabileceği, bizim ise, böyle bir durumda onların kâfir ve müşrik olmama
    ihtimali binde bir bile olsa onları tekfir ettiğimizde, binde bir ihtimalle de olsa
    bizim kâfir olacağımız hesaba katılmalıdır.
    Bugün yapılması gereken, “falanca adam küfür sözü söyledi ve mürted oldu,
    ona hangi ağır cezayı verelim?” diye fetvâ arayışı değil; askere gitmek zorunda
    kalanı ve alternatif çözüm bulamadığı için çocuğunu küfür uygulamalarından
    - 449 -
    korumaya çalışan ebeveyni tekfir etmek değil; İslâm’ın, güzellikleri ve kurtuluş
    yolu olduğunu en güzel yolla bu tür insanlara ulaştırmak, hatayı biraz da
    kendimizde arayıp zayıf müslümanların dinden uzaklaşma sebeplerini
    azaltmaya çalışmaktır. Haksız ve gereksiz tekfîr mantığı, adâletsiz ve kolaycı
    bir davranıştır. Hiç bir yararı da yoktur.
    Şirk ve küfür olarak haklarında çok net bir hüküm olmadığı halde, biz
    Kur’an’ı ve sünneti kendi bilgimiz ve tevhid anlayışımızla yorumlayıp bir konu
    hakkında şirk ve küfür hükmünü verebilir miyiz? Eğer böyle bir konunun şirk
    olduğuna hüküm veriyorsak, onu her nasılsa işleyen kimsenin, gerekçelerini,
    bu konudaki nassların kendisine ulaşıp ulaşmadığını, ulaştı ise onlardan nasıl
    bir anlam çıkardığını, bize göre geçersiz de olsa te’vil yapıp yapmadığını, başka
    bir mâzeretinin olup olmadığını değerlendirmeden tekfir edebilir miyiz?
    Bir kimseyi tekfir etmek, ne demektir? Kendisine selâm verilemeyecek,
    dostluk ve samimiyet kurulamayacak, gönülden sevilemeyecek, kız alıp
    verilemeyecek, ortaklık gibi yakınlık isteyen ilişkilere girilemeyecek, cenazesine
    katılınamayacak ve evliyse eşiyle nikâhı düştüğünden devamlı zina ediyor
    hükmü verilecek, âhirette de sonsuz bir şekilde ceza çekecek, ebedî cehennemde
    kalacak şeklinde bir hüküm verilmiş olmaktadır. Böyle bir hüküm öyle alelusûl
    verilemez. Bir kimseye “kâfir” demekten daha küçük bir isnad olan meselâ
    “fâhişe” demek, hangi şartlarda mümkündür? Kendimizle birlikte üç güvenilir
    müslümanın da apaçık şekilde zina fiilini işlerken görmediğimiz ve hepimizin
    şahitlikte ısrar etmeyeceği bir durumda “fâhişe” demenin dünyada bile cezaya
    çarptırılacağı sözkonusudur. Meselâ, bir adamın diğer bir adamı öldürdüğüne
    şahit olsak, bu adamın hangi şartlarda o suçu işlediği, olayın içyüzünde başka
    ne tür durumlar olduğu uzun uzadıya, şahitlerle, savunmalarla ortaya konulur,
    uzunca mahkemesi sürer ve sonunda onun suçlu olup olmadığı da bizim
    tarafımızdan değil, hâkim tarafından karar verilip hükme bağlanır. Öyle bir
    durumda bile, İslâm’ın hâkim olmadığı topraklarda had dediğimiz ağır cezalar
    uygulanmaz. Çünkü ortam, haramları işlemeye çok elverişlidir. Haramlara ve
    küfre gidecek yollar (İslâm devleti olmadığı için) tıkanmamıştır.
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” 1167
    Normal şartlarda bile, kişinin birini tekfir etme hususunda çok ölçülü olmak
    gerekir. Günümüzdeki gibi her şeyin anormalleştiği, hakkın bâtıl, bâtılın hak
    diye öğretildiği, anlatıldığı, yaşandığı bir toplumda tekfir konusuna daha fazla
    ihtiyat gösterilmelidir.
    1167] Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 5
    - 450 -
    Kur’an’da şirk ve küfür olarak açıklanan, puta tapmak gibi çok net
    çirkinliklerle ilgili hususlar elbette böyle değildir. “Biz, sizlerden ve Allah’ın
    dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız…”1168 Bu ve benzeri âyetler, kesin küfür
    fiilleri hakkındadır. Gerçekten, apaçık bir şekilde Allah’ın dışında bir tapma olayı
    olunca bu hükmü verebiliriz. Onun dışında, küfür olup olmadığı konusunda
    İslâm âlimlerinin ve ümmetin ittifak etmediği konularda biz kendimiz o olayın
    küfür olduğuna dair delillerimiz çok kuvvetli olduğu zaman bu fiilin küfür
    olduğunu kabul edebiliriz. Ama bu durum, bize bu küfrü işleyenleri hemen
    tekfir etmemiz hakkını vermez. Evet, Peygamberimiz’in hadislerinde de çokça
    yer aldığı gibi, nice küfür ve şirk vardır ki, sahibini kâfir ve müşrik yapmaz. Nice
    hadiste, “şunu yapmayan bizden değildir, mü’min değildir, iman etmiş olmaz”
    denildiği halde, o işi yapmayanı hiçbir İslâm âlimi tekfir etmemiştir. Meselâ,
    hiçbirimizin kendimiz için istediğimiz her şeyi, başka bir mü’min kardeşimiz
    için de istememiz, onu kendimize her konuda tercih etmemiz gücümüzü aşan bir
    husustur. Ama bu durum hadis-i şerifte “iman etmiş olmaz” ifadesiyle bildiriliyor.
    Nifak alâmetleri konusunda da hüküm böyledir.
    Yine, küfrünü apaçık ortaya koymayan, ama içten içe İslâm’a ters inançlara
    sahip olan kişileri, zâhiren şehâdet kelimesi getirip namaz gibi sâlih ameller de
    yapıyorlarsa, bunları tekfir etmeyi Allah Rasûlü yasaklamış, şehâdet kelimesi
    getiren kimsenin öldürülmesine çok şiddetli tepki göstermiş ve “kalbini yarıp
    baktın mı?”1169 diyerek zâhiren Müslümanlığına hükmedilmesini istemiştir.
    Eğer her kâfirin mutlaka kâfir olarak bilinip hüküm verilmesi gerekseydi,
    Peygamberimiz’in, vahiyle kendisine bildirilen münâfıkları ümmetine
    bildirmesi ve onların da o kişileri mü’min kabul etmemelerini istemesi
    gerekirdi. Hâlbuki ashâbdan Huzeyfe’ye (r.a.) (kimseye söylememesi şartıyla,
    sır olarak bildirmesi) hâriç, hiç kimseye onların kâfir olduğunu bildirmemiş ve
    ashâbın onlara Müslüman muâmelesi yapmasına rızâ göstermiştir.
    Bir kimsenin kâfir olduğuna kim karar verebilir? Böylesine önemli ve
    bumerang gibi hükmün tekfir edenin kendine dönme ihtimali yönüyle riskli
    kararı sıradan herhangi bir mü’min verebilir mi? İhtilâfsız, te’vil edilemeyecek
    tarzda kesin ve net konuların dışında herhangi bir mü’minin böyle bir karar
    veremeyeceğini söyleyebiliriz. Bugün bizim derdimiz, uğraşımız ona buna
    kâfir damgası vurmak olmamalı, doktorluğa (gönül hekimliğine) soyunmak
    olmalı. Doktor, hastasını tedavi etmeye çalışır. Ona kızmaz, ona düşman
    olmaz, ona acır. Teşhiste bulunur, ama yine de şüpheyi, ihtiyatı elden bırakmaz.
    1168] 60/Mümtehine, 5
    1169] Buhârî, Diyât 2; Müslim, İman 158, hadis no 96; Ebû Dâvud, Cihad 104, hadis no 2643
    - 451 -
    O yüzden tıp biliminde yılan simgedir. Yılan, niye tıpta simge kabul edilmiştir?
    Yılanın çok şüpheci bir yaratık olduğundan dolayı; tıp adamı da şüpheci olmalı,
    teşhisinde ihtiyat payı bırakmalı, bağnaz olmamalı, hemen kestirip atmamalı,
    her ihtimalli şeyden şüphe edip teşhisini kesinleştirmek için tahlil, röntgen
    vb. delillere mutlaka müracaat edip, teşhisindeki isabeti devamlı kontrol
    etmeli, gerektiğinde teşhisini değiştirebilmelidir. Birkaç tıp kitabı okuyan veya
    doktorların sohbetine katılıp onlardan bir şeyler duyan bir kimse doktorluğa
    soyunabilir mi? Hele (madden veya mânen ölümüne sebep olabilecek şekilde)
    ameliyatlık hastalara neşter vurabilir mi? Doktorluk için şu kadar tahsil ve
    tecrübe gerekiyor da, mânevî doktorlar için ilim gerekmez mi?
    Kendimiz veya yakınlarımız eğer çocuklarımızı okula gönderiyorsak, böyle
    tehlikeli durumdan korunup itikadımızı muhafaza etmek için;
    Okullarda birinci iş olarak müşrik bir vatandaş yetiştirilmek istendiğini
    unutmamak,
    İmkân ve gücü varsa, çocuklarını okula göndermemek, alternatif eğitim
    oluşturmak
    Okulların hafta başı ve sonundaki törenlerine çocukları katmamak,
    Resmî Bayramlara çocukları göndermemek,
    Derslerde ve ders dışı etkinliklerde elfaz-ı küfür ve ef’al-i küfürden şiddetle
    sakınmak,
    Derslerde büyük tâğutu öven şiirler, okuma parçaları ve benzeri şeyleri
    okumamak,
    Büyük tâğutu öven veya küfrü içeren ödevleri yapmamak
    Okuldan geldiğinde mutlaka virüs taraması yapmak, Okulda öğrendiği
    yanlışları gösterip doğrularıyla yer değiştirmesini sağlamak, hafta sonları
    İslâmî eğitimi üzerinde titizce durmak.
    Çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren tevhid akidesini öğretip
    sevdirmek, Kur’an’la tanıştırmak gerekir.
    Cumartesi, Pazar günleri ve tatilleri çocukların İslâmî eğitimleri ve câhilî
    eğitimden arınmaları için gayret gösterip fırsatlar ve alternatif imkânlar
    oluşturmak.
    Okul ve öğretmen tercihi yapmak, öğretmenin ve idarenin İslâm düşmanı
    olmayanlarını arayıp bulmak; gerekirse uzak bir okula kayıt yaptırmanın
    yollarını bulmak.
    - 452 -
    Çocuklarımıza Kur’an eğitimi verdirmek; Kur’an’ın metni ile birlikte
    mealini okutmaya çalışmak, evde Kur’an eğitimi yaparak Kitabımızın günlük
    hayatla ve kendimizle bağlantısını kurmaya çalışmak ve çocuğa da bu bakış
    açısını kazandırmaya gayret etmek.
    Evlerimizi İslâm Okulu haline getirmeye çalışmak.
    Bu durum, muvahhid mü’minlere çok iş düştüğünü gösteriyor. Kâfir
    denilip onlarla tüm ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmak, onlara tevhidi ve
    Kur’ânî hakikatleri tebliğ etmeden kendi köşesine çekilmek herhalde dâvet
    usûlü açısından ve sorumluluk bilinci yönüyle de doğru olmaz. Her iki yönüyle
    ihtiyat tavrı, ilişkilerimizde tutarlı ve yeterli olmaya bizi mecbur eder. Böyle
    konularda cesaret, ilimden değil; câhillikten ve mümkün ki, şeytanın sağ
    taraftan yaklaşmasından meydana gelir. Biz insanlar arasında hüküm vermek
    için dünyaya gelmedik. Kulluk görevimizi yapmaya geldik. Bu kulluk içinde,
    tabii hakkı yaşayıp başkalarına da güzelce tebliğ etmek de vardır. Unutmayalım;
    küfrü çok açık olanlar dışında insanlara küfür damgası vurmayı emreden
    hiçbir âyet ve hadis yoktur; ama bundan sakındıran nasslar vardır.
    - 453 -
    46. HUTBE
    ÇOCUKLARIMIZI N EĞITIM PROBLEMLERI NASI L
    ÇÖZÜLÜR?
    Âyet :
    يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَٓا اطََعْنَا اللهَّٰ وَاطََعْنَا الرَّسُولَ ا وَقَالُوا رَبَّنَٓا انِآَّ اطََعْنَا
    سَادَتَنَا وَكُبَرَآءَنَا فَاَضَلُّونَا السَّب۪يلَا رَبَّنَٓا اٰتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْناً كَب۪يراً۟
    “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey Rabbimiz! Biz reislerimize/beylere ve
    büyüklerimize itaat edip uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz,
    onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 1170
    Eğitim, “Rab” kavramını tümüyle içeren bir olgudur. Rab, terbiye edip
    yetiştiren demektir. Allah’ın eğitim konusundaki prensipleri kabul edilmeyince,
    O’ndan bağımsız ve O’na rağmen eğitim yapan kişi rablik iddiasında bulunmuş,
    bu kimsenin Allah’ın ilkelerine ters eğitimini kabul eden, onda bu hakkı gören
    kişi de o şahsı rab kabul etmiş olur. Vahyi tümüyle reddeden kurum tâğut
    hükmündedir ve Müslümanların reddetmesi gereken yapıdır.
    “Ne yapmalı?” sorusu bu teşhisin içinde. Hastalık doğru teşhis edilmeden
    tedâvi mümkün değildir. Doğru teşhise katılan, hatanın nerede olduğunu tesbit
    eden, çözümü bulmakta zorlanmayacaktır. Çocuk, anne ve babaya emânet
    olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır. Ana-baba, kendisi veya vekilleri
    eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak, ya da şirke bulaştırılacak. İkincisi
    olursa, âhirette de kendisini bu şekilde yetiştiren büyüklerine lânet okuyacak,
    kendilerine verilen azâbın iki katını kendisini bu şekilde yetiştiren, saptıran ve
    sapmasına göz yuman kimseler için Allah’tan isteyecek.1171
    “Eğitim konusunda neler yapılmalı?” sorusuna verilecek cevabın şekli,
    öncelikle bizim nerede durduğumuz ile alâkalıdır. Nihâî tercihimizi Allah’tan,
    âhiretten, cennetten, İslâm’dan, Kur’an’dan yana yapıp yapmadığımızla
    ilgilidir. İmkân ondan sonraki mesele. Zaten Allah, nihâî tercihini Kendinden
    yana yapanlara, yollarını açacak, onları güçlerinin dışındakinden zaten hesaba
    çekmeyecek. Ama önce biz bu tercihi yapmış mıyız, ya da böyle bir arayış
    1170] 33/Ahzâb, 66-68
    1171] Bkz. 33/Ahzâb, 66-68
    - 454 -
    içerisinde miyiz, onu sorgulamamız lâzım. Yani, Allah’a kulluğu birinci sıraya
    alıyor muyuz? İşimizi seçerken, eşimizi, aşımızı seçerken, evlâdımızla ilgili
    tercihimizi yaparken, kendimizle ilgili kararlar verirken Allah’ı merkeze alarak
    mı hareket ediyoruz? Yoksa, kulluk görevlerimizle ilgili çoğu alanda mâzeret
    adıyla bahânelere mi sığınıyoruz?
    Okul gibi, askerlik gibi konuları çözmek için devlet gücü lâzımdır.
    Müslümanlar günümüzde dünyanın hemen hiçbir yerinde siyasî otorite
    oluşturamadılarsa, bunu mâzeret sayıp kesin haram olan, hatta haramın
    ötesinde şirkle bağlantılı olan hususlara bahane arama lüksüne sahip
    olamazlar. Siyasî otoriteleri yoksa cemaatleri vardır (olmalıdır). Mekke’de
    camii yoktu, okul yoktu; ama Erkam’ın evi vardı. Ümmetin evleri vardı.
    Yani camii, okul fonksiyonunu icra edecek, insanlara vahyi öğretebilecek,
    çocuklarını bu noktada korumalarını sağlayacak, imkânların elverdiği en
    uygun çözümlere gidilmişti. Yine Hz. Musa, Firavun gibi azgın bir zorbanın
    her uygulamasıyla tanrılık tasladığı bir yerde risâlet görevine muhâtap olmuştu.
    Hz. Musa’yla ve O’na iman edenlerle ilgili bir âyet-i kerime var; meâli şöyle:
    “Mûsâ’ya ve kardeşine, ‘kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    namaz kılınacak yerler yapın. Namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri müjdele’
    diye vahyettik.”1172 Zaferle müjdelenecek mü’minlerin yapmaları gereken zafere
    yönelik faâliyetler gündeme gelir. Nedir o? Evleri mescid edinmek. Mescid
    tâbirini bugünkü vâkıadan yola çıkarak sadece namaz kılınıp dağılınan yerler
    değil; otuz civarında işlevi bulunan, siyasal, sosyal, ailevî ve eğitimle ilgili her
    türlü düzenlemeyi içeren bir muazzam kurum olarak düşündüğümüzde, evlerin
    mescid, yani mektep, okul ve insanların ihtiyaçlarına cevap verecek kurumlar
    haline getirilmesi emri ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla hantal yapıların modası
    da geçti. Müslümanlar ne kaybettilerse araçlardan, metotlardan kaybettiler.
    Halen de yeterince ibret almıyorlar. Çoğunluk olarak 1969’dan sonra bir partinin
    arkasında faâliyetler yaptılar. Bir düdük öttü, bütün müslümanların faâliyetleri
    kesiliverdi. Sonra Kur’an Kursu, İmam Hatip faâliyetleri oldu. Bir yönetmelik
    çıktı, bir başörtüsü yasağı oldu, sekiz yıllık zorunlu eğitim başladı; Kur’an
    Kurslarının kapıları kapanıverdi. Katsayı değişti, İmam Hatipler câzibesini
    yitirmeye başladı. Yeni ve köklü alternatifler oluşturulmadı. Vakıflara bazı
    zorluklar getirildi, tavizler ve geri adımlar hızlandı. Müslümanlar dar ve engelli
    alanlarda sıkıştılar kaldılar. Yani çok yönlü mobil hizmet alanları oluşmadı.
    Çok yönlü kullanılabilecek ve değişik planlara müsâit faâliyet için cemaatlere,
    dernek ve vakıflara çok iş düşüyor.
    1172] 10/Yûnus, 87
    - 455 -
    Okullarda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersini zorunlu saymayarak ateist
    bir insanın çocuğuna din dersini mecbur etmeyen bir düzen, bir müslümana da
    ateist ve İslâm’ı dışlayan eğitim anlayış ve uygulanışını mecbur etmeme eşitliği
    tanımalı değil midir? Okulsuz olma özgürlüğü, okul reddetme hakkı, insan
    hakları kapsamına girmiyor mu? Böyle hukuk anlayışı ve özgürlük olur mu? Bir
    Müslüman kalksa, “her istediğiniz bâtılı, zihnine yerleştirmek ve onu düzene
    uygun bir tarzda bir müşrik vatandaş haline getirmek için çocuğumu zorla
    elimden alıyorsunuz, bu bizim özgürlüğümüzü yok sayan bir durumdur; okul
    dediğiniz şey, bizim için hapishane ve zindan konumundadır” dese, ne cevap
    verir yetkililer? Bir hak mıdır eğitim, yoksa vatandaş açısından bir sorumluluk
    ve zorunluluk mu; devletin uyguladığı tek tipleştirme dayatmasından önce
    bunu hukukçularına danışıp anayasaya uygunluğunu değerlendirmesi gerekir.
    Dayatmacı bir düzen hukukun üstünlüğünü tanıyarak özgürlükçü ve eşitlikçi
    davranır mı; zaten problemin özü bu sorunun cevabında yatıyor.
    ABD’de, Avrupa’da okulları ve askerliği protesto eden vicdanî retçiler,
    “anarşistler”, sıkhlar, Yehova şahitleri ve benzerleri var. Buralarda da benzer
    hak arayışı olmalı. Müslümanların okullara karşı çıkıp alternatif oluşturma
    çabası, çözümlerden bir tanesi olarak değerlendirilebilir. Bu tavrı beğenmesek,
    ya da bedelinin zor olduğunu düşünsek bile, içimizden bazılarının yapmaları
    gereken bir seçenektir bu. On defa başarısız olsalar da, on birincide başarılı
    olmak niyetiyle denemeleri, eskilerden tecrübe alarak, bazı müslümanların
    evlerini Erkam evlerine, küçük çaplı mescid ve okul sistemine benzetmeleri
    gerekiyor. Bunu deneyenler nerelerde hatalar yaptı? Sadece antitez öne çıkarıldığı
    için çocuklar eksik, yarım yetişti. Okulun yerini başka şeyler doldurdu. Ya
    da çocuğun kafasında okulun bir eksikliği vardı, bu giderilemedi; hatta okul
    putlaştı, yüceldi, büyük bir değer oldu. Diploma kutsal bir kitaba dönüştü.
    Bunlara alternatif neler olabilirdi, başka hatalar nelerdi ve nasıl düzeltilebilirdi?
    Çok ilkel usuller ile, dayak ve baskı ile Kur’an Kurslarımızda hâfızlık
    yaptırılıyorsa bu köhne ve gayrı İslâmî metotla çocuklarımızın patolojik
    ruh hali sergilememesi veya Kur’an sevgisinden mahrum, ibâdetlere soğuk
    olmaması mümkün değil. Çocuk yaştaki öğrenciler için onsuz olunamayacak
    kadar önemi olan oyun alanı yoktur, okul olmaya uygun bina yoktur, uygun
    bahçe yoktur, öğretmende pedagojik formasyon ve sevdirme gayreti yoktur,
    daha nice şeyler yoktur. Peki, böyle oldu diye biz Kur’an’ın eğitimine soğuk mu
    bakmalıyız? Yani “Kur’an Kursu faâliyetlerimiz tıkandı, çalışmıyor artık; bir
    daha böyle bir şey yapmamalıyız, başarısız olduk”mu demeliyiz? Yoksa daha
    güzel bir Kur’an Kursu modelini oluşturmaya, en azından teori planında, yeşil
    ışık mı yakmalıyız? Okul meselesi de böyle, sekiz on tane müslüman bir araya
    - 456 -
    gelebilir, eski tecrübelerden yola çıkarak, belirli bir yaşa kadar çocuklarını
    yetiştirmek için özel hocalar tutabilir. Ama bu, çok az bir kesimin büyük
    bedeller ödemeyi göze alarak yapabilecekleri bir tercihtir. İngiltere’de bile daha
    dün müslüman olmuş Yusuf İslâm kalkıp İslâm Okulu kurarak işe başlıyorsa,
    bu ülke insanı çok geride kalmış demektir.
    Öncelikle vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk
    tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir
    müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı
    şeyler, câiz tâbirinden de öte insanlık suçu olduğunu ilan edecekleri, resmî
    âyinlerde şirk unsuru olan hususlar varsa bu törenler, bazı derslerde kabulü ve
    dillendirmesi şirk olan durumlar varsa onlar, kamuoyuna hâlâ yansıtılmamıştır.
    Burada ben, tartışmalı olan, yoruma tâbi olan hususları kastetmiyorum. Çok net
    olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk unsurları şunlardır diyerek
    maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere ilan ve tebliğ bile
    edememişiz. Her vatandaşın ve her düzenin bunları rahatlıkla bilmesi ve zulmün
    boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum. Varsa yoksa sadece başörtüsü
    yasağı gündemde. ABD gibi, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün
    suç olmadığı memleketlerde yaşasaydık, bizim okullardan istediğimiz olmayacak
    mıydı? Yani sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka. Başörtüsüne bile
    müsaade etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine koyduğu bilgi ve kültürün
    ne olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan
    edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Okullarda Darwin teorisinin ve benzeri özgül ağırlığı fazla olmayan birkaç
    meselenin, bir de ahlâkî problemlerin dışında karşı çıkılması gereken meseleleri
    yok gibi davranıyor müslümanlar. Yani kim neye niçin karşı çıkıyor, kim
    neyi niçin istiyor; belli değil. Karşı çıkılan şeyler olmazsa olmaz şeyler midir,
    olmazsa güzel olur cinsinden midir, bu da net değil.
    Çocuk, anne ve babaya emânet olarak teslim edilmiş bir fitnedir/sınavdır.
    Ana ve baba, kendisi veya vekilleri eliyle çocuğun ya İslâm fıtratını koruyacak,
    ya da şirke bulaştıracak. İkincisi olursa, âhirette de kendisini bu şekilde
    yetiştiren büyüklerine evlât şöyle diyecek: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Ey
    Rabbimiz! Biz reislerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat edip uyduk da
    onlar bizi yoldan saptırdılar’ derler. ‘Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları
    büyük bir lânetle lânetleyip rahmetinden kov.” 1173
    1173] 33/Ahzâb, 66-68
    - 457 -
    Çağımız, bilgi çağı değil, bilgi kirliliği çağıdır. Modern yaşam biçiminde
    insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim
    kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için bile gereksiz, hatta
    zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına (insan istemese bile) dayatarak depoluyor.
    İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla
    cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.
    Kurumlardan ve çevreden öğrenilenlerin hepsi de yanlış ve zararlı
    değil elbette. Ama vahiyle, dünyada ve âhirette insanı kurtaracak “ilim”le
    karşılaştırılınca küçük bilgi kırıntıları şeklinde kalmaktadır bunlar. Bırakın
    zararlısını, “faydasız ilimden” bile Allah’a sığınmaktadır tek önderimiz.1174
    Bilgi kırıntılarının “ilim” haline gelmesi için vahiyle sağlamasının yapılması,
    hazmedilip özümsenmesi, posasının çıkarılması, pratikte faydalı hale gelip
    uygulanması gerekmektedir. Yine illet ve gâyesinin belirlenmesi, Allah rızâsına
    hizmet etmesi, bütün içindeki yerinin uygunluğu ve insanlığın hayrına/salâhına
    hizmet etmesi lâzımdır. Kur’an’a göre âlim kuru bilgi sahibi, hele kitap yüklü
    merkep1175 değil; Allah’tan huşû duyup titreyen muttakî kimsedir.1176 O yüzden
    takvâdan uzak bilgi ilim sayılmaz, hele vahiyden kopuk ve kişiyi Allah’tan
    uzaklaştıran şeyin adı kesinlikle “ilim” olamaz. Eğitim, insana yön vermek,
    onu yönlendirmektir. Terbiye (eğitim) insanı inşâ etmek demek olduğundan
    mutlak terbiyeci/eğitimci ancak Allah’tır. O’ndan kopuk bir eğitimci farkında
    olmasa bile rablik iddiasındadır. Osmanlı dedelerinin yaptıklarının tam tersi
    bir uygulama ile karşı karşıyadır bugün bu topraklarda yaşayan nesiller; tersine
    bir devşirme söz konusudur.
    Evler, sadece çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana
    ve babaları yetiştirecek ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç var. Müslüman
    cemaat ve teşkilâtlara düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana ve babaları
    yetiştirmek olmalıdır. Evlilik ve ana baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer
    baba evinde ve evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse,
    evlilikten sonra sorumluluk hanımın kendisiyle birlikte kocaya âittir. Zarûri
    olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya da öğrenmesine imkân ve fırsatlar
    oluşturacaktır.
    Dernek, vakıf ve kursların durumu da gözden geçirilmelidir. Dine
    hizmet iddia ve amacıyla ortaya çıkan İslâmî eğitime katkı hedefindeki
    kurumlar giderek bu araçların amaçlaşması ve motor olmak yerine fren görevi
    1174] Tirmizî, Deavât 68, hadis no: 3711
    1175] 62/Cum’a, 5
    1176] 35/Fâtır, 28
    - 458 -
    üstlenmeye başlaması riskine karşı çok uyanık olmalıdırlar. İnsanları Allah’ın
    dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma dayatan câhiliyyenin
    hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar ve hantal yapılanmalar
    yerine; ciddi, özgür ve özgün alternatifler, gerekli değişime çabuk uyum
    sağlayabilecek mobil çalışma sistemleri ve farklı seçenekler oluşturulmalıdır.
    Eğitim, hevâî isteklere (vahyin tesbit ettiği şekilde) istikamet ve sınır tâyin
    edebilecek irâde eğitimini, tevhidî bilinci, ibadete devamı ve ahlâkî özellikleri
    ihmal etmeyecek şekilde, daha doğrusu bunların temel alındığı bir ölçüde
    değerlendirilmelidir. Bunların, vahyi merkeze almadan yerine getirilemeyeceği
    gibi, ümmet planında ve ideal tarzda yerine getirilmesi ve eğitim problemlerinin
    kesin çözümü için İslâmî bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bununla birlikte cemaatler
    ve riskleri göze alabilen müslümanlar, kendi çocuklarıyla ilgili radikal (tâğutun
    kurumlarını reddedip onlarla uzlaşmayan) tavırlar alabilmeli; lokal, kısmî ve
    yüzeysel de olsa çözümler üretmek için işbirliğine gidebilmelidir. Yakın yaşlarda
    çocukları olan beş on ebeveyn birleşerek ev ortamını okula dönüştürecek
    çalışmalar yapabilmelidir. Ama, riskleri göze alamayan mü’minleri bırakın tekfir
    etmeyi, onları kıracak tavırlardan bile kaçınmalı, halleriyle örnek ve alternatif
    olmaya çalışmalıdır. Unutmayalım, bu din, sadece kahramanların dini değildir.
    Herkesten kahramanlık beklenemez. Kaldı ki, günümüzdeki kahramanlar,
    bu özelliklerini hayatın tüm alanlarına da taşıyamadıklarını itiraf etmelidir.
    Unutulmamalı ki eğitim, hayatın sadece bir parçasıdır; tümü değil.
    Çözüm konusunda azîmet veya ruhsat olarak iki çizgiden biri seçilmelidir.
    İlki, yanlış olarak radikallik denilen savaşçı kimliği, Allah askeri olmak ile;
    diğeri de en asgarî bir tevhid eri Müslüman kimliğiyle alâkalıdır. Birincisi
    toptan reddetmektir, tüm tâğutları ve tâğûtî kurumları. Bedeli vardır elbette bu
    tavrın. Mümkün ki, bu tavır savaş ilanı kabul edilecek, sürgünler yani hicretler,
    mahrûmiyetler, sıkıntılar, cezalar gibi karşı tarafın zulmüne göğüs germeyi
    gerektirecektir. Ayrıca, alternatifler oluşturmadan sadece tavır almak yeterli
    olmadığı için imkânlar oranında çözüm üretmeyi, müslümanca bir eğitim
    arayış ve çabalarını da mutlaka oluşturma mecburiyetini de ebeveynin sırtına
    yükleyecektir.
    Her müslümanın kahraman olması beklenemeyeceği, İslâm’ın bedevîlerin,
    ihtiyar kadınların, âciz müstaz’afların da dini olduğu için, ruhsat yolu da
    tercih edilebilir. Bu konuda, tâviz verilebilecek hususlarla tâviz verilmesi bir
    Müslüman için mümkün olmayan şeyleri ayırt etme mecbûriyeti karşımıza
    çıkmaktadır. Müslüman, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerde
    ve böyle ortamlarda belki zâhiren tâğutların egemenliğini kabul etmiş
    - 459 -
    gözükerek Allah’ın affetmesini umacağı günahlarla bu konuda tâviz vererek
    kurtulabilir. Ama, yeterli bir ikrâh olmadığı müddetçe küfür lafız söyleyemez
    ve küfür davranışlarını sergileyemez. Bülûğa ermemiş olan temyiz yaşındaki
    çocukların mürtedliği de geçerlidir Hanefî fıkhınca. O yüzden çocuğunu kendi
    elleriyle ateşe atmamak için ebeveyn, onu kurumlardaki küfre karşı uyarmalı,
    Müslüman kimliğini nasıl taşıyıp nasıl koruyabileceğini iyi öğretmelidir.
    Cezalar da verilse, tâğutların övgüsü niteliğindeki şiirleri okumayacak, onların
    övüleceği bayram ve törenlere katılmayacak, en azından ağzından tâğutların
    kutsallarını över anlamda sözler çıkmayacak ve bu tür davranışlardan her ne
    pahasına olursa olsun uzak kalacaktır. Bu konuda ant törenleri ve bayramlar
    çözüm getirilmesi gereken problemler olarak karşısına çıkacaktır Müslüman
    ebeveynin. Derslerdeki terslikler, yani bir Müslüman açısından küfür olan
    hususlar tesbit edilmeli ve zihin ve gönüllere o tür zehirli gıdaların girmemesine
    özen gösterilmelidir. Okullarda nasıl gıdalar verildiği, her akşam çocuk
    eve geldiğinde kontrol edilmeli ve varsa zehirler iyice yerleşmeden hemen
    temizlenmelidir.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından cumartesi ve pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin
    edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    Bir mahallede beş on velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları
    için alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi ve gayretli
    olmadıklarındandır, diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler
    olarak bu işlerin üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını
    duyan insanlar birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir.
    Zâten Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    Müslümanım diyenlerin genelini bağlayacak şekilde yine de çok şeyler
    yapılabilir.
    Neler Yap ılabilir ?
    1- Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak
    ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici)
    anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter
    eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi;
    - 460 -
    müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel
    olarak ancak evde kazandırılabilir. “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı;
    evin reisi, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da
    yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde
    yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir.
    Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak
    şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
    kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
    yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu
    önem taşır.
    2- Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp,
    günlük ve haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim
    araçlarının, medyanın, sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde
    arındırılmalı, gönül ve zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır.
    Çocuklarımız, okul sonrası, seyrediyorlarsa tv. sonrası ve giriyorlarsa
    internet sonrası virüs taramasından geçirilmelidir. Çocuk eve geldiğinde,
    yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan
    temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp
    mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden,
    Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü
    alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı,
    çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları,
    gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği
    filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır.
    Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan
    bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    3- Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve
    şuur verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı;
    eğer dinden nefret ettirecekse usûl/metod mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme
    ve dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/
    sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel
    ahlâk kazandırılmalıdır.
    - 461 -
    4- Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde
    temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır.
    İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç
    verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
    hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu
    kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
    sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini
    doldurup kafa ve kalbini ihmali, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da
    unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme
    kurallarıyla doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların
    da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi
    sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin
    doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta
    eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı,
    oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet
    bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere
    kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için,
    çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir
    düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların,
    canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş
    oluyor.
    5- İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber
    sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri,
    ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya
    çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını,
    namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad
    sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp
    vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da
    Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev
    şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ
    bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı
    ve bu konuda çok titiz olunmalı.
    Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette
    çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır.
    Mü’minler, böyle bir konuda birbirleriyle yardımlaşmayacak da hangi konuda
    yardımlaşacak? Bu alanda kimler neler yapabilir, özetin özeti olarak ona temas
    edelim:
    - 462 -
    Cemaat ve kanaat önderleri, yazarlar ve hocalar eğitimi ciddiye almalıdır;
    faâliyetlerinin birinci sırasına, merkezine yerleştirmelidir. Yapılabilecekleri
    tavsiye etmekle, sempatizanlarını yönlendirmeyle de yetinmemeli, bu konularda
    öne düşmeli, örnek olmalı, organizelere katkıda bulunmalıdır.
    Asr-ı saâdette eğitimin merkezi olan câmilerimizin bugünkü şartlarla bu
    alanda bir boşluğu doldurabileceklerini sanmıyorum. Elif be öğretiminden
    (öğretir gibi yapmaktan) ibâret olan câmi kursları, hiçbir şekilde alternatif
    özelliklere sahip değildir; “yetersiz” bile değildir. Kur’an eğitimini daha farklı
    mekânlara taşımanın şu ortam için daha doğru olduğunu düşünüyorum.
    Yayınevleri, tevhidî duyarlığa sahip uzmanlara eğitimle ilgili alternatif
    kitaplar, dergiler, broşürler hazırlattırıp bunları yayınlayabilir. Sesli ve görsel
    malzemeler alanında faâliyet yapabilenler bu alanda hizmet verebilir.
    Radyolara da büyük iş düşmektedir. Radyo okulu şeklinde çalışmalar
    yapılabilir. Okul ciddiyeti ve programıyla müfredatlar hazırlanıp sunulabilir.
    Okullarda uygulanan ders konularının tashihi yapılabilir.
    Cemaatler, dernekler, vakıflar ana baba okulları/kursları açabilir. Ders
    araç ve gereçleri hazırlayabilir. Sadece kendi mekânlarında eğitime katkıda
    bulunmakla yetinmeyip evlerdeki çalışmalara yön verecek katkılar ve destekler
    sağlayabilir. Her yaş dilimine yönelik kitap, dergi, CD, kaset, hatta radyo ve TV
    faâliyeti yapabilir.
    Allah, Kitab’ında Kendi yolunda cihad edenlere yollarını açacağını vaad
    ediyor.1177 “Kim Allah’tan korkar takvâ sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu
    verir.”1178 Yeter ki samimi olunsun ve gönülden istensin…
    İnsanımızda yeterli şekilde savaşçı kimliği yok. Truva atının içerisinde,
    karşı tarafın savaşçısı olarak bir misyon yüklenebilir miyiz; Hz. Musa’nın
    Firavun’un sarayında üstlendiği bir misyon gibi. Bu, ancak savaşçı kimliğiyle,
    tevhid kelimesindeki “lâ” bilinciyle, dâvâsı için her bedeli ödemeye hazır bir
    fedakârlık ruhuyla olabilecek husustur. Bu noktada biz çocuklarımıza tevhidi
    bilinç ve dâvâ adamı kimliğini verirsek, çocuk istikametini korur ve kolay kolay
    sapmaz. Tamam da bu kimliği vatandaşa ne kadar verebilmişiz ki, o çocuğuna
    versin?
    1177] 29/Ankebût, 69
    1178] 65/Talâk, 2
    - 463 -
    Evlerimi z
    Acaba hangi kurumlar Ali’leri ve Fâtıma’ları oluşturdu, bunlar hangi
    kurumun ürünleriydi? Dolayısıyla burada evi merkeze alarak değerlendirirsek,
    İslâmî bir toplumda, üç sacayağı kurum vardır. Bu ev, cami ve medresedir.
    Medrese yerine bugün dernek vs. diyebiliriz. Ama işte Hz. Musa ile ilgili ayete1179
    ve Mekke dönemindeki Hz. Peygamber’in uygulamalarına baktığımızda,
    ev dışında bir kurum yok. Ev, başkalarının müdahale edemeyeceği bir alan.
    Dolayısıyla tek kurum var. Hz. Musa’ya vahyedildiği gibi, “evlerinizi mescid
    edinin” ki, ben mescidi genel anlamda geniş fonksiyonlu bir yer olarak
    düşünüyorum.
    Darul Erkam bir evdi. Bu gün eğitimin de yön vericisi, bel kemiği olması
    gereken yerlerimiz evlerimiz olmalı. Biz, kurumları olmazsa olmaz gibi gördük.
    Alternatifleri, illa bir kurum vasıtası ile düşünmenin çıkmazlarını hesaba
    katmalıyız. “Okullarla nasıl yarışabilirim?” diyoruz. Bu, imalâthaneye bile
    sahip olamayan sadece el tezgâhı olan birinin fabrika ile yarışma zorunluluğu
    duyması gibi bir şey. Dolayısıyla yarışmaya kalkıyoruz, galip olamayacağımız
    bir savaşa giriyoruz, yaralarımız büyüyor, çıkmaz sokaklara kendimizi
    mahkûm ediyoruz.
    Burada yine Hz. Peygamber’in olumlu bir vasfı olarak “ümmî” vasfını ele
    almak lâzım. Ümmî, “okuma yazma bilmeyen”den ziyade, “anneye mensup
    olmak” demektir. Yani, anneden doğduğu gibi, fıtrî yapısını koruyan
    demektir ümmî. Câhiliyyenin hiçbir pisliğine bulaşmamış, fıtratına uyan demek.
    Ümmet kelimesi de aynı ümm kelimesinden türemiştir ve anne kavramının
    olumlu yapısını içerir. Çocukların yetişmesinin sorumluluğu, anne ve babaya
    ait olması gerekirken, bu işi anne ve babanın vekillerinin merkeze alındığı ve
    yarışamayacağımız bir alan olan kurumlar ile halletmeyi öncelikliyoruz. Hâlbuki,
    Hz. Fâtıma’yı babası Hz. Peygamber yetiştirdi. Hz. Ali’yi de Erkam’ın evi ve
    Peygamberin öğretileri yetiştirdi. Herkes kendi çocuğunu evvelâ kendisi, diğer
    müslümanlarla yardımlaşarak yetiştirmeye çalıştı. Bu durumda kurumların
    hegomanyası olmayacak, mağlup olma riski büyük olan bir alana müslümanın
    kendisini sıkıştırması söz konusu edilmeyecektir. Okullar sadece belirli saatlerde,
    sadece belli mekânda, sadece uzmanı olan öğretmenin, sadece kendi müfredatı
    ve konusuyla ilgili, sadece eğitim (aslında sadece öğretim) verdiği bir kurum.
    Hâlbuki insan yetiştirmenin bireyle, zamanla, mekânla, konuyla, öğretmeyle
    sınırlanamayacak kapsamda yüceliği vardır.
    1179] 10/Yûnus, 87
    - 464 -
    Bunun yanında hiçbir öğretmen, öğrencisini bir anne ve babanın evlâdını
    sevdiği kadar sevemez, onların fedâkârlık yapacağı kadar yapamaz. Fıtratta bu
    denli sevgi ve özverililik yok çünkü. Belki öğretmen de çok gayretli olabilir, ama
    fedâkârlık ve sevgi anlamında anne ve babanın yerini hiçbir eğitimci, hiçbir
    öğretmen tutamaz. İşte biz bu yedeği, vekili asıl yapı yerine koyduk. Yani Musa
    (a.s.) döneminde de, Mekke döneminde de evin merkez teşkil ettiği bir yapı var.
    Camiler de, bugün İslâmî merkez ve eğitim mekânı olarak kullanamadığımız
    dışlanmış bir yer haline geldi. Yani câmiler bir devlet kurumu durumunda.
    Kanunlar var, yönetmelikler var, devlet buraları nasıl işleteceğini belirliyor.
    Hatta imam olmak için kanun açısından müslüman olma şartı aranmıyor.
    Hatırlayın, Turan Dursun gibi ateist ve İslâm düşmanı biri yıllarca müftülük
    yaptı, imamların âmiri oldu. .
    Demek ki, bugün tarihe karışmış medresenin yerini tutan özgür ve bağımsız
    İslâmî bir eğitim kurumu olmadığı gibi, câmiler de bu özelliklerden aynı derecede
    uzak. Tek kurum kalıyor; o da ev. Zaten insan eğitiminde ana ve babanın rolü
    başkasına devredilemez. Ailenin merkezî bir rol üstlenmek zorunda olduğunu
    söylemek istiyorum. Çocuğunun eğitiminin kendisini direkt ilgilendirdiği kişi,
    anne ve babadır. Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar, annesi ve babası
    onu hıristiyanlaştırır, yahudileştirir (hadisin bir rivâyetinde), müşrikleştirir.
    “Müslümanlaştırır” denmiyor. Zaten müslüman fıtratı ile doğmuş. Bu aslî yapı
    korunup kirletilmezse, zaten müslüman olacak. İkinci olarak “çevre şartları,
    okul, çocuğu hıristiyanlaştırır…” da denmiyor; anne ve babasının bu işlevi
    gördüğü söyleniyor. Dolayısıyla okul, çevre, televizyon dediğin şey, anne ve
    babanın seçtiği, kendine bir vekil olarak görev ve yetki verdiği şeylerdir. Anne
    ve baba, çocuğunu İran’da ya da Mekke’de yetiştirmek isterse, televizyon ya da
    çevre faktörleri (arkadaş, okul, medya, oyun, iş, komşu ve benzeri) de çok farklı
    olabilecek, hatta çevresel sorunlar çözüme dönüşebilecektir.
    - 465 -
    47. HUTBE
    GENÇLIK NEREYE GIDIYOR?
    Âyet :
    يآَ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا عَليَكْمُْ انَفُْسَكمُْۚ ل اَ يضَُركُّمُْ مَنْ ضَلَّ اذَِا اهْتدََيتْمُْۜ الِىَ اللهِّٰ مَرْجِعُكمُْ جَم۪يعا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
    “Ey iman edenler! Siz kendi sorumluluklarınıza dikkat edin. Siz doğru
    gittiğiniz takdirde yanlış yola sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü
    Allah’adır ve yapmakta olduğunuz her şeyi o zaman Allah size bildirecektir.”1180
    İslâmî hareket, Türkiye’de çok eskiye dayanmaz; Kur’an merkezli, tevhid
    eksenli çalışmalar 1975’lerden sonra dillendirilmeye başlanmıştır. Ondan önce
    daha çok sağcı, muhafazakâr, milliyetçi, yer yer tasavvufi etkilerle yönünü
    bulmaya çalışan, üstatçı, partici çizgide hareketler görüyoruz. 75’lerden sonra
    -hatta net bir şekilde 80’lerden sonra- yeni yeni İslâmî hareket Türkiye’de
    kendini göstermeye başladı. Bu İslâmî hareketin kendini göstermesinde Seyyid
    Kutupların, Mevdudilerin eserlerinin tercüme edilmesi ciddi mânâda rol
    oynadı.
    Tabii, İslâmî hareketin mazisi Türkiye’de çok eski olmadığından ister
    istemez bazı hatalar da oldu. Bizim nesiller veya bizden bir sonraki nesillerin
    dönemlerinde çok sert çıkışlar yapılmıştı. Biraz tekfircilik vardı, sert
    tartışma üslûbu vardı. Yanlış yerlerden başlanma söz konusuydu. Şimdiki
    gençlerin avantajı, bu ağabeylerinin yaptığı hataları kendi tecrübe hânelerine
    kaydetmeleridir. Dolayısıyla bu birikim değerlendirilirse benzer hataları yapma
    olasılıkları da azalır. Bununla birlikte, günümüzün gençleri, ağabeylerinin
    gerçekten samimi, fedâkâr gayretlerine ve tevhidî birikimine, hayırlı miraslarına
    da sahip çıkmalıdır.
    Dünyadaki İslâmî hareketlerle mukayese edilince, Türkiye’de İslâmî
    hareketler; ne çok önde, ne de çok geride sayılabilir. Belki; 1960’ların, 1970’lerin
    İhvân-ı Müslimîn’i gibi çok büyük ve uluslararası güce ulaşmış, geniş halk
    kitlelerine yayılmış teşkilatlara sahip değiliz. Türkiye’nin tahrif edilmiş
    bir din geleneğine sahip olması, elbette gençleri de etkiliyor. Buna alternatif
    olarak sunulan modernist çizginin de ayrı bir aşırı ucu temsil ettiğini gençler
    1180] 5/Mâide, 105
    - 466 -
    fark edebilmeli. Dolayısıyla bir taraftan gayr-i meşrû gelenek ve hurâfeler;
    bir taraftan modernist çizgi, diğer taraftan da devlet dini hâline getirilmeye
    çalışılan, Diyanet, İmam-Hatip ve İlahiyat’ın temsil ettiği resmî din anlayışı
    gençlerin çok sağlıklı bir İslâmî harekete sahip olmasında zorluklara sebep
    oluyor. Bununla birlikte, öncelikle ifade edeyim ki; ümitvârım. Sayımız az
    da olsa, gücümüz yeterli de olmasa, imkânlarımız sınırlı bile olsa, çok sahih/
    net bir din anlayışını, eskiye göre daha sağlıklı ve daha yoğun dillendirmeye
    çalıştığımız bir vâkıa. Böyle bir yürüyüşün de, Kur’an nesli gençlerin İslâmî
    hareketinin de İlâhî yardıma paratonerlik yapacağını ümit ediyorum. Biz,
    sahih bir iman üzere olur ve bunu sâlih amelle hayata geçirmeye çalışırsak;
    Allah’ın yardım vaatleri bizi bulacaktır.
    Gençlerimizi nasıl buluyoruz? Tabii, bizim bahsettiğimiz gençler, Türkiye
    gençlerinin, İstanbul bazında söylüyorsak İstanbul’daki gençlerin %10’unu bile
    aşmayan İslâmî hareket sahibi gençlerdir. Eskiye göre sevinilecek tarafları olsa
    bile gençlerin en azından % 90 civarı, top peşinde, kız peşinde, eğlence peşinde,
    rahat peşinde ve benzeri maddî olanaklar uğrunda kendini kaybediyor; her
    şeyini harcıyor. Gençlerin bir taraftan kendi çizgilerini netleştirmeleri, sahih bir
    din anlayışına sahip olmak için bolca okuyup, kendilerini donatmaları kadar;
    gençlik kesimine de hakkı tebliğ etme görevleri vardır. Kendimizi kurtarmak
    için, başkalarını kurtarmaya çalışmak zorundayız. Hani, eteği tutuşan bir
    itfaiye eri başka insanların kurtulması için ne kadar gayret sarf ederse etsin,
    çoğunlukla çözümsüz olur. Buradan hareketle söylemek gerekir ki; çok net bir
    çizgide olmalı ve imanı, sâlih ameli içselleştirmeliyiz.
    Üniversite gençliğinin 4’te 3’ünün hiç namaz kılmadığı tespit edildi. Bu kesim,
    alnı hiç secdeye varmayan gençlerin sayısını belirtiyor. %25’in ne kadar namaz
    kıldığını -hayatlarına namazın ne oranda yansıdığı ve 5 vakit kılıp kılmadıkları
    yönüyle- anketler olmadığı için bilmiyoruz. Tabii, sözgelimi üniversiteli kız
    öğrencilerin -ki üniversitelilerin yarısına yakını- başörtülü olanları hâriç
    namaz kılıp kılmadıkları kıyafet(sizlik)lerinden az-çok belli oluyor. Belki, yüzde
    1-2 başı açıklarda namaz kılmış olsa; oranda pek bir değişiklik olmayacaktır.
    Dolayısıyla üniversiteliler arasında, başörtülü kızlarımızın sayısının ne kadar
    az olduğunu tahmin edebiliriz. Önemli bir kesimin de, başka dâvâlar peşinde
    olduğunu ya da dâvâsızlık, idealsizlik peşinde bulunduğunu görüyoruz. Ki biz
    de, yüzde 25 namaz kılan varsa, bunların yüzde 15’ini yetersiz görüp elersek
    yüzde 10’luk bir kesimle övünüyoruz.
    Bunlar bizi karamsar etmemeli. Nice az sayıdaki insan, çok sayıdaki insana
    karşı galip gelmiştir. Kur’an’da bu durum, özellikle Tâlut ve Câlut kıssası
    - 467 -
    içerisinde ifade edilir (1181). Asr-ı saâdette gâlibiyetle biten savaşların hemen
    hepsinde Müslümanların sayısı müşriklerden çok çok azdı. O yüzden, az
    olmak/çok olmak önemli değildir; önemli olan doğru bir çizgide olmamız ve
    kalitemizin sağlam olmasıdır. Allah’ın yardımına muhatap olacak özelliklere
    sahip olmamız her türlü sayı hesabından önce gelir. İnşallah, sizler bu
    çalışma üzeresinizdir. Bu gayretinizi görebiliyoruz. Fakat bu, dergilerle sınırlı
    kalmamalıdır. Israrla belirtiyorum ki, dernekle, dergiyle, toplantıyla, arkadaş
    grubuyla görevimizi yaptığımızı düşünürsek yanılırız. Adamlar kalkıyor,
    Amerika’dan; zevkini, evini, çoluk-çocuğunu bırakıyor, Anadolu’nun bir
    köyüne bâtıl bir dini -Hıristiyanlığı- propaganda yapmak için geliyor. Aylarca,
    hiçbir koşulda vazgeçmeyerek dâvâsını yaymaya çalışıyor.
    Dâvâlar, hep gençler eliyle yükselir. Mus’ab bin Umeyr çok genç yaşta,
    Kur’an ve Din öğretmenliği yaptı. Sadece öğretmenlik değil, Medine’de devlet
    başkan vekilliği yaptı. Peygamberimiz (s.a.s.), Medine’ye gelinceye kadar orada
    İslâm’ın temsilcisi idi. Örnekleri arttırmak mümkün. Ashâb-ı Kehf de örnek
    olarak verilebilir.
    Gençlerin ideal noktasında çok ciddi hedefleri vardır. Dolayısıyla gençler,
    kendilerini Allah yolunda, din uğruna ortaya korlar ve büyüklerinin
    tecrübelerinden de yararlanırlarsa inşaAllah, İslâm’ın geleceği daha aydınlık
    olacaktır.
    Gençlerimiz sadece modernitenin esirleri değil; başka esaretler de var.
    Gelenekler, şirk eğitimi, resmî putlar… Paranın, makamın veya karşı cinsin
    yüceltilerek tutsaklığa gönüllü meyil...
    Allah’a hakkıyla kul ol(a)mayan bir kimse, mutlaka başkasına kul olur. Eğer
    kendini başkasına kulluk yapacak kadar aşağıda görmüyor, büyüklük taslıyorsa
    -müstekbir ise- o zaman da başkalarını kendine kul edinir, yani rablik taslar.
    Evet, Allah’a hakkıyla kul olmayan, ya kendisi gibi veya kendinden de aşağıda
    olan birine kul olur ya da kendisi başkalarına rablik taslamaya çalışır. Gençliğin
    durumu da böyledir.
    Sadece modernite değil dedik, gençlerin etrafını saran olumsuz etkenler... Her
    türlü fesat dört değil, on dört yönden hücum etmekte. Örnek olarak; çocukları
    ve gençleri ilim yönüyle geliştirmesi gereken eğitim kurumları, onları bilgi
    yönüyle donatmaktan öncelikli olarak bir müşrik vatandaş yapmak için gayret
    sarf etmektedir. Okulların açılması ve kapanmasında ‘âyin’ diyebileceğimiz
    törenlerden tutun da siyer gibi birilerinin hayatının anlatılmasına kadar,
    1181] 2/Bakara, 246-251
    - 468 -
    bundan daha önemlisi; öğretilen bilgilere “vahy”i asla referans kabul etmeyen,
    vahyi tümüyle dışlayıp reddeden; onun yerine başka ölçüler kabul eden bir
    sistem var.
    Bunların arasında modernitenin altını çizebiliriz. Modernite, sadece bir iki
    alanda kendini göstermez. Ahtapotun kolları gibi, gençleri her yönden sarar.
    Modernitenin kendine göre bir dünya görüşü, bir ekonomisi, israf, marka ve
    tüketim anlayışı vardır. Modernitenin kendine göre bir İslâm(!) anlayışı da
    vardır. ‘Ilımlı İslâm’ dedikleri, muhafazakâr, sağcı, liberal, namazını kılıp başka
    bir şeye karışmayan, hiçbir şeyi reddetmeyen bir Müslümanlık anlayışı vardır.
    Modernitenin insanı uzlaşmaya mecbur eden çıkarcı bir yaklaşımı vardır.
    Modernitenin Müslüman anne ve babalarımıza bile etki ederek, onları dâvâ
    adamı bilincinden uzaklaştıracak cazip teklifleri vardır. Yani bütün bunları
    tek tek, başlıklar halinde inceleyemeyeceğimize göre biz; Kur’ân-ı Kerim’de
    “atalar dini” denilen, İslâm’a düşman örf ve âdetler, gelenek ve görenekler
    kadar, Batıdan gelen anlayışlara, modernist İslâm anlayışına ciddi mânâda
    önyargılı bakmalıyız. Batıdan gelen her türlü teknik araçlar bile, yan etkisi
    çok fazla olan uyuşturucu haplar gibidir. Batıdan gelen ve dinle direkt ilgili
    olmadığı düşünülen aygıtların bile geçici olarak faydaları düşünülebilir, ama
    bir hastalığı giderirken başka nice hastalıklara sebep olacak, insanı uyuşturacak
    ve daha kötüsü alışkanlığa sebep olacak ilaçlar gibi olduğunu ve bize hapı
    yutturmak isteyenlerin hiç de iyi niyetli olmadıkları kabul edilmelidir. Batı,
    önce ruhundan, hislerinden yakaladı insanımızı. Kirletip hasta ettiği insanın
    iç dünyasını tedavi adı altında psikolojik haplar sunarak uyuşturdu, uyuttu.
    Uyutucu ve uyuşturucu işlevi gören futbol, müzik, film ve diziler, internet
    siteleri ve benzeri birçok aracı sayabiliriz. İşte modernite günümüz insanına
    sunduğu teknolojik aygıtlarla ve sunduğu diğer imkânlarla; bizi ideallerimizden
    uzaklaştıran, dikkatimizi yoğunlaştırmamamız gereken, arka planında çokça
    ihanetin gizlendiği bir alandır.
    Bunlardan Nasıl Kaç ınabiliri z?
    Bunlardan ne kadar kaçınabileceğimiz tartışılır. Çünkü devlet her yönüyle
    modern bir çizgiyi benimsemiştir. Dolayısıyla bu, topluma da yansımıştır.
    Çoğu başörtülü kızlarımıza bakıyoruz: Modernizm onları bile tepeden tırnağa
    kuşatmış durumda… Hatta bazılarının başörtülerinin ve giysilerinin markası
    ‘Bak Bana’ olmuş.
    Kızlarımızı eleştirip erkekleri eleştirmemek olur mu? Erkeklerimizde de
    modanın esiri olmuş bir tavır gözlüyoruz. Bazen erkeklerin dışından belli
    - 469 -
    olmuyor, ama ‘başörtülü çıplaklar’ diyebileceğimiz, ‘üstü Mekke altı Paris’
    diye alay konusu edilen o kızlarımızın konumu, erkekler için de geçerli.
    Erkeklerimizin ve kızlarımızın dış görünüşleri Batılılı efendiler tarafından
    şekillendirilirken bir de zihinlerini ve gönüllerini tahmin etmeye çalışalım.
    Maalesef gençlerimizin önemli bir kesiminin gönülleri işgale uğramış
    durumda. Gençlerimiz Afganistan’ın ve Filistin’in işgaline ağıt yakmadan
    önce, kendi evlerinin, okullarının, sokaklarının; ondan da önce kendi kafa ve
    gönüllerinin işgal edilip edilmediğini değerlendirmeli ve cihadı Afganistan
    cephesinden önce, kendini kuşatmış bu modernist cephenin acımasız
    saldırılarına karşı bayraklaştırmalıdır.
    Modernitenin etkilerini açıkça görüyoruz. Parfümeri, kozmetik, kıyafet vs.
    satan mağazaların, mağaza toplamının yarısından fazlasını oluşturduğunu
    görebiliriz. Dolayısıyla, insanların sadece tüketmeye, modernite adına
    tüketirken de tükenmeye yöneldiğini söyleyebiliriz. Sonrasında da insanlarımızı
    moderniteye ayak uydurma yolunda tükenirken ‘para yetmiyor’ şikâyetleriyle
    yakınırken görüyoruz. Koltuğumuz olmasa, televizyonumuz olmasa ne olacak?
    Ayakkabımız ‘Nike’ olmasa, 20 Lira’lık bir ayakkabı giyilse insanî değerlerimiz
    mi kaybolur?
    Bir soru sorsak; “14 asır önce Medine’de mi, yoksa 21. Y.Y.’da Paris’te mi
    yaşamak istersiniz?” diye… Çoğunluğun Paris diyeceği bir gerçektir. Neden
    böyle? Bu sorunun cevabı başkalarını suçlamakla değil, kendimize görev bilinci
    yüklemekle bulunabilir. Yani bunlardan kaçınmanın ilk aşamasında iğneyi
    kendimize batırarak görev bilincine ulaşmak gerekir.
    İmam -Hatip Liselerinin Diğer Okullardan Ne Kadar Fark ı Var ?
    İmam-Hatipleri İslâmî okul olarak nitelendirenlere şiddetle tepki göstereceğimi
    belirtmeliyim. Sanki onlar sistemin okulları değil. Sanki oradan yetişenler
    düzenin herhangi bir kurumunda, düzeni daha bir güçlendirmek için yetişmiyor.
    Sanki oradaki, törenler/âyinler diğer okullardan farklı. Sanki orada putların/
    putçuların hâkimiyeti yok. Sanki orada eğitim sistemi vahye dayalı; sanki orada
    çocuklar tümüyle Kur’an’ın istediği eğitimi alıyorlar; peygamber mirasçısı
    şekilde yetişiyorlar. Böyle olsaydı, çok başka olurdu. İmam-Hatiplerden beslenen
    camilerin hali bambaşka olurdu. Tam tersine, İmam-Hatipler de yarım hoca
    yetiştirmenin, camiye gelen insanlara devleti, düzeni sevdirmenin, vatandaşla
    devlet arasında bir köprü oluşturmanın, devletin istediği bir dinin insanlara
    anlatılmasının misyonunu üstlenmektedir. Tevhidle, şirkle, tâğutla, İslâm
    - 470 -
    Devleti’yle ilgili hiçbir konunun camilerde anlatılmayacağına dair devletle gizli
    bir anlaşma yapmanın, hakla bâtılı karıştırarak anlatmanın gönüllü fedailerine
    benziyor bu kurumdan yetişmiş görevliler. “Niye doğruları anlatmıyorsunuz?”
    diye kendilerine sorulunca, çoğu imamın; “biz emir kuluyuz” dediklerine şahit
    oluyoruz. İnsanları Allah’a kulluğa dâvetle görevli olması gereken bu kişilerin
    kendileri “Allah’ın kulu” değil, devletin kulu olmayı gayet normal kabul eden
    yaklaşımları var. Niye laik devlet, halkın yaptırdığı İmam-Hatiplere istediği gibi
    öğretmen tayin ediyor? Bıraksın, halk kendi hocalarını kendi bulsun, maaşını da
    kendisi versin, kimin ne okutacağını kendi belirlesin. Haa, devlet, Müslümanlığı
    çok seviyor(!), “bu gariban halka zahmet olmasın(!), cami binasını, cami görevlisi
    İmam-Hatibin binasını halk yapıyor, onları daha fazla masrafa sokmayalım, hiç
    olmazsa imamların ve İmam-Hatip öğretmenlerin maaşlarını biz verelim; din
    için, Alah rızası için(!) bir katkımız olsun!” diyor; öyle mi? İnanan beri gelsin!
    Gençliğin yozlaşması, ahlâksızlaşması, dinsizleşmesi kimsenin umurunda
    değil. Okullardaki, sokaklardaki, çarşılardaki, kurumlardaki şirkten, fesattan
    kim ve kimler birinci derece sorumlu? Önceliği kim nereye verme hakkına
    sahip? Tâğutu reddetmeden iman geçerli olabilir mi? “Lâ”sı olmayan bir din,
    Allah’ın dini vasfına mı, ılımlı İslâm(!) sıfatına mı lâyıktır? Tevhidî iman
    olmadan Allah korkusu, Allah korkusu olmadan ahlâk, ahlâk olmadan insanlık
    olur mu? Soruları çoğaltmak mümkün. Ama bu soruları kime soracağız ve nasıl
    bir cevap bekleyeceğiz?
    Modern Türkiye oluyoruz. Batıdan da Batılı oluyoruz. Kurtarıcı sayesinde,
    kurtarıcılar sayesinde iyice bir kurtulmaya az kaldı. Avrupa’da bile bu denli
    İslâm’a, İslâm’ın dışa yansıyan görüntülerine düşmanlık göremezsiniz.
    Tabii bunlara kızmakla bir yere varamayız. Onlar görevlerini yapıyorlar.
    Bizim Müslümanlar ne yapıyor? Onlarla uzlaşan, demokratik yollarla bu işlerin
    çözümünü düşünen, dinlerini müdafaa bile edemeyen, kabuğuna çekilmiş
    Müslümancıklar… Sanki imtihan için değil de dünyaya seçim veya geçim için
    gelmişler gibi yaşayan, daha çok zengin olmayı en önemli hedef kabul eden,
    sadece geçim derdiyle uğraşan, yalnız dünyevî ve basit başarılara endekslenmiş
    hayat sürenler, gittikçe daha nesneleşiyor, daha edilgen hale geliyorlar. Bazıları da
    sadece namaz kılıp tesbih çekmekle işin biteceğini sanıyor. Allah da çalışanlara
    neticeyi veriyor. İlâhî kanun, sünnetullah bu: “İnsan için, ancak çalıştığının
    karşılığı var. O çalışmasının karşılığını görecek.”1182 Kâfirler çalışırsa zafer
    onlara gülümser tabii.
    1182] 53/Necm, 39
    - 471 -
    Çözüm Nerede ?
    Zaten problemler, çözümü de içeriyor… Ne yapılması gerekiyor? Bugün
    genel boyutta kitapsız devlet yoluyla, kitapsız toplum ve kitapsız gençlik
    yetiştirildiğini kabullenmek zorundayız. Bu ifade ağır gelse bile… Dolayısıyla
    devlet dinsiz devlettir, düzen cahiliye düzenidir. Cahiliye, sadece peygamberimiz
    döneminde yaşanıp bitmiş bir olgu değildir. Günümüzde de nerede Kitab’ın
    yönlendirmediği bir toplum varsa, orada cahiliye vardır.
    İşte, cahiliye egemenliğinde peygamberler tedaviye/çözüme nereden
    başladıysa bizim de oradan başlamamız gerekiyor. Kur’an; cahiliyeyi yok etmek
    için hangi çözümleri sunduysa biz de o istikamette ilerlemeliyiz. Yani, on üç
    sene Mekke’de inzal olan vahiy, hep tevhid ve iman konularını içeriyordu. Biz
    de hep bu konuları işleyecek ve bu hususları önemseyeceğiz.
    Kur’an ilk aşamada insanlara hükümler, çokça ibadetler ve yasaklar
    getirmedi. Hz. Peygamber, ilk aşamada insanların içki içmeleriyle, faizli
    işlemleriyle değil, gönüllerinin ve kafalarının cahiliyenin pisliklerinden
    temizlenmesiyle ilgileniyordu. Tevhidî esasları anlatıyordu.
    Tevhidin hâkim olmadığı bir coğrafyada ahlâklı olmak ve ahlâkı hâkim
    kılmak, delik kabı suyla doldurmaya çalışmak gibidir. Allah korkusunun
    olmadığı; cennet sevgisinin bulunmadığı bir toplum, ahlâk kurallarıyla kendine
    gelecek değildir.
    Bugün, nâfileleri, ihmal edilen nice farzların önüne geçirmenin, ibâdetlere
    tevhid ve şirke ait hususlardan daha fazla önem vermenin çok yanlış olduğunu
    vurgulamalıyız. Evvelâ insanımızın gönlündeki şirk virüslerini yok etmek
    gerekiyor. Bu mikropları yok sayarak sadece ibâdetleri anlatmak veya bunlarla
    uğraşmak, çöp kutusuna temiz gıda atmaya benzer…
    Din ‘Lâ ilâhe’ ile başlar. Önce bir red, bir isyan, bir ‘hayır’, bir temizlik
    mekanizması, cahiliye pisliğine her yönüyle bir direnişte bulunan bir tavır
    gerekir ki; o temizlenen yere tertemiz bir İlâh anlayışı yerleşmiş olsun. Öteki
    türlü hakla bâtılın karıştırıldığı bir ortam oluşturulur. Bu da Müslümanlığın
    doğru anlaşılmasını zorlaştırır.
    Bizim, bugün var olan ve giderek ivme kazanma eğilimindeki ‘Ilımlı İslâm
    Anlayışı’na net ve sert tepki göstermemiz; İslâmî değişim ve dönüşüm talebi
    olmayan, uzlaşmacı, ulusalcı, sağcı, muhafazakâr çizginin Kur’an İslâm’ına
    birinci derecede engel olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Tabii bu vurgu,
    boşalan yerin tevhidî bir yaklaşımla doldurulmasını gerekli kılıyor. Kolay
    - 472 -
    işler değil bunlar… Bunu halka net bir şekilde sunabilecek imkânlara sahip
    değiliz. Halkın, Allah’ın anlattığı dini, peygamberin vurguladığı tevhidi
    anlayacak altyapısının -şu an için- olmadığını zannediyoruz. Sesimiz de çok
    güçlü çıkmadığından, nebevî öncelik ve nebevî usûlle anlatılan şeyler cahiliye
    toplumu tarafından kabullenilmeyebilir. Çünkü yıllardır din adına farklı şeyler
    öğretildi insanımıza.
    Gençlerin farkı burada anlaşılıyor. Meselâ, dört gence, onları dışlamayıp
    değer vererek, güzel bir üslûpla tevhidi anlatsak, bunlardan en az üçü bize kulak
    verecektir. En azından zihinlerinde soru işaretleri oluşacaktır bu gençlerin.
    Mümkündür, bilinçli bir şekilde kabul edecek yahut bilinçsizce reddedecekler.
    Onun için kitlelere yönelmeden önce gençlere yönelmeliyiz. Ama gençlere “falan
    gazeteyi okuyun”, “filan dergiye abone olun”, “falan partiye üye olun”, “filan
    derneğe kaydolun” diyerek yaklaşmamalıyız. Bu gibi parçacı yaklaşımlardan
    uzak durmalı; insanları Allah’a, Kur’an’a davet eden bir anlayışa sahip olmalıyız.
    Gençlere ‘Şu cemaate gel’ demekten öte, ‘Kendine gel!’ demeliyiz. Eğer güzel ve
    sürekli bir davetle yoğrulursa gençler, içlerinden bizden çok daha sahih imanlı,
    çok daha bilgili insanlar çıkıp yetişeceğine inanıyoruz. Ve bu konuda başta
    söylediğim gibi, ümitliyiz.
    - 473 -
    48. HUTBE
    TATIL DE NE DEMEK?
    Âyet :
    أْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْ امََلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ � ذَرْهُمْ يَ
    “Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü
    sonucu) yakında bilecekler!” 1183
    فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۙ اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراًۜ فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ
    “Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün
    yanında bir kolaylık var. O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul.
    Ve yalnız rabbine yönel.” 1184
    Tatil, bir yönüyle atalet, tembellik, iş yapmamak, yaptığı işi bırakmak
    demektir; diğer yönüyle dinlenmek, istirahat etmek, bir işi geçici olarak
    bırakmak, ara vermek, yapılan işi değiştirmek, tekrar işe başlamak için enerji
    toplamak demektir. Birinci anlamıyla Müslüman için tatil düşünülemez; ikinci
    anlamıyla ise tatilsiz Müslüman, tatilsiz insan düşünmek mümkün değildir.
    Bir şey, yozlaştırılmış, aslını ve güzelliğini kaybetmiş ise, o şeyin aslının ve
    doğrusunun câiz olmayıp terk edilmesi gerektiğine delil olmaz. Yaşadığımız
    ülke açısından İslâm hâkim değil, mahkûm konumunda. Şu an, hayat İslâm’ın
    istediği şekilde ve Müslümanca yaşanılacak şekilde kurgulanmış değil. Hangi
    şey Müslümanca yapılıyor ki, bugün tatil de Müslümanca yapılmış olsun?
    Böyle oluyor diye, işin aslına da karşı çıkmak gerekmez tabii. İnsan makineden
    çok farklıdır. Makinenin devamlı aynı şeyi yapmaktan canı sıkılmaz, morali
    etkilenmez, psikoloisi bozulmaz, motivasyonu zarar görmez. İnsan ise, sürekli
    aynı şeyleri yapmaktan rahatsızlık duyar ve değişiklikler ister. Değiştirme
    ve değişme anlamında tebdil ve tebeddül, insanî bir özelliktir. Tümüyle âtıl
    olup hiçbir iş yapmama anlamında Müslüman için tatil ne kadar yanlış ise;
    dinlenmek, zaman zaman yaptığımız işi değiştirmek anlamında tatil de o
    kadar ihtiyaçtır.
    İnşirâh Sûresi 7. âyet; şunları söyler: “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.
    Boş kaldığın zaman yine yorul. Din ve dünya ile ilgili işlerinin, ibadetlerinin
    1183] 15/Hicr, 3
    1184] 94/İnşirâh, 5-8
    - 474 -
    birini bitirdiğin zaman, hemen ötekine başla! Boş kaldığın zaman (ibadet ve
    dua ile) yorul.” Sıhhatini tam olarak bilmesem de Peygamberimiz’in de şöyle
    dediği rivayet edilmektedir: “Men lâ ta’tîle lehû, lâ tahsîle leh…” yani; “Tatili
    olmayanın (zihnini, bedenini dinlendirmeyenin) tahsili de olmaz; yok sayılır.” Hz.
    Ömer’in de bu konudaki sözü, insan psikolojisinin sırlarını verecek cinstendir:
    “Haftada bir gün tatil vermezseniz, tüm haftayı tatil yaptırırsınız.”
    Asıl Eğlenme ve Dinlenme Mekân ı, Dünyadan Sonrad ır!
    Bir okul düşünün, günde altı saat ders yapıyor olsun ve hiç teneffüs vermesin.
    Hiç ara vermeden peş peşe bu dersi hangi öğrenci kaldırabilir? Ve zorla tahammül
    eden öğrenci bu teneffüssüz dersten ne kadar verim alıp yararlanabilir? Ancak,
    öğrenci psikolojisi ile o dersi devamlı kaynatmak isteyenler çıkabilir, ders
    yerine devamlı teneffüsü tercih edenler olabilir. İtiraz ve tepkimiz, tatilin ve
    dinlenmenin kendisine değil, nasıllığına yönelik olmalıdır. Dinlenme ve tatili,
    amaç değil; araç olarak görür bir Müslüman. Daha verimli çalışmak için
    lazım olan enerjiyi elde edecek, tazelenmeyi sağlayacak bir araç olacaktır. Asıl
    eğlenme ve dinlenme mekânı dünyadan sonradır. Yani burası çalışma, orası
    tatil yeridir; burası ağaç dikme, sulama ve üretme; orası ise meyve toplama
    mekânı; burası çalışma, orası ödül ve istirahat yeri; burası ‘din’lenme yeri, orası
    dinlenme yeridir.
    Müslüman ın Tatili de Kulluk Daire sinin ve Şeriat Çerçe vesinin
    İçinde Olmal ıdır
    Bindiğimiz ne ise, ondan daha fazla yararlanmak için onu yormamak
    gerekiyor. Bedenin aşırı yorulması, onu makul bir süre dinlendirdiğimizde
    alacağımız verim kadar verim almamıza engel olan ve sonu zulme kadar
    varabilecek bir eziyettir. Bizim duraklamamız, hatta biraz geri çekilmemiz, daha
    sistemli ve daha yüksek atlamak için gerilmemiz için olur. Yoksa yaptıklarımızı
    faydasız hale getirip yok etmek anlamında tatil olmaz. Sonra, nelerden tatil
    yapabileceğimiz de önemlidir. İnsan nefes almaktan tatil yapar mı? Su içmenin,
    beslenmenin tatili olur mu? Beslenme saatlerini değiştirebiliriz en fazla;
    Ramazan’da gıda saatlerini değiştirmek, alışkanlıklarımızı gözden geçirmek
    için olmalıdır. Ama bu, yiyip içme konusunda tümüyle tatil yapmak anlamına
    gelmez elbette. İnsan imandan, ahlâktan, namazdan, infaktan ilimden,
    cihattan tatil yapabilir mi? “Evet” denilecek olursa “insanlıktan tatil yapılabilir”
    denilmiş olur. İnsan, alışkanlıklarını gözden geçirecek, tiryakilik dediğimiz
    bağımlılıktan kurtulmaya çalışacak, onları tatile çıkaracaktır. Kendini esir
    - 475 -
    alan, iradesini işlemez hale getiren maç hastalığından, telefon, televizyon ve
    dizi bağımlılığından… Yani kişiyi tutsak haline getiren, kendine bağımlı yapan
    ne varsa onları tümüyle tatile göndermesi gerekir. Özgürlüğümüzün ilanıdır
    bizi tutsak eden ne varsa onlardan kurtulmak. Allah’a kulluğu tatil etmek ise
    nefsin hevâsını tanrılaştırıp onun köleliğini kabullenmek demek… İnsanlıktan,
    İslamlıktan tatil olur mu hiç? Tatil, onsuz olamayacağımız şeyler konusunda
    olmaz. Bu anlamda hicret tatildir, tatil de hicret. Bireyselliği tatile gönderip
    cemaatin bizi koruyan kanatlarının altına sığınmak, dünyevileşmeyi dönüşü
    olmayan tatile yollamak, tembellik ve atâleti tatile çıkarmak; o tatilcilerle
    bağlarımızı koparmak gerekiyor. Balığın tatili, suyun içinde gerek. Suyun
    dışındaki tatil, tatil değil ölümdür onun için. Müslümanın tatili de kulluk
    dairesinin ve şeriat çerçevesinin içinde olmalıdır. Tatil, Allah’la bağımızı
    güçlendirdiği oranda makbul; Allah’la aramızı açtığı oranda merdut kabul
    edilmeli. Allah’tan uzaklaştıran tatil helâkımız; Allah’a doğru, Allah için tatil
    ise baş tacımız. Aklını tatile gönderemiyorsa insan, imanını, vicdanını da,
    ibâdetini, itaatini de tatile gönderemez. Hayatımızın devamını sağlayan hayatî
    ihtiyaçlarımızı tatile çıkaramıyorsak, bizi yoktan var eden yaratıcımıza, bize
    hayat verip canlandıracak şeylere çağırdığı zaman, Allah ve elçisinin mesajına
    uymak1185 ve bu kulluğu ölüm gelinceye kadar sürdürmek1186 zorundayız.
    Haramları süresiz tatile gönderemeyen, kulluk bilincini tatile göndermiş olur.
    Allah’ın güneşi hiç tatil yapmıyor, iç organlarımız, herhangi bir gün tatile
    çıkmıyor. Kalbimiz, “ben bugün tatildeyim, kan pompalamayacağım, tatil
    yapacağım” dese ne olurdu? “Ben bugün namazı tatile gönderdim” demek için
    ben bugün Allah’ın bütün nimetlerinin bana karşı tatil yapmasına hazırım
    demeye kalkmaktır ki, bu intihar demektir. İlki de mânevî intihar.
    Müslüman ın Tatili de Eğlence si de Ancak Müslümanca Olabilir !
    Öncelikle soruyu tashih edeyim; “Müslüman, İslam’ın izin verdiği şekilde
    kendini âtıl bırakmalı mı” diye soruyorsunuz. İslâm, bir Müslümanın kendini
    âtıl bırakmasına, atâlet ve tembellik içinde ot gibi hayat sürmesine izin vermez.
    İslâm dinlenmenin en doğru ve en fıtrî yolunun iş değişikliği olduğunu söyler.1187
    Ve kolaylığın zorlukla beraber olduğunu ısrarla belirtir.1188 Müslümanın tatili
    de, eğlencesi de olur, fakat bu ancak Müslümanca olabilir. Nefsimizin de bizim
    üzerimizde hakkı vardır. O hakkı fıtrî özellikler çerçevesinde yerine getirmek
    1185] 8/Enfâl, 24
    1186] 15/Hıcr, 99
    1187] 94/İnşirâh, 7
    1188] 94/İnşirâh, 5-6
    - 476 -
    gerekir. Mesele tatil yapıp yapmamak meselesi değil, tatili nasıl yapacağımız
    meselesidir.
    İslâm ’da “Boş Vakit ” Kavram ına Yer Yoktur !
    Müslümanlar açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”,
    sığınak değil; ancak şeytanî bir tuzaktır. “Boş zaman” kavramı, “tatil” kavramı
    gibi, modern çağın zihnimize ve oradan da tüm organlarımıza bulaştırdığı
    bir virüstür. İslâm’da “boş vakit” kavramına yer yoktur. Çünkü dinimiz,
    her anımızdan hesaba çekileceğimiz bilinciyle zamanımızı hep dolu dolu
    geçirmemizi ister.
    Tebd îl-i Mekânda (Yaşan ılan Yeri Deği ştirmede ) Ferahl ık Vard ır!
    İnsan, hayrın ve güzelliğin zirvesine doğru yol alabilmek için devamlı
    değişmek/gelişmek zorundadır. Değişiklik, insanı esir eden bağlardan kurtulma
    çabasıdır. Yozlaşmamak, donuklaşmamak için; mü’minin bir ayağı sırât-ı
    müstakîmin sâbit/değişmeyen çizgisinde, diğer ayağı ise tekâmül/olgunlaşma
    arayışında bir pergel olmalıdır. Tebdîl-i mekânda ferahlık vardır. İnsan, bazen
    yaşadığı çevrenin dışına çıkıp, kendini saran şartlara ve hatta kendisine
    dışarıdan bakabilmeli, bazen farklı bir kimse gibi kendini gözlemleyebilmeli
    ki, objektif değerlendirmelerde bulunabilsin, muhâsebe yapabilsin. İnsanın iç
    dünyası anlamında psikolojisi, uzun süre aynı yerde zapt edilemez, aynı şeyle
    devamlı meşgul olamaz; kuş gibi özgürdür, sık sık kanatlanır daldan dala
    konar. Bazen bedenin de ruhu takip etmesi kaçınılmaz olur.
    Günlük hayatında kendisine fazla vakit ayıramayan kişinin kendisini
    kontrol etmesine, “bu gidiş nereye?” diye kendini sorgulamasına, işine, evine
    uzaktan ve dışarıdan bakmasına, tefekkür edip geleceğini daha düzenli hale
    getirerek planlı, programlı, sistemli yaşamaya insanı götürmelidir tatil.
    Tatilleri tanıdıklarından kopuk yerlerde geçirmektense, kendi köyünde, varsa
    ana ve babasının yanında geçirmeli; tabiatla iç içe olabilmelidir. Tatili, sıla-i
    rahmi yerine getirmenin, akraba ve hemşehrilerine davet ve tebliğ ile tevhidî
    dâvâyı ulaştırabilmenin yolu olarak görebilmelidir. Hayatındaki monotonluğu
    kırarak, yapmadığı veya yapamadığı olumlu şeyleri hayatına geçirmeye
    çalışmalıdır. Meselâ, eşiyle, çocuklarıyla yeterince ilgilenme, sarsılan bazı
    ilişkilerin sağlamlaşması tatil ortamlarında daha mümkün olacaktır.
    Fazla Vakit Kalmad ı
    - 477 -
    Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası/ahiret için çalışandır. Aciz/sefih
    kişi de, nefsini, hevâsına tâbi kılan ve Allah`tan dileklerde bulunup duran (bunu
    yeterli sayan) dır.” 1189 İnsanın uzunca zahmetlere katlanıp ileride lazım olacak
    birikimler yapması ne kadar olumlu değerlendirilirse, bunları zaruri olmayan
    yerlere ve özellikle israf kabul edilecek şekilde birkaç gün içinde harcaması da
    o derece olumsuz bir durumdur, önceki olumluluğu da boşa çıkarır. Bir çuval
    pirinci ayıkladıktan sonra çamura döküveren kimse gibi yapmış oluruz.
    Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş
    olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı; gafletle geçirilen, dolayısıyla
    kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat
    etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok,
    dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek,
    hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk
    sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne
    ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve
    yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarını
    yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak
    en akıllı yol olsa gerek. Hayat, bir yönüyle oyun ve eğlenceden ibaret. Hayat
    oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir
    vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir
    yokmuş.
    İn san , İhtiyaç Labirentlerinde Yolunu Şa şırmaktad ır
    İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve
    ev/barınmadan ibaret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan
    helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde,
    tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentlerinde
    yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter,
    alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle
    derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.”
    Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle
    birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arka plandan
    koparılamaz. Batılıların birkaç basit unsurunu aldığını düşünenler tatilsiz,
    tatilde de israfsız yapamıyor artık.
    1189] Tirmizi, Kıyame,25; İbn Mace, Zühd, 31
    - 478 -
    İn san ımız “Doymak Bilmeyen Gözleriyle ” Düşünüyor !
    İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik
    edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
    zannediyor. Tatil adı altında sergilenen cepten para çaldırma yarışına
    katılmanın aklı tatile çıkarmakla eşdeğer olduğunu unutuyor. Çarşılar,
    pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap
    ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle
    düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?”; “O böyle tatil
    yapıyor, benim ondan ne eksiğim var?” Ve daha çok harcamak için daha çok
    çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak
    kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara
    yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını
    kandıracak yollar bulmaya çalışıyor. Kumarın bin bir çeşidi, sahtekârlığın hiç
    akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım
    edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp” mı? O da ne
    demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde yaşıyoruz?
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
    ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en
    çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
    gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama
    ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki
    doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu,
    yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki
    ve uyuşturucuya, futbol-müzik-TV seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu
    temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise,
    bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan
    kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek Müslüman için söz konuşu olmaz,
    olmamalıdır.
    İslâm î Kavramlar İsti smar Edilerek “İslâm î Tatil Köyü ” Gibi
    İfadelerle Müslüman Aileler Bu Yerlere Çekilmeye Çal ışılıyor
    “Tekbir” giyimle başlayan İslâmî(!) moda, “Âlâ” Dergisi’yle kamuoyuna
    sunuldu. Başlara taç olmaktan çıkıp ayağa düşmüş şekliyle başörtüsü, artık bir
    aksesuara, modaya dönüştü; genç kızlarımız artık mini eteklerinin altına yeşil
    çorap giyerek “İslâm modası”nı takip ediyor. Amerikalı artistlerle Ramazan
    sofralarında reklamları yapılan Cola Turka “helal gıda” sembolü oldu… Ne
    demişler? “Demokrasilerde çare tükenmez” demişler. Nasıl olsa, muvahhid
    - 479 -
    mü’minler uyuyor ya da birbirleriyle uğraşıp kavga ediyor veya artık mevcudu
    kalmayan su kuyusuna düşme ihtimali olan farenin suyu ne oranda pisleme
    olasılıklarının denklemini çözmek gibi çok hayatî şeylerle meşguller. Onların
    kutsal(!) meşguliyetleri devam ede dursun, jet hızıyla birileri Müslümanların
    eksiklerini kapatma cihadındalar. Tabii canım, Müslümanlar her şeyin en
    iyisine lâyıktırlar; Eğlencenin de tatilin de. Özel ultra tatil, onların da hakkıdır;
    “çalışmak da ibadettir” diyerek çalışıp para biriktirdiler, tatil için verilen para
    nasıl olsa “infak” yerine geçecektir; çünkü bu tatil, tabii canım helâl cinsinden.
    Bakın işte delil ve ispatı: Plajlarda haremlik-selamlık uygulanacak; özel aile
    plajlarına girmenin Suriye’deki savaş benzeri kaç cihaddan daha faziletli
    olduğuna dair rivayetleri tatil köyünün imamı belirleyecektir. Beşşar zulmü
    altında inleyen, karnını zor doyuran Suriye’deki Müslümanlar sorarlarsa
    söylersiniz, Türkiye’li Müslümanlar meşguller; onlar mübarek tatil cihadı
    içindeler. Filistinliler Yahudilere taş atmaya, Suriyeliler bulabilirse zâlimlere
    mermi atmaya baksınlar; buradakiler de yaz boyunca uzak tatil bölgelerine
    hicret edip kulaç atıyorlar. Filistin’de, Suriye’de açlıktan kemikleri mi
    sayılıyor Müslümanların? Buradakileri de normal teraziler tartmıyor, araba
    kantarlarında tartılıyorlar. Fazla kiloları vermek için en az beş yıldızlık tatil,
    israf mı sayılır, hadi canım sen de…
    Hayat Şekli Deği şti , Evler Deği şti , Kıyafetler Deği şti , Her
    Şeyden Önemli si İnanç Deği şti
    Arz-talep meselesi… Hayat şekli değişti, evler değişti, kıyafetler değişti. Her
    şeyden önemlisi inanç değişti. “Müslümanım” diyenler artık farklı. Ashâb-ı
    Kehf’i izleyen ashâb-ı keyif müslümancıklar varsa, bunlara hizmet de olacak.
    Bunların tatil ihtiyacı da karşılanacak. Ne zamandır Müslümanca haremlikselamlık
    plajları olan lüks otellerde tatil yapamamanın sıkıntısını çeken bu
    insanlar mevcut iktidar sayesinde bu imkânlara da kavuştu. Bugün çarşıda,
    pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü bayanların “örtülü çıplak”
    diye tanımlanabilecek şekilde başörtülü yozlaşmanın görüntüleri olayın geri
    planını veriyor aslında. Pardesü, çarşaf cinsinden bir şey olmaksızın sadece
    başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz cinsinden bir şey giyerek
    çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle yabancı
    erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…) boy gösterme…
    Yasak savma kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok kısa ya da çok
    dar ceket gibi bir dış giysi. Yüzde makyaj, dudaklarda ruj, yanaklarda allık,
    gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens, kaşlarda inceltme
    ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi acaiplikler… Yani, başörtülü sekreter
    - 480 -
    veya tezgâhtar bayanların büyük çoğunluğu başta olmak üzere ev hanımı
    veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle yansıtmaya çalışarak entel takılan
    genç bayanların da önemli bir kesiminin çarşıda, okulda, işte… başörtülü
    mankenlere benzeme gayreti… Üstü kapalı altı havalı; uygunsuz etek üstü
    türban; üstte başörtüsü altta dar kot pantolon; üstü Mekke, altı Paris; bacakları
    açık ama başı kapalı tipler… Bunların babaları var, akrabaları var, bazılarının
    kocaları da. Sayıları da giderek artıyor. Peki, bunların tatil ihtiyacını kim
    giderecek? Bunların plaj ihtiyaçları görmezden mi gelinecek? Birileri çıkıyor,
    bu hizmetleri insanımıza sunuyor. Talep varsa arz da olacaktır.
    Dini istismar edip kapitalizmi dinleştirme, meşrulaştırma demek olan ve
    bir adı da hedonizm olan hazcılığı İslâmî kavramlarla uzlaştırma çabaları,
    önce “Cihad Köfte Salonu, Takvâ Kereste, İhlâs Banka, Uhuvvet Fırın, Vahdet
    Nalbur, Nur Berber” tabelaları ile başladı. İhlâstan tümüyle uzak zihniyetlerin
    “İhlâs” Finansları “İflâs” Finansa dönüşmekte gecikmedi. “Onların iflâsı da tatil
    köyleri ile başlamıştı” diye Fadıllara birileri hatırlatmalı diyeceğim, ama her
    ikisinin de bu düzende kolay kolay sırtı yere gelmez. Düzen bunların düzeni.
    Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve O’nun ayakları
    sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum oluyor insanlık.
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize
    cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1190
    Yak ında , Çok Yak ında !
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
    ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en
    çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu
    gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama
    ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki
    doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu,
    yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, lüks
    otellerde kahkaha atmaya, içki ve uyuşturucuya, futbol, TV, seyretmek, müzik
    dinlemek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak
    kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel,
    daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma,
    gerçek Müslüman için söz konusu değildir.
    1190] 2/Bakara, 250
    - 481 -
    Allah’ı, âhireti akıllarına getirmeden lüks tatil köylerinde ve eğlence
    yerlerinde keyif sürenler mi? “Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları
    oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!”1191 Yakında, çok yakında!
    İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı
    ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya hevâmız veya
    Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan ya bâki olan. Tercih bize
    kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
    Müslümanlar Nasıl Dinlenmeli , Tatillerini Nasıl Kullanmal ı?
    Biz ve çocuklarımız tatili nasıl değerlendirmeliyiz? Mesela tatilde,
    müfredatı önceden tespit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap
    okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde inanç ve ahlâk eğitimleri öncelikli
    olmalıdır. Tatilde eğer aile bu eğitimi veremiyorsa, çocuklarına İslâm`ı, tevhidi,
    cahiliye kurumlarındaki şirk ve küfrü güncel boyutlarıyla anlatacak hayırlı
    insanlara müracaat etmelidirler. Yaz sıcağında sahillerde tatil değil; koruyucu
    ve kuşatıcı şemsiyeler şeklindeki cami kubbelerinin altındaki tatlı serinliklerde
    tatil yapılmalıdır.
    Ana -Babalar , Yaz Tatillerini Çocuklar ının İslâm î Eğitimi İçin
    Fırsat Bilmelidir !
    Yaz geldi, cehennemi hatırlatan sıcaklarla birlikte çocuklar için tatil başladı.
    Ana-babalar, yaz tatillerini fırsat bilerek, daha önce ihmal ettikleri çocuklarının
    İslâmî eğitimini yoğunlaştırılmış ama sevdirme eksenli programlarla yerine
    getirmek için tüm gayretlerini sarf edebilmelidir. Evlerde, müfredâtı önceden
    tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap okuma saatleri
    düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre, öncelikle
    inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri verilebilir.
    Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an ve zarûrî bilgiler
    ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden ana-babalar,
    suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil olacak
    güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara emanet
    ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Çocuklarını başlarından savma
    için baştan savma elif-be kültürüyle yetinmemelidirler. Bunaltıcı yaz sıcağının
    en güzel alternatifi sahillerde tatil değil; koruyucu ve kuşatıcı şemsiyeler
    şeklindeki câmi kubbelerinin altındaki tatlı serinliktir. Zorlukların yerini
    1191] 15/Hicr, 3
    - 482 -
    kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka güzel işe
    geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir.1192 Müslüman açısından
    “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî bir
    tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Bu bilinci
    en önemli İlâhî emanet olan çocuklarına da taşır.
    Çocuklara, her şeyden önce Allah`ı ve Rasûlünü (dolayısıyla Kur’an’ı, namazı,
    tesettürü, güzel ahlâkı) sevdirip güncel itikadî sapmalardan koruyabilecek
    tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşetmeye çalışmalıyız. Elif-bâyı
    öğretmekle işin bitmeyip onunla başladığını unutmamak gerekir. Kur`an`ı
    okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi için gerekli ön bilgiler,
    Kitapsızlıktan kurtulup hayatta Kur’an’la canlanıp O’nunla yaşayabilmesi için
    gerekli tüm çabalar için yaz ayları fırsat bilinmelidir.
    Haydi çocuklar! Kur’an öğrenmeye… Haydi ana-babalar! Başlara taç
    hazırlamaya… Haydi hocalar! İnsanların en hayırlısı olma yarışına... Hayye
    ale’l-Kur’an!
    1192] bkz. 94/İnşirâh, 7-8
    - 483 -
    49. HUTBE
    HEPIMIZ DÜNYA ADLI İMTIHAN SALONUNDAYIZ ;
    KARNELERIMIZ YAKINDA!
    Âyet :
    كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِۜ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًۜ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
    “Sizi, bir imtihan olarak, şer ve hayırla deneyeceğiz. Hepiniz de nihayet bize
    döndürüleceksiniz.” 1193
    وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْ امَْوَالِ وَالْ انَْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ
    “Biz sizi biraz korku, biraz açlık ve biraz mallardan, canlardan ve ürünlerden
    eksiltmeyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” 1194
    Dünya, ne seçim, ne geçim dünyasıdır; dünya, bugün var yarın yok, imtihan
    dünyasıdır. Dünyaya başka şey için değil; kulluk dersinden imtihan olmaya
    geldik. İnsan Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Allah’a mı, başkalarına mı
    kulluk yaptığı dünyadaki sınavlarla ortaya çıkacaktır. Kur’an açısından hayat,
    bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar silsilesidir. Rabbimiz bütün insanları
    onlara verdiği hoşlarına giden nimet, kabiliyet ve imkânlarla ve hoşlanmadıkları
    korkuyla, açlıkla ve nimetlerden noksanlaştırmayla denemektedir. Ölümle
    birlikte, imtihan sona erecek, hesap günü herkes ya sağından ya solundan
    karnesini alacak. Daha önce bu imtihan salonuna zengin-fakir, işçi-işveren,
    erkek-kadın, güçlü-zayıf niceleri gelmiş, bir süre oturmuş, kalkmış gitmişler.
    Şimdi sıra bu asrın insanlarında, bizlerde.
    Dünyada imtihanlar çok çeşitli. Kimi servetinden imtihan oluyor, kimi
    servet düşmanlığından. Kimi sıhhatinden, kimi hastalığından... Kimi borçlu
    kalmaktan, kimi alacaklı olmaktan... Herkes imtihan olduğu içindir ki, gerçek
    manada, kimse rahat değil. “Dünyada rahat yoktur”1195 yani imtihanda rahat
    olmaz; çalışma ve gayret vardır, endişe ve ümit vardır, üzüntü ve sabır vardır,
    kazanmak için çaba göstermek vardır. İmtihan salonunda gülüp oynayan,
    kalem ve kâğıdının çok kaliteli olması için uğraşan, güzel elbiseli olanlara
    özenip sınava odaklanmayan kimse, imtihanı kazanmak istemiyordur.
    1193] 21/Enbiyâ, 35
    1194] 2/Bakara, 155
    1195] Ahmed bin Hanbel, Zühd, s. 128
    - 484 -
    Herhangi bir okul veya Üniversite imtihanına verilen önem, kulluk
    imtihanına verilseydi, cennet garanti olurdu. Âhiret imtihanı zor olduğu için
    mi insanlar başarısız oluyor? Hangi imtihan daha kolay, gelin bir karşılaştırma
    yapalım:
    Üniversite sınavında sorular önceden kimseye verilmez. İlâhî imtihanda
    sorular da, doğru cevaplar da, önceden Kur’an ve Sünnetle bildirilmiştir.
    Üniversite sınavında yardımlaşma yasaktır. Allah’ın sınavında yardımlaşma
    tavsiye edilir. Bu imtihanda kendisi kadar başkalarının kazanması için de
    gayret gösterenlerin ödülleri daha büyük olur. Öğrettiği kadar da kendi notuna
    ilâve edilir. Yaptığı bu işe cihad ünvanı verilir. Bu ticarette verenin malı artar,
    cimrilik edenin değil.
    Üniversite sınavında kopya çekmek büyük suçtur. Esas sınavda ise, sevaptır.
    Üniversite sınavında üç yanlış bir doğruyu götürüyor. Âhiret için olan sınavda
    bir doğru bir yanlışı götürüp yok ediyor.
    Üniversite sınavlarında her doğruya bir puan verilir. Allah, yaptığı sınavlarda
    yanlışa eksi bir puan verdiği halde, doğru cevaba en az 10 puan vermektedir.
    Her iki sınavda zamanla yarış sözkonusu olsa da Üniversite sınavı 3-5 saate
    sığdırılıyor, bütün hayat boyu birikimler birkaç saat içinde test oluyor. Bir sene
    başka sınav hakkı yok. Diğer imtihanda hata yapıldı, başarısız olundu ise, her an
    eski sınavları yok saydırıp yeniden sınav hakkı var, hem de sonsuz denilebilecek
    sayıda. İstenilen zaman kurtarma sınavı hakkı var. Tevbe gibi eski sınavları
    silip yok saydıran bir silgi var.
    Birinde çok soru çözmek şart. Diğerinde az soru da çözebilir insan, yeter ki
    doğru cevap versin.
    Üniversite sınavında sorular doğru sorulmamış olabilir. Seviyeye uygun
    olmayabilir, zor sorular çıkabilir. Sorular anlaşılmayabilir. İlâhî imtihan ise,
    herkesin seviyesine göredir, kolaydır, Allah kimseye çözemeyeceği soru sormaz,
    başaramayacağı güçlükte imtihan etmez, zorluk dilemez.
    Üniversite sınavları hiç de âdil değildir, bilgileri doğru ölçtüğü söylenemez.
    İlâhî imtihanda ise bir kula kıl kadar zulmedilmez.
    Üniversite sınavında başarı şansı, başkalarını yenmeye bağlıdır. O yüzden
    başkalarının başarılı olması hoş görülmez. İlâhî sınavda ise başkalarının aldığı
    notun diğerlerine hiç zararı dokunmaz, sınavda üstün başarılı olanlar cennetin
    kontenjanını doldurmaz. Onlar rakip değil, refik kabul edilir.
    - 485 -
    Veee üniversite sınavını kazanınca ne tür bir iş, ne kadar maaş, ne miktar
    rahat ve huzur var? Ya âhiret sınavını kazananlara? “Hiçbir gözün görmediği,
    hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın hayaline getiremediği güzellikler,
    nimetler.” 1196
    İlk bakışta bu imtihanı herkesin kazanacağı akla geliyor. Ama gel gör
    ki, insanların çoğu, yine de yanlış yola sapıyor. Zoru başararak esas sınavı
    kaybetmeye çalışıyor. Öyle ise, kendi karnesini daha güzelleştirmek ve ümmetin
    sınavlarına yardımcı olmak için bu karnenin sahibine çok iş düşüyor.
    Bu dünyada yerine getirdiğimiz âhirete yönelik imtihanda aslında zor
    olan, yanlış yazmak. Bu ise, bize büyük bir ilâhî lütuf. Aksi olsaydı, bizim
    için gerçekten çetin bir imtihan olurdu. Doğru söylemenin nefes almak kadar
    doğal ve kolay olduğunu hepimiz biliriz. Bir insan, gün boyunca doğru söylese
    yorulmaz, ama her cümlesi yalan olmak şartıyla yarım saat konuşmaya mecbur
    tutulsa perişan olur. Su içen, yüzünü buruşturmaz, ekşitmez; içki içenin ise
    yüzüne bakılmaz. Helâl kazanç ruhu rahat ettirir; haram ise vicdana azap
    çektirir...
    Hayatımız boyunca güzel bir şeyi elde etmek için hep bir çaba ve emek
    sarf etmişizdir. Eğitim hayatımızı düşünelim. O dönemden aklımızda en çok
    yer eden şeyler, büyük ihtimalle, sık sık karşılaştığımız sınavlardır. Bunların
    içinde en önemlisi, kuşkusuz üniversite sınavlarıdır. Çoğu genç, üniversite
    sınavını hayatının dönüm noktası olarak tanımlar. Çünkü geleceklerini nasıl
    şekillendireceklerini bu birkaç saatlik imtihanın sonucunda belirleyeceklerini
    düşünürler. Bu nedenle yıllarca çalışır, uykusuz kalır, pek çok sosyal faaliyetten,
    tatil ve eğlenceden uzak durup, kendilerini sadece derslerine verirler. Tek
    amaçları üniversiteye girebilmektir. Bu amaca ulaşabilmek için büyük bir sabır
    ve kararlılık gösterirler.
    Günümüz Türkiye’sinde üniversite diplomasının ne kadar faydalı olup
    olmadığı bile düşünülmez. Çok yararlı olduğunu düşünsek bile, elde edilmek
    istenen yararların tümü geçicidir. Ama, bir de asla kaybolmayacak olan, asla
    tükenmeyecek güzelliklerin, sonsuz yararların bulunduğu ve insanın devamlı
    yaşayacağı gerçek bir hayat var. Bu, iman eden insanların dünya hayatında
    ulaşmak istedikleri her durumdan önemli gördükleri âhiret hayatıdır. Çok az
    bir faydası olan ve yararının da geçici olduğu üniversite sınavına gösterilen
    değer, nice müslüman tarafından âhiret sınavı için gösterilmiyorsa, bu
    sınavın kaybedilme ihtimalinin büyüklüğünü de gösterir. Üniversite sınavına
    1196] Buhari, Tefsiru sureti’s-Secdeh, 32/1
    - 486 -
    hazırlandığı gibi esas imtihana hazırlanan bir mü’min, büyük ihtimalle cenneti
    garanti edecektir.
    İnsanın sonsuz âhiret yurduna ulaşmak için denendiği yer “dünya hayatı”dır.
    İnsan, yeryüzünde bulunduğu sürece âhirete yönelik bir sınav yaşamakta ve
    bu konuda gösterdiği çabayla denenmektedir. Hayat, gerçekte Allah’ın bizleri
    sınamak ve eğitmek için yarattığı geçici bir süredir. İnsan bu süre boyunca
    düşünmek, böylece Rabbini tanımak, O’nun hükümlerine uymak ve O’nun
    rızâsını aramakla sorumludur. Bunun yanında bu imtihan hayatı boyunca
    başına gelen herşeye en güzeliyle karşılık vermek, sabretmek ve güzel ahlâk
    göstermekle yükümlüdür. Başına gelen her şeyin, Rabbinden gelen bir deneme
    olduğunu bilmek, bunlardan zevk almak, karşılaştığı her olayı neşe ve şevkle
    karşılamak ise, dünyadaki imtihanın mü’minlere has olan bir sırrıdır. Bu sırrı
    kavrayan ve tüm yaşamını denendiğinin bilincinde geçiren insanlar, asla son
    bulmayacak ve tükenmeyecek olan bir kazanç sağlayacaklardır.
    Dinden uzak insanların en büyük yanılgıları, bu dünyadaki hayatın geçici
    olduğunu unutmaları ve aslında bir imtihandan geçirilmekte olduklarının
    bilincinde olmamalarıdır. Dünyada böyle bir gaflet içinde yaşayan insanları
    etkileyebilecek, akıllarını çelebilecek pek çok güzellik ve süs vardır. Âhiretin
    unutulduğu toplumlarda insanlar, doğdukları andan itibaren kendilerine süslü
    görünen bu değerleri elde etme hırsına kapılırlar. Allah, insanları dünyaya hırsla
    bağlayan bu süsleri şöyle belirtir: “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
    altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu
    şehvet, insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metâıdır. Asıl
    varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki: ‘Size bundan daha hayırlısını
    bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde ebedî
    kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızâsı
    vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.” 1197
    Allah bütün insanları dener; en büyük rasüllerden avam tabakasındaki
    her insana kadar herkes denenir. Bu denemeler aslında, gördüğü derslerden
    imtihana tâbi tutulan öğrencinin durumu gibidir. İmtihanı başarırsa bir üst
    sınıfa geçer, başaramazsa kalır. Allah’ın Kur’an okuluna girememiş, “mekteb-i
    İslâm”a kayıt olamamış insanlar, bu okulu görsünler diye çok çeşitli şekillerde
    denenirler; kıtlıkla denenirler, bollukla denenirler, zaferle denenirler, yenilgiyle
    denenirler. Ama durumlarını değiştirmeyip küfür ve nifaklarında ısrar
    ederlerse “üzerlerine göklerin kapısı açılır”, iyice azıp tuğyanda bulunurlar ve
    1197] 3/Âl-i İmran, 14
    - 487 -
    sonunda ya bütün azabı âhirette görmek üzere cehenneme yuvarlanırlar, ya da
    dünyada iken cezalarını görürler. Bu ceza, yerden ve gökten gelebileceği gibi,
    başka insanların eliyle de olabilir; kendi aralarında fitneler şeklinde de olabilir.
    Öte yandan, mü’minler de bir üst sınıfa geçmek, imanlarının sağlamlığının
    açığa çıkması, imanlarının derecelerinin belirlenmesi için denenirler. Onlar da
    ya kaybedip -Allah korusun- nifaka, fıska veya küfre dönerler, ya da imanları
    daha bir güçlenir ve derece alırlar.
    “Belâ gelmez kula Hak yazmayınca / Hak, belâ vermez, kul azmayınca.”
    Sına v Esna sında Gülüp Eğlenmek …
    İmtihan: Kazanmakla kaybetmeyi aynı anda hatırlatan esrarlı bir kelime...
    İçinde hem ümidi saklıyor, hem korkuyu. Niye unutuyor insan, dünyaya imtihan
    olmak için geldiğini? Dünya, sürekli ve her şeyle imtihana tâbi tutulduğumuz bir
    sınav salonu değil mi?
    Bülûğa erinceye kadar, imtihan öncesi: Kâğıt-kalem hazırlama safhası.
    Bülûğa ermekle, insan imtihan kâğıdını, amel defterini doldurmaya başlar ve
    ölünceye kadar aralıksız kalem oynatır. Bu imtihanın herkes için günün birinde
    sona ereceği mâlûm; ama kimin elinden kâğıdının ne zaman alınacağı belli
    değil. Sınav salonunda çok kalmakla değil, salonda kaldığı müddetçe doğru
    cevaplar önemli. Salonda yüz sene kalıp imtihanı kazanamayan da, 20 sene
    kalıp başarılı olan da var. İmtihan salonunda en önde oturmak, elbiselerin en
    güzelini giyinmek, kalemlerin en kıymetlisini kullanmak neticeye zerre kadar
    tesir etmez.
    İmtihanda önemli olan çok yazmak değil, doğru yazmaktır. On kâğıt
    doldurup, “bir” alamayanlar da var, bir kâğıtla “yüz” alanlar da. Öyle ise, uzun
    ömür, güzel şeylerden daha fazla yazmak için istenmeli. Bunların hepsi câiz,
    ama hiçbiri vâcip değil. Vâcip olan, şart olan: Sorulara doğru cevap vermek.

    8. BÖLÜM
    BAZI PROBLEMLER
    VE ÇÖZÜM YOLLARI
    - 490 -
    50. HUTBE
    ALLAH TEÂLÂ VE RASÛLÜNE KARŞI SAVAŞANLAR:
    FÂIZCI DÜZEN VE FÂIZCILER!
    أكْلُوُنَ الرِّبوٰا لَ ا يَقُومُونَ الَِّ ا كَمَا يَقُومُ الذَّ۪ي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ المَْسّۜ ذٰلكَِ باِنَهَُّمْ � الَذَّ۪ينَ يَ
    قَالوُٓا انِمََّا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبٰواۢ وَاحََلَّ اللهُّٰ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰواۜ فَمَنْ جَٓاءَهُ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّه۪ فَانْتَهٰى فَلَهُ
    مَا سَلَفَۜ وَاَمْرُهُٓ اِلَى اللّٰهِۜ وَمَنْ عَادَ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
    “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar.
    Bunun sebebi onların, “Alım satım da ancak faiz gibidir” demeleridir. Hâlbuki
    Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir
    öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişte yaptığı kendisine aittir, işi de Allah’a
    kalmıştır. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere
    cehennemliklerdir.” 1198
    يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَ ا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ
    “Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı
    sevmez. Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır ve Allah hiçbir inkârcı günahkârı
    sevmez.” 1199
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبٰٓوا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ
    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden
    kalanı bırakın.” 1200
    أذَْنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولهِ۪ۚ وَانِْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالكُِمْۚ لَ ا تَظْلِمُونَ وَلَ ا � فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَ
    تظُلْمَُونَ
    “Bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size bir savaş açıldığını
    bilin. Eğer tövbe ederseniz, haksızlık etmemek ve haksızlığa uğramamak üzere
    anaparanız sizindir.” 1201
    Hanefî fakîhlerinden Serahsi; “fâiz’in kesin olarak haram kılındığını
    beyandan” sonra, fâizcilik yapanlara beş çeşit cezanın verileceğini
    zikretmektedir.
    1198] 2/Bakara, 275
    1199] 2/Bakara, 276
    1200] 2/Bakara, 278
    1201] 2/Bakara, 279
    - 491 -
    Birincisi: Şeytan çarpmışa dönmek. Allah Teâla:
    “Faiz yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka halde
    (kabirlerinden) kalkamazlar”1202 buyurmuştur.
    Fâiz yiyenin karnı kıyâmet günü öyle şişer ki, ayakları onu taşıyamaz.
    Kalkmak istedikçe, ayakta duramaz düşer. Şeytan çarpmış insanlar gibi olur,
    bir türlü ayağa kalkamaz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
    “Yediği fâizler miktarınca karnına ateş doldurulur.”
    İkincisi: Bereketin kaldırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah, fâizin
    bereketini tamamen giderir”1203 buyurulmuştur. Yani bu yolla kazanılan mal ve
    paranın bereketini Allah yok eder, demektir. Bu bereketin kaldırılması, elde
    edilen o fazlalıktan istifade edilememesi şeklinde de tevil edilmiştir. Öyle ki; ne
    fâizci kendisi, ne de evlâdı, bu faiz kazancından istifade eder.
    Üçüncüsü: Allah’a karşı savaş açmış olmaktır. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:
    “Eğer faizden vazgeçmezseniz, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olduğunuzu
    bilin.”1204 Burada fâizcilik yapanlar, Allah Teâlâ’ya karşı savaşanlar zümresinden
    sayılmıştır.
    Dördüncüsü: İnkâr etme hastalığıdır. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:
    “Ey iman edenler, gerçekten mü’min iseniz Allah Teâlâ’dan korkun, fâizden
    (henüz almamış olup da) kalanını bırakın”1205 Bu husustaki diğer âyet-i kerimede:
    “Allah (haramı helâl tanımakta) ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimseleri
    sevmez”1206 buyurulmuştur. Yani, fâizi helâl görerek sürekli inkârcılık yapanları
    ve fâiz yiyerek günaha dalmış olanları Allah sevmez.
    Beşincisi: Cehennem’de ebedi kalmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle
    buyurulmuştur:
    “(Her) Kim tekrar faize dönerse, işte onlar cehennemliktir ki, orada (bir daha
    çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 1207
    Bu, ribânın (fâizin) haramlığını kabul etmemenin cezasıdır. Mü’minler;
    Serahsi’nin kat’î nasslara dayanarak izah ettiği bu “beş ceza” üzerinde iyi
    tefekkür etmelidirler.
    1202] 2/Bakara, 275
    1203] 2/Bakara, 276
    1204] 2/Bakara, 279
    1205] 2/Bakara, 278
    1206] 2/Bakara, 276
    1207] 2/Bakara, 275
    - 492 -
    Molla Hüsrev: “Fâiz yiyen kimsenin şâhidliği kabul edilmez. Zira, fâiz yiyen
    kimse fâsıktır” der. Mebsut’ta; “faiz yemekle şöhret bulmuş (tanınmış) olmak”
    şart kılınmıştır. Çünkü ticaretle uğraşanlar, akdi ifsad eden sebeplerden (akd-i
    fesid’den) çok az kurtulurlar. Bunların hepsi fâizdir. Öyle ise şâhidliğin kabul
    edilmemesi için; fâiz yemekle şöhrete ulaşmış (tanınmış) olmalıdır” hükmünü
    beyan etmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’de fâiz günahı için kullanılan sert ifâdeler, şirk dışında
    başka hiçbir günah için kullanılmaz. Bunun sebebi, fâiz suçunun büyüklüğü
    ve şümûlü ile ilgilidir. Allah Teâlâ, zerre kadar zulmetmez. Küçük bir suça
    büyük cezâ vermez. Cezâ, suçun büyüklüğüyle orantılır. Fâiz konusundaki sert
    ifâdeler, fâizin tüm topluma zararları dokunacak, adâlet ve dengeyi bozacak
    büyüklükte ve doğurgan bir suç olmasından dolayıdır. Kur’an ve Sünnet’te en
    şiddetli dille yasaklanan fâizin mü’minler için kaçınılması gereken çok önemli
    bir problem olduğu gâyet açıktır. Dünyada sınıf farklılıkların ve düşmanlıkların
    ortaya çıkmasına zemin olması, fakir-zengin arasında uçurumlar oluşturması,
    sömürü ve zulmün yayılmasına sebep olan bir suçun, âhirette cezâsız kalması
    beklenemez. Fâizin ne büyük bir belâ olduğunu kısaca ifâde etmeye çalışalım:
    a- İlk büyük tahribi, rûhî ve ahlâkî değerler üzerinde olan fâiz, korkunç bir
    haramdır. Çünkü fâiz, insanda bencillik, cimrilik, katı kalplilik, duygusuzluk,
    zaafları ve zor durumları sömürme, ihtiras, maddeye tapma gibi en iğrenç
    duygu ve düşünceleri geliştiren, sevgi, şefkat ve yardımlaşmaya ilgisiz kalan
    büyük bir sömürü aracıdır.
    b- Fâiz, sosyal zararları da son derece büyük olan bir İlâhî yasaktır. Bireyleri
    bencil ve nefisperest kılarak bütün fertler arası ilişkileri menfaatlere dayandıran
    ve böylece ahlâkî çözülmelere neden olan fâiz, toplumun sâbit gelirlilerini ezen
    korkunç bir sömürü çarkıdır. Zira, fâize dayanan ekonomik düzenlerde mal
    varlığı daima fakirlerden fâizcilere ve fâizli kredi kullananlara akar. Bu sebeple
    rant peşindeki azınlığı giderek zenginleşen, sâbit gelirli çoğunluğu sürekli
    fakirleşen bir toplum yapısının oluşumu kaçınılmazdır.
    Fâizli ekonomik düzenlerde zarara uğrayan, ihtirasla sömürülen grup, her
    zaman sâbit gelirli tüketici çoğunluk olan halktır. Fâizli krediler kullanan
    menfaatperest yatırımcı ve tüccarlar da ödedikleri fâizleri hep ürettikleri
    ve mübâdele ettikleri malların mâliyetine ilâve ederler. Malın üretiminden
    perakendeci esnafa kadar bütün evrelerde fâizli kredi, malın fiyatını büyük
    oranlarda artırır. Böylece tüketici büyük halk kesimi ezilir de ezilir. Fiyatları
    aşırı şekilde artıran fâiz, alım gücünü zayıflatarak tüketimin kısılmasına, kısılan
    tüketim de, üretimin azaltılmasına neden olur. Böylece işsizlik yaygınlaşır.
    - 493 -
    İşsiz sayısı arttıkça, işçi ücretleri düşer. Bu da giderek sosyal sefâleti doğurur
    ki, neticede ortaya çıkacak huzursuzluk, anarşi ve fesat, tüm toplumu boğan bir
    fitneye dönüşür.
    Rabbimiz Kur’an’da bu gerçeği şöyle açıklar:
    “... Allah fâizi mahveder. (Zekât ve infak gibi) sadakaları da arttırır...”1208
    Yüce Peygamberimiz de, mahvın iktisadî şeklinede şöyle dikkatlerimizi
    çeker: “Pek çok da olsa, fâizle kazanan her kişinin sonuçta fakirliğe düşmesi
    kaçınılmazdır.” 1209
    c- Ekonomik hayat için zarûrî olduğu propaganda edilen fâizin asıl büyük
    zararı ise, ekonomidedir. Toplum kalkınmasını engellemesindedir. Zira
    ekonominin emeksiz, rizikosuz büyük kazançlar, aşırı çıkarlar ve ihtiraslar
    üzerine kurulmasına, yani rant ekonomisine dönüşmesine ve büyük kitlenin
    aleyhine rantın büyümesine sebep fâizdir. Gerçek toplum kalkınması için
    zarûrî olan ucuz sermaye sağlanmasına ve ancak 3-5 senede üretime geçebilecek
    büyük ve ciddî yatırımlara rağbet olunmasına engel olan fâizdir.
    Fâize dayanan ekonomik düzenlerde bankacılar kendi paraları yanı sıra,
    toplum kalkınması için gerekli olan paranın çok önemli bir bölümü olan halk
    tasarruflarına da yaptıkları sürekli reklâmlar yoluyla sahip olurlar. Böylece
    yalnız kendi paralarının fâizini değil; kendi paralarının kat kat fazlası olan halk
    tasarruflarının fâizlerini de alırlar. Sermayeye hâkim olan gözü dönmüş bu
    modern fâizci para babaları, düşük bir yüzde ile aldıkları paraları ancak büyük
    yüzdelerle devrederler. Hep büyük kârlar gözetir ve paranın parayı çektiği
    büyük rantı devşirirler. Her yıl büyük fâizler ödeyen yatırımcı toplum kesimi
    de kazancı çok olan ama çoğu kez toplum için zarûrî olmayan üretime yönelir.
    Böylece ciddî yatırımlar ertelenir, toplum muhtaç olduğu atılımı yapamaz.
    Bütün bunların sebebi fâizdir.
    Kısaca değinmeye çalıştığımız bu rûhî, ahlâkî ve iktisadî zararları
    sebebiyledir ki Allah bize fâizi haram kılmıştır. Peygamberimiz de fâizle ilgili
    her çeşit işi ve işlemi yasaklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyeni, fâiz yedireni,
    fâiz akdini yazanı, bu işleme kâtiplik yapanı, bunlara şâhitlik yapanı lânetledi,
    bunlara “Allah lânet etsin!” buyurdu.
    Şurası çok iyi bilinmelidir ki, fâiz ilkelliğin, eski câhiliyye anlayışının
    delilidir. Aşağılığın, gericiliğin belirtisidir. O yüzden, Peygamberimiz Vedâ
    1208] 2/Bakara, 276
    1209] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
    - 494 -
    haccında, câhiliyye döneminde yürürlükte olan fâizin bütün çeşitlerini
    ayaklarının altına alıp kaldırmış ve yasaklamıştır. İslâm olmadan bir toplum
    mânen gelişemez. Maddî yoldan da adâletli bir servet dağılımına kavuşamaz.
    Gelişemeyen bir toplum da fâizi kaldıracak bir güç bulamaz. Onun mahkûmu
    olur. Ahlâken yükselememiş, yardımlaşma duygularıyla bezenememiş, bir
    bütün olarak kalkınma şuuruna varamamış ve sömürmeyi lânetleyememiş
    insanlar pek tabiî ki, fâize karşı çıkamazlar.
    Çok büyük bir sömürü düzeni olan, toplumu kamplara bölen ve sermaye ile
    emeği birbirine düşman kıldığı için de sosyalizm ve komünizmin materyalizmle
    birlikte ana kaynağı olan fâize karşı çıkılmamasının sebebi, onun ekonomi için
    zarûrî olması değildir; Fâizcilerin aldatıcı propagandalarıdır. Daha da önemlisi,
    ona karşı çıkabilecek kadroların da bu zulüm düzeninden çıkar sağlamalarıdır.
    İslâm, mekanizmanın fâiz üzerinde kurulu olmasını reddeder. Milyonlardan
    toplanan paraların bir avuç fâizcinin yönetimine terkedilmesini onaylamaz.
    Mutlu ve putlu azınlığın refahı için toplumun büyük kesiminin kan ve terinin
    içilmesini yasaklar.
    İnsan fıtratı ile çatışan fâiz olmaksızın âdil bir düzen elbette kurulabilir.
    Fâizin yerini kazanç ümidine, şahıs ve devlet adâletine, zekâtlı, karz-ı hasenli,
    şirketli sağlıklı bir ekonomiye bıraktığı bir nizamda tasarruflar tabiî ki
    toplanabilir. Bereketli bir düzen kurulabilir. Ama bunu kapitalizmin olmayan
    merhametine, fâizcilerde hiç bulunmayan insafa bırakarak sağlamak, mümkün
    değildir. Fâizi savunanlar ve bu sümürü düzenini ayakta tutmak için gayret
    gösterenler kadar fâize ve ekonomik zulme karşı olanlar çaba göstermeden
    adâlet sağlanamayacaktır.
    Fâiz, bir kan nehridir. Buraya giren kanlanır ve kan kokar. Kan ise pistir.
    “Fâizli kredi alınmazsa müslüman güçlenemez” görüşü bâtıldır. Doğru olan;
    “müslümanlar birleşmez ve şirketleşemezse güçsüz kalırlar” görüşüdür. İslâm’ın
    yasakladığı ve fâillerine harp ilân ettiği tefecilik de, banka fâizciliği de büyük
    bir haramdır. Onda ısrar eden kişi Cehennemliktir.
    İslâm, yalnız âhiret nizâmı olmadığı için fâize getirdiği dünyevî cezâlar
    da büyüktür. İslâm Hukukunda ribâyı/fâizi helâl gören kişi, İslâm dâiresinin
    dışına çıkmış bir mürteddir. Mürted, mü’minlere ne vâris olabilir, ne de miras
    bırakabilir. Nikâhı da düşer, mü’minlerle evlenemez. Mürtedin cezâsı çok
    büyüktür. Fıkıh âlimlerine göre; fâiz alıp verenler topluluksa üzerlerine ordu
    gönderilerek kendileriyle savaşılır. Malları da müsâdere olunur. 1210
    1210] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 3, s. 257-262
    - 495 -
    Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en
    kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor.
    “İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak.
    Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak.”1211
    Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da,
    bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır.
    “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye
    bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili
    kara borsa!”
    Ne mutlu başta fâiz olmak üzere tüm haramlardan kaçanlara, parayla
    imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
    1211] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
    - 496 -
    51. HUTBE
    OLUMSUZ DEĞIŞIM
    Âyet :
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ
    “…Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını
    değiştirmez…” 1212
    يَٓا ايَُّهَا الذَّ۪ينَ امَٰنُٓوا انِْ تَتَّقُوا اللهَّٰ يَجْعَلْ لَكُمْ فرُْقَانا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَئَِّاتكُِمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللهُّٰ
    ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ
    “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk ve isyandan)
    sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile yanlışı ayırt
    edecek özellik ihsan eder).” 1213
    رَبَّنَٓا اَفْرِ غْ عَلَيْنَا صَبْراً وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَۜ
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize
    cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1214
    Gelişme, ilerleme, güzelleşme anlamında kullandığımız “değişim”,
    günümüzde daha çok olumsuz anlamlar içeriyor. Artık değişim denilince
    yozlaşma, bozulma akla geliyor. Değişim günümüz dünyasında Müslüman
    geçinenler açısından dünyevîleşmeyi ifade ediyor.
    İnancımızı tanıtıp sevdiremediğimizden diğer mahalleye bilinçli-bilinçsiz
    taşınan kayıp çocuklarımızı konu dışı tutarsak; bizim mahallenin durumu,
    bu konuda da içler acısıdır. Giderek sağcılaşıp muhafazakârlaşan, uzlaşmacı,
    pragmatist, liberal bir çizgiye doğru devamlı bir kırılma yaşanan, satılan
    salyangoza karşı çıkılmadığı gibi alıcısının bol olduğu bir mahalle… “Lâ”sı
    olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; teslimiyeti, itaati ve olumlu anlamda
    (yani, Allah’a isyan edenlere) isyanı olmayan, düzene uygun bir din dayatılıyor.
    Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların düzenleriyle, anayasalarıyla
    uzlaşan, tâğutların râzı olduğu yapay müslümanlık(!) hâkim kılınmak
    isteniyor. Bu kırılma yeterli düzeye gelmiş olmalı ki, düzene pasif destek
    1212] 13/Ra’d, 11
    1213] 8/Enfâl, 29
    1214] 2/Bakara, 250
    - 497 -
    veren mahallemizin insanları, artık düzenin en temel kaynağı olan anayasayı
    sahiplenmeye çağrılıyorlar. İçlerinde tevhid erlerinin de bulunduğunu bildiğimiz
    büyük kuruluşlar, hormonal büyü(tül)menin gereği olarak, kamuoyuna daha
    dün “yetersiz ama evet” mesajları veriyordu. Yarın da büyük ihtimalle, üstü
    örtülü veya apaçık şekilde demokrasiyi savunmanın sonucu olarak; cihadı, oy
    sandığının içinde kaybolmak olarak tanımlayacaklar.
    “Demek ki düzene karşı çıkanların bile önemli bir kısmı, Kur’anî temel
    verilerden, tâğutu tüm kurum ve kurallarıyla reddettiğinden dolayı değil,
    beşerî hesaplardan dolayı düzene muhâlif görünüyormuş. Uzlaşma adıyla
    cephelerini terk edebilen, kitabın bir kısmını reddettiğini fark edemeyen,
    kahraman geçinen zavallılarmış. Kafadaki kelliğin gözükmesi için iyi ki zaman
    zaman takkeleri düşüren kuvvetli rüzgârlar esiyor. Artık tâğut, velâ, berâ,
    günahta ve küfürde yardımlaşma, hâkimiyet, hüküm koyma, teşrî, yani kanun
    koyma, ilâhlığa yeltenme, tevhidî ilkeler, şirkten sakınma, beşerî ideolojileri
    red gibi kavramlar radikal sanılan kesimlerde bile etrafına insan toplamak için
    işportacı sloganlarıymış, demek ki” dese biri, çok ağır ve sert mi olur? Kimi
    “İslâmcılar”ın takvimleri hâlâ 28 Şubat’ı gösteriyor. İlkesel değilmiş demek ki
    tavırlar, konjonktürelmiş ki, bu kadar basit imtihanlarda bile bu kadar kurum
    savrulabiliyor. Bu tavırlar, şirki izâle ve tevhidi ikame etme görevini üstlenen
    İslâmî değişim ve dönüşüm taraftarı muvahhid gençleri daha bileyecek,
    kendilerine daha çok iş düştüğü bilinciyle onlar maratona devam edecek.
    Aslında bir Kur’an insanı muvahhid mü’mini; demokrasi, düzen, Amerika,
    ılımlı İslâm anlayışının nefse hoş gelen uzlaşmacı çizgisi veya başka hiçbir şey
    değiştiremez. O bir kez değişmiştir; tevhidi öğrenmiş ve inanmıştır, Kur’an’a
    uymuş ve her şeyiyle değişmiştir. Bir daha değişmeyecek hale gelmiştir.
    Hani kıssa şeklinde anlatılır: Muvahhid bir mü’minle dini de dünyayı da
    doğru anlamamış bir Mevlevî dervişi karşılaşmışlar. Dervişe sormuş bizimki:
    “Siz ne yaparsınız?” diye. O da yaptıkları semâ denilen derviş dansını kast ederek
    cevaplamış: “Biz ‘Allah’ der, döneriz. Peki, ya siz ne yaparsınız?” Muvahhid
    mü’min cevap vermiş: “Biz bir defa ‘Allah’ dedikmi, bir daha dönmeyiz!”
    Mü’min, “Allah” dedimi, bir daha dönmez, dönüşmez, dönüştürülemez. O
    gerçeği bulmuştur. Başkaları ona, İslâm’ın vaad etmediği hangi güzel şeyi vaad
    edebilir ki?! O, güç kaynağını bilir; Allah’tan başka güç ve kuvvet tanımaz. O
    rızık kaynağını bilir; O’ndan başka Rezzak’ın varlığını kabul etmez. O malınmülkün
    esas sahibini bilir ve inanır ki, mülkün sahibi mülkü dilediğine verir,
    dilediğinden alır, dilediğini onurlu-şerefli kılar, dilediğini zelil eder.
    - 498 -
    O bilir ki, düzenin cenneti yoktur; nimetleri sanaldır, tadı sahtedir, vaadleri
    kandırmacadan ibarettir. Onun yararı çok azdır, azın azı. “Metâun kalîl”; az bir
    yarar, yalancı menfaat…
    Muvahhid mü’min bilir ki, iman kazandırır; hem dünyada, hem âhirette.
    Allah, sadece Kendi yolunda olanlara hayatı kolaylaştıracak, güzel bir hayat
    verecek, kalp mutmainliği ihsan edecektir. Âhiret açısından zaten o kazançlıdır.
    Bütün bunlara rağmen; bizim mahallenin insanlarının, özellikle 28 Şubattan
    bu yana, bırakın olumlu gelişme içinde ilerleyip koşmaları; yerinde saymaları,
    dünkü çizgilerini korumaları bile takdir edilecek özellik oldu. Sayıları 167
    000’i geçen dernek ve vakıflar, hele büyüdükçe zemini daha kayganlaşıyor;
    içindekileri merkeze, demokrasiye, muhâfazakârlığa, ılıman İslâm anlayışına
    doğru savuruyor. Artık “tekbir” sloganları yerine “tedbir” çağrıları yapılıyor,
    bazıları “tehdit” şeklinde algılamasın diye “tevhid” gündeme bile getirilmiyor.
    Artık en fazla tüketilen kavramlar; maslahat, zaruret, hılfu’l-fudul, eman
    vb. İnsanımız artık ümmetin nasıl gâlip geleceğinden bahsetmiyor bile; hâlâ
    Rumların gâlibiyetine alkış tutuyor. Görmek istemiyor ki, Rumlar artık
    müslümanım diyenleri yanına alarak Müslümanlarla savaşıyor.
    Allah’ın dinine yardım etmeyince, Allah’ın yardımından ve O’nun ayakları
    sağlam tutup kaydırmaması müjdesinden de mahrum oluyor insanlık.1215
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı istikamet üzere sâbit kıl (Bize
    cesaret ver ki tutunalım), kâfir kavme karşı bize yardım et!”1216 demesi gereken
    insanımız, “Rabbimiz, bize aceleyi (dünyayı) ver, biz korkmayı tercih ediyoruz,
    ayaklarımızı sâbit kılma, çünkü biz bâtıla doğru değişip geri adım atmak
    istiyoruz, kâfirlere karşı çıkmak istemiyoruz, onlara benzeyip onlar gibi
    olmak istiyoruz, onlarla bizi karşı karşıya getirme!” diye fiilî olarak duâ ettiği
    müddetçe, her halde (her durumda) İlâhî yardım gelmez.
    İnsanımızın çoğu şaşkınlığı ve sapkınlığı hidâyete tercih ediyor. Arayış
    içinde bile değil. Doğru ile eğriyi ayırt edemiyor. Hakla bâtılı karıştırmayı
    seviyor. Kitabın, doğru ile eğri arasında bir ölçü, bir furkan olduğunu1217
    çoktan unutmuş. “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan (hakkıyla) ittika eder (şirk
    ve isyandan) sakınırsanız; O, sizin için furkan kılar (hakla bâtılı, doğru ile
    yanlışı ayırt edecek özellik ihsan eder).”1218 müjdesi, yalancı politikacıların bâtıl
    çağrılarının gürültüsüyle duyulmaz olmuş.
    1215] 47/Muhammed, 7
    1216] 2/Bakara, 250
    1217] 2/Bakara, 185; 25/Furkan, 1
    1218] 8/Enfâl, 29
    - 499 -
    Müslümanların önemli bir kısmı, gerçek anlamıyla iman etmediği,
    imanlarına zulüm karıştırdığı veya en azından imanın tadına varacak bir
    kaliteye erişemediği için, İsrailoğullarının gittiği yoldan giderek dünyevîleşmiş
    ve yozlaşmış durumda. Adı konulmamış irtidadı, gerisin geriye cahiliyyeye
    dönüşü yaşıyor nice insanımız.
    Tâğutî düzen ve câhiliyye toplumu insanı nasıl değiştirip dönüştürüyor?
    Dünyaya gelişigüzel bir bakış bile yeterli (Zaten hep gelişi de gidişi de güzel
    olmalı bakışlarımızın ve davranışlarımızın). Batılı kâfirlere, hıristiyan ve
    özellikle de yahudilere ait Kur’an’da beyan edilen olumsuz özelliklerin çoğu,
    bugün “müslümanım” diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla
    hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü’min
    geçinenlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin
    gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları
    da... Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar, toplum için de geçerlidir.
    Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman,
    helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah’ta
    (Allah’ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak
    ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, İsrâil’leşmek de mümkündür. Bu tercih;
    mutluluk veya felâketi, cennet veya azâbı seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha
    tehlikeli olan, içimizdeki küfür ve kâfirdir, yahûdileşmedir; inanç, ahlâk ve
    yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır; içimizdeki tâğutlar ve onlara destek olan
    anlayıştır.
    “Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda
    olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez.” 1219
    “Allah, mü’minlerin dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır.
    İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan)
    alıp karanlığa götürür.” 1220
    “Bir toplum, kendini değiştirinceye kadar Allah onlarda bulananı değiştirmez.”1221
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da
    size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” 1222
    “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz,
    üstün gelecek olan, en yüce olan sizsiniz.” 1223
    1219] 4/Nisâ, 105
    1220] 2/Bakara, 257
    1221] 13/Ra’d, 11
    1222] 47/Muhammed, 7
    1223] 3/Âl-i İmrân, 139
    - 500 -
    “Ey iman edenler, iman edin!” 1224
    Gönüllerdeki gâvurluğa savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan,
    dıştakine tavır almak mümkün değildir. Kalp ve kafamızdaki, el ve dilimizdeki
    şirktir, küfürdür, tuğyandır dünyamızı perişan, âhiretimizi zindan edecek olan.
    İki milyara yakın kalabalığın yeniden tek bir İslâm ailesi şeklinde ümmet
    olması için, müslümanım diyenlerin her şeyden önce yeniden imanını; içinde
    yaşadığı sosyal, ekonomik ve siyasal yapıyı gözden geçirmesi gerekmekte, köklü
    değişikliklere ve değiştirmelere aday olması icap etmektedir. Bunun için de
    başlanacak yer: Şirkin izâlesidir, tevhidin ikamesidir.
    Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne ermek,
    takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip
    olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanların,
    nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin
    cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap olunacaktır. Allah,
    ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir.
    Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta
    girişmek mümkün değildir.
    Ümmetin ekserisinin evleri ve işyerleri, çocukları ve gençleri, okulları ve
    sokakları işgal edildiği halde farkında bile değiller. Ümmetin fertlerinin çoğu
    işgalcilerine tutkun, hayran ve yardımcı durumda. Ümmet, dostunu düşmanını
    tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, cellâdını ölesiye
    (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu
    değiştiremiyor. “Her yer Kerbelâ” denir ya, bugün “her yer Filistin!” Her yer işgal
    altında. Zulmün en büyüğü, bedenlere yapılan değil; kafa ve gönüllere yapılandır.
    Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an
    öyle diyor: “…Allah’a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.”1225
    Yardım edilmesi istenilen cephelerden daha feci olanı, bu ülkedeki insanların
    durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar ve atacak taş bulduklarında
    taşlıyorlar, onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve kurtuluyorlar.
    Buradaki işgal sonucu ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz
    yere ölmemesi için mücadele etmeyi önemseriz, ama çevremizdeki insanların
    âhiretlerinin mahvolmaması için gayretleri daha öne çıkartırız. Önceliğimiz,
    insanların bedenleri değil, ruhları olmalı; Dünyaları değil, âhiretleri… İnsanların
    öncelikle karınlarını değil, gönüllerini doyurmalıyız.
    1224] 4/Nisâ, 136
    1225] 31/Lokman, 13
    - 501 -
    Beyinlerini ve gönüllerini, yaşadıkları çevredeki topraklarını ve hatta
    mescidlerini her çeşit işgalden arındıramayanlar, uzaklaştıkları mübârek yerleri
    ve büyük mescidlerini hiç kurtaramazlar. Her tarafımızı kuşatmış şirk ve küfre,
    tuğyan ve isyâna savaş ilân edip içimizdeki işgali kaldırmadan, dıştakine tavır
    almak mümkün değildir.
    İlâhî yardım olmadan hiçbir netice alamaz, felâha ve zafere eremez mü’minler.
    Görevlerinden kaçan, tâğutlardan korkan, beşerî ideolojiler peşinde koşan,
    gündelik işlerden dâvâya vakit ayıramayan, kâfirleri dost ve velî kabul eden
    dünyevîleşmiş müslümanlar bunca zulüm, vahşet, işgal ve şirkin dayatması
    karşısında kendilerine gelmezler ve Allah’ın ipine topyekûn sarılmazlarsa, İlâhî
    yardıma nasıl ulaşılır?
    İlâhî yardımdan, rahmeti yağdıracak özelliklerden uzak yaşamayı tercih
    etmenin bir sonucudur bu rezilce hayat, câhilce câhiliyye yaşayışı ve tuğyanla
    yönetilme. Kadın-erkek mü’minlerin birbirlerini velî kabul ederek birbirlerine
    iyiliği emredip gördükleri kötülükten sakındırmaları, namazı kılıp zekâtı
    vermeleri, Allah ve Rasûlüne itaat etmeleri, âhirette güzel meskenlere ve cennete
    ulaştıracağı gibi, Allah’ın rızasına ve dünyada Allah’ın rahmetine de sebep
    olacaktır.1226 Kur’an’a tâbi olup uymak ve Allah’tan korkmak, (şirk başta olmak
    üzere günahlardan sakınmak) insanı Allah’ın rahmetine ulaştıracak;1227 tüm
    (muvahhid) mü’minleri kardeş kabul edip aralarını düzeltmek İlâhî rahmeti
    harekete geçirecektir. 1228
    Allah, kullarına zerre kadar zulmetmez. İnsanın başına gelenler, kendi
    elleriyle yaptıkları yüzündendir. Bugünkü zillet de insanın tercihidir. İnsan
    hayrı da şerri de kendisi çağırır. “İnsan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan
    pek acelecidir.”1229 Allah’ın gösterdiği kıbleyi, istikameti, hidâyeti, izzeti, nimeti,
    kitabı terk edip rezilliği isteyen topluma Allah onu da verir. İnsan hürdür;
    dilerse cehenneme giden yolu tercih edebilir.
    “…Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını
    değiştirmez…”1230 Ayet, Allah’a itaatkâr bir kavmin nimet ve hayır
    istikametinden1231 masiyet yönünde1232 tercihte bulunarak kendini olumsuza
    1226] 9/Tevbe, 71-72
    1227] 6/En’âm, 155
    1228] 49/Hucurât, 10
    1229] 17/İsrâ, 11
    1230] 13/Ra’d, 11
    1231] Ebu Hayan el- Endülüsi, El-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1992, C.6, s.363
    1232] İbn Cerir-et Taberi, Cami’ul Beyan, Darul Fikr, Beyrut, 1999, C.8, s.159; Muhammed el- Emin bin Muhammed
    el- Muhtar, Edvau’l Beyan, Mektebetu İbn Teymiyye, Kahire, 1992, s.86.
    - 502 -
    doğru değiştirdikleri1233 takdirde Allah’ın da o kavmi (olumsuz yönde)
    değiştireceğini ortaya koymaktadır. Yine ayetteki “mâ bi kavm” ifadesi,
    değişebilirlik özelliğine sahip toplumsal yapı anlamına gelmektedir. Buna göre
    toplumsal yapıda meydana gelen değişim, o toplumda yaşayan bireylerde de bir
    değişiklik meydana getirmektedir. Ve yine tersine bir süreç olarak insanlarda
    meydana gelen değişmelerin de, toplumsal yapıda bir değişikliğe yol açtığından
    aynı şekilde söz etmek mümkündür.
    Nefiste yani iç âleminde olanı değiştirmek, takvâyı bırakıp Allah’ın âyetlerini
    terk edip hevâya tâbi olmaktır. İşte Enfal 53 ile Ra’d 11. âyetlerde yer alan enfüs
    kavramı, “şahsiyet, kimlik, kişilik, karakter” mânâlarına gelmektedir. Demek ki
    toplumları olumsuz yönde değiştiren, yani Allah tarafından değiştirilmelerine
    neden olan dinamik, kimlik bunalımıdır.
    Her toplum kendi kültürünü oluştururken, halkına da bir kimlik kazandırır.
    Bu kimliği değiştirmeye kalktıkları an, toplumların kimliği de buna bağlı
    olarak değişecektir.
    Halkın, Allah’ın bizi yücelere tırmandırmak için gökten uzattığı ipe
    yapışıp yükselmeyi değil de, Allah’tan uzaklaştıracak ve alçaltacak özelliklere
    yapıştığından kendi seçiminin cezasını çekmektedir. Kâfirlerin azgınlığı ve
    çokluğu değildir bu durumun sebebi; insanımızın kendi intiharıdır: “Ey iman
    edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette
    olan kimseler size zarar veremez.”1234 Ayaklarının sırat-ı müstakim üzere sâbit
    kalmasını isteyen ve Allah’ın yardımını arzulayan kimsenin Allah’ın dinine
    yardım etmesi gerekiyor. 1235
    Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
    koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu
    nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir: Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar;1236
    lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olmak;1237 cinsel sapıklık, aşırılık ve yol
    kesmek;1238 günah, zulüm, refah ve zevke dalma. 1239
    Zaten Allah’a itaatsizlik, nimetlerine nankörlük dünyada da cezasız kalmaz:
    “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Bu yüzden Allah onlara,
    1233] İbn Kesir, Tefsiru-l Kuran’il Azim, Meüessetü Kurtuba,Kahire, 2000, C.8, s.119
    1234] 4/Nisâ, 105
    1235] bk. 47/Muhammed, 7
    1236] 7/A’râf, 5
    1237] 17/İsrâ, 16
    1238] 29/Ankebût, 28-29
    1239] 6/En’âm, 44
    - 503 -
    yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/ıstırabını tattırdı.”1240 Kitabın
    (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamanın da âhiretteki büyük
    cezadan önceki karşılığı, dünya hayatında rezil olmaktır.1241 Hz. Peygamber’in
    emrine muhâlefet de; fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı getirir.1242 Önde gelenlerin
    ve sâlihlerin fesâdı önlememeleri1243 ve ekonomik dengesizlik, vurgun ve
    soygunlar da dünyevî azâbın ve helâkin sebeplerindendir. 1244
    Dinini sevenler İslâm dışı düzeni savunamazlar. Dindar geçinenler
    muhâfazakâr olamazlar. Muhâfaza edilmesi değil; mücâdele edilmesi gerekli
    yıkılası câhiliyye ve küfür düzeniyle çevrilmişiz çünkü. Hak Din, câhiliye
    düzenini muhâfaza etmeyi (muhâfazakârlığı) değil; câhiliyeyle inkılâbî
    mücadeleyi esas alır. Böyle olduğu halde, inkılâpçı tevhid dinini, muhâfazakâr
    bir din diye insanlara sunan tahrifatçı zihniyet, kendini olumsuz değiştirdiği
    gibi, dini de tahrif edip değiştirme eğilimindedir.
    Tüm peygamberler tâğutlarla mücadeleyi öne çıkaran1245 ve önce fertleri
    İslâmlaştırarak içinde yaşadıkları câhiliyeyi, tevhidî istikamete doğru olumlu
    tarzda değiştirmeye çalışan korkusuz önderlerdir.
    Ulemâ ve ümerânın gaflet veya dalâletlerinden kaynaklanan uyarı,
    yönlendirme ve tavsiyenin (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği,
    hatta tümden terk edilmesinin bu cinâyetlerin sergilenmesinde büyük katkısı
    vardır.
    Ve… hayra doğru değişip değiştirmeyeni değiştirirler. Çevresini olumlu
    anlamda değiştirmeye çalışmayan kimse, çevrenin olumsuz değişiminden
    payını alır. Neyin, hangi şeylerin değişmemesi gerektiğini, ayağımızın hangi
    çizgide sâbit kalmasını iyi bilip tespit etmek gerekiyor öncelikle. Değişim,
    dönüşüm derken, olumsuz değişimin kıskacında tükürdüğünü yalayan,
    gerisin geriye haktan dönen insanlarımızı hatırlamak gerekiyor. Pergelin sabit
    ayağında hiçbir kayma olmadan diğer ayağını belli sistem içinde açarak halkayı
    büyütmeye çalışmak; yapılması gereken bu.
    Zafer önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki,
    hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulamayan
    kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Olumlu şekilde
    1240] 16/Nahl, 112
    1241] 2/Bakara, 85
    1242] 24/Nûr, 63
    1243] 11/Hûd, 116
    1244] 11/Hûd, 84-86
    1245] 16/Nahl, 36
    - 504 -
    hayat boyu değişmeye çalışmayan, başkalarını değiştiremez. Gönül kapısını
    tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca
    açılacaktır. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını
    birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen, kendi güzel
    değişimini toplumu değiştirme yolunda kullanan kimsedir.
    Öyleyse haydi yeniden iman etmeye, bir daha değişmemek üzere yeniden
    Kur’an’la değişmeye. Güzele doğru değişip değiştirmeye.
    - 505 -
    52. HUTBE
    İTIDÂLDEN SAPMA: ILIMLI İS LÂM
    Âyet :
    أسَْٓاءُ وَالضَّرَّآءُ � أتْكُِمْ مَثلَُ الذَّ۪ينَ خَلوَْا مِنْ قبَْلكُِمْۜ مَسَّتْهُمُ البَْ � امَْ حَسِبْتمُْ انَْ تدَْخُلوُا الجَْنةََّ وَلمََّا يَ
    ﴾ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِۜ اَلَٓ ا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ ﴿ ٤١٢
    “Yoksa, siz ey mü’minler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza
    gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar,
    kımıldatmaz zarûretler dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve
    beraberinde iman edenler; ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ diyesiye kadar.
    Bilin ki Allah’ın yardımı muhakkak yakındır.” 1246
    Sıcak savaşın (canla cihadın) terk edildiği, bununla birlikte “ben de
    müslümanım” diyen insanların resmî nüfusa göre çoğunlukta olduğu
    topraklarda soğuk ve sıcak şekilde süren hak ve bâtıl savaşı, günümüzde “hakiki
    İslâm” ile “ılımlı ve sahte İslâm” arasındaki savaşa dönüştü. Evet, müslümanların
    yaşadığı tüm ülkelerde Kur’an ve Sünnet çizgisindeki muvahhid müslümanların
    karşısında, yine kendisini müslüman; savunduğu ve koruduğu şeyleri de İslâm
    diye takdim eden zihniyet vardır. İslâm’ın ve müslümanların karşısına erkekçe
    çıkılmıyor. Müslümanın eğer birazcık ferâseti, azıcık basîreti varsa, hemen
    sahteliğini teşhis edebileceği şekilde İslâm maskesi takarak bâtıl, hak adı ve
    görünümüyle hakkın karşısına olanca zulüm ve istibdâdıyla çıkıyor. Bu maske
    yırtılmadan, altındaki iğrenç yüz teşhir edilmeden, halkın Allah’ın râzı olacağı
    hakiki İslâm safında yer almasına imkân ve ihtimal yoktur. Barışın, huzurun,
    müslümanca güzelliklerin önündeki en önemli engel, bu sahte müslümanlar ve
    bu sahte İslâmlardır, yani ılımlı İslâm anlayışıdır.
    Nâsır’lar, Kaddâfi’ler, Ziyaülhak’lar, devleti ele geçirinceye kadar hep bu
    maskeyi takmışlar, durumlarını kuvvetlendirinceye kadar tâvizsiz İslâm
    inkılâpçısı geçinmişler, oyunlarını sürdürebilmek için zaman zaman kullanmak
    üzere bu maskeyi yanlarında hazır bulundurmayı ihmal etmemişlerdir.
    Müslümanların yaşadığı hemen her ülkede lider ve önder kabul edilenlerin
    tavrı da çok farklı olmamıştır. Bu oyunun, yaşadığımız topraklarda daha
    zengin mizansenlerle oynandığını görmemek için kör olmak gerekmektedir.
    1246] 2/Bakara, 214
    - 506 -
    Bugün din, din adına tahrip ediliyor. Din adına, ehl-i sünnet adına İslâm’ın
    devlet ve şeriat anlayışına en büyük düşmanlıklar yapılıyor. Çoğu radyo ve
    TV’deki din programlarıyla hakiki İslâm’a en büyük iftiralar atılıyor. Din,
    önce câmilerde sonra dinin öğretildiği okullarda ve din dersi ve dinle ilgili
    programlarda kâfirlerin ve düzenlerinin hizmetine sunuluyor.
    Din dersleriyle putlar ve putçu düzenler gençlere sevdirilmeye çalışılıyor. Din
    öğreten kurs, okul ve fakültelerde bu uzlaşmacı, tâvizci, Amerikancı İslâm’ın
    askerleri yetiştirilmek isteniyor. İslâmî değişim ve dönüşüme, tâğutlarla
    mücâdeleye, câhil halktan önce resmî din teşkilâtları karşı çıkıyor. Küfre ve
    küfrün tüm kurumlarına, dinî kurumlarla yardım ediliyor.
    Allah’la harbetme kabul edilen fâiz, hac için Diyanetin mecbûriyetlerinden
    biri haline getiriliyor. “Câmi, siyasete âlet edilmemeli” diyen egemen güçler,
    câmileri ve tüm dinî kurumları kendi devlet siyasetine istediği doz ve şekilde
    âlet ediyor ve kullanıyor.
    Vaazlarla, dinî konuşma ve din dersleriyle tâğutlara ve onların düzen ve
    uygulamalarına saygılı, putlara hürmetkâr veya en azından müsâmahakâr,
    düzene ayarlanmış vatandaş yetiştiriliyor. Allah’ın evi olması, sadece Allah’a
    çağrı yapılması gereken yerler olan câmiler (), devlet dairesi; Peygamber’in
    vârisi ve Allah’ın memuru olması gerekenler de zâlim bir düzenin memuru
    haline geliyor. Câmiler bile Allah’ın değil, tâğûtî yasaların hâkimiyeti altına
    giriyor.
    Bu insan eliyle değiştirilerek kuşa benzetilmiş muharref müslümanlığa
    hizmet etmek amacıyla din öğretecek öğretmenler putlara saygı duruşunda
    bulunabiliyor. Din kurumlarında görev almak veya öğrencilere din anlatmak
    isteyenler, hangi dine hizmet edeceklerini karıştırmasınlar diye, ılımlı İslâm
    ilkeleriyle ancak bağdaşabilecek sözler söylüyor, daha işe başlarken nasıl
    bir din tercihi yaptığını zâhiren deklare etmiş oluyorlar. Tâğûtî düzene ve
    tâğutların yoluna bağlı kalacaklarına dâir taahhüde giriyor, belge imzalamakta
    tereddüt etmiyorlar. Din eğitimi almak isteyen bir kız, İmam-Hatip ve İlâhiyat
    Fakültelerinde yine bazı din hocalarının teşvik ve zorlamasıyla, en azından
    rızâsıyla başını açmak zorunda bırakılıyor. Bazıları da başörtü farîzasını
    teferruat, böyle bir din tercihini de büyük hizmet diye sunuyor.
    Resmî kurumlar böyle de, bazı gönüllü teşkilatlar farklı mı? Subay ve
    astsubayların askerî gazinolarda içki içebileceklerine, oralardaki her çeşit haram
    eğlencelere katılabileceklerine dair bazı hoca efendiler fetvâlar verebiliyorlar.
    Üniversitelerdeki kızların ılımlı bir dine hizmet için başlarını açabileceğini,
    - 507 -
    açmaları gerektiğini tavsiyeden de öte emredebiliyorlar. Bazıları köşelerine
    çekilmiş, sadece tesbih çekmekle işin hallolacağını düşünüyor. Havadan sudan
    konuşmayı tercih edip, suya sabuna dokunmamaya özen gösteriyor. Hâlbuki
    suya sabuna dokunmadan temizliğin ve temiz kalmanın mümkün olmadığını
    çocuklar bile bilmektedir.
    Televizyon müftüleri zaten malûm. Çoğu TV. ve gazetelerin bütün imkân
    ve fırsatları kullanarak zaten gerçek İslâm’la savaştığını bilmeyen yok. Onların
    birkaç kuşu birden vurmak için atmak istediği taş olarak programlarında yer
    verdiği yeşil rengin ne derece ılımlı tonları olduğunu, yeşilden başka her renge
    benzediğini görmeyen, bilmeyen yok. Bu program ve köşelerin Allah’ın dinine
    değil de; ulusal muharref Türk dinine hizmet etmeyi amaçladığını, bu çerçeveye
    uymayan basit ve etkisiz bireysel tavırların bu çorbaya çeşni katsın diye dozu
    ayarlı acı biber şeklinde kabul edildiğini görmek gerekir.
    Uslandırma ve sulandırma: Ilımlı İslâm anlayışının dış kaynaklı olduğunda
    şüphe yok. Zaten tek millet olan küfür cephesi, yerlisi ve yabancısıyla işbirliği
    yaparak İslâm’ın rengini değiştirmeye çalışıyorlar. Allah’ın râzı olduğu dinden
    ve onu yaşayanlardan râzı olmayacak olan Batılılar,1247 Müslümanları hak
    dinden uzaklaştırmak için silâhlı ve silâhsız her çeşit mücâdele ve fitneden
    çekinmediklerini tarih boyunca ve güncel nice örneklerle ortaya koyarlar. BOP
    (Büyük Ortadoğu Politikası), müslümanların kökünü kazıyamayacağını ve
    çok pahalıya mal olan işgallerle işi halledemeyeceğini anlayan büyük şeytan
    Amerika’nın kendilerine göre doğunun ortasında, Ortadoğu’da radikal diye
    tanımladığı kaynağa bağlı gerçek İslâm’ı terörize edip suçlamak, yasakla(t)mak
    ve ılımlı İslâm anlayışını daha bir yayıp dayatmaktır. Böylece uslandırılmış ve
    sulandırılmış bir dini İslâm diye takdim edip sadece adı ve kâfirleri rahatsız
    etmeyecek özellikleri kalan din anlayışı ile yetinen sözde müslümanları
    emperyalist hedefleri istikametinde köleleştirmektir.
    Halk ne yapsın; artık halk Peygamber denilince sadece gülü aklına
    getirmektedir. İbâdet denilince sadece cuma ve teravih namazını, Allah’a
    yaklaşma denilince kandil gecelerindeki bid’atleri, kabirleri yüceltmeyi, evliyâyı
    uçurtmayı, mevlitleri, içinde bol bol aşk, sevda kelimeleri geçen ezgi ve ilâhîleri
    gündemine alıyor. Allah’tan değil; türbelerden ve Hızır’dan medet umuyor,
    Allah’a (bilinçsizce şirk karıştırarak) iman edip tâğutlara kulluk yapıyor, “Allah
    devletimize zeval vermesin!” duâlarını dilinden eksik etmiyor.
    1247] 2/Bakara, 120
    - 508 -
    Küfre isyânı emreden din, kâfirlerin ve küfrün koltuk değneği, düzenin
    destek ve dayanağı haline gelmiş durumda. Laiklik ve demokrasi, düzen ve
    kurucusu dinle ilgili konuşma ve derslerle sevdirilirken, Allah ve Rasûlü’nün
    istediği hakiki dine giden yollar din adına tıkanıyor. Müslümanların kestiği
    kurbanların derileriyle gerçek dine düşman kurumlar biraz daha güçleniyor.
    Kur’an’ı seçim nutuklarında öpüp alnına koyanlar Kur’an’ı mahkûm ediyor,
    ahkâmına düşmanlık yapıyor. İnsanlar, Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmesini
    değil; câhiliyye hükümlerinin namaz kılanlar tarafından yürütülmesini istiyor.
    Özetin özeti olarak kısa ve basit bir çerçevesini çizdiğimiz Atatürk
    ilkelerine ters düşmeyen, tâğûtî ilke ve yasalara uygun ve saygılı bu İslâm,
    Amerika ve Avrupa’nın da râzı olduğu İslâm’dır. Hâlbuki Kur’an, hıristiyan ve
    yahûdilerin, kendi milletine (dinine) tâbi olmadıkça Rasûl-i Ekrem’in şahsında
    müslümanlardan kesinlikle râzı olmayacaklarını beyan ediyor.1248 Nasıl, onlar
    Allah’ın dininden ve ona uyan dindardan râzı değillerse, onların râzı olduğu
    bir dinden ve dindarlıktan da Allah’ın (ve muvahhid mü’minlerin) râzı olması
    beklenemez.
    Yine, laikliğe aykırı olup olmadığı hiç tartışılmadan, cumhuriyetin ilk
    yıllarından bu yana müftü, vâiz ve imamlara, din öğretmenlerine maaş, makam
    ve imkânlar veriyorlar. Tabii, Allah’ın hükmüyle hükmedilmesine en büyük
    irtica damgası vuran bir düzen, bu maaşları Allah rızâsı için vermeyeceğine
    göre, niçin veriyor dersiniz? Elbette ılımlı İslâm için ve bu tür İslâm’a katkı
    sağlayanları ödüllendirmek için.
    Bütün bunlar, yaşanılan, anlatılan, serbest olan, teşvik gören dinin, adına
    İslâm denilse de gerçek İslâm’la öz yönüyle alâkası olmayan tahrif edilmiş
    sahte bir din olduğudur. Aslında, tek hak din olan İslâm’ın o devirdeki şekli
    olan gerçek hıristiyanlık nasıl tahrif edilmiştir? Müslümanlar bu hususu tekrar
    düşünmeli ve ona göre tedbir almalıdır. Çünkü aynı oyun günümüzde İslâm’a
    karşı da oynanmaktadır. Müslümanların da bu oyuna gelmediklerini maalesef
    söyleyemiyoruz. Onları uyaracak olanların kendi horlamaları, şeytanî bir
    müzik gibi ruhlara dinî(!) gıda ve heyecan vermekte, uyarıcılar icrâ ettikleri
    mûsikîye ninnileri de güfte ve nağme olarak katmakta, bu sanatlarının karşılığı
    olarak ücretlerini de efendilerinden almaktadırlar.
    Önceleri örf-âdet dini haline getirilmiş, pasifize edilerek uyuşturulmuş
    şekliyle, bid’at ve efsânelerle, Kesikbaş hikâyeleri, Bektaşî fıkraları, uydurma
    kerâmet ve evliya menkabeleleriyle, gâfil veya hâin, câhil veya yobaz, yarım
    1248] 2/Bakara, 120
    - 509 -
    veya çeyrek hocalar vâsıtasıyla yarı yarıya tahrif edilmiş ve sultanların emrine,
    sarayların yönlendirmesine çoktandır girmiş bir İslâm’ı devralan Kemalizm,
    hiç de güçlük çekmedi dini bugünkü sulandırılmış haline getirmek için.
    İnkılâplarla, zorlamalarla, karşı çıkan üç-beş hocayı darağaçlarında sallandırma,
    diğerlerine maaş ve makamlar dağıtarak avlamayla, devletin tahakkümü ve
    değişik yönlendirmeleriyle, küfür rejiminin kurumlarıyla, özellikle kurs, okul,
    din teşkilatı ve demokrat/muhâfazakâr/sağcı partiler aracılığıyla vatancılık,
    milliyetçilik (daha doğrusu ulusalcılık) ilâvesiyle, atalar mirası olan din anlayışını
    bugünkü ulusal Türk dini haline kolaylıkla getirdi. Ve bugün İslâm, aslî hüviyetini
    halk yığınlarının zihninde ve yaşayışında kaybederek şu çizgilere geldi:
    Putlara ve putçulara (isteyerek veya istemeyerek) yardım eden,
    Mü’min-kâfir ayrımı değil; Türk-yabancı, devletçi ve bölücü diye insanları
    ayıran,
    Tüm kâfirlere değil; sadece komünizme, biraz da Ermenilere ve Yunanistan’a
    düşman olan,
    Düzeni veya düzenin bazı kurumlarını savunan,
    Dini siyasetten ayrı kabul edip devleti dinden, dini de devletten ayıran,
    Grupçu, partici, ağabeyci, üstadcı olan, sahte kahraman ve sahte şeyhlerin
    izinden gitmeyi şeref sayan,
    Dâvâ için her yolu meşrû gören, hizmet için her tavizci fetvâya uyan,
    Müslümanım demek yerine; Türküm, milliyetçiyim, mukaddesatçıyım,
    demokratım, filan partiliyim, falan tarikattanım demeyi tercih eden,
    Doğduğu veya doyduğu yeri putlaştıran, ümmetçi değil; ırkçı olan,
    Ulusal simgelerle, ulusal sınır ve ulusal tarihiyle gurur duyan,
    Cihad denilince ürken; korkak, uyuşuk, mıymıntı ve pasif yaşayıp
    dünyevîleşen,
    Namaz ve tesbihle, virdlerle yetinen; mukaddesâta ve farzlara hücum edilir,
    haramlar şiirleşip süslenirken, nâfilelerle uğraşıp kapısına ve kalbine kadar
    gelen tehlikeden haberdar olmayan,
    Yöneticilerinin Allah’ın indirdiğiyle hükmedip etmemesini önemsemeyen,
    düzenin İslâmî olup olmadığını cehâlet veya ihânetinden ötürü tespit edemeyen,
    Bildiği hakikatleri ketmedip gizleyerek lânete uğrayan ve dilsiz şeytanlığa
    rızâ gösteren,
    - 510 -
    Rızık endişesiyle Allah’ın dinini ve âyetlerini satan, âyet ve hadisleri
    kâfirlerin istediği şekilde te’vil ve tefsir eden,
    İslâm’a düşman bir düzen ve devletin sanayileşip zenginleşmesini,
    kalkınmasını İslâmlaşmasından önce isteyen,
    Ülkenin daha bir Batılı olmasını, AB’nin, Avrupa’nın (gazab edilmiş ve
    sapıtmışların) yoluna uymayı fazilet gibi gören,
    Bazı küçük tamir ve ıslahatlarla yetinen, düzenin her şeyiyle baştan aşağı
    değişmesi gerektiğini düşünmeyen,
    Uzlaşmacı ve tâvizci; biraz Allah’ı, biraz da tâğutları memnun etmeye
    çalışan,
    Yaşadığı ülkede iki kişinin öldüğü bir âfete üzüldüğü kadar Filistin’deki
    vahşete, Irak’taki işgale vb. üzülmeyen, onlara duâlarıyla bile destek olmayan,
    Amerika’nın çıkarları doğrultusunda Kore’de savaşmayı normal gördüğü
    halde, meselâ Filistin, ya da sözgelimi Lübnan’da siyonist yahûdilere karşı
    müslümanlarla beraber savaşmayı aklının ucundan geçirmeyen,
    İslâm devleti, imamet, bey’at, çocuklarının müslümanca yetişmesi gibi
    konulara ehemmiyet vermeyen ya da önem verdiğini düşünse de takınılacak
    tavrı belirleyemeyen,
    Hafta sonu müslümanı, Cuma ve Bayram müslümanı haline gelen... müslüman
    tipi sadece yetişmedi, tümüyle kökleşti; Halkın çoğunluğunu teşkil etti. Ve o
    noktaya gelindi ki, gerçek İslâm’ın topluma ve düzene hâkimiyeti konusunda,
    kâfirlerden önce; müslümanım diyen halk, hatta câmi cemaati, belki başlarında
    da namaz kıldırma görevlisi olmak üzere karşı çıkmakta tereddüt etmeyecek bir
    halk oluştu. Bütün bunlar ılımlı İslâm’ın hânesine yazılabilir.
    Kur’an, tahrif edilmekten Allah tarafından korunacak, ümmetin tümü
    dalâlette birleşmeyecek, az sayıda da olsa, daima hakkın müdâfiîleri her devirde
    mevcut olacaktır.
    “Şüphe yok ki Kur’an’ı Biz indirdik ve muhakkak onu (tahrif ile tebdilden,
    değişikliğe uğramaktan) Biz koruyacağız.”1249;
    “(Kâfirler) istiyorlar ki, Allah’ın nûrunu (İslâm Dinini), ağızlarıyla (kötü söz
    ve iftirâlarıyla) söndürsünler. Allah ise nûrunu tamamlayacaktır; isterse kâfirler
    hoşlanmasınlar.” 1250
    1249] 15/Hıcr, 9
    1250] 61/Saf, 8
    - 511 -
    Ama Allah bunu kullarının eliyle yapmak istiyor. Sünnetullah bunu
    gerektirir. Halifeliğin anlamı budur. Tüm tarih boyunca peygamberler ve
    mü’minlerin, Efendimiz ve ashâbının çile çekmesinin sebebi budur. “Yoksa, siz
    ey mü’minler, kendinizden evvel geçenlerin halleri hiç başınıza gelmeden cennete
    gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zarûretler
    dokundu ve öylesine sarsıldılar ki, peygamber ve beraberinde iman edenler;
    ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ diyesiye kadar. Bilin ki Allah’ın yardımı
    muhakkak yakındır.” 1251
    Evet, Allah (c.c.) Kur’an’ı ve İslâm’ı koruyacak, ama sadece müslümanım
    demekle yetinerek Allah için fedâkârlık yapıp çileye katlanmayanları,
    müttakî olmayanları koruyacağına dâir, onların fikir ve İslâm anlayışlarını
    tahrifattan muhâfaza edeceğine dâir bir vaadi yoktur. Aksine, Kıyâmete yakın
    müslümanların bu sapmalarının vuku bulacağını, âhir zaman fitnelerini,
    müslümanların inanç, fikir ve amellerinin müthiş bozulmaya uğrayacağını
    anlatan, kurtuluş için Kur’an ve Sünnete yapışmayı salık veren yüzlerce hadis
    rivâyeti vardır.
    1251] 2/Bakara, 214

    9. BÖLÜM
    BAYRAM DENİLEN MÂTEM GÜNLERİ
    - 514 -
    53. HUTBE
    1 OCAK KUTLU OLSUN!
    Ayet :
    يَآ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا لَ ا تتَخَِّذُوا اليَْهُودَ وَالنصََّارٓىٰ اوَْليَِآءَۢ بَعْضُهُمْ اوَْليَِآءُ بَعْضٍۜ وَمَنْ يَتَوَلهَُّمْ مِنْكمُْ
    فَاِنَّهُ مِنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ
    “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar
    birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır.
    Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”1252
    اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحاً مُب۪يناًۙ
    “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik”1253
    اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُۙ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجاًۙ فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
    وَاسْتَغْفِرْهُۜ اِنَّهُ كَانَ تَوَّاباً
    “Allah’ın yardımı gelip fetih gerçekleştiğinde; Ve insanların akın akın Allah’ın
    dinine girdiğini gördüğünde; Rabbine hamdederek şanının yüceliğini dile getir ve
    O’ndan af dile; şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir.” 1254
    1 Ocak tarihi, müslümanlar için önemli bir gündür. 31 Aralık gecesinde şuurlu
    müslümanlar bir kutlamaya katılırlar; Kutlamaya ve muhâsebeye. Elbette noel
    değildir kutlanan. Hıristiyanların tanrı kabul ettikleri bir zâtın doğum günü
    değildir değerlendirilen. 1 Ocak, müslümanlar için bir senenin israf edilip defterinin
    dürülmesi ve yeni bir yılın başlangıcının delice kutlanılması değil; Câhiliyye denilen
    karanlık bir çağın kapatılıp yeni bir çağın açıldığının bütün dünyaya ilânı olan en
    büyük fethin, Mekke fethinin yıldönümü ve fethin değerlendirildiği gündür.
    İnsanları hayra yönelterek hayırlı ümmet olma şuurunu ve yeryüzünün
    halîfesi olma sorumluluğunu kuşanan fetih rûhuna sahip müslümanlar,
    gündem oluşturmak zorundadır. Başkalarının tâyin ve tespit ettiği gündemlerin
    arkasından koşan basit taklitçiler durumuna düşmemelidirler. Gündemimiz:
    Yılsonu, yılbaşı değil; Mekke fethidir. Daha doğrusu, başta Mekke olmak üzere
    bir zamanlar fethedilmiş şehirlerin yeniden fethedilme ihtiyacı…
    1252] 5/Mâide, 51
    1253] 48/Fetih, 1
    1254] 110/Nasr, 1-3
    - 515 -
    Nedir Fetih? Fetih, kalplerin ve kapıların açılmasıdır. Fetih, kelime-i
    tevhidin, içine girip fethettiği gönlün, heyecanını dışa taşırıp başkalarını da
    kuşatıp yararlandırmasıdır. Şâirin; “Ballar balını buldum / Kovanım yağma
    olsun!” dediği cinsten, tattığı güzellikleri, başkalarına ikram etmektir fetih.
    Fetih, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur!” diyen muvahhidin, tüm ilâh
    taslaklarına ve tüm putlara meydan okumasıdır. Karşısındaki, hangi dilden
    anlıyorsa, o dilden anlatmaktır. En büyüğün, sadece Allah olduğunun dünyaya
    ilânıdır fetih.
    Fetih, küfür kalelerinin İslâm’a açılması demek olduğu kadar, gönül
    kapılarının da hidâyete açılmasıdır. İster dış, ister iç fetihten, isterse her
    ikisinden beraberce bahsedelim, cihadsız, mücâhedesiz fetih olmaz.
    Fetih, Allah’ın kullarını kullara kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kul etme
    eyleminin zaferle sonuçlanmasıdır.
    Fetih, toprakları ele geçirip işgal etmek değil; tam tersine, her şeyi sahibine
    iâde etmektir. İçimizde ve çevremizdeki işgalleri kaldırmaktır.
    Fetih, müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla
    İslâmiyet’e açmaları, İslâm devleti idâresine almaları demektir. Arapça’da “açma,
    yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen
    feth, terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kavramına
    benzer şekilde, müslümanların gayrı müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak
    kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından
    ayırmak amacıyla kullanılmıştır.
    Fetih, öncelikle ve daha çok, kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, ikinci olarak
    da İslâm mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına
    ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Medine’nin
    savaşsız fethedilmesi ve İslâm’a kazandırılması hakkında Rasûlullah’ın şöyle
    dediği rivâyet edilir: “Ülkeler ve şehirler zorla alınır: Medine ise Kur’an ile
    fethedilmiştir”1255; “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik”1256 meâlindeki
    âyet, askerî bir zaferin değil; Mekke’li müşriklerle hicrî 6, milâdî 628 yılında
    yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir.
    Fetih sûresinin 18 ve 27. âyetlerindeki “ fethan karîbâ/yakın fetih” ibâresi
    Hudeybiye Antlaşmasından sonraki Hayber’in fethine, Nasr sûresinin 1 ve
    Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki “el-feth” kelimesi ise, Mekke’nin fethine işâret
    1255] Belâzûrî, Fütûhu’l-Büldân, I/6
    1256] 48/Fetih, 1
    - 516 -
    etmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’de fethin hem savaş, hem dâvet ve tebliğ
    yoluyla gerçekleştirilebileceği açıklanmış bulunmaktadır.
    En mübîn, en büyük fetih olan Mekke’nin fethi ise; Allah’ın hükmünün
    yeryüzünün kalbine nakşedilmesi; Lâ ilâhe illâllah mührünün dünyanın
    merkezine vurulmasıdır.
    Yeryüzünde halîfe olabilmek için, tüm kulluk ve kölelikleri reddedip
    sadece Allah’a hakkıyla kulluk yapmak şarttır. Kulluk yapmak, yani ibâdet
    etmek için yöneleceğimiz bir kıbleye ihtiyacımız olacaktır. Aynen başkalarına
    kulluk yapanların kıblelerinin Washington, Çankaya, Medya... olduğu
    gibi. Bizim kıblemizi tâyin eden Rabbimiz şöyle buyurur: “Yüzünü Mescid-i
    Harâm’a çevir.”1257 Bu emre uyarak kıblemize yüzümüzü çevirip dikkatlerimizi
    Mekke’ye yöneltmeli, oraya doğru “Allahu ekber!” diyerek kıyâma durmalıyız.
    Bugün Mekke’miz ne durumdadır? Yeniden fethi bekleyen Mekke’mize
    yüzümüzü çevirip kıyâmımızı bekleyen başka Mekke’lerimiz olup olmadığını
    değerlendirmeliyiz. İslâm âleminin kalbi durumunda olan Kâbe ve Mekke ile,
    yine işgal altındaki kendi kalplerimizi mukayese etmeliyiz. Asr-ı Cehâlette Ebû
    Cehiller tarafından, arzın kalbi Kâbe ve Mekke nasıl işgal edildi ve putlarla
    doldurulduysa; arzın halîfesi olması gereken insanımızın kalbi de işgâle uğrayıp
    putlarla dolduruldu. Önce, bu putlardan uzaklaşmalı, hicret edecek Medine’ler
    bulmalı; sonra Mekke’lerimizi fethedip oraların sadece Allah’a kulluk yapılacak
    yerler olmasını sağlamalıyız.
    Bu anlamda fetihler bekleyen Mekkelerimiz: Gönüllerimiz, evlerimiz,
    çevremiz ve halîfesi olduğumuz/olmamız gereken tüm dünyamızdır.
    Allah’a ibâdet eden, Kâbe’ye, Mekke’ye yönelmiş müslümanlar, ilk kıblelerinin
    de halini düşünmek zorundadır. Kudüs’ümüz, Mescid-i Aksâ’mız ne durumda?
    O da fetih beklemiyor, yeni Salâhaddin’leri imdâda çağırmıyor mu?
    Cemaat halinde dünya müslümanları gerçekten kıblelerine yönelip kıyâma
    dursalar, bu işgal, yerini fethe kısa bir anda bırakmaz mı? Cemaat ve ümmet
    bilinci içinde dünya müslümanları olarak hepimiz, fetih şuuruyla Mekke
    fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm, Irak’taki vahşet, karşımızda kaç
    dakika dayanabilir?
    Kimdir Fâtihler ve Fâtih Adayları? İnsan, yeryüzünün halîfesi olarak,
    ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yaratılmıştır.1258 Bu kerem vasfını,
    1257] 2/Bakara, 144
    1258] 2/Bakara, 30; 95/Tîn, 4
    - 517 -
    ancak müslümanlar devam ettirmiş, diğerleri dört ayaklılardan aşağı seviyeye
    düşmüştür.1259 Peki, müslümanların hepsi, Allah katında aynı değerde midir?
    Hucurât sûresinde; “Allah yanında sizin en üstününüz en takvâlı olanınız,
    O’ndan en çok korkanınızdır.”1260 buyrulurken, Nisâ sûresinde; “Allah,
    mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün
    kıldı... Allah mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı.”1261
    buyurulmaktadır. Zümer sûresinde ise üstünlük konusunda şöyle denilir: “Hiç
    bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”1262 Demek ki bilenler, yani âlimler bu âyete
    göre üstün ve fazîletli kimselerdir. Bu üç âyette üç ayrı şahsiyetin fazîleti ifâde
    edilmektedir. Peki, en kıymetli kimse, Kur’an’a göre kimdir, düşündünüz mü?
    Yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak cevaplayabiliriz: Takvâ sahibi, cihad eri
    âlim. Ya da ilim erbâbı, müttakî mücâhid. Veya cihad rûhuna sahip, ilimde
    derinleşmiş, müttakî gönül adamı.
    Bilindiği gibi, takvâ kalptedir; ilim kafada, cihad da bilekte, kas gücünde.
    Fazîletin esası, bu üç gücü dengeli bir şekilde birleştirmektedir. İlim
    olmadan kaba kuvvet, sahibini kolayca zâlim ya da terörist yapabilir. Takvâ
    olmadan bilgi, hatta vahye dayalı ilim bile müşrik düzenin destekçisi Bel’am
    yapabilir kişiyi. İlim olmadan da takvâ gerçekleşmez. Çünkü Allah “Kulları
    içerisinde ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”1263 buyurmaktadır.
    Dolayısıyla öğrendikleri, kişiyi Allah’tan, daha fazla huşû ile korkutup takvâya
    meylettirmiyorsa, öğrenilenler ilim; öğrenen kişi de âlim değildir.
    Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte
    güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.
    Bugün İslâmî çalışma yapanların başarısızlıkları, saâdet asrının yıldızlarına
    çağdaş ayna olamaması, bu altın sentezi yapamamaları, bu bütüncül bileşim
    için ciddî gayret göstermemeleriyle ilgilidir. Bileği güçlü ve cesâreti, ya da maddî
    imkânı olan müslümanın ilmi yetersiz kalmakta; dışından takvâ sahibi olduğu
    zannedilen kişiler, ellerine gücü, kafalarına bilgiyi yerleştirememektedirler. Âlim
    zannedilen kişilerin çoğu ise, cihad rûhuna yeterince sahip olamadıklarından,
    korkup İslâm’ı ketmetmekte/gizlemekte, kafaları kadar gönüllerini doldurmayı
    da düşünmemekteler. Fili olduğu gibi tanımlaması gerekenler, tuttuğu parçayı fil
    zannetmekle kalmamakta, başkalarını da bu organın fil olduğuna inandırmaya
    çalışmakta, hatta gözü açık olanların da bu körebe oyununa katılmasını istemekteler.
    1259] 95/Tîn, 5; 7/A’râf, 179
    1260] 49/Hucurât, 13
    1261] 4/Nisâ, 95
    1262] 39/Zümer, 9
    1263] 35/Fâtır, 28
    - 518 -
    Fetih rûhuna sahip olmanın önündeki en önemli engel bu olduğuna göre, fâtih
    olmanın yolunun da nereden geçtiği ortaya çıkmaktadır. Kur’an’a bakıyoruz;
    İman ve küfrü, tevhid ve şirki, bunların aralarındaki savaşı görüyoruz. Tarihe
    bakıyoruz; tarihin hak ve bâtıl mücâdelesinden ibâret olduğunu görüyoruz.
    Günümüze bakıyoruz; manzara yine aynı: İşgalci müstekbirler ve zulme
    uğrayan müstaz’af kalabalıklar.
    Anadolu, 10. ve 11. yüzyıllarda gönül ve kafa yoluyla fethedildi; kılıçla
    değil. Moro, Malezya, Endonezya gibi ülkeler, İslâm’ı yeterince bilen, bildiğini
    yaşayan, yaşadığını tebliğ eden müslüman tüccarlar tarafından kılıçsız
    fethedildi. Aynen kan dökülmeden fethedilen Mekke gibi. Mekke; fetihte
    de önder şehir. En büyük fetih, Mekke’nin fethi; en büyük fâtih de Hz.
    Muhammed (s.a.s.). O, Mekke’nin, Medine’nin, Tâif’in, Hayber’in, tüm
    Arap yarımadasının fâtihi olduğu gibi, O’nun öğrencileri, O’nun izini
    tâkip ederek 30 sene içinde o günkü dünyanın iki süper devletinin ikisini
    de fethetti. Fetihler, Mekke’nin fethine benzediği oranda fetih, fâtihler de
    Peygamber’e benzediği ölçüde fâtihtir. Gönülleri fethetmeden yapılan ülke
    fetihlerinin ne kadar fetih özelliği taşıdığı tartışılabileceği gibi, bunlar uzun
    süreli de olamaz. Başlarında büyük fâtihin (Rasûlullah’ın) izini tâkip eden
    yöneticiler olmaksızın ele geçirilen yerler, fetihle ihyâ edilen yerler değil;
    işgal ile imhâ edilen topraklar olacaktır.
    Fetih; açmak demektir, yani kapalılığı gidermek. Bir memleketin fethi de,
    savaşla veya savaşsız Allah’ın hâkimiyetine boyun eğdirilmesi demektir. Kalbin
    fethi ise, kalbi “lâ” süpürgesiyle temizleyip “illâ Allah”ı o tertemiz gönül sarayına
    yerleştirmektir. Fetih, önce gönüllerimizde olmalı; sonra dalga dalga çevreye
    yayılmalı. Gönüller her türlü şirkten ve her çeşit puttan arınmalı öncelikle. Önce
    kalbimizin burçlarına dikmeli ve orada her an dalgalandırmalıyız tevhid bayrağını.
    Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül
    kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca
    açılacaktır. Allah bir göğüste iki kalp yaratmadığı için,1264 bir kalp ya Allah’a tahsis
    edilmiştir, ya da başka bir şeye. Kalp Allah’a tahsis edilmişse, o kalp Beytullah olur.1265
    Böyle bir kalp artık Kâbe’ye, bu mukaddes evin bulunduğu Mekke’ye dönmüştür.
    İşte o zaman Mekke’mizi fethetmiş, işgalcilerden, putlardan temizlemiş oluruz.
    Mekke’nin şehirlerin anası1266 ve dünyanın merkezi olduğu gibi; vücudun başkenti
    de kalptir. Kalbin fethi, insanın fethidir; insanların fethi de ülkenin ve dünyanın.
    1264] 33/Ahzâb, 4
    1265] 50/Kaf, 16; 8/Enfâl, 24
    1266] 6/En’âm, 92
    - 519 -
    Allah’tan gayrıya tahsis edilmiş, Allah’ı sever gibi başka sevgilerle dolmuşsa,
    işgal edilmiştir gönül. Şeytanın, tâğutun, hevânın işgali altındadır. Veya para,
    kadın, sanat, spor, makam gibi putlar tarafından işgale uğramış demektir.
    Böyle bir gönül, ne Mekke’nin fethini, ne de başka fethi anlayabilir. O kalp ve
    sahibi için 31 Aralık gecesi Fetih gecesi değil; yılbaşı gecesidir. Beytullah olması
    gereken kalpte putlar varken, orayı fethedip özgürlüğüne kavuşturmadan Mekke
    fethini ve Beytullah Kâbe’deki putları deviren en büyük fâtih Rasûlullah’ı nasıl
    an(lay)acağız? Beytullah da, Mekke de içimizde. Fetih önce gönülde ve kafada
    olmalı. Sonra evimizde, iş yerimizde, çevremizde...
    Günümüzde istismar edilmeyen kavram kalmamış, ifrât veya tefrîte kurban
    edilmeyen erdemden söz edilemez olmuştur. Fetihle işgal, ıslâh ile ifsâd, amel-i
    sâlih ile eylem, cihad ile terör, huzur ile anarşi, özgürlük ile başıboşluk, sabır ile
    zillet, tedbir ile korkaklık, cesâret ile delilik, tedrîcilik ile ihmalkârlık, ilim ile
    faydasız bilgi, takvâ ile şekilcilik, tebliğ ile propaganda, dâvet ile çığırtkanlık,
    denge ile aşırılık, istikrar ve sebat ile anlık heyecan ve geçici heves birbirine
    karıştırılmıştır. Gönül, kafa ve bileklerin dengeli beslenmediği ve birbirleriyle
    uyumuna önem verilmediği ortamlarda bu karışıklıktan başka bir şey beklemek
    zâten cehennemde saraylar aramaya kalkmak demektir.
    Mekke, bugün yeniden fethedilmeyi beklemektedir. Aynen, İstanbul’un ve
    diğer şehirlerimizin yeniden fethi beklediği gibi. Ancak, unutmamalıyız ki,
    kendini fethedemeyen şehirleri hiç fethedemez. Kaybolan nesilleri fethetmeye
    çalışmayan, ülkeler fethedemez. Önce, işgale uğramış gönüllerimizi ve
    akıllarımızı işgalden kurtararak fethe başlamalıyız. Caddeler, sokaklar cahiliye
    rezillikleriyle işgale uğramış. Okullar, heykeller ve resimlerle, o resmî simgelerin
    çağrıştırdığı zihniyetle işgal edilmiş. Mahkemeler tâğutun hükümleriyle işgal
    edilmiş, meclisler tâğutlar tarafından işgali her şeyiyle yaşamış. Daha ne
    diyelim: Câmilerimiz bile işgalden payını almış, devlet dairesi haline gelmiş,
    tâğutlara dua edilen tâğutî zihniyetlere çağrılan yerler olmuş. Öyleyse fâtih
    adaylarına çok iş düşüyor. Önce kendini fethetmeye çalışacak, sonra halka halka
    halkı fethe gayret edecek, sonra büyük fetih nasip olacak, çevresini kurtarmaya
    çalışarak Müslüman kendisi kurtulacak. Başkalarını değiştirmeye, fethetmeye
    uğraşmayan kendisi başkaları tarafından işgal edilmeyi hak ediyor demektir.
    Kur’an’la kâfirlere karşı en büyük cihadı gerçekleştirmeye çalışan, bu gayeyle
    yaşayan muvahhidlere selâm olsun!
    - 520 -
    54. HUTBE
    23 NİS AN, ÖFKE DUYUYOR İNSAN!
    Âyet :
    ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْ امَْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَ ا تَتَّبِعْ اَهْوَآءَ الَّذ۪ينَ لَ ا يَعْلَمُونَ
    “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun
    bilmeyenlerin hevâsına uymayın.”1267
    أذَْنْ بهِِ اللهُّٰۜ وَلوَْلَ ا كلَمَِةُ الفَْصْلِ لقَُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَانَِّ � امَْ لهَُمْ شُرَكؤُٰٓ۬ا شَرَعُوا لهَُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لمَْ يَ
    الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
    “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren
    ortaklarınız mı var?”1268
    Bir taraftan devlet dininin kutsalı Atatürk ve çocuk bayramı, diğer taraftan
    Diyanet’in yönlendirmesiyle 20-26 Nisan tarihleri arasında kutlanan Kutlu
    Doğum Haftası ve Peygamberimiz. Şimdi Kutlu Doğum Haftası kutlanmıyor
    artık. Sebep: Bid’at olduğu için değil; Kutlu Doğum, belki hatırlarsınız; Fetö’nün
    teklifiyle uygulanmaya başlanmıştı, onun için. Fetullah Gülen teklif ettiği ve
    kabul görüp onun girişimiyle kutlanmaya başlandığı için. O zaman Fetö değil;
    Hoca Efendi idi. Saray mollası ve koalisyon ortağı (gibi) idi. Şimdi, terörist başı
    kabul edilip onun girişimiyle uygulanan Kutlu Doğum Haftası iptal edildi.
    Artık dost değil düşman; eyvallah anladık. Ama, 23 Nisan kutlanmaya ve
    Atatürk anılmaya devam ediyor. Fetö kötü ve düşman ilan edildi, ama Çocuk
    Bayramı ve Atatürk’ten rahatsız olan yok. Birbirine düşman iki ayrı lider
    birlikte kutlanıyordu. Halkı iki dinli, iki peygamberli yaptılar. Şimdi Atatürk
    tek lider kabul ediliyor. Artık ona hiç kimse şirk koşturulmuyor. Hakla bâtıl
    karıştırılıyordu, şimdi ise sadece bâtıl hâkim.
    23 Nisan Çocuk Bayramını camide hutbe okuyarak kutlamak ise, halkı
    çocuk yerine koymak anlamına geliyor aslında. Cemaatten “Burası devlet
    dairesi mi, biz de çocuk muyuz?” diyen çıkmıyor. Bazı camilerin ana kapısına
    rejimin simgesi Türk bayrağı asılıyor, cemaatten hiç tepki gelmiyor. Bu gidişle
    camilere heykel de konulsa kimse itiraz etmeyecek.
    1267] 45/Câsiye, 18
    1268] 42/Şûrâ, 21
    - 521 -
    Halk ın Egemenliği ve Çocukça Bayram
    23 Nisan’da ne olmuş? TBMM’nin Ankara’daki açılışı gerçekleştirilmiş.
    Gelin bu açılış gününe gidelim ve neler yaşandığına bir bakalım. Hacı
    Bayram Camiinde Cuma namazı kılıyorlar ondan sonra çıkıp hep birlikte
    tekbirlerle, tehlillerle ve Peygamberimizin sancağını önde taşıyarak meclise
    kadar yürüyorlar. Ve devamında bu sancağı kutsal bir sembol olarak kürsüye
    yerleştiriyorlar ve Kur’an okuyorlar. Hatimler indiriliyor, Kur’an hatminin
    yanında hurafe olarak da Buhari hatimleri bile indiriliyor. Meclis başkanın
    arkasına denk gelen duvara Şura Suresinin “Onların işleri aralarında şura
    iledir” ayeti asılıyor. Konuşmalar besmele ve Allah’a hamd ile başlıyor. İşte
    Meclis böyle açılıyor, ama bir süre sonra ülke yönetimini tümüyle ele geçiren
    Atatürk ve yandaşları tarafından bu ülkenin halkları tehdit ediliyor ve büyük
    bir baskı ve zulüm ortay çıkıyor; Kur’an öğrenmek, Arapça okumak, İslâm’ı
    tebliğ etmek yasak ilan ediliyor.
    23 Nisan, Kemalist rejimin temelinin atıldığı bir gündür. Şeriat yerine beşerî
    yönetime gidişin adımları, bugünlerde gündeme gelmeye başladı. İslam şeriatı
    ilk tehdit ve düşman ilan edilmişti. Hâlbuki Rabbimiz “Sonra seni de emrimizden
    bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun bilmeyenlerin hevâsına uymayın.”1269
    buyuruyordu.
    Meclis, kanun yapar, İslâmî kavramla söylersek teşrî yapar, yani insanların
    hangi kanunlarla yönetileceğini kendisi belirler. Kur’an ise şöyle buyurur: “Yoksa
    Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı
    var?”1270
    Meclis, kanun koyarken Allah’ın hükmünü, kitabını hiç kaale almaz, onu
    referans kabul etmez. Kur’an ise; Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin kâfir,
    zâlim ve fâsık olduğunu belirtir.1271
    Allah’ın şeriatına muhalif şekilde insanları yöneten, Batı devletlerini örnek
    alan ve Atatürk ilkelerini temel ölçü kabul eden bir rejim kurulmuştur.
    Kur’an, bu tür rejimlere ve yöneticilerine tâğut adı vermekte ve bütün
    mü’minlerin tâğutu reddetmeleri gerektiğini bildirir.
    23 Nisan’da meclis, namazla, Peygamber sancağı ile, Kur’an ve Buhari hatmi
    ile, tekbir ve tehlillerle, tabii dualarla açılmıştı. Sonra ipleri ellerine geçirenler
    İslâm’a savaş açarlar. 23 Nisan’la açılan meclisin kanunlarına göre; şeriat birinci
    1269] 45/Câsiye, 18
    1270] 42/Şûrâ, 21
    1271] 5/Mâide, 44, 45, 47
    - 522 -
    tehdit olur, halkın dinine, Kitabına savaş açılır. Ezanlar susturulur, Allah demek
    bile yasaklanır.
    Türk ulusalcılığı resmi ideoloji ve din haline getiriliyor. Devletin adı Türkiye,
    halk Türk vatandaşı, liderin soyadı Atatürk. Tabii, Kürtler ve diğer ırklar
    dışlanıyor. Kürt kimliği reddedilir, Kürtler ve diğer ırklar asimilasyona uğratılır.
    Kur’an, üstünlüğün takvâda olduğunu belirtir. İslam, Arab’ın aceme, acemin
    Araba üstün olmadığını ilan eder.
    Laiklik zorla halka dayatıldı. “Devletin dini İslâm’dır” ibaresi kaldırıldı.
    Devlet dinsiz, din de devletsiz oldu. İslâm, laikliği reddeder ve Allah’ın hükmüyle
    hükmetmeyi temel görevlerden biri olarak görür.
    Harbiye marşında “Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” deniyor.
    Evet, kanla kurdukları doğru ama irfan hiç bu ülkenin sisteminin içine
    girmedi.
    Padişahlığı kaldırdı bu meclis, Ama başta Atatürk tam bir padişah ve diktatör
    idi. Milletvekilleri de yarı padişah kabul edildi.
    Bu sistemi kabul ettirmek için çok kan döktüler. Büyük acılar çektirdiler,
    yaygın zulümler yaptılar ülke halklarına. Üstelik “Halka rağmen halk için” diye
    bir slogan da üretildi biliyorsunuz. “Halk cahildir, halk kendisinin menfaatinin
    nerede olduğunu bilmez, kendisi için neyin hayırlı olduğunu akledemez, halka
    rağmen ama halk adına tercihleri biz yapacağız.” dediler. Ondan sonra da
    utanmadan halkın egemenliği yalanını söylemeye devam ettiler.
    Şirke, cahiliyeye dayalı anayasalar yapıldı sürekli. Sık sık değiştirilen halka
    rağmen yaptıkları anayasalar ülkenin insanlarına dayatıldı. Bu ülkede hiçbir
    zaman halkın sözü geçmedi. Zalim oligarşilerin egemenliği söz konusu oldu
    hep ve halk sürekli ezildi, horlandı.
    Ulusal egemenlik ya da halkın egemenliği adı altında nasıl bir despotizmin
    süregeldiğini hepimiz yaşayarak biliyoruz. Halkın egemenliği diye halkı
    kandırdılar. Hep oligarşik bir zümrenin baskıcı diktatörlüğü söz konusu oldu.
    Gerçekten de halka yönelik çok büyük zulümler yapıldı. Kürt, Türk, Arap,
    Roman, Sünni, Alevi herkes ezildi, horlandı, sömürüldü, işkence gördü, hakları
    gasp edildi. Halkın egemenliği bile olsa, İslâm’a ters idi yönetim. İslâm Hakkın
    egemenliğini öne çıkarıyordu; ona son verip hevânın egemenliğini esas aldılar.
    23 Nisan’la birlikte Atatürk diye biri ilâhlaştırıldı. Onun inkılapları, onun
    ilkeleri, onun kurtarıcılığı gibi ifadelerle onun putlaştırılması… Kovdukları
    - 523 -
    padişahlar hiç değilse putlaştırılmıyordu. Biz, tabii ki padişahlığı değil, asr-ı
    saâdet yönetimini istiyoruz.
    Hâlbuki İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığını ısrarla vurgular. Ve bu tevhid
    inancını dinin esası kabul eder.
    Daha önce uygulanan şeriat kanunları kaldırıldı. Onun yerine İsviçre’den
    medeni kanun, İtalya’dan ceza kanunu, Almanya’dan Borçlar kanunu,
    Fransa’dan Laiklik ve giyim-kuşam alındı. Hani, TBMM kanun yapacaktı,
    bazen kanun yapma yerine, kanun ithal etmeyi tercih etti; yeter ki şeriat olmasın
    da dün savaştığın ülkelerin kanunu olsun, önemli değil dendi.
    Aşağı yukarı her 10 yılda bir ihtilaller oldu, darbeciler Cumhuriyeti koruma
    ve kollama iddiasıyla ülkeyi sıkıyönetimlerle, Ohal ile, baskı ile yönetmeyi
    tercih ettiler. Gerekçe belli idi: Demokrasiyi rayına oturtmak. Bu görevi Atatürk
    orduya vermişti, onlar da seve seve bu görevi üstlenmiş oldular. ,
    Böyle bir ülkede Çocuk bayramımı kutlanmalı yoksa ezilen sömürülen
    tecavüze uğrayan zihinleri işgal edilen fıtratları bozulan çocuklara mı
    ağlanmalı?
    İşte “Halkın ya da ulus’un/’millet’in egemenliği “ yalanı böyle bir zeminde,
    böyle zulümlerle sürdürüldü. Şimdi de “Çocuk Bayramı” olma yalanı altında
    aslında bu ülkenin çocuklarına ne büyük zulümler yapıla geldiğinin üzerinde
    duralım. Bu ülkenin ezilen, horlanan ve harcanan çocuklarından bahsedebiliriz.
    Bu ülkede milyonlarca çocuk harcandı, ezildi. Her şeyden önce öğütüm
    sistemine dönüştürülen eğitim sisteminde esir alındı çocuklarımız. Zihinleri
    resmi ideoloji ile işgal edildi, ruhları kirletildi, fıtratları bozuldu. Sözde çocuk
    bayramı olduğu iddia edilen 23 Nisan’da bile çocuklara zulmediliyor. Bu
    günde de çocuklar zorla götürülüyor ve resmi ideolojiye bağlılığa zorlanıyorlar.
    Bu ülkede “Sokak Çocukları” diye bir kavram üretilmiştir. “Tinerciler” diye
    nitelendirilen çocuklar vardır. Hâlbuki bu çocuklar, fıtraten tertemiz olarak
    emanet edilmişlerdi. Bu duruma getirilmelerinden bu ülkedeki yöneticiler
    mesuldürler. O çocukları Kemalist sistem tinerci yaptı, sokak çocuğu yaptı.
    Ondan sonra da utanmadan çocuk bayramı kutlamaları yapılıyor. Hangi
    çocuk bayramı? Çocuklar nasıl bir zulüm altındalar yıllardır? O çocuklar nasıl
    tinerci oldular? Nasıl sokak çocuğu oldular? Çocuk yaşında karın tokluğuna
    çalıştırılan on binlerce çocuk var. İstismar edilen, sömürülen, tecavüze
    uğrayan, çocuk pornografisinde taciz edilen çocuklar kimin eseri? Bunları
    niye önlemiyorsunuz? Mendil satmaya zorlanan çocuklar niye sokaklarda? O
    çocuklar çok mu zevk alıyorlar bunu yapmaktan? Trafiğin ortasında, her an
    - 524 -
    bir araba çarpma ihtimali olan bir zeminde bir tane mendil satıp da evine bir
    şey götürebilme telaşında ve belki de onu kullananlara, istismar edenlere bir
    şeyler götürecek... Neden bunun önlemi alınmaz? Neden adaletle o çocuklar
    korunmaz? Neden merhametle kuşatılmaz? Neden merhametle o çocuklara
    kendilerini geliştirebilecekleri eğitim ortamları hazırlanmaz?
    Ülkeye büyük zararlar veren yöneticiler, generaller serbest; 28 Şubat’ta darbe
    yapan generallere formalite icabı müebbet verildi, sonra hepsi salıverildi. Ama
    taş atan çocuk on beş yıla mahkûm ediliyor. İşte Kemalist sistemin adaleti…
    Evet, çocuk bayramı kutlayarak zulümlerini örtmeye çalışan ülkenin hukuk
    anlayışı bu. Hatırlayın bu ülkede Baklava çalan çocuğa on iki yıl hapis cezası
    verdiler, ama bankaları batıranlar serbest kaldılar. Bankaları boşaltıp fakir
    halkın yüz milyar dolarını çalanlar hep desteklendiler, korundular. Emekli
    generaller, batan bankaların yönetim kurullarında yer aldılar. Neden? Tabii
    ki, nüfuz ticareti ve dönen çarka şemsiyelik yapmak için.
    Bu ülkeyi ne hale getirdiklerini görmemiz gerekiyor? Daha dün denilecek
    kadar yakın zamanda Özgecan olayı oldu. Unutuldu mu yoksa o zina teklifine
    direndiği için yapılan cinayet?
    Müslümanlara Müslümanca faâliyet konusunda nice zorluklar, yasaklar,
    kınamalar revâ görülürken; cemaatler, dernek ve vakıflar kapatılma riskiyle karşı
    karşıya kalıyor. Bununla birlikte, her türlü ahlâksızlığa, cinsel azgınlığa sonuna
    kadar özgürlük veriliyor. Bir Müslüman, Müslümanca, günaha girmeden caddeye
    çıkamaz, denizden, deniz kenarından istifade edemezken; inlerinden çıkmış
    iki ayaklılar yatakta yapılacak şeyleri sokakta yapma özgürlüğünü doyasıya
    kullanıyor. Siz Allah’tan korkmazlar, siz düzenciler, siz laikler, Atatürkçüler,
    Batıcılar! Sizin Özgecan’ın katli ile ve her gün tecavüze uğrayan kızlarla ilgili
    sızlanmaya hiç mi hiç hakkınız yok. Siz öldürdünüz bu kızı. Sadece bu kızı
    değil, milyonlarca Özgecan’ı. Dünyasını da âhiretini mahvettiniz kızların. Eski
    Arap câhiliyesinde kızları diri diri toprağa gömerlermiş, sizler daha fecisini
    yapıyorsunuz, kızların âhiretlerini mahvederken. Dünyada iffetten, hayâdan,
    tesettürden, dinden-imandan soyarken. Düzenciler, laikler, Batılılar! Övünün
    eserlerinizle. Bu katiller sizin eseriniz. Sizin okullarınızda okudu, Allah’ın
    kanunu yerine Atatürk ilkelerini öğrendi. Siz azdırdınız bu gençleri. Açıkta
    bırakılan yerlerinin örtülen yerlerinden daha çok olduğu sözüm ona giysilerle
    siz baştan çıkardınız bu gençleri. Gâvuru bile utandıracak TV. Programlarıyla,
    bakılacak yeri okunacak yerinden çok fazla olan boyalı basında siz özendirdiniz
    fuhşu. Ahlâk nutukları atmaya hakkınız yok. İmansız ahlâk mı olurmuş hiç?
    Olsa olsa ne idüğü belirsiz “etik” olur. İmanın olmadığı ahlâk, delik kaba su
    - 525 -
    doldurmaya benzer. Niye ahlâklı olsun ki çağdaş insan?! Hem, çıplaklık, zina,
    içki ahlâksızlık mıdır ki? Ahlâksızlık olsa, devlet ve hükümet ahlâksızlığa
    müsaade eder mi hiç? İmanı, tevhidi, Kur’an ahlâkını gündeme bile getirmeyen
    hükümetin, İslâm’a kapalı ama küfrün her çeşidine açık Kemalist düzenin, laik
    ve karma eğitim sisteminin aslan (aslında sırtlan) payı var Özgecan olayında
    ve her gün şahit olduğumuz yeni tecavüzlerde, vahşice öldürmelerde. Allah’ı
    hukuka, ahlâka, eğitime, devlete karıştırmayanlar, siz, evet siz suçlusunuz;
    katilleri, sapıkları siz yetiştirdiniz, onları bu hale siz getirdiniz, dolayısıyla katil
    ve saldırgan sizsiniz. Ülke sapıklar memleketine döndü. 3 yaşındaki bebeye de
    70 yaşındaki nineye de namus güvenliği yok. Her an tecavüze uğrayabilirler.
    Akrabalar arası tecavüzler, kesip biçmeler… İlkokul ve hatta ortaokul öğrencisi
    çocuğunu anneler, kendi başlarına okula da sokağa da gönderemiyor artık.
    Herkes birbirinden çekiniyor, korkuyor. Mahvettiniz çocukları. Sonra çocuk
    bayramı, öyle mi?
    Devletin bölünmez bütünlüğü putu adına, resmi ideoloji putları adına, ha
    bire ülkenin insanları, çocukları katledildi 98 yıldır. Unutturulan ötekileştirilen,
    cezaevlerinde çürütülen, ümitleri gelecekleri karartılan çocuklarımızı
    düşünelim.
    Okullarda okuyacağım diye hayâdan, iffetten uzaklaştırılan çocukların
    hesabını kim verecek? İlköğretim ve ortaöğretim çağındaki okul çocuklarına
    Cuma ve pazartesi günleri heykellere taptırmak zulüm değil de nedir?
    Çocukların küfre girmesinin, çocukları müşrik hale getirmenin bayramı
    mı kutlanıyor? Bunca zulüm altındaki çocukların olduğu bir ülkede çocuk
    bayramı kutlama iddiası ülkenin tüm çocukları ve halklarıyla alay etmekten
    başka bir anlam taşır mı? Kendi halkına bu kadar zulüm yapan bir ülke, bir
    sistem nerede var? Çocukları okullarda, meydanlarda, salonlarda bugün
    zorla toplayıp bayram adı altında yine zulüm sürdürülüyor. Heykeller, putlar,
    tapınmalar, Atatürk’ü ilâh veya peygamber yerine koyan şiirler… “Bugün 23
    Nisan, Neşe doluyor insan…” Hayır, biz neşe dolmuyoruz, demek ki onlara
    göre insan değiliz. Yani oyun çocuklarına tam bir oyun oynanıyor...
    Halk ın Egemenliği mi Oligar şik Diktatörlük mü ?
    İslam şeriatı ilk defa tehdit ve düşman ilan edilmişti. Hâlbuki Rabbimiz
    “Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzere kıldık o halde ona uyun; bilmeyenlerin
    hevâsına uymayın”1272 buyuruyordu. Yeni sistem bilmeyenlerin hevâsını tercih
    1272] 45/Câsiye, 18
    - 526 -
    ediyor, zanlar ve hevâlar ilâhlaştırılıyor, üstelik Şûrâ sûresindeki şûrâ âyetini
    oraya asıyorlar. Aynı sûrenin başka bir âyetinde ne diyor Rabbimiz; “Yoksa
    Allah’ın dinde izin vermediklerini sizin için şeriat haline getiren ortaklarınız mı
    var?”1273 diye soruyor. Evet, tam da bu ayetin uyardığı gibi yaparak ortaklar
    ihdas ediyorlar Allah’a. Yani Allah’ın hükümlerine rağmen hüküm koyma
    yetkisini kendinde gören, kendini ilahlaştırılan bir kurum haline getiriyorlar
    oligarşinin tahakkümü altındaki TBMM’ni ve tabii ki esasta oligarşiyi.
    Türk ulusalcılığı, Atatürkçülük ve pozivitizmin karışımından bir resmi
    ideoloji oluşturuyor ve bu ülkenin insanlarına dayatıyorlar. Türk ulusalcılığı
    resmi ideoloji ve din haline getirilince, bu sefer Türklerden sonra kalabalık
    nüfusu oluşturan Kürt halkı sebebiyle, Kürt kimliğini ve Kürt ana dilini tehdit
    ve düşman ilan ediyorlar. Bunun üzerine asimilasyon başlıyor ve on binlerce
    insan, haksız yere zulme uğruyor, katlediliyor. Seküler bir sistem zorla kabul
    ettirilmeye çalışılıyor. Zaten biliyorsunuz harbiye marşında “Kanla irfanla
    kurduk biz bu cumhuriyeti” deniyor. Evet, kanla kurdukları doğru ama irfan
    hiç bu ülkenin sisteminin içine girmedi. Ama bu sistemi kabul ettirmek
    için çok kan döktüler. Bu ülkede egemenlik kayıtsız şartsız, öncelikle yattığı
    yerden Atatürk’ün ve onun ilkelerinin, silahlı kuvvetlerin, Sonra Amerika’nın,
    TÜSİAD gibi para babalarının, medyanın, bürokrat kesimindir. Ondan sonra
    bütün bu gruplara ters düşmemek şartıyla biraz da seçilenlerindir. Halkın bu
    egemenliklerle pek bir bağlantısı yoktur.
    Allah rızası için aklımızı başımıza toplamalıyız ve tüm tâğutlara ve en
    başta tâğutî rejime karşı tavır almalıyız. Bu ülkenin insanlarına ve çektikleri
    ıstıraplara sahip çıkıp, zulme ve zalimlere karşı durmamız; İslâmî ve insanî
    sorumluluğumuzdur. En büyük zulmün şirk olduğunun bilinciyle, tevhidi ve
    adaleti ikame etme mücadelemizi ısrarla ve tavizsiz bir biçimde sürdürmeliyiz.
    Tevhidi ve adaleti ikame etmek için Kur’an toplumunu inşa etmemiz lazım.
    Bunun için mü’minler olarak adım adım vahdete doğru yürümemiz lâzım.
    Türkiye Kur’an Toplumu diyebileceğimiz bir yapıyla açıkça ve başımız dik
    olarak, ona layık olmak için seferber olmalıyız. Kur’an ahlakını kuşanıp, Kur’an
    Toplumunun inşasının ardından Ümmeti inşa etmek için; Kur’an’ın gösterdiği
    yolda ve ilk neslin bıraktıkları yoldaki işaretleri dikkate alarak hep birlikte
    yürüyeceğiz inşallah. Hiç değilse bu yolda öleceğiz.
    1273] 42/Şûrâ, 21
    - 527 -
    55. HUTBE
    19 MAYIS ADIM ATMA BAYRAMI!
    Âyet :
    وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالمُِ عَلىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلا يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ
    اَتَّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُول اً
    “O gün zalim kişi ellerini ısırarak der ki: ‘Ah keşke Peygamberle birlikte bir
    yol edinmiş olsaydım.
    Yazık bana! Keşke filancayı dost edinmeseydim!
    Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan)
    saptırmış oldu.
    Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakıp rezil ediyor.”1274
    Adı konulmamış Peygamber taslağı, altı iman esasına alternatif olsun diye
    altı ok adıyla ilkeler koyar. “Elhamdu lillâh Müslümanım” cümlesine nazîre
    olarak “ne mutlu Türküm diyene” dedirtir. Peygamberimizin hicreti vardır;
    devlet kuran hicret. Peygamberimizin Medine’ye adım atmasına alternatif
    olarak o da Samsun’a adım attığı günü bayram ilan eder. Ne olmuş, ne olmuş;
    filan kimse Samsun’a ayak basmış! O da önemli sayar bir başka ülkeye gider gibi
    başka bir şehre gidişini. Cumhuriyet rejimi için atılan adımdır bu çünkü. “Bu
    adım attığım gün bayram olsun!” diye kükrer. Çocuklara, yok yok, çocuklara
    değil, gençlere bayram olsun. O olsun dedimi olur, o başpadişah.
    Cumhur; çoğunluk, ekseriyet anlamına gelir. İslâmî literatürde İslâm
    âlimlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel eğilimini yansıtmak için cumhûr-ı
    ulemâ terimi şeklinde kullanılır. Çoğunluk anlamındaki cumhûr kelimesinden
    türeyen cumhuriyet; terim olarak bir toplumu yönetme yetkisinin, seçimle
    halktan alındığı siyasal örgütlenme biçimine denir. Cumhuriyet, tek kişinin
    bir toplumu yönetmesi anlamındaki “monarşi”nin karşıtıdır. Cumhuriyet
    yönetiminde, toplumu yönetecek olanlar, halk tarafından seçilir. Monarşide ise
    böyle bir seçim yoktur; yönetim, babadan oğula veya kardeşe geçen bir sistemle
    iş başına gelen bir kişi tarafından yönetilir. Her ikisi de İslâm’ın reddettiği
    yönetimlerdir. İslâmî sistem, bey’at denilen özel bir seçimle iş başına gelmiş,
    1274] 25/Furkan, 27-29
    - 528 -
    yönetimde ehil ve emin kişilerle istişare ederek Allah’ın indirdiği hükümlerle
    adâletli şekilde hükmeden, bizim gibi müslüman olan kişilerin yönettiği;
    Peygamberimizin Medine’deki yöneticiliğini örnek alan sistemdir. Bugünü
    bayram kabul etmek, işte böyle bir devlet sistemini istememek, yönetimde
    Peygamberimizi değil, Atatürk’ü örnek almak demektir.
    Bu gün, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı imiş. Anma, yani zikir…
    Kaç defa çekmemiz gerekiyor ki… 1000 mi, 1500 mü, yoksa 1919 mu? Yüzüncü
    yılda daha çok tantana bekleniyordu. Herhalde heveslerini 2023’e saklıyorlar.
    Herkes atasının izinden gidiyor. Atalar yolu denen şey bu olsa gerek. Türkiye
    Cumhuriyeti, vatandaşlarını önce Ataist, sonra ateist yapılmaya uğraşan, okulları
    bu konuyla görevlendiren bir sistemsiz sistem, düzensiz düzen. Gençlerin hali,
    tam bayramlık gerçekten. İşsiz, dâvâsız, idealsiz; inanç ve ahlâk kalıplarından
    kurtulan özgür gençler. Kitapsız, namazsız yapabilen; ama telefonsuz, müziksiz,
    futbolsuz yapamayan gençler…
    Sadece 19 Mayıs’ta değil, her gün bayram yapması gerekir gençlerin… Sporun
    da bayramı mı olurmuş, demeyin. T.C.’de olur. Spor demek buralarda, futbol
    demektir. Trabzon – Fener, Bursa-BJK örneklerinde olduğu gibi “ölmeye gelen”
    savaşa gider gibi gidilen maçlar. Demek ki bu bayram, sporun kurban bayramı.
    Kurbanlar da top olacak değil, top seyircisi gençlik.
    Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. 19 Mayıs, Müslümanlara ne
    kazanım getirmiş, ne kayıplara sebep olmuştur, bunları iyi değerlendirmek
    zorundayız. Türkiye’de ilan edilip uygulanan şekliyle cumhuriyet rejimi,
    şeriatle bağların tümüyle koparılıp Batı tarzı laik ve demokratik yönetimi temsil
    etmektedir. Monarşiji, padişahlığı savunan bir muvahhid Müslüman çıkmaz.
    Ona antitez olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti, 550 tane padişah çıkarmış,
    bu sultanlar, aynı zamanda tâğut vasfıyla insanlara ilâhlığa soyunmuştur.
    Peygamberimiz’in uyguladığı Kur’an’da özellikleri belirtilen İslâm
    Devletinden yana olan muvahhid mü’minler, padişahlığı savunmadığı gibi,
    Türkiye’de uygulanan şekliyle Cumhuriyet rejimini de savunamaz. Hele böyle
    İslâm’ın siyasal ve sosyal hayattan uzaklaştırılması için atılan adımın yıl
    dönümlerini bayram olarak hiç mi hiç kabul edemez. Bu rejim, adı cumhuriyet
    de olsa, halkı, çoğunluğu temsil de etmemektedir. Halkı, halk değil; yattığı
    yerden Atatürk, silahlı güçler ve derin devlet, zenginler klübü, medya, bürokrasi,
    Amerika ve İsrail zihniyeti yönetmektedir.
    Bugün insanlar huzurlu ve mutlu ise, memleket manevî ve maddî yönden
    kalkınmış ise, insanlar birbirine güvenebiliyor, ahlâklarından şikâyet edilmiyorsa,
    geçim problemleri insanların çoğunu kuşatmamışsa, her şeyden önemlisi
    - 529 -
    insanlar cennete doğru yol alıyor, Allah’ın rızasına uygun yaşayabiliyorsa,
    o zaman bu rejimin kuruluşu için atılan adım gününü bayram olarak kabul
    etmek tartışılabilir. Yok, her konuda rejim, yapacağını yapmış, insanlara vaad
    edeceği başka bir şey kalmamış, buna rağmen her kesim şikâyetçi ise, o zaman
    baş suçluyu rejim olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin problemlerinden 19
    Mayısta ilk tohumlarının atıldığı Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yönetimden
    tümüyle uzaklaştırılan İslâm’ı kimse sorumlu gösteremez. Tüm problemlerin
    gerçek kaynağı bu rejimdir.
    Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına
    göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”1275
    Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar, insanımıza
    maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam ve yapılar
    kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken Müslüman, hangi
    günü, niçin, nasıl bayram kabul edecektir?
    Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara,
    partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm
    ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür
    önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket
    ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri
    gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.
    Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek
    onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı
    mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler
    yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları
    gerektiğini anlatarak uyarıyor.
    “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere) lütufta
    bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım (ötekilerin
    yerini aldıralım).”1276
    “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve
    Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer
    ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.”1277 İman edenler, imanlarının gereği
    olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği
    hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira
    bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun
    1275] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    1276] 28/Kasas, 5
    1277] 8/Enfâl, 24
    - 530 -
    yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira
    Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren
    görevlerini yerine getirmemenin ne anlama geldiğini bilirler.
    Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da
    oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına
    dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı
    topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam
    ve beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme)
    çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”. Bu iki
    toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır.
    Bu topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun
    getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi
    olan imamları kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete
    girerler. Allah, Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia
    etmesine rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından
    sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de
    âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.
    Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek1278 ve “Ya Rabbi,
    Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin
    hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim”
    diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da
    dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir.
    Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş
    olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş
    olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad
    görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
    Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre tesbit
    etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim. Dikkat
    edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete
    imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada
    şâhidlik edeceklerdir.
    Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette kurtuluşumuzu
    sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete kadar devam
    edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam, tertemiz
    bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra
    1278] 4/Nisâ, 41
    - 531 -
    çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa
    erenler, işte bunlardır.”1279; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin
    Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.”1280
    İşte, Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş,
    Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak
    başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam
    biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere
    yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen,
    özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve rehber
    edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur.1281
    Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan
    başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur.
    İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir,
    çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan
    uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek
    destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar
    koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın
    reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler
    de saflarını belli etmiş kimselerdir.
    Safını Allah’tan yana belirlemiş olanlara selâm olsun!
    1279] 3/Âl-i İmrân, 104
    1280] 21/Enbiyâ, 92
    1281] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62
    - 532 -
    56. HUTBE
    27 MAYIS : ASKERÎ DARBELERIN 60. YILDÖNÜMÜ
    Âyet :
    وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْ ارَْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّٓوا اَنَّهُمْ اِلَيْنَا لَ ا يُرْجَعُونَ فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ
    فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمّۚ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالمِ۪ينَ وَجَعَلْنَاهُمْ اَئمَِّةً يَدْعُونَ الَِى النَّارِۚ وَيَوْمَ
    الْقِيٰمَةِ لَ ا يُنْصَرُونَ وَاَتْبَعْنَاهُمْ ف۪ي هٰذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةًۚ وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ هُمْ مِنَ الْمَقْبُوح۪ينَ۟
    “O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar
    ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini
    yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe
    çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada
    arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır.”1282
    فَالْتَقَطَهُٓ اٰلُ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُواًّ وَحَزَناًۜ اِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِ۪ٔينَ
    “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış yapıyorlardı.”1283
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Dinleyip
    de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği
    kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1284
    وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
    “(Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen) O zâlimler, çok yakında nasıl bir inkılâpla
    devrileceklerini görecekler.”1285
    Ergenekon’da bunca rezaletin ifşa olunmasına rağmen, en üst generaline
    kadar dün suçlu görülen subaylar mahkeme faslı tamamlanmadan Gülen’e
    gösterilen tepkinin bir sonucu olarak salıverildiği ve darbe yapanlardan bile hesap
    sorulamadığı unutulup gidiyor. Düzen kendine çeki düzen verdi mi ki, silahlı
    kuvvetlere çekidüzen verecek? Ama, böyle devam ettiği müddetçe onlar fırsat
    1282] 28/Kasas, 39-42
    1283] 28/Kasas, 8
    1284] 39/Zümer, 17-18
    1285] 26/Şuarâ, 227
    - 533 -
    buldukça düzenle istediği gibi oynamaya devam edecek. Her on yılda bir darbe
    geleneği, hangi yüz yıllara kadar sürecek, kimse bilmiyor. Başarısız darbe girişimi
    Ergenekon’un içyüzü ve çalışma sistemi, unutuldu gitti; biz bugün elli altıncı yılını
    değer(siz)lendireceğimiz 1960’dan beri gelenekselleşen darbeleri bir hatırlayalım:
    27 Mayıs 1960: İhtilal adlı askerî darbe, 12 Mart 1971: Muhtıra adlı askerî
    darbe, 12 Eylül 1980: İhtilâl adlı askerî darbe, 28 Şubat 1997: Balans Ayarı adlı
    askerî darbe, 27 Nisan 2007: E-Muhtıra adlı askerî darbe, 2009: Ergenekon
    adıyla askerî ve sivil darbe girişimlerinin açığa çıkması. 17-25 Aralık 2013:
    Pansilvanya merkezli darbe girişimi.
    Aslında darbeler tarihi son 60 yılla sınırlı değil; çok daha derinlerde, köklerde.
    Türkiye Cumhuriyeti de darbe sonucu kurulmuştur, denilse yanlış olmaz. II.
    Abdulhamid, başında Atatürk’ün Kurmay Başkanı olarak görev aldığı, silahlı
    kuvvetlerden teşekkül etmiş Harekât Ordusu tarafından tahtından indirilmişti.
    T.C. de, başını askerlerin çektiği bir grup tarafından, içinden çıktıkları Osmanlı
    Devletine karşı silahsız darbe yapılarak kurulmuştu.
    Ve… ilk darbeci Şeytan’dır. Allah’ın hükmüne, O’nun sistemine, emrine
    karşı ayaklanmış, insanın yeryüzündeki halifeliğine karşı darbe planları
    yaparak icraya koymuştur. Allah’ın hükmüne ters planlar yapıp o doğrultuda
    uygulamalarda bulunanlar da onun darbeci askerleridir.
    Yönetimi belirleme hakkı olmayan, “tâğutların düzenini değil, Allah’ın
    hükmünü istiyorum” deme özgürlüğü verilmeyen halk, kendisine dayatılan
    düzenin zulümleri altında inleyedursun, taht kavgası olanca şiddetiyle
    sürmektedir. Kendini yönetecekleri belirleme hakkı halka âittir diye takdim
    edilse de, silahlı kuvvetlerin istemediği bir uygulamanın hiçbir yönetim
    tarafından icrâsı mümkün değildir. Kim seçilirse seçilsin, hangi parti iktidar
    olursa olsun, her dönem esas iktidar TSK’ya aittir. İktidarın icraatlarının şu veya
    bu oranda kendi siyasi çıkarlarıyla veya idare anlayışlarıyla uzlaşmadığını fark
    ettiklerinde silahlı kuvvetler hemen değişik darbe çeşitlerinden biriyle iktidara
    müdahale ederler. Muhtıra, ihtilal, darbe, yönetime el koymak, demokrasiye
    balans ayarı, postmodern darbe, sanal, modern, sözlü, yazılı ve benzeri
    darbelerden darbe beğenir askerler ve istedikleri şekilde düzeni ve halkı yönetir
    ve yönlendirirler. Referandum dönemi tekrar açılıyor nasıl olsa. Yarınların
    muhtemel referandum sorusu: “Darbeleri nasıl alırdınız?” Yok, darbesiz olmaz!
    Demokrasi bu; yönetim şeklini seçemez halk, ama mümkün yarın hangi tür
    darbe istediğini halka seçtirecekler; eski câhiliyye döneminde Kâbe içindeki
    ve civarındaki putlardan birini, tapmaları için halka seçtirdikleri gibi. Modern
    câhiliyyede herkese kendi tâğutunu, kendi cellâdını seçtirdikleri gibi.
    - 534 -
    Askerlerin kanlarında vardır darbe geleneği. Osmanlı Devleti, ne çekmişti
    Yeniçeri isyanlarından. Yeniçeriler, kazan kaldırarak, yani bugünün tabiriyle
    darbe yaparak siyasete açık müdâhalede bulunabiliyor, önce devlet adamlarını
    değiştirip idam ederken, sonraları, padişah değiştirmeyle, hatta bununla da
    yetinmeyip II. Osman örneğinde olduğu gibi sultan kanıyla, onların idamlarıyla
    tatmin oluyorlardı. Yeniçerinin çocukları, reddettiklerini iddia etseler de,
    Osmanlı mirasını özellikle darbe konusunda tepe tepe kullanıyorlar.
    Tek parti dönemlerinde iki jandarma halka ne korkular yaşatmış, halk kendi
    çocuklarından nasıl korkar hale getirilmişti. Kendi vergilerinden kesilen para
    ile halk kendi gardiyanlarını, cellatlarını beslemek zorunda bırakılmıştı. Hâlâ
    Doğu Anadolu’da asker, “ben varım, buradayım!” diyor en olmadık yerlerde.
    Sıkı fıkı yönetimlerle yönetmeyi, silahın gücünden yararlanmayı pek sever
    bazıları. Normal zamanlarda da, başka ülkelerde askerin ancak darbe ile
    yapabileceği hususları, istediği şekilde yaptıran iktidarlar üstü bir yönetimin,
    Milli Güvenlik Kurulu gibi güçlerin, borusu öter hep bu ülkede. İstendiği kadar
    Anayasalar değişsin. Türkiye, “gizli anayasa” ile yönetilir öncelikle. Asker
    zihniyetiyle hazırlanmış devletin kutsal kitabı, nass gibi, yasa ve anayasa üstü
    kabul edilir. Kırmızı ciltli küçük bir kitap olduğu için “Kırmızı Kitap” denilen
    bu kitabın içinde ne yazdığını pek az kimse bilir. Ama halkın bilmediği bu
    kitapla, halk yönetilir. Allah’ın kitabını terk edenler, buna müstahaktır çünkü.
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Evet, memleketi hep askerler
    yönetir; Asker Atatürk, yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan
    askerler, yaptıkları anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle…
    Her şehrin en mûtenâ yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri
    onlar parsellemiştir. “Bu memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen
    tavırları ile âdeta haykırırlar: Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira
    parasını ev sahiplerine gerektiğinde canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu
    basit insancıklar, istedikleri zaman kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir,
    ötekidir. Zaman zaman hadleri bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine
    hakaret etme hakkını kendinde bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok
    çalışsa da ev sahibi olma hakkı yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin
    (İslâm’dan ve Müslümanlardan) korunup kollanması onlara aittir. Bu görevi
    kendilerine Ata’larının verdiğini ileri sürerler. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı
    kuvvetlerin istemediklerini başa geçirdiğinde ya da vatanseverlikleri depreşip
    canları istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. “Büyük Kurtarıcı” kabul
    ettikleri şahsın izinden gitmenin ispatı olarak; can atarlar vatanı (İslâm’dan
    ve Müslümanlardan) kurtarmaya, kesmez artık postmodern darbeler, 28
    Şubatlar…
    - 535 -
    Her Türk askerdir ya, her öğrenci de, asker olmak zorundadır. Milli
    Güvenlik Dersi, askere gitmeden asker olmayı öğretir öğrencilere. Okullar da
    sivil olmaktan çıkar böylece. Milli Güvenlik gibi, Milli Eğitim de, okullarda
    okuyan öğrencileri askerî disiplinle yetiştirir. “Sıra ol, rahat, hazır ol, rap rap
    rap!” (“Rab, Rab!” değil, adımlar ona benzemesin; irticanın ayak sesi diye
    bakarsın darbe olur.)
    Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli âyetlerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok
    onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun’un
    ailesi (âl-i Fir’avn), avanesi (mele’), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte
    anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim
    edildiğini göstermektedir. Kur’an, Firavun’un en önemli suç ortağı olarak
    onun askerlerinden/cunûdundan birçok âyette1286 bahseder. Hz. Mûsâ, insanlık
    tarihinde tevhid, hak, adâlet ve sağduyuyu temsil eden nübüvvet zincirinin
    bir halkasını oluştururken; Firavun da, Karun, Hâmân ve askerleri ile birlikte
    bunun karşısında yer alan bir zihniyeti temsil etmektedir.
    Kur’an’da Hz. Mûsâ ve döneminden, Firavun ve çevresinden uzunca
    bahsedilmesi, hak-bâtıl mücadelesinde baş örneklik oluşturmasıyla ve evrensel
    İlâhî kanunlara, toplumsal sünnetlere örneklik teşkil etmesiyle ilgilidir. Mûsâ
    ve Hârun hak dâvâyı temsil ettikleri gibi, karşı cephenin tüm elemanları da
    mevcuttur bu yapıda.
    Tarihî kişiliklerinden çok, sembol karakterleri oluşturur Firavun, Hâman,
    Karun, Bel’am, Sâmirî, hatta yahudileşme süreciyle benî İsrâil. Firavun,
    Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen zâlim yöneticiye örnektir, tuğyan ve
    ifsâdın sembol kişisidir; tâğutların prototiplerindendir. Hâmân, zâlim tâğutî
    yönetimin bürokrat ve askerî yetkililerine örnek şahsiyettir. Cünûd: Firavun’un
    askerleri, ajanları ve polislerinin; Karun da, mal ve servet düşkünü emperyalist
    ve kapitalist para babalarının simgesidir. Allah ve Peygamber adıyla insanları
    aldatmayı da Bel’am ve Sâmiri adlı resmî din adamları temsil etmektedir.
    Bunlar, zulmün duayenleridir. Kur’an, başta bunlara ve yardımcılarına “âl-i
    Fir’avn” ve “mele-i Fir’avn” demektedir. Bütün bunlar, her tarih kesitinde ve
    her toplum kesiminde ortaya çıkan zâlim tâğutların ortak ve örnek isimleri
    olmuştur.
    “O (Firavun) ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar
    ve gerçekten Bize döndürülmeyeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini
    yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zâlimlerin sonu nasıl oldu? Onları ateşe
    1286] 10/Yunus, 90; 20/Tâhâ, 28/Kasas, 6, 8, 39, 40; 51/Zâriyât, 40
    - 536 -
    çağıran öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu
    dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, Kıyâmet gününde de kötülenmişler
    arasındadır.”1287; “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyor, yanlış
    yapıyorlardı.”1288
    Kur’an’a baktığımızda, Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum
    görürüz. Bu, davranış ve yaşayışta birlikte olmanın ve bir diğerine ayak
    uydurmanın ötesinde “uyarlanma” ürünü bir uyum, danışıklı bir uyumdur.
    Tepede oturuyor olmasına karşın Firavun, bu çevresi içinde kendince kararlar
    alıp uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan
    alıkoymak üzere “baskı” altında tutan bir ceberut olarak gözükmez. Öyle ki, en
    küçüğünden en büyüğüne dek yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/
    çevrenin sözbirliği ve işbirliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun, yaptıkları
    ve yapacakları için onlardan (milli güvenlik gereği) “onay” alır. Görünen,
    bir Firavun saltanatı olmakla birlikte, gerçek olan, Mısır’da bir firavunlar
    saltanatının bulunduğudur. Nemrud’da gözlenen “tek adam” imajı, Firavun
    için pek sözkonusu değildir; Bu tarafıyla Firavun idaresi, günümüzdeki
    demokrasi yönetimine benzetilebilir. Firavun, tüm yetkiyi kendinde toplayan
    diktatörlerden çok, meclisinin ve kanunlarının ve de askerî bürokratların
    kararlarını, milli güvenlik kurulunun gerekli gördüklerini uygulayan basbayağı
    bir demokrat kişiliktir. Oradaki mele’in yerini, günümüzdeki meclisler
    almış; sihirbazların yerini de medya. Karun’un yerini kartel, holdingler ve
    TÜSİAD, Hâmân’ın yerini de rütbeli subaylar ve üst kademe bürokratları…
    Anlayacağımız, Firavunî yönetim cephesinde yeni bir şey yok.
    Hz. Mûsâ ve Hârun, diğer peygamberlerin aksine, Firavun kavmine değil;
    Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/erkânına gönderilir. Bu erkân arasında
    Hâmân’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz. Doğal
    olarak bir de “aile” vardır. Kur’an’ın “Firavun ve erkânının kendilerine
    kötülük etmelerinden korktukları için, kavminin bir kısım gençleri dışında,
    kimse Mûsâ’ya inanmamıştı”1289 mealindeki âyetinde gözlemlediğimiz bu
    çevre, öylesine etkin ki, Hz. Mûsâ ile tartışması sırasında Firavun, onlara
    dönerek “ne buyurursunuz?” diye sorma gereğini duymakta ve gösterdikleri
    önlemleri uygulamaya koymaktan da geri kalmamaktadır. Büyücülerin İslâm’ı
    kabullenmeleri üzerine İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkmaları için izin vermeye
    niyetlenen Firavun’a, bu çevre “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk
    yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun?” sözleri ile
    1287] 28/Kasas, 39-42
    1288] 28/Kasas, 8
    1289] 10/Yûnus, 83
    - 537 -
    karşı çıkınca, karar hemen değişebilmekte ve öneriler doğrultusunda “oğulları
    öldürüp kızlarını alıkoymak” türünden bir uygulama başlatılmaktadır.
    Firavun ailesinden olan gizli mü’min ile Firavun’un yanında değeri büyük
    olan eşi Asiye’nin, imanlarının açığa çıkması üzerine şehid edilmiş olmaları
    ise, bu mele’nin (güncel deyimle etkili ve yetkili çevrenin, egemen güçlerin),
    aileden daha güçlü, daha baskın ve Firavun nezdinde daha sayılır olduğunu
    göstermesi açısından önemli bir noktadır. Günümüz açısından bu durumu
    şöyle güncelleştirebiliriz: Derin güçlerin ve her dönem zirvedikilerin hatırı
    için, yönetici gözükenlerin, namaz kılanları ordudan atması, cihad kavramını
    dillendirenlerin ağızlarına acı biber sürmesi, bâtılla mücadeleyi gündeme
    getirenleri terörist damgası vurup zindanlara tıkması… hep modern şekilde
    sürdürülen Firavunî yönetim tarzının ilkelliğinin, gericiliğinin göstergesidir.
    Kur’an’da iki çeşit yönetici vardır. Biri, hoşlanmadığımız durumlarda
    bile itaat etmek zorunda olduğumuz, Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bizden
    olan yönetici, yani “ülü’l-emr”1290 İkincisi, hiçbir halde itaat edemeyeceğimiz,
    onun iyi taraflarını bile kabul edemeyeceğimiz kötülük odağı, şeytanın siyasal
    versiyonu “tâğut”. İşte bu ikinci yöneticiyi aynı zamanda inkâr etmemiz,
    iyiliklerini örtmemiz iman için şart koşuluyor.1291 Güne kâfirlere ültimatomla
    başlamamız Peygamberimizin sünneti: Her sabah ilk işimiz namaz kılmak.
    Sabah namazının ilk kıldığımız sünnetinin ilk rekâtında Fâtiha’dan sonra
    “Kâfirûn” sûresi okumak sünnettir. Bu sûrede “De ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam
    sizin taptıklarınıza… Sizin dininiz size, benim dinim bana!”1292 âyetlerini okur,
    kâfirlere ültimatom veririz. Günümüzü de benzer bilinçle kapatıyoruz: Gece, en
    son kıldığımız namaz, yatsıdan sonra vitir namazı. Onun da en son rekâtında
    okuduğumuz kunut duâsı. Bu duada “ve nahlau ve netrukü men yefcuruk”
    diye Allah’a söz veriyoruz. Yani diyoruz ki: “(Ey Allah’ım!) Biz Sana isyan eden
    (fâsıklık, fâcirlik yapan) kişiyi (yönetimden, liderlikten) hal’ edip alaşağı ederiz,
    onu kendi haline terk ederiz.” Nahlau (hal’ ederiz) derken kullandığımız hal’
    kelimesi, “ehl-i hal’ ve’l-akd” denilen yöneticiyi azletme ve yeni bir yönetici
    atama konusunda ehil olan şahısların yaptığı iştir. “Yöneticiyi makamından
    indirmeye, alaşağı etmeye” hal’ etme denir. Ve netrukü: Terk ederiz, onu
    yardım(cı)sız bırakır, onunla ilişkilerimizi keseriz, ona destek olmayız, onu
    inkâr ederiz. Dikkat edilirse, Allah’a isyan eden (fâsıklık, fâcirlik yapan)
    kişiyi, sadece bu vasıflarıyla hal’ etme sözü veren müslüman, yüz binlerce,
    hatta milyonlarca insanı Allah’a isyan etmeye sevk eden, onların fâsık ve fâcir,
    1290] 4/Nisâ, 59
    1291] 2/Bakara, 256
    1292] 109/Kâfirûn, 1, 2, 6
    - 538 -
    hatta müşrik olması içi zorlayıp yönlendiren tâğutlara karşı haydi haydi hal’
    etme sözü vermiş olacaktır. İşte, bizim namazımız bile tâğutlara ve her çeşit
    darbecilere bir ültimatom ve onlara karşı nasıl tavır takınacağımıza dair bir
    ahid ve söz verme, bir siyasî bilinçtir.
    Sınavların en güzeli, kazanma ihtimali küçük olmadığı halde zorluğu büyük
    olan sınavlardır… “Bir kısım insanlar mü’minlere, ‘düşmanlarınız size karşı
    toplandılar; aman sakının onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat
    daha arttırmış ve ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir’ demişlerdir.”1293
    Herkes savaşçıdır; kendi dininin savaşçısı. “İman edenler Allah yolunda
    savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvâlar, İslâm dışı düzenler ve şeytan) yolunda
    savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın
    düzeni, hilesi ve tuzağı zayıftır.”1294
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu
    âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk;
    hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve
    cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır.
    Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola
    ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1295 Bu iki inanç ve
    yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    T.C., Kurulduğundan bugüne, demokratik çizgiden çok; militarist bir
    özelliğe sahiptir. Hâlâ da bu hükmü boşa çıkaracak yola girilmiş değildir.
    Darbe, bu düzenin mayasında vardır. Darbeler sadece şekil değiştirmiş, ama
    darbe mantığı değişmemiştir. Darbelerin kanun kılıfı altında yapılması, olayın
    mâhiyetini değiştirmez. Esas darbeleri TSK yapsa da, Meclis de darbe yapar,
    Anayasa Mahkemesi de, YSHK da, bürokratlar da. Burası darbeler ülkesidir. Ata
    da darbe yapar GATA da. Beşerî düzenler zulme dayanır; Zulme, kandırmaya,
    hileye, ifsâda ve darbelere… “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi
    yapar kendi tapar.” Elleriyle yaptıkları, tapıp halkı zorla taptırdıkları helvadan
    putlarını kendi elleriyle yiyip yuttukları da olur, yutturdukları da.
    Türkiye, yönetim şekliyle nasıl bir ülkedir, bilen varsa beri gelsin.
    Anayasa’nın girişindeki ifadeleri sakın hatırlatmayın bana. Hukuk devleti
    1293] 3/Âl-i İmrân, 173
    1294] 4/Nisâ, 76
    1295] 39/Zümer, 17-18
    - 539 -
    mi, hatta dine karışmayan laik ülke mi, demokratik mi? Güldürmeyin insanı.
    “Bu ülke darbeler ülkesidir” derseniz, o başka. Darbeler de demokrasi için
    yapılır, demokrasiye demokrasi için ara verilir bu düzende. Ordu, tanklarla
    demokrasiye balans ayarı çeker. Ergenekon rezilliğine rağmen hâlâ asker, tehdit
    içerikli demeçler verecek kadar küstahtır. Tüm konularda olduğu gibi, bedelli
    askerlik konusunda da, hükümet askere sözünü geçirememekte, ama tersi
    devamlı sözkonusu olmaktadır. Hükümetin başındaki parti, asker tarafından
    ihtilalle indirilme, mahkeme kararıyla kapatılma, Anayasa Mahkemesi
    tarafından yaptıklarının bozulması gibi değişik şekillerde kendisine karşı
    darbe yapılamayacağından emin değil ki, ülkeyi darbelerden ve darbecilerden
    korusun. Ergenekon gibi bir fırsat, darbeci geleneği olmayan ve kendine karşı
    darbe yapılmasından korkmayan başka bir devletin başka bir yönetiminin eline
    geçmiş olsaydı… En azından herkese haddini bildirir, bir daha üzerine vazife
    olmayan şeylere kimsenin burnunu sokmasına izin vermezdi, darbecilere ve
    fırsat bulduğunda darbe yapacaklara büyük darbeyi indirirdi.
    Biz darbeci değiliz. Peygamberlerimizin hiçbiri darbeci değildiler.
    Müslümanlar olarak bizim darbe ile işimiz yok. Biz darbe ile yönetimi
    değiştirmeyi düşünmüyoruz, biz İslâmî inkılâptan yanayız. Halkı, tevhid
    açısından Allah’ın istediği tarzda tağyîr ederek değiştirip dönüştürmeyi, yani
    aslî/fıtrî çizgisine yöneltip İslâm’laştırmayı görev biliyor, bunları savunuyoruz.
    Bu görevlerimizi kuşanmanın neticesinde, Rabbimizin râzı olacağı yönetimsel
    bir değişim sürecine girip bu yolda her türlü bedeli ödemeye hazır olduğumuzu
    da ilan ediyoruz. Darbe başkadır, inkılâp denilen değişim ve dönüşüm başka:
    “(Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen) O zâlimler, çok yakında nasıl bir inkılâpla
    devrileceklerini görecekler.”1296
    Sonuç: “Demokrasi”, içinde bulunduğumuz ülkede uygulandığı tarzda,
    yönetimin ister direkt, isterse dolaylı yoldan, ister ihtilal adıyla, ister sanal
    şekilde darbelerle belirlenip oluşturulduğu, silahlı kuvvetlere rağmen
    kimsenin bir şey yapamadığı yönetim biçiminden başka bir şey değildir. Ve,
    Müslümanlar olarak biz, Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen tüm yönetim
    ve yöneticileri sadece darbecilerin işbirlikçileri olarak değil; Allah’ın
    hükmüne karşı darbe ve darbeciler olarak görüyor ve reddediyoruz. Evet,
    silahsız kuvvetlerin de Allah’ın hükmüne boyun eğmedikleri müddetçe
    insanlığın huzuruna, Rabbe kulluğuna, cennet adaylığına karşı darbe
    içinde olduklarını iddia ediyor ve tüm darbeleri insanlık suçu olarak görüp
    reddediyoruz.
    1296] 26/Şuarâ, 227
    - 540 -
    57. HUTBE
    15 TEMMUZ DARBESININ YILDÖNÜMÜ -1-
    Âyet :
    وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَ ا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةًۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle
    kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı
    şiddetlidir.”1297
    وَلَ ا تَرْكَنُٓوا اِلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُۙ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَ ا تُنْصَرُونَ
    “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem)
    dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”1298
    ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ ايَْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ
    يرَجِْعُونَ
    “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve
    kırsalda) fesat belirdi ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de
    (tuttukları kötü yoldan) dönerler.”1299
    وَمَٓا اَصَابَكُمْ مِنْ مُص۪يبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْد۪يكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍۜ
    “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.
    (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”1300
    مَٓا اصََابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِّٰۘ وَمَٓا اصََابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ للِنَّاسِ رَسُول اۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً
    “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/
    kendindendir…”1301
    1297] 8/Enfâl, 25
    1298] 11/Hûd, 113
    1299] 30/Rûm, 41
    1300] 42/Şûrâ, 30
    1301] 4/Nisâ, 79
    - 541 -
    15 Temmu z Darbe sinin Yıldönümünde , Darbenin Hemen
    Sonra sında Yazdığım Yazıyı Hat ırlaman ın Dayan ılma z Önemi
    Silah , Belde Sakin Sakin Durmay ı Se ver Mi?
    Hani, içki için şöyle denir ya: “Şişede uslu durur, onu içen kudurur.” İnsanın
    içine giren içki, şişenin içinde durduğu gibi durmaz. Silah da öyledir. Tahrik eder
    sahibini; gıdıklar durur. Suriye devleti ile savaşan mücahidlerden bir sniperla
    konuşuyordum; öyle diyordu: “Elinizde attığınızda vuracağınız bir silahınız
    olunca, karşınızdaki insan istediğin zaman ayağının altına alıp ezivereceğin
    bir böcek gibi gözüküyor insanın gözüne.” Para ile silah sahibini değiştirir;
    daha doğrusu gücü olmadığı için zulüm ve fesat işleyemeyenin içyüzünü ortaya
    serer.
    NİYE BAŞARILI OLAMADILAR?
    Onların inancı karışık, Kitabın bir kısmına inanıyorlar; diğer kısmını da
    kırmızı kaplı kitaplarla, demokrasi ve cevşenlerle, celcelutiyelerle, hurafelerle
    tamamlıyorlar. İnancı yere düşenin silahı da yere düşer. İnsan zaferi önce
    gönlünde kazanır. Bize karşı silah taşıyan, bizden değildir. Bunlar Ağustos’ta
    askeriyeden atılacaklarını bilen, can havliyle nereye nasıl saldıracağını
    kestiremeyen gözü dönmüş, kinleri akıllarını bürümüş subay takımı. Subaylar,
    akıllarını çalıştırmayı öğrenmiş üretken, plancı, stratejist insanlar olmaktan
    önce; emir almayı, bir üste itaat etmeyi din haline getirmiş kimselerdir.
    Bunlara da talimatlar, darbe planları abdi oldukları ABD’den geliyor. ABD
    de kendi istediği şekilde planlama yapıyor. ABD açısından istedikleri tümüyle
    yerine gelmese de, yine de başarılı bir plan, başarılı bir girişim. ABD’nin tam
    istediği olsaydı, asker iki kampa ayrılıp birbirini kıracak, halk da müdahale
    edince iç savaş çıkacaktı. Türkiye Suriye’ye benzeyecekti. ABD’nin tutturduğu
    türkü makamıyla aranjmanı duymuyor musunuz? “Gönül ne kavga ister, ne
    darbe; gönül karışıklık ister, darbe bahane.” Ama, Fetullahçılar gitti, kavga
    bitti” diye düşünmeyin. Ülke, bugüne kadar Fetullahçı subaylardan çekmedi
    sadece. Darbe girişiminde bulunmasalardı, kendi hallerinde sakin şekilde
    yaşayıp kimseye zarar vermeyen, karınca ezmez kişi rolüyle bilinip gideceklerdi
    Fetullahçı subaylar. Esas Atatürkçü subaylar var, her an ihtilal yapmaya
    aday. Bugüne kadar onca ihtilalin faili olanlar, sabıkası kabarık olanlar. Alnı
    secdelileri büyük düşman bildiniz, ama esas alnı secde görmeyenlerdir, esas
    olarak alnı secdeliye düşman olanlardır düşmanlarımız. Demiyorum ki, her
    alnı secdeli bizim destekleyebileceğimiz dostumuzdur; ama diyorum ki, alnı
    - 542 -
    secdeli olmayanlar bizim dostumuz değildir, olamazlar da. “Sizin velîniz,
    dostunuz, ancak Allah, Rasûlü, rukû edenler olarak namaz kılan ve zekâtı veren
    mü’minlerdir.”1302 Esas düşmanımızı politikacılar belirlememeli, Kur’an’ın
    ilkeleri belirlemeli. Politikacılar ölçü olunca, en az on yıl bunları dost kabul
    etmenin, örnek bir “hocaefendi” imajını güçlendirip devleti yönetmede ortak
    kabul etmenin, bugün sana darbe yapanları işbaşına getirmenin doğru mu
    yanlış mı olduğunu nasıl tesbit edebiliriz?
    Darbecilerin Yapt ığı Darbeler , Yıkt ıklar ı Hâneler Yanlar ına
    Kâr Mı Kal ıyor ?
    Ergenekon’da bunca rezaletin ifşa olunmasına rağmen, en üst generaline
    kadar dün suçlu görülen subaylar mahkeme faslı tamamlanmadan Gülen’e
    gösterilen tepkinin bir sonucu olarak salıverildiği ve darbe yapanlardan bile
    hesap sorulamadığı unutulup gidiyor. Yakın zamanların zulmü en geniş ve en
    uzun süreli olanın 80 darbesinin fâilleri tantana ile yargılanıyordu; kamuoyu
    darbecilerden hesap sorulacağını sanıyordu. Ne oldu? Ne olacaktı, düzen kendi
    evladını yer miydi hiç? Kenan Evren yargılanmadan ölüp gitti, Çevik Bir’ler
    hâlâ çalım satıyor. Darbe yapanın yaptığı yanına kâr kalıyor. Düzen kendine
    çeki düzen verdi mi ki, silahlı kuvvetlere çekidüzen verecek? Ama, böyle devam
    ettiği müddetçe onlar fırsat buldukça düzenle ve halkla istediği gibi oynamaya
    devam edecek. Her on yılda bir darbe geleneği, hangi yüz yıllara kadar sürecek,
    kimse bilmiyor.
    Darbe İstati stiği
    Daha üç sene geçmeden başarısız darbe girişimi, Ergenekon’un içyüzü ve
    çalışma sistemi, unutuldu gitti; bize de istatistik bilgiler vermek kaldı; 1960’dan
    beri gelenekselleşen darbelerin çetelesini tutmak için:
    27 Mayıs 1960: İhtilal adlı askerî darbe,
    12 Mart 1971: Muhtıra adlı askerî darbe,
    12 Eylül 1980: İhtilâl adlı askerî darbe,
    28 Şubat 1997: Balans Ayarı adlı askerî darbe,
    27 Nisan 2007: E-Muhtıra adlı askerî darbe,
    2009: Ergenekon adıyla askerî ve sivil darbe girişimlerinin açığa çıkması.
    1302] 5/Mâide, 55
    - 543 -
    17-25 Aralık 2013: Arkasında ABD’nin olduğu Pansilvanya merkezli darbe
    girişimi,
    15 Temmuz 2016: Arkasında ABD’nin olduğu (öncekinden biraz daha ciddi)
    Pansilvanya merkezli darbe girişimi.
    Darbeler Bunlarla Sınırl ı Değil !
    Aslında darbeler tarihi son 60 yılla sınırlı değil; çok daha derinlerde,
    köklerde. Türkiye Cumhuriyeti de darbe sonucu kurulmuştur, denilse yanlış
    olmaz. II. Abdulhamid, başında Atatürk’ün Kurmay Başkanı olarak görev
    aldığı, silahlı kuvvetlerden teşekkül etmiş Harekât Ordusu tarafından tahtından
    indirilmişti. T.C. de, başını askerlerin çektiği bir grup tarafından, içinden
    çıktıkları Osmanlı Devletine karşı silahsız darbe yapılarak kurulmuştu.
    İlk Darbeci Kimdir Der sini z?
    Ve… ilk darbeci İblis’tir. Allah’ın hükmüne, O’nun sistemine, emrine
    karşı ayaklanmış, insanın yeryüzündeki halifeliğine karşı darbe planları
    yaparak icraya koymuştur. Allah’ın hükmüne ters planlar yapıp o doğrultuda
    uygulamalarda bulunanlar da onun darbeci askerleridir.
    Darbe Var , Darbe Var !
    Darbeler ikiye ayrılıyor artık; faydalı darbeler, zararlı darbeler diye.
    Hükümeti, yık(a)mayan her darbe (girişimi), iktidarı güçlendirir. Hükümetlerle
    birlikte rejimler de güçlenir her başarısız darbe sonunda. Vücudu güçlendiren
    aşı gibidir başarısız darbe. Osman Gazi’den bu yana bizim insanımız mağduru
    pek sever. Fakat, bu güçlenme hormonlu bir güçtür, yasak dopingli madde
    kullanımına benzer. Çünkü her darbe, ülkenin güvenilirliğini kemirir,
    ekonomisine kalıcı zararlar verir, Ortadoğunun ağabeyliği gibi prestijleri
    elinden aldırır, Batının ciddiye almadığı, geleceğinin belli olmadığı, ümit vaad
    etmediği, kimsenin koltuğunda devamlılık göremeyeceği, istikrarsız, depreme
    tutulmuş gibi sallantı halinde bir görünüm veren ülke konumuna düşürür.
    Faydasız da olsa darbeler aşıdır aşı olmasına, ama altın vuruşa benzeyen
    yüksek dozda uyuşturucu içeren bir aşıdır bu. O yüzden böyle anormalliği
    kim kendine yakıştırır da oyun olsun, tiyatro olsun diye kendi aleyhine darbe
    yapılmış görüntüsü verir? Böyle bir şey yapan kimse yüzde bir ihtimalle ileride
    açığa çıkmış olsa, sadece siyasi itibarı değil, insanî itibarlarını da sıfırlamış
    olur. Bunu kim niye yapsın?
    - 544 -
    En Büyük Asker Kimin Askeri ?
    “En büyük asker bizim asker!” Bu sloganın neresini eleştirelim? Sen böyle
    dersen asker, kendisinin en büyük olduğuna inanır ve en büyük olmaya kalkar.
    “Parmaklarıyla kurt işareti yapan gençlerin sloganı bu, bilindiği gibi. Bir
    taraftan böyle diyorlar, diğer taraftan başarısız darbenin başarısız askerlerini
    yakaladıkları yerde acımasızca dövüyorlar. “En büyük asker” unvanını
    yaptıkları darbeler sayesinde almış olmalılar. Ama, en büyüklerin büyüklükleri
    belli oldu. Burnundan kıl aldırmayan, yanına yaklaşılmayan omzu kalabalık
    rütbeliler süklüm püklüm, sivil polisin elinde emre hazır bekliyor.
    Tepeden İnme Darbe Si stemi
    Tepeden inme zoraki değişim İslâmî bir yöntem olmasa da, Müslümanlar
    açısından da darbeler ikiye ayrılmalı değil mi? İslâm’ın hâkim olmasını
    amaçlayan darbeler; beşerî görüş ve ideolojiler için yapılan darbeler diye. Ama,
    egemen güçle iyi olan paralelin devletin en hassas kadrolarını ele geçirme imkânı
    ile, egemen güçlerle zıtlaşan aynı zihniyet ve aynı kadroların nasıl tü-kaka
    edildiği gözler önündedir. Aslında bugün darbeden şikâyet eden yöneticiler,
    kendilerini suçlamalıdır her şeyden önce. Darbecileri darbe yapacak güce
    kendileri getirmiş değil midir? Kendileri parayer yapı oluştururken paralel yapı
    da kendi kadrolarını tamamlıyordu. Darbenin tohumunu, darbeden en çok
    zarar görmesi gerekenler, ama tam tersine darbe ile güçlenenler ekiyor demek
    ki. Ve darbenin suçundan yüzde birlik hisse bile onlara verilmiyor. Haksızlık
    yapılıyor açıkça.
    Kuklay ı Cezaland ır, Kuklac ıyı Kendine Güldür
    Darbeyi esas planlayanlara, bizzat yürütenlere diş geçirilemiyor. Atını
    dövemeyen, semerine vururmuş kamçıyı hesabı, vatandaş kendi oğlu
    konumundaki rütbesiz er’i bir daha darbe yapamayacak hale getirecek kadar
    dövüyor, linç etmeye kalkıyor. Gücü yeten yetene. Gariban rütbesiz asker,
    emir eri, hatta emir kulu. Yat denilince yatmayı, kurşun at denilince atmayı,
    heykele tap denilince tapmayı ibâdet, kutsal bir görev olarak kabul eden, daha
    doğrusu kabul ettirilen bir müstaz’af. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı
    Süleyman Soylu, “Darbenin arkasında Amerika Birleşik Devletleri var.” diyor
    ve bazı veriler sunuyor. Hükümet bunu biliyor da Amerika’ya karşı en küçük
    bir tavır alabiliyor mu? “Bugünkü kanunlar, büyük sineklerin delip geçtiği,
    küçük sineklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağıdır.” diyordu Balzac. Sadece
    Hindistan’da ineklere ayrıcalık verilmez; buralarda da büyük başlara ayrıcalık
    - 545 -
    vardır, büyük arabaların geçiş üstünlüğü, büyüklerin söz kesme hakkı vardır.
    Küçük hırsızlar hapishaneyi boylarken büyük hırsızlar beydir, vekildir,
    büyük yöneticidir. Amerika’ya hesap sorulmaz, 1 numaralar ve onların
    arkasındakiler ne kadar ve nasıl sorgulanacak, göreceğiz. Kenan Evren’ler
    nasıl cezalandırıldıysa… Kuklalara ceza verilecek, kuklayı oynatanlara sevgiler
    gönderilecek.
    Aziz Kılan Da Zelil Eden De Allah ’tır
    “De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin.
    Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, şereflendirirsin,
    dilediğini de zelil eder, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye
    kadirsin, hakkıyla gücü yetensin.”1303 15 Temmuz darbe girişiminde görüldüğü
    gibi, kocaman askerler, omzunda birçok yıldız bulunanlar ne kadar da âciz,
    nasıl da zavallı… Jandarma Genel Komutanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve
    Genel Kurmay başkanı, kendilerine bağlı (olması gereken) altlarındaki subaylar
    tarafından kaçırılabiliyor. İmzaları kullanılarak sahte belgeler yayınlanabiliyor.
    Askerlik Denen Şey
    Tuz yiyecekleri kokmaktan korur. Tuz kokarsa yiyeceklerin hali ne olur?
    Askerlerin temel görevi, düşmandan bu ülkeyi korumaktır; peki, askerden bu
    ülkeyi kim koruyacak? Türkiye, bir türlü kurtarıcılardan kurtulamamıştır.
    Düşmandan korunmakası çok zor değildir; ama ya dost bildiklerinden? Dost
    bilinenlerin zararı, ölümcül yan etkisi olduğu bilinmeyen ilaç gibidir. Esas
    tedbir, içinde zehir olan ilaca karşı olmalı. Evet, cevabı zor soru: Asker bu ülkeyi
    koruyacak da, askerden bu ülkeyi kim koruyacak?
    Askerlik ; Devlet Tanr ısına Kulluk
    Türkiye’de zorunlu askerlik uygulaması, sistem açısından bir vatandaşlık
    görevi kabul edilmektedir. Yani devlet, kendini vatandaşın tanrısı konumunda
    görür. Vatandaşa düşen de kayıtsız şartsız devlet tanrısına kulluk yapmaktır.
    Devlet tanrı, “yat” deyince yatacak, “sürün” deyince sürünecek, “öldür”
    deyince öldürecek bir kul istemektedir. Karşılığında bırakın yalancı da olsa
    bir cenneti, teşekkür bile etme zorunluluğunu duymaz devlet; çünkü vatandaş
    buna mecburdur, kendisini de bu kulluğa lâyık görür. Cenneti yoktur, ama
    cehenneme benzetmeye çalıştığı zindanları vardır, bu kulluğu kabul etmeyenler
    1303] 3/Âl-i İmrân, 26
    - 546 -
    için. Bu durum, rütbesiz askerler içindir. Her ezilenin bir ezeni, her zulmün bir
    düzeni vardır. Askeri ezen de askerdir; rütbeli asker…
    Vatandaşı askerlikten soğutmak kanunen suç. Ya askerlerden soğutmak?
    Askerlikten soğutmayalım, ısıtalım; sonra? Sonra sıcağı sıcağına, onlar da
    sana saldırsınlar, dinine saldırsınlar… Asker kimin askeri? Kendi halkına
    karşı kurşun sıkan, tankla halkın üzerine yürüyen askeri nereye koyacağız?
    Peki, kendi halkının dinine, imanına, tesettürüne, Müslümanca yaşayışına
    düşmanca davranan askerleri, yani subayları ne yapacağız? Halkı koruması
    gereken polisleri bugün askerden halk koruyor. Aynı polis dün Taksim’den
    tüm ülkeyi karıştırıyordu, daha önceki gün nice Müslümana zulmediyordu.
    Ne dediğini insan bilmeli: En büyük asker, bizim asker mi, gerçekten mi? Bize
    saldıran asker ve polis mi en büyük olan? Bir hadis rivayeti şöyledir: “Silahını
    bize karşı doğrultan, bizden değildir.” Gardiyanına âşık olan, celladını ölesiye,
    öldürülesiye seven zavallı insanımız…
    Doğru teşhis olmadan sağlıklı tedavi olmaz. Düzeni doğru tanımlamadan
    doğru bir çözüme gidilemez. Tâğut kavramını tanımadan düzeni ve anlatılan
    konuları doğru bir yere koymak da mümkün değildir.
    Ülkeyi Hep Askerler Yönetmi ştir , Yönetmektedir
    Sistem, askerî vesayet ve velâyet yönetimidir. Memleketi hep askerler yönetir.
    Asker Atatürk yattığı yerden ilke ve devrimleriyle, ihtilal yapan askerler
    anayasaları ile, yaşayan rütbeli askerler de her şeyleriyle. Her şehrin en mûtena
    yerinde askeriye konuşlanır, en güzel ve en geniş yerleri onlar parsellemiştir. “Bu
    memleketin (ve vatandaşların) sahibi biziz” diyen tavırları ile âdeta haykırırlar:
    Subay olmayanlar kiracıdır bu ülkede, kira parasını ev sahiplerine gerektiğinde
    canlarıyla bile ödemek zorunda olan bu basit insancıklar, istedikleri zaman
    kapı dışarı edilebilecek yabancıdır, zencidir, ötekidir. Zaman zaman hadleri
    bildirilir; inançlarına, yaşayış ve kıyafetlerine hakaret etme hakkını kendinde
    bulur ev sahibi(!) İşin tuhafı, kiracının, çok çalışsa da ev sahibi olma hakkı
    yoktur; o hep alttadır, emir eridir. Rejimin (İslâm’dan ve Müslümanlardan)
    korunup kollanması onlara aittir. Halkın yanlış tercih yapıp silahlı kuvvetlerin
    istemediklerini başa geçirdiğinde, ya da vatanseverlikleri depreşip canları
    istediğinde ihtilal yapmaya hazırdırlar. Can atarlar vatanı kurtarmaya(!),
    kesmez artık postmodern darbeler, 28 Şubatlar…
    - 547 -
    Ayağa Düşen Darbeler , Yerde Sürünen Darbeciler
    Son girişim gösteriyor ki; darbeler de ayağa düştü veya artık darbe yapmak,
    yapmış olsa halka benimsetmek, zorun da ötesinde bir şey oldu. Halkın en
    azından darbeler konusunda gözü açıldı. Artık dünya, öyle askerin baskısını,
    sıkıyönetimleri savunan ve “bize bu gerekir, biz bundan anlarız; bize astığı
    astık demir yumruklu komutan yöneticiler lâzım!” diyen pek kimse kalmadı.
    En azından özgürlüğünü kısıtlatmak istemiyor insanlar. “Halka yorum
    beğendiremiyorum, ne yazsam sert eleştiri alıyorum” diye yorumcu şikâyet
    ede dursun; darbeci darbe beğendiremiyor halka. “Darbe dediğin işte böyle
    olur” diyeceklerini bekliyor boşuna. Tam tersine; “Böyle darbe mi olur, bu
    tiyatro, tiyatro!” diye bağırıyor kimileri. Temel, mezar taşına yazdırmış:
    “hastayım, hastayım dedim, inanmadınız; gördünüz mü şimdi?” Adamlar
    ölüyorlar, öldürüyorlar; süklüm püklüm, yaka paça yakalanıyorlar; don
    gömlek soyunduruluyor, ellerine kelepçe takıyorlar; “hayır, böyle darbe olmaz,
    inanmayız” demeyi sürdürüyor bazıları. Taksim’deki daha usta işi miydi? Ama,
    yine de darbenin çok bilinmeyenli denklemleri var. Hakan Fidan saatlerce
    Genel Kurmay’dan niye çıkmadı? Darbeyi Başbakanına, Cumhurbaşkanına
    niye zamanında haber vermedi? Kuvvet komutanları ve Genel Kurmay
    Başkanı, nasıl kayboldu ve başlarına bir şey gelmeden darbe sonrasında nasıl
    serbest bırakıldılar? Fetöcü yaverler, Fetöcü sekreterler, yardımcılar niye korur
    gözüktükleri şahıslara dokunmadı? Erdoğan’ın eniştesinin haberi oluyor da,
    devletin niye haberi olmuyor? Hükümet biliyordu da, önlemek yerine “başarısız
    olsunlar bizim için daha iyi” mi dedi?
    Din Anlay ışlar ı Problemli Olanlar ın Darbeleri Dört Dörtlük
    Olur Mu?
    Cemaat ve lider tercihlerinde çok akıllıca davranamayanlar, darbe işinde
    farklı mı davranabilecek? Din anlayışları problemli olanların darbe anlayışları
    mı dört dörtlük olacak? Sonra, kimden yanasınız? Darbeciler mükemmel
    bir planla halkın karşısına geçseydi, 1917 devrimi gibi milyonların ölümüne
    sebep olacak mükemmel bir darbe yapsalardı; biz de iyi hazırlanılmış bir darbe
    görseydik” (görseydik ve ölseydik) mi denilmek isteniyor? Bunlar otoriteden
    izinsiz bir şey yapmazlar. Otorite ABD olursa, onların ipiyle kuyuya ancak
    bu kadar inebilirsiniz. Tayyip’den razı olmayan ABD düne kadar sıfatı “hoca
    efendi” olan birinin yönetiminden veya onun talebelerinden razı olur, onu
    yönetici kabul eder mi? Her ikisine de ağır bir mesaj gönderir attığı tek bir taşla.
    Başarılı bir darbe olsa, alternatif yönetici kim olacak? Dimyat’a pirince giderken
    - 548 -
    eldeki bulgurdan olmak da var hani… Ama, Taksim mesajını anlamadığını
    düşündükleri Tayyib’e daha yüksek sesli ikinci bir mesaj daha sunmuş oldular.
    “İstersek başka yollarla senin ipini çekebiliriz. Bu açık bir uyarı olsun” demiş
    oldular. Aynı zamanda son kullanma tarihinin dolduğunu düşündükleri
    maşayı maşaAllah diyerek emekliye ayırmış oldular. O maşayı eski ortağına
    kaç paraya satacağının hesabını yapmaya başladılar bile. Darbe başarısız oldu
    denilse bile, ABD açısından başarılı oldu; o böyle istiyordu çünkü. Yaramaz
    çocuklarının kulağını çekmiş oldular, bir daha sözümüzden çıkarsan ağzına
    Fetullah biberi gibi daha acı biberler süreriz, gerekirse ipini de çekeriz demiş
    oldular; öteki emirerlerine de, “biz yeterince destek vermezsek siz hiçbir şey
    yapamazsınız” mesajını kan rengi kırmızı boyalı yazıyla yazıp sunmuş oldular.
    Ve Amerika’nın aynı taşla vurduğu diğer büyük kuş: Burnunu soktuğu her
    ülkede derin ihtilaflar, mü’min sayılabilecek halklar arasında yıllarca sona
    ermeyecek kavgalar, sürtüşmeler oluşturmak, İslam düşmanlarını bıraktırıp
    halkı bu sanal düşmanlarla uğraştırmak onun en ustalıkla becerdiği iş. Bakın
    Irak’a; Amerika girmezden önce halk birbiriyle nasıl geçiniyordu, Amerika’dan
    sonra nasıllar? Bakın Suriye’ye. Ve bakın Türkiye’ye.
    Fetullah Düşmanl ığında Da Haddi Aşmak
    Varsa yoksa Fethullah terör örgütü; kısa adıyla FETÖ. Sanırsınız ki gerçekten
    terörist ve terörde IŞİD’i de PKK’yı da geçti; resmî söylemlere bakarsanız,
    öyle. Artık Amerika veya İsrail’e düşmanlık bile Fetullah terör örgütüne
    düşmanlık yanında çok hafif kalıyor. Bunları yazdım diye beni de onlardan
    olmakla suçlayanlar çıkar mı çıkar. 1970’de Kestane Pazarı’nda tanıdığım
    Fethullah Gülen’in din anlayışını halk ona saygı duyup hoca efendi derken de
    daha önceleri de onu ağır şekilde eleştiren birkaç kişiden biri bendim. Onu
    savunacak kadar sapıtmadım. Ancak adaletli olmak gereğini duyuyorum.
    Allah, savaş yaptığımız küffara karşı bile aşırı gidip adaletten ayrılmayı
    yasaklar: “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı
    gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”1304 Duygusal bir toplumuz; çabuk
    gaza getirilebilen, sevdiğinde ölesiye seven, buğzettiğinde öldüresiye buğzeden,
    fıtrî ölçüyü koruyamayan, kontrolsüz güç, sahibinin kontrol edemediği,
    başkalarının yönlendirebildiği güç…
    1304] 2/Bakara, 190
    - 549 -
    T.c. Hâlâ Militari st Bir Devlettir
    T.C., Kurulduğundan bugüne, demokratik çizgiden çok; militarist bir
    özelliğe sahiptir. Hâlâ da bu hükmü boşa çıkaracak yola girilmiş değildir.
    Darbe, bu düzenin mayasında vardır. Darbeler sadece şekil değiştirmiş, ama
    darbe mantığı değişmemiştir. Darbelerin kanun kılıfı altında yapılması, olayın
    mâhiyetini değiştirmez. Esas darbeleri TSK yapsa da, Meclis de darbe yapar,
    Anayasa Mahkemesi de, bürokratlar da. Burası darbeler ülkesidir. Ata da darbe
    yapar GATA da. Beşerî düzenler zulme dayanır; Zulme, kandırmaya, hileye,
    ifsâda ve darbelere… “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar kendi
    tapar.” Elleriyle yaptıkları, tapıp halkı zorla taptırdıkları helvadan putlarını
    kendi elleriyle yiyip yuttukları da olur, yutturdukları da.
    Türkiye, yönetim şekliyle nasıl bir ülkedir, bilen varsa beri gelsin.
    Anayasa’nın girişindeki ifadeleri sakın hatırlatmayın bana. Hukuk devleti
    mi, hatta dine karışmayan laik ülke mi, demokratik mi? Güldürmeyin insanı.
    “Bu ülke darbeler ülkesidir” derseniz, o başka. Darbeler de demokrasi için
    yapılır, demokrasiye demokrasi için ara verilir bu düzende. Ordu, tanklarla
    demokrasiye balans ayarı çeker. Tüm konularda olduğu gibi, bedelli askerlik
    konusunda da, hükümet askere sözünü geçirememekte, ama tersi devamlı
    sözkonusu olmaktadır. Ergenekon gibi bir fırsat, darbeci geleneği olmayan
    ve kendine karşı darbe yapılmasından korkmayan başka bir devletin başka
    bir yönetiminin eline geçmiş olsaydı… En azından herkese haddini bildirir,
    bir daha üzerine vazife olmayan şeylere kimsenin burnunu sokmasına izin
    vermezdi, darbecilere ve fırsat bulduğunda darbe yapacaklara büyük darbeyi
    indirirdi.
    Devlete Yak ın Olan Âlimlerin Dünyada Bile Sonu Hüsran Olur
    PKK unutuldu, Apo değil idam edilmesi istenen; Tayyib’in daha dün adı
    konulmamış koalisyon ortağı “Hoca Efendi”. İktidara o kadar yakın olmaktan
    öte ortak olmak, kendisini aşırı şımarttı. Gülen iken ağlayan olmuştu; artık
    ağlayan iken gülen oldu. Eskiden mümkün ki samimiyetinden ağlıyordu,
    şimdi rol yapıp bazı yerlerde miş gibi yapıyor, sadece sümüğünü çekiyordu.
    Amerika’nın önünü açıp 150 civarındaki ülkede okul açtırıldığına bakarak
    kendine devlet de kurdurulabileceğine inandı saf saf (veya) cin cin. Devlet
    içinde (paralel) devlet olmaya alışanların bir devlet idaresinde bile şirki
    insanoğlu kabul edemediğinden bağımsız ve tek ilahlığını ilan etmeye kalktı.
    Şımarıklığının cezasını çekecek o da. Onun karşıtları ise; dün sevgide ve
    güvende aşırı gidenler bugün düşmanlıkta aşırı gidiyorlar. Ve ihtimal ki,
    - 550 -
    Erdoğan ve müridleri her konuşmalarında en büyük düşman olarak bunları
    öne sürmeseydi, bunlar bugün Tayyip taraftarları diye halka silah sıkacak hale
    gelmezlerdi. Etrafınızda gördüğünüz, tanıdığınız Fetullahçılara bakın, halka
    silah sıkacak karakterde birini veya birilerini gördünüz mü hiç? Hani kediyi
    çok sıkıştırınca, kaçacak yer vermeyince üzerine atılır, aslan kesilir. Bunlar da
    sıkıştıkları için sırtlan kesildiler.
    Kah vehanelerde Darbe Der sleri
    Darbeciler, tüm darbelerin yapıldığı gün olan Cuma’yı seçmişlerdi, darbe
    için. Başlangıç saati konusu acemice diye düşünülür. Enformasyon çağında
    darbe hakkında öyle bilgilendik, öyle naklen yayınlara şahit olduk ki, artık
    halkın çoğu, herhangi bir Lise’de bir yıl sürecek Darbe Dersi verebilir; Darbe
    nasıl yapılır, darbeciler arası koordinasyon nasıl sağlanır, darbe nasıl önlenir…
    Zaten öğretmenler odası olmuş kahvehanelerin tümünde bu dersin müzakereleri
    yapılıyor; darbe öğretmenleri birbirlerine ilmî ve ictihadî deliller sunuyor.
    “Benim tespit ettiğim darbeler usûl ve esasları ilkelerinin 132. Maddesinin b
    fıkrasına terstir, köprüde akşamın dokuzunda tankların konuşlandırılması.”
    diyor biri. Diğeri sözünü keserek: “Tamam da, hiçbir darbeci mecbur olmadan
    o saatte darbe başlatmaz. Mit, Cuma günü saat 16’da o gece darbenin olacağı
    haberini alıp gerekli yerlere servis edince; adamlar darbe saatini bekleyecek
    değiller ya; b planını devreye sokmuşlar; her türlü uygulamayı 5 saat 20 dakika
    öne almışlar.” Bir diğeri lafa karışıyor: “Niye 15 Temmuz, ben söyleyeyim: 15
    Temmuz’da Cumhurbaşkanı Beştepe’de olmayacak, tatil için Marmaris’te
    bir otelde olacak; darbeciler bunu çok önceden tespit ediyorlar. Beştepe’ye
    saldırmak, saldırınca netice almak mümkün değil gibi. Ama, bir otele saldırmak
    çok kolay. O yüzden o günü seçtiler; kaldı ki, 15-20 gün daha bekleseler askerî
    şûra başlayacak, Fetullahçıların hemen hepsi ordudan atılacak, o tarihe kadar
    ellerini çabuk tutmazlarsa kendilerine darbe yapılmış olacaktı.” Bir diğeri söze
    daldı: “Yine de çok ustalıklı plan yapamamışlar, bu planla başarılı olunmaz
    ki…” “Darbe dediğin Türkiye’de, çocuk oyuncağı. Sanki daha önceki darbeler
    çok daha farklı mıydı, bunun kadar ayrıntılı planları bile yoktu. 60 İhtilalini
    hatırlayanlar veya araştıranlar bilirler ne kadar kolay olmuştu darbe.” “Tamam
    da o zamanlardan bugüne çok şey değişti; meselâ o zamanlar cep telefonu
    yok, televizyon yok; radyo tek iletişim aracı. Radyo da TRT’den ibaret. TRT
    binasını ele geçirip bir bildiri okutunca iş yarı yarıya halloluyordu. Birkaç
    tank da önemli yerlerde gezdirince işin diğer tarafı da tamamlanıyordu. Tabii,
    bu arada Hasan Mutlucan’ın efeler, seymenler eşliğiyle o gür Davudî sesiyle
    kahramanlık türküleri okuturdunuz radyodan. 80 ihtilalinde televizyondan
    - 551 -
    okutulmaya başlandı; o türküleri duyanlar ihtilali kabullenirdi.” “Hayır, bunlar
    önemli değil; en önemli fark, halkın bilinçlenmesi; halkımız bilinçleniyor,
    sauna eşofmanları giyiyor. Şaka yaptım, halk artık eski suskun pasif halk değil;
    darbelere karşı çıkabilecek, tankların önünde dik duruş gösterebilecek bir halk;
    bu halkı hesaba katmadıkları için bu darbe başarılı olamadı.” “Tamam, bütün
    bu sosyolojik faktörlerin rolü var, ama en önemlisi bunlar değil; en önemli
    faktör “Re cep Tay yip Er do ğan, RecepTayyipErdoğan” Şekil a’da görüldüğü
    gibi, her biri darbeleri tahlil etme ve önleme okulu haline gelmiş kahvehaneler
    ve ev sohbetlerinde darbe kültürleri artmış insanımız, hele facebooka da girip
    çıkıyorsa, darbeleri değerlendirme profesörü olmuştur.
    - 552 -
    58. HUTBE
    15 TEMMUZ DARBESININ YILDÖNÜMÜ -2-
    Âyet :
    يآَ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا عَليَكْمُْ انَفُْسَكمُْۚ ل اَ يضَُركُّمُْ مَنْ ضَلَّ اذَِا اهْتدََيتْمُْۜ الِىَ اللهِّٰ مَرْجِعُكمُْ جَم۪يعا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
    “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette
    olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size
    yaptıklarınızı haber verecektir.”1305
    يَآ ايَهَُّا الذَّ۪ينَ امَٰنوُا كوُنوُا قوََّام۪ينَ للِهِّٰ شُهَدَآءَ باِلقِْسْطِۘ وَلَ ا يَجْرِمَنكَّمُْ شَنَانُٰ قوَْم عَلىٰٓ الَ اَّ تعَْدِلوُاۜ
    اِعْدِلُو۠ا هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
    “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik
    eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin.
    Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten takvâya daha yakındır. Allah’a karşı
    gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”1306
    اَلذَّ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ انَِّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗ وَقَالوُا حَسْبُنَا اللهُّٰ
    ونَعِمْ الوْكَي۪لُ
    “Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, ‘insanlar size karşı toplanmışlar,
    onlardan korkun!’ dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize
    yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.”1307
    Sorularla Darbe Veya Hay ırl ı Darbe Gibi Sorular
    Darbe girişimi başarıya ulaşamasa da, Müslümanlara darbe yapılmış
    oldu. Tevhidî inançlar darbe yedi. Artık demokrasi diyor insanımız, elinde
    bayrak sallayarak vatan diyor, devlet diyor; başka da bir şey demiyor. Önce
    darbeye nasıl bakmamız gerektiği konusunda yardımcı olacak bazı sorular
    soralım kendi kendimize ve cevaplarını vermeye çalışalım:
    1305] 5/Mâide, 105
    1306] 5/Mâide, 8
    1307] 3/Âl-i İmrân, 173
    - 553 -
    1) Hangi asker (subay) veya sivil vatandaş hâin sıfatını daha çok hak eder?
    Allah’a, O’nun nizamına karşı isyan eden veya hükümete karşı, rejime karşı isyan
    eden? Bizim esas düşmanlığımız Allah’ı ve O’nun dinini sevmeyenlere karşı
    mı olmalı, yoksa hükümeti sevmeyenlere mi? Devlete, düzene karşı olan ve bazı
    beşerî yasalara karşı gelene terörist; düzeni, hükümeti yıkmaya çalışana da darbeci
    deniyor. Peki, Allah’a karşı olan ve Allah’ın yasalarına karşı gelenler terörist;
    İlâhî yasalarla mücadele edenler darbeci yaftasını hak etmiyorlar mı diyorsunuz?
    Bunlardan hangisi daha büyük terörist ve daha büyük darbeci? Darbeye katılmayan
    İslâm düşmanı Kemalist subaylar mı, darbeci subaylar mı daha büyük teröristtir?
    Bu soruya hangi açıdan ve neyi ölçü alarak cevap vermeniz gerekir? Soruya devam
    edelim: Allah’ın hükmüne, kanunlarına, O’nun nizamına karşı başka alternatiflere
    sarılarak karşı çıkan yöneticiler ve onları destekleyenler de darbeci sayılmaz mı?
    “Allah’a ait olan kanunları, hükümleri uygulamayan, O’nun hükmüne fiilen karşı
    çıkan, Allah’ın egemenlik hakkını gasbedenler Allah’a karşı darbecidir, en zararlı
    darbe de bunların yaptıklarıdır” diyenlere karşı ne diyebilirsiniz?
    2) Vatanı, halkın namusunu koruma iddiasında olan asker Mehmetçik,
    askerlik yaparken anasına ve karısına sövdürmeden askerlik yapma
    şansı bulamıyorsa; yani askerde kendi anasının ve karısının namusunu
    koruyamıyorsa, başkasının namusunu nasıl koruyacak? Vatanı koruma
    iddiasındaki asker, kendi vatandaşına kurşun sıkıyorsa, vatandaş askerine nasıl
    güvenecek? Ve, kendini koruyamayan Genel Kurmay ve kuvvet komutanları,
    askerini ve vatandaşını nasıl koruyacak?
    3) Ebû Hanife, başında “halife”nin olduğu, zahiren şeriatla yönetilen bir
    ülkede İslâm’ı tümüyle uygulamıyor gerekçesiyle yönetime katkı mı sağladı,
    en küçük bir itaati bile caiz görmeyip, yönetime karşı ayaklananlara destek
    mi oldu? Yönetime itaat etmediği için zindanlara atılıp orada şehit mi oldu?
    Sebepleri ve o yönetimle bugünkü yönetimi, onun tavrıyla onun yolunu takip
    ettiklerini iddia eden Hanefîleri karşılaştırabilir misiniz? Ebu Hanife ve Hanefî
    (Ebu Haneficiler) çizgisi ile Tayyip Erdoğan ve Tayyibîler (Tayyipçiler) çizgisi
    arasında nasıl bir tercih yapılmalı?
    4) Olmaz ama, Nebevî usûle de uygun görülmeyebilir, tamam ama varsayalım
    ki oldu; en sevdiğiniz, en güvendiğiniz, muttakî kabul ettiğiniz bir âlim, İslâm’ı
    hâkim kılma kasdı ile bugünkü yönetime darbe girişiminde bulunsaydı, kimin
    safında yer alırdınız? Halk kimin safını tercih ederdi? Bugünkü devletin mi,
    o âlimin darbesinin mi? Şeyh Said’in o gün yaptığı darbe girişiminde başarılı
    olmasını ister miydiniz? Peki, o zat, bugün yaşasaydı ve bu düzene karşı
    ayaklansaydı, ne yapardınız?
    - 554 -
    5) Bundan meselâ beş yıl önce bugün Fetö, Fetöş, terör ele başısı, paralelcibaşı
    denilen şahsın “Hoca Efendi” denilip Tayyip’lerce takdir gördüğü, tavsiye ve
    hatta işaret ettiklerinin devlet kadrolarına itirazsız yerleştirildiği dönemde aynı
    şahıs kadrolarıyla darbe yapsaydı, bugünkü iktidar ne derdi, bugünkü halk
    nasıl tepki gösterirdi? İktidarla ilişkisini eskisi gibi sürdürseydi, darbeye bile
    gerek kalır mıydı? Eski kabul gören Fetullah Gülen aynı çizgisi ile bugünkü
    darbede başarılı olsaydı, bugünkü tepki olur muydu?
    6) Birileri iktidara gelmek için gayri İslâmî darbe yapmaya çalışıyor;
    diğerleri de iktidarı kaybetmemek için gayri İslâmî yöntemlere sarılıyor.
    Meselâ, demokrasiyi bayraklaştırıyor, Allah’ın hükmüyle hükmetmiyor. Her
    ikisi de laikliği savunuyor. Her ikisi de demokrasiyi övüyor. Her ikisi de Batıyı
    ve Batılı değerleri yüceltiyor. Yani, tren rayları gibi birbirine paralel; paralel
    raylar gibi aynı istikamete gidiyor ikisi de. Kavga, neyin kavgası? Fikir kavgası,
    inanç kavgası değil elbet; tabii ki çıkar çatışması. Peki, bu iki kavgalı kardeşin
    çatışması, nasıl hak-bâtıl mücadelesi oluyor? Bir zulme karşı çıkmak, başka
    bir zulmü onaylamayı mı gerektirir? Şirk en büyük zulümdür.1308 Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenler zâlim1309 ve Allah’ın indirdiği hükümlerin
    uygulanmadığı rejimlerin zulüm yönetimi olduğu hesaba katılırsa, bir zulme
    karşı çıkarken, başka bir zulmü desteklemenin hükmü ne olur?
    7) Darbeye karşı çıkmak, bu düzeni sahiplenmeyi, bu düzenin kutsalları
    altında demokrasi nöbetleri tutmayı gerektiriyorsa; “biz oraya Allah rızası
    için gidiyoruz” diyenlere ne diyeceğiz? Niyetlerin hak veya hayır olması
    yeterli midir? İyi niyetle haram veya şirk, helâl veya caiz olur mu? Toplantının
    adı: Demokrasi nöbeti, katılanların görevi: Devleti, demokrasiyi korumak;
    sloganlar, şarkı ve türkülerin arasında tekbirlerle, düzenin simgeleri, rejimin
    kutsalları ile beraber, Devlet’çilerin sloganı haline gelen “ya Allah, bismillâh,
    Allahu ekber” ifadeleriyle, hakla bâtılın karmakarışık hale getirildiği, hakkın,
    bâtılı güçlendirmek için istismar edilerek kullanıldığı iddiasına ne cevap
    verilebilir? Bütün bunlar gayr-ı meşrû ise, niyet kurtarır mı?
    8) Meydanlara sığmayan bu kalabalıklar; “Şeriat istiyoruz, Kur’an’ın emir ve
    yasaklarının uygulanacağı Medine Devleti gibi bir devlet istiyoruz” demeleri
    için bir âlim halkı meydanlara dâvet etseydi; veya daha kolayı; “okullardaki
    heykelleri ve heykellere saygı duymayı” protesto edeceğiz diye çağrılsaydı, böyle
    koşarak gelirler miydi? Halkın kaçta kaçı gelirdi, kaçta kaçı kaçar giderdi?
    “Aynen gelirlerdi” diyen varsa, sözünü ispatlamak için deneyebilir mi?
    1308] 31/Lokman, 13
    1309] 5/Mâide, 45
    - 555 -
    9) Demokrasi yürüyüşlerini sona erdiren bir toplantı yapıldı Yenikapı’da 7
    Ağustos 2016’da. Cumhurbaşkanı ve başbakanla birlikte CHP ve MHP Genel
    Başkanları da katıldı ve hepsi birer konuşma da yaptılar. Meydanlara dökülüp
    demokrasi nöbeti tutmaya onlar da sahip çıktılar. Özellikle CHP’nin zihniyeti
    ile Allah için şehid olanların zihniyetleri arasında ciddi bir fark varsa, bu
    durumu nasıl izah edeceğiz?
    10) Düzenin sempatizanlarına, bağnaz particilere, demokrasi hayranlarına
    eklemlenmeden, gayri İslâmî şiar ve simgelerin altında bulunmadan, bâtıl
    ideolojilere sahip kalabalıkların sayılarını arttıracak ve onlardan biri gibi kabul
    edilecek şekilde olmaksızın; bağımsız İslâmî kimliğiyle kişinin özgün tevhidî
    mesajını sunması, tebliğini yapması ile; yukarıda anlatılan “uydum kalabalığa”
    anlayışı aynı mıdır? Sakıncaları nelerdir, gereği var mıdır?
    Kızmayın, ben sadece soru sordum.
    Kimimi z Öldük , Kimimi z Güldük
    “Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz
    (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1310
    Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm,
    hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına
    dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve
    bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Yalnız unutulmamalıdır
    ki, zulüm bedenlere yapılan eziyetten önce, ruhlara yapılan eziyettir; kişinin
    rahatını kaçıran haksızlıktan önce, kişinin cennetini yok eden, âhiretini
    mahveden uygulamalardır. Müslümanca yaşayacağı ortam oluşturmamaktır
    esas zulüm. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların
    hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira
    İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki,
    Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların
    tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları,
    bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha
    ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa
    meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah’tan başka velîniz
    yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”1311
    1310] 8/Enfâl, 25
    1311] 11/Hûd, 113
    - 556 -
    Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün
    bittiği yerdeyiz. Bize hep ölmeyi uygun görürler. Biz ölürüz, onlar yaşarlar. Ziya
    Paşa, yaklaşık yüz yıl önce aynı oyunu hatırlatır: “Kalkın ey ehl-i vatan! dediler;
    kalktık. Onlar oturdu, biz ayakta kaldık.” Orhan Veli de bu durumu şöyle
    hicveder: “Neler yapmadık şu vatan için! Kimimiz öldük; Kimimiz nutuk
    söyledik.”
    15 Temmu z Bayram Mı Oluyormu ş?
    Eh, bir bu eksikti; artık tüm problemler hallolur. “Deliye her gün bayram”
    diye bir deyim var. Biz de tatil ve bayramları çoğaltalım; dünyaya nasıl olsa
    gülüp eğlenmeye geldik; öyle değil mi? Bahaneyle düzene biraz daha güç
    verilsin, düzenin ölümcül iskeletine kan pompalansın: Haydi demokrasi
    nöbetine! (“Haydi, şükür için namaz kılmaya!” demelerini beklemiyoruz elbet).
    Demokrasi kendini bile koruyamıyor ve onu korumak için nöbet tutulması
    gerekiyorsa, beni nasıl koruyacak demokrasi demiyor insanımız. Demokrasi
    seni koruyacak bir güç ise, o senin nöbetini tutsun. Kendini bile korumaktan
    âciz ise, çekiver kuyruğunu gitsin. “İnsanlardan bir kısmı, kendilerine yardım
    edecekleri ümidiyle, Allah’tan başka ilahlar, sahte tanrılar edindiler. Oysa
    bilmezler ki, o sahte tanrıları kendilerine, yardım edemezler. Ama o insanlar
    her hususta kendi tanrılarına karşı hazırlanmış askerlerdir, hazır bir ordu
    durumundadırlar.”1312
    Bırakalım zafer kazanmış kahraman edâsını. Bu gurur ve kibir, mahveder
    bizi ve çevremizi. Kazanılan bir zafer yok; dünkü duruma dönmüş oldu herkes.
    Ama dünkü, sırât-ı müstakîm miydi acaba? Zina, devletin koruması altında
    apaçık icrâ edilmiyor mu? Kumar, değişik şekillerde devlet eliyle oynatılmıyor
    mu? İçki, sigara serbest değil mi? Harama girmeden bir erkek sokağa çarşıya
    çıkma hak ve özgürlüğüne sahip mi? Hırsıza, katile Allah’ın uygulanmasını
    istediği yaptırımlar uygulanıyor mu? İnsanlar koşar adım Cehenneme doğru
    gitmiyor mu? Çoluk-çocuğuna söz dinletebilen kaç insan kaldı? Namazlardan
    ne haber? Huşû ile, namazın zevkini, tadını çıkararak edâ edenlerimiz ne kadar?
    Geleneksel ve modern hurafelere, devletin kutsallarına İslâm diye sarılmanın
    ve başkalarını onlara çağırmanın vebalini ne kadar düşünüyoruz? Faizsiz,
    yalan ve hilesiz ticaret kalmamış, putlara saygı duruşunda bulunmadan eğitim
    imkânı yok olmuş bir durumda, neyin bayramını yapıyoruz? Cennet müjdesi
    aldık da ona mı seviniyoruz? Küfrün hâkimiyetini kırdık, İslâm’ın devletini
    kurduk da onun bayramını mı yapıyor veya talep ediyoruz?
    1312] 36/Yâsin, 74-75
    - 557 -
    Fesat her tarafı kuşatmış; bu fesadın temel sorumlusu bizleriz: “İnsanların
    bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat
    belirdi ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü
    yoldan) dönerler.”1313 Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin
    sebebi bizleriz: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız
    yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.”1314; “Sana gelen iyilik
    Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…”1315
    Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar
    bizden, içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız
    gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca
    dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık
    O, size yaptıklarınızı haber verecektir.”1316 Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla
    gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek,
    yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra diğer
    rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi düzeltmek
    gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor: “(Âdem’le eşi)
    dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize
    merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”1317
    Kıyâmeti (kıyâmet gibi kaosu, dehşeti) dünyada yaşıyorsak, yeniden dirilişi
    de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların topyekûn
    ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden dirilişi,
    canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan kimseler
    olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak görmüyor,
    duymuyor musun, kalk borusu öttü; darbelerden önce Kur’an bizi uyanmaya ve
    göreve çağırıyor.
    Tahliller ve Tavsiyeler
    1- Esas darbe, Allah’ın emirlerine, hükümlerine, yasalarına karşı yapılan
    başkaldırma, isyan hareketleridir. Darbeden ve darbecilerden şikâyet eden,
    aslında kimden ve nelerden şikâyet ettiğinin bilincinde olmalıdır.
    2- 15 Temmuz darbe girişimini şiddetle ve nefretle kınıyoruz. Ama, bunun
    istisnâî bir durum olmadığını, Türkiye’nin mayasında darbelerin bulunduğunu,
    T.C.’nin de darbe ürünü olduğunu unutmamak gerekir. Askerlerin ayaklanması,
    1313] 30/Rûm, 41
    1314] 42/Şûrâ, 30
    1315] 4/Nisâ, 79
    1316] 5/Mâide, 105
    1317] 7/A’râf, 23
    - 558 -
    ta 16. yüzyıllarda Yavuz zamanlarında başlayan Celali isyanlarına dayanır ve
    2016 yılında da biteceğe benzemez.
    3- On yıl birlikte bu devlete güç veren, her ikisi de demokrasiden,
    Cumhuriyetten, Amerika ile dostluktan, Nato ile işbirliğinden, Avrupa
    Birliğinden yana; bireysel anlamda tesettür ve namaz gibi emirleri yaşamaya
    çalışan, biri diğerine paralel, muhafazakâr zihniyete sahip olan güçler
    birbiriyle mücadele ederken, en büyük kazanç sistemin olmaktadır. Bu tür
    hesaplaşmalar en çok rejime yaramakta, rejim güçlenmekte, safrasını atarak
    kendini yenilemektedir. Darbe yapmanın maddî ve mânevî karşılığı olarak,
    dünyevî ve uhrevî cezalara aday olup şimdiden kendisi ağır darbe yiyen darbeci
    güçler gibi; neredeyse yıkılıyor imajı veren ve birçok zaafı ortaya çıkan hükümet
    de yaralanmış, darbeden ciddi hasarla çıkmıştır. Darbe neticesi, “demokrasi,
    halkın egemenliği, devletin önemi…” gibi sloganlar ve enerji pompalanmasıyla
    halkın desteğini daha çok üzerine çeken; rejimdir, TC sistemidir.
    4- Darbenin arkasında kesinlikle ABD vardır. Paralelciler figürandır,
    piyondur. İncirlik kapatılmadan, casus örgütleri gibi çalışan Amerikan
    elçilikleri, Siyonist ve mason teşkilatları her istediği fesadı yapabilecek özgürlüğe
    sahip olduğu ortamda, işte bu tür darbe girişimleri ve darbeler kaçınılmaz
    olacaktır.
    5- Hem Allah’a karşı başkaldırı ve hem de diğer darbelerin önlenmesi
    için laiklik, demokrasi, Kemalizm, halkın egemenliği gibi içi boş veya zararlı
    uygulamalar çözüm yerine, tam tersine darbelere davet etkisi oluşturmaktadır.
    Çözüm; ahlâk, hukuk, siyaset ve hayata ait her alanda Kur’an’ı hâkim kılmaktır.
    Darbeleri önlemenin tek yolu, insanları tevhid ehli, Kur’an talebesi yapmaktır.
    Atatürkçülük dersinin arasında ahlâktan bahsetmek, haftada üç saat İnkilâp
    Tarihi varsa, bir saat de Siyer dersi koymakla ancak şirk denilen hakla bâtıl
    koalisyonu oluşur. Çözüm; adına Mehmedçik deyip Atatürkçük yetiştirerek,
    Peygamber ocağı deyip çağdaş Ebu Cehiller oluşturarak, ancak potansiyel
    darbeciler yetiştirilir. Paralelciler çay içerken kimseye çaktırmadan masa
    başında îmâ ile namaz kılmak mecburiyetinde kaldığı; rütbeli askerlerin kahir
    ekseriyetini teşkil eden Atatürkçü laik subayların (istisnâ dışında) namazla
    ilişkilerinin hiç olmadığı bir kurumda darbelerin önü alınabilir mi?
    6- Ashâbın, Peygamberin kurduğu devlete karşı darbe yapıp onu devirme
    ihtimali olabilir mi? Çözüm askeri ashab gibi yetiştirmek, devleti de Medine
    devletine benzetmektir. Sen gençlerine ve askerlerine Kur’an’a dayalı
    dosdoğru bir din öğret; öğret de Fetullah gibileri kendi bâtıl zihniyetlerini
    din diye takdim etmesin. Mü’minle kâfir, cennetle cehennem kadar birbirine
    - 559 -
    zıt, birbirinden uzak kişilerdir. İslâm askeri ile Batılı küfür askeri de öyle
    olmalıdır. Madem “Peygamber ocağı”, öyleyse inancından, mücadele ettiği
    değerlere kadar her şeyini Peygamber’in sünneti ve yolu yön vermeli, Allah’ın
    askeri denilecek şekilde askerde insanlar Nebevî ölçüde ve Kur’anî çizgide
    yetişmelidir. Bunun için vatan, millet, Atatürk sloganlarından önce tevhidî
    içerik ve açılımlarıyla birlikte Allah, Kur’an kavramlarının öne çıkartılması
    gerekiyor. Kur’an’da Firavun’un askerlerinin Firavun’la birlikte azap göreceği,
    Peygamber’le birlikte cihad eden ashabın da Allah’ın rızasına erdiği belirtilir.
    Tabii, bu Kur’an’ı öğrenip yaşamak isteyen kimse; laik, kapitalist, Kemalist
    devleti sevemeyeceği ve ona uygun gelmeyeceği için devletin de İslam Devleti
    olması gerekir. Yani, her iki anlamdaki darbenin bir daha tekrarlanmaması
    için tek şart, bireylerin ve devletin Kur’an’a uygun; Kur’an insanı (canlı Kur’an)
    ve Kur’an devleti (İslam Devleti) haline gelmesidir. Bu konuda ciddi hiçbir
    adım atılmadığına ve halkın da kuru beklentiden başka, oy verdiği kesimleri
    sıkıştırmadığına şahidiz. İki ay maaşını alamamış olsa, işçi ve memurlar
    nasıl sokağa dökülürler. Ama, Allah’ın dini hâkim olsun diye ciddi anlamda
    fedâkârlık yapmaya çalışanların sayılarının da, faaliyetlerinin de yetersiz
    bile olmadığı görülmektedir. Faizin ticaretle uğraşan tüm kesime kaçınılmaz
    şekilde dayatıldığı, zinanın devlet yardımı ve korumasıyla, özendirme ve
    kolaylaştırmasıyla bir alo kadar, bilgisayarda bir tık kadar yakınlaştırıldığı,
    kumarın devlet eliyle oynatıldığı, okullarda 20 milyona yakın gencin çağdaş
    putperestlik olarak heykellerin önünde saygı duruşunda bulunmak zorunda
    bırakıldığı, “Allah’a inandım” diyenlerin Allah’ın indirdiği hükümlerle
    değil de, insanların uydurduğu kanunlarla yönetildiği bir ülkede, bunca
    isyanın cezasının şu veya bu şekilde bekleneceği bir vâkıadır. “Darbelere son”
    diyenlerin öncelikle “Allah’a isyana son!” deyip Kitapsız bir devletten Kur’an’ı
    her yerde ve her yönüyle tatbik eden bir devlet uygulamasına doğru Nebevî
    usûlle yönelinmesi şarttır.
    7- Bunun için de halkın Kemalizmi, laikliği, demokrasiyi, kapitalizmi
    savunmaktan vazgeçerek, o tür bâtıl ideolojileri reddedip uzlaşmaması
    gerektiğini kabullenmesi gerekiyor. Böyle olması gerekirken, başına gelen ve
    gelme ihtimali olan her musibetten Allah’a sığınması ve hangi toplumsal isyan
    ve günahların neticesi olduğunu hesaba katıp o haramlardan dönmesi gereken
    insan, rejimi destekliyor ise, Kur’an hükümleri yerine demokrasiyi savunuyorsa
    bunun sonu ne olacaktır? En büyük darbe olan kıyameti mi bekliyoruz?
    8- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaverleri, Genelkurmay Başkanı Akar’ın Özel
    Kalem Müdürü ve Milli Savunma Bakanının Müsteşar Yardımcısı ve üst düzey
    - 560 -
    komutanların emir subaylarının önemli bir bölümünün FETÖ/PDY üyesi
    olduğu tespit edildi ve gözaltına alındı. Bu durumu, darbeciler için başarılı bir
    takiyye ve gizlenme kabul edebiliriz de, bu taraf için basit bir dikkatsizlik diye
    geçebilir miyiz? Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları, en yakınındaki
    özel kalem müdürü, emir subay ve astsubayları ile korumaları tarafından
    rehin alınmaktan kurtulamadı. Kendi emrindekilerin emrine uymak zorunda
    kalanların, yakın çalışma arkadaşlarını seçmekte bu kadar yanılan kimselerin
    diğer işlerinde ne kadar isabetli davranabilecekleri gündeme gelmez. Darbe
    girişiminde Erdoğan’ın yaverleri ile üst düzey komutanların emir subaylarının
    önemli bir bölümünün rol almasını ne ile ve nasıl izah edeceğiz? Göklere
    çıkarılan büyük istihbaratçı Hakan Fidan’a ne demeli? Aylar öncesinden
    hazırlıkları yapılan ve bütün illerde örgütlenen koca darbe örgütünün büyük
    kalkışmasını olaydan birkaç saat önce ancak öğreneceksin. Sonra bilgini
    kiminle paylaşman gerektiğini de bilmeyerek saatlerce Genelkurmay’da
    pasifize edilip oyalandırılacaksın. Basit ihmal ve dikkatsizliği çok aşan bu
    durumlar yine devam edecek. On sene beraberce ülkeyi yönettikleri darbecileri
    tanımayanların, hemen yanındaki dostunu düşmanını karıştıran kimselerin,
    Avrupa’da ve Amerika’daki düşmanını dost sanması sürpriz mi olur? Firâset ve
    basiret denilen özellik, ancak Allah’a yakın olan kimselerde bulunur.
    9- Darbe yapanlarla darbeye muhatap olan hükümetin aralarında ciddi
    anlamda fikir zıtlığı olduğunu sanmıyorum. Ama aralarında çıkar kavgası
    olduğunu herkes duydu, biliyor. Paralel; yan yana, aynı uzaklığı muhafaza
    ederek birleşmeden uzayıp giden çizgilerin haline ve bu çizgilerin her birine
    deniliyor. Paralel iki çizgi, tren rayları gibi aynı istikamette olan iki çizgidir.
    Birine paralel yapı deniliyor; diğeri de para yer yapı kabul edilmeli. Hatırlanacağı
    gibi, on yıl sürdürdükleri canciğer dostluk bağlarını ilk koparan darbecilerdi;
    muhataplarını para yemekle suçluyorlardı; para yemeyi üç bakana yüklediler,
    fazla önemsenmedi, unutulup gitti. Her iki fırkanın birbirine düşmanlıkta
    ve nice İslâmî hususlarda tutarsızlık ve ölçüsüzlüğünün temel sebebi, gurur,
    kibirdir. Menderes’i bu gururlu müstekbir tavrı mahvetmişti. Tâğutlar ve küfrü
    tercih eden her kesim için kibir ve şımarıklık önemli bir vasıftır. Ve kibirliliğin
    en anormal derecesi, tevazu kılıflarıyla ortaya konulur.
    10- Minarelerden salâ verilerek demokrasi nöbetlerine ve hükümete destek
    verilmesi, yadırganmamalı; Diyanet, başbakanlığa bağlı bir devlet kuruluşudur,
    cami görevlileri de devlet memuru. Yani, yadırganacak bir durum yok. Başkan
    Görmez, “zerre kadar paralel yapıya gönül bağı olan bir görevlinin mihrapta
    yeri yoktur.” demişti. Atatürkçüler, laikler ve bağnaz particiler için de benzer şey
    - 561 -
    söyledi mi? Onlara mihrap emanet edilebilir, ama paralelciye hayır! Yine, D. İ.
    Başkanı, “darbeci askerlerin salâsının okunmayacağını ve cenaze işlemlerinin
    yapılmayacağını ve namazlarının kılınmayacağını” açıkladı. Bunların arasına
    yanlışlıkla katılan, kandırılan, işin içyüzünü tam bilmediği için onların arasında
    bulunmuş olanlar çıkabilir. Katıldıktan sonra tevbe edip pişmanlık duymuş
    kimseler olabilir. Onlardan zannedilebilir. Mü’minim deyip kâfirliğine kesin
    bir delil olmadığı müddetçe camilerden hiçbir kimseyi kovamaz, lâ ilâhe illâllah
    diyen ve şirk koştuğu bilinmeyen bir kimsenin cenazesini açıkta bırakamazsınız.
    Bu fetvanın sadece paralelcilere yönelik olması şunu gösteriyor: Paralel
    yapılanma ile devlete şirk koşanın cenazesi kılınmaz, Allah’a şirk koşanın ise
    cenaze namazının kılınması açısından bir sakınca yoktur. Öyle mi bay başkan?
    Görmez olabilirsin, ama böyle bir çelişkiyi veya yanlış tercihi görmezden
    gelemezsin. Hz. Ali, devlete başkaldıran, devlet başkanı olduğu halde kendisi
    ile savaşan Hâricîlerin cenaze namazlarını kılmıştır. Kenan Evren’in cenazesi
    Kocatepe Camii imamı İsmail Coşar tarafından, İsmet İnönü gibi İslam’a karşı
    tavrı belli olan kişinin cenazesini yanlış hatırlamıyorsam Diyanet İşleri Başkanı
    tarafından kılınacak, İslâm düşmanı laik ve Atatürkçülerin cenazeleri Diyanet
    görevlilerince kılınacak, ama paralelcilerin namazı kılınmayacak. Bu fetvanın
    doğru olduğunu düşünmediğim gibi, insanlar ve cemaatler arası uçurumu
    daha büyüteceğini, tefrika ve tekfir zihniyetini körükleyeceğini söyleyebilirim.
    11- Kamuda çalışan 50 bin’in üzerinde memur ve personel görevden alındı.
    Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplam 36.200 öğretmenin görevine son
    verildi. Bunlar bir hafta dolmadan şimdiki rakamlar, daha artacağı bekleniyor.
    Bu durum, devletin sık sık birlik ve bütünlük nutuklarına, kimsenin
    inançlarından dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı anayasalarına ne
    kadar uyduğunu kimse sormuyor. “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle
    ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz,
    sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten takvâya
    daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan
    hakkıyla haberdardır.”1318; “Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir;
    dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi
    ayartmasın.”1319 Darbecilerin de, darbeye muhatap olanların da; her iki kesimin
    de tevbe edip Kur’an’a dönmeleri ve Kur’an’ın hükümlerini bulundukları
    cemaat ve birlikteliklerde ve de devlette uygula(t)maları duasıyla…
    1318] 5/Mâide, 8
    1319] 35/Fâtır, 5
    - 562 -
    Devam ı İn şaAllah Gelme z; Darbelerin ve Darbeyle İlgili Bu
    Sö zlerin …
    Not: Fikir özgürlüğü kısmen de olsa var olan bir ülkede bu hutbe, inşaAllah
    kimsenin başına şerli bir iş açmaz. Nöbeti tutulan demokrasi çarpmaz. “Onlar
    öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, ‘insanlar size karşı toplanmışlar, onlardan
    korkun!’ dediklerinde, bu söz onların imanını arttırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne
    güzel vekildir!’ dediler.”1320 Eleştirenler lütfen, “şu cümlende şunu diyorsun ve bu
    ifaden Kur’an’daki şu âyete ters, Peygamber’in şu uygulamasına zıt” desinler.
    Kur’an’a ve Sünnete ters değilse eğer, hatta onların açılımı ise anlatılanlar,
    eleştirenler eleştirsin, pek de ciddiye almak doğru olmaz. “İşte ben, hem benim,
    hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanıp tevekkül ettim. Yeryüzünde bulunan
    hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz
    Rabbimin (gösterdiği) yol dosdoğru bir yoldur.”1321
    1320] 3/Âl-i İmrân, 173
    1321] 11/Hûd, 56
    - 563 -
    59. HUTBE
    29 EKIM ÜZERINE
    Âyet :
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” 1322
    امَٰنَ الرسَُّولُ بمَِٓا انُزْلَِ الِيَْهِ مِنْ رَبهِّ۪ وَالمُْؤْمِنوُنَۜ كلٌُّ امَٰنَ باِللهِّٰ وَمَلئٰٓكَِتهِ۪ وَكتُبُهِ۪ وَرُسُلهِ۪ۜ ل اَ نفَُرِّقُ بيَْنَ
    اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
    “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş dokunur
    (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız yoktur.
    Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”1323
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِي الْ امَْرِ مِنْكُمْۚ
    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan
    emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”1324
    Hadi s:
    “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına göre) bayramı vardır. Bu
    (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”1325
    Sabret ve Gayret Et Ey Muvahhid ; 29 Ekim ’den 10 Kasım’a
    Kaç Günlük Zaman Vard ır? Küfrün Ze vali , Senin Gayretinle
    Çabukla şacakt ır!
    Cumhur; çoğunluk, ekseriyet anlamına gelir. İslâmî literatürde İslâm
    âlimlerinin büyük bir çoğunluğunu ve genel eğilimini yansıtmak için cumhûr-ı
    ulemâ terimi şeklinde kullanılır. Çoğunluk anlamındaki cumhûr kelimesinden
    1322] 39/Zümer, 17-18
    1323] 2/Bakara, 285
    1324] 4/Nisâ, 59
    1325] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    - 564 -
    türeyen cumhuriyet; terim olarak bir toplumu yönetme yetkisinin, seçimle
    halktan alındığı siyasal örgütlenme biçimine denir. Cumhuriyet, tek kişinin
    bir toplumu yönetmesi anlamındaki “monarşi”nin karşıtıdır. Cumhuriyet
    yönetiminde, toplumu yönetecek olanlar, halk tarafından seçilir. Monarşide ise
    böyle bir seçim yoktur; yönetim, babadan oğula veya kardeşe geçen bir sistemle
    iş başına gelen bir kişi tarafından yönetilir.
    Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. 29 Ekim, Müslümanlara ne
    kazanım getirmiş, ne kayıplara sebep olmuştur, bunları iyi değerlendirmek
    zorundayız. Türkiye’de ilan edilip uygulanan şekliyle cumhuriyet rejimi,
    şeriatle bağların tümüyle koparılıp Batı tarzı laik ve demokratik yönetimi temsil
    etmektedir. Monarşiyi, padişahlığı savunan bir muvahhid Müslüman çıkmaz.
    Ona antitez olarak gösterilen Türkiye Cumhuriyeti, 550 tane padişah çıkarmış,
    bu sultanlar, aynı zamanda tâğut vasfıyla insanlara ilâhlığa soyunmuştur.
    Peygamberimiz’in uyguladığı Kur’an’da özellikleri belirtilen İslâm Devletinden
    yana olan muvahhid mü’minler, padişahlığı savunmadığı gibi, Türkiye’de
    uygulanan şekliyle Cumhuriyet rejimini de savunamaz. Hele böyle İslâm’ın
    siyasal ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasının yıl dönümlerini bayram olarak
    hiç mi hiç kabul edemez.
    Bu rejim, adı cumhuriyet de olsa, halkı, çoğunluğu temsil de etmemektedir.
    Halkı, halk değil; yattığı yerden Atatürk, silahlı güçler ve derin devlet, zenginler
    klübü, medya, bürokrasi, Amerika ve İsrail zihniyeti yönetmektedir.
    Bugün insanlar huzurlu ve mutlu ise, memleket manevî ve maddî yönden
    kalkınmış ise, insanlar birbirine güvenebiliyor, ahlâklarından şikâyet
    edilmiyorsa, geçim problemleri insanların çoğunu kuşatmamışsa, her
    şeyden önemlisi insanlar cennete doğru yol alıyor, Allah’ın rızasına uygun
    yaşayabiliyorsa, o zaman bu rejimin kuruluş gününü bayram olarak kabul
    etmek tartışılabilir. Yok, her konuda rejim, yapacağını yapmış, insanlara vaad
    edeceği başka bir şey kalmamış, buna rağmen her kesim şikâyetçi ise, o zaman
    baş suçluyu rejim olarak görmek zorundayız. Türkiye’nin problemlerinden
    Cumhuriyetin ilanıyla birlikte yönetimden tümüyle uzaklaştırılan İslâm’ı
    kimse sorumlu gösteremez. Tüm problemlerin gerçek kaynağı bu rejimdir.
    Allah’ın Rasûlü şöyle der: “Ey Ebû Bekir, her toplumun (kendi inancına
    göre) bayramı vardır. Bu (Ramazan ve Kurban Bayramı) bizim bayramımızdır.”1326
    Filistin başta olmak üzere dünyanın nice yerinde müslüman kanı akar,
    insanımıza maddî ve mânevî her çeşit zulüm uygulanırken, İslâm dışı ortam
    1326] Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Salâtu’l-Iydeyn 16
    - 565 -
    ve yapılar kişileri Allah’tan koparmaya ve dünyevîleştirmeye çabalarken
    Müslüman, hangi günü, niçin, nasıl bayram kabul edecektir?
    Kur’an’ın yönetim ilkeleri adalet ve şûrâ ve bey’at esaslarına dayanır.
    Adâlet: “Şüphesiz Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar
    arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.”1327 Adalet: Bir işi
    yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak hak sahibine
    hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına
    gelir. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerini ve
    insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye
    adalet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir.
    Bir yönetim ilkesi olarak adâlet, iki kişi ve bireyle toplum arasındaki ilişkilerde
    ilâhî yasalara uygun davranmak, haklıya hakkını tam olarak ödemek; suçluya
    cezasını vermede gevşeklik yapmamak demektir.
    “Allah adalete uyanları sever.”1328; “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle
    gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adalet ölçüsünü indirdik ki, insanlar
    adaleti yerine getirsinler.”1329; “De ki: ‘Rabbim bana adaleti emretti.”1330
    Adâlet, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek, zulüm başka hüküm ve kanunlarla
    yönetip yönetilmektir. Allah’ın koyduğu sınırı (hududu) aşanlar zâlimdir.1331
    Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi (nefis)lerine zulmederler.1332
    Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler de zâlimdir.1333 Çünkü
    “Kâfirler (in tümü) zâlimdir.”1334;“Şirk en büyük zulümdür.”1335; “Allah’ın
    indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.”1336
    Şûrâ: “Mü’minlerin işleri aralarında şûrâ (danışma, istişare) iledir.”1337
    Kavram olarak ‘bey’at’ veya ‘biat’ ise; müslümanların devlet başkanını
    (veliyyü’l-emr’i) seçme, belirleme ve İslâmî hükümlere uygun işlerde ona bağlılık
    göstermedir. Müslümanların içerisinden çıkan ehl-i hal ve’l akd (müslümanların
    işlerini görmek üzere seçilen yetkili şûra -danışma topluluğu-) tarafından tesbit
    edilen bir imama (halifeye ) itaat ve bağlılık sözüdür.
    1327] 4/Nisâ, 58
    1328] 60/Mümtehıne, 8
    1329] 57/Hadid, 25
    1330] 4/Nisâ, 105
    1331] 2/Bakara, 229
    1332] 2/Bakara, 35, 131
    1333] 9/Tevbe, 23
    1334] 2/Bakara, 254
    1335] 31/Lokman, 13
    1336] 5/Mâide, 45
    1337] 42/Şûrâ, 39
    - 566 -
    Bey’, yani alım-satım; bir değer karşılığında bir değeri vermek demektir. Araplar
    önceden alış-verişlerde yaptıkları satış akdini (anlaşmayı) kuvvetlendirmek
    üzere el sıkışırlardı. Buradan hareketle, müslümanlar da bir başkan seçerken
    el sıkışma örneğini almışlar ve aralarındaki benzerlikten dolayı buna da ‘biat/
    bey’at’ demişlerdir. Sorumlu başkanı seçme konusunda yönetilenler haklarını
    seçtikleri kişiye, seçilen kişi de onların hakkına ve Allah’ın koyduğu sınırlara
    uymak şartıyla bunun karşılığını yönetilenlere, yani biat edenlere verir.
    Bu, tıpkı rızâ ile bir mal alım-satımındaki anlaşma gibidir. Bir taraf kendi
    isteği ile, yönetim emanetini hakka-hukuka uyma şartıyla biat ettiği kimseye
    verir ve ona bağlı kalacağını ilân eder. Kendisine biat edilen de biat edenleri
    Allah’ın hükümleri doğrultusunda yöneteceğine söz verir.
    Peygamber (s.a.s.) mü’minlerden biat aldığı gibi, mü’minlerin işlerini
    yürütmekle ve Allah’ın hudutlarını (koyduğu hükümleri) uygulamakla
    görevli ülü’l-emr, bir başka deyişle veliyyü’l-emr (müslüman yetki sahibi) de,
    müslümanlardan Allah’ın hükümleri doğrultusunda onların işlerini yerine
    getirmek üzere biat alır. Müslümanların, din ve dünya işlerini yürütmek, Allah’ın
    hudutlarını uygulamak, müslümanların çıkarını ve İslâm vatanını korumak,
    mazlumlara yardım etmek ve zâlimlerin zulmünü önlemek üzere aralarında
    uygun bir başkan seçmeleri gerekir. Bunun İslâmî bir görev olduğu noktasında
    İslâm âlimleri arasında icmâ, yani söz birliği bulunmaktadır. Bu yetkili kimseye
    imam, halîfe, başkan, veliyyü’l-emr ya da emîru’l-mü’minîn denilmesi yalnızca
    bir nitelemedir.
    Müslümanların işlerini görmek üzere kendisine biat edilen başkan, bey’at
    denilen ümmetin bir çeşit serbest seçimi ile göreve gelir. Bu biat işinde karşılıklı
    rızâ esastır. Tıpkı alış-verişte olduğu gibi. Zorla ve dayatma ile alınan biatler
    geçersizdir, bir faydası da yoktur. Biat olayı, biat edenleri bağlar ve onlara bazı
    sorumluluklar yükler. Seçilen yetkili kişilere İslâm’a aykırı olmayan konularda
    itaat etmek gerekir. Biat ettikten sonra haklı bir gerekçe olmadan onlara karşı
    gelmek, onların tutarlı ve adâletli yönetimlerine keyfî tutumlarla isyan etmek,
    toplumda kargaşa doğurur ve zulme sebep olur.
    “Şüphesiz sana bağlılık bildirerek bey’at edenler (ellerini verenler, bağlılıklarını
    bildirenler) Allah’la bey’at edip O’na el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların
    ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden (ahidden) dönen, ancak kendi aleyhine
    dönmüş
    olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, o büyük ecir (ödül) verecektir.”1338
    1338] 48/Fetih, 10
    - 567 -
    Bey’at; Kitap, sünnet ve sahâbe-i kirâm’ın icmâı ile sâbit olan sâlih bir
    ameldir. Bey’at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasî otorite ile olan
    münasebetlerinde, İslâm’ın hükümlerine râzı olduklarını ihlâsla ortaya koyan
    bir akiddir. Bilindiği gibi mü’minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû’lemr’e
    (siyasî otoriteye) itaat etmeleri kat’î nasslarla farz kılınmıştır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerîm’ de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin
    ve sizden olan emir sahiplerine (ulu’l-emr’e) de (itaat edin).”1339 emri verilmiştir.
    İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli
    aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hâdisedir. Bu sebeple fukahâ,
    bey’at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir. Şurası
    muhakkak ki, halîfe (ulû’l-emr), mü’minlerin irâde beyanı ve rızâları sonucu
    ortaya çıkabilir. Zorbalıkla ve kılıç zoruyla (ikrahla) alınan bey’at geçerli değildir.
    Zira Hz. Ömer (r.a.): “Bir kimse müslümanlara danışmadan ister kendisi başkan
    olmaya, isterse de başkasını başkanlığa geçirmeye kalkışırsa (vazgeçmediği
    tadirde) onu öldürmelisiniz” demiştir.1340 Öldürülmeye müstehak olan tiplerin
    “meşrû bir ulu’lemr” olarak değerlendirilebilmesi imkânsızdır.
    Mü’minlerin kime ve hangi şartlarda itaat edecekleri kat’i naslarla sâbittir.
    Kâfirlerin kültürlerine boyun eğerek ve tâğûtî iktidarları kabullenerek yaşamayı
    esas alanların, “câhiliye ölümüyle ölmeleri” kaçınılmazdır. Rasûl-i Ekrem’in
    (s.a.s.): “Her kim ülü’l-emr’e itaatten bir karış kadar ayrılırsa kıyamet gününde
    Allah’a ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her
    kim de (ülü’l-emr’e) bey’at sorumluluğu olmadan ölürse, câhiliye ölümüyle ölür”1341
    buyurduğu sâbittir. Mü’minler için iki yol vardır: Eğer meşrû bir ulu’l-emr
    mevcut ise, O’na bey’at etmeleri ve meşrû emirlerine itaat hususunda gayretli
    olmaları esastır. Yok, eğer tağûtî bir yönetimin istilâsı altında iseler; kendi
    içlerinden bir ulu’l-emr (cihad emîri) seçmek ve istilâyı ortadan kaldırmak için,
    dilleriyle, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek zorundadırlar,
    “Kim (meşrû bir yöneticiye) itaatten elini çekerse, Kıyamet günü elinde hiçbir
    delil olmadan Allah’a kavuşur. Kim de boynunda biat (meşrû bir emîre bağlı)
    olmadan ölürse, câhiliyye ölümüyle ölmüş olur.”1342
    Seçim olayı ve biat konusunda önemli olan bir husus da, biatin/bey’atin
    bugünkü demokratik seçimlerle hiçbir şekilde uyum göstermediğidir. Demokrasi
    ile İslâm, hâkimiyet hakkının kime ait olduğu ve hangi ilkelerle hükmedileceği,
    kimin hakem ve ölçü olacağı gibi temel hususlarda birbiriyle tümüyle çelişen
    1339] 4/Nisâ, 59
    1340] Muhammed Ravvas Kal’aci, Mevsûatu fıkh Ömer b. el-Hattâb, 1401/1981, 103
    1341] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, el-İmâre 58, h.no: 1851
    1342] Müslim, İmâre 58, Hadis no: 1851
    - 568 -
    sistemlerdir. Biri, beşerî ideoloji, diğeri Allah’ın nizamıdır. Bu sistemlerin seçim
    sistemlerinin de farklı olacağı gâyet doğaldır. Biat, İslâm’a has özel bir seçim
    sistemidir; demokratik seçim sisteminden ayrılan birçok yönü vardır.
    Bey’at; İslâmî terminolojide “siyasî veya askerî şartların gerektirdiği
    vasıflardan biriyle ehliyeti olan lidere,
    her türlü şartlarda itaat etmek üzere, ehl-i
    hal ve’l-akd sınıfına girenlerin ahidleşmesi”dir.
    İmâmet /Hilâfet Si steminin Temel Özellikleri
    Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın indirdiğiyle
    hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde, bu konudaki
    hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:
    1- İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir. Bu, İslâm’ın
    her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik ve kapsamlılığını bize
    gösterir. Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar da tatbiki mümkündür. Bu
    ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı
    saâdet” örneğinde ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
    2- İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla sâbittir. Bu
    ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin vekili olmaları
    bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve
    akd bu işte zayıflık gösterirse, bu vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her
    müslüman gayret göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip
    de bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
    3- “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’ diye bir
    şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden farklı bir İslâm devletini
    kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
    4- İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk yaparak O’nun
    rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve adâlet üzere kalmasını, hakkın
    hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya
    bir vesiledir. O ümmet ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a
    inanır; O’nun indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması
    için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve dönüşümü için
    tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de, beşerî metotlara göre değil;
    Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî usûle göre ortaya koyar.
    5- İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı da din ile
    yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin en önemlisidir. Zira
    din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı bu dinin dışında yöneten mü’min
    - 569 -
    olamaz.1343 Dini siyasetten ayırıp “din başka, devlet başka” deyince; devlet
    dinsiz, din de devletsiz/güçsüz kalacaktır.
    6- İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın kitabı
    ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür. Dini koruyup
    müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî hilâfeti/imâmeti oluşturup
    onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
    7- İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek şartıyla
    ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş şekilleri ve bey’atin yapılış
    tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler çağa uyarlanabilmelidir.
    8- İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır. Bunlar; “bey’at”
    denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet” denilen Allah’ın indirdiğiyle
    hükmetme (5/Mâide, 45) ve zerre kadar haksızlık yapmama gayreti, “istişâre”
    denilen emin ve ehil kimselerle, işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi
    güvenilir kişilerle danışarak onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma
    şeklindeki uygulamadır.
    9- İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd” diye isimlendirilen
    ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde olduğu gibi seçime bütün
    insanlar direkt olarak katılamaz. Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en
    akıllı olanlar seçilir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek
    için insanları iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça para
    harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
    10- İmâmet, verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez. İslâm, bir ırka, bir
    soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul etmez. Krallıkla imâmetin bir
    farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/yetenek ve en uygun olanı belirlemenin
    öne çıkmasıdır.
    11- Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın boynuna
    borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü ile ölmesini sonuçlandırabilir.
    Keyfî ve indî gerekçelerle bey’ati bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine
    en küçük bir itaatsizlik de haramdır.
    12- Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir. İmâmet,
    ümmetin bey’ati olmaksızın gerçekleşmez.
    13- İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait şartları
    taşıması gerekir.
    1343] 5/Mâide, 44
    - 570 -
    14- İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir. Zaten
    bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan, faziletlilerden biri olması,
    müslümanlara en faydalı ve en uygun olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
    15- Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok görev vardır.
    Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve sorumluluğu vardır. Fakat
    bu görevleri yerine getirebilmesi için kendisine yardım edilmesi, kendisinin
    ümmet üzerindeki haklarındandır.
    16- Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır, büyük
    günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği ve ma’siyeti
    emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata ters düşen yerde, Allah’a
    isyan kabul edilecek durumlarda itaat ise haramdır. İmamların otoritesi,
    Kitap ve sünnete uygun davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe
    kendilerine itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir.
    Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat ederse,
    günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
    17- Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın olması vâcip
    olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de şûrâ gereklidir. Bu, halkın
    direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek “Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek
    milletvekillerinden veya İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına
    uygun farklı şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
    18- İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün uygulanan
    beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir. Güttüğü amaç, gâyeye
    götüren araçlar, vesileler, hedefler, dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği
    hedef... yönünden sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı
    bir sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak mümkün
    değildir.1344
    Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar gruplara,
    partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok edilir. Bu sistemlerin zulüm
    ve sömürülerinden kendilerini korumaya çalışanlar, Firavunların/küfür
    önderlerinin kendilerine müsaade etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket
    ederler. Bu sebeple orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri
    gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında tutarlar.
    Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka seslenerek
    onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve müstekbirlere karşı
    mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta bulunarak onları yeniden önderler
    1344] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s. 491-493
    - 571 -
    yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten kurtaracağını ve ne yapmaları
    gerektiğini anlatarak uyarıyor. “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara
    (güçsüz düşürülenlere) lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım,
    onları vârisler kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).”1345
    “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve
    Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve
    siz O’na götürülüp toplanacaksınız.”1346
    İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına
    dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi için gerekli
    güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu çağrı iman edenlere hayat bahşedecek
    bir dâvettir. İmâmet kurumunun yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı
    cemaatlerini oluşturmaları gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri
    âhiret gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin
    ne anlama geldiğini bilirler.
    Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında insanlar da
    oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları kendi küfür yollarına
    dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını oluştururlar. Artık orada iki ayrı
    topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve
    beraberinde oluşan “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme)
    çağıran küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”.
    Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır. Bu topluluklar,
    âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i, O’nun getirdiği Kur’an’ı
    ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden Peygamber’in halefi olan imamları
    kendisine rehber edinenler âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah,
    Kur’an ve Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine
    rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından
    sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder ve rehber edinenler de
    âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler, cehenneme atılacaklardır.
    Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek1347 ve “Ya Rabbi,
    Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara Kitap’ta belirlediğin
    hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama biçimini öğrettim”
    diyecektir. Rasûlullah’ın ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da
    dâvetini kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı değildir.
    Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet gününe kadar getirmiş
    1345] 28/Kasas, 5
    1346] 8/Enfâl, 24
    1347] 4/Nisâ, 41
    - 572 -
    olduğu dine girerek ona uygun amellerle imanını doğrulayarak onun göstermiş
    olduğu yolda yürüyen ve o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad
    görevini yerine getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
    Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi ölçüye göre
    tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza dikkat edelim.
    Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya çalışmış, görevimizi yapmış
    olabilelim; âhirete imamımızla birlikte gideceğimizi unutmayalım. Onlar
    bizim hakkımızda orada şâhidlik edeceklerdir.
    Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette
    kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin kıyâmete
    kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere bu kurumu sapasağlam,
    tertemiz bir vaziyette bırakalım ki, kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden
    hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun.
    Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”1348; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve
    Ben de sizin Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.”1349
    İşte Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak seçmiş,
    Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu sadece O’na yaparak
    başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte rableri reddederek onların yaşam
    biçimlerini ve ideolojilerini kabul etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere
    yönelmeyip sadece Rabbimizin belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif
    edilen, özellikleri belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder
    ve rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat de budur.1350
    Kim hükmetme, kanun koyma hakkını Allah’tan başkasına verirse, Allah’tan
    başkasını rab edinmiş olur. Bu hakkı verdiği otoriteyi Allah’a şirk koşmuş olur.
    İslâm’ın dışındaki tüm yönetim şekilleri, hayat sistemleri küfürdür, tâğutîdir,
    çağdaş tâğutları temsil etmektedir. Onları inkâr etmek, tanımamak ve onlardan
    uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları bilinçli olarak ve doğru kabul ederek
    destekleyenler de iman-küfür saflaşmasında tercihini yapmış sayılır.
    Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşerî kanunlar
    koyanlar, “tâğut” kategorisine girer. Bu tâğutî otoriteleri ikrah olmaksızın
    reddetmeyenler, bunların hükümlerini mutlak şekilde kabul edip tatbik edenler
    de saflarını belli etmiş kimselerdir.
    1348] 3/Âl-i İmrân, 104
    1349] 21/Enbiyâ, 92
    1350] C. Tayyar Soykök, Kur’an’da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62
    - 573 -
    Siya sî Rejimler , Hüküm ve Yetkiyi Allah ’tan Alm ıyor sa Tâğuttur
    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejimlerdir
    ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah’ın hükümlerine
    muhâlefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir.
    Bir kimse; Allah’a, âhirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa;
    fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin
    hükümlerini kabul edip gönül rızâsıyla onlara itaat etse, böyle bir kimsenin
    irtidadına hükmedilir. Zira insanları yaratan Allah’tan başkası, insanların nasıl
    idare olunacağı hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler
    koyma yetkisine sahip değildir. Çünkü hüküm koyan insan, o hükme tâbi
    olmasını istediği insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir.
    Allah katında üstünlük, sadece takvâ iledir.1351 Kendisinde böyle yetkiler
    gördükten sonra, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri
    doğrultusunda hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık” iddiâsı içindedirler.
    Dolayısıyla Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere
    isteyerek gönül rızâsıyla tâbi olanlar da, tevhid akîdesinin dışına çıkarlar. Tâğut,
    müslümanın en büyük düşmanıdır. Tâğut, devlet sistemlerini, ahlâkî değerleri
    ele geçirmiş ve onları müslümana zarar verecek bir hale dönüştürmüştür.
    Kısaca tâğut, müslümanı dört yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana
    müslümanca hayat hakkı tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında,
    O’nun hükümlerine karşı tuğyan eden ve insanların üzerinde ilâhlık iddiasında
    bulunan otoritelerdir. Bunlarla sürekli olarak mücadele etmek farzdır.1352
    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hâkimiyet
    kayıtsız şartsız insanındır (ulusundur)” sloganına sarılan ve insanların çoğunun
    rızâsına göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir.
    Bu siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir
    ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî” özellikleri taşırlar.
    Kelime-i şehâdet getirerek, başka ilâhları ve tâğutları reddettiklerini dillendiren
    müslümanlar, bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük
    çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten
    Müslümanları nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın;
    sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/
    dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.”1353
    1351] Muhammed bin İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, 178
    1352] 42/Şûrâ, 10
    1353] 2/Bakara, 285
    - 574 -
    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
    gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye
    güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar,
    zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan
    çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir.
    Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında
    ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır:
    “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.”1354 Allah, Firavun’u
    helâk edince, onları da helâk ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte
    onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.”1355; “Biz de onu (Firavun’u)
    ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!”1356
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara, tâğut olduklarını bile bile
    sevgi besleyen her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu
    kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsin
    hevâsını, fertleri, önderleri, rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin
    yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe,
    tevhid kulpuna yapışılamaz.1357 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle
    reddedilmesi, sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan
    ve amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla
    mücadele etmek lâzımdır. Bu mücâdelenin gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefsin
    hevâsıyla mücâdele etmek,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut
    olan câhiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile mücâdele etmek.
    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esâret
    zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu
    yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden
    kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak
    da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü,
    sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf,
    örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan
    her kimseyi ve her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
    1354] 42/Şûrâ, 21
    1355] 9/Tevbe, 31
    1356] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292; Tirmizî şerhi Tuhfetu’l-Ahvezî, hadis no: 5093
    1357] İbn Mâce, Zühd 21, hadis no: 4204, 4205
    - 575 -
    “Rabb’in, yalnız Kendisine kulluk etmenizi... emretti.”1358; “Hüküm, hâkimiyet/
    egemenlik yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine ibâdeti/kulluk yapmanızı
    emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”1359 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya
    koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid
    sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini,
    kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer
    arzuları O’nun yolunda fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural
    koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan
    hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultuda
    yaşayıp tavır koymaktır.
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) sûretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu
    âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk;
    hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve
    cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” 1360 Bu iki
    inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün
    değildir!
    1358] 17/İsrâ, 23
    1359] 12/Yûsuf, 40
    1360] 39/Zümer, 17-18
    - 576 -
    60. HUTBE
    CUMHURIYET, KIMIN BAYRAMI?
    Âyet :
    اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَۜ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ حُكْماً لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ۟
    “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar. Kesin bilgi ile inanan bir topluluk
    için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir?”1361
    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَ ا مُؤْمِنَةٍ اذَِا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْراً اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ
    يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَال اً مُب۪يناً
    “Allah ve Rasulü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min olan bir erkek ve mü’min
    olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a
    ve Rasulü’ne isyan ederse artık gerçekten o apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”1362
    ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَر۪يعَةٍ مِنَ الْ امَْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَ ا تَتَّبِعْ اَهْوَآءَ الَّذ۪ينَ لَ ا يَعْلَمُونَ
    “Sonra seni de bu emirden bir şeriat üzerinde kıldık; öyleyse sen ona uy ve
    bilmeyenlerin hevalarına uyma.”1363
    وَلَ ا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۢ لَٓ ا اِلٰهَ اِلَّ ا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّ ا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
    “Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh
    yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur
    ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.”1364
    انِآَّ انَزَْلْنآَ الِيَْكَ الكْتِاَبَ باِلحَْقِّ لتِحَْكمَُ بيَْنَ الناَّسِ بمَِٓا ارَيٰكَ اللهُّٰۜ وَل اَ تكَنُْ للِخَْٓائنِ۪ينَ خَص۪يماًۙ
    “Şüphesiz Allah’ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için
    biz sana kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hainlerin savunucusu olma.”1365
    Bugün, kimilerinin bayram kabul ettiği 29 Ekim. Türkiye Cumhuriyeti
    adıyla yeni bir devletin, yeni bir rejimin kuruluşunun üzerinden neredeyse 100
    yıl geçmiş. İslâm şeriatının tümüyle kaldırılıp, yerine Batı tarzı demokratik,
    laik, Kemalist bir rejimin kurulduğu zaman dilimini biz kutlamıyoruz, bu
    1361] 5/Mâide, 50
    1362] 33/Ahzab, 36
    1363] 45/Câsiye, 18
    1364] 28/Kasas, 88
    1365] 4/Nisâ, 105
    - 577 -
    vesileyle rejime karşı tavrımızı gündeme getiriyoruz. Tâğuta karşı çıkmayı
    imanî bir görev bilen mü’minler olarak, tağutî yönetimi reddettiğimiz gibi, böyle
    bir yönetimin başlatıldığı günü, şeriata, İslâmî devlet anlayışına düşmanlık
    günü olarak kabul ediyoruz. Devletin onca yönlendirmesi, belediyelerin
    katkıları, okulların ve medyanın onca teşviki olduğu halde, halkın da bu resmi
    bayram kabul ettirilen günleri bayram kabul etmediğini görüyoruz. Belediye
    zabıtalarının zorlamasıyla esnafın işyerlerine bayrak asmasından başka halkın
    bayramla herhangi bir ilgisinin olmadığını görüyoruz. Devletin hiçbir katkısı
    olmadığı halde, halk sadece Ramazan ve Kurban Bayramlarını bayram olarak
    kabul eder; o günlerde temiz elbiseler giyer, birbirini ziyaret ederek bayramlaşır;
    o günleri sevinçle kutlar. Yarın sanırım içinizden hiç kimse, hiçbir akraba ve
    dostunu ziyaret edip bayramını kutlamaya kalkmaz.
    Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zaman, Medinelilerin
    iki bayramı olduğunu öğrendi. Medineliler bu bayramlarında oyun oynar ve
    eğlenirlerdi. Bu durumu gören Hz. Peygamber, bu günlerin bayram olarak
    devam etmesini kabul etmedi ve şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ size kutladığınız
    bu iki bayrama bedel olarak daha hayırlısını, Ramazan Bayramı ile Kurban
    bayramını lûtuf olarak vermiştir.”1366 Bu Peygamberî tavırdan yola çıkarak, bir
    müslüman, bu iki bayramın dışında başka bir bayram kabul edemez.
    “Cumhur” halk, topluluk demektir. Fransızca république sözcüğünün Türkçe
    çevirisi olarak benimsenmiştir.
    Latince res publica klasik kullanımda “kamusal olan” anlamındadır. Bir
    topluluğa onların birleştirmek suretiyle halk olma özelliğini kazandıran,
    kamusal nesne anlamına gelir. Bu hal monarşiye karşı, devlet başkanının halk
    tarafından seçildiği ve halk iradesince meşrulaştırıldığı devlet şekli anlamında
    kullanılmıştır.
    Cumhuriyeti cumhuriyetçiler şöyle tanımlar: Milletin, egemenliği kendi
    elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla
    kullandığı yönetim biçimi. Hükûmet başkanının, halk tarafından belli bir süre
    için ve belirli yetkilerle seçildiği yönetim biçimidir. Egemenlik hakkının belli bir
    kişi veya aileye ait olduğu oligarşi kavramının zıddıdır. Cumhuriyet kavramı,
    genel olarak temsili demokrasinin uygulanmasını ifade eder.
    Cumhuriyet, cumhurun yani halkın egemen olması, onun dediğinin
    uygulanması demek olduğu halde; halkın inancı, nasıl bir yönetim istediği
    Cumhuriyet yönetiminde hiç önemsenmemektedir. Halk yönetimi demek
    1366] Ebû Davûd, Salât 239, Nesâî, Iydeyn 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/103, 178
    - 578 -
    olan cumhuriyet yönetiminde halk etken değil, edilgendir. Meselâ halkın
    kaçta kaçı kravat takar? Ama kravatsız, kendine benzeyen birini yönetici
    seçemez, yöneticiler hep kravatlıdır. Halkın kaçta kaçı Kur’an’ın kanun olarak
    uygulanmasına karşıdır? Ama cumhuriyet denilen güya halkın yönetimi, rejim
    ve yöneticileriyle Allah’ın kanunlarını yok sayar, halkın seçtikleri, kendileri
    kafalarından kanunlar çıkarırlar.
    İslâm’ın idare tarzı, devlet anlayışı çok farklıdır. İslâm, halkın yönetimi değil;
    Hakkın yönetimi esasına dayanır. İslâm devleti, bey’atle işbaşına gelen, şûrâ denilen
    emin ve ehil şahsiyetlerin yönetime katıldığı, adâletle, yani Allah’ın indirdiği
    hükümlerle, kanunlarla halkın yönetildiği bir devlet ortaya koyar. Ehl-i hal ve’lakd
    denilen âlimlerin öncelikle uygun görüp tayin ettikleri, kendisine imam,
    halife, ülü’l-emr, İslam devlet başkanı gibi ad verilen yönetici, devlet başkanı, eğer
    adaletten ayrıldıysa, Allah’a isyan ediyor veya insanları Allah’ın kanunlarıyla
    yönetme görevini tam olarak yapmıyorsa onu makamından uzaklaştırır.
    Demokrasi ve cumhuriyet; hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır.
    Krallık, hâkimiyetin kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah
    adına konuştuğunu iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine
    koyanların elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani
    siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona göre
    isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti Allah’ın
    bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî sistemlerin
    (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda görmeleridir.
    Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan sonra, bu
    insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı cevaplara göre isim
    alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji ve şeytanî düzenlerdir.
    Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal düzen, ahlâk, dünya görüşü
    ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi, insanın kendisiyle, çevresi ve
    Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler
    koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî
    görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın bakışına göre esas itibarıyla birer dindir.
    Dolayısıyla biz hakkı ve hakikati başarılarda, çoklukta, azlıkta, önde ve
    arkada olmakta değil; Allah’ın kitabına ve Rasûlün sünnetine mutabakatta
    ararız. Allah’ın Kitabına ve Rasûlün sünnetine uygun oldumu bir iş güzeldir;
    neticesi dünyevî olarak hiç olsa bile. Önemli olan Allah’ın vereceği değerdir.
    Dünyevî sonuçları Allah verirse ne âlâ, vermezse vermez. Hayatımız ve
    ölümümüz, Allah için olabiliyorsa, netice odur. İşte bu anlamıyla hayatı kuşatan
    biricik sistem, kâmil din, sadece Allah Teâlâ’nın dinidir.
    - 579 -
    Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin ürünü
    olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun
    veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini yadsıyan
    yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını engelleyen
    yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına doğru yolu
    bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi, bu doğru yolu
    göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru yolu göstermedi mi?” 1367
    İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken, bu yoldan ayrılmamayı bile
    beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir yol bulmasını ondan beklemek,
    olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi de, kendi bulduğu yoldan memnun
    olmamış, olamamıştır.
    Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın ve
    arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini
    önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir. Afyonun
    insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada müzik,
    futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için yalnız ekonomik
    insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir türlü bu yönleri de
    bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık olduğunu görebilmesine
    imkân bırakmamaktadır.
    Teslim olmadan, bir rabbe kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim
    olmaması değil; kime ve neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur.
    İnsan, “kendi hevâsına mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa
    Allah’a mı teslim olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu
    açacaktır. Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını
    sağlayacaktır. Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim
    elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla
    anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-Mü’min)
    teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir.
    Hamdolsun, biz Atatürk’e ve onun düzenine değil; Allah’a ve onun nizamına
    teslim olanlarız.
    1367] 93/Duhâ, 7
    - 580 -
    61. HUTBE
    CUMHURIYET’IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERI: O OLMASAYDI
    OLMAZ MIYDIK?
    Âyet :
    يَّايَ فَارْهَبُونِ � إِلهٌ وَاحِدٌ فَ إ ? إِنَّمَا هُوَ ? إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ ? وَقَالَ اللّهُ ل اَ تَتَّخِذُواْ
    Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız
    benden korkun.”1368
    إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ? آخَرَ ? إِلَهًا ? وَلَ ا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ
    “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah
    tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”1369
    أنبَِّئُكمُ بشَِرٍّ مِّن ذَلكَِ مَثوُبَةً عِندَ اللهِّ مَن لعََّنَهُ اللهُّ وَغَضِبَ عَليَْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ القِْرَدَةَ ? قلُْ هَلْ
    أضَلُّ عَن سَوَاء السَّبِيلِ ? أوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَ ? وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ
    “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın
    lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar
    çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha
    çok sapmışlardır.”1370
    إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ ? أنَابُوا ? أن يَعْبُدُوهَا وَ ? وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1371
    Bir 29 Ekim daha geldi. Devlet adamları ve silahlı kuvvetler yine Atatürk’ü
    göklere çıkartacak tarzda övgüler sunacak, hatta imamlara Cuma hutbesinde
    Cumhuriyetin ve Atatürk’ün faziletleri anlattırılacak. Ve kimi Ataperestlerin
    ağzından şu şirk sözü salyangoz satışı gibi halka arzedilecek: “Atatürk olmasaydı
    olmazdık”. Bu söz, Atatürk’ü ilâh yerine koymaktır. O olmasaydı, biz niye
    olmayalım? O bizim yaratıcımız mı? O mu yoktan var etti bizi? Atatürk kimdir,
    ne yapmıştır da bu söz söylenecek? Bir komutan ve bir devlet adamıdır. Onun
    1368] 16/Nahl, 51
    1369] 51/Zâriyât, 51
    1370] 5/Mâide, 60
    1371] 39/Zümer, 17
    - 581 -
    gibi dünyaya nice komutan ve devlet adamı gelmiştir. Vatanı kurtardığı için
    bu söz söyleniyor denilecek olursa, bir kimse tek başına vatanı kurtaramaz, bu
    ancak Rambo, Malkoçoğlu, Superman filmlerinde olur. Akıllı bir kimsenin,
    savaşları tek kişinin kazanıp kazanamayacağını, bir komutanın bir ülkeyi
    kurtarıp kurtaramayacağını düşünmesi gerekir.
    Dünyada hangi komutana “bu komutan (tek başına) vatanı kurtardı, o
    olmasaydı, şöyle olurdu” denilir? Denilse ne kadar doğru olur? Peygamberimiz
    için bile biz “Muhammed aleyhisselâm Bedir Savaşını kazandı, Hendek’te
    müşrikleri mağlup etti” demeyiz. “Müslümanlar galip geldi” deriz. Biz
    Müslümanlar Peygamberimiz için bile “O olmasaydı olmazdık” demeyiz.
    Hiçbir insan için böyle denilmesi doğru olmaz çünkü. Hem Atatürk gerçekten
    vatanı kurtardı mı? Kendi doğduğu şehir olan Selanik’i, kendi memleketini bile
    kurtaramayan şahıstan bahsediyoruz. Yemen, Arap yarımadası, Irak, Suriye,
    Ürdün, Kuzey Afrika, Yunanistan, Bulgaristan toprakları Atatürk’ten önce
    Osmanlı toprakları değil miydi? O kadar ki, Atatürk’ün gençliğindeki Osmanlı
    toprakları bugünkü toprakların tam 12 katı idi. 12’de 11’i kaybeden komutan
    nasıl vatan kurtarmış oluyor? “Atatürk olmasaydı olmazdık” sözü ile, daha çok
    şu kast ediliyor olabilir: “Atatürk olmasaydı, Anadolu toprakları da işgalden
    kurtulmazdı, İngilizlerin, Fransızların sömürüsü olurduk, Müslümanca ve
    özgür şekilde yaşayamazdık. Onun sayesinde, biz bağımsızlığımızı elde ettik.
    O olmasaydı, Türkleri İngilizler, Fransızlar yönetecekti.”
    Cezayir, Libya gibi nice ülkeler de sömürge olmaktan kurtulacak şekilde
    kahramanca savaşlar yaptılar ve sonunda bu iki ülke gibi nice ülke, sömürge
    olmaktan kurtuldu. Ama, hiçbir komutan ve devlet adamı, Atatürk gibi
    putlaştırılmadı. Eğer Atatürk olmasaydı ve meselâ düşmanlardan İngilizler
    yönetseydi bu ülkeyi, ne yaparlardı? İslam kanunlarını geçersiz sayarlar,
    İngiltere’de uygulanan kanunlara benzer kanunlar oluşturur, içki yasağını
    kaldırır, zinayı serbest kılarlardı, faizi yaygınlaştırırlar, çarşaflı ve peçeli
    kadınları Avrupalı kadınlar gibi giydirirlerdi. Türkiye’yi küçük bir İngiltere
    yapmaya çalışırlardı. Peki, Atatürk ne yaptı? Yani ne fark etmiş oldu ülkenin
    İngiliz yönetimi altında yönetilmesinden? Atatürk vatanı kurtardı; doğru.
    Ama hangi şeyden ve kimlerden? “İslâm’dan ve Müslümanlardan”. Küfürden
    ve kâfirlerden değil. Halkını seven lider, vatandaşlarının yaşam biçimini
    düşmanlarının yaşayışına benzetir mi hiç? Düşmanlarına ait olan ve kendi
    halkının inancına ters devlet yönetimini, onların kanunlarını, putperestliğini,
    ahlaksızlığını ithal eder mi ülkeyi gerçek düşmanlardan kurtaran? Atatürk ne
    yaptı? İslam Devletini küfür devleti haline getirdi. Şeriatı ve halifeliği kaldırdı,
    - 582 -
    kimsenin memnun olmayıp herkesin şikâyetçi olduğu bugünkü düzeni kurdu.
    Şeriatın yerine Cumhuriyet yönetimini getirdi. Şapka giymeyen binlerce insanı
    astı. Atatürk ne yaptı? İslâm’la ilgili ne varsa onları yok etmeye çalıştı.
    “Atatürk olmasaydı olmazdık” sözünü bir kelime ilavesiyle doğru kabul
    edebiliriz: “Atatürk olmasaydı böyle olmazdık.” On vatandaşımızı haksız yere
    öldüren İsrail’e özür bile diletip tazminat alamayan, cezasını veremeyen, dünkü
    vilayetimiz olan Yunanistan’a bile sözünü geçiremeyen, dünyada hemen hiçbir
    dalda etkin olamayan, önemsenmeyen, sıradan küçük bir ülke olmazdık.
    Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tuttuğu son zamanlarında bile ona “Hasta Adam”
    diyordu Batılılar. Hastaydı ama adamdı, şimdi adam yerine koyan kim kaldı ki…
    Yıllardır PKK ile bile baş edemeyen bir konumda ülke. Biz Müslüman olarak
    inanırız ki; bizi Allah yarattı. Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Allah’a kimseyi
    şirk koşmayız. Bizi yaratan zât, bizi yaşatandır, bizi koruyan ve gözetendir.
    Rızkımızı veren, düşmanlarımıza karşı bize yardım edendir. O istemese hiçbir
    şey olmaz. O yardım etmezse biz hiçbir başarı kazanamayız. Hiçbir insan
    bizim ilâhımız olamaz. Biz hiçbir kimsenin sayesinde değil; sadece Allah’ın
    izni ve müsaadesiyle yaşıyoruz. O istedi, olduk. O istemeseydi olmazdık. Bizim
    ilahımız tek bir Allah’tır; biz O’na iman ederiz. Tâğutları da red ve inkâr
    ederiz. Atatürk olmasaydı da elbette olurduk. Ondan önce insanlar olduğu gibi.
    Başka ülkelerde insanlar olduğu gibi. Atatürk, bırakın başkalarını oldurmayı,
    kendi kendini oldurmaya kadir değildi. Onu da Allah yaratmıştı. Çok içki içtiği
    için genç sayılacak yaşta kendini ölmekten kurtaramayan âciz bir adam için
    “o olmasaydı, olmazdık” sözü zavallıların sözüdür, bir şahsı putlaştıranların
    sözüdür, Allah’ı tanımayanların sözüdür. Anıtkabirin bir tapınak, heykellerinin
    birer put işlevi görmesini ve milyonlarca öğrenciye saygı duruşu adı altında
    putperest âyini yaptırılmasını şiddetle kınıyoruz. Müslümanlar olarak biz,
    bütün bunlardan berîyiz. Tüm tâğutları reddediyor, Allah’tan başka hiçbir ilâh
    kabul etmiyoruz.
    Cumhuriyetin Saye sinde Heykeller Dikildi Her Yere . Bayram
    Yapma sın mı Ülke ?
    Çağ, modern cahiliyyenin hüküm sürdüğü putperest asır olduğu halde,
    heykeller pek fazla revaçta değil. Artık insanlar ne Rusya’da Lenin heykellerine
    tapıyor, ne Çin’de Mao heykellerine. Avrupa, heykelini dikip önünde eğileceği
    bir lider henüz bulamamış. İslâm heykel yapmayı ve önünde saygı duruşunu
    putperestlik olarak affedilmeyen suç ilan etmesine rağmen, Türkiye’nin danyada
    belki rekor kırarak açık ara şampiyon olduğu bir dal var. O da heykelcilik ve
    - 583 -
    puta tapma. Zırt pırt her yeni olayda Anıtkabir’e gidip modern türbenin defterine
    yazı yazarak atalarına durumlarını arzedip ondan güç alanları, din adına kimse
    yadırgamıyor. 20 milyon civarında ilk ve ortaokul öğrencisine dünyanın hiçbir
    ülkesinde olmayan heykel tapımı mecbur ediliyor. Dersliği olmayan okul olabiliyor,
    ama heykeli olmayan okul açılamıyor. Her öğrenci haftada iki vakit, atam demek
    zorunda bırakıldığı şahsın heykelinin karşısında kıyama durmak, putperest âyini
    yapmak zorunda bırakılıyor. Kimse, onun heykeline, hatta fotoğrafına yan gözle
    bakamıyor. Cumhuriyet, sen ne büyük rejimsin, senin sayende isteyen istediği
    sene hacca gidemiyor, ama istemeyen bile devamlı puta tapmak mecburiyetinde.
    Tapmama özgürlüğü, demokrasi ve cumhuriyete yakışmaz mı? Unuttun mu,
    burada Ata cumhuriyeti var; cısss, ağzına biber sürerler, Atatürk çarpar.
    Kendi sağlığında diktirdiği heykelleriyle ölümünden sonra Atatürk razı
    olsun diye dikilen heykellerin sayısını kimse bilemez; denizdeki kumlar sayılsa
    heykeller de sayılabilir. Bayraklar asılmaya başlandı 29 Ekim’lerde camilere;
    Atatürk heykeli niye konulmaz? İmam-Hatip, Kur’an Kursu, Müftülükte var
    da orada niye yok? Her devlet dairesinde var da camiler de devlet dairesi
    değil mi? Heykeline gerek yok, onun hutbelere ilham veren ruhu yetiyor mu
    diyorsunuz? Devlet heykel diker, askeriye heykelleri yeterli görmez, bir de o
    diker. Belediyeler diker ve bakımını yapar. Bazı yalaka özel şirketler diker.
    Vergiler az geliyor, köylere kadar heykeller yayılmıyorsa, vergiler arttırılmalı,
    köylerimiz heykellerden mahrum kalmamalı. Onun izinde olduğumuz belli
    olmaz yoksa, memleketin kalkınması için heykel şart.
    Ne kadar para harcanmıştır heykeller için diye mi soralım, ne kadar imanlar
    harcanmıştır diye mi? İkisi beraber oluyor nasıl olsa, hem para, hem iman…
    İnternetten öğrendiğimize göre her 590 kişiye bir doktor düşerken; 800 kişiye
    bir Atatürk heykeli düşüyormuş. 70 binin üzerinde okul olduğuna göre, 70
    bin büst veya heykel sadece okullarda var. Bir büstün maliyetinin en az 5 bin
    lira olduğu, heykellerin parasının büyüklüğüne göre değiştiği bir konumda,
    ne miktar paranın nereye gittiğini siz hesaplayın. Bu paralarla neler yapılmaz
    ki diye düşünmeyin, kaç fabrika yapılabilir diye hesaplamayın. Cumhuriyet
    çocuğu böyle sorgulamaz, büyüklerimizin vardır bir bildiği der. Cami sayısı
    mı daha çok, heykel sayısı mı diye sormaz kimse. Zaten camilerin de heykellere
    karşı çıkmadığını, heykellere en azından karşı çıkmayarak destek olduğunu
    ispatlar Diyanet ve görevliler.
    Bu haber de 12.09.2009 tarihli Vatan gazetesinden: “İzmir Buca’da 42
    metrelik boyuyla Türkiye’nin en büyük dünyanın ise 10’uncu büyük rölyef
    projesi 3 yılda tamamlandı”…
    - 584 -
    “Mask, 42 metrelik boyuyla Brezilya Rio de Janeiro’da bulunan 38 metre
    yüksekliğindeki Hz. İsa heykelinden de yüksek.”
    “… açılışı ertelenen Atatürk maskı dün CHP İzmir Milletvekili Ahmet
    Ersin ve Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun da katıldığı törenle
    açıldı. 4. 2 milyon TL’lik fiyatıyla bazı tartışmalar yaratan, eski Başkan Cemil
    Şeboy ve proje ekibinin yargılanmasına yol açan maskın açılışı, 10’uncu Yıl
    Marşı eşliğinde yapıldı. Açılışta konuşan CHP’li yeni Başkan, ‘Ben olsam
    yaptırmazdım, 4 milyon TL’yi okul, yurt yapımına harcardım” dedi (“Vay
    irticacı vaaay!..” diyelim mi? Ama diyemeyiz: Çünkü CHP’li)…
    Bugün 29 Ekim. Heykellerin önünde huşû ile saygı duruşunda bulunan tüm
    kullarının ibadetlerini Atatürk kabul etsin.
    - 585 -
    62. HUTBE
    10 KASI M HUTBESI
    Âyet :
    يَّايَ فَارْهَبُونِ � إِلهٌ وَاحِدٌ فَ إ ? إِنَّمَا هُوَ ? إِلهَيْنِ اثْنَيْنِ ? وَقَالَ اللّهُ ل اَ تَتَّخِذُواْ
    Allah, şöyle dedi: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtır. O hâlde, yalnız
    benden korkun.”1372
    إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ ? آخَرَ ? إِلَهًا ? وَلَ ا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ
    “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah
    tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.”1373
    أنبَِّئُكمُ بشَِرٍّ مِّن ذَلكَِ مَثوُبَةً عِندَ اللهِّ مَن لعََّنَهُ اللهُّ وَغَضِبَ عَليَْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ القِْرَدَةَ ? قلُْ هَلْ
    أضَلُّ عَن سَوَاء السَّبِيلِ ? أوْلَئِكَ شَرٌّ مَّكَاناً وَ ? وَالْخَنَازِيرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ
    “De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın
    lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar
    çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha
    çok sapmışlardır.”1374
    إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ ? أنَابُوا ? أن يَعْبُدُوهَا وَ ? وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1375
    İslâm kültüründe, ölüm yıldönümünü değerlendirmek diye bir şey yoktur.
    Peygamberimizin doğum tarihini Müslümanların çoğu bilir. Hicrî tarih olan
    12 Rabîulevvel’de mevlit gecesi tertip edilir. Son yıllarda miladî olarak doğduğu
    tarih olan 20 Nisan’ı da kutlu doğum olarak kutlarlar.
    Peygamberimiz ne zaman vefat etti, diye sorulunca hemen kimse
    bilmez. Çünkü Peygamber de olsa, herhangi bir kimsenin ölüm yıldönümü
    değerlendirilmez; Vefatı: 13 Rabîulevvel 11, miladi olarak da: 8 Haziran 632’de
    vefat etmiştir.
    1372] 16/Nahl, 51
    1373] 51/Zâriyât, 51
    1374] 5/Mâide, 60
    1375] 39/Zümer, 17
    - 586 -
    Peygamberimizin ölüm tarihinin kutlanmadığından bahsederek onunla
    hâşâ bir tâğutu karşılaştırma yaparak ikisini aynı terazide tartıyor değiliz.
    Sadece bir mukayese yaptık. Ama, üzülerek ifade edelim ki, ilkokulda okuyan
    herhangi bir çocuğa sorun bakalım: Atatürk mü büyük, Peygambermiz mi?
    Ve öğretmenler anlatıyor: Peygamberimizin doğum tarihi sorulduğunda nice
    öğrenci 1881 diye cevap veriyor. Devlet ve hükümet, Peygamberimizin doğum
    günü veya ölüm günü herhangi bir etkinlik düşünmezken, 10 Kasım günü ne
    etkinlikler yapıldığını bilirsiniz.
    Halk ın Anıtkabir Ziyaretinde Rekor Üstüne Rekor
    Halkımız; yüzde 99’unun Müslüman olduğu iddia edilen halkımız, dünyada
    en iyi Müslümanlığın bizde olduğu söylenip örnek gösterilen halkımız,
    anıtkabir ziyaretlerinde rekor üstüne rekor kırıyor. TSK’nın resmi sitesinde
    yapılan açıklamaya göre 2018 yılında Anıtkabir’e giden kişi sayısı 6 milyon 581
    bin 232 oldu. 10 Kasım 2018 günü sadece bir günde bir milyonunun üzerinde
    kişi anıtkabiri ziyaret etti. 29 Ekim günü ziyaretçileri de bir milyonun üzerinde
    idi. Geçen yıl hacca ve sene boyunca umreye gidenlerin toplam sayısına
    baktığımızda, anıtkabire gidenlerin onlardan 16 kat fazla olduğunu görüyoruz.
    Bu rakamlar da gösteriyor ki; düzen, kendi insanını yetiştirdi. Kemalizm,
    Kemalizmi benimsemediği düşünülen yöneticiler eliyle Cumhuriyet tarihindeki
    en fazla taraftar sayısına ulaştı. Beklenen değişim gerçekleşiyor. Gelecek denen
    şey demek ki bu imiş. Son yıllarda halkın anıtkabir ziyaretindeki sayısının kat
    kat artmasındaki en önemli sebebin; haklarını yemeyelim; bugünkü iktidar
    ve onun politikaları olduğunu söylemek gerekiyor. Yöneticilerin gösterdiği
    sevginin halk tarafından da benimsenip kabul gördüğünü, bu konuda da
    halkın, cumhurbaşkanlarını takip ettiklerini söyleyebiliriz.
    Tapınmanın adına saygı duruşu demenin onu putperestlikten, şirkten
    çıkarmayacağını hepimiz biliriz. Bir put heykelinin veya anatkabirde mozolenin
    önünde huşû ile hazırol vaziyetinde durmanın putperestlik olmadığı söylenirse,
    dünyada puta tapan hiç kimse yok demiş oluruz. Bilirsiniz, ibadetlerde zaman
    önemlidir. Vakti girmeden ibadet yapılmaz. Bu ülkede yaz saati uygulanıyor.
    Saat 8 iken yaz saati olarak 9 kabul ediyoruz. Yani, 9’u beş geçe yapılması gereken
    âyin, bir saat önce yapıldı. Bu ibadeti Atıtürk kabul etmez. Çarpar onları.
    Sağlığında şapka giymedi diye hocaları, vatandaşları gözünü kırpmadan idam
    edip darağacında sallandıran kimse, gücü yetmiş olsa kendine yapılan ibadeti
    vaktinde edâ etmeyen insanlara ne cezalar verirdi kim bilir? İşin kötüsü, bu
    tapınmaların kazası da yok.
    - 587 -
    Pagani zm/Putpere stlik
    Paganizm: Puta tapmak, putperestlik demektir. Paganist ise; puta tapan
    kimse; pagan anlamındadır. Genellikle politeist dinlerde tanrısal varlıkların
    çeşitli figürler ile sembolize edildiği ve bu sembollere tâzimde bulunulduğu
    gözlenir. Tanrıyı temsil eden put; ağaçtan, taştan ya da metalden yapılmış
    herhangi bir sûret şeklinde olabileceği gibi; bir bitki, bir hayvan veya bir
    başka doğal nesne de olabilir. Zannedildiğinin aksine, Ebû Cehiller, Mekke
    müşrikleri putları tanrı kabul etmiyorlar, onların rızık verdiğine, herhangi bir
    şey yarattığına inanmıyorlardı. Taptıkları heykele tanrısal ruhun hulûl ettiğine
    inanıyorlar ve bu nedenle ilgili heykelin temsil ettiği şeye, heykelin içinde
    mevcut olduğuna inandıkları tanrısal güce tapıyorlardı. Bu taptıkları heykeller,
    hayatlarında halkına hizmet etmiş, savaş kazanmış kahramanların heykelleri
    de, hayatlarında halka faydalı olan kimselerin heykelleri de olabiliyordu.
    Anıt me zar /Anıtkabir ; Modern Türbe ve Tap ınak
    Anıtkabir denilen tapınakların kökeni, çok eskilere, Firavunlara kadar
    gider. Anıtkabirler, mozole veya türbe olarak da bilinen büyük ve etkileyici
    mezarlardır. Bâtıl dinlerin kurucuları ya da tâğut konumundaki bazı önderler,
    ta’zim edilen veya ilâhlaştırılan kimselerin kabri/mezarı olarak yapılan
    görkemli binalara anıtkabir denir. Mısır’daki piramitler de anıtkabirdir.
    Ankara’da bulunan anıtkabire, İstanbul’da Adnan Menderes ve Turgut Özal’ın
    anıtkabirleri de ilâve edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı padişah ve vezirleri
    için ve özellikle evliyâ sayılan tasavvuf büyükleri için (Mevlânâ Türbesi gibi)
    anıtkabir şeklinde türbeler yapılmış, bunlar da diğer anıtmezarlardan çok daha
    fazla şirk unsuru görevini yapmaya devam etmektedir. (Bugüne kadar yapılmış
    anıtmezarlardan en görkemlisi Babürşah’ın 1631’de ölen hanımı Şahcihan için
    yaptırdığı Tac Mahal’dir.)
    Sayg ı Duru şu
    Bazıları, putlaştırdıkları kişilerin kabirleri veya kutsallaştırdıkları simgeler
    karşısında Müslümanların namazdaki kıyamlarına benzer şekilde hazır
    ol vaziyete geçer, saygı duruşunda bulunur. Hatta namazda doğal kabul
    edilebilecek bir davranış (kaşınınca başı kaşımak, öksürmek vb.) böyle bir
    saygı duruşunda uygun/câiz görülmez. Hiç alâkası olmadığı halde, herhangi
    bir açılış programında, ya da bir törende saygı duruşu ile başlamak câhiliyye
    toplumlarının dinî bir kuralı kabul edilir. Bu tür programlara katılan
    Müslümanlar da dinlerinin câiz görmemesine rağmen bu saygı duruşuna
    - 588 -
    katılma zorunda bırakılır. Okullardaki bütün öğrenci ve öğretmenler her hafta
    okul açılış ve kapanışlarında, bayram diye kutlattırılan câhiliyyenin kutsal
    günlerinde bu tür saygı duruşlarına mecbur tutulur. 10 Kasım günlerinde
    ise, âyin saati geldiğinde trafik durur, hayat durur; herkes saygı duruşunda
    heykel gibi olur. Bu tür tavırlar, aslında bir tapınmadır. 1994 yılı 10 Kasım’ında
    Anıtkabirdeki törende, Mahmut Kaçar adlı bir muvahhid müslüman; “Siz bu
    törenlerle mezarları putlaştırıyor, ilâhlaştırıyorsunuz. Ölü sizi duymaz, onun
    size bir faydası yoktur. Lâ ilâhe illâllah, Allah’tan başka ilâh yoktur!” demişti.
    Zamanın cumhurbaşkanı Demirel tarafından meczup ilân edilivermişti.
    Ayrıca, Bu tavrının bedelini tam yedi yıl hapis yatarak ödemişti. Suçu anıtkabir
    denilen tapınakta slogan atmak, lâ ilâhe illâllah deyip anlamını vermekti.
    Ölülere ve kabirlere saygı göstermek, şirkin çeşitlerindendir. Cenâb-ı
    Allah kabirlerin üzerlerinde mescidler edinilmesini yasaklamış, bunu yapanı
    da lânetlemiştir. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle demektedir: “Allah, Yahudilerle
    Hristiyanlara lânet etsin; onlar nebîlerinin kabirlerini mescidler edindiler.”
    Peygamber kabirlerini mescid edinmek lânetlik bir suç olur da, tâğutların
    kabirlerini tapınak haline getirmek ne büyük suç olur, değerlendirilmelidir.
    Mekke’liler, önemli bir işe başlamadan önce ve yolculuktan dönünce veya
    Mekke şehir devletine ait tören ve merâsimlerden önce Kâbe’nin içindeki
    Hubel putunun heykelini ziyâret eder, ona bağlılıklarının ifâdesi olarak saygı
    gösterirlerdi.1376 Böylece işlerinin düzgün gideceğine inanırlardı. Mekkeliler
    de, bu psikoloji ile Kâbe etrafında dolaşarak Allah’a ibâdet ettiklerini sanıyor
    ve fakat put heykellerine de aynı şekilde saygı gösteriyorlardı. Herhangi bir
    Mekke’li, seyahate çıkınca veya seyahatten dönünce yahut önemli bir işe
    başlayınca, Kâbe’yi tavaf ediyor; bayramlar devletin ileri gelenlerinin putlara
    saygı göstermesiyle başlıyor, devletin en önemli işleri görüşülmeden önce
    heykellere saygı duruşunda bulunuyorlardı. Ticarî ya da siyasî bütün kuruluşlar,
    önemli toplantılarından önce de bu heykellere karşı saygıya durur, ondan sonra
    işlerine bakarlardı.1377
    Onlar hem Allah’ı tanıyorlar, hem de putlara tapıyorlardı. Esasen şirkten
    kasıt da buydu, birtakım nesneleri Allah’ın sıfat ve kudretine ortak koşmak ve
    Allah’ın yanında başka güçler tanımak, Allah’a inanmak ve fakat O’nu inkâr
    edenlerin hükümlerini inanarak kabul etmek ve onlara bile bile uymak. “Allah’a
    inandık” deyip putların önünde saygıya durmak; secde etmek, eğilmek, onlar
    etrafında dönmek; o heykellerden medet ummak, onları ilham kaynağı saymak;
    1376] Ezkârî, Ahbâru Mekke, I/121
    1377] Ezkârî, a.g.e., I/121
    - 589 -
    güç ve ilhamlarını Allah’tan değil, o put heykellerinden veya Firavun gibi,
    Nemrut gibi (yaşayan ya da ölü birtakım) putlaştırılmış şahıslardan beklemek!1378
    Bazı şehirlerde ve İstanbul’un birçok ilçesinde AKP’li belediyeler, bu yıl
    Atatürkçülere hizmet için büyük gayretler sarfettiler; haklarını teslim edelim.
    Gerçekten çalışıyorlar. Beşiktan ve Şişli AKP ilçe başkanlıkları 10 Kasım’da
    Anıtkabir’de yapılacak puta tapma törenlerine katılacaklar için otobüs
    kaldırıyor. Bedava; aslında Müslüman halktan aldıkları vergilerle ödenmek
    üzere. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Cumhuriyet Bayramı resepsiyonda
    ‘Aziz Atatürk’ diye seslendiği konuşmasının sonrasında AKP’de canlanan
    Atatürk ilgisi sürüyor.
    Tâğuta İbâdet
    Şu âyette, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında
    yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap
    ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte
    onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”1379 Şu
    âyette ise, tâğuta ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi
    istenmiştir: “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde
    var.”1380; “Andolsun Biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.”1381 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına
    konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir.
    Nedir tâğut? Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka tapılan her varlığa,
    insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara, koydukları ve
    uyguladıkları kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı aşan yönetici ve Allah’ın
    indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm şeriatine uymayan
    bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek ve görenekler tâğut
    kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa
    çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca
    varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne
    itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan,
    Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir.
    Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit
    1378] Hamdi Kalyoncu, Yeryüzü Tanrıları Şirk Psikolojisi, Marifet Y. s. 41-42
    1379] 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    1380] 39/Zümer, 17
    1381] 16/Nahl, 36
    - 590 -
    düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan
    her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her
    şey tâğuttur.1382
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye
    ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini
    şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak
    kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye
    denir. Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite,
    başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir;
    kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu
    türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir
    ibadettir.1383
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına
    konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve
    haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yerine önder seçilen,
    Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve
    yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her
    insanın ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka varlıklara, Allah’a isyan anlamına
    gelecek şekilde itaat etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan
    başkalarının hükümlerini kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu,
    insanı şirke, küfre götürür.
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in
    şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu
    durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a
    iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.”1384
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup
    ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara ibâdet
    eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık bir
    sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.(...) İbrâhim (a.s.), büyük bir put hariç diğer
    putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza kim yaptı?
    Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi.(...) (İbrâhim’e), ‘Ey İbrâhim! Bu
    işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrâhim, ‘Hayır, işte şu büyükleri yapmış.
    Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi.(...) (Kavmi), ‘Ey İbrâhim! Sen de bilirsin ki,
    1382] Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    1383] Mevdudi, Dört Terim, s. 66
    1384] 2/Bakara, 256
    - 591 -
    bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrâhim, ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç
    fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka
    taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı kullanmıyor musunuz? (dedi.)”1385; “Ey
    babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere
    niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 1386
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları1387 heykellerin (temâsîl),
    insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip
    onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve
    akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere
    tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya1388 ve âhirette Allah’ın azâbını
    hak etmiş olurlar1389 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve Allah’tan
    başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme)
    gireceksiniz.”1390 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize ibâdet
    edin!”1391 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir.1392
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri
    inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları ilâhlar),
    onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklardır.”1393
    Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde
    şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi, muhtelif
    câhiliyye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tahtadan heykellerden
    ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibaret
    değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün
    boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak
    ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın evrensel
    boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en büyük problem
    olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda olabilecek tüm
    tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar. Kur’an’a göre put, o kadar
    geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddîmânevî
    her şeydir. Bu putları hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak
    1385] 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    1386] 19/Meryem, 42
    1387] 14/İbrâhim, 35
    1388] 11/Hûd, 109
    1389] 21/Enbiyâ, 98
    1390] 21/Enbiyâ, 98
    1391] 39/Zümer, 15
    1392] 37/Sâffât, 22-34
    1393] 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    - 592 -
    olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları kendilerine fayda ve zararı olmayan
    taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin
    putlara tapmışlar ve tapmaya devam ediyorlar? 1394
    “Beşerin böyle dalâletleri var / Putunu kendi yapar, kendi tapar!” “Gerçekten
    bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle
    ise (sadece) Bana kulluk/ibâdet edin.”1395; “Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse
    kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, merhamete erişesiniz.”1396;
    “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…
    ”1397; “O (Allah), gerek bundan önce (ki kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size
    ‘müslümanlar’ adını verdi…” 1398 “Allah yanında hak din (sadece) İslâm’dır…” 1399
    Hz. İbrâhim’in putperestlerin yüzüne haykırdığını, çağdaş putçulara biz
    de tekrarlıyoruz: “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz, aklınızı
    kullanmaz mısınız?”1400
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde ederek
    ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde yapanlara!
    Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara, ya da hevâ ve
    heveslerine tapanlara!
    Mahmut Kaçar’a ve İbrâhim’in (a.s.) izinden giden tüm put düşmanlarına
    selâm olsun!
    1394] Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir: 39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57;
    43/Zuhruf, 86; 39/Zümer, 44; 30/Rûm, 13.
    1395] 21/Enbiyâ, 92
    1396] 49/Hucurât, 10
    1397] 3/Âl-i İmrân, 103
    1398] 22/Hacc, 78
    1399] 3/Âl-i İmrân, 19
    1400] 21/Enbiyâ, 67
    10. BÖLÜM
    DÂVET VE TEBLİĞ
    - 594 -
    63. HUTBE
    DOKTORLUĞA SOYUNMAKTIR DÂVET VE TEBLIĞ
    Âyet :
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ � وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَ
    المْفُلْحِوُنَ
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan
    (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.” 1401
    أمُْرُونَ باِلْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ باِللهِّٰۜ وَلَوْ امَٰنَ � كُنْتُمْ خَيْرَ امَُّةٍ اخُْرِجَتْ للِنَّاسِ تَ
    اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
    “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz. Ehl-i kitap da
    iman etseydi, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler
    var; (fakat) pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmışlardır.” 1402
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ � وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَ
    الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ
    “Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve
    dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi
    ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel
    olurlar).” 1403
    وَمَنْ اَحْسَنُ قَوْل ا مِمَّنْ دَعَٓا الَِى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ انَِّن۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ وَلَ ا تَسْتَوِي
    الْحَسَنَةُ وَلَ ا السَّيِّئَةُۜ اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌ
    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir
    olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle
    arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” 1404
    1401] 3/Âl-i İmrân, 104
    1402] 3/Âl-i İmrân, 110
    1403] 9/Tevbe, 71
    1404] 41/Fussılet, 33-34
    - 595 -
    ادُْعُ الِىٰ سَب۪يلِ رَبكَِّ باِلحِْكمَْة وَالمَْوْعِظةَ الحَْسَنةَ وَجَادِلهُْمْ باِلتَّ۪ي هِيَ احَْسَنُۜ انِ رَبكََّ هُوَ اعَْلمَُ
    بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
    “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel
    şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve
    O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.” 1405
    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَ اتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَ ا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّ ا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”
    1406
    Dâvet ve tebliğ bilincine sahip emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker
    göreviyle mükellef olduğunu düşünen her dâvetçi, bazı mesleklerin özelliklerine
    sahip olmak zorundadır. Bunları kısaca açıklayalım:
    1- Tebliğci, doktor olmalıdır (Kalp/gönül doktorluğu): Her münker, kalbe,
    mânevî hayata zarar veren bir hastalıktır. Bu hastalığı teşhis eden ve tedâvisini
    bilen kimse de gönül doktorudur. Doktor, hastasına kızmaz. O zavallılar, mânevî
    mikroplarla hastalananlar, kızılmaktan çok acınmaya lâyıktır. Düzenin ve
    çevrenin kurbanlarıdır onlar. Etraf salgın hastalık yayan bulaşıcı mikroplarla
    dolu olduğu için koruyucu (imanî) tedbirler alamayan kimseler doğal olarak
    hastalanacaktır. Mikroplarla mücâdele etmeden toplumsal hastalıkları
    yenmek mümkün değildir. Dâvetçi, önce hastasını iyi tanımalı, tahlil etmeli.
    Sonra doğru teşhis koymalı. Kendi uzmanlığı değilse, başka bir doktora onu
    yönlendirebilmeli. Hastasına ümit aşılamalı, sağlığı sevdirebilmeli. Dâvetçi,
    aynen doktor hassâsiyeti ile hastasını tedâvi etmeli, mânevî hastalıklarına
    reçeteler yazmalı, tavsiyelerine uyulmadığı için bağırıp çağırmamalı, tekrar
    ilaçlar sunmalı, gerektiğinde ilaçları değiştirip farklı bir tedavi uygulanmalı,
    hasta kontrol altında tutulmalı, mikroplu yerlerden uzaklaştırılmalıdır.
    Uzman bir doktor olmak yetmez, başka meslekler de gerek bu dâvânın
    tebliği için. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker görevine soyunan her
    dâvetçi ve tebliğcinin başka güzel özelliklere de sahip olması gerekmektedir. Bu
    özellikleri, akılda daha iyi kalması açısından yine doktorluk gibi mesleklerle
    anlatmayı uygun buluyorum. Bir dâvetçi, şu gerekçelerden dolayı şu mesleklere
    mecâzen sahip olmalıdır.
    1405] 16/Nahl, 125
    1406] 33/Ahzâb, 39
    - 596 -
    Dâvetçinin Diğer Meslekleri
    2- İtfaiyeci olmalıdır (Muhâtapların çoğu, cehenneme doğru gidiyor,
    mânevî ateş içinde): Nerede bir yangın varsa oraya koşan, elinde ne imkân
    varsa o imkânları kullanarak yangını söndürmeye çalışan itfâiyecidir tebliğci.
    Yangında öncelikli kurtarılacak şeyleri iyi bilmelidir. Ateşin içinde bir canlı,
    bir insan varsa, kendi hayatını bile tehlikeye atarak onu ateşten kurtarmaya
    çalışmalıdır. Ama eteği tutuşan bir itfaiyeci, kendinden uzaklaştıramadığı ateşi
    nasıl söndürecek, muhâtaplarını yangından nasıl kurtaracaktır? Münkerlere
    kendi yakasını-paçasını kaptıran tebliğci, kendi üzerindeki ateşi görmeyen,
    kendini ateşten koruyamayan itfaiyeci gibidir.
    3- Cankurtaran olmalıdır (Çoğu insan, gözümüzün önünde uçuruma
    yuvarlanıyor, isyan denizinde boğuluyor): Denize açılıp boğulma ile karşı
    karşıya kalanları kurtarma görevlisidir dâvetçi. Günah denizlerine dalıp
    sâhil-i selâmetten uzaklaşan kimseler kurtarıcı ve cankurtaran bekleyen
    felâketzededir. Yüzme bilmeyen insanın cankurtaran olmaya kalkmaması
    gerekir, yoksa başkasını kurtaracağım derken kendisi boğulur. Ölümcül dalışlar
    yapan ve münker denizinde ilerleyen kimseler için gözlerini dört açmalı, onları
    nasıl kurtaracağı konusunda usûl ve teknik bilmelidir tebliğci. Bilmelidir ki,
    boğulmaya yüz tutan nice insan, imdat diye bağıramayabilir, ya da sesini
    herkese ulaştıramayabilir.
    4- Asker ve polis olmalıdır (Polislik, askerlik (Allah eri, Allah’ın
    görevlisi, Allah yolunda mücâhid): Her dâvâ adamı, cündullahtır, Allah’ın
    askeri ve polisidir. Şeytanın askerlerine karşı Allah’ın tarafında yer aldığı için
    hizbullah da denilen Allah eri, hilesi çok zayıf olan cin ve insan şeytanlarına
    karşı savaşçıdır. İşgallerin en kötüsü ve en tehlikelisi olan zihinleri ve gönülleri
    işgal eden işgal kuvvetlerine karşı savaşan ve gücünü askeri olduğu ve uğrunda
    savaştığı Zât’tan alan bir asker. Aynı zamanda polistir dâvetçi. Suçluları tesbit
    eden, onların suç işlemelerine fırsat tanımayan, münkerlere/suçlara engel olan
    Allah’ın polisi. Yetkiyi O’ndan alan O’nun cezasını hatırlatan bir görevli. Polise,
    bağlı bulunduğu devlet görev verdiği ve polis bu görevi ihmal edince nasıl suçlu
    oluyorsa, müslümanlara da Allah bu yetkiyi veriyor, yeryüzünde halife kılıyor.
    Aynı zamanda trafik polisidir o. Allah’ın, buraya girilmez dediği yasak yolları,
    burada durulmalı, geçilmemelidir dediği kırmızı ışıkları gösteren ve kaygan
    yolda hızlı gidenleri uyaran yoldaki işaretçidir, doğru yolu gösteren, tehlikeli
    yoldan insanları uzaklaştıran kılavuzdur tebliğci.
    5- Dâvetçi, iyi bir şoför olmalıdır (Kaygan zemin, yavaşlanacakhızlanacak-
    fren yapılacak yerleri bilme): Kullandığı aracı, üzerindeki yolu,
    - 597 -
    gideceği hedefi iyi tanıyıp bilmeli, aynı yoldaki başka araç ve sürücüleri hesaba
    katabilmelidir. Başka yolu tercih edenlerin sebebini, oradaki toplu taşıma araç
    ve şoförleri iyi tanıyabilmelidir. Yolun neresi kaygan, neresi düz, nerede hız
    yapılamaz; iyi bilmeli ve ona göre davranabilmelidir.
    Sırât-ı müstakîm adlı o yol, insanlık tarihiyle yaşıttır ve dünyanın sonuna
    kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları bitmeyecektir. Ömür biter, yol bitmez;
    ama her yol cennete gitmez. Çıktığı yolda kurallara uygun şekilde yarışan, yol
    arkadaşlarıyla yardımlaşabilen, yola gelmeyen insanlara acıyıp yolun genişliğini
    ve güzelliğini onlara da göstermeye çalışarak yolculuğunu bitiş noktasına kadar
    sürdüren şoför, yolun sonunda ödül almaya hak kazanacaktır.
    Çok yavaş gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli
    olmayan şoförün kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu
    insanların da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü
    gibi uzun ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının aynı
    yolun gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı şoför ve yolcu.
    6- Hoca; vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır (Hocalık, vâizlik,
    öğretmenlik, müezzinlik; Hitabet gücü ve tekniği, gönle etki edecek sözler
    -Mesajı duyurmak için gereken görev-): Durum ve mekân neyi gerektiriyorsa,
    toplumun önüne geçmek gerektiğinde onları aydınlatmaya çalışan hoca, vâiz veya
    öğretmen olabilmelidir. İslâm’da ruhbanlık, din adamı sınıfı olmadığından, o
    bilir ki, hocalık özel bazi insanların görevi değildir sadece. Namaz kılan herkes,
    gerektiğinde imamlık da yapabileceğinden o iş kendine düştüğünde hocalık
    yapabilecek, toplumun önüne geçip insanlara Allah’a kulluk yaptırabilecektir,
    onlara imam/önder olabilecektir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de
    câhili olduğundan, bildiği doğrulari insanlara güzel ve etkili bir şekilde anlatan
    vâiz rolünü oynayabilecek, nasihat edebilecektir. Hakkı, özellikle tevhidi
    topluma haykırabilecek, insanlarınamaza ve namaz gibi güzelliklere çağıracak
    güzel ve gür sesli bir müezzin olabilmelidir. Bildiklerini öğreten muallim
    olmalıdır dâvetçi. Tabii, bu mesleklerin gerektirdiği formasyona sahip olmaya
    çalışacaktır. Yoksa, çocukların evcilik oyununa benzer bu yaptıkları. O, bilmek
    zorundadır: “Yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar.” Bu işler, oyuncak
    değildir çünkü. Gerektiği zaman da cemaat, dinleyen ve öğrenci olabilmelidir.
    Çünkü o bilmelidir ki, bu meslekler, günümüzdeki memurluk gibi değildir;
    ihtiyaç ânında her mü’mine düşen görev taksimatıdı
    7- Psikolog ve pedagog olmalıdır (Muhâtabın özelliklerine uygun,
    öğretim tekniğine muvâfık): İnsanları iyi tanıyan, her insanın psikolojisine
    uygun çözümler getiren bir yaklaşım içinde olmalıdır tebliğci. İnsanların
    - 598 -
    akıllarına göre hitap edebilmeli, onların sosyal konumlarına uygun sözlerle
    mesajını sunabilmelidir. “Herkes kendi mizaç ve karakterine, meşrebine
    göre amel işler...”1407 Muhâtaplarının karakter tahlillerini iyi yapabilmeli,
    davranışlarının hangi psikolojik arka plana dayandığını anlayabilmelidir. Çok
    yakını ölen birinin durumu ile evlenme gibi sevinçli bir olay içindeki insanın
    psikolojisi aynı değildir. Her iki ortam da tebliğe müsâit olsa bile, aynı tarz
    ifâdelerle bu yapılırsa, bazen kaş yapmak isterken göz çıkartılmış olur. İnsan
    psikolojisi, günah ve şirk psikolojisi, toplum psikolojisi hakkında bilgi sahibi
    olunmalı, öğretim metotları bilinip, hangi şartlarda hangi usûlün en elverişli
    olduğu bilinip ona göre davranılmalıdır.
    8- Aşçı ve garson olmalıdır (Sunduğumuzun doğru ve güzel olması
    gerektiği gibi; sunma şekli de çok önemli): Güzel, nefis, leziz yemekler
    pişirebilmelidir zihin mutfağında aşçılık yapan tebliğci. Ve bunları haliyle ve
    diliyle güzel bir şekilde sunabilen bir garson olabilmelidir. Güzel malzemeler
    katıldığı halde, kötü pişirilmiş, fazla ateşte tutulmuş ya da yeterli pişirilmemiş
    çiğ yiyecekler yakışmaz usta aşçıya. Kimse bu lokantadan yemek yemek
    istemez. Hasta etmemeli, iştah kaçırmamalı, tiksindirmemeli pişirilenler.
    Ve unutulmamalı ki, çok güzel bir yemek bile, güzel bir şekilde sunulmazsa,
    insanlar onu yemekten hoşlanmazlar. Karnı aç birisi, usta elinde pişmiş
    yiyeceği, üstü başı pis, kaba ve ısıracak kimse arayan yılan dilli bir garsonun
    yemeği sunmasıyla iştahı kaçacak, belki yemeden aç aç masadan kalkacaktır.
    Sunulan yemek çok güzel (Kur’an âyetleri ve Peygamber hadisleri) de olsa,
    açlığını gidermek için gelen kimsenin suratına atar gibi masasına atıp giden
    bir garson, bir çuval inciri berbat etmiş olacak, lezzetli yemeklerin tadına bile
    bakmadan kişinin masadan kalkmasına sebep olacak, ya da lezzetli yemeği
    sabote etmiş olacaktır.
    9- Tiyatrocu, aktör olmalıdır (Gerektiğinde rol yapma; kızım sana
    söylüyorum, gelinim sen anla misali ve benzeri roller; öğrenci veya câhil
    rolü, anlaşmalı tartışma vb.): Özellikle ana-babalara ve kendilerine saygı
    duyulmasını bekleyen büyüklere karşı rol yapabilmelidir dâvetçi. Kimsenin
    artist olması, maskeyle dolaşması, hareket ve konuşmalarının sahte olması
    değil istenen; ama bazen “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” cinsinden
    tavırlar takınabilmelidir. Otobüs ve minibüs gibi toplu taşıma araçlarında ve
    bekleme salonlarında, ortam uygunsa, etraftakileri rahatsız etmeyecek bir
    tarzda; iki arkadaştan biri karşı cepheden soru soran ve öğrenmek isteyen, bazen
    de eleştirip karşı çıkan bir rolü üstlenebilecek, arkadaşı da bildiği o konuda
    1407] 17/İsrâ, 84
    - 599 -
    ona tebliğ ediyor izlenimi vererek kulak misafirlerine hakkı duyurabilecektir.
    Ana-babaya karşı bazen öğrenmek istercesine soru sorarak, bazen kendisi için
    okuyor hissi verip bir kitabı, dergi ve ya da yazıyı sesli olarak okuyabilecek,
    hoşlandığı hissi vererek bir kaseti onlar için çaktırmadan dinlemek isteyecek,
    onlara mesajı ulaştıracak farklı yollar arayışı içinde olacaktır. Ama bu rolleri,
    yalan söylemeden, ağzına yüzüne bulaştırmadan, ustaca becermeye çalışacaktır.
    10- Terzi olmalı (Kişiye uygun elbise, muhâtabın vücuduna tam oturacak
    özellikte): Kişiye uygun özel elbise dikilebilmelidir. Giydirmek istediğimiz
    elbise, karşımızdakine ne büyük ne de küçük gelmeli, üzerine tam oturmalıdır.
    Konfeksiyon tipi, hazır kalıp, herkese giydirilecek tek tip elbiselerden
    kaçınmalıyız. Bilmeliyiz ki, her insan ayrı bir dünyadır, dünyaya bakışında
    bazı farklılıklar vardır. Her insanın açık kapısı farklı olabilir, kilitli kapıları
    zorlamak yerine, o insanın açık ve tebliğe müsait tarafını bulmaya çalışmalıyız.
    11- Çiftçi, ziraatçı olmalıdır (Tohum atıldıktan sonra, meyve vermesini
    sabırla beklemek): Toprağa attığı tohumu, diktiği fidanı, ektiği ekini sabırla ürüne
    dönüşmesini bekleyecek, aceleci olmayacaktır. Tedricîliği prensip kabul edecek,
    ektiği ekinin veya diktiği fidenin gerekli bakımını yapacak, sulayacak, etrafında
    biten ayrık otları, zarar vericileri temizleyecek ve ürün elde etmek için görevini yapıp
    sebeplere yapıştıktan sonra, duâ edip Allah’ın rahmetini beklemeye başlayacaktır.
    İnsana yatırımın en pahalı yatırım olduğu ve çokça ıskartaya çıkacağı bilinciyle
    moralini hiç bozmayacak. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın. Ustada kalırsa bu
    öksüz yapı, onu sürdürmeyen çırak utansın!” diyecek.
    Dâvetçi İçin Yasak Meslekler
    1- Konfeksiyonculuk (Herkese uyacak hazır kalıplar, ucuzcu ve toptancılık
    yapma; oriinal ve kişiye uygun mesajlar yerine; ezber ve kalıp ifadeleri tercih
    etme),
    2- İşportacılık (Sağ gösterip sol vurma; halkı etkileyip kandırarak başına
    toplama, ama başka bir amaç gütme),
    3- Reklâmcılık, pazarlamacılık (Kandırma, Yalanla ve hileyle de olsa
    muhatabı etkilemeye çalışma; Yüzsüz bir şekilde elindeki malı satmaya kalkma),
    4- Çığırtkanlık (Garajlarda otobüs firmalarına adam toplayanlar gibi
    olmama),
    5- Politikacılık, propagandacılık (Herkese mavi boncuk dağıtma,
    yapmayacağı sözler verme; kandırarak da olsa taraftar bulma),
    - 600 -
    6- Misyonerlik (Bir yüzüne tokat vurulsa öteki yüzünü çevirecek şekilde
    şahsiyetsizleşme, dinlenilmese ve fayda etmeyeceği kesin olsa da anlatma),
    7- Paralı askerlik, Emir kulu, memur zihniyeti (Sadece Allah’a bağlı olmayıp
    emrine girip teslim olacağı bir yerleri olma, hür olmama).
    Tartışmadan, münâkaşadan kaçınmaya çalışmalı, tebliği bir boks
    maçına çevirmemeliyiz. Bizim bütün gayretimize rağmen, münâkaşaya
    mecbûren çekiliyorsak, yine inisiyatifi elden bırakmamalı, ağırlığımızı ve
    olgunluğumuzu kaybetmemeliyiz. Tebliğ için en uygun ortam kollanmalı,
    bir boksör gibi, karşımızdakinin en zayıf ânını kollayarak indirici darbeyi o
    zamana saklamalıyız. En son söylememiz gereken sözü en başta söylememeliyiz.
    En son yıkacağımız put, muhâtabımızın nefis putu olmalıdır. Kişinin
    nefsini açık ve ağır biçimde suçlayarak işe başlarsak, muhâtabımız, o putun
    dayanağı olan diğer putları da savunmuş olacaktır. Ama nefis putunu ilk anda
    görmezden gelir, hatta yanlışa ve abartıya kaçmaksızın onun güzel tarafları
    öne çıkartılıp övülürse, diğer putlar daha rahat alaşağı edilecek, en sonunda
    dayanaksız kalan nefis putu, kendiliğinden devrilecektir. Her sarayın açık bir
    kapısı vardır. Kilitli kapıları kırarak oradan girmek olgun insana yakışmaz.
    Tekrarın, ısrarın, kontrolün, tâkibin önemi büyüktür. Reklâmın etkisi,
    biraz da tekrardan olmaktadır. Yasak savma cinsinden söylenilip geçilmemeli,
    en tesirli olacak şekilde ve en güzel usûlle tebliğ yolları aranmalıdır. Müjde,
    kolaylık yolları ihmal edilmemelidir. Akla hitap edildiği kadar, hatta ondan
    daha çok duygulara, gönle hitap edilmeli. İlgi ve ilişki sürdürülmeli. Kıssa ve
    mesel, hikmet ve mev’ızeler gerektiği oranda sıklıkla kullanılmalı.
    Dâvetçi; Sağlam iman sahibi, yeterli ilmî birikimi olan; dini, insanı,
    psikolojiyi, çağı ve dünyadaki fikir akımlarını, insanların münkerleri niçin
    işlediği gibi konuları iyi bilip tahlil edebilmelidir. Yüzmesini bilmeyen
    kişinin, başkasını boğulmaktan kurtarmasının mümkün olmadığı bir
    gerçektir. İnsanlara ayna olmalı, kendi yanlışlarını bizim temiz ahlâkımızda/
    aynamızda görüp düzeltebilmesine vesile olabilmeliyiz. Sevilmeyen bir insanın
    tebliği fayda getirmez. Gerekli maddî imkânlara sahip olunmalı, hiç değilse
    elindekilerle yetinen kanaatkâr ve gözü tok olmalı ve öyle bilinmelidir ki, tebliğ
    karşılığında hiçbir ücret ve karşılık beklememiş ve almamış olsun. Sabır ve azim
    sahibi olunmalı, ümitsizliğe yer vermemelidir. Kendisi ümitvar olduğu gibi,
    başkasına da umut bahşedebilmelidir. Allah’ın rahmetinden ümidini ancak
    kâfirlerin kestiği unutulmamalıdır. Şefkat ve merhamet, af ve müsâmaha sahibi
    olunmalıdır. Adam kazanma gayreti içinde, zorluklara göğüs geren, fedâkâr ve
    - 601 -
    sevecen tavırlar sergilenmelidir. Tevâzu sahibi ve olgun bir şahsiyet, karakter
    sahibi bir kişi ancak tebliğde mesâfeler kat edebilir. Dış görünüşü temiz, elbisesi
    düzgün, temiz ve güleryüzlü olmalı, neticeyi âhirette bekleyen ve yapıştığı
    sebepleri bereketlendirmesi ve başarı için Allah’a duâ etmelidir tebliğci.
    Muhâtabın anlayıp anlamayacağı hesaba katılmadan, ilk elde hemen
    her şeyi anlatmak da doğru olmaz. Fikrî seviyesi hesaba katılmadan,
    hazmedemeyeceği ağır konuları gündeme getirmek, fayda yerine zarar verebilir.
    İhtilâflı konuların, dinin teferruat sayılabilecek ayrıntılarını tebliğ olarak
    öne çıkartırsak dini zorlaştırmış oluruz. İyiliği emretmek, ancak ümmetin,
    üzerinde ittifak ettiği şeylerde olmalıdır. Ümmetin, üzerinde ihtilâf ettiği
    şeyleri tebliğ etmek, kimseye şart değildir. Bu görevi, yumuşak huylu, sabırlı ve
    anlayışlı kimseler yapabilir.
    İnsan, ihsânın kölesidir. Tebliğci bunu unutmamalı, gücü ve imkânı
    ölçüsünde ikramlarda bulunmalı, hiç değilse güleryüzünü ve tatlı dilini,
    ikrâm olarak sunabilmelidir. Muhâtabının sözünü kesmemeli, onu sonuna
    kadar dinleyebilmelidir. Kendisi konuşurken, karşısındakinin sıkılma
    ihtimalini gözönünde bulundurmalı, gönülden gelen bir dinleme yoksa
    konuşmanın faydası olmayacağını unutmamalıdır. Az ve öz konuşmalı,
    sözleri dikkatli seçmeli, kırıcı ve gereksiz tartışmalara yol açıcı ifadelerden
    kaçınmalıdır. Dile hâkim olmalı, hitâbet tekniğine ve insan psikolojisine uygun
    şekilde hitap edebilmelidir.
    Tebliğ ederken yumuşak olmak, tedrîcîlik ve neticeyi Allah’ın tâyin
    edeceğini bilerek, esas sonucu âhirette beklemek gibi esaslar, misyoner
    tavrına yol açmamalı. Bir yüzüne tokat vururlarsa diğer yüz çevrilmemeli.
    Zulmetmek de, zulme uğramak da, zulme rızâ göstermek de İslâm’da
    yasaklanmıştır. Dâvâ ve dâvet için her yol mubah değildir. Amaç gibi araçlar
    da meşrû olmalıdır. İnatçı, alaycı müstekbir kâfirlerle karşılaşınca, bilinçli
    şekilde kibirli ve müslümanları aşağılayan kimselere muhâtap olunca; gereken
    tâvizsiz tavır, ölçülü sert yaklaşım dinin ve dindarın izzeti açısından tercih
    edilmelidir. Televizyon kanallarının reyting derdiyle sık sık başvurduğu
    tartışma programlarında müslüman konuşmacılar, kendilerini hor gören
    kişileri hep hoşgören tavırlar takınıyorlarsa, bilinsin ki, din bunu emrediyor
    diye bu tavır yapılmıyor, dine rağmen yapılıyor. “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin
    için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi korursunuz.”1408;
    “(Hakkı aramayan inatçı) Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı
    1408] 2/Bakara, 179
    - 602 -
    sert davran...”1409 Kibirliye ve zâlime karşı tevâzu, onun kibrini ve zulmünü
    artırır.
    Tebliğci, hakkı tanıtmak için muhâtaplarının özel zamanlarını fırsat
    bilmelidir. Hastalığında ziyâret, yakınlarından birinin ölümü için tâziye,
    düğününü tebrik, bayram ve benzeri günleri tebliğ için değerlendirmelidir.
    Sıkıntılı, dertli durumlarında sabır tavsiyesi ve hastalığında ziyaret edip
    Allah’tan şifâ talebi ile birlikte, bu durumların tebliğe kapıların açık olduğu
    zamanlar olduğunu bilerek, bu fırsatları Allah için değerlendirmelidir.
    Tebliğ için câmiler, toplantı salonları, seminer ve dersler, arkadaşlık ve
    komşuluklar, spor karşılaşmaları gibi her şey fırsat bilinmeli ve o imkânlardan
    yararlanılmalıdır. Bilgisayar, internet, CD, disket, kaset, gazete, dergi, kitap,
    radyo, pankart, afiş, bildiri, tebrik kartları, mektup, telefon, faks gibi araçları
    meşrû şekilde tebliğ için kullanabiliriz.
    “Öncelikle neler tebliğ edilmeli, tebliğe nereden başlamalı?” sorusuna
    cevap olarak şunu söyleyebiliriz: “Kur’an nereden başlamışsa oradan,
    peygamber nelere öncelik vermiş ise onları.” Kur’an ve Rasûlullah ilk olarak
    şirkin çirkinliğini, tevhidin önemini vurgulamış, öncelikle Allah’a kulluğa ve
    tâğutların egemenliğinden kurtulmaya çağırmıştır. Tebliğcinin öncelikleri de
    bunlar olmalıdır.
    Herkese, özellikle misafiri ve ziyaretçisi gelmeyen, adam yerine konulmayan
    garip ve kimsesizlere, fakir mahalle sâkinlerine dâvet ulaştırılmalıdır.
    Peygamberimiz başta olmak üzere, hemen her peygamberin tebliğlerine ilk
    olumlu cevap verenler; köleler ve fakirler olmuştur. Ayakkabımızı boyatırken
    boyacıya, tıraş olurken berbere, alışveriş ederken bakkala, müsâit ortam
    varsa çekinmeden tebliğ ulaştırılmaya çalışılmalıdır. Evimiz, akrabâlarımız,
    iş arkadaşlarımız, samimiyet kurduklarımız; tebliğde öncelemek zorunda
    olduğumuz kimselerdir. Bununla birlikte tebliğ; kime yapılmalıdır? Herkese.
    Nerede? Her yerde. Ne ile, nasıl? Meşrû her araç ile ve meşrû her yöntemle.
    1409] 9/Tevbe, 73; 66/Tahrîm, 9
    - 603 -
    64. HUTBE
    DÂVETÇININ SAHIP OLMASI GEREKEN ÖZELLIKLER -1-
    Âyet :
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ � وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَ
    الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ
    “Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve
    dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi
    ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel
    olurlar).” 1410
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ � وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَ
    المْفُلْحِوُنَ
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan
    (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.” 1411
    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَ اتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَ ا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّ ا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”1412
    وَلقََدْ بَعَثْنَا ف۪ي كلُِّ امَُّةٍ رَسُول ا انَِ اعْبُدُوا اللهَّٰ وَاجْتَنبُِوا الطاَّغُوتَۚ فمَِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللهُّٰ وَمِنْهُمْ
    مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْ ارَْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
    “Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle
    değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da
    gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmesin) ki, bu da imanın
    en zayıf derecesidir.”1413
    Sağlam iman sahibi olmalı: Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz
    üzerine onları bilme, düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca
    onlara iyiyi, güzeli ve doğruyu gösteren peygamberler göndermiştir: “Biz
    1410] 9/Tevbe, 71
    1411] 3/Âl-i İmrân, 104
    1412] 33/Ahzâb, 39
    1413] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    - 604 -
    her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye tebliğat
    yapması için bir peygamber gönderdik.1414 Görülüyor ki tevhid inancı, akîdenin
    esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün peygamberler, hep o inanca
    çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı olan İslâm dininin ana hedefi, insanları
    şirkten, tâğutlardan ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak,
    kalplerde bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
    göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün olmaz. Bu
    yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen Tevhidin ilk olarak
    açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce
    gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’
    diye vahyetmişizdir.”1415 Aslında Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe
    illâllah”ın mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli
    vurgu olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
    Dâvetin önemini ve dâvetin imanla ilgisini, farziyetini bilip bu doğrultuda
    kendini dâvâsına ve dâvete adayabilmeli: “Elhamdu lillâh Müslümanım”
    diyen, “Ben Müslümanlardanım diyen kimse, dâvete sarılan kimsedir: “Allah’a
    dâvet eden, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben müslümanlardanım” diyenden
    daha güzel sözlü kimdir?” 1416
    “İsrâiloğullarından kâfir olanlar, Dâvud ve Meryem oğlu İsa diliyle
    lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır.
    Onlar, işledikleri münkerden/kötülükten, birbirini vazgeçirmeye çalışmazlardı.
    Andolsun, yaptıkları ne kötüdür!” 1417
    İlim sahibi olmalı; bilgili, kültürlü, aktüaliteye vâkıf, dünyada olup
    bitenlerden haberdar, genel kültüre sahip ve naklî ilimlere vukufiyeti
    bulunmalı: Dâvâ aadımı dâvetçilerin Allah katında sorumlulukları diğerlerine
    göre çok daha ağırdır. Hele günümüzde parçalanmışlık içinde bulunan
    ümmetin bu vahim tablosu karşısında, tevhid ehli hiçbir dâvetçinin yerinde
    oturup durması veya ümmet sorunlarına duyarsız kalması düşünülemez.
    Sâlih amel sahibi olmalı, tavsiye ettiği iyilikleri kendi hayatında yaşamalıdır:
    “(Ey bilginler!) Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği
    emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?”1418
    1414] 16/Nahl, 36
    1415] 21/Enbiyâ, 25
    1416] 41/Fussılet, 33
    1417] 5/Maide, 78-79
    1418] 2/Bakara, 44
    - 605 -
    “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız
    şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanan en sevilmeyen bir
    şeydir.”1419
    “Kendilerine Tevrat yükletilen sonra onu taşımayanların (Kitab’ın
    hükümleriyle amel etmeyenlerin) durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin
    durumu gibidir.” 1420
    Yalnızca Allah’ın rızasını gözetmeli, başka bir beklenti içinde olmamalı:
    “O kullar (Cennetlik olan o kimseler) adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her
    yanı kuşatmış bir günden korkarlar. Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve
    esire yedirirler. ‘Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve
    bir teşekkür beklemiyoruz.’ ‘Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün
    azabından dolayı) Rabbimizden korkarız.’ Allah da onları o günün kötülüğünden
    korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir. Orada koltuklar
    üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler,
    ne de dondurucu soğuk.”1421; “…Allah’ın rızâsı ise hepsinden (cennetlerden ve
    cennetlerdeki güzel meskenlerden) daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.”1422
    Tevhide dâvet etmelidir: Dâvetin, önce muhâtapları şirkten sakındırarak
    tevhid’e yapılması gerekir. Allah’ın istediği gibi bir iman sahibi olmadan diğer
    yapılan amellerin bir kıymeti olmadığı unutulmamalıdır. Namaz kılmayan bir
    erkek veya tesettürsüz bir bayana, tevhidi iman verilmeden namazı ve tesettürü
    kabul ettirmek çok zordur. Kabul etmiş olsa bile; namaz kılmayan bir müşrikten
    namaz kılan bir müşrik veya tesettüre uyan bir müşrik oluşturulur ki, bunun
    o insanın kurtulmasına ve Allah’ın rızasına götürmeyeceği bilinmelidir.
    Anlatılan ma’ruflar, karşı çıkılan münkerler hep tevhidle bağlantılı olarak ele
    alınmalıdır, eylemle iman arasındaki bağ hiçbir zaman koparılmamalıdır.
    Ücret/karşılık beklememeli; Gerekli maddî imkânlara sahip olmalı,
    dâveti dünyevî çıkarlara âlet etmemeli: Bir mal bir kişiye satılır, İslâmî
    faaliyetlerini dünyevî ucuz bir bedele değişmeyip Allah’a satmak, en akıllıca, en
    kârlı ticarettir. “Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan,
    yük altında ezilmişler midir?”1423
    “(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan
    bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”1424
    1419] 61/Saff, 2-3
    1420] 62/Cuma, 5
    1421] 76/İnsan, 6-13
    1422] 9/Tevbe, 72
    1423] 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
    1424] 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah’ın tebliğine karşı ücret istememsi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bkz. 42/
    - 606 -
    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine
    kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1425
    8- Haksız tekfirden kaçınmalı: Bazı müslümanlar, kendi din anlayışlarına
    uymayan bir anlayış ve inancın sahiplerini hemen tekfîr ediyor, dinden
    çıktıklarını söylüyorlar. Bu yaklaşım Müslümanları parçalıyor, birbirine
    düşürüyor, usûlüne göre tenkit ve düzeltme kapısını da kapatıyor. Tekfir
    hastalığı yüzyıllardır İslâm toplumlarının birleşmelerinin önünde en büyük
    engeldir. Tekfircilik anlayışı Müslüman cemaatleri içten içe kemiren bir virüs
    olmuştur. Genelde tekfir hadisesi ilimde sığ olanlar ve genç Müslümanlar
    tarafından gündeme getirilmektedir. İslâmî yorum farklılıkları bizlerin aynı
    safta olmasını engellememelidir. Tekfir hastalığına yakalanan bir Müslüman
    için öncelik, Müslümanların ümmet şeklinde birliği ve güçlenmesi değil; kendi
    görüşü, kendi din anlayışı ve cemaatinin düşüncesi ve diğer Müslümanlarla
    yaptığı münazaralarda haklı çıkma gayreti olmaktadır.
    9- Sabırlı olmalı, aceleci olmamalıdır: İmanın bir göstergesi olan sâlih
    ameller ancak sabırla işlenir. Burada hem amelin kendisinde olan güçlük,
    hem de nefsin o ameli işlemekteki isteksizliği aşılır.1426 Allah’ın dinine yardım
    için çalışan dâvetçiler çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve yoksunluklarla
    karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak için sabredilmesi
    gerekir. 1427
    10- Esas neticeyi âhirette beklemeli: Dünya amel yeridir, âhiret de
    o amellerin neticesinin görüleceği yer. Dünya imtihan salonu, âhiret ise
    karnelerin (amel defterlerinin) verilip notların belli olacğı yer. Dünyada
    başarılı olup âhirette iflas etmek yerine; dünyada başarısız olup âhirette felâha
    kavuşmak tercih etmemiz gerekenlerin başındadır. Dünyada çabalayıp gayret
    etmekten sorumluyuz. Burada yaptığımız zerre kadar hayır da, zerre miktarı
    şer de orada görülecek, ceza gününde dünyada tüm yaptıklarımızın karşılığı
    bize ulaşacaktır.
    11- Ümitvar olmalı; başkalarına ümit ve iyimserlik aşılamalıdır:
    Mü’minler Allah’tan korkmakta oldukları kadar O’ndan umut kesmemekle de
    yükümlüdürler: “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin.”1428 Çünkü umutsuzluk
    insanı kendini düzeltme, arındırma çabalarından yoksun bırakır. Kur’an,
    Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe’, 47; 6 /En’am, 90
    1425] 36/Yâsin, 21
    1426] 11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22
    1427] 41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.
    1428] 39/Zümer, 53
    - 607 -
    mü’minin her durumda umut içinde olmasını gerektirecek müjdelerle doludur:
    “Şüphesiz Rabbin onların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir.”1429; “Rabbiniz
    bol rahmet sahibidir.”1430
    12- Şefkat ve merhamet sahibi olmalı ve bunu muhâtaplarına
    hissettirmelidir: Muhâtabına şefkat ve merhametinin bir özelliği olmak üzere
    dâvetçi, şahsına yöneltilen hücum ve hakaretleri, eziyet ve mihnetleri, eline
    fırsat geçtiği zaman intikam almaya kalkmadan affetmeli, seviyesiz ve cahilce
    yapılan itiraz, itham, zulüm, cefâ veya talep ve isteklere karşı müsâmahakâr bir
    ruhla muâmelede bulunmalıdır.
    Bütün bu nâhoş tavır ve fiilleri işleyerek suçlu duruma düşen bir kimse,
    dâvetçi tarafından mutlaka cezalandırılmayı beklerken hiç ummadığı bir
    şekilde afla karşılaşıverdiği zaman onda bu muâmele, psikolojik bir tesir icrâ
    ederek âdeta bir ruh inkılâbı meydana getirir ve muhatap, dâvetçiye en büyük
    düşman iken, birdenbire dâvetçinin en samimi bağlısı ve yardımcısı olabilir. O
    halde Cenâb-ı Hak’ın, Rasûlüne emrettiği üzere, hıyaneti sabit olanların bile
    suçunu bağışlayarak müsâmahalı davranmak,1431 İslâmî dâvetin metodlarından
    biridir.
    Günümüz dâvetçisi, Rasûlullah’ın yolundan giderek nefsî kin ve
    düşmanlıklarını, grupçu görüş ve ayrılıklarını bir tarafa atarak muhâtabını,
    şâyet varsa işlediği suçlarından dolayı affetmesini bilmelidir. Allah,
    müttakî mü’minlerden öfkelerini yutmalarını ve affedici olmalarını istiyor.
    Muhâtaplarımıza düşmanca tavır takınmamalı ve onlara güzel sözler
    söylemeli, yumuşak üslûpla hakkı tebliğ etmeliyiz. Ancak zâlimlere kızmalı,
    onların zulümlerini bırakmalarına vesile olacak yolları bulmaya çalışıp onları
    bu kötülükten kurtararak onların hidâyetini/kurtuluşunu istediğimizi belli
    etmeliyiz. Kişilere değil; kötülüklere düşman olmalı, günahkârı değil, günahı
    kınamalıyız. Kişiye nefis müdafaası yaptıracak kötü sözlerden ve muhâtabın
    şahsiyetini rencide edecek tavırlardan kaçınmalıyız. Muhâtabımızın en son
    yıkacağımız putu, nefis putu olmalıdır.
    Bütün bu metotların hassâsiyet ve titizlikle uygulanması, tamamıyla adam
    kazanma ve kazanılan adamı kaybetmeme gayretinden ileri gelmektedir.
    İslâm’ın insana verdiği değeri bilmeyen yoktur. Cenâb-ı Hak’ın, diğer
    mahlûkatı emir ve hizmetine verdiği insanoğlunun hidâyeti için çalışmak,
    dâvetçinin vazifesidir ve bu uğurda yaptığı çalışmalar vesilesiyle Allah’ın tek
    1429] 13/Ra’d, 6
    1430] 6/En’âm, 147
    1431] 5/Mâide, 13
    - 608 -
    bir kişiye hidâyet nasip edivermesi, dâvetçi için çok büyük değer ifade eder.
    Hz. Peygamber’in Hayber Gazvesi esnasında Hz. Ali’ye söylediği gibi, bir
    müslüman için onun vasıtasıyla tek bir kişiye Allah’ın hidâyet vermesi; kızıl
    cins deve sürülerine sahip olmasından1432 ve bir vesile ile ifade buyurdukları
    gibi, üzerine güneş doğan her şeyden daha kıymetli ve daha hayırlıdır.
    13- Affedici ve müsâmahakâr olmalı, hoşgörülü ve sevecen tavır takınmalı:
    “Kim affeder ve ıslah ederse artık onun ecri Allah’a aittir. Gerçekten O, zâlimleri
    sevmez”1433 Hoşgörü, batı dillerinde Latince kökenli “tolerans”la ifade edilir.
    Sabretmek, katlanmak, dayanmak anlamlarına gelir. Arap dilinde bunun
    karşılığı “müsâmaha”dır. Kur’an’da hiç geçmeyen bu kelime, sünnette genellikle
    alışverişte kolaylık gösterme bahsinde geçer. Bu tür hoşgörü hadislerinin en
    ünlüsü: “İsmah, yüsmah lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.”1434 hadisidir.
    14- Güzel ahlâk ve takvâ sahibi olmalı: Dâvetçinin küçük bir hatası insanlar
    tarafından büyük görülmeye adaydır. Bir sözü veya bir davranışı, kendisinin
    tümüyle karalanmasına, dâvetinin boşa çıkmasına ya da insanların hataya
    düşmesine sebep olabilir. Başka insanların daha büyük hataları göze batmayabilir,
    ama dâvetçinin basit sayılabilecek yanlışları, muhataplarının eleştiri oklarını
    kendine çeker.
    15- Cesâretli olmalı, Allah’tan başkasından korkmamalıdır: Din dâvetçisi,
    dinin hükümlerini tebliğ ederken, dinî hakikatleri açıklarken kimseden
    çekinmemelidir. Hak bildiğini cesaretle söylemesini bilmelidir. Dokuz köyden
    bile kovulsa, doğru söylemeyi görev kabul etmelidir. “En faziletli cihad, zâlim bir
    devlet adamının yanında adâlet kelimesini söylemektir.”1435
    16- Dili kullanmada usta olmalı; hitabeti, diksiyonu, dilin kurallarını ve
    inceliklerini, mecazını, dil sanatlarını bilip uygulayabilmeli: Her peygamber
    kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini
    yapmıştır.1436 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın
    kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini
    tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
    İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar, onunla
    inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar. Beraber
    yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı olmak için
    de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
    1432] Buhâri, Cihad 102
    1433] 42/Şûrâ, 40
    1434] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 1/248
    1435] Tirmizî, Fiten 13
    1436] 14/İbrâhim, 4
    - 609 -
    17- Dâvet yolunda zorluklara göğüs germeli, dâvet yolundaki insanların
    bazen zorluklarla imtihan edileceğini unutmamalıdır: İmtihan, fert ve
    toplumlar için geçerli olduğu gibi, Allah’a dâvet eden, emr-i bi’l ma’ruf yapan
    müslümanlar için de geçerlidir. Allah yolunda cihadları esnasında mü’min
    bireylerin başlarına gelen belâ ve musibetler aynen dâvetçilerin de başına gelir.
    Müslümanlar fert veya cemaat olarak, ellerinden mallarının cebren alınması,
    hapsedilmeleri, asılsız suçlamalarla işkencelere mâruz kalmaları türünden
    eziyetler görebilirler. Özellikle zamanımızda, bu konuda aleyhteki propaganda
    araçları artmıştır. Hele bir de müslüman dâvetçilerin hasmı; malı, nüfuzu ve
    yetkisiyle etkili biri ise veya yöneticilerin kendileri, devlet düzeni dâvetçilerin
    hasmı ise... Bu durumda dâvetçilerin, hasımlarını istedikleri gibi, etkisiz hale
    getirebilmeleri için sabır ve takvâya sımsıkı sarılmaları gerekmektedir. “Andolsun
    ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz ve sizden önce
    kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz.
    Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en
    değerlisidir.”1437
    18- Kabalık ve sertlikten, sinirli davranışlardan, öfkeden sakınmalı:
    Dâvetçiye zaman zaman takılanlar ve onu kızdırmak isteyenler olabilir. Dâvetçi,
    nefsi için hiç, dâvâsı için de çoğunlukla kızmamalıdır. Sinir ve öfke hiçbir
    meseleyi halletmez. Adamın biri Rasûlullah’a gelerek, “bana kısa bir tavsiyede
    bulun, hep aklımda tutabileyim” dedi. Rasûlullah ona; “Kızma!” buyurdu. Adam
    sorusunu birkaç kere tekrarladı, fakat hep aynı cevabı aldı.1438
    19- Güzel sözle hitap etmeli; kibar ve tatlı bir dille tebliğ yapmalı: “Ve kûlû
    linnâsi husnâ: İnsanlara güzel söz söyleyin.”1439 “Ve kul li ıbâdî yekûlu’lletî hiye
    ahsen: Kullarıma söyle; Sözün en güzelini konuşsunlar.”1440
    20- Hikmetle ve güzel nasihatlerle dâvet etmeli: “Rabbinin yoluna,
    hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz
    senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları
    da en iyi bilendir.” 1441
    1437] 3/Âl-i İmran, 186
    1438] Buhârî, Tirmizî; et-Tâc, V, 48
    1439] 2/Bakara, 83
    1440] 17/İsrâ, 53
    1441] 16/Nahl, 125
    - 610 -
    65. HUTBE
    DÂVETÇININ SAHIP OLMASI GEREKEN ÖZELLIKLER -2-
    Âyet :
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ � وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَ
    الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَك۪يمٌ
    “Erkek ve kadın mü’minlere gelince; onlar, birbirlerinin velîsi/yakını ve
    dostlarıdır. Hep birbirlerine ma’rûfu emrederler ve münkerden nehyederler (iyi
    ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel
    olurlar).” 1442
    أمُْرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ � وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَ
    المْفُلْحِوُنَ
    “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan
    (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir.” 1443
    اَلَّذ۪ينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَ اتِ اللّٰهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَ ا يَخْشَوْنَ اَحَداً اِلَّ ا اللّٰهَۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ حَس۪يباً
    “Onlar Allah’ın gönderdiği emirleri tebliğ edip duyururlar. Allah’tan korkarlar
    ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah herkese yeter.”1444
    وَلقََدْ بَعَثْنَا ف۪ي كلُِّ امَُّةٍ رَسُول ا انَِ اعْبُدُوا اللهَّٰ وَاجْتَنبُِوا الطاَّغُوتَۚ فمَِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللهُّٰ وَمِنْهُمْ
    مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْ ارَْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
    “Sizden her kim bir münker (kötülük veya çirkin bir şey) görürse onu eliyle
    değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Ona da
    gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğzetsin, onu hoş görmesin) ki, bu da imanın
    en zayıf derecesidir.”1445
    21- Vereceği fetvalara çok dikkat etmeli: Özellikle günümüzde seviyesiz ve
    ehliyetsiz kimseler tarafından verilen fetvalardan dolayı birçok insan günaha,
    hatta küfre düşmektedir. Dâvetçi, fetva vermeden önce, konuyu çok yönlü
    1442] 9/Tevbe, 71
    1443] 3/Âl-i İmrân, 104
    1444] 33/Ahzâb, 39
    1445] Müslim, İman 78; Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20
    - 611 -
    araştırmalı ve fetvasını iyice gözden geçirmelidir. Kesin olarak bildiği şeyler
    olursa, fetvâyı söyler. Şüphesi varsa, bilmiyorum der. Tahminî ve zannî bir
    bilgisi varsa, meseleyi başkalarına havale eder. Şa’bî: “Bilmiyorum sözü ilmin
    yarısıdır.” der. Bilmediği için ve Allah’ın rızâsı gayesi ile susan, konuşandan
    daha az sevap almaz. Çünkü bilmiyorum sözü nefse çok ağır gelir. İbn Ömer:
    “Bizi köprü yapıp cehennemden geçmek mi istiyorsunuz?” demek suretiyle
    verilen fetvâ ve hükümlerin başkasını kurtarması halinde bile âlimleri
    kurtaramayacağını belirtmiştir.
    22- İhlâslı, samimi ve dürüst olmalı: Samimi ve dürüst kişiliğiyle tanınan
    dâvetçi, hem Allah katında daha sevimli olur, hem de insanlar nezdinde
    kendisine olan güven ve sevgi bağı kuvvetlenir. Hz. Peygamber’in risaletini
    kabul etmeyen Mekke müşriklerine bakınız ki, asla ona yalancı diyememişlerdir.
    23- İlim ve sâlih amel (bilgi ve eylem) bütünlüğü içinde yaşamalı: Bilgisini
    eyleme dökmüş ve ilmiyle amel edip insanlara misal teşkil eden bir dâvetçinin;
    ilmi, dilinden âzâlarına inememiş birine oranla daha etkili ve sözünü dinletici
    olduğu şüphe götürmeyecek bir gerçektir.
    24- Kanaatkâr olmalı ve dünyaya bağlanmamalı: Dünyevî nimetler
    arasında yaşayan, durman dünyaya yatırım yapan bir insanın âhirete yatırım
    yapmak için vakti kalmayacaktır. Aynı şekilde böyle bir insanın diğerlerini
    sabra ve aza kanaat etmeye çağırması ne denli etkili olur ki?
    25- Hikmet ve merhamet sahibi olmalıdır: Hikmetle dâvet etmek;
    dâvetçinin muhatabının durumuna göre anlatacağı şeyi belirlemesidir. Anlamlı
    bir sözde şöyle denir: “Öğrenciye aklının almadığı, zihninin kaldırmadığı veya
    meseleleri karıştırmasına yol açacak farklı ilimleri öğretme.” Dâvetçi, muhatabın
    durumunu, konumunu ve ilmi seviyesini bilip ona göre anlatacaklarını özenle
    seçmelidir. Aynı şekilde dâvetçinin, muhatabının durumuna göre seçeceği üslup
    da çok önemlidir. Kimi durumlar yumuşak ve merhametli olmayı gerektirirken
    kimi durumlarda da katı ve sert olması gerekebilir.
    26- Güçlü ve kararlı olmalı: Dâvetçinin tavır takınılması gereken yerlerde
    güç ve kararlılık göstermesi, başarılı olmasını sağlar ve saygınlığını artırır.
    Bu da insanlar üzerinde daha etkili olmasını sağlar. “Kalbi iman nuruyla
    parıldayan, yenilmez yaratıcı güce güvenip dayanan; yer gök v ikisi arasındaki
    bütün varlıkların emrinde olduğu Rabbiyle arasındaki güçlü ilişkiyi hisseden
    bir kişiye insanlar ne yapabilir ki? Burada Şeyhülİslâm İbn Teymiyye’nin şu
    sözünü hatırlatmak istiyorum: ‘Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Benim için
    tutukluluk halvet, sürgün seyahat, öldürülmem şehadettir’…”
    - 612 -
    27- Becerikli olmalı ve problemlere çözüm getirebilmeli: İyi bir dâvetçi,
    dâvet yolunda karşılaştığı zor anlarda nasıl davranması gerektiğini bilmeli,
    beceri ve hünerini güzelce kullanabilmelidir. Dâvetçi, olaylar karşısında olumlu
    bir tavır alıp akıllıca davranır ve olayları güzel yönetip kontrolü elinde tutarsa
    başarılı olması daha kolay olur.
    28- Hayâ, iffet ve verâ sahibi olmalı: Hayâ ve ar duygusu üstün bir ahlâkî
    erdemdir. Allah onunla dilediği kullarını süsler. Buhari ve Müslim’in rivayet
    ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Hayâ, hayır ve iyilikten başka
    bir şey getirmez.” Mü’min her durumda iffetini, namusunu ve onurunu
    korumalıdır. Zengin veya fakir, yöneten veya yönetilen, eğiten veya eğitilen
    olması fark etmez.
    29- Tedbirli olmalı, cesaretle deliliği ve tedbirsizliği karıştırmamalı:
    “Mü’min akıllı ve zekidir; tedbirini alır” 1446 Bir dâvetçi, her halükarda tedbirli
    ve dikkatli olmak zorundadır. Özellikle güvenliğinin tehlikede olduğu bir
    toplum içerisindeyse her türlü tedbirinin bulunması başlı başına bir şarttır.
    Peygamberimiz zamanında “Bi’r-i Mâûne fâciası” diye bilinen hâdisede İslâm’ı
    tebliğ için çağrılan 70 civarındaki hâfızı pusuya düşürüp şehid etmişlerdi.
    30- Tavizci, uzlaşmacı olmamalı; rüzgâr biraz kuvvetli estiğinde savurup
    sürüklememeli: Tâviz tâvizi doğurur. Rabbimiz tavizi yasaklar: “Onlar isterler
    ki, sen onlara tâviz veresin, onlar da taviz vermeye hazırdırlar.” Taviz verilmez,
    ama tedriciliğe dikkat edilir.
    31- Onurlu ve Cesur olmalı: Mü’minin onur ve üstünlüğü, Allah’a itaat
    etmektir. İnsanların küçük düşmesi ise Allah’a isyan etmektir. İzzet, onur,
    üstünlük ve saygı, İslâm’ın teşvik ettiği ve Müslümanlarda bulunmasını istediği
    erdemlerdir,
    32- Kınamalara Aldırmamalı: Hiçbir dâvetçi, alay konusu olmamalıdır.
    Başkalarının kendisi dalga geçmelerine vesile olacak söz ve davranışlardan
    imkân nisbetinde kaçınmalıdır. Fakat “benimle alay ederler” mülâhazası ile
    görevini yapmaktan geri durmamalı, en çirkin alaylara hedef olacağını kesin
    olarak bilse bile dâvet görevini yerine getirmeye devam etmelidir.
    33- Güzel konuşabilmeli, kolay diyalog kurabilmeli ive etkileme
    gücü olmalı: Güzel ve etkili konuşmak bir dâvetçide bulunması gereken
    özelliklerdendir. Güzel konuşma derecesi ne kadar yüksek olursa insanlar
    üzerindeki etkisi de o kadar artacak ve kalplerinin meyletmesi de o kadar
    1446] Râmuz el-Ehadis, no: 2860
    - 613 -
    kolaylaşacaktır.
    34- Merhametli ve şefkatli olmalı: Dâvet ve tebliğ görevini üstlenenler,
    etrafındakilere karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olmalıdır. Daima onları
    düşünmeli, hataları sebebiyle azap görebilirler, diye endişe ekleyi ve bunun
    üzüntüsü içinde olmalıdır. Bir dâvetçi, kendilerini dâvet ettiği kimselere bir
    babanın evlâdına gösterdiği şefkati göstermelidir. Baba, çocuğunu dünyevî
    zararlardan koruduğu gibi, dâvetçi de çevresindekileri uhrevî ziyandan azaptan
    korumak için bütün gücünü harcamalıdır. İşte, dâvetçiyi bu gayrete sevkeden
    şey, şefkat ve merhamet hisleridir.
    35- Güvenilir olmalı ve emânetleri korumalı: “Hiç şüphe yok ki Allah, size
    emanetleri ehline teslim etmenizi emrediyor.”1447 Emanete ihânetin nifak alâmeti
    olduğunu unutmamalı. Ayrıca, güvenilir olmak anlamında da dâvetçi “emîn”
    olmalıdır.
    36- Sır saklamasını bilmeli: Toplumda sır saklamalarıyla bilinen dâvetçiler,
    toplumdaki insanların sorunlarını çözmelerine yardım ederler ve onların
    takdir, saygı ve sevgilerini kazanırlar.
    37- Tahammüllü olmalı: Dâvet ve tebliğ, bir tahammül işidir. Bu görevi
    yerine getirenler, bu yolda karşılaşacakları her çeşit ezâ ve cefaya, hakaret ve
    sövülmeye katlanmayı göze almalıdır. Bu yol, canın kıymetini bilen, gururuna
    ve nefsine düşkün olanların yolu değildir. Dâvâ hizmetçi ister, efendi değil.
    Zevkine, keyfine ve rahatına düşkün olanlar dâvâ kelimesini ağızlarına bile
    almamalıdır. Bilal, Ammar, Habbab, Yâsir, Sümeyye, Abdullah bin Mes’ud
    gibi (r. anhum) gibi Müslümanların dâvâları için nelere tahammül ettiklerini
    biliyoruz. İktisadî baskı, sosyal boykot ilk Müslümanların hepsine karşı tatbik
    edilmişti. İlk Müslümanlar yerlerini ve yurtlarını terk ederek ta Habeşistan’a
    kadar hicret etmek zorunda bırakılmışlardı.
    38- İkrâm etmekten hoşlanan cömert biri olmalı: İkramda bulunmak ve
    cömertlik, nefret eden kalpleri kazanmayı ve uzak duran insanların yakınlaşmasını
    sağlayan pek önemli bir özelliktir. Unutmayalım ki, Hz. Peygamber Mekke’nin
    fethi esnasında yeni Müslüman olmuş olanlara ganimetlerden kalplerini İslâm’a
    ısındırmak için fazlaca pay verirdi. Hediyelerle yakınlaşmayı sağlamak, aradaki
    mesafeyi azaltmak dâvetin netice vermesi için önemlidir.
    39- Önce Müslümanlara dâveti ulaştırmaya çalışmalı: Dâvetin önce
    müslümanların kendi arasında yayılmasına çalışmak, daha öncelikli olarak
    1447] 4/Nisâ, 58
    - 614 -
    akrabalarımız, en öncelikli olarak da aile fertleri ve birinci dereceden
    akrabalarımıza dâvet, sıralama olarak öncelik hakkını kazanmış olur.
    40- Muhâtaplarının seviyesine göre anlatabilmeli: Cevapları muhatabın
    aklına, kültür ve seviyesine ve sorusuna göre vermek gerekir. Bunun için de
    onu tanımak, hakkında bilgi almak veya konuşmalarından yola çıkarak iyi bir
    tahlil ve mânevî hastalıklarını iyi teşhis etmek dâvetçinin temel görevidir.
    41- Muhâtaplarının esas neye ihtiyacı olduğunu iyi tespit edip ona göre
    çözüm üretebilmeli: Muhâtabın neye ihtiyacı olduğunu bilmek ve ona göre
    konuları tespit etmek dâvetçinin vazgeçemeyeceği husustur. Muhâtap için
    öncelikle irşad mı, ikaz mı, ilzam mı önemlidir, onu iyi tespit etmek gerekir.
    42- Kolaylaştırmalı, kolay yolları, ruhsatları gösterebilmeli:
    Kolaylaştırmak, ama zorlaştırmamak; Hz. Peygamber dinî tebliğlerde bulunmak
    için gönderdiği kimselere şöyle tâlimat verirdi: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın,
    müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”1448 Kur’an da şöyle belirtir: “Allah, sizin için
    kolaylık diler, zorlluk dilemez.”1449; “Biz bu Kur’an’ı seni sıkıntıya soksun diye
    indirmedik.”1450
    43- Tedrîcîliğe riâyet etmeli: Dâveti merhale merhale yapmak, telkin edilen
    fikirle hazmetmesini sağlamak iyi netice almak için şarttır. Bir insanı bir anda
    bütün kötü huylardan vazgeçirmek, iyi ahlâk nâmına ne varsa hepsini vermek
    imkânsızdır. Hedefe derece derece ulaşmak gerekir. Tekâmül ve tedrîcîlik
    kanununa uyulması her zaman ve her yerde mutlaka gerekir. Her şeyi kısa bir
    müddet içinde yapmak isteyenler, hiçbir şeyi yapamazlar. Her şeyin vaktini
    kollamak icap eder. Tedrîcîlik; kolaydan zora, basitten mürekkebe, küçükten
    büyüğe, azdan çoğa doğru gitmeyi gerektirir.
    44- En önemli ile daha az önemli arasında sıralamaya dikkat etmeli: En
    sonra söylenecek sözü başta, başta söylenecek sözü sonda söylememek, ihtilâflı
    ve önemsiz konulara dalarak dâvet ettiği kişiyi bıktırmaması, rahatsız olacak
    tavırlara sebebiyet vermemesi gerekir.
    45- Planlı, programlı hareket etmeli: Sistemli hareket, başarı için atılmış
    büyük bir adımdır. Dâvetçinin elinde, hedefi ve gayesi belirtilmiş, medot ve
    vâsıtaları belirlenmiş bir plan bulunmalıdır. Hatta, alternatif b, c planları
    olmalıdır. Başarısızlık durumunda ne tür tedbirlerin alınması gerektiği önceden
    tesbit edilmelidir.
    1448] Ahmed bin Hanbel, Müsned V/32; Buhârî, Rikak 81; Müslim, Münâfıkun 17
    1449] 2/Bakara, 185
    1450] 20/Tâhâ, 1
    - 615 -
    46- Karşısındaki kimseye ciddi anlamda değer verip güzel muâmele
    yapabilmeli: Dâvetçinin, karşısındakine değer vermeden, ona mesajı
    uluştırmasına imkân yoktur. Dâvetçi, his ve davranışlarıyla karşısındakine
    değer verdiğini hissettirmelidir. Her insan kendisinin beğenilmesi ve
    methedilmesinden hoşlanır ve bunu yapan insana sempati duyar. Bu, onda
    doğal bir duygudur. Bu bakımdan dâvetçi, riyakârlık ve zillete, yağcılık ve
    aşırılığa düşmemek kaydıyla muhatabına değer verip iltifat ederek, ilgi gösterip
    onda mevcut olan bazı özellikleri överek bu duyguya hitap etmeli, bu hissi
    harekete geçirebilmelidir.
    47- Tartışma ve münakaşalardan uzak durmalı: Yahya bin Muaz şöyle der:
    Cahil bir adamı, münakaşa ederek mağlup etmeye imkân yoktur. Bir delil ile
    kırk âlim mağlup edilir de, kırk delil ile bir cahile laf anlatamazsınız. Cahile laf
    anlatacağına köprüden atlamak evlâdır! “Ve Rahman’ın kulları. O kimselerdir
    ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahiller kendilerine laf attıkları zaman
    ‘selâm!’ derler.”1451
    48- Müşterek bir noktada birleşmeye özen göstermeli, ortak kelimeye
    dâvet etmeli: İnsanlar, bildiği alışkın olduğu şekilde harekete yatkındır.
    Tamamen yabancısı olduğu, bir fikir, düşünce veya yaşayışı, dâvetçi doğrudan
    doğruya hemen karşısındakine kabul ettirmek isterse, muhatabının kabulü
    zor olacaktır. Bu sebepten dolayı, muhâtabın onaylayacağı ifadelerle başlamak
    daha etkili olur. Anlaşabilecek ortak noktalar tespit ederek bu konulardan
    hareketle dâveti devam ettirmek çok daha faydalı olacaktır. Karşımızdaki dâvet
    ulaştıracağımız insan, haksızlığa karşı ise, sömürüden şikâyetçi ise, İslâm’ın
    zulme, zâlimlere ve tâğutlara tavrını belirterek; bu ortak noktadan başlayarak
    ortak görüşleri çoğaltabilir ve bu hususların tevhidle bağını kurarak temel
    esasları karşımızdakine kabul ettirmeye çalışırız.
    49- Yalan, iftira, alay, hakaret, çirkin söz gibi kötülüklerden uzak olmalı:
    İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir.
    Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük, riyâkârlık,
    münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve yaldızlı kelime
    ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve sanat kostümüyle
    makyajlansa da merduttur.1452 Kişi, bilerek söylediğinden sorumludur; 1453
    dinlediklerinden de.1454 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.1455
    1451] 25/Furkan, 63
    1452] 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
    1453] 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
    1454] 17/İsrâ, 36
    1455] 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
    - 616 -
    50- Dâvette başarılı olmak için ve genel olarak Müslümanca yaşayabilmek
    için bol bol dua edip Allah’tan yardım isteyebilmeli: Dâvetin en önemli
    araçlarından biri de duâdır. Dâvetçi, hidâyet ve salâhına çalıştığı kimselerin
    hidâyete ermeleri, hallerini düzeltmeleri için daima el-Mücîb ve el-Hâdî olan
    Allah’a niyazda bulunmalı, doğrudan doğruya hidayetine sebep olamadığı ve
    ıslah edemediği kimseleri, dolayısıyla dâvet ve ıslah etmeye gayret etmelidir.
    Onun için de duâsının tesirine önce kendisi inanmalıdır. Dâvetçi, hem dâvet
    ettiği Müslümanların salâhı, hem de tebliğ ettiği kâfirlerin hidâyeti için duâ
    etmelidir.
    Dâvetçinin diğer özellikleri:
    Sigara gibi kötü alışkanlıkları olmamalı,
    Kötülüğü iyilikle önlemeli,
    Tatlı dille ve güler yüzle, güzel bir üslûpla konuşmalı,
    Konuşmalarda genel bir sohbet havası oluşturmalı, bireysel suçlamalara
    gitmemeli,
    Temel hususları gündeme getirmeli ve hislere/duyulara da hitap etmesini
    bilmeli,
    Adam kazanma gayreti içinde olmalı; fedâkârlık, severek uğraşma, gerektiği
    durumlarda dâvet için zaman, para ve ter harcamasını bilmeli,
    Taklitçi olmayıp kendisi örnek olmaya çalışmalı,
    Tevekkül sahibi olmalı,
    Dâveti güncel siyasete veya toplumsal problemlere sıkıştırıp özü unutmamalı,
    Gerektiğinde mantığı öne çıkarıp düşündüren; gerektiğinde duygusal
    atmosfer için gönle hitap eden konuşmalar yapabilmelidir,
    İnsan psikolojisini, toplumun sosyal yapısını bilmeli, ülkeyi ve dünyayı
    tanımalıdır,
    Mütevâzı olmalı ve muhâtaba tepeden bakmamalı,
    Güleryüzlü olmalı, dış görünüşü temiz ve bakımlı olmalıdır.
    Bazısı yaradılıştan gelmiş olup bazısı da kazanımla veya nefsî terbiyeyle
    edinilmiş olan bu özelliklerin tümüne sahip ve özümsemiş bir dâvetçinin,
    Allah’ın izniyle açamayacağı kapı, sesini ulaştıramayacağı diyar yoktur.
    - 617 -
    66. HUTBE
    GÜZEL SÖZ; AKLI KULLANMA SANATI
    Âyet :
    وَمِنْ ايَٰاتهِ۪ٓ انَْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ انَْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لتَِسْكُنُٓوا الَِيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ انَِّ
    ف۪ي ذٰلِكَ لَ ايَٰاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
    “Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin birbirinden ayrı
    olması da O’nun (azamet ve kudretine delâlet eden) alâmetlerindendir. Şüphesiz
    ki bunlarda, bilenler için ibretler vardır.”1456
    وَقلُْ لعِِبَاد۪ي يَقُولوُا التَّ۪ي هِيَ احَْسَنُۜ انَِّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ انَِّ الشَّيْطَانَ كاَنَ للِْاِنسَْانِ عَدُوا مُب۪يناً
    “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En güzel olan kelimeyi,
    yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.”1457
    Hadi s:
    “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru,
    meşrû söz) söylesin veya konuşmasın, sussun!”1458
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”1459
    “Tatlı bir çift söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”1460
    Konuştuğumuz dili düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ olarak
    meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de dünyamız
    açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak takdim edilir.1461
    Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en
    büyük özelliklerinden ve îcaz yönlerinden biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm
    söz sanatlarında ve güzel ifadelerde en üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle
    de Kur’an, mu’cizdir; yani insanlar bir benzerini meydana getirmekten âcizdir.
    Bütün insanlar birleşse bile böylesine edebî ve güzel ifadeli Kitabın benzerini
    1456] 30/Rûm, 22
    1457] 17/İsrâ, 53
    1458] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
    1459] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
    1460] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
    1461] 39/Zümer, 23
    - 618 -
    meydana getiremezler. Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa
    meydan okuyarak ifade eder.1462
    En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel
    kullanmalarını emreder. “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar. (En
    güzel olan kelimeyi, yumuşak ve tatlı sözü güzel ifadeleri söylesinler.”1463 Benî
    İsrâilden alınan mîsaktan (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir.1464
    Dolayısıyla tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir.
    Uyulması emredilen söz de, sözlerin en güzelidir.1465 En fasih konuşan ve
    muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden,
    onlara karşı en güzel ifadelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e
    bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et/öğüt ver, onların
    içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz söyle.”1466
    Kaba ve katı davranmak, sert ifadeler, dâvet ve tebliğ edilenleri, hatta cemaat
    haline gelmiş, hem de sahâbe kalitesindeki insanları bile dağıtabilir.1467 Ma’rûfu
    emir, münkerden nehiy, dâvet ve tebliğ görevleriyle mükellef olan mü’minler, bu
    vazifelerini diledikleri gibi, gelişigüzel ve kendi mantık ve karakter yapılarına
    göre değil; Kur’an’ın gösterdiği usûlle yapmak zorundadır. Hakkında özel
    sûre ve âyetler olan Cuma namazının ehemmiyeti herkesçe mâlumdur. Cuma
    namazının şartlarından birinin “hutbe” olduğu düşünüldüğünde, insanlara
    güzel bir şekilde hitap etmenin, yani hutbe okumanın dindeki yeri de kavranmış
    olur.
    Dili güzel kullanmak, yani edebiyat bir sanattır; güzel sanatlardan biridir.
    Peygamber lisanıyla güzellikler ve meşrû sanatlar şöyle taltif ve tavsiye
    edilir: “Allah güzeldir, güzellikleri sever.”1468 Hz. Peygamberimiz, sözü güzel
    kullanmakta usta olan, önemli şairlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden,
    şiirlerinden dolayı yücelterek övmüş, teşvik etmiş, hatta bir kere de,
    memnuniyetini belirtmek için kendi hırkasını çıkarıp bu şaire hediye ederek
    iltifat etmiştir.
    Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül
    almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar düzene
    kor. Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah etmekle,
    1462] Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd, 13...
    1463] 17/İsrâ, 53
    1464] 2/Bakara, 83
    1465] 39/Zümer, 18
    1466] 4/Nisâ, 63
    1467] 3/Âl-i İmrân, 159
    1468] Müslim, İman 147; İbn Mâce, Duâ 10
    - 619 -
    insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur. İnsanların
    arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak için, yani savaş
    veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş düşmekte, hatta
    gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan tâviz vermeye bile
    müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı ümmet olmanın şartı
    olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel konuşmanın, tatlı dilin ve
    söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır. Müslüman olmak, insanlar
    arasında müslüman tanınmak için şehâdet kelimesi getirerek dile büyük görev
    düştüğü gibi; dili koruyamamak da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini
    mahvedebilir. Bunun için, en güzel konuşan, büyük insan şöyle buyurmaktadır:
    “Siz iki et parçanızı (haramlara karşı muhâfaza etmek için) bana garanti verin;
    ben de sizin cennete gitmenize garanti vereyim. O iki et parçanızın biri, iki
    dudağınız arasındaki, diğeri ise, iki bacağınız arasındakidir.”
    Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün
    olabilmektedir. Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i
    ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında;
    gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek,
    cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere engel
    olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/konuşma
    olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek, nerede ne
    söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği günahlardandır.
    Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi Allah’ın râzı olacağı kul olmak,
    dille mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay
    olabilmektedir. Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile
    sahip olup olamamaktan geçmektedir.
    Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı
    bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün
    hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini
    ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir. Ezop
    dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de sesini çıkarmaz.
    Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan, Ezop’tan bu sefer
    bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her çeşit malzeme olduğu halde
    Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz, sorar: “En kötü yemek
    istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim, yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?”
    Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap
    verir. Hakikaten çok mükemmel bir sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak,
    yemek esnasında birisi bizim onurumuzu kıracak, bizi yerin dibine geçirecek
    - 620 -
    lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz
    konusunda şöyle söyler: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı
    aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
    İnsanlar söz konusunda üç gruba ayrılır: Suskun-sessiz insanlar; gevezeler;
    hoşsohbet insanlar. Aşırı derecede suskun ve sessiz insanlar, çoğunlukla
    kendilerine güveni olmayan, ezilmiş ve kişiliksiz insanlar olabilir. Öyle
    değilse bile, bir insana faydalı olamayan, onu yeri geldiğinde teselli edemeyen,
    sevindiremeyen, bazen de dilsiz şeytan durumuna düşen kimselerdir. Bunlar;
    fazla aranılıp sorulmaz, yoklukları önemsizdir.
    İkinci grup insanlarsa yerli yersiz hep konuşmayı severler, başkalarına bu
    hakkı vermek istemezler, tek dilleri olduğu halde iki kulakları olduğunun
    hikmetini kavramazlar. İnsanlar, bu tiplerden de çoğunlukla rahatsız olur.
    Tabii, çok söz yalansız da olmadığından kendileri ve dinleyicileri günahkâr
    da olur. Bu tipler, genellikle kendilerini çok beğenmiş insanlardır da. Bazen
    susmanın altın olduğunu anlatamazsınız onlara. Dedikoduya meraklı olan
    bu tipler, sır da saklayamazlar. Bunların da zararı çok kişiye dokunacağından,
    konuşma kirliliğine sebep oldukları ve kul hakkına da tecavüz ettiklerinden
    bunlar da sevilmezler.
    Üçüncü gruptaki tatlı dilli insanlarsa, devamlı aranıp kıymeti herkesçe
    takdir edilen insanlardır. Neyi, ne zaman, nerede ve nasıl konuşacağını bilen
    insanlardır. Konuştuklarında ağızlarından sanki bal akıyordur. Derdinizi,
    sıkıntınızı o konuşurken unutur, onu sever, arar, ondan faydalanmak istersiniz.
    Karşısındaki topluluğu uzun uzun düşünmeğe mecbur eden, ağlatan, fikir
    ve inançlarını değiştiren veya geliştiren, onların gönüllerinde, vicdanlarında
    hâkimiyet kuran, onları fetheden konuşmacılar vardır. Nice zaferler, güzel
    sözlerle kazanılmış, nice askerin morali güzel sözle zirveye çıkarılmış,
    heyecanları galeyana getirilerek seve seve canlarını fedâ edecek hale
    yükseltilmiştir.
    Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma ve
    güzel yazma, başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardandır. Kimi vardır, güzel
    konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat
    güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir. Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak
    Allah’ın bir lütfu ve nimeti olarak verilen bu beyan yeteneğimizi1469 kontrole
    ve disipline alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip
    olması beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel
    1469] 55/Rahman, 4
    - 621 -
    ve düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını
    yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde anlatan bir seviyeye, çalışıp gayret etmek
    şartıyla hemen her insan gelebilir.
    Bütün bunlara rağmen, güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel
    kullanmak, hiçbir zaman gaye olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi
    kullanabilmek için esas gayeden uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da
    gereklidir. Din, amaç; dil araçtır. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel
    olan gayeye, güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken,
    vâsıtaları da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi
    özgür bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir.
    Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi
    altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam
    bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan dökmeye
    âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve üslûp yönüyle
    “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, edebiyat yapma) da şerre
    âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz
    insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz oltasıyla kolayca avlayabilmektedir.
    Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar, sözün sahte güzelliğine kanarak
    kolaylıkla sömürülebilmekte, nice politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî
    anlayışları halka kolaylıkla empoze edebilmektedir.
    Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel söz
    şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifadeyle, şerre âlet olan şey, güzel olabilir
    mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek, elbette olmaz;
    âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın, kelâmların
    en güzeli olan Kitab’ına uygun olan şey” diye tanımlayınca, şer olan veya şerre
    hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz. Halkın edebiyat yapmak,
    edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı ve olumsuz tavır aldığı şekil ve kılıf
    makyajından ibaret yaldızlı sözler bu türdendir. Kur’an, Şuarâ (şâirler) sûresinde
    bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu
    için, câhillerin güzel zannettiği sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min
    olmayan şâirler, hatipler ve bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe
    (daha doğrusu, maske ve makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek,
    müslümanların bu tür kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilmiştir.1470
    Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle
    göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde
    1470] Bkz. 26/Şuarâ, 224-227
    - 622 -
    ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle veya
    kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye
    âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir.
    Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü sihir olarak
    kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı veya haramları
    hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan bu sözleri bir
    müslümanın iyi tanıması, değer vermemesi gerekir. Müslümanın, güzel
    rolündeki büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi için, öncelikle gerçek
    güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir. Çünkü, bir şeyin sahtesini fark
    edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak gerçek güzeli tanımayan kimseler,
    sahte güzele âşık olabilir.
    Bazen, dinî nasihatler yapan, vaaz, hutbe ve sohbetlerle insanlara hakkı
    göstermeye çalışan kimselerin, özellikle mevlit okuyan veya radyo ve televizyon
    programlarında duâ yapan bazı görevlilerin samimiyetsizliği sırıtmakta,
    bu yapay süsleri bolca kullanarak, makyajı suratından akan kimselerin
    görüntüsünü oluşturabilmektedir. Allah rasûlü, bu konuda şöyle buyurur:
    “İneğin geviş getirmesi gibi, dilini sağa sola çevirerek belâğat göstermeye çıkan
    kimselere Allah buğz eder.”1471 Bütün bu hususlara dikkat edip sözdeki yapma
    güzellikten önce, esas güzellik olan muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın
    ifadesini, doğruluğu aramalıyız. Mehmed Âkif Ersoy: “Sözüm odun gibi olsun,
    hakikat olsun tek!” diyerek buna işaret etmiştir. Ama sözümüz odun gibi
    olacaksa, Yûnus’un, dergâha taşıdığı odunlar gibi olsun, yontulmamış olmasın.
    Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
    tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz.
    Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve
    samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler, nefse
    hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması için
    edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden türemiştir.
    Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden edepli olmak
    da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan kaynaklanmaktadır.
    Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini
    alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım derken göz
    çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.1472
    1471] Ebû Dâvud, Edeb
    1472] Bkz. 3/Âl-i İmran, 159
    - 623 -
    Güzel Sö zün Özellikleri
    Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir.1473 Lisanların çeşit çeşit
    olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren özelliklerdendir.1474 Her peygamber
    kendi kavminin, içinden çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini
    yapmıştır.1475 Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın
    kendi ana dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini
    tanıyabilmesi ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
    İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar,
    onunla inançlarını öğrenir ve ifade ederler, birbirleriyle dil sayesinde anlaşırlar.
    Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta başarılı
    olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak şarttır.
    “(İnsanları) Allah’a dâvet eden, sâlih amel/iyi iş yapan ve ‘ben
    müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir
    olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle
    arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur. Bu (haslete) ancak
    sabredenler kavuşturulur. Buna, ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse
    kavuşturulur.”1476; “Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlarla
    en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi
    bilendir ve O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir.”1477 Bu âyetlerden yola çıkarak,
    güzel sözün muhtevâ/içerik yönüyle özelliklerini şöyle tespit edebiliriz:
    1- Allah’a dâvet, insanları mutlak doğruya, tevhide, İslâm’ın ana esaslarına
    çağırmalıyız. Kendi beşerî doğrularımıza, parti veya cemaatimize, dernek
    veya vakfımıza değil; insanları Allah’a ve O’nun dinine, O’nun tartışmasız
    doğrularına dâvet etmeliyiz.
    2- Sâlih amel, yani sadece sözle yaptığımız dâvetle yetinmeyip hal dili,
    beden dilini de kullanmak, anlattığımızı önce ihlâslı bir şekilde nefsimizde
    yaşamak ve örnek olmak gerekmektedir. Unutmamalıyız ki, eteği tutuşan
    itfaiyeci, kendini kurtarmadan dışarıdaki yangını söndüremez.
    3- “Ben müslümanlardanım” demek, yani Allah’a teslimiyet, İslâm
    prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışmak, İslâm kimliğinden başka kimlik ve
    âidiyetleri öne çıkarmamak, şahsiyet/kimlik sahibi olmak ve dünyevî çıkar
    gözetmemek gerekir.
    1473] 55/Rahmân, 4; 96/Alak, 4
    1474] 30/Rûm, 22
    1475] 14/İbrâhim, 4
    1476] 41/Fussılet, 33-35
    1477] 16/Nahl, 125
    - 624 -
    Diğer âyet ve hadislerden yola çıkarak, güzel sözün diğer temel içerik
    özelliklerine şunları da ekleyebiliriz:
    4- Hayırlı ve Faydalı Şeyler Konuşmak: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman
    ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın,
    sussun!”1478
    5- Aksi Gerekmediği Müddetçe Sevindirici, Müjdeleyici Sözler:
    “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”1479; “Tatlı bir çift
    söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.”1480
    6- Muhâtabın Seviyesine ve Psikolojik Durumuna Uygun Sözler.
    Güzel sözün üslûp yönüyle özelliklerini yine âyetlerden yola çıkarak şöyle
    tespit edebiliriz:
    1- Kötülüğü en güzel bir tavırla önlemek: Kötülük, en güzel haslet ne ise
    onunla önlenmelidir. Meselâ öfkeye sabır, bilgisizliğe hilm, kötülüğe af ve iyilik
    ile karşılık verilmelidir.
    2-Düşmanı yakın bir dosta dönüştürme çabası,
    3- Sabırlı ve hayırlı olmak; Tahammülü engin, hayır yönüyle zengin olmak,
    4- Hikmet sahibi olmak, hikmetli sözlerle Rabbin yoluna çağırmak,
    5- Mev’ıza-i hasene (güzel öğüt) ile hitab etmek, (bu konudaki diğer âyet
    ve hadislerde emir ve tavsiye edilen güzel öğüt kurallarına uymak:) tatlı dille,
    yumuşak üslûpla insanlara, mesajı sevdirerek, varsa kolaylık yolunu göstererek
    konuşmak. Müjdeleyici olmaya çalışmak, nefret ettirmemek, bıktırmamak,
    alternatif göstererek kötülüğü değiştirmek, yıkıcı değil yapıcı olmak, muhatabın
    özel durumunu dikkate alarak, onun seviye ve psikolojisine göre akla ve
    duygulara hitab etmek. Uygun yer ve zamanı gözetmek, Öncelikleri tesbit ederek
    ana esaslara çağırmak ve tedricî olmak. Aktüaliteden, eski bilgilerden yola
    çıkmak, bıktırmaksızın tekrar tekrar mesajı değişik vesilelerle iletmek, kıssa ve
    mesellerden, örnek ve temsillerden yararlanmak gerekir. Gereksiz tartışmalardan,
    nefis meselesi yapılmasından veya kişinin onurunu rencide edecek tavırlardan,
    mahcub etmekten, alay ve hakaretlerden uzak bir ifade tarzı kullanmak şarttır.
    6- En güzel şekilde münakaşa ve mücâdele etmek. Eğer başka çare yoksa
    ve mecburen münakaşa ve fikrî mücâdele etmek zorunda kaldıysak, yine
    1478] Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981; et-Tâc, 5/183; Riyâzu’s.Sâlihîn, II/120
    1479] Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722
    1480] Keşfu’l Hafâ, hadis no: 1947
    - 625 -
    olgun ve onurlu bir mü’mine yakışan tavırla, en güzel metodlarla münakaşa
    ve mücadele yapmak gerekecektir. Karşımızdakinin seviyesine inmek yerine,
    onun bizim seviyemize çıkmasına gayret etmek, en güzel yoldur. Bu münakaşa
    ve münazaralarımızda nasıl bir usûl ve üslûp takınmamız gerektiğini Kur’an
    bize öğretmektedir: “Onlar (münâfıklar), Allah’ın kalplerindekini bildiği
    kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında
    belîğ/tesirli söz söyle.”1481; “Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak,
    zulme/haksızlığa uğrayan başka. Allah, her şeyi işitendir, bilendir.”1482; “Onların
    Allah’ı bir tarafa bırakarak taptıklarına (putlarına) sövmeyin; sonra, onlar da
    bilmeyerek Allah’a söverler.”1483
    Tarihten Bu Yana Dil - Din İli şkileri Konu sunda Bazı Tesbitler
    Dillerin, Konuşmanın Doğuşu: Vahyi esas almayan câhilî öğretiler,
    konuşmanın ve dillerin ortaya çıkışı konusunda birbirini yalanlayan bir
    sürü teori ortaya atmaktadırlar. Çoğunlukla ifade edilmek istenen şudur bu
    görüşlerde: Konuşma toplumsal hayatın ve evrimin bir sonucudur. İlk insanlar,
    uygarlıktan yoksun hayvana yakın yaratıklar olduklarından konuşma gibi bir
    özelliği icat edememişlerdi. Birbirleriyle işaretlerle anlaşıyorlardı... Peki, sonra
    nasıl konuşmaya başladılar? Bu sorunun cevabında, câhiliye, farklı teorileri
    bilim diye ortaya sürmektedir. Bunların hiç biri, mantıklı ve ciddiye alınabilecek
    seviyede değildir. Hâlbuki Kur’an, bu konuda kesin bilgiler vermekte, ilk insanı
    yaratan, onu nasıl yarattığını ve ona ne gibi özellikler ve nimetler bahşettiğini
    açıklamaktadır: “Allah, Âdem’e (ilk insana) tüm eşyanın isimlerini öğretti.”1484
    Eşyaya ad vermeyi, yani konuşmayı öğreten Allah’tır ve ilk insana bunu
    öğretmiştir. “Rahman olan Allah, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı,
    maksadını anlatmayı öğretti.”1485 Yoksa, Allah’ın vermediği bir kabiliyeti insan,
    sonradan uygarlık veya tekâmül sonucu elde etmiş değildir. Öyle olsaydı, başka
    yaratıklar da bu çeşit tekâmüle ve uygarlığa ulaşabilirlerdi. Sözgelimi, insanlara
    koca bir hayvan boyun eğmez veya onlarla konuşabilecek seviyeye, insan gibi o
    da gelebilirdi. Ama “vermeyince ma’bûd, neylesin mamut veya Mahmut!”
    Bazıları, insanı “hayvan-ı nâtık”, yani “konuşan hayvan” diye tanımlamışlar.
    İyi düşündüğümüzde bunun yanlış olduğunu, hayvanlardan farkımızın sadece
    konuşma yeteneğimiz olmadığını, nice konuşanın da hayvandan daha aşağı
    1481] 4/Nisâ, 63
    1482] 4/Nisâ, 148
    1483] 6/En’âm, 108
    1484] 2/Bakara, 31
    1485] 55/Rahman, 1-4
    - 626 -
    olduğunu kavrayabiliriz. Fakat, bununla birlikte, bu gibi anlayış ve tarifler,
    tarihten beri konuşmaya verilen önemi belirtir. Konuşma ve yazma, ne kadar
    otomat, âni olduğu halde, üzerinde derin düşündüğümüzde Allah’ın sanatının
    ne kadar hârikulâde olduğunu, bu verdiği nimetler sayesinde bile öğrenebiliriz:
    Konuşmamızı gerektiren bir etki olacak, o kulak veya göz gibi bir araçla beyne
    ulaşacak, beyin bunu değerlendirecek. Nasıl bir tepki ile karşılayacağını hesap
    edecek, karar verecek. Bunu uygulamak için dile emir verecek. Bu arada nasıl
    tepki gösterileceğine dair kararlar çıkacak: Ses tonu, kelimelerin seçilişi gibi
    daha nice unsurlar en ince teferruata kadar tayin ve tespit edilecek. Bütün
    bunlardan sonra konuşma biçiminde dışa akseden eylem ortaya çıkacak. Bütün
    bunların hepsi, saniyenin belki onda birinden daha küçük bir zaman diliminde
    olacak. Bu, Allah’ın sanat ve azametini gösteren âyetlerinden (alâmetlerinden)
    başka bir şey değildir. Dünyada bulunan milyarlarca insanın hiç birinin ses
    tonu, bir başkasının aynısı değildir. Aynı et parçaları, benzer yapılar, fakat
    neticede benzemeyen eser. Birbirine benzediği kadar, benzemeyen fizikî ve ruhî
    özellikler. Allah öyle bir sanatkâr ki, bir eserini her şeyiyle aynen tekrar etmeyi,
    kendi sanatına uygun görmüyor. “Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve
    renklerinizin birbirinden ayrı olması da O’nun (azamet ve kudretine delâlet
    eden) alâmetlerindendir. Şüphesiz ki bunlarda, bilenler için ibretler vardır.”1486
    Ses tellemiz, birbirine benzer olduğu, ağzımızın, dilimizin ve hatta beynimizin
    yapısında bir farklılık olmadığı halde, dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar,
    değişik lisanlar konuşmakta, farklı sesler çıkarabilmekte, çeşitli ses yapılarına
    ve tonlarına sahip olmaktadırlar. Hatta aynı dilin konuşulduğu bölgelerde bile
    şehirden şehire, kasabadan ksabaya farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bunun
    yanısıra, her insanın telâffuzu ve konuşma tarzı diğerlerinden farklıdır. Aynen,
    vücudun benzer yapılar ve renkler içinde, benzemeyen yapı ve renk farklılığı gibi.
    Aynı anne ve babanın çocuklarının her birinin tümüyle aynı özelliklere sahip
    olmadığı gibi. Bir ağacın iki yaprağı, gökten yağan milyarlarca kar tanelerinin
    şekilleri bile aynı değil. Bu imâlâtların farklılığı, kâinat fabrikasında çok usta bir
    sanatçının var olduğunu ispatlamaktadır. Aynı şeyi ikinci kez aynen yaratmayı
    güzel görmeyen yaratıcı güç, her an yeni bir model icad etmektedir.
    “Evet, Bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
    yeter.”1487 Dünyada bulunan tüm insanların parmak uçlarının çizgilerinin bile
    farklılığı ve yeniden yaratılışta bu farklılığın gözetileceği vurgulanır. Benzeme
    içinde benzememe; zıtlar arasında uyum ve âhenk...
    1486] 30/Rûm, 22
    1487] 75/Kıyâme, 4
    - 627 -
    Dilin Bazı Özellikleri
    İnsanların yaşayışlarındaki bazı değişiklikler dile etki yaparak, dilde
    de değişikliklere yol açar. Toplumsa değişmeler, bilim, fen ve teknolojideki
    gelişmeler, duygu ve düşüncelerdeki yeni belirlemeler, inançlar ve inançlardaki
    değişimler dilin ve dil kurallarının değişmesi için birer etkendir. Türkiye’nin
    son yüzyıldaki değişikliklerinin dile yansımadığını hiç kimse iddia edemez.
    Bugünkü genç nesillerle, dedeler arasında bile konuşma yönüyle büyük bir fark
    oluşmuş durumda. Daha kırk sene önce yazılmış bulunan nice eser, (söz gelimi,
    Risâle-i Nur Külliyatı, Âkif’in Safahat’ı, Tevfik Fikret’in Rubâb-ı Şikeste’si)
    yeni nesiller, cumhuriyet çocukları tarafından hiç anlaşılamamakta, sanki
    yabancı, başka bir dille yazılmış gibi istifadeden uzak, tozlu raflarda esir hayatı
    yaşamaktadır. Dedelerimizin kullandığı nice kelimelerde değişiklik oldu. İslâm
    düşmanlığının bir neticesi olarak Arapça ve Farsça’dan dilimize girmiş nice
    kelime ve deyimler batıdan ithal edilen çarmıha gerilip idam edildi. Resmî
    yönlendirmelerin yanında son yıllarda yaygınlaşan bilgisayarın da Türkçe’yi
    yozlaştırdığına, çok sayıda kelimenin imlâsının, hatta söylenişinin İngilizce-
    Türkçe karma, ucûbe bir şekle girmesine sebep olduğu da bir vâkıa.
    Ayrıca, konuşma dili, sosyal çevrelere bağlı olarak farklılık gösterir. Kişilerin
    eğitim ve kültür düzeyleri, yetiştikleri çevre, hatta yaptıkları işler, onların dilini
    etkileyerek değişikliğe uğratır. Bir doktorla bir çoban, ikisi de Türkçe konuştuğu
    halde aynı kelimelerle, aynı ifadelerle konuşmazlar. Avrupa’da yetişmiş bir Türk
    genci ile Türkiye’de yetişen bir gencin dilinde, vurgularında büyük farlılıklar
    vardır. Şoförlerin kendilerine has bir konuşma tarzı vardır diyebilecek kadar
    bazı mesleklerin dile etki ettiklerine şahit oluruz.
    Dille toplum arasında sıkı bir bağ vardır. Toplum hayatındaki her türlü
    değişme ve gelişme, dilde de etkisini gösterdiğinin çarpıcı örneği, Türkiye’nin
    İslâm medeniyetini terkedip Batı uygarlığını benimsemesi neticesinde dinde
    olduğu kadar, dilde de kendini gösteren değişikliklerdir. İslâm’ı kabul edip
    o medeniyetin içine girerek, diğer müslüman ırklar ve toplumlarla tek bir
    ümmet olan eski Türkler, bu sebeple uzun yıllar Osmanlıca denen bir dil
    kullanmışlar, yine Osmanlıca denilen (aslında Araplara ait, Kur’an alfabesi)
    bir yazı ile eserler vermişlerdir. Osmanlıca, bugün bazılarının zannettiği gibi,
    Türkçeden başka, ondan bağımsız değişik bir dil değildir. Türkçenin, İslâm
    etkisinde kalarak girdiği eski şeklidir.Yani, dünkü kullanılan Türkçedir.
    Ortak medeniyet oluşturdukları Araplardan ve İranlılardan bazı kelime ve
    terkipler, ekler doğal olarak Türkçeye girmişti. Bu kelimeler hazmediliyor,
    Türk söyleyişine uygun hale geliyor, fakat dili tümüyle değiştirmiyordu. Nasıl
    - 628 -
    ki, bir insanın içine, midesine hayvan etleri girer, fakat bunlar hazmedildiği
    için, insan hayvanlaşmazsa, insan bunlarla güçlenir, bünyesini geliştirirse,
    özellikle Kur’an’ı ve hadisi genel kültür kabul eden insanların da Arapçadan;
    Farsçayı edebiyat dili olarak kabul edenlerin o dilden bazı kelimeler alması
    dillerini değiştirmez, hatta kuvvetlendirir. Tanzimatla birlikte Batı uygarlığına
    yönelme, dilde İslâmî bazı kelimelere, sadeleşme terâneleriyle düşmanlık
    haline geliverdi. Medeniyetteki, dini anlama ve dini hayata hâkim kılma, dini
    yaşamadaki değişmeler, dilde de kendini gösteriverdi. Dildeki Arapça ve Farsça
    kelimeler atılınca, halkın dini anlaması da güçleşecekti. Avrupa’dan bazı
    kelime ve kavramlar girince batılılaşma daha kolay halka kabul ettirilecekti.
    Onun için dil devrimi yapılmış, sonra bunu harf inkılâbı takip ederek, halkın
    dinle, Kur’an’la zaten gevşemiş bulunan bağları iyice kopacak hale getirilmiştir.
    Yüz sene önce Türkçe konuşan, okuyan ve yazan bir insanın meselâ Fâtiha
    sûresinde, anlamadığı kelime hemen hemen yoktu. Bugünkü dilde ise, bırakın
    Fâtiha’daki kelimeleri anlamak, Fâtiha kelimesini bile, ibâdet kelimesini bile
    anlamakta güçlük çeker hale getirildi günümüz insanı.
    Dil, kültürden ve inançlardan koparılamaz. Osmanlıca, yani eski Türkçe, İslâm
    kültürünün ortaya çıkardığı bir dil idi. Osmanlıcanın İslâm medeniyetinden
    etkilendiği inkâr edilemez bir gerçek olmasına rağmen, Osmanlı devletinde halk
    ile aydınlar arasında bağlar, köprüler sağlam değildi. Halkın konuştuğu ve eğer
    biliyorsa yazdığı dilden çok farklı konuşuyor ve yazıyordu o günkü medrese
    mezunları, yani aydınlar. Yazı dili ile konuşulan dil arasında; Divan edebiyatı
    ile Halk edebiyatı arasında; Medreseli aydın ile halk arasında büyük uçurumlar
    vardı. Ama bu vâkıa ıslah edilmesi, toplumun ve İslâm’ın istikametinde
    uzlaşmaya, uçurumların giderilmesine ve halkın kültürünün artırılmasına
    gidilmesi gerektiği yerde tam tersi oldu. İslâm aleyhtarlarının, batı hayranlarının
    kasıtlı tavırlarıyla Kur’an kültüründen halkın olduğu gibi, tüm aydınların da
    bağlarını kökünde koparmak, eski İslâmî kültür ve eserleri yok etmek için, yeni
    rejim, dilde ve yazıda da devrim yaptı; dinde yaptığı gibi, medeniyette yaptığı
    gibi. Netice mi? Mâlûm. Dilde yapılanlar için mâzeret belliydi: Türkçeyi yabancı
    dillerin (Arapça ve Farsça) egemenliğinden kurtarmak, halkın konuştuğu dille
    yazı dilinin aynı olmasını sağlamak, dilde sadeleşmeyi gerçekleştirmek. Bu
    iddialarında samimi değildi devrimciler. Eğer samimi olsaydılar, başka dillerin
    egemenliğinden kurtarıp sadeleştirmek istedikleri dile, Batı dillerinden binlerce
    kelime ve deyimleri katmakta bu kadar cömertçe davranmazlardı.
    Türkler müslümanlığı kabul ettikten hemen sonra niçin yazıları ve dilleri
    değişmişti? Çünkü din değişikliği herşeyin değişmesi demekti; her şey
    değişmeye başlamış, dil de, yazı da İslâmlaşmaya başlamıştı. Eski câhilî bağların
    - 629 -
    kopması için, yazının ve dilin değişmesinin şart olduğunu kabul ediyordu
    o günkü âlimler ve yazarlar. Hatta geçici bir süre, müslüman Türk yazarlar,
    eserlerini Arapça veya Farsça yazmaya başlamışlardı ki, eski câhilî bağlar
    tümüyle koparılsın, eski dinle ve câhilî örflerle yeni dinin sentezi olmasın.
    İslâmlaşırken yapılanlar, batılılaşırken de tersine yapılıyordu. Cumhuriyetten
    sonra, tabii ki devrimler ve devlet zorlamaları ve yönlendirmeleriyle İslâm’la
    bağları koparmak için Kur’an’ı, Kur’an’ın harflerini, Kur’an dili Arapçayı
    öğrenmeye veya öğretmeye kalkanların vay haline! 1928’lerden 1970’lere kadar
    en sert bir şekilde cezalandırılıyordu Kur’an yazısını ve Kur’an dilini öğreten
    ve öğrenenler. Ama, dünyada esen rüzgâra paralel olarak önceleri Fransızca,
    sonraları İngilizce bilmeden kültürlü sayılmıyordu insanlar.
    Eski dille yazılı, İslâm alfabesi ile te’lif edilmiş kitaplar, toptan imhâ
    edilmiş oldu. Bu, altmış yaşına gelmiş, çok okumuş, kültürlü bir insanın, kendi
    isteğiyle beyninde/aklında bulunan tüm birikim, ilim ve tecrübeleri imha
    ettirip sildirmesi, bir yaşındaki çocuğun başladığı yerden yeniden konuşmayı
    öğrenme çabası, yeniden eşyayı değerlendirmeye çabalamasını tercih etmek
    gibi bir şeydi. Aslında bin dört yüz yıllık; Türk diliyle hiç değilse altı yüz yıllık
    bir mirası reddetmek, yukarıdaki örneğe benzemektedir. Milleti, bazı câhilî
    öğretiler, “din, dil, tarih, vatan, kültür birliğinden oluşan halk” diye tanımlar.
    Bu tarife göre Türkiye toprakları üzerinde din birliğinden, dil birliğinden ve
    sayılan diğer birliklerden söz etmek, kargaları bile güldüreceğine göre, nerede
    millet? Kürtlerin Anadolu toprakları üzerinde Kürtçe konuşmalarına müsaade
    etmeyen zihniyet, güya Türkçeyi tek konuşulan dil haline getirmek istiyor. Peki
    sormazlar mı “hangi Türkçe?” diye.
    Uzun dilin başı dertli olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini
    çıkarıp yalvarır; aynı dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada,
    yalana yani harama uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini
    haber vermemek için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren
    adam, gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
    Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa olsun,
    halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır,
    zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine zarar
    verebilir, ifsada yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü, konuşmasını
    bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler için söz altındır.
    Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça susmakla tanınan
    bir insan, her zaman kendini dinletir. Söylenecek bir sözümüzün bulunması
    gerekir; halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak.
    - 630 -
    67. HUTBE
    TEBLIĞ
    Âyet :
    وَاذِْ قَالتَْ امَُّةٌ مِنْهُمْ لمَِ تَعِظُونَ قَوْمًاۨ اللهُّٰ مُهْلكُِهُمْ اوَْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَد۪يدًاۜ قَالوُا مَعْذِرَةً
    اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
    “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde
    azaba uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğde bulunuyorsunuz?’ dediler.
    Tebliğe devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı
    yüzünden, bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 1488
    يَآ ايَهَُّا الرَّسُولُ بَلغِّْ مَٓا انُزِْلَ الِيَْكَ مِنْ رَبكَِّۜ وَانِْ لمَْ تفَْعَلْ فمََا بَلغَّْتَ رسَِالتََهُۜ وَاللهُّٰ يَعْصِمُكَ مِنَ
    النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
    “Ey Rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan,
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe
    yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” 1489
    Tebliğ: Zaman, yer ve nitelik açısından amaca ulaşma, sona varma, nihâyete
    erme, resmî bir yazıyı, kararı halka veya ilgililere duyurma, bildiri, beyanname,
    mesaj, bir dini başkalarına anlatma ve yayılmasına çalışma. “Be-le-ğa” fiilinden
    “tef’îl” bâbında masdardır. Çoğulu “teblîğât”tır. Tebliğ, Kur’an’da “belâğ”
    kelimesi ile aynı anlamda kullanılmıştır. Tebliğ masdar, belâğ ise isim olarak
    on küsur yerde geçmektedirler. Bu kelimelerin ifâde ettiği İlâhî mesajın sahibi
    Yüce Allah, aracı ve vâsıtası Hz. Muhammed (s.a.s.), muhâtabı ise, insandır.
    Tebliğ, peygamberlerin sıfatlarından ve onların gerçek vazifelerindendir. Bu
    gerçeği ifâde eden bir ayetin meâli şöyledir:
    “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et/duyur. Eğer bunu yapmazsan,
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur.”1490
    Bu görev yalnız Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilmemiş, diğer peygamberlere de
    verilmiştir. 1491
    1488] 7/A’râf, 164
    1489] 5/Mâide, 67
    1490] 5/Mâide, 67
    1491] 7/A ‘râf, 62, 68, 79, 93; 46/Ahkaf, 23
    - 631 -
    Tebliğ vazifesini yapan peygamberler, bu vazifelerinde zorlayıcı herhangi
    bir yola başvurmamışlar, sadece tebliğ vazifelerini yerine getirmişler ve sonucu
    Allah’a bırakmışlardır: “Peygambere düşen, sadece tebliğ yapmaktır.” 1492
    Allah’tan aldıkları mesajları, muhatabı olan insanlara tebliğ etmekle görevli
    olan peygamberler, bu yolda çeşitli sıkıntılara katlanmışlar ve en güzel sabır
    örneğini göstermişlerdir. “(Önce) en yakın akrabanı uyar.”1493 âyeti nâzil olunca,
    Hz. Muhammed (s.a.s.) ilk tebliği, evinde topladığı Abdülmuttaliboğullarına
    yaptı. Daha sonra Safa tepesine çıkarak halka seslendi ve halk O’nun etrafında
    toplandı. Onlara, “Şu dağın arkasında düşman var desem, bana inanır mısınız?”
    diye sorunca, halk, “Evet, sana inanırız. Çünkü senden yalan duymadık” cevabını
    verdi. “Öyle ise size şiddetli bir azâbı haber veriyorum” deyince, amcası Ebû Leheb
    hakaret ifâde eden sözler sarfederek, onu susturdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in tebliğini engellemeye çalışan Ebû Leheb ve hanımı hakkında Tebbet
    sûresi nâzil oldu.1494
    Peygamberler, tebliğ vazifelerini yerine getirirken, çeşitli sıkıntılarla
    karşılaşmışlardır. Ama hiç bir zaman yollarından sapmamışlar ve dâvâlarında
    tâviz vermemişlerdir. Hayatları bu hususta ibretli olaylarla doludur. Bu şekilde
    sabırla davranarak tebliğde bulunmak, insanları hikmetli sözler ve güzel öğütlerle
    Allah’ın yoluna dâvet etmek Allah’ın, Kur’an’a kulak veren her mümine İlâhî bir
    emridir:
    “(Ey Muhammed) Sen (insanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle
    çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” 1495
    Bu âyette söz konusu olan “hikmet” ve “güzel öğüt”, tebliğ ile ilgilenen insanlar
    için çok önemlidir. Hikmet, kişinin tebliğ sırasında dikkatli ve basiretli olması,
    bunu körü körüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve
    şartlarını gözönünde bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde
    iletilmesini gerektirir. “Güzel öğüt” ise, kişinin muhatabını sadece mantıkî
    ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya
    çalışmasıdır. Bu âyette geçen “Onlarla en güzel şekilde mücadele et” emri de, tebliğ
    vazifesini ciddi bir şekilde yerine getirmeyi taleb etmektedir. Buna göre tebliğci,
    tatlı bir dile sahip olmalı, tebliğde soylu bir davranış göstermeli, cezbedici, akla
    ve mantığa uygun fikirleri öne sürmeli ve muhatabını en güzel bir şekilde ikna
    etmeye çalışmalıdır.1496
    1492] 5/Mâide, 99; Bu konu ile ilgili olarak bk. 3/Âl-i İmrân, 20; 5/Mâide, 92; 13/Ra’d, 40; 16/Nahl, 35, 82; 24/Nûr,
    54; 29/Ankebût, 18; 36/Yâsîn, 17; 42/Şûrâ, 48; 64/Teğâbûn, 12
    1493] 26/Şuarâ, 214
    1494] Abdülfettah el-Kâdî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, (t.y.) s. 251
    1495] 16/Nahl, 125
    1496] el-Kurtubî, el-Câmiu l’i-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1967, X, 200; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XX,
    - 632 -
    Kur’an, İlâhî mesajın insanlara ulaştırılması açısından büyük önem taşıyan
    tebliği “büyük cihad (cihad-ı ekber)” olarak tanımlar:
    “Kâfirlere boyun eğme ve bununla (bu Kur’an ile) onlara karşı büyük cihâd et.”1497
    Bu âyetteki “büyük cihâd”, İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava
    için bütün imkân ve kaynakları seferber etmek ve Allah’ın adını Yüceltmek için
    tebliğde bulunmak demektir. Gerçekten de tebliğ suretiyle cihadda bulunmak,
    düşmana karşı silahla cihatda bulunmaktan daha büyük ve daha üstündür. 1498
    Tebliğ ile meşgul olanlar, insanlar arasında ayırım yapmadan, genç ihtiyar,
    kadın erkek, herkese tebliğde bulunmalıdırlar. Ölüm döşeğinde olan insana
    bile, İslâm tebliğ edilmelidir. Çünkü o, iman ettikten sonra vefât ederse, âhireti
    kurtarılmış olur. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnek, Hz.
    Muhammed’dir (s.a.s.). Ebû Tâlib’in ölüm zamanı gelince, Rasûlullah (s.a.s.)
    onun yanına geldi. Orada Ebû Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de vardı.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Tâlib’e: “Ey amcacığım, ‘Lâ-İlâhe İllallah’ de,
    bununla Allah katında sana şehâdet edeyim” buyurdu. Ebû Cehil: “Yâ Ebâ
    Tâlib, Abdülmuttalib’in dininden vaz mı geçeceksin?” dedi. Rasûlullah (s.a.s.)
    amcasına tebliğde bulunmaya devam etti. Fakat Ebû Tâlib, ona son söz olarak
    Abdülmuttalib’in dini üzerinde olduğunu söyledi ve ‘Lâ İlâhe İllallah’ demekten
    çekindi. O zaman Hz. Muhammed (s.a.s.): “Allah beni men etmediği müddetçe,
    senin için duâ edeceğim” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
    “Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a)
    şirk/ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne peygamberin, ne de iman edenlerin
    yapacağı bir iş değildir.”1499 Ebû Tâlib hakkında da: “(Ey Muhammed), Sen,
    sevdiğini hidâyete erdiremezsin/doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini
    doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir.”1500 âyeti nâzil oldu. 1501
    Ayrıca Kur’an, Allah’ın en büyük düşmanlarına bile tebliğin götürülmesini
    emreder. Hem de onları kırmadan, ezmeden, lânetlemeden ve onlara
    öfkelenmeden bu vazifelerinin yerine getirilmesi gerektiğini vurgular:
    “(Ey Mûsâ ve Hârun!) Firavun’a gidin, çünkü o azmıştır. Ona yumuşak ve tatlı
    bir sözle tebliğde bulunun. Belki öğüt alır veya Allah’tan korkar.”1502
    138 v.d.; ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, III, 167
    1497] 25/Furkan, 52
    1498] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1977, IV, 125; el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vîl, Mısır 1955, II,
    73; er-Razî, et-Tefsiru’l-Kebir, Mısır 1937, XXIV, 100
    1499] 9/Tevbe, 113
    1500] 28/Kasas, 56
    1501] Müslim, iman, 9; Muhammed b. İshâk b. Yesar, Sîretu İbn İshâk, Konya 1980, 222
    1502] 20/Tâhâ, 43, 44
    - 633 -
    Yüce Allah, Firavun’un imân etmeyeceğini elbette biliyordu. Ama yine
    ona tebliğin yapılmasını emretmiştir. Bunda çeşitli hikmetler vardır. İnanan
    insanların tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri ve kendisine tebliğin ulaşmadığı
    hiç kimsenin kalmaması gerekir. Bu durum, tebliğcileri de mes’uliyetten
    kurtarır. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette, Hz. Mûsâ ve ona bağlı olanların
    tebliğe ısrarla devam etmelerini faydasız gören bazı insanlardan söz ederken,
    şöyle bir açıklamada bulunmuştur:
    “İçlerinden bir topluluk, ‘Allah’ın helâk edeceği yahut şiddetli bir şekilde azaba
    uğratacağı bir kavme hâlâ ne diye tebliğde bulunuyorsunuz?’ dediler. Tebliğe
    devam edenler şu cevabı verdiler: Rabbiniz huzurunda özür beyanı yüzünden,
    bir de belki kendilerine gelir, korunurlar ümidiyle.” 1503
    Bu durum, tebliğcinin görevini savsaklamadığına delil olur ve kendisine
    tebliğ yapılanın “ben bunu bilmiyordum” şeklinde mazerette bulunmasını
    engeller.1504 Merhum müfessir Elmalılı, bu âyeti açıklarken şöyle buyurmuştur:
    “Tebliğ vazifesini yerine getirme, herkese son nefesine varıncaya kadar bir nevi
    farzdır. Bununla beraber, dünyada hiç bir-hususta ümitsizliğe düşmek caiz
    değildir. Her ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, insanların tövbe ve takvasını
    arzu ve ümit etmek de bir vazifedir. İnsanlığın hali sürekli değişmededir ve
    kader sırrı meydana gelişinden önce bilinmez. Ne bilirsiniz, bu güne kadar hiç
    söz dinlemeyen bu insanlar belki yarın dinleyiverir ve sakınmaya başlar, bütün
    bütün sakınmazsa, belki biraz sakınır ve bu sayede azabı hafifler. Her halde
    tebliğde bulunup öğüt vermek, tebliği terk etmekten evlâdır. Tebliği bütünüyle
    terk etmekte ise, hiç bir ümit yoktur. Hiç bir mukavemete maruz kalmayan
    fenalık daha süratle yayılır. Herhangi bir fenalığın aslını silmek mümkün
    olmasa da hızını azaltmaya çalışmak da göz ardı edilmemelidir. 1505
    Hz. Peygamber (s.a.s.) vedâ hutbesinde İslâm’ın temel prensiplerini tebliğ
    ettiği zaman, sık sık hazır olanlara: “Tebliğ vazifemi yaptım mı?” diye sormuş.
    Onlardan olumlu cevap alınca, “Allah’ım, sen benim tebliğ vazifemi yaptığıma
    şahid ol!..” diyerek, bu kutsal vazifeyi yerine getirmenin sevincini yaşamıştır. 1506
    Peygamber ve O’nun yolunda yürüyenlerin en önemli görevi, Hakk’ı tebliğdir.
    Her Müslüman bu konuda görevlidir. Müminlerin bu husustaki görevlerini
    yerine getirmeleri farzdır. İslâm; sürtüşme, tartışma, bölünme ve parçalanma
    dini değildir. Onun ruhunda ve mayasında ancak Allah’a kul olmanın derin
    1503] 7/A’râf, 164
    1504] ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Mısır (t.y), IV, 34
    1505] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, IV, 2313
    1506] Ahmed Zeki Safve, Cemheretu Hutubi’l-Arab, Mısır 1962, 1, 157
    - 634 -
    manası, birbirimize kardeş olmanın yüksek anlamı yatmaktadır. Dinde kula
    kul olma basiretsizliği yoktur. Günümüzün tebliğ metodu bu doğrultuda
    geliştirilmelidir. İslâm dininde tebliğ, belli bir sınıfın değil, inanan bütün
    insanların vazifesidir. İslâm’da sınıf ayırımı yoktur. Her kişi, kendi bilgi ve
    kültür seviyesine göre, başkalarına tebliğde bulunup onları şuurlandırmaya
    çalışmak mecburiyetindedir.
    Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durduğu “dâvet” ve
    “Emr bi’l-Ma’ruf ve Nehy ani’l-Münker” de, tebliğe yakın ve onunla iç içe olan
    konulardır.
    Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah rızâsı için yapılmayan her şeyin bâtıl ve
    faydasız olduğunu haber vermiştir.1507 Buna göre tebliğ de, Allah rızâsı için
    yapılmalıdır. Herhangi bir maddî veya manevî menfaat niyeti ile yapılan tebliğin
    hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerim’de, tebliğin herhangi bir
    karşılık beklemeden, Allah rızâsı için yapılmasını ve bu şekilde yapılan tebliği
    dinlemenin gerektiğini açıklamıştır. 1508
    Her şeyi Allah rızâsı için yapan, gâye olarak O’nun rızâsını seçen ve
    bu yolda tebliğ vazifesini de bilinçli bir şekilde yerine getiren bir toplum,
    mutluluğun sırrına erer. Kur’an, insanlara tebliğ edilmek üzere indirilmiştir.
    Hz. Muhammed (s.a.s), bu yolda her türlü sıkıntıya göğüs gererek, gerektiği gibi
    bu vazifeyi yerine getirdi. O’nun ümmetinin de, bu vazifeyi sadece Allah rızâsı
    için ve hakkıyla yerine getirmesi gerekir. 1509
    ‘Tebliğ’ kelimesi, bu şekliyle Kur’an’da fiil halinde ve diğer türevleri olarak
    sık sık kullanılmaktadır. Birçoğunun reşid olma yaşına ulaşması ‘büluğ’
    çağına ulaştı, ‘büluğa’ erdi şeklinde söylenir.1510 Bu yaş güç ve kuvvete ulaşma,
    kişinin kendi işini kendi görebileceği yaşa varma zamanıdır. Peygamber için
    kullanıldığı zaman onların kırk yaşına ulaşmaları kast edilir. 1511
    Aynı fiil yer bakımından bir mekâna ulaşma, varma anlamında,1512 zaman
    olarak belli bir sürenin sonuna ulaşma anlamında,1513 yaşlanma, ömrün sonuna
    gelme mânâsında,1514 belli bir amaca ulaşma,1515 bir şeyin bir yere, bir duruma
    1507] Tirmizî, Hudûd, 24, Fiten, 59, Zühd, 21; İbn Mace, Hudûd, 12, Zühd, 21
    1508] 36/Yâsin, 21
    1509] Nureddin Turgay, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 141-143
    1510] 12/Yusuf, 22; 24/Nûr, 59; 6/En’âm, 152; 17/İsrâ, 34
    1511] 46/Ahkaf, 15
    1512] 18/Kehf, 86, 90, 93; 17/İsrâ, 37; 48/Fetih, 25
    1513] 2/Bakara/231, 232, 234; 6/En’âm, 124
    1514] 19/Meryem, 8; 3/Âl-i İmrân, 40; 22/Hacc, 5; 40/Mü’min, 67
    1515] 18/Kehf, 61
    - 635 -
    ulaşması anlamında1516 kullanılmaktadır. Aynı kökten gelen ‘beliğ’ kelimesi, en
    açık en etkileyici, maksada en uygun, noksansız ve güzel söz demektir. 1517
    Belâğat, güzel söz söyleme sanatıdır ki, karşıdaki kimsenin durumuna
    göre, tam yerinde, düzgün ve etkileyici, maksada en uygun söz söyleme sanatı
    demektir. Kur’an, en üstün ‘fasâhat’ (az sözle çok şey anlatma) ve belâğat
    sanatına sahiptir, bu bakımdan benzeri olmayan bir mûcizedir.
    Tebliğ’ Kur’an’da, Allah’ın vahyinin insanlara ulaştırılması anlamında
    kullanılmaktadır. Bunun masdarı olan ‘belağ’ ise ulaştırma, ulaştırı demektir.
    Kur’an’da ‘tebliğ’ kelimesi fiil halinde, ‘belağ’ ise masdar olarak geçmektedir.
    Tebliğ edilmesi gereken şey Allah’ın vahyidir ve bu vahyin sahibi de Allah’tır.
    Bütün nebiler bu faaliyette bir aracıdırlar. Onlar, kendilerine vahyedilen şeyi
    çevrelerindeki insanlara aktarmak ve ulaştırmakla sorumludurlar. Tebliğin
    muhatabı, tebliğ ulaştırılması gerekenler insanlardır.
    Tebliğ görevi aynı zamanda bütün peygamberlerin bir sıfatıdır. Onlar,
    Allah’tan aldıkları vahyi, hiç bir ilave yapmadan, hiç bir şey çıkarmadan, en
    güzel bir şekilde insanlara ulaştırırlar. Kur’an şöyle diyor: “Ey Peygamber!
    Rabbinden sana indirileni duyur (tebliğ et). Eğer bunu yapmazsan, O’nun
    elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz
    Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.” 1518
    Peygamberlerin Tebliğ Göre vi
    Aynı görev diğer peygamberlere de verilmiştir. Meselâ Nûh (a.s.) kavmine
    diyor ki: “Size Rabbimin risâletini (İlâhî mesajı) tebliğ ediyorum. Ayrıca size öğüt
    veriyorum ve sizin bilmediklerinizi Allah’tan biliyorum.”1519 Aynı ifadeyi Hz. Hûd
    (a.s.) da, Sâlih (a.s.) de, Şuayb (a.s.) da söylemişlerdi.1520 Bütün peygamberler bu
    görevi hakkıyla yerine getirmişlerdir. 1521
    ‘Tebliğ’ ile görevli bütün nebiler, kendileri en güzel örnek olmak üzere,
    her türlü zor şartlara, zorba ve azgınların alay ve zulümlerine; insanların yüz
    çevirmelerine, kendilerine sıkıntı vermelerine, eziyetin ve baskının her çeşidini
    denemelerine rağmen; bu görevlerine devam ettiler. Onlar, tebliğ faaliyetlerinde
    yılmadılar, usanmadılar. Kendilerine karşı çıkanların tehdit ve baskılarına
    1516] 33/Ahzâb, 10; 56/Vâkıa, 83; 75/ Kıyâme, 26
    1517] 4/Nisâ, 63
    1518] 5/Mâide, 67
    1519] 7/A’râf, 62
    1520] 7/A’raf,/68, 79, 93
    1521] 33/Ahzâb, 39
    - 636 -
    aldırmadılar. Tarihin kaydettiği en büyük zorba kişi ve sistemlerine karşı
    çekinmeden mücadele ettiler. Her türlü güzel ve uygun metodu kullanarak,
    Allah’tan uzaklaşıp günahkâr olan insanlara ulaşmaya çalıştılar. Yorgunluklara,
    sıkıntılara, eziyetlere dayandılar, hatta kimileri bu uğurda canlarını bile
    verdiler. Sözleriyle ve ahlâklarıyla insanlara ‘hidayet’ yolunu gösterdiler. Onları
    şirkin ve isyanın öldürücü etkisinden kurtarmaya çalıştılar.
    Bütün zor şartlara rağmen ‘tebliğ’ görevini sürdüren peygamberlerin görevi
    yalnızca vahyi, ilâhi mesajı insanlara ulaştırmaktı. Onlar, metodun en güzelini
    ve etkilisini, davranışın en mükemmelini, takvanın en Yücesini göstererek,
    insanlara Allah’ın mesajını ulaştırdılar. Onların görevi sadece bu idi. Bundan
    ötesi onların sorumluluk alanına girmiyordu. Yani onlar, tebliğ ettikleri
    şeylere insanları zorla inandıran veya zorla itaat ettiren kimseler değildi. Onlar
    insanlar üzerinde bir bekçi veya bir vekil değillerdi.1522 Şu âyet bunu daha net
    bir şekilde ifade etmektedir: “Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt
    verici, hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin. Ancak kim yüz
    çevirir ve küfre saparsa; İşte Allah, onu en büyük azap ile azaplandırır.”1523
    Peygamberlerin bütün gayretlerine, hatırlayıp-öğüt vermelerine, uyarıpkorkutmalarına
    rağmen, insanlar yine de yüz çevirip iman etmezlerse,
    peygamberlere düşen apaçık bir belağ’dır (tebliğdir). Kur’an bu gerçeği sık sık
    vurgulamaktadır. “…Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidâyete ermişlerdir. Fakat
    yüz çevirdilerse, artık sana düşen ‘belağ-duyurup bildirmedir (tebliğdir). Allah
    kullarını hakkıyla görendir.”1524
    Merhamet sahibi Allah tarafından insanlara ‘rahmet’ olarak gönderilen
    ilâhi vahy, yine rahmet sahibi elçiler eliyle insanlara, yumuşaklık, hoşgörü,
    fedakârlık, sabır, dayanma ahlâkıyla ulaştırıldı. Elçiler bu noktada kimseye
    baskı yapmaya, kimseyi zorlamaya kalkmadılar. Zaten böyle bir şey tebliğ
    faaliyetine terstir. Ancak, onların tebliğine engel olunursa o zaman da nebiler
    Allah’ın izniyle o engel olanlarla en güzel mücadeleyi yapmışlardır. Bu noktada
    inkârcıların baskılarına boyun eğmek yoktur.1525 Şunu da hatırlatmak gerekir
    ki, peygamberler yalnızca vahyi açıklayıp bırakan birer postacı değillerdir.
    Belki onlar, kendilerine tebliğ edildiği halde inanmayanlara karışmazlar. Ancak
    inkârcılar tebliğe engel olurlarsa ve müslümanlara zarar vermeye kalkışırlarsa
    peygamberler onlarla cihad ederler. Onlar ayrıca kendilerine inanan mü’minlerle
    1522] 6/En’âm, 107; 42/Şûrâ, 48
    1523] 88/Ğâşiye, 21-24
    1524] 3/Âl-i İmrân, 20; Ayrıca bk. 5/Mâide, 92, 99; 13/Ra’d, 40;. 36/ Yasin/17; 64/Teğâbün, 12 vd.
    1525] 25/Furkan, 52
    - 637 -
    beraber bir İslâm ümmeti (toplumu) kurarlar ve o toplumu Allah’ın gönderdiği
    hükümlerle yönetirler ve her açıdan insanlara örnek olurlar.
    Tebliğ vahyin mesajını insanlara ulaştırmaktır dedik. Bu görev öncelikli
    olarak seçilmiş elçilerin görevidir. Onlar bu görevi en uygun bir metodla, amaca
    en uygun bir yolla yaparlar. Hatta en katı yürekli, zâlim ve zorba, hidayete
    gelme ihtimali olmayanlara bile tebliğ edilmesi Kur’an’ın bir emridir, Kur’an
    bu konuda güzel bir örnek veriyor:
    “İkiniz (Mûsâ ve Harun) firavuna gidin, çünkü o, azmış bulunmaktadır. Ona
    yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür ya da içi titrer korkar.” 1526
    Böylelerine tebliğ etmek anlamsız değildir. Bu, tebliğin hedefi bakımından
    yapılması gereken bir şeydir. En azından tebliğ eden görevini yapmış, tebliğ
    edilenin de bir mazereti, bahanesi kalmamış olur. Ayrıca inkârcı ve günahkâr
    insanların tevbe etmelerini, iyi insan olmalarını arzu ve ümit etmek son derece
    güzeldir. Hz. Mûsâ’nın ısrarlı tebliğ faaliyetlerini anlamayanlara verilen cevap
    bunu açıklamaktadır:
    “…Rabbinize karşı bir özür için ve bir ihtimal sakınabilirler, diye, dediler.” 1527
    Kur’an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25 defa çeşitli şekillerde bahsediyor.
    Açıkça “sana indirileni tebliğ et” diyerek bunu farz kılıyor.1528 Ayrıca Kur’an 130
    defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor. Rasûlün tebliğci, uyarıcı ve müjdeleyici
    (mübelliğ, münzir ve beşir) olduğunu zikrediyor.1529 Tebliğ ve inzar deyince
    yüzeysel olarak gerçeği, insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı
    gibi bir anlayış, şimdiye kadar düşüncelerimize hâkim oldu. Ancak Kur’an,
    olayı bu kadar yalın olarak ele almıyor. İnatlaşmış inkârcıların ve iman
    etmeyecek olanların tekrar uyarılmasına gerek görmezken, Allah’tan korkan
    ve Kur’an’a uyan kimselerin uyarılmasını (inzar) istiyor.1530 Uyarılan kimse
    Allah’tan korkuyor ve Kur’an’a tabi oluyorsa niçin uyarılacak, bu sorunun
    cevabını bulmamız gerekiyor. Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgilidir. İşte
    buradaki “Korkan ve tabi olan” kimsenin uyarılmasından maksat o kimsenin
    eğitilmesidir. Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir, devam
    etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil, düzenli bir süreçtir ve
    eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple kendisinin
    davetçi olduğunu
    hissedenler aynı zamanda iyi birer eğitimci olmak zorundadırlar.
    1526] 20/Tâhâ, 43-44
    1527] 7/A’râf, 164
    1528] 5/Mâide, 67
    1529] 26/Şuarâ, 115, 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52
    1530] 36/Yâsin, 6-11

    11. BÖLÜM
    İHMAL ETTİĞİMİZ
    DÜNYA CENNETİMİZ: EVLERİMİZ
    - 640 -
    68. HUTBE
    GERÇEK EĞITIM YUVASI EV, ESAS ÖĞRETMEN DE ANNE
    VE BABADIR
    Âyet :
    وَاوَْحَيْنَٓا الِىٰ مُوسٰى وَاخَ۪يهِ انَْ تَبَوَّا لقَِوْمِكُمَا بمِِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلوُا بُيُوتَكُمْ قبِْلَةً وَاقَ۪يمُوا الصَّلوٰةَۜ
    وبَشَرِّ المْؤُمْنِي۪نَ
    “Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın.
    (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 1531
    Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde,
    evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm
    fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
    Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
    olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit
    ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve
    kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul
    olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan
    bir kale idi.
    Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını
    kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da
    görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı,
    irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur,
    misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden
    câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere
    sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli
    cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız
    ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
    Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ
    etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın
    evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
    1531] 10/Yûnus, 87
    - 641 -
    Hakkıyla edâ edilen namaz, insanı her türlü hayâsızlıktan ve kötülüklerin
    tüm çeşitlerinden alıkoyar.1532 Bu namaz okulu, mal ve parayla imtihanı
    kazanacak yeteneği kazandırdığı gibi, öğrencisine atalarının taptıkları putları
    terk etmesini de öğretir. 1533
    Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî
    cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi
    kaybettiğimizden belli. Vatan dediğin bir toprak parçası; evlât ise toprağın gülü;
    o yüzden vatanla ilgili meşhur beyti şöyle değiştirebiliriz: “Sahipsiz nesillerin
    çalınması haktır; Sen sahip çıkarsan bu çocuklar çalınmayacaktır!” Evlerimizi
    ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek ki, işe namazdan ve evden başlamak
    gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline getirmenin tam zıddıdır
    bu. Namazı kılınıverip ondan kurtulmak değil; namazı ikame edip onunla
    kurtulmak, evi otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden önce,
    ruhları doyurup huzura kavuşmanın yoludur bu.
    “Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez.”1534
    Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için samimiyet testidir
    bu. Evlerden iyi alternatif mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip
    öğreteceğimiz ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır,
    cephelerimizdir, kalelerimizdir.
    Kitle imhâ silâhlarıyla evler devamlı bombardımana tâbi tutulmakta, evler işgale
    uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir. Müslümanların evleri, mescide
    ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye,
    otel ve lokantaya benziyor. Herhangi bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi
    o kadar farklı ki!... Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırdetmek çok
    mu çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı iletişim
    içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce kilometre uzaktakilerle
    kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla devamlı uzaklaşmakta.
    Her şeyin kolayını, basitini seçen günümüz insanı, görev bilincini yitirmiş, sadece hak
    ve özgürlüklerinin peşinde sonu gelmeyen koşu içinde yıpranıyor. Müslüman olmanın
    gereğini düşünmeyen kişi, cennetin ucuz, hatta bedava geleceğini umuyor. Hiçbir bedel
    ödemeden Allah’ın rızâsına tâlip oluyor. Birinin eteğine yapışarak cenneti garantiye
    almak, çocuğunu başkalarına emânet ederek kolay yoldan yetişmesini beklemek bunun
    göstergesi. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını başkalarına havâle ederek
    sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden,
    çocuğunu kimlerin eline bıraktığını bile düşünmüyor.
    1532] 29/Ankebût, 45
    1533] 11/Hûd, 87
    1534] 13/Ra’d, 11
    - 642 -
    Aile, toplum eğitimi yaptırarak, kişiyi toplum hayatına hazırlayan sevgi,
    saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik ocağıdır. Aile yuvası okuldur, mesciddir; huzur
    evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük yavruların her yönden
    büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine
    ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için
    onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır. Anne
    sütünün yerini hiçbir mamanın tutamadığı gibi, gerçek ananın öğretmenliğinin
    yerini de, hiçbir anaokulundaki öğretmen tutamaz.
    Ailelerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum
    ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu
    İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük
    örneği ve aşaması aile hayatıdır. Aile, erkek için yöneticilik okuludur; Erkek;
    liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı,
    cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak ailede öğrenir. Kadınıyla
    erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın,
    ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okuldur aile. Anne-baba, bir taraftan
    öğretmeni, diğer yönden öğrencisidir bu okulun. Çocuk, hatta bebek, sanıldığı
    gibi sadece öğrenci değildir; minicik yapısına bakmadan ana-babasına çok,
    ama çok şeyler öğretir, çok ama çok değerler kazandırır.
    Çocuk bir lütuftur; çünkü anne ve babası ona, nereden gelip nereye gittiğini,
    bu dünya hayatında vazifesinin ne olduğunu güzelce anlattıkları takdirde tebliğ
    ve irşad şerefinden hisse sahibi olur. O çocuğun bir ömür boyu işleyeceği bütün
    güzel amellerinden pay alırlar, sevabına ortak olurlar. Bir nevi ölümsüzleşir
    hayırlı evlât yetiştiren ebeveyn, sevap kazanmaya öldükten sonra da devam
    eder; akan, sürekli bir sadakadır müslümanca yetiştirilen çocuk.
    Çocuk, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira ebeveyni o İlâhî emânete
    Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince dikkat etmedikleri
    takdirde, çocuklarının işleyeceği günahlardan onlar sorumlu tutulacaktır.
    Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini tehlikeye
    atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden veya onların
    bezlerine ayırdıkları masrafı, temizliklerine gösterdikleri önemi dinlerine
    göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı kaybedebilirler.
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden
    koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1535; “Doğrusu, mallarınız ve
    evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.”1536
    1535] 66/Tahrîm, 6
    1536] 64/Teğâbün, 15
    - 643 -
    Her konuda olduğu gibi, aile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da
    örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi
    meşhurdur:
    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.” 1537
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
    kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
    yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu
    önem taşır. Çocuğun en çok sevdiği, inandığı, güvendiği ve özendiği ideal tip,
    anne ve babadır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin hâkim olduğu ailenin
    çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez. Buna karşılık, inanç ve
    ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu toplumlar, dünya ve âhiret
    azâbının dâvetçileridir.
    Anne-babanın fiilen öğretmenliği, çocukları doğar doğmaz başlamaktadır.
    Çocuk dünyaya gelince çocuğa ilk bant kaydı yapılacak; kulaklarına ezan
    okunacak ve kamet getirilecektir. Müslümanlar, bin dört yüz senedir bu
    sünneti yaşarken bir kısım geri zekâlılar, “bir günlük çocuk, ezanı duyar mı? Ne
    anlamsız şey bu yapılan?” diyorlardı. Ama günümüz ilmi, bir günlük çocuğun
    değil; ana karnındakinin bile duyduğunu söylüyor. “Duyduğu kelimeler, şuur
    altına yerleşir” diyor bilim.
    İşte ana-baba, bir günlük çocuğunun kulağına ezan okuyor. “Allahu Ekber
    = En büyük Allah’tır” diyor. Çocuk büyüyünce yöneticilerin “en büyük benim”
    sözüne kanmasın, en büyük olanın ne futbol takımları, ne şarkıcı veya artistler,
    ne mal-mülk ve para, ne makam, ne şan olduğunu, dünyaya adım attığı gün
    idrâk etsin ve fıtratı bozulmasın diye, ezan okuyarak tevhid eğitimi veriyor.
    Allahu Ekber’le adım atılan dünyaya, cenâze namazında yine Allahu Ekber’le
    vedâ edileceğinden; bu iki kapı arasındaki yolculukta her konuda en büyük
    olanın Allah olduğu bilinci yer etsin isteyeceklerdir.
    “Dünyaya gelen her insan, (İslâm) fıtrat(ı) üzere doğar; sonra anne ve babası
    onu yahûdi, hristiyan, mecûsi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.”1538
    Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek
    bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. “İslâm”, yahut en azından “İslâm’a
    1537] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    1538] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264
    - 644 -
    yatkınlık” anlamı taşır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı,
    olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtrat hadisindeki “...sonra
    ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar” ifadesi, çocuklardaki temiz yaratılışın
    ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli
    olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir. Hadisteki bu ifade,
    çocuğun İslâm fıtratı üzerinde sağlıklı bir yapı sürdürmesinin, ya da fıtratı
    bozulup çeşitli bâtıl dinlerle hastalıklı, ârızalı bir hayatın sebebi olarak sadece
    anne ve babayı gösteriyor. Çevre şartları denilen şey, aslında ana-babanın
    oluşturduğu, bilinçli veya bilinçsiz tercih ettiği ortamlardır. Çocuğu yönlendiren
    okul ve medya da yine ebeveyn tarafından seçilip rızâ gösterilmektedir.
    Hadiste “ebeveyni müslüman yapar” denilmiyor. Çünkü çocuk zâten
    müslüman (fıtrat üzere dünyaya gelmiş). Onun içindir ki İslâm dini, dünyadaki
    bütün çocukları müslüman kabul eder. Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız,
    o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve
    giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli olarak çocuğunun fıtratında getirdiği
    İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin şirk ve isyan mikroplarından
    çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü eğitimi, aileden aldığı eğitimdir.
    Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu
    eğitimi en köklü şekilde ancak ailede kazanılabilir.
    Tek rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu tüm evreni terbiye
    edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah olduğunu kabul eden müslüman,
    bu inancının sonucu olarak Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır.
    Kendini ve ehlini ateşten korumak zorunda olan1539 insanın temel görevi, Allah’ı
    tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabb’ın terbiyesi ile
    yetiştirmektir. Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna
    göre, eğitim konusunda da ilahî prensiplere ters ilke, anlayış ve uygulamaların
    tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî tedrisata, meşrû (şeriata uygun)
    eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hakka;
    hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması, o sentezi hak olmaktan çıkarır.
    Tevhidin en küçük bir küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir.
    Hak görüntüsüne bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın
    zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
    Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü,
    fıtratı ya İslam üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından
    saptırır. Bütün insanlar hanif olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdahale
    1539] 66/Tahrim, 6
    - 645 -
    eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. İnsanlığın şirk ve isyan
    bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takva ile en
    güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslamî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî
    eğitim şarttır.
    “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.”1540 Dünyadaki her
    yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını
    konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez
    ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi -kendi eliyle direkt olarak veya
    medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan, ateist, ataist
    veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle
    fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler
    aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini
    ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a karşı
    gelmek demektir.
    Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu
    olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün
    yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbımız!
    Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza
    ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola)
    götürdüler. Ey Rabbımız! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları
    büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).” 1541
    Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık
    taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul
    edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
    sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
    Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları
    arasında zikredilir.1542 Çocuğun en mükemmel şekilde yetişmesi, ihtiyaç
    duyduğu bütün insanî ve ahlakî faziletleri, sosyal kural ve davranışları,
    hepsinden önemlisi tevhidî inanç ve İslâmî değerleri öğrenmesi ve yaşaması, ruh
    ve beden bakımından sağlıklı, bilgili ve faziletli, ayrıca meslek ve hüner sahibi
    olabilmesi için ana-babanın tüm imkânlarını kullanarak gayret sarfetmeleri
    gerekir. Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef alan böyle bir
    1540] Abdürrezzak, Musannef IV/ 334
    1541] 33/Ahzâb, 66-68
    1542] Bkz. İbn Mâce, Edeb 3
    - 646 -
    terbiye, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın çocuğuna bırakacağı “en
    güzel miras” olarak nitelendirilmiştir. 1543
    Bütün bunların yanında unutulmamalıdır ki, çocuğa sevgi, şefkat ve
    anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en belirgin özelliğidir.
    İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha önceden (anne veya
    baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda görüş birliği içindedir.
    Çocuğu, sağlıklı, ahlaklı ve iyi bir müslüman olarak yetiştirmek, ancak çok
    erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye almakla mümkün olur.
    Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini azçok
    ifade edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî esasların öğretimi yapılmalıdır.
    Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır. Nitekim Hz. Peygamberimiz’in
    “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini (anlamıyla birlikte) öğretin.”
    şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.1544 Allah inancı, küçük çocuklara
    onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve bağlanma duygularını
    geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle
    birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak, bu sûretle değer
    yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini ödüllendirecek,
    kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında
    hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de bunda
    devamlı olması Kur’an-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.1545 Peygamber
    Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye eden
    hadisleri1546 bu konuda başta anne-babalar olmak üzere müslüman eğitimcilere
    ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi
    kazandırılması, bunlardan uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi,
    onların gelecekteki müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda
    unutulmamalıdır ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve iknâ gibi pedagojik
    metotları esas alır. Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem
    anlaşılmazdır, hem de yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı
    doğru bilgilere ihtiyacı vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde
    onun müslümanca eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
    1543] Tirmizi, Birr 33
    1544] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
    1545] 20/Tâhâ, 132
    1546] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
    - 647 -
    İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve
    meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini
    büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha
    fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu
    da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca
    yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu
    davranışlarıyla ispatlamalıdır.
    Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim
    verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde
    ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah
    korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller
    anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsâade etmez,
    gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl
    davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını
    yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla
    kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu
    yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven anababa,
    çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yummaz.
    Teslim etmez kâfirlerin ve küfrün eline en kıymetli varlığını. Sahip çıkar
    İlâhî emânete, birinci işi o olur, her şeyden önce gelir onları müslümanca
    yetiştirmek. Çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber sevgisi verir;
    her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri, ibâdetleri niçin
    yapması gerektiğini anlatır, her konuda şuurlandırmaya çalışır, okuduğu
    Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını, namaza niçin ihtiyacı
    bulunduğunu... öğretir ve sevdirir ona. Her konuda çeşit çeşit güzel kitaplar
    yazılıyor, nice konular araştırılarak hazır lokma haline getirilip kitap, dergi,
    CD diye sunuluyor. Evlât terbiyesi, çocuk eğitimi konusunda da onlarca kitap
    var; sorumlu ebeveyn alıp okur, nasıl terbiyeyi emrediyordu İslâm, öğrenir,
    tatbik etmeye çalışır.
    Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir
    şey bağışlayamaz, bırakamaz” diyor. Eğitim konusunda en önemli görev anne
    ve babalara düşmektedir. Çünkü, çocuklarından direkt sorumlu tutulacaklar
    onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır. Fıtratlarını
    bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara müslümanca
    - 648 -
    hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve hastalıklara karşı, koruyucu aşılar yapmak
    önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır. Câhiliyye döneminde
    küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen insanlardan daha fecisini
    mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının sadece dünya hayatlarını
    mahvediyorlardı; Çağdaş ana-baba ise âhiretini. Onlar sadece kız çocuklarını
    öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini. Onlar o çağdaki âdetlere
    göre kuma gömüyorlardı; şimdikiler ise daha çağdaşça, televizyona, sokaklara,
    okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş tanrı taslaklarına kurban ediyor
    çocuklarını.
    Çocuklarımızı sevmek ve onların geleceğini düşünmek, dünyadaki
    vazifelerimizin en güzelidir. Çocuklar, büyüklerin yaşama sevincidir,
    umutlarıdır, gelecekleridir. Unutmayalım ki sevgi bedel ister, fedâkârlık
    ister. Anne ve babaya emânet edilen varlıkların her yönden yetişmesi emânet
    edilenlerin sorumluluğundadır. Öğretmenleri, kitapları, çevreyi seçmek,
    kendi görevinde onlardan yardım beklemek, asli görevi bir süre için vekillere
    devretmektir. Unutmamalıyız ki, hiç bir kişi ve kurum, anne babanın yerini
    tutamaz. Herkes istiyor ki, “filan hoca, filan kuruluş benim çocuğumu eğitsin,
    yetiştirsin, ben de maddî masrafları karşılayayım. Emâneti başkasına devrederek
    zahmetsizce sorumluluğumdan kurtulayım. Ben işimle gücümle uğraşırken
    başkalarının yetiştireceği çocuğumdan dünyada ve âhirette faydalanayım.”
    Ana-babalık, çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması olarak
    görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevi ölçüler ön plandadır.
    Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları
    doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak, uğraşmayı, direkt ilgiyi
    istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında çocukla nasıl uğraşsın?
    Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk bilinci değil;
    sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
    Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup, kafa ve kalbini ihmali,
    kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini
    mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli beslenme kurallarıyla doldurmak
    zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların da mikroplardan
    arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi sağlayacak temel
    gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin doldurulması
    gibi, abur cuburların okunması da insanı hasta eder. Bazı ana-babalar,
    çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı, oyuncak kadar bile önemli
    görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet bilincine sahip olmasını,
    güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere kanalizesini lüks saymaktadır.
    - 649 -
    Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için, çocuklarının kitap ihtiyacını
    umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir düzen ve ortamda çocuklarımız
    hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların, canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl
    okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş oluyor.
    Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının
    eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz,
    imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır.
    Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu
    değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi
    düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
    Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda
    yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin
    biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları
    olduğunu görüyoruz.
    Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli
    terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak,
    dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine
    getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir.
    Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın
    gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz.
    Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim,
    çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve
    naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu
    da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını,
    insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel
    düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece
    çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren
    ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara
    düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır.
    Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve
    evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra
    sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya
    da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
    Kadının en saygın, en mübârek konumu, anneliktir. Dinimiz ve fıtratımız
    anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı
    konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha
    faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa,
    - 650 -
    anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya
    getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle
    annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde “bir” iken; annenin
    hakkı “üç”tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir.
    Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar
    annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk
    kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da
    annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense,
    ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar
    kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne
    ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
    İnsanları Allah’ın dininden uzaklaştırıp kendi sapık anlayışlarını topluma
    dayatan câhiliyyenin hâkimiyetinde, onların yönlendirmesine açık kurumlar
    ve hantal yapılanmalar yerine, ciddi, özgür ve özgün alternatifler oluşturmak
    gerekmektedir.
    Neler Yap ılabilir ?
    “Koca”, aynı zamanda “hoca” olmalı; evin reisi, liderliğini evde imamlık
    yaparak da yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven ana, onun
    cehennemde yanmasına rızâ göstermediğini ispat etmelidir. Çocuğunu
    cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak şekilde onu
    eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    Ebeveyn, çocuklarına her yönüyle örnek olabilecek bir hayatı yaşamaya
    çalışmalıdır. Aksi halde, sözleriyle telkin etmiş olduklarını davranışlarıyla
    yalanlamış olurlar. Çocuk da daha çok gördüklerinden, örneklerden
    etkileneceğinden eğitim başarısız olacak, çocukta da karakter bozuklukları
    ortaya çıkacaktır.
    Çocuklara karşı hoşgörüyü, onları şımartacak, serkeşleştirecek bir noktaya
    kadar götürmek doğru olmadığı gibi; çocuğun şahsiyetini kazanmasına engel
    olacak, onu âsîleştirecek veya arsızlaştıracak şekilde katı bir disiplin uygulamak
    da uygun değildir. Ebeveyn, bu konularda daha çok terğib ve terhib (imrendirme
    ve özendirme ile sakındırıp caydırma) yöntemlerini kullanmalıdır.
    Müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir, kitap
    okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine göre,
    öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî eğitimleri,
    beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan ilişkileri ve iktisâdî
    - 651 -
    eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve güvenilir kişilerin
    eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten çok, onu kişilikli bir
    müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha önemlidir. Kur’an
    öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret ettirmek yerine; dinini
    öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi alsın, âhiret bilincine ve
    köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve âdâb-ı muâşeret, terbiye
    ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
    Âile eğitiminde anne-babanın, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı
    metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme,
    güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma,
    olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma,
    çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve
    yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi
    tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme. Bütün bunların
    yanında, küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan sayılacak
    davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi, her çeşit kötü alışkanlıklardan ve
    tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru ve
    faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Oyun ve oyuncak konusunun önemi
    eğitim açısından faydaları gözden uzak tutulmamalı, sevgi ve paylaşma zevki
    verilmelidir. Helâl-haram ayrımını aşılarken, haram lokmadan uzak şekilde
    temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır. İsrâfın
    her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç verilmeli,
    medyanın zararlarından ve bilgi kirliliğinden korunabilmelidir. Bir yandan
    cihad sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık
    avlayıp vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan
    sonra da Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve
    görev şuuru aşılanmalıdır.
    Radikal çözümlere ve resmî olarak riskli tavırlara hazır değilse ebeveyn,
    yine yapabileceği hayli tedbirler vardır. En azından Cumartesi ve Pazar günleri,
    hiç değilse bir günün yarısı, çocukların İslâmî eğitimine ayrılabilmelidir.
    Mahallenin çocukları her hafta ayrı bir öğrencinin evinde velîlerin tâyin
    edeceği şuurlu bir veya birkaç öğretmenin eğitim ve terbiyesine teslim edilir.
    Bir mahallede 5-10 velî bir araya gelip imkânlarını birleştirerek çocukları için
    alternatif çözümler üretebilir. Üretmiyorlarsa, samimi olmadıklarındandır,
    diğer gerekçeler bahaneden öte bir değer taşımaz. Bireyler olarak bu işlerin
    üstesinden gelinemiyorsa, cemaatleşerek, eğitimin sancısını duyan insanlar
    birleşerek bu hayatî meseleye kısmî de olsa çözümler getirebilir. Zâten
    - 652 -
    Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemediğinden, ancak
    devlet otoritesiyle çözülebilecek ideal ve kesin çözümler de acele olarak
    beklenmemelidir.
    Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup
    olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür
    ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam,
    okul, TV., sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana-baba tarafından
    gözden geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle
    edilmeli, yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir. Unutmamalıyız ki, yaşlıyken
    öğrenilenler, su üzerine yazılan yazıya benzese de; çocukken öğrenilenler,
    mermer üzerine yazılan yazı gibidir.
    Çocuklara, her şeyden önce Allah’ı ve Rasülünü sevdirip güncel itikadî
    sapmalardan koruyabilecek tevhidî bir imanı gönüllerine severek nakşedebilmek
    şarttır. Sonra, şu başlıklar altındaki temel bilgiler verilmelidir:
    a- İtikad ve ibâdete dair müslüman için zorunlu bilgiler,
    b- Ahlâk ve muâşeret kuralları, edep ve terbiyeyle ilgili hususlar,
    c- Kur’an bilgisi; Kur’an’ı okuyabilmesi, sevebilmesi, anlamıyla ilgilenmesi
    için gerekli bilgiler,
    d- Çocuğun gelecekte geçimini sağlayabilmesi için mümkün ve uygun olan
    bilgiler. Anne-baba, bunları ya bizzat vermeli yahut kendi aslî görevi olan
    çocuğunu eğitip öğretmek konusunda, kendine bir vekil tutmalı, ehil ve emin
    kimselere bu ilimleri verdirmelidir.
    Haydi, evlerimizi mescid; yani ma’bed, kurs, mektep ve okul yapmaya!
    - 653 -
    69. HUTBE
    AILENIN TEMEL DIREĞI HAYÂ
    Âyet :
    وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
    “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin yüce bir mertebesinde
    bulunmaktasın”1547
    Hadi s:
    “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer
    hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1548
    “Hayâ, imandandır, imandan bir şûbedir.” 1549
    İman -Ahlâk Münâ sebeti ; Lâ İlâhe İllâllah Ahlâk ı
    Ahlâk, iman ve takvâ ile iç içedir. İman ağacı, gönül toprağına dikilmişse
    mutlaka “iyi ahlâk” adlı meyve verir. İmanla ahlâk arasındaki kopmaz bağ
    konusunda çok sayıda hadis rivâyeti vardır.
    “Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları ahlâkı en güzel
    olanlarıdır.” 1550
    “Sizden biriniz, kendi nefsi için istediği güzelliği kardeşi için de istemedikçe
    (tam) iman etmiş olmaz.” 1551
    “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.”1552
    Rasûlullah’a (s.a.s.) soruldu: “Mü’minlerden hangisi efdal (en faziletli)dir?”
    “Ahlâkça en güzelleridir!” cevabını verdi. Tekrar soruldu: “Pekiyi, mü’minlerden
    hangisi en akıllıdır? “Ölümü en çok zikreden ve kendilerine gelmezden önce onun
    için en iyi hazırlığı yapanlardır. İşte akıllılar bunlardır.” 1553
    “Sizin en hayırlınız ahlâkça en güzel olanınızdır.” 1554
    1547] 68/Kalem, 4
    1548] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    1549] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59
    1550] Buhârî, Edeb 39; Tirmizî, Radâ 11; Ebû Dâvud, Sünnet 16; İbn Mâce, Nikâh 50
    1551] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
    1552] Buhârî, İman 4; Müslim, İman 14
    1553] İbn Mâce, Zühd 31, h.no: 4259
    1554] Buhârî, Menâkib 23; Müslim, Fezâil 68; Tirmizî; Birr 47
    - 654 -
    “Kıyâmet gününde mü’minlerin mizanında güzel ahlâktan daha ağır bir şey
    bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin ve kötü sözlü kimseyi sevmez.” 1555
    “Mîzâna konan ameller arasında güzel ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir şey
    yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde, (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler
    derecesine yükselir.”1556
    “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” 1557
    “Hayâ imandandır.” 1558
    İslâm Ahlâk ının İman ve İbâdetle İlgi si
    İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin çizgilerle
    birbirinden ayırmak mümkün
    değildir. Sahaları birbirinden ayrı gibi görünen bu
    esaslar, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde birbiriyle
    kaynaşmış durumdadır. Zira
    İslâm dininin hedefi, bütün insanlığın ahlâkını en mükemmele ulaştırmaktır.
    Hz. Peygamber’in ahlâkını soranlara Hz. Âişe’nin: “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.)
    ahlâkı Kur’ân’dan ibaretti.”
    1559 demesi; peygamber olarak gönderilmesinin
    sebebini Rasûlullah Efendimizin, ahlâkı tamamlayıp bütünlemeye bağlaması1560
    ve Allah Taâlâ’nın Hz. Muhammed’i
    (s.a.s.) “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin
    yüce bir mertebesinde
    bulunmaktasın”1561 diye övmesi, İslâm dininin en önemli
    gayesinin beşeriyete mükemmel bir ahlâk disiplini kazandırmak olduğunu
    açıklığa kavuşturmaktadır.
    Müslüman, dininin buyruklarını benliğine öylesine
    mal edecek ki, bütün
    davranışları en güzel ahlâk
    prensipleri hâlinde ortaya çıkacaktır. Aslında
    iman ve ibâdet esaslarının tamamı, müslümanı bu olgunluğa
    eriştirmek için
    emredilmiştir. Bu seviyeye çıkan insanın kalbinde bütün mahlûkat için iyi ve
    güzel duygular boy atacak, asil şahsiyetine yakışmayan her türlü kötülükten
    uzaklaşacaktır. Tıpkı midenin sindirdiği yiyeceklerin sonunda kuvvet ve enerji
    şeklinde
    kendini göstermesi gibi, kalbin derinliklerine inen iman da kendini bize
    güzel huy şeklinde gösterecektir.
    İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber’in hadislerinde billûrlaşmış
    olarak müşâhede edilir:
    “Mü’minlerin iman yönünden
    en mükemmel olanı, ahlâkı
    1555] Ebû Dâvud, Edeb 8, h. no: 4799; Tirmizî; Birr ve Sıla 61, 62, h. no: 2003, 2004
    1556] Ebû Dâvud, Edeb 8; Tirmizî, Birr ve Sıla 62, h. no: 2004
    1557] Muvattâ, Husnü’l-Hulk 8; İmam Buhârî, Edebü’l-Müfred, B. 135, Hds. 273; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    II/381
    1558] Nesâî, İman 16
    1559] Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 139
    1560] Muvatta’, Hüsnü’1-Lulk 1
    1561] 68/Kalem, 4
    - 655 -
    en güzel olanıdır.”1562 Şu hâle göre mükemmel bir ahlâka sahip olmayan
    kimsenin
    iman itibarıyla kemâle ermesi de söz konusu olamaz. Bir diğer hadiste şöyle
    buyurulur: “İman yetmiş nevidir. En üstünü “Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka
    ilâh yoktur)” demek, en aşağısı,
    yol üzerinde insanlara ezâ verecek bir şeyi kaldırmaktır.
    Hayâ da imanın bir bölümüdür.” 1563
    Yine şu hadis-i şerifler de iman ile ahlâkın ve özellikle hayânın etle kemik
    gibi birbirinden ayrılmaz birer özellik olduğunu belirtir: “Her bir dinin kendine
    has bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı hayâdır.”1564; “Dört haslet peygamberlerin
    (ortak) sünnetlerindendir: Hayâ, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve
    evlenmek.”1565; “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt
    şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1566; “Hayâ, imandandır,
    imandan bir şûbedir.” 1567
    Hayâyı imandan sayan Allah’ın Rasûlü, imanı en güçlü insan olduğu gibi,
    hayâsı da aynı şekilde toplum arasında en büyük olan idi. Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.)
    anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) çadırdaki bâkire kızdan daha çok hayâ sahibi idi.
    Hoşlanmadığı bir şey görmüşse biz bunu yüzünden hemen anlardık.” 1568
    Demek ki hayâ duygusuna sahip olmak sadece ahlâkî bir özellik değildir;
    ayrıca imanı tamamlayıp mükemmelleştiren bir duygu ve davranıştır, imanın
    yetmiş küsür bölümünden biridir. İmanı ahlâktan ayrı olarak düşünmeyen
    önderimiz Rasûlullah (s.a.s.) yine buyurur ki:
    “Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim
    ki, hiç bir kul, kendi nefsi için
    istediği hayrı, kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.”1569
    İşte bu tür hadisler, dinin temeli olan iman kökleriyle
    ahlâk esaslarının
    ayrılamayacak şekilde birbirinin
    içinde eridiğini ifâde etmekedir.
    Kalbindeki inançlar doğrultusunda hareket etmek insanda fıtrîdir. İnanan bir
    mü’min de doğal olarak, davranışlarını daima inancına uyduracak ve inançlarıyla
    davranışları arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri, hevâ ve
    sosyal motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevk edebilir.
    Böyle durumlarda, kişinin tutum ve tercihini, inancının güçlülüğü
    veya zayıflığı
    belirleyecektir.
    1562] Ebû Dâvüd, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162
    1563] Buhârî, İman 3; Müslim, İman 58; Ebû Dâvud, Sünnet 14; Tirmizî, Birr 80; Nesâî, İman 16; İbn Mâce,
    Mukaddime 9
    1564] Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 9, (2, 905); İbn Mâce, Zühd 17, h. no: 4181, 4182
    1565] Tirmizî, Nikâh 1; Ahmed bin Hanbel, V/421
    1566] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    1567] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59
    1568] Buhârî, Edeb 77, Menâkıb 23; Müslim, Fedâilu’n-Nebi 67, h.no: 2320
    1569] Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72; Tirmizî, Kıyâme 59
    - 656 -
    Beden kalbin isteğine ilgisiz kalamaz. Kalb iyi ise, yani iman kalpte bütünlük
    ve olgunluk arzediyorsa, beden kalpteki imana uygun olarak eylemini yapacaktır.
    Çünkü fiziksel eylemler,
    daima psikolojik eylemleri izlerler. Psikolojik eylem
    iyi olursa, fizyolojik eylem iyi olur. “Vücutta bir et parçası vardır. O sağlamsa,
    bütün vücut sağlam olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, işte o et
    parçası kalptir.”1570 Psikolojik açıdan mü’minin ahlâkî davranışı ve hayâsı onun
    kalbindeki imanın dışa yansımış şeklidir.
    Aile Ahlâk ı
    Âilenin temel görevi, neslin çoğalmasına ve onların iyi yetiştirilip İslâm
    terbiyesiyle eğitilmesine imkân sağlaması ve eşlerin birbirlerine yardımcı olup ihtiyaç
    ve eksiklerini gidermeleri, birbirlerine sevgi, huzur ve sükûn sunabilmeleridir.
    Ailede üyeler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma olmalı ve aile fertleri
    birbirlerine karşı güzel davranışlar sergilemelidir. Ailede mutlu olmak ve bunu hayat
    boyu sürdürebilmek için eşler ve çocuklar çaba sarfetmeli ve gereken fedâkârlıklardan
    çekinmemeli, her kişi öncelikle kendi sorumluluklarını yerine getirmelidir. Her
    insanın, ailesindeki diğer şahıslara karşı görevlerinin olduğunu unutmaması gerekir.
    Ailede tevhidî değerlere önem verilmiyor, Allah’a kulluk üzere haklar ve
    sorumluluklar değerlendirilmiyorsa, böyle bir aile kurumu, bireyleri ne dünya
    ve ne de âhiret mutluluğuna ulaştırabilir.
    Şuurlu Müslüman bir fert, eşinin ve çocuklarının hakkını çiğnemez, ailesiyle
    iyi geçinir. Eğer eşlerden biri veya her ikisi görev ve sorumluluklarını yapmazsa
    zâlim (zulüm işleyen), adâletsiz (hak edene hakkını vermeyen) kişi olur ve bunun
    sonucunda da evlilikte anlaşmazlık, kavga, huzursuzluk olur. Böyle kimseler
    öncelikle kendilerine zarar verirler, sorumsuzluklarının dünyevî cezası olarak
    kendilerini vicdan azâbı rahatsız eder durur. Bu hak ihlâli sürdüğü müddetçe
    tüm aile bireylerinin de psikolojileri bozulur. Ve giderek bu tür ailelerden
    oluşan toplum da çöküntüye uğrar.
    Evli çiftlerden biri: “Eşim bana karşı sorumluluğunu yerine getirmiyor”
    diyor. Ama kendinin de eşine karşı sorumlu olduğunu unutuyor. Eşler kendini
    düşündüğü gibi eşini de düşünmelidir. İlk sen sorumluluğunu yap, sen yapınca
    eşin de senin hakkını gözetecektir. Sorumluluk duygusu çok önemlidir.
    Özgürlüklerimizden ve haklarımızdan önce görevlerimizi düşünüp ona göre
    davranmalıyız. Yani, beraber yaşadığımız veya karşımızdaki kişilerin haklarına
    kendi haklarımızdan önce yer vermeliyiz.
    1570] Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkât 107; İbn Mâce, Fiten 14
    - 657 -
    Müslüman olduğunu iddia eden bireylerin oluşturduğu topluma bakalım.
    Saâdet asrı öncesinin, Kur’an tâbiriyle “ilk câhiliyye”nin1571 her türlü câhilliği,
    çirkinlik ve isyanı olanca rezilliğiyle sergileniyor. Bu modern câhiliyye toplumu,
    helâk edilen bütün kavimlerin helâk olmalarına sebep olan bütün rezilliklerini
    istisnasız işlemekten çekinmiyor. Bunun en önemli sebebi, şirkin bütün
    boyutlarından sakınıp tevhidî imanın tüm gereklerini yerine getirmeyiş; Allah
    Rasûlü’nün ifadeleriyle hayâ ve güzel ahlâk şeklinde dışa rengini veren iman.
    “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ
    etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap!” 1572
    Günümüzün beşerî dini olan kapitalizmin ise, insanlığın yozlaşmasındaki
    fonksiyonu tartışılmaz. Yozlaşmanın çok basit bir sebebi var. İki cihan
    serveri Allah Rasulü (s.a.s.) buyurdu ki: “Hayâ, imandandır.”1573; “Kim ki
    utanmıyor, istediğini yapsın!” Kapitalizm, insanların ar ve hayâ duygularını
    kaybettirmektedir. Her şeye ekonomik sebeplerle bakmayı öğreten kapitalizm,
    erkekleri, kadınları, çocukları utandığı ve sıkıldığı ortamlarda çalışmayı
    mâzur göstermektedir. Ekonomik gerekçelerin arkasına sığınan bu insanlar,
    yozlaşmanın da kapısını aralamaktadırlar.
    Her şeyin aslı, gerçeği gitti; hormonlusu, sahtesi, sanalı geldi. İnsanın da öyle.
    Komşuluklar, sohbetler gitti; yerine TV.ler, bilgisayarlar geldi.
    Televizyon çıktı, “sizi”, “bizi” düşünenler gitti; yerine dizi dizi “dizi” geldi.
    İnternet çıktı, cihat gitti; yerine chat geldi.
    Gitmek bilmeyen arsız misafir gibi evlere giren teknolojik araçlar aracılığıyla
    özgürlık gitti; kölelik geldi.
    İnternetle evdeki yakınlıklar gitti; uzaktakilerle ve uzaklaşılması gerekenlerle
    yakınlık geldi.
    Rabbe kulluk gitti; kula kulluk, tâğutlara, paraya, karıya, topa, popa kulluk,
    hevâya kulluk, emir kulluğu geldi.
    Yardımlaşma gitti; bireycilik geldi. Huzur gitti; stres geldi. Saygı gitti, kaygı geldi.
    Okumak gitti; bakmak geldi. Televizyon seyrederken “gözlerim kızarıyor”
    diyen birisine diğer birisi “Benim de yüzüm kızarıyor” demiş. Bir başkası da çıkıp
    “ancak yüzünün kızararak seyredebileceğin çirkinlikleri seyrediyorsun, öyleyse
    senin de yakıcı ateşte imanın kızarıyor” demesi gerekiyor. Gözlerin, yüzlerin ve
    1571] 33/Ahzâb, 33
    1572] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    1573] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59
    - 658 -
    imanların kızarmaması, âhirette de her tarafı kızartan kızgın demirlerle insanın
    dağlanmaması için bizi Allah’tan uzaklaştıranlardan uzaklaşmalı.
    Ve böylece medya ve cahilî eğitim vasıtasıyla, kapitalizm ve tâğutlar tarafından
    zihinler ve gönüller işgal edildi.
    Sorumlu bir insanın “iman”dan sonra temel görevi, dinini hakkıyla öğrenmek,
    öğrendiklerini yaşamak ve onu insanlara öğretip onların da müslümanca
    yaşamalarına vesile olmaktır. Bu durum da en azından ve hiç ihmal edilmeden
    ailelerde tümüyle yerine getirilebilir. Bu konumundan dolayı hâlâ bazı temel
    değerlerin önemsendiği ve ev dışı hayata rağmen ve ona temelden zıt şekilde bir
    kısım İslâmî uygulamaların hâlâ geçerliliğini sürdürmesinden dolayı aile ve aile
    hayatı büyük çaplı tahribata uğratılmak istenmektedir. Artık gençler evlenmeyi
    pek câzip görmemeye başladı. Evlenme yaşı giderek daha uzuyor. Boşanmaların
    sayısı her yıl rekor kırıyor. Bununla birlikte, aile hayatı artık dedelerimizden
    ve babalarımızdan gördüğümüz şekilde yanlış birçok cehâlet, gelenek ve örfün
    hüküm sürdüğü şekilde devam edemez. Bu topraklardaki günümüz yaşama
    biçimi ile 30 sene öncesinin özellikleri arasında öyle büyük bir uçurum var ki…
    Dünün (doğru-yanlış iç içe geçmiş) cevaplarıyla bugünün sorunlarını çözmek
    mümkün değil. Bunca hücuma ve giderek artması engellenemeyen ifsâda
    rağmen, aile kurumunun kendini koruması için kesinlikle radikal bir değişim
    ve dönüşüm geçirmesi, bilinçli bir değerler sistemine dayanması kaçınılmazdır.
    İslâmî şuura, ilme ve örnekliğe/modelliğe dayalı, bugünün küfür ve şirkine
    olduğu gibi yarının daha da çirkinleşecek ve şirretleşecek çirkinliklerine karşı
    dayanabilecek nesiller yetiştiren birer okul haline gelmelidir evler.
    İslâm bireyin özel hayatını yönlendirdiği gibi, aile ve toplum hayatını da
    düzene koyar. Bununla birlikte günlük yaşayışının en uzun zamanının içinde
    geçtiği aile hayatının her noktasında nasıl yaşanacağını hükme bağlar. Denilebilir
    ki, İslâm tam anlamıyla ve her yönüyle bir aile dinidir. Evler Müslümanlar için
    kaledir, sığınaktır, moral depolama yeri, çocuklar için karantina mekânlarıdır.
    Mü’minin evi, İslâm toplumunun çekirdeğidir. O, evini bu bilince uygun
    olarak inşâ eder. İslâmî eğitim ailede başlar ve toplum içinde gelişerek devam
    eder. Bizler dinî gıdamızı/besinlerimizi, annemizden süt emer gibi “ailemiz”in
    müşfik göğüslerinden emerek alırız. Bu itibarla, çocuklarımıza ikram ettiğimiz
    inanç, ahlâk ve hayat anlayışı helâl olmalıdır. Rabbimizin haram kıldığı inanç,
    düşünce, ahlâk anlayışı ve yaşam tarzı kesinlikle çocuklarımıza verilmemelidir.
    Bunlar bizleri ve çocuklarımızı zehirler ve hayatımızı felç eder.
    Aile hayatı, insanların cenneti veya cehennemidir. Aile yuvasını küçük çaplı
    cennete benzeten mü’minler, ebedî yurtlarına en güzel şekilde bu cenneti taşımış
    - 659 -
    olacaklardır. Yeter ki aile bireyleri, Allah ve Rasûlünün kendilerine yüklediği
    görevleri ihsan bilinciyle en güzel şekilde yerine getirme gayreti göstersin.
    İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir. Rasûl-i
    Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne yapıyorsa onu
    yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar, ayakkabılarını tamir
    ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna yağ sürer, evi süpürürdü.
    Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda da namaz için mescide giderdi.
    Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında herhangi bir açığa,
    ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi; yaşanması gerekli her şeyin
    O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever, onlarla ilgilenir, dini yaşayıp
    uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle olgunlaşmada onlara rehberlik
    eder, aile sorumluluğu ile hareket ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini,
    ahlâkî faziletlerin en üstününü arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni
    yapardı. Her akşam eşlerini ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları
    namaza kaldırır, iyilik yapmaları için onları devamlı teşvik ederdi. “Kişinin,
    eşinin ağzına koyduğu lokma sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya ve âhiret
    saâdetinden sorumlu tutardı. Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine hiçbir
    şekilde vurmadığını, kaba söz söylemediğini belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem,
    “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en
    merhametli olan da oydu.
    Günümüzde “müslümanım” diyenlerin uygulama yönüyle evleri, Peygamber
    evine hiç benzemiyor. Peygamber düşmanı Batılının evlerine daha çok benziyor.
    Evler çoğu koca için bir otel ve lokanta görevi üstleniyor. Ev hanımları için de
    evler daha çok mutfaktan ibâret. Hanımlar da kendi rollerinin evin hizmetine
    bakmak ve yemek hazırlamak gibi uğraşlardan ibaret olduğunu düşünüyor.
    Çocuklar içinse ev, internet demek, televizyon demektir, oyun alanıdır, nefse
    hoş gelen özelliklerdir. Kapitalizmin, kendisi gibi garibanların teriyle çalışan
    çarklarını döndürmek ve yakasını bu çarka kaptırdığı için kendisi de bunun
    arasında ezilerek kendinden geçmişçesine yorgun argın akşam eve dönen
    aile reisi, en önemli görevinin kendisiyle birlikte çocuklarını ve eşini ateşten
    korumak olduğunu1574 düşünmüyor bile.
    Evde insan, kendini daha özgür ve daha güvende hissedeceğinden insanın
    içyüzü daha net şekilde açığa çıkar. Dağınıklığı, giysilerine gösterdiği özen,
    insanî ilişkilerdeki zaafları, tenbellikleri, ihmalkârlıkları, saygı ve sevgi anlayışı
    ve her şeyden önce; imkânı varken evine şeariatı hâkim kılıp kılmaması gibi
    insanın makyajı, sırları evde dökülür. Ev hayatı, sanallıkları kaldırmaz; insan,
    1574] 66/Tahrîm, 6
    - 660 -
    toplum hayatında takmak zorunluluğu hissettiği yüzündeki maskeyi eve girer
    girmez atar. Kendine hizmet eden eşine ve çocuklarına teşekkür eden kaç
    aile reisi vardır bu toplumda, hata yaptığında eşinden veya çocuklarından
    özür dileyen? Onlardan saygı beklerken kendisinin de onlara saygı duyması
    gerektiğini düşünen babaların sayısı ne kadardır acaba? Evini okul ve mescid
    haline getiren, koca rolü kadar hoca rolü de oynaması gerektiği idrâkinde olan
    ne kadar koca vardır dersiniz? Kocasına ve çocuklarına devamlı merhamet ve
    şefkatini gösteren ve evini huzur yuvası ve anaokulu haline getiren anaların
    sayısı ne kadardır ve bu tahminî sayı, anaların oranı içinde kaçta kaçtır?
    Anne ve babasının her meşrû emrini seve seve yerine getiren ve onların doğru
    tavsiyelerine en az gıda ihtiyacı kadar açlık hissiyle yaklaşan, nebevî ihtardaki
    gibi burnunun sürtülmemesi için ana babasına hayat boyu bakmaya çalışan
    hayırlı evlât sayısı için ne dersiniz?
    Evler haramların benimsendiği ve kötü alışkanlıkların edinildiği yerler
    olmamalı, tam tersine müslümanca bir hayatın güzelliklerinin sergilendiği
    mekânlar haline gelmelidir. Evler, İslâmî çalışma yapan kimselerin mezarları değil,
    her gün yeniden dirilecekleri mekânları, yakıtlarını dolduracakları benzinlikleri
    olmalıdır. Evler televizyon sayesinde birer sinema salonuna, gazinoya, futbol
    stadyumuna benzememelidir. Evler, gücü yetenin gücü yettiği kişiye deşarj olmak
    için ağzına geleni söyleyebileceği, elinden geleni yapacağı yerler olmamalı. Evlerimiz,
    her çeşit tatlılıkların yaşandığı, devamlı huzurla ruhların tatmin olduğu küçük
    cennetlerimiz olmalı. Allah’a isyan edilen veya kavga gürültü içinde birbirlerine
    hastalık gibi zor katlanılan yerler olmamalı evler.
    Edeb, terbiye, ahlâk ve görgü kuralları uygulamalı şekilde evde öğrenilir.
    Aile bireyleri, eve girerken birbirlerine selâm vermelidir. Birbirlerinin hal ve
    hatırlarını sormak, varsa problemlerini sonuna kadar dinleyip çözüm getirmek,
    evin ortak eşyalarının ve alanlarının kullanımında özen gösterip temizliğe ve
    düzene uymak, sevinçli ve özel günlerde paylaşım ve katılım içinde olmak aile
    ile ilgili edepler arasında ilk akla gelen şeylerdendir. Evde aile bireylerinden biri
    ders çalışıyorsa veya kitap okuyor ya da namaz kılıyorsa diğerleri tarafından
    saygı görmek, evde ihtiyar dede ve nine varsa onları hiç rencide etmemek,
    diğer akrabalara karşı saygılı ve hoşgörülü olmak, hepsinden önemlisi anne ve
    babaya karşı saygısızlık yapmamak ve ihsâna aykırı davranışlarda bulunmamak
    gerekmektedir. Anne ve babanın da çocuklarını Allah’ın bir emaneti olarak
    değerlendirip onları her türlü şirkten ve küfürden korumanın ilk ve en temel
    görevleri olduğunu unutmamak, namaz ve tesettür bilinci vermek, haram ve
    helâl konularında ve ahlâkî hususlarda onları güzel bir tarzda yetiştirmeye
    - 661 -
    çalışmak aile bireylerinin âdâbı arasında saymamız gereken özelliklerdendir.
    Aile bireyleri özgürlük sınırlarını bilip onu aşmamalıdır. Birbirlerine karşı
    hoşgörülü, kibar ve nâzik olmalıdır.
    Çocuğa sevgi, şefkat ve anlayışla muâmele etmek İslâm eğitim sisteminin en
    belirgin özelliğidir. İslâm eğitimcileri, eğitimin doğumla birlikte, hatta daha
    önceden (anne veya baba adayını seçerken) başlaması gerektiği hususunda
    görüş birliği içindedir. Çocuğu, sağlıklı, ahlâklı ve iyi bir müslüman olarak
    yetiştirmek, ancak çok erken yaşlardan başlayarak onun eğitimini ciddiye
    almakla mümkün olur. Çocuğun, kendisine söylenenleri tam olarak anladığı
    ve kendi düşüncelerini az çok ifâde edebildiği yaşlardan itibaren İslâmî
    esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda ilk öğretilecek şey, tevhid inancıdır.
    Nitekim Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza önce ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini
    (anlamıyla birlikte) öğretin.” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.1575 Allah
    inancı, küçük çocuklara onların anlayabileceği sade ve açık bir dille, ümit ve
    bağlanma duygularını geliştirecek şekilde anlatılmalıdır. Ayrıca, temyiz yaşına
    doğru Allah sevgisiyle birlikte uygun bir üslûpla Allah korkusunu da aşılamak,
    bu suretle değer yargılarına ters düşen davranışlar karşısında iyiliklerini
    ödüllendirecek, kötülüklerini cezalandıracak olan İlâhî otoritenin varlığını
    vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Namazın öğretilmesi ve emredilmesi, aile reisinin de
    bunda devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de özel olarak açıkça zikredilmiştir.1576
    Peygamber Efendimiz’in, çocuklara yedi yaşında namazın öğretilip
    kıldırılmaya başlanmasını, on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa, hafifçe
    cezalandırılmalarını tavsiye eden hadisleri1577 bu konuda başta anne babalar
    olmak üzere müslüman eğitimcilere ışık tutmaktadır. Küçük çocuklara
    namazın dışındaki ibâdetler hakkında da bilgi kazandırılması, bunlardan
    uygun olanlarının zaman zaman tatbik ettirilmesi, onların gelecekteki
    müslümanca hayatları için büyük önem taşır. Bu konularda unutulmamalıdır
    ki, İslâm eğitimi, tedrîcîlik, sevgi ve ikna gibi pedagojik metotları esas alır.
    Korkutucu, ürkütücü, emredici tutumlar, çocuk için hem anlaşılmazdır, hem de
    yıpratıcıdır. Çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru bilgilere ihtiyacı
    vardır. Bunların yerli yerinde uygulanması ölçüsünde onun müslümanca
    eğitimi ve öğretimi de başarıya ulaşacaktır.
    1575] İbn Mahled, s. 142; İbn Kayyim, s. 158
    1576] 20/Tâhâ, 132
    1577] Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizi, Mevâkît 182
    - 662 -
    Evler okul olmalıdır. Çocuğun eğitiminden dinimize göre direkt olarak
    ebeveyn sorumlu olduğundan esas muallim ve mürebbi (öğretmen ve eğitici)
    anne ve baba olmalı, evler de esas okul haline gelmelidir. Kişilik/karakter
    eğitimi esas olarak ancak evde ve aile ortamında verilip inşâ edilebileceği gibi;
    müslümanlık da, ahlâk, sevgi ve samimiyet gibi erdemler de çocuğa mükemmel
    olarak ancak evde kazandırılabilir. Evde “hoca” görevini de üstlenmesi gereken
    “koca”, liderliğini evde imamlık, muallimlik ve muhtesiblik yaparak da
    yerine getirmelidir. Çocuğunu canından fazla seven anne, onun cehennemde
    yanmasına rızâ göstermediğini davranış ve fedâkârlığıyla ispat etmelidir.
    Çocuğunu cehenneme götüren inanç, düşünce ve eylemlerden koruyacak
    şekilde onu eğitmenin yollarını bulabilmelidir.
    İnançlar, değerler, gelenekler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde
    kazanılır. Çünkü çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. Çağdaş
    tüm pedagoglar, “altı yaşa kadar çocuğun karakteri nasılsa, ondan sonraki
    yaşantısında fazla ekleme yapılmadan aynı izler devam eder” görüşünde
    birleşirler. Bu sebeple, ilk yıllardaki eğitim ve terbiye, hayâtî ve hayat boyu
    önem taşır.
    Evlerde müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı programlı dersler
    yapılabilir, kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve
    seviyelerine göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri,
    zihnî eğitimleri, beden ve sağlık eğitimleri ve giderek cinsî eğitimleri, insan
    ilişkileri ve iktisâdî eğitimleri verilebilir. Hiç değilse, bu konularda ehil ve
    güvenilir kişilerin eserleri tâkip edilebilir. Çocuğa fazla bilgi yüklemekten
    çok, onu kişilikli bir müslüman olarak yetiştirip sevgiye dayalı eğitmek daha
    önemlidir. Kur’an öğrensin, hâfızlık yapsın diye dinden, Kur’an’dan nefret
    ettirmek yerine; dinini öncelikle sevsin, Allah, Kur’an ve peygamber sevgisi
    alsın, âhiret bilincine ve köklü bir imana sahip olsun denmelidir. Temizlik ve
    âdâb-ı muâşeret, terbiye ve nezâket de ihmal edilmemelidir.
    Âile eğitiminde ebeveynin, ağabey ve ablanın tâkip edecekleri belli başlı
    metotlar olarak şunlar sayılabilir: Örnek olma, uygun örnekler seçip gösterme,
    güzel çevre seçimi, çevreyi uygun hale getirme ve uygun çevrelerle ilişki kurma,
    olaylar üzerinde, durumlar ve eşyalarla ilgili ortak gözlem yapma ve yaptırma,
    çocukları etkin ve özgün düşündürme, pratik zekâ çalışmaları, yaparak ve
    yaşayarak uygulamalı öğrenme yöntemleri, gerektiğinde ölçü ve sınırları iyi
    tesbit edilmiş ödüllendirme ve cezalandırma, öğüt verme.
    Münkerden nehy görevi yapılmalı, çocuk evde karantinaya alınıp, günlük ve
    haftalık arındırmalardan geçirilmelidir. Okulun, iletişim araçlarının, medyanın,
    - 663 -
    sokağın/çevrenin münkerlerinden çocuklar evde arındırılmalı, gönül ve
    zihinlerine bulaşmış tortuların atılması sağlanmalıdır. Çocuk eve geldiğinde,
    yanlış bilgilerden, câhilî kültürden, kötü ahlâktan, çirkin alışkanlıklardan
    temizlenmelidir; çamurda oynayan çocuğun eve girer girmez temizliği yapılıp
    mikroplardan arındırıldığı gibi. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden,
    Allah’a isyan sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü
    alışkanlıklardan ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı,
    çocukları doğru ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Okuduğu kitapları,
    gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim verenleri, seyrettiği
    filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde ambargo koymalıdır.
    Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah korkusunu, ihsan
    bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Anne ve babalar gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    Emr-i bi’l-ma’rûf yapılmalı, hakkı tavsiye etmeli ve tevhidî eğitim ve şuur
    verilmeye çalışılmalıdır. Bütün bunlar mutlaka sevdirilerek yapılmalı; eğer
    dinden nefret ettirecekse usûl/metot mutlaka değiştirilmeli, dini sevdirme ve
    dinî bilgi konusunda mutlaka birinden tâviz verilmesi gerektiğinde sevgiden/
    sevdirmekten kesinlikle taviz verilmemelidir. Çocuklara özgüven ve güzel
    ahlâk kazandırılmalıdır.
    Helâl haram ayrım ve bilincini aşılarken, çocukları haram lokmadan uzak
    şekilde temiz gıdalarla beslemenin eğitimle çok yakın ilişkisi unutulmamalıdır.
    İsrâfın her çeşidine ve özellikle zaman savurganlığına meyletmeyecek bilinç
    verilmelidir. Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen
    hastalık taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne ve babanın suçluluğu
    kabul edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına sebep
    olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı? Ebeveynin çocuklarının midesini doldurup
    kafa ve kalplerini gıdasız bırakmaları, kapitalistçe bir zulümdür elbet. Ama
    şunu da unutmayalım: Nasıl midelerini mikropsuz, zehirsiz gıdalarla, dengeli
    besleyerek doldurmak zorundaysak; kafalarına ve gönüllerine giden gıdaların
    da mikroplardan arınmış, çocukları zehirlemeyecek ve dengeli beslenmeyi
    sağlayacak temel gıdalardan seçmemiz gerekmektedir. Abur cuburla midenin
    doldurulması gibi, abur cuburların okunması veya seyredilmesi de insanı hasta
    eder. Bazı ana ve babalar, çocuğuna okul ders kitapları dışında kitap almayı,
    oyuncak kadar bile önemli görmemekte; çocuğunun tevhîdî iman ve ibâdet
    bilincine sahip olmasını, güzel duygularının güçlendirilip doğru yönlere
    - 664 -
    kanalizesini lüks saymaktadır. Kendi çocukluğunda kitapla büyümediği için,
    çocuklarının kitap ihtiyacını umursamamaktadır. Hâlbuki öyle acâyip bir
    düzen ve ortamda çocuklarımız hayata atılıyor ki, bu devirde okumayanların,
    canına okuyorlar. Tabii, neyi nasıl okuyacağını bilemeyenler de intihar etmiş
    oluyor.
    İslâm’ı sevdirmeli, çok küçük yaştan itibaren Allah sevgisi, Peygamber
    sevgisi vermeli; her sevgiden önce ve en büyük sevgi olarak. İlâhî emirleri,
    ibâdetleri niçin yapması gerektiğini anlatmalı, her konuda şuurlandırmaya
    çalışmalı, okuduğu Kur’an’ın ne olduğunu, ne emirler içerdiğini, anlamını,
    namaza niçin ihtiyacı bulunduğunu... öğretip sevdirmeli. Bir yandan cihad
    sevgisi ve hazırlığı, diğer yandan sanat sevgisi kamçılanmalıdır. Balık avlayıp
    vermek yerine, balık tutmayı öğretmeli, Allah sevgisi ve belirli yaştan sonra da
    Allah korkusu ve takvâ bilinci verilmeye çalışılmalıdır. Sorumluluk ve görev
    şuuru aşılanmalıdır. Kız çocuklara küçük yaşlardan itibaren tesettür ve hayâ
    bilinci, kız ve erkek çocuklara ibâdet ve özellikle namaz şuuru kazandırılmalı
    ve bu konuda çok titiz olunmalı.
    Günümüzde okullarda öğretilenlerin de, öğretilmesi gereken doğrular olup
    olmadığı müslümanca değerlendirilmeli, evde yanlışlar tashih edilmeli, küfür
    ve şirk mikropları bünyede büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir. Her akşam,
    okul, TV, sokak gibi çocuğu etkileyen tüm etkenler ana baba tarafından gözden
    geçirilmeli, özellikle şirk unsurları en hassas ölçüyle tespit edilip izâle edilmeli,
    yerine tevhîdî özellikler geçirilmelidir.
    Görüldüğü gibi esas iş, ana ve babaya düşmektedir. Bunun yanında elbette
    çözüme katkı cinsinden cemaat ve kurumların da büyük sorumlulukları vardır.
    Demek ki, “çocuğumun eğitimi konusunda ben fazla bir şey yapamam, gücüm
    ve imkânım yok!” diyemez anne ve baba. Çok şeyler yapabilir ve yapmalıdır.
    Bütün bunlar için ailelerde Allah sevgisine ve korkusuna dayalı hayâ
    bilinci olmalı, O’nun râzı olmayacağı her çeşit inanç, niyet, söz ve davranıştan
    uzaklaşarak önce Allah’a karşı hayâ sahibi olduğumuzu göstermeliyiz. Sonra
    aile bireyleri olarak birbirimize karşı takınacağımız sorumluluk bilinci, yanlış
    şeyler yaparken birbirimizden utanmayı da sağlayacaktır. Unutmayalım
    ki, hayâ perdesiyle süslenmemiş bir ev, ev olmaktan çıkmış bir hapishane ve
    mezarlığa dönmüştür.
    - 665 -
    70. HUTBE
    EVDEKI HAYATI, MÜSLÜMANIN NE KADAR MÜSLÜMAN
    OLDUĞUNUN GÖSTERGESIDIR
    Âyet :
    اِنَّ اللّٰهَ لَ ا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ
    “Bir toplum, kendini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”1578
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْل۪يكُمْ نَاراً وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden
    koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1579
    اِنَّمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَ ادُكُمْ فِتْنَةٌۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ
    “Doğrusu, mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.”1580
    Hadi s:
    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.”1581
    Evlerimizi ihmal etmenin cezasını çekiyoruz. İşe evlerden başlamak
    gerekiyor. Evleri otel ve lokanta halinden çıkarıp nefsin hevâsını tatminden
    önce, ruhları doyurup huzura kavuşmanın yolu, evleri mescid ve mektebe
    dönüştürmekten geçiyor.
    Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine uyulmak
    için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslümanlar,
    işleri ne kadar yoğun
    ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran eğitiminden uzak
    kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Çocuklarının Kitapsız/
    Kur’an’sız yetiştirilmek istenmesine seyirci kalamazlar. Mekke’de Rasûlullah’ın
    temel kurumu, evler idi. Evlerimiz Dâru’l-Erkam, Dâru’l-İslâm olmalı, eğitim,
    öğretim ve örneklik kurumu haline gelmeli. Evimizde sinema havası değil,
    mescid havası esmeli. Evlerimiz, öncelikle kendimiz ve çocuklarımız için
    1578] 13/Ra’d, 11
    1579] 66/Tahrîm, 6
    1580] 64/Teğâbün, 15
    1581] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    - 666 -
    Kur’an Kursu, İslâm Okulu olmalıdır. Evine İslâm’ı hâkim kılamayan, sokağına,
    işine, toplumuna İslâm’ı hiç hâkim kılamaz. Evinde bu değişikliği yapamayan,
    bulunduğu semti ve yaşadığı ülkeyi hiç değiştiremez. “Bir toplum, kendini
    değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.”1582 Bu sünnetullahın
    nebevî ifadesi de şöyle: Kemâ tekûnû yuvella aleyküm / Nasılsanız, öyle
    yönetilirsiniz.” (Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olur.)” 1583 Rabbimiz, bu
    hakikati şöyle dile getirir: “Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer
    kısmına yönetici yaparız.”1584
    Çevre şartlarını bahane ederek “alternatif” isteyen kimseler için evlerini
    Kur’an okulu haline getirme gayreti, bir samimiyet testidir. Evlerden iyi alternatif
    mi olur? Ev, yöneticiliğin okulu olduğu gibi, İslâm’ı öğrenip öğreteceğimiz
    ve hâkim kılacağımız alanlardır, yani mescidlerimizdir, okullarımızdır,
    kalelerimizdir, cephelerimizdir. Evlerimizi, sadece kendi eş ve çocuklarımızın
    okulu haline getirmek bile dâvâ adamı için yeterli değildir. Evlerimizi cemaat
    çalışmalarına açmak zorundayız. Evlerimizi dâvet için bir üs, karantina ve güç
    depolama yerleri haline getirmeliyiz. Bunun yanında, sadece evlerle yetinmeyip
    temel kaynağımız Kur’an mesajına uygun cemaat evleri şeklinde kurumlar
    oluşturabilmenin, mevcutları bu yolda değerlendirmenin yolları mutlaka
    aranmalı ve bulunmalıdır.
    Batılıların, kendi savundukları ilkeleri, İslâm ve Müslümanlar sözkonusu
    olduğunda; helvadan putlarını yiyen Eski Mekke’deki inançdaşları gibi çifte
    standartlı, yani münâfıkça bir tavır takındıkları gören gözlere yabancı değildir.
    Bu tavır, sadece Batı için değil; onu referans alan bütün İslâm dışı düzenler için
    de geçerlidir. Bu topraklarda hâkim olan Kemalist düzen de, her zaman açık
    bir şekilde putçu değildir; bazen câhil kitleyi kandırabilmek için gerektiğinde
    münâfıkça tavırlara girebilmektedir. Zaman zaman sahnelenen İslâmizasyon
    oyunları, ılımlı İslâm(!) anlayışını yayma gayretleri ve düzene, Kemalizme
    uygun muharref bir din oluşturma çabaları, düzenin nifakla/çifte standartla
    ilişkisini gösterir. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmemesi anlayışıyla
    müslümanlara verilen tâvizler, münâfık düzenlerin sırıtan maskeleridir. Her
    biri başarılı birer aktör olan politikacı münâfıkların, bazı cemaatleri bile
    cezbeden bu İslâmcılık oyunu, câhil müslümanları yanıltmaktadır. Bu oyunlar,
    1582] 13/Ra’d, 11
    1583] Aclûni, Keşfu’l-Hafâ, c: 2, s. 126-127, hadis no: 1997; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, c: 5, s. 47, hadis no: 6407;
    Albâni, Silsiletü Ehâdîsi’d-Daîfe ve’l-Mevdûa, c: 1, 320, s. 491. Şevkâni Fevâidu’l-Mecmûa adlı eserinde bu rivayetin
    senedinde hadis uyduran biri olduğunu ve ayrıca senette kopukluk olduğunu belirterek rivayetin zayıflığına
    işaret etmiştir. (Şevkani, Fevâidu’l-Mecmûa, s. 210, hadis no: 624). Son dönem hadis âlimlerinden Nâsıruddîn
    el-Albâni de bu hadisin senet açısından “zayıf” olduğunu belirtir.
    1584] 6/En’âm, 129
    - 667 -
    diğer taraftan da İslâm adına girişilen her türlü samimi ve ciddî çalışmaları
    baltalamakta; dâvânın kara sevdalıları ve gerçek temsilcileri, aldatılan
    çoğunluğun uyarılması için alternatif oluşturamamakla suçlanmaktadır.
    Düzenin ve câhiliye toplumunun genel geçer kabul ettiği bukalemun
    taklitçiliği kendi insanını yetiştirmekle kalmıyor, bizim mahallenin insanlarını
    da etkiliyor. İslâm dışı, daha da kötüsü İslâm düşmanı münâfık düzen
    insanımızı da yozlaştırıyor, kimliksizleştiriyor ya da çok kimlikli hale getiriyor.
    İnsanımız cemaat içinde başka, iş yerinde başka kimlikler kullanıyor. Her farklı
    şahsa ve ortama uygun maskeler taşıyor. Duruma göre en uygun olacağını
    düşündüğü bu maskelerden birini yüzüne geçiriyor. İnsanımızı ikiyüzlü olmak
    bile kesmiyor, iki yüz yüzlü olmanın yolunu buluyor. Kişisel gelişim denilen
    ne idüğü belirsiz sözümona başarı taktikleri bu anlayışı yaygınlaştırıyor. Bu
    çağ, kimsenin kimseye güvenemeyeceği bir ortam oluşturuyor. Artık bizim
    insanımız bile kimseden borç alamadığı gibi, kimseye borç da veremiyor.
    Mü’min “güvenen ve güvenilen” anlamına geldiği halde, çağdaş Müslümanın
    ne kendine güveniliyor, ne de o başka bir müslümana güvenebiliyor.
    İşte bu yozlaşma, evlerde daha net bir şekilde kendini gösteriyor. Mangalda
    kül bırakmayan nice dâva adamı, evinde dâva adına bir şey ortaya koyamıyor.
    Nice cemaat çalışmalarına katılan dâvâ adamının evine baktığınızda yanlış bir
    eve geldiğinizi sanırsınız. “Peygamberimiz bir gün evinize gelse!..” diye başlayan
    ve hepimizin nefis muhâsebesi yaparak kendimizi, evimizi sorgulamamız
    gerektiğini hatırlatan hayalî kıssa, hangimiz için geçerli değildir? Ashâbdan
    biri, sözgelimi zaman tünelinden geçerek dâva adamı gözüken nice insanın
    evine gelmiş olsa, bir mü’minin evine geldiğini kesinlikle kabul edemeyecektir.
    İşte onlardan biri, Allah rasûlü ile geçen o eşi bulunmaz ve her ânına bin can
    fedâ edilecek sohbetlerdeki melekleştiği havayı evinde birazcık az teneffüs
    edince, kendisinin münâfık olmasından endişe ediyordu. Olayı, Hanzale’den
    (r.a.) dinleyelim:
    Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden
    bahsettiler. O derece tesirli anlattılar ki; âdeta cennet ile cehennemi gözle
    görüyor gibiydik. Ben bir ara kalkıp eve gittim. Çoluk çocuğumla gülüp
    eğlenmeye başladım. Bu sırada Rasûlullah’ın huzurundaki manevî vecd halimi
    hatırladım. Allah rasûlüne gitmek üzere derhal evden dışarı fırladım. Yolda
    Ebû Bekir Sıddık’la karşılaştım. Kendisine:
    Ya Ebâ Bekr! Hanzale münâfık oldu, dedim. Ebû Bekir Şaşırarak:
    Hayrola! Ne oldu, deyince, ben de:
    - 668 -
    Biz Rasûlullah’ın huzurunda bulunuyorduk. Bize cennet ve cehennemden
    bahsettiler. Öyle ki; cennet ve cehennemi gözlerimizle görüyor gibiydik. Bir ara
    kalkıp eve gittim. Rasulullah’ın yanındaki hali unutup çoluk çocuğumla gülüp
    oynamaya başladım, dedim. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddık:
    Biz de senin gibi yapıyoruz, başka türlü değil, dedi. Hanzale devam ederek
    diyor ki: Sonra Rasulullah’ın yanına vardım ve vaziyeti aynen anlattım.
    Buyurdular ki:
    Yâ Hanzale! Eğer siz evlerinizde de benim yanımda iken yaşamış olduğunuz
    hali yaşayıp o manevî zevki aynen duyabilseydiniz, muhakkak ki melekler,
    yatarken, yolda giderken bile sizinle tokalaşırlardı. Yâ Hanzale! Bu vecd hali,
    devamlı değil; ancak zaman zaman olur.”1585
    Evet, toplumda dindar ve şuurlu kabul edilen nice Müslüman, sabah
    namazına hâlâ kalkamadığı için bir milyonun üzerinde satan kitaptan “sabah
    namazına nasıl kalkılacağının” ucuz formüllerini, hap gibi yutup otomatik
    çözümleri öğrenmeyi düşlüyor. Hanımı ile arasında kültürel uçurumlar her
    geçen yıl daha da artıyor. Çocukları sanki onun çocuğu değilmiş gibi yetişiyor.
    Dışarıda cemaat çalışmalarına katılan ve cemaat olmanın olmazsa olmaz
    önemini başkalarına bile anlatan beyimizin evinde herkes bireysel takılıyor, her
    fert özgürce kendi (hevâsının istikametindeki) hayatını yaşıyor. Aile bireyleri,
    sokaktaki insanlar gibi birbirine yabancı, duyarsız ve ilgisiz. Tebliğini evine
    yap(a)mayan insan, dışarıda yapsa ne kadar etkili olabilecektir? Topluma huzur
    getirecek mesajı bilen insanın, kendi evinde huzur hâkim değilse bunda bir
    yanlışlık var demektir.
    Müslümanın aile yuvası; eğitim ocağı ve ibâdethane olması gerektiği gibi,
    aynı zamanda huzur evi ve çocuk yuvası da olmalıdır. Müslümanların evleri,
    hammadde halindeki küçük yavruların her yönden büyümesini sağlayan,
    onların şahsiyet sahibi bir insan, Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman
    ve İslâm toplumunun sağlıklı bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren
    bir fabrikadır. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.
    Nice anne, çocuklarına karşı merhametlerinin hedefini ve sınırını vahiy
    istikametinde değerlendiremediği için kendisine ve çocuklarına zarar
    verebiliyor. Çocuklarının İlâhî emirleri ihmal etmelerini ve işledikleri
    haramları, onların yeterince büyümediği anlayışıyla ve yanlış ve hastalıklı
    bir merhametle hoş görebiliyor. Çocuklarının basit dünyevî rahatını, gerçek
    anlamdaki huzura ve cennete tercih edebiliyorlar. Nice baba da, çocuklarının
    1585] Tirmizî, hadis no: 2633; Müsned, Ahmed b. Hanbel, IV/346
    - 669 -
    dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretini tehlikeye atıp, meşrû olmayan
    kazanç yollarına teşebbüs edebiliyor. Müslüman olduğunu söyleyen ana
    babaların çoğu, çocuklarının bezlerine ayırdıkları masraf kadar Kur’an’la
    irtibatları için zaman, emek ve para harcayamadıklarından, temizliklerine
    gösterdikleri önemi dinlerine göstermediklerinden dolayı evlâtla sınavı
    kaybedebiliyor. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem
    ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.”1586; “Doğrusu, mallarınız
    ve evlatlarınız bir fitnedir/sınavdır.” 1587 Bugün çoğu ana-baba bu fitneyi yaşıyor.
    Hatta birbirleri için de kendileri de fitne oluyor. Her konuda olduğu gibi, aile
    yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah Rasûlü’nün bu
    konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur: “Hepiniz çobansınız
    ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden) sorumlusunuz.”1588
    İnançlar, değerler ve iyi alışkanlıklar, daha çok aile içinde kazanılır. Çünkü
    çocuğun şahsiyetini kazandığı devre, aile içinde geçer. İlk yıllardaki terbiye/
    eğitim, hayâtî ve hayat boyu önem taşır. Sağlam bir iman ve ahlâk düzeninin
    hâkim olduğu ailenin çocuklarına verdiğini hiçbir okul ve kurum veremez.
    Buna karşılık, inanç ve ahlâk yönünden bozulmuş ailelerin oluşturduğu
    toplumlar, dünya ve âhiret azâbının dâvetçileridir.
    Çocuğa sıhhat vermek için çalışmayız, o doğuştandır. Anne-baba, sıhhati
    bozacak zararlı hava, yiyecek, içecek ve giyeceklerden koruduğu gibi, öncelikli
    olarak çocuğunun fıtratında getirdiği İslâm’ı bozacak etkenlerden, câhiliyyenin
    şirk ve isyan mikroplarından çocuğunu koruması gerekir. Çocuğun en güçlü
    eğitimi, aileden aldığı eğitimdir. Çünkü ailedeki eğitim, yirmi dört saat
    devam eder. İnanç, terbiye, ahlâk, duygu eğitimi en köklü şekilde ancak ailede
    kazanılabilir.
    Rivâyet edilen şu hadis-i şerif, işe nereden başlamamız gerektiğini öğretir:
    “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah (ve anlamı) olsun.”1589
    Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, saf ve İslâm’a meyletme yeteneği ile
    donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i
    tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi, kendi eliyle direkt
    olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahûdi, hristiyan,
    ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk
    etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan
    1586] 66/Tahrîm, 6
    1587] 64/Teğâbün, 15
    1588] Buhâri, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    1589] Abdurrezzak, Musannef IV/ 334
    - 670 -
    eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak
    kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah’a
    karşı gelmek demektir.
    Cenâb-ı Hak, mazlum kurbanların fecî durumunu ve onların esas sorumlusu
    olan kendi ana-babalarına yapacakları bedduâları haber veriyor: “O gün
    yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: ‘Vah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik,
    Peygamber’e itaat etseydik!’ diyecekler. Yine şöyle diyecekler: ‘Ey Rabbimiz!
    Doğrusu biz, efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize (ana-babamıza
    ve diğer büyüklerimize) itaat ettik de onlar bizi dalâlete (yanlış ve sapık yola)
    götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara (bize verdiğin) azâbın iki katını ver. Ve onları
    büyük bir lânet ile lânetle (rahmetinden uzaklaştır).”1590
    Çocuklarının gıda ihtiyaçlarını karşılamayan ya da tamamen hastalık
    taşıyan mikroplu pis gıdalarla onları besleyen anne-babanın suçluluğu kabul
    edilir de, midelerinden çok daha önemli olan kafa ve gönüllerini aç bırakan
    veya ondan daha kötüsü, hastalıklı düşünce ve inançlarla doldurulmasına
    sebep olan ebeveyn suçlu sayılmaz mı?
    Hadis-i şerifte güzel isim ve iyi terbiye, çocuğun babası üzerindeki hakları
    arasında zikredilir.1591 Çocuğun hem dünya hem de âhiret mutluluğunu hedef
    alan tevhidî inanca dayalı eğitim, Hz. Peygamberimiz tarafından ana-babanın
    çocuğuna bırakacağı “en güzel miras” olarak nitelendirilmiştir.1592
    Çocuk, çocukluk yapıp elini ateşe atsa, sobayı ellemeye kalksa elbette engeller
    anne-baba; ille de yanmak istese, kendi haline bırakmaz, müsaade etmez.
    Gerekirse, yanmasın diye, şefkatle tokatlar onu. Çünkü o, neyi yapınca, nasıl
    davranınca yanacağını bilemez. Biraz büyüyünce, yine çocukluğun daniskasını
    yaparken, cehennem ateşine elini uzatıp çevresinin teşviki ve kendi arzusuyla
    kendini ebedî alevlerin içine atarken ana-baba seyirci kalamaz. Hele hele bu
    yanma olayına yardımcı olması, hiçbir şeyle izah edilemez. Evlâdını seven anababa,
    çocuğunun cehenneme doğru yuvarlanmasına göz yumamaz.
    Yüce Peygamberimiz “Hiç bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden/eğitimden
    daha üstün bir şey bağışlayamaz, bırakamaz”1593 diyor. Eğitim konusunda en
    önemli görev anne ve babalara düşmektedir. Çünkü çocuklarından direkt
    sorumlu tutulacaklar onlardır. Çocuklar, ebeveynlere emânet edilen varlıklardır.
    Fıtratlarını bozdurmamak, onları cehennem ateşinden korumak, yarınlara
    1590] 33/Ahzâb, 66-68
    1591] Bkz. İbn Mâce, Edeb 3
    1592] Tirmizi, Birr 33
    1593] Tirmizi, “Birr”,33
    - 671 -
    müslümanca hazırlamak, tüm şeytânî tuzaklara ve mânevî hastalıklara karşı,
    koruyucu aşılar yapmak önce ebeveynin görev alanı ve sorumluluğundadır.
    Câhiliyye döneminde küçük yaşlarda kızlarını diri diri toprağa gömen
    insanlardan daha fecisini mi yapıyor ebeveynler dersiniz? Onlar, çocuklarının
    sadece dünya hayatlarını mahvediyorlardı; çağdaş ana-baba ise âhiretlerini.
    Onlar sadece kız çocuklarını öldürüyorlardı; şimdiki ebeveyn, kız-erkek hepsini.
    Onlar o çağdaki âdetlere göre kuma, toprağa gömüyorlardı; şimdikiler ise daha
    çağdaşça, televizyona, sokaklara, okullara, kitaplara veya kitapsızlıklara, çağdaş
    tanrı taslaklarına kurban ediyor çocuklarını.
    Ana-babalık, sadece çocuğun dünyevî, maddî ihtiyaçlarının karşılanması
    olarak görülmektedir. Eğitim ve yetiştirmede de dünyevî ölçüler ön plandadır:
    Çocuğun karnının doyurulması yeterlidir. Kafasını ve kalbini başkaları
    doldurabilir. Hatta neyle doldurulduğunu araştırmak; uğraşmayı, direkt ilgiyi
    istediğinden o da yapılmaz. Bu kadar iş-güç arasında ebeveyn çocuğuyla nasıl
    uğraşsın? Bu mantık, ucuzcu mantıktır, materyalist mantıktır. Sorumluluk
    bilinci değil; sorumsuzluk ve görev kaçkınlığı sırıtmaktadır bu anlayışta.
    Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi; hiçbir bakıcı ve
    eğitimci de annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına anaokulu da
    dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası
    kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de,
    anne-baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
    Evlerde, müfredâtı önceden tesbit edilmiş, planlı, programlı dersler yapılabilir,
    kitap okuma saatleri düzenlenebilir. Bu derslerde, çocukların yaş ve seviyelerine
    göre, öncelikle inanç ve ahlâk eğitimleri, rûhî/psikolojik eğitimleri, zihnî
    eğitimleri verilebilir. Kendilerinden direkt sorumlu olduğu çocuklarına Kur’an
    ve zarûrî bilgiler ve şuur vermede zorlanan, bu konularda yetersizliğini fark eden
    ana-babalar, suçlarını kabullenip Allah’tan af dilemeliler. Sonra, kendilerine vekil
    olacak güzel kurum ve hayırlı insanları bulmalılar. Böyle kurum ve şahıslara
    emanet ederek işlerinin bitmeyeceğini de bilmeliler. Mümkün anne, ev işleri
    ve varsa küçük çocuklarıyla uğraştığı için akşama yorgun girmektedir. Baba,
    kapitalistçe iş şartlarının gerektirdiği gayr-i insanî ve tabii gayri İslâmî ortamda
    geçim temini için maddî ve mânevî olarak yıpranmakta, akşam sanki ölü gibi
    eve gelmektedir. Ama, bu zahmetlere sırf eşi ve çocukları için katlandığını
    söyleyen aile reisi, ehline karşı esas görevinin akşamdan sonra onların mânevî
    açlıklarını giderecek ortamlar hazırlamakla ve kocalığını hocalıkla ispatlamakla
    mümkün olduğunu unutmamalıdır. Tek dünyalı yaşamak çok daha zordur. İki
    kova suyu taşımak, bir kova suyu taşımaktan daha kolaydır. Tek kanatlı kuşun
    uçamayacağı gibi, sadece dünyayı düşünen ve dünyevî ihtiyaçları temin etmekle
    - 672 -
    uğraşan kimse, başta evi ve ehli olmak üzere âhiret öncelikli sorumluluklarını
    kuşanan kimseden daha fazla yıpranacak, daha fazla yorulacaktır. Zorlukların
    yerini kolaylığın alması, yorgunluğun giderilmesi için en güzel yol, bir başka
    güzel işe geçip o faâliyetle dinlenmek ve Rabbe rağbet etmektir.1594 Müslüman
    açısından “boş kalmak, işlevsiz olmak” anlamında “tatil”, sığınak değil; şeytânî
    bir tuzaktır. Şuurlu bir mü’min, “din”lenmeden dinlenemeyeceğini bilir. Evini
    kahve ve otel gibi görmez; esas ücreti bol mesainin evde başlayacağını unutmaz.
    Çocuklar, evlerine geldiklerinde, okullarından ve çevreden aldığı fıtrata
    ters anlayış ve uygulamalardan, mânevî virüslerden zihin ve gönülleri tezkiye
    edilmelidir. Küfür ve şirk başta olmak üzere kötülüklerden, Allah’a isyan
    sayılacak davranışlardan, yalan ve hayâsızlık gibi her çeşit kötü alışkanlıklardan
    ve tiryakiliklerin her türünden koruma faâliyetleri yapılmalı, çocukları doğru
    ve faydalı kaynaklarla temasa geçirmelidir. Maalesef, babalar için çoğunlukla
    kahve ve otel görevi üstlenen evler, çocuklar için de internet kafe ya da bir sinema
    görünümündedir.
    Evlerde her şeyden önce Kur’an’ın, namazın sevdirilmesine de katkısı
    olacak İslâm akaidi yaş ve seviyeler dikkate alınarak verilmelidir. Okullarda,
    sokaklarda, televizyon ve internetlerde öğretilen ve sevdirilen şeyler evlerde
    gözden geçirilmeli, yanlışlar tashih edilmeli, küfür ve şirk mikropları bünyede
    iyice büyüyüp yerleşmeden temizlenmelidir.
    “Biz de Mûsâ ve kardeşine; ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi
    yönelinecek kıble, namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın.
    (Ey Mûsâ, size uyan) mü’minleri (zaferle) müjdele!’ diye vahyettik.” 1595
    Bu âyetten anlaşılmaktadır ki, Firavunların hâkim olduğu yerlerde,
    evlere sahip çıkılması, evleri hem bir sığınak, hem birer kale edinmek, tüm
    fonksiyonlarıyla mescid haline getirip kurumlaştırmak şarttır.
    Mekke döneminde, İslâm’ın tebliği ve hâkimiyetine yönelik faâliyet alanı
    olarak tek kurum vardı: “Erkam’ın evi.” Bu ev, tüm fonksiyonlarıyla mescit
    ve mektep görevi yapıyordu. Kâfirlerin müdâhalesinden, hatta bilgi ve
    kontrolünden tümüyle uzak bu özgür kurum, insanı hem nefsinin hevâsına kul
    olmaktan ve hem de değişik tâğutların kulu-kölesi haline gelmekten koruyan
    bir kale idi.
    Mescid, sadece ma’bed görevini yerine getirip dünyevî hayatla bağlarını
    kesen laik kurum değildir. Asr-ı saâdet örneğindeki mescid, şu fonksiyonları da
    1594] bkz. 94/İnşirâh, 7-8
    1595] 10/Yûnus, 87
    - 673 -
    görür: Eğitim-öğretim kurumu ve kültür merkezi, kütüphane, cihad karargâhı,
    irşad yeri, buluşma ve görüşme mekânıdır mescid. Nikâh ve düğün salonudur,
    misafirhanedir, spor merkezidir, istişâre ve organizasyon meclisidir. O yüzden
    câhiliyye döneminde mescid haline getirilmesi gereken evlerin de bu özelliklere
    sahip olması, ya da tüm bu görevleri yerine getirecek “dâru’l-erkam” tipli
    cemaat evlerinin, vakıf ve derneklerin -tümüyle tâğûtî özelliklerden bağımsız
    ve özgür olma şartıyla- oluşturulması gerekmektedir.
    Hem Firavunlar çağında, hem Mekke döneminde müslümanlar, evlerini ihyâ
    etmeleri ve evlerinin kendilerini ve çevrelerini ihyâ etmesi için oraları Allah’ın
    evi haline getirmeleri Kur’ânî bir gereklilik ve nebevî bir tavır olmaktadır.
    Bunca şikâyet edilecek ortam, bizim ellerimizle yaptıklarımızın uhrevî
    cezâsının dünyevî avansıdır. Kendimizi kaybetmeye başladığımız, nesillerimizi
    kaybettiğimizden belli. Evlerimizi ihmal etmenin cezâsını çekiyoruz. Demek
    ki, işe evden başlamak gerekiyor. Evlere kapanıp o mekânları mezar haline
    getirmenin tam zıddıdır bu.
    Kitle imhâ silâhlarıyla evlerimiz devamlı bombardımana tâbi tutulmakta,
    evler işgale uğramakta, evlerin kıblesini televizyonlar tâyin etmektedir.
    Müslümanların evleri, mescide ve okula hiç benzemiyor. Çağdaş evler, daha çok
    sinemaya, gazinoya, stadyuma, kahveye, otel ve lokantaya benziyor. Herhangi
    bir sahâbînin evi ile günümüzdeki müslümanın evi o kadar farklı ki…
    Günümüzdeki bir müslümanın evi ile bir kâfirinkini ayırt etmek ise çok mu
    çok zor. Bu kadar yabancı işgalin içinde aile bireylerinin birbirleriyle sağlıklı
    iletişim içinde olabilecekleri mümkün mü? Bilgisayarın başında binlerce
    kilometre uzaktakilerle kolayca iletişim kurabilen insan, ev içindeki yakınlarıyla
    devamlı uzaklaşmakta. Kendisiyle birlikte ateşten koruması gereken evlâdını
    başkalarına havâle ederek sorumluluktan kurtulacağını düşünüyor analar,
    babalar. Canavarın eline teslim edilen kuzu türünden, çocuğunu kimlerin eline
    bıraktığını bile düşünmüyor.
    Evlerimiz, çocuklarımızı toplum hayatına hazırlayan, toplumdaki küfürden
    ve şirkten etkilenmeyecek şekilde onları tevhidî özelliklerle şuurlandıran;
    sevgi, saygı, şefkat, fedakârlık ve birlik yuvası haline gelmelidir. Aile yuvası
    okuldur, mesciddir; huzur evi ve çocuk yuvasıdır. Hammadde halindeki küçük
    yavruların her yönden büyümesini sağlayan, onların şahsiyet sahibi bir insan,
    Allah’a kulluk bilincine ulaşan bir müslüman ve İslâm toplumunun sağlıklı
    bir üyesi olmaları için onları yetiştirip geliştiren bir fabrikadır. Daha doğrusu,
    böyle olmalıdır.
    - 674 -
    Evlerinde İslâm’ı hâkim kılamayanların; sokaklarını, işyerlerini, toplum
    ve devletlerini hayra doğru değiştirip dönüştürmeleri beklenemez. Toplumu
    İslâmlaştırmanın, saâdeti bu asra taşıyıp İslâmî toplum oluşturmanın küçük
    örneği ve aşaması ev hayatıdır. Ev hayatı, erkek için yöneticilik okuludur;
    Erkek; liderliği, otoriteyi, disiplini, mes’ûliyeti, emânete riâyeti, haklara saygıyı,
    cemaate imamlığı en iyi şekilde uygulamalı olarak evinde öğrenir. Kadınıyla
    erkeğiyle fedâkârlığın, karşılık beklemeden vermenin, merhametin, sabrın,
    ahlâk güzelliğinin öğrenildiği bir okul olmalıdır aile yuvası.
    İslâm’ın aile anlayışında, normal şartlarda kadının başlıca görev ve
    meşguliyet alanı evidir. Bu durum, prensip olarak çocukların ihmal edilmesini
    büyük ölçüde önlemektedir. Çocuklara sevgi ve yetiştirme yönünden daha
    fazla vakit ayırması gereken anne olmakla birlikte, babanın sorumluluğu
    da, anneden daha az değildir. Baba, çocuklarının ve onların müslümanca
    yetişmesinin; işinden ve dünyevî meşguliyetlerinden çok daha önemli olduğunu
    davranışlarıyla ispatlamalıdır.
    Okuduğu kitapları, gazeteleri, konuştuğu arkadaşlarını, terbiye ve eğitim
    verenleri, seyrettiği filmleri, oynadığı oyunları... kontrol etmeli; gerektiğinde
    ambargo koymalıdır. Bütün bunları kendi yerine ve daha güzel yapacak Allah
    korkusunu, ihsan bilincini, tevhid şuurunu gönlüne yerleştirmelidir. Gecesini
    gündüzüne katıp, “çocuğumu nasıl müslümanca yetiştirebilirim?” diye planlar,
    programlar yapmalıdır.
    Okullardan şikâyetçiyiz. Okulların câhilî eğitim verdiğinin, ders kitaplarının
    eksik ve yanlışlıklarının farkındayız. Ama yeterli alternatifler üretmiyoruz,
    imkânsızlıktan değil, isteksizlikten. Çünkü imanı olanın imkânı da vardır.
    Müslüman, çevre şartlarını aşamayan, zamanın çocuğu, şartların mahkûmu
    değildir, olamaz. Samimi ise, mutlaka alternatifler bulacak, kendisi gibi
    düşünen insanlarla bu konuda da yardımlaşacaktır.
    Hz. Âişe’ler, Ümmü Seleme’ler, Fâtıma ve Zeyneb’ler nerede, hangi okulda
    yetişti? Onların önce babaları, sonra kocaları hocaları idi. Eski âlimlerin
    biyografilerini öğrendiğimizde, hemen hepsinin ilk hocalarının babaları
    olduğunu görüyoruz.
    Çocukla en fazla meşgul olacak olan anne olduğundan, ilk ve en önemli
    terbiyeci, eğitimci annedir. Çocuğa doğru yolu gösteren, Rabbini tanıtacak,
    dinini sevdirecek olan önce anne, sonra babadır. Bu büyük görevleri yerine
    getirecek olanların, önce kendilerini iyi yetiştirmiş olmaları gerekmektedir.
    Kendini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez. Kendisi doğru olmayanın
    - 675 -
    gölgesi de doğru olmaz. Yüzme bilmeyen, başkasını boğulmaktan kurtaramaz.
    Kendi eteği tutuşmuş bir itfaiyeci, başkasını yangından çekip çıkaramaz. Eğitim,
    çok yönlü ehliyet ve uzmanlık isteyen girift bir konu olduğundan, İslâm’ı ve
    naklî ilimleri ana hatlarıyla bilmek bile yetmemekte, içinde yaşanılan toplumu
    da çok iyi tanımak, sevgi ve müsâmahayı, sabrı ve tedrîcîliği, eğitim metotlarını,
    insan ve çocuk psikolojisini, pedagojiyi, yani çocuk eğitim ve terbiyesini temel
    düzeyde de olsa bilen ve uygulayabilen bir seviye gerektirmektedir. Evler, sadece
    çocukların değil; anne ve babanın da okuludur. Ama ana-babaları yetiştiren
    ehil ve emin yerlere büyük ihtiyaç vardır. Müslüman cemaat ve teşkilâtlara
    düşen önemli bir görev, çocuklardan önce ana-babaları yetiştirmek olmalıdır.
    Evlilik ve ana-baba okulları açmalı, geliştirmelidirler. Eğer baba evinde ve
    evlilik öncesinde anne adayı, kendini yeterince yetiştirmediyse, evlilikten sonra
    sorumluluk kocaya âittir. Zarûri olan hususları ya bizzat kocası öğretecek, ya
    da öğrenmesine imkân ve fırsatlar oluşturacaktır.
    Mü’min karakter(sizliğ)inden uzak bir mü’minin dışı da içi de aynı
    olmalı, ev dışındaki hayatıyla çelişmemelidir. Kalıbıyla kalbi, ameliyle inancı
    çelişmemelidir. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan
    münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir.
    Evimize ve özel yaşayışımıza şahit olan insanlar, bizde İslâm’ın güzelliklerini
    görmeliler; sürüye uyan tavırları değil. En etkili tebliğ yolu, insanın
    benimsediği kendi hayat tarzıdır; iş hayatı, özellikle özel hayatı, ev hayatıdır.
    Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, evi ve işi onu yalanlamıyorsa
    onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hâl ve tavırlarıyla
    konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlâk, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü
    durumundadır.
    Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir.
    Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın
    kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. Evdeki hayatımızla, iş hayatımızla,
    sokaktaki tavır ve bakışlarımla, TV, internet karşısındaki konumumuzla bir
    bütündür İslâm. Kitab’ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmenin
    yansıması olan farklı mekânlarda farklı bir yaşayışın cezası, dünya hayatında
    rezillik ve rüsvaylıktır.1596 İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın,
    davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün iş ve ev hayatımızın
    tümünü kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm.1597 Müslüman da bu ilkelere
    severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu
    1596] 2/Bakara, 85
    1597] 6/En’âm, 162
    - 676 -
    hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır.1598 Yoksa Allah ve
    Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, tercih ve özgürlüğü
    yoktur müslümanın.1599 Tabii, evdeki özel hayatımız da O’nun çizdiği hudut
    dışına çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde evde ve her yerde müslümanca
    güzellikler sergilememiz gerekecektir.
    “Âyinesi iştir (ev hayatıdır) kişinin, lâfa bakılmaz.” “Rabbimiz! Bizi
    kâfirler için bir fitne kılma.”1600 Yârabbi, Sen bizi İslâm’ı lâyıkınca yaşamama
    bedbahtlığına düşürme ki, kâfirlere fitne vâsıtası olmayalım; “bunların elinde
    de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.
    1598] Bkz. 8/Enfâl, 24
    1599] 33/Ahzab, 36
    1600] 60/Mümtehine, 5
    - 677 -
    71. HUTBE
    EVDEKI VE CEPTEKI BOMBA; İNTERNETIN HEVÂ
    İS TIKAMETINDE KULLANILMASI
    Âyet :
    وَلَ ا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلاً
    “Zinâya yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur”1601
    قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ
    وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ
    “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü’min
    kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet ve
    nâmuslarını korusunlar.”1602
    Hadi s:
    “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer
    hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1603
    İnsanlık hüsrânın tüm boyutlarını yaşıyor. Şirkin zulmü globalleşiyor. Çağ
    imaj, kandırma, vitrin, reklam, tüketme ve tükenme çağı. Çılgınlık, azgınlık ve
    isyan hiçbir sınır tanımıyor. Nice insan, İslâm’ı mükemmel yaşayanlara şâhit
    olamadığı için İslâm’ı alternatif olarak görmüyor; hatta kurtarıcısına düşman
    oluyor. Müslümanların da önemli bir kesimi müslümanlığı bilmiyor. Bilenlerin
    de yapabileceklerinin tümünü yaptıklarını iddia etmek zor. Bu ortamda, teknik
    imkânlarla donanan, devle(tle)şen, küreselleşen fitne, sadece yapanları değil;
    tüm insanlığı kemiriyor. Ülkeler, sokaklar, evler, beyinler, gönüller işgâle
    uğramış durumda. Müslüman olduğunu iddia edenlerin de büyük bölümü
    bilinçsizce şirkin kucağına atılıyor, kurtuluşu zâlimlerin safında, Amerika’yla
    işbirliğinde, Avrupa Birliğinde arayıp ifsâdı ıslah zannediyor. Unutmayalım
    Müslümanlar için temel referans, Ankara, Washington, Danimarka kriterleri
    değil; mutluluk çağının Mekke ve Medine ölçüleridir.
    1601] 17/İsrâ, 32
    1602] 24/Nûr, 30-31
    1603] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    - 678 -
    Batıdan gelen her türlü teknik aygıtın yan etkileri vardır. Kimi savunmacı
    ve uzlaşmacı insanlar şöyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve
    kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya
    görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün
    ürünüdür ve o arka plandan koparılamaz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar,
    kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak
    getiriyor, düşünmek yetecektir.
    Kur’an’dan yola çıkarak rahatlıkla diyebiliriz ki; imanın esası doğruluk;
    münâfıklığın esası da yalandır. Yalancılık, nifakın ve küfrün dışa yansımasıdır.
    Müminin temel özelliği, niyetlerinde, söz ve davranışlarında doğruluk;
    münâfık ve ikiyüzlü kâfirlerin temel özelliği de eğriliktir, yalandır, hile ve
    aldatmadır. Yalancılık, tabii ki sadece dille olmaz; bedenle, işaretle, yazıyla,
    internetle de olur. Yalan, fıtrata ters olduğu için, insan beyni başta olmak üzere
    birçok organın çalışma yapısı anormalleşir, yalan söylemek için daha anormal
    ve olağandışı efor sarfetmek zorunda kalır. Kalp ritimlerinde değişiklik, çeşitli
    salgılarda farklılık, heyecanın artması gibi sinir sisteminde anormallikler
    ortaya çıkar. Bu normal dışı davranışları tesbit eden “yalan makinesi” insanın
    yalan söylediğini büyük ihtimalle tesbit eder. Beden dili de yalanı çoğunlukla
    ele verir. Yalanı insan ruhu, vicdanı, psikolojik yapısı, fıtratı, hatta organları
    (vücut dili), özellikle de imanı kabul etmemektedir.
    Günümüzdeki stres, rûhî bunalım ve sebepsiz sıkıntıların, suçluluk
    duygusu, intihar isteği gibi mânevî hastalıkların büyük bölümünün
    “yalan”la ilgisi olduğunu söylemek zor olmaz. Bunlar, yalancılara verilecek
    esas uhrevî cezânın küçük avanslarıdır; Yalandan kaçınan sâdıklar/doğrular ise,
    bütün bu acılardan ve vicdan azâbından emîn oldukları gibi bu doğruluklarının
    karşılığını esas olarak âhirette alacaklardır. Unutmamak lâzımdır ki, esas cezâ
    ve ödül yeri âhirettir.
    Teknoloji, yalanı yaygınlaştırma ve yalan dünyayı sevdirme konusunda öyle
    imkânlar sunuyor ki… İnsancıklar, robotlar içinde robotlaşıyor, makineler
    arasında makineleşiyor. Kendisi de bir eşyaya, oyuncağa dönüşüyor insanımsı
    yaratık. Teknoloji, insan adlı varlığı gerçeklerden, haktan koparmak için
    oyunlar, oyuncaklar üretiyor; böylece insanat bahçesine döndürdükleri arenada
    insanlar da oyuncak haline geliyor. Oyuncaklaştırdığı insanlarla oynuyor Batı.
    Kurguluyor, kuruyor, pillerini takıyor, elindeki kumandasıyla yön veriyor;
    modern köle haline getiriyor. Kim demiş kölelik tarihe karıştı diye. En vahşicesi
    bu asırda uygulanıyor. Sadece bedenine hükmetmiyor, zihnini ve gönlünü de
    köleleştirerek Allah’ın kullarını teknoloji putuna tapınan uyuşuk esirler haline
    - 679 -
    getiriyor. İnsan adlı muhteşem varlık, teknoloji sayesinde mutfakla tuvalet ve
    yatak odası arasında gidip gelen bir makineye, bilgisayar fişine kafasından bağlı
    uzaktan kumanda edilen bir aygıta dönüştürülüyor. Mâlâyani denilen faydasız
    şeyler, kulluğun önünü tıkıyor. Allah’sız, namazsız, dâvâsız yaşayabilen yeni
    gençlik; televizyonsuz, müziksiz, filmsiz, internetsiz, çetsiz ve cepsiz bir dünya
    düşünemiyor. Düşünemiyor, ne Yaratanını, ne kendini ve yaratılış amacını.
    Sanal bir dünya oluşturuyor teknoloji. Sanal, yani gerçek olmayan, hakikatten
    uzak, sahte bir dünya. Kullananları da matrixleştiren, sanallaştıran, giderek
    banallaştıran sahte bir âlem. Sanal, gerçekte aslı olmayıp zihinde tasarlanan,
    mevhum demek; banal da basit, âdi, bayağı, sıradan anlamına gelir. Hakikat
    adlı anneyle bağını koparan, fıtrat ve vicdan ne demek bilmeyen yeni nesil,
    sanalın kucağında teknolojinin sahte memelerinden hormonlu, uyuşturan
    ve zehirleyen süt emerek hayatını idame ettiriyor. Uyuşturucu ile, zehirle,
    aburcuburla nasıl hayat sürülürse öyle bir hayat; ha yat, ha bu zehri tat. Tat ve
    yat. Yat ve uyu. Uyu ve unut. Unut ve uyuş.
    Bir Müslüman, telefonla benden fetva sormuştu: “Piyasası şimdiden hazır
    olan çok kârlı bir ticaret var. Çin’de üretilen bir teknolojik âlet; telefonda ve
    internet ortamında erkek sesini kadın sesine çeviriyor; istenirse kadın sesini
    de erkek sesine. Bir erkeğin konuşmasını aynen kadın sesi olarak muhatabına
    ulaştırıyor. Bu aygıtı ithal edip toptancılığını yapmak istiyorum. Câiz midir?”
    İnsanların böyle bir araçla ne tür fesat ve fitneler, ne çeşit kandırma ve hileler
    peşine düşeceklerini, bu araç vasıtasıyla ne kadar yuva ve cennet yıkılabileceğini
    bilmek için sosyolog ve âlim olmaya gerek yok. Fetvamı değil (fetva makamında
    kendimi tabii ki görmem), ama cevabımı tahmin edersiniz. Bunun basite ve
    küçüğe alınabilecek herhangi bir günah değil, çeşitli haramlara götüren büyük
    ve doğurgan bir fitne aracı olduğunu, eğer böyle bir ithalat yapar ve piyasaya
    sunarsa, öldükten sonra bile amel defterinin kapanmayacağını, bu araçla
    yapılacak her günahtan kendisine pay verileceğini söyledim, sakıncalarından
    uzun uzun bahsettim. Vazgeçti(ğini söyledi) o kimse. İyi de, herkes fetva mı
    soruyor, ya de her isteyenin istediği gibi fetvayı o şahıstan değilse de başka bir
    şahıstan, ama mutlaka alacağı ortam mı yok? Hangi tür fetva istiyorsan söyle,
    o tür fetva verecek şahsı veya kurumu sana göstersinler. Kaldı ki, demokratik,
    laik, Atatürkçü, Batılı bir ülkede fetva da mı sorulur, bir şeyin helâlliğinden
    haramlığından mı bahsedilir? Böyle yapılırsa Atatürk çarpmaz mı vatandaşı?
    Bunun için mi kurdu Cumhuriyeti? Vergisini veriyorsa yaptığı iş, sakıncasızdır,
    hatta kutsaldır TC dinine göre. Kanunlar var, kanunlara uyar veya uydurur, miş
    gibi yaparsan, haram helâl kimin neyine? Haramları helâl kılan, yani serbest
    - 680 -
    yapan, meşrû ilan eden rab taslakları,1604 reddedilip inkâr edilmesi gerektiği
    halde1605 başta tutulan, destek verilen tâğutların yasasında (dininde) sadece
    resmî yasak vardır, suç vardır; ama “haram” kavramı yoktur.
    İnsan gözüne, vücuduna ve diline kolay kolay yalan söyletemez; ama kaleme,
    bilgisayar klavyesine çok kolay şekilde yalan söyletebilir. Yalan adlı bulaşıcı
    ve çok tehlikeli virüs, bilgisayardan insanın diline, oradan gönlüne rahatça
    yerleşebilir. Bu virüs insanı yalancılardan yaparak dünyasını çirkinleştirip
    cennetini yok edebilir. (Bilgisayar kurbanları, koro halinde “olsun, ne var
    bunda!?” diye tuşlara küfrettiriyorlardır büyük ihtimalle.)
    Alışkanlıkların kişinin iradesini zayıflattığı, insanı kendine bile söz
    geçiremez, özgüveni gittikçe yok olan, edilgen ve güçsüz hale getirdiği bir
    vakıadır. Tiryakilik, insanı esir eder. İnternet ve orada çetleşme, google, mail,
    MSN, facebook, TV. gibi tiryakilikleri, oyun, futbol ve dizi tutkunları, facebook
    gibi girip de zor çıkılacak sanal mekânlar, site site dolaşmalar, forum köşeleri,
    internet geyiklikleri, doğru ile yanlışın karıştığı din hakkında herkesin
    her şeyi tartıştığı alanlar, özetle bilgi kirliliği ve kirliliğin bin bir çeşidi, hep
    insanı ahtapot kollarıyla yakalayıp güzelliklerini sömüren bir canavardı ve
    tutsaklıktır. Tiryakilerin alıştığı zehiri bırakmak istemeyişleri, vücudun onu
    bir ihtiyaç gibi algılamasına benzer. İnternet tiryakiliği, bağımlılığı, tutsaklığı,
    hastalığı da böyledir. Google’ın dayanılmaz cazibesi, youtube’un büyüleyici
    daveti ve ekrandan yüzünü uzatıp dilini çıkaran şeytan…
    “Hayâ imandandır.”1606 İman ile ahlâkın yakın münasebeti, Hz. Peygamber’in
    hadislerinde billûrlaşmış olarak müşâhede edilir:
    “Mü’minlerin iman yönünden
    en mükemmel olanı, ahlâkı en güzel olanıdır.”1607 O yüzden mükemmel bir
    ahlâka sahip olmayan
    kimsenin iman yönüyle kemâle ermesi, tam bir mü’min
    olması da söz konusu olamaz. “İnsanlığın ilk nübüvvetten (ilk peygamberden
    beri) aldığı öğüt şudur: ‘Eğer hayâ etmiyor, utanmıyorsan dilediğini yap.”1608
    Her şeyin aslı, gerçeği gitti; hormonlusu, sahtesi, sanalı geldi; İnsanın da öyle.
    Komşuluklar, sohbetler gitti; yerine TV. ler, bilgisayarlar geldi.
    Televizyon çıktı, “sizi”, “bizi” düşünenler gitti; yerine dizi dizi “dizi” geldi.
    İnternet çıktı, cihat gitti; yerine chat geldi.
    1604] 9/Tevbe, 31
    1605] 2/Bakara, 256
    1606] Buhârî, İman 4, 6, 16, Edeb 77; Müslim, İman 57-59; Nesâî, İman 16
    1607] Ebû Dâvud, Sünnet 16, hadis no: 4682; Tirmizî, Radâ, h. no: 1162
    1608] Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78; Ebû Dâvud, Edeb 6
    - 681 -
    Gitmek bilmeyen arsız misafir gibi evlere giren teknolojik araçlar aracılığıyla
    özgürlük gitti; kölelik geldi. Esirlik; eşyaya, aygıtlara, hevâya, sömürü
    düzenine…
    İnternetle evdeki yakınlıklar gitti; uzaktakilerle ve uzaklaşılması gerekenlerle
    yakınlık geldi.
    Rabbe kulluk gitti; kula kulluk, tâğutlara, paraya, karıya, topa, popa kulluk,
    hevâya tapınma, emir kulluğu geldi.
    Yardımlaşma gitti; bireycilik geldi. Huzur gitti; stres geldi. Saygı gitti, kaygı
    geldi.
    Okumak gitti; bakmak geldi. Televizyon seyrederken “gözlerim kızarıyor”
    diyen birisine diğeri “Benim de yüzüm kızarıyor” demiş. Bir başkası da çıkıp
    “ancak yüzünün kızararak seyredebileceğin çirkinlikleri seyrediyorsun, öyleyse
    senin de yakıcı ateşte imanın kızarıyor” demesi gerekiyor. Gözlerin, yüzlerin
    ve imanların kızarmaması, âhirette de her tarafı kızartan kızgın demirlerle
    insanın dağlanmaması için bizi Allah’tan uzaklaştıranlardan uzaklaşmalı.
    Allah’a isyan edenlere isyan edilmeli. Lâ denilip uzlaşma kestirip atılmalı.
    Ve böylece medya ve cahilî eğitim vasıtasıyla, kapitalizm ve tâğutlar
    tarafından zihinler ve gönüller işgal edildi. Bu işgalde internetin katkısını
    unutmamak gerek.
    Çocuklar ve gençler için ev; internet demek, televizyon demektir, hayat oyun
    alanıdır, nefse hoş gelen özelliklerdir.
    İnternetin Sürüklediği Uçurumlar
    Gözün Zinâsı Harama Bakmaktır: Göz, kalbin ana girişidir. Kalp de bütün
    organlarımızın yönetim merkezidir. Duyu organlarımızdan, özellikle gözden
    kalbe şehevî duyguları uyarıcı ve azgınlaştırıcı mesajlar gelirse insan ahlâk dışı
    bir hayatın ve ilişkilerin arzulusu olur. Çünkü arzulu bakışlar Peygamberimiz’in
    ifâdesiyle: “Şeytanın zehirli oklarından bir oktur”1609 ve kalbe ekilen şehvet
    tohumlarıdır. Mânevî zinâdır. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
    “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle)
    bakmaktır.”1610
    “Gözler de zinâ eder” ifâdesi, “gözün harama bakması ile gayr-ı meşrû cinsel
    ilişki anlamındaki zinâ arasında bir fark yoktur, ha o olmuş, ha ötekisi” şeklinde
    1609] İbn Kesir, Tefsîru’l-Kar’âni’l-Azîm, 3/282
    1610] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
    - 682 -
    anlaşılmamalıdır. Elbette, hem dünyevî ve hem uhrevî cezâ bakımından ikisi
    arasında büyük bir fark vardır. “Göz zinâsı”, esas zinâya yaklaştırma açısından
    yasaklanmıştır. Ona izin verilmiş olsa, diğerine kapı açılmış olacaktır. “Göz
    zinâsı” tâbiri, gözlerin harama bakışının da çirkin olduğunu ifâde etmek için
    biraz mübâlağalı, korkutucu, caydırıcı ve mecâzî bir ifâdedir.
    Dalâlet/sapıklık ne kadar yaygın hale gelirse gelsin, müslümanı bağlayan şey
    “zaman ve zemin”, “çevrenin ayıp sayıp saymadığı”, “devletin serbest ve yasal
    kabul edip etmediği” değil, Rabbinin hükümleridir, Peygamberinin tavsiyeleridir.
    Müslümanın ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Özellikle gençler, bu ölçü üzere hareket
    ederse, geçici zevklerin peşinden koşmak yerine, ebedî zevklerin tâlibi olursa,
    hayatları bir anlam kazanacaktır. Bu sâyede müslümanın iffet ve nâmusuyla,
    haysiyet ve şerefiyle, huzur ve saâdet içerisinde yaşaması mümkün olur.
    Günümüzde müslüman gençler için en büyük tehlikelerden biri, zinâya
    düşme riskidir. Zira ortam buna çok müsâittir. Bu sebeple bu tehlikeden
    kurtulmanın en güzel yolu ve çaresi de, bu ortamları terk etmek ve zinâya
    götüren yollara girmemektir. Zâten Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de “Zinâya
    yaklaşmayın. Zira o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur”1611 buyuruyor. Âyet,
    “zinâ yapmayın” demiyor da, “zinâya yaklaşmayın!” buyuruyor. Öyle ya, şartlar
    oluştuktan sonra, bütün yasaklar, engeller aşılıp bir kadın ve bir erkek, kimsenin
    olmadığı uygun bir yerde, baş başa kalınca, elbette ki, zinâdan kaçabilmek, bu
    azgın nefse (hevâya) söz geçirebilmek çok zor olacaktır. Herkes Yusuf değil
    ki... Nitekim Yusuf (a.s.) bile ancak Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla zinâdan
    kurtulmuştur. Kur’an’da bu durum şöyle anlatılıyor: “Andolsun ki kadın ona
    meyletti. Eğer Rabbinin burhânını görmeseydi o da kadına meyledecekti.”1612 İş
    buraya kadar geldikten, zinâya yaklaştırıcı haramlara meylettikten sonra, zinâ
    kaçınılmaz olur. Bu sebeple İslâm’da zinâdan önce, zinâya götüren yollar haram
    kılınmıştır.
    “Mü’min erkeklere söyle; gözlerini (haram bakışlardan) sakınsınlar. Mü’min
    kadınlara da de ki; (helâl olmayan bakışlardan) gözlerini sakınsınlar. İffet
    ve nâmuslarını korusunlar.”1613 İslâm, işe harama bakmayı yasaklamaktan
    başlıyor. Erkek olsun, kadın olsun gözleri haram bakışlardan sakındırıyor.
    Hiç kimse “göz benim değil mi canım!? İster bakarım, ister yumarım, kime
    ne?” diyemez. O gözü ve diğer organları bizlere emânet olarak veren Allah,
    bu emânetleri kendi arzumuz (hevâmız) doğrultusunda değil; O’nun rızâsı
    1611] 17/İsrâ, 32
    1612] 12/Yusuf, 24
    1613] 24/Nûr, 30-31
    - 683 -
    yönünde kullanmamızı istiyor. Haram bakışlardan sakınmak, Allah için
    değil; bizim için gerekli olduğundan merhametli Rabbimiz bunları bizim
    için yasaklamıştır. Aksi davranışların hesabını soracağını da bize bildiriyor:
    “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve kalp bunların her biri,
    yaptığından sorumludur.”1614
    Ancak Allah’a ve âhiret gününe imanımızdan güç alarak göstereceğimiz
    korunma gayretiyle gözlerimize hâkim olabiliriz. Çünkü biz ihlâslı ve gayretli
    olursak Rabbimiz bize yardım ederek bizi güçlendirecektir. Gözden gönle
    yol vardır. Göz, kalbin dışa açılan penceresidir. Kedinin ciğere baktığı gibi
    gözü harama bakan insanın ihlâsı, takvâsı büyük çapta zarar görecektir. Göz
    kanalıyla gönle giren mikropların telâfisi, bu ölümcül mânevî yaraların tedâvîsi
    hiç de kolay olmayacaktır.
    Balık baştan kokmakta, düzen, resmî kurumlar, kapitalistleşmiş çevre
    sivrisinek üretmektedir. Bataklık kurutulmadan fâhişe sivrisineklerle mücâdele
    sonuç getirmeyecektir. Tevhîdî iman hâkim kılınmadan ahlâkî öğütler, delik
    kaba su doldurmaya çalışmak demektir. Ahlâksız insanların zührevî hastalıklar
    yanında rûhî hastalıklar, psikolojik anormallikler içine düşüp her konuda
    sapıklaştıkları ve çevrelerini de her yönden rahatsız ettiklerini göz önünde tutmak
    gerekir. “Utanmıyorsan, dilediğini yap!”1615 diyen Rasûlullah, hayâsız kişinin
    mânevî yönden ölüme terk edilen kişi gibi olduğunu söyler. Doktorun ölümü
    beklenen hastaya: “Ne istersen ye, serbestsin!” demesi gibi der. Dolayısıyla iffetin
    kaybolması kişinin toplum içinde şeref ve itibarını kaybetmesine, bu yüzden
    de başka ahlâkî kusurları yapabilecek hale gelmesine yol açar. Cinsel özgürlük;
    insanı et ve deriden ibâret olan bir varlık, bir eşya hükmüne koymakta; böylece
    kişilik şuurunu yıkan insanlık şerefine vurulan en ağır darbe olmaktadır.
    Giderek globalleşen ve Amerika’nın yön verdiği yeni dünya düzen(sizliğ)i
    içine giren, vahşî ve gayr-ı insanî Batı değerlerinin dinsiz ve ahlâksız kriterlerine
    kurtarıcı diye sarılan günümüz dünyası, kıyâmeti, kaos ve rezilliği yaşamaktadır.
    Bundan büyük helâk olur mu? Dinin fert, toplum ve devlet hayatındaki etkisini
    büyük ölçüde ortadan kaldıran modernist hayat felsefesiyle birlikte son yüzyılda
    fuhşun bin bir çeşidi giderek meşrûlaşma zemini ve daha çok yayılma imkânı
    bulmuştur. Fuhşu günah, ayıp ve en sonunda yasak olmaktan çıkarma eğiliminde
    olan modern zihniyet, sözde özgürlük adına fuhuşta sadece zor kullanma ve
    zarar vermeyi reddetmekte, fuhşun fert ve toplum üzerindeki yıkıcı etkileri bu
    düşünce sahiplerini fazla ilgilendirmemektedir.
    1614] 17/İsrâ, 36
    1615] Buhari, Enbiya 54, Edeb 78
    - 684 -
    Her çeşit kötülüğe ortam hazırlayan bataklıktan kurtulmak için İslâmî
    değerlerin hâkim kılınmasından, fuhşa dur diyemeyen beşerî düzenleri
    devirmekten başka çare yok. Bu temel çözüme kadar, en azından âilelere çok iş
    düşmekte, İslâmî esaslara göre kurulacak âilenin güçlendirilmesi ve okul haline
    dönüşmesi gerekmektedir. Allah korkusu olmayan insanın kendini, çevresini
    ve içinde yaşadığı toplumu helâke ve her çeşit felâkete atması özgürlük olamaz,
    olmamalıdır. Bu, üreterek veya başka yolla ele geçirerek sahip olduğu bombaları
    çevresindeki insanlara rastgele atıp bombalama özgürlüğünden daha hafif bir
    suç değildir. Çocuklar, âile yapısı içinde İslâmî terbiyeden geçmeli ve içinde
    yaşayacağı toplumun her çeşit pisliklerine direnebilecek, onlarla mücâdele
    edebilecek bilinç aşılanmalıdır.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale
    getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak
    düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacağı
    çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin
    istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir.
    Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman
    olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu
    bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten
    başka çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan
    insanın ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması da mümkün değildir. Çünkü izzet;
    ancak Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.1616 Seks manyağı haline gelmiş
    erkeklerden çok, onların hanımları ve çocukları acınacak durumdadır. Nice
    aile var ki, içinde kıyâmetler kopuyor. Zinâ yapan, fuhuş evlerine giden, turistik
    beldelerde bitli turistlerle yatanların yarısından çok fazlasının evli insanlar
    olduğu belirtilir. Tertemiz değilse bile en azından kocası gibi fâhişe olmayan,
    az-çok nâmuslu ev kadınları, uykusuz gecelerde kocalarının yolunu beklerken,
    kocaları kim bilir kimlerin yanında neler arıyor? Böyle ailelerin çocukları da
    potansiyel suçlu ve ahlâksız adayı olarak yetişiyor. Kim, bu aklı göbeğinin altına
    yerleşmiş, zinâkâr sarhoş adamların evli ama dul karılarına ve babalı ama yetim
    çocuklarına el uzatacak? İslâm’a düşman Batı hayatının hiçbir suçu olmasa bu
    suçlar yeter de artar. İslâm Devleti ve İslâmî değişim ve dönüşüm olmadan bu
    bataklık kurutulamaz. İslâmî iman ve yalnız Rabbe kulluk olmadan insanın
    dünyada da âhirette de durumu hüsrândır. Kurtuluş, Allah’ın dininde, O’nun
    Kitabına uygun hayatta, Allah’ın indirdiklerinin tatbik edilmesindedir.
    1616] 63/Münâfıkun, 8
    - 685 -
    Her çeşit aşırılık ve azgınlık, fahşâ ve fuhuş insanı Allah’a ibâdetten, farzları
    yerine getirmekten alıkoyduğu gibi; namaz da insanı her çeşit kötülükten, fahşâ
    ve fuhuştan alıkoyar.1617 Biri varsa, ötekine yer yoktur. Ya Allah’a kulluk, ya
    hevâya kulluk.
    İmanıyla, fıtratıyla, vicdanıyla zıtlaşıp yüzü kızarmadan ahlâksızlık yapacak
    hale gelmiş gençler dâhil, günümüzün insanı kızılmaktan çok acınmaya lâyık
    zavallı düzen kurbanlarıdır. Onlara da İslâm’ın mükemmelliği, tevhidin esası,
    ahlâkın güzelliği ulaştırılabilse, tâğutî düzenin ve ondan beslenen câhilî
    ortamın fesadları önlense çirkinlikler kendiliğinden uzaklaşacaktır.
    Türkiye’de bilgisayar sayısının çoğalmasına paralel olarak internet
    kullanıcıları ve internet kullanım oranı her geçen gün artıyor. İnterneti
    kullanan kitlenin artması interneti kullanım amacının bilgiye erişme yönünde
    bir gelişme olduğunu göstermiyor. Sadece Türkiye’de değil elbette dünya
    genelinde de durum pek farklı değil.
    Türkiye’de de arama sitelerinin en çok aranan kelimeler listesinin başında
    ne tür kelimelerin geldiğini tahmin edersiniz herhalde. Türk insanı en fazla
    (Freud’u bile şaşırtacak düzeyde) seks ve varyasyonları olan kelimeleri
    tıklamakta, o biçim sitelerde mutluluk aramakta… Arama motorlarında en
    çok tıklanan kelimelerin cinsellikle ilgili kelimeler olduğunu siteler kendileri
    açıklıyor.
    Unutmayalım; internette de Biri bizi gözlüyor. Hayatımızın her saniyesi,
    omzumuzdaki kameramanlar (Kirâmen Kâtibîn) tarafından videoya alınıyor.
    Müslüman olduğumuzu internet karşısında da unutmamalı ve ispatlamalıyız.
    Kalbimizden geçenleri bilen Rabbimiz internetin sanal âleminde ne yaptığımızı,
    kiminle nasıl konuşup yazıştığımızı, girişte güvenlik görevlisi olan veya
    olmadığı düşünülen hangi sitelere ne amaçla girdiğimizi de görüyor, biliyor.
    İnternet başında herhangi bir haram işlerken ölüm gelebilir. Ölüm gelmese de
    zerre kadar yaptığımız şerrin hesabı bizden sorulur.
    Her an Allah’tan korkan ve her yerde Rabbinin kendini gördüğünü bilip
    ona göre davranan ihsan bilincine sahip mü’minlere ne mutlu! Gözünde haram
    bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram bakışların lekesi olmayan
    kızlarımıza selâm olsun!
    Müslümanca yaşamak, her an Müslümanlığımızı unutmamak duasıyla…
    1617] 29/Ankebût, 45
    - 686 -
    72. HUTBE
    TAKVÂ GIYSISI VE BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR -1-
    Âyet :
    يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ قَدْ انَْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لبَِاساً يُوَار۪ي سَوْاتٰكُِمْ وَر۪يشاً۠ وَلبَِاسُ التَّقْوٰى ذٰلكَِ خَيْرٌۜ ذٰلكَِ
    مِنْ ايَٰاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ لَ ا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ
    الجَْنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لبَِاسَهُمَا ليُِرِيَهُمَا سَوْاتٰهِِمَاۜ انِهَُّ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلهُُ مِنْ حَيْثُ لَ ا تَرَوْنهَُمْۜ
    اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَ ا يُؤْمِنُونَ
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1618
    يَٓا ايَُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ل اِزَْوَاجِكَ وَبَنَاتكَِ وَنسَِٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَا۪بيبِهِنَّۜ ذٰلكَِ ادَْنٓىٰ
    اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1619
    وَقلُْ للِمُْؤْمِناَتِ يغَْضُضْنَ مِنْ ابَصَْارهِِنَّ وَيحَْفَظنَْ فرُوُجَهُنَّ وَل اَ يبُدْ۪ينَ ز۪ينتَهَُنَّ الِ اَّ مَا ظهََرَ مِنهَْا
    وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini
    ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine
    (kadar) örtsünler…”1620
    1618] 7/A’râf, 26-27
    1619] 33/Ahzâb, 59
    1620] 24/Nûr, 31
    - 687 -
    Hadi s:
    “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır:
    Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk.
    Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü çıplak) ve öteki kadınları
    kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır.
    İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen
    kokusunu bile alamazlar.”1621
    Biraz da etki-tepki meselesi olsa gerek. Egemen güçlerin bunca saldırısı
    ve zulmüne rağmen çarşılara, pazarlara baktığımızda başörtülü kızlardan
    geçilmiyor. Bardağın neresine bakalım? Hiç yoktan başı örtülü bayanların
    sayısı hâlâ çok sayıda diye sevinelim mi; yoksa, başörtüsü, rûhundan giderek
    soyutlandı, çarşılar başörtülü mankenlerin boy gösterdiği podyuma döndü,
    örtü sokağa (ayağa) düştü diye üzülelim mi?
    Sürpriz olan hangisi? Az-çok kültürlü kızların başörtülü olabilmesi mi,
    yoksa her yönden gayrı İslâmî yaşama biçiminin kuşattığı ve modern Batı
    standartlarını içselleştirmiş, özgürlük putunun kurbanı ve sosyal hayatın,
    sokak ve çarşının tutsağı olmuş başörtülü kızların her aklı başında müslümana
    “bu kadar da yozlaşma olmaz!” dedirtecek anormallikleri mi? Okullarda
    karma eğitimin tezgâhından geçmiş, televizyon dizileriyle büyümüş, kadınerkek
    eşitliğini ve kadın özgürlüğünü bayraklaştırmış, dünyevileşmiş, İslâm’ı
    yeterince bilmeyen, bildiklerini tümüyle yaşamanın getirdiği bedellere hazır
    olmayan kızların çeyrek tesettürü mü?
    Şuurlu müslümanların başörtüsü mücâdelesini önemli bir cihad gibi
    görmelerinin sebebi, onun Kur’an’ın bir emri, tesettürün ayrılmaz bir parçası,
    İslâmî inanç ve yaşama biçiminin dışa yansıyan bir göstergesi, müslüman
    hanımın hayâ ve iffetinin bir işareti olduğu içindi.
    Müslüman hanımın başörtüsüyle birlikte dış kıyafetinin özelliklerini
    özetin özeti mâhiyette hatırlatalım: Müslüman bir kadının yabancı erkeklere ve
    müslüman olmayan bayanlara karşı yüzü, bileklere kadar elleri dışında vücudunun
    tamamı avrettir, örtmeleri gerekir. Hanımların, ev dışında veya yabancı erkeklerin
    yanında normal ev içi elbisesinin üstüne bir dış elbise daha giymeleri gerekir. Âyette
    şöyle buyurulur: “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış
    elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle. Bu onların tanınıp, kendilerine sarkıntılık
    edilmemesi için daha uygundur. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.”1622
    1621] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
    1622] 33/Ahzâb, 59
    - 688 -
    Örtünün sık dokunmuş ve altını göstermeyen kalınlıkta olması gerekir.
    Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş
    sayılmaz. Elbise şeffaf ve çok ince olmamasına rağmen uzuvları belli edecek
    şekilde darsa ve organların şeklini ortaya koyarsa yine tesettür gerçekleşmemiş
    olur. Giyilen kıyafetin, örtünen başörtüsünün, erkeklerin dikkatini çekecek
    şekillerde olmaması, cinsel câzibeyi ortaya çıkarmaması gerekmektedir. (O
    yüzden şekil ve renk olarak sade, daha çok koyu -siyah- renkte giysi ve örtü,
    yirminci asra kadar bütün dünya müslümanlarının riâyet ettiği ölçü kabul
    edilmiştir.)
    Kim ne yorum yaparsa yapsın; başörtüsü Kur’an’ın emridir: “Mü’min
    hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler.
    Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini ve süs taktıkları
    organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar)
    örtsünler…”1623 Başörtüsü teferruat değildir. Allah’ın Kur’an’da emrettiği bir
    farz teferruat, ayrıntı kabul edilemez. Bu mantık(sızlık)la, eğer başı örtmek
    teferruat ise, meselâ göğsü örtmek de teferruattır; çünkü o da aynı şekilde
    farzdır. Başörtüsü, çarpık yorumlarla önemsiz ve hizmet(!) için tâviz verilecek
    basitlikte görülemez, olmazsa da olur denilecek bir husus kabul edilemez.
    Müslüman hanım, Ahzâb sûresi 59. âyete göre sadece vücudunu ve başını
    örtmekle emrolunmamış, aynı zamanda yabancı erkeklerden eziyet görmeyecek
    ölçüde ve iffetli olduklarını gösterecek biçimde cilbab (çekici olmayan ve
    baştan ayağa örten geniş ve kalın bir dış giysi) ile örtüneceklerdir. Bu özellik,
    başörtüsünün şeklini de, başörtüsü dışında dış giyimin nasıl olması gerektiğini
    ve bunun hikmetlerini de içermektedir. Vücudu örttüğü halde dış giysinin
    (cilbabın) içindeki bol elbise, -cilbabsız olarak- nasıl dışarıda tesettür için
    yeterli görülmüyorsa, aynı şekilde elbise desenlerinden daha çekici, allı güllü,
    bol süslü eşarplar ve kadını câzip gösteren kıyafetlerin de tesettürdeki temel
    espri ve hikmeti taşımayacağı bilinmelidir.
    Bilindiği gibi, Nur sûresi 31. âyeti, kadınlara -istisnâ edilen şahıslar dışındahiçbir
    erkeğe ziynetlerini göstermemelerini emretmekte. Ziynet, kadını güzel
    gösteren saç, makyaj, parfüm, takı, mücevherât ve elbise gibi şeyleri içine
    almaktadır.
    Güzel kokudan (parfümden) kaçınmak şarttır: “Bir kadın, güzel koku sürerek
    bir topluluktan geçer, onlar da ‘onun kokusu şöyle şöyleydi’ diye konuşurlar.
    1623] 24/Nûr, 31
    - 689 -
    Böyle (koku sürünmesi ve) söylenmesi çirkindir.”1624 Konuşurken ciddî olma
    mecbûriyeti vardır: “...Eğer (Allah’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere
    karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse
    ümide kapılır...”1625 Müslüman hanımın davranışı, yürüyüşü ağırbaşlı olmalı,
    dişiliğini, cinselliğini öne çıkarmamalıdır: “... Gizlemekte oldukları ziynetleri
    anlaşılsın diye, ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde
    yürümesinler).”1626
    Tesettürdeki gâye ve hikmet, kadının yabancı erkeklere karşı cinsî câzibesini
    gizlemektir. O yüzden, kadının bileğindeki altın bileziğin gözükmesine izin
    vermeyen din, kadını daha süslü gösteren bir eşyanın, bir aksesuar veya başörtüsü
    ya da giysinin kullanımına da izin vermez. Nûr Sûresi, 31. âyet, kadının yabancı
    erkeklere ziynetlerini/süslerini (ve ziynet yerlerini) göstermesini yasaklar.
    Hâlbuki şimdiki başörtülerin ve dış giysilerin büyük oranda ziynet/süs unsuru
    olması, aranacak ilk vasıf sayılabiliyor, ziyneti örtmesi gereken şeyin kendisi
    tümüyle ziynet özelliğine uyuyorsa bu nasıl tesettür olabilir? Tuz yiyeceği
    kokmaktan korur; tuz kokarsa o yiyeceğin hali ne olur?
    Başörtüsü, mü’min hanımlara sadece üniversitede farz olmamakta, bülûğa
    erdiği andan itibaren farz olmaktadır. Ayrıca üniversite gibi resmî kurumlarda
    ve erkeklerle kızların karma eğitim yaptıkları ya da içli dışlı oldukları yerde
    sadece başörtüsü değildir farz olan; onu tamamlayan diğer giysiler ve cinsî
    özellik ve câzibelerin tümünden arınmış, fitne ortamına hiç yer vermeyecek
    davranışlar da şarttır.
    Müslüman bayan, erkeklerin de bulunduğu sosyal hareketlere katılır veya
    yabancı erkeklerle meşrû ölçüler içinde konuşurken, her şeyden önce dişiliğiyle
    değil; kişiliğiyle bulunmalıdır. Bir kadın için, sosyal hayatta tesettür her şey değil;
    bir şeydir. Onsuz olmaz ama, onunla da her şey tamamlanmış değildir. Kahkaha
    gibi aşırı ve sesli gülme, yabancı erkeklerle şakalaşma, gereksiz samimi tavırlar,
    kadınsı işveler, yapmacık edâ ve sesin güzelleştirilmesi için doğal olmayan
    çabalar vb. iffetli müslüman bir hanıma yakışmayacak ve müslümanlarca
    yadırganacak ya da farklı gözle değerlendirilecek her türlü tavırdan kaçınılması
    gerekir. Erkeklerle ev ortamında otururken bazı hanımların kendi evlerinde ve
    aile dostlarıyla birlikte olmalarının getirdiği rahatlıkla tesettür konusunda daha
    serbest davrandıkları bilinmektedir. Ev ortamında ve güvenilir Müslümanlara
    karşı da olsa, bir hanım yabancı bir erkeğin yanında cilbab denilen elbisesinin
    1624] Ebû Dâvud, hadis no: 351
    1625] 33/Ahzâb, 32
    1626] 24/Nûr, 31
    - 690 -
    üstüne ince de olsa bir dış elbise giyinmelidir. Bu, fazilet cinsinden takvâ için bir
    örtü değil, mecburiyet ve farziyetle ilgili bir görevdir. Bol da olsa pantolon veya
    eteğe benzeyen pantolonlarla tam tesettür sağlanılamaz. Yabancı erkeklerin
    bulunduğu bir ortamda Müslüman hanım, her hareketinde vücut hatlarını belli
    etmeyip tümüyle örten bir dış giysi giymek zorundadır. Müslüman hanımın bu
    ölçülere riâyet etmeden sosyal hayatta yer alması ya da erkeklerle konuşması,
    hem kendine, hem dâvâsına, hem tesettürlü hanımlara, hem İslâm’a ve hem de
    müslüman kadınların toplumda müslümanca yer etmesi için gereken ortamın
    ve örfün oluşması önündeki zincirlerin kırılma çabalarına çok büyük zararlar
    verecektir. “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1627
    Allah’tan korkan mü’mine hanımların, sanki zorla, koca ve bazı
    akrabalarının ısrarı ve zorlaması ile örtünüyor gibi, kendilerine hiç
    yakışmayacak bir kıyafete bürünüyorlar. Hâlbuki onlar şuurlarını takvâ
    elbisesiyle de göstermek zorundadır. Ona bakan kimse, bakılacak en küçük
    bir haram olmamalı, kendisine bakıyorlarsa dişiliğini tümüyle gizlemiş birine
    gözleri iliştiği anlayışından gözlerini indirmek zorunda hissetmeliler. Onların
    giysileri, hayâları yani takvâ elbiseleri “bana bakma!” diye haykırmalıdır. Şuur
    ve takvaları giysilerinden belli olmalıdır. Böylece fitneye sebep olmanın vebali
    yerine, başkalarına davet ve tebliğ ulaştırmanın, takvâyı yaygınlaştırmanın
    sevabına nâil olabileceklerdir.
    Tak vâ Elbi sesi
    Takvâ, elbiselerin en güzeli, en hayırlısıdır. İnsanların pek çoğu dış
    görünüşe, giysilerine, ziynetlenmeye pek önem verirler. Dış görünüş ile
    karakter arasında bir bağlantı kurarlar. Elbiselerinin düzgün, yeni ve pahalı
    olmasıyla kişiliklerinin değer kazandığını zannederler. Şahsiyetleri zayıf olsa
    da, elbiseleriyle başkalarının gözünde bir yer edinmeye, ya da başkalarına giysi
    ve süslenme ile etki etmeye çalışırlar. Kimileri için ise elbise kişiliktir, hatta bir
    dünya görüşünün dışa yansımasıdır.
    Bedeni örten, onu sıcaktan veya soğuktan koruyan, ya da ona gerçekten bir
    kişilik kazandıran elbiseler, süs unsurları birer nimettir. İslâm’ın tanımladığı
    ölçülerde kullanılırsa bir şükür sebebi bile sayılabilir. Ancak asıl hayırlı olan
    1627] 33/Ahzâb, 59
    - 691 -
    elbise, takvâ bilincidir. Çıplak bedenlerin örtünmesini sağlayan, çirkin yerleri
    kapatan, çirkin davranışları önleyen, insanı kem gözlerden, hâin bakışlardan,
    şeytanın hile ve tuzaklarından koruyan, takvâ elbisesidir.
    Takvâ (din örtüsü) ile kişi kendini korumaya, dinî hayatına zarar verecek
    şeylerden sakınmaya alır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını savunur, o
    örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için zırh gibidir,
    sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden saklayan nöbetçiler gibidir.
    İşte takvâ elbisesi budur: İnsanın rûhunu giydiren ve doyuran elbise...
    İnsanın mânevî dünyasını kollayan bir giysi. Maddî hayatı da zararlı bütün
    unsurlardan, insanı mutsuz eden bütün davranışlardan, kişinin yüzünü
    kızartacak bütün yanlış hareketlerden koruyan bir örtü...
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1628
    Burada Allah (c.c.), giyinmeyi ve onunla dış görünüşü süslemeyi ön plâna
    çıkarıyor. Avret yerlerini örten elbise ile insana bir biçim kazandıran ve onu
    süslü gösteren elbisenin iki yönü vardır. Birincisi, zarûrî örtünme, ikincisi
    ise olgunluğu tamamlayan fazlalıktır. Her ikisi de en hayırlı elbiseye işaret
    ediyorlar. O da, hem görünen, hem de görünmeyen avreti örten ve böylece
    kişiye her türlü güzelliği sağlayan takvâ elbisesidir.
    “Kişi takvâdan bir elbise giymediği zaman, / giyinik olsa da kesin çıplak
    görünür. / insan için en hayırlı şey Rabbine itaat etmesidir. / O’na âsi olanda ise
    bir hayır yoktur.“
    Takvâ elbisesi Allah’tan haşyet duymak, O’na hakkıyla iman etmektir. Ya da
    güzel bir gidiş, vakarla hareket ve sekînedir (huzur duygusudur). İbn Abbas’a
    göre ‘takvâ elbisesi’, sâlih ameldir. Bazı tefsircilere göre ise iman, kimilerine
    göre muttakîlerin âhirette giyecekleri elbise, bazılarına göre de Allah’tan haşyet
    duymaktır. İbn Eslem diyor ki: “Takvâ elbisesi, kişinin Allah’tan ittika ederek
    avret yerlerini örtmesidir.”
    1628] 7/A’râf, 26-27
    - 692 -
    Takvâ elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim, yani hayâ duygusu
    ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah’ın izniyle maddî-mânevî
    ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha
    güzeldir, sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma bununla olabilir. Zira
    takvâ duygusu, imanı ve irfanı olanlar, zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en
    azından Hz. Âdem ve eşi gibi yapraklarla örtünmeye çalışırlar. Takvâ duygusu
    olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan kurtulmazlar. Böyleleri,
    elbise nimetinin örtülmesi gerekeni örtmesinin, soğuk, sıcak ve rahatsız edici
    çirkinliklerden koruyacak, ya da kötü bakışları def edebilecek, şehvetleri tahrik
    etmeyecek, edeb ve vakar kazanmaya sebep olacak tarafını düşünmezler. Onlar,
    şehvet, kibir ve gururla süslü elbiseler giyerek caka satarlar, saklanması gereken
    yerlerini gösterirler. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin
    örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur.
    Bugün çarşıda, pazarda, tezgâhta, masa ve kasa başında, başörtülü
    bayanların “örtülü çıplak” diye tanımlanabilecek başörtülü yozlaşmanın
    görüntülerini de şöyle özetleyelim: Çarşaf ya da bol ve uzun pardösü benzeri bir
    dış giysinin tamamlamadığı bir kıyâfet. Dış giysi cinsinden bir şey olmaksızın
    sadece başörtü, altına etek veya pantolon, üstüne bluz, elbise cinsinden bir şey
    giyerek çarşı pazarda dolaşma veya işyerlerinde ya da okullarda bu kıyafetle
    yabancı erkeklere (iş arkadaşlarına, sınıf arkadaşlarına, müşterilere…)
    gözükmek.
    Yasak savma cinsinden bile kabul edilemeyecek tarzda, çok ince veya çok
    kısa ya da çok dar pardösümsü bir dış giysi.
    Başörtünün altından sırıtan çirkinlik: Yüzde makyaj, dudaklarda ruj,
    yanaklarda allık, gözlerde boya ve hatta başörtüsünün rengine uygun özel lens,
    kaşlarda inceltme ve vücutta ağır parfüm kokusu gibi acâyiplikler.
    Yani, başörtülü sekreter ve başörtülü tezgâhtar bayanların büyük çoğunluğu
    başta olmak üzere ev hanımı veya ev kızı olmadıkları imajını her haliyle
    yansıtmaya çalışarak entel takılan genç bayanların da önemli bir kesiminin
    çarşıda, okulda, işte… başörtülü mankenlere benzeme gayreti. Üstü kapalı
    altı havalı, uygunsuz etek üstü türban, altta dar kot pantolon üstte başörtüsü,
    bacakları açık ama başı kapalı tipler; Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu
    dedirtecek şekilde, altı kaval üstü şişhane görüntüsü…
    Süslü kubbesi olan bir câminin alt katının tapınak olarak kullanıma açılması
    gibi bir şey. Başında sarık, ayağında mayo olan imam kıyâfeti ne ise onun gibi.
    Ne var bunda demeyin, sarıklı imamın giydiği mayonun HaŞeMa yani, Hakiki
    - 693 -
    Şeriat Mayosu değil; Batılıların giydiği cinsten iki parmaklık mayo olduğunu
    düşünün. Sakallı ve başında sarığı olan genç bir imamın sosyete plajında
    bakınarak gezinmesi ne ise, aynı ve belki daha ağır değil midir, çarşı ve pazarda
    (hal diliyle “şişşt, baksana bana!” diye konuşan giysi içinde) kendine baktırarak
    gezinen başörtülü kız.
    İkişer kelimelik kısa tanımlarla özetlersek: “Başörtülü açıklık”; “örtülü
    çıplaklık”; “tesettürsüz örtü.” Şunlar da üçer kelimelik: “Cilâlı baş devri”;
    “cennetle cehennem koalisyonu”; “sulandırılmış İslâm’ın görüntüsü”; “zakkum
    aşılanmış çiçek”; “zehir karıştırılmış bal.”
    Konserlerde alkış ve ıslıkla da yetinmeyip dans eder gibi hareketlerle
    tempo tutup sanatçının ezgisine/şarkısına koro elemanı gibi katılan başörtülü
    kızlar kimse tarafından yadırganmıyor artık. Çarşılarda özgürce gezmekle
    tatmin olmayan başörtülü bayanların bir kısmı, deniz kenarlarında, park ve
    pastanelerde özgür takılıyorlar, herkesin içinde şuh kahkahalar atabiliyor,
    çarşıda (şimdilik) kız arkadaşlarıyla öpüşebiliyor, çok rahat tavır ve cıvık cinsellik
    kokan davranışlardan, bazen kol kola bir yabancı erkekle fingirdeşmekten bile
    çekinmiyorlar.
    Peygamberimiz (s.a.s.)’in “giyinik olduğu halde çıplak gibi görünen kadınları,
    Cehennem ehlinden” saymasının1629 sebebi üzerinde düşünülüyor mu dersiniz?
    Hz. Peygamber, bunların Cennete giremeyeceği gibi, Cennetin kokusunu
    dahi alamayacağını belirtmiştir. Kimdir bu örtülü çıplaklar? Bunlar şeriatın
    koyduğu ölçülere uymayan, yani ince, dar ve uzuvları gösteren elbiseler giyen
    ya da vücudunda örtmesi gereken yerleri örtmeyen kadınlardır. Kadınların
    bu şekilde giyinmesi, küçük günahlardan olsaydı, Hz. Peygamber, onları
    Cehennem ehlinden saymaz, Cennetin kokusunu dahi alamayacaklarını
    söylemezdi. Farzedelim ki, sözkonusu şekilde giyinmek, küçük günahlardandır.
    Bu durumda küçük günahlarda ısrar etmenin, günahı büyüteceğini bilmiyorlar
    mı? Bilinmelidir ki, “sürekli yapılan hiçbir günah, küçük; tevbe edilen hiçbir
    günah da büyük değildir.”
    Hasan Basri gibi: “Siz sahâbeyi görseydiniz deli (öcü) derdiniz, onlar da sizi
    görseydi müslüman (tesettürlü) demezdi” demeyeceğim; daha hafifini tercih
    edeceğim: Günümüz Mekke ve Medine’sinde, hatta Tahran’ında, Afrika’nın
    nice ülkesinde, Malezya’da… erkek ve hanım müslümanlar, bu giysi ve
    davranış sahiplerine hiç duraksamadan kötü kadın damgası vurabilirler,
    kendilerinden saymayacakları gibi, hicaplı/tesettürlü sınıfı küçük düşürdükleri
    1629] Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128 Müslim, Libâs 125, hadis no: 2128
    - 694 -
    için ajan muâmelesi yaparlar. Ama Batı ülkelerinde bu kıyafet ve tavrın, tepki
    almadan kabul göreceğinden emin olabilirsiniz. Başörtüsü dışındaki bu giysi
    ve davranışı kendi standartlarında gördüklerinden, “herhalde başı keldir de
    kapatma ihtiyacı duyuyordur veya başına bir bez bağlamaktan zevk alıyordur,
    imaj anlayışıdır, bu tür değişiklikle dikkat çekmek istiyordur” şeklinde
    değerlendirmeler yaparlar. Türkiye’deki fanatik laikler ve Kemalistler gibi
    (çoğunluğun tavrı ve çoğu özelliğiyle) âhı gitmiş vâhı kalmış başörtümsü cicili
    bez karşısında katı ve uzlaşmaz tavır takınmazlar.
    “Bunlar (iki inanç, iki grup) arasında bocalayıp durmaktalar; ne onlara
    (bağlanıyorlar, benziyorlar) ne bunlara. Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar)
    yol bulamazsın.”1630 Hem Allah’ı, hem şeytanı râzı etmeye çalışmak, sadece
    şeytanı râzı edecek gülünç tavırlara, aldatış ve aldanışlara götürür insanı.
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
    öyle davrananların cezâsı ancak dünya hayatında rezillik, rüsvaylıktır; Kıyâmet
    gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan
    asla gâfil değildir.”1631; “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri
    şeriat (dinî kaide) kılan şirk koştukları ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü
    olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler
    için can yakıcı bir azap vardır.”1632 Hakla bâtılın koalisyonu, güzel bir içeceğin
    zehirle karıştırılmışı gibidir. Altısı içinden, altısı dışından tavırlar dinle alay
    etme gibi değerlendirilebilir. Müslümanlığı çok kötü temsil eden kimselerin
    zararları, müslüman olmayanlarınkinden daha büyük olur çoğu zaman;
    akılsız dost ve akıllı düşman misali. İslâm’a en büyük zarar, tarih boyunca
    hep içeridekilerden gelmiştir. Dini yanlış temsil ile “müslümanlar işte böyle!”
    dedirtecek tavizci anlayışa ve kötü örnek olarak dini de küçük düşüren tavırlara
    kimsenin hakkı yoktur.
    Bütün bunların yanında saçının tekinin bile gözükmemesine ciddi özen
    gösterilerek takınılan ve çoğunlukla “bone”li başörtüsü; rengârenk, bin bir
    desen, cıvıl cıvıl. Anadolu’daki fazla kültürlü olmayan bayanların kıyafetinin
    diğer bölümlerinde bu denli yozlaşma olmamasına rağmen, başörtü bağlama
    konusunda biraz ihmalkârlık biraz alışkanlık gereği, yer yer saçlarından bir
    kısmının bazen veya devamlı gözükebilecek şekilde başörtüsünde gevşek
    davranmalarına tam ters bir uygulamayı andırıyor, büyük şehirlerdeki bu
    fotoğraf. Çok kültürlü olmayan halk sınıfından geleneksel örtünmeyi sürdüren
    1630] 4/Nisâ, 143
    1631] 2/Bakara, 85
    1632] 42/Şûrâ, 21
    - 695 -
    bayanlar, başörtü örtme biçimine kadar örfleştirip âdetleştirdikleri şuursuzca
    örtünme görüntüsü sergilerken, onlardan ayrıldığını gösterme ihtiyacı duyan
    ve kültürlü olduğunu düşünen modern örtülü bayanlar da, saçlarını örtme
    konusunda gösterdikleri titizliği; başörtüsünün süslü câzibiyetinden kaçınma
    hususunda, başörtüsü dışındaki giysi ve tavır konusunda (sanki bilinçli ve
    kasıtlı bir tavırla) göstermekten kaçınıyorlar.
    Renk-renk, moda moda başörtüler, atlası, ipeği, yerlisi, ithali, bin bir çeşit…
    Ama, farklı etiketlere, değişik firma isimlerine aldanmayın; hepsinin markası
    tek: “Bak bana!” marka.
    Dışı kâfirleri hâlâ yakmayı sürdüren başörtüsü, içi uzun zamandır
    müslümanları yakıyor. Bâtıl cephesinde yeni bir şey yok; ilkeli de çağdaşı da
    aynı. Batının ve her çeşit bâtılın geleneksel tavrı değişmiyor: Zorla hakkından
    gelemediği hakkı, hile ile yozlaştırıp tahrif etmek. Yaşadığımız coğrafyada da bu
    filmin başörtülü versiyonu vizyona kondu; kanun ve baskılarla alt edemedikleri,
    önünü alamadıkları başörtüsünü cıvıklaştırarak yozlaştırdılar. Light İslâm,
    sulandırılmış, kitabına uydurulmuş, ılımlı müslümanlık diye dillendirilen
    İslâmizasyon anlayışının ne ölçüde tutacağını başörtülüler üzerinde test etti
    global ifsat çeteleri ve maalesef umutlanacakları netice aldılar.
    İmanla, tevhidle bağı koparılan, hiç değilse zayıflatılan ibâdetler, âdetlere
    dönüşür. Başörtüsü de öyle oldu. Kültürsüz halk kesiminde ninelerin,
    hizmetçilerin, temizlikçilerin ya da köylü kadınların geleneksel başörtüsü, âdet
    kabilinden değerlendirildiği için egemen güçlerin bunu hoşgörüyle (en azından
    düşman olunmaya gerekli olmayan, tahammül edilebilir şekilde) karşıladıkları
    bilinen husus. Şehirli bayanların, kültürlü kesimin de başörtüsü, çok yönlü
    yönlendirmelerle âdete dönüştürüldü. Böylece derin egemen güçler, onu irtica
    (yeni adıyla siyasal/İslâmî) simge görmüyor artık; âdete dönüşen başörtüsüyle
    çabuk uzlaştılar. Yeter ki imanın yansıması olarak örtülmesin örtü, yoksa
    bir kimlik alâmeti ve müslümanlık sembolü olmaktan çık(arıl)mış bir bez
    parçasıyla kimsenin bir alıp veremediği olmaz. Bizim açımızdan, yukarıda
    resmedilen şekliyle sorun büyüdü; zâlimler ve düzenbazlar için de o oranda
    sorun olmaktan çıktı başörtüsü.
    Gazinoda, pavyon veya plajda, yani en azından gözlerin haramlarla meşgul
    olduğu bir mekânda başında “imam sarığı” ile dolaşmanın durumuna benziyor;
    çarşı pazardaki dikkat çekici tavırlarıyla başörtülü kızın tavrı. İmamın sarığı
    beyaz olduğundan, en küçük bir leke kaldırmadığı ve hemen göze battığı gibi,
    taç gibi başlara yerleşen ve sarıktan daha simgesel ve ulvî değeri olan başörtüsü
    de, takılan başı baştan aşağı güzelleştirmeli. Yoksa, sarığı ve başörtüsünü
    - 696 -
    kirletenler, farkında olmadan da olsa “din”e düşman kazandırmanın vebâlini
    taşımış olurlar başlarında örtü yerine. İslâm’ı yanlış tanıtıp kötü örnek olarak
    bu modern başörtülü kızlar, bilmeden ve istemeden de olsa İslâm’a zarar
    veriyorlar. Buna rağmen, “Ne biçim “müslüman kız” bunlar, müslüman “kız
    bunlara!” diyemiyoruz. Kendimiz kız(a)mıyoruz, acıyoruz, bu kızlarımıza.
    Bunların konumu, müslümanlığın bu ülkede ne hale getirildiğini gösteriyor.
    Câhil bağlılarının ya da kendini bağlı zanneden mensuplarının dine bakışını
    ele veriyor. Yozlaştırılmış, sulandırılmış, ılımlılaştırılmış dinin başörtü
    versiyonu da böyle oluyor demek ki. Amerikancı müslümanlığın, düzene
    uygun demokrat müslümanlığın, fri takılmanın, özgürleşmenin yansıması
    bunlar. Dine karşı din, başörtüsüne karşı başörtüsü. İçi boşaltılmış tesettür.
    Vitrinci, slogancı tavrın neticesi. Modern muharref müslümanlığın göstergesi,
    hakla bâtılın giysideki koalisyonu.
    - 697 -
    73. HUTBE
    TAKVÂ GIYSISI VE BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR -2-
    Âyet :
    يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ قَدْ انَْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لبَِاساً يُوَار۪ي سَوْاتٰكُِمْ وَر۪يشاً۠ وَلبَِاسُ التَّقْوٰى ذٰلكَِ خَيْرٌۜ ذٰلكَِ مِنْ
    ايَٰاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ لَ ا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ
    يَنْزِعُ عَنْهُمَا لبَِاسَهُمَا ليُِرِيَهُمَا سَوْاتٰهِِمَاۜ انِهَُّ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلهُُ مِنْ حَيْثُ لَ ا تَرَوْنهَُمْۜ انِاَّ جَعَلْنَا
    الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَ ا يُؤْمِنُونَ
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1633
    يَٓا ايَُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ل اِزَْوَاجِكَ وَبَنَاتكَِ وَنسَِٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَا۪بيبِهِنَّۜ ذٰلكَِ ادَْنٓىٰ
    اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1634
    وَقلُْ للِمُْؤْمِناَتِ يغَْضُضْنَ مِنْ ابَصَْارهِِنَّ وَيحَْفَظنَْ فرُوُجَهُنَّ وَل اَ يبُدْ۪ينَ ز۪ينتَهَُنَّ الِ اَّ مَا ظهََرَ مِنهَْا
    وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini
    ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine
    (kadar) örtsünler…”1635
    Parçacı yaklaşım, uzlaşmacı yaklaşımdır. Parçayı bütün sanan, bütünü
    1633] 7/A’râf, 26-27
    1634] 33/Ahzâb, 59
    1635] 24/Nûr, 31
    - 698 -
    asla aramayacak, bütünü hepten yitirecek, bütünle bağlarını koparacaktır. Bu,
    hikmetin yitirilmesi değildir sadece; dinin de yitirilmesine giden yoldur aynı
    zamanda. Parça, bütünden koparılınca bütünün değerlerini kaybeder. Ağaçtan
    koparılan bir dal, bitkiden koparılan bir çiçek, insandan koparılan bir el, göz,
    kulak veya baş kısa zamanda ne duruma düşerse, tesettür ve takvâ örtüsünden,
    ona alt yapı olan iman ve Allah korkusundan koparılan başörtüsü de o duruma
    düşer/düştü. Başörtüsü, diğer İslâmî kıyafetle birlikte ve imana dayanan bir
    davranış/yaşayış biçimiyle değerini alır; bunlardan bağımsız başörtüsünün
    Hindistan’ın millî kıyâfetinden farkı olmaz. Şuurlu ümmete “bu şekliyle
    başörtüsü, uğrunda can verilecek bir değer değildir” dedirtir, sahibine Allah
    indinde rızâ ödülü kazandırmaz.
    Hakları kalmasın, bu manzarada yeşil sermayenin, “başörtülü tezgâhtar
    aranıyor” diye kapısına yazı yazan yeşil holdingden hacı amca tuhafiyecisine
    kadar esnafın, manken tipli başörtülü eleman arayanların, başörtülüleri plajlara
    alıştıran Kapris Oteli ve benzerlerinin, tesettür mayolarının, bu sektörden
    geçinen çeşitli alandaki iş piyasasının, özellikle tekstil firmalarının, ha bir de
    Tekbir(!) giyim ve benzerlerin, onların icadı başörtü defilelerinin büyük rolü var.
    Ama bu roller içinde en önemlisi, başörtüsüz ve başka örtüsüz resimlerin yer
    aldığı boyalı basında bile eleştiri almadan iki-üç günde bir farklı bir giysi ile boy
    resmi çıkan först leydi Emine Hanım’ın rolü ve çeşitli belediye kuruluşlarında
    boy gösteren başörtülü kızların figüranlığı. Olumsuz değişim rüzgârı bu konuda
    da iktidar cephesinden esti. Avrupa Birliği araştırıp öğrense başörtüsünü Avrupa
    kriterlerine uydurdukları için mevcut iktidara ne tür ödül vereceğini şaşırır.
    Giysisiyle kültürlü olduğunu göstermek istiyor kızlarımız; tabii bu kültürün
    İslâmî bir kültür olmadığını önemsemeden. Kimlere benzemeye çalışıyorsa
    onlardan sayılacağını unutuyor. Genç ve özellikle güzel gözükmek istiyor
    sokaktaki ve iş hayatındaki bayanlar. “Örtülü isek, bizim de güzel gözükme
    hakkımız yok mu?” diyorlar; müslüman hanımın cehenneme gitme (erkekleri
    de itme) hakkı araması gibi bir şey bu. Şeytânî düzenlerin oyununa geldi
    insanımız. “Başörtülü bayanlar yeter ki çarşıya pazara dökülsünler, zarûret
    olmaksızın ve uygun ortam aranmaksızın çalışma hayatına girsinler, lisesi
    üniversitesi ve diğer kurumlarıyla düzenin çarkları arasına sıkışsınlar, moda
    oltasına takılsınlar… gerisi kendiliğinden gelir” hesabıyla tuzaklar kuruldu ve
    kolay avlandı kızlarımız. Cennetin bedelini unuttular, ellerindeki Paris biletiyle
    Mekke’ye gideceklerini umdular.
    Tesettür anlayışı konusunda İslâm’la bugünkü müslüman arasında dağlar
    kadar fark oluşmuş durumda. İslâm, sadece başörtüsünü, sadece türbanı
    - 699 -
    emretmiyor elbette. Tesettür bununla bitmiyor. Sınıflarda pardösü çıkarılarak
    etek-bluzla oturan; kanı kaynayan genç erkeklerin ve öğretmenlerin her türlü
    bakış ve tavırlarına, sözle ve gözle saldırılarına muhâtap korumasız bir kızcağız.
    Evinde erkek misâfirlere bile gözükmeyen hacı, hoca çocuğu bu müslüman
    kızların, amfi ve sınıflardaki, kantinlerdeki kızlı erkekli karma eğitim ve
    eritim içinde bulunmasının nasıl bir tezat teşkil ettiği kimsenin eleştirisini bile
    almıyor.
    Üniversitelerde kızlar başörtülü olarak okuyabiliyor. Bu hükümet,
    başörtüsü meselesini çözdü, diye kimileri salakça övgüler yağdırıyor yönetime.
    Başörtüsüne kurban ettiler tesettürü, hayâyı, iffeti. Bırakın takvâ elbisesini,
    normal tesettür değil, başörtülülerin kıyafeti. Başörtüsünü ayağa düşürenlere
    ödül vermek istiyor halk. Tesettürsüz başörtüsünden, İslâm’ın yasakladığı ne
    varsa hepsinin bulunduğu üniversitelere başörtüsüyle girebilmekten başka
    iktidarın yaptığı hayır adına bir şey yok. Bu şekliyle başörtüsünün serbest olması
    mı daha iyi idi, olmaması mı, tartışılır. Bunlardan çok daha önemlisi odur ki:
    Kâfirlerin işgaline uğramış olan müslümanların yaşadığı hemen tüm ülkelerde
    mü’minlerin okullarda imanına müsâade edilmiyor. Putlar ister istemez
    sevdiriliyor, övdürülüyor. Ders diye nice terslikler oluyor, küfür kelimeleri
    söylettiriliyor, en azından dinlettiriliyor, puta tapma törenleri icrâ ettiriliyor...
    Bunlara normal gözle bakılır, ses çıkarılmaz, tepki gösterilmezken, tesettür
    ve hicab görevini ne kadar yaptığı da şüpheli olan salt başörtüsü serbestisine
    methiyeler düzülmesi mi gerekiyor? Din ve imandan daha mı önemli bu?
    İnsan sadece diliyle konuşmaz. Eskilerin hâl dili dediği iç lisânı da vardır.
    Beden dili denilen, vücudun aldığı şekille, organlarının gösterdiği özel tavırla
    da konuşur. Araştırmaların gösterdiği çarpıcı sonuç; beden dilinin, konuşma
    dilinden çok daha etkili olduğu şeklindedir. Beden dili, sadece organların değil,
    aynı zamanda organların örtüldüğü giysi ile de yakından ilgilidir. Yani, insan
    üzerindeki elbisenin de bir dili vardır, o da konuşur. Dâvet eder, mesâfe koyar,
    karşısındaki ile samimiyet veya resmiyeti ifâde eder. Elbise, aynı zamanda
    bir kimliktir, şahsiyet belirtisidir, örfün tercümanıdır. İnsanın temizliği,
    pejmürdeliği, düzeni, zevki, kültürü, muhâtaplarına verdiği değer ve saygısı
    da giysisinden anlaşılabilir. Her şeyden önemlisi, elbise bazen insanın hangi
    dini tercih ettiğini, ya da diniyle ne tür bir ilişki içinde olduğunu da belirtir.
    Mesajdır giysi, çağrıdır, ya da korunmadır.
    Giysinin temel olarak üç özelliği vardır: Tesettür/örtme, koruma ve süs.
    Bunlar içinde en önemlisi, giysinin insanı örtme özelliğidir, yani tesettür.
    Giysiden mahrum kalmak, çıplaklık, insanı cennetten çıkaran isyanın
    - 700 -
    görüntüsü olduğu gibi, şeytanın bu yolla insanı belâya uğratıp cennete girmesine
    engel olmasına fırsat vermektir. Şeytan Cennette Hz. Âdem ve eşinin çıplak
    olması için bütün planlarını kurmuş ve onların cennetten çıkarılmalarına
    sebep olmuştu. Onlar da birlikte Rablerine yönelip af talebinde bulundular,
    örtündüler ve Allah da onları affetti. “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana ve babanızı
    (Âdem ve Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini
    soyarak Cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya düşürmesin.
    Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz
    Biz şeytanları iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1636 Hz. Âdem ve Havvâ’da
    isyanın sonucu, Cennetten çıkarılmanın alâmeti olarak ortaya çıkan çıplaklık,
    bu kişilerin nesillerinde Cennete girmeye engel sebeplerden biri, isyanın
    görüntüsü, şeytana uymanın özelliğidir.
    Bir başörtüsü sektörü oluştu; kapitalizmin örtülü versiyonu olarak türban
    rantı ortaya çıktı. Bin bir çeşit desen ve renk cümbüşüyle Doğu zevkine hitap edip
    başörtüsü üreten yüzlerce yerli ve yabancı firma, ithâlatçılar, sadece başörtüsü
    satan mağazalar, başörtü modaları, başörtü defileleri, başörtülüler için özel
    mayolar… İçinde müslümanların da yaşadığı kapitalist düzenlerde finans
    kurumları nasıl bir görüntüyle, hangi görevi yerine getirmek için kurulmuş ve
    düzen açısından nasıl sakıncasız (hatta faydalı) görülmüşse; başörtülü kızlar
    da o amaç için “Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler olan”1637 çarşı ve pazarlara
    çıkarılmıştır. Kapitalizmin nimetlerinden(!) mahrum olmadan fâizden kaçmak
    isteyen kimselerin paralarını piyasaya, dolayısıyla kendi kasalarına çekmek
    isteyenlerin finans kurumları aracılığıyla bu işi yaptıkları gibi; açık saçıklardan
    biraz rahatsız olanların paralarını ve ilgisini çekmenin kapitalistçe yolu oldu
    başörtülü tezgâhtarlar, başörtülü sekreterler. Bunca işsiz erkek varken, bu kızlar,
    hangi özellikleriyle tercih ediliyor dersiniz? Ya da ille bayan gerekiyorsa, niye
    özürlü bir bayan, yaşlı bir bayan değil de; manken ölçülerine uygun yapıda genç
    bayanlar isteniyor? Haa, başlarında mendil kadar bir başörtüsü olacak; başka?
    Başka diğer açık kadınlardan farklı bir durum olmayacak. Telefona bakmak,
    ya da müşteriyle ilgilenmek için manken gibi olmanın avantajını insanî akıl
    ve İslâmî kültür mü, yoksa şeytânî düzen ve sömürücü görüş mü söylüyor?
    Kime ve neye hizmet ettiğini, neyi âlet edip sömürdüğünü para denilen câzip
    şeytan haydi işverene düşündürtmüyor. Peki, ya siz başörtülü kızlar, bunların
    sizi sömürüp kullanmasına, bundan da kötüsü sizin örtünüzü istismar
    etmesine, güzelim örtüyü sizin elinizle katran kazanına koymalarına, dünyada
    1636] 7/A’râf, 27
    1637] Müslim, Mesâcid 288
    - 701 -
    izzetinizin, âhirette cennetinizin çalınmasına nasıl rızâ gösteriyorsunuz? Değer
    mi üç kuruş para veya meymenetsiz insanların keyfi/beğenisi için bunlar?
    Özgürlük mü zannediyorsunuz bu köleliği, bu kullanılmayı, bu metâ ve nesne
    haline getirilmeyi; hâlâ akletmiyor musunuz? Başörtüsünü başınıza aldığınız
    gibi aklınızı da başınıza alın, şeytanın ve şeytanlaşanların oyuncağı, kölesi
    olmayın.
    Düşünebiliyor musunuz, İslâm’ın cihad bayrağını dalgalandırma şerefi gibi
    hanımlara üstünlük verdiren o başların tâcı, kapitalizmin hizmetinde, daha
    kötüsü (söylemesi zor da olsa söyleyelim:) cinselliğin, göz zinâsının hizmetinde.
    Kapitalist ve materyalist dünya her şeyi o denge(sizlik)de tutuyor: Arz
    talep. Üretim ve tüketim için bu böyle olduğu gibi, çeyrek tesettürlü bayanlar
    konusunda da bu böyle: Çıplaklardan hoşlanmayan, hele onlarla asla evlenmek
    istemeyen çok sayıda muhâfazakâr genç erkek var; bunlar için de çarşıda pazarda
    delikanlıların ilgisini kendisine çekmeye çalışan ve bu erkeklerin zevkle bakıp
    (tabii iyi niyetle canım, ona ne şüphe!) hoşlanacağı tipler gerekli. Piyasa şartları
    böyle oluşacak, bir taraftan fitne kazanı kaynarken, bir taraftan başörtüsü
    sektörü piyasaları canlandıracak, her çeşidiyle sömürü artmış olacak. “Günün
    hatta akşamın her saatinde bunca başörtülü kızın çarşıda sokakta ne işi var?”
    diyen bile artık yok. Evi hapishane gibi gören kızlar ve genç kadınlar artık
    sokaklarda göz hapsinde yaşadıklarını, özgürlük adına erkeklerin göz zevklerine
    gönüllü kölelik yaptıklarını ya düşünmüyor, ya da bundan şeytânî şekilde zevk
    alıyorlar. İslâmî ahlâkın sokaklara hâkim olmadığı bugünkü çarşı ve pazarlar,
    hanımıyla erkeğiyle müslümanların, özellikle gençlerin ancak çok zarûrî bir
    işleri varsa, zarûret miktarı çıkıp dönecekleri (benzetme yerinde ise tuvalet gibi)
    mekânlardır. Kapitalistleşen ve Allah korkusundan sıyrılan insanların mâbedi
    ve köle pazarı haline gelen, kapitalizmin can damarı çarşı ve pazarların Allah
    nazarındaki yerini Peygamberimiz belirtiyor: “Allah’ın en çok sevdiği yerler
    mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler de çarşı ve pazarlardır.”1638
    Makyajın rengine uygun başörtüsü ya da başörtüsüne uygun renk ve biçimde
    kıyafet; başörtüsü modası denilen yeni moda türedi. Her dışarıya çıkmadan
    önce ütüden geçirilen, ayna karşısında yarım saat uğraşılarak takılan, kendisine
    verilen para ile Afrika’da bir kadının hayat boyu kendini tümüyle örtecek giysi
    alabileceği bir aksesuar.
    Bu tavırlara bakarak “bu hanımlar kapanmak, Allah rızâsına uygun şekilde
    örtünmek için, nâmahrem bakışlara dur demek için başörtüsü takıyorlar”
    1638] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
    - 702 -
    diyenler beri gelsin; Allah sorarsa bu tavırlara olumlu şâhitlik yapabilecek kaç
    kişi çıkar dersiniz? Cinsel çekiciliği/câzibeyi kitabına/eşarba uydurup gözü
    (haramlara) açık safları kandırmak isteyen şeytan, insana sağdan yaklaşırken
    başörtüsü şeklinde flama kullanıyor olmasın? Yoksa bu yozlaşmış acınası
    başörtülüler, erkeklerin dikkatini bu şekilde daha çok çekmek için başörtüsünü
    yem ve istismar aracı mı görüyorlar? Hayır, başörtüsü erkek alıkları avlamak
    için volta atanların oltaya taktıkları av olamaz, olmamalıdır!
    Hayır, bin kere hayır! Medine’de Kaynuka Oğullarından yahûdilerin, yüzünü
    açmak istedikleri ve onu savunan müslümanın bu zulmü yapanı öldürüp sonra
    şehid edilmesine sebep olan ve Rasûlullah’ın bu olay akabinde uğrunda savaş
    verdiği hanımın örtüsü böyle değildi.
    Maraş’ta savaş pahasına savunulan başörtüsü bu tip başörtüsü değildi.
    Nur sûresi 31. âyette mü’min hanımlarının yakalarının üstüne örtmeleri
    emredilen ‘humur/hımâr’ bu başörtüsü değildir.
    Ahzâb sûresi, 59. âyette mü’min hanımlara emredilen cilbâb; üstlerine
    giymeleri gereken dış elbise, şu çarşı pazarda boy gösteren bayanların giydiği
    pardösümsü giysi değildir, hayır!
    Hz. Âişe annemizin, ensar kadınlarının özelliği olarak anlattığı, başörtüsü
    emrinin hemen ertesi sabahı, sanki başları üstünde karga var gibi örtüler içinde
    sabah namazına gelen kadınların örtüleri değildir bu başörtüsü.
    Yirminci asrın ortalarına kadar dünyanın hiçbir yerinde ve Osmanlı’da
    mü’mine hanımların örtülerinin benzeri değildir bu çeyrek örtüler, namaz
    örtüsüne benzemiyor bu başörtüler.
    Doğuda, insanlar geniş/bol, uzun elbise giyerler, başlarını örterler iken;
    Batıda tam tersi dar, kısa giyerler ve başları açıktır. Günümüz dünyasında Batı
    ile Doğu özellikleri kaybolup dünya globalleşir/küreselleşirken, Batı Doğuyu
    her konuda kendine benzetip kendi kültürünü dayatarak farklılıkları imhâ
    ettiği halde, yine de giysilerdeki bu farklılıklar kısmen korunmakta, özellikle
    dinin bu farklılıkları korumada özel konumu hâlâ direnci canlı tutmaktadır. Bir
    köyün, bir şehrin müslüman beldesi mi, hıristiyan yerleşim yeri mi olduğu daha
    uzaktan görünen minâresinden ya da çan kulesinden belli olduğu gibi; elbise
    de bir kimsenin mü’min mi, kâfir mi olduğunu zâhiren yansıtma özelliğini
    gösterebilir. Zâhirle bâtın, dış ile iç, kalıp ile kalp arasında zannedildiğinden
    çok fazla ilişki vardır. Bu ilişki, eğer uyum içinde değilse; birinin tümüyle
    ötekine baskın çıkıp aradaki uzlaşmazlığı kaldırıncaya kadar sürer. Elbisenin
    - 703 -
    sadece dinin zâhiri ile, dinin emirlerine şeklen teslimiyet ve fetvâ ile değil; aynı
    zamanda dinin özü olan takvâ ile de yakın irtibatı vardır. İnsan, takvâ adlı
    elbiseye bürünmemiş ise, her tarafını çok kalın giysilerle tümüyle örtse bile bu
    giysi ona yeterli gelmeyecek, kendisini ve muhâtaplarını haramlardan korumaya
    yetmeyecektir. Edep, hayâ, iffet gibi kelimelerle de ifâde edilen bu durum,
    Arapça’da hicab kelimesiyle ifâde edilir. Bu özellik, giyinmenin arka planını
    ortaya koyduğu için, “giysili çıplak” olmaya giden yolu tıkayacak, sözgelimi
    kadının cinsel tahrik unsuru olarak ayakkabı veya terliklerini kadınsı bir edâ
    ile tahrik edecek şekilde ses çıkararak kullanmasına, tahrik edici parfümler
    kullanmasına engel olacaktır. Haramlara dâvet edici şuh kahkahalar, kadınsı
    cilve, kırıtma ve aşırı rahat/özgür tavırlar ile sadece dış giysinin kapatamadığı
    şeytanî güzellikleri, yani çirkinlikleri ancak takvâ giysisi kapatır.
    Takvâ giysisi, edep, iffet ve hayâ günümüzün gençlerine doğal ortamda,
    evde, çevrede ve özellikle okullarda çocukluğundan beri veril(e)mediği için
    çeyrek tesettürlüler, yani “örtülü ama tesettürsüz” kimseler ortalığı kaplamaya
    başladı. Takvâ giysisinin önemsenmemesine, biraz da diğer tamamlayıcı
    unsurlardan yalıtılmış şekilde, sadece “başörtüsü” vurgusunun sebep olduğu
    değerlendirilmelidir. İş, bırakın takvâ giysisini, fetvâ boyutunu bile hiçe sayan,
    sanki İslâm’ın tesettür ve hicap emriyle dalgasını geçen bir tuhaflığa, hatta
    maskaralığa bile dönüşebilmektedir. İşin sadece fıkhî/şekilsel boyutunu ele alan,
    ama takvâ giysisinden soyunmuş bir bayan sözgelimi parmağını göstermenin
    fıkhen câiz olduğundan yola çıkarak yabancı bir erkeğe parmağıyla işaret
    ederek parmağına “haydi gel!” dedirtebilir, gözünü göstermenin câizliğinden
    yola çıkarak göz kırpabilir. Bu tür problemlerin ne kadar yaygın olduğunu belki
    sokağı, caddeyi, okulu, gezinti yerlerini tanımayan kişiler bilmeyebilir, ama iş
    gerçekten çığırından çıkmış vaziyettedir. Sadece başörtülü olan, diğer giysileri
    ve tavırlarıyla takvâ giysisine hatta düşman olan, ya da şeklen tesettürlü olduğu
    halde İslâmî edebe, hayâ ve iffete yeterli derecede sahip olmadığı hemen belli
    olan kişinin kapalı kıyâfeti de artık yadırganmamakta, her iki farklı, hatta
    birbirine düşman tavır normal görülebilmektedir.
    Elbise de konuşur. Evet, kişi, dili aracılığıyla konuştuğu gibi, elbisesi
    aracılığıyla da konuşur. “Bana, benim dişiliğime bakma, ben Allah’tan
    korkan bir müslümanım. Toplumun ve/veya kendimin ihtiyacından dolayı
    bulunduğum sosyal hayatta şu anda ben bir dişi olarak değil, kişi olarak varım.
    Sahip olduğumu düşündüğüm her şey gibi kendi vücudum da bana emânettir,
    Allah’ın emâneti. Onu nasıl kullanmam, nasıl örtmem gerektiğini de Sahibi
    bilir. Yanlış kıyafetim ve hatalı davranışım yüzünden de başka erkekleri
    - 704 -
    günaha dâvet ederek mülkün sahibine ihânet edemem! Kıyâfet tercihimle
    ilân ediyorum ki, yabancı erkeklerin bana bakmasını istemiyorum” şeklinde
    kibarca mesaj vermesi gereken başörtüsü, bugün göz alıcı renk ve desenleri,
    diğer tamamlayıcı giysi ve tavırlarıyla cıyak cıyak bağırıyor: “Hey erkekler, ben
    buradayım, baksanıza! Sizin dikkatinizi ve ilginizi çekip kendime baktırmak
    için ben ne paralar sarfettim, kaç mağaza gezdim, ne uğraşlar verdim. Nasıl,
    yakışmış mı başörtüm, uyum sağlamış değil mi diğer giysilerimle. Karar
    veremedinse tekrar bak, bir daha bak! Ha, nasıl olmuşum, güzel miyim, bu
    giysilerimle daha da güzelleşmiş miyim? Cevabını şimdilik gözlerinle ver, e
    mi?”
    Örtünmenin amacı başkasının bakışlarından korunmak ve ırzı meşrû
    olmayan cinsel isteklerden ve ona yaklaştıran olumsuzluklardan sakınmak
    ve sakındırmaktır. Erkeklerin gözlerini sakınması, hem kendilerinin ve hem
    hanımların iffetini korumak içindir. Bugünkü çeyrek tesettürün bunları
    hakkıyla yerine getirdiğine bin şahit lâzım. Bir şey, maksadından soyutlanarak
    algılanırsa işte böyle sulandırılır, yozlaştırılır.
    Tesettür, kadının kimliğini öne çıkaran bir onurdur. Müslüman hanımın,
    toplumda dişiliğiyle değil, kişiliğiyle yer edinmesini sağlayan, kadının
    sömürülmesine ve eziyet edilmesine karşı, koruyucu bir kalkandır. Kadının
    teniyle, derisiyle değil; insanî özellikleriyle topluma katılma arzusudur. Bir
    bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür. İzzetine, iffetine, şeref ve namusuna
    düşkün müslüman kızlarımızın bu erdemi bazı iki ayaklı şeytanların gözüne
    batıyor. Hanımların dişiliğiyle değil; kişiliğiyle toplumda yer alma isteklerine
    karşı kırmızı başörtüsü görmüş boğa gibi saldıracak yer arıyorlar. Özellikle
    İmam Hatip’te, üniversitede okuyan ve okumak isteyen müslüman kızın dünya
    âhiret tercihi ve cihadı da başörtüsü bayrağında ve onunla bütünleşen tesettür
    ve müslümanca kişilikte düğümleniyor. İslâmî örtünme iman alâmetidir.
    Ruhumuz gibi vücudumuz üzerinde de Allah’ın hâkimiyetini kabul edişin
    belgesi olan bir ibâdettir. Örtünme, çağımızın zulüm egemenliğine karşı
    kadınımızın cihadı, örtü de gerçek özgürlük bayrağıdır. Materyalist modern
    insan; imajı, vitrini, kaportayı, yani madde cinsinden ve göz boyayacak
    şeyleri özün yerine koydu. Bunun kadın açısından durumu da şu: Fark edilip
    beğenilmek isteyen bir kadın; teniyle, çekici kıyâfetiyle, dişiliğiyle bunu
    gerçekleştirecek, toplumda bu özelliklerle yer edinecektir. İnsanî erdemlerle,
    hizmet ve hayırlı çalışmalarla kendini ispatlamak, ancak kulluk şuuruyla,
    İslâm kimliğiyle ve gerçekten hür kadınlar için sözkonusu olabilir. Kadın
    edilgenlikten, sömürüden, metâlaşmaktan, nesneleşmekten, kendi nefsine
    köle olmaktan veya kendi nefsine köle olanlara kölelikten kurtulmak ve
    - 705 -
    erkek egemen dünyada hak ettiği saygın yeri almak istiyorsa, bunun yolunun
    kesinlikle tesettürden, hicaptan, Allah korkusuna dayalı bir yaşayıştan, İslâmî
    bir aileden geçtiğini unutmamalıdır. Kadının huzur ve mutluluğuna giden
    yol, çarşı ve pazardan geçmemektedir. Sokakta bulunanlar veya bulunduğu
    sanılanlar, yine bir sokakta kaybedilecek şeylerdir. O olmadan tesettürün de
    olmayacağı, ama sadece kendisiyle işin bitmediği bir başlangıç olan baş tâcı
    başörtüsü, dişiliğin örtülmesi olarak görüleceği yerde, dişiliği öne çıkarmanın
    çarpık bir aracı haline d(ön)üşmüşse, artık tesettürün bir cüzü bile olmayan bu
    bez parçasını başına koyan örtülü çıplak, Allah’ın değil; hevâsının/hevesinin,
    ins ve cin şeytanlarının kulu olmuştur.
    Çeyrek tesettür anlayışı, çeyrek din anlayışı demektir. Aslında, kadınıyla
    erkeğiyle günümüz Türkiye müslümanı, çoğunlukla diğer dinî algılayış ve
    yaşayış konularında da benzer tavır içinde. Başörtüsü, başların üstünde olduğu
    ve sokakta çarşıda (sevinemiyoruz maalesef) çokça başörtülü boşta gezen (ya da
    görücüye çıkıp bir şeyler arayan) kız olduğu için göze batıyor da ondan. Hani bir
    zamanlar yetkili bir Türk büyüğü(!), öyle diyordu ya: “Bu memlekete komünizm
    gelecekse onu da biz getiririz.” Bu sözdeki komünizm kelimesini başörtüsüyle
    değiştirerek aynı sözü söylüyor şimdiki etkili ve yetkililer. Ve getirdikleri
    başörtüsü de bu. “Olmaz olsun böyle başörtüsü!” dedirtmek istiyorlar topluma.
    Önceleri sosyete çıplakları şöyle diyordu: “Biz ne çarşaflılar gördük, ne haltlar
    ediyorlar…” Bu cümleden sonraki ifadeleriyle % 99,9 yalan söylüyorlardı. Ama,
    şimdi artık sadece sosyeteler değil, halkıyla elitiyle, her kesimden insan hem de
    nice gerçek olaylar ve gerçek görüntülerle delillendirerek “biz ne başörtülüler
    gördük, ne haltlar ediyor…” diyebiliyor, hiçbir müslümanın onaylayamayacağı
    cinsten aşırı özgür tavırları, yanındaki erkekle fingirdeşen başörtülüleri ve cıvık
    davranış ve başörtüsüyle taban tabana zıt giysi veya giysisizlikleri, makyajlı
    rujlu, allıklı pudralı, manken yürüyüşlü başörtülüleri gösteriyor.
    Güler misiniz, ağlar mısınız? Ben ağlanılması gerektiğini, ama ağlamaya bile
    vaktimizin olmadığını, bunların bizim insanımız, en azından bizim mesajımıza
    düşman olmayan, bize yakın insanlar olduğunu değerlendirmekten yanayım.
    Bütün bu yanlış/çirkin tavırlar gösteriyor ki, şuurlu müslümanlara, hepimize
    çok iş düşüyor. Eğer biz yeterince İslâm’ı, tevhidi, Allah’ı, O’nun emir ve
    yasaklarını, bütüncül olarak doğru bir şekilde anlatabilseydik, söylediklerimizi
    yaşayabilseydik, çevremizdeki çirkinlikleri nehy edebilseydik bu anormal
    manzaralarla kesinlikle karşılaşmazdık. Nitekim, din eğitimi yönüyle temeli
    sağlam atılmış olan köklü ve sahih din/tevhid öğretimi ve eğitimi/terbiyesi alan
    kızlarda savrulma daha az olmakta.
    - 706 -
    İçinde bulunulan mekânın inanca ve yaşayışa büyük tesiri vardır. Câhilî
    eğitim veren kurumlara, câhiliyye köle pazarlarını andıran çarşı ve pazarlara
    salıverilen insanların da bulunduğu ortamdan etkilenmemesi için çok ama çok
    sağlam bir tevhidî şuura, her bedelini ödemeye hazır güçlü bir imana ihtiyaçları
    vardır. Meyve veren her bitkinin her toprakta yetişmediğini, bazı yerlerin ayrık
    otlarına, kaktüs ve zehirli bitkilere çok müsait olduğunu hatırlayalım. Başında
    güzel meyve cinsinden başörtüsü bulunduran kızlarımız birer fidandır. O
    fidanın her bir yanını ahtapot kollarıyla zehirli sarmaşıklar sarıyor ve meyve
    verecek özünü vampir dişleriyle emmeye çalışıyorsa, öyle bir genç ağaçtan güzel
    bir meyve bekleme şansımız pek olmayacaktır. Balık için su ne ise, tesettür
    de müslüman hanım için odur. Su, balığın, içinde yaşayamayacağı oranda
    pislenmiş, zehirli atıklarla bulanmış ise balığın hali ne olur? Tâğûtî düzeni ve
    kurumları reddetmeden, çocukların aldıkları çarpık eğitimi hatta onaylayan
    bir tavır içinde, televizyonun yetiştirmesine açık şekilde ve nefsânî tarzda
    özgürce, yani başıboş tarzda caddelerde, sokaklarda gezip tozmayı, bakıp
    baktırmayı ihtiyaç sayan kızlarımız yetişirken sonucun böyle olacağını hesap
    etmemiz gerekiyordu. Uzun da olmayan etekleriyle diz altlarını, hele yırtmaçlı
    etekleriyle bacaklarını, kot ve benzeri pantolonla vücut hatlarını, bluz veya
    tişörtle göğüs çıkıntılarını, üstünde hâlâ duruyorsa pardösü demeye bin şâhit
    isteyen mont türünden ve daracık dış giysisiyle belinin inceliğini göstermekten
    çekinmeyen başörtülü kızlarımız, başı açıklara geç de olsa uyarak düşük
    pantolon ve açık göbek modasına da uyar ve teşhirciliğin bu kadar rezilcesine
    de atılırsa şaşmamak lâzım. Başında başörtüsü var ya yeter, o kendini kapalı
    sayıyor. Zaten yozlaşma ve dejenerasyon yavaş yavaş büyüdüğünden toplum
    şaşmıyor, yadırgamıyor, doğal karşılıyor bütün bunları.
    Hicabın, tesettürün içi boşaltılmış, sadece başörtüsü, varsa yoksa türban
    kalmış. Onun da suyunu çıkartarak cıvıttılar; örtüsüz örtü gibi zıtlık ve
    tuhaflıklar ortalığı kapladı. Her şeye rağmen başörtülü kızlar bu ülkenin gülleri,
    fidanları, meyve vermesi beklenen ağaçları. Kökü kuruyan ağacın yaprakları
    da tabii kısa zaman sonra kuruyacaktır. Ağacın kökü iman idi, sulanmadı,
    beslenmedi, gıdasız bırakıldı bu ağaç. Hatta su diye kurutacak zehir verildi
    özellikle resmî kurumlarca. Kuruyan kökün başörtüsü şeklindeki yaprakları
    döküldü. Sulanması gereken bazı fidanlar ise sulanmadı, ama sulandırıldı;
    câhiliyye kültürünün hormonlu bilgi kirliliğiyle yetişen körpe fidanlar
    çürümeye başladı. Hormonla ve yanlış aşılarla özü kaybettirilen, genlerine/
    fıtratına müdâhale edilen ağaçların meyveleri durumundaki başörtüleri de
    kanserojen özellikler taşımaya başladı. Çöplükte gül bitebilir, ama gübrelikte
    gül bitmez; bitse bile kokusu da aldığı gıda cinsinden olur; başörtüsü gibi açan
    - 707 -
    goncası/çiçeği huzur vermek yerine, çirkin görüntüsü ve kocaman dikenleri
    göze batar.
    Türkiye’de İslâm’la savaşan laik putperestler, İslâm’ın hayata yansıyan ve
    kimlik görüntüsü veren özelliğinden dolayı başörtüsüyle birlikte tesettüre
    tavizsiz bir düşmanlık göstermektedir. Bu topraklarda hakla bâtıl arasındaki
    savaş, bazı simgesel alanlarda yapılıyor. O alanlardan biri de başörtüsü denilen
    savaş alanı. Fetö ve elemanları başta olmak üzere başörtüsünü teferruat gören
    ve açmanın en fazla küçük bir günah olduğunu düşünenler, başörtüsünün
    simgesel konumunu, yani İslâm’ın günümüzdeki önemli bir sembolü olduğunu
    görmezden geliyorlar. Sancağın/bayrağın basit bir bez parçası olmadığını, onun
    çok önemli bir misyonu temsil ettiğini kabul eden kimseler, başörtüsünün
    de dâvâ açısından bundan farksız olduğunu unutuyorlar. Bu topraklarda
    her müslüman, başörtüsünü, belki normal ülkelerde ve normal zamanlarda
    olduğundan daha fazla (râyet/sancak gibi) önemsemek zorundadır. Tamam da,
    bu simgesel özelliğin abartılıp putlaştırılmasına da olumlu bakmamız herhalde
    beklenilmemelidir. Tevhidî bağlamından koparılmış dinî özelliklerin insanı ve
    toplumu kurtarması beklenemez. İbâdetlerin âdetleşmesi, ya da modern seküler
    hayatın bir parçası, kapitalizmin işleyen bir çarkı konumuna girmesi, insanı da
    yozlaştıracak ve yobazlaştıracaktır. Olan da budur. Sanıldığının aksine; yozluk
    yobazlık da modern insana geleneksel kişilerden çok daha yakındır.
    Altyapıya önem vermeden, iman ve tevhid vurgusu yapılmadan, takvânın
    gereği olarak hayâ ve edebe atıfta bulunulmadan onu doğuran temel değerden
    yalıtılmış şekilde ve sloganlaştırılarak yalnızlaştırılan “başörtüsü” evet,
    itiraf edilip dillendirilmesi zor olsa da putlaştırmış oldu. Allah’tan bağımsız
    peygamber sevgisi dâhil, her çeşit aşırılık putlaştırma olur da başörtüsü gibi
    baş tâcı putlaştırılmaz mı? Varsa yoksa başörtüsü diyen ve başka hiçbir talebi
    olmayanlara cevap da hak ettikleri cinsten oldu: Öyleyse alın size başörtüsü;
    sosyal alanlardaki sulandırılmış şekliyle alın başınıza çalın!
    - 708 -
    74. HUTBE
    TAKVÂ GIYSISI VE BAŞÖRTÜLÜ ÇIPLAKLAR -3-
    Âyet :
    يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ قَدْ انَْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لبَِاساً يُوَار۪ي سَوْاتٰكُِمْ وَر۪يشاً۠ وَلبَِاسُ التَّقْوٰى ذٰلكَِ خَيْرٌۜ ذٰلكَِ مِنْ
    ايَٰاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ يَا بَن۪ٓي ادَٰمَ لَ ا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ
    يَنْزِعُ عَنْهُمَا لبَِاسَهُمَا ليُِرِيَهُمَا سَوْاتٰهِِمَاۜ انِهَُّ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلهُُ مِنْ حَيْثُ لَ ا تَرَوْنهَُمْۜ انِاَّ جَعَلْنَا
    الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَ ا يُؤْمِنُونَ
    “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise
    indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir.
    Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi). Ey Âdemoğulları! Şeytan,
    ana-babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için
    elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir fitneye/belâya
    düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi
    görürler. Şüphesiz Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.”1639
    يَٓا ايَُّهَا النَّبِيُّ قُلْ ل اِزَْوَاجِكَ وَبَنَاتكَِ وَنسَِٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَا۪بيبِهِنَّۜ ذٰلكَِ ادَْنٓىٰ
    اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
    “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına
    cilbâblarını/örtülerini (dış giysilerini) üstlerine almalarını (vücutlarını
    örtmelerini) söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan
    budur. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” 1640
    وَقلُْ للِمُْؤْمِناَتِ يغَْضُضْنَ مِنْ ابَصَْارهِِنَّ وَيحَْفَظنَْ فرُوُجَهُنَّ وَل اَ يبُدْ۪ينَ ز۪ينتَهَُنَّ الِ اَّ مَا ظهََرَ مِنهَْا
    وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
    “Mü’min hanımlara söyle: Gözlerini korusunlar, nâmus ve iffetlerini
    muhâfaza etsinler. Görünen kısmı müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini (süslerini
    ve süs taktıkları organlarını) teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine
    (kadar) örtsünler…”1641
    1639] 7/A’râf, 26-27
    1640] 33/Ahzâb, 59
    1641] 24/Nûr, 31
    - 709 -
    Sağduyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi, İslâm’ın istediği gibi
    örtünmemek ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmek bir eziyettir.
    Bayanlara yönelik cinsel tâciz elbette bir eziyettir, zulümdür; ama buna sebep
    olan cinsel tahrik de erkeklere yönelik bir eziyet ve zulümdür. İslâm’ın istediği
    gibi tesettüre, hayâ ve edebe, takvâ giysisine özen göstermeden toplum içine
    çıkan bayanlar, özellikle nâmuslu müslüman erkeklere yönelik bir eziyet
    yapmakta, onların vebalini almakta, günahlarına vesile olmaktadır. Gereği
    gibi tesettür ve edep içinde olmayan bayanlar, kendilerini ister istemez gören
    erkeklerin haklarını gasp etmektedirler; en doğal hakları olan namuslu olma,
    Allah’a kulluk yapma, haram işlemeden yaşama hakkını çiğnemektedirler. O
    yüzden tesettüre ve hayâya tam dikkat etmeyen bayan, kendisine gözüktüğü
    tüm erkekleri taciz ederek kul hakkı suçu işlemektedir.
    Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı
    tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir
    eziyetten de kurtuluyor. Tâciz gibi eziyetlerden, çirkin bakış ve düşüncelerden,
    teklif ve sataşmalardan korunmak isteyen bir bayanın şöyle düşünmesi
    gerekir: “Başkasının bana cinsel tâcizde bulunmasını istemiyorsam, bana ait
    güzellikleri allayıp pullayarak teşhir etmemeliyim. Tahrik ederek başkalarının
    bana cinsî tâciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartmamalıyım.” Halk
    da, bu konuda biraz kabaca şöyle şey eder: “Şey, şeyini şey yapmazsa, şey de şey
    yapmaz.”
    Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır. Görüntü ile harekete geçen
    söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla
    erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kadın kendini de koruyor. Örtü, erkeğe
    İlâhî sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu
    yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz
    kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden
    korurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur. Yani örtü,
    kadını ve erkeği günahlardan, şeytanî dürtülerden, fitnelerden, dolayısıyla
    cehennemden korur.
    Başörtüsü, bir aksesuar gibi değerlendiriliyor bazı kızlarımızın gözünde.
    Kadınsı çekiciliği yabancılar karşısında en aza indirmesi gereken tesettür,
    bir moda olarak düşünülüyor artık. “Tesettür(!) defilesi” denilen ucûbeler,
    bir taraftan talebe/isteğe cevap verirken, daha çok da arzı körüklüyor.
    Dışarıya çıkarken erkek bakışlarını üzerine çekmemeye gayret etmesi gereken
    müslüman bayan, (kocasının karşısında belki bu kadar süslenip kıyâfetine özen
    göstermezken) en az yarım saat ayna karşısında kendine çeki düzen vermeye
    - 710 -
    çabalıyor, başörtüsünün rengine uygun olmayan pardösü ve ayakkabıyı giysiden
    saymıyor... Akşam olunca da evindeki televizyonda, Filistin’li kızların dramını,
    Irak’taki kadınlara yapılan zulmü gözünden yaşlar akıtarak seyrediyor.
    Bütün bunlar, câhil bırakılmış ve okullar başta olmak üzere düzen ve onun
    tüm kurumlarıyla, gayr-ı İslâmî çevre şartlarıyla yozlaştırılıp bilinçsizleştirilen,
    çok kimliklileştirilen/kimliksizleştirilen, Batının ve bâtılın değersiz değerlerine
    özendirilmeye çalışılan toplum kurbanı şuursuz müslüman kızlarımıza
    kızmamıza ve suçu sadece onlara yüklememize sebep olmamalı. Zaten onlar da
    erkeklerin aynası, elmanın diğer yarısı. Müslüman erkeklerdeki dünyevîleşme,
    takvâyı hatta haram-helâl sınırlarını geri planlara atmayı dışarıdan hemen
    tespit etmek mümkün olmuyor; eğer kadındaki tesettür gibi dıştan hemen
    belli olan bir ölçüt olsaydı veya varsa, hemen bu diğer yarımda da benzer
    dejenerasyon aynı oranda sergilenecektir. Zaten bu bayanların da çoğu, bu çeşit
    şuursuz müslümanların eşleri, kızları, kardeşleri değil mi? Bunlara kızmaktan,
    hatta acımaktan da önce, kadın ve erkek hepimize bu yozlaşmanın sebeplerini
    doğru teşhis edip çareler üretmek için gece gündüz çalışmamız, fedâkârlıklarda
    bulunmamız, güzel örnek olmamız, fesat ortamını salâh ortamına çevirmek
    ve insanları ıslah için hilâfet görevimizi yerine getirme gayretiyle ha bire
    koşturmamız gerekiyor.
    Eğer başörtülüler, gerçekten Allah rızâsı için ve O’nun emri olduğundan
    dolayı başörtüsü örtüyorlarsa, Peygamber ihtarları; modadan, yabancı
    erkekler tarafından beğenilme arzusundan ve hevâya uymaktan, şeytanı
    ve şeytanlaşanları râzı etme çabasından daha etkili olacaktır. O yüzden
    insanımıza, özellikle başörtülü tesettürsüzlere şu hadis-i şerifleri hatırlatalım:
    “Cehennemliklerden kendilerini dünyada henüz görmediğim iki grup vardır:
    Biri, sığır kuyrukları gibi kırbaçlarla (coplarla) insanları döven bir topluluk.
    Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen (örtülü çıplak) ve öteki kadınları
    kendileri gibi giyinmeye zorlayan ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır.
    İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesâfeden hissedilen
    kokusunu bile alamazlar.”1642
    “Ümmetimin son zamanlarında açık ve çıplak kadınlar bulunacaktır.
    Başlarındaki saçlarının kıvrımları develerin hörgücü gibi olacaktır. Siz onları
    lânetleyin. Çünkü onlar mel’un kadınlardır.”1643
    1642] Müslim, Cennet 52, 53, h. no: 2857, Libâs 125, hadis no: 2128
    1643] Taberânî, Mu’cemu’s-Sağîr
    - 711 -
    “Rasûlullah (s.a.s.), hafif bir elbise giyip tamamen vücut hatlarını örtmeyen
    kadınlara “Onlar adı örtülü ama gerçekten çıplaktırlar” buyurmuştur.1644
    “Kadın, örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü
    diker.”1645
    Âişe (r.a.)’den rivâyete göre, bir gün Ebû Bekir (r.a.)’in kızı Esmâ (ki,
    Peygamberimiz’in baldızıdır) ince bir elbise ile Allah Rasûlü’nün huzuruna
    girmişti. Rasûlullah (s.a.s.) ondan yüzünü çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ!
    Şüphesiz kadın ergenlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının
    görünmesi uygun değildir.” Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına
    işaret etmişti.”1646
    Yüce Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle
    oturuyorlarken ashâb-ı kirâmdan görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm
    çıkagelince Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün”
    buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Rasûlallah! Bu zât a’mâ değil midir?
    O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine
    Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevabı verdi: “Evet (o a’mâdır,
    görmüyor), ama siz de mi körsünüz? Siz de mi onu görmüyorsunuz? (Gözlerinizi
    koruyun ve tesettüre uyun).”1647
    “Allah, peruk takana ve taktıran kadına lânet etsin!”1648
    “Rasûlullah (s.a.s.) kadın gibi giyinen erkeğe, erkek gibi giyinen kadına lânet
    etti.”1649
    “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescidlerdir. Allah’ın en fazla nefret ettiği yerler
    de çarşı ve pazarlardır.”1650
    “Gözler de zinâ eder; onların zinâsı (bakılması haram olan kimselere şehvetle)
    bakmaktır.”1651
    Cerîr (r.a.) şöyle dedi: Rasûlullah’a (s.a.s.) ansızın bakıp görmenin hükmünü
    sordum. “Hemen gözünü başka tarafa çevir!” buyurdu.1652
    1644] Süyûtî, Tenvîru’l-Havâlif, c. 3, s. 103
    1645] Tirmizî, Radâ 18
    1646] Ebû Davûd, Libâs 31, 34, h. no: 4104
    1647] Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283
    1648] Buhârî, Libâs 86, Tıbb 36; Müslim, Libâs 119, hadis no: 2124; Nesâî, Ziynet 25
    1649] Ebû Dâvud, Libâs 28; Ahmed bin Hanbel, II/325
    1650] Müslim, Mesâcid 288, hadis no: 671
    1651] Buhârî, İsti’zân 12; Müslim, Kader 20
    1652] Müslim, Âdâb 4; Ebû Dâvud, Nikâh 43; Tirmizî, Edeb 28
    - 712 -
    “Erkek, erkeğin avret yerine, kadın da kadının avret yerine bakamaz...”1653
    “Hiçbiriniz, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın.”1654
    “Kim dünyada şöhret için elbise giyerse Allah ona kıyâmet gününde zillet
    elbisesi giydirir. Sonra da onu cehennemin alevli ateşlerinde yakar.”1655 Şöhret
    elbisesinden maksat, başkalarına câzip görünmek ve fors satmak için giyilen
    elbisedir.1656 İbnü’l Esir ise şöhret elbisesinden maksat insanların arasında göz
    alıcı elbiseler giyerek büyüklük taslamak, kibirli tavra bürünmektir diye belirtir.
    “Kim (dünyada, dikkatleri üzerine çeken) şöhret elbisesi giyerse, Allah,
    alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar, o kimseden yüz çevirir (rahmet nazarıyla
    bakmaz).”1657
    “Cennette bir kadının nasifı, dünyadan ve bir o kadar daha şeyden
    daha
    hayırlıdır.” Dedim ki: ‘Ya Rasûlallah, nasif nedir?’ “Başörtüsüdür” buyurdular.1658
    Ve bir âyet-i kerime: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi,
    süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi (takvâ ile kuşanıp donanmak) ise daha
    hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye
    onları indirdi).”1659 Daha hayırlı olan “takvâ elbisesi” nedir?
    Takvâ (din örtüsü) ile kişi, kendini korumaya, dinî hayatına
    zarar verecek
    şeylerden sakınmaya çalışır. O örtü ile korunur, o örtü ile temiz fıtratını
    savunur, o örtü ile edep dışı işlerden kendini muhâfaza eder. O örtü onun için
    zırh gibidir, sağlam bir kale gibidir, çevresinde onu tehlikelerden
    saklayan
    nöbetçiler gibidir. İşte takvâ elbisesi budur. İnsanın rûhunu giydiren ve
    doyuran elbise. İnsanın mânevî dünyasını kollayan, yüzünü kızartacak
    bütün
    yanlış hareketlerden koruyan bir mânevî giysi, bir örtünüş ve davranış biçimi.
    Mü’minin onuruna, kişiliğine, inancı, ahlâkı ve namusuna zarar verecek
    davranışlardan onu koruyan bir giysidir takvâ elbisesi. Takvâ elbisesi, sırf Allah
    rızâsı için ve emredildiği gibi, şuurla sevgi dolu teslimiyetle örtünmektir. Takvâ
    elbisesi, takvâ hissi veya takvâ duygusu ile giyim,
    yani hayâ duygusu ve Allah’a
    karşı sorumluluk bilinci ile giyilen ve Allah’ın izniyle maddî - mânevî ayıptan,
    çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan bu elbise daha güzeldir, sırf
    faydadır. Takvâ duygusu olmayanlar ne kadar kalın giyseler de çıplaklıktan
    1653] Müslim, Hayz 74; Tirmizî, Edeb 38; İbn Mâce, Tahâret 137
    1654] Buhârî, Nikâh 11, Cihâd 140; Müslim, Hacc 424; Tirmizî, Radâ’ 1; Fiten 7
    1655] Ebû Dâvud, Libas 5, h. No: 4029, 4030
    1656] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, c. 2, s. 94
    1657] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, c. 17, s. 465
    1658] Ahmed bin Hanbel, II/483
    1659] 7/A’râf, 26
    - 713 -
    kurtulamazlar. Asıl hayır takvâ elbisesidir ki, örtülmesi gereken yerlerin
    örtünmesini sağlar, kişiyi maddî ve mânevî hayâsızlıklardan korur.
    Vahye dayalı gerçek ilimden uzaklaştırılmış, tefekkür nedir bilmez hale
    getirilmiş, Kur’an’ı okuyup anlamayı ve ona göre yaşamayı tek çıkar yol olarak
    düşünemeyen, imanı çalınarak ibâdet zevkinden mahrum bırakılmış, kısacası
    çağdaşlaştırılmış insanın şu veya bu oranda cinselliğinin ya da cinsî isteğinin
    istismârına yönelik kapitalist tuzaklara kapılmaması imkânsız gibi bir şeydir.
    Bunlara ahlâkî nasihatlerin pek bir fayda vereceği düşünülmemelidir. İman
    olmadan ahlâkın da olmayacağını, gerçek ahlâkın Kur’an’ı yaşamak olduğunu
    bu çevre ve düzen kurbanlarına anlatmak, inandırmak, benimsetmekten başka
    çıkar yol gözükmüyor. Tevhidî anlamda gerçek bir iman olmadan insanın
    ahlâklı, nâmuslu ve şerefli olması mümkün değildir. Çünkü izzet; ancak
    Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir.1660
    Bazı bayanların aşırı serbest hareketler içinde, müslüman bir hanıma
    yakışmayacak basit tavır ve başörtülerine uymayacak çirkinlikte kıyafetle
    toplum içine çıktıkları giderek çokça görülen bir şahsiyet problemidir. Bu
    davranışların hem kendilerini küçülttükleri, hem örtülü bayanlar hakkında
    yanlış ve kasıtlı yargıda bulunanlara koz verdikleri ve hem de dini yanlış
    tanıttıkları yönüyle fitneye sebep olan bu çeyrek tesettürlü bayanlar, her geçen
    gün daha da artmaktadır. Ama, bunu toplumdaki tüm müslüman bayanlara
    şâmil kılmak veya böyle davrananlar yüzünden diğerlerini de toplumdan
    tümüyle uzaklaştırmak doğru olmasa gerektir.
    Örtü Allah’a itaatin simgesidir. “Ben, vücudumda geçici bir süre duracak
    olan bir kiracıyım, emânetçiyim” diye düşünmeli insan. Vücuduma ait hangi
    organ olursa olsun o bana O’nun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir
    ki, hiç bir hakkım yokken bana verilmiş. Bunun bana bir lütuf olarak verilmesi
    karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu, saygısızlık olur” diye
    düşünmeli insan.
    “Bu kadar lütuftan sonra... Evet, benim üzerimde hâkimiyeti ve merhameti
    bu denli açık olan Zâta karşı yapmam gereken görev O’nun emir ve yasaklarına
    uymak olmalı. Zira O beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı, neyin zararlı
    olacağını benden iyi biliyor. Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları
    o işlerin arkasına takan Zat, tesettürde de benim bilemediğim ve göremediğim
    faydaları onun arkasına takmıştır” demeli ve itaat etmeli.
    1660] 63/Münâfıkun, 8
    - 714 -
    İnsan şöyle düşünmeli; “Ben, bana ayda sözgelimi 500 dolar verene
    günümden şu kadarını, şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum,
    hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum. Rabbim bana yığın
    yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlarca dolara değişmiyorum, hayatıma
    değerler biçemiyorum. Bana bu kadar nimetleri hiç liyâkatim olmadığı
    halde veren Zâta karşı, değil günümün, ömrümün bütün zaman dilimlerini,
    şartlarını Onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana bin dolar maaş
    veren işverenimin bana emretme hakkı, benim de emredileni yapma görevim
    varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve
    işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam; şunu da iyi
    bilmem lâzım: Bana her şeyi veren Allah da bana emrediyor. Bin doları veren,
    hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah (c.c.) verdiği
    şeylerle hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle
    sahiptir.”
    Sadece insan elbise giymez, giysi de insanı giyer, yönetir, yönlendirir. Dış,
    için aynasıdır. Dışı İslâm’ın anladığı anlamda temiz olmayanın içinin de çok
    temiz olmasına imkân yoktur. Kıyâfetin insan rûhuna etki ettiği de bir vâkıadır.
    O yüzden kadın giysisi giyen erkek artık kadın gibi tavırlar takınır. Bunun tersi
    de geçerlidir. O yüzden Peygamberimiz, çok küçük yaştaki çocukların bile
    karşı cinsin elbiselerini giyinmelerini yasaklar, hatta karşı cinsi çağrıştıracak
    renklerdeki giysileri de. İşte giysinin insan rûhuna bu etkisi, İslâm’ın uygun
    görmediği tarzdaki kıyâfetin imana da zarar vermesine sebep olabilecektir.
    Aynen gerçek imanın tam tesettürü, takvâ giysisini zorunlu kıldığı gibi.
    İçinde, olması gerektiği şekilde iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü,
    “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde ederken, içinde olması
    gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o hizmet için,
    üniversite için tâviz verilebilecek bir teferruattır, olmasa da olur; ya da haram
    bakışları uzaklaştırmak yerine çekiciliği artıracak şekilde istismar edilebilecek
    bir oyuncak haline gelir. Şimdi ayrı bir risk daha eklendi; tesettürlülerin
    demokratik curcunaya katılıp düzene entegre edilmeleri için istismar malzemesi
    olma riski…
    Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun
    yozlaştırılmasına sebep olabilmektedir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir
    emirdir. Birçok dinî görevin yerine getirilmesiyle başörtüsü ancak İslâmî
    bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen ya da diğer giysi ve
    davranışları başörtüsünün ruhuyla bağdaşmayan insanının başında ise o sadece
    bir bez parçasıdır. Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arâzinin toprağı
    - 715 -
    gevşekse, yağan yağmur, esen rüzgâr onun toprağını oradan alıp götürüyorsa;
    bu durum, ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. Sağlam bir ev, ancak
    sağlam bir zemin ve güçlü temel üzerine inşâ edilebilir. İşte aynen bunun gibi,
    iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır;
    başörtüsü ise bu binanın çatısı, tesettür/örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki
    çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır. Sağlam bir iman olmadan, başta
    duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler; nefis,
    şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgârda uçup
    gidecek veya başörtülü ama çıplak denilecek tip oluşacaktır.
    Günümüzde cilbâb, yani pardösü benzeri dış elbise önemsenmez hale geldiği
    gibi, “başörtüsü zulmü” farklı bir tepkiyi aşırılaştırdı; tesettür denince sadece
    başörtüsü akla gelmeye başladı. Bazı genç bayanlar da sadece başörtüsüyle
    yetinmeye başladı. Giderek artan bir ucûbe olarak boneli, başörtülü, fakat
    makyajlı; başörtülü, ama eteği dizlerine kadar yırtmaçlı; başörtülü fakat üstünde
    sadece tişörtlü etekli kıyafetler boy göstermeye başladı. İslâm kadınının sadece
    tesettürü bile yeterli görmesi mümkün değilken, yani aynı zamanda takvâ
    elbisesi olan iffet, hayâ, saygın kişilik özelliklerini kuşanmak; tavır, yürüyüş,
    konuşma, gülme, aşırı serbest hareket vb. davranışlarda fitne unsuru olabilecek
    tüm hususlardan sakınmak mecbûriyetinde olduğu halde, sadece giysi olarak
    tesettür konusu bile uygulamada büyük çapta dejenereye uğramaya başladı. Kala
    kala sadece bir başörtüsü kaldı; o da tâğutlara başkaldırı anlamında baştâcımız
    iken; şimdi tâğutî düzenleri güçlendirmeye, başa geçenleri kutsamaya âlet
    olmaya başladı. Vay başımıza gelenler!
    18 ilâ 20. Yüzyıl Türk tarihi, biraz da kıyâfetlerdeki acâyip ve hızlı
    değişimin tarihidir. Tanzimat denilen Batıya entegre olma, yönetimi ve halkı
    Batılılaştırma çabası, hayatın her alanında olduğu gibi, kıyâfetlerde de büyük
    kırılmanın başlangıcı olmuştur. Bu kırılma, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki
    devrimlerle, kop(arıl)ma noktasına getirilmiştir. En önemli devrimlerin
    kıyâfetle ilgili olması, giysinin sadece bir görüntüden ibâret olmayıp oradaki
    değişimin kişinin inanç dâhil, tüm dünyasını değiştireceği gerçeğinden yola
    çıkılarak yapılmıştır. Tanzimat’la birlikte halkın giysi özgürlüğü baskı altına
    alınmış, devlet zoruyla kişiler Batılı giysilere mecbur edilmiştir. II. Mahmut
    zamanında başlamış olan bu faşizan, baskıcı, ceberut tavır, günümüzde de
    hâlâ sürdürülmektedir. Pantolon, ceket ve kravatı devlet dairelerinde zorunlu
    hale getirip “modern kâtip” giysisini dayatma ile yetinilmemiş, Yunanlıların
    başlarına geçirdiği kıyâfet olan fes, II. Mahmut tarafından zorla âlime, câhile
    giydirilmiştir. Müslüman halk, bu Batılı kıyâfetlere gâvur kıyâfeti demiş,
    - 716 -
    bu giysileri zorla giydiren yöneticiye de “gâvur padişah” adını takmıştır.
    Bununla birlikte devlet güç kullanarak bu devrimi uygulamış, ardından nice
    zaman geçtiği halde ve fesin Cumhuriyetle birlikte terk edilmesine rağmen
    câmilerdeki namaz kıldırma memurları (üzerine sarık sararak) hâlâ bu köhne
    devrimi canlı tutmakta devam edegelmiştir. II. Mahmut’tan beri yöneticiler
    kendi güçlerini insanların başlarında görmeyi en büyük hedef saymışlar, baş
    üstünde yer edinemeseler de başın üstünde kendi devrimlerine yer bulmanın
    sadistçe mutluluğunu tatmak istemişlerdir. Adı geçen padişah, kafalara fes
    geçirip kendi egemenliğini başlarda görüp herkese gösterdiği gibi; aynı tavır, ilk
    cumhurbaşkanı tarafından da kafalarda şapka görülmek istenmesiyle ortaya
    konmuştur. Sonra egemenlik ve etkinliklerini başörtüsü yasağı şeklinde halkı
    sürüleştirme zevkini tadarak görmeyi sürdüren zihniyet, bütün bu yaptıklarını
    Batılılaştırma/çağdaşlaştırma adına yaptıklarını ifade etmeyi görev bilmişlerdir.
    Modernizm, günümüzde faşist bir din halini almıştır. Global dünya dini
    olarak dayatılan bu emperyalist dünya görüşü, insanı tek tip haline getirip
    sürüleştirmekte, onu her yönüyle köleleştirmektedir. Batılılaşan bayan, niye
    giysisini, giysisiyle dikkat çekmek istediği vücudunu teşhir etme ihtiyacı
    duymaktadır? Modernizm şeklinde ortaya çıkan çağdaş Batı yaşama biçimi
    ve ideolojisi olan materyalizm, insanın rûhunu, mânevî dinamiklerini hiçe
    saymakta, kişiyi sadece sahip olduğu giysiden, arabadan, paradan, maldan
    ibâret kabul etmektedir. Bayanları da etten, deriden ibâret, giysiden, kozmetik
    ürünlerden, süslenmeden ibâret görmektedir. Batılı(laşmış) insan da kendine
    biçilen rolden memnundur. Zinâya yaklaşma ve yaklaştırma olacakmış, toplum
    ifsâd edilecekmiş, erkekler tahrik edilip günahlara dâvetiye çıkarılacakmış,
    böylece kendisinin yolunu tuttuğu Cehenneme nice erkekleri de sürüklüyor
    olacakmış, çağdaş bayanın umurunda değildir. Nasıl olsa, memlekette
    demokrasi var; canı ne isterse onu giyer, vücut onun değil mi, istediği gibi
    yapar…
    II. Mahmut’la birlikte müslüman halkın kıyafetine müdâhale edilmeye ve
    resmî kıyâfet dayatılmaya başlanmış, TC kurulur kurulmaz da daha net ve sert
    kıyafet devrimi uygulamaya konulmuş bir coğrafya, müslüman hanımların
    modernleşmesi konusunda diğer ülkelere karşı ilk kötü örneklere de sahne
    olmuştu. 20. Asırda devrimlerle devrilen değerlerle ilgili olarak, önce bin senedir
    giyilen çarşaf çıkar(t)ılmış, sonra peçeler at(tır)ılmış, zarûret olmaksızın yani
    çarşıda pazarda yüzlerin açılması yaygınlaşmıştı. Bilenler ya da hatırlayanlar
    ne kadar kaldı bilmem, hâlâ bazı kitaplarda ve mahfillerde “bol pardösü
    çarşafın yerini tutar mı?” tartışmaları yapılır(dı). Hanbelî, Şâfiî ve Selefîlerin
    - 717 -
    câiz görmediğinden de yola çıkılarak özellikle fitnenin kol gezdiği günümüz
    ortamı gibi durumlarda ihtiyar olmayan bayanların diğer tarafları kapalı olsa
    da, yüzlerini ulu orta açmalarının câiz olup olmadığı gündeme gelirdi. Nereden
    nereye? Bugünkü entel takılan kültürlü bir bayana bunları anlatmak, hele
    takvâ ve azîmeti tavsiye etmek bile ne kadar mümkündür? Bu gidişle, korkarım
    birkaç sene sonraki bu dergiye benzer bir dergide bu yazara benzer bir yazarın
    makalesinin başlığı şöyle olacak: “Şeffaf Başörtüsü Tesettüre Uygun mudur?”
    Ya da “Açık Göbek Modası Başörtülü Bayanlar Arasında Niye Hızla Yayılıyor?”
    “Başörtülü Kızlardan Oluşan Dans Grubu Nasıl Ortaya Çıktı?” Gazete haber
    başlıklarından bazıları da şöyle olacak: “Güzellik Yarışmasına Katılmak İsteyen
    Başörtülüler”, “Başörtülü Şarkıcı ve Sanatçılar Dernek Kuruyor.”
    Bu anlatılanlardan, “bütün başörtülü bayanlar böyle” gibi bir yargı çıkmaz
    elbette. Hayâ ve iffet sembolü, tam tesettürlü, ihtiyaç için çıktığı sosyal hayatta
    dişiliğiyle değil, kişiliğiyle hanım hanımcık yer alan ve Allah rızâsı için
    örtündüğü her davranışından belli olan şuurlu kızlarımızı ve kız kardeşlerimizi
    tenzih ederiz. Üzüldüğümüz şey; bu mücâhidelerin sayılarının giderek azalması
    ve kopmaların, karşı sınıfa transferlerin özellikle okuyan ve hele hele çalışan
    bayanlar arasında hızla artış eğilimi göstermesi.
    Kraliçe Çıplak: Andersen’in meşhur masalındaki çıplak kralın çıplaklığını
    göre göre kabullenip dile getirmekten çekinenler gibi oldu insanımız.
    Başlarındaki taç kabul ettiğimiz başörtüsü ile kral değilse bile bizim mahallenin
    kraliçeleri durumundaki başörtülülerin örtüyü istismar edip yozlaştırmasından
    dolayı “kraliçe çıplak!” diye bağırmayı göze alanlar olmazsa bu çıplaklık
    tüm toplumu mahvedecektir. “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece
    zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişan eder). Bilin
    ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1661
    İslâm düşmanlarının bile bu konunun önemini bilerek devrimler ve baskıcı
    uygulamalarla kendi giysilerini dayattıkları bir dünyada, kendi kimliğimizi
    giysilerle de korumalı ve göstermeliyiz.
    Ne mutlu, tesettürünü bayraklaştırıp cihadını ilân eden, hicap bilincine
    sahip, takvâ elbisesini hiç üzerinden çıkarmayan iffet ve hayâ timsali hanımlara!
    Kılık kıyafet ve yaşayış prensiplerini İslâmî ölçülere göre tanzim edip nâmusunu
    muhâfaza eden edepli gençlere!
    Gözünde haram bakışların isi olmayan erkeklere ve yüzünde haram
    bakışların izi ve lekesi olmayan kızlarımıza selâm olsun!
    1661] 8/Enfâl, 25

    12. BÖLÜM
    BÜYÜK FİTNE VE TÂĞUTA İTAAT
    - 720 -
    75. HUTBE
    MODERN FITNE ODAKLARI
    Âyet :
    أنَّ اللّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ ? آصَّةً وَاعْلَمُواْ � وَاتَّقُواْ فِتْنَةً ل اَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَ
    “Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere
    dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli
    olandır.”1662
    وَاخْتَارَ مُوسٰى قَوْمَهُ سَبْع۪ينَ رَجُلا لمِ۪يقَاتنَِاۚ فَلَمَّٓا اخََذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لوَْ شِئْتَ اهَْلَكْتَهُمْ
    مِنْ قَبْلُ وَايِاَّيَۜ اتَهُْلكُِنَا بمَِا فعََلَ السُّفَهَٓاءُ مِناَّۚ انِْ هِيَ الِ اَّ فتِْنَتُكَۜ تضُِلُّ بهَِا مَنْ تَشَٓاءُ وَتَهْد۪ي
    ﴾ مَنْ تَشَٓاءُۜ اَنْتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَاَنْتَ خَيْرُ الْغَافِر۪ينَ ﴿ ٥٥١
    “Mûsâ, kavminden, belirlediğimiz yere gitmek için yetmiş adam seçti. Onları
    sarsıntı yakalayınca (bayıldılar). Mûsâ, “Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni
    de bundan önce helak ederdin. Şimdi içimizden bir takım beyinsizlerin işledikleri
    günah sebebiyle bizi helak mı edeceksin? Bu sırf senin bir imtihanındır. Onunla
    dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen bizim velimizsin.
    Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen bağışlayanların en hayırlısısın” dedi. 1663
    Fitnenin Ortaya Çıkışı ve Zararlar ı
    Peygamberimiz (s.a.s.) kendinden sonra meydana gelecek ve müslüman
    toplumun dirlik ve düzenliğini bozacak çeşitli fitnelerden ümmetini
    sakındırmıştır. Bu fitnelerin özelliklerini de sayarak bunları ümmetine
    tanıtmıştır. Ümmetin birliğini bozan faâliyetler, fırka fırka olmalar, dinî ve
    siyasî çekişmeler, müslümanlar arasında çıkan bağy (azgınlık) gibi olaylar, İslâm
    uğruna çalışma gayretinin azalması, zâlim yöneticilerle mücâdele edilmesi
    gerekirken onlara dalkavukluk yapılması, din bağının zayıflaması, dinden
    dönmelerin artması birer fitnedir. Fitne zamanında bereket azalır, sâlih ameller
    az yapılır, aç gözlülük artar, çıkar ve kan dâvâları sürüp gider, dinî konularda
    câhillik yaygınlaşır, can ve mal güvenliği kalmaz. İnsanlar arasındaki güven
    kaybolur, hak ve hukuka riâyet edilmez. Hatta öldüren niçin öldürdüğünü, ölen
    1662] 8/Enfâl, 25
    1663] 7/A’râf, 155
    - 721 -
    de niçin öldüğünü bilmeyecek kadar her şey birbirine karışır. Haklı haksız belli
    olmaz, anarşi, kaos, huzursuzluk ve emniyetsizlik alıp başını gider. Böyle bir
    fitne ortamında mü’minlere düşen, fitnelere karışmadan, gücü yetiyorsa fitneyi
    önlemeye çalışmak, yetmiyorsa bir kenara çekilip mü’minlerin hayrına duâ
    etmek, ya da fitneyi ve fitneye bulaşma tehlikesi olan işleri terk etmektir.
    Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:
    “Kıyâmetten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler meydana gelecek.
    Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü’min olarak
    akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitne zamanında oturan ayakta durandan,
    ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın,
    kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinizin evine
    girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil).” 1664
    Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İhlâs sahibi kimselere ne mutlu! Onlar
    hidayet meşaleleridirler. Her türlü karanlık fitne onlardan uzak kılınmıştır.”1665
    Yine, Peygamberimizden şöyle rivayet edilmiştir: “Biliniz ki, kim Allah’tan
    sakınırsa Allah, onun için fitnelerden bir çıkış yolu ve karanlıklarda bir nur verir.”
    Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsana hatalarının çok olması, amelinin
    azalması, hakikatinin az olması, gece leş olması, gündüz boşta gezmesi, hiçbir şeye
    şevki olmaması tembel ve rahatına düşkün olması fitne olarak yeter.”1666
    Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Her kim fitne ateşini yakarsa, kendisi de yakıtı olur.”1667
    Yine Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Dünyaya bağlanmak, en büyük
    fitnedir.”
    Fitneler karşısında dili tutmak (zamanımızda kalemi de tutmak), fitnelerden
    râzı olmamak, fitneye düşenler arasında uzlaştırıcı olmaya çalışmak, kendi
    yandaşına değil; hak ve adâlete destek olmak en iyisidir. Mü’minler fitne
    ortamını Peygamberimiz’in târiflerinden hareketle tanırlar ve mümkün olduğu
    kadar kendilerini bu zararlı fitnelerden korumaya çalışırlar. Fitneler bazen
    yavaş yavaş ortaya çıkar. İnsan kimi kez bunun farkında olmayabilir. Bir yere
    fitne girince de orasını kolay kolay terk etmez. İyi düşünmedikleri ve iyi hesap
    etmedikleri için fitneye bulaşanlar, pek çok zarara uğrarlar ve çoğu zaman fitne
    içinde olduklarını bile düşünmezler.
    1664] Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101; Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488; Buhârî
    Fiten 31
    1665] et-Terğib ve’t-Terhib, 1/54/5
    1666] Kenzu’l Ummâl, 43839
    1667] Gurer’ul Hikem, 9163
    - 722 -
    Fitneler bazen de Din’de grup grup (fırka fırka) olmak yüzünden de çıkabilir.1668
    Herkes kendi görüşünü en doğru kabul eder, başkalarını bâtılda, yanlışta ve
    sapıklıkta görürse, müslüman cemaat arasına fitne girmiş demektir. Bunun
    sebebi kimilerinin grubunu veya cemaatini, o gruba ait görüş ve prensipleri
    Din’in önüne koymasıdır. Bu hataya düşenler bundan sonra başkalarına “öteki”
    gözüyle bakmaya başlarlar. Bu yanlış bakış açısından da anlaşmazlıklar, fitneler
    ve kavgalar doğar. Bundan dolayı hiç kimse bağlı bulunduğu grubu, cemaati,
    hizbi Din’in ilkelerinin önüne koymamalıdır.
    Fitne zamanında yalan artar, ilmin getirdiği ölçüler dinlenilmez, gerçekler
    bir işe yaramaz. İlim ve gerçekler çok rahatlıkla istismar edilir, hatta fitneyi
    artırıcı bir şekilde kullanılır. Herkes kendi görüşünü doğru kabul eder ve onu
    gözü kara bir şekilde savunur. Fitneye bulaşanlar için din ve onun hükümleri
    lafta kalır. Kişilere ve gruplara câhillik yön verir, akl-ı selimden çok hevâlara
    uyulur. Fitneye düşenlerin hedefleri belli değildir. Kör kuyuya taş atanlar
    gibidirler. Fitne zamanında dinî hükümlerle, fitneye yön veren güçler arasında
    derin bir uçurum meydana gelir. Bu bir anlamda zorba güçlerin müslümanların
    yönetimini ellerine geçirip İslâm’ı ve onun hükümlerini yürürlükten
    kaldırmalarıdır. Onlar, insanlara dinin emir ve yasaklarının zor olduğunu
    aşılarlar. Dinden dönmeyi teşvik ederler ve bunun alt yapısını hazırlarlar.
    İnsanlar zengin olsa bile Allah yolunda harcama ahlâkı azalır. Asâletli ve yüce
    karakterli insanların sözü dinlenmez. Meydan âdi ve kötü kimselere kalır.
    Değerlere hücum edilir, haysiyetlere dokunulur, belki canlara bile kıyılır. Böyle
    bir ortamda hak ve adâletten yana olanlar, şeref ve haysiyetine değer verenler ile
    İslâm’a gönül verenler; ölümün yaşamaktan daha hayırlı olduğunu düşünürler.
    Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün
    nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla
    insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler.
    Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora
    bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı
    müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer
    fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya
    zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin
    bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında
    bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve
    giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah
    rüzgârları birer fitnedir.
    1668] 23/Mü’minûn, 53
    - 723 -
    Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı
    derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir.
    Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler,
    müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman;
    içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye
    uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor.
    Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı
    denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve
    bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır.1669
    İslâm tarihinin ilk dönemlerinden siyâsî sebeplerle ortaya çıkan iç ihtilâf
    ve sürtüşmeler, âlimlerce fitne olarak değerlendirilmiştir. Hz. Osman’ın şehid
    edilişi ilk fitne olarak kabul edilmiş, Cemel ve Sıffîn vakaları, Hz. Ali’nin
    şehâdeti, Muâviye’nin meşrû halifeye isyanı ve oğlu Yezid’i kendisinden sonra
    devlet başkanlığı için veliaht seçip insanlardan zorla beyat alması, onun da
    Hz. Hüseyin’i şehid ettirmesi, yani Kerbelâ fâciası gibi ümmet içinde ve devlet
    bünyesinde ortaya çıkan karışıklıklar büyük fitneler olarak kabul edilmiştir.
    Bu tür fitneler sonucu birçok müslüman hayatını kaybetmiş, yeni yeni bâtıl
    mezhep ve anlayışların ortaya çıkmasına bu fitneler sebep olmuştur. Açılan bu
    çeşit yaraların kanları zamanımıza kadar dinmemiştir.
    Fitnenin duayeni; ilk fitneci, İblis’tir. İlk cinâyet işleyen, haksız yere kan
    döken Kabil; dini yozlaştırıp, yöneticilerin arzuları doğrultusunda hakka bâtılı
    karıştıran din tüccarı Bel’am; zorbalıkta Nemrut; kendini tanrı ilân etmek
    sûretiyle Firavun; Muvahhidleri putçuluğa çağıran Sâmirî; Hakka sırt çevirme,
    kibir, kin ve nefretle, İslâm düşmanlığıyla yahûdi; tâğut ve müşriklerin gizli
    işbirlikçisi ve ajan provakatör özelliğiyle münâfık; Mekke’li müşriklerin içinde
    tevhid düşmanlığının simgesi Ebû Cehil “fitne” tarihi konusunda isimleri lânetle
    anılan öncüler durumundadır. Bütün bu isimler, kendi özellikleri içinde fitnede
    farklı bir çığır açtıkları için, tâkipçilerinin günahlarının bir mislini de kendi
    üzerlerine alacak kadar nefislerine zulmeden kimliklerdir. Bunlar, tarihî kişilik
    olmaları yanında, her devirde ve her ülkede görülebilecek semboller, prototipler
    olarak da değerlendirilmelidir. Allah’ın hükmünü uygulamadan kaldırıp beşerî
    ideoloji ve tâğutî düzenleri insanların başına büyük fitne olarak musallat eden
    kimliği de fitne duayenleri/pir ve üstadları arasında unutmamak gerekecektir.
    Emperyalizm, hakkı olmayanı gasbeden uluslararası sömürü ağının plan
    ve program odağı, eylem biçimi anlamına gelir. Emperyalizm ve siyasal,
    1669] Hüseyin Ece, İslâm’ın Temel Kavramları
    - 724 -
    sosyal yansımaları, son çağların büyük fitnesidir. Çağdaş insan, her yönüyle
    sömürülmekte, ezilmekte ve fitneye uğramaktadır. Hukuk sömürüsü, kültürel
    sömürü, ekonomik sömürü, ahlâk ve din sömürüsü, yer altı ve yerüstü
    zenginliklerin sömürüsü, eğitim adına, özgürlük adına, moda adına yapılan
    sömürü, savaşla, katliâmlarla yapılan sömürü...
    İnsanların ezilip sömürülmesi için zayıf bırakılmaları gerekir. Birey ve
    toplumu zayıf düşürebilmenin en etkili yolu da anlayış ve yaşayış olarak “din”
    ve ona bağlı dinamikleri yozlaştırmaktır. Dinin yozlaşması, tahrifle, kavram
    kargaşasıyla, hakka bâtılı karıştırmak sûretiyle, dinin hâkim olmasına giden
    yolları tıkamakla, insanları dinlerini yaşayamayacak şekilde dinden soğutmak,
    câhil bırakmak vb. şekillerde olur. Bütün bunlar, toplumu derinden sarsan
    büyük fitnedir. Fitne, toplumu yok eden ve güçsüz bırakan en güçlü silâhtır.
    Fitne başı olan tâğut ve zâlimler, bu silâha toplum içerisinde bulunan uygun
    karakterleri kullanarak veya uygun kimlikleri bizzat yetiştirerek sahip olurlar.
    Uygulanan kapitalizm ve materyalizm gibi fitne zihniyetiyle insanları tüketim
    köleleri haline getirenler, karınlarını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen
    insan tipi oluşturmakta, düşünce, tefekkür, ibâdet ve cihad gibi insanı insan
    yapan temel dinamikleri devreden çıkararak sömürü fitnesini alabildiğine
    yaygınlaştırmaktalar.
    Çok yönlü işgal güçlerinin keşif kolu durumundaki oryantalizm
    (şarkiyatçılık) ve misyonerlik çalışmaları, yahova şâhitlerinin insan avlama
    yöntemleri, modern fitne odaklarındandır. Çağdaş fitne tarikatı olan mason
    cemiyetleri, lions ve rotary klüpleri de yahûdi emperyalizminin ahtapotvari
    kollarıdır. Filistin’de kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün müslümanlara kan
    kusturan terörist İsrâil adlı açık fitnenin yanında; gizli veya değişik kamuflajlar
    içinde siyonizm fitnesi, İsrâil’le işbirliği çerçevesinde insanları yahûdi çıkarları
    doğrultusunda yönlendirme ve denetime almaya çalışıyor. Müslümanların
    yaşadığı ülkelerde halktan gizli olarak askerî faâliyetlerini sürdüren üsler de
    ayrı bir fitne organizasyonundan başka bir şey olmasa gerekir. Üsler aracılığıyla
    insanları gözleyen fitne odakları, yeryüzünü parsellemenin ötesinde, uzaya bile
    uydular yerleştirerek mahremiyet ve sır diye bir şey bırakmamaya çalışıyor;
    gökyüzünde de üsler kurma gayreti gösteriyorlar. Gizli haber alma teşkilatları
    olan başta, CIA, MOSSAD ve KGB gibi sınır ve ülke ayrımı gözetmeden herkese
    yönelik her çeşit fitnenin tezgâhlanıp uygulandığı yerlerdir. Bunları örnek alan
    ve yer yer işbirliği yapan müslümanların yaşadığı memleketlerdeki istihbârat
    örgütlerini de unutmamak gerekir.
    İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir;
    - 725 -
    hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik (mezhep
    bağnazlığı), cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik düşkünlüğü,
    para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği,
    ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku,
    ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifadeyle, bugünkü kullanımıyla
    ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen
    tv.nin, okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının,
    yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve
    yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arzettiğini
    unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği
    haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere
    bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an,1670 bizi fitne kaynaklarına
    karşı uyarmaktadır.
    Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını
    da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet
    politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette
    fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini
    ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar
    papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din
    adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve
    kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve
    modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye
    karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır.
    Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan
    fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı
    uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir.
    Güncel Fitnelerden Bazılar ı
    Devlet, devleti temsil eden modern kutsallar, tâğutlar ve yüceltilen tağuti
    değerler…
    Particilik, hizipçilik, bağnazlık…
    Müzik, spor tutkunluğu, futbol fanatikliği…
    Cep telefonu bağımlılığı, internet tutkunluğu, dizi hastalığı…
    Aşk ve karşı cinse karşı aşırı ilgi ve saplantılar…
    1670] 49/Hucurât, 6
    - 726 -
    Eğlence ve rahat düşkünlüğü, marka ve lüks takıntısı…
    Parayı tanrılaştıracak kadar sevmek, paraya sahip olmak için her yolu kabul
    etmek…
    Ümmet arasında, farklı gruplar ve cemaatler arasında tefrika ve tekfir…
    Çok çeşitli hurâfe ve bid’atler…
    Irkçılık, kavmiyetçilik, hemşehricilik…
    Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”;
    toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına
    karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet
    ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak
    kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan
    günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle
    uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da
    namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve
    dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır?
    Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük,
    doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman,
    öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı,
    onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne
    kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır.
    Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş
    müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi
    rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan,
    yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve
    imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi
    yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine
    kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere
    hâkim kılma mücâdelesi şarttır.
    Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak
    kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifadeler kullanırken,
    muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifadeleri cihad eden
    samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar
    benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak,
    tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri
    fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin
    kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle
    - 727 -
    dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün
    edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını
    kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek
    verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen,
    yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır.
    Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı,
    gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
    - 728 -
    76. HUTBE
    SIYASÎ OTORITENIN TUĞYÂNI TÂĞUT KIMDIR?
    Âyet :
    لَ آاكِرَْاهَ فيِ الدّ۪ينِ قدَْ تبََينََّ الرُّشْدُ مِنَ الغَْيّۚ فمََنْ يَكْفُرْ باِلطاَّغُوتِ وَيؤُْمِنْ باِللهِّٰ فقََدِ اسْتَمْسَكَ
    بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَ ا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
    Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde
    kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa
    yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 1671
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın
    doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl iz‘an sahipleri de onlardır.” 1672
    Hadi s:
    “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 1673
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama
    yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve haddini
    aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen hududullahın dışına çıkmasıdır.
    Bu tuğyan türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur. Çünkü onların güç
    ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları insanların genelini
    ilgilendirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazan insanı rubûbiyet iddiasına kadar
    götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle (konuşma diliyle) veya
    nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik iddia etmekle olur. “(Adamlarını)
    topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi.” 1674
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyanıdır. Onun haddini
    aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet dâvâsı güdecek kadar
    1671] 2/Bakara, 256
    1672] 39/Zümer, 17
    1673] İbn Mâce, Fiten 20
    1674] 79/Nâziât, 23-24
    - 729 -
    gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek kadar da
    insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok âyetinde ibret ve öğüt
    almak için, Firavun’un tuğyanını ve bu azgınlığı yüzünden başına gelenleri
    tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun otorite tuğyânıyla imtihana
    tâbi tutulduğunu gösterir. “Musa’nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona
    Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a git, çünkü o tuğyan etti (azdı).”1675
    Buradaki tuğyanı, hem Yaratıcı’ya karşı, hem yaratılanlara karşı haddi aşmak
    olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle Yaratıcı’ya karşı başkaldırdı; halkı
    köleleştirmek ve onlara zulmetmek suretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyanın zirvesine ulaştı. O, bu bâtıl
    iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunlarına
    uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat etmelerini
    yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu. Fahreddin
    Râzî’nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu: “Ben, sizin
    terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size âlemde emredecek
    ve yasak koyacak da ancak benim!”
    İn sanlara Zulüm de Siya sî Otoritenin Tuğyan ıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu İrem’e?
    Ki şehirlerarasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan Semûd’a? Ve
    kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda çok kötülük
    etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını çarptı. Elbette Rabbin
    her an gözetlemededir.”1676 Bunlar ülkelerinde azmışlardı; yani isyan edip günah
    işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar
    sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere dört kazık çaktırır, işkence edeceği
    kimseleri ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence
    ederdi. Bunun için veya kazık gibi askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir.
    Âyetlerde ifade edilen azdıkları ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve
    zâlim yöneticiler, Allah’a isyan edip başkaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta
    da haddi ve ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    Tuğyâna Kar şı Müslümanlar ın ve Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyanın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri olan
    Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyan, küfür, şirk ve
    1675] 79/Nâziât, 15-17
    1676] 89/Fecr, 6-14
    - 730 -
    zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”1677 Çünkü
    şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan
    etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyandır. İman açısından tuğyan
    içinde bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır.
    Firavun’un tuğyanı buna örnektir. Uygulama açısından tuğyan ise, zulüm ve
    haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek bazı
    gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir. Zaten,
    Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması beklenemez.1678
    Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar, özellikle de âlimler
    tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye (sultanun câirun) karşı
    hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme engel olmaya çalışmak, en
    önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim yöneticiye karşı hak sözü
    söylemektir.” 1679
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle
    doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca dönüştü. Tıpkı
    Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakîh ve muhaddislerin, Haccac’ın
    tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına başkaldırmaları gibi. Medine’nin
    ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in yolundan gitmeyen, malmevki
    ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin, kendi itibarından
    yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini reddediyor ve onların
    kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin Abdülmelik’e biatı reddeden Said
    bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu. Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin
    Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda
    vermeyince ona karşı ayaklandı ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu destansı
    mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.)
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
    için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle şehid
    edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife Mansur’dan
    haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına fetva vermesi
    üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler tarafından
    zulüm ve işkence gören, hatta idam edilen âlimler çok sayıda âlim vardır. Bu
    konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne getirirsek, hemen meşhur bütün
    âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Âtıf
    Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub,
    1677] 31/Lokman, 13
    1678] 5/Mâide, 45
    1679] İbn Mâce, Fiten 20
    - 731 -
    Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati, İmam Humeyni, Muhammed Bâkır
    es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyan (zulüm), ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
    yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
    taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle ve
    yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun
    gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması gerekir.
    Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet; onun zıddı
    ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta
    kendileridir.” 1680
    Siya sî Otorite ve Yöneticinin Tuğyân ını Başkalar ına
    Ula ştırma sı/Tâğut ’la şma sı
    Tuğyankâr insanların özellikle elebaşıları ve önde gelenleri, kendi
    tuğyanlarını haklı göstermek ve insanlar üzerinde rableşip onların dünya
    hayatlarını düzenlemek için belli hükümler koyarlar. Böylece diğer insanlar
    da bunların koydukları hükümleri kabul eder, Allah’ın hükmünü bırakır,
    tuğyankârların hükümleriyle muhâkeme olunmak ister ve böylece tuğyankârlara
    hem ibâdet etmiş, hem de onları velî edinmiş olurlar. İşte, Kur’an, bunlardan
    birinci tür, yani tuğyankâr olan ve başkaları üzerinde rableşip tuğyanlarını
    haklı çıkarmaya, dünya hayatını yönlendirip vatandaşlarının rabbi kesilmeye
    girişen insanlara tâğut der. Bu kelimenin tekili de çoğulu da aynıdır; yani tâğut
    bir yerde bir tane olabildiği gibi, işbirliği içinde birden fazla da olabilir. Tâğut,
    kendisini velî/dost edinenleri nurdan zulümâta çıkarır. Kendisi zulümât,
    yani karanlıklar içinde olduğu için kendi peşinden gidenleri de baş aşağı bu
    karanlıkların içine yuvarlar.1681 Böylece, tâğutun peşinden gidenler, onu velî/
    dost edinmekle ona ibâdet etmiş1682 olurlar. Allah’a imandan önce ‘lâ/hayır’
    silahıyla tâğuta küfretmeleri, onu tanımamaları gerekirken onun koyduğu
    hükümlerle muhâkeme olunmak istemekle Allah’a küfretmiş ve tâğuta iman
    etmiş olurlar.1683 Artık, karanlıkları yırtıcı birer ışık olan Kur’an âyetleri
    böylelerinin ancak tuğyan ve küfrünü arttırır.1684 Böylelikle, şirk toplumunun
    üzerine oturduğu üçlü de (tâğut, onun tanrısı olan nefsi, yani heva ve hevesi ile
    1680] 5/Mâide, 45
    1681] 2/Bakara, 257
    1682] 5/Mâide, 60
    1683] 4/Nisâ, 60
    1684] 5/Mâide, 64
    - 732 -
    yardımcılarıyla tâğuta ibâdet edenler) tamamlanmış olur; tevhid toplumunun
    yerini alır veya karşısına geçer.1685
    Tâğut Kimdir ?
    Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve
    her sapıklığın başı gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında
    kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek
    üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan
    veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’an-ı Kerim’de:
    “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’ diye
    (tebliğat yapması için) bir peygamber gönderdik.”1686 İnsanlar, sadece Allah’a kul
    olma, yalnız O’na ibâdet etme hususunda istisnasız uyarılmışlardır. “İman edenler
    Allah yolunda cihad ederler; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.”1687 Yani
    insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun
    dışında üçüncü bir hal yoktur.
    Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce
    indirilen kitaplara iman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın?
    Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar.
    Hâlbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lanetlemekle) emrolunmuşlardır.”1688
    Kur’an’daki konuyla ilgili bütün bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte
    fayda vardır: Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir.
    Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede1689 Hz.
    Muhammed (s.a.s.)’e ve diğer peygamberlere iman ettiklerini söylemekle beraber,
    ihtilaf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve Peygamber’in sünnetinden
    kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini
    isteyen kişinin iman iddiasını Allah reddetmektedir.”1690
    Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre
    kurulduğu iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah’ın hükümlerine
    mukabil ve onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedir. Dolayısıyla
    bütün demokratik sistemler, bu noktada “tâğutî” özellikler taşırlar. Bu, bir
    anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifade ile,
    İslâm’ın dışındaki bütün sistemler tâğutîdir. Tâğutların hükümlerine göre
    yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin
    1685] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 320-321
    1686] 16/Nahl, 36
    1687] 4/Nisâ, 76
    1688] 4/Nisâ, 60
    1689] 4/Nisâ, 60
    1690] İbn Kesir, 1/519
    - 733 -
    galip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır ki,
    tâğutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine “hayır “ demiş, küfretmiş
    durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla
    değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin,
    tâğuta kulluktan kaçının” diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sabittir. Tâğutun
    hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücadele vermeyen kimse, ne
    kadar âlim olursa olsun, “müsteşrik” çizgisini asla geçemez. 1691
    Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana
    da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve imana karşı gelen,
    Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan her şeyi ifade eder. Tâğut,
    bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a
    bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün
    bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a iman edip bağlanır,
    sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna
    göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur.1692 Tâğutu
    reddetmeden iman eksiktir, yarımdır; böyle bir iman geçerli olmaz. Bu durum,
    aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan,
    Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah ve Rasülü’ne tâbi
    olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç,
    taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya
    araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.
    Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan herkes için
    kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın kullarının hâkimi
    olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.
    Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye
    zorlarsa, o zaman tâğuttur. Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik
    lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe
    Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır.
    Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi
    olur.1693 Tâğut, ilahî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite demektir.
    Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim / egemen ve Rasülü’nü
    nihâî otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir. 1694
    1691] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 316-317
    1692] 2/Bakara, 256
    1693] Mevdûdi, Tefhimü’l- Kur’an, İnsan Yay., c. 1, s. 202
    1694] Mevdûdi, a.g.e. c. 1, s. 375
    - 734 -
    Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki her
    çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam tâğuttur. Tâğut,
    Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir. Zira insan, ülûhiyet
    özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adaletin ve hakkın ta kendisi olan
    şeriatın hudutlarını aşarak kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve
    kendi haddini aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri
    sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir. Bunlara inananlar, bunlara tâbi
    olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler.1695
    Yusuf el-Karadavî’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler,
    rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur. Tâğut, kulun haddi
    tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin
    tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet
    ettikleri, tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat
    ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların
    durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve
    itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz. 1696
    Nisa, 76. Âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı şey,
    nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut, itaatte Allah’a ortak
    koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır.
    O’nun dışındakilere O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşruiyetini
    Allah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak
    nitelemektedir.1697 İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat
    tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır.1698
    Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adaletsizliğin,
    putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklınıza gelen tüm kötülüklerin
    sembolü. Bu sembol, bazan kendini Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir
    yönetici, bazan cansız bir eşya, bazan bir ideoloji, bazan da şeytan, uğur, şans,
    talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilahlaştırdığı her şeydir. Daha
    doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak
    isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan etmiştir. İşte tâğut, o
    insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat eden
    de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de
    münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur.1699
    1695] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an, c.3, s. 269
    1696] Yusuf el-Karadavî, Tevhidin Hakikati, Saff Yay., s. 57
    1697] 16/Nahl, 36
    1698] 4/Nisâ, 60
    1699] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, 170
    - 735 -
    Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık,
    aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut, tuğyanı yaşayan ve
    yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.
    Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları olan grubun
    genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut bulunur. Tâğutların, kabile
    çapında, millet çapında olanları yanında bölgesel ve enternasyonal olanları da
    bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de
    olabilirler. Hatta İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi
    birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik bir
    düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle olunca tâğutî
    sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Mesala, Muhammed İkbal,
    emperyalist batılıların oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut
    verdikleri organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun
    gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz. Kur’an, bu noktada
    evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini
    kullanıyor. 1700
    Bir kimse, Allah’a, meleklerine... inandığını ikrar etse, buna mukabil, tâğutî
    rejimleri (demokratik, laik, hümanist, kapitalist, sosyalist vs.) çağdaş devlet
    modelleri adı altında benimsese, doğruluklarına itikat etse, irtidat etmiş olur,
    yani dinden çıkar. Kim, insanların maslahat ve iyiliklerini Allah’tan daha iyi
    bildiğini iddia ederek, insanlar üzerinde hükümler koymaya ve bunları tatbik
    etmeye gayret ederse “ilahlık” iddiasına girişmiş olur. Her kim de bunların bu
    iddialarını doğrulayarak onlarla işbirliği yaparsa, tevhid akidesini parçalamış,
    ilahlara iman etmiş, kâfirler zümresine dâhil olmuş demektir. Bu açıdan
    “çağdaş devlet modelleri” iyi değerlendirilmeli, isimleri milliyetçi-mukaddesatçı
    dahi olsa, Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine
    geçmek üzere doktrinler imal eden, bu doktrinleri insanların hayatına tatbik
    edeceğini ilân eden insanların tâğut olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Bu gün
    dünyada insanların beşikten mezara hayatlarını düzenlemek iddiasındaki
    meclisler, konsüller, krallar, kavimlerarası kuruluşlar, insanları teslim almış
    görünmektedirler. 1701
    Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki tanrısı var
    olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya tevhid dinine mensup
    olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi için yegâne ilah edinmiş; ya da
    şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına
    1700] Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 562
    1701] Hüsnü Aktaş, Medeni Vahşet, Düşünce Yay., s. 140
    - 736 -
    ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut
    demektedir.
    Günümüzde müslümanlık iddiasında bulunanların birçoğu bu bakımdan
    profan / bölmeli bir kafa yapısına sahip bulunmaktadır. Bu kimseler, bir yandan
    Allah’a iman ettikleri iddiasında bulunurken, diğer yandan İslâm’ın açıkça
    emrettiği ve yasakladığı şeylere ters düşebilmekte ve tâğutların yasalarına
    kabulleri arasında yer verebilmektedirler. Oysa bir kalpte hem imana, hem de
    küfre yer verilmesi İslâm’a göre açık bir paradoks, gerçek bir çelişkidir. “Yoksa
    siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu
    yapanın cezası, dünya hayatında rezil ve rüsvaylıktır. Kıyamet gününde de
    azabın en şiddetlisine itilirler. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir.” 1702
    Bir kalpte hem iman ve hem de aynı zamanda küfür bulunamaz. Bu iki olgu,
    ateş ile barut gibi yanyana bulunamazlar. Birisinin yerleştiği kalpte bir diğerine
    yer yoktur. Mü’min, kâfir ve münâfıktan farklıdır; kendisine İslâm ile beraber
    bir veya birkaç dünya görüşünden veya ideolojiden sentezler yapan, bukalemun
    bir şahsiyete sahip olamaz. Çünkü tevhidi, şirkten farklı kılan; başka felsefelere,
    herhangi bir dünya görüşüne veya ideolojiye ihtiyaç duymaması, mü’minin bütün
    bir hayatını kuşatan yetkin bir inanç, bir pratik; kısacası bir sistem, bir yaşam
    biçimi olmasıdır. Bugün beşeriyet, Tevhid dininden uzaklaşarak, yeryüzünde
    egemen olan tâğutların dinine sapmış bulunuyor. Müslümanlık iddiasında
    bulunan yığınların Allah’a değil; tâğutlara ibâdet ettikleri su götürmez bir
    gerçektir. Bu gerçekten hareketle Kur’an’ı öğrenmek, manasının derinliklerine
    dalmak ve onu pratik hayatlarına indirgemek isteyen her müslümanın, tâğut
    kavramının gerçek anlamını kavraması ve kavradığı tâğutu tüm kuralları ve
    kurumlarıyla birlikte reddetmesi, bu reddi davranışlarıyla göstermesi itikadî
    bir sorumluluktur.
    Siya sî Rejimler , Hüküm ve Yetkiyi Allah ’tan Alm ıyor sa Tâğuttur
    Bugün yeryüzünde yürürlükte olan rejimlerin hemen hepsi, beşerî rejimlerdir
    ve hükümlerini kendileri koymakta; dolayısıyla da Allah’ın hükümlerine
    muhalefet etmektedirler. O yüzden bu rejimlerin hepsi “tâğut” olarak isimlenir.
    Bir kimse; Allah’a, ahirete ve inanılacak hususlara inandığını açıklasa;
    fakat demokratik, laik, sosyalist, kapitalist vb. rejimlerden herhangi birinin
    hükümlerini kabul edip itaat etse, böyle bir kimsenin irtidadına hükmedilir.
    Zira insanları yaratan Allah’tan başkası, insanların nasıl idare olunacağı
    1702] 2/Bakara, 85
    - 737 -
    hususunda ve onların sosyal yaşamlarına yönelik hükümler koyma yetkisine
    sahip değildir. Çükün hüküm koyan insan, o hükme tâbi olmasını istediği
    insanlardan üstün ve herhangi bir ayrıcalığa sahip değildir. Allah katında
    üstünlük, sadece takvâ iledir.1703 Kendisinde böyle yetkiler gördükten sonra,
    Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyip, hevâ ve hevesleri doğrultusunda
    hükümler koyanlar aynı zamanda “ilâhlık” iddiâsı içindedirler. Dolayısıyla
    Allah’ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar da,
    tevhid akidesinin dışına çıkarlar. Tâğut, müslümanın en büyük düşmanıdır.
    Tâğut, devlet sistemlerini, ahlakî değerleri ele geçirmiş ve onları müslümana
    zarar verecek bir hale dönüştürmüştür. Kısaca tâğut, müslümanı dört
    yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümana müslümanca hayat hakkı
    tanımamaktadır. Tâğutî güçler, Allah’ın arzında, O’nun hükümlerine karşı
    tuğyan eden ve insanların üzerinde ilahlık iddiasında bulunan otoritelerdir.
    Bunlarla sürekli olarak savaşmak farzdır.1704
    Günümüzde Allah’ın indirdiği hükümleri bir kenara bırakarak, “hâkimiyet
    kayıtsız ve şartsız insanındır” sloganına sarılan ve insanların çoğunun rızasına
    göre kurulduğu iddia edilen siyasî otoriteler, iktidar haline gelmişlerdir. Bu
    siyasî otoritelerin tâğut hükmünde olduğu unutulmamalıdır. Daha açık bir
    ifade ile İslâm nizamının dışındaki bütün sistemler “tâğutî” özellikleri taşırlar.
    Kelime-i şehadet getirerek, başka ilahları ve tâğutları reddeden müslümanlar,
    bu sözlerini davranışlarıyla da ispatlamak zorundadırlar.
    Allah, zâlim yöneticilere yardım etmeyi de haram kılmış, onlara küçük
    çapta meyil ve yardım anlamı taşıyan sözlerden, davranış veya tasvipten
    nehyetmiştir: “Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil duymayın; sonra size ateş
    dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka evliyânız/dostlarınız
    yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz.” 1705
    İnsanlara zulmeden tâğutî siyasal otorite konusunda, unutulmaması
    gereken hususlardan biri, zâlim yöneticilerin, yardımcıları olmasa, zulmetmeye
    güçlerinin yetmeyeceğidir. Tâğutî yönetim ve kurumlardaki bu yardımcılar,
    zulüm ve tuğyanda yöneticinin kullandığı malzemeleridir. Zulüm ve tuğyan
    çarklarının dönmesi için bir taraftan ezen ve diğer taraftan ezilen dişlilerdir.
    Bu sebeple, onlar da aynen o zâlim tuğyankâr gibi suçlu ve zulmünün cezasında
    ortaktırlar. Bundan dolayı Allah, Firavun ve avanelerini aynı vasıfla anmıştır:
    1703] 49/Hucurât, 13
    1704] 4/Nisâ, 76
    1705] 11/Hûd, 113
    - 738 -
    “Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.”1706 Allah, Firavun’u
    helak edince, onları da helak ettiğini açıklar: “Firavun, askerleriyle birlikte
    onların peşine düştü. Deniz onları gömüp boğuverdi.”1707 “Biz de onu (Firavun’u)
    ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak, işte zâlimlerin sonu nasıl oldu!” 1708
    Tâğut tanımına girenler şunlardır:
    a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.
    b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan düzen ve
    düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.
    c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.
    d- Şeytan tâğuttur.
    e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler
    tâğuttur.1709
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan,
    Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan
    askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri,
    rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı
    İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.1710
    Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi, sadece sözle
    yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî hayatta neticeler
    doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak lazımdır. Bu
    savaşın gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle
    savaşmak,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut
    olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.
    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan
    mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için
    olacağından, her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tâğutla
    mücadele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta
    1706] 28/Kasas, 8
    1707] 20/Tâhâ, 78
    1708] 28/Kasas, 40
    1709] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 869
    1710] Bk. 2/Bakara, 256
    - 739 -
    karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.1711 Tâğuta ve ondan
    yana olanlara karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir
    ki, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden
    ve onunla mücadele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda duymadan
    ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”1712 Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen
    onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma
    yoluna gitmeye mecbur kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya
    getirmek olan nifakın ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin
    dostluk gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir.1713
    Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut hâkimiyetini, dostluğunu bir arada
    yaşatmağa çalışmak gibi sonu zulmet ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler.
    Namazı, orucu... kabul edip, hatta yerine getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın
    yaşayan bir toplumsal ve siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve
    tâğut hâkimiyetini bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini
    isteyen niceleri, materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ
    göstermekle tâğut dostluğuna sine açıyorlar. Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk
    vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz düzenini zaruri görmekle, tâğut
    egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet ölçülerinin yaşanmasını isteyen
    niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut
    dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün bu durumlar, kendisinden râzı olundukça
    veya tâğuta karşı bir iman ve amel harbi açılmadıkça bir küfürdür.1714
    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri ile
    ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost tanımak
    sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet, sanat, ticaret,
    memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak noktası
    olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar tâğuta gidiyor:
    Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat çizdi ve sonra, “bu
    Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok hatlar (çizgiler)
    çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde kendisine çağıran bir
    tâğut vardır.” buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki bu (İslâm) benim dosdoğru
    yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi olmayın ki, sizi O’nun yolundan
    saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun kötülüklerinden) sakınasınız diye
    size bunları emretti.” 1715
    1711] 4/Nisâ, 76
    1712] Sahih-i Müslim; Riyâzü’s- Sâlihin, II, no: 1346
    1713] Bk. 2/Bakara, 257
    1714] Bk. 4/Nisâ, 60
    1715] 6/En’âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Yay, c. 2, s. 41
    - 740 -
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben
    teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın sonucu
    ahirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk;
    hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve
    cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın
    doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”1716 Bu iki
    inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün
    değildir!
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
    O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”1717
    1716] 39/Zümer, 17-18
    1717] 4/Nisâ, 76
    - 741 -
    77. HUTBE
    TÂĞUTA İBÂDET/TAPINMA
    Âyet:
    لَ آاكِرَْاهَ فيِ الدّ۪ينِ قدَْ تبََينََّ الرُّشْدُ مِنَ الغَْيّۚ فمََنْ يَكْفُرْ باِلطاَّغُوتِ وَيؤُْمِنْ باِللهِّٰ فقََدِ اسْتَمْسَكَ
    بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَ ا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
    Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde
    kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa
    yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 1718
    وَالذَّ۪ينَ اجْتنََبوُا الطاَّغُوتَ انَْ يعَْبدُُوهَا وَانَاَبوُٓا الِىَ اللهِّٰ لهَُمُ البْشُْرىٰۚ فبََشِّرْ عِبَادِۙ الَذَّ۪ينَ يسَْتمَِعُونَ
    الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْ اَلْبَابِ
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.
    Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın
    doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl iz‘an sahipleri de onlardır.” 1719
    Andolsun biz, her toplum içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’ diye
    bir elçi gönderdik.”1720 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına
    konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta ibâdetten
    sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir: “Tâğuta ibâdet
    etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”1721 Şu âyette de, tâğuta
    ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında yeri bundan daha
    kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
    maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı kimseler; işte onların yeri daha
    kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.” 1722
    Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda
    haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek,
    büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka
    tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten
    saptıranlara, hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette
    1718] 2/Bakara, 256
    1719] 39/Zümer, 17
    1720] 16/Nahl, 36
    1721] 39/Zümer, 17
    1722] 5/Mâide, 60; ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda bkz. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36
    - 742 -
    önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara,
    insanların Allah’a İbâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara
    denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah’tan başka tapınma
    konumunda olan her şey; kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı aşan zâlim
    yönetici ve Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden idareci; İslâm
    şeriatina uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon, âdet, gelenek
    ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan hoşnut olup ona bağlanan,
    tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye sahip çıkan da kendi sapıklığı
    içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu sonuca
    varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve Rasûlüne
    itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye çalışan,
    Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her nesnedir. Allah
    ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan her çeşit düşünce,
    sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden almayan her idare,
    Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine düşman olan her şey tâğuttur.
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye İbâdet
    etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini şöyle izah
    eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini aşarak kendisi için
    ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre ve idareye denir. Tâğut,
    Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü üstünlük, otorite, başkanlık
    veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü yerine getirir; kullarını zorla,
    aldatmakla yahut kötü yollarla kendine itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye,
    başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi ve ona tapması tâğut için bir İbâdettir.
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına
    konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl ve
    haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yerine önder seçilen,
    Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç, hayat ve
    yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve uyulan her
    insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin gibi
    canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat etmek,
    boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının hükümlerini
    kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke, küfre götürür.
    Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden
    bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri,
    - 743 -
    sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir.
    Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları, işaretleri,
    bayrakları, gelenek ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna
    mallarını, namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu değerlere kulluk
    ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya koyduğu nefsanî,
    şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriati çatışacak olsa,
    hep Allah’ın şeriatinı onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri,
    kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını
    harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatina tamamen zıt olan sistemleri
    kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez. Bundan
    daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan
    en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına ve Rasûlünün sünnetine
    kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak
    verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını
    kendileri bile ilân ediyorlar. Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister oruç tutsun,
    ister haccetsin ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne
    yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de
    onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz; onlar tevbe edip, her türlü
    puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri müddetçe...
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in
    şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır. Bu
    durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu reddedip Allah’a
    iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.” 1723
    Allah ’ın Kanunlar ından Başka Kanun veya Kanunlar Yapman ın
    ve Demokratik Kanunlara Göre Hayat ı Tan zîm Etmenin Hükmü
    Nedir ?
    Üzülerek ifade etmeliyim ki son dönemlerde ümmetçi Müslüman
    geçinenlerin çoğu İslâm teşrîini (yasasını) bırakıp, Batının teşrîlerine yönelerek
    onların yasalarına benzer şekilde hevâ kaynaklı anayasa ve kanunlar yapıyor
    ve yaptırıyorlar. Nitekim yaşamaya gayret ettiğimiz coğrafyada bazıları “evet”
    diyerek 2010 Avrupası’nın istediği yeni teşrîyi desteklerken; bazıları da “hayır”
    deyip seksenlerde yapılan teşrîyi (anayasayı) destekliyorlar. Fakat her iki taraf
    da Allah’ın kanunlarına zıt şekilde teşrî yapma ve yaptırmayı câiz görmüş
    1723] 2/Bakara, 256
    - 744 -
    oluyorlar. Kendi yaptıklarını meşrû göstermek için de kırk dereden su getirmeye
    kalkıyorlar.
    Hâlbuki onlarca ayet ve ümmetin icmâsı, kendi keyfine (veya başka bir
    beşerin keyfine) göre kanun yapanların şirkine açık delildir. Rabbimizin bazı
    ayetlerini beraberce okumaya çalışalım: “Rabbin hakkı için yemin ederim ki
    onlar aralarında çekiştikleri şeyde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümde
    kendileri için hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman
    etmiş olmazlar.” 1724
    Allâme İbn-i Hazm bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Bu nass, tevil kabul
    etmez. Onu zahirinden döndüren hiçbir nass yoktur. Onu tahsis eden başka bir
    nass da yoktur.”1725
    Allâme Şevkânî ise bu ayeti şöyle açıklar; “Bu tehdit, tüyleri diken diken
    eden büyük bir tehdittir. Zira evvelâ Allah (c.c.) nefsiyle yemin edip, te’kidi
    ifade eden nefiy harfiyle başlıyor. Sonra onunla yetinmeyip içlerinde hiçbir
    sıkıntı kalmamasını şart koşuyor. Sonra onunla da yetinmeyip mef’ûl-i mutlak
    olan “teslîmen” kelimesini kullanıyor. Böylece nefsinin hevasına göre hüküm
    vermenin ne kadar büyük bir küfür ve şirk olduğunu ve bu hükmün hiç şüphe
    taşımadığını ifade etmiş oluyor.” 1726
    “Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler.
    Hâlbuki onlar da sadece bir olan Allah’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı.
    Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden
    münezzehtir.”1727
    Allâme İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Adiyy bin Hatem boynundaki
    gümüş haçıyla beraber Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına gelirken Rasûlullah (s.a.s.)
    bu ayeti okuyordu. Adiyy “Onlar haham ve papazlarına ibâdet etmezlerdi.” dedi.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) “Evet, onlar helâli haram, haramı da helâl kabul ediyorlardı.
    Allah’ın (c.c.) yasaklarını serbest kılıyor, serbest kıldığını yasaklıyorlardı. Halk da
    onlara tâbi oluyordu. İşte bu, onlara yapılan ibâdettir.”1728 buyurdu.
    Allâme Şevkânî bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Ayetin manası; onlar emir ve nehiyde haham ve papazlara itaat ederken sanki
    onları rab edindiler. Zira onlar bir rabbe itaat eder gibi onlara itaat ediyorlardı.”
    1724] Nisâ, 4/65
    1725] El-Fisal fi’l-Milel, 3/293
    1726] Fethulkadir, 1/484
    1727] Tevbe, 9/31
    1728] Tirmizî, Tersir 10
    - 745 -
    “Yoksa, onların birtakım ortakları var da onlara dinden Allah’ın izin vermediği
    şeyleri meşrû mu kıldılar? Eğer o fasıl (ayıran) kelimesi olmasaydı muhakkak aralarında
    hüküm verilip işleri bitirilmişti. Şüphesiz zâlimler için acıklı bir azap vardır.”1729
    Allâme İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Yani onlar Allah’ın şeriatına değil; insî ve cinnîlerin şeriatına tâbi olurlar. O
    şeriatta bazı deve çeşitlerini haram kılmak, murdar, kan, kumar vs. cahiliyede
    yaptıkları tahrîm (haram/yasak kılma) tahlil (helâl/serbest bırakma) ve bâtıl
    ibâdetler vardı...”
    Allâme Şankıtî ise bu ayetin tefsirinde şu açıklamayı yapar:
    “Bu ayette Allah (c.c.) kendi kanunlarının dışında (onlara zıt) kanun
    yapanları “ortaklar” diye adlandırır.” 1730
    İslâm şehidi Seyyid Kutub der ki;
    “Bu konu açık olmasına rağmen tartışmaya girerler. Kanunları Allah’tan
    başkasından almayı câiz görerek, cür’et gösterip, ‘zaman ve zemine göre
    toplumumuz için kanun koyma hakkına sahibiz’ derler. Sanki Allah’tan daha
    bilinçli ve daha âdildirler.” 1731
    Evet, bu ayetlerden açıkça anlaşılır ki, kim kendi arzusuna göre kanun yapar
    ve yaptırırsa ne kadar namaz kılıp oruç tutsa ve “ben müslümanım” dese bile
    müslüman kabul edilmez. Zira bu kişi, bu tavrıyla Allah’ın (c.c.) vazgeçilmez
    ulûhiyet vasfıyla kendisinin de vasıflandığını kabul etmiş ve kendi ulûhiyetini
    ilan etmiştir. Kanun yapanların küfründeki icmâya gelince Allâme İbn-i
    Teymiyye şöyle der: “İnsan ne zaman helâlı haram, haramı da helâl yapar veya
    Allah’ın şeriatını değiştirirse tüm âlimlerin ittifakı ile kâfir olur.” 1732
    Allâme İbn-i Kesir de bu konuda şunları söyler;
    “Kim Allah’ın şeriatını bırakıp mensuh olan şeriate başvurursa kâfir olur.
    Acaba beşerî yasaya başvurup onu şeriatın önüne almanın hükmü nasıl olur?
    Tüm müslümanların icmâsı ile o kişi kâfir olur.”1733
    Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Onlar cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakînen
    iman eden bir kavim için Allah’tan (c.c.) daha güzel hüküm veren kim olabilir?” 1734
    1729] Şûrâ, 42/21
    1730] Edvâu’l Beyan, 7/173
    1731] Fi-Zilali-l Kur’an, 5/3152
    1732] Mecmûu’l Fetâvâ, 3/267
    1733] El- Bidâye ve’n-Nihâye, 13/119
    1734] Mâide, 5/50
    - 746 -
    Allâme İbn-i Kayyım şöyle der:
    “Kur’anda geçtiği şekilde ve sahih icmâ ile sabittir ki İslâm dini önceki
    tüm dinleri neshetmiştir. O yüzden kim Kur’an’a değil de Tevrat ve İncil’in
    hükümlerine tâbi olursa kâfir olur.” 1735
    Şeyhu’l-İslâm allâme Mustafa Sabri (Mevkıfu’l-Akl, 1/123), Dr. Abdullah
    Azzam (El-Âkîde ve Eseruha, 178), Abdulkadir Udeh (Teşrîü’l Cinâî, 2/708),
    Ahmed Şâkir (Umdetu’t-Tefsir, 3/214), Said Havva (el-İslâm, 83) ve bunlar
    gibi nice âlimler bu fetvâyı eserlerine almış ve topluma ilan etmişlerdir.
    Fakat son dönemde kendilerine âlim görüntüsü veren bazı kişiler “Ameller
    niyetlere göredir” gerekçesine sığınarak diyerek bu fetvâlara göz yumdular.
    Kendi çıkarlarına göre kanun koyanların, yasa ve anayasa yapanların küfrünü
    açıklayanı tekfirci ve hâricî olmakla itham ettiler. Böylece kendi ebedî
    hayatlarını harap etme pahasına tâğutî sistemlerin işlerini kolaylaştırdılar.
    Şunu unutmayalım ki kanun yapanlar ne kadar büyük bir şirk işlemişlerse,
    onlara kanun yapma hakkını verenler de o kadar büyük şirk işlemişlerdir. Zira
    tâğutların yardımcıları olmazsa tâğutların ifsâdı ve ömrü kısa olur. Onun için
    tarih boyunca tâğutlara destekçi ve yardımcı olanlar, onların el ve ayakları
    olmuşlardır. Bundan dolayı âhiret gününde tâbî olanların ve kendisine tâbî
    olunanların azabı eşit olur. Üstün çektiği azabın aynısını ast da çekecek, küfrün
    liderleri ile destekçileri aynı azaba ortak olacaklardır. Allah (c.c.) onların azabı
    hakkında şöyle buyurur: “Nitekim hepsi birbiri ardına orada toplanınca en
    sonda yer alanlar en önde gelenler için ‘Rabbimiz işte bunlar bizi saptırdı. Öyle
    ise ateşte kat kat artırılmış bir azap ver’ diyecekler. Allah da (c.c.) ‘hepsi için kat
    kattır ancak siz bilmezsiniz’ diyecektir.”1736
    “Allah (c.c.) kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.”1737
    Allâme Şankıtî bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Bu ayetten açıkça anlaşılır ki Allah’ın kanunlarının dışında kanun
    yapanlara itaat edenler müşriktirler. Ve sonunda şöyle der: Semâvî nasslar
    apaçıktır ki beşerî kanunlara, şeytanın kendi dostlarının dilleri üzerinde
    yaptıkları kanunlara ittibâ edenler, açık şekilde şirk içerisindedirler. Vahyin
    penceresinden bakamayan gözü kör olan hâriç hiç kimse bunların şirkinde
    şüpheye düşmemelidir.”1738
    1735] Ahkâm-ı Ehl-i Zimme, 8/259
    1736] A’raf, 7/38
    1737] Kehf, 18/26
    1738] Edvâu’l-Beyân, 4/82
    - 747 -
    Allâme Şakir şöyle der;
    “İngilizlere hangi çeşit olursa olsun az veya çok yardım etmek kişiyi şirke
    götürür. Bu konuda özür veya te’vil kişiyi kurtarmaz. İster bu yardımı fertler
    yapsın, ister başkanlar veya hükümetler yapsın fark etmez.”1739
    Allâme Mevdûdi de şöyle der:
    “Bizim, tâğutların mahkemelerine başvurmamız imanımıza ters düşer.
    Aslen Allah’a iman, insanın bu mahkemeleri reddetmesini emreder. Zira
    Allah’a iman ve tâğutu red Kur’an’da birbirini gerektirir. Hem Allah’a hem de
    tâğuta itaat nifâkın ta kendisidir.” 1740
    “Sizden onları kim dost edinirse şüphesiz o da onlardandır.” 1741
    Allâme Kurtubî bu ayetin tefsirinde şöyle der:
    “Kim onları dost edinirse, yani Müslümanlara karşı onları desteklerse o da
    onlardandır. Yani onun hükmü onların hükmü gibidir.”
    Allâme İslâm şehidi Abdullah Azzâm da şöyle der:
    “Bilinmelidir ki ibâdet; kanunlar, haramlar ve helâllerden meydana
    gelmektedir. Bu yasalar şayet Allah’tan alınırsa o zaman ibâdet Allah’a yapılmış
    demektir. Şayet bu yasalar beşer tarafından düzenlenmiş ise ulûhiyet yani ibâdet
    beşeredir. İsterse insanlar namaz kılsalar, oruç tutsalar ve dinî vecibelerini
    yerine getirseler dahi bu çok kesin hüküm konusunda tereddüt yoktur. Tüm
    âlimler şu konuda ittifak etmiştir: “Kim haramı helâl yaparsa kâfir olur ve yine
    kim helâli haram yaparsa kâfir olur.”1742
    Şehid Seyyid Kutub da şunları söyler:
    “Dilleri ile Allah’tan başka ilâhın olmadığını ve Muhammed’in (s.a.v.)
    Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğunu söyleyip bireysel davranışlarda arınma,
    evlenme, boşanma ve miras gibi konularda Allah’ın vahyine tâbi oldukları için
    kendilerini müslüman diye isimlendirenler, bununla beraber bunun dışındaki
    konularda Allah’ın kitabına göre şekillendirilmemiş kanun ve nizamlara itaat
    edenler... Allah, kitabında izin vermediği halde Allah’ın kitabına muhalif
    olan yasalara itaat edenler, isteyerek veya istemeyerek bu çağda tâğutların
    kendilerinden istedikleri görevi yerine getirme noktasında tüm değerlerini
    feda edenler... Kutsal değerleri ile çağdaş tâğutların istekleri çeliştiği zaman
    1739] Kelimetu’l-Hak, 126
    1740] El-Hukûmetu’l-İslâmiyye
    1741] Mâide, 5/51
    1742] Hâkimiyet Mefhûmu
    - 748 -
    Allah’ın emirlerini kulak arkası yapıp bu çağdaş tâğutların emirlerini yerine
    getirenler... Evet, kendilerini müslüman ve Allah’ın dinine mensup sayanlar,
    kafalarını yastıklarından kaldırıp bir an önce uyanmak ve ne kadar büyük
    bir şirk bataklığının içinde bocaladıklarını düşünmek zorundadırlar. Şirk ve
    müşrik; sadece rablik noktasında Allah’tan başka bir rabbin, yaratan, rızık
    veren, öldüren vb. varlığa inanmakla ortaya çıkmaz. Allah ile beraber veya
    Allah’ın dışında başka rablerin hâkimiyetine inanmak da şirkin en bâriz
    örneklerindendir. O halde yeryüzünün doğusunda ve batısında yaşayan tüm
    insanlar yaşantılarında da yetkiyi kime verdiklerine, kimin emrine uyup
    sözünü dinlediklerine bir baksınlar! Şayet tüm bu konularda Allah’a itaat
    ediyorlarsa Allah’ın kendisinden râzı olduğu dine, İslâm’a mensupturlar. Yok,
    şayet bu konularda Allah’tan başkasına tâbi oluyorlarsa -Allah korusun- onlar,
    tâbi oldukları tâğutların dinine mensupturlar.”1743
    Üzücüdür ki bazı çevreler, “bizim yasama yaptığımız kanunlar İslâm’ın
    kanunlarına ters değildir. Biz “evet” derken Allah’ın meşrû gördüğü kanunlara
    evet diyoruz” derler.
    Cevaben deriz ki;
    Tatarların uyguladığı kanunların çoğu İslâm’dan, Yahudilikten ve
    Hristiyanlıktan alıntıydı. Fakat buna rağmen İslâm âlimleri hepsine küfür
    deyip itaat edeni tekfir etmişlerdir. Mâlumdur ki abdest bazı şeylerle bozulduğu
    gibi iman da bazı ameller ile bozulur. Acaba birkaç sene önce demokratik İslâm
    düşüncesine sahip olan evetçi iktidar, zinayı serbest bırakmadı mı? İşte bu
    onların şirke girmesi için yeterlidir. Onlar “Allah’ın kanunlarına ters kanun
    yapmayız” diye iddia ediyorlar ise onların böyle demeleri ancak bir çelişkiden
    ibarettir. Ayrıca demokratik düzenin ve Atatürk ilkelerinin gölgesinde yapılan
    hiçbir kanun Allah’ın hükmü sayılmaz. Zira demokrasilerde en azından teorik
    olarak toplumun iradesi hâkimdir. O irade ne derse o olur. Bazen yapılan
    kanunlar İslâm’a uygun gözükse de durum aslında böyle değildir. Genelde
    İslâm’a açıkça zıt olan kanunlar yapılır. İster İslâm’a uygun gözüksün isterse de
    tamamen aykırı... Sonuçta hepsi demokrasi dininin tatbik edilmesi demektir.
    Bu konu hakkında İslâm şehidi Seyyid Kutub şöyle der:
    “Bilin ki milletin hükmü Allah’ın hükmü sayılmaz. Bazen İslâm şeriatına
    uygun olsa da farketmez. Zira böyle ortamlarda yapılan İslâm kanunları aslen
    milletin iradesini tatbik etmektedir. Yoksa Allah’a kulluk sözkonusu değildir.
    Çünkü böyle atmosferlerde millet ne derse o olur. Allah’ın kanunu da saf dışı
    1743] Fi-Zilali-l Kur’an, 9/89
    - 749 -
    olmuştur. Hiçbir fonksiyonu yoktur. Ulûhiyyet yalnız Allah’ın değil, uluhiyyetin
    göstergesi olan egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yapılan kanunlar milletin
    iradesine göredir. Allah’ın iradesinin hiçbir fonksiyonu yoktur. Kulluk Allah’a
    değildir.1744
    1744] Tağut, s. 19
    - 750 -
    78. HUTBE
    OKULLARDA TÖREN ADIYLA İŞ LENEN PUTPERESTLIK
    Ayet :
    قَالَ افََتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِّٰ مَا لَ ا يَنْفَعُكُمْ شَئْاً وَلَ ا يَضُرُّكُمْۜ افٍُّ لَكُمْ وَلمَِا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ
    اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
    “(İbrâhim) Dedi ki: Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç
    akıllarınızı kullanmaz mısınız?” 1745
    Bunun Adı Putpere stliktir !
    Resmî törenler vesilesiyle sergilenen görüntüler ve ortaya konan kimlik
    İslâmî açıdan neye tekabül etmektedir?” Soruya hemen cevabı vereyim: Tek
    kelimeyle: “Putperestlik” yani putperestliğe tekabül etmektedir. Bu törenlerin
    İslâmî açıdan ne demek olduğuna şöyle cevap verilebilir mi?: “Câizdir, hiçbir
    sakıncası yoktur, hatta sevaptır. Okullarda uygulanması yetmez, bu sevabı câmi
    cemaatine de yaymak gerekir. Namazlara da ezanla değil, okullardakine benzer
    törenle başlanmalıdır. İmamlar cami önünde cemaati “hazır ol!” komutuyla
    hizaya sokmalı, cami önlerindeki göndere bayrak çekilmeli, heykelin önünde
    saygı duruşunda bulunulduktan sonra camiye girilmelidir. Hem öyle bedava
    vatandaşlık yok: Kutsal devlete ibâdet için Kürt bölgelerindeki camilerde daha
    kocaman bayrak ve daha büyük heykel olmalı; “devletten Kürt vatandaşlarına
    kıyak olarak” diye takdim edilmelidir. Önce millî ibâdet, sonra dinî ibâdet
    gelir, değil mi ya?! Zaten memleket niye kalkınamıyor; hep bu putlara karşı
    çıkan yobazlardan ötürü. Krizi filan bahane etmeyelim, bir an önce camileri
    de okullar gibi heykellerle donatalım, cami kapılarının önüne minareden
    daha büyük bayrak direği dikelim. Eh ekonomik olsun diye düşünüyorsanız,
    onun da kolayı var. Minarelerin büyüklüğüyle oranlı kocaman bayraklar
    yapalım. Nasıl olsa oradan ezan da okunmuyor, minareler bayrak direği olarak
    işlev görsün. İmamlar sadece 29 Ekim’de, 23 Nisan’da filan değil, her hafta
    hutbelerde Atatürk’ten bahsetsin. Yetmez, her gün ve her namazda o büyük
    devlet adamının geceleri ne kadar kaim, gündüzleri ne kadar sâim olduğuna
    dair menkıbeler, kıssalar anlatsın. (Çok zorlanmazlar, antrenmanlıdır
    1745] 21/Enbiyâ, 66-67
    - 751 -
    imamların çoğu. Çok iyi bildikleri menkıbe kahramanlarının sadece ismini
    değiştirecekler o kadar. Ne yapsınlar canım, zaten “emir kulu” değiller mi?!
    Cami cemaati, mihraplara konulacak heykelin önünde vecd içinde vatandaşlık
    görevini yerine getirerek saygı duruşunda bulunmadan namaza başlayamasın.
    Okullarımızda öğrencilerimize yaptırılan bu davranışları cami cemaatinden
    esirgemeyelim; böylece hem memleket daha bir kurtulur, hem daha büyük
    sevaba girilir. Camilerin bu konuda nasıl bir düzenlemeye gidileceği konusunda
    allâme-i cihan muhterem Yaşar Nuri Efendi Hazretleri ile televizyonların
    meşhur şeyhülislâmı, ünü tüm dünyaya yayılmış, büyük ermiş Hazreti
    Zekeriya Bembeyaz başkanlığında bir komisyon toplanır. Kısa zamanda bu
    devrimi gerçekleştirirler; böylece Ata’larının (varsa) cennetine aday olurlar.
    Onun tamamlayamadığı İslâm’da ve camide devrimi de gerçekleştirmiş, onun
    izinden gittiklerini ispatlamış olurlar…”
    Böyle bir cevap mı bekleniyor kamuoyu tarafından? “Dâru’l-İslâm”,
    “ülü’l-emre itaat”, “vatan sevgisi imandan”, “vatan uğruna ölen şehitlerimiz”,
    “cumhuriyet İslâm’dır”, “en iyi demokrasi İslâm’dadır, dört halifenin seçimi
    de buna örnektir”, “en büyük gazi, Atatürk” gibi konu ve uyduruk malzemeler
    de Diyanet’in hutbe metinlerinden bulunabilir, diye ilâve etmemi herhalde
    beklemiyorsunuz. Aslında, bu tür cevap vermek doğru kabul edilmezse,
    bu yanlışın karşıtının doğru olduğunu herhalde gö(ste)rmek zor olmaz.
    Okuldaki törenler doğru ise, İslâm açısından sakıncalı değilse, bunları
    camideki Müslümanlara da yaymanın ne sakıncası olabilir? Zaten bu cami
    cemaati, yukarıda anlatılan hususlarda sakınca görse okullardaki çocuklarına
    veya torunlarına bu yanlışları vurgulaması, her bedeli ödemek zorunda
    kalsalar da karşı çıkılması gereken “imanî-tevhidî gereklilik” görmezler mi?
    Görmediklerine göre?! Evet, okullardaki törenleri sakıncalı görmediklerine
    göre, aynı uygulamalar yukarıda anlatıldığının hatta fazlası uygulansa, onda
    da sakınca görürler mi, görmezler mi?
    Camide yapılması ve tapılması câiz olmayan şey, özellikle ibâdet ya da put
    kavramıyla ilgili ise, başka yerde de câiz değildir. Biz, sadece camide Allah’ın
    kulu değiliz. Allah, camide kendisine, cami dışında başka ilahlara yönelmeyi
    mi meşrû kıldı? Namaz kılarken yönelinen ilâh, okullara, devlete karış(tırıl)
    mayan âciz biri mi? Namazda yönelinen ilâh başka, devlet kurumlarında
    ve özellikle okullarda yönelinen ilâh başka mı? Eğer öyle ise, bu, çok tanrılı
    bir şirk dini olmaz mı? “Câmilerimizde putlar ve putlara tapmaya canımız
    pahasına karşı çıkarız, yukarıda anlatılan hususlar mescidlerimizde kesinlikle
    olamaz!” diyenlere altını çizerek ifade edelim ki; tüm yeryüzü Müslümanlar
    - 752 -
    için mesciddir ve yeryüzü mescidindeki putlarla ve putperestlerle mücadele
    şarttır. Evet, tüm yeryüzü câmidir, mesciddir. Rasûlullah öyle buyurur:
    “Yeryüzü bana mescid ve (teyemmüm için) temiz kılındı. Ümmetimden biri
    namaz vaktine ulaştığında nerede olursa namazını kılsın.”1746 Tüm yaratıklar
    secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir. Teshîrî secde için
    varlıklara evrenin mescid olduğu gibi, ihtiyârî secde sahibi mü’min insan için de
    yeryüzünün tamamı mesciddir.
    Her insanın, kendi dinine göre değişen bir kıblesi ve istikameti vardır.
    “Herkesin yöneldiği bir yönü (viche) vardır.”1747 Kıble; kalplerdeki imana, kafalarda
    taht kuran düşünce sistemine ve ferdin kendini tümüyle teslim ettiği “ilâh”a göre
    değişen bir yön ve istikamettir. “Kâbe Arab’ın olsun, bize Çankaya, anıtkabir
    yeter” diyen şâir Kemalettin Kamu gibilerin itiraflarıyla bazı kimseler Kâbe
    yerine Anıtkabir’i, Çankaya veya Washington’u kıble edinebilmekteler. Kâbe’yi
    kıble edinenin, tüm varlığıyla kendisini Allah’a döndürmesi, diğer yönlere ve
    kıblelere itibar etmeyip onları reddetmesi gerekir; çünkü her milletin ve her
    dinin bir kıblesi, herkesin yüzünü döndüreceği bir yönü ve istikameti vardır.
    Mü’min, Allah’ın dinini tanımayanların kıblesine tâbi olmaz. Onlar da İslâm’ın
    kıblesine tâbi olmazlar. 1748
    Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline
    dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de
    farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de “Allah” inancına sahipti.1749
    Fakat, Kâbe’de tavaf etmek gibi Allah’a ibâdet kastıyla bazı görevleri yaptıkları
    halde, zaman zaman put heykellerin karşısında saygı duyuyorlar, onların
    önünde törenler düzenliyorlardı. Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin
    parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların
    kendilerini yönetmelerini istiyorlar, eski büyük tâğutlarını da unutmamak için
    heykellerine hürmet ediyorlardı. Onlar da yer yer dindar kesilmelerine rağmen,
    tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlar, putlarından vazgeçmiyorlardı.
    Israrla vurgulamalıyız ki, İslâm’ın hâkim değil mahkûm olduğu ülkelerdeki
    okullarda müşrik olmama özgürlüğü yok. Öğrenci ve öğretmen olarak şirk
    tornasından geçmeme hakkı için mücâdele gerekiyor. Bir manifestomuz yok. Bir
    müslümanın her çeşit eğitim kurumlarında yapmasının kesinlikle câiz olmadığı
    şeyler, yapıldığında öncelikle insanlık suçu olduğu ilan edilecek davranış ve
    sözler, resmî âyinlerde/törenlerde, şirk unsuru olan hususlar, derslerde kabulü
    1746] Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84; Nesâî, Mesâcid 42, hadis no: 2, 56
    1747] 2/Bakara, 148
    1748] 2/Bakara, 145
    1749] Bk. 29/Ankebût, 61, 63; 39/Zümer, 3
    - 753 -
    ve dillendirmesi şirk olan durumlar, tâğutları övmeler vb. kamuoyuna hâlâ
    yansıtılmamıştır. Çok net olarak, eğitimle ilgili İslâm’la bağdaşmayacak şirk
    unsurları şunlardır diyerek maddeleştirip kamuoyuna veli, öğrenci ve öğretmenlere
    ilan ve tebliğ bile edememişiz. Şirki güncel açılımlarıyla topluma duyuramamanın
    vebalinin büyüklüğünü düşünmek bile zor. Her vatandaşın ve her düzenin bunları
    rahatlıkla bilmesi ve zulmün boyutlarının sergilenmesi gerektiğini düşünüyorum.
    Sanki tevhidin yasaklanmasından ve putperestliğin mecbur edilmesinden daha
    önemliymiş gibi, varsa-yoksa sadece başörtüsü yasağı gündemde. ABD gibi,
    Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleri gibi, başörtüsünün suç olmadığı memleketlerde
    yaşasaydık, bizim câhiliyye okullarından istediğimiz olmayacak mıydı? Yani
    sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsünden başka?! Başörtüsüne bile müsaade
    etmeyen bir zihniyet aracılığıyla, başın içine konulan inanç, bilgi ve kültürün ne
    olup olmadığı, ciddi mânâda maddeler halinde net olarak dosta düşmana ilan
    edilebilmiş bile değildir ki, ona göre eylem planı hazırlansın.
    Düzenin ve okulların farklı bir dini dayattığı için, Müslüman çocuklarımız
    iki dinli yetişiyor. Evdeki din ile okuldaki din farklı; birbirine tümüyle düşman
    iki inanç ve yaşam tarzı sunuluyor. Çocuklar, çifte standartlı yetişiyor. Ana
    ve babaların “aman oğlum, şunu sevme, şuna inanma, ama bunları okulda
    öğretmenine filan da belli etme!” diye tavsiyesi, çocuğun karakterini daha
    küçük yaşta anormalleştiriyor, iki dinli ve münâfık karakteri oluşturuluyor.
    Bu ülkedeki tüm problem, çatışma ve gerginliklerin sebebinin dinler
    arası çatışma olduğunu söyleyebiliriz. Devlet dini olan laiklik ve Kemalizm
    ile çoğunluğun dini İslâm arasındaki çatışmadan bahsediyorum. En önemli
    Kemalist devrimlerden biri tevhid-i tedrisattır. Yani, eğitim ve öğretimin tekel
    olarak devlete ait olduğu ilkesi. Tevhid eri Müslümanlar olarak biz tevhid-i
    tedrisat değil; tevhîdî tedrisat istiyoruz. Eğitim, tümüyle devlet tekelinde
    olduğu için, okullarda şikâyet edilen tüm problemlerden öncelikle bu düzen
    sorumludur. Bu ilkeden yola çıkarak düzen, eğitim kurumlarında kendi dinini,
    kendi kutsallarını bütün Müslüman çocuklara dayatmakta, bütün çocukların
    laik ve Kemalist olmasından başka bir seçenek ve özgürlük tanımamaktadır.
    İslâm’ın putperestlik olarak kabul ettiği uygulamalar, törenler, âyinler, övgüler
    okutulan derslerden de önemli, en öncelikli ders kabul edilmektedir. Siyer dersi
    işlenir gibi ama farklı bir kişinin hayatı işleniyor; uydurma coşkularla döne döne
    her yıl ezberlettirilip körpe beyinlerin yıkanması için anlatılıyor, anlatılıyor.
    Tüm derslerin içeriği Batıcı, laik ve Kemalist inanca uygun olarak veriliyor
    okul denilen tapınakta. Okullar, düzene uygun kafalar yetiştiren birer torna
    atölyesi konumunda işlev yapmakta. Uysal ve düzene itaatkâr nesiller, tâğuta
    kulluk yapmaya hazır insanlar yetiştirmek okulların temel görevi olmaktadır.
    - 754 -
    Evet, maalesef bin kere evet; Bu törenler, bir âyindir, putperest tapınmalarıdır.
    Allah’tan başka rab edinmenin, başka ilâh kabul etmenin, tâğutlara ibâdet
    etmenin göstergesidir. Tepkisiz ve buğzsuz olarak bu törenleri kabullenmek
    insanı şirke götürür. Şirk de Allah’ın affetmeyeceği tek büyük suçtur. Kişiyi
    dünyada Allah’ın yardımından uzaklaştırır, âhirette de ebedî cehennemlik
    yapar. Şirk, hastalıktır, bünyeye sonradan giren bir mikroptur, bir ârızâdır,
    bir anormalliktir. Bir küçük kibrit çöpü koca ormanı yakıp mahvettiği gibi,
    şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu veya yanan kibrit çöpünü
    önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına duyarsız kalmak, hiç akılla
    bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir. Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat,
    kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk vardır.1750 Tevhid ve şirk insanlık
    tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle
    tevhid arasındaki mücâdeleden ibarettir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
    vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu
    konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.
    İbrâhim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki:
    “Sizin şu karşısında durup ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi),
    ‘Babalarımızı onlara ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrâhim), ‘Doğrusu siz de,
    babalarınız da apaçık bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi.”1751
    “Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
    Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Siz hiç akıllarınızı kullanmaz
    mısınız?” 1752
    Buyurun hep beraber Müslümanlığımızı ilan ederek andımızı tazeleyelim:
    “Ey kâfirler! Tapmam sizin taptıklarınıza. Sizin dininiz size, benim dinim
    bana!”1753
    1750] 21/Enbiyâ, 22
    1751] 21/Enbiyâ, 52-54
    1752] 21/Enbiyâ, 66-67
    1753] 109/Kâfirûn, 1, 6
    - 755 -
    - 756 -
    - 757 -
    - 758 -
    - 759 -
    - 760 -

     

     
    Okunma 9574 kez Son değişiklik Perşembe, 04 Şubat 2021 18:53

    Ortam