FİTNE
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FİTNE
- 271 -
Kavram no 53
Haramlar 6
Câhiliyye 6
Bk. Fesâd-İfsâd; Nifak-Münâfık; Günah
FİTNE
• Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı
• Kur’an’da Fitne Sayılan Davranışlar
• Hadis-i Şeriflerde Fitne Kavramı
• Modern Fitne Odakları
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın (yanlış inanıp büyü yapmaya cevaz verip de) kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi. Onlar karı ile koca arasını açan şeyleri öğreniyorlardı. Büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiçbir hususta zarar veremezler. Onlar (büyücüler) kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Onlar kesinlikle bilmişlerdir ki, kim onu (sihri) satın alırsa (ona para verirse), onun âhiretten nasîbi yoktur. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” 1090
Fitne; Anlam ve Mâhiyeti
“Fitne” kelimesinin aslı “fetn”dir. “Fetn” sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını anlamak için onları ateşte eritmek demektir. “Fitne” sözlükte, deneme ve imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felâketle imtihan etme gibi anlamlara gelir. Fitne kelimesinin bunlardan başka, küfür, azgınlık, sapıklık, günah, ayrılık, iç ihtilâf ve kargaşa, kavga, delilik, azap, musîbet, aklını çelmek, gönlünü çalmak, kandırma (iğvâ), kışkırtma, nifak, ihtilâf, baştan çıkarma, birbirine düşme, çekişme, zulüm, baskı, karışıklık ve kalbin bir şeye fazla meyletmesi gibi mânâları da vardır.
İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü ve aklını çeldiği için kadına, kişinin aklını çelip ona azap kazandırdığı için şeytana, kişiye zarar verdiği için hırsıza, aynı kökten gelen “fettân” denmiştir. İnsanın gönlünü çelen, hırsını artırıp günaha sürükleyen altın ve gümüşe de ‘iki fettân’ denmiştir. Aynı kökten gelen “meftûn”; aklından zoru olmak anlamından hareketle, deli gibi tutulmak, âşık olmak, çok beğenmek anlamları kazanmıştır. Fitne, aynı zamanda inanç uğruna uğranılan ağır işkence anlamına da gelmektedir.
Olumlu Anlamıyla Fitne: Fitne kelimesinin sözlük anlamından anlaşıldığı kadarıyla o, iyiyi kötüden, arı olanı kirli olandan, doğruyu yalancıdan ayıran bir
1090] 2/Bakara, 102
- 272 -
KUR’AN KAVRAMLARI
metoddur. İnsanlar arasında suç, kötülük, kirlilik arttıkça onların karşılaşacağı fitne de çok olacaktır. Fitne bu anlamda toplumun kirlerini arıtan, temizleyen bir temizleyici gibidir. Nitekim içinde zorlukları, sıkıntı ve meşakkatleri barındıran savaş da bir fitnedir. Savaş bazen, insanların hatalarını, pisliklerini kendi önlerine koyar. İnanç uğruna belâ ve sıkıntılara uğrama anlamındaki fitne, olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Bu gibi sıkıntılar inanan kişiyi kararlı kılar, irâdesini güçlendirir, ahlâkını arındırır. Böyle bir fitne kişiyi ve toplumu dinî yönden geliştirir. Onların hatalarını gösterdiği gibi, din uğruna sabırlarını da ortaya koyar. Böylece Allah’ın vereceği karşılığı/ödülü almalarına zemin hazırlar.
Kur’an, insanların sürekli olarak “fitne” ile denendiklerini açıklıyor: “İnsanlar, (yalnızca) ‘İman ettik’ diyerek, fitneye uğratılmadan (denenmeden) bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınamadan geçirdik (fitneye uğrattık); Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.” 1091 Bu bağlamda “fitne” ile “belâ”, aynı anlamdadır. Ne ki “fitne”nin kapsamı biraz daha geniştir. “Belâ” yalnızca Allah’tan geldiği halde, “fitne” hem Allah’tan hem de kullardan gelebilir, insan kendisini olduğu kadar başkalarını da fitneye uğratabilir. Fitne kelimesinde azap, zorluk ve kötülük yönü daha fazladır.
Fitne, öncelikli olarak bir sınav yolu olduğuna göre, hem nimet sebebiyle, hem de zahmet ve perişanlıktan dolayı olabilir. İnsan, karşılaştığı bütün değerlerle imtihana tâbi tutulabilir. Nitekim Kur’an şöyle diyor: “Biz sizi bir imtihan olarak hayır fitnesiyle de şer fitnesiyle de deniyoruz. Ve eninde sonunda Bize döneceksiniz.” 1092 Demek ki fitne imtihanı, bir hikmete bağlı olarak bazen Allah’tan gelir, bazen de kulların bir hatası sebebiyle meydana gelir. Böyle olunca da fitne, bizzat o fitneyi meydana getiren için bir uyarıdır; bir düzelme veya aklını başına alma imkânıdır. 1093
Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de “fitne” kelimesi 30 yerde, “fitne”nin türevleri de 30 yerde geçer; dolayısıyla toplam 60 yerde zikredilir.
Fitnenin Kur’an’daki Anlamları: Fitne kelimesinin anlam sahası oldukça geniştir. Kur’an bu kelimeyi ondan fazla mânâda kullanmaktadır:
1- Sınanma, deneme, belâya uğratma, 1094
2- Küfür, şirk, müşriklerin müslümanları şirke döndürmek için uyguladıkları baskılar anlamında, 1095
3- Sapıklık, sapma, saptırma, 1096
4- Azap, işkence, ateşe atma, 1097
1091] 29/Ankebût, 2-3
1092] 21/Enbiyâ, 35
1093] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 206-207
1094] 2/Bakara, 102; 20/Tâhâ, 40, 85 vd.
1095] 2/Bakara, 191, 217; 4/Nisâ, 91
1096] 5/Mâide, 41, 49; 37/Saffât, 162
1097] 85/Bürûc, 10; 51/Zâriyât, 13-14; 29/Ankebût, 10
FİTNE
- 273 -
5- Günah, 1098
6- İslâm düşmanlarının savaşa sebep olmaları, 1099
7- Allah’ın kullarına farklı imkânlar vererek birbirlerine karşı tutumlarının ortaya çıkarılması, 1100
8- Şeytanın hile ve tuzakları, 1101
9- Şeytanın zayıf ruhlu kimselere aşıladığı bâtıl inanç ve kuruntu, 1102
10- Delilik ve gaflet, 1103
11- Dosdoğru yoldan (sırât-ı müstakîm’den) saptırma, 1104
12- Nifak (münâfıklık) 1105 ve
13- Özür, bahane anlamında 1106 kullanılır.
Allah’a Nisbetle Fitne: Allah’ın (c.c.) fitne vermesi, O’na ait bir hikmete dayanır ve insanın tekâmülüne sebep olur. Bu bağlamda insanlık, çeşitli fitnelerle zaman zaman denemeye uğratılmaktadır. Kur’an’ın haber verdiğine göre, başta peygamberler olmak üzere müslümanlar ve diğer dinlere inananlar (kâfirler) zaman zaman fitnelere/sınavlara tâbi tutulurlar.
Peygamberlerin Denenmesi: Allah (c.c.) Hz. Süleyman’ı (a.s.) denemeden geçirmişti. Kur’an’ın ifadesine göre, tahtının üzerine bir ceset bırakılmıştı. Bu belki de yönetim gücünün zayıflamasıydı. Tekrar eski durumuna kavuşunca; “Rabbim, beni bağışla...” diye duâ etmişti.1107 Hz. İbrâhim (a.s.) birtakım kelimelerle denenmişti ve o da onları bir bir başarıyla tamamlamıştı. Bunun üzerine Allah (c.c.) onu bütün insanlığa imam (önder) yapmıştı.1108 Hz. Mûsâ (a.s.) da denemeye tâbi tutulan elçilerdendir. Allah (c.c.) onun için şöyle diyor: “... O zaman da seni tasadan kurtarmış ve seni (bazı sıkıntılarla) iyice denemiştik...”1109 Şeytanın peygamberlerin dâvetlerine ve hedeflerine gölge düşürme çabası da onlar için bir iman sınavıdır. 1110
Müslümanların Denenmesi: Müslümanlar için sadece iman etmek yeterli değildir. İmanın kökleşmesi ve sağlamlaşması için mü’minler çeşitli denemelerden geçirilirler.1111 Allah (c.c.) müslümanları, içlerinde kim kendi yolunda cihad ediyor, bu yolda kim sabrediyor, ortaya çıksın diye, onları dener. 1112
1098] 9/Tevbe, 49; 24/Nûr, 63
1099] 4 Nisa/101
1100] 25/Furkan, 20; 6/En’âm, 53
1101] 7/A’râf, 27
1102] 22/Hacc, 53
1103] 68/Kalem, 6
1104] 17/İsrâ, 73
1105] 57/Hadid, 14
1106] 6/En’âm, 23
1107] 38/Sâd, 34-35
1108] 2/Bakara, 124
1109] 20/Tâhâ, 40
1110] 22/Hacc, 52-53
1111] 29/Ankebût, 2-3
1112] 47/Muhammed, 31. Benzer âyetler için Bk. 8/Enfâl, 17; 3/Âl-i İmrân, 152, 154; 33/Ahzâb, 11
- 274 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Mûsâ, kendisi Tûr dağında iken kavminin altın buzağıya tapması üzerine onların içerisinden Allah’tan af dilemek üzere yetmiş kişi seçmişti. Onlarda gördüğü tereddüt üzerine Allah’a duâ etti ve bu olayın kendileri hakkında bir imtihan (deneme) olduğunu söyledi. 1113
Ayrıca inkâr edenlerin müslümanlara karşı tavırları bir fitnedir. Böylece müslümanların İslâm’a bağlılıkları denenmiş olur.1114 Mü’minlere yapılan bu azap ve işkence onları dinlerinden döndürmeye yöneliktir. Mü’min böyle bir azapla imtihan edilebilir. Mü’min, tıpkı madenin fitne/deneme kazanında kaynatılması gibi, azapla karşı karşıya getirilir. Böylece samimi müslümanla gevşek müslüman ortaya çıkar. Bu konuda Kur’an şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi vardır ki, ‘Allah’a iman ettik’ der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah’ın azabıyla bir tutar. Ama Rabbinden ‘bir yardım ve zafer’ gelirse, andolsun; ‘biz gerçekten sizlerle birlikteydik’ demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sînelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?”1115 Allah’ın azâbı şüphesiz insanlardan gelecek fitnelerden daha büyüktür. Mü’minler sürekli bir biçimde bu tür fitnelerle karşılaşacaktır. Bu denemeyi başaranlar, yani imanlarında samimi olanlar sonsuz mükâfatı kazanacaktır. Kur’an, mü’minlerin bu şekilde denemeye tâbi tutulduklarını haber veriyor. 1116
İnsanların ve Toplulukların Denenmesi: Bazı kavimlere elçiler gönderilmesi onlar için ilâhî imtihan sebebidir. Meselâ, Sâlih (a.s.), kendisini ve mü’minleri uğursuzlukla suçlayan Semud kavmine; “...Uğursuzluğunuz (un sebebi), Allah katında (bulunan takdiri)dir. (Kötü amel işleyene o uğursuzluğu takdir etmiştir.) Doğrusu siz (çeşitli olaylarla) imtihan edilen bir topluluksunuz.”1117 Ayrıca Hz. Sâlih’in kavmi Semud’a bir dişi devenin verilmesi onlar için bir deneme idi. 1118
Allah (c.c.), Peygamberimiz’e Mekke hayatında gösterdiği bir rüyası ve “Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” ile insanları denemişti.1119 Kimilerine göre Peygamberimiz’in buradaki rüyasından maksat O’nun gördüğü herhangi bir düş değil; Mirac olayıdır. Çünkü âyette geçen “rü’yâ” kelimesi Arapça’da görmeyi ifade eder. Sıradan bir rüyayı herkes görebilir. Rüyaların da olağanüstü bir tarafı yoktur. Peygamberimiz’e gösterilen, ya da O’nun gördüğü şey Mirac yolculuğu ve karşılaştığı olağanüstü durumlardır. Bu olay insanlar için bir deneme aracı olmuştu. Peygamberimiz (s.a.s.) Mirac olayını anlatınca müşrikler O’nunla alay ettikleri gibi, bazı zayıf imanlı müslümanlar da O’nu terketmişlerdi. Gerçekten iman edenlerin imanı ise bu denemeden sonra bir kat daha kuvvetlenmişti. 1120
Kimileri, Peygamberimize gösterilen bu rüya; kâfirlerin Peygamberimiz ve müslümanlar karşısında mutlaka yenilecekleri anlamına gelebilir demişlerdir. Peygamberimiz (s.a.s.) henüz Mekke’de müslümanlar çok zayıf iken İslâm’ın gâlip geleceğini, kâfirlerin mağlup ve zelil olacaklarını haber verdiği zaman
1113] 7/A’râf, 154-156
1114] 25/Furkan, 207; 60/Mümtehine, 5
1115] 29/Ankebût, 10
1116] 29/Ankebût, 2-3; 2/Bakara, 214
1117] 27/Neml, 47
1118] 54/Kamer, 27-29
1119] 17/İsrâ, 6
1120] Muh. İbn Kesir, 2/386; Beydavî, 1/575; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2237; Elmalılı, 5/309; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230
FİTNE
- 275 -
müşrikler O’nu alaya aldılar, zayıf imanlılar böyle bir müjdeye inanmadılar. Ancak gerçek mü’minler Peygamber’in bu vaadine kesin kanaat ettiler. Böyle bir olay o toplum için bir deneme idi. 1121
“Kur’an’da lânet edilmiş ağaç” da bir imtihan aracı yapıldı. Bu ağaç, Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadise göre zakkum ağacıdır.1122 Cehennem’de yaratılmış olan bu ağaç, oradaki azâbı simgeler. Orada azap görenin yiyeceği odur. Allah (c.c.) bununla inkârcıları korkutmakta ve onları Cehennem’den sakındırmaktadır. Kur’an’da üç âyette geçmektedir.1123 (Zakkum, bir ağaç cinsidir. Arabistan’ın Tihâme bölgesinde yetişir. Tadı çok acı, kokusu da çok kötüdür. Dallarını koparan kimsenin ellerine ve bedenine ağaçtan çıkan sıvı bulaştığı takdirde, o kimse bir çeşit deri hastalığına yakalanır. 1124
Nimet veya Külfetle Deneme: Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan, mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” 1125
Kur’an, insanın imandaki samimiyetini denemek için hayır ve şer ile imtihan olunduğunu haber veriyor. 1126 İnsan, hayatın geçici güzellikleriyle de sınava çekilir.1127 Mal ve evlât, insan için bir fitnedir, deneme aracıdır.1128 Bol rızık ve verilen nimetler birer fitne olduğu gibi,1129 başa gelen üzüntü ve kederler,1130 belâ ve musîbetler de birer fitnedir.1131 İnsanlardan bazılarına Allah’tan gelen rızık, iman ve mağfiret gibi iyiliklerin sebebini bilmek mümkün olmayabilir. Allah (c.c.) bu şekilde insanları birbiriyle deniyor ve şükredenlerin belli olmasını istiyor. 1132
Dinde ikiyüzlü davranan münâfıklar, çeşitli olaylarla, ibret almaları ve hatalarını terk etmeleri için sürekli denenirler. Ancak onlar çoğu zaman bu fitnenin (denemenin) farkında olmazlar.1133 Allah (c.c.) doğru yola giren kimseler için rızkı bollaştırır. Bunun sebebi de, onların şükredip şükretmeyeceklerini, takvâ sahibi olup olmayacaklarını denemektir. 1134
1121] Keşşâf, 2/648; Y. K. Çağdaş Tefsiri, 5/230
1122] nak. Muh. İbn Kesir, 2/386
1123] 37/Saffât, 62-67; 44/Dûhan, 42-46; 56/Vâkıa, 51-54
1124] Tefhimu’l Kur’an, 5/21
1125] 20/Tâhâ, 131
1126] 21/Enbiyâ, 35
1127] 20/Tâhâ, 131
1128] 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
1129] 39/Zümer, 49
1130] 20/Tâhâ, 40
1131] 9/Tevbe, 126; 22/Hacc, 11
1132] 6/En’âm, 53
1133] 9/Tevbe, 126
1134] 72/Cinn, 16-17
- 276 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sabır ve Sebat Fitnesi: Kur’an şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed) Biz senden önce de yiyip içen, çarşıda pazarda dolaşan (ölümlü) insanların dışında kimseyi elçi olarak göndermedik. (Böyle yaparak ey insanlar), kiminizi kiminiz için fitne/sınama vesilesi kıldık (ki), sabredecek misiniz? (Bunu kendiniz de göresiniz; yoksa) Allah zaten her şeyi olduğu gibi görmektedir.” 1135 Bu âyet; yalnızca peygamberlerin değil; her insanın toplumsal varlığı ile diğer kimseler için, onların ahlâkî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir deneme aracı olduğuna işaret etmektedir. Buna göre âyete şu anlamı vermek yanlış olmayacaktır: “Sizin hepinizi birbiriniz için bir imtihan vesilesi kıldık.” 1136
Hayat, tekâmül yolunda ilerlemek ise, fitnelerin peş peşe sıralanması doğaldır. Her toplum bir başkası için, her insan bir başka kimse için, onun durumunun ve tercihlerinin ortaya çıkması açısından bir fitne aracı olabilir.
Şeytana Nisbetle Fitne: Allah’ın (c.c.) “Âdem’e secde edin...” emrine karşı gelerek lânetlenen ve ilâhî rahmetten kovulan iblis (şeytan) insanlar ve toplum için en önemli kötülük odağıdır. İblis, insanları saptırmak ve kendi tuzağına düşürmek için Rabbimizden izin istemiş ve bu izni almıştır.1137 O, insanları şaşırtarak, kandırarak, kendi yoluna dâvet ederek onları olumsuz anlamdaki fitneye düşürebilir. “Ey Âdemoğulları, şeytan, ana-babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak Cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir fitneye düşürmesin. Çünkü o ve kabîlesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz şeytanları, inkâr edenlerin velîsi (dostu) yaptık.”1138 Şeytan, peygamberlerin arzularına bile vesvese vermeye ve onları fitneye düşürmeye çalışmaktan geri durmamıştır. 1139
İnsanlara Nisbetle Fitne: Fitne odaklarından birisi de bizzat insanın kendisidir. İnsanın sebep olduğu fitne genel anlamda olumsuzdur ve daha çok inkârcıların, kalbinde eğrilik olanların ve münâfıkların bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır.
1- Münâfıkların Fitnesi: Münâfıklar fitne çıkarmaktan hoşlanırlar. Tutum ve davranışlarıyla fitneye sebep olurlar. Fitne olan şeylere çağrıldıkları zaman koşarak ve isteyerek giderler.1140 Bundan dolayı onlar Allah’ın kalplerini arıtmak istemediği kimselerdendir. Allah (c.c.) onların fitneye düşmelerini ister.1141 Münâfıklar müslümanların arasında yaşadıkları halde gerektiği zaman, -tıpkı Peygamber döneminde olduğu gibi- Allah yolunda cihada katılmak istemezler. Mecbûren katılsalar bile müslümanların arasına fitne sokup onları Allah yolunda çalışmaktan soğutmaya çaba gösterirler. Böyleleri Peygamberimiz’e şöyle dediler: “...Bana izin ver, beni fitneye (zor bir denemeye) düşürme...” Kur’an onlara; “...İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.” şeklinde cevap vermektedir. 1142
1135] 25/Furkan, 20
1136] Kur’an Mesajı, 2/730
1137] 7/A’râf, 14-17; 17/İsrâ, 62
1138] 7/A’râf, 27
1139] 22/Hacc, 52-54
1140] 4/Nisâ, 91; 33/Ahzâb, 14
1141] 5/Mâide, 41
1142] 9/Tevbe, 48-49
FİTNE
- 277 -
Münâfıklar, hem kendileri fitneye düşerler, hem de başkalarını, özellikle de müslümanları fitneye düşürmeye çalışırlar. “İnsanlardan bazıları; ‘Biz de Allah’a inanıyoruz’ dedikleri halde kendilerine Allah uğrunda bir sıkıntı geldiği zaman, insanlardan gelen bu fitneyi (sıkıntı ve belâyı) Allah’ın azâbı gibi zannederler. Ancak müslümanlar bir nimete, dünyalık bir rahata kavuştukları zaman da ‘biz de sizinle beraberiz’ demekten utanmazlar. Şüphesiz ki Allah (c.c.) imanda samimi olanları da ikiyüzlü davrananları da çok iyi bilir.”1143 Aynı insanlar âhiret hayatında mü’minlere; “Biz sizinle beraber değil miydik?” diyecekler. Mü’minler onlara şöyle cevap verecekler: “...Evet, ama siz kendinizi fitneye düşürdünüz (aldattınız), beklediniz (hemen tevbe etmediniz), kuruntular sizi aldattı...”1144 Kalplerinde eğrilik bulunanlar, müslümanları şüphe ve fitneye düşürmek için Kur’an’daki “müteşâbih” âyetleri kafalarına göre yorumlarlar. 1145
2- Kâfirlerin/İnkârcıların Fitnesi: Hz. İbrâhim (a.s.) şöyle duâ etmişti: “Ey Rabbimiz! Bizi hakikati inkâr edenler için kötülük teşvikçisi/sebebi, fitne (bir oyun ve eğlence aracı) yapma. Ve günahlarımızı bağışla, ey Rabbimiz, çünkü Sensin tek kudret ve hikmet sahibi.” 1146 İnkârcılar ve tapmakta oldukları yalancı tanrılar, Cehennemi hak etmiş olanlardan başkasını fitneye düşüremezler, ayartıp kandıramazlar. 1147
Kâfirler bazen müslümanları savaş, saldırı ve benzer şekillerde fitneye/denemeye, sıkıntıya düşürüp, onların korku namazı kılmalarına sebep olabilirler.1148 Hz. Mûsâ’nın kavmi, Firavunun ve mele’sinin, yani ileri gelen seçkinlerin kendilerini bir fitneye düşürmelerinden, fenalık yapmalarından korktukları için iman etmekte tereddüt ettiler. Onların içlerinden pek azı hariç Firavunu desteklemeye devam ettiler. 1149
Bugün de bu gerçek değişmemiştir. İnsanlardan pek çoğu ya İslâm’a gönül vermek, ya da İslâm’ı hakkıyla günlük hayatında yaşamak istemektedir. Ancak çağdaş Firavunların, Firavun düzenlerinin, bu düzenleri sürdüren mele’ takımının fitnelerinden, sıkıntı vermelerinden, haklarını ellerinden almalarından, kötü damga vurmalarından korkmaktadırlar. 1150
Kur’an’da Fitne Sayılan Davranışlar
1- Küfür-Şirk: Kur’an, “Fitne katl’den/öldürmekten daha büyük suçtur.”1151 demektedir. İslâm’a inanmayanların, müslümanların inancına yönelik saldırıları şüphesiz fitnedir ve savaştan daha tehlikelidir. Küfrün hâkimiyeti; iman, Allah’a kulluk, adâlet, huzur ve saâdet için engeldir. Mü’minler, inkârcıların bu çabalarına karşı topluca mücâdele vermek zorundadırlar. Burada “fitne” kavramı kişisel sıkıntıya işaret etmekten çıkmakta ve bir iman mücâdelesinin sebebi haline gelmektedir. “Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları fitneye (azâba) uğratıp, sonra
1143] 29/Ankebût, 10-11
1144] 57/Hadîd, 14
1145] 3/Âl-i İmrân, 7
1146] 60/Mümtehıne, 5
1147] 37/Saffât, 161-163
1148] 4/Nisâ, 101
1149] 10/Yûnus, 83
1150] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s, 207-212
1151] 2/Bakara, 191, 217
- 278 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da tevbe etmeyenler; onlar için Cehennem azâbı vardır ve onlar için ateş azâbı vardır.” 1152
Müşriklerin, müslümanları kendi bâtıl dinlerine döndürmek için yaptıkları faâliyetler, münâfıkların ikiyüzlü davranışları fitneden başka bir şey değildir.1153 Kur’an, tevhidden sapmayı, şirke ve küfre düşmeyi fitne kabul etmektedir ve bunu katl’den (savaştan) daha kötü saymaktadır.1154 Müslüman toplumları bozan, onları saptıran, onları günaha sürükleyen, insanlar arasında kanlı savaşların çıkmasına sebep olan şey fitnedir. Bu nedenle Kur’an mü’minlere Din yalnızca Allah’ın oluncaya ve fitne yeryüzünden kalkıncaya kadar fitneye sebep olan şirkle ve müşriklerle mücâdele etmeyi emrediyor.1155 Müşriklerin ve şeytanın adımlarını izleyenlerin çıkardığı fitneler devam ettiği müddetçe dünyada huzurun ve rahatın olması mümkün değildir. Eğer mü’minler kötülük odaklarıyla mücâdele etmeyi bırakırlarsa, yeryüzünde büyük fitne olur, kaos ve bozgun giderek fazlalaşır. 1156
“Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya (Allah için tatbik edilinceye) kadar onlarla savaşın.”1157 Burada fitne, Allah yoluna tâbi olmak için gerekli olan özgürlük ve güven gibi şartlara sahip olunamayan bir toplum durumunu anlatmaktadır. Bu nedenle, müslümanlara, bu durumu düzeltmeleri, tekrar Allah yolunda, barış ve özgürlüğü sağlamaları için savaşa devam etmeleri emredilmektedir. İnsanın insana hükmettiği ve Allah yoluna tâbi olmanın imkânsız olduğu bir toplumda, fitne hüküm sürüyor demektir. İslâm’ın savaşmaktan amacı, “fitne”yi ortadan kaldırmak ve insanları İlâhî çağrıya uygun bir şekilde sadece Allah’a kul olarak yaşayabilmeleri için, Allah’ın hükmünü hâkim kılmaktır. Âyetin devamında; “Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler ve aşırılar hâriç hiç kimseye düşmanlık ve saldırı yoktur.”1158 buyrulur. Böylece savaşmanın, sadece hakkı elde etmek ve Allah’a teslimiyete giden yolu açmak için olabileceği vurgusu yapılmıştır. Hak elde edilince, savaşa devam etmek ise yine fitneye düşmek anlamına gelir.
Allah’ın hâkimiyeti/egemenliği, “fitne”nin karşıtı anlamındadır. Din ise, Allah’ın egemenliği demektir. Kur’an, “din”i bu anlamda kullanmıştır. Allah’ın egemen olmadığı toplumda, hem pek çok insan düşüncesi ve ideolojisi, karşı karşıya gelecek ve hem de beşerî ihtiraslar hayatî önem taşıyan temel unsurlara egemen olacaktır. Bu ise, topluma çelişkiyi yaşatmak demektir. Dikkat edilirse, “fitne, yeryüzünde kalmayıncaya kadar” ifadesi ağırlık kazanmıştır. Bu hedef, insanın görüş, düşünüş, duyuş, etkileyiş ve etkileniş alanının yer küresini kuşatıcı ve evrensel nitelikli olması gerektiğini belirliyor. Dar; kabile, ırk, ulus, ülke ve toplum gibi sınırlı bir hedef gözetilmemiştir. Herhangi bir toplum içerisindeki bunalımın yok edilmesi anlamından daha geniş ve daha engin bir yön çizilmiştir. Allah’ın egemenliğini yeryüzünün tüm alanlarında gerçekleştirmek, yani tevhidin zıddı olan şirk ve küfrün egemenliğini ortadan kaldırmaktır asıl ve nihâî hedef. Yer küresi büyüklüğünde gösterilen bu hedefi oluşturan unsur, ilk ve en
1152] 85/Bürûc, 10
1153] 9/Tevbe, 47-48
1154] 2/Bakara, 191
1155] 2/Bakara, 193
1156] 8/Enfâl, 73
1157] 2/Bakara, 193
1158] 2/Bakara, 193
FİTNE
- 279 -
doğru anlamı ile küfür fitnesi ise de, bugün; küfür veya küfrün hizmetçileri durumunda bulunan siyasî hareketler ve yönetimler de, bu âyette kullanılan “yeryüzünden kaldırılması gereken fitne” kavramının içerisinde yer alır. Bu âyet, ayrıca, insanın sorumluluk alanını ilân etmiştir. Bu âyetteki evrenseli kuşatıcı savaş emri, ilâhî çağrıyı bütün unsurları ile ilke edinmiş bir devlet mantığını gündeme getiriyor. Fitnecilere karşı fitneyi ortadan kaldırmak için fitneden arınmış, ilâhî hâkimiyete hizmete dayalı bir devlet mantığı... Kendi iç problemlerini halledememiş bir toplum, iç mantığını ve yapısını kaostan sisteme, bayağılıktan yüceliğe, bunalımdan huzur ve nizama, çelişki ve sürtüşmeden vahdete dönüştürememiş hiç bir toplum, bozgunculuğun ve fitnenin önüne asla geçemez. Bu sebepledir ki, İslâmî devlet anlayış ve gayreti, savaştan önce gelir.
Yeryüzünden fitnenin kalkması için, önce içimizdeki fitneyi kaldırmak, sonra dalgayı genişleterek çevredeki ve giderek toplumdaki fitnelerle mücâdele etmek gerekmektedir. Bütün bu fitnelerin sebep ve sonucu olarak, kopmaz bir bağla bağlı bulundukları büyük fitne odağının İslâm dışı düzen ve dünya görüşleri fitnesi olduğunu, onunla nihâî hesaplaşma olmadan çevremizi saran fitnelerden kurtulamayacağımızı bilmek, sivrisineklerle tek tek mücâdele yerine bataklıkla mücâdele ne ise, tâğûtî düzen ve ideolojilerle mücâdelenin de o demek olduğunu unutmamak zorundayız.
2- Allah’ın Hükümlerinden Yüz Çevirme: Allah (c.c.) insanların uymaları için birtakım hükümler, ilkeler ve kurallar koymuştur. Bu hükümlere uymamak, onlardan yüz çevirmek fitnedir. “O halde geçmiş vahyin mensupları arasında Allah’ın indirdiğine göre hükmet ve onların mesnetsiz görüşlerine uyma ve onlardan sakın ki Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni uzaklaştırmasınlar (fitneye düşürmesinler)...”1159 �Peygamber de dâhil, insanların Allah’ın hükmünden uzaklaştırılmaya çalışılması da bir fitne çabasıdır. 1160
3- İşkence ve Zulüm: Kur’an; baskı, zulüm, işkence, eziyet ve benzerlerini fitne olarak niteliyor. Meselâ, Mekke döneminde Hicret etmeye mecbur kalan müslümanlara yapılan zulüm, işkence ve baskılar fitnedir.1161 Kimileri de Allah’ın azâbını insanlardan gelebilecek fitneye (eziyet ve sıkıntıya) eş tutarlar. Hâlbuki bu ikisi arasında benzerlik bile yoktur.1162 Aziz ve Hamîd olan Allah’a inanmış ve O’nun hükümlerine uygun olarak yaşayan, ya da yaşama çabasında olan mü’minlere eziyet edenler, onlara baskı uygulayanlar, ya da onları dinlerinden döndürmeye çalışanlar (onları fitneye düşürmek isteyenler); tıpkı Ashâb-ı Uhdûdu ateşe atıp işkenceyi seyredenler gibi Cehennemlik olurlar. “İman etmiş erkek ve kadınlara fitne yoluyla işkence edip sonra yaptıklarına tevbe etmeyenler var ya, şüphesiz onlar için cehennem azâbı vardır. Yakıp kavuran azap da onlaradır.”1163 Âyet-i kerîmede “Uhdûd ashâbı”nı'n mü’minlere yapılan işkence anlatılmaktadır. Hangi dönem ve hangi toplum olursa olsun, haksız yere gördükleri zulüm ve işkencenin varlığını bildikleri halde sabretmeleri ile bir nevi işkence fitnesini mağlûp etmişlerdir. Bu olay, sonra gelenlere ve gelecek olanlara sabır ve sebat hususunda verilen en güzel ibrettir.
1159] 5/Mâide, 49
1160] 17/İsrâ, 73-74
1161] 16/Nahl, 110
1162] 29/Ankebût, 10
1163] 85/Bürûc, 10
- 280 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın; ancak aşırı gitmeyin. Elbette Allah, aşırı gidenleri (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha beterdir...”1164 Bu âyette kullanıldığı şekliyle, Arapça “fitne” kelimesinin tam karşılığı; “şiddete başvurarak bir fikri bastırmak ve ortadan kaldırmaktır.” Bu âyette, o gün yaygın olanlara ters düşen inanç ve teorileri savunan kişi veya grupları baskı ve şiddetle cezalandırmanın çok kötü bir hareket olduğu ve toplumdaki durumu düzeltmeye yarayan, fikir ve teorileri yayan ve savunan kimseleri işkence ve kaba kuvvetle bundan vazgeçirmeye çalışmanın zulüm olduğu anlatılmaktadır. Kan dökmek, çok kötü bir davranış olmasına rağmen, insanları, kendi inanç ve ilkelerine bağlayan değerler nedeniyle bastırıp ezmek ve onları baskı gruplarının inançlarını benimsemeye zorlamak bundan daha kötüdür. Bu nedenle, tartışıp anlaşmak ve insanların haklarına saygı göstermek yerine, vahşi gücü seçen bu insanlara karşı zor kullanmak helâldir ve haklı sebebe dayanmaktadır.
İnsan, hürriyetiyle, özgür düşüncesiyle vardır. Düşünme yeteneğini yitirmiş veya bu kabiliyetini kullanma fırsatı bulamamış insanlar, zaten insanî ve İslâmî sorumluluk altında değildirler. Bir nevi köle veya savaş esiri durumundadırlar. Kendi varlığının farkında olmak demek olan özgür inanç ve düşünce yeteneği, insanın zorunlu doğal mecrâsında yürümesini gerekli kılar. Bu tabiî akışını zorla engellemeye kalkışmak, teneffüs ettiğimiz havayı zehirlemek, hayat kaynağı olan suyu, toprağı elinden almak ve ona hayat hakkı tanımamaktır. Bu şartlar altında hayat hakkını kullanabilmesi için savaşması da kendi varlığı gibi doğaldır. Bu âyet, modern asrın câhil ideolojilerine ve bu hayat görüşlerinin toplumsal bakış açılarına da sert bir eleştiri getirmiş oluyor. Bütün ilericilik ve çağdaşlık yaftalarını tekellerine alıp bunları kullanmalarına rağmen çağın beşerî ilke ve düzenleri, kendi mantığına aykırı düşen hiçbir fikrî canlılığa hayat hakkı tanımıyor. İşte, bazen işkence, bazen öldürme, fâili meçhul, katliâm ve bazen de insanî haklarını elinden alma tehdidi ile insanları inançlarından çevirme girişimlerini, Kur’an “fitne” olarak değerlendiriyor. İnsanın en doğal hakkını gasbetmeye çalışanlara karşı savaş açmasını, gerekirse onları öldürmesini emrediyor. Çünkü insandaki en saygı değer yetenek, özgür düşünme kabiliyetidir. Bu yeteneği imhâ etmek, insan fıtratını imhâ etmektir; insanın var oluş gâyesini ifsâd etmektir.
4- Saptırmak, Yoldan Çıkarmak, Tuzak: “Ey Âdemoğulları, ana ve babanızı onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şeytan, bir fitneye düşürmesin. Sizin şeytanı ve adamlarını göremeyeceğiniz yerlerden onlar sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost yaptık...”1165 Bu âyetler, Hz. Âdem’in kıssasından Âdemoğullarına alınması gereken ibreti ve dersi öğütlemektedir. Şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulunduklarını teşhir etmektedir. Bu çağrı, Allah’ın evini çıplak tavaf etmelerinin ve atalarının yapageldikleri şeylerin Allah’ın emri ve hükmü olduğunu ileri sürmeleri konusundaki câhiliyye geleneklerine ilişkin bir uyarıdır.
Bu âyette, birinci çağrı; Âdemoğullarına ana babalarının yaşadığı sahneyi ve ayıp yerlerini örten iç elbisesi ile insanı güzelleştiren dış elbiseyi ve en hayırlı
1164] 2/Bakara, 190-191
1165] 7/A’râf, 27
FİTNE
- 281 -
giysi olan takvâyı1166 insana göndermedeki Yüce Allah’ın nimetini hatırlatma amacına yöneliktir. İkinci çağrı ise; genelde tüm insanlara ilk günlerinde İslâm’ın karşılaştığı müşriklere yönelik, şeytana teslim olmamalarına ilişkin bir sakındırma mâhiyetindedir. Hayatları için seçtikleri sistem, yasa ve gelenekler noktasında ona uyup fitneye kapılmamaları için bir uyarıdır. Nitekim şeytan, daha evvel ana babalarının cennetten çıkarılmalarına sebep olmuş, avret yerlerini göstermek için elbiselerini çıkarıp çıplak bırakmıştı. Dolayısıyla eski ve yeni câhiliyye toplumlarının karakteristik özelliği olan çıplaklık ve açık saçıklık, şeytanın saptırması sonucu işlenen eylemlerden biridir. Bu, insanla düşmanı arasında süren savaşın bir cephesidir. O halde Âdemoğulları kendilerini tuzağa düşürmek için başta şeytan ve şeytanî modalar olmak üzere düşmanlarına fırsat vermemelidir.
Yüce Allah, sakındırmayı artırmak, korunma duygusunu ön planda tutmak için onlara, şeytan ve yardımcılarının kendilerinin göremeyeceği yerlerden onları görebildiklerini haber vermektedir. O halde şeytan, gizli yöntemleri ile onları tuzağa düşürme açısından hayli güçlüdür. Dolayısıyla kendilerini saptırmaması için çok ihtiyatlı olmaya, fazlaca uyanık bulunmaya ve sürekli hazırlıklı olmaya ihtiyaçları vardır. Şeytanı, inanmayanlara dost yapması, gizli düşmanlıkta bulunan tehlikeli dost anlamındadır. Şeytan, bir nevi dost görünüp felâkete sürükleyen gizli ajan niteliği taşıyor. Bu durumda tehlikeli dost, kişiyi boyunduruğu altına alarak istediği yöne sürükleme fırsatını yakalamış olacaktır.
“(Müşrikler) Az daha, seni, sana vahyettiğimizden saptıracak ve ondan başka bir şeyi yalan yere Bize isnad etmen için neredeyse fitneye düşüreceklerdi. Ancak o takdirde seni candan dost kabul edinirlerdi.”1167 Bu âyetin, dinde bazı tâvizler isteyen müşrikler hakkında indiği rivâyet edilir. Demek ki kâfirler müslüman olmak için Hz. Peygamber’den bazı tâvizler istemişlerdi. Peygamber de onları İslâm’a çekebilmek için bu isteklerine kalben biraz meyletmişti. Bu âyet, onu tâviz vermekten men etti. Çünkü hakta tâviz olmaz; hak eğriltilemez; hakka bâtılı karıştırmak, hakkı hak olmaktan çıkarır. Tâviz de daha başka tâvizleri doğurur. Tevhidden ve ilâhî esaslardan tâviz vermeye kimsenin hakkı yoktur.
Aynı düşünceler, aynı tehlikeli saptırma mantığı, bugün de değişik boyutlarda mevcut. Kâfirlere şirin gözükmek için Allah’ın hor gördüklerine hoşgörü dağıtmak; müslümanları şiddetle eleştirdiği halde, tâğut ve zâlimlere en küçük tavır takınmadan kâfirce yaşayış içindekilerin beğenisini kazanacak şekilde dini tâvizlere boyayarak sunmak. Müslüman olmak, ama sosyal demokratlıktan da vazgeçmemek. Müslüman olmak, ama laikliği de kutsamak ve onu tartışma dışı bırakmak. Dini benimsemek fakat demokrasi tellallığı ve câhiliyye anlayışları ile telif şartıyla...
Bu tür fitnelerin, kişi ve toplum üzerinde büyük bir tesir meydana getireceğini bildiği için Allah, Peygamberimiz’i özel korumasına aldığını ifade ediyor. “Eğer Biz seni sebatkâr kılıp sağlamlaştırmasaydık, onlara birazcık meyledecektin. O takdirde sana hayatın da ölümün de sıkıntılarını kat kat taddırırdık; Sonra Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 1168
1166] 7/A’râf, 26
1167] 17/İsrâ, 73
1168] 17/İsrâ, 74-75
- 282 -
KUR’AN KAVRAMLARI
5- Belâ ve Sınama: Fitne aynı zamanda deneme, belâ ve sıkıntı anlamına da gelir. İnsanlardan bazıları gerçek bir şekilde değil de, iman-küfür sınırındaymışçasına ibâdet eder. Kendisine Allah’tan bir ‘hayr’ dokundumu, bununla sevinir. Ancak, başına hikmetin gereği bir fitne (belâ veya deneme) geldiği zaman yüz üstü döner gider. Böyleleri dünyayı da âhireti de kaybederler. 1169
Peygamber’in dâveti sıradan bir insanın dâveti gibi değildir. Onun dâvetine uymazlık edilemez, emrine karşı gelinemez: “...Rasûl’ün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın (fitnenin) çarpmasından, yahut onlara acı bir azâbın uğramasından sakınsınlar.” 1170
“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.”1171 Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır.
Toplumsal düzensizlik başlı başına bir fitne olmasına rağmen, adâlet mekanizmasının çalışmaması, infaz kılıcının suçluların boynuna değil de; mazlumların ve güçsüzlerin boynuna indirilmesi ve bu toplumsal aldatmacanın ilke halini alması durumunda, Allah’ın kılıcı infaz görevini üstlenir. Bu infaz, bütün toplumu hedef alır. Çünkü toplum içinde dengesizliklerin had safhalara ulaşmasına rağmen, toplumdaki şuurlu müslümanların ve aydınların bazı beşerî menfaatler nedeniyle olaylara göz yummaları, toplumsal dinamikleri harekete geçirmemeleri, zulmün egemenliğini meşrû/uygulanır kılmış olur. Bâtılın meşrû ilân edilmesi ise, toplumsal ahlâkın çökmesi demektir. Kur’an’ın geçmiş toplumlarla ilgili çarpıcı örneklerini biliyoruz. Âd kavmi, Semud, Lût ve Nuh kavmi; yere geçirilen kavimlerden sadece birkaçıdır. Bu kıssaları ibret verici bir üslûp içerisinde insanlara aktaran Kur’an, benzeri olaylarla mukayese edilerek tedbir alınmasını, aksi takdirde çok geç kalınmış olacağını ifade ediyor. Fitnenin her çeşidinin her yönden her insanı ahtapot kolları gibi sardığı günümüzde, toplumsal belâyı hak ettiğimizi ve bize verilen mühletin, son şansın tükenmek üzere olabileceğini değerlendirmemiz gerekmektedir; yarın hepimiz için çok geç olabilir.
Hz. Mûsâ (a.s.), buzağıya tapma olayından sonra kavminin arasından seçtiği yetmiş kişiyi bir sarsıntı tutunca bu olayın bir deneme (fitne) olduğunu itiraf etmişti.1172 Mûsâ (a.s.) kavminin pek çoğu Firavundan korktukları için imanını açığa vuramamışlardı. Hz. Mûsâ’nın; “...Allah’a teslim olmuşsanız O’na tevekkül edin”
1169] 22/Hacc, 11
1170] 24/Nûr, 63
1171] 8/Enfâl, 25
1172] 7/A’râf, 155
FİTNE
- 283 -
diyerek onları cesaretlendirmesi üzerine; “Ey Rabbimiz, Allah’a tevekkül ettik, Ey Rabbimiz zâlim bir milletle bizi deneme (fitneye düşürme)” dediler. 1173
Sihrin anavatanı sayılan Bâbil’e mûcize olarak gönderilen Hârut ve Mârut adlı iki melek kendilerinin bir fitne (deneme sebebi) olduklarını söylüyorlardı. 1174
6- Karışıklık ve Kargaşa: Fitne, ortalığı karıştırmak, insanları birbirine düşürmek, onları birbirine karşı kışkırtmak, aralarını açmak, kuşku uyandırmak, kargaşaya ve anlaşmazlıklara sebep olmak, ortalığı karıştırmak gibi anlamlara da gelir. Türkçede yaygın olarak bu mânâlarda kullanılır. Kur’an’da “fitne çıkarmak”, “fitne yaymak” daha çok münâfıkların özelliği olarak geçmektedir. 1175
7- İmtihan: Allah Teâlâ, cin ve insan topluluğundan hakka sırt çevirenleri kastederek şöyle buyurur: “Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik. Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, (Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.”1176 Bu âyet-i kerimelerin insan ve cin topluluklarına verdiği mesajı üç bölümde toplayabiliriz.
a- Toplumların, Allah’a ulaştıran tek hak yolu izlemeleri ile, toplum refahı ve bu refahı sağlayan imkânlar arasında sıkı bir bağ vardır. Hangi zaman dilimi olursa olsun, suyun önemli rol üstlendiği de ayrı bir işarettir. Akla şöyle bir soru gelebilir: Şirk toplumları niçin bugün daha müreffeh ve zengin? Unutmayalım ki, müşriklerin refah ve zenginliği gerçek anlamda ve özenilecek özellikte değildir; onların ellerindeki, sadece parasal varlıktan ibârettir. Huzur, saâdet, insanî değerler, tatmin gibi gerçek nimetler içinde olmadıkları bilinen ve kendilerince de itiraf edilen bir durumdur. Maddeye sahip olmak, insanların -hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar- çalışmaları oranında elde ettikleri kazançtır.1177 Ancak, maddeyi huzur ve güven vesilesi kılacak olan unsur, Allah’a bağlılık ve O’na itaattır. Müşriklerin sahip olduklarının, âhirette kendilerine hiçbir yararı dokunmayacağı gibi; dünyada fitneden, nice olumsuzluklara sebep olmaktan da uzak değildir. Tabii, çalışma ve Allah’a teslimiyet ölçüsü, müslümanlar için de geçerlidir; Müslüman da gerekli çalışmayı yapmadan maddî zenginliğe ulaşamaz. Huzur ve saâdetten nasip ise, her insan için, Allah’a itaati ve takvâsı nisbetindedir.
b- Âyetlerin sunduğu mesajlardan en önemlisi, maddî bolluğun fitne/sınav sebebi olarak verilmesidir. Gerçekten de insan için en zor sınav, maddesel refah ve yüksek hayat standardının oluşturduğu rehâvet ve gevşeklik ânındaki imtihandır.
c- Bu âyetlerin dile getirdiği üçüncü gerçek şudur: Servet ve refahı sebebiyle Allah’tan yüz çevirmenin karşılığı Allah’ın azâbıdır. Nimet sahibine yüz çeviren nankörlerin karşılaşacağı son; şiddeti gittikçe artan sıkıntı ve azâbtır; Bolluğun ölçüsüne göre, nankörlüğü oranında sıkıntı ve azâb. İnsanların kendi aralarında en çok nefreti ve kızgınlığı dâvet eden kişilik bozukluklarından bir tanesi,
1173] 10/Yûnus, 85; Hz. İbrâhim’in benzer bir duâsı için bk. 60/Mümtehıne, 5
1174] 2/Bakara, 102
1175] 4/Nisâ/91; 33/Ahzâb, 14; 9/Tevbe, 48-51
1176] 72/Cin, 16-17
1177] 53/Necm, 39-40
- 284 -
KUR’AN KAVRAMLARI
iyilik ve güzel muâmeleye karşı çirkince, umursamaz bir vaziyete bürünüp âdice karşılık vermek, ya da iyilik sahibini unutmaktır. Âyette Allah, aynı zamanda bu tür eylemin çirkinliğine işaret ediyor. Düşünce tutarlılıklarını, inanç sistemlerini ve sadâkatte içtenliği ya da samimiyeti ölçmenin en doğru ve en kesin şekli, imtihandır. Bu ciddî sınav, kalp yapılanmalarına netlik kazandırır. O yüzden nimetle imtihan olan kimse, nimet sahibini unutmaz ve O’na şükrederse mü’min; nankörlük ederse kâfir olur. Nankör anlamındaki kelime ile kâfir kelimesi, bu kopmaz irtibat yüzünden Kur’an’da aynı kelime kökü ile (k-f-r) ifade edilir.
“Fitneden/sınavdan geçirmek amacıyla bazılarına verdiğimiz dünya hayatına ilişkin çekici nimetlere sakın göz dikme. Rabbinin (katındaki) rızkı hem daha hayırlı, hem de daha süreklidir.”1178 Bu âyette geçen fitne/sınav tâbiriyle, insanların erdem sahibi olmalarına ve yüce ahlâka ulaşmalarına işaret edilmiştir. Şöyle ki; insan, kendisinde bulunmayan câzip şeyleri elde etmek ister. Fakat insanın elde etme arzusu asla son bulmaz. Bu sebeple kendi zaafının farkında olan insanın, sahip olamadığı mal ve eşyaya ihtirasla bakması doğru değildir. Allah’ın ihtarına kulak verip bu zaafını bilen ve eşyayı emânet ve tevâzû çizgisinde, şükür ve acziyet bilincinde değerlendirebilme yeteneğini kazanan insan için iki önemli nimet vardır. Birincisi; mutmainlik, tatmin, yani doyumluluk. Bu, insanın psikolojik huzurunu temin eden önemli olgudur. Diğeri ise; âhirete yönelik ebedî saâdettir. Birincisinde, insanlar arasında meydana gelen günlük sosyal ilişkilerin ahlâkî boyutunu görmekteyiz. İkincisinde ise, erdem sahibi insanların dünyayı aşan yüce hedeflerini...
Fahreddin Râzî’nin açıklamasına göre bu âyetin nüzûl sebebi şudur: Ebû Râfi, Allah Rasûlü’ne misafir geldiğinde yemeğe ihtiyaç hissetmişti. Bunun üzerine Rasûlullah, Ebû Râfi’yi bir yahûdiye göndererek ileride ödemek üzere bir miktar un istetir. Fakat yahûdi, rehin olmayınca un vermez. Ebû Râfi, durumu gelip Allah Rasûlü’ne anlatır. Peygamberimiz (s.a.s.) üzülerek zırhını rehin olarak gönderir. İşte bu olay üzerine bu âyet nâzil olur. Bu âyette ve bu olayda önemli ibretler vardır. Mü’minlerin yolda yürürken karşılaştıkları konforlu arabaları, lüks villaları vb. eşyaları ihtirasla, özlemle izleyerek âdeta kendilerinden geçmelerinin, gelecekteki durumları için hiç de iç açıcı olmadığını bu âyet gösterir. Dünya malı, her ne kadar ilk planda nimet olarak görünse de aslında çok zor bir imtihan aracıdır. Olayı bu yönüyle değerlendirmek gerekir. İnsanın izzetini ve haysiyetini imhâ eden şey, genellikle mal ve şehvettir. İşte bu noktada insana onur kazandıran varlık, mânevî değerler ve şükrü edâ edilen, miktarı az da olsa helâl olanlardır.
Sâlih’in (a.s.) kavmi, Hz. Sâlih ve ona iman edenlerin kendilerine bir huzursuzluk getirdiklerini düşünüyorlardı. Semud oğulları, Allah’tan af dileyip yalvarmaları gerekirken, imansızlıklarından dolayı gökten taş yağmasını ve azâb gönderilmesini istiyorlardı. Güya böylece Sâlih’in (a.s.) peygamber olmadığını ortaya çıkaracaklardı. Sâlih’i töhmet altında tutuyorlardı. Kur’an’da Allah, olayı şöyle anlatıyor: “(Semud kavmi Sâlih’e hitâben) ‘Sen ve yanındakiler bize uğursuzluk getirdiniz’ dediler. Sâlih dedi ki: ‘Sizin kısmetiniz Allah katında belirlenmiştir. Aslında siz toplum olarak fitneden/sınavdan geçiriliyorsunuz.” 1179 Semudoğulları gaybın anahtarlarının Allah’ın elinde olduğuna inanmadıkları için bazı olayları uğurlu
1178] 20/Tâhâ, 131
1179] 27/Neml, 47
FİTNE
- 285 -
veya uğursuz olarak nitelendirerek hayatlarına yön vermekte idiler. Bunlar, günümüzde de varlığını sürdüren hurâfe kalıntılarıdır. Uğursuzluk anlayışına dinde yer yoktur. Meydana gelen olumlu ya da olumsuz olaylar bazı durumlarda bir kişi için, bazı durumlarda da toplum için sınav mâhiyetindedir.
Benzeri imtihanlar, risâletin son halkası Peygamberimiz’in yaşadığı dönemde de gerçekleştirilmiştir. Bu sınavlar somut bir tarih ve toplum ismi ile zikredilmiş olsa bile, aslında bütün zamanları ve toplumları kuşatan niteliğe sahiptir. Çünkü Hz. Âdem’den kıyâmete kadar yaşayan bütün insanlarda ortak bir karakter ve mizac vardır. Allah insan nefsine/rûhuna takvâyı (sakınıp iyi olmayı) da, fücûru (kötülük duygusunu) da ilhâm etmiştir 1180. Bu, iki şekilde tezâhür eder: İman ve küfür. Birincisinde teslimiyet, istikamet, iyi ahlâk, emânet gibi özellikler; ikincisinde inkâr, inat, bozgunculuk gibi davranışlar. Bu farklılıkları Mekke toplumunda da görmekteyiz. Âyette şöyle anlatılıyor: “(Ey Muhammed,) Hani sana ‘Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kur’an’da lânetlenen ağacı, sırf insanlara bir fitne/sınav konusu olsun diye ortaya koyduk. Biz onları korkuturuz da, bu onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey sağlamaz.”1181 Bu âyetin indiriliş sebebini İbn Abbas’tan gelen rivâyetten aktaralım. O der ki: “Allah zakkum ağacını zikrettiği zaman, onunla müşrikleri korkutmuştu. O zaman Ebû Cehil: ‘Muhammed’in sizi korkuttuğu bu zakkumun ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Kureyşliler: ‘Hayır, bilmiyoruz’ dediler. Ebû Cehil: ‘O hurma ve kaymaktır; Andolsun ki hurma ve kaymak bulursak zakkumlanacağız’ dedi. Bunun üzerine 44/Duhan sûresi 43 ve 44. âyetleri ile yukarıda zikredilen1182 âyet-i kerime indirildi.”
Mîrac olayında Peygamberimiz’e gösterilen zakkum ağacı -ki cehennemin meyvesidir- ve müjdelenen zafer, Mekke toplumuna anlatılınca onlar hemen alaya başlamışlardı. Hâlbuki bu olayla o toplumun inanç gerçekliği sınavdan geçiriliyordu. Nitekim âyetin sonunda belirtildiği gibi bu korkutma yoluyla imtihan, onların birçoğunun küfrünü artırmıştı. İmanın ve teslimiyetin sıhhatini belirleyecek en önemli ölçü, gaybın bilgisine olan tavırdır. İnsan, gördüğü ve işittiği, dokunduğu ve duyumsadığı herhangi bir şeye inanabilir. Bunda yücelik aranmaz; zaten iman da bu değildir. Teslimiyette ölçü; bilmediği, görmediği ve dokunamadığı fizikötesi gerçeklere inanmaya yapılan ilâhî çağrıya gösterilen tepkide açığa çıkar. “O müttakîler, ki, gayba iman ederler, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”1183 Bütün dönemler boyunca ve bütün toplumlarda imanda ciddiyet bu yolla ölçülmüştür. Küfrün alenîliği de bu yolla güç bulmaya çalışır. İnsan idrâkinden uzakta olan meseleler ön planda tutularak küfür için sağlam ölçüler(!) elde etmeye çalışılır. Yani gaybın haberleri, iman ve küfrün fitnesi, sınavı, ayıracıdır.
İmtihan/deneme anlamında “fitne” kelimesinin kullanıldığı diğer bazı âyet mealleri: “Böylece ‘Aramızdan Allah’ın kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı?’ demeleri için Biz onların bir kısmını diğerleri ile imtihan ettik (fetennâ). Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” 1184
1180] 91/Şems, 7-8
1181] 17/İsrâ, 60
1182] 17/İsrâ, 60
1183] 2/Bakara, 3
1184] 6/En’âm, 53
- 286 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman Bize duâ eder. Sonra, ona Bizden bir nimet verdiğimiz vakit: ‘Bu benim bilgim sâyesinde bana verildi’ der. Hayır! O bir fitnedir/imtihandır, fakat çokları bilmiyorlar.” 1185
“(De ki:) Bilmem, belki de o azâbın ertelenmesi sizi denemek ve bir süreye kadar yaşatmak içindir.”1186 Genelde kâfirlere ve zâlimlere karşı sergilenen bu tavır, azâbı hak edecek belge ve delillerin sâbit olup çoğalması içindir. İnsanlar bunun farkına varabilseler, yani sınanıp denendiklerini anlayabilseler elbette hiçbir ipucu ve delil bırakmak istemez; yani iman ederler, zulümlerinden vazgeçerler ve sâlih amel peşinde olurlardı.
“İnsanlar, fitneden/imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitneden/imtihandan geçirdik. Elbette Allah, sâdıkları/doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” 1187
“İnsanlardan; ‘Allah’a iman ettik’ diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezâya uğratılınca, insanların azâbını Allah’ın azâbı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa; andolsun ki, ‘doğrusu biz sizinle beraberdik’ derler. Allah herkesin kalbinde olanı en iyi bilen değil midir?” 1188
“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman kâfir olmadı (Büyü yapmadı ve ona inanmadı). Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (büyü ilmini) ve Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek herkese: ‘Biz fitneyiz/imtihan için gönderildik, sakın (yanlış inanıp büyü yapmaya cevaz verip de) kâfir olmayasınız’ dedikten sonra ancak ilim öğretirlerdi...” 1189 Âyette iki büyük gerçek vurgulanmıştır. Birincisi şeytanların artık sadece İblis olarak değil; tamamen insan modelli bir varlık şeklinde faâliyet gösterdiği belirtilmiştir. İblis bir sembol olarak telâkki edilir; Kötülüklerin, hilelerin, tuzakların, hâinliğin sembolü. Şeytan ise daha genel ve kötülük merkezi olan bütün odakların -ki bu bir fert, bir kurum veya devlet olabilir- ünvânıdır. Bu nedenle Hz. Süleyman’ın halkına Süleyman’ın sihirbaz olduğunu ilân edenler de şeytan ruhlu insanlar ve onları azdıran cinler idi. Hüküm de kesin olarak belirlenmiştir. Şeytana bilinçli olarak hizmet eden ve ona aracılık yapan da şeytandır. Bu, insan da olabilir, cin de; erkek de olabilir, kadın da.
İkinci bir gerçek ise, tehlikeli sınav. İnsanlar ve cinlerin kullanıp kullanmayacaklarını ölçmek üzere ellerine tehlikeli imkânların veya silâhların verilmesi sûretiyle denenmeleri... Tüm yeryüzü, dün olduğu gibi bugün de sınav salonudur. Ellerine kimyasal silâhları alıp çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek ayırmaksızın kin ve kan kusan modern dünya ve onlara yardımcılık yapan uşakların hem bu sınavı kaybettiklerini ve hem de şeytan olduklarını belirtmek gerekir.
8- Dünya Nimetleri: Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer deneme (fitne) aracıdır.1190 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk,
1185] 39/Zümer, 49
1186] 21/Enbiyâ, 111
1187] 29/Ankebût, 2-3
1188] 29/Ankebût, 10
1189] 2/Bakara, 102
1190] 21/Enbiyâ, 35
FİTNE
- 287 -
darlık ve belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar. Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır. Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları bunu bilmiyorlar.” 1191
Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.1192 Dünya nimetlerinin fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne olarak nitelendirir.
9- Mal ve Çocuk: İnsana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir. İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görevlerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun yanındadır.” 1193
İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a ait sorumlulukların terk edilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı, Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu iki şeyde ortaya çıkar.
İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir. Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük, zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı ile deneniyor. Bu deneme
1191] 39/Zümer, 49
1192] 20/Tâhâ, 131
1193] 8/Enfâl, 28; Ayrıca Bk. 64/Teğâbûn, 14-15; Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ” kelimesiyle ifade eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
- 288 -
KUR’AN KAVRAMLARI
de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır. İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü, zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir. Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında, âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Hâlbuki, varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
Kur’an’ın bildirdiği fitneye dair tespit edilen temel hususları özetlersek; baskı ve şiddet, zulüm, güvenliği tehdit eden veya güvenliği olmayan ortam, küfür, şirk ve tuğyan, iç kargaşa ve karışıklık, idrâk yeteneğinin kaybolması, toplumu kuşatan belâ ve musîbet, bazen varlık ve servet ve bazen de yokluk ve sıkıntılarla denenme gibi bazı durumlarda ferde, bazı durumlarda da topluma yönelik olayları fitne olarak vasıflandırırız. Ancak bir de bunların tümünü kapsayan fitne var ki, o da soyut anlamı ile “sınav”dır; yani özellikle insanın varlık sebebi olan fitne. Allah’ın dışında ve O’nun yarattığı bütün eşya, canlı cansız, akıllı akılsız varlıklar bir denemedir; insana yönelik bir deneme. Diğer fitne türleri ise bu denemenin başarılı olup olmamasından doğan olaylardır. 1194
Hadis-i Şeriflerde Fitne Kavramı
“Fitne” kavramı, İslâm tarihinin sonraki dönemlerinde, dinî ve siyasî sebeplerle ortaya çıkan sosyal kargaşa, anarşi, iç savaş mânâları kazanmıştır. Kur’an’da bu anlamda kullanılmadığını yukarıda gördük. Fitne kavramı bu anlamlarda daha çok hadislerde geçmektedir. Yine hadislerde bu kelimenin Kur’an’daki mânâsıyla geniş bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Hadis kitaplarının çoğunda “Kitâbu’l-Fiten” veya “Melâhim” başlıkları altında fitnelerden bahsedilmekte, mü’minler çeşitli fitnelerden sakındırılmaktadır. Hadis-i şeriflerde “fitne” kavramıyla, genellikle ahlâkî boyut işlenmiş; toplumsal pürüzler ve bu problemlere sebep olan etkenler üzerinde durulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.), müslümanları deccâl fitnesinden, dünya, fakirlik, mal, cehennem, kabir, diri ve ölüler, kadın (şehvet) fitnelerinden ümmetini sakındırmıştır.1195 Bu gibi fitneler mü’mini dinini yaşamaktan alıkoyan engellerdir.
Hadis-i şeriflerde fitne kavramıyla, daha çok toplumsal günahlar, fısk, fücur, rezillik, insanlar arasında tefrika, şekavet, kavga ve musîbetler gündeme getirilir. Zararı umûmi olan, cezası hem dünyada ve hem âhirette sadece onu yapan zâlimlerle sınırlı kalmayan günah türlerine “fitne” tâbiriyle hadislerde daha çok yer verilir. Bu tür genel musîbete sebep olan fitneler, kurunun yanında yaşı da yakan ateşlerdir. Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerin terke dilmesiyle, toplum gemisinin su almasına seyirci kalınan fitnelerdir. Hadiste belirtildiği gibi, bir geminin dibini delmeye uğraşan bir şahsın davranışı, öyle bir batma felâketini
1194] Geniş bilgi için bk. Salih Asğar, Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, s. 45-90
1195] Buhârî, Fiten 26, İ’tisâm 2; Müslim, Küsûf 8, 11, 12, 22; Ebû Dâvud, Fiten 24, 149
FİTNE
- 289 -
meydana getirir ki, bu fitne o geminin içinde bulunanlardan yalnız onu delene ve ona yardım edenlere değil; hiçbir şeye karışmayanlara, seyirci ya da olan bitenden habersiz olanlara da isâbet edecek bir musîbet olur. Hakkı tebliğde gevşeklik göstermek, inançsız ve bâtıl ideoloji mensubu insanlar kadar cesâret göstermeyip korkaklığı tercih etmek, tüm çeşitleriyle cihadda ihmalkârlık bu türdendir. Bir askerin hatası, bazen bir orduyu yakabilir. Bir kibrit çöpünün zararı bazen cüssesinden milyarlarca büyük hasara sebep olabilir. İşte hadis-i şeriflerde zikredilen “fitne” kavramı, daha çok bu yönlere dikkat çeken anlam taşır.
“Ben havzın başında sizin öncünüzüm. Ona gelen içer. Ondan içen bir daha ebediyyen susamaz. Ve benim yanıma birtakım toplumlar gelecekler ki, ben onları tanırım; onlar da beni tanırlar. Sonra benimle onlar arasına bir perde konulur. Ben: ‘Onlar muhakkak bendendirler’ derim. Bana: ‘Sen, onların senin ardından ne değişiklikler yaptıklarını bilmezsin’ denilir. Ben de: ‘Benden sonra dinde değişiklik yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar’ derim.” 1196
Kadın Fitne midir?
Yaratılan insan, üremek ve çoğalmak için câzibeye muhtaçtır. Allah o câzibeyi, insanlığın yarısı olan kadına bahşetmiştir. Kadında erkeğe göre görsel açıdan o kadar farklı ve fazla câzibe vardır ki, bu büyük farkı Allah Rasûlü, şöyle ifade ediyor: “Ben size kadından daha büyük fitne bırakmadım.” Hadis-i şerifte geçen “fitne” tâbirini geleneksel yorumla ve Kitab-ı Mukaddes’ten alınma isrâiliyatla değerlendirildiğinde iki uç düşünce oluşur. Biri, ortaçağ katolik düşüncesidir. Buna göre kadın erkeğin hizmetkârıdır. Onunla evlenilmez, aynı sofrada yemek yenmez. Veya ona yakın, bir nevi erkekler diktası ve hümanizmidir. Diğeri de, bu şartların meydana çıkardığı karşıt düşünce. Kadın, erkekten tamamen soyutlanmış, sınırsız özgürlüğe sahip feminizmi doğuran düşünce. Her iki düşünce de kadın-erkek münâsebetlerini dengesizliğe ve aşırılığa sürüklemiştir.
Hâlbuki hadis-i şerifteki kadının fitnesi “sınav” anlamındadır. Bu şekliyle o hadisteki fitne ve kadını şöyle açıklamak gerekir: “Ben size kadından câzibe ve çekiciliği sebebiyle daha büyük sınav sebebi bırakmadım.” Erkeğin nefsini, ihtirâsını fazlası ile tahrik ettiği için böyle ifade edilmiştir. Hadisteki “kadın” kelimesini “şehvet”le, haramlara dâvetiye çıkaran “şeytanî arzular”la izah etmek gerekir. Yoksa, erkek de kadın için bir fitnedir şüphesiz. Bu hadisi, katolik mantığı ile değerlendirirsek, Kur’an’daki insan tasvirihi ve hadis-i şeriflerdeki kadınla ilgili tanımlamaları elimizin tersiyle itmemiz gerekir. Bu, müslüman açısından mümkün değildir. Te’vile çalışsak dahi bir yere oturtamayız. Fakat Kur’an mantığıyla ve hadislerin bütünlüğüyle olaya yaklaşırsak, Hz. Peygamber’in dile getirdiği fıtrî/doğal gerçekle karşılaşırız. Kadınla erkek insanın iki yarısıdır. Kadın, erkek için elbise; erkek de kadın için bir elbisedir. 1197 Birisi olmadan diğeri çıplak, eksik ve yarımdır. İkisi de birbiri için câziptir, ama kadın erkeğe göre çok daha câzip ve çekici yaratılmıştır. Bu sebeple, harama yönelme noktasında erkek daha fazla ihtiyatlı olmalıdır. Bu noktadaki erkeğin sınavı çok daha zordur. İslâm’ın tesettür/örtü konusundaki hükmü de bu gerçek üzerine temellendirilmiştir. İşte kadının bu câzibesi, kadınlara karşı zaafı olan topluluk için bozucu unsur olarak kullanılır. Ahlâk ve hayâ kavramını kendisinden tamamen sıyırmış olan kadın,
1196] Buhârî, Fiten 3
1197] 2/Bakara, 187
- 290 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiras sahibi erkekler için yem olarak sunulur. Podyumlar, güzellik salonları, reklamların ve medyanın kadına biçtiği rol, hep kadını istismar etmek, erkekler için fitne unsuru olarak onu kullanmak... Ümmet için büyük musîbetlerden birisi, âile kurumunun yara alması ve giderek çökmesidir. Pek çok devletin çökmesinde bile bazı kadınların yem olarak kullanılması gerçeği vardır. Fitnenin her çeşidinin hâkim olduğu günümüzde erkekler için kadının fitne/sınav olmasını anlamamak mümkün değildir. 1198
“Her ümmet için bir fitne vardır. Ümmetimin fitnesi de maldır.” 1199
Hz. Âişe (r. Anhâ)’den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s.) namazların sonunda şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, kabir azâbından, Mesih Deccâl’ın fitnesinden, hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım. Allah’ım, hayatın ve ölümün fitnesinden, günah ve borçtan da Sana sığınırım.” Bir kimse, “borçtan dolayı çok sığınmanızın sebebi nedir?” diye sorunca; “İnsan borçlanınca konuşur ve yalan söyler. Söz verir ve sözünde duramaz” cevabını verdi. 1200
Peygamberimiz’in Allah’a sığındığı hayatın fitnesi, dünyaya aldanmak, şehevî arzuları ve nefsin hevâsın meşrû olmayan şekilde kullanmak, cehâletin arkasında koşmak ve en kötüsü ölüm sırasında imtihana tâbi tutulmaktır. Ölümün fitnesi ise; ölen kimseye görevli meleklerce sorulan “Rabbin kimdir?” sorusuna şeytanın, bu kimsenin karşısına geçip “şüphesiz rabbin benim” diyerek onu fitneye düşürüp yanıltmaya çalışmasıdır (Tirmizî). Âilesi yüzünden bir kimsenin fitnesi, onlardan dolayı meşrû olmayan işler yapması, sözler söylemesidir. Malı yüzünden fitnesi, haram yoldan kazanıp meşrû olmayan yerlere sarfetmesi; çocukları yüzünden fitnesi, onlara olan aşırı düşkünlüğü sebebiyle birçok hayır, ilim ve cihad faâliyetlerine fırsat bulamaması, onların geçimi için haram yoldan kazanç sağlamaya kalkışması; komşusu yüzünden fitnesi ise, iyi ve varlıklı olan komşusuna karşı kıskançlık duymasıdır. 1201
Bazı hadislerde fitne, müslümanların birlik ve beraberliğini bozan, onları birbirine düşüren yıkıcı faâliyetler olarak geçmektedir. Üsâme bin Zeyd anlatıyor: Rasûlüllah (s.a.s.), Medine’nin Ütum denilen (kale gibi yüksek) binalarından birine yaklaşmıştı ki şöyle sordu: “Benim gördüklerimi siz de görüyor musunuz?” Yanındakiler “hayır” deyince, buyurdu ki: “Birtakım fitnelerin yağmur selleri gibi evlerinizin aralarından aktığını görüyorum.” 1202
Fitnenin Ortaya Çıkışı ve Zararları: Peygamberimiz (s.a.s.) kendinden sonra meydana gelecek ve müslüman toplumun dirlik ve düzenliğini bozacak çeşitli fitnelerden ümmetini sakındırmıştır. Bu fitnelerin özelliklerini de sayarak bunları ümmetine tanıtmıştır. Ümmetin birliğini bozan faâliyetler, fırka fırka olmalar, dinî ve siyasî çekişmeler, müslümanlar arasında çıkan bağy (azgınlık) gibi olaylar, İslâm uğruna çalışma gayretinin azalması, zâlim yöneticilerle mücâdele edilmesi gerekirken onlara dalkavukluk yapılması, din bağının zayıflaması, dinden dönmelerin artması birer fitnedir. Fitne zamanında bereket azalır, sâlih ameller
1198] Salih Asğar, a.g.e. s. 115-116
1199] Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512
1200] Buhârî, Vüdû 37, Ezan 149, Cenâiz 86-88, Cihad 25, Deavât 38, 39, 44-46; Müslim, Mesâcid 128, 130, 132, Zikir 49, Cenâiz 86
1201] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469
1202] Müslim, Fiten 3, hadis no: 2885, 4/2211; Buhârî, Fiten 4, 9/60
FİTNE
- 291 -
az yapılır, aç gözlülük artar, çıkar ve kan dâvâları sürüp gider, dinî konularda câhillik yaygınlaşır, can ve mal güvenliği kalmaz. İnsanlar arasındaki güven kaybolur, hak ve hukuka riâyet edilmez. Hatta öldüren niçin öldürdüğünü, ölen de niçin öldüğünü bilmeyecek kadar her şey birbirine karışır. Haklı haksız belli olmaz, anarşi, kaos, huzursuzluk ve emniyetsizlik alıp başını gider. Böyle bir fitne ortamında mü’minlere düşen, fitnelere karışmadan, gücü yetiyorsa fitneyi önlemeye çalışmak, yetmiyorsa bir kenara çekilip mü’minlerin hayrına duâ etmek, ya da fitneyi ve fitneye bulaşma tehlikesi olan işleri terk etmektir.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmetten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler meydana gelecek. Kişi o fitnelerde mü’min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü’min olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar. O fitne zamanında oturan ayakta durandan, ayaktaki yürüyenden, yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinizin evine girerlerse Hz. Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil).” 1203
Fitneler karşısında dili tutmak (zamanımızda kalemi de tutmak), fitnelerden râzı olmamak, fitneye düşenler arasında uzlaştırıcı olmaya çalışmak, kendi yandaşına değil; hak ve adâlete destek olmak en iyisidir. Mü’minler fitne ortamını Peygamberimiz’in târiflerinden hareketle tanırlar ve mümkün olduğu kadar kendilerini bu zararlı fitnelerden korumaya çalışırlar. Fitneler bazen yavaş yavaş ortaya çıkar. İnsan kimi kez bunun farkında olmayabilir. Bir yere fitne girince de orasını kolay kolay terk etmez. İyi düşünmedikleri ve iyi hesap etmedikleri için fitneye bulaşanlar, pek çok zarara uğrarlar ve çoğu zaman fitne içinde olduklarını bile düşünmezler.
Fitneler bazen de Din’de grup grup (fırka fırka) olmak yüzünden de çıkabilir.1204 Herkes kendi görüşünü en doğru kabul eder, başkalarını bâtılda, yanlışta ve sapıklıkta görürse, müslüman cemaat arasına fitne girmiş demektir. Bunun sebebi kimilerinin grubunu veya cemaatini, o gruba ait görüş ve prensipleri Din’in önüne koymasıdır. Bu hataya düşenler bundan sonra başkalarına “öteki” gözüyle bakmaya başlarlar. Bu yanlış bakış açısından da anlaşmazlıklar, fitneler ve kavgalar doğar. Bundan dolayı hiç kimse bağlı bulunduğu grubu, cemaati, hizbi Din’in ilkelerinin önüne koymamalıdır.
Fitne zamanında yalan artar, ilmin getirdiği ölçüler dinlenilmez, gerçekler bir işe yaramaz. İlim ve gerçekler çok rahatlıkla istismar edilir, hatta fitneyi artırıcı bir şekilde kullanılır. Herkes kendi görüşünü doğru kabul eder ve onu gözü kara bir şekilde savunur. Fitneye bulaşanlar için din ve onun hükümleri lafta kalır. Kişilere ve gruplara câhillik yön verir, akl-ı selimden çok hevâlara uyulur. Fitneye düşenlerin hedefleri belli değildir. Kör kuyuya taş atanlar gibidirler. Fitne zamanında dinî hükümlerle, fitneye yön veren güçler arasında derin bir uçurum meydana gelir. Bu bir anlamda zorba güçlerin müslümanların yönetimini ellerine geçirip İslâm’ı ve onun hükümlerini yürürlükten kaldırmalarıdır. Onlar, insanlara dinin emir ve yasaklarının zor olduğunu aşılarlar. Dinden dönmeyi teşvik ederler ve bunun alt yapısını hazırlarlar. İnsanlar zengin olsa bile Allah yolunda harcama
1203] Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101; Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488; Buhârî Fiten 31
1204] 23/Mü’minûn, 53
- 292 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ahlâkı azalır. Asâletli ve yüce karakterli insanların sözü dinlenmez. Meydan âdi ve kötü kimselere kalır. Değerlere hücum edilir, haysiyetlere dokunulur, belki canlara bile kıyılır. Böyle bir ortamda hak ve adâletten yana olanlar, şeref ve haysiyetine değer verenler ile İslâm’a gönül verenler; ölümün yaşamaktan daha hayırlı olduğunu düşünürler.
Mü’minlerin karşılaştıkları bütün güçlükler ve ellerinde bulunan bütün nimetler ve imkânlar birer fitne/deneme sebebidir. Günümüzde, eskiye oranla insanların ellerinde daha fazla imkân ve eşya var, daha fazla nimetlere sahipler. Eskiden karşılaşılan pek çok zorluklar ve darlıklar, yerini kolaylık ve konfora bıraktı. İşte bütün bu imkânlar ve nimetler birer fitnedir/imtihandır. Bazı müslümanların karşılaştıkları baskılar, işkenceler, zulümler, haksızlıklar birer fitnedir. Müslüman ülkelerin zorbalar, diktatörler, tâğutlar, zâlimler veya zulüm düzenleri tarafından ele geçirilmesi bir fitnedir. Onurlu mü’minlerin bu zorbalarla ve zâlimlerle mücâdele zorunda kalmaları, kendileri hakkında bir fitnedir, sınav sebebidir. Özellikle modern toplumlarda ortaya çıkan ve giderek bütün dünyaya yayılan; şirk, ilhad, ahlâksızlık, sapıklık, isyan ve günah rüzgârları birer fitnedir.
Müslüman nesillerin karşı karşıya kaldığı inkârcılık, dünyalıklara aşırı derece bağlanma, Din’in emirleri karşısındaki duyarsızlıklar birer fitnedir. Müslümanların bölünmüşlüğü, fırka fırka olmaları, aralarındaki çekişmeler, müslüman ülkeler arasındaki yapay sınırlar birer fitnedir. Her bir müslüman; içinde bulunduğu şarta, elindeki nimete ve karşılaştığı güçlüğe göre fitneye uğratılıyor, denemeye tabi tutuluyor.
Müslümana düşen, varlık tablosundaki âyetlerden, oluşlardan ve karşılaştığı denemelerden ibret alması, Allah’tan gelen fitneyi kazanmaya çalışması ve bizzat kendisinin fitnelere sebep olmamasıdır. 1205
İslâm tarihinin ilk dönemlerinden siyâsî sebeplerle ortaya çıkan iç ihtilâf ve sürtüşmeler, âlimlerce fitne olarak değerlendirilmiştir. Hz. Osman’ın şehid edilişi ilk fitne olarak kabul edilmiş, Cemel ve Sıffîn vakaları, Hz. Ali’nin şehâdeti, Muâviye’nin meşrû halifeye isyanı ve oğlu Yezid’i kendisinden sonra devlet başkanlığı için velîaht seçip insanlardan zorla beyat alması, onun da Hz. Hüseyin’i şehid ettirmesi, yani Kerbelâ fâciası gibi ümmet içinde ve devlet bünyesinde ortaya çıkan karışıklıklar büyük fitneler olarak kabul edilmiştir. Bu tür fitneler sonucu birçok müslüman hayatını kaybetmiş, yeni yeni bâtıl mezhep ve anlayışların ortaya çıkmasına bu fitneler sebep olmuştur. Açılan bu çeşit yaraların kanları zamanımıza kadar dinmemiştir.
Modern Fitne Odakları
Fitnenin duâyeni; ilk fitneci, İblis’tir. İlk cinâyet işleyen, haksız yere kan döken Kabil; dini yozlaştırıp, yöneticilerin arzuları doğrultusunda hakka bâtılı karıştıran din tüccarı Bel’am; zorbalıkta Nemrut; kendini tanrı ilân etmek sûretiyle Firavun; Muvahhidleri putçuluğa çağıran Sâmirî; Hakka sırt çevirme, kibir, kin ve nefretle, İslâm düşmanlığıyla yahûdi; tâğut ve müşriklerin gizli işbirlikçisi ve ajan provokatör özelliğiyle münâfık; Mekke’li müşriklerin içinde tevhid düşmanlığının simgesi Ebû Cehil “fitne” tarihi konusunda isimleri lânetle anılan öncüler
1205] Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 216-218
FİTNE
- 293 -
durumundadır. Bütün bu isimler, kendi özellikleri içinde fitnede farklı bir çığır açtıkları için, tâkipçilerinin günahlarının bir mislini de kendi üzerlerine alacak kadar nefislerine zulmeden kimliklerdir. Bunlar, tarihî kişilik olmaları yanında, her devirde ve her ülkede görülebilecek semboller, prototipler olarak da değerlendirilmelidir. Allah’ın hükmünü uygulamadan kaldırıp beşerî ideoloji ve tâğutî düzenleri insanların başına büyük fitne olarak musallat eden kimliği de fitne duâyenleri/pir ve üstadları arasında unutmamak gerekecektir.
Emperyalizm, hakkı olmayanı gasp eden uluslararası sömürü ağının plan ve program odağı, eylem biçimi anlamına gelir. Emperyalizm ve siyasal, sosyal yansımaları, son çağların büyük fitnesidir. Çağdaş insan, her yönüyle sömürülmekte, ezilmekte ve fitneye uğramaktadır. Hukuk sömürüsü, kültürel sömürü, ekonomik sömürü, ahlâk ve din sömürüsü, yeraltı ve yerüstü zenginliklerin sömürüsü, eğitim adına, özgürlük adına, moda adına yapılan sömürü, savaşla, katliâmlarla yapılan sömürü...
İnsanların ezilip sömürülmesi için zayıf bırakılmaları gerekir. Birey ve toplumu zayıf düşürebilmenin en etkili yolu da anlayış ve yaşayış olarak “din” ve ona bağlı dinamikleri yozlaştırmaktır. Dinin yozlaşması, tahrifle, kavram kargaşasıyla, hakka bâtılı karıştırmak sûretiyle, dinin hâkim olmasına giden yolları tıkamakla, insanları dinlerini yaşayamayacak şekilde dinden soğutmak, câhil bırakmak vb. şekillerde olur. Bütün bunlar, toplumu derinden sarsan büyük fitnedir. Fitne, toplumu yok eden ve güçsüz bırakan en güçlü silâhtır. Fitne başı olan tâğut ve zâlimler, bu silâha toplum içerisinde bulunan uygun karakterleri kullanarak veya uygun kimlikleri bizzat yetiştirerek sahip olurlar. Uygulanan kapitalizm ve materyalizm gibi fitne zihniyetiyle insanları tüketim köleleri haline getirenler, karınlarını doyurmaktan başka bir şey düşünmeyen insan tipi oluşturmakta, düşünce, tefekkür, ibâdet ve cihad gibi insanı insan yapan temel dinamikleri devreden çıkararak sömürü fitnesini alabildiğine yaygınlaştırmaktalar.
Çok yönlü işgal güçlerinin keşif kolu durumundaki oryantalizm (şarkiyatçılık) ve misyonerlik çalışmaları, yahova şâhitlerinin insan avlama yöntemleri, modern fitne odaklarındandır. Çağdaş fitne tarikatı olan mason cemiyetleri, lions ve rotary kulüpleri de yahûdi emperyalizminin ahtapotvâri kollarıdır. Filistin’de kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün müslümanlara kan kusturan terörist İsrâil adlı açık fitnenin yanında; gizli veya değişik kamuflajlar içinde siyonizm fitnesi, İsrâil’le işbirliği çerçevesinde insanları yahûdi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ve denetime almaya çalışıyor. Müslümanların yaşadığı ülkelerde halktan gizli olarak askerî faâliyetlerini sürdüren üsler de ayrı bir fitne organizasyonundan başka bir şey olmasa gerekir. Üsler aracılığıyla insanları gözleyen fitne odakları, yeryüzünü parsellemenin ötesinde, uzaya bile uydular yerleştirerek mahremiyet ve sır diye bir şey bırakmamaya çalışıyor; gökyüzünde de üsler kurma gayreti gösteriyorlar. Gizli haber alma teşkilatları olan başta, CIA, MOSSAD ve KGB gibi sınır ve ülke ayrımı gözetmeden herkese yönelik her çeşit fitnenin tezgâhlanıp uygulandığı yerlerdir. Bunları örnek alan ve yer yer işbirliği yapan müslümanların yaşadığı memleketlerdeki istihbârat örgütlerini de unutmamak gerekir.
İslâm’ın dışındaki tüm dünya görüşleri, ideolojiler, izmler ve düzenler fitnedir; hem de fitne doğuran ana fitnelerdir. Irkçılık, bölgecilik, mezhepçilik (mezhep bağnazlığı), cemaat taassubu, particilik, futbol fanatikliği, müzik
- 294 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşkünlüğü, para hırsı, makam sevdâsı, şehvet tutsaklığı, moda hastalığı, televizyon esirliği, ideoloji çığırtkanlığı, tedbir adı altında zâlim ve tâğutlardan gereksiz korku, ümmeti saran çağdaş fitnelerdendir. Biraz sert ifadeyle, bugünkü kullanımıyla ilgili olarak ve çoğu kanalların misyonundan dolayı “fitnevizyon” denilebilen tv. nin, okunmak için değil de daha çok bakılmak için alınan boyalı basının, yani medyanın “haber” adı altındaki, müslümanları uyuşturma, karalama ve yönlendirmelerinin, fitnenin en olumsuz anlamlarıyla paralellik arz ettiğini unutmamak gerekiyor. Bırakın İslâm düşmanı kâfir düzencilerin verdiği haberi, müslüman da olsa, açıktan günah işleyen fâsıkların aktardığı haberlere bile araştırmadan inanmamayı emreden Kur’an 1206, bizi fitne kaynaklarına karşı uyarmaktadır.
Bâtıl ideolojilerin egemenliği ve emri altındaki resmî din kurumlarını da unutmamak gerekiyor. Laikliğin, hatta din düşmanlığının resmî devlet politikası olarak uygulandığı yerlerde din kurumlarının özerk olması elbette fitnecilerin işine gelmez. Dinin devlet olmadığı yerde ister istemez devlet dini ortaya çıkacaktır. Bu ülkelerde sistemli bir şekilde câmiler kiliseye, imamlar papazlara; müslümanlar da laik kâfirlere benzetilmeye çalışılmaktadır. Din adına gerçek dine hücumlar yapılmaktadır. Din çarpıtılmakta, düzene ve kanunlara uygun hale getirilmek için kuşa benzetilmektedir. Bir sürü ilkel ve modern hurâfe din adına insanlara takdim edilirken; tevhid ve her çeşit fitneye karşı savaşın çeşitli adları olan cihad unutturulmakta ve dışlanmaktadır. Firavunun emrinde ve hizmetindeki Bel’am’ın rolünü üstlenen ve hatta kraldan fazla kralcı olan kişiliksizler, her devirde ortaya çıkar. Bunların elinde din, halkı uyuşturan afyon, âyinsel tören ve düzenin emniyet sibobu, koltuk değneğidir.
Birey olarak bir müslüman için en büyük fitneler; “servet”, “şehvet” ve “şöhret”; toplum olarak da; “devlet”, “cemiyet” ve “âdet”tir. Bütün bu fitne odaklarına karşı mü’minler, fitne/sınav bilincine sahip olarak, her davranışlarının ibâdet ve cihad olacağı şekilde fedâkârlığı kuşanmak zorundadır. Sayılamayacak kadar çok başı olan ve ağzından ateş saçan ejderha gibi çetin fitnelerle kuşatılan günümüz müslümanı, gününü gün etmekle, kâfirler gibi sadece geçim derdiyle uğraşmak veya müzik ve futbol gibi uyuşturucularla vakit geçirmekle, ya da namazını kılıp başka şeye karışmamakla; kendini ve evlâdını, çevresini ve dünyayı fitneden nasıl kurtaracak, görevini nasıl yerine getirmiş olacaktır? Dünyayı cehenneme çeviren ve âhireti de mahveden fitneler çok ve büyük, doğru; ama unutmamak lâzım, cennet de ucuz değil! Her şuurlu müslüman, öncelikle kendisi, fitne unsuru olmamalı, fitnecilerle işbirliği yapmamalı, onların emrinde ve yardımında bulunmamalıdır. Sonra, hiçbir fitne kalmayıncaya kadar savaşla, mücâdeleyle görevli olduğunu unutmamalıdır. Tüm yeryüzündeki bütün fitneleri kaldırma görevi kendilerine verilmiş müslümanlar, devlet çatısını zâlimlerden temizlemeden bu görevi üstlenmeyi rüyalarında bile gerçekleştiremezler. Ümmet, devlet gücüne ulaşmadan, yeryüzünün her tarafındaki zulüm, baskı, katliâmlar, savaşlar, ahlâk ve imanlara saldırılar son bulmayacaktır. Çevremizden başlayarak her çeşit fitneyi yok etme hedefini canlı tutmak ve böylece dünya huzuruna ve âhiret saâdetine kavuşabilmek için, İslâm’ı gönlümüzden başlayarak ulaşabildiğimiz her yere hâkim kılma mücâdelesi şarttır.
1206] 49/Hucurât, 6
FİTNE
- 295 -
Fitne konusunda söylenmesi gereken bir durum da, bunu itham olarak kullanmaktır. “Fitne çıkarıyor”, “fitneci” gibi suçlayıcı ifadeler kullanırken, muhâtabın inancına ve yaşayışına çok dikkat edilmeli, bu ifadeleri cihad eden samimi müslümanlara karşı -hatta onlar, beğenmediğimiz ve farklı metodlar benimsemiş olsalar bile- kullanmaktan şiddetle kaçınmalıdır. Hakkı haykırmak, tâğutlara ve tâğûtî düzenlere karşı çıkmak için gayret gösteren mü’minleri fitne çıkarmakla suçlayanlar; gerçek fitnecilerin ta kendileridir. Tüm fitnelerin kaynağı olan İslâm dışı sistemler içinde rahat ve refah içinde, ümmetin derdiyle dertlenmeden ve köklü değişim ve dönüşüm için uğraş vermeden gününü gün edenlerin bu tavırları, fitneye uğradıklarının göstergesidir. Fitne kazanını kaynatanlar, müşrikler, yahûdiler, münâfıklar ve bu sınıflardan birine destek verip onlara âlet olanlardır. İnsanı Allah yolundan alıkoyan ideoloji, düzen, yönetim, mal, evlât, âile, çevre, medya ve tâğutî kurumlar hep fitne unsurlarıdır. Tüm dünyadan fitneyi kaldırma, fitnenin kökünü kurutma hayali, planı, gayreti, cihadı ve savaşı içinde olanlara selâm olsun!
“Ey mü’minler! Öyle bir fitneden sakının ki, o, sizden yalnızca zulmedenlere dokunmaz. Bilin ki gerçekten Allah, (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” 1207
“Aramızdaki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk eder misin (Allah’ım)? Bu senin fitnen/sınavından başka bir şey değildir. Bu imtihan aracılığıyla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmiz/dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet et, Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” 1208
1207] 8/Enfâl, 25
1208] 7/A’râf, 155
- 296 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fitne Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Fitne” ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (60 Âyet): 2/Bakara, 102, 191, 193, 217; 3/Âl-i İmrân, 7; 4/Nisâ, 91, 101; 5/Mâide, 41, 49, 71; 6/En’âm, 23, 53, 7/A’râf, 27, 155; 8/Enfâl, 25, 28, 39, 73; 9/Tevbe, 47, 48, 49, 49, 126; 10/Yûnus, 83, 85; 16/Nahl, 110; 17/İsrâ, 60, 73; 20/Tâhâ, 40, 40, 85, 90, 131; 21/Enbiyâ, 35, 111; 22/Hacc, 11, 53; 24/Nûr, 63; 25/Furkan, 20; 27/Neml, 47; 29/Ankebût, 2, 3, 10; 33/Ahzâb, 14; 37/Sâffât, 63, 162; 38/Sâd, 24, 34; 39/Zümer, 49; 44/7Duhân, 17; 51/Zâriyât, 13, 14; 54/Kamer, 27; 57/Hadîd, 14; 60/Mümtehıne, 5; 64/Teğâbün, 15; 68/Kalem, 6; 72/Cin, 17; 74/Müddessir, 31; 85/Bürûc, 10.
B- İmtihan Anlamındaki “Belâ” ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 37 Yerde): 2/Bakara, 49, 124, 155, 249; 3/Âl-i İmrân, 152, 154, 186; 4/Nisâ, 6; 5/Mâide, 48, 94; 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 141, 163, 168; 8/Enfâl, 17, 17; 10/Yûnus, 30; 11/Hûd, 7; 14/İbrâhim, 6; 16/Nahl, 92; 18/Kehf, 7; 21/Enbiyâ, 35; 23/Mü’minûn, 30; 27/Neml, 40; 33/Ahzâb, 11; 37/Sâffât, 106; 44/Duhân, 33; 47/Muhammed, 4, 31, 31; 67/Mülk, 2; 68/Kalem, 17, 17; 76/İnsan, 2; 86/Târık, 9, 89/Fecr, 15, 16.
C- Fitne Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
a- Fitne Katilden Beterdir: 2/Bakara, 191, 217.
b- Bazı Fitnelerin Cezâsı Geneldir: 8/Enfâl, 25.
c- Mal ve Evlât, Fitne Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 14-15.
d- Fitneyi Uyandırmamak İçin İnsanlara İpucu Vermemek Gerekir: 12/Yûsuf, 13, 15-17.
Fitne Kavramıyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhârî, Fiten 3, 4, 5, 9, 17, 26, 31; İ’tisâm 2; Vüdû 37; Ezan 60, 63, 149; İlm 24; Muhsar 4; Mevâkît 4; Mezâlim 25; Cenâiz 86-88; Meğâzî 12; Menâkıb 25; Cihad 25; Tefsir 2/30; Deavât 38, 39, 44-46; Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. 2/469
Müslim, Fiten 3, hadis no: 2885, 4/2211, Fiten 9, 10, 13; Mukaddime 7; İman 186; Salât 179; Küsûf 8, 11, 12, 22; Mesâcid 128, 130, 132; Zikir 49; Cenâiz 86
Ebû Dâvud, Fiten 2, hadis no: 4259-4262, 4/100, 101, Fiten 24, 149)
İbn Mâce, Fiten 25; Cenâiz 65
Riyâzu’s-Sâlihîn Terc. 1/512
Tirmizî, Fiten 30, hadis no: 2197, 4/488, Fiten 11, 25, 29, 33, 48
Ahmed bin Hanbel, 1/169, 185, 320; 2/172, 173, 282, 408; 3/346, 422; 4/226; 5/39, 48, 110.
Kütüb-i Sitte: 1/435-436; 3/381; 6/198; 13/356-357, 360, 365-366, 370-373, 375-387, 390-395, 398-399, 418-419, 426, 428, 441, 447-449, 450-452, 454-464, 466-467, 471-473, 482-484, 519-522, 527-528; 14/238-242; 15/422-423, 428-429; 17/156, 529, 532, 545.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Kur’an’da Fitne Kavramı, Hasan Keskin, Rağbet Y.
2. Kur’an’da Fitne Olgusu ve Modern Fitne Odakları, Salih Asğar, Hanif Y.
3. TDV. İslâm Ansiklopedisi (Mustafa Çağrıcı), T.D.V. Y. c. 13, s. 156-159
4. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Talat Sakallı), Şâmil Y. c. 2, s. 196-197
5. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 286-296
6. Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi (Hüsnü Aktaş), Risâle Y. c. 2, s. 56-59
7. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılâb Y. s. 151-153
8. Fıkhî Meseleler, Yusuf Kerimoğlu, Ölçü Y. c. 3, s. 47
9. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 206-218
10. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.311-339
11. Kur’an’da Temel Kavramlar, Cavit Yalçın, Vural Y. s. 20-35
12. Kur’an’da İnsan Psikolojisi, Hayati Aydın, Timaş Y. s. 270-272
13. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 243-254; 282-283
14. Fikrî Tevhide Doğru, Halil Atalay, Ribat Neşriyat, s. 33-38
15. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdulkerim Zeydan, İhtar Y. s. 102-145
16. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam Y. c. 3, s. 179-193
FİRAVUN
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FİRAVUN
- 247 -
Kavram no 52
Câhiliyye 5
Bk. Tâğut; Küfür-Kâfir; Fesâd-İfsâd
FİRAVUN
• Firavun; Kelime Anlamı
• “Fir’avn” Kimliği: Hz. Mûsâ’nın Fir’avn’ı ve Her Tâğutun Ünvanı
• Kur’an’da Firavun’un Hayatı; Bâtıl Mücadeleyle Geçen ve Helâkle Biten Bir Ömür
• Ve... İbretler, İbretler...
• Firavun; Her Dönemde ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
• Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar
• Sihirbazlardan Medet Uman Firavun
• Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık
• Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı
• Sihirbazları Asan Firavun, Hz. Mûsâ’ya Niye Zarar Ver(e)medi?
• Firavun’un Kişiliği
• Firavun’un Mele’i/Yakın Çevresi
• Zâlim Firavun’un Cennetlik Hanımı; Âsiye
• Anıtkabiri Piramit Olan Firavun’un Toplumsal Düzeni de Piramit Düzeniydi
• Köleleştirmenin ve Soykırımın Firavuncası: Nüfus Planlaması
• Firavun’un Sonu
• Azap Geldikten Sonra Kâfirlerin İnandım Demesi Fayda Vermez
“Hatırlayın o zamanı ki, sizi Fir’avn’ın soyundan (onun taraftarlarından) kurtardık. Onlar size kötü bir surette azab ediyorlar, oğullarınızı kesiyorlar, kızlarınızı diri bırakmak istiyorlardı. Bu işte Rabbinizden büyük bir belâ (imtihan) vardı.” 966; “Yine hatırlayın ki, siz görüyorken sizin sebebinizle denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun taraftarlarını denizde boğduk.” 967
Firavun; Kelime Anlamı
Zannedildiğinin aksine, “Firavun” özel isim değil; cins isimdir. Firavun, Mısır’da hüküm süren Amelika krallarına verilen ünvandır. Türklerin hükümdarlarına hakan, Bizanslıların krallarına kayzer, İranlılarınkine Kisrâ denildiği gibi, eski Mısırlılar da krallarına firavun derlerdi. İslâm dil bilginlerine göre “firavun” kelimesi, kibir ve gurur anlamına gelen “fer’ane” ya da “tefer’ane” kelimesinden gelir. Çoğulu “ferâine”dir.
Kelimenin bu anlamı nedeniyle kibirlenen, zulüm yapan kişi için “adam firavunlaştı” anlamında “tefer’ane’r raculü” denir. Kök anlamı dışında firavun
966] 2/Bakara, 94
967] 2/Bakara, 50
- 248 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kelimesinin sapma ve saptırma, bozulma ve başkalarını bozma, zarara girme ve zarara uğratma anlamlarında da yaygın bir kullanılışı vardır. Buna göre her zâlim, sapkın ve mütekebbir kişi firavundur. Kur’an da kelimeyi bu yorumu doğrulayacak biçimde kullanır. Sözgelimi Hz. Yusuf dönemindeki Mısır kralı Firavun olarak nitelenmezken, Hz. Mûsâ dönemindeki krallar Firavun olarak anılır.
Kelimenin anlamı, diğer bir görüşe göre, güneş tanrısının oğlu demektir. Eski Mısırlılar güneşe Ra adını vermiş ve ona yüce tanrı diyerek tapınmışlardır. Mısır inançlarına göre her kral iktidarını Ra ile olan ilişkisine dayandırır ve kendisini Ra’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak empoze ederdi. Zamanla Ra soyundan geldiğini savunan krallar, kendilerinin de “Yüce Rab” olduklarını halka kabul ettirmek amacıyla Firavun (güneş tanrısının oğlu) ünvanını kullanmaya başladılar. Firavun kelimesi, Eski Mısır dilinde “büyük ev” anlamındaki Per’ao’dan gelmektedir. Kelime, Tevrat’ın Yunanca tercümesinde Farao olarak karşılanmıştır. Günümüz batı dillerinde ise Pharaoh (İng.), Pharaon (Fr.) ve Pharo (Alm.) şeklinde kullanılmaktadır. Fir’avn (çoğulu ferâine) kelimesinin Arapça’ya İbrânîce’den veya Süryânîce’den geçtiği ileri sürülmektedir.
“Firavun” Kimliği; Hz. Mûsâ’nın Fir’avn’ı ve Her Tâğutun Ünvanı
Kur’an, Hz. Mûsâ ile ilişkisi nedeniyle sık sık andığı Firavun’un kimliğinden söz etmez. Buna karşılık Cevherî gibi bazı İslâm bilginleri, Kur’an’da geçen Firavun’un Velîd bin Mus’ab olduğu görüşündedirler. Fakat söz edilen Firavun, gerçekte iki ayrı hükümdardır. Bunlardan ilki, Hz. Mûsâ’nın doğduğu sırada Mısır’ı yöneten ve Hz. Mûsâ’yı sarayında büyüten Firavun; diğeri de Hz. Mûsâ’nın risâletle görevlendirildiği sırada iş başında olan Firavun’dur. Çağdaş tarih araştırmacılarına göre bu ilk Firavun, M.Ö. 1292-1225 yılları arasında hüküm süren II. Ramses; ikincisi ise II. Ramses’in oğlu Meneftah’tır. Ne var ki, Hz. Mûsâ’nın dönemi kesin olarak tespit edilemediği için bu görüşün yanlış olması da mümkündür. Kaldı ki tarihsel kişiliklerin tespit edilip edilmemesi fazla bir önem taşımaz. Çünkü Kur’an, kimlikler üzerinde durmayarak, ilâhî mesaj karşısında yer alan evrensel Firavun tipinin özelliklerini vurgular.
Fir’avn, diliyle veya hal diliyle tanrılık iddiasına kalkışan her tağutun ünvanı olabilecek şekilde prototiptir. Fir’avn, Keyhüsrev’in Mısır’ı ele geçirip İran’a katmasından önce, Mısır’da hüküm süren hükümdarlara verilen ünvandır. Milattan önce 3000 ilâ 525 yılları arasındaki 2500 yıllık zaman parçasında Mısır’da egemen olan hükümdarların ünvanıdır. Özellikle tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Mûsâ’nın mücadele ettiği azgın Mısır hükümdarının adı yerine geçmiştir. O yüzden bu tarihî şahsiyete “Fir’avn-ı Mûsâ” da denir.
Kur’an’da Firavun’un Hayatı; Bâtıl Mücadeleyle Geçen ve Helâkle Biten Bir Ömür
“Fir’avn’a git, çünkü o azmıştır. De ki: ‘(Nasıl,) tezkiyeye/arınmaya gönlün var mı? Seni Rabbine (O’nu bilmeğe) ileteyim de O’ndan korkasın.’ (Mûsâ gitti, Allah’ın emrini Fir’avn’a duyurdu.) Ona büyük mucizeyi (asânın ejderha oluşu mucizesini) gösterdi. Fakat o, (Mûsâ’yı) yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını döndü, koşmağa başladı (Mûsâ’nın getirdiklerini iptal etmek için bütün gücüyle çalışmaya koyuldu). (Adamlarını) topladı, (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce rabbınızım!’ dedi. Allah da onu, (sonrakilere ve öncekilere ibret
FİRAVUN
- 249 -
olacak biçimde) ahiret ve dünya azabıyla yakaladı. Şüphesiz bunda (Allah’tan) korkacak kimse için ibret vardır.” 968
Kur’an’da “Firavun” kelimesi 74 yerde geçer. Allah’tan korkacak kimseler için ibret olsun diye Firavun’dan 170’in üzerinde âyette söz edilmektedir. Başta 7/A’râf, 20/Tâhâ ve 26/Şuarâ surelerinde olmak üzere, Bakara, Âl-i İmran, Enfâl, Yunus, İbrahim, İsrâ, Mü’minûn, Neml, Kasas, Ankebut, Sâd, Mü’min, Zuhruf, Duhân, Kaf, Zâriyât, Kamer, Tahrim, Hakka, Müzzemmil, Nâziât, Bürûc ve Fecr sûrelerinde Firavun’dan bahsedilmektedir.
Firavun, kendi gücüne kimsenin erişemeyeceğine inanan,969 servetine şükredeceğine nankörlük yapan,970 yaptığı iyilikleri başa kakan971 azgın bir kimsedir.972 Alaycı ve küçümseyicidir.973 Sözünde durmayan, sağlam bir karaktere sahip olmaktan uzak bir şahsiyettir.974 Nefsini ilâh edinmiştir ve onun yolunda her şeyi kurban etmeye hazırdır. Zorbadır, İsrâiloğullarını büyük zulümlere mâruz bırakır, eziyetler birbirini izler 975, Diktatördür, kendisini rab olarak görmekte ve ilâhlık iddiasına karşı çıkan her akıl sahibini yok etmeye çalışmaktadır. 976
Otoritesini sarsacak en ufak harekete bile tahammülü yoktur.977 Halkı ardından sürükleyebilmek için ilericiliğine dair söylevler verir.978 İktidarının yükü, mazlumların sırtındadır.979 Büyük bir topluluğa kendisini rab olarak benimsetmesi ona güven verir. Bu topluluk, onun en önemli dayanaklarından birisidir.980 Hâlbuki Allah, nice büyük, güçlü ve zengin toplulukları yok etmiştir 981 ve Allah, halkı ıslahatçı olduğu halde bir memleketi helâk etmez. 982
Hz. Mûsâ’nın doğduğu zaman Mısır’ı yöneten kişi Firavun’dur. Firavun, zorbalığa yönelmiş, halkını sınıflara ayırmıştır. Aralarından bir zümreyi (İsrâiloğullarını) güçsüz düşürmek için oğullarını boğazlamakta, kızlarını diri bırakmaktadır. Tam bir bozguncudur.983 Kur’an’da Firavun’dan “zü’l-evtâd (kazıklar sahibi)”984 diye de söz edilmektedir. Saltanat sahibi olan bu azgın, kızdığı kişileri kazığa bağlayarak işkence ediyordu. Nitekim Firavun âilesi, İsrailoğullarına “azabın en kötüsünü revâ görüyor, yeni doğan erkek çocuklarını boğazlayıp fenalık için kızları sağ bırakıyordu.” 985
Hz. Mûsâ böyle bir ortamda, ezilen zümrenin bir üyesi olarak dünyaya geldi.
968] 79/Nâziât, 17-26
969] 10/Yûnus, 83
970] 10/Yûnus, 88
971] 26/Şuarâ, 18
972] 20/Tâhâ, 24
973] 26/Şuarâ, 25-26; 43/Zuhruf, 52
974] 7/A’râf, 134
975] 2/Bakara, 45
976] 7/A’râf, 123-124
977] 26/Şuarâ, 29
978] 45/Câsiye, 29
979] 44/Duhân, 31
980] 26/Şuarâ, 56
981] 28/Kasas, 78
982] 11/Hûd, 116-117
983] 28/Kasas, 4
984] 89/Fecr, 10
985] 2/Bakara, 49-50
- 250 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Normal şartlarda hayatta kalabilmesi mümkün değildi. Fakat Allah zayıf düşürülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve zâlimlerin mirasçısı, o yerlerin hâkimleri durumuna getirmek istiyordu.986 Bu irâdenin gerçekleşmesi için de Hz. Mûsâ’nın hayatta kalması gerekiyordu. Annesine Mûsâ’yı denize bırakması vahyedildi. Böylece Mûsâ, hem Allah’ın, hem de İsrâiloğullarının düşmanı olan Firavun’un sarayına getirildi. Firavun ve âilesi, ileride kendilerine düşman olacak çocuğu kendi çocuklarıymış gibi besleyip büyüttü.987 Hz. Mûsâ, gençlik çağında bir Kıptînin ölümüne sebep olduğu için Mısır’dan kaçarak Medyen’e gitti. Hz. Mûsâ kaçarak ayrıldığı Mısır’a on yıl sonra Allah’ın rasulü olarak yeniden dönecektir.
Ve... İbretler, İbretler...
Hz. Mûsâ, Medyen’den dönerken risâletle görevlendirildi.988 Doğrudan Firavun’a gidecek,989 Allah’ın âyetlerini tebliğ edecek,990 ondan İsrâil oğullarını serbest bırakmasını, onlara baskı ve işkence yapmamasını isteyecekti.991 Firavun, azgın bir zorba992 ve müstekbir (büyüklük taslayan)993 bir kraldı. Kavmi de bir zâlimler topluluğu994 haline gelmişti. Hz. Mûsâ, bütün âyetleri, delilleri ortaya koyduğu halde, O’nun çağrısına Firavun büyük bir inatla karşı çıktı. Bu andan itibaren Hz. Mûsâ ile Firavun arasında başlayan büyük mücadele, Kur’an’da ayrıntılı biçimde gözler önüne serilir. Kur’an’ı izleyerek bu mücadeleyi ana hatlarıyla şöyle tespit edebiliriz: Firavun, ilâhî mesajla kendisine gelen Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun’u önce iddialarından vazgeçme-meleri ve kendisinden başka bir ilâh tanımaları durumunda hapse atacağını söyleyerek995 sindirmeye çalıştı. Başaramayınca, sarayda büyütülüşünü hatırlatarak 996 minnet altında bırakmayı denedi. Bu da tutmayınca, “Rabbiniz kimdir?”997 ve “Önceki nesillerin durumu nedir?”998 gibi sorularla sınamaya, tartışma yoluyla susturma yoluna başvurdu; deli olduğunu iddia ederek sözlerini geçersiz kılmaya çalıştı.999 Bunda da başarılı olamayınca, çaresiz Hz. Mûsâ’dan, getirdiğini iddia ettiği âyetleri (mûcizeleri) göstermesini istedi. 1000
Hz. Mûsâ, kendisine bağışlanan asa ve beyaz el mûcizelerini gösterince Firavun bu kez de onu sihirbazlıkla, kendilerini yurtlarından çıkarmayı planlamakla suçladı.1001 Hz. Mûsâ’nın bir sihirbaz ve dolayısıyla peygamberlik iddiasının temelsiz olduğunu kanıtlamak amacıyla ülkesinin önde gelen sihirbazlarını toplayarak
986] 28/Kasas, 5-6
987] 28/Kasas, 7-14
988] 20/Tâhâ, 11-14
989] 20/Tâhâ, 24
990] 20/Tâhâ, 42
991] 20/Tâhâ, 47
992] 44/Duhân, 31
993] 29/Ankebut, 39
994] 26/Şuarâ, 10
995] 26/Şuarâ, 29
996] 26/Şuarâ, 18
997] 20/Tâhâ, 49
998] 20/Tâhâ, 51
999] 26/Şuarâ, 27
1000] 26/Şuarâ, 31
1001] 20/Tâhâ, 57
FİRAVUN
- 251 -
onunla yarıştırdı. Fakat sihirbazların bir sihir değil; mûcize karşısında bulunduklarını anlayarak müslüman olmaları nedeniyle amacına ulaşamadı. Üstelik bir bayram günü, halk önünde cereyan eden yarışma Hz. Mûsâ’nın lehine sonuçlandı.1002 Bütün kozlarını kullanan Firavun, bütün zorbalar gibi zulme, katliama başvurdu. Hz. Mûsâ’ya iman edenlerin oğullarının öldürülmesini, kadınlarının sağ bırakılmasını emretti.1003 Bununla da yetinmeyerek Hz. Mûsâ’yı öldürtmeye kalkıştı. Fakat kendi âilesinden bir mü’min kimsenin uyarısı üzerine vazgeçti.1004 Allah, belki gerçeği görür ve kabul ederler diye Firavun ve halkını kıtlık, tufan, çekirge gibi çeşitli azap ve felâketlerle cezalandırdı. Her felâket sırasında Hz. Mûsâ’ya başvurarak Allah’a duâ etmesini istediler; azabın kaldırılması halinde iman edeceklerine dair söz verdiler, fakat azap kaldırılınca sözlerinden döndüler.
Firavun, Mısır mülkünün kendisine ait olduğu, düzgün konuşamayan Hz. Mûsâ’dan daha iyi olduğu, doğru söylemiş olsaydı Hz. Mûsâ’ya güç ve saltanatın simgesi olan altın bileziklerin atılması ya da yardımcı melekler gönderilmesi gerektiği gibi söz ve gerekçelerle halkının itaatinin devamını sağladı. 1005
Firavun’un, çevresinin ve halkının ilâhî mesajı kabul etmeyecekleri, zulüm ve işkencelerinin sona ermeyeceği kesinlik kazanınca Hz. Mûsâ’ya İsrâiloğullarını bir gece Mısır’dan çıkarması emri verildi.1006 Durumu öğrenen Firavun, hemen harekete geçerek büyük bir ordu topladı.1007 Amacı, İsrâiloğullarını bütünüyle yok etmekti. Ama Allah’ın da bir hesabı vardı. Firavun ve ordusu, Hz. Mûsâ ve İsrâiloğullarına yol vermek için yarılan Kızıldeniz’in yeniden birleşen suları içinde yok olup gitti.1008 Böylece Allah, Firavun ve halkını tapınırcasına sevdikleri şeylerden; çeşmelerden, bahçelerden, hazinelerden, o güzel yerlerden çıkardı ve bunları İsrâiloğullarına miras yaptı.1009 Zorba Firavun, Kızıldeniz’in suları arasında artık her şeyin bittiğini, boğulacağını anlayınca, “Gerçekten İsrâiloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim; ben de müslümanlardanım” dedi; ama iş işten geçmişti. “Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun!” denildi. Cesedi, gelecek nesillere ibret olması için denizden kurtarılarak bir tepeye atıldı. 1010
Firavun; Her Dönemde ve Her Yerdeki Câhiliyye Toplumunun Önderi
Kur’an, tarihî olayları bir tarih kitabı gibi belli bir olayı aktarma amacıyla değil; insanları uyarma, düşündürme, evrensel gerçekleri kavratma gibi amaçlarla konu edinir. Hz. Mûsâ ve Firavun kıssası, bütün bu amaçların gerçekleştirildiği en kapsamlı kıssalardan birisidir. Kur’an bu kıssa ile müslümanların imanını güçlendirme, İslâmî tebliğe karşı çıkan müşrikleri uyarma gibi amaçlarının yanı sıra, İslâm dışı toplumsal yapılanmaların, yönetim biçimlerinin, eşdeyişle Firavunî
1002] 20/Tâhâ, 58-70
1003] 40/Mü’min, 25
1004] 40/Mü’min, 26-35
1005] 43/Zuhruf, 48-54
1006] 26/Şuarâ, 52
1007] 26/Şuarâ, 53
1008] 26/Şuarâ, 60-66
1009] 26/Şuarâ, 57-59
1010] 10/Yûnus, 90-92
- 252 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplumların değişmeyen özelliklerini de ortaya koymayı amaçlar. İslâm dışı toplum ve yönetim biçimleri, tarihin hangi döneminde bulunursa bulunsun, hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın, Firavun’a ve onun temsil ettiği siyasal sisteme, bu sistemle şekillendirilen topluma özgü inanç ve düşünceleri, özellikleri yansıtır. Bu nedenle özü bakımından Hz. Muhammed’in (s.a.s.) karşısında yer alan kişilerle kökten değiştirmeyi amaçladığı toplumsal yapı, Hz. Mûsâ döneminin Mısır’ından pek farklı olmadığı gibi, günümüzde dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren İslâm dışı bir toplumsal ve siyasal sistem de Mekke’dekinden çok farklı değildir.
Çağdaş Firavunlar ve Firavunî Toplumlar
Kur’an, bize Firavun kıssası ile Firavunî toplumların temel özelliklerini belirleme imkânı veriyor. Buna göre bu tür toplumların en temel özelliği, Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmeleridir. Firavun’un ilâhlık ve rablık iddiası, gerçekte Allah’ı ya da o toplumda varlığı kabul edilen ilâhları yok saydığını değil; yeryüzünde kendisinden başka itaat edilecek, kanun koyacak, yönetecek güç tanımadığını ifade eder. Allah’ın hâkimiyetini ve ilâhî kanunları reddeden toplum, bu yetkiyi ister Firavun örneğindeki gibi tek kişiye, isterse belli bir topluluğa, bir sınıfa, bir partiye tanısın, sonuç değişmez. Firavun’un, içinden akan ırmaklara varıncaya kadar bütün Mısır mülkünün kendisine ait olduğu yolundaki sözleri, Firavunî toplumların başka bir özelliğini gösterir. Bu tür toplumlarda mülk Allah’ın değil; hâkim gücün sayılır. Hâkim/egemen güç, mülk üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. Bu mülkiyet ve tasarruf anlayışının doğal sonucu olarak belli bir azınlık servet içinde yüzerken, büyük halk çoğunluğu açlık ve sefalet içinde kıvranır. Firavun’un, böylesine mutlak bir hâkimiyet ve mâlikiyeti yalnız başına sürdürmesi mümkün değildir. Bu nedenle Kur’an, Firavun ile birlikte “mele'” adını verdiği işbirlikçilerine de dikkat çeker. Bugünkü karşılıkları ile söylenirse mele’, büyük sermaye sahipleri, meclis üyeleri, yüksek rütbeli subaylar, üst düzey bürokratlar, halkı etkileme ve yönlendirme imkânına sahip gazeteci yazar, aydın, sanatçı, din adamı ve benzeri kişilerden oluşan topluluktur. Bunlar, Firavun’un, firavunî düzenlerin kendilerine sağladığı çıkarlar karşılığında onun hâkimiyetinin sürmesine yardım ederler. Bu da firavunî toplumların başka bir özelliğidir.
Firavunî düzenler yapıları gereği varlıklarını ancak zulüm ve zorbalıklarla sürdürebilirler. Adâlet, eşitlik, insan hak ve özgürlükleri bu tür düzenler için hiçbir anlam taşımaz. Toplumda her şey düzenin korunması ve sürdürülmesi amacına uygun biçimde düzenlenir. Tıpkı Firavun’un Mısır’ındaki gibi toplum, çeşitli sınıflara bölünür; özellikle düzen için tehlikeli görülen unsurlar baskı ve zulümlerle zayıf düşürülür; gerektiğinde çocukların öldürülmesi için nüfus planlaması gibi yöntemlere başvurulur. Peygamberler ya da onların takipçisi mü’minler tarafından adâlet, özgürlük, insanca yaşama adına yapılan her çağrı, Firavun ve mele’i için mülk, saltanat ve hâkimiyetlerine yönelik bir saldırı anlamına geleceğinden hemen susturulması gerekir. Firavun’un, Hz. Mûsâ’nın dâveti karşısındaki tutumu, firavunî düzenlerin bu yolda uygulayacakları bütün yöntemlerin bir özetini verir: Psikolojik baskı, dâveti etkisiz kılacak karşı propaganda, suçlama, hapis ve öldürme tehditleri ve uygulamaları, çeşitli baskılar, işkenceler ve nihâyet soykırım.
FİRAVUN
- 253 -
Firavun kıssası, Firavun ve işbirlikçilerinin kaçınılmaz âkıbetlerini de gözler önüne serer. Onlar, galip ve güçlü olan’ın yakalayışı ile yakalanır1011 ve azâbın en kötüsü ile kuşatılırlar.1012 Sonunda bütün yaptıklarının intikamı alınır ve hepsi boğulur, yok olup giderler.1013 Âhiretteki durumları ise daha da kötüdür. Onlar azabın en şiddetlisine sokulurlar.1014 Hz. Mûsâ ve mü’minler ise imanlarının, sabır ve mücadelelerinin bir ödülü olarak esenliğe çıkar, Firavun ve işbirlikçilerinin mülküne vâris ve hâkim olurlar. 1015
Firavunluk, her zaman ve her yerde mevcuttur. Herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı olmadığı gibi, yeryüzünün herhangi bir bölgesine de özgü değildir. O bir yaşam tarzıdır. Siyasal ve toplumsal bir düzen, ekonomik strüktür, hukuk sistemi, yönetim biçimi, kişilik karakteri ve bir ahlâk yapısıdır. Kısaca o, toplumu çepeçevre kuşatan bir hayat tarzıdır. Eski Firavunluk örnekleri, Kur’an-ı Kerim’de ve tarihte sadece Mısır ile ilgili olarak gelmişse de, bu başka yerlerde bulunmadığı anlamına gelmez. Ülkeden ülkeye, çağdan çağ kimi ayrıntılarda farklılıklar olabilir. Birçoğu iç, pek azı da dış faktörlerden ötürü aralarında nicelik ve nitelik açısından birbirinden değişik yönleri vardır. Fakat her ne olursa olsun, neticede hepsi de Firavunluktur. Firavunların hal ve hareketleri toplumlarına da yansır ve o toplumlar ahmakça uyuşmuş; sürekli uyuyan, bilinçlerine perde düşen Firavunlaşmış toplumlar olurlar.
Firavun ve çevresinin ilâhî mesaja muhatap olduklarında, ilk itirazlarından/bahanelerinden biri, Hz. Mûsâ’yı nankörlükle suçlamak olmuştur. “Biz seni içimizden bir çocuk olarak yetiştirmedik mi? Ömründe nice yıllar aramızda kalmadın mı? Ve sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörlerden birisin.”1016 Bu itiraz, günümüzde de olduğu gibi, tarih boyunca tüm müstekbirlerin ortak itirazıdır. Bu, devlete, devletin sağladığı imkânlara karşı nankörlükle suçlamak, kurulu düzenlerinin bekası noktasında endişe sahibi olanların ileri sürdükleri yegâne suçlamalardan biridir. Bugün muvahhidlere yöneltilen fundamentalistlik, bölücülük, ayrımcılık, aşırılık ve hatta teröristlik suçlamaları “birlik ve beraberliğin biricik düşmanları” olarak gösterilmeleri, sadece zamanımıza ait yaftalamalar değildir. Firavunî düzenlerin temsilcileri, her dönemde atalarının izinden gitmişler, peygamberleri ve onlara uyanları yeryüzünde bozgunculuk yapmakla itham etmişler,1017 zindana atmakla tehdit etmişlerdir.1018 Her dönemde farklı versiyonlarıyla zâlimlerin sünneti, Firavun’un şu sözünde özetlenmektedir: “Biz daima onların üzerinde eziciler olacağız.” 1019
Sihirbazlardan Medet Uman Firavun
“Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor; ne buyurursunuz? Dediler ki: O’nu da kardeşini de beklet, şehirlere
1011] 54/Kamer, 42
1012] 40/Mü’min, 55
1013] 43/Zuhruf, 55
1014] 40/Mü’min, 46
1015] Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. 2, s. 193-195
1016] 26/Şuarâ, 18-19
1017] 7/A’râf, 127; 40/Mü’min, 26
1018] 26/Şuarâ, 29
1019] 7/A’râf, 127
- 254 -
KUR’AN KAVRAMLARI
toplayıcı (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları (toplayıp) sana getirsinler. Sihirbazlar Firavun’a geldi ve ‘eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?’ dediler. (Firavun:) ‘Evet, hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız’ dedi.” 1020
Firavun’un yardımcıları ona, Mûsâ ve Harun’u halkın önünde rezil olana kadar bırakmasını öğütlediler. Firavun da polislerini göndererek sihirbazları getirtti.
Firavunlar, günümüzde bu tür bir sihirden medet ummuyorlar. Dâvet sahiplerine karşı çağdaş Firavunların kullandıkları büyücüler, eskisinden daha iğrençtir. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, televizyon yayıncıları, emniyet yetkilileri ve istihbarat büroları vs. bunlar sihirden daha etkili ve güçlüdür. Belki bütün dünya sihri bir araya getirilse, bunlardan yalnız birinin verdiği zehiri verebilmesi mümkün değildir.
Sistemini korumaya çalışan Firavun’la, sihirbazlar arasında artık pazarlık başlamıştır. Yalan uydurmada uzman bir sihirbaz ne isteyebilir? Hediyeler, ödüller, bahşişler... “Eğer biz kazanırsak, kesin bir mükâfat var mı?” Ne ödülü? Bu, bir devlet sorunudur. İslâm dâvetine karşı tâğutî düzeni koruma meselesidir. Cevap, kesinlikle ‘evet’tir. Belki binlerce evet... Ödüller, bahşişler, armağanlar değil sadece; makam ve mevkiler de var. (“devlet sanatçısı” ilân edilecektir sihirbazlar.) Onların devlet başkanına yakınlaşmalarını sağlamak, makam ve rütbe...
Bu tablo aynı zamanda bize, Firavnî-şeytanî rejimlerde makam sahibi olmanın ölçülerini de öğretiyor. Firavunu ve onun küfrünü, zulmünü, işkencesini ve yoksulları ezmesini sağlayanlar ve koruyanlardır ona yakın olanlar. Dolayısıyla makam ve mevkiler onlarındır. Bu kişiler kara cahil, sihirbaz yalancı ve dalkavuk olsa bile durum değişmez.
Mûsâ’nın (a.s.) büyücülerle buluşma zamanı, bayram günü insanların toplandığı kuşluk vaktidir.1021 Vaktin tâyini, Hz. Mûsâ’ya aittir. Rasûlün böyle bir vakti seçmesi, o ortamda insanlara tebliğ etmenin uygun zamanını kolladığını göstermektedir. Büyücüleri Allah’a karşı yalan uydurmamaya dâvet eder ve azapla uyarır.1022 Ancak Firavun onların etkilenmesini ve misyonlarını terk etmelerini önlemek için gizli bir görüşmede bulunarak onları şeytan yolunda sabit kılmaya çabalar. Firavun’un verdiği moral destek ve vaadlerle 1023 Allah’ınki kıyaslanabilir mi? 1024
“(Sihirbazlar,) ‘Ey Mûsâ, sen mi (önce hünerini ortaya) atacaksın, yoksa önce atanlar bizler mi olalım?’ dediler. ‘Siz atın’ dedi. Onlar atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir (ortaya) getirdiler. Biz de Mûsâ’ya, ‘asanı at’ diye vahyettik. Bir de baktılar ki; bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” 1025
Kur’an, burada başka bir çehre sergiliyor. Mûsâ (a.s.) ve sihirbazların karşılaşma sahnesi. Bütün insanlar etraflarına toplanmışlar ve geniş halkalar
1020] 7/A’râf, 109-114
1021] 20/Tâhâ, 59
1022] 20/Tâhâ, 61
1023] 20/Tâhâ, 62-64
1024] 20/Tâhâ, 68
1025] 7/A’râf, 115-118
FİRAVUN
- 255 -
oluşturmuşlardı. Ve artık yarışma başlıyor. “Ey Mûsâ, önce ya sen at ya da biz!” Mûsâ “Siz atın” dedi. Böylece kendisi sonra atıp, onlarınkini bozacak ve yarışmayı kazanacaktı.
Sihirbazlar ip ve sopalarını atınca insanların gözlerini -bir çeşit onları kandırma yöntemiyle- büyülediler ve onları korkuttular. Sanat ve çeşit itibarıyla büyük bir sihir ortaya koymuş oldular. O sırada da Allah “asanı at” diye Hz. Mûsâ’ya vahyetti. Asa da onların büyüsünü yok etti. Sihirbazlar yenilgiye uğradı, Mûsâ (a.s.) kazandı.
“(Firavun ve kavmi) orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. ‘Mûsâ ve Harun’un da Rabbi olan âlemlerin Rabbine inandık’ dediler. Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Bu hiç şüphesiz şehrin (Mısır’ın) kıptî olan halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) bileceksiniz! Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.’ Onlar, ‘Biz zaten Rabbimiz’e döneceğiz. Sen sadece, Rabbimiz’in âyetleri geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür’ dediler.” 1026
Bu karşılaşmada Firavun ve zümresi kaybetmekle, halkın önünde rezil olmuştu. Sihirbazların ise kalpleri uyandı; hakikat onları kuşatarak teslime zorladı. Secde etmeleri bunu gösteriyor. Sanki biri onları secdeye itmişti. Kur’an’ın buradaki ifadesi gâyet açıktır. Bu âyette Firavun’un, sihirbazların âlemlerin Rabbine iman etmelerini engelleyecek hiçbir tepkisi yok. Onu kızdıran tek şey, izni olmaksızın iman etmeleridir. Bu da Firavunluğun boyutunu tasvir ediyor. Zira o, kalplere ve vicdanlara hükmetmeyi istiyor ki; onun emri olmaksızın kimse hakka inanıp bağlanmasın.
Hz. Mûsâ, Rabbinin yardımıyla muzaffer olur. Bunun üzerine büyücüler secdeye kapanarak iman ederler.1027 Hem de ne iman! Firavun’un onların ellerini ayaklarını çaprazlama kesip hurma dallarına asma tehdidine karşı, zerre kadar imanlarından kuşkuya düşmezler. Şerefi, ezelî ve ebedî olan’ın yanında ararlar. Firavun’un zor kullanmasına rağmen, dayatılan gayr-ı resmî ajanlığa, bir daha geri dönmezler.1028 Çünkü onların kalbine artık iman yazılmıştır.
Büyücüler, meslekleri icabı büyü ile büyü olmayanı ayırt edebilirler. Onlar iman ettiği halde, Firavun’un iman etmemesi gösteriyor ki Firavun, inanmak için mucize istemesinde samimi değildir. Hz. Mûsâ’yı âciz kılacağını düşünerek böyle bir istekte bulunmuştur.
Firavun’un tuzağı geri tepince, bu sefer kendisinin ve rejiminin şerefini içine düştüğü pisliklerden kurtarmak için bahaneler aramaya başladı. İnsanlara, “Mûsâ bâtıl üzeredir’ mi diyor; sihirbazlar Firavun’un adamları olduğu halde ‘niçin iman ettiler’ mi diyor? Hayır! O takdirde bir kurnazlık gerek. Ve iftiraya başvuruyor: “Bu yenilgi, devlet aleyhine bölücü bir grubun yaptığı tezgâhın sonucudur. Onlar, devlet yetkililerini yönetimden uzaklaştırmak ve hükümetin yasal başkanını alaşağı etmek için aralarında anlaştılar.” Görüldüğü gibi Firavun’un bu buluşu, tarih boyunca süregelen bütün Firavunların yöntemlerine son derece
1026] 7/A’râf, 119-126
1027] 20/Tâhâ, 60
1028] 20/Tâhâ, 73
- 256 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uygundur.
Firavun’un iman eden sihirbazlara tehdit ettiği ve sonra uyguladığı “taslib” asarak idam etmektir. Genelde, kişinin boynuna ip geçirerek asıp ölmesini sağlamak şeklinde uygulanır. İbnül-Münzir ve başkalarının da İbn Abbâs’tan naklettiklerine göre bu tür idamı ve organları parçalama şeklini Firavun başlatmıştır. Anlaşıldığı gibi Firavun, muhâliflerini bastırmak için birçok işkence çeşidi icad etmiştir. Bunları ister kendi kafasıyla bulsun, isterse içişleri bakanlıklarının, istihbaratçıların, emniyet güçlerinin yardımlarıyla bulsun ve hatta yabancı devletlerden getirtsin, durum değişmez.
Sihirbazlar, Rablerine duâda bulunuyorlar: “Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür.” Bize sabır ve tahammül yağdır ki, işkence acıları, sopa ağrıları, bıçak kesikleri ve boyunların vurulmasından doğan dehşet, bize caydırıcı etki etmesin. İbn Abbas ve Süddî’den nakledildiğine göre, Firavun bu tehditlerini uyguladı, kimini parçaladı kesti, kimini de idam etti. Suç? Hakkı görüp teslim olmak, müslümanlığı kabul etmek.
Firavun, muvahhidleri altetmek için cedeli, kitle haberleşme araçlarını (büyücüler) kullanmış ve son çare olarak da sâdık askerlerini devreye sokmuştur.1029 Kendisi, kesin çözümden yanadır. İktidarını ordusuna ve halkına borçlu olmasına rağmen, ordusuyla tuzak kurarken, Allah’ın ondan çok daha etkili tuzak kurabileceğini1030 gözardı etmektedir. 1031
Tüm Firavunların Göz Boyama Aracı Olan Medyası; Sihirbazlık
Günümüzde başta televizyon kanalları olmak üzere medya yani dünkü adlandırma ile sihirbazlık/büyücülük, halkın bağlılığını sağlamak ve sürdürmek yolunda Firavunların ve firavunî düzenlerin vazgeçemedikleri bir araçtır. Hz. Mûsâ’nın hak dine çağrısı sırasında gösterdiği mûcizelere karşı, O’nu halkın gözünden düşürmek ve kamuoyunda etkinliğini azaltmak üzere bir yarış/gösteri düzenlenmesi kararlaştırılır ve bunun için de ülkenin her yanındaki büyücüler çağrılır.
Firavunların dayanakları, hilesi zayıf olan şeytanın taktikleridir. Türlü hileler, nutuklar, vaadler yalanlar, entrikalar, karayı ak ve akı kara gösteren şarlatanlıklar. Gösteriş/şov yaparak halkın gözünü boyamak, aldatarak kamuoyu oluşturmak, Firavunları ve düzenlerini güçlü göstermek, avutma ve uyutma araçları, hakkın değil; güçlünün egemenliği... eski ve çağdaş tâğutların sarıldıkları ipler/yılanlardır.
Firavun zamanındaki büyü, bir güç gösterisinin ögesi olarak kullanılmakla, doğrudan doğruya Firavun düzeninin güvenlik önlemi niteliği kazanmaktadır. Ancak, bir de dikkat çekici bir başka nokta vardır bu olayda. Büyünün devlet desteğine sahip olmasına karşın, Hak Din’i getirmiş olan Peygamber’in gösterdiği mûcizeler için “büyü” denilmekle kalınmamakta, Peygamber de “büyücü” olmakla suçlanmaktadır. Kendileri için doğal, olağan, gerekli ve yararlı, kim bilir
1029] 20/Tâhâ, 68
1030] 3/Âl-i İmran, 154
1031] Mevdudi, Kur’an’da Firavun, s. 9, 38-43
FİRAVUN
- 257 -
belki de bir ayrıcalık sebebi gördükleri büyüyü, egemen güçler, kendilerine karşı çıkanlarda suç kabul etmekte ve onları bununla suçlayıp karalamaktadırlar. Eski ve çağdaş Firavunların bir şarlatanlık örneği de propaganda sanatı(!)dır.
Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı
Firavunlar toplumunda “iyi tezgâhlanmış” propagandanın da bir güvenlik önlemi olarak gündemde tutulduğuna tanık olmaktayız. Karşı tarafı aşağılamak, küçümsemek, alaya almak veya aldırtmak, delilik/meczupluk damgası vurmak yalancılığını ileri sürmek gibi yollarla mesajı ve dâvetçiyi yıpratma taktikleri her dönemin taktikleridir. Bu propagandalar sonucu, “hak olan” gözden düşürülmekte veya gizlenmekte, etkisizleştirilmektedir. Hakkı bâtıl; bâtılı hak göstermek, hakkı gizlemek ve hakkın hâkimiyetine engel olmak, hep propagandaya ihtiyaç duyacaktır.
Firavun’un bu kabilden yaptığı propagandalara bakalım: Firavun, “ben sizin en yüce rabbinizim!” 1032 diyebilmekte ve propagandalarında Mısır ülkesi hükümdarlığının kendisine ait olduğunu, hatta kendine ait olanlar içinde akan ırmaklara kadar her şeyin bulunduğunu döne döne vurgulamaktadır.1033 Ufak tefek kimi insanî eksiklikleri büyüterek kamuoyuna sunmak ve böylece puan kaybına yol açmak. Sözgelimi, duygusallığı arttığında veya kendi ana lisanı olmadığı için yabancı şive ile konuştuğundan Firavunların dilini konuşmakta zorlanan Hz. Mûsâ için “şu konuşamayan adam” gibisinden ifadelere başvurup rakibinin etkisini zayıflatmaya çabalamak. Kule yapma örneğini de bir propaganda malzemesi olarak ele almak doğru olacaktır.
Olaya olumlu yaklaşıyormuş izlenimi vererek olumsuz sonuca vardırıcı bir tutum izleme taktiğidir kule yapma olayı. Firavun, Hâmân’dan yüksek bir kule yaptırmasını ister.1034 Propaganda gereği, o kuleye çıkacak, “Mûsâ’nın ilâhı”na ulaşmanın yollarını arayacaktır, görünüşte. Elbette ki amaç, bu bulacağı yola gidip, sözü edilen ilâhın bulunmadığını görmek, daha doğrusu O’nu görmediğini söyleyerek inkârını bir gerekçe üzerine oturtmaktır; hem de düşünmekten uzaklaştırılan kalabalıklara inandırıcı olması düşünülen bir gerekçe ile. Daha kulenin yapım emrini verirken kullandığı “doğrusu ben onu yalancılardan sanıyorum”1035 ifadesi, hem bu amacının belirtisi, hem de kuleden inişinde ifade edeceği inkârına önceden bir zemin hazırlama taktiği olarak alınmalıdır. 1036
Firavunların düzenlerine karşı çıkanlar, Firavun ve çevresi/egemen güçler tarafından çeşitli propagandalarla küçük düşürülmeye ve toplumda yalnız bırakılmaya çalışılmışlar, kitleler nezdinde gayr-ı meşrû olarak lanse edilmişlerdir. “Ben onun dininizi değiştireceğinden, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmasından korkuyorum. Ben sizi doğru bir yola götürüyorum ve size doğru gördüğümü gösteriyorum.”1037 Bunlar, Firavun’un cümleleridir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, Firavun’un
1032] 79/Nâziât, 24
1033] 43/Zuhruf, 51
1034] 28/Kasas, 38
1035] 28/Kasas, 38
1036] Zübeyir Yetik, Her Nemruda Bir İbrahim, s. 90-91
1037] 40/Mü’min, 26, 29
- 258 -
KUR’AN KAVRAMLARI
propagandasından ziyade, kitlelerin bu seslenişe olan teveccühleridir. Yığınlar, Kur’an’ın tabiriyle “ateşe çağıran önderler”in peşinden gitmektedir.
Rabbimiz, Firavun’un propagandalarına kanan Mısır toplumunu şu şekilde tanımlamaktadır: “İşte Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim idiler.”1038 Kitleler, şu ya da bu şekilde Firavun düzeninin devamından yarar sağlamakta veya yararları olduğu şekilde kandırılmaktadır. Toplum psikolojisi, rüzgâr nereden kuvvetle esiyorsa onun etkisiyle kitlenin o şekilde rüzgâra kapılıp sürüklendikleri şeklindedir. Böylece ateşe çağıranların izinden gitmeye devam etmektedirler. Ama bu, Mûsâ’yı da mü’minleri de etkilememektedir.
Sihirbazları Asan Firavun, Hz. Mûsâ’ya Niye Zarar Ver(e)medi?
Firavun, Mûsâ’yı (a.s.) ve dâvetini küçümseyerek onu idam ipinden istisna etti, asmadı. Öyle gözüküyor ki, çağdaş Firavunlar hocalarının bu tutumunu pek beğenmediler. Çünkü Mûsâ (a.s.) yaşadığı sürede dâvetini yaymış ve Firavun’un adamları tarafından da garip bulunmuştu: “Firavun kavminden ileri gelenler dediler ki: ‘Mûsâ’yı ve kavmini, seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar (halkı senin aleyhine) kışkırtsınlar diye bırakacak mısın?’ (Firavun ise,) ‘Biz onların oğullarını öldürüp kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.’ dedi.” 1039
Mûsâ (a.s.) dâvete başladıktan sonra, artık O’nun da bir kavmi olmuştu. İbn Cerîr’in İbn Abbâs’tan naklettiğine göre, sihirbazların iman etmesinin akabinde altı yüz kişi iman edip Hz. Mûsâ’ya tâbi olmuştu.
Firavun’un adamları, aslında kendi çıkarlarını savunuyorlardı. Fakat mü’minlere karşı Firavun’u kışkırtıyor ve şöyle diyorlardı: “İnsanları sana uymaktan çıkarmak için ülkede fesat çıkaranları ve onları senin düzenine karşı kışkırtanları, öylece bırakacak mısın?” Fakat Firavun onlara, mü’minleri yok etmek için başka bir yöntem kullanacağını söylemiştir. O iyi biliyordu ki mü’minler, tevhid gerçeğini çocuklarına da öğretip telkin edecek ve sonunda Firavun yönetimine karşı nesiller yetişecekti. Firavun, mü’minlerin erkeklerini öldürüp kadınlarını sağ bırakmayı düşünüyordu. Böylece kadınlar, Firavun’un kâfir ve müşrik taraftarlarıyla evlenecek ve iman edenlerin nesilleri de kuruyacaktı ve devam ediyordu Firavun: “Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz.’ dedi.” Yani, biz, bu söylediklerimi yapabiliriz. Biz onlara hâkimiz çünkü. Her caddede polislerimiz, her yerde adamlarımız var. İdare, sistem bizim, her şey benim emrim ve kontrolüm altında. Mü’minlere her istediğimizi yaparız, hiç endişe etmeyin ve rahatsız olmayın. Firavun, bunları Mûsâ’nın (a.s.) ve O’na iman edenlerin yanında söylemişti. Mü’minler, bu sözlere ne demişlerdi acaba?
“Mûsâ kavmine dedi ki: ‘Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç ise müttakîlerin, (Allah’tan korkup günahtan) sakınanlarındır.’ Onlar da: ‘Sen bize (peygamber olarak) gelmeden önce de, geldikten sonra da bize işkence edildi’ dediler. (Mûsâ:) ‘Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk edecek ve onların yerine sizi yeryüzüne hâkim kılacak da nasıl hareket edeceğinize
1038] 43/Zuhruf, 54
1039] 7/A’râf, 127
FİRAVUN
- 259 -
bakacaktır.’ dedi.” 1040
Sabır, ölüm ve parçalanmakla tehdit edilen nefisleri sâkinleştirmek ve kalpleri sağlamlaştırmak için Mûsâ’nın (a.s.) başvurduğu nebevî ilaçtır. Allah’a itimat edip mustaz’aflara yardım konusunda O’na güvenmekle oluşan direnmedir/sabırdır bu. İman etmeden önce de, sonra da, Firavun’un zulmünden mü’minler şikâyette bulununca, Mûsâ (a.s.) onlara hikmetli sözlerle cevap veriyor: “Tarih birtakım derslerden, hayat ise ibretlerden ibarettir. Umulur ki Rabbiniz düşmanlarınızı helâk eder de mülke sizi vâris kılar ve sizi denemek için güç verir ve bakar ki, siz de Firavun ve kavmi gibi Firavunlaşıyor musunuz, yoksa ibret mi alıyorsunuz, yeryüzünde Allah’ın rızasına uygun tarzda yönetim izliyor musunuz?” Bu sözler, âdetâ Mûsâ’dan (a.s.) kavmine bir uyarıydı. Eğer Allah size ihsan edip yeryüzüne ve yönetime vâris kılarsa sakın zulmetmeyin, kibirlenmeyin!
Bütün bunları, Allah’ın Firavun ve kavmini nasıl helâk ettiğini ve muttakîlerin sonunun da nasıl olduğunu görelim diye yapıyor. “Andolsun ki Biz de Firavun ve âilesini ders alsınlar diye, yıllarca kuraklık ve mahsul kıtlığı ile cezalandırdık. Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, ‘bu bizim hakkımızdır (bizim yüzümüzden geldi, kendi davranışımızla bunu elde ettik’ dediler. Eğer kendilerine bir fenalık gelirse Mûsâ ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı (Onların yüzünden kıtlık ve belâya uğradıklarını iddia ederlerdi). Bilesiniz ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır, fakat onların çokları bunu bilmezler.” 1041
Bu, Allah’ın evrendeki değişmez kanunudur. O’nun sistemini reddedip kendilerine ve toplumlarına başka düzenler edindiklerinde, onlara bir azap ve belâ indirir. Belki düşünür ve âlemlerin Rabbinin onlar için istediği güzelliklere dönerler diye. Allah’ın azabı renk renk, çeşit çeşittir. Allah, Firavun ehline kıtlık, açlıklarla dolu yıllar ve mahsul kıtlığıyla belâ vermiştir, belki düşünürler diye.
Mevdudi’nin de dediği gibi, bu tür belâlar, günümüzde başımızdan hiç eksik olmaz. Bu belâlar, kendini müslüman sayan toplumların başına hep gelir. Kıtlık, salgın hastalıklar, ilmî yetersizlik, kültürel kıtlık, ekonomik bozukluk, siyasal çöküntü, ardarda gelen yenilgiler, rezalet üstüne rezalet, sahtekârlık yalancılık, sapıklık, bozgunculuk, kısaca toplumsal, politik, ekonomik ve psikolojik hastalıklar... Biz, bu belâlılar listesinin başında yer alırız. Eğer son peygamber gelmeseydi, her gün bir peygamber gönderilirdi bize. Biz, Nuh (a.s.) kavminden daha inatçı, Âd ve Semud’dan daha kibirli, Firavun’dan daha azgın, Şuayb (a.s.) kavminden daha sahtekâr, Lut (a.s.) kavminden daha günahkârız. Önceki ümmetlerin, milletlerin yapıp da bizlerin onlara yetişemediği hiçbir suç ve günah yok.
Kur’an, her iki zümrenin sonlarını tasvire geçiyor. Bir tarafta kibirli, inatçı kâfirler zümresi; diğer tarafta iman eden, şükreden, sabır gösteren müstaz’af zümre. Böylece kıssa tamamlanmış oluyor: “Biz de onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikam aldık ve onları denizde boğduk. Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (İsrailoğullarını) de, içini (bolluk ve) bereketle doldurduğumuz yerin doğu ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrailoğullarına verdiği güzel söz (onların) sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını (binaları) ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.” 1042
1040] 7/A’râf, 128-129
1041] 7/A’râf, 130-131
1042] 7/A’râf, 136-137
- 260 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, Firavun’dan intikam aldı; onu ve taraftarlarını denizde boğdu. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar, O’nu umursamadılar ve o âyetlere ilgi bile duymadılar. Ve helâk oldular! İman edenleri ise -ki onlar güç ve kuvvetleri olmayan müstaz’aflardı- Allah, Filistin’in doğu ve batı taraflarına vâris kıldı. Orası Allah’ın bereketlendirdiği topraklardır. Allah onlara iyilik etti. Onları imamlar ve vârisler yaptı; yeryüzünde onlara mekân verdi ve onları emreden hâkimler kıldı.
Sonuç böyle oldu. Allah’ın yardımı, iyiliği, ezilenleredir. Allah Firavun ve kavmini rezil ve helâk etmiş; Mısır’da yaptıkları binaları, sarayları, üretim yerlerini kökünden yıkmıştır. 1043
Firavun’un Kişiliği
Firavun, ziynetlere, dünyanın süslerine sahip kılınmış bir kimsedir. Altın, mallar, çocuklar, Firavun ve erkânına çokça verilmiş metâlar olarak anılır Kur’ân-ı Kerim’de. Bereketli topraklar, bol yağmur ve ihtiyacı karşılayabilecek, hatta artacak kadar akarsular, tarıma elverişli topraklar, bütün bunlar hayvancılık ve ticareti de etkilemiş, geliştirmiştir. Bunun sonucu olarak Firavun ve çevresi, debdebeli bir yaşamı sürdürme imkânına devamlı sahip olmuşlardır. Olgun bir insan, bütün bunların gerçek sahibinin Allah olduğunu kabul edip, her imkânın O’nun nimeti olduğu bilincindedir; tüm nimetlerin kendisine emanet olarak verildiği unutmaz ve bunlarla sınandığını bilir. Bu değerlendirme, imanın gereği olduğu kadar, aklın da yoludur. Zâlim yöneticiler, kendilerinin çok güçlü, çok akıllı, çok becerikli... olduğunu vehmettikleri ve halkı bunu kabule zorladıkları için, nice âciz yönlerini ve muhtaç durumlarını unutarak firavunlaşırlar. Bütün dünyevî imkânları elinde tutan Firavun’un sahip bulunduğu bu geçici ve göreceli üstünlük, hükümdarlık yetkilerinin ve donanımının desteğini de bulunca, kölelerini ve güçlü ordusunu da bunlara katınca, imansızlığın ve akılsızlığın sonucu olarak onu ve çevresini istikbâra/büyüklük taslamaya sürüklemiştir. Böylece, “büyüklerin büyüğü” durumuna gelen bu kimlik, “rablerin en yücesi” dâvâsına bile kalkışmaktan çekinmemiştir. Firavun’un kişiliğine yönelik yapılacak belirleme, bir adım ötesinde küfür ve ilâhlık taslamaya varan “büyüklük taslamak”tır yani “istikbâr”. Büyüklük taslayan ve küfre girenlerin ilki İblis olduğu gibi, tüm tâğutların ve firavunların her dönemdeki tavırları da budur.1044 “Firavun, kavmine: ‘ey milletim, Mısır hükümdarlığı ve ülkemde akan ırmaklar benim değil mi, görmüyor musunuz?1045; “Firavun kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler.” 1046
Firavun, aynı zamanda komplocudur.1047 Kendisini kadir-i mutlak pozisyonun-da görür. Kontrolü dışında bir olay gelişmez sanır. Ancak onun hesabı olduğu gibi, Allah’ın da bir hesabı vardır. Firavunlar, insanların sadece bedenlerine değil; akıllarına ve düşüncelerine de sahip olmak isterler. İnsanlar yalnızca onların ideolojilerine inanmalıdırlar. Firavun ideolojisinin tek tip anlayışına ters düşen inanç ve düşünce yasaktır. Tevhid ve adâlet arayışı içinde olanları bile, estirdikleri medya terörü ile müfsid/bozguncu olarak tanımlayıp1048 propagandalarını
1043] Mevdudi, a.g.e, s. 43-50
1044] Z. Yetik, a.g.e. s. 91
1045] 43/Zuhruf, 51
1046] 43/Zuhruf, 54
1047] 20/Tâhâ, 71
1048] 7/A’râf, 127
FİRAVUN
- 261 -
bu tarzda şekillendirirler. Firavun ve çevresinin, Allah’ı birleme, şirki terk etme, tuğyanla mücadele etme ve zulmü ortadan kaldırma gibi nebevî çağrıları yeryüzünde fesâd çıkarma olarak telakki ettiklerini görürüz. Firavuncu düşünceye göre, Hz. Mûsâ ve onun gibiler bozguncudur.
Firavun’un Mele’i/Yakın Çevresi
“Hatırlayın o zamanı ki, sizi Fir’avn’ın soyundan (onun taraftarlarından) kurtardık...”1049; “...Firavun taraftarlarını denizde boğduk.”1050 Bu âyetlerde geçen Firavun’un ehli/yakın çevresi konusunda Elmalılı şu açıklamaları yapar: “Âl” kelimesi, başlıca şan ve şöhret sahiplerine denir. Âl-i Firavun, Firavun’un dininin ehli, kavmi ve özellikle tâbileri ve köleleri demektir. Âyette “Firavun’dan kurtarmıştık” denilmeyip de “Firavun’un âlinden (soyundan ve taraftarlarından) kurtarmıştık” buyurulmasında önemli bir nükte anlaşılıyor ki, bununla yapılan zulümlerin temsilcisi Firavun’sa da, bunda asıl sorumluluğun ondan daha çok ona uyanlara ait olduğu ifade edilmiştir. Çünkü Firavun yaptıklarını bunların eli ve bunların hizmeti ile yapmıştır. Yine, devamındaki âyette “Âl-i Firavnı/Firavun taraftarlarını denizde boğduk.”1051 buyrulur. Firavun’un boğulması bu âyette açıkça beyan edilmemiş ve yukarıda geçtiği şekilde, asıl Firavun ehlinin cezası gösterilmiş ve Firavun da bunların içine dâhil edilmiştir. Başka âyetlerde Firavun ve taraftarlarının boğulmasını daha çok açıklayan âyetler gelecektir.” 1052
“Âl-i Firavun” hem Firavun’un âilesinden olan kişileri, hem de ülkenin yönetici sınıfına mensup olan kimseleri ihtivâ eder. 1053
Bakara suresi 49 ve 50. âyetlerde işlenen bu zâlimce fiilin, Firavun ehline nisbet edilme sebebi -onun emriyle ve onun otoritesinden güç alarak- bu işi bizzat yapmalarından ve doğrudan bu fiili işleyen kimsenin yaptığı bu işinden dolayı sorumlu tutulacağının bilinmesi içindir. Taberî der ki: İfadenin bu şekilde olması şunu gerektirir: Bir zâlim, birisine herhangi bir kişiyi öldürme emrini verse, emrolunan kişi de o şahsı öldürse öldüren kişi bundan sorumlu tutulur. Zâlim ile katil birlikte öldürülürler. Zâlim emir verdiği için katil de fiilen bu işi yaptığı için öldürülür. Bu görüş, en-Nehâî’nin görüşüdür, İmam Şâfiî ve Mâlik’in görüşüdür. İmam Şâfii der ki: Hükümdar, bir kimseye birisini öldürme emrini verse, emrolunan kişi de hükümdarın öldürme emrini haksızca verdiğini bilse, emri yerine getirene de hükümdara da birlikte kısas uygulanır. 1054
Kur’an-ı Kerim’de çeşitli âyetlerin, Firavun’u fert olarak ele almaktan çok onu erkânıyla birlikte zikretmesi dikkat çekicidir. Birçok âyette Firavun’un âilesi (âl-i Fir’avn), avanesi (mele’), kavmi ve askerleriyle (cünûd) birlikte anılması, onun tek bir kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini göstermektedir. Hz. Mûsâ, insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil eden nübüvvet zincirinin bir halkasını oluştururken Firavun, Karun, Hâmân ve taraftarları bunun karşısında yer alan bir zihniyeti temsil etmektedirler. Hz. Mûsâ’nın tebliği sadece Firavun’a değil; onun etrafında bulunan kişilere de
1049] 2/Bakara, 49
1050] 2/Bakara, 50
1051] 2/Bakara, 50
1052] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 1/294, 296
1053] Mevdûdi, Tefhim, 1/75
1054] Kurtubî, el-Câmi li Ahkâmi’l-Kur’an, c. 2, s. 79
- 262 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yönelik olmuştur. Kur’an, bunların zaman zaman Firavun’u Hz. Mûsâ ve ashâbına karşı kışkırttıklarını haber vermekte,1055 bunların kötü âkıbetlerini örnek olarak göstermektedir. 1056
Kur’an’da Hz. Mûsâ ve döneminden, Firavun ve çevresinden uzunca bahsedilmesi, hak-bâtıl mücadelesinde baş örneklik oluşturmasıyla ve evrensel ilâhî kanunlara, toplumsal sünnetlere numune olmasıyla ilgilidir. Mûsâ ve Harun hak dâvâyı temsil ettikleri gibi, karşı cephenin tüm elemanları da mevcuttur bu yapıda. O yüzden tarihî kişiliklerinden çok, sembol karakterleri oluşturur Firavun, Hâman, Karun, Bel’am, Sâmirî, hatta yahudileşme süreciyle benî İsrâil. Firavun, zâlim yöneticiye örnektir, tuğyan ve ifsâdın sembol kişisidir. Hâmân, zâlim yönetimin bürokrat ve askerî yetkililerine örnek şahsiyettir. Cünûd: Firavun’un askerleri, ajanları ve polislerinin; Karun da, mal ve servet düşkünü emperyalist ve kapitalist para babalarının sembolüdür. Allah ve Peygamber adıyla insanları aldatmayı da Bel’am ve Sâmiri temsil etmektedir. Bunlar, zulmün duâyenleridir. Kur’an, başta bunlara ve yardımcılarına “âl-i Fir’avn” ve “mele-i Fir’avn” demektedir. Bütün bunlar, her tarih kesitinde ve her toplum kesiminde ortaya çıkan zâlimlerin ortak ve örnek isimleri olmuştur.
Kur’an’a baktığımızda, Firavun ve çevresi arasında organizeli bir uyum görürüz. Bu, davranış ve yaşayışta birlikte olmanın ve bir diğerine ayak uydurmanın ötesinde “uyarlanma” ürünü bir uyum, danışıklı bir uyumdur. Tepede oturuyor olmasına karşın Firavun, bu çevresi içinde kendince kararlar alıp uygulayan ve diğerlerini de kendine uydurmak ve karşı çıkmaktan alıkoymak üzere “baskı” altında tutan bir ceberut olarak gözükmez. Öyle ki, en küçüğünden en büyüğüne dek yapılan işlerin hemen hemen tümü bu mele’nin/çevrenin sözbirliği ve işbirliği ile gerçekleştirilir; neredeyse Firavun yaptıkları ve yapacakları için onlardan “onay” alır. Görünen bir Firavun saltanatı olmakla birlikte, gerçek olan Mısır’da bir firavunlar saltanatının bulunduğudur. Nemrud’da gözlenen “tek adam” imajı, Firavun için pek söz konusu değildir; Bu tarafıyla Firavun idaresi, günümüzdeki demokrasi yönetimine benzetilebilir. Firavun, tüm yetkiyi kendinde toplayan diktatörlerden çok, meclisinin ve kanunlarının kararlarını uygulayan basbayağı bir demokrat kişiliktir. Oradaki mele’in yerini üyelerinin şeklen birbiriyle uyumlu gözüktüğü günümüzdeki meclisler almış, sihirbazların yerini de medya. Karun’un yerini kartel ve holdingler, Hâmân’ın yerini de rütbeli subaylar ve üst kademe bürokratları; anlayacağımız Firavunî yönetim cephesinde yeni bir şey yok.
Hz. Mûsâ ve Hârun, diğer peygamberlerin aksine, Firavun kavmine değil; Firavun’a ve Firavun’un mele’ine/erkânına gönderilir. Bu erkân arasında Hâmân’ı, Karun’u ve bunların sahip bulunduğu askerleri sayabiliriz. Doğal olarak bir de “âile” vardır. Kur’an’ın “Firavun ve erkânı-nın kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavminin bir kısım gençleri dışında, kimse Mûsâ’ya inanmamıştı”1057 mealindeki âyetinde gözlemlediğimiz bu çevre, öylesine etkin ki, Hz. Mûsâ ile tartışması sırasında Firavun, onlara dönerek “ne buyurursunuz?” diye sorma gereğini duymakta ve gösterdikleri önlemleri uygulamaya koymaktan da geri kalmamaktadır.
1055] 7/A'râf, 127
1056] 8/Enfâl, 52, 54
1057] 10/Yûnus, 83
FİRAVUN
- 263 -
Büyücülerin İslâm’ı kabullenmeleri üzerine İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkmaları için izin vermeye niyetlenen Firavun’a, bu çevre “Mûsâ ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve tanrılarını bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun?” sözleri ile karşı çıkınca, karar hemen değişebilmekte ve öneriler doğrultusunda “oğulları öldürüp kızlarını alıkoymak” türünden bir uygulama başlatılmaktadır.
Firavun âilesinden olan gizli mü’min ile Firavun’un yanında değeri büyük olan eşi Asiye’nin, imanlarının açığa çıkması üzerine şehid edilmiş olmaları ise, bu mele’nin (güncel deyimle etkili ve yetkili çevrenin, egemen güçlerin), âileden daha güçlü, daha baskın ve Firavun nezdinde daha sayılır olduğunu göstermesi açısından önemli bir noktadır.
Hadislerde Firavun’dan, eşi Âsiye’nin üstün bir kadın oluşu ve ayrıca Medine yahudilerinin, âşûrâ gününü Hz. Mûsâ ile İsrailoğullarının Firavun’dan kurtuldukları gün olarak kabul etmeleri sebebiyle bahsedilmektedir. 1058
Zâlim Firavun’un Cennetlik Hanımı; Âsiye
Hz. Âsiye, Hz. Mûsâ’nın sebeb-i hayatıdır. Ve Mûsâ’ya en büyük hizmetlerde bulunan ve nihâyet iman eden yüksek irâdeli bir kadındır.
Bu suretle Mûsâ’nın hayatını kurtaran Âsiye, ileride Hz. Mûsâ’ya iman etmiş olmakla, Hz. Mûsâ gibi o da Firavun ile karşı karşıya gelmiş ve bu şekilde Mûsâ’nın hayatı, Mûsâ’nın dini uğrunda kendi hayatını fedâ etmiştir. Firavun’un çok acı işkenceleri altında vefat etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ondan adı verilmeksizin “Firavun’un karısı” diye söz edilmektedir.1059 Peygamberimiz ise “Firavun’un eşi Âsiye” diyerek adını açıkça belirtmiştir. 1060
Kur’an-ı Kerim’de Âsiye’den, Hz. Mûsâ’nın dünyaya geldikten sonra Firavun’un sarayına yerleşmesinde oynadığı rol ve onun dâvet ettiği dini kabul etmesi dolayısıyla bahsedilmektedir.1061 Rivâyete göre, Hz. Mûsâ ile sihirbazlar arasındaki mücadelede Hz. Mûsâ’nın galip geldiğini duyunca, “Mûsâ’nın ve Hârun’un rabbine iman ettim” diyerek hak dini kabul etmiştir. 1062
Âsiye, Allah’a iman ettiği için ellerinden ve ayaklarından kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir. Üzerine büyük bir kaya parçası atılacağı sırada, “Rabbim! Benim için yanında cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun kötülüklerinden kurtar, beni şu zâlimler topluluğundan kurtar!”1063 diye duâ etmiş, bunun üzerine kaya parçası altında ezilmeden önce Allah ruhunu kabzetmiştir. 1064
İman ettiği için işkencelere mâruz kalan Âsiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.1065 Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak
1058] Buhâri, Enbiyâ 32, Et'ıme 25, Menâkıbu'l-Ensâr 52, Tefsîru'l-Kur'an 10/1, 20/2
1059] 28/Kasas, 9; 66/Tahrim, 11
1060] Buhâri, Enbiyâ 32, 46
1061] 28/Kasas, 7
1062] Bk. Taberî, Tefsir 28/110
1063] 66/Tahrim, 11
1064] Taberî, Tefsir 28/110
1065] 28/Kasas, 9; 66/Tahrim, 11
- 264 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterilmiştir.1066 Bu övgüler dolayısıyla Âsiye’nin Zâhiriyye ve Eş’ariyye’ye göre peygamber olduğu da ileri sürülmüştür. 1067
Âsiye, kocası kâfir olup, kendisi mü’mine olan ve mü’minlere misal olarak gösterilen bir hanımdır. Kocaları küfre hizmet eden, fakat kendileri Allah’ın emirlerine göre yaşayıp iffetini koruyan mü’mine hanımlar için Âsiye hanım güzel bir örnektir. 1068
Anıtkabiri Piramit Olan Firavun’un Toplumsal Düzeni de Piramit Düzeniydi
Firavun’un hükümdarlık yaptığı Mısır, ırmakların aktığı, doğal güzelliklerle döşenmiş verimli bir ülke... Bağlar, bahçeler, bunlar arasındaki köşkler, konaklar, pınarlar; hayvancılık ve tarımla elde edilen büyük zenginlik... Maddî bakımdan kalkınmış ve güçlü bir ülke.
Bununla birlikte bütün bu güzellikler, zenginlikler ve imkânlar, herkes için âdil ve eşit dağıtılmış değil. Halk sınıflara ayrılmış durumda. Bundan da kötüsü, bu sınıflaşma doğal bir süreç içinde oluşmuş değil; tümüyle zoraki bir yapaylık ürünüdür. Sosyal katmanlar, halkı güçsüzleştirmek amacıyla Firavun tarafından üretilmiş, türetilmiş, uygulamaya konulmuştur. Tepelerin tepesine konumlanmış/tünemiş olan Firavun’u bir yana bırakırsak, en yukarıda Firavun’un erkânı yer almaktadır. Bunlar yakın akrabalarla birlikte, Hâmân örneği danışman vezir ve kumandanlardan oluşuyor. Karun gibi işbirlikçilerin de bu katmanda ya da ona çok yakın bir konumda olduğunu da biliyoruz. Bunlar, Kur’an terimiyle mele’; Firavun’un mele’ini oluşturuyor. Askerler ve toplum içinde büyük etkinlik ve saygınlıkları bulunan râhip-sihirbazlar da özel birer sınıf olarak ayrıcalıklı yerlerde bulunmaktadır.
Böyle piramit gibi sıralanan katmanların en aşağısını ve en geniş tabanı, ırk olarak da yabancı sayılan İsrâiloğulları oluşturmaktadır. Yaklaşık dört yüz yıldır orada yaşayan bu ırk, ilk yüz yıl ayrıcalıklı bir konumdayken, Hiksos’ların egemenliklerinin sona erişiyle birlikte alt katmana düşmüş bulunmaktadır. Bir önceki Firavun döneminde iyiden iyiye aşağılanan ve baskı altına alınan İsrâiloğulları, en ağır ve aşağılayıcı işlerde çalıştırılan birer köledirler. Canlarının bile bir değeri yoktur; Firavun istedi diye bütün oğulları öldürülebilmekte veya hadım edilebilmekte, bütün kızları ise câriyelik de dâhil her türlü hizmetlerde kullanılmak amacıyla alıkonulmaktadır. 1069
Nedir Piramit Düzeni? İslâm’ın vaz’ ettiği adâlet öğretisine göre Yaratan karşısında insan toplulukları fıtrat açısından düz bir çizgi üzerindedirler. Kur’an’da insan ve melek toplulukları için hep müsbet mânâda kullanılan “saff” nitelemesi “düz çizgi”den neyi kasdettiğimizi açıklayabilir. Adâlet öğretisinin hâkim olduğu bir toplumun fertleri “zulüm düzenleri”nde olduğu gibi birbirlerinin omuzuna ya da kafasına basarak “yükselme” yerine, kendi ayakları üzerinde durarak “hayırda öne geçme” (festebiku’l-hayrât) mücadelesi verirler.
1066] Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46, Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70; Tirmizî, Et'ıme 31; İbn Mâce, Et'ıme 14; Tecrid-i Sarih, 9/148
1067] İslâm Ans. 3/487
1068] 66/Tahrim, 10-12
1069] Z. Yetik, a.g.e., s. 81
FİRAVUN
- 265 -
Bir toplumda, adâlet nizamı, yerini zulüm düzenine bırakmışsa bu “düz çizgi” kamburlaşmaya başlamış demektir. “Saff” halindeki toplum kendisine tahakküm edilen bir yerinden kırılıvererek “piramitleşme”ye başlar. Bu durumda toplumdaki hayırda öne geçme yarışı, yerini başlara basarak piramidin tepesine ulaşma yarışına bırakmıştır. Artık her başın üzerinde bir ayak vardır. Adâlet toplumunda tüm başlar Allah’a bağlı iken, saltanat toplumunda “baş başa, başlar da padişaha bağlı” hale gelmiştir. Padişah olmak ise, ayakları tüm başların üzerinde olmak anlamını taşıyacaktır.
Saltanat “saff” halindeki toplumun piramitleşmesinin adıdır. Adâletin zulme dönüştüğü böyle bir toplumda “üsttekiler”in konumlarını muhafazaları “alttakiler”in başlarını kaldırmamalarına bağlıdır. Bunu temin etmek için yukarıdakiler aşağıdakileri bilinçli bir istiz’âf (sürüleştirme) sürecine tabi tutarlar. Bu durumda aşağıdakiler (müstaz’aflar) ya izzet ve şereflerini feda edip başlarının üzerinde ayak taşımaya mahkûm yaşayarak hem dünyalarını, hem âhiretlerini heder edecekler1070 ya da zulme ve zillete rıza göstermeyip yeryüzünün vârisi olacaklardır; “Biz ise yeryüzünün müstaz’aflarına/ezilenlerine lutfedelim, onları önderler, onları vârisler kılalım istiyoruz.” 1071
İlâhî adâlete dayanmayan her öğretinin, toplumlar üzerindeki tahakkümünün işleyiş biçimi, üç aşağı beş yukarı birbirinin aynıdır. Adına “demokrasi” vs. denilen çoğulcu rejimler için de geçerlidir, “piramit” örneği. Ne ki, monarşik sultanî piramitlerin tepesi sivri ve tek kişilik, oligarşik-demokratik piramitlerin tepesi plato yapılan tepesinde çıkar grupları (mütref), seçkinler (mele’), gizli güç odakları (cibt) ve iktidarı paylaşan daha başka güçler oturur. Bu tip rejimlere “çoğulcu” denilmesinin hikmeti de sultanların “bir” değil “çok” olmasından gelse gerek. 1072
Köleleştirmenin ve Soykırımın Firavuncası: Nüfus Planlaması
Büyük bir baskı ve korkutmayla sindirilmiş ve köleleştirilmiş İsrâiloğulları, hem gözdağını sürekli tutmak için, hem de toplumsal bir patlamaya yol açabileceği endişesiyle nüfus artışını önlemek üzere, Firavun ve çevresi tarafından, şanlarına yakışır bir biçimde, yeryüzünde belki ilk defa “nüfus planlaması” olayını da gerçekleştirmiştir. Doğal olarak da bunu, düzen için en büyük tehlikeyi oluşturması ihtimali bulunan bir kesim üzerinde, hor görülüp köleleştirilen müstaz”af benî İsrâile yönelik uygulamışlardır. Yeni doğumları önlemek için toplu kıyım, hatta soykırımı şeklinde bir nüfus planlaması. Akı kara ve karayı ak gösterme canbazlığını üstlenen o günün medyası olan sihirbazların da büyük bir ihtimalle desteği olmuştur bu cinâyette. Yoksa medya desteği olmadan bu kadar zulmün işlenmesi çok zordur, özellikle demokrat gözüken yöneticiler için.
Bu uygulamanın en az iki kez yapılmış olduğunu Kur’an’dan öğrenmekteyiz. İlki, Hz. Mûsâ’nın doğumu sıralarında. İkincisi ise, sihirbazların iman etmeleri üzerine İsrâiloğullarını salıvermeye niyetlenen Firavun’un bu kararının çevre
1070] 34/Sebe', 31-33; 4/Nisâ, 97
1071] 28/Kasas, 5
1072] M. İslâmoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 8-9
- 266 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etkisiyle değiştirilmesi üzerine. “...İnkârcıların hilesi boşa gitmiştir.”1073 diye biten âyet ise ya bu sonuncu kararın uygulamaya konulmadığının ya da bir üçüncü soykırıma kalkışılmasına karşın bunun gerçekleştirilememiş olduğunun haberi.
Nüfus planlamasının, yeni firavunî dünya düzeni açısından da ne ölçüde önemli ve etkili olduğunu, bugün Firavun gibi güçlü ülkelerce, dünün İsrâiloğulları gibi çağımızdaki güçsüz ülke insanlarına modern yöntemlerle uygulattırılmasından kolayca anlaşılabilir. 1074
Günümüzde Firavunun görevini üstlenen kâfirler, genellikle halkı müslüman olan ülkelerde doğum kontrolüne hız veriyorlar. Firavun yalnız erkekleri öldürüyordu. Câhiliyye Arapları ise sadece kızlarını toprağa gömüyorlardı. Günümüzde ise hem erkekler, hem kızlar öldürülüyor. Tarihte zengin ve güçlü Galyalılar’ın doğum kontrolü yapıp fakir Frankların doğum kontrolü yapmamaları sonucunda bir gün gelmiş, Franklar, zengin Galyalılar’ın ülkesini işgal edip tarihten silmişlerdir. Bugün Fransız, Alman, Hollanda siyasileri yazar-çizer takımları arasında “eğer bu müslümanların artışı önlenemezse, çok seneler geçmeden müslümanlar, ülkemizde çoğunluğu, belki yönetimi ele geçirebilirler” diye tartışanlar var. 1075
Firavun’un Sonu
Hz. Mûsâ’yı evlâtlık olarak alan Firavun’un karısı ise iman etmiştir.1076 Allah’ın elçisini dinlememesi, ona karşı gelmesi sebebiyle Firavun, âilesi, mele’i ve kavmi yıllarca kıtlık ve ürün azlığıyla imtihan edilmiş,1077 üzerlerine tûfan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderilmiştir.1078 Firavun ve kavminin yaptıkları ve yükselttikleri şeyler yıkılmış,1079 Firavun ve beraberindekiler denizde boğulmuştur.1080 “Görmedin mi Rabb’in ne yaptı!” “Kazıklar sahibi Firavun’a.”1081 Firavun boğulmak üzere iken iman etmiş, fakat imanı kabul edilmemiştir.1082 Onun cesedi daha sonra gelenlere bir ibret olmak üzere saklanmıştır. 1083
Mısır’da firavunların cesetleri mumyalanmak suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan bu Firavun’un cesedinin mumyalanmadan, bir mucize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum’da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Unutulmamalı ve şüphe edilmemelidir ki, Firavun’un başına gelen, çağdaş Firavunlara da gelecektir.
Firavun’un cesedinin ibret için Allah tarafından korunmuş olmasına1084 Mehmed Âkif, şu mısralarla işaret eder:
1073] 40/Mü’min, 25
1074] Z. Yetik, a.g.e., s. 88
1075] Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, 1/135
1076] 28/Kasas, 9; 66/ Tahrim, 11
1077] 7/A'râf, 130
1078] 7/A'râf, 133
1079] 7/A'râf, 137
1080] 2/Bakara, 50; 7/A'râf, 136; 8/Enfâl, 54
1081] 89/Fecr, 6, 10
1082] 10/Yûnus, 90
1083] 10/Yûnus, 92
1084] 10/Yûnus, 92
FİRAVUN
- 267 -
“Ne intikam-ı ilâhî, ne sermedî hüsrân:
Gelen geçenlere ibret yatar sefîl uryân!
Soyulmadık eti kalmış, bilinmiyor kefeni;
Açıkta, mumyası hâlâ dağılmayan bedeni.”
Bileydim, ey koca Mısr’ın ilâh-ı uryânı
Mezâra heykele ait bütün bu velveleler
Bekan için mi hakikat? Merâmın oysa heder.”
Mehmed Âkif, Safahat’ın yedinci kitabında “Firavun ile Yüzyüze” adlı 216 mısralık bir şiirini bu konuya ayırmıştır. Birinci kitaptaki “Nazım Parçaları” başlıklı kısımda “Ressam Haklı” adlı manzûmede şâir, modaya uyup evinin duvarlarına tarihî tablolar yaptırmak isteyen yeni zenginlerin durumuna temas edip ressamla ev sahibi arasındaki konuşmayı şu mısralarla nakleder:
“Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
-Bu resim, askeri batmakta iken Fir’avn’ın
Bahr-i Ahmer yarılıp geçmesidir Mûsâ’nın.
-Hani Mûsâ be adam? -Çıkmış efendim karaya.
-Fir’avun nerde? -Boğulmuş. -Ya bu kan rengi boya?
Bahr-ı Ahmer a efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel levha imiş! Doğrusu şenlendi oda!”
Firavun adı, Türkçe’de “zâlim kimse” mânâsında kullanılmakta olup “Firavun inadı”, “Firavun kesilmek”, “Firavun gibi inadından dönmez” vb. deyimlerde kötü ünü yaşamakta, bir çeşit lânetle anılmaktadır. 1085
Azap Geldikten Sonra Kâfirlerin İnandım Demesi Fayda Vermez
Toplumlar, ilâhî ceza ile helâk edilmeden önce tevbe edip dönerlerse Allah da azap etmez. Ancak, ilâhî azap gelip de, toplum yok edilirken yapacakları tevbe kabul edilmez. Çünkü bu tevbe, sapıklığı ısrarla sürdürmüş olanların mecburiyet altında yaptıkları bir tevbedir. Artık günah işleme imkânı kalmamış, bütün kötülük işleme fırsatlarını pervasızca kullandıktan sonra köşeye sıkışmış kimselerin tevbesidir bu tevbe; onun için de kabul edilmez. Çünkü böyle bir tevbe, ne kalbin ıslah olmasını sağlar, ne hayata düzelme, iyileşme getirir ve ne de kişilikte ve gidişatta olumlu bir değişim göstergesidir.
Son anda tevbenin kabulüne engel olan durum şudur: Ölmek üzere olan insan, birtakım haller ve dehşetler müşahede ettiğinde, bunları görürken zaruri olarak Allah’ı tanıyıp inanabilir. Nitekim Firavun’un imanı böyledir: “İsrâiloğullarını denizden geçirdi; Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihâyet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun:) ‘Gerçekten İsrâiloğullarının
1085] TDV. İslâm Ansiklopedisi, 13/120, 122
- 268 -
KUR’AN KAVRAMLARI
inandığından başka ilâh olmadığına iman ettim, ben de müslümanlardanım!’ dedi. Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş; bozgunculardan olmuştun (denildi).” 1086
Fahreddin Râzi, Firavun’un iman edişinin kabul edilmemesini şöyle izah eder: O tam azap inerken iman etmiştir. O esnadaki iman ise makbul değildir. Çünkü azap inerken durum kaçınılmaz hale gelmiş olur. Bu vakitte ise tevbe makbul olmaz. İşte bu sebepten ötürü Allah; “Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı.”1087 buyurmuştur.
Kur’an bu gerçeği birkaç yerde daha vurgular: “Kötülükleri yapıp yapıp da nihâyet kendilerine ölüm gelip çatınca; ‘Ben şimdi tevbe ettim’ diyenlere ve kâfir olarak ölenlere tevbe yoktur (öylelerinin tevbesi makbul değildir).Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.” 1088; “Ne zaman ki hışmımızı gördüler. ‘Tek Allah’a inandık ve O’na şirk/ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur.” 1089
1086] 10/Yûnus, 90-91
1087] 40/Mü'min, 85
1088] 4/Nisâ, 18
1089] 40/Mü'min, 84-85; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Kavimler, s. 86-87
FİRAVUN
- 269 -
Firavun Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Fir’avn Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 74 Yerde): 2/Bakara, 49, 50; 3/Âl-i İmrân, 11, 103, 104, 109, 112, 123, 127, 130, 137, 141; 8/Enfâl, 52, 54, 54; 10/Yûnus, 75, 79, 83, 83, 88, 90; 11/Hûd, 97, 97, 97; 14/İbrâhim, 6; 17/İsrâ, 101, 102; 20/Tâhâ, 24, 43, 60, 78, 79; 23/Mü’minûn, 46; 26/Şuarâ, 11, 16, 23, 41, 44, 53; 27/Neml, 12; 28/Kasas, 3, 4, 6, 8, 8, 9, 32, 38; 29/Ankebût, 39; 38/Sâd, 12; 40/Mü’min, 24, 26, 28, 29, 36, 37, 37, 45, 46; 43/Zuhruf, 46, 51; 44/Duhân, 17, 31; 50/Kaf, 13; 51/Zâriyât, 38; 54/Kamer, 41; 66/Tahrîm, 11, 11; 69/Hakka, 9; 73/Müzzemmil, 15, 16; 79/Nâziât, 17; 85/Bürûc, 18; 89/Fecr, 10.
B- Firavun’la İlgili Konular:
a- Firavun, İsrâiloğulları ve Hz. Mûsâ Arasındaki Olaylarla İlgili Âyet-i Kerimeler: 7/A’râf, 103-105; 10/Yûnus, 75-92; 20/Tâhâ, 47-79; 26/Şuarâ, 10-68; 27/Neml, 7-14; 28/Kasas, 3-43; 37/Saffât, 114-121; 40/Mü’min, 23-46; 43/Zuhruf, 46-56; 44/Duhân, 17-33; 79/Nâziât, 15-24.
b- Firavun’un İsrâiloğullarına Zulmü: 2/Bakara, 49; 7/A’râf, 127; 28/Kasas, 4-6; 40/Mü’min, 25; 89/Fecr, 10.
c- Firavun’un Karısının Mûsâ (a.s.)’yı Nil Nehrinde Bulması ve Hz. Mûsâ’nın Firavun Sarayında Büyümesi: 20/Tâhâ, 37-40; 28/Kasas, 3, 7-14.
d- Firavun’un Karısının Teslimiyeti (Müslümanlığı): 66/Tahrim, 11.
e- Mûsâ (a.s.)’ya Firavun’a Karşı Davet Görevinin Verilmesi: 20/Tâhâ, 24, 41-48; 26/Şuarâ, 16-17.
f- Firavun’un Tanrılık İddiası: 10/Yûnus, 83; 26/Şuarâ, 29; 28/Kasas, 4, 38; 79/Nâziât, 20-24.
g- Firavun’un Halka Zulmü: 89/Fecr, 10.
h- Mûsâ (a.s.)’nın Firavun’a Daveti ve Firavun’un Tepkisi: 7/A’râf, 103-128; 10/Yûnus, 77-83; 17/İsrâ, 101-102; 20/Tâhâ, 47-79; 23/Mü’minun, 47; 26/Şuarâ, 10-68; 27/Neml, 13; 28/Kasas, 36-39; 43/Zuhruf, 46-47; 44/Duhân, 17-21; 51/Zâriyât, 38-39; 79?Nâziât, 16-24.
i- Firavun’un Sihirbazları: 7/A’râf, 115-126; 10/Yûnus, 79-82; 20/Tâhâ, 57-73; 26/Şuarâ, 36-51.
k- Firavun ve Taraftarları Hz. Mûsâ’nın Mucizelerini Kibir ve Zulümlerinden Dolayı İnkâr Ettiler: 27/Neml, 13-14; 73/Müzzemmil, 16.
l- Firavun’un Tanrıya Yükselmek İçin Kule Yaptırması: 40/Mü’min, 36-37.
m- Firavun’un Müstekbirliği/Üstünlük Duygusu: 43/Zuhruf, 51-55; 44/Duhân, 30-31; 73/Müzzemmil, 16.
n- Firavun’un Hz. Mûsâ’yı Öldürmek İstemesi ve Bir Mü’min Tarafından Firavun’un Uyarılıp Korkutulması: 40/Mü’min, 26-46.
o- Hz. Mûsâ’nın Firavun ve Taraftarları İçin Bedduâsı: 10/Yûnus, 87-89; 44/Duhân, 22-23.
p- Firavun ve Taraftarlarının Kuraklık, Kıtlık ve Diğer Belâlarla Cezalandırılması: 7/A’râf, 130-135; 50/Kaf, 13-14.
r- Firavun ve Taraftarlarının Yok Oluşu: 2/Bakara, 50; 7/A’râf, 136-137; 8/Enfâl, 52-54; 10/Yûnus, 90-91; 17/İsrâ, 103-104; 20/Tâhâ, 77-79; 23/Mü’minun, 48; 25/Furkan, 36; 26/Şuarâ, 60-66; 27/Neml, 14; 28/Kasas, 40-41; 29/Ankebut, 39-40; 43/Zuhruf, 48-50, 55-56; 44/Duhân, 22-29; 50/Kaf, 13-14; 51/Zâriyât, 40; 54/Kamer, 41-42; 69/Hakka, 9-10; 79/Nâziât, 23-26; 89/Fecr, 10-13.
s- Hz. Mûsâ’nın ve İsrailoğullarının Firavun’dan Kurtulması: 7/A’râf, 136-138; 10/Yûnus, 90; 20/Tâhâ, 77-78, 80; 26/Şuarâ, 60-66; 37/Saffât, 115-116; 44/Duhân, 22-24, 30-31.
t- Firavun’un Boğulurken İman Etmesi: 10/Yûnus,90-92; 51/Zâriyât, 40.
u- Firavun, Kavmini Âhirette Ateşe Götürecektir: 11/Hûd, 98-99; 28/Kasas, 40-42; 40/Mü’min, 46:
v- Firavun’un Veziri Hâmân: 28/Kasas, 6, 8, 38; 29/Ankebut, 39.
y- Hz. Mûsâ’yı Yalanlayanların Kötü Sonları: 22/Hac, 42-44.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 292-295
2. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 146-147
3. Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 2, s. 523-530
4. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. . 74-75;
5. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 134-135
6. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 336-338
7. El-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubî, c. 2, s. 73-81
8. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 121-123
- 270 -
KUR’AN KAVRAMLARI
9. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 2, s. 45-47
10. İslâm Ansiklopedisi (Ö. F. Harman, M. Uzun), T.D.V. Y. c. 13, s. 118-122
11. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Ahmet Özalp), Şâmil Y. c. 2, s. S. 193-195
12. Kur’an’da Sünnetullah ve Helak Edilen Kavimler, Nuri Tok, Etüt Y. s. 120-128; 86-87
13. Tefsirde İsrâiliyyât, Abdullah Aydemir, D.İ.B. Y. s. 109-115
14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 90-94
15. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 86-87
16. İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 146
17. Kuram ve Eylem , M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. II, s. 144-146
18. Safahat, Mehmet Akif Ersoy, İnkılap ve Aka Kitabevi Y. s. 120, 408, 461-469
19. Her Nemrud’a Bir İbrahim, Zübeyir Yetik, Beyan Y. s. 80-100
20. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 8-10
21. Kötülük Odakları, Firavun, Zübeyir Yetik, Beyan Y.
22. Kur’an’da Firavun, Mevdudi, Çizgi Y.
23. Firavun, Hâmân ve Karun Karşısında Hz. Mûsâ, Ali Sayı, İz Y.
24. Kur’an’a Göre Hz. Mûsâ, Firavun ve Yahudiler, Necati Kara
25. Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş.Y.
26. Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
27. Peygamberler Tarihi, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
28. Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
29. Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayıyn
30. Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
31. Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
32. Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
33. Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
34. Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
35. Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
36. Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
37. Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
38. Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
39. Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
40. Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
41. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz, İ. L. Çakan, Nesil/Ensar
42. Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara, Gonca Y.
43. Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
44. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi, Pınar Y.
45. Kur’an Kıssaları, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
46. Kur’an Kıssaları Üzerine, İdris Şengül, Işık Y.
47. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
48. Kur’an Kıssaları Üzerine Bir Araştırma, Mehmet Faruk Bayraktar, Mar. Ün. İlâhîyat Fak. Vakfı Y.
49. Haksöz 31 (Ekim 93), M. Kayacan; 68 (Kasım 96), B. Kurbanoğlu; 58 (Ocak 96), Y. Aydın.
50. Üç Bin Yıllık Mucize, Celâl Ediz, Gerçeğe Doğru, 2, 1984
51. Kazıklar Sahibi Firavun, Erdem Sargon, Zafer, sayı 114
FITRAT
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FITRAT
- 209 -
Kavram no 51
Nimetler 4
Bk. Nefs; Ruh; İnsan-Nâs
FITRAT
• Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
• İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
• Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
• Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
• Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
• Fıtrat ve Sanat
• Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
• Tefsirlerden İktibaslar
“Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” 741
Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
Fatr Sözcüğü ve Anlam Sahası: ‘Fıtrat’ kelimesinin kökü ‘fatr’dır. ‘Fatr’ sözlükte, uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek anlamlarına gelir. ‘Fıtrat’ buna ‘te’ harfinin ilavesiyle yapılan bir isim masdardır. Sözlükte; yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy gibi mânâları vardır. Aynı kökten gelen ‘iftar’ orucu açmak, ‘infitar’ ise yarılmak, açılmak, fışkırmak demektir ki Kur’an’da bir sûrenin adıdır.
Bu masdarın fâil (özne) ismi olan ‘Fâtır’, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bunun anlamı, yerleri ve gökleri Yaratan demektir. ‘Fâtır’ kelimesi ile yine Yaratan mânâsına gelen ‘Hâlık’ arasında ince bir fark vardır. ‘Fâtır’ sıfatı ‘Hâlık’ sıfatının içindedir ve ilk defa yaratmaya başlayan demektir. Kur’an’da buna şöyle işaret edilmektedir: “….De ki: Sizi ilk defa yaratan, sizi tekrar diriltecektir…”742 Modern ilmin de tespit ettiği gibi yer ve gökler daha önceden duman (gaz bulutu) halinde yaratılmıştı. Allah (c.c.) ‘ol’ emriyle yeri ve göğü birbirinden ayırdı. Gezegenler ve diğer gök cisimleri meydana geldi, yeryüzünde hayat başladı. “O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?”743 Yerin ve diğer gök cisimlerinin ilk hali olan dumanın (gaz bulutunun) yarılıp, içinden gezegenlerin ve yeryüzünde hayatın ortaya çıkartılması ‘fatr’ kelimesiyle ifâde ediliyor.
‘Fatr’ ilkin yaratmaya başlama demektir ki, ‘ibdâ’ (yoktan var etme) fiilinden sonraki aşamadır. Bu bakımdan Kur’an ‘fatr’ fiilini her zaman Allah (c.c.)
741] 30/Rûm, 30
742] 17/İsrâ, 51
743] 21/Enbiyâ, 30
- 210 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakkında kullanmaktadır. Yaratılan, yokluğun içerisinden çıkartılan ise göklerdir, yerdir, insanlar ve diğer canlılardır.744 ‘Fâtır’ Kur’an’da bir sûrenin ismidir. Allah (c.c.) için ‘Fâtıru’s-semâvâti ve’l-arz / Gökleri ve yeri Yaratan’ denilir.745 Anlaşılan odur ki ‘fatr’ veya ‘fıtrat’ ilk yaratılışı ifâde ettiği gibi, devam eden bir yaratılışı da anlatır. ‘Fatr veya fıtrat’, bir şeyi yoktan ve örneksiz var etmek ve onu, belli bir hedefe doğru açıp ortaya koymak, dal budak saldırmaktır.
Fıtrat Nedir? Bir cisimden başka bir cismin meydana gelmesi, ona ait tohumun yarılıp açılmasından, filizlenip büyümesinden meydana gelir. Gelişen o canlı tekrar tohuma dönüşmekte, tohum tekrar filizlenip aynı cins canlının neslinin devamını sağlamaktadır. Bu sürekli oluşum bir ‘fatr’ olayıdır. Bunu Yaratan da ‘Fâtır’ olan Allah’tır. Evrendeki her ölüm yeni bir oluşumun, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dünyanın ölümü bile âhiret hayatına bir doğuştur. Nitekim Kur’an bu olayı ‘infitar’ (gök yarıldığı zaman) ifâdesiyle anlatıyor. 746
Tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak olan canlının özü ve özetidir. O türe ait bütün özellikleri kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bir şeyin ilk defa yokluktan ortaya çıkışı veya bir maddeden (tohumdan) meydana gelişi bir ‘fatr’dır. Bunun ortaya çıkış biçimi veya taşıdığı özellikler de ‘fıtrat’tır. Her yaratığın ‘fıtrat’ üzere kazandığı özelliklere de onun ‘tabiatı’ denir.
Evren, Allah’ın ‘Fâtır’ sıfatıyla bir ‘fıtrat’ üzere yaratılmış, bu fıtrat üzerinde bir tabiat (bir âdet) kazanmış ve hayatını bu fıtrat çizgisi üzerinde sürdürmektedir. Kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın kendileri için var ettiği ‘fıtrat’ üzerindedirler. Her varlık, kendi tabiatının gereğini yapar, o çizgisinin dışına çıkmaz. Kur’an şöyle buyuruyor: “O halde yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” 747
Bu âyette geçen ‘fıtrat’ın insandaki inanma ve ibâdet etmeye meyli ve kabiliyeti anlamına geldiği söylenmektedir. Buradaki maksat, her kişinin kendine ait özelliği değil, bütün insanların insan olarak yaratılışlarındaki esas ve hepsinde ortak olan genel yaratılıştır. Meselâ, insan bedenine ait bütün organlar ve organların görevleri bir fıtrattır. Gözün iyi görmemesi, kulağın iyi duymaması sonradan gelen bir ârızadır. Fıtrat’ta esas olan bütün insanlardaki bu gibi özelliklerin genel olarak bulunmasıdır. Bunun gibi Allah (c.c.) bütün insanları kendine inanma ve ibâdet etme, verdiği nimetlere şükretme kabiliyetinde ve bunlara meyilli olarak yaratmıştır. Kalbin görevi bütün organlara hâkim olarak, onları Allah’ın emrine tabi kılmasıdır. Bu da bir ‘fıtrat’tır.
Fıtratın İşleyişi: İnsan ve ona ait organlar fıtrat üzere kaldıkları sürece, Allah’a teslim olurlar. Eğer onlara dış etkenler tesir etmezse, onların fıtratında âlemlerin Rabbine teslimiyet vardır. Bu bakımdan İslâm fıtratın dinidir. İslâm, fıtrat olarak Allah’a teslim olma kabiliyetinde yaratılan organların bu teslimiyetlerini sağlar. Ancak, hayatına İslâm’ın hâkim olmadığı kimseler şeytanın saptırmasıyla bu kabiliyetlerini ters yönde kullanırlar.
744] 43/Zuhruf, 27; 21/Enbiyâ, 56; 20/Tâhâ, 72
745] 35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 14; 12/Yûsuf, 101; 14/İbrahim, 10. vd.
746] 82/İnfitâr, 1-4
747] 30/Rûm, 30
FITRAT
- 211 -
İslâm’a göre, inanmanın ve ibâdet etmenin iki kaynağı vardır. Bunun birincisi insandaki bu fıtrat’tır. İnsanın yaratılışı, tabiatı (doğası) Allah’ın dini İslâm’ı kabul etmeye, onu uygulamaya, Allah’ın emirlerine uymaya; kısaca yalnızca Allah’a ibâdet etmeye uygundur. Allah (c.c.) insanın aslını böyle temiz ve saf kılmıştır. İnanmanın ikinci kaynağı, insanın kendi çabasıyla ve iradesiyle inanması, İslâm’ı hayat nizamı olarak seçmesi, ya da kendi arzusuyla ibâdet ederek sevap kazanmasıdır (kesb-kazanç). Allah (c.c.), fıtrat’a zıt özelliklerin ve anlayışların bulunduğu yerlerde elçileri aracılığıyla Din gönderir ve insanları öz fıtratlarına uygun davranmaya çağırır. İnsanın kendi fıtrat’ına uygun olarak Allah’ı bir bilip O’na kulluk etmesi de ‘hanif’liktir.
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudî, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 748
Bütün insanlar saf, temiz, İslâm’a meyilli bir şekilde yaratılırlar. Ancak onu eğitim, çevre ve dış etkenler değiştirir, fıtrattan uzaklaştırır, ya da fıtrata uymayan davranışları yapmasına sebep olur. İnsanı itaat etmeye de isyan etmeye kabiliyetli yaratan Rabbimiz, ona Hakk’a uyacak, Hakk olan şeyleri tercih edebilecek kabiliyetleri de vermiştir. Fıtrattan ayrılmayan, bozulmayan kimse Allah’ın âyetlerine kulak verir, gereğini yapar. Çünkü yapısında bu maya, bu özellik bulunmaktadır. Şeytan ve fıtrata aykırı dış faktörler insanı bu durumdan uzaklaştırırlar.
İslâm, insanı asıl fıtratına dâvet eden, fıtratının gereğini yapmasını sağlayan İlâhî dindir. Mü’minler, insanların hayra ve imana eğiliminin önündeki engelleri kaldırmakla, insanları fıtratlarıyla yüz yüze getirmekle yükümlüdürler. Kendi fıtratlarını yeterince tanıyanlar, Allah’ı bırakıp başka tanrılara tapınmazlar. İslâm’da cihad ibâdeti insanları bu fıtratla yüz yüze getirme çabasıdır.
İnsanlar; güzel, doğru, Hakk’a uygun, adâletli, isâbetli iş yapıyorlarsa, merhametli, şefkatli ve iyiliksever iseler, hatalarından dolayı pişman oluyorlarsa, insanları, hayvanları, tabiatı, çocuklarını, düşkünleri seviyorlarsa, ana-babalarına ve başkalarına iyilikte bulunuyorlarsa; fıtratlarının gereğini yapıyorlar demektir. Kötü, çirkin, yanlış iş yapanlar, zâlim ve merhametsiz olanlar, günaha düşenler ve isyan edenler, inançsız olanlar veya yalancı tanrılara ibâdet edenler temiz fıtratlarından uzaklaşanlardır.
Allah (c.c.) insanları kendi fıtratlarına uygun davranmaya dâvet ediyor. Bu fıtrat da Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’a inanıp ona uygun yaşamaktır. İslâm, insanların temiz fıtratlarına uygun hareket etmelerini istiyor. Bu bakımdan ‘fıtrat’a müdâhale; örneğin, vücudun şeklini değiştirmeyi, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemesini, canlı türlerine onları bozmak üzere el atmayı hoş görmemektedir. Kısaca fıtrat, Fâtır olan Allah’ın insanlara ve varlıklara yoktan var ederek verdiği kabiliyet, onlara ait programdır. Allah’ı tanıma ve O’na ibâdet etme eğilimi, ruh temizliği, olumlu yetenekler ve benzeri şeylerdir.
748] Buhârî, Cenaiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22, hadis no: 265; Ebû Dâvud, Sünnet 18, hadis no: 4714; Tirmizî, Kader 5, hadis no: 2138; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/233, 435
- 212 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsana düşen bu temiz fıtratı tanımak ve ona uygun davranmaktır. 749
Fıtrat; Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah demektir. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi mânâlara da gelir. Terim olarak fıtrat: “Allah Teâlâ’nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır.750 Fıtrat; ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Yani herhangi bir şeyin bir maddeden veya ilk yaratılıştaki gibi yokluktan ilk icadı ve ilk çıkışına fatr, bunun ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat denir. Yaratığın fıtrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilmiştir. Kâinatın Allah’ın fıtratı üzere işleyişi İslâmî dilde âdetullah, sünnetullah, fıtratullah ifâdeleriyle isimlendirilmektedir. 751
Fıtratın geniş anlamları Kur’an-ı Kerîm’de şu âyetlerde açıklanmaktadır:
“Sen Hakka yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılışta (Fıtratallah) verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.” 752
“Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir.’’ 753
“Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın.” 754
“Nefse ve onu şekillendirene... Ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır. Semûd, azgınlığından yalanladı... Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti.” 755
“Biz ona hayır ve şer olmak üzere iki yol gösterdik.” 756
“Biz ona yolu gösterdik, ya şükredici veya nankör olur.” 757
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir.” 758
“Kendini tezkiye edip temizleyen kurtuluşa, mutluluğa ermiştir.’’ 759
“O (adamın) tezkiye olmamasından sana ne?” 760
“De ki: Herkes yaratılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.” 761
749] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 203-206
750] İbn Manzur, Lisânü'l-Arab, Beyrut, (t.y.), V, 55
751] Râgıp el-İsfahânî, el-Müfredât, 38 vd.; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1889 vd.; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, 198 vd
752] 30/Rûm, 30
753] 16/Nahl, 78
754] 35/Fâtır, 43; Ayrıca bk. 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23
755] 91/Şems, 7-14
756] 90/Beled, 10
757] 76/İnsân, 3
758] 20/Tâhâ, 50
759] 87/A'lâ, 14
760] 80/Abese, 7
761] 17/İsrâ, 84
FITRAT
- 213 -
“Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?” 762
“Öncekilere uygulanan yasayı görmezler mi? Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.” 763
“Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer.” 764
“De ki: Yeryüzünde gezin ve bakın, yaratılış nasıl başlamış?” 765
“Yaratıcıların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.” 766
“Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez.” 767
Kur’ân-ı Kerîm’deki bu âyetler, birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şu hadisleri bu anlamı apaçık bir şekilde genişletmektedir:
“Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin.” 768
“Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hırıstiyan; yahûdi, mecûsî yapar. Eğer ana-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 769
“Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak.” 770
‘’Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz ‘Lâ ilâhe illâllah’ olsun.” 771
“İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et.” 772
“Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar fetvâ veren müftîler hilâfına fetvâ verseler de.” 773
“Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene (sıkıntı ve huzursuzluk vermeyen şeye) geç.” 774
“Kötülük, insanın içine sıkıntı veren şeydir.” 775
“Müftîler sana fetvâ verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış.” 776
762] 51/Zâriyât, 21
763] 35/Fâtır, 43
764] 28/Kasâs, 68
765] 29/Ankebût, 20
766] 23/Mü'minûn, 14
767] 13/Ra'd, 11
768] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 251-252
769] Buhâri, Cenâiz 79; Müslîm, Kader 22-25; İman 264; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 233, 435
770] Buhâri, Libas 51, 63, 64; Müslim, Tahâret, 49; Ebû Dâvûd, Teraccül 16; Tirmizî, Edeb 14
771] Abdurrezzak San’ânî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334
772] İbn Hibban; Hakîm
773] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
774] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, Taberânî
775] Müslim, Birr 14
776] Dârimî, Buyû’ 2
- 214 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ameller niyete göredir.” 777
“Rabbim buyuruyor ki: Ben bütün insanları Hanîf (sâlim fıtrat, tevhid) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 778
Bütün bu açıklamalar fıtratın anlamını belirlemektedir: Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar Haniflik (tevhid) üzere yaratılmakta, sonra şeytan ve nefis onları bozmaktadır. Allah insanın nefsini takvâ ve fücurla yoğurarak yaratmış, şeytanın hilelerine karşı yine de kullarını kurtarmak için peygamberler aracılığıyla onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Allah’ın yaratılış kanunu kevnî ve şer’î şekillerde değişmeyen bir yasadır. İnsanı yaratan Allah onda iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah’ın âyetlerini de akıl veya kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek İslâm dininin görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı şeytan ve grubu -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, âile, toplum düzeni- saptırır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt, bir tebliğdir, dileyen inanır, kurtulur; dileyen batağa sapar.
İslâm ümmeti insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları en yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın günah ve şirk bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanların İlâhî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması için İlâhî, kutsal bir nur yani İslâm’ın rehberliği şarttır.
İnsanlar fert olarak nefislerinde olanı gözlerlerse veya kâinattaki her çeşit, sayısız nimetleri aklederlerse veya geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alırlarsa hakikati idrâk edebilirler. Her insan, nefsine ve topluma karşı yaptıklarında bir kötülük oluştuğunun farkındaysa vicdan azâbı duyabiliyorsa onda bozulmamış bir ahlâkî yapı vardır. Kur’an ve Sünnet “en güzel ahlâk”ı tamamlamıştır, artık geçerli olan İslâm’ın ahlâkıdır.
Bütün yaratılmış varlıklar bu kâinatta Allah’ın değişmeyen yasasına, sünnetullaha göre yaşamaktadırlar. İnsan yeryüzünde halife olarak yaratılmış ve emâneti yerine getirmekle sorumlu tutulmuştur: Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye yaratılışta sorguladığı insan, Rabbine şu sözü vermişti: “Evet, şâhidiz.”779 Allah insanı yaratmış, ona düzen ve ölçülü bir biçim vermiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, doğruyu ve yanlışı göstermiş, insan da ya şükreder yahut inkâr eder halde temkin edilmiştir. Bundan sonra dünya hayatında kendini arıtan, yüzünü hanif olarak Allah’a çeviren, kendisini fatr edene ibâdet eden kurtulacaktır. 780
777] Buhâri, Itk 6
778] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 162
779] 7/A'râf, 132
780] bk. 76/İnsân, 3; 95/Tîn, 4; 50/Beled, 10; 4/Nisâ, 28; 17/İsrâ, 51; 67/Mülk, 3; 82/İnfitâr, 7-8
FITRAT
- 215 -
Yine Kur’ân-ı Kerîm’deki kutsal bilgilendirme yolu, insanı âfâk ve enfüsteki âyetleri düşünmeye, akletmeye çağırdığı gibi, insanın en çok acz içindeyken, meselâ denizde bir gemide yol alırken âniden gelen bir fırtınada deniz ortasında acz içinde kalınca, bütün yalanlama, fitne ve fücûru, ortak koştuklarını unutan insan, hemen Allah’a duâ etmektedir. Bu, insanın fıtraten Allah’ın bilincinde olduğuna bir delildir. Bu mânevî hak duygusu her ferdde mevcuttur ve insanı yoldan çıkaran, işlediklerini süslü göstererek onu âsi yapan şeytandır. 781
Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona “lâ ilâhe illâllah” öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eğitilmezse âilesi onu yahudi, hıristiyan, Mecusi, müşrik tarzda eğitir ve buna göre onda bir kişilik yapısı gelişir. Hâlbuki Allah: “Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”782 buyurmaktadır. Buna göre bütün insanlar Allah’a inanmak ve ona kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah’ın öğütlerinden yüz çevirip O’ndan bağımsız davranmak, âyetleri yalanlamak fıtrata aykırı düşmek olacağı gibi, bu sebeple Allah’ın azabına da müstahak olunur. Çünkü fıtratı bozmak, Allah’a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtrata uygun doğan hayvan yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe’de Allah’a ortak koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy indirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sürerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu. Hiç kimse Allah’ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştirmeye kalkanların azapla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı.
İslâm’a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. İslâm’dan başka, gelmiş geçmiş hiçbir din ve ideoloji bunu sağlayamamıştır. Üstelik laik çağdaş düşünce sistemleri, vahye karşı çıkmak ve laikliği savunmakla, insan fıtratına ters düşecek şekilde insanın kurtuluşunu din dışı bir yolda göstermek istemişlerdir. Ancak insanın fıtratı her şeye rağmen, her türlü muhteşem teknik gelişmelere, maddî ilerlemelere rağmen tabiatı gereği gerçek mutluluğu bulamamakta, büyük bir mânevî boşluğa düşmektedir. Bu boşluk, Allah’ın sınırlarını aşmak ve nefsine zulmetmektir.783 Bu boşluğu çeşitli dinler doldurmak istemekte ancak hepsi de fıtrata aykırı muharref ve ilkel teklifler getirdikleri için insanlar İslâm’dan başka kurtuluş olmadığını anlamaktadırlar. Çünkü: “Kalpler ancak Allah’ı zikredip anmakla huzur bulur.” 784
Fıtrat kavramının daha geniş açıklamasına geçmeden önce, ilgili bazı âyetleri vermek herhalde daha yararlı olacaktır:
“Ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri fatr eden’e çevirdim.” 785
781] Münâvî, Feyzu'l-Kadir, Beyrut 1972, V, 34; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1978, VI, 3822
782] 30/Rûm, 30
783] 65/Talâk, 1
784] 13/Ra'd, 28; M. Emin Ay, Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 188-190
785] 6/En’âm, 79
- 216 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bizi kim döndürür?’ diyecekler; ‘ilk kez sizi fatr eden’ de.” 786
“Bana ne oluyor ki, beni fatr eden’e ibâdet etmeyeyim ve O’na dönersiniz.” 787
“Hayır, dedi, Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir ki, onları fatr etti.” 788
“Allah’ın fıtratı ki, insanları onun üzerinde fatr etti; Allah’ın yaratmasında değiştirme yoktur.” 789
“Çevir bakışını, hiç fütur görür müsün?” 790
“Gökler nerdeyse üstlerinden tefattur edecek.” 791
“Gök infitar ettiği zaman.” 792
Fıtrat kelimesinin ortaya koyduğu gerçek, göklerin ve yerin yaratılmadan önce bir bütün halinde bulundukları ve sonradan yarıldıklarıdır 793. Nasıl insan şu anda göğe baktığında hiç bir yarık görmezse, göklerle yer de başlangıçta, şimdiki gök gibi değil ama durumunu Allah’ın bildiği yarıksız, çatlaksız bir bütün halindeydi. Zifiri karanlık bir gecede bir ışık görünüverdiği, bir elektrik düğmesi çevriliverdiği zaman karanlık hemen o noktada yarılır. Yine, aynı şekilde, fecrden akşama kadar kurallarına bağlı kalınarak tutulan bir oruç, kurallarından biri çiğneniverdiğinde, sözgelimi ağza bir lokma yemek, ya da bir yudum su alındığında hemen yarılır, açılır, bütünlüğü gider. İşte bunun gibi, göklerle yer de böyle bir bütünlük, kesiflik, hattâ karanlık haldeydi. Allah kâinatı yaratmak, yani, bu kesif bütünlüğü ve bir aradalığı açmak istedi; yaratılışı takdir etti ki, bu halkın/yaratmanın başlangıcıdır ve halk kavramının anlamının içindedir. Bu dileyiş üzerine, ‘ol’ emriyle bütün ve kesif haldeki yaratılışın içinde ışıkla bir delik açtı, bir yarıklık meydana getirdi. Bunu ise, önünde hiç bir model olmadan, hiç bir örneğe dayanmadan yaptı (bed’a). İşte, bu ilk yarma, açma olayı fatr, açma veya yarma biçimi ise fıtrattır. Demek ki, fatr yaratılışta dileme ve takdirden sonraki ikinci aşamadır. (Burada yeniden hatırlatmalıyız ki, aşama ve birine -ikinci olma bize göredir, Allah’a göre değildir.) Fatr ve fıtrat bu ilk yaratılışı içine aldığı gibi, devam edegelen her yaratılışı da içine alır. Bir maddeden bir cismin meydana gelmesi de böyle bir yarma ile başlar; tohum ve çekirdeklerin toprak altında yarılıp, cücükleyerek ilk filizlerini vermeğe başlaması da fatr ve fıtrat olayıdır. Tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak bitkinin özü ve özetidir, tüm özelliklerini kendinde barındırmaktadır. Bitki bir fatr olayıyla tohumundan veya çekirdeğinden çıkmaya başlar; sonunda yine çekirdeğine veya tohumuna dönüşür. İşte, herhangi bir şeyin ister bir maddeden olsun ister ilk yaratılış olayındaki gibi, kâinatın maddesi olan ‘yokluk’tan olsun, ilk icadına ve ortaya çıkışına fatr, ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat, yaratığın fıtrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilir. 794 Demek oluyor
786] 17/İsrâ, 51
787] 36/Yâsin, 22
788] 21/Enbiyâ, 56
789] 30/Rûm, 30
790] 72/Mülk, 3
791] 42/Şûrâ, 5
792] 82/İnfitâr, 1
793] bk. 21/Enbiyâ, 30
794] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, III/1889-1890
FITRAT
- 217 -
ki, kâinat Allah’ın fatrıyla aldığı fıtratı üzerinde işleye işleye tabiatını kazanmış, yani fıtrat üzerinde bir âdet edinmiştir; bu yüzden, İslâmî terminolojide ‘tabiat kanunları’ diye bir deyim söz konusu değildir; bunun yerine ‘âdetullah’ vardır.
Bütün varlıklar fıtratları doğrultusunda yürürler. İnsanlar da, insan olmak açısından Allah’ın fatr ile kendilerine verdiği fıtrat üzerindedirler. Sözgelimi, iki göz, iki kulak, iki ayak, bir baş, saç, burun sahibi olmak fifrattandır. Eğer varsa doğuştan gelen bazı eksiklik, fazlalık veya sakatlıklar, ana karnında kazanılan veya anne-babadan gelen birtakım özelliklerdir, yoksa fıtrattan değildirler. Bunun gibi, insan bedenindeki her organın da fıtrî bir fonksiyonu vardır; göz görecek, kulak işitecek, ayak yürüyecek, el tutacaktır. Bu organlarda sonradan ortaya çıkan bozukluklar ve hastalıklar yine fıtrî değil, İslâmî terminolojide kesbîdir, yani, kazanılmıştır. Allah insanda âzâların yöneticisi, bilginin ve hayrın merkezi olarak kalbi varetmiştir ki, kalp de ruhun emrindedir. Kalbin tüm organlara Allah’ın isteği doğrultusunda hâkim olması da fıtrattandır. Nitekim, bir hadis-i şerifte, “Her doğan fıtrat üzere doğar; ama anne-babası onu hırıstiyan, yahudi veya mecusi yapar; bir hayvan da derli toplu bir hayvan yavrular; hiç burnu, kulağı kesik doğmuş bir yavru görür müsünüz?” 795 buyrulmuştur. Tıpkı bunun gibi, insandaki organların da fıtrî görevleri vardır. Bu organlar, insan fıtratı üzerinde kaldığı sürece, kaçınılmaz biçimde, tıpkı kâinattaki varlıklar gibi Allah’a tam bir itaat içinde olur. Bu bakımdan, İslâm fıtratın dinidir; doğuşundan itibaren insanı kötülüğe çeken dış etkenler olmazsa, insanın İslâm’dan uzaklaşması mümkün değildir; ama dış etkenlerin İslâm’ın tersi yönde olduğu bir toplumda, İblis bu etkenleri kullanır. İslâm’da otoritenin görevi bu etkenleri İslâmîleştirmektir; kadınların örtünme nedenlerinden birini de, tüm diğer İslâmî yasaklarda olduğu gibi burada aramalıdır.
İşte, dinin iki kaynağı vardır: Biri, öncelikle fıtrattır ki, Allah’ın dinidir. İkincisi de kesb’dir. Fıtrat bütünüyle İlâhî, kesb ise bütünüyle insanîdir; yani, insan iradesini dilediği yönde kullanmakla ya günah kazanır, ya da sevap kazanır. Allah, İslâm dışı bir ortamda veya fıtrata zıt özelliklerin şu veya bu derecede bulunduğu bir ortamda insanların sevap kazanmaları için Dini’ni gönderir; yani hükümler kor, bazı şeyleri emreder, bazı şeyleri de yasaklar. İnsanlar bu hükümleri yerine getirmeli, emirleri tutup yasaklardan kaçınmalıdırlar; bu da hanifiliktir; fıtrat üzere olmadır. İnsanlar hanif olmalı, fıtrat üzerinde bulunmalı, eğri yollarda değil, Allah’ın doğru yolunda gitmeli ve yaratılışı değiştirmemelidirler. Yani, Allah’ın fıtratını bozmamalı, kadını erkekleştirip erkeği kadınlaştırmamalı, fıtratın aksi kurallar koymaya kalkışmamalıdırlar. İşte bu, dosdoğru, sağlam dindir; insanın mutluluk ve kurtuluşunu garanti eden dindir:
“Yüzünü hanîf olarak din üzerinde tut; üzerinde insanları fatr ettiği Allah’ın fıtratıdır bu. Allah’ın yaratması (‘halk’ı) değiştirilemez; budur sağlam, doğru din, ama insanların çoğu bilmez.” 796 Allah’ın fıtratı insan dışında tüm kâinatta hâkimdir; bu bakımdan, göklerde fıtrata aykırı bir fatr, yani yarık görülmez. Allah başta insanları nasıl fatr ettiyse, onları yine öyle öldürdükten sonra diriltecektir. Kıyâmet ve Haşr meydana gelecektir, çünkü bu fıtratta, yaratılıştaki fıtratta vardır. Allah böyle fatr etmiştir, bu bakımdan kaçınılmazdır, Kıyamet günü geldiği zaman, şu anda
795] Elmalılı, a.g.e., VI/3824
796] 30/Rûm, 30
- 218 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hiç bir fatr /yarık taşımayan gök birden infitar edecek, yani yarılacaktır, bu da onun fıtratındadır. 797
“Fatr” kökünden türemiş bir kelime olan fıtrat, “ilk yaratılış” anlamını ifâde etmektedir. İlk yaratılış mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması demek olduğuna göre, bu yarılmanın sonucunda ortaya çıkan ilk varlık hali fıtrat demektir. Böylece fıtrat, yaratılışın aldığı ilk şekli, henüz dış tesirlerle etkilenmemiş ve başkalaşıma uğramamış olan varoluşun ilk saf halini ifâde etmektedir.
Fıtratı bir terim olarak; insanın doğuştan sahip olduğu Allah’a inanma, bağlanma ve O’na ibâdet etme duygusu ve eğilimi şeklinde tarif etmek mümkündür.798 İbn Manzûr bu terimi, çocuğun ana rahminde mutluluk ya da şekavet (mutsuzluk) durumunda yaratıldığı tabiî bünye; aynı zamanda tevhîdî yani Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in nübüvvetini ifâde eden şehâdet hakikati olarak tanımlamaktadır.”799 Buna göre denilebilir ki fıtrat, kişinin doğuştan getirdiği bir özelliktir ve insanın inancı, değer yargısı, hayata bakış açısı ve dünya görüşü üzerinde etkisi bulunmaktadır. Böyle olduğu içindir ki fıtratı, kişinin aklı, davranışları ve dış dünyanın kurumlarından ayrı olarak düşünmek mümkün görülmemiştir.800 Bu hakikati Kur’ân-ı Kerîm: “Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki o, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”801 tarzında dile getirirken, Allah Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onu ana-babası yahudi, hıristiyan ya da mecusi yapar.”802 diyerek insanın temiz, her türlü yanlış inanç ve düşünceden uzak, iyilik duygularıyla bezenmiş bir fıtratla dünyaya geldiğini, ancak toplumsallaşma sürecinde âilesi tarafından başka bir inancın takipçisi haline getirildiğini ifâde etmiştir. Bu nedenledir ki, İslâm (âlimlerinin çoğunluğu), bulûğ çağına ermeden ölen her çocuğun cennete gireceğini kabul etmektedir.
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in fıtratla ilgili sözünde, her insanın tek olan Allah’a bağlanmaya ve O’na ibâdet etmeye doğuştan temayüllü olduğu fikri yer almaktadır. Söz konusu hadiste ifâdesini bulan bir başka husus da, fıtratın davranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi olmakla birlikte, bunun zorlayıcı olmamasıdır.803 Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen bütün peygamberlerin aslî görevleri de, insanın doğuştan sahip olduğu bu “inanma” yeteneğini birtakım olumsuzluklardan korumak ve İlâhî irâde istikâmetinde gelişmesini sağlamaktır. İşte insanlığın, fıtratın gereklerini yerine getirmesini ve aslî yeteneğini kaybetmemesini hedeflfl eyen bu İlâhî sistem de tevhidî bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu, bir anlamda insanı müslüman yapan ve onu Allah’a olan aslî inancıyla barıştıran şehâdetin teyidini oluşturmaktadır. 804
797] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, s. 198-202
798] Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, s. 66
799] İbn Manzûr, Lisânu 'l-Arab, Fatr maddesi
800] Yâsin Muhammed, "Fıtrat ve İslâm Psikolojisi", İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, sayı, 2, İstanbul 1995, s. 44
801] 30/Rûm, 30
802] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Kader 3; Müslim, Kader 25; Ebû Davûd, Sünnet 17; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 315, VI, 347
803] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 125
804] Yâsin Muhammed, Fıtrat, s. 45
FITRAT
- 219 -
Şurası da bir gerçek ki, fıtrat-ı selimeye sahip olan her insanın önünde bir benlik (nefis) engeli bulunmaktadır. Bu benlik, Allah’a inancı olumsuz yönde etkileyen, “nefs-i emmâre” yani kötülüğü emredici kuvvetli bir meyildir.805 Bu meyil, “kuvve-i gadabiyye” ve “kuvve-i şeheviyye” nin oluşturduğu behîmî bir kuvvettir. Kur’ân sözünü ettiğimiz bu kuvvet ile akıl, idrâk ve irâdenin meydana getirdiği melekûtî kuvveti, bir anlamda fıtratı birbirinin zıddı iki yol olarak takdim etmektedir: “Biz ona (insana) iki yolu gösterdik” 806; “Biz ona (insana) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör.”807 Buna göre İnsan fıtratına aykırı hareket edip nefsinin hevâsına uyarsa küfür yoluna, fıtratına uygun davranarak vahyin ışığında yürürse şükür yoluna girmiş olur. İnsanın kendi fıtratına uygun bir yola tâbi olması da, onun akıl ve irâde gücünü müsbet yönde ve halife olma potansiyelini amacına uygun bir tarzda kullandığı anlamına gelmektedir. Aksi yöndeki hareketi ise, insanlığa bağışlanan gücü ve imtiyazı kendi bencil menfaati için harcaması demektir.
Burada şu hususa da işaret etmek gerekir ki, kişi hayatı boyunca ne yaparsa yapsın, ister fıtratın gereğini yerine getirsin, ister getirmesin; varlığının özü olan mânevî tabiatından asla kaçamaz. Zâhiren putlara, bir başkasına veya herhangi bir sisteme tapar gibi görünse de, o kimse esasen yalnızca Allah’ın yerine geçirecek bir varlık bulmuş demektir. Bu, bir anlamda kişinin aslî tabiatını yüzeysel bir boyutta göstermesinden başka bir şey değildir. Çünkü insanlığın aslî karakteri, varlık öncesi konumunda onunla Allah arasında yapılmış olan bir antlaşma ile tasdik edilmiştir.808 Bu tasdik, “Kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini (mikro zerreler halinde) aldı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (onlar da) ‘Evet (buna) şâhid olduk’ dediler.”809 mealindeki âyette net bir şekilde ifâdesini bulmuştur. Buna göre Yüce Allah insanlara Rubûbiyyetinin ve vahdaniyyetinin delillerini göstermiş, onların akıl ve basiretleri de, kendi fıtratlarına hak ile bâtılı ayırt edecek kabiliyetin yerleştirilmiş olduğuna şahitlik etmişlerdir. 810
Sonuç olarak şunu söyleyelim ki, İslâm inancına göre her insan müsbet yönde bir bağlanma güdüsüne sahip olarak dünyaya gelmektedir. İnsanda mevcut olan bu hissî ve biyolojik güdüler, tabiatları itibarıyla kötü olmamakla birlikte kötü dürtülere açıktırlar. Bundan dolayı nefsin, kötü arzulardan, hevâ ve heveslerden korunması ve mânevî olarak yüksek seviyelere ulaşması için İlâhî kanunlara uygun olarak kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde fıtrata aykırı hareket kaçınılmaz olacak ve bunun neticesinde de menfi yönde bir bağlanma ortaya çıkacaktır. 811
Fıtrat kavramına bağlı olarak, rüşd çağına erişmeden ölen çocukların âhiretteki durumu hakkında da değişik görüşler ileri sürülmüştür, a) Çocuk yaşta ölenlerin tamamının âhiretteki durumu Allah’ın dilemesine bağlıdır; çünkü eğer yaşasalardı ne yapacaklarını ancak Allah bilir, b) Mü’minlerin çocukları
805] 12/Yûsuf, 53
806] 90/Beled, 10
807] 76/İnsân, 3
808] Yâsin Muhammed, Fıtrat, s. 46
809] 7/A'râf, 172
810] Zemahşerî, Keşşaf, II, 176; Nesefî, Medârik, II, 85
811] Muhsin Demirci, Kur’an’ın Temel Konuları, İFAV Yayınları, 131-134
- 220 -
KUR’AN KAVRAMLARI
cennete girer, kâfirlerin çocuklarının durumu ise Allah’ın dilemesine bağlıdır, c) Mü’minlerin çocukları cennete, kâfirlerin çocukları cehenneme gider, d) Bütün çocuklar cennetliktir, e) Kâfirlerin çocukları cennet ehlinin hizmetçisi yapılır, f) Kâfirlerin çocuklan imtihandan geçirildikten sonra cennete veya cehenneme girerler. İbn Abdülber çoğunluğun ikinci görüşü benimsediğini kaydeder.812 Fıtrat kelimesini “İslâm” veya “hakkı kabule yatkınlık, selâmet ve istikamet” mânâsında anlayanlar, genellikle müslümanların çocuklan gibi kâfirlerin çocuklarının da cennete gireceğini söylerler. Ayrıca bu âlimler diğer bazı deliller yanında, fıtrat hadisinin bir rivâyetinde yer alan ve müslümanların çocukları gibi müşriklerin çocuklarının da fıtrat üzere doğduğunu belirten ifâdeyi 813 kendi görüşlerine delil gösterirler.
Müslümanların rüşd çağına ulaşmamış çocuklarına miras, mülkiyet, cenâze namazı gibi konularda büyüklere uygulanan hükümler uygulanır. Gayri müslim çocuklarının tâbi tutulacağı hükümler tartışmalı olmakla birlikte âlimlerin büyük çoğunluğu dünyevî konularda bunları anne ve babalarının dinlerinden kabul etmiş ve savaş sırasında hayatlarının korunması dışında, haklarında gayri müslimler için belirlenmiş hükümlerin uygulanması gerektiğini söylemiştir; tarihteki uygulama da bu yönde olmuştur.
Fıtrat, insanın hem ruhî hem de fizikî bakımdan yaratılıştan sahip bulunduğu temel özelliklerini ifâde ettiğinden, estetik maksatlarla vücudun bazı bölümleri veya organları üzerinde yapılan, aslî yapıyı değiştirecek nitelikteki müdahaleler fıtrat bozmaya yönelik davranışlar olarak kabul edilmiş, İslâm âlimleri konuyla ilgili hadisleri de gözönüne alıp bu tür müdahaleleri şer’î bakımdan sakıncalı görmüşlerdir. Ancak hangi ameliyelerin fıtrata müdahale sayılacağı ve bunların hükümlerinin neler olduğu hususunda çok farklı görüşler ileri sürülmüştür. 814
İçinde fıtrat kelimesinin yer aldığı diğer bazı hadisler de vardır ki bunlara farklı mânalar verilmiştir. Bu hadislerde beş veya on şeyin fıtrat (veya fıtrattan) sayıldığı bildirilmektedir. Bunlar sünnet olmak, etek tıraşı olmak, tırnakları kesmek, koltuk altı kıllarını gidermek, bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, misvak kullanmak, buruna su çekmek, parmak aralarını yıkamak, taharetlenmek gibi daha çok dış görünüşle ve temizlikle ilgili hususlardır. 815 Bu hadislerde geçen fıtrat kelimesine genellikle “âdet ve sünnet” anlamı verilmiştir. İbnü’l-Esîr bu kısa tarifi, “geçmiş peygamberlerin ve şeriatların üzerinde ittifak ettikleri, müslümanların yapmaları gereken dinî esaslar” şeklinde açıklar. 816
Fıtrat: İnanan Bir Varlık Oluşun Dînî Karşılığı
İslâm literatüründe insanda yaratılıştan gelen bir inanma istidadını ifâde etmek için kullanılan ortak kavram “fıtrat” kelimesidir. İslâm âlimlerinin değerlendirmesine göre fıtrat, insanın inanan bir varlık oluşundan başlayarak daha geniş anlamlar taşıyan bir kavramdır.
Fıtrat ayrıca din ve millet mânasını da ihtiva eder. Meselâ “on şey
812] et-Temhîd, XVIII, 96-97
813] Buhârî, Cenâ'iz 92, 93; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/9
814] M. Osman Şübeyr, IV/9, s. 161-221
815] Buhârî, Libâs, 51, 63, 64; İsti'zân 51; Müslim, Tahâret 49-51, 56; Salât 9
816] en-Nihâye, III, 457; Hayati Hökelekli, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 47-48
FITRAT
- 221 -
fıtrattandır şeklinde başlayarak; bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, dişleri misvaklamak, buruna su çekmek gibi fiilleri sayıp bunların fıtrattan olduğunu belirten rivâyetlerde817 fıtratın İslâm anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kullanımda fıtratın “peygamberlerin sünneti” anlamını taşıdığı görüşünde olanlar da mevcuttur.
İslâm âlimleri, insanda fıtrat adını verdikleri yaradılıştan gelen özel bir yapının var olduğu fikrinde birleşmekle beraber, bu temel anlama ilâveten fıtrata başka mânalar yüklemekte ve bu açıdan birbirlerinden farklı görüşler ileri sürmektedirler. 818
Fıtratın ne olduğu hakkında sahip olunan düşüncelerde genelde üç ana delile dayanılmıştır. Bunlar Kur’ân-ı Kerim’de Rûm Sûresi, 30. âyeti ile A’râf Sûresi’nde bütün insanların Allah’ı Rab olarak kabul ettiklerine dair alınan sözü zikreden mîsâk âyeti 819 ve meşhur fıtrat hadisi. Hz. Peygamber’e izafe edilen rivâyete göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Daha sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan, veya mecûsî yapar. Tıpkı hayvanın yavrusunu sapa sağlam, organları yerli yerinde doğurması gibi. Siz onda bir eksiklik görüyor musunuz?” Sonra Ebû Hüreyre (ö. 58/678) şu mealdeki âyeti okumuştur: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur.” 820 Bunun yanında bütün insanların hanîf olarak yaratıldığı, daha sonra şeytanların onları dinlerinden çevirdiğini bildiren hadis 821 bu tartışmalarda zikredilir.
Fıtratın Farklı Yorumları
Birbiriyle aynı veya benzer delillerden hareket etmelerine rağmen İslâm âlimleri arasında “fıtratın ne olduğu?” sorusu farklı şekillerde cevaplanmıştır. Verilen cevapları beş kategori altında incelemek mümkündür.
1. Selefî âlimlerinin çoğunlukla benimsediği anlayışa göre fıtrat, İslâm anlamına gelmektedir. 822
Mu’tezile ve Eş’arîler de bu görüşe iştirak etmişlerdir.823 Bu durumda her çocuğun fıtrat üzere yaratılması, İslâm üzere yaratılması demektir.824 Bu anlayışa göre aslî ve fıtrî din İslâm olup, zamanla, hadisin de bildirdiği gibi, ebeveynin tesiri ve çevrenin etkisiyle farklı dinleri benimseme, fıtrattan sapmadır. Fıtratı İslâm olarak açıklayanlar yukarıdaki delillerle birlikte insanların başlangıçta tek bir ümmetken sonradan kendilerine peygamberler gönderildiğini bildiren nassı 825 da delil olarak kullanırlar. Fıtratı İslâm olarak tanımlayanlar gayri müslimlerin çocuklarını da müslüman olarak kabul etmişlerdir.
817] Müslim, Tahâret 56; Tirmizî, Edeb 14; Ebû Dâvûd, Tahâret 29; Ahmed bin Hanbel, VI, 137; İbn Mâce, Tahâret 8; Nesâî, Ziynet 1
818] krş. Murtaza Mutahhari, Fıtrat Üzerine, s. 136
819] 7/A’râf, 172
820] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 6; Ahmed bin Hanbel, II, 275, 393, 410
821] Müslim, Cennet 16; Ahmed bin Hanbel, IV, 162-163
822] İbn Abdülber, et-Temhîd, XVIII, 72; İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-Resâil, s. 317; Tehânevî, Keşşaf, "Fıtrat" md.
823] Mâtürîdî, Risâle fi'l-Akaid, s. 19
824] Sübkî, Küllü mevlûdin, s. 19
825] 2/Bakara, 213
- 222 -
KUR’AN KAVRAMLARI
2. Bir kısım âlimler ise fıtratın İslâm demek olduğunu kabul etmekle beraber, bu halin sadece müslüman doğanlar için söz konusu olduğunu ileri sürerler.826 Bu görüş sahipleri her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu beyan eden hadisin umum ifâde etmediğini bu durumun sadece müslümanlar için söz konusu olduğunu belirtmişlerdir. Aslında bu anlayış birinci yaklaşımla aynı olmakla beraber, İslâm oluşu sadece müslümanlara hasretmesi açısından bu düşüncenin sınırlandırılmış halidir. Onlara göre fıtrat üzere yaratılmak bütün insanlara ait bir özellik olmayıp, sadece müslümanların vasfıdır.
3. Fıtrat, Yaratan’ın kullarından aldığı mîsâka delâlet eder827 veya fıtrat tevhide şâhid olmaktır.828 Buna göre bütün insanlar rubûbiyyet ve tevhid şuuruyla dünyaya gelirler. Allah’ın rablığı fıtratla bilinir.829 İbn Kesîr (ö. 774/1373) selef ve haleften bazılarının fıtratla, tevhid üzere yaratılmayı anladıklarını nakletmiştir. Elest bezmindeki ikrar insandaki bu yapıyı ortaya koymaktadır. 830 Bu düşünceyi kabul edenler fıtratı İslâm olarak izah edenlerle benzer delilleri kullanırlar.
4. Fıtrat, kişinin, başlangıçta Allah’ın ilminde olduğu şekliyle mü’min ya da kâfir olarak yaratılmasıdır.831 Buna göre başlangıçta mü’min olarak yaratılanlar mü’min olarak, kâfir olarak yaratılanlar da kâfir olarak öleceklerdir. Ahmed bin Hanbel’den (ö.241/855) rivâyet edilen görüşlerden biri de budur. Ona fıtrat üzere yaratılışın ne olduğu sorulmuş o da “saâdet veya şekavet üzere yaratılış” şeklinde cevap vermiştir. 832
Ahmed bin Hanbel’in (ö.241/855) bu görüşte olduğu ancak daha sonra terk ettiği şeklinde açıklamalar da mevcuttur.833 Bu anlayışın savunulmasında ağırlıklı olan düşünce, konuyla ilgili naslardan elde edilen sonuçlardan ziyade, insanın iman veya inkâr etmesini onun kendi fiillerine bağlayan Kaderiyye düşüncesini benimseyenleri reddetmektir. 834
Onlar bu amacı gerçekleştirdiği için böyle bir düşünceyi kabul etmişlerdir. Görüşlerine Allah’ın bir grubu doğru yola ilettiğini, bir grup hakkında da sapıklığın gerçekleştiğini bildiren âyetle,835 âyetin tefsirinde zikredilen hadisleri delil getirmişlerdir. Ayrıca insanların mü’min ve kâfir olarak yaratıldığını ifâde eden hadisle, Hızır’ın öldürdüğü çocuğun kâfir olarak yaratıldığını bildiren hadis gibi rivâyetleri kullanmışlardır. Ancak bu düşünce yaygın olarak kabul edilmeyip, bir kısım âlimler tarafından zayıf görülüp eleştirilmiştir. 836
5. Fıtrat insanın iman veya küfürden selim olarak yaratılmasıdır. 837 Ancak, insan iman ve küfürden birini seçme istidadına sahip olarak yaratılmıştır. Bir
826] bk. Kurtubî, Tefsîr, XIV, 19; Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 47
827] İbn Abdülber, a.g.e., XVIII, 90; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XV, 119-120
828] Sübkî, a.g.e., a.y.
829] İbn Teymiyye, a.g.e., s. 318, 321, 324; Mâtürîdî, Te'vîlât, 273a
830] İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, III, 505
831] İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, "Ftr" md.; Sübkî, a.g.e., s. 18
832] bk. İbn Abdülber, a.g.e., XVIII,.78; İbn Teymiyye, a.g.e., s. 319; Sübkî, a.g.e., s. 17
833] eş-Şerî'a, s. 169; krş. Mustafa Akçay, Dini Sorumluluk Açısından Fetret Ehli, s. 74
834] Mustafa Akçay, a.g.e., s. 75
835] 7/A'râf, 30
836] bk. Kurtubî, a.g.e., a.y.
837] İbn Abdülber, et-Temhîd, XVIII, 69; İbn Manzûr, a.g.e., a.y.; Tehânevî, Keşşaf, "Fıtrat" md.; Sübkî, a.g.e., s. 16
FITRAT
- 223 -
kısım âlimler doğan çocuğun ne küfür ne de tasdik üzere, ne hayır ne şer üzere olmayıp her iki tarafa da meyledecek istidatta yaratıldığını; iyi ve kötü bütün ahlâka ve her çeşit ilme sadece kabiliyeti olduğunu kabul etmişlerdir. 838 Bu duruma göre “birtakım doğal eğilimlerle gelen insan ruhu beyaz bir sayfa gibidir. Üzerine yazılanı alır. Toprak kendisine ekileni bitirdiği gibi insan da kendisine aşılanan düşünceleri alır.”839 Bu son ifâdelerin sahibi S. Ateş’in de fıtratı her iki tarafa da meyledebilecek bir yetenek olarak kabul ettiği izlenimi doğmakla beraber, onun eserinin bir başka yerinde her insanda Allah inancının var olduğunu ve bu inancın sonradan kazanılmayıp yaratılıştan kaynaklandığını840 ifâde etmesi birbiriyle çelişik bir görünüm arz etmektedir. Benzer bir durum Ebû Hanîfe’nin (ö.150/767) yazılarında da tespit edilmiştir. İmam, el-Fıkhü’l-ekber adlı eserinde hem “Allah’ın insanları küfür ve imandan hâlî olarak yarattığını, yaratılıştan imana veya küfre zorlamadığı, onları mü’min veya kâfir olarak yaratmadığını” belirtmekte hem de mîsâk âyetini zikrederek insanların bu fıtrat üzere doğduklarını, küfre sapanın bu fıtratı değiştirip bozduğunu açıklamaktadır.841 Aslında burada çelişki değil, vurgu farkı vardır. Açıklanmak istenen, insanın yaratılışının onu imana veya küfre icbar edecek bir nitelikte olmadığı, iman ve küfrün kulun fiili olduğu düşüncesidir.
İnsanın iman ve küfürden sâlim yaratıldığı düşüncesini kişinin dini kabule, hakkı tanıyıp boyun eğmeye uygun bir yapıda yaratılması veya “tevhidi ve İslâm Dini’ni kabul edecek, reddetmeyecek yapıda yaratılması”,842 “dini kabule hazırlanmış yaratılış”,843 “gerçeğe meyletme yeteneği”,844 “Allah’ı ve onun birliğini bilme hususunda doğal istidat”,845 “Allah’a inanmaya ve O’na ibâdet etmeye doğuştan olan ihtiyaç” 846 şeklinde biraz daha özelleştirenler de mevcuttur. Bu görüşün dayanağı Kur’ân’da f-t-r kökünden türeyen kelimelerin kullanımından hareket ederek fıtratın hilkat anlamına geldiği fikridir. Buna göre fıtrat hadisinde Hz. Peygamber “her doğan çocuk marifet elde edebilecek yani akıl yürütebilecek çağa ulaştığında Rabbini bilebileceği bir yaratılış hali üzere doğar” demektedir.
Fıtratla İlgili Yorumların Değerlendirilmesi
Fıtrat üzerinde açıklama yapan her düşünce sahibi kendi görüşünü temellendirmek için başlangıçta zikredilen naslarla birlikte muhtelif delilleri kullanmıştır. Esasen fıtratı İslâm, mîsâk, hatta tevhidi kabul edecek bir yapıda yaratılış gibi imanın konusuna işaret ederek tanımlayanlar, her ne kadar ilk bakışta farklı bir düşünce olarak görülse de, temelde fıtrata nötr bir istidat olmaktan öte olumlu mânalar yüklemeleri hususunda birleşirler.
Bu temel husustan hareket edildiğinde fıtrat, yönü ve konusu belirlenmiş inanma hali veya konusu değişebilen nötr bir inanma istidadı olarak iki ana
838] bk. İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-resâil, s. 319
839] Süleyman Ateş, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, VII, 21
840] a.mlf, a.g.e., III, 413
841] Ebû Hanîfe, Fıkhu'l-ekber, s. 72
842] Zemahşerî, el-Keşşâf, V, 9
843] Cürcânî, Tarîfât, "Fıtrat" md.
844] Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, s. 54
845] M. Osman Necati, Kur'an ve Psikoloji, s. 40
846] Yâsin Muhammed, "Fıtrat ve İslâm Psikolojisi" İslâmî Sosyal Bilimler, IH/2 (1999), s. 44
- 224 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kısma ayrılır. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birinci anlayışı benimsemekte ancak daha ziyâde son devir âlimleri arasında ikinci yorumu kabul edenler bulunmaktadır.847 Fıtrat üzerine master tezi hazırlayan Yasin Muhammed çağdaş düşünürler arasında fıtratın iki yönlü (duâl) bir yetenek olduğu şeklinde üçüncü bir anlayışı verirse,848 Seyyid Kutub (1906-1967) ve Ali Şeriati’nin (1933-1977) bu anlayışta olduğunu belirtir.849 Yazar, Seyyid Kutub’un Şems Sûresi’nde insana iyiliğin ve kötülüğün ilham edildiğini bildiren âyetin tefsirindeki beyanlarından hareketle böyle bir sonuca varmış görünmektedir. Ancak Seyyid Kutub mîsâk âyetinin tefsirinde tevhid gerçeğinin insanın fıtratında gizli olduğunu belirtmektedir.850 O halde Yasin Muhammed’in Seyyid Kutub hakkındaki düşüncesi isâbetli görünmemektedir. Benzer bir yorum Şeriati’nin konuyla ilgili fikri verilirken yapılmıştır. Şeriati insanda iki farklı yön bulunduğunu belirtir. O, bu birbirine zıt iki yönü insanın bir taraftan balçıktan yaratılması diğer taraftan da İlâhî ruhtan bir parça taşımasına dayandırır.851 Ancak Şeriati’nin buradaki kastı insanın yaratılıştan rubûbiyyet şuuru içinde olduğunu reddetmek değildir. Aksine o, insandaki tapınma/ibâdet temâyülünün yaratılıştan gelen içgüdüsel bir karakterde olduğunu savunur.852 Bu durumda onun fıtrata olumlu mâna vermediğini ileri sürmek pek doğru bir yaklaşım olmasa gerektir. Bu bağlamda biz fıtratın duâl bir şekilde anlaşıldığı düşüncesine katılmadığımızı, daha açık bir ifâdeyle, zaten bu anlayışının temsilcisi olarak zikredilen şahısların, aslında bu görüşte olduklarının tam anlamıyla temellendirilemediğini belirtme gereğini hissediyoruz.
Aslında fıtratın nötr bir kabiliyet olduğu düşüncesi realiteyi daha iyi izah eder görünse de naslar çerçevesinde düşünüldüğünde onun, yönü belirlenmemiş bir yetenekten ziyâde, en azından insanın rubûbiyyet şuurunu taşıyarak, Hakk’ı kabule uygun bir yapıda yaratılmış olduğu fikri ağırlık kazanmaktadır. Zira Rûm Sûresi’nde hanîf dini Allah’ın fıtratı olarak ortaya konulmuş ve insanın bu hal üzere yaratıldığı belirtilmiş ve yüzün Allah’ın yaratılışına çevrilmesi istenmiştir. Bu bize İbn Teymiyye’nin (ö.728/1328) de belirttiği gibi fıtratın nötr bir kabiliyetten öte müsbet bir yapısı olduğunu gösterir, aksi halde vahiy tarafından övülmesi anlamsız olurdu. 853
Bu bağlamda fıtratın insanın yaratılışında Hakk’ı tanımaya müsait bir yapıda oluşu şeklinde konusuna da işaret edilerek açıklanışı, izah edenlerin dinî yapıları da düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacaktır. Her şeyden önce evrenin yegâne hâkiminin Allah olduğunu kabul eden ve mensup oldukları dinin, insana Rabbi tarafından gönderilmiş tek ve mutlak Hak Din olduğuna inanan insanın, yaratılışında taşıdığı inanma temâyülünün, onun Rabbi tarafından gönderilen dine doğru olduğunu ileri sürmesi, kişinin inancıyla tamamen uyumlu bir açıklamadır.
Bu, âdeta Fâtır (Yaradan) sıfatının yegâne sahibi olan Allah’ın eseri olan insana kendi mührünü basması demektir. A’râf Sûresi’nde başlangıçta insanın Rabbini kabul ettiğini bildiren mîsâk âyetinde de aynı gerçek ortaya konulmaktadır.
847] Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 47
848] Yasien Mohamed, Fıtrah, The hîamic Concept of Human Nature, s. 64
849] Yasien Mohamed, a.g.e., s. 73
850] Seyyid Kutub, Fi zilâl, III, 102
851] Ali Şeriati, İslâm Sosyolojisi Üzerine, s. 85
852] Ali Şeriati, Sanat, s. 47
853] İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-resâil, s. 319
FITRAT
- 225 -
Burada insanın mü’min veya kâfir olarak dünyaya gelişinin bildirilmesinden öte insanın da aynı evrendeki canlı cansız diğer varlıklar gibi, istese de istemese de Rabbinin yaratışına tâbi olduğuna, ulûhiyyet açısından bütün âlemde tasdik edilen tevhidi, insan varlığının da onayladığına işaret edilmektedir. Yeryüzündeki her şeyin semâvât ve arzın, Rabbini tesbih ettiği854 gibi insan varlığı da Rabbine boyun eğmektedir. Zira en güzel şekilde yaratılan insan varlığı Rabbini kabul edecek bir yapıya sahip olmaya diğer varlıklardan daha çok lâyıktır.855 Nitekim bu teslimiyet ve kulluk hali onun ibâdet için yaratıldığını beyan eden âyetle856 de ifâde edilmiştir. Ancak insan, yaratılışındaki bu teslimiyete irâdesiyle katılabilme hürriyetine sahiptir.
Fıtratı İslâm veya tevhid üzere oluş şeklinde tanımlayanlar dahi yaratılıştan bütün insanların sahip olduğu fıtrî imanı dünyada mü’min sıfatını almak için yeterli görmemişlerdir.857 Bu sebeple İmam Ebû Hanîfe Allah’ın hiç kimseyi küfre ve tâate zorlamadığını, kâfir veya mü’min yaratmadığını belirtir.858 O halde, imanın fıtrî ve kesbî olarak ikiye ayrılması859 anlamlıdır. Gerçekten mü’min olabilmek için kişinin kesbî imana sahip olması gerektiği açıktır. Elmalılı da dinin kaynağını fıtrî ve kesbî olmak üzere ikiye ayırmakla860 aynı hususa dikkat çekmiştir. Aslında mâlum fıtrat hadisinin değişik varyantlarında bu duruma işaret eden unsurlar mevcuttur. Meselâ Sahih-i Müslim’de “dili kendisi hakkında açıklamada bulununcaya kadar.” cümlesi vardır. Üstelik bir başka rivâyette “her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Diliyle inancını ifâde edecek çağa gelince ya şükreden bir insan olur ya da inkâr eden bir insan olur.”861 hadisi de bu durumu ortaya koyar.
Neticede insan ister İslâm veya tevhid üzere, isterse de sadece dini kabule hazır olarak yaratılmış veya iman yahut inkâr halini taşımayan selim bir tabiatta yaratılmış olsun, fıtrat kişinin iman etmesinde ilk adımda benzer bir fonksiyon icrâ eder. Öncelikle her durumda insanda imana veya küfre müsait bir yapının varlığı kabul edilmiş olur. Zaten kişiyi inanan bir varlık kılan da bu özelliğidir. Eğer insan bir şeye inanmaya müsait bir yapıda olmasaydı dış dünyadan aldığı uyarımlar, etkiler onu hiç bir şeye inandıramazdı. Dış uyarım, yok olan bir şeyi var edemez. Bazı psikologlar bu düşünceden hareketle yeni doğan bir bebeğin ne dinsiz ne de anti dinsel bir varlık olduğunu, ancak dine karşı ya da din için birtakım gelişmelere sahne olabilecek potansiyele sahip olduğunu belirterek insanın kalıtım bakımından dindar bir varlık olduğunu ifâde etmişlerdir.862 “Nitekim insan dışındaki varlıklarda dine uygun bir yapı olmadığı için onlarda dinî inanç ve hayattan bahsetmek söz konusu değildir.” 863
İnsanın bu durumunu ondaki diğer duygulara benzetebiliriz. Meselâ insanda işitme duygusu olduğu için kâinattaki sesleri işitebiliyor. Eğer onda bu yapı
854] bk. 17/İsrâ, 44; 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1; 61/Saff, 1
855] İbn Teymiyye, a.g.e., s. 324
856] 51/Zâriyât, 56
857] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu'1-gayb, XXV, 120
858] Ebû Hanîfe, Fıkhü'l-ekber, s. 72; Ali el-Karî, Şerhu'l- Fıkhu'l-ekber, s. 77
859] Ali el-Karî, a.g.e., s. 75
860] Elmalılı, Hak Dini, V/3824
861] Ahmed bin Hanbel, IV, 353
862] bk. İbrahim N. Özgür, Çocuk Psikolojisi, s. 217
863] Mustafa Akçay, Dini Sorumluluk Açısından Fetret Ehli, s. 87
- 226 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmasaydı ne kadar fazla ses olursa olsun insan işitmeye muktedir olamazdı. Aynı şekilde insanda görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan bir yapı olduğundan dolayı insan etrafındaki varlıkları görür ve ayırt eder. Eğer insan bu kabiliyette yaratılmış olmasaydı, dış dünyayı algılayacak duyulara sahip olmasaydı, göremezdi. Fıtratı, Rabbin rubûbiyyet ve vahdâniyyeti kendisiyle bilinen Allah şuuru (mârifetullah) olarak açıklamakla birlikte Mâtürîdî (ö.333/944) onu yeni doğan bebekteki emme içgüdüsüne benzetir.864 Eğer çocukta bu güdü olmasaydı emme fiili gerçekleşmezdi.
Elbetteki onun işiteceği ve göreceği nesneleri belirleyen hâricî sebeplerdir ama insan, bunları algılayabilecek bir yetenekte yaratılmıştır. Aynı durum İslâm literatüründe fıtrat adı verilen dinî yapı için de söz konusudur. Onun konusu dış dünyada alınan verilere göre belirlenmektedir. Nitekim konuyla ilgili hadisler bu gerçeği ifâde ederek, insanın fıtratını Hakk’a iman etme için yeter sebep saymamış, âilenin fonksiyonunu vurgulamıştır.
Buna ilâveten fıtratı, konusuna da işaret ederek açıklayanlara göre dış uyarımlar almadığı zaman dahi fıtrat insanın Rabbini bulmasına yardımcı olabilir. Zira insanın zihnî ve duygusal yapısı Hakk’ı bulabilecek yeterlilikte olmaktadır. Bezm-i elesti mecaz olarak yorumlayanlara göre Allah insanı kendi ulûhiyyetini kavramalarına yetecek ölçüde bilgi kapasitesiyle donatmış, böylelikle sanki ona “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş onlar da evet diyerek bunu tasdik etmişlerdir. 865
Üstelik Kur’ân dış dünyanın çeldirici etkenleri olmasa kişinin taşıdığı bu yapının onu Hakk’a ileteceğine işaret etmektedir. Bunun en güzel örneği, günlük hayatında Allah’ı inkâr eden kişinin, sığınacağı hiçbir kimse kalmadığı zaman ortaya koyduğu ruh halidir. Kur’ân’da bu hal şiddetli bir fırtına esnâsında bir gemide olan kâfirin, dini Allah’a has kıldığı anlatılarak açıklanır. Burada hâricî etkenlerden sıyrılan, onların geçiciliği ve önemsizliğinin farkına varan kişi Rabbine sığınmakta, gaflet örtüsü kalkmakta ve kişi Rabbinin varlığının farkına varmaktadır. 866
Modern psikolojide yapılan anketler de benzer sonuçlar vermektedir. Araştırmalara göre kendilerine muhtelif tasvirler sunulan ve içinde bulundukları ortamda âdeta kendilerine gösterilen sahneyi yaşıyormuş psikolojisine sokulan insanlar, en fazla boğulma sahnesinde Allah’a sığınmışlar; boğulma psikolojisi onların duâ etme eğilimini artırmıştır. 867
Diğer bir husus; bir müslümana göre insan, ancak Hakk’a boyun eğdiği zaman kendi varlığıyla, yaratılışıyla çelişmeyecek, uyumlu olacaktır. Bu durumda insanın Hak’tan başkasına yönelmesi, yaratılışına aykırı davranması demektir. İşte böyle bir halde fıtratın kişinin Hakk’ı bulmasında yardımcı oiması mümkündür. 868
İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
864] Mâtürîdî, Te'vîlât, 564a
865] Yusuf Şevki Yavuz, "Bezm-i Elest", DİA, VI, 107
866] Âmulî, el-Akîde, s. 52
867] bk. Antoine Vergote, Din İnanç ve İnançsızlık, s. 49
868] Hülya Alper, İmanın Psikolojik Yapısı, Rağbet Y., s. 162-170
FITRAT
- 227 -
İnsan parçalanmaz bir bütündür. Onda imtiyazlı hiçbir saha yoktur. İç dünyasının coşkunluğunda her şeyin bir mânâsı vardır. İnsan hakkında yapılacak araştırma, onun iç dünyasında daha derin keşifleri mümkün kılacaktır. Bu incelemeler, aynı zamanda, her parçayı bütününe göre etüt etme gerekliliğine cevap verebilmelidir. İnsan, özünde İlâhî bir söz taşımaktadır. Mutlak yaratıcı, ona bu sözü ilka etmiştir.869 İnsan kendisine ilka edilen bu sözün gereğini yerine getirebilecek donanıma sahiptir. İnsan; doğuştan, bozulmamış, aslî ve saf bir yaratılışa sahiptir. Bu yaratılış, insanın bir değer olarak varlık alanına çıkmasını irâde edene İlâhî İrâde’nin tasarımına tam olarak cevap verebilecek niteliktedir. Bu nitelik “fıtrat” olarak adlandırılmış ve fıtrat, ısrarla izlenmesi gereken bir yol olarak takdim edilmiştir. 870
Fıtrat, bir bakıma, ekilmiş bir tarlada tohumların patlaması, birtakım değerlerle donatılmış hazinenin kapılarının açılması ve içerideki kıymetli metâların parıltısının dışarıya yansıması görünümünde bir olgudur. Bundan dolayı fıtratta var olan, böylece de fıtrî bir niteliğe sahip olan her bir tezâhür, aslı itibarıyla önemlidir ve olumludur. Fıtratta olumsuz bir tohum yoktur. İnsanın kerîm olması da871 buradan kaynaklanmaktadır.
Fıtratla ilgili hadisi,872 et-Temhîd isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde yorumlayan şârihlerden İbnu Abdi’1-Berr (368/463), fıtrat terimi ile ilgili altı ayrı tanıma yer vermiştir: Bu tanımları; “ilk yaratılışta Allah’ın insan tabiatına yerleştirdiği yaratanını tanıma eğilimi, doğan çocuğun müslüman olarak doğması, dolayısıyla fıtrattan maksadın İslâm olduğu, fıtratın başlangıç anlamını içermesinden hareketle, Allah’ın her insan için başlangıçta belirlediği ve değişmesi mümkün olmayan mü’minse mü’min, kâfirse kâfir şeklindeki inanç açısından durumu ve bunun tabii sonucu, Allah’ın Âdemoğlundan başlangıçta misak alması esnâsında, Allah’ın Rabliğini, isteyerek ve can ü gönülden kabul edenler fıtrat üzere olmayı temsil ederken, zorla kabul edenlerin ise, fıtratın dışında kalmış olmaları, zorla veya istekli şeklinde bir ayırıma gitmeksizin, Allah’ın insandan başlangıçta kendi rubûbiyetini tasdike dayalı olarak aldığı misak ve nihâyet, Allah’ın kullarını kalplerini dilediği gibi evirip çevirmesi” şeklinde delilleriyle birlikte kritik ederek özetledikten sonra kendi tercihine de yer verir. Ona göre, fıtrattan maksat, dengeli yaratılış (selâmet) ve istikamettir. Çünkü Allah, “Ben bütün kullarımı hanifler olarak yarattım.”873 buyurmaktadır. Hadiste yer alan hanif kelimesi Arap lisanında, müstakim, sâlim anlamındadır.874 İbn Teymiyye buradaki selâmeti, gönlün bâtıl inançlardan arındırılmış, sahih olan inançları kabul anlamında değerlendirmiştir. Ona göre, kişinin ana ve babasının yahûdi veya hıristiyan olmasının onun fıtratı üzerinde etkili olması, bâtıl ve fâsit olan şeylerin ârızî olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eğer insan dışarıdan olumsuz bir etkiye kapılmaz ise, fıtratının selâmeti ile İslâm’a ulaşır. 875
İlgili hadisin son bölümünde yer alan “tıpkı bir hayvandan yaratılışı tam bir
869] 2/Bakara, 31; 7/A’râf, 172
870] 30/Rûm, 30
871] 17/İsrâ, 80
872] Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25
873] Müslim, Cennet 63, Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
874] İbn Abdilber, et-Temhîd, Tıtvan 1987, XVIII, 57-97
875] İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV, 245
- 228 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hayvanın dünyaya gelmesi gibi. Hiç kulağı kesik ve enenmiş bir hayvan yavrusu gördünüz mü?” ifâdesinden fıtratın sadece insanlara ait değil, tüm varlıkta geçerli bir kanun olduğunu anlamak mümkün gözükmektedir. Bütün varlıklar kendilerine ait fıtratları doğrultusunda hareket ederler. İnsanın uzuvları, diğer hayvanların oluşumu ve hayatiyetlerini sürdürmeleri ve bütün bir yeryüzü ve semâ, genel bir ifâde ile yaratılmış olan her varlığın kendine özgü fıtratı vardır ve her şey kendilerine ait fıtratlarından kaynaklanan fonksiyonlarını yerine getirirler.
Bu açıdan bakıldığında, her şeyin fıtratını ve ilgili kanunlarını koyan Allah olduğuna göre, tüm varlıkların kendilerine özgü fıtratlarına uygun davranmaları sebebiyle, Allah’a teslim olmuşlardır ve bu anlamda onlar müslümandır. İslâm’ın fıtrat dini oluşunu da bu açıdan değerlendirmek yerinde olur.
Hadiste ifâdesini bulan bir başka önemli husus da, fıtratın davranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi olmakla beraber, bunun zorlayıcı olmamasıdır. Fıtrat, çevre şartlarına göre şekle giren esnek bir tabiata sahiptir. Her ne kadar insanda Allah’a inanmaya ve bağlanmaya yönelik bir eğilim varsa da, çevre şartları bunu, İslâm’ın dışında bir başka din ve inanç kalıbına göre geliştirip şekillendirmeye ya da onu büsbütün köreltip ortadan kaldırmaya yönelik bir etki gösterebilmektedir. Buna göre, çocuk doğduğu anda onda hazır ve sınırları belirlenmiş bir din ya da Allah inancı yoktur, fakat buna tabii bir eğilim vardır. 876
Râgıb el-İsfahânî ise fıtratı; “süzülmüş bir biçim, görünüş veya cisim üzerinde bir şeyi meydana getirmek, özellikleriyle ortaya koymak” olarak tanımladıktan sonra, bu özelliğin, insanın özüne yerleştirilmiş “Allah’a imana sevk edici gizli bir güç” olduğunu söyler ve buna “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, mutlaka Allah diyeceklerdir” 877 âyetini delil olarak gösterir.878 Benzer bir tanıma yer veren Seyyid Şerif el-Cürcânî ise fıtratı, “dini kabule müsait bir karakterde yaratılış” olarak tanımlar.879 Daha genel bir ifâde kullanan Ebû’l-Bekâ da fıtratı, “yaratılmış olan her varlığın ilk oluşumunda kendisini başkalarından ayırıcı olarak özüne yerleştirilen nitelikler”, şeklinde tarif eder. 880
Buraya kadar söylediklerimizden hareketle fıtratı; insanın ve diğer tüm varlıkların zamana ve mekâna göre değişmeyen yönü, başka bir anlatışla, ilk yaratma faâliyeti sonucu yaratılışın aldığı ilk tarz ve şekli, henüz dış tesirlerle etkilenmemiş ve başkalaşıma uğramamış olan varoluşun ilk saf halini ifâde eden teknik bir terim olarak anlamak mümkündür. Fıtrat, bütün insanlar için ortak ve genel olan yaratılış özelliğidir. İslâm anlayışına göre bu yaratılış tam, eksiksiz, kusursuz gelişip olgunlaşmaya elverişlidir. 881
İnsanın yapacağı tek şey, zaten doğruyu ve hakikati bulmaya müsait şekilde yaratılmış olan duyularını ve aklını, yaratılış amaçları doğrultusunda kullanmak ve onlardan gereği gibi faydalanmaktır. İnsan doğruyu ve hakikati bilecek şekilde yaratılmıştır. Bunun için de, kabiliyetlerini gereği gibi ve doğru olarak kullanıp düşünme ve araştırma eylemlerini kesintisiz sürdürmelidir. Çünkü fıtrat,
876] Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara, 1993, s., 125-126
877] 43/Zuhruf, 87
878] Müfredât, s. 384
879] Ta’rifât, s. 168
880] Külliyât, s. 697
881] Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 124
FITRAT
- 229 -
ancak bilgi, eğitim ve ahlâk yoluyla gelişip olgunlaşır. 882
Fıtrat; duyu, akıl, içgüdü ve ruhsal haberdarlık yoluyla, doğru ve yanlış arasında ayırım yapmayı sağlayan bir araçtır. İnsan bu aracın rehberliğini dikkate alarak kendini ve etrafındaki nesnelerin gerçekliğini anlamaya çalıştığında, elde ettiği bilgi, objesine uygun bir şekilde meydana gelecektir. O halde duyular ve aklın doğru olarak kullanılmasıyla, bilginin, objesine uygun, yani doğru bir bilgi olarak meydana gelmesini sağlayacak bir kabiliyet, başka bir deyişle bilginin doğruluğunu temin eden kriterler insana yaratılışta verilmiştir. Fıtratın hakemliği ile ulaşılan bilginin en yüksek boyutu varoluş ile Allah’ın birliği arasındaki ayırımdır. İnsan, yaratılıştan gelen işaretleri yani âyetleri okuma ve anlama kabiliyetine sahiptir. Bu işaretleri; anlama, Allah’ın birliğindeki tüm varlıkların kaynağını anlamaya yol açar. Fıtrat, bu çeşitli analitik seviyelerin ve onların karşılıklı işaret ve sonuçlarının bir anlayış ve görüş geliştirmek üzere ifâde edilmesini sağlayan bir kabiliyettir. Fıtrat, doğuştan gelen her insan tarafından sahip olunan bir akıl, bir ahlâk duygusu olduğundan, bilinçli bir şekilde uygulandığında, insanın, hayatın sosyal ve kültürel yönlerini armonik bir denge halinde düzenlenmesini kolaylaştırır. 883
Fıtratı önceden kurulmuş bir âhenk olarak algılamak, yerinde bir değerlendirmedir. Tabii haliyle bütün bir varoluşun dünyası, kendi arasında uyumu ve dengeyi ortaya koyan fıtratlarına uygun seyrini sürdürmektedir. Tüm bozulmalar, her şeyin kendi fıtratının izini takip etmemesiyle meydana gelmektedir. İnsan fıtratı insan için, bir atın doğasının o atı belirlemesi gibi, belirleyici bir niteliğe sahiptir. Bir insanın üstün meziyetlere sahip olması veya ahlâksızlıklar içinde kalması, başarı veya acı çekmesi ve aktif veya pasif oluşu, kendine mahsus fıtratının ifâde ettiği modele ne ölçüde yaklaşıp yaklaşamadığına bağlıdır. İnsanın özgürlüğü ve refahı, fıtrî modelinin rehberliğinde kendisini gerçekleştirmesi ile mümkündür. Bundan dolayı İlâhî vahiy, insanı daima asıl ve temiz fıtratını korumaya dâvet etmekte, tüm yanlışlıklarının fıtratının sesine kulak vermemesi sonucu meydana geldiğini hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Allah, kurtuluşa ermenin yolu olarak, bir bakıma terk edilen asla yeniden dönmek anlamına geleni “tevbe”yi önermektedir. 884
Allah Rahîm ve Vedûd’dur.885 Eğer Allah’ın sevgi sıfatı olmasaydı, kullarına hidâyet yollarını göstermez, mü’min kulunun tevbesinden dolayı sevinç duymazdı. Öyle ki hadiste, üzerinde azığı bulunan devesini çölde kaybeden kişinin, yorgunluktan uykuya dalıp, uyandığında devesini kaybettiği yerde bulması ile nasıl sevinirse, Allah da mü’min kulunun tevbesine o denli sevineceği haber verilmektedir.886 Tıpkı bunun gibi, kendisine gaflet ârız olup da, hevâ ve heves çöllerinde kimliğini kaybeden kişinin yapacağı şey, hemen terk ettiği ilk mekânına yani bozulmamış sâf fıtratına teslimiyetle dönmesidir. Şüphesiz kaybettiği şeyi orada bulacaktır. Tevbe, terk edilen fıtrata gönül huzuru ile geri dönmektir.887 Sevgi
882] Gazâlî, İhyâ, III, 56
883] İslâmî Antropolojinin Oluşturulması, s. 126
884] 24/Nûr, 31
885] 11/Hûd, 90
886] Buhârî, Deavât 3; Müslim, Tevbe 2, 3; Tirmizî, Kıyâme 49; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/383
887] RB, IV/177
- 230 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolu olan Allah’ın zaman zaman kimi uyarılar yapması, insanın terk ettiği asla yeniden dönmesini sağlamaktır. Terk edilen asıl, şüphesiz insanın temiz fıtratıdır. Nitekim Kur’an’da: “Hâlbuki kendilerine gösterdiğimiz her işaret, öncekinden daha etkileyici idi ve her defasında onları belki (Bize) dönerler diye azâba çarptırdık.” 888 şeklinde anlatılan “dönerler” ifâdesi ile ilgili Muhammed Esed şunları kaydetmektedir: “Allah’a dönme kavramı, Allah’ın varlığını kavrama içgüdüsel yeteneğinin insan tabiatında mevcut olduğunu, Allah’tan uzaklaşmanın ise aslî bir eğilim veya durum olmayıp yalnızca mânevî dejenerasyonun bir sonucu olduğunu îmâ eder.889
Bize göre, nasıl ki Kur’ân-ı Kerim’de yer alan Âdem’in kıssası aynı zamanda Âdemoğlunun kıssası ise, aynı şekilde Âdem’in iki oğlunun yapıp ettiklerinin de diğer Âdemoğullarının yapabileceği türden şeyler olduğunu ifâde etmektedir. Kezâ, el-İnsanın iç dünyasına ilişkin söylenenlerin de aynı şekilde, tüm insan cinsinin fıtrî olarak özünde bulunan değerler olduğunu kabul daha isabetli gözükmektedir. Muhtemeldir ki, bu niteliklerin kimi insanların kınandığı bir atmosferde yer almış olması, bahse mevzu olanların, o niteliklerini tek taraflı, diğer bağlarından kopararak meşrû sınırının dışına çıkarmış olmaları sebebiyledir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Fıtrat, iddia edildiğinin aksine, boş sayfa değildir. Fıtrî olan her şey olumlu ve gereklidir. Fıtrat, tek düze değildir. İnsanın, beşer ve melek arasında el-İnsan olarak varlığını sürdürmesine ihtiyaç duyacağı çift kutuplu olma özelliğine sahip her türlü potansiyele sahiptir. Önemli olan, insanın çift yönlü olan bu potansiyel imkânlarının sınırlarını tahrip etmeden, her şeyi kendi zaman ve mekânında kullanma becerisini gösterebilmesidir. İnsan realitesinin hem iyiyi, hem de kötüyü birlikte barındırdığını anlayıp kabul etmedikçe, tam anlamıyla insan olamayız.
İnsana hitap eden ve insandan bahseden Kur’ân âyetlerinin üslûbuna baktığımızda, daima ikili (mesâni) bir tarzda geldiğini görürüz. Şüphesiz, çift tabiatlı olan insanın hidâyetine vâsıta olacak olan Kelâm’ın bu tabiatı gözeterek, her iki yöne de temas etmesinden daha tabii bir şey olamaz. Örneğin Kur’ân-ı Kerim, insanlara hem müjdeleyici ve hem de uyarıcı (korkutucu) olarak gönderilmiştir.890 Çünkü insan eğer, sadece korku yönüne ağırlık verir, o tarafa doğru meylederse, sızlanarak, tahammülsüzlük gösterir. Yalnız ümit duygularını harekete geçirir ve onlara daha fazla meylederse, o takdirde şımarık ve azgın davranışlar ortaya koyar. Bundan dolayı insanın ıslahı ve düzelmesi, tabiatının sağlıklı, bedeninin hastalıktan korunmuş olması, kendisini kemâle ulaştıracak denge (itidal) üzere olmaktır. Hz. Ali’nin bir hutbe esnâsında şöyle söylediği rivâyet edilmektedir: Gerçekten insanın gönlünde olan şeyler beni hayrete düşürür. Onda ne oranda hikmet ve güzellik varsa, o oranda da onun karşısında zıtları bulunmaktadır. İnsanın gönlüne ümit rüzgârları esse, hemen onu, aşırı istekler (tamah) baskı altına alır. Kişide aşırı istekler hareketlenince de, bu defa hırs onu helâk eder. Ümitsizlik kişiyi kuşatınca, üzüntü onu öldürür. Kendisine hiddet (gazap) ârız olunca, kini şiddetlenir, rızâ ile mutlu olunca, dikkati unutur, korkuya kapılınca hüzün onu meşgul eder, herhangi bir musibete mâruz kalınca, sabırsızlığı ve derbederliği onu yıkar, bitirir, biraz mala kavuşunca, zenginlik onu azdırır, yoksulluk yakasından yapışınca, belâ ve keder onu alt eder, açlık onu yorarsa, zâfiyet
888] 43/Zuhruf, 48
889] Kur’an Mesajı, c. 3, s. 1004, 41 nolu dipnot
890] 41/Fussılet, 39
FITRAT
- 231 -
oturtur. Öyleyse her bir eksiklik (taksir) zararlı ve her bir aşırılık, fazlalık ise ifsat edicidir. 891
Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
Fıtrat kelimesi, sözlükte yarmak, yaratmak anlamındaki “fatr” kökünden isim olup yaratılış, yapı, karakter, mizaç, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş, peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah anlamlarında kullanılır. Fıtrat, ilk yaratılış ânında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. Fıtrat, ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Evrenin Allah’ın fıtratı üzere işleyişine sünnetullah, âdetullah, fıtratullah denir.
Fıtrat kelimesinin Kur’an terminolojisinde hangi anlamda kullanıldığı konusunda şu âyet önemlidir: “Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah’ın yaratmasında değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez.” 892 Yine, fıtrat konusunda şu çok meşhur hadisin de önemi büyüktür: “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hırıstiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 893
Bu âyet ve hadisin izahı ile ilgili olarak fıtrat tanımında farklı yaklaşımlar söz konusudur. Başta selef ulemâsı olmak üzere âlimlerin ekserisi fıtrat kelimesinin “İslâm” anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Fıtrat hadisi, insanların tabiî, aslî ve fıtrî dinlerinin İslâmiyet olduğunu, daha sonra çevre tesirleriyle farklı dinlere yönelmenin asıl ve fıtrattan sapma, hastalık ve ârıza kabul edildiğini gösterir. Bu görüşe göre gayri müslimlerin çocukları da müslüman sayılır; dünya ve âhirette müslüman muâmelesi görür. Bazı âlimler, fıtratı selâmet ve istikamet şeklinde tanımlar.
Fıtratın mâhiyeti konusunda şu âyetlerin anlamları da büyük önem taşır: “Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlık ve özelliğini) veren, sonra da onu doğru yolu gösterendir.”894; “Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer.”895; “De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.”896; “Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez.” 897 Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyetler birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Yine, fıtrat konusunda 16/Nahl, 78; 35/Fâtır, 43; 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85, 48/Feth, 23; 91/Şems, 7-14; 90/Beled, 10; 76/İnsan, 3; 87/A’lâ, 14; 80/Abese, 7; 51/Zâriyat, 21; 29/Ankebût, 20; 23/Mü’minûn, 14 âyetlerine de bakılabilir.
Peygamberimiz’in şu hadisleri de fıtratın anlamını genişletmektedir: “Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin.” 898; “Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz
891] Fahreddin Râzi, MV, 64; Nazm, XVII, 142; Yaşar Düzenli, Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İslâm, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y., s. 99-101
892] 30/Rûm, 30
893] Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/ 233, 435
894] 20/Tâhâ, 50
895] 28/Kasas, 68
896] 17/İsrâ, 84
897] 13/Ra'd, 11
898] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/ 251-252
- 232 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Lâ ilâhe illâllah olsun.” 899; “İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et.” 900; “Hayır, gönlün (vicdanın) kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de gönlün (vicdanın) kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir; her ne kadar müftîler hilâfına fetvâ verseler de.” 901; “Müftîler sana fetvâ verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış.”902; “Ameller niyete göredir.” 903; “Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene geç.”904; “Kötülük, insanın içine sıkıntı verir.”905; “Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat, tevhid) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 906
Fıtrat üzerinde yer yer farklı yorumlar olmakla birlikte en ma’kul olanı ve giderek en çok ilgi göreni, fıtratın, ilk yaratılış sırasında Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb. olumlu yetenek ve yatkınlıkları ifâde ettiği şeklindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre, yeni doğanlarla ilgili fıtrat kavramı, onların yaratılış, tabiat ve mizaç bakımından genellikle temiz ve sağlıklı olduğuna işaret eder. Buna göre fıtrat; hakkı benimseme yatkınlığı şeklinde anlaşılmalıdır. Fıtrat, Allah’ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtratın insanı sırat-ı müstakime çekişi, mıknatısın demiri çekişine benzer. Mıknatıs özelliği eşyada, doğruya gidiş özelliği de insanın yaratılışında vardır.
Fıtrat hadisindeki “...sonra ebeveyni onu yahudi, hırıstiyan... yapar” ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir.
İbn Teymiyye, fıtratı İslâm olarak yorumlayan görüşü benimsemekle birlikte, bazı nüanslarla bu son görüşü de ma’kul bulmaktadır. Buna göre, fıtrat; nötrlük, çocuğun iyilik ve kötülüğe, iman ve inkâra eşit derecede elverişli yaratılması şeklinde anlaşılırsa, bu takdirde onun dünyaya boş bir levha gibi geldiği kabul edilmiş olur. Bu görüş ise, fıtratı öven ve onun devam ettirilmesini emreden âyetle907 ve fıtrat konusundaki hadislerle çatışır. Nitekim, fıtrat hadisinin devamındaki “...sonra ebeveyni onu yahûdi, hırıstiyan... yapar” cümlesinde “veya müslüman yapar” ifâdesinin yer almaması, fıtratın esas itibarıyla “İslâm” yahut en azından “İslâm’a yatkınlık” anlamı taşıdığını gösterir. Ayrıca İbn Teymiyye, insan fıtratındaki çizginin Allah’ın ve Allah’ın dininin tanınması ve ikrar edilmesi yönünde olduğunu, çocuğun bu yönde gelişmesi için yeni şartların hazırlanmasına bile ihtiyaç bulunmadığını söyler. Çocuğun fıtratında bulunan doğru çizgide yetişmesini engelleyecek olumsuz şartların ve âmillerin giderilmesi ve böylece
899] Abdürrezzak, Musannef IV/334
900] İbn Hibban, Hakîm
901] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/194
902] Dârimî, Büyû, 2
903] Buhâri, Itk 6
904] Ahmed, Nesai, Taberani
905] Müslim, Birr 14
906] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
907] 30/Rûm, 30
FITRAT
- 233 -
onun fıtrî kabiliyetinin önünün açılması yeterlidir. Hz. İbrahim’in küçük yaşlarda çevresindeki put ve şirk unsurlarına rağmen fıtratının sesiyle Allah’ı bulması ve tevhide ermesi bu tezi destekler. İslâm dünyasında felsefî roman türünde yazılmış Hay bin Yakzân gibi eserler, insanın fıtratı konusunda temelini Kur’an ve sünnetten alan bu şekildeki iyimser felsefenin sonucudur.
İslâm, insanın doğuştan iyi olduğunu kabul eder. “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” 908 İnsanın eğitime müsait olması, fıtratı gereğidir. Bozulma, insanda fıtrî değil; ârızîdir: “Sonra onu esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) indirdik.” 909 Her doğan Allah’ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanîf olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdâhale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. Allah, insanın nefsini takvâ ve fücurla yoğurarak,910 ama takvâya meyilli olarak yaratmış, şeytanların hilelerine karşı kullarını Rahmân isminin tecellîsiyle yardım etmek ve Rab ismiyle eğitmek için gönderdiği vahiyle onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Bu yaratılış kanunu, kevnî ve şer’î şekillerde değişmeyen İlâhî bir yasadır.
Allah, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında, rahmetiyle muâmele ederek insanın imtihanı kazanabileği şekilde iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet, bir vicdan vermiştir. Vicdan, fıtratın sesidir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan, iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah’ın âyetlerini de akıl ve kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek, sırât-ı müstakimde tutmak, İslâm’ın ve müslümanların görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı, şeytan ve askerleri -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, âile, düzen- saptırdığı için fıtratı bozulmuş, vicdanı, gönlü hastalanmıştır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt ve tebliğdir. Dileyen inanır, fıtratına yönelip kurtulur; dileyen fıtratını köreltip batağa sapar. Müslüman eğitimci de, insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
“Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun.” 911 Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse âilesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahudi, hırıstiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah’a inanmak ve O’na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak,
908] 95/Tîn, 4
909] 95/Tîn, 5
910] 91/Şems, 8
911] Abdürrezzak, Musannef IV/334
- 234 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’a karşı gelmek demektir.
İslâm’a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Hiçbir beşerî, cahilî eğitim anlayışı bunu sağlayamamıştır, sağlayamaz. Çağdaş laik eğitimin vahyin dışa yansımasına en küçük çapta bile hoşgörü ile yaklaşmaması, temiz fıtratın, selîm kalbin, saptırılmamış aklın önünü tıkamaktadır.
İslâm, insanı, Allah’a yaraşır bir kul olmak için hazırlar. İslâm’ın eğitim anlayışı da bunu hedefler. İnsanı istikamette tutmak, o yolda yürümek için insanı yeterli kılmaktır eğitim. İnsanı, dış çevresinin, Rabbine ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup, fıtratını dışa yansıtma sürecidir. Eğitim, yapaylıkla fıtrîliğin mücadelesinde fıtratın gâlip gelmesini temin etmektir. Dış hayat, insan için bir mücâdele, bir cihad alanı olduğuna göre; insanı bu savaş için gerekli olan silâhlarla donatmaktır eğitim. Bu silahlar: İlim, iman ve düşmanla mücâdele tekniğidir. Bu düşman, başta şeytan olduğu gibi, onun içimizdeki temsilcisi hevâ, İslâm dışı düzendeki temsilcisi tâğut ve aynı zamanda cahilî eğitimin tüm uzantılarıdır. Eğitim, bunları kitapta değil; insan ruhunda yazmaktır.
İnsan, fıtraten savaşçıdır. Mücâdele hırsı bundan kaynaklanır. İnsanın fikirlerini, inançlarını savunmasının nedeni bu özelliğidir. Cihadın temelinde bu fıtrî özellik vardır. Fakat, insan bu yeteneğini bazen ifsâd/bozmak için kullanır.912 Melekler tarafından insanın kan dökme ve fesat özelliğinin bulunduğu ifâdesinin yanlış olduğunu Allah belirtmiyor. Fakat, insanın bu olumsuz özelliklerinin eğitilmesi için ona ilim veriyor.
Özetlemek gerekirse, insan; doğuştan iyidir, en güzel kıvamda, fıtrat üzere, İslâm’a yatkın şekilde yaratılmıştır. İnsanı yaratan Allah, hayır ve şerlerle imtihan ettiği dünya hayatında kullarına tercihlerini iyilikten yana kullanabilecek bir yetenek vermiştir. Anne babalar ve eğitimciler, çocukların fıtratını bozacak eğitim içerik ve şartlarından sakınarak kendilerini ve çocukları ateşten koruyabilirler. Fıtratı bozmak Allah’a isyan etmektir. Eğitim, insanın fıtratını bilmeden ve onunla uyum sağlamadan yapılırsa, yanlış neticeler alınacağı muhakkaktır. Fıtrat; İslâm’la, tevhidle, güzelliklerle, hayırla bezendiğinden eğitim bunları önceliklemez ve bu temellere dayanmazsa, meleklerin endişe ettiği fesat ve ifsat (anarşi, huzursuzluk, kargaşa, kaos) ortaya çıkar. Eğitim; insanı, dış çevresinin, Rabb’ına ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup fıtratındaki güzellikleri dışa yansıtma sürecidir. Sanallık ve yapaylıkla fıtrîliğin mücâdelesinde fıtratın gâlip gelmesini temin etmeye çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
Fıtrat kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde kullanılır.913 Bu âyette yaratılış, yaratma kanunlarına, tekvînî şeriata uygun olan din, yani fıtrat anlamında kullanılır. Fıtrat kelimesinin kökü olan “f-t-r” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 20 yerde zikredilir. Fiil olarak fetara kelimesi Kur’an’da lügat anlamı olan yaratmak, icad etmek anlamlarında kullanılır. Fatr kelimesinin çoğulu olan futûr da, yarık, çatlak anlamındadır. İnfitar kelimesi de Kur’an’da parçalanmak, çatlamak anlamında kullanılır.
912] Bk. 2/Bakara, 30
913] 30/Rûm, 30
FITRAT
- 235 -
“Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” 914
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” 915
“Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir.” 916
“Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir.’’ 917
“Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın.” 918
“Nefse ve onu şekillendirene... Ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır. Semûd, azgınlığından yalanlandı... Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti.” 919
“De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir.” 920
“Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?” 921
“Öncekilere uygulanan yasayı görmezler mi? Sen, Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.” 922
“Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer.” 923
Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
“Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hırıstiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar.” 924
“Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudî, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” 925
“Her doğan fıtrat üzere doğar; ama anne-babası onu hırıstiyan, yahudi veya mecusi yapar; bir hayvan da derli toplu bir hayvan yavrular; hiç burnu, kulağı kesik doğmuş bir yavru görür müsünüz?” 926
914] 30/Rûm, 30
915] 95/Tîn, 4
916] 20/Tâhâ, 50
917] 16/Nahl, 78
918] 35/Fâtır, 43; Ayrıca bk. 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23
919] 91/Şems, 7-14
920] 17/İsrâ, 84
921] 51/Zâriyât, 21
922] 35/Fâtır, 43
923] 28/Kasâs, 68
924] Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435
925] Buhârî, Cenaiz: 80, 2/118; Cenaiz: 93, 2/125; Müslim, Kader: 22, Hadis no: 265 4/2047; Ebû Davud, Sünnet: 18, Hadis no: 4714, 4/229; Tirmizî, Kader: 5, Hadis no: 2138, 4/447; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/233, 435
926] Elmalılı, a.g.e., VI/3824
- 236 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Diliyle inancını ifâde edecek çağa gelince ya şükreden bir insan olur ya da inkâr eden bir insan olur.” 927
“Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Daha sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan, veya mecûsî yapar. Tıpkı hayvanın yavrusunu sapa sağlam, organları yerli yerinde doğurması gibi. Siz onda bir eksiklik görüyor musunuz?” Sonra Ebû Hüreyre (ö. 58/678) şu mealdeki âyeti okumuştur: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur.” 928
Ashâbdan el-Esved ibn Serî1 şöyle dedi: “Peygamber(s.a.s.)e geldim, onunla beraber savaştım, zafere ulaştım. O gün insanlar o kadar savaştılar ki çocukları dahi öldürdüler. Bunu Allah’ın Elçisi duyunca: ‘Şu kavimlerin hali nice olur ki çocukları öldürecek kadar ileri gittiler!’ buyurdu. Bir adam: ‘Yâ Rasûlâllah, onlar müşriklerin çocukları değil mi?’ dedi. Peygamber (s.a.s.): ‘Hayır, dedi, sizin hayırlınız müşriklerin çocuklarıdır. Çocukları öldürmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz, her çocuk fıtrat üzere doğar. Dili dönünceye dek bu fıtratta kalır. Dili inancını söyleyecek kadar açılınca annesi babası onu ya Yahudi, ya da Hıristiyan yaparlar.” 929
“Rabbim buyuruyor ki: ‘Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim.” 930
“Fıtrat beştir (beş şey fıtrattandır): Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak.” 931
‘’Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz ‘Lâ ilâhe illâllah’ olsun.” 932
“Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar fetvâ veren müftîler hilâfına fetvâ verseler de.” 933
“Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç.” 934
“Müftîler sana fetvâ verseler de bir kere kalbine danış.” 935
“Ameller niyete göredir.” 936
“Kötülük, insanın içine sıkıntı veren şeydir.” 937
927] Ahmed bin Hanbel, IV, 353
928] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 6; Ahmed bin Hanbel, II, 275, 393, 410
929] İbn Mâce, Cihâd 30; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/435, 488; Dârimî, Siyer 25
930] Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162
931] Buhârî, Libâs 51, 63, 64, İsti'zân 51; Müslim, Tahâret 39, h. no: 257; Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy 3, h. no: 2, 921; Tirmizî, Edeb 14, h. no: 2757; Ebû Dâvud, Teraccül 16, h. no: 4198; Nesâî, Tahâret 10, 11, h. no: 1, 14, 15
932] Abdurrezzak San’ânî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334
933] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
934] Ahmed bin Hanbel, Nesâî, Taberânî
935] Dârimî, Buyû 2
936] Buhâri, Itk 6
937] Müslim, Birr 14
FITRAT
- 237 -
“Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin.” 938
“İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et.” 939
Fıtrat Kavramı, Hadis-i Şeriflerde Hangi Anlamlarda Kullanılır?
Fıtrat, Râgıb’a, göre, asıl itibarıyla boylamasına yarılmadır. “Yarık”a, “ihtira” ve “icâd”a dahi fıtrat denmiştir. Ebû Şâme’ye göre, fıtrat’ın aslı “İlk yaratılış” mânasınadır. Nitekim Kur’an’da Cenâb-ı Hakk’ın ismi olarak Fâtıru’s-Semâvât ve’l arz (göklerin ve yerin yaratıcısı) tâbiri geçmektedir. Hadis-i şerifte de: “Küllü mevlûdin yûledu alâ’l-fıtrati; Her doğan çocuk, fıtrat (yani Allah’ın ilk ortaya koyduğu yaratılış) üzere doğar” buyrulmuştur. Bu açıklama şu âyete de işâret etmektedir: “Fıtratallahillezî fetarannâse aleyhâ; …Allah’ın insanları üzerine yarattığı, o fıtrat...”940 Burada ifâde edilen mânâ şudur: Her insan eğer doğduğu anda terkedilecek (ve hiçbir hâricî telkin ve tercihte bulunulmayacak) olsa, aklı onu hak din’e yani tevhîd’e götürür. Bu söyleneni şu âyet dahi te’yîd eder: “O halde (habibim), sen yüzünü bir muvahhit olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir ki, O insanları bunun üzerine yaratmıştır.”941 Bu hususu, yine yukarıda kaydettiğimiz hadisin devamı da te’yîd eder: “...Çocuğu ebeveyni yahudî veya hıristiyan veya mecusi... yapar.” Şu halde sadedinde olduğumuz hadis şöyle demiş olmalıdır: “Fıtrattan olan şu beş şeyi kim yaparsa nefsini, Allah’ın kullarını yaratmış bulunduğu aslî fıtrat ile muttasıf kılar.” Bundan da maksad, insanları bu beş şeye teşvik etmek, onların en mükemmel sıfatları takınıp en güzel sûret üzere olmalarını sağlamaktır.”
Fıtrat’ın mânasını açıklama sadedinde Hattâbî şunu kaydeder: “Ulemânın ekserisi bu hadiste “fıtrat”tan muradın sünnet olduğunda ittifak etmiştir.” Hattâbî’den başkaları da bu görüştedirler. Derler ki: “Hadisin mânası: “Şu beş şey geçmiş peygamberlerin sünnetindendir” demektir.
Bir kısım âlim de “fıtrat’ın mânası ‘din’dir” der. Ebû Nuaym el-İsfehânî, Mâverdî, eş-Şeyh Ebû İshâk sadedinde olduğumuz hadiste fıtrat’tan muradın din olduğunu söyleyenlerdendir. İbn Salâh, fıtrat kelimesini sünnet’le açıklamayı yadırgayarak sünnetü’lfıtrat şeklinde mahzuf bir izâfet çerçevesinde anlaşılmasının daha uygun olacağını söylemiş ise de, bu itiraza itiraz eden Nevevî, hadisin: «Sünnetten olarak bıyığın kesilmesi, koltuk altının yolunması, tırnakların kesilmesi vardır» şeklindeki vechini göstererek fıtratın izafetle kayıtlamadan, mutlak haliyle sünnet mânâsında anlaşılmasının doğru olduğunu delillendirmiştir. İbn Hacer, fıtrat yerine «sünnet» kelimesinin muhtelif rivâyetlerde vârid olduğunu belirtir.
Fıtrat›ın mânasını tespitte Kadı Beyzâvî daha eslem bir yol tutar. O›na göre, ulemânın ileri sürdüğü bütün mânalar sahihtir. Kelime, hepsini ifâde edecek câmî bir mana taşımaktadır. Binaenaleyh ihtira, cibillet, din, sünnet mânalarına gelir. Der ki: «Fıtrat, peygamber tarafından ilk defa ihtira edilen ve bütün şeriatlarce ittifakla benimsenmiş olan eski sünnet (es-Sünnetü›lkadîme) dir. Sanki bunlar, cibillî, fıtrî emirlerdir, insanlık bunlar üzerine yaratılmıştır.»
938] Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/ 251-252
939] İbn Hibban, Hakîm
940] 30/Rûm, 30
941] 30/Rûm, 30
- 238 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şunu da belirtmek gerek. Hadisin bazı vecihlerinde fıtrat yerine kullanılmış olan sünnet kelimesi, ıstılâhi mânadaki sünnet değildir, yani «vâcib»in mukabili olan sünnet değildir, yol mânâsına gelen sünnettir. Bu görüşte cezm eden şeyh Ebû Hâmid, Mâverdî ve başkaları: «Bu, şu hadiste olduğu gibidir: “Size benim sünnetime ve benden sonra da Hülafâ-i Râşidin’in sünnetine uymak gerekir.” Mâlikî fakihlerinden Ebû Bekir İbnu’l-Arabî sadedinde olduğumuz hadiste geçen beş haslete uymanın vâcib olduğuna hükmetmiş ve: “Zîra kişi, bunları terkedecek olsa insani görünüşünü kaybeder, insanlığını yitirenden nasıl İslâm’lık beklenir?” demiş ise de Ebû Şâme: “Hadisin taleb ettiği şeyler, ahlâkı güzelleştirmeye mahsus olan nezâfettir. Bunun için Şâri’den vâcib kılıcı bir emre gerek yoktur. İnsanların fıtrî meyilleri yeterlidir, mücerred nedb ifâde eden beyan kâfidir” demiştir. 942
Hadislerde Belirtilen Fıtrattan Olan Şeyler
Fıtrat’ın ne olduğunu kavradıktan sonra “fıtrat”a giren şeyleri bilmeye sıra gelmiş olmaktadır. Sadedinde olduğumuz hadis “fıtrat”tan olan beş şeyi saymaktadır: Hitân (sünnet olmak), etek traşı, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.
Fıtrat’tan haber veren hadisler ya burada olduğu gibi hasr ifâde eden bir üslûba sahiptir ya da ba’ziyet (parça, kısım) ifâde eden bir üslûba sahiptir. Sadedinde olduğumuz hadis, “Fıtrat beştir” diyerek kesin bir üslubla hasr ifâde etmekte, sanki bir altıncı “fıtrat” yokmuş intibâını vermektedir. Hâlbuki aynı hadis: «Fıtrat beştir veya fıtrattan beş şey vardır...» şeklinde şekk ifâde eden bir tarzda da rivâyet edilmiş olmaktan başka, “Fıtrattan beş şey vardır...” diye kesinlikle ba’ziyet (kısım) ifâde eden üslûpla da rivâyet edilmiştir. Kaldı ki, bu hadisle hasr kastedilmediğini gösteren başka rivâyetler de vardır. O rivâyetlerde, fıtrat’la ilgili hasletler değişik rakamlarla ifâde edilir ve burada sayılan beş şeyin dışında başka hasletler de sayılır. Az sonra açıklayacağımız hadiste fıtrattan olan on haslet sayılırken, İbnu Ömer’den kaydedilen bir hadiste üç haslete yer verilmiştir: “Fıtrattan üç şey: Etek traşı, tırnakların kesilmesi, bıyığın kesilmesidir.”
Şu halde bu hadislerde zikredilen rakamlardan murad hasr değildir. Âlimler, verilen rakamlar hakkında farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Rasûlullah, önce beş hasleti duyurdu, sonra ziyâdeleri ilan etti. Beş hasletin ehemmiyetini te’kidde mübâlağa için hasr’a yer verilmiştir. Hadislerde bunun başka örneği de var: “Din nasihattır” veya “Hacc Arafat’tır” hadislerinde olduğu gibi. Dinin içinde pek çok mesele olduğu halde, “nasihat”ın ehemmiyetini tebârüz ettirmek (vurgulamak) için, “Din nasihattır” buyurulmuştur. İkinci örnek de öyle: Hacc’ın en mühim rüknü Arafat vakfesi olduğu için “Hacc Arafat’tır” denmiştir. Tirmizî’nin tahric ettiği: “Kim bıyığını kısaltmazsa bizden değildir” hadisi de te’kid ifâde eder.
Ebû Bekir İbnu’l-A’rabî, “fıtrat”a giren hasletlerin otuza baliğ olduğunu söylemişse de, İbnu Hacer: “Fıtrat lâfzıyla bizzat hadislerde ifâde edilen hasletleri kastetmişse otuzu bulmaz, fıtrat’a izâfe edilmeksizin daha âmm olarak beyan edilen hasletleri kasdetmiş ise bunlar otuzu çok geçer, tahdîde gelmez” der. Bu hadislerde (Fıtrat kelimesine izâfe edilerek) zikredilen hasletlerin hepsi (mecmûu) toplam olarak on beşi bulur...” Sadedinde olduğumuz hadiste gelen beş şey dışındakiler şunlardır:
942] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/523-525
FITRAT
- 239 -
1- Abdest,
2- İstinşak (burna su çekmek),
3- İstinsâr (sümkürmek),
4- İstinca,
5- Misvak,
6- Cuma günü (haftalık) yıkanma,
7- Sakalın uzatılması,
8- Saçın (tepe-alın arasından yanlara) ayrılması,
9- Parmak mafsallarının yıkanması,
10- İntizâh (abdestten sonra -vesveseyi def için- pantalonun ön kısmına avuçla bir miktar su çilemek).
Hadislerde “Fıtrat” kelimesine izafe edilmeden beyan edilen hasletlerin çokluğuna dikkat çeken İbnu Hacer, örnek olarak Tirmizî’de gelen Ebû Eyyub (radıyallâhu anh) rivâyetini kaydeder: “Eski peygamberlerin sünnetinden dört tanesi şunlardır: Hayâ, koku sürünmek, misvâk, nikâh (evlenmek).”
Dînî ve dünyevî maslahatlara yönelik olan bu hasletler zımnında İbn Hacer örnek olarak şunları zikreder: Dış görünüşün (hey’et) güzel kılınması, bedenin toptan veya parça parça temizliği, büyük ve küçük abdestleri bozduktan sonra temizlikte ihtiyât, temas ettiğimiz insanlara kötü kokularla eza vermekten kaçınmak, putperest, mecûsî, hıristiyan, yahudî gibi gayr-ı müslimlere ait şiarlara (alâmetlere) muhâlefet şâri’ninemirlerine uyma... “Size şekil verip de şeklinizi güzel yapan... Allah’tır.” 943 âyetinin işâret ettiği hususun korunması; çünkü, mezkûr hasletlerin muhafazası ile bu gerçekleştirilecektir. Zîra âyet-i kerîme sanki şöyle demektedir: “Sûretinizin güzelliğini devam ettirecek şeyleri koruyun.”
En eski peygamberlerden beri insanlığa talim edilen ve görüldüğü üzere esasını temizlik ve hâricî görünüş teşkîl eden bu hasletlere riâyetin dünyevî neticesini İbn Hacer şöyle noktalar: “Bu hasletler korununca mürüvvet ve insanlarla matlub kaynaşma hasıl olur. Çünkü insan, güzel bir hey’et ve sevimli bir dış görünüş izhâr edebilirse başkalarına daha câzip, daha çekici gelen bir hal kazanır. Böylece sözü dinlenir, fikri kabul edilir.” 944
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, intikâsu’lmâ yani istinca yapmak.” 945
İslâm ulemâsı “fıtratta olan hasletler” le ilgili hadisleri açıklarken iki noktaya dikkat çekerler:
1) “Fıtrattan olan hasletler”, âyet-i kerîmede Hz. İbrahim’in ibtilâ (imtihan)
943] 40/Mü'min, 64
944] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/525-527
945] Müslim, 56, h. no: 261; Ebû Dâvud, Tahâret 29, h. no: 53; Tirmizî, Edeb 14, h. no: 2758; Nesâî, Zînet 1, h. no: 8, 126, 127
- 240 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edildiği bildirilen “kelimeler”dir. Âyet meâlen şöyle: “Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle (emirlerle) denemiş, o da onları yerine getirmişti...” 946 Sahih bir senetle İbn Abbâs’tan geldiği üzere: “Hz. İbrahim’in ibtilâ (imtihan) edildiği ve onun da yerine getirmiş olduğu kelimelerden maksad fıtrat hasletleridir. Bunlardan biri de sünnet olmaktır.”
2) Bu hasletlerin yerine getirilmesi gereklidir, çünkü bir başka âyette Hz. İbrahim’e (a.s.)’e uyulması emredilmektedir: «Şimdi ey Muhammed! Sana, ‘Doğruya yönelen, puta tapanlardan olmayan İbrahim›in dinine uy’ diye vahyettik.» 947
Bazı âlimler, buradan da hareketle, “İbtilâ çoğunluk itibarıyla, vâcib olan işlerde vâki olur” mülâhazasıyla, fıtrattan olan hasletlere uymanın, vâcib bile olduğunu söylemişlerdir. Ancak diğer bazıları, bunları Hz. İbrahim’in (a.s.) vücub bir vazife olarak yapmış olması halinde bize de vecibe olabileceğini, fakat bir nedb olarak yapmış ise bizim için de vücûb değil, nedb ifâde edeceğini söyleyerek îtiraz etmişlerdir. Öyleyse bu fıtrat hasletlerinin vücub ifâde edip etmediğinin tespitinde başka deliller getirmek gerekecektir. Esas olan, bunların vücub ifâde etmemesidir, nedb ifâde etmesidir.
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), bize bıyığın makaslanıp, tırnağın kesilmesini, koltuk altının yolunup, eteğin traş edilmesini kırk gün aşmayacak şekilde vakitledi.” 948
Açıklama: Bu hadis vücutta yapılacak bazı temizliklerle ilgili bir müddet fikri vermektedir. Hadis, ulemânın da anladığı üzere tırnak kesmek, bıyık ve diğer traşları yapmak için kırk günü beklemeyi emretmiyor. Bu fazlalıklar çıktıkça hemen atılması esastır. Kırk gün, âzamî müddeti ifâde eder ve “Kırk günü geçirmeyin” mânasında anlaşılması gerekir.
Bu sayılan temizliklerin haftanın hangi gününde, günün hangi saatinde ve ne sûretle yapılması gerektiği hakkında mevsûk (sahih) rivâyet mevcut değildir. Sadece, Rasûlullah’ın temizlik işlerini cuma günü yaptığına dair rivâyet vardır. Beyhakî, Rasûlullah’ın tırnaklarını cuma günü kesmeyi sevdiğine dair Ebû Câfer Bâkır’dan mürsel bir rivâyet kaydetmiştir. Mevsuk olmayan bazı zayıf rivâyetlerde alaca hastalığına sebep olacağı belirtilerek çarşamba günü tırnak kesmek yasaklanmıştır. Ancak Münâvî, Süheylî’den naklen şunu kaydeder: “Çarşamba gününün uğursuzluğu, Hz. Peygambere uymayı terk sonucu şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı âdet edinerek, çarşambadan da uğursuzluk arayan kimseyedir. Bunu yapmak ise tevekkülü az olan insanların harcıdır. Böylelerine, o günkü tasarrufları zarar verir.” Münâvî der ki: “Velhasıl, müneccimler gibi bâtıl bir inançla uğursuzluk getireceği düşüncesiyle çarşamba gününden kaçınmak şiddetle haramdır. Çünkü haftanın her günü Allah’ındır. Tek başına ne fayda ne de zarar verir. Onun dışında da bir zarar, bir mahzur yoktur. Kim günlere uğursuzluk izafe ederse kendi uğursuzluğunu bulur. Kim de Allah’tan başka hiçbir şeyin, fayda ve zarar vermeyeceğine kani olursa, bu meselede hiçbir şeyin ona kötü bir tesiri olmaz. Bil ki uğursuzluk sadece buna inanan kimseye gelir. Öyle ise asıl belâ bu bâtıl inançtır.” Şunu da kaydedelim ki, gayr-i mevsuk (sahih
946] 2/Bakara, 124
947] 16/Nahl, 123
948] Müslim, Tahâret 51, h. no: 258; Ebû Dâvud, Teraccül 16, h. no: 4200; Tirmizî, Edeb 15, h. no: 2759; Nesâî, Tahâret 13, 14, h. no: 1, 15, 16
FITRAT
- 241 -
olmayan) bir kısım rivâyetlerde, çarşamba gününe uğursuzluk izafe edilirken, yine gayr-i mevsuk (sahih olmayan) diğer bazılarında da “uğur” izâfe edilmiştir. Haftanın her gününün nasıl bir uğur getireceğini ayrı ayrı sayan bir rivâyette çarşamba günü için: “Kim çarşamba günü tırnaklarını keserse vesvese ve korku çıkar, yerine emniyet ve şifa girer” der.
Şârihlerin bir kısmı herhangi bir rivâyete dayanmaksızın tırnak kesmede şu tertibe uyulmasını kaydederler: Önce sağ elin şehâdet parmağından başlayarak, sonra orta, yüzük, serçe parmaklarını tırnaklarını sırayla kesip en sonunda baş parmağa geçilmelidir. Sol elde ise küçük parmaktan başlayıp yüzük, orta, şehâdet ve başparmağa sırayla geçilmelidir. Ayak tırnakları kesilirken sağ ayağın küçük parmağından başlayıp sol ayağın başparmağına geçip sırayla en son küçük parmağa ulaşılmalıdır. Nevevî bu tertibe müstehab demiş ise de rivâyetten delil kaydetmemiştir. Tırnaklar parmağa zarar vermeyecek şekilde imkân nisbetinde dipten kesilmelidir.
Koltuk altı kıllarının temizliği için hadislerde hep “yolmak” tâbiri kullanılır. Dolayısiyle, ulemâ, bu temizliğin “yolarak” yapılmasının sünnet olduğunu söylemekte ittifak eder. Ancak, bunun bir vecibe olmadığı, dileyenin traş edebileceği veya ilaçla bertaraf edebileceği de söylenmiştir. Nitekim İmam Şâfiî gibi şeriat ve sünneti çok iyi bilen ve tatbik eden bir büyüğün yolmanın acısına dayanamadığı için, koltuk altlarını berbere kazıttığı rivâyetlerde gelmiştir.
Bu temizliğe de sağ koltuktan başlamak müstehabdır. Bıyıkları keserken de sağdan başlanır. Daha önce belirtildiği üzere, bıyığın dipten kazınması ile yukarıdan alınması meselesi ihtilâflıdır. Hanefîler dipten kazınmasını efdal görür. İmam Mâlik, dipten kesilmesini âfet sayar, böyle yapanların te’dib edilmesini emredermiş. Ona göre, bıyık üst taraftan da kesilmemeli, dudağın ucunun etrafı açılmalıdır. 949
Fıtrat ve Sanat
İnsan, yaratılışı gereği birtakım estetik duygular, estetik özellikler taşır. Bazı olay ve eserlerin etkisiyle özel estetik tatlara, yüksek haz ve zevke ulaşır. Sanat, insanın işte bu yaratılış özelliğine dayanan estetik bir uğraştır.
İnsan, maddî ve mânevî yapısıyla Allah’ın muhteşem bir sanat eseridir. Bu güzel yaratığı diğer varlıklardan ayıran birçok özellik vardır. Düşünme, konuşma, gülme, irâde, Allah’ın emânetini yüklenme, yeryüzünde halifelik, tefekkür ve hepsinden önemlisi din duygusu; yani irâdesiyle, serbest seçimiyle Allah’a inanıp kulluk etmesi, cihada koşması bunlardan bazıları. Güzeli sevmesi, estetik duygular gibi yüksek hisler de insanın yaratılışında, yani fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır.
Din fıtrattır. Yaratılışımıza ters bir şey emredilmez. İslâm hayat dinidir, fıtrata yani insanın rûhî ve bedenî özelliklerine tümüyle uygun dindir. Yaratılış özelliklerimiz, her konuda önem taşır ve din hiçbir zaman bunları göz ardı etmez, inkâr etmez ama başıboş da bırakmaz. Din fıtrî özelliklerimize, özellikle zevklerimize sınır koyar; alabildiğine azmasına, haddi aşmasına, insanın efendisi, rabbı olmasına müsâade etmez. Aynı zamanda onlara istikamet verir. Eğer kabiliyet
949] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/529
- 242 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve zevklerimiz doğru istikamet üzere gitmezse araba yoldan çıkıp devrilir veya başka arabalara çarpar. Verilen emânet ve hilâfet ehliyeti kötüye kullanılmış, istismar edilmeye başlanmış olur. O zaman helâkı, cehennemi dünyadan yaşamaya başlar insan. İşte din, sınır koyma ve istikamet gösterme hidâyetiyle insanın fıtratına uygun davranmasını ibâdet sayar. Kabiliyetlerin geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Sanat ve estetik duygularımızı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Allah tarafından insan rûhuna yerleştirilen güzellik duygusu ve sanattan zevk alma, ölçü ve âhengin rûha tat vermesi gibi özellikleri insandan söküp atmak mümkün değildir. Bunlara sahip olmaktan daha önemlisi, bunları yerli yerince ve kararınca kullanmaktır. Bu konuda kullanma kılavuzuna (Kur’an’a) uymuş olsa insanın huzurlu olmaması imkânsızdır.
Varlık âleminde bulunan her şey, Allah’ın çizdiği yolda yürümekte, O’nun buyruğu doğrultusunda hareket etmektedir.950 Tüm varlıklar Allah’a ibâdet ve itaat içindedirler: “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”951 Şu varlıklar âleminde Allah’ın kanunlarına riâyet etmeyen bir tek yaratık gösterilebilir mi? Varlıklardan hangisi fıtratının dışına çıkmış, fıtratını bozmuştur? Sadece insan. İnsanın dışında hiçbir varlık gösterilemez. Zâlim ve câhil insan, istek ve kaprislerine uyduğunda tabiattaki İlâhî kanunların dışına çıkmaktadır. Bu, fıtratı bozmadır. Evrende hiçbir bölüm kendi isteği yönünde seyretmemektedir. Arzu ve hevâsına tâbi olmamaktadır. Rabbiyle ve kendi dışındaki diğer varlıklarla bağlantısını koparmamaktadır. Aksine varlıklar arasında çok sağlam ve etkili bir ilişki söz konusudur.
Kabiliyet ve zevklere doğru istikamet verilmemesi ve sınır çizilmemesi halinde hudûdullaha riâyetsizlik olacak, insan tuğyâna başlayacaktır. Bu, rûhun tüm dengelerini alt-üst eden bir sapma ve sapıklıktır. Fesat ve kargaşadır. Ahsen-i takvimlikten vazgeçip esfel-i sâfilîni tercihtir. İnsan hayvanlaşmaya başlamıştır. Bu fıtrata da isyandır. Fıtrat bozulmaya başlamıştır artık. Bu kötü değişiklik başka bozulmalarla neticelenecektir: “Şüphesiz ki bir toplum, kendilerindeki iyi hali değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez.”952 Rûhun, rûhî zevklerin sapması insanın bozulmasına sebep olacak, insanlar bozulunca içinde yaşanılan toplum da, idaresi ve tüm değerleriyle bozulmadan nasibini alacak, insanlar nasılsa, lâyık oldukları şekilde öyle yönetileceklerdir.
Allah her şeyi yerli yerince yaratmış. Güzellikleri yaratmış görmemiz için. Göz vermiş güzellikleri görmek için. Biri yaratılıp diğeri yaratılmasaydı, rûhun güzeli arama ve sevme ihtiyacı nasıl giderilecekti? Ne güzel fıtrat, ne güzel uyum! Sen ne güzelsin Allah’ım!
Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
Her şeyi yaratan, yaratıklarına uygun şekiller verip onları yaratılış amacına göre planlayan Allah’tır. Allah, insanları, İslâm fıtratı üzere yaratmıştır. İslâm, fıtrat ve insanlık dinidir; onun insan yaratılışına ve hayatına aykırı düşen bir yanı yoktur. Sahih inanç ve sağlıklı gidişat da, bu dine hanif olarak bağlanmaktır. İslâm, fıtratı geliştiren ve insandaki aşınmayı gideren tek doğru dindir. İnsanların
950] Bk. 20/Tâhâ, 50
951] 17/İsrâ, 44
952] 13/Ra'd, 11
FITRAT
- 243 -
darda kalıp fıtratlarındaki aşınmayı fark edince Allah’a yönelmeleri, kurtuluşu sadece O’ndan istemeleri,953 bâtıl din olgularının insanın ihtiyacına cevap veremediklerini gösterir. Bundan da anlaşılıyor ki, insanların fıtrî dini İslâm’dır; onların başka dinlere yönelmeleri ise, fıtrattan ve İslâm’dan sapmadır.
Fıtrat, varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir.954 Her insanda bulunan Allah’ı tanıma yeteneği ve hakkı benimseme eğilimi fıtrattır.955 Ayrıca bu kelime “İslâm, iman ikrarı ve misak” olarak da yorumlanmıştır. 956
Işık Kaynağı: Fıtrat gerçeğini iyi tespit etmek için, bu kavrama açıklık getiren âyet ve hadislere bakmak gerekir. F-t-r kökü, çeşitli kullanım biçimleriyle Kuran’da 20 kez geçer. Ancak anılan kökün “fıtrat” şekli sadece bir âyette957 yer alır. Bu âyet, fıtrat olumsuz etkenlerden korunduğu sürece, her ferdin tevhid liyâkati üzere gelişeceği; ancak fıtratullaha karşıt ve onunla çatışan bir ortamda, fıtratın bozulmaya ve aşınmaya mâruz kalacağı mesajını vermektedir.
Hz. Peygamber de, fıtratla ilgili bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Her doğan çocuk, fıtrat üzere doğar. Sonra annesi ile babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” Allah Elçisi bu sözleriyle, fıtrî eğilimin çeşitli etkenlere göre değişebileceğini belirtmiş; döneminin en İyi bilinen üç dini sistemini, fıtrata karşıt bir konumda göstererek İslâm dışı değerlerden uzak durulması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Demek ki fıtrat, yaratılış anında Allah’ın insana bahşettiği Yaratan’ını tanıma eğilimi ve ruh temizliğidir. Kişinin özgün yaratılışı ve insani kıvamıdır. O, insanı İlâhî yaratılış çizgisinde tutan yönlendirici bir fonksiyona sahip olduğundan, insanlık terazisinin ayarı ve mihenk taşıdır; yaratılıştan içimizde taşıdığımız bir “ışık kaynağı”dır. İşte bu özelliğinden dolayı fıtrat, engelleyici olumsuz faktörlerin bulunmadığı hallerde, yolumuzu aydınlatan bir iman ışığı olur. İnsan bu emsalsiz ışık kaynağı ile Allah’ı bulur, O’na yönelir ve en umulmadık anlarda yüce duyguların iklimine ulaşır. Şu halde insan, yeryüzünde gerçek misyonunu icrâ edebilmek için, muhtaç olduğu gücü fıtratından alabilecektir. Çünkü o, içinde doğduğu çevreden önce, evrensel ölçekli bir fıtrata sahiptir. Kuran’da, çevresine rağmen fıtratına dönebilen insanların varlığından söz edilmesi958 bu tespiti doğrulamaktadır.
Fıtrat Kaybının ve İnsandaki Aşınmanın Nedenleri
Fıtratın kendi yolunu bulmasını engelleyen ve insan şahsiyetinde aşınma meydana getiren etkenlerin en önemlileri şunlardır:
a) Allah’a şirk/ortak koşmak: Fıtratın doğru çizgide ilerlemesini engelleyen en tehlikeli etken şirktir. Şirk, fıtratı bozan öldürücü bir illettir. Bu yüzden Yüce Allah, fıtratın şirkle kirletilip yitirilmesini yasaklamıştır.959 Gerçekten de şirk, fıtrat
953] Bk. 10/Yûnus, 22
954] Bk. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, V, 55-59; M. İsmail İbrahim, Mu'cemu'l elfâzi ve’l-A'lâmi’l-Kur 'âniyye, s. 402
955] Bk. İbn Manzur. age, V, 57
956] Bk. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur'an, XII/25 vd.
957] 30/Rûm, 30
958] Bk. 66/Tahrîm, 11; 18/Kehf, 10-26; 36/Yâsin, 20-27) vb.
959] Bk. 30/Rûm, 31
- 244 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve tevhidle çelişen bir sapıklıktır.
b) “Hevâ”ya uymak: Hevâ, insan benliğinin keyfîliği tercih edişi ve haksız arzulara olan aşırı düşkünlüğüdür. Hevâya uymak da, şeytanın düzenine bağlanıp onun arzusuna uygun bir hayatın izleyicisi olmaktır. Hevâya uyan kimse, İslâm’ın ilke ve değerlerinden uzaklaştığı için fıtratını yozlaştırmış olur. Çünkü Allah katında en büyük günah sayılan şirk ve inkâr tapınışının objesini, hevâya uymak oluşturur. 960
c) Allah’ı unutmak: Fıtrat kaybının bir nedeni de Allah’ı unutmaktır. İnsandaki bozulma ve yozlaşma, Allah’ı unutmakla başlar. Bu durum insanı inanç alanının dışına iter ve kendi öz benliğinden uzaklaştırır. Kuran’ın bildirilerinde, bu konuda oldukça dikkat çekici uyarılar vardır. “Allah’ı unuttukları için, Allah’ın da onlara öz benliklerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, yoldan çıkmış olanların ta kendileridir.” 961 meâlindeki âyet, bu uyarılardan sadece biridir. Allah’ı unutup günahkâr bir kul haline düşmenin odak noktasında, kalbin katılığı yer almaktadır. Bilindiği gibi kâinatın ekseni insan, insanın varlık ekseni de kalptir. O, bireysel ve toplumsal değişimlerin başlangıç noktasıdır. Bu yüzden her türlü sapma ve yabancılaşma da ilk gelişimini kalpte gösterir. Kalp, kendi kendine bir kötülük kaynağı değildir; ama kötü davranış ve saplantılar, onu insanın kurtuluşunu tehdit eden bir merkez haline getirebilir. 962
d) Yakın ve hâkim çevrenin etkisinde kalmak: İnsan, Allah’a inanma eğilimi ile doğar. Ancak yakın ve hâkim çevrenin olumsuz etkisi ile bu eğilim başka yönlere çevrilir. Bunun için müslümanlar, hem İslâmî şahsiyetlerini, hem de kendi nesillerini yakın ve hâkim çevrenin olumsuz etkisinden korumalıdırlar. Kuran, İnsanı yozlaştıran etkenlerin ortadan kaldırılmasını hedefler ve fıtratı yeniden ihyâ etmek ister. 963
İnsanları, kendi görüşlerimize, dernek ve cemaatlerimize dâvet etmek yerine; direkt Allah’a dâvet etmenin zarûri bir yönlendirmesi olarak; muhâtaplarımıza: “Şu cemaate katıl, şuraya gel!” yerine, “kendine gel!” demeliyiz. İnsanın öncelikle kendine gelmesi, kendi fıtratına dönmesi, kendi vicdanının sesini dinlemesi, kendini tanıması, kendini bulması gerekmektedir. Bu yöneliş gerçekten yerine getirilirse kişi Rabbine dönecek, fıtratı ve vicdanı onu Rabbine teslim edecektir. Vicdan içimizdeki fıtratın sesinden başka bir şey değildir. Fıtrat da Allah’a ulaştıran yoldur, tevhiddir.
Nefsin iki ayrı yönü olduğu Kuran’da bildirilir ve nefsin bir kısmının “hevâ”dan, yani insanı Allah’ın yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğuna dikkat çekilir. Nefsin öteki kısmı olan vicdan ise, insanı Allah’a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin içindeki “fücur”dan sakınmasını sağlar. Vicdan, insana Allah’ın üflediği “ruh”tan, fıtrattan kaynak bulur.
Kur’an’da Allah’ın insana Kendi ruhundan “üflediği” şöyle haber verilir: “O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale’den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu ‘düzeltip
960] Bk. 45/Câsiye, 23 vb.
961] 59/Haşr, 19
962] Bk. 3/Âl-i İmrân, 8; 61/Saff, 5 vb.
963] Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Y., s. 190-193
FITRAT
- 245 -
bir biçime soktu” ve ona rûhundan üfledi.” 964
İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah’ın kendisine “üflemiş” olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer nefsin fücûruna (hevâsına) saplanarak bu ruhu örtmezse, fıtratına uygun inanç ve yaşayışa yönelir.
Zaten Kuran’ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın gereklerine göre belirlenmiş durumdadır. Rûm Suresi’ndeki iki âyet, bu konuda açıklayıcıdır: “Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah’ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Öyleyse sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” 965
Âyetlere göre, inkâr eden kâfir ve müşrikler nefislerinin fücûruna, yani hevâlarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın mü’minlerin yapması gereken, Allah’ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Ve bu din, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah’tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana en uygun yaşam şeklidir.
Fıtrat, âdeta Fâtır (Yaradan) sıfatının yegâne sahibi olan Allah’ın eseri olan insana kendi mührünü basması demektir. İmanî noktada yaşanan bu fetret döneminin üstesinden, çağlar boyu yaşanan benzeri bütün fetret dönemleri gibi, fıtratla gelinecektir. F-T-R, yani ‘yarmak,’ ‘çatlatmak’ kökünden gelen bir kelimedir fıtrat; ve, incecik suyun fıtratında taşıdığı istidad ile donduktan sonra en sert çelik kapları demiri çatlatması, incecik köklerin sert kayaları yararak suya yol bulması misali, fıtratlar uyandığında iman adlı âb-ı hayata erişilecektir. Fetret fıtratla aşılacaktır.
964] 32/Secde, 7-9
965] 30/Rûm, 29-30
- 246 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fıtrat Kelimesiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Fıtrat Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 30/Rûm, 30.
B- Fıtrat Kelimesinin Kökü Olan F-t-r ve Türevlerinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 20 Yerde): 6/Enâm, 14, 79; 11/Hûd, 51; 12/Yûsuf, 101; 14/İbrâhim, 10; 17/İsrâ, 51; 19/Meryem, 90; 20/Tâhâ, 72; 21/Enbiyâ, 56; 30/Rûm, 30, 30; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 22; 39/Zümer, 46; 42/Şûrâ, 5, 11; 43/Zuhruf, 27; 67/Mülk, 3; 73/Müzzemmil, 18; 82/İnfitâr, 1.
Geniş Bilgi alınabilecek Kaynaklar
1. Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y., İst. 1991
2. Fıtratı Tağyir Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Şahsî Y., İst. 1998
3. Fıtrat Üzerine, Murtaza Mutahhari, Çev. Ömer Çiçek, Bengisu Y., ist. 1992
4. Din ve Fıtrat, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y., İst. 1997
5. İslâm Fıtrî Yol, Abdülvâhid Hamid, Terc. Murat Çiftkaya, Kitabevi Y., İst. 1997
6. İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y., İst.
7. Hadislere Göre Yahudi ve Hırıstiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y., İst. 2003
8. İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y., s. 162-170
9. Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Kerim Yavuz, DİB Y., s. 106-114
10. Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İslâm, Yaşar Düzenli, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y., s. 99-104
11. Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y., s. 190-193
12. İslâm’a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
13. İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.
14. İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y.
15. Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
16. TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 47-48
17. Şamil İslâm Ansiklopedisi, M. Emin Ay, Sait Kızılırmak, c. 2, s. 188-190
18. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 6, s. 247-252
19. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 203-206
20. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 203-206
21. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Yayınları, s. 198-202
22. Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 7, s. 523-530
23. Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
24. Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
25. İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y.
26. Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
27. Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
28. Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
29. İslâm’dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
30. Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
31. İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
32. Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
33. Kur’an ve Hadise Göre Bid’at, Harun Ünal
34. Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28, 48, 62
35. Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y.
36. Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
37. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 54-69
38. Fıtrat ve İslâm Psikolojisi, Yâsin Muhammed, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, sayı, 2, İstanbul 1995
39. Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7
40. Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak. Sayı 17, Yıl, 1969
FISK / FÂSIK
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FISK / FÂSIK
- 189 -
Kavram no 50
Haramlar 5
Bk. Fesâd-İfsâd; Nifak-Münâfık; Küfür-Kâfir
FISK - FÂSIK
• Fıskın Tanımı ve Mâhiyeti
• Fâsık Kime Denir?
A- İnançla İlgili Fısk
B- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
• Fıskın Sosyal Niteliği
• Fısk Davranışlarının Sonucu:
A- Allah, Fâsıkları Hidâyete Eriştirmez, Onlardan Râzı Olmaz
B- Dünyevî Azap ve Helâk
C- Uhrevî Azap ve Cehennem
• Fıskın Sembol Tipleri
• Büyük Günahlar
• Büyük Günah İşlemenin Neticesi
• Küçük Günahlar
• Muhataba Göre Günahlar:
A- Allah’a Karşı Günah
B- İnsanlara Karşı Günah
C- İnsanın Kendisine Karşı Günahı
“Şüphesiz Allah, sivrisinek ve ondan daha büyüğü ile (hakkı açıklamak için) misal getirmekten çekinmez. İman edenler, böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince, ‘Allah böyle misal vermekle ne murad eder?’ derler. Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer imtihandır).”599
Fıskın Tanımı ve Mâhiyeti
Fısk: Kur’an öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur’an, bu kelimenin anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır. Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir. Fısk işleyene, bu tür davranışları gerçekleştirene de fâsık denir.600 En yaygın olarak kabul edilen görüşe göre fısk, itaatten çıkma, dinin koyduğu sınırlardan dışarı çıkma anlamındadır. Bu kullanımıyla fısk, küfür teriminden daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Buna göre, her kâfir fâsıktır; ama her fâsık, kâfir değildir. Kur’an’daki kullanımından yola çıkarak fısk, vahiy tarafından temizliği ve iyiliği belirlenmiş şeylerden uzak
599] 2/Bakara, 26
600] Ragıp el-İsfehani, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, s. 572
- 190 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kalmak veya dince çizilen güzel sınırlardan dışarı çıkmak şeklinde tanımlanabilir. Fısk, fıtratın dejenere olması ve yaratılıştan sapma olarak anlaşılabilir.
Fısk ve fâsık kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de toplam 54 yerde geçer. Kur’an, bazı yerlerde fıskı iman; fâsığı da mü’min karşıtı bir anlamda kullanmaktadır.601 Bazı yerlerde ise dinin emirlerine itaatin karşıtı olarak geçer.602 Fısk ve çoğulu füsuk kelimesinin geçtiği 7 âyette müslümaların muhatap alındığı görülür. Bu âyetlerde büyük günahların işlenmesinin, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranılmasının kastedildiği görülür. Hadislerde ve sahabe sözlerinde de sıkça geçen fısk ve fâsık kelimeleri genelde bu son anlamda kullanılmıştır. Yani genel kanı, fâsığın iman dairesi içinde olduğu merkezindedir. Yalnız, unutulmamalıdır ki fâsık olan mü’min, eksik imanlı, kâmil olmayan bir mü’mindir; böyle bir mü’mine dindar, müttakî, muhlis (ihlâslı) gibi sıfatlar verilemez. Fısk ile küfür arasında bir yakınlık vardır.
Fâsık Kime Denir?
Fâsığın tanımı hakkında çeşitli tarifler bulunmakla birlikte, terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine itaatten ayrılan âsi mü’min veya kâfir” diye tanımlanabilir. Bazı âyetlerde yahudiler, hıristiyanlar, müşrikler ve münafıklardan söz edilirken çoğunun fâsık olduğu bildirilir.603 Diğer bazı âyetlerde ise fısk ve füsuk mü’minlere nispet edilir.604 Fısk ve fâsık kelimeleri hadislerde de geçmektedir. Hz. Peygamberimiz, mü’mine sövmenin günah (füsuk) olduğunu ve fıskla itham edilen kişinin fâsık olmaması halinde bu sıfatın itham edene döndüğünü söylemiş,605 nimetlere şükretmeyen ve belalara tahammül göstermeyen kadınların fâsık ve dolayısıyla cehennemlik olduklarını haber vermiştir.606
Hz. Peygamberimiz, fâsık âlimden uzak durulmasını,607 karga eti yiyenin fâsık olduğunu,608 fâsıkların cehennem ehli olduklarını609 ve bir müslümanın diğerini fâsıklıkla itham etmemesini, eğer bu ithamı yapar da o kimse fıskın veya küfrün sahibi değilse, bu sıfatları isnat eden kimseye dönüp onun fâsık veya kâfir olacağını610 bildirmiştir. Ayrıca beş hayvan için fâsık terimi kullanılmıştır. Hz. Âişe’den gelen rivâyet şöyledir: “Beş fâsık hayvan vardır ki, bunlar haremde de harem dışında da öldürülebilir. Yılan, akrep, fare, kuduz köpek ve karga.”611 Burada fâsık terimi, zararlı haşerat anlamındadır.
İbn Hazm fıskı mü’minin farzları terkedip kötü ameller işlemesi diye açıklamıştır. Küfrün zıddına da fıskın zıddına da iman denir demektedir. Ona göre, büyük günah işleyen kimse, amel mânâsındaki imanın zıddı olan fıska düşmüş sayılır. Küçük günahlar fısk kapsamına dâhil değildir. Fısk ile küfür farklı muhtevalara
601] bk. 3/Âl-i İmran, 110; 32/Secde, 18
602] bk. 2/Bakara, 197; 24/Nur, 4; 49/Hucurât, 7, 11
603] Meselâ, bk. 2/Bakara, 99; 3/Âl-i İmran, 110; 5/Mâide, 47, 59
604] Bk. 2/Bakara, 197, 282; 24/Nur, 4
605] Buhâri, Edeb 44; Müsned-i Ahmed, V/181
606] Müsned-i Ahmed, 3/428
607] Dârimî, Mukaddime 9
608] İbn Mâce, Sayd 19
609] Ahmed bin Hanbel, III/428, 444
610] S. Buhâri, Tecrid 12/137 hds no: 1988
611] Müslim, Hacc 67, 68, 69; Nesai, Menâsik 113, 114, 118, 119
FISK / FÂSIK
- 191 -
sahiptir. Fâsık, büyük günah işleyen mü’mine verilen addır. Ebu Ya’lâ’ya göre mü’min olan fâsık, iman esaslarını benimseyip dil ile ifade ettiği halde, namaz dışındaki farzları terk eden, haramları işleyen kimsedir ve böyle kimsenin imanı olsa da eksiktir. M. Reşid Rıza ise fıskı, yasaklanmış fiillerden birini yapmak suretiyle şeriatın koyduğu sınırların dışına çıkma şeklinde tarif etmiştir. Ona göre Kur’an’da üzerinde durulan fısk, Allah’ın yaratıkları hakkında koyduğu fıtrat ve hidâyet çizgisinden ayrılmaktır. Şer’î bir kavram olarak küfrün dışındaki günahlardan birini işleyen kimseye fâsık denir.
Bâkıllânî’ye göre fısk, ilahî emirlere isyan edip hak yoldan çıkmaktır. Fâsık ise, sürekli fısk içinde kalan ve büyük cezaya müstahak olan kişiyi ifade eder. Abdülkahir Bağdadi fıskı, büyük günah işlemek veya mazereti bulunmaksızın farzları terk etmek diye tanımlamıştır. Fahreddin Râzi’ye göre fısk, dinin koyduğu sınırların dışına çıkmaktır. Bütün günahlar fıskın kapsamına dâhildir. Fâsık, Allah’a itaat etmekten büyük ölçüde çıkıp dinin sınırlarını aşan kimsedir. Râgıb el-İsfahani’ye göre az veya çok olsun her günah fısktır. Fâsık ise şeriatın hükümlerini benimseyip ikrar ettikten sonra bunların tamamını veya bir kısmını ihlal eden kimsedir. Taftazani ise, fıskı, herhangi bir ilmî te’vile dayanmadan büyük günah işlemek veya küçük günahları çokça yapmak diye tanımlamıştır.
Mâturidi’ye göre fâsık kelimesi, tıpkı fâcir gibi mutlak olarak kullanıldığı zaman, kâfir anlamına gelir. Bununla birlikte fısk, verilen emrin dışına çıkmak demektir ve mü’minin de bazen İlâhî emirlerin dışına çıkması mümkün olduğundan fâsık her zaman kâfirle eş anlamlı kabul edilmemelidir; zira büyük günah işleyen mü’min karşılığında da kullanılır. Nesefi’ye göre mutlak fâsık, ilahî emirlere hiçbir noktada itaat etmeyen ve her bakımdan âsi olan kimsedir ki buna kâfir denir. Mü’min fâsık ise, iman esaslarını tasdik ettiği halde tembellik, gaflet ve şehvet sebebiyle ilahî buyruklardan birine itaat etmeyen kişi olup sadece bir veya birkaç noktada fısk içinde bulunur.
Fısk ve fâsık terimlerinin tarifleriyle kapsamları konusunda bazı farklı görüşler benimsemelerine rağmen hemen bütün ehl-i sünnet âlimleri, ehl-i kıbleden olan fâsığın mü’min olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Sünnî âlimlere göre fâsık mü’min, işlediği günaha göre kısas, had, ta’zir vb. cezalara çarptırılır. Tevbe etmeden öldüğü takdirde, durumu Allah’ın iradesine bağlı olup, O dilerse doğrudan doğruya veya şefaatçilerin şefaatiyle onu affeder, dilerse cehennemde azaba uğrattıktan sonra cennete koyar. İlahî emirler, iman ve amel olmak üzere ikiye ayrıldığına göre ikisine de uyan kâmil mü’mindir; ameli eksik olan ise fâsık mü’mindir. Zira fısk, daha çok amelle ilgili bir kavramdır. 612
Fâsık, dinin emir ve yasaklarını hafife alacak derecede günaha dalar, te’vil edilemeyecek şekilde fıskını izhar ederse küfre düşmesinden korkulur; böyle bir kimse bazı âlimlere göre kâfir olur. Fısk, imandan küfre geçişin bazen kuvvetli bir tehlike halini alabildiği hassas bir nokta oluşturabilmektedir. Bütün bunlarla birlikte İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu fıskı, kebâir (büyük günahlar) işleyerek Allah’a itaatten uzaklaşmak diye tanımlar ve fâsığı inkâra sapmadığı sürece mü’min sayarlar. Dinî ıstılahta fısk, genellikle ‘imandan çıkarmayan’ yasaklanmış eylemler anlamında kullanılmıştır.
612] İslâm Ansiklopedisi, T. D. V. Y. 12/203-204
- 192 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanın nefsini hesaba çekmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Çevre kültürünün baskısı altında kalan akıl ve daima kötülüğü emreden nefis, meşrû (İslâmî) olmayan amelleri gündeme getirir. Bir İslâm mütefekkiri, “her günah tıpkı şarap gibi sarhoş etseydi, yeryüzünde ayık gezen hiç kimseyi göremezdin” diyerek, önemli bir noktaya işaret etmiştir. Sırat-ı müstakime riâyet eden bir mü’min, değişik sebeplerin etkisi altında gayr-ı meşrû amellerde bulunabilir. İşte bu noktada fısk kavramı karşımıza çıkar. 613
Fıskla ilgili âyetlerden anlaşılacağı gibi, fısk, doğru yoldan sapmayı ve Allah’ın yasakladığı fiillerde bulunmayı ifade etmektedir. Fıskın sonu helak ve cehennem ateşidir. Kâfirler, münafıklar ve müşrikler mutlak anlamda fâsıktırlar; aynı şekilde zâlimler de fâsıktır. Fıskın Kur’an’da “füsuk” olarak ifade edilen ve mü’minin işlediği “mü’minlerle alay etmek ve onları hoş olmayan lâkaplarla çağırmak” gibi ve benzeri amellerden tevbe edilmezse, yine azabı hak edici olmakta ve fâsıklar, cehennem azabından kurtulamamaktadır. Her kâfir, münafık ve müşrik, en azından küfrü, yalanlaması, nifakı ve şirki yüzünden fâsıktır. Küfür, nifak ve şirkin dışında daha başka fısk olan ameller de vardır. Mü’min, aslında temel vasıf olarak kâfir, münafık veya müşriğin sıfatı olduğu halde, bu amelleri işleyebilir; böylece fâsık olan mü’min, tevbe etmezse azabı hak eder. Mü’minin işlediği fısk onu fâsık yapar. Fısk, temelde bir küfür eylemidir; fakat fısk, küfrün itikadî amelini değil; fiilî amelini ifade eder. Yani, el, ayak, göz, dil gibi organların işlediği yasaklanmış ameller fısktır ve bunları işleyen mü’min, itikadî yönden imanda ise de, işlediği fiil yönüyle amelî küfür içindedir. Demek oluyor ki fısk, küfrün fiilî/amelî yönünü ifade eden bir kavramdır. 614
Alimler, fıskı daha çok “büyük günahları irtikâp etmek” olarak tarif etmişlerdir. Bazı âlimler ise, günahları küçük görmek ve onlarda ısrar etmek de fısktır derler. Genel olarak fıskın üç mertebesi vardır. Birincisi, günahı çirkin kabul etmekle beraber, yine de zaman zaman şeytanın vesvesesine veya nefsine uyup günah işlemektir. İradesi zayıf olan insanlarda bu hal tekerrür eder. İkincisi: Günah olduğunu kabul ve ikrar ettiği halde, sık sık aynı haramları işlemektir. İçki tiryakilerinde veya kumar düşkünlerinde bu hal görülür. Üçüncüsü: Haram olduğunu inkâr edip, ısrarla fısk olan davranışı yapmaktır. Fıskın birinci ve ikinci mertebelerinde bulunan müslümanın tevbe etmesi gerekir. Üçüncü mertebede bulunan insanın ise, müslüman olduğunu iddia ediyorsa, bu yaptığı fısk onu küfre düşürdüğünden tecdid-i iman etmesi ve İslâm’a teslim olması şarttır.
Fıskı iki ana bölümde incelemek mümkündür. Birincisi, inançla ilgili fısk; ikincisi, dinî emir ve yasaklarda gevşeklik ve ihmal anlamında fısk.
A- İnançla İlgili Fısk
Kur’an’da genişçe ele alınan fısk davranışlarının inançla, Allah ve peygamberlik kurumuyla ilgili olanı, Allah’a inançsızlık, Allah’ın âyetlerini yalanlama, Allah’ı unutma, nifak, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme ve şeytanın Allah’ın emrinden çıkışı olarak sıralanabilir.
a- Allah’a İnançsızlık: Hz. Peygamberimiz’e, münafıkların önderi Abdullah bin Ubey konusunda şu emir verilmiştir: “Onlardan (münafıklardan) ölen kimsenin
613] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar II/38
614] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 332
FISK / FÂSIK
- 193 -
namazını sakın kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar, Allah’ı ve peygamberini inkâr (küfr) ettiler, fâsık olarak öldüler.”615 Müşriklerin puta tapmalarının anlamsızlığı ve Allah’ın yaratıcılığı ve yöneticiliği anlatıldıktan sonra, şu belirtilir: “İşte gerçek rabbiniz Allah budur. Gerçeğin dışında sadece sapıklık (dalalet) vardır. Öyleyse nasıl olup da döndürülüyorsunuz? Böylece, fâsık olanların inanmayacaklarına dair rabbinin sözü gerçekleşmiş oldu.”616 Allah’ın indirdiği apaçık âyetleri, yalnızca fâsıklar/yoldan çıkmışlar inkâr eder: “Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikâil’e düşman olan kimse, bilsin ki Allah kâfirlerin düşmanıdır. Andolsun ki sana, apaçık âyetler indirdik. Onları sadece fâsıklar/yoldan çıkmışlar inkâr eder.”617
Mü’min ve fâsık aynı değerde olamaz: “İman eden kimse, fâsık (yoldan çıkmış) kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar. İman edip salih amel işleyenlere, bu yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır. Ama fâsıkların (yoldan çıkanların) varacağı yer ise ateştir.’’ 618 Bu âyetteki fâsık, müşrik anlamında kullanılmıştır.
“Onların (münafıkların) ister bağışlanmasını dile, ister dileme; birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen bile, Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah’ı ve peygamberini inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah, fâsık (kötülüğe batmış) topluluğu doğru yola (hidâyete) eriştirmez.”619 Kitap ehlinin pek çoğu fâsıktır/yoldan çıkmıştır.620 Yine, fısk Allah’ın sevmediği ve mü’min kullarına sevdirmediği durumlardandır. “Bilin ki, içinizde Allah’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer O, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü duruma düşerdiniz. Ama Allah, size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”621
b- Allah’ın Âyetlerini Yalanlama: Kur’anda, Allah’ın âyetlerini yalanlama, fısk olarak nitelenir: “Âyetlerimizi yalanlayanlar (inkâr edenler), fısklarından/yoldan çıkmalarından ötürü azap çekeceklerdir.”622
c- Allah’ı Unutma: Özellikle münafıkların Allah’ı unutması, Kur’an’da fısk olarak görülür: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir.”623
d- Allah’ı, Peygamber’i ve Allah Yolunda Cihadı İkinci Dereceye Koyma: Yakınlarını koruma ve dünyevî nimetleri, Allah’a, Peygamberine ve cihada üstün tutma, fısk olarak değerlendirilir: “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, size Allah’tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaştan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola (hidâyete) eriştirmez.”624
e- Nifak (İnançta İkiyüzlülük): “İstekli ya da isteksiz olarak verin, nasıl olsa kabul
615] 9/Tevbe, 84
616] 10/Yûnus, 33
617] 2/Bakara, 98-99
618] 32/Secde, 18-20
619] 9/Tevbe, 80
620] Bk. 3/Âl-i İmran, 110
621] 49/Hucurât, 7
622] 6/En'âm, 49
623] 59/Haşr, 19 ve yine bk. 9/Tevbe, 67
624] 9/Tevbe, 24
- 194 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edilmeyecektir. Siz, şüphesiz fâsık bir topluluksunuz. Verdiklerinin kabul edilmesine engel olan, Allah’ı ve peygamberi inkâr etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye istemeye vermeleridir.”625 “Münafıklar birbirlerindendir, kötülüğü emreder, iyiliği engeller, Allah’ı unuturlar, onlar fâsıktırlar.”626 “Onlardan (münafıklardan) râzı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan râzı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.”627
f- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmemek: Ehl-i kitap, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmemekle fısk olan davranış içine girmiş demektir: “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsin. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır.”628 “O halde, Allah’ın indirdiğiyle aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın, onların hevesine uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah bir kısım günahları yüzünden onları cezalandırmak istiyor. İnsanların pek çoğu, gerçekten fâsıktırlar.”629
g- Şeytanın Allah’ın Emrinden Çıkışı: “... İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden fısk etti/dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler için bu ne fena bir değişmedir.”630
B- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal
Fıskın ikinci anlam alanı, yanlış tutum ve davranışlarda bulunmaktır. Fısk, ister az, isterse çok olsun, günah işlemek demektir. Ama genellikle, çok günah işlemek olarak bilinir. Fâsık kavramı, çoğunlukla dinî hükme bağlanan ve onu kabul eden ama bütün veya bir kısım hükümlerini ihlal eden kişi için kullanılır. Aslî kâfire fâsık denilmesi, aklın ve fıtratın ortaya koyduğu hükmü ihlal edişi dolayısıyladır. Bu anlam alanından yola çıkarak fâsık kelimesi, “günahkâr mü’min” için kullanılır olmuştur. Yaptığı yanlış işler, “dinden çıkma” anlamına gelmez.
a- Yalan Haber Yaymak ve Yalancı Şahitlik: Fâsık, Kur’an’da iki yerde yalancı anlamında kullanılmıştır. Yalancının haberi, doğruluğu araştırılmadan kabul edilirse, olumsuz bazı sonuçlar doğurur: “Ey iman edenler! Eğer fâsıklardan (yoldan çıkmışlardan) biri, size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın. Yoksa bilmeden (farkına varmadan) bir topluluğa fenalık edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.”631 Bu âyet, o sırada müslüman olan Velîd bin Ukbe hakkında inmişti. “Mustalıkoğulları bana zekât ödemedi. Beni öldürmek istedi.” diye haber getirmişti. Ancak, Mustalıkoğulları gelip gerçeği söylediler.632 Özellikle yazılı veya görüntülü medyanın haberleri bu âyetin gösterdiği doğrultuda değerlendirilmelidir. Özellikle İslâm ve müslümanlar hakkındaki medyadaki haber ve ithamlara itibar edilmemeli, bu konularda fâsık medyanın ancak yanıldığı zaman yanlışlıkla doğru haber yaydıkları unutulmamalıdır. Müslümanların ellerinde olduğu medyanın çoğu haberlerinin de, fâsıkların ulusal ve uluslar arası ajans kaynaklarından alındığı gerçeği göz ardı edilmemelidir.
625] 9/Tevbe, 53-54
626] 9/Tevbe, 67
627] 9/Tevbe, 96
628] 5/Mâide, 47
629] 5/Mâide, 49
630] 18/Kehf, 50
631] 49/Hucurât, 6
632] Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/279
FISK / FÂSIK
- 195 -
İmam Kurtubi: Fâsık olduğu kesin olarak tespit olunan kimsenin haberleri geçersizdir, kabul edilemez. Çünkü haber emanettir. Fısk ise, haberin iptalinin (geçersiz olmasının) delilidir.633 Bu konuda İmam Cessas’ın tespiti şudur: “Âyette geçen “tahkik edin” emri, fâsığın şahitliğinin kabul edilmemesinin delilidir. Çünkü şahitlik, bildiğini haber vermekten ibarettir. Fâsık olan kimsenin şahitliği kabul edilmediği gibi, diğer hususlardaki haberleri de kabul edilmez.634 İffetli kadınlara zina iftirasında bulunanlara Kur’an’da fâsık denmiştir.635 Çünkü böyleleri, toplumun âile yapısında derin yaralar açabilir. Yine, Kur’an’da ahde vefasızlığın bazı örnekleri, fısk olarak değerlendirilir.636
b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek: Kur’an’da Allah adı anılmadan kesilen hayvanların etini yemek, fısk (günahkârca davranış) olarak nitelenir: “Üzerine Allah’ın adı anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak, fısktır (Allah’ın yolundan çıkmaktır).”637 “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvan tarafından yenmiş olanları, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ile fal oklarıyla kısmet aramanız, size haram kılındı. Bunlar, fısktır.”638 Mü’minin, yiyeceği nesnelerde de Allah bilincini, helal ve haramı gözetmesi şarttır. Fâsık, “üzümünü ye, bağını sorma!” der; mü’min ise, bağını sormadığı, helal mı haram mı olduğunu bilmediği üzümü kesinlikle ağzına koymaz. “Kâfirler (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”639
c- Zulüm: İsrailoğulları, kendilerine bildirilen ilahî mesajı, başkasıyla değiştirdikleri için zulmetmişler ve böylece fısk işlemişler, yoldan çıkmışlardı: “... Biz de zâlimlere, fıskları / yoldan çıkmaları sebebiyle gökten azap indirdik.”640 Yine, Cumartesi yasağına uymayan İsrailoğulları, Kur’an’da zâlim ve fâsık olarak adlandırılır.641
d- Servetiyle Şımarma: Servet sahipleri (mütrefûn), ellerindeki güce güvenerek Allah’ın emrine karşı çıkabilir, sırt çevirerek günahkârca yaşamaya devam edebilir: “Bir şehri (toplumu) yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına (mütreflere) yola gelmelerini emrederiz. Ama onlar fısk işlerler/yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.”642
e- Livâta (Homoseksüellik): Lut kavminin çirkin davranışı, Kur’an’da fısk (günaha gömülüp gitme) olarak belirtilir: “Lut’a da hüküm ve ilim verdik. Onu çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu onlar fâsık (yoldan çıkmış, günaha gömülüp gitmiş) kötü bir topluluktu.”643
f- Çirkin Söz (Sebb): İki âyette füsuk kelimesi, müslümanların birbirleriyle konuşmasıyla ilgili görgü kurallarını belirtir. Bunlardan biri, hac yolculuğu sırasında
633] İmam Kurtubi, el-Cami' liAhkâmi'l-Kur'an, 16/316
634] Cessas, el-Ahkâmu'l-Kur'an, 3/398
635] 24/Nur, 4-5
636] 5/Mâide, 106-108; 7/A'râf, 101-102; 9/Tevbe, 8-11
637] 6/En'âm, 121
638] 5/Mâide, 3
639] 47/Muhammed, 12
640] 2/Bakara, 59
641] bk. 7/A'râf, 165
642] 17/İsrâ, 16
643] 21/Enbiyâ, 74 ve bk. 29/Ankebut, 33-34
- 196 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uyulması gerekli yasaklar arasında, füsuk’tan/çirkin söz ve yakışıksız davranışlardan sakınmaları gerektiği âyetidir.644 Diğeri, müslümanlar birbirleriyle konuşurken, birbirlerini ayıplamayacak ve kötü lakaplarla çağırmayacak; birbirleriyle iyi hitap çerçevesinde geçineceklerdir: “Ey iman edenler! Bir topluluk, ötekini alaya almasın, belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki de onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İman ettikten sonra yoldan çıkmış olmak/füsuk (çirkin söz ve davranış) ne kötü bir isimdir. Tevbe etmeyenler, işte onlar zâlimlerdir.”645 Görüldüğü gibi, her iki âyet de, füsuk kelimesiyle anlatılan fıskın bu türünde, mü’minlere seslenmektedir. 646
Fıskın Sosyal Niteliği
Fısk kavramıyla ilgili âyetlerin bir bölüğü, fısk’ın insanların pek çoğunun bulaştığı bir illet olduğunu belirtir. “Aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine uyma. Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden onları cezalandıracaktır. İnsanların pek çoğu gerçekten fâsıktırlar. “647
İnsanlığın büyük çoğunluğu fıska bulaşacaktır. Çünkü insanlığın, her devirde, çoğunluğunun kaos ve karanlığa yenik düştüğü yolundaki anlayış, Kur’an’ın temel kabulleri arasındadır. 648
Fısk Davranışlarının Sonucu
Kur’an, toplumların çözüntüye ve çöküşe uğramasında, fısk davranışlarının etkisini açıkça belirtir. Allah, fıskı çirkin göstermiştir. Özellikle bir yasağı çiğnemek ya da bir emri yerine getirmemekle olsun, Allah’ın iradesine zıt davranışlarda bulunmak, Kur’an’da sık sık en çetin cezayı gerektiren fısk olarak lanetle anılmaktadır.
A- Allah, Fâsıkları Hidâyete Eriştirmez, Onlardan Râzı Olmaz
Fısk davranışlarından söz eden pek çok âyet, “Allah, fâsıkları hidâyete (doğruya) eriştirmez” yargısıyla biter. “Allah’tan sakının, dinleyin. Allah fâsık kimseleri hidâyete / doğruya eriştirmez.”649 “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fâsık kimseleri hidâyete/doğru yola eriştirmez.”650
Selef âlimleri: “İyiliğin sevabı, ondan sonra işlenen iyiliktir; kötülüğün cezası ise daha sonra işlenen kötülüktür” derler. İşleyene nisbetle günahlar, hastaya oranla hastalık gibidir. Direncini zayıflatır, bedeninde hastalık yapar ve mikropların girebileceği gedikleri açar veya zaten var olan hastalık ve mikrobu daha da güçlendirir. Taviz tavizi, günah da günahı doğurur. Şeytan, haramlara
644] 2/Bakara, 197
645] 49/Hucurât, 11
646] Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasi Kavramlar, s. 367 ve devamı
647] 5/Mâide, 49
648] Vecdi Akyüz, a. g. e., s. 389
649] 5/Mâide, 108
650] 9/Tevbe, 24
FISK / FÂSIK
- 197 -
kapı açan birini buldumu, o kapıdan kolay kolay ayrılmaz. Midenin doyması söz konusu olduğu halde, nefsin doyması söz konusu değildir; nefsin midesi yoktur. Nice kötü alışkanlık ve günahın başlangıçta küçük bir düşünce veya önemsiz bir eylemle başladığı durumlar hiç de az değildir.
B- Dünyevî Azap ve Helâk
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, işlediklerinizin) birçoğunu da affeder.”651 Yani, ey insanlar! Başınıza gelen bütün hastalık, felaket, deprem gibi musibetler, acılar, dertler, stres, bunalım ve benzeri hoş olmayan durumlar, kazandığınız günahlar sebebiyledir. Fakat, buna rağmen Allah, günahlarınızın çoğunun cezasını peşinen vermez.
Kötülükleri işlemek, işleyenine bakılmaksızın, cezanın kendisine gelmesini gerekli kılar. Kötülüklerin işlenmesinde ve ona terettüp eden cezada sünnetullah, genel ve kesin olup, bütün mahlûkat için geçerlidir. Ne bir fertten, ne cemaatten, ne de ümmetten geri kalmaz. Tolerans söz konusu değildir. Allah, âlemlerin rabbıdır. Herkes bu genel kanunun önünde eşittir. Kötülük işleyen her kimse, sünnetullah (Allah’ın evrendeki değişmez yasaları) gereği cezasını görür. Bu rabbânî düsturu, “kimi hakkında vazgeçer, kimisi için de uygulama yapmaz” tarzında algılayan yanılmış ve hata etmiştir. Allah, bu genel kuralı açıklarken “Kötülük yapan, cezasını çeker.”652 buyurmaktadır.
Hz. Musa, şu duâyı yaptı: “Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebiliyorum. Artık bizimle bu fâsık kavmin (yoldan çıkmış toplumun) arasını ayır.”653
Fıska bulaşmış olanlara, gökten azap inecektir: “Zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de zâlimlere, fıskları (yoldan çıkmaları) sebebiyle gökten azap indirdik.”654 Yine Lut kavminin fıskı, âyetleri yalanlayanların fıskı, İsrailoğullarının fıskı, onların azabına sebeptir.655
Helâk edilen kavimlerin ortak özelliği, kötülüklerinin fısk kavramında belirişidir. “Peygamberlerden azim sahibi olanlar gibi sen de sabret. İnkârcılar için acele etme. Onlar kendilerine söz verileni gördükleri gün, dünyada sadece gündüzün bir müddeti eğlendiklerini sanırlar. Bu bir bildiridir. Fâsıklardan (yoldan çıkanlardan) başkası helak edilir mi hiç!”656 “Bir şehri (toplumu) yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına (mütreflere) yola gelmelerini emrederiz. Ama onlar fısk işlerler/yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz.”657
Fısk ve fâsıktan söz eden âyetlere siyak - sibaklarıyla (önceki ve sonraki ifadeler) birlikte bakıldığında, fâsık toplumun nasıl çöküş sürecine girdiği ve neden çöküşü hak ettiği aydınlığa kavuşur. Bu âyetlerde fâsık toplumda, tüm sosyal değer ve dinamiklerin ayaklar altına alındığı özellikle belirtilmektedir. Toplum bireylerinin Allah’a ve birbirlerine karşı sorumluluk ahlakına sahip olmamaları, ilişkilerinde çıkarı esas almaları, yalancı ve iftiracı olmaları, hak-hukuk
651] 42/Şûrâ, 30
652] 4/Nisâ, 123
653] 5/Mâide, 25
654] 2/Bakara, 59
655] Bk. 29/Ankebut, 33-35; 6/En'âm, 49; 7/A'râf, 165; 59/Haşr, 5
656] 46/Ahkaf, 35
657] 17/İsrâ, 16
- 198 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gözetmemeleri, dünya hayatına, para, mal ve mülke düşkün olmaları, toplumda karışıklık çıkarmaları, bozgunculuk yapmaları vb. bütün olumsuzlukların iyice yaygınlaşması ve baştan ayağa bütün bir toplumu kuşatması, fâsıklık adını almaktadır. Bütün bu sayılan olumsuzlukları ve dolayısıyla fâsık toplumu Kur’an, şöyle özetlemektedir:
“Fâsıklar, Allah’la yapılan ahdi (sözleşmeyi) kabulden sonra bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayırırlar. Yeryüzünde fesâd (bozgunculuk) çıkarırlar. Hüsrâna/ zarara uğrayanlar, işte onlardır.”658 Bu âyette, fâsığın tam tanımı görülebilir. Fâsık, Allah’la olan ilişkilerini kesip ayıran, insanların arasını bozan ve toplumda karışıklık çıkaran kimsedir. Böyle insanların çoğalması ise, toplumda çözüntü ve çöküşü hızlandırır.
“Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.”659 Bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki, helak olanları, Allah işledikleri günahları sebebiyle helak etmiştir. Bu haberde, sabit bir gerçeğin ve sürekli bir kuralın ifadesi vardır. Günahlar, sahibini helake sürükler, Allah günahkârları günahları sebebiyle helak etmektedir. Bu, günahlar yayıldıkça, toplumların boyun eğmek zorunda kaldıkları değişmez bir kanundur. Geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, toplumlar ya Allah tarafından gelen bir musibetle helak olurlar, ya da günahın uçsuz bucaksız çöllerine dalarken helak olmayacağını zanneden toplumun büyük bir bölümünde geçerli olan yavaş ve doğal bir değişim ve çözülmeyle yok olup giderler. 660
Demek ki fısk, sadece ölüm sonrası sıkıntılar getiren bir sapma değil; dünya hayatında da felaketlere yol açan bir yozlaşmadır.
C-Uhrevî Azap ve Cehennem
Fısk davranışlarına bulaşanların varacağı yer cehennemdir. “İman eden kimse, fâsık (yoldan çıkmış) kimseye benzer mi? Bunlar bir olmazlar. İman edip sâlih amel işleyenlere, yaptıklarına karşılık, varacakları cennet konakları vardır. Ama fâsık olanların (yoldan çıkmışların) varacağı yer ateştir. Oradan çıkmak isteyişlerinin her defasında geri çevrilirler ve onlara ‘yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın’ denir.”661
İnkârcılar, büyüklenme ve fıskın cezasını görecektir: “İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, onlara ‘dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve fıskın (yoldan çıkmanızın) karşılığında, alçaltıcı bir azap göreceksiniz.”662
Fıskın Sembol Tipleri
Fısk davranışları belirten âyetler, bu illete yakalanan sembol tipleri de gösterir.
658] 2/Bakara, 27
659] 6/En’âm, 6
660] Seyyid Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an 7/ 129-130
661] 32/Secde, 18-20
662] 46/Ahkaf, 20
FISK / FÂSIK
- 199 -
a- İblis / Şeytan: Yüce Allah’ın, “Adem’e secde edin” emrini, büyüklenerek ve ateşten yaratıldığını öne sürerek dinlemeyen İblis, fıskın (yoldan çıkmanın) da ilk sembol tipi olmuştur.663
b- Nuh Kavmi: Bugünkü Irak topraklarında yaşamış olan Nuh kavmi, peygamberi dinlemeyerek fıskın/yoldan çıkmanın sembolü olmuş, bu yüzden de cezalandırılmıştır.664
c- Lût Kavmi: Çirkin işler yapan Lût (Sodom) kavmi de, fâsık / yoldan çıkmış kötü bir kavimdi, bunun cezasını da gördüler.665
d- Firavun ve Yandaşları: Firavun, mele’si (yandaşları) ve kendilerini küçümsemesine rağmen Firavun’a itaat eden kavmi, Hz. Musa’ya inanmayan, fâsık (yoldan çıkmış) bir topluluktu. Bu yüzden Allah’ın öfkesini çektiler ve hepsi suda boğuldular.666
e- Yahudiler ve Hıristiyanlar: Yahudilerin fısk davranışları on kadar âyette ele alınmıştır. Kendilerine söylenmiş sözü başkasıyla değiştiren zâlim yahudiler, fıskları sebebiyle gökten azaba uğradı.667 Onların pek çoğu fâsık olduğu gibi, yine pek çoğunda ahde bağlılık da yoktur.668 Cumartesi yasağını çiğneyerek, bu günlerde balık avlıyorlardı.669
Hıristiyanların da pek çoğu fısk illetine bulaşmıştır. “Kitap ehli inanmış olsalardı, kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde iman eden olmakla beraber, pek çoğu fâsıktır (yoldan çıkmıştır).”670 Mü’minlerin kendilerine benzememeleri gereken kalpleri katılaşan ehl-i kitabın çoğu fâsıktır.671
İslâm hukukçuları fıskı ahlakî ve dinî boyutundan çok, hukukî yönüyle ele almış ve kişilere fısk isnadının yapılabilmesi için mümkün olduğunca dışa akseden davranışları ölçü alan objektif kriterler belirlemeye çalışmışlardır. Fısk, adâlet kavramının karşıtı olarak “kişinin büyük günahları işlemesi, küçük günahları işlemekte ısrar etmesi veya farzları terk etmesi, haramları işlemesi, kötü davranışlarının iyi davranışlarından çok olması” şeklinde zahirî bir vasıf olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.
Fıskın devlet başkanlığı görevini üstlenmeye veya devam ettirmeye engel olup olmadığı hususu, fâsığın namazda imameti, ordu kumandanlığı veya kadılık/hâkimlik görevleriyle bağlantılı olarak İslâm âlimleri arasında geniş tartışmalara yol açmıştır. Kelamcıların ve fakihlerin genel görüşü, devlet başkanında adâlet vasfının bulunmasının şart olduğu, fâsığın kamu velâyet hakkı bulunmaması sebebiyle bu görevi üstlenemeyeceği şeklindedir. Devlet başkanının göreve geldikten sonra fısk sayılan söz ve davranışlarda bulunması halinde âlimlerin önemli bir kesimine göre görevinden düşmüş (mün’azil) sayılır ve
663] 18/Kehf, 50
664] 51/Zâriyât, 46
665] 21/Enbiyâ, 74-75; 29/Ankebut, 54-55
666] 27/Neml, 12; 28/Kasas, 32; 43/Zuhruf, 54-55
667] 2/Bakara, 59
668] 7/A'râf, 102
669] 7/A'râf, 163; ve yine yahudilerin diğer fısklarıyla ilgili bk. 5/Mâide, 24-26, 49, 59, 80-81
670] 3/Âl-i İmran, 110
671] 57/Hadîd, 16; 27; Vecdi Akyüz, a.g.e., s. 395
- 200 -
KUR’AN KAVRAMLARI
değiştirilmesi gerekir. Mâverdi, devlet başkanının haramları işlemesi veya farzları terk etmesi şeklindeki fiilî ve açık fıskını hem devlet başkanı olmaya, hem de göreve devama engel sayar. 672
Yakın dönemin İslâm âlimlerinden Said Nursi de, meclisi ziyaretinde birinci cumhurbaşkanının yüzüne karşı, “sen namaz kılmıyorsun; Namaz kılmayan da fâsıktır. Fâsığın yöneticiliği de bâtıldır, geçersizdir!” diye haykırmıştır. “Cihadın en faziletlisi zâlim yöneticilere Hakk’ı haykır(arak onları Hakk’a yönelt)mektir.”673 Zamanımızda fâsıklar ve küfrünü açıkça izhar etmekten çekinmeyen tâğutlara karşı Hakk’ı haykırarak cihadın en faziletlisini icrâ eden yiğitler yeterli şekilde gözükmediğinden fâsıklar her türlü fıskı tüm topluma rahatlıkla yaymaktadır. Günümüzde üstâdın izini takip ettiğini iddia edenler ise, hor görmeleri gereken fâsık ve tâğutları hoşgörme ticaretindeler...
İslâm hukukçuları, evlilikte kadının lehine olmak üzere gözetilmesi gereken küfüv/denkliğin dindarlık açısından da aranacağı, bu yüzden fâsık erkeğin dindar kadına denk olamayacağı görüşündedir.
Şahitliğin kabulü için ileri sürülen şartlardan biri de şahidin adâletli olması, yani fâsık olmamasıdır. Fısk, şahitlerde adâleti düşüren unsur olarak görülmüştür. Herhangi bir haram fiili işleyen veya bir farzı terk eden kişinin yalan da söyleyebileceği, bundan dolayı sözüne itimat edilemeyeceği düşüncesiyle, İslâm hukukunda fâsığın şahitliği kabul edilmez. Şahitlerin âdil olmasından murad, büyük günahları işlememesi ve küçük günahları işlemekte ısrar etmemesi olarak görülmektedir. “Eğer fâsık bir kimse, size bir haber getirirse onu araştırın...”674 “... ve sizden adâlet sahibi iki kişiyi şahit tutun.”675 mealindeki âyetlerde şahitlerin âdil olması, fâsıkların sözüne itibar edilmemesi istenmektedir.
Mecelle’de de şahidin âdil olmasının şart olduğu ifade edildikten sonra, âdil, hasenâtı seyyiâtına galip olan kimsedir. Binaenaleyh rakkas/köçek, maskara/palyaço gibi namus ve mürüvveti ihlal eden hal ve hareketleri itiyad eden şahısların ve yalancılık ile maruf olan kimselerin şahitlikleri kabul edilmez676 denilerek hem bu konuda Hanefî mezhebinde yerleşik hüküm açıklanmış, hem de bazı örneklerden hareketle fıska objektif bir tanım getirilmeye çalışılmıştır. 677
Büyük Günahlar
Günahları büyük ve küçük günahlar diye ikiye ayırmak Kur’an’ın bir tasnifidir: “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan (kebâirden) kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı (seyyiâtınızı) örteriz ve sizi şerefli bir makama koyarız.”678; “Küçük kusurları (lemem) dışında, büyük günahlardan (kebâira’l-ism) ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.”679 Âyetlerde geçen kebâir, kebâira’l-ism, zünûb kelimeleri büyük günahları gösterirken; seyyie (çoğulu seyyiât) ve lemem kelimeleri
672] İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. 12/204-205
673] Keşfü'l-Hafâ, hadis no 457
674] 49/Hucurât, 6
675] 65/Talak, 2
676] Madde 1705
677] İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. 13/38
678] 4/Nisâ, 31
679] 53/Necm, 32
FISK / FÂSIK
- 201 -
de küçük günahları gösterir.
Hangi günahın kebîre (büyük günah) olduğu hususu, kebîrenin tarifini zorunlu kılmaktadır. Kendisine karşı günah işlenilen Allah’ın azameti itibarıyla, bütün günahların büyük olduğu, binaenaleyh büyük-küçük diye bir ayırıma gitmenin gereksiz olduğu yolunda görüşlere rağmen, meşhur ve makbul olan, böyle bir tasnifin varlığını kabuldür. Nitekim, bu konuya temas eden Gazzali, “küçük günahlarla büyük günahların arasında fark olduğunu kabul etmemek uygun değildir. Çünkü dinden öğrendiğimize göre, bir günaha bazen büyük denmekte, bazen de küçük. Zira günahlar, şahıslara ve durumlara göre farklılık arzetmektedir.”680 derken, böyle bir tefrikin yerinde olduğunu belirtmektedir.
Büyük günahın bazı belirtileri şöyle sıralanır:
a- Kendisine bir hadd cezasının terettüp etmesi,
b- Kur’an veya sünnette azab veya ateşle tehdidin varlığı,
c- Günahı işleyenin fâsık olarak isimlendirilmesi,
d- Fâilinin lânetlenmesi gibi. Başka bir tarif de şöyledir: Kebîre, üzerinde ısrar edilen; sağîre (küçük günah) ise kendisinden istiğfar edilen günahtır. İbn Mes’ud’a göre kebâir, Allah’a şirk koşmak, Allah’tan ümidi kesmek ve Allah’ın cezasından emin olmaktır.
İbn Abbas ise kebîrenin tarifinde, üç çeşit belirtisi olan günahın büyük günah olduğu anlayışına sahiptir:
a- Allah’ın yasak ettiği şey, büyük günahtır,
b- Allah’a isyan demek olan şey, büyük günahtır,
c- Allah’ın, hakkında, azabla, lânetle veya gazabla hükmünü bildirdiği her fiil büyük günahtır.
Verilen bu tariflerden ortak bir senteze varırsak diyebiliriz ki, büyük günah, yerine getirilmesi vacib/gerekli olarak Allah tarafından bildirilen direktifleri ihlal etmek, bunlara itaat etmemektir. Kebâirin biri inanca taalluk edip insanı küfre götüren, diğeri de sadece fiile taalluk edip inanca taalluk etmeyen olmak üzere iki kısımda mütalaa edildiğini, müttefekun aleyh olan bir hadise binaen en büyüklerinin Allah’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek, yalan şehadette bulunmak ve kasden cana kıymak681 olduğunu belirtebiliriz. Günahların tasnifinde Ebu Talib el-Mekkî’ni tasnifi meşhurdur. Buna göre büyük günahlar 17 tane olup, gruplandırılması şöyledir: Dört tanesi kalbin amellerine (Allah’a şirk koşmak, günahta ısrar, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve Allah’ın mekrinden/azabından kendini emin saymak); dört tanesi dilin amellerine (yalan şahitlik, evli kadına iftira, yemin-i gamus ve sihir); üç tanesi mideye (içki ve sarhoş edici içecek içmek, yetim malı yemek ve bile bile faiz yemek); iki tanesi ırza/namusa (zina yapmak, livata yapmak); iki tanesi elin amellerine (haksız cana kıymak ve hırsızlık); iki tanesi ayaklara (cihad için seferberlikten kaçmak veya Allah için yapılan savaştan kaçmak) ve nihâyet bir tanesi de bütün bedenle
680] Gazali, İhya, V/21
681] Buhâri, İstiâbe 1; Müslim, İman 143, 144
- 202 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ilgilidir (ana-babaya âsi olmak).
Kebâirin/büyük günahın en büyüğünün şirk olması, mü’minin statüsünü değiştirmesi sebebiyledir. Bu listelerin ortak özelliği şudur: Kebâirin en büyüğü olarak sunulan şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da söz konusudur. Meselâ namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali vakti yerinde olduğu halde hacca gitmeme, Allah ve Rasûlü hesabına yalan söylemek/iftira atmak, kadının erkeğe; erkeğin kadına benzeme özentisi, kaderi inkâr, tasvir (put yapımı ve putçuluk), Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah’ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati (İslâm toplumunu) terk etmek.
Büyük Günah İşlemenin Neticesi
İslâm akaid ve kelam tarihinde çok mühim bir yere sahip olan büyük günah sahibinin ahiretteki durumu hakkında ehl-i sünnetin görüşü şudur: Şirk hariç682 büyük günahlardan birisini işleyen kimse, ölürse üç ihtimal söz konusudur: Ya Allah, rahmetiyle onu bağışlar, ya Hz. Peygamber ona şefaatçi olur683 ya da günahı kadar yanar, iman sahibi olduğu için ebediyyen cehennemde kalmayıp, cezası kadar yandıktan sonra, Allah’ın rahmeti vesilesiyle sonra cennete girer. 684
Küçük Günahlar
Kur’an-ı Kerim’de lemem685 ve seyyie kelimeleriyle ifade edilen küçük günahlar, tarifini şu ifadede bulur: Kebîrenin alanı veya tarifi dışında kalan, yani hakkında bir ceza (hadd) bulunmayan, cehennem ateşi ile de tehdit edilmeyen günahlardır. Tevbe ile veya iyi amellerle silinebilen küçük günahlar, çeşitli nedenlerle büyük günaha dönüşür. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.)’den: “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur.” anlamında bir rivâyet686 vardır. “Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük (önemsiz) görüldüğü halde büyümesin; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe/istiğfar edilerek küçülmesin.” Başka bir hadis-i şerifte ise, göze önemsiz görünen günahlardan açıkça sakındırılmaktadır: “Ey Âişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır.”687 Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde688 ise, mezkür hadisin devamı şöyle biter: “... Çünkü küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helak eder. Tıpkı çöl bir arâzîde bulunup da, yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hali gibi: O adam ve diğerleri odun taşıyıp üstüste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler. Derken odun yığınını ateşe verirler ve (küçük küçük olan, ama bir araya gelince kocaman bir yığın olan bu çalı çırpının ateşiyle) o çölde bulunan bütün canlıları yok ederler.”
682] 4/Nisâ, 48, 116
683] Ebû Dâvud, Sünne 21; Tirmizî, Kıyâme 11
684] Sadık Kılıç, Kur'an'da Günah Kavramı, s.321 ve devamı
685] 53/Necm, 32
686] İbn Ebi Şeybe, Musannef; Deylemi
687] İbn Mâce, Zühd 29
688] Müsned-i Ahmed, I/402, V/331, VI/70
FISK / FÂSIK
- 203 -
Küçük günahları önemsememek, bunlarda ısrar etmek, insanı büyüklerini yapmaya hazır hale getiren psikolojik ve ruhî bir değişikliğe uğratır.689 Küçük günahlarla ilgili aşağıdaki tavırlar, bizi böyle bir ruh haline yaklaştırırlar:
1- Küçük günahlarda ısrar ve bunlara devam;
2- Günahı önemsememe, zira günahı gözümüzde büyütmek, kalbin nefret ve hoşnutsuzluğundan kaynaklanırken, aldırmamak da ona alışkanlık kesbetmeden ileri gelir;
3- Küçük günahtan haz duyup onunla şımarmak ve bunu bir nimet elde etmek sanıp, bedbahtlık sebebi olduğundan gafil bulunmak;
4- Allah’ın, kendisini cezalandırmamasına ve hilm göstererek mühlet tanımasına (istidrac) aldanmak;
5- Günahı işleyip, ondan sonra da bunu başkalarının yanında söylemek; Allah’ın bu suçu örtmesine karşı aşırı bir duyarsızlık ve gaflet olduğu gibi, aynı zamanda duyan kimseleri de suça teşvik olacaktır. 690
Küçük günah hakkında sakındırıcı kesin bir tehdit, lânet, cehennem ateşi gibi unsurların olmamasına bakarak aldanılmamalıdır. Çünkü, sayılan sebeplerden ötürü, büyük günaha dönüşmesi daima mümkündür. Bu bakımdan günahın küçüklüğüne değil, ama kendisine karşı gelinen Allah’ın azamet ve kibriyasına bakarak, günahlardan sakınmamız lazımdır. 691
Muhâtaba Göre Günahlar
Günahlar, muhataba göre üçe ayrılır.
A- Allah’a Karşı Günah: Küfür, şirk ve endâd/eş ve benzer koşma gibi tevbe edilip vazgeçilmedikçe affedilmeyen günahlardır.
B- İnsanlara Karşı Günah: Kur’an-ı Kerim’de, insanlara yönelik günahlar, Allah’a yönelik olanlardan daha çeşitli olup, bunlar farklı alanlara dağılmaktadırlar. Netice itibarıyla bu tür günahların önemi şuradadır: Bunlar kul hakkını ihlâl olduğundan kendisine haksızlık yapılanın rızası olmadıkça bağışlanmaz.
İnsanlara karşı işlenen günahlardan katl692 kan dökme;693 kız çocuklarını diri diri toprağa gömme694 zikredilir. Cana kıyma, hataen olmanın dışında, kesinlikle mü’minlerden nehyedilirken,695 kasıtlı öldürmelerin cezası kısas olarak696 tayin edilmiştir. Faiz yeme697 ki faiz yemek bağışlanmayacak suçlardan sayılmış ve faiz yiyenlerin kabirlerinden mahşer günü şeytan çarpmış bir durumda dirilecekleri
689] F. Razi, Tefsir-i Kebir, Mutaffifin 14. ayetin tefsiri
690] Gazali, İhya, IV/40-41
691] Sadık Kılıç, a.g.e., s.329-331
692] 2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 92
693] 2/Bakara, 84
694] 16/Nahl, 58-59; 43/Zuhruf, 17
695] 4/Nisâ, 92
696] 2/Bakara, 178, 179
697] 2/Bakara, 275, 278, 279; 3/Âl-i İmran, 130
- 204 -
KUR’AN KAVRAMLARI
âyette ifade edilmiştir.698 mala hıyanet etmek/ğull699 cimrilik,700 malı ve tartıyı noksanlaştırma;701 helâl-haram demeyip miras yemek,702 hırsızlık,703 rüşvet yemek.704 Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Yine, işkence yapma,705 yetim malı yemek,706 yetimi çirkin tarzda kovmak,707 yoksulu doyurmamak,708 yüzsüzlükle insanlardan bir şey istemek suretiyle onları incitmek,709 hıyanet,710 gözlerin haince bakışı,711 ahde riâyetsizlik,712 insanlara iftira, işlediği günahı masum birine yıkma,713 iffetli kadınlara zina isnadı714 ki dört şahit getirilmedikçe seksen değnek/celde vurulur, bühtan/iftira,715 genç kızları zinaya zorlamak,716 yalan şahitlik,717 insanlara karşı büyüklenme ve şımarma,718 haset ve kıskançlık719 bütün bunlar, Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Büyücülük,720 kasılarak yürümek,721 insanlara iltifat etmeyip onlara burun kıvırma,722 ana babaya itaatsizlik,723 insanlarla alay etmek, onları küçümsemek, başkalarını güldürecek biçimde onların kusurlarına ve eksikliklerine dikkat çekmek,724 her ne şekilde olursa olsun başkasını ayıplamak, kınamak725 ki böyle bir davranış, imandan sonra fıska düşmek kadar tehlikeli sayılmıştır-; müslümanların kusurlarını araştırıp, gizli durumlarını açığa vurmak,726 tanıdığını yokluğunda hoşlanmayacağı şeylerle anmak, yani gıybet727 öylesine çirkin bir davranıştır ki, ölü kardeşinin etini yemeye/yamyamlığa denk tutulmuştur, başkası hakkında zanla hüküm vermek,728 kaş-gözle insanları çekiştirme729
698] 2/Bakara, 275
699] 3/Âl-i İmran, 161
700] 3/Âl-i İmran, 180; 4/Nisâ, 37
701] 2/Bakara, 282; 7/A'râf, 85
702] 89/Fecr, 19
703] 5/Mâide, 38; 12/Yûsuf, 70, 73
704] 5/Mâide, 62
705] 5/Mâide, 59
706] 17/İsrâ, 10, 34
707] 107/Mâun, 2
708] 107/Mâun, 3
709] 2/Bakara, 273
710] 4/Nisâ, 105, 107; 8/Enfâl, 27, 58, 71
711] 40/Mü'min, 19
712] 17/İsrâ, 34
713] 4/Nisâ, 112
714] 24/Nur, 4, 11, 23
715] 4/Nisâ, 20, 112, 156
716] 24/Nur, 33
717] 22/Hacc, 30
718] 17/İsrâ, 37
719] 2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 54
720] 113/Felak, 4
721] 75/Kıyâme, 33
722] 31/Lokman, 18
723] 31/Lokman, 14-15
724] 24/Nur, 11
725] 9/Tevbe, 58, 79, 49/Hucurât, 11
726] 49/Hucurât, 12
727] 49/Hucurât, 12
728] 17/İsrâ, 36; 46/Ahkaf, 6, 12
729] 83/Mutaffifin, 30
FISK / FÂSIK
- 205 -
gibi günahlar insanlara yönelik günahlardır.
Kur’an’da insanlarla ilgili günahlara oldukça fazla yer ayrılması, Kur’anî öğreti ve dünya görüşünün, sosyal âhenk ve intizama ne kadar itina gösterdiğinin bir belgesi sayılsa gerektir. Çünkü, farklı yoğunluktaki manalarıyla, bu kadar çeşitli kelimenin kullanılması, toplumsal hayat ile her noktadan temasa geçip, onu etkileme hedefini gözetir.
C- İnsanın Kendisine Karşı Günahı: Günahlar, kötü akıbeti bizzat yapanları ve buna sebep olanları ilgilendirdiğinden, günahkârlar, neticede bizatihi günahları kendilerine karşı işlemiş olurlar. Bu durum, bazen nefs kelimesiyle beraber zikredilen tahtânûne730 kelimesiyle ifade edilirken bu, günah işlemek ve ma’siyet irtikâb etmek suretiyle nefse zulmü veya azaba maruz bırakmak ve sevabını da azaltmak suretiyle onun kemaline halel getirmeyi gösterir. Çoğu zaman ise, bu husus “nefsine zulmetmek” kavramı altında bize sunulur.731 Öyleyse günah, hangi kategoriye dâhil olursa olsun, onun yıpratıcı tesiri ve sonuçları, zaruri olarak yapanı alâkadar eder.
Kur’an-ı Kerim, insana çok önem verir. Meselâ, Allah’a karşı yapılacak görevler, insanın gücünün dışında mütalaa edilmemiştir. Allah’a ibadet ve itaat konusunda insandan istenen, gücü ölçüsündeki şeylerdir. Güçlerinin yetmeyeceği şeylerden insan sorumlu tutulmazken732 öte yandan da, en mükemmel hedefe ulaşması için gerekli gayretin sarfedilmesi istenmektedir.
Gücümüzün ve kuvvetimizin, ödevlerimizin hepsine âdil bir şekilde dağılması esastır. Aktif potansiyelimiz, hayatın diğer alanları içinde bizi güçsüzlüğe uğratması nokta-i nazarından, dar bir idealin hizmetinde çökertilmemeli ve öldürülmemelidir. Peygamberimiz’in sünneti, bize şu mesajı iletmektedir: “Üzerinde Rabbinin de hakkı vardır, nefsinin de hakkı vardır, âilenin de. Buna göre sen, her hak sahibine hakkını ver!”733
Peygamberimiz, birçok vesileyle bu duruma değinerek, çok uzun süre uykusuz kalmak ve devamlı oruç tutmak gibi aşırı amelleri kınamış, vazgeçilmesini istemiş veya yasaklamıştır. Mesela, bir yolculuğu esnasında, bir cemaat ve cemaatin ortasında güneşten korunmaya çalışan bir adam görür. Bu adamın halini sorduğunda, O’na şöyle cevap verilir: “Oruç tutmakta!” Hz. Peygamber, hemen şöyle buyurur: “Seferde/yolculukta iken, oruç tutmak takvadan değildir.”734 Benzer bir olay da şöyledir: Hz. Peygamber bir gün, omuzlarına yaslanmış olduğu iki oğlu arasında sallana sallana giden bir ihtiyar görür. Allah Rasûlü, bu adamın halini sorduğunda, cevap verilir: “Yaya hacca gitmek şeklinde bir adakta bulunmuştu da!” Bunun üzerine şöyle buyururlar: “Bu adamın kendisine reva gördüğü işkenceyi, Allah ona reva görmez!”735
Bu tür uyarı ve yadırgamalara rağmen, Peygamberimiz, kendisini telef
730] 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 107
731] 2/Bakara, 54, 231; 4/Nisâ, 97; 7/A'râf, 24; 11/Hûd, 101 vb.
732] 2/Bakara, 233, 286; 4/Nisâ, 84; 6/En'âm,152 vb.
733] Buhâri, Edeb 84-86
734] Buhâri, Savm 35
735] Buhâri, Umre 58
- 206 -
KUR’AN KAVRAMLARI
edercesine, mesela ayakları şişinceye kadar gece namazları kılıyor736 ve bu durum ashap tarafından tam anlaşılmıyordu. Ashabına verdiği cevapta O, “Allah’a şükreden bir kul olmasının yadırganmaması gerektiğini ifade ediyordu.737
Bu yasaklar ve bunlara rağmen bu tür davranış özelliklerinden sonra şu tespiti yapabiliriz: Dinî yaşantısının yoğunluğunu farklılaştıran bu ruhî hususiyete, dinin sübjektif yönü diyebiliriz. Buna göre, sadece fizik güç değil; ama manevî kuvvet de insanlar arasında eşit şekilde dağıtılmamıştır. Bundan neşet eden bir keyfiyet olarak bazı insanlar için katı ve aşırı olan bir davranış, bazıları için hiç de böyle olmayabilir.
İnsan, kendi ruhî ve maddî varlığı üzerinde, sosyal çevrede de olduğu gibi, istediği biçimde davranamaz ve böyle bir tasarruf hakkına da sahip değildir. Hz. Peygamber’in hadisinde ifade edildiği gibi, nefsimizin meşru haklarını kabul etmemek, ona yöneltilmiş bir suçtur ve cezası uhrevî âlemde görülecektir. Meşru olmaksızın canımıza, ruhî ve bedenî varlığımıza yönelteceğimiz herhangi bir suç, ahirette misliyle cezalandırılacaktır. “Kim dünyada nefsini herhangi bir şeyle öldürürse, kıyamet gününde de o şeyle azab olunur.”738
Fısk ve fâsıklık, son derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca, insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günahın büyüğünden olduğu gibi, küçüğünden de kaçınmalı, “bu küçüktür zarar vermez” diyerek onu işlemekte ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere, küçük günahta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir. Şurası unutulmamalıdır: Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük ve önemsiz görülüp devam edildiği müddetçe büyük günaha dönüşmesin. Damlaya damlaya göl olduğu gibi, küçük günahlar da tekrar edilerek veya değişik küçük günahlar bir arada toplanarak büyürler, büyük günah olurlar.
Aslında kâfirlere uygun davranışlar olan fısk, İslâmî hudutları kabul etmekle birlikte; farzları terk eden veya haramları işleyen müslümanın da bazen yanılarak içine düştüğü bir illet ve felakettir. Kur’an-ı Kerim’de fâsıkların zemmedildiği ve azapla uyarıldığı mâlumdur. Hesap gününü düşünen her mü’min, şer’î emirleri eda etmek ve haramlardan şiddetle kaçınmak suretiyle fısk hastalığından kurtulabilir. Fısk, bireysel bir eylemdir. Fâsıkların bir araya gelmesi ve şer’î hudutları kitle halinde tahrip etmesi, “fesâd”ı gündeme getirir. Dolayısıyla fısk ile fesâd arasında, böyle bir yakınlık ve ilişki vardır. Fâsıkların ve müfsidlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlarda; tağutî güçlerin iktidar olması ve hizbu’ş-şeytanın hızla gelişmesi kaçınılmazdır.739 O yüzden İslâm’ın gönüllerde ve coğrafyalarda hâkim olması için her çeşit fısktan kaçınmak ve fâsıklara İslâmî tavır alıp salih amellerle iç içe ve salihlerle beraber olmak şartttır.
“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıklardır.”740 Kendi nefsinden başlamak üzere gönüllerde, eylemlerde ve çevredeki her çeşit fısk ve fâsığa karşı mücadele edenlere selâm olsun!
736] Buhâri, İtikâf 1
737] Buhâri, Teheccüd 6
738] Müslim, İman 176; S. Kılıç, a.g.e., s. 332 ve devamı
739] Yusuf Kerimoğlu, a.g.e., II/41
740] 5/Mâide, 47
FISK / FÂSIK
- 207 -
Fısk ve Fâsık Konusuyla İlgili Âyetler
A- Fısk ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde): 2/Bakara, 59, 197, 282; 5/Mâide, 3; 6/En’âm, 49, 121, 145; 7/A’râf, 163, 165; 10/Yûnus, 33; 17/İsrâ, 16; 18/Kehf, 50; 29/Ankebût, 34; 32/Secde, 20; 46/Ahkaf, 20; 49/Hucurât, 7, 11.
B- Fâsık Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 37 Yerde): 2/Bakara, 26, 99; 3/Âl-i İmrân, 82, 110; 5/Mâide, 25, 26, 47, 49, 59, 81, 108; 7/A’râf, 102, 145; 9/Tevbe, 8, 24, 53, 67, 80, 84, 96; 21/Enbiyâ, 74; 24/Nûr, 4, 55; 27/Neml, 12; 28/Kasas, 32; 32/Secde, 18; 43/Zuhruf, 54; 46/Ahkaf, 35; 49/Hucurât, 6; 51/Zâriyât, 46; 57/Hadîd, 16, 26, 27; 59/Haşr, 5, 19; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6.
C- Fâsıklar Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
a- Fâsıklar, Antlaşmalarını Bozarlar: Bakara, 27.
b- Fâsıklar, Birlik ve Beraberliği İstemezler: Bakara, 27.
c- Fâsıklar, Fesat (Bozgunculuk) Çıkarırlar: Bakara, 27.
d- Fâsıklar, Kur’an’ı İnkâr Ederler: Bakara, 99.
e- Allah’ın İndirdiği İle Hükmetmeyenler Fâsıktır: Maide, 47.
f- Fâsık Münafıklar: Tevbe, 67, 84; Münafıkun, 6.
g- Fâsıkların Getirdiği Haberi Araştırmak: Hucurat, 6.
h- Fâsıkların Cezası: Secde, 20-21; Hucurat, 11.
i- Fâsıklar Antlaşmalarını Bozarlar: Bakara, 27.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 236
2. Mefatihu’l-Ğayb (Tefsir-i Kebir), F. Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 205-206
3. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 13, s. 37-39; c. 12, 202-205;
4. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s.146, 186-188
5. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 146-150
6. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y.
7. Kur’an’da Şer Problemi, Lutfullah Cebeci, Akçağ Y.
8. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 328-333
9. İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 269-285
10. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 367-397
11. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 58-63
12. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 211-218
13. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 49-74
14. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 136, 143
FETİH
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FETİH
- 73 -
Kavram no 49
Nimetler 2
Bk. Galibiyet ve Allah’ın Yardımı;
Cihad; İman; Tevhid;
FETİH
• Fetih; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
• Fettâh; Kapıları Açan Allah Teâlâ
• Kur’ân-ı Kerim’de Fetih
• Fetih Sûresi
• Hadis-i Şeriflerde Fetih
• Fetih, İşgal ve Terör
• İslâm, Ülkeleri Kılıç Zoruyla Alarak Değil; Gönülleri Fethederek Yayılmıştır
• Fetih; Şefkat Hareketi
• Fethin Boyutları
• Hudeybiye Barışı; İnsanlara Önce Kapalı Gelen “Apaçık Fetih”
• Mekke’nin Fethi; Kalpleri Feth Etmenin Sonucu Olarak Dünyanın Kalbinin Fethi
• Kendini Fethe Kapatmış Kişiler ve Onlara Karşı Tavır (Harbî, Zimmî; Ğanîmet, Cizye ve Harâc)
• Harbî; Fetihle Kurtuluşu Bekleyen Zavallı ya da Fethe Engel Tip
• Zimmî; Fethi Bekleyen Aday, En Azından Fethe Engel Ol(a)mayan Kişi
• Ğanîmet; Fethin Dünyevî Avansı
• Fey’; Düşmandan Ele Geçirilen Arâzîler
• Cizye; Gayr-i Müslimlerin Can ve Mallarını Koruma Bedeli/Yıllık Vergi
• Harâc; Zimmîlerden Alınan Toprak Vergisi
• Tefsirlerden İktibaslar
“Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah’tan bir fetih/zafer (nasip) olursa, ‘sizinle beraber değil miydik’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘sizi yenip (öldürebileceğimiz halde) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah Kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için mü’minler aleyhine asla bir yol/fırsat vermeyecektir.”240
“Biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.” 241
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman; Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit; Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”242
240] 4/Nisâ, 141
241] 48/Fetih, 1
242] 110/Nasr, 1-3
- 74 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fetih; Anlam, Mâhiyet ve Önemi
Fetih; Müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla İslâmiyet’e açmaları, İslâm devleti idaresine almaları demektir. Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen fetih,243 terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kelimesine benzer şekilde, müslümanların gayri müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır; kaynağı da müslümanların geçmiş ve gelecekteki maddî-mânevî zaferlerinden bahseden Feth sûresidir. İslâm sancağı altında Hz. Peygamber ile sahâbîler tarafından gerçekleştirilen zaferlerle dolu sefer ve savaşlar için kaynaklarda sık sık bu terime yer verildiği görülür. Ancak burada kelimenin yalnız maddî yönden fetih mânâsı taşıdığı söylenemez; kelime öncelikle ve daha çok, kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, ikinci olarak da İslâm mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Fetih kelimesinin bu yorumu Hz. Peygamber’in hadislerinden ve Kur’an-ı Kerim’den açıkça anlaşılmaktadır. Medine’nin savaşsız fethedilmesi ve İslâm’a kazandırılması hakkında Rasûlullah’ın, “Ülkeler ve şehirler zorla alınır; Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir”244 dediği kaydedilir. Bu mecâzî kullanımı gösteren Kur’anî delil ise Fetih sûresinin, “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik” meâlindeki ilk âyetidir. Çünkü bu âyet ve daha sonra gelen âyetler askerî bir zaferin değil; Mekkeliler’le h.6; m.628 yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir. Birçok sahâbî bu antlaşmayı kendilerini, Hz. Peygamber’i ve İslâmiyet’i küçük düşürücü mâhiyette bulmuş ve bu durum onları hoşnutsuzluğa ve hatta itaatsizliğe sevketmişti. Hâlbuki Rasûl-ü Ekrem, insanların Allah’ın dâvetine en çok barış ortamında kulak vereceğini bildiği için Mekkeliler’in önerilerini kabul etmişti. Nitekim vahiy onun bu görüşünü desteklemiş ve Hudeybiye Antlaşması’nı “feth-i mübîn (apaçık bir fetih)”245 olarak nitelendirmiştir.
Kur’an’ın birçok yerinde fetihle birlikte ondan türeyen çeşitli kelimelerin geçtiği görülür. Bunlar arasında terimin, savaşla bir yerin İslâm hâkimiyeti altına alınmasını göstermesinin yanında hüküm ve kazâ anlamında kullanılmış olması dikkat çeker;246 fâtihîn de “hükmedenler” anlamını taşımaktadır.247 Feth sûresinin 18 ve 27. âyetlerindeki “fethan karîben” (yakın fetih) ibâresi Hudeybiye Antlaşması’ndan sonraki Hayber’in fethine, Nasr sûresinin 1 ve Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki “el-feth” kelimesi ise Mekke’nin fethine işaret etmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’de fethin hem savaş, hem dâvet ve tebliğ yoluyla gerçekleştirilebileceği açıklanmış bulunmaktadır.
İslâmiyet’in doğuşu sırasında birbirlerine düşmanlık besleyen Arap kabileleri Kur’an’ın irşâdı ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle birleşerek i’lâ-yı kelimetullah için kılıç kuşanan idealist bir iman ve fetih ordusu haline gelmiş, bu ordu sâyesinde İslâm’ın tevhid anlayışı nereye ulaşmışsa o topraklar çeşitli ırk, din ve mezheplerin korunma imkânı bulduğu bir sığınak olmuştur. Böylece müslümanlar, belli
243] feth, çoğulu fütûh, bunun da çoğulu fütûhât
244] Belâzûrî, I/6
245] 48/Fetih, 1
246] 32/Secde, 28-29
247] 7/A'râf, 89
FETİH
- 75 -
bir prensip ve amaç uğruna giriştikleri cihadla yeryüzüne barış, adâlet ve fazilet getirmişler, adâlete ve eşitliğe dayanan bir ictimâî âhenkle fethedip idareleri altına aldıkları yerlere tek İlâh fikrinin ve imanının huzurunu da taşıyarak yeni bir dünya düzeninin müjdelerini vermişlerdir. İslâmiyet, cihad ve onun tabiî sonucu olan fetihlerle müslümanların hâkimiyetine geçen ülkelerin halkının İslâm dinini kabul etmeye zorlanmasını doğru bulmaz. Bu husus Kur’an âyetleriyle sâbittir: “Dinde zorlama yoktur”248 Fethedilen yerlerdeki insanlar, müslüman olma veya cizye ödemek şartıyla eski dinlerinde kalma hürriyetine ve her iki durumda da İslâm devleti hâkimiyeti ve himâyesi altında yaşama hakkına sahiptiler. Bu esas, Hz. Peygamber’in Tevbe sûresinin 29. âyetine dayanarak Tebük Gazvesi sırasında uyguladığı cizye usûlü örnek alınmak sûretiyle ilk fetihlerden itibaren değişmeyen bir prensip halinde benimsenmiştir. Cizye ödemek şartıyla zimmî statüsüne girmeyi kabul edenlere din ve vicdan hürriyeti tanınıp mâbedlerine dokunulmadığı gibi ibâdetlerine de karışılmamıştır. Müslümanlar fethettikleri yerlerde yaşayan insanları, daha önceleri pek çok yerde yapıldığı gibi, öldürme veya köleleştirme yoluna gitmemiş, kendilerine İslâm tebliği ulaştıktan sonra ileride ihtidâ edeceklerini umdukları için onları zimmî statüsüne almayı daha doğru ve insanî bulmuşlardır. Hz. Ömer’in Suriye genel vâlisi Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a gönderdiği tâlimâtın son kısmı bu bakımdan dikkat çekicidir: “Allah’a yemin ederim ki, eğer bu arâziler sahipleriyle birlikte müslümanlara paylaştırılırsa geriden gelecek müslümanlar ve zimmîler konuşacak bir insan dahi bulamayacakları gibi emeklerinin ürünü iş ve kazançlarından da faydalanamazlar; arâzileriyle birlikte taksim edilen insanlar ise müslümanlar sağ kaldığı sürece sömürülürler. Sonuçta bizden sonra da çocuklarımız onların çocuklarını sömürmeye ve köle olarak kullanmaya devam eder. Böylece bu insanlar İslâm dini hüküm sürdükçe müslümanların kölesi kalırlar. Ben buna asla râzı değilim.”249
Bazı şarkıyatçılar ve hıristiyan yazarlar, İslâm fetihlerinin insanları kılıç gücüyle din değiştirmeye zorlama amacını taşıdığı iddiâ etmişler ve müslümanları bir ellerinde kılıç, diğerinde Kur’an olduğu şeklinde tanımlamışlardır. İslâmiyet’in, ilk döneminden bugüne kadarki yayılışının daha çok hıristiyanlığın aleyhine olduğu bilinen bir gerçektir; dolayısıyla bu din mensuplarından gelen ithamların ciddiye alınması doğru değildir. Müslümanlar insanları tevhid inancına dâvet etmişler ve bu uğurda büyük gayret göstermişlerdir; ancak, kimseyi zorla İslâmiyet’e sokmamışlardır. Hemen her yerdeki fetihleri kitleler halinde İslâm’a katılmalar tâkip etmiş ve bu katılmalar, mühtedîlerin İslâm’ın en doğru din olduğu yolundaki inanç ve tercihleriyle gerçekleşmiştir. Mısır’ın fethine iştirak etmiş olan Ziyâd bin Cez ez-Zübeydî’nin anlattıkları, müslamanları fetihlerden sonra nasıl davrandığını en güzel şekilde ortaya koymaktadır: “... Elimizdeki Mısırlı savaş esirleriyle birlikte toplandık; hıristiyanlar da geldiler. Biz her esiri, İslâmiyet’i veya hıristiyanlığı tercih etmesi husûsunda serbest bıraktık. Birisi İslâm’ı seçtimi biz fetih sırasındakinden daha kuvvetli bir sesle tekbir getiriyor ve onu yanımıza alıyorduk. Hıristiyanlığı seçenler olunca da hıristiyanlar bağırarak onu yanlarına alıyorlardı; biz de cizyesini bağlıyor, ancak buna sanki içimizden biri onlara katılmış gibi çok üzülüyorduk...”250
248] 2/Bakara, 256; ayrıca bk. 10/Yûnus, 99; 18/Kehf, 29
249] Ebû Yûsuf, el-Harâc, II/197-203
250] Taberî, Târih I/2582-2583
- 76 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm fetihleri devletin sınırlarının genişlemesini sağlamakla birlikte, gayri müslimleri zorla müslüman yapmayı hedef almıyor, onları yalnızca İslâm devletinin himâye ettiği insanlar statüsüne sokmakla yetiniyordu. Bir başka ifade ile, onların zorla müslüman olmalarını değil; İslâm’a tâbi olmalarını, İslâm’a girmeden Allah’a itaat etmelerini sağlıyordu. Çünkü zorla dine girenlerin müslümanlığından kendilerine de İslâm ümmetine de bir hayır gelmeyeceği, ayrıca insanları ölümle tehdit ederek müslüman yapmanın münâfıklığı körüklemekten ve toplumdaki münâfık sayısını arttırmaktan başka bir sonuç vermeyeceği biliniyordu.
Fetihler sonucunda İslâm devletinin himâyesi altına alınan insanlar, hem İslâm’ın sâfiyet ve ulviyetini müşâhede etmek, hem de tevhid potasında temizlenip sevgi, adâlet, merhamet, insaf ve iman sahibi olmuş müslümanları tanımak sûretiyle doğrunun eğriden, güzelin çirkinden, tevhidin şirkten farkını müşahhas bir şekilde idrâk etme imkânına kavuşmuşlar, dolayısıyla da memleketin yeni sahiplerinin müsâmahakâr, eski idarecilerle kıyas kabul etmeyecek derecede adâletli, insaflı, insan hak ve haysiyetine saygılı olduklarını bizzat görmüşlerdir. Böylece Allah’ın rızâsı yolunda girişilmiş olan ve “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din de tamâmen Allah’ın oluncaya kadar”251 kâfirlerle yapılan cihad i’lâ-yı kelimetullahı gerçekleştirmiştir. Fethedilen yerlerde Allah’ın adı okunan ezanlarla, Kur’an hükümlerinin uygulanmasıyla, dinin esaslarının ve yüceliğinin yayılmasıyla, zâlim idârecilere son verilip İslâm’ın insanlara tebliğ edilmesine engel olanların saf dışı bırakılmasıyla ve hak, adâlet ve iyilik yapma ilkeleri üzerine kurulan, insanın insana değil; yalnız Allah’a kulluk ettiği bir idâre sisteminin getirilmesiyle yüceltilmiştir. Buralarda yaşayanlar, kendilerine hiçbir müdâhalede bulunulmaksızın şahsî irâdeleriyle İslâmiyet’i kabul etme imkânına kavuşmuşlardır. İslâmiyet’i kabul etmeyenlerden ise yahûdi, hıristiyan ve mecûsiler kendi dinlerinde kalmışlardır; çünkü “hidâyet Allah’tandır.”252
İslâm fetihlerinin esas gâyesi i’lâ-yı kelimetullahtır. Nitekim Hz. Peygamber’e, Allah yolunda olan kimdir? Ğanîmet kazanmak için harp eden mi, cesâretiyle şöhret kazanma amacında olan mı, yoksa kabilesiyle dayanışma halinde bulunduğunu göstermek isteyen mi?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Hiçbiri değil; Sadece Allah’ın adını yüceltmek için savaşan kimse Allah yolundadır.”253 İslâm futûhat tarihinde önemli bir yere sahip olan Türkler’e Oğuz Destanı’nda hedef gösterilen, “büyük nehirlere ve büyük denizlere varma” şeklindeki “kızılelma” da, bu ulusun müslüman olmasından sonra yeni bir şekle dönüşmüş ve “i’lâ-yı kelimetullah” halini almıştır.
Şarkıyatçılar, Kur’an hükümlerinin yeryüzünde hâkim kılınması ve İslâm dâvet ve tebliğine engel olan unsurların ortadan kaldırılması için yapılan cihad ve bunun sonucunda gerçekleşen fetihlerle, insanların kendi istekleri doğrultusunda İslâmiyet’i benimsemeleri arasındaki farkı anlamamışlar veya anlamaz görünmeyi tercih etmişlerdir. Müslümanların fethettikleri yerlerde bugün dahi varlıklarını sürdüren gayri müslimlerin bulunduğunu gören bazı şarkıyatçılar ise İslâm fetihlerinin en büyük hedefinin ğanîmet ve maddî menfaat elde etmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. İslâm fetihlerinin başarı sebepleri arasında tarihî, coğrafî, siyasî,
251] 8/Enfâl, 39; 2/Bakara, 193
252] 10/Yûnus, 99; 88/Ğâşiye, 21-22; 13/Ra'd, 27
253] Buhârî, İlim 45, Cihad 15, Tevhid 28; Müslim, İmâre 149-151
FETİH
- 77 -
askerî ve iktisadî birçok unsurun bulunduğunda şüphe yoktur. Özellikle savaşlardan sonra ele geçirilen ğanîmetler, zimmî statüsüne giren gayri müslimlerin ödedikleri cizye ve Hz. Ömer’in ğanîmet statüsü dışına çıkararak yerli halkın elinde bıraktığı topraklardan alınan haraç, müsteşrikler tarafından fetihlerin önemli bir muharrik unsuru olarak gösterilmektedir. İslâm dini, ğanîmetler ve vergiler konusunda son derece gerçekçidir. Savaşlardan sonra elde edilecek ğanîmetlerin nasıl dağıtılacağı husûsu, hicretin ikinci yılında Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan Enfâl sûresinin 41. âyetiyle bir esasa bağlanmıştır. Cizye ve harâcın nasıl paylaştırılacağını ise Hz. Ömer kurduğu divan teşkilâtının yardımıyla tespit etmiş ve fey gelirlerinin Haşr sûresinin 7 ve 10. âyetlerine istinâden, İslâm’a yaptıkları hizmetlere göre bütün müslümanlara dağıtılması usûlünü getirmiştir. Fetih sûresinde müslümanlara ğanîmet vaad edilerek ödüllendirilecekleri beyan edilmiş,254 Hz. Peygamber de, bazı yerlerin fethedileceğine ve müslümanların ğanîmet elde edeceklerine dair söylediği, “Kisrâ ve Kayser’in hazineleri de Allah yolunda taksim edilecektir”255 gibi hadislerle planlı bir fetih hareketini hedef göstermiştir. Bununla birlikte ğanîmet İslâm fetihlerinin sebebi değil; bir sonucudur. Çünkü İslâm’da ğanîmet ele geçirmek, bir soyun hâkimiyetini veya bir ırkın galebesini sağlamak yahut şan ve şeref elde etmek maksatlarıyla savaş yapılması câiz görülmemiştir.
İslâm fetihlerinin en bâriz özelliği devamlı ve kalıcı olmalarıdır. Hıristiyan taassup ve barbarlığı ile Haçlı zihniyetinin emri altına giren engizisyon mahkemelerinin sekiz asra yaklaşan Endülüs’teki İslâm hâkimiyetini sona erdirmesi ve 200 yıldan beri modern Haçlı zihniyetiyle Rumeli ve Balkan müslümanlarının yerlerinden sökülüp atılmalarına yönelik günümüzdeki katliamlar bir tarafa bırakılacak olursa, tarih boyunca fetihler sonucunda ele geçen ve İslâm’a açılan toplarlarda bugün de hâlâ müslüman ulus ve devletlerin yaşadıkları görülür. Bu gerçek, İslâm fetihlerinin geçici değil; devamlı, kalıcı ve aynı zamanda çok tesirli ve köklü olduğunun açık bir delilidir. Bu durum, tevhid akîdesini esas alan ve fıtrî bir din olan İslâmiyet’in taşıdığı ehemmiyetle müslümanların fethettikleri yerleri en iyi şekilde yönetmelerinin bir sonucudur. İslâm’a sonradan açılan topraklara müslümanların yerleştirilmesi, mevcut şehirlerin imarının yanında yenilerinin kurulması, çeşitli İslâm müesseselerinin hayatı daha iyi yaşanır hale getirmesi, başta Kur’ân-ı Kerim öğretimi olmak üzere dinî ilimlerin ve İslâm kültürünün yaygınlaştırılması, günlük hayatın ihtiyaçlarına cevap verecek ticarî ve iktisadî faâliyetlerin kesintisiz sürdürülmesine imkân tanınması gibi hususlar bu bölgelerin İslâmlaştırılmasında önemli rol oynamıştır. Gerek kılıçla, gerekse barış yoluyla fethedilen memleketlerin sâkinleri, herhangi bir zorlamaya mâruz kalmadıkları halde âdeta birbirleriyle yarışırcasına müslüman olmuşlardır. Çünkü onlar İslâm’ı, onun kitabı Kur’an’ı, Hz. Peygamber’in yüce kişiliğini ve sünnetini müslümanların şahsında müşâhede ederek sevmiş ve benimsemişlerdir. Müslümanlar da fethettikleri yerlerde zimmî statüsüne giren çeşitli inançlara mensup her sınıf, cins, renk ve ırktan gayri müslimi, “Sizin dininiz size, benimki bana”256 âyeti uyarınca can, mal, ırz ve nâmusları ile ibâdet ve mâbedlerine hürmet etmek sûretiyle Allah’ın yarattığı birer varlık olarak karşılamıştır. Sevgi, adâlet, merhamet ve insafı aziz
254] 48/Fetih, 19
255] Buhârî, Cihad 157
256] 109/Kâfirûn 6
- 78 -
KUR’AN KAVRAMLARI
tutup İslâm sulh ve selâmetini bütün dünyaya yaymaya ve uygulamaya çalışarak sonuçta bu dini cihanşümul/evrensel bir hale getirmişlerdir.
İslâm dünyasında gerçekleştirilen fetihlerle ilgili çok zengin bir literatür bulunmaktadır. Başta İbn Cerîr et-Taberî’nin (ö. 310/923) eseri olmak üzere, kronolojik esaslara göre kaleme alınmış tarih kitaplarından başka, bir şehir veya bölgenin fethine dâir müstakil kitap ve risâleler de yazılmıştır. Sâlih Ahmed el-Alî, ilk dört asırdaki İslâm fetihlerini anlatan ve İbnü’n-Nedim’in Kitâbü’l-Fihrist’inde yer alan Arapça eserleri toplayarak F. Rosenthal’in A History of Muslim Historigraphy257 adlı kitabından Arapça’ya yaptığı tercümede bir araya getirmiştir.258 Hicretin ilk üç asrında gerçekleştirilen İslâm fetihleriyle ilgili en kıymetli eser, başta bir yerin barış veya savaş yoluyla ele geçirilmesine dair haberler ve buna bağlı olarak muâhedelerle belirlenen cizye ve haraç miktarlarını zikreden, arkasından da fetihlerden sonraki imar ve iskân faâliyetlerine ve yapılan câmilere, iktâ edilen veya mera haline getirilen topraklara âit rivâyetlere yer vererek İslâmlaştırmaya âit bütün gelişmeleri anlatan Belâzûrî’nin (ö. 279/892-893), Fütûhu’l-Büldân’ıdır. Türk müslüman devletleri geleneğinde ise yine tarih kitaplarının yanında gazânâme, gazavâtnâme, fetihnâme, zafernâme gibi adlarla çok zengin bir literatür meydana getirilmiştir. 259
Fetih sözcüğü, açmak anlamından ayrı olarak, kapalı bilgilere açıklık kazandırma, öğretme ve bilgilendirme yardım etme/gönderme, kapalı/belirsiz işleri açığa çıkardığı için karar/hüküm verme ve kapalı bir kapıyı açtığı için zafer anlamlarına da gelir. Şu halde fetih sözcüğü, hem maddî, hem de mânevî açmalar/açılımlar için kullanılabilmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de Fetih Kelimesinin Anlamları
Kapalı Bilgilere Açıklık Kazandırma: “Biz sana apaçık bir fetih verdik.”260 âyetindeki fetih, birkaç şekilde yorumlanmıştır:
1) Mekke’nin fethi anlamındadır.
2) Hz. Peygamber’e açılan bilgiler, ödül yolu olan hidâyetler, günahlarının bağışlanmasına sebep olan makamât-ı mahmûde anlamındadır.261
3) Buradaki fetih sözcüğüne, “karar/yargı” (kazâ) anlamı da verilmiştir.262
4) Bu âyette, “Biz senin için apaçık bir zaferin önünü açtık” karşılığını uygun gören Muhammed Esed, zaferi, İslâm’ın Arabistan’da kazanacağı zaferlere kapı açan Hudeybiye Antlaşması’nın sağladığı üstünlük olarak yorumlar.263
Öğretme ve Bilgilendirme: Fetih, bir konuda öğretme ve bilgilendirme durumunu anlatabilir: “Mü’minlerle karşılaştıkları zaman, ‘inandık’ derlerdi. Birbirleriyle yalnız kaldıklarında, ‘Rabbinizin katında size karşı hüccet göstersinler (koz olarak kullansınlar)
257] Leiden 1968
258] İlmü't-Târih Inde'l-Müslimîn, s. 283-287
259] Mustafa Fayda, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 12, s. 467-470
260] 48/Fetih, 1
261] Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 557
262] İbnü'l-Cevzî, Nüzhetu'l-Ayûni'n-Nevâzır, s. 462; Mukatil bin Süleyman, el-Vücûh ve'n-Nezâir, s. 93
263] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, c. 3, s. 1045
FETİH
- 79 -
diye mi, Allah’ın size açıkladığını (öğrettiğini; -fetehallahu-) onlara anlatıyorsunuz? Bunu hiç düşünmüyor musunuz?’ derlerdi. Gizlediklerini de, açıkladıklarını da Allah’ın bildiğinin farkında değiller mi?”264
Karar/Yargı Bildirme: Bu anlamda kullanıldığında masdarı, fetih olarak değil; daha çok fitâh olarak kullanılır. “feteha’l-kadıyyete” veya “feteha beynehumâ” biçiminde kalıplaşır.265 Nitekim Kur’an’ın birkaç âyetinde, bu anlam ve kalıplaşma özellikleriyle kullanılmıştır; özellikle bu kullanım peygamberlerin kavimleriyle ilgili olarak gerçeği ve haklıyı ayrıştırma yakarışları arasında yer almıştır.266
Yüce Allah’ın “karar verici” (Fettâh) ve “en iyi karar verici” (hayru’l-fâtihîn) sıfatları da bu anlamdan köken almıştır: “De ki: Rabbimiz sonunda hepimizi toplar. Aramızda adâletli hüküm (yeftehu) verir. Karar verici (el-Fettâhu) ve bilen, ancak O’dur.”267 Hz. Şuayb, kavminin tehditleri sonunda şu yakarışta bulundu: “... Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakça hüküm ver (-iftah- hak neyse ortaya çıkar). Sen hükmedenlerin en iyisisin (hayru’l-fâtihîn).”268 Bu anlam özellikleri, “hüküm” kökenli türevlerle de ilişkilidir.
İlâhî Yardım Gönderme:
a) İlâhî Yardımın Engellenilmezliği: Allah, göndereceği yardımın tek karar vericisidir; “Allah’ın insanlara verdiği(yeftehu) rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini de, ardından kimse açamaz. O, güçlü ve hakîmdir/bilgedir.”269 “Yardım bekleme yakarma” anlamı için270 “İnsanlardan peygamberin haberini duyma, kitaplardan çıkarma, Allah’tan zafer isteme ve putatapanlara karşı peygamberle zafere erişme” anlamları da verilir.271
Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar ve büyüklük taslayanlar İlâhî yardımdan nasipsizdir: “Doğrusu âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz (lâ tufettehu). Deve, iğne deliğinden geçmedikçe, cennete de giremezler. Suçluları böyle cezâlandırırız.”272
b) Bereket Gönderme: Allah, âyetlerini yalanlayanlara ve inkârcılara, bereket kapılarını açmaz: “(Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar) kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onlara her şeyin kapısını açtık (fetahnâ). Kendilerine verilene sevinince, ansızın onları yakaladık da mutsuz kalıverdiler (rûhen çöktüler).”273 “Eğer kasabaların halkı, iman etmiş ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bereketlerini/bolluklarını verirdik (le-fetahnâ). Ama gerçeği yalanladılar. Bu yüzden yaptıklarına karşılık onları yakalayıverdik.”274
264] 2/Bakara, 76-77
265] Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 557
266] Bk. 7/A'râf, 89; 32/Secde, 28-29; (Yevme'l-feth: Karar günü; istedikleri ve bekledikleri azap günü); 34/Sebe', 26
267] 34/Sebe', 26
268] 7/A'râf, 89
269] 35/Fâtır, 2
270] bk. 2/Bakara, 89
271] Bk. Râgıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 558
272] 7/A'râf, 40
273] 6/En'âm, 44
274] 7/A'râf, 96
- 80 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yıkım ve İlâhî Azap Gönderme: Fetih sözcüğü, İlâhî azâbın bazı gerçekleşme yolları için de kullanılabilir: “Yok ettiğimiz kasaba halkının, âhirette cezâ görmek üzere Bize dönmemesi imkânsızdır. Ye’cûc ve Me’cûc’un seddi fethedildiği (yıkıldığı) zaman, her dere ve tepeden boşanırlar.”275 “Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman, ümitsiz kalıverdiler.”276
Hz. Nûh’un kavmi, peygamberlerini yalanlayınca, Allah gök kapılarını seller gibi boşanan sularla açtı.277
Zafer:
a) Zafer Karşısında Münâfıkların Bocalamaları: “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah’tan bir fetih/(zafer (nasip) olursa, ‘sizinle beraber değil miydik’ derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri olursa (bu sefer de onlara), ‘sizi yenip (öldürebileceğimiz halde) mü’minlerden korumadık mı?’ derler. Artık Allah kıyâmet gününde aranızda hükmedecektir ve kâfirler için mü’minler aleyhine asla bir yol/fırsat vermeyecektir.”278 Âyetin sonundaki duyuru, tamamen mânevî/rûhî bir içeriğe sahiptir, hayatın değişkenlik gösteren maddî şartlarına uygulanamaz. Zira “inkârcılar” bazen şanslı günlerinde olabilirler, dolayısıyla mü’minler üstünde geçici bir üstünlük sağlayabilirler.279
Münâfıklar yahûdi ve hıristiyanların hayat tarzlarını taklide çalışarak onlara karşı iyi niyetlerini gösterme yarışına girerler: “Kalplerinde hastalık olanların ‘bize bir felâket gelmesinden korkuyoruz’ diyerek, onlara (kitap ehline) koştuğunu görürsün. Ama Allah, bir zafer (fetih) verir veya katından bir emir getirirse kalplerinde gizlediklerine içleri yananlara dönerler.”280
b) Sâdık Mü’minlerin Zaferi: “İşte bu, Allah’ın inkârcıların düzenini zayıflatıp yok etmesidir. Zafer (fetih) istiyorsanız, alın görün işte fethinizi/zaferinizi. (Peygambere karşı gelmekten/günahtan) vazgeçerseniz, sizin iyiliğinize olur. Yok tekrar dönerseniz, Biz de döneriz. Topluluğunuz kalabalık da olsa, size hiçbir fayda vermez. Allah, mü’minlerle berâberdir.”281 Bu âyetteki hitabın mü’minlere mi, yoksa müşriklere mi yönelik olduğu müfessirler arasında tartışmalıdır. Her iki yoruma da elverişliliği sağlayan unsurlar, “fetih” (zafer/karar) “fie” (ordu/topluluk) ve biraz ikincil de olsa “neûd” (vaadden döneriz/tekrar bozguna uğratırız) sözcükleridir. Ancak âyetin bağlamına, özellikle önceki âyetlere bakılırsa, hitâbın mü’minlere yönelik olduğu belirginleşir.
Âyetin mü’minlere hitap ettiği benimsenirse, iman edenler inançlarına ve doğru yoldaki eylemlerine sâdık kaldıkları sürece, Allah’ın onlarla birlikte olacağı; onlar gerçek mü’minler olmadıkça, gelecekte ne kadar büyük topluluklar oluştururlarsa oluştursunlar, güçsüz ve mukavemetsiz kalacakları yolunda müslümanlara bir uyarı durumunda olduğu anlaşılır.282
Âyetteki fetih sözcüğü, ayrıca, “zafer, karar ve iyilikler” olarak da
275] 21/Enbiyâ, 95-96
276] 23/Mü'minûn, 77
277] 54/Kamer, 9-11
278] 4/Nisâ, 141
279] Bk. Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, c. 1, s. 172 -157-
280] 5/Mâide, 52
281] 8/Enfâl, 18-19
282] Muhammed Esed, Kur'an Mesajı, c. 1, s. 325 -21-
FETİH
- 81 -
yorumlanmıştır. Buna göre, “bunları istiyorsanız, Peygamberin gelişiyle onlara kavuşmuş bulunuyorsunuz” anlamı ortaya çıkar.283
“Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih (zafer) sağlamışızdır.”284
c) Yakın Zafer (Fethun Karîb): Allah, Peygambere bağlılığını kanıtlayan ve pekiştiren mü’minlere yakın bir zafer (fethun karîb) vaad etmiştir: “Andolsun ki Allah mü’minlerden, ağaç altında sana beyat ederken râzı olmuştur. Gönüllerinde olanı da bilmiş, onlara güvenlik (sekînet/ iç huzuru) bahşetmiş yakında gerçekleşecek bir zafer (fethun karîb) ve ele geçirecekleri bol ğânîmetlerle ödüllendirmiştir. Allah, güçlü ve hakîmdir/bilgedir.”285 Birçok müfessir, bu zaferin, Hudeybiye Antlaşmasından birkaç ay sonra meydana gelen Hayber’in fethiyle bağlantılı olduğunu belirtir. Ama aslında burada kastedilen anlamın daha geniş olması kuvvetle muhtemeldir; yani hicrî 8. yılda Mekke’nin kansız bir şekilde fethedilmesi, İslâm’ın bütün Arap Yarımadası’nda üstünlük sağlaması ve nihâyet, Hz. Peygamber’in halifeleri döneminde İslâm birliğinin olağanüstü genişlemesi.286
“... Allah, sizin bilmediğinizi bilir. Size, bundan başka yakın zamanda bir fetih verecektir.”287 Buradaki fetih de, yukarıdaki âyette yer alanla bağlantılıdır.
Fetih, Allah yolundaki harcamaların erdemlilik ayracıdır; “Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda niçin infak edip sarfetmiyorsunuz? İçinizden fetihten önce infak eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarfedip savaşan kimselerle bir değildir, berikiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine en güzeli (cenneti) vaad etmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.”288 Buradaki fetih, müslümanların hâlâ zayıf ve geleceklerinin belirsiz olduğu bir zamanda, Mekke’nin hicrî 8. yıldaki fethi olarak yorumlanmıştır. Ancak, daha geniş bir çerçevede düşünülerek, “zor ve sıkıntılı zamanlar” olarak anlaşılması daha uygun görünüyor.
“Ey iman edenler! Sizi can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir ticâreti/yolu göstereyim mi? Allah’a ve Peygamberine iman edersiniz. Allah yolunda, mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bilseniz bu, sizin için, en iyi yoldur. Böyle yaparsanız, Allah günahlarınızı bağışlar. Sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş yerlere koyar. Büyük kurtuluş işte budur. Bundan başka, sevdiğiniz bir şey daha var: Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer (nasrun minallah ve fethun karîb). İman edenleri müjdele. Ey iman edenler! Allah’ın dininin yardımcıları olun...”289 Müfessirler, bu zafer vaadini, müslümanların savaşla gelen fetihlerinin bir öngörüsü olarak değerlendirirler. Ama bunun, Kur’an mesajının mânevî zaferini ve daha önce onu anlamamış olanlar arasında hızla yayılmasını kastettiği ihtimali daha kuvvetlidir.290
d) Zafer (Nasr) Sûresi: Mina’da Hz. Peygamber’in hicrî 10. yılın Zilhicce ayında gerçekleştirdiği Vedâ Haccı sırasında yanivefatından yaklaşık iki ay önce nâzil olan bu sûre, kesinlikle onun insanlığa duyurduğu son tam sûredir. Bir gün
283] Râgıp el-İsfehânî, a.g.e. s. 558
284] 48/Fetih, 1
285] 48/Fetih, 18-19
286] Muhammed Esed, a.g.e., c. 3, s. 1048 -22-
287] 48/Fetih, 27
288] 57/Hadîd, 10
289] 61/Saff, 10-13
290] Muhammed Esed, a.g.e. c. 3, s. 1145 -13-
- 82 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce, “Sizin dininizi tamamladım.” (5/Mâide, 3) âyeti inmişti. Hz. Peygamber’in Nasr sûresinin nüzûlünden sonra aldığı tek vahiy, Allah’a dönüşü ve hesap görülmesini hatırlatan 2/Bakara, 281 âyeti olmuştur.291
Sûre, mü’minleri sayıca çoğalsalar bile, Allah’ı unutmamaya çağırır: “Allah’ın yardımı ve zafer (feth) günü gelip insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini hamd edip överek tesbih et. O’ndan bağışlanma dile (istiğfâr et). O, tevbeleri daima kabul eder.”292 Buradaki fetih sözcüğü; yardım, zafer, karar ve Allah’ın açımladığı bilgiler anlamlarına ihtimallidir.293
Fettâh; Kapıları Açan Allah Teâlâ
Fettâh; Allah Teâlâ’nın esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden) biridir. “Bir şeyi açmak, taraflar arasında hüküm vermek, birine yardım edip zafere ulaştırmak” anlamındaki “feth” kökünden mübâlağa ifâde eden bir sıfat olup “iyilik kapılarını açan, bütün anlaşmazlıkların nihâî hakemliğini yapmak sûretiyle mutlak adâleti gerçekleştiren, hak ile bâtılı birbirinden ayırıp durumu açıklığa kavuşturan, mazlumlara yardım edip mü’min kullarına zafer veren” mânâlarına gelir. Kullarına hayır kapılarını, dileklerine kavuşmak isteyen kullarına kapalı kapıları açan, peygamberlerini düşmanlarının elinden kurtarıp, memleketlerin fethini müyesser (kolay) kılan; sevdiği kullarına melekûtunun (gözle görülmeyen âlemin) kapılarını açıp, kalp gözlerinden perdeyi kaldıran anlamlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyrulur: “O (Allah Teâlâ) Fettâh’tır; Alîm’dir.”294 Fethin asıl anlamı olan “açma” eyleminin sonuçları dış duyularla algılandığı gibi, kalp gözüyle de (bâtınî hisler) idrâk edilebilir. Râgıb el-İsfehânî, “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar yine de ‘gözlerimiz boyandı, daha doğrusu biz büyülenmişler zümresiyiz’ diyeceklerdir.”295 meâlindeki âyetleri, Allah’a nisbet edilen birinci grup açma eylemine örnek olarak göstermiştir. Sonuçları kalp gözüyle algılanan açma fiili bazen fakr u zarûreti ortadan kaldırmak gibi dünyevî, bazen de bilinmezliği kaldırmak türünden mânevî olabilir.296 Fethin “hakemlik veya hâkimlik yapmak, nusret ve zafer vermek” mânâları da “açmak” şeklindeki temel mânâ ile bağlantılıdır. Çünkü hâkim iki hasım arasında kapalı kalan hak ve adâlet kapısını açarak karar vermektedir. Zafere ulaştırmak da haklılık ve ğanîmet kapısını açmak demektir.
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.297 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)298 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)299 şeklinde tavsif
291] Muhammed Esed, a.g.e., c. 3, s. 1317
292] 110/Nasr, 1-3
293] Râgıp el-İsfehânî, a.g.e., s. 557; Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 497-504
294] 34/Sebe', 26
295] 15/Hıcr, 14-15
296] bk. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât, 'fth' md.; Kamus Tercümesi, I/936
297] 6/En'âm, 59
298] 7/A'râf, 80
299] 34/Sebe', 26
FETİH
- 83 -
edilmektedir.
Hadislerde de fetih kavramı mâzi ve muzâri sigaları ve Kur’an’daki mânâları ile Allah’a nisbet edilmiştir. Ahmed bin Hanbel’in rivâyet ettiği bir hadiste,300 Fâtih ismi, esmâ-i hüsnâ listesine yer veren Tirmizî’nin es-Sünen’inde de301 “Fettâh” ismi Allah’a izâfe edilmiştir. İbn Mâce’nin listesinde ise Fettâh ismine rastlanmamaktadır. Fetih kavramının hakiki veya mecâzî mânâdaki “kapı” kelimesiyle yakın ilgisi olduğu şüphesizdir. Nitekim kelimenin Kur’an ve hadislerdeki kullanımında bu husus açıkça görülmektedir. Müslim’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, câmiye girerken, “Allahumme’ftah lî ebvâbe rahmetik (Allah’ım, bana rahmet kapılarını aç)!”302 şeklinde duâ edilmesini öğütlemiştir.
Kelâm âlimleri, kelimenin sözlük anlamını ve Allah’a nisbet edilen bir isim olarak Kur’ân-ı Kerim’deki kullanılışını göz önünde bulundurarak Fettâh ismine öncelikle “hâkim” (kadı) mânâsını vermeyi tercih etmişlerdir. Sebe’ sûresinde bu ismin yer aldığı âyetten önceki âyetlerde müşriklere hitap edilmekte, hidâyet ve dalâletin müslümanlarla müşriklerden hangisinde bulunduğu hususu tartışılmakta303 ve devamında şöyle denilmektedir: “De ki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da aramızda adâletle hüküm verecektir. O âdil bir hâkimdir (fettâh), her şeyi bilendir.”304 Ebû Mansur el-Mâturidî, buradaki hâkimliğin hidâyet ve dalâletin hangi tarafa âit olduğunun belirlenmesi mânâsına geldiğini söylemiş ve Fettâh isminin “bilinmezlik perdesini kaldırıp gerçeği ortaya koyan” anlamına gelebileceğini ifâde etmiştir.305
Kâinatta vuku bulan her şey İlâhî kudretin ürünü olmakla birlikte, Allah madde dünyasında meydana gelen her şey için bir maddî sebep yaratmıştır. Buna bağlı olarak O’nun Fettâh ismiyle açtığı her kapının duyularla algılanabilen bir açısı ve yakın sebebi mevcuttur. Bunu göz önünde bulunduran esmâ-i hüsnâ müellifleri Fettâh isminin tecellî örneklerini mânâ âleminden vermeye özen göstermişlerdir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, Fettâhı “kullarına rızık ve rahmet kapılarını açan, işlerinin ve teşebbüslerinin önündeki tıkanıklığı gideren, gerçeği görebilmeleri için kalpleri ve basîretlerinin üzerindeki perdeleri kaldıran” diye tefsir etmiştir.306 Gazzâlî, “Fettâh”a, “yardımıyla her kapalı şeyin açıldığı ve hidâyetiyle her müşkülün çözüldüğü isim” şeklinde mânâ verdikten sonra, şöyle demektedir: “Bazen ülkeleri düşmanlarının ellerinden çıkarıp peygamberleri için fetheder ve, “Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik”307der. Bazen de velîlerinin kalplerinden perdeyi kaldırıp yüceliğinin iklimine ve azametinin güzelliğine giden kapıları onlar için açar ve, “Allah’ın insanlara açacağı rahmeti kimse tutamaz. O’nun tuttuğu rahmeti de kimse salıveremez”308 der. Gayb ve rızık anahtarlarını elinde bulunduran Allah elbette Fettâh olmaya lâyıktır”.309 Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Fettâhın üç ilgi
300] Müsned, VI/24
301] Deavât 82
302] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 68
303] 34/Sebe', 24-25
304] 34/Sebe', 26
305] Te'vîlâtu'l-Kur'an, vr. 596a
306] Tefsîru'l-Esmâ ve'd-Deavât, vr. 12b
307] 48/Fetih, 1
308] 35/Fâtır, 2
309] Gazzâlî, el-Mekasıdu'l-Esnâ, s. 91-92
- 84 -
KUR’AN KAVRAMLARI
alanı olduğunu söyler:
a) Yokluk kilidini açıp nesne ve olaylara varlık kazandırmak,
b) Bilinmeyeni kelâmı ile açıklamak ve her müşkülü çözmek,
c) Rızık ve nasip kilitlerini açmak. Bu sonuncu tecellî kıtlıktan sonra yağmur, fakirlikten sonra zenginlik vermek sûretiyle maddî alanda olabileceği gibi, üzüntüyü sevince, sapıklığı hidâyete, mâsiyeti tâate, günahkârlığı tevbeye, mağlûbiyeti zafere ve cehâleti ilme çevirmek sûretiyle mânevî alanda da gerçekleşebilir.310 İmam Kuşeyrî’ye göre Allah’ın Fettâh olduğunu bilen bir insana yakışan, O’nun lutuf ve kereminin mutlaka geleceğini ummak, acele etmeyip İlâhî hükmün yerini bulmasına hazır olarak beklemek ve O’nun hükmünde zaman açısından herhangi bir değişikliğin olmayacağını bilmektir.311
Esmâ-i hüsnâyı kendine özgü bir yöntemle tasnife tâbi tutan Ebû Abdullah el-Halîmî, Fettâhı Allah’ın kâinatı yönetmesini ifâde eden isimler grubu içinde mütâlaa etmiştir.312 Bu tespit, isâbetli olmakla birlikte, yukarıda söz konusu edilen mânâları göz önünde bulundurarak Fettâha âit tecellîlerin insana yönelik olduğunu söylemek gerekir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre Fettâh, “anlaşmazlıkları çözen (hâkim), hak ile bâtılı birbirinden ayıran” mânâsına alındığı zaman kelâm sıfatı yoluyla tecellî edeceğinden zâtî sıfat niteliği taşır. “Zafer veren, rızıklandıran, kalp gözünü açıp hidâyet lutfeden” anlamına geldiği yerlerde ise fiilî sıfatlar grubuna girer.313 Ayrıca Fettâh “hâkim” mânâsıyla, doksan dokuz isimden olan Hakem ve Muksıt isimleri ve Kur’an’da Allah’a nisbet edilen “kazâ” ve “fasl” kavramlarıyla belli bir ilgi içinde bulunduğu gibi, “rızık ve rahmet kapılarını açan” mânâsı yönünden Bâsıt, Muğnî, Mukît, Rezzâk, Rahmân ve Rahîm isimleri ve “zafer veren” anlamıyla da Mevlâ ve Nasîr isimleriyle mânâ yakınlığına sahip bulunmaktadır. 314
Kur’ân-ı Kerim’de Fetih
Kur’ân-ı Kerim’de fetih kavramı fiil veya isim kalıplarıyla otuz sekiz yerde geçmektedir. Bunların on birinde muhtelif fiil sigalarıyla, dört yerde ise fetih şeklinde Allah’a izâfe edilmekte, bir yerde de gayb anahtarlarının (mefâtih) O’nun nezdinde bulunduğu belirtilmektedir.315 Duâ üslûbu taşıyan bir âyette Allah “hükmedenlerin en hayırlısı” (hayru’l-fâtihîn)316 diye anılmakta, bir âyette de “adâletle hüküm veren ve her şeyi hakkıyla bilen” (el-fettâhu’l-alîm)317 şeklinde tavsif edilmektedir.
“Allah katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayan bir Kitap geldiği zaman, -ki bundan önce inkâr edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip tanıdıkları gelince onu inkâr ettiler. Artık, Allah’ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.”318
310] Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, el-Emedü'l-Aksâ, vr. 99b
311] İbn'l-Arabî, et-Tahbîr fi't-Tezkîr, s. 42
312] el-Minhâc, I/202
313] el-Emedü'l-Aksâ, vr. 99b
314] Bekir Topaloğlu, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 482-483
315] 6/En'âm, 59
316] 7/A'râf, 80
317] 34/Sebe', 26
318] 2/Bakara, 89
FETİH
- 85 -
“Onlar, sizi gözetleyip duruyorlar. Size Allah’tan bir fetih (zafer ve ğanîmet) gelirse: ‘Sizinle birlikte değil miydik?’ derler. Ama, kâfirlere bir pay düşerse: ‘Size üstünlük sağlamadık mı, mü’minlerden size (gelecek tehlikeleri) önlemedik mi?’ derler. Allah, kıyâmet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol (fırsat) vermez.”319
“İşte kalplerinde hastalık olanların: ‘Zamanın, felâketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz’ diyerek aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirecek de onlar nefislerinde gizli tuttuklarından dolayı pişman olacaklardır.”320
“Eğer fetih istiyor idiyseniz, işte size fetih; ama eğer (inkârdan veya eski yaptıklarınızdan) vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok geri dönerseniz Biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa, size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah, mü’minlerle beraberdir.”321
“(Peygamberler) Fetih istediler. (Sonunda) Her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.”322
“(Rasûlüm!) Kur’an’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.”323
“Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyor iseniz, şu fetih ne zamanmış?’ De ki: Fetih günü inkâr edenlere (o gün) inanmaları bir yarar sağlamaz ve onlara bir süre tanınmaz.”324
“Şüphesiz Biz, sana apaçık bir fetih verdik.”325
“Ve sana şanlı bir zaferle Allah yardım eder, zafer verir.”326
“Andolsun Allah, sana o ağacın altında biat ederlerken mü’minlerden râzı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş ve böylece üzerlerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirmiştir ve onlara yakın bir fethi sevap (karşılık) olarak vermiştir.”327
“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse mutlaka siz Mescid-i Harâm’a güven içinde saçlarınızı tıraş etmiş (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasip) kıldı.”328
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden fetihten önce infak eden ve savaşanlar (başkasıyla) bir olmaz. İşte onlar derece olarak sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her birine en güzel olanı vaad etmiştir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”329
319] 4/Nisâ, 141
320] 5/Mâide, 52
321] 8/Enfâl, 19
322] 14/İbrâhim, 15
323] 28/Kasas, 85
324] 32/Secde, 28-29
325] 48/Fetih, 1
326] 48/Fetih, 3
327] 48/Fetih, 18
328] 48/Fetih, 27
329] 57/Hadîd, 10
- 86 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan yardım/zafer (nusret) ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele.”330
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman; Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit; Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”331
Fetih Sûresi
Fetih Sûresi, Kur’an-ı Kerîm’in kırk sekizinci sûresidir. Medine’de, Hudeybiye antlaşmasından sonra Hicret’in altıncı yılında nâzil olmuştur. Yirmi dokuz âyet, beş yüz altmış kelime, iki bin dört yüz otuz üç harftir. Fâsılası elif harfidir. Adı sûrede geçen feth kelimesine dayanır: “Biz sana apaçık bir fetih verdik (müjdeledik)”332 Fetih: Bir yeri almak, zaptetmek, ele geçirmek demektir. Sûrenin konusu, kendisinden önce yer alan Muhammed sûresindeki gibi savaş ve fethin müjdelenmesidir.
Sûre, müslümanların geleceğine dâir müjdeler ihtivâ etmektedir. Hudeybiye andlaşmasından önce Rasûlullah (s.a.s.) rüyasında sahâbîleriyle birlikte Mekke’ye gittiklerini ve orada umre ziyâretini yaptıklarını gördü. Bir peygamber için rüya ayrı bir önem ifade eder; Çünkü onların rüyaları bir çeşit vahiydir. Bunun üzerine Rasûlullah ashâbına umreye gitmek üzere hazırlık yapmalarını ve çevreye haber gönderilmesini emretti. Muhâcir ve Ensâr hazırlıklarını yaptılar. Ancak çevre kabîlelerden çağrıya icâbet etmeyenler oldu. Çünkü hicretten sonra Mekkeliler, beş yıldır hiçbir müslümanı Mekke’ye sokmamışlardı. Mekkelilerden izin almadan yapılan bu yolculuk sonucunda müslümanların bir katliâma tâbi tutulacaklarını sanıyorlardı. Hac mevsiminde Mekke’nin kapılarını amansız düşmanlarına bile açan Mekkeliler sadece müslümanların gelmesini kabul etmiyorlardı.
Peygamber’le (s.a.s.) birlikte 1400 sahâbî yola koyuldu. O dönemde umreye gidenlerde âdet olduğu üzere her şahıs beraberinde silâh olarak sadece kılıcını götürürdü. Kurban edilmek üzere beraberlerinde yetmiş deve de götürmüşlerdi. Mikat’a geldiklerinde ihramlarını giyerek yollarına devam ettiler. Harem sınırına yakın Hudeybiye denilen yere geldiklerinde ise Mekkelilerin silâhlanarak pusuya yattıkları haberi duyuldu. Müslümanlar orada konakladılar. Karşılıklı elçiler gönderildi. Nihâyet andlaşma yapmak üzere görüşmeler yapıldı ve andlaşma imzalandı. Andlaşma maddeleri görünürde müslümanların aleyhineydi. Bu sebeple şartlar görüşülürken müslümanlar aşırı derecede huzursuz idiler. Hoşnutsuzluklarını Rasûlullah’ın huzurunda bile söylüyorlardı.
İşte böyle bir andlaşmadan dönerken -ki umre yapma imkânını da bulamamışlardı- fethi ihtivâ edip müjdeleyen Fetih sûresi indi. Sûre, müslümanların gönlüne su serpmişti. Sûre şu fetih müjdesiyle başlar: „Biz sana apaçık bir fetih verdik. Tâ ki Allah, senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin. Ve Allah sana şanlı bir zafer versin. O, imanlarına iman katsınlar diye mü‘minlerin kalplerine huzur indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah‘ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.“ (1-4). Böylece müslümanlara sadece umreye gidecekleri değil, Mekke’nin fethedileceği
330] 61/Saff, 13
331] 110/Nasr, 1-3
332] âyet 1
FETİH
- 87 -
müjdesi de verilmiş oluyordu.
Sûre, mü’minlerin âhirette de mükâfatlandırılacaklarına, münâfık ve müşriklerin ise şiddetli bir azâba çarptırılacaklarına dikkat çektikten sonra; korkuları sebebiyle bu yolculuğa katılmayanların samimî kişiler olmadıklarını, Medine’ye varıldığında asılsız birtakım bahaneler uyduracaklarını haber vermektedir. Söz nihâyet andlaşmaya katılan (bey’at eden) mü’minlere getirilir. Allah’ın o kimselerden râzı olduğu ve yakında bir fetihle mükâfatlandırılacakları anlatılır: “Allah şu mü’minlerden râzı olmuştur; ki onlar, ağacın altında sana bey’at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindeki (doğruluk ve vefâyı) bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara (yakında) alacakları birçok ğanîmetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir” (18-19).
Bu arada Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Hudeybiye andlaşmasından önce gördüğü rüya ele alınarak Peygamberin bu rüyasının gerçek çıkacağı bildirilir (27-28). Kuran’da geleceğe dair bu tür pek çok haber vardır ve bunların hepsi anlatıldığı gibi gerçekleşmiştir.
Sûrenin sonunda Peygamber ve onunla birlikte olanlar övülerek üstün hasletlerinden bir kısmı şöylece dile getirilir: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rukû ve secde ederek Allah’ın lutuf ve rızâsını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat’taki vasıfları ve İncil’deki vasıfları da şudur: Filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş, kalınlaşmış, derken gövdesinin üstüne dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidirler. Onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir (bir duruma geldi). Allah, onlardan iman edip sâlih/iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vaad etmiştir” (29).
Bu benzetme, Allah Rasûlünün ve arkadaşlarının ilk ve son durumlarını anlatmaktadır. İlk defa yere atılan bir tane gibi filizlenmeye başlayan müslümanlar, gittikçe güçlenerek koca bir ordu olmuşlar; İslâm tohumunu ekenler bu durumdan son derece sevinirlerken, onların bu güçlü durumunu gören kâfirler, öfkeden çatlar hale gelmişlerdi. 333
Hadis-i Şeriflerde Fetih
“Mekke’nin fethinden sonra artık hicret yoktur, fakat cihad ve niyet vardır...”334
“Yakında size birçok yerlerin fethi nasip olacaktır. Allah size yeter. Sizden biriniz oklarıyla tâlim yapmaktan bıkıp usanmasın.”335
Nebî (s.a.s.)’ in yanına bir bedevî geldi ve: “Yâ Rasûlallah! Bir adam ğanîmet için savaşıyor; bir başkası kendinden bahsedilsin diye savaşıyor; bir diğeri de kahramanlıktaki yerini göstermek için savaşıyor. Bir rivâyete göre: Kahramanlık taslamak için ve ırkının üstünlüğünü göstermek için savaşıyor. Bir başka rivâyete göre: Gazabından dolayı savaşıyor! Şimdi kim Allah yolundadır? diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.): “Kim Allah’ın dini daha yüce olsun diye savaşırsa, sadece o Allah yolundadır” buyurdu.336
333] M. Sait Şimşek, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 175-176
334] Buhâri, Cihâd 1
335] Müslim, İmâre 168; Ahmed bin Hanbel, IV/157
336] Buhârî, Cihâd 15, İlm 45, Humus 10, Tevhîd 28; Müslim, İmâre 149-151; Ebû Dâvûd, Cihâd 24; Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 16; Nesâî, Cihâd 21; İbn Mâce, Cihâd 13
- 88 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cihada çıkan bir birlik veya seriyye savaşır, ğanîmet alır ve ölümden kurtulursa, ecirlerinin üçde ikisini önceden peşinen almış olurlar. Bir birlik veya seriyye cihada çıkar, ğanîmet elde edemez, şehit olur veya yaralı dönerlerse onların ecirleri ahirette tam olarak verilir.”337
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ey muhammed! Doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır. Allah böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir”338 âyetleri Hudeybiye dönüşü Hz. Peygamber (s.a.s.)’e nâzil oldu. Âyette geçen “apaçık zafer (Feth-i Mübin)” Hudeybiye zaferidir. Âyet inince: “Ey Allah’ın Rasûlü, ne mutlu, kutlu olsun, saâdetli olsun, Allah Teâlâ senin için ne yapacağını sana açıkladı. Acaba bize ne yapacak?” dediler. Bunun üzerine şu âyet indi: “İman eden erkek ve kadınları, içinde ebedî kalacakları, içlerinde ırmaklar akan cennetlere koyar, onların kötülüklerini örter. Allah katında büyük kurtuluş işte budur.”339
Açıklama: Rivâyet Fetih suresinin baş tarafındaki âyetlerin iniş vaktini bildirmekte ve surede geçen feth-i mübin tâbiriyle kastedilen tarihi vak’ayı açıklamaktadır. Hemen belirtelim ki rivâyette geçen “Hudeybiye Zaferi” tâbiri hem doğru, hem yanlış bir tabirdir. Yanlıştır, çünkü “zafer”, daha çok savaş kazanılınca kullanılan bir tabirdir. Hâlbuki Hudeybiye’de bir savaş yapılmamış, sulh anlaşması yapılmıştır.
Buna rağmen tâbir doğrudur. Çünkü İslâm’ın müteâkip zaferlerini bu sulh anlaşması sağlamıştır. Hem de öyle bir anlaşma ki, sefere katılan bütün Ashab, anlaşma şartlarını çok ağır, şereflerine bir darbe olarak değerlendirmede müttefik idiler. Sadece Hz. Ebû Bekir (r.a.) sıddîkiyetin verdiği teslimiyetle sesini çıkarmadığı, neticeden fazla endişe etmediği halde onun dışında kalanlar, -başta Hz. Ömer (r.a.)- hiç mi hiç memnun değillerdir. Âdeta isyan edecek bir halde idiler. Hatta Hz. Ömer’le, Rasûlullah arasında şu konuşma geçer:
“- Ey Allah’ın Rasûlü, biz hak üzere, onlar da bâtıl üzere değiller mi?”
“- Şüphesiz öyle!”
“- Bizim ölülerimiz cennetlik, onlarınki cehennemlik değil mi?”
“- Şüphesiz öyle!”
“- Öyleyse dinimizde niye bu zilleti kabul ediyoruz? Allah bizimle onlar arasında (savaşla tayin edilecek) hükmünü vermezden önce umre yapmaktan geri mi döneceğiz? (olmaz böyle şey!)”
“- Ey Hattâb’ın oğlu, ben Allah’ın Rasûlüyüm (ve O’nun emrine muhâlif de değilim). Ve Allah da ebediyyen bizi terk etmeyecektir.”
Hz. Ömer bundan sonra Ebû Bekir’in yanına giderek Hz. Peygamber (s.a.s.)’e söylediklerini ona da tekrar eder. Hz.Ebû Bekir de: “Onun emrine uy. Zira şehâdet ederim ki, O, Allah’ın Rasûlüdür ve Allah O’nu ebediyyen terk etmeyecektir” cevabını verir. Arkadan sadedinde olduğumuz Fetih sûresi iner. Hz. Peygamber (s.a.s.) sûreyi baştan sona Hz. Ömer’e okur. Hz. Ömer (r.a.): “Yani bu bir fetih
337] Müslim, İmâre 154; Ebû Dâvûd, Cihâd 12; Nesâî, Cihâd 15; İbn Mâce, Cihâd 13
338] 48/Feth, 1-2
339] 48/Feth, 5; Buhârî, Meğâzî 35, Tefsir Feth 1; Müslim, Cihâd 97, h. No: 1786; Tirmizî, Tefsir Feth, h. No: 3259
FETİH
- 89 -
mi?” diyerek hâlâ devam eden üzüntü ve endişesini dile getirir.
Isrardaki hatasını bilâhare anlayarak keffâreti için yıl orucu tutup, köleleri azad edecek olan Hz. Ömer başta olmak üzere, Hz. Ebû Bekir ve diğer pek çok sahabe ittifakla Hudeybiye Sulhü’nün “İslâmın en büyük zaferi” olduğunu ifade etmişlerdir.
Ashâbı belirttiğimiz şekilde üzen husus, umre yapmak niyetiyle Medine’den çıkıldığı halde, o yıl umre yapmadan geri dönmenin, anlaşma şartları arasında yer alması ile, müşriklerden Müslüman olarak Medine’ye iltica edeceklerin Mekkelilere geri verilmesi maddesi idi.340
Enes (r.a.) anlatıyor: “Sabah namazı sırasında Ten’im dağından seksen kişi Rasûlullah (s.a.s.)’ın üzerine geldiler. Niyetleri onu öldürmekti. Yakalandılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) onları serbest bıraktı. Bunun üzerine şu âyet indi. (meâlen): “Sizi onlara üstün kıldıktan sonra, Mekke bölgesinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan geri tutan, savaşı önleyen O’dur...”341
Açıklama: Yukarıda kaydedilen âyetin iniş sebebiyle ilgili farklı rivâyetler kitaplarımıza intikal etmiştir. Enes’ten yapılan yukarıdaki rivâyet bunlardan biridir. Ahmed İbn Hanbel’in rivâyetinde bu ani baskın hadisenin Hudeybiye Günü’nde vukua geldiği tasrih edilir. İbn İshak’ın bir rivâyetinde, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbından bir kişiyi kaçırmak üzere Kureyş’in gönderdiği 40 veya 50 kişilik bir grubun yakalanması ve sonra da serbest bırakılmaları üzerine bu âyet inmiştir. Keza Mekke’nin savaşsız fethi üzerine indiğine dair rivâyet de yapılmıştır.342
Übey İbn Kâ’b (r.a.), “Allah, peygamberine ve inananlara huzur indirdi. Onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı”343 âyetinde geçen “takvâ sözü”nden, Lâ ilâhe illâllah’ın kastedildiğini Hz. Peygamber (s.a.s.)’den işittiğini söylemiştir.344
Açıklama: Âyette işaret edilen takvâ kelimesi nedir? Bunu âlimler farklı şekillerde cevaplamışlardır. Cumhur buna Lailahe illallah demiştir. Bazıları buna Muhammedu’r-Rasûlullah’ı da eklemiştir. Bazıları ise Vahdehu lâ şerike leh kelimesini eklemiştir. Zührî ise takvâ kelimesinin Bismillahirrahmanirrahim olduğunu söylemiştir. O, delil olarak, Hudeybiye Sulhü sırasında müşriklerin anlaşma metnine bu kelime ile başlamayı reddetmiş olmalarını gösterir.
Rivâyetlerde belirtildiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) bunda ısrar etmez, cahiliye besmelesi olan, bismikallahümme formülüne razı olur. Allah mü’minleri bu kelimeye mecbur eder ve bununla hususiyet kazanırlar vs.
Sahih görüş ilk kaydedilendir. Zira kelime-i tevhid ile Allah’a şirk koşmaktan kaçınılmaktadır. Üstelik kelimetü’ttakvâ’nın lâilahe illallah kelimesi olduğunu te’yid eden yukarıdaki merfu rivâyet de mevcuttur.345
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Bir yerde iki
340] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/245-247
341] 48/Feth, 24; Müslim, Cihad 133, h. No: 1808; Tirmizî, Tefsir Fetih, h. No: 3260; Ebû Dâvud, Cihad 130, h. No: 2677
342] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/247
343] 48/Feth, 26
344] Tirmizî, Tefsir Feth, h. No: 3261
345] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4/248
- 90 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kıblenin varlığı uygun olmaz. Müslüman kimseye cizye yoktur.”346 Süfyan merhum der ki: “Bunun mânası şudur: “Bir zımmî, kendisine cizye vermesi gerektikten sonra (vergisini henüz ödemeden) Müslüman olursa, artık bu vergi ondan düşer.”
Muâz (r.a.) demiştir ki: “Kim kendi boynuna cizye akdi yaparsa, Rasûlullah (s.a.s.)’ın gittiği yoldan (sünnetten) berî olmuş olur.”347 Burada “cizye”den murad harâctır. Yani, (satınalma yoluyla) kendini harâca mahkûm eden, tıpkı kitâbîyi cizyeye mahkûm etmek gibi bir davranışta bulunmuştur.
Ebû’d Derdâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Kim bir arâziyi haracı ile birlikte (satın) alırsa hicretinden rücû etmiş demektir. Kim de bir kâfirin boynundan zilleti kaldırıp onu kendi boynuna koyarsa İslâm’a sırtını dönmüş olur.”348
Mücemmi’ İbn Câriye el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte Hudeybiye sulhünde hazır bulunduk. (Sulh yapılıp) oradan döndüğümüz zaman, halk, develerini hızlandırarak (bir yere birikmeye) başladılar. Biz hayretle: “Bu insanlara ne oluyor, (niçin hayvanlarını hızlandırıp bir yere üşüşüyorlar?)” diye sorduk. “Rasûlullah (s.a.s.)’a vahiy gelmiş” dediler. Biz de, halkla birlikte harekete geçip develeri hızlandırdık. İlerleyince Rasûlullah (s.a.s.)’ı Kura’u’l-Gamîm denen349 yerde bulduk. Devesinin üzerinde duruyordu. Halk toplanınca bize Fetih sûresini tilâvet buyurdular. Askerlerden biri: «Yani bu sulh bir fetih midir?» dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Evet!” deyip ilâve etti: “Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim bu bir fetihtir” buyurdu. Sûre-i celileyi okumaya devam eden Rasûlullah (s.a.s.): “Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ğanîmetler vaadetmiştir. İman edenler için bir delil olması ve sizi doğru yola ulaştırması için bunları size hemen vermiş ve insanların size uzanan ellerini önlemiştir”350 meâlindeki âyete kadar351 okudu. (Âyet-i kerimede işâret edilen âcil ğanîmetle) Hayber kastediliyordu. Buradan ayrılınca Hayber’e gazveye çıktık. (Elde edilen ğanîmet ) Hudeybiye’ye katılanlara taksim edildi. Bunlar bin beş yüz kişi idi. Bunlardan üç yüzü süvâri idi. Ğanîmet on sekiz hisseye ayrıldı. Süvâri olana iki yaya olana bir hisse verildi.”352
Haşrec İbn Ziyâd’ın babaannesinden (r.anhâ) anlattığına göre, babaannesi (Ümmü Ziyâd el-Eşceiyye) Rasûllulah (s.a.s.) ile birlikte altı kadından biri olarak Hayber Gazvesine katılır. Kadın der ki: “Bizim de iştirak ettiğimiz Rasûlullah’a (s.a.s.) ulaşınca Hz. Peygamber (s.a.s.) bizi yanına çağırttı. Gittik. Yüzünde öfke okunuyordu. Bize: “Kiminle çıktınız, kimin izniyle çıktınız?” diye çıkıştı. Biz: “Yün eğirip onunla Allah yolunda yardımcı oluruz. Okları (toplar gâzilere) veririz, diye çıktık. Ayrıca yanımızda yaralıları tedavi için ilaç var, yemek de yaparız” dedik. Bunun üzerine: “Öyleyse kalın!” buyurdu. Cenâb-ı Hakk Hayber’in fethini müyesser kılınca, bize de ğanîmetten, tıpkı erkeklere olduğu gibi pay ayırdı.” Haşrec der ki: “Ey babaanneciğim, bu verilen ne idi?” diye sordum. “Hurma idi” diye
346] Ebû Dâvud, Harâc 34, h. No: 3053; Tirmizî, Zekât 11, h. No: 633
347] Ebû Dâvud, Harâc 38, h. No: 3082
348] Ebû Dâvud, Harâc 38, h. No: 3082
349] Mekke ile Medine arasında Usfân'ın önünde bulanan
350] 48/Fetih, 20
351] 48/Fetih, 1-20
352] Ebû Dâvud, Cihâd 155, h. No: 2736, Harâc 24, h. No: 3015
FETİH
- 91 -
cevap verdi.”353
Zührî anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), kendisiyle birlikte savaşmış olan yahûdilerden bir gruba, ğanîmetten pay ayırdı.”354
“Hangi bir köye varır da orada ikamet ederseniz, hisseniz oradadır. Hangi bir belde de Allah ve Rasûlü’ne isyan ederse o beldenin beşte biri Allah ve Rasûlü’ne aittir ve o (geri) kalan) da sizindir.”355
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) gazveye gönderdiği kimselerden bâzılarına, umumî ğanîmet taksiminden düşecek hisseden ayrı olarak, şahıslarına ait olmak üzere (bir nevi armağan olmak üzere) fazladan ğanîmet verirdi.”356
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Bedir günü, Ebû Cehl’in kılıncını bana armağan etti. Ebû Cehl’i, İbn Mes’ud öldürmüş idi.”357
Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), ben yanında otururken, bir grub insana ihsanda bulundu. Ancak onlardan benim daha çok hoşlandığım birine hiçbir şey vermedi. Ben: “Falanca ile aranızda ne var (ona niye vermedin)? Allah’a kasem olsun, ben onu mü’min görüyorum!” dedim. Rasûlullah (s.a.s.): “Müslüman (görüyorum de!)” buyurdu. Sa’d (dayanamayıp) bu kanaatini üç kere söyledi. Rasûlullah (s.a.s.) da her seferinde aynı şekilde karşılıkta bulundu. Sonuncu sefer şunu ekledi: “Ben, nazarımda daha sevgili olana hiçbir şey vermezken, yüzü üstü ateşe düşeceğinden korktuğum insanı kurtarmak için ona ihsanda bulunurum (ihsanda bulunmam sevgime ölçü değildir)”358
“Savaş sırasında kim bir düşmanı öldürür ve bunu ispatlarsa, maktûlün seleb’i (muhâribin yanında silâh, giyecek vs. nevinden bulunan şeyler) kendisinin olur.”359
Seleme İbn’l-Ekva (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir seferde idi, müşriklerden bir câsus gelip, ashâbının yanında bir müddet oturup konuştu. Sonra sıvışıp gitti. Rasûlullah (s.a.s.): “(O bir casustur, arayıp bulun ve öldürün!” diye emretti. Ben (erken) bulup öldürdüm. Rasûlullah (s.a.s.) selebini bana bağışladı.”360
Avf İbn Mâlik ve Hâlid İbn Mâlik (r.a.) şunu söylemişlerdir: “Rasûlullah (s.a.s.) selebin katile ait olduğuna hükmetti, selebi ğanîmet malına katarak beşli taksime (humus) tâbi kılmadı.”361
Abdullah İbn Ebî Evfâ (r.a.)’nın anlattığına göre, kendisine: “Rasûlullah (s.a.s.) zamanında, gıda maddelerini humus taksimine tâbi tutar mıydınız?” diye
353] Ebû Dâvud, Cihâd 152, h. No: 2729
354] Tirmizî, Siyer 10, h. No: 1558
355] Müslim, Cihâd 47, h. no: 1756; Ebû Dâvud, Harâc 29, h. no: 3036
356] Buhârî, Hums 15, Meğâzî 57; Müslim, Cihâd 35, h. No: 1749; Muvatta, Cihâd 15, h. No: 2, 450; Ebû Dâvud, Cihâd 35, h. No: 2741-2746
357] Ebû Dâvud, Cihâd 150, h. No: 2722
358] Buharî, Zekât 3, İman 53; Müslim, İman 236, h. No: 150; Ebû Dâvud, Sünnet 16, h. No: 4685; Nesâî, İman 7, 8, h. No: 103, 104
359] Buhârî, Hums 18, Büyû’ 37, Meğâzî 54, Ahkâm 21; Müslim Cihâd 46, h. No: 1571; Muvatta, Cihâd 18, h. No: 2, 454; Tirmizî, Siyer 13, h. No: 1562; Ebû Dâvud, Cihâd 147, h. No: 2717
360] Buhârî, Cihâd 173; Müslim, Cihâd 45, h. No: 1754; Ebû Dâvud, Cihâd 110, h. No: 2653; İbn Mâce, Cihâd 29, h. No: 2836
361] Ebû Dâvud, Cihad 149, h. No: 2721
- 92 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sorulmuştu, şu cevabı verdi: “Hayber günü yiyecek maddeleri de ele geçirdik, kişi gelir, ihtiyacı kadar alır, sonra giderdi.”362
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bir ordu ğanîmet olarak yiyecek maddesi ve bal ele geçirdi. Ancak bundan humus alınmadı.”363
Amr İbn Abese (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kıble istikametinde (sütre olarak) bir ğanîmet devesi bulunduğu halde gerisinde bize namaz kıldırdı. Namaz kılınca, hayvanın yan kısmından bir tutam yün aldı (elinde tutup göstererek): “Ğanîmetinizden humus dışında şu kadarı bile bana helâl değildir. Humus da size iâde edilecek (sizin maslahatlarınızda harcanacak)tır” dedi.”364
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Bahreyn’den bir mal getirildi. Rasûlullah (s.a.s.): “Bunu mescide dökün” dedi. Bu mal (şimdiye kadar) Rasûlullah (s.a.s.)’a gelenlerin en çok olanı idi. Rasûlullah (s.a.s.) namaza gitti ve mala hiç nazar etmedi. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu. Derken amcası Abbâs (r.a.) geldi ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, bana da ver. Zîra ben hem kendimin, hem de Akil’in (esaretten kurtuluş) fidyesini verdim!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da: “Al!” dedi.
Bunun üzerine o da torbasını iyice doldurdu. Sonra onu sırtlamaya çalıştı, ancak muvaffak olamadı.
“Ey Allah’ın Rasûlü, birilerine söyle de sırtıma kaldırıversin” dedi ise de: “Hayır” cevabını aldı. Bunun üzerine; Abbâs:
“Öyleyse sen sırtıma kaldırıver!” dedi. Yine: “Hayır!” cevabını aldı. Bunun üzerine Abbâs, torbadan bir miktarını döktü, tekrar sırtlamaya çalıştı, yine kaldıramadı. Ve:
“Birilerine söyle sırtıma kaldırıversin!” dedi. “Hayır!” cevabını alınca, yine: “Öyleyse sen kaldırıver” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) buna da “Hayır!” deyince Abbâs bir miktar daha boşalttı, sonra kaldırıp omuzuna koyup çekip gitti.
Rasûlullah (s.a.s.), Abbâs’taki (r.a.) para hırsına taaccübünden, bize görünmez oluncaya kadar gözleriyle onu takip etmişti. Rasûlullah (s.a.s.) tek dirhem kalmayıncaya kadar oradan ayrılmadı.”365
Avf İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a fey malı gelince, hemen gününde dağıtırdı. Evliye iki hisse, bekâra bir hisse verirdi.”366
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki:
“Peygamberlerden (aleyhimüsselam) biri, gazveye çıktı da kavmine: ‘Nikâhla bağlanıp, gerdeğe girmek istediği halde henüz gerdek yapmadığı kadını olan benimle gelmesin, kezâ bina yapıp henüz çatısı atılmamış inşaatı olan da gelmesin, keza gebe koyun veya develer satın alıp doğurmalarını bekleyeniniz varsa o da gelmesin’ dedi.
362] Ebû Dâvud, Cihad 138, h. No: 2704
363] Ebû Dâvud, Cihad 137, h. No: 2701
364] Ebû Dâvud, Cihad 161, h. No: 2755
365] Buhârî, Salât 42, Cizye 4, Cihâd 172
366] Ebû Dâvud Harâc 14, h.no: 2953
FETİH
- 93 -
Gazveye çıktı. Derken tam ikindi namazı sırasında veya buna yakın bir zamanda (fethedeceği) beldeye yaklaştı. Güneş’e: ‘Sen bir memursun, ancak ben de bir memurum’ dedi ve Allah’a yönelerek: “Ey Rabbim, şu güneşi bize durdur (da namazımız geçmesin!)’ diye duâ etti. Güneş, o yerlerin fethini Allah müyesser kılıncaya kadar durduruldu. Sonra elde edilen ğanîmetleri topladılar. Toplanan ğanîmetleri yemek üzere ateş geldi. Fakat ateş tatmadı bile. Bunun üzerine Peygamber:
‘İçinizde ğanîmetten çalan bir hırsız var, her kabileden bir kişi bana biat etsin!’ dedi. Bu sûretle ona biat etmeye başladılar. Derken bir adamın eli peygamerin eline yapışıp kaldı. ‘Hırsız bu kabilede. Kabilenin her ferdi bana teker teker biat etsin!” dedi.
Biat etmeye başladılar. İki veya üç kişinin eli O’nun eline yapıştı kaldı. ‘Ğanîmet hırsızı sizde’ dedi.
Öküz başı kadar iri bir altın getirdiler. Ğanîmet yığınının içine o da atıldı. Ateş gelip ğanîmeti yedi.
“Bilesiniz, bizden önce hiçbir ümmete ğanîmet helâl kılınmamıştır. Ğanîmetleri Allah sadece bize helâl kıldı. Bu da, bizde gördüğü aczimiz ve zaafımız sebebiyledir.” 367
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir gün kalkıp gulûl’ü (yani ğanîmet malından çalma) hatırlattı, bunun kötülüğünü, günahının büyüklüğünü belirtti ve bu meyanda şunları söyledi: “Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, bana yardım et!’ diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: ‘Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim’ der bulmayayım...” Rasûlullah (s.a.s.) bu tarzda hayvanları ve diğer ğanîmet mallarını teker teker zikretti.”368
“Kim ğanîmet hırsızını gizlerse bu da onun gibi olur.”369
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir ğanîmet ele geçirilince, Hz. Bilâl (r.a.)’e emrederdi, o da halka yüksek sesle duyulur, askerler de ğanîmet olarak ne ele geçirmişse getirip teslim ederdi. Peygamberimiz (s.a.s.) de önce beşte birini (humus) alır, geri kalanı taksim ederdi.
Bir gün, (Bilâl’in) çağırmasından sonra bir adam kıldan mâmul bir yular getirdi ve:
“Ey Allah’ın Rasûlü, ğanîmet olarak biz de bunu ele geçirmiştik!” dedi.
“Sen, dedi, üç kere bağırdığı vakit Bilâl’i işitmedin mi? O zaman niye getirmedin?”
“Adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a (gecikmenin sebebiyle ilgili olarak kabul görmeyen) özürler beyan etti. Ancak neticede şu cevabı aldı:
“Hayır! Bunu senden kabul etmiyorum. Kıyâmet günü sen bununla birlikte geleceksin.”370
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) ağırlıklarının başını bekleyen Kerkere denen bir zât vardı, derken vefat etti. Rasûlullah (s.a.s.): “O cehennemdedir!” buyurdu. Bu söz üzerine adamı görmeye gittiler. Üzerinde,
367] Buhârî, Humus 8, Nikâh 58; Müslim, Cihad 32
368] Buharî, Cihâd 189; Müslim, İmâret 24, h. No: 1831
369] Ebû Dâvud, Cihâd 146, h. no: 2716
370] Ebû Dâvûd, Cihâd 144, h. no: 2712
- 94 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ğanîmetten çalınmış bir aba buldular.”371
Zeyd İbn Hâlid (r.a.) anlatıyor: “Hayber Savaşı sırasında Rasûlullah (s.a.s.)’ın ashâbından biri öldürülmüştü. Rasûlullah’a (s.a.s.) haber verildi. “Arkadaşınız üzerine namaz kılın!” dedi (Kendisi cenâze namazını kıldırmadı). Rasûlullah’ın (s.a.s.) sözü üzerine, halkın çehresi değişmiş, (bir soğukluk çökmüştü). Rasûlullah (s.a.s.) açıkladı: “Arkadaşınız Allah için cihad sırasında ğanîmetten çalmıştı!” Bunun üzerine, maktûlün eşyasını karıştırdık. Yahûdilere ait boncuk kolyelerden iki dirhem bile etmeyen bir kolyeyi çalmış olduğunu gördük.”372
“Kim ğanîmetten çalarsa, (bütün) eşyasını yakın, kendisini de dövün.”373
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.), Ebû Bekir ve Ömer (r.a.), ğanîmet hırsızının mallarını yaktılar ve kendisini de dövdüler.”374
Âsım İbn Küleyb (rahimehullah) babası (Küleyb)’den o da ensârî birinden naklederek anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Sefer sırasında şiddetli bir kıtlık ve sıkıntıya maruz kaldık. Derken, bir ğanîmet ele geçirdik. Askerler, onu hemen yağmalayıverdiler. Rasûlullah (s.a.s.) yaya olarak (teftiş maksadıyla) yanımıza geldiğinde tencerelerimiz kaynamaya başlamıştı bile. Yayı ile tencereleri deviriverdi. Etleri de toprağa buladı. (Hepsini böylece yenilmeyecek hale getirdikten) sonra şu açıklamayı yaptı: “Yağma malı, lâşeden daha helâl değildir” veya (şöyle demişti): “Lâşe yağma malından daha helâl değildir.” (Rivâyetin sonundaki) şek râvilerden Hennâd’a aittir.”375
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Biz gazvelerimiz sırasında, bal ve kuru üzüm elde ederdik ve bunları (taksim edilmek üzere, diğer ğanîmet mallarının yanına) kaldırmaz, yerdik.”376
El-Misver İbn Mahreme’ye (r.a.) Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi (r.a.) Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce Ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le (s.a.s.) kıldılar. Namaz bitince, Rasûlullah’ın (s.a.s.) etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.”377
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) beni, Zübeyr’i ve Mikdâd’ı gönderdi ve dedi ki: “Gidin Ravzatu Hâh nam mevkiye varın. Orada bir kadın bulacaksınız. Onda bir mektup var, mektubu ondan alın gelin.”
371] Buhârî, Cihâd 190; İbn Mâce, Cihâd 34, h. no: 2849
372] Muvatta, Cihâd 23, h. No: 2, 458; Ebû Dâvud, Cihâd 143, h. no: 2710, Nesâî, Cenâiz 66, h. no: 4, 64; İbn Mâce, Cihad 34, h. no: 2848
373] Tirmizî, Hudûd 28, h. No: 1461; Ebû Dâvûd, Cihâd 145, h. No: 2713
374] Ebû Dâvud, Cihâd 145, h. no: 2715
375] Ebû Dâvud, Cihâd 138, h. No: 2705
376] Buhârî, Humus 20
377] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Megâzî 11; Müslim, Zühd 6, h. no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, h. no: 2464
FETİH
- 95 -
Gittik. Atımız bizi çabuk götürdü. Ravza’ya geldik. Kadınla karşılaşınca: “Mektubu çıkar!” dedik. Kadın: “Bende mektup yok!” dedi. “Ya mektubu çıkarırsın yahut senin elbiselerini soyarız!” diye ciddî konuştuk. Saç örgülerinin arasından mektubu çıkardı. Onu Rasûlullah’a (s.a.s.) getirdik. İçerisinde şu vardı: “Hâtıb İbn Ebî Belte’a tarafından, Mekke’de olan bazı müşriklere yazılmıştı. Rasûlullah’ın (s.a.s.) (sefer hazırlığı ile ilgili) faâliyetlerini haber veriyordu. Rasûlullah (s.a.s.) (Hâtıb’ı çağırarak): “Ey Hâtıb, bu da ne?” diye sordu. Hâtıb: “Ey Allah’ın Rasûlü, bana kızmada acele etme. Ben Kureyş’e dışardan katılan bir adamım. Ben onlardan değilim (aramızda kan bağı yok). Senin beraberindeki muhacirlerin (Mekke’de) akrabaları var. Mekke’deki mallarını ve âilelerini himaye ederler. Bu şekilde nesebten gelen hâmilerim olmadığı için oradaki yakınlarımı himaye edecek bir el edineyim istedim. Bunu katiyyen küfrüm veya dinimden irtidadım veya İslâm’dan sonra küfre rızamdan dolayı yapmadım” dedi. Rasûlullah (s.a.s.): “Bu bize doğruyu söyledi!” dedi. Hz. Ömer atılarak: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bırak beni, şu münâfığın kellesini uçurayım!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) da: “Ama o Bedr’e katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Hazretleri Bedir ehlinin hâline muttali oldu da: “Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret etmişim” buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hazretleri şu vahyi indirdi: “Ey iman edenler! Benim düşmanımı da kendi düşmanlarınızı da dostlar edinmeyin. (Kendileriyle aranızdaki) sevgi yüzünden onlara (peygamberin maksadını) ulaştırırsınız (değil mi?) Hâlbuki onlar Hak’tan size gelene küfretmişlerdir”378
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (Mekke’nin) Feth(i) gazvesini Ramazan ayında yaptı.”379
Urve İbn Zübeyr rahimehullah anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Fetih senesinde (Mekke’ye müteveccihen) yürüyünce, bu haber Kureyş’e ulaştı. Ebû Süfyan İbn Harb, Hakim İbn Hizam, Büdeyl İbn Verkâ haber toplamak üzere şehrin dışına çıktılar. Yürüyerek ilerleyip Merrü’z-Zehrân nâm mevkîne kadar geldiler. Bir de ne görsünler; her tarafta ateşler yanıyor, tıpkı Arafat’ta hacıların yaktığı ateşler gibi. Ebû Süfyân şaşkın: “Bu da ne? Sanki Arafat’taki ateşler!” der. Budeyl İbn Verka, “Beni Amr’ın ateşleri olmasın?” der. Ebû Süfyân: “Ama, Beni Amr’ın ateşi bundan az olmalı!” der. Rasûlullah (s.a.s.) devriyelerinden bazıları bunları görür yaklaşır ve tevkif edip, Rasûlullah’a (s.a.s.) getirirler. Ebû Süfyan müslüman olur.
Yürüdükleri zaman Abbâs’a (r.a.): “Sen Ebû Süfyân’ı şu dağın burnunda durdur da müslümanları görsün!” buyurur. Tenbih edildiği şekilde Hz. Abbas, Ebû Süfyân’ı (hâkim bir noktada) durdurur. Kabileler, Rasûlullah’la (s.a.s.) birlikte bölük bölük Ebû Süfyân’ın önünden geçmeye başlarlar. Bir bölük geçer, Ebû Süfyan sorar: “Ey Abbas bunlar kim?” “Bunlar Beni Gıfar!” der. Ebû Süfyan: “Bana ne Gıfâr’dan?!” der. Sonra Ceheyne kabilesi geçer. Ebû Süfyân aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer muKâbelede bulunur. Arkadan Süleym geçer. Ebû Süfyân aynı şekilde sorar, aldığı cevaba benzer muKâbelede bulunur. Derken bir bölük gelir ki, bu öncekilerden çok farklıdır. Yine sorar: “Ey Abbâs bunlar kim?” “Bunlar, der Abbas, Ensârdır. Başlarında Sa’d İbn Ubâde, beraberlerinde de bayrak var!” Sa’d der ki:
“Ey Ebû Süfyân, bugün savaş günüdür. Bugün Kâbe’nin (orada kan dökmenin)
378] Mümtehine 1; Buhârî, Meğâzî 9, Cihâd 141, 195, Tefsir Mümtehine 1, İsti'zân 23, İstitâbe 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 161; Ebû Dâvud, Cihâd 108, h. no: 2650, 2651; Tirmizî, Tefsir Mümtahine, h. no: 3302
379] Buhârî, Megâzî 47, Savm 34, Cihâd 106; Müslim, Sıyâm 88, h. no: 1113
- 96 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helâl addolunacağı gündür!” Ebû Süfyân Abbâs’a: “Ey Abbâs! (Sen Mekkelisin) bugün muhafaza vazifeni yapacağın en iyi fırsat. Görelim seni (şehri yağmalatma)” der. Derken bir bölük daha geçer. Bu geçenlerin sayıca en küçüğü. Bunların içinde Rasûlullah (s.a.s.) ve (yakın) ashabı var. Rasûlullah’ın sancağı da Zübeyr İbnü’l-Avvâm (r.a.)’ın elindedir. Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Süfyân’ın yanından geçerken, Ebû Süfyân: “Sa’d İbn-Ubâde’nin söylediğini biliyor musun?” der.
Rasûlullah (s.a.s.): “Ne demişti?” diye sorar. Ebû Süfyân: “Şunu şunu söyledi” diyerek (yukarıda kaydedilen sözlerini) hatırlatır. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sâd İbn Ubâde yanıldı. Bilakis, bugün Allah’ın Kâbe’nin şânını yücelttiği bir gündür; bugün Kâbe’ye örtünün giydirildiği bir gündür!” dedi. Rasûlullah (s.a.s.), sancağının (Mekke’nin Batı ve Kuzey cihetinde yer alan iki dağdan biri olan) el-Hacun’a dikilmesini emretti. Hâlid İbn Velîd’e (r.a.), şehre Mekke’nin üst kısmından, Kedâ’dan girmesini ferman buyurdu. O gün Halid İbn Velîd’in süvârilerinden iki kişi öldürülür: Hubeyş İbn’l-Eş’ar ve Kürz İbn Câbir el-Fihrî (r.a.).”380
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Abbas, Ebû Süfyan İbn Harb’i getirmişti, Merrü’z-Zahr’dan müslüman oldu. Abbâs (r.a.) dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, Ebû Süfyân, şereflenmeyi seven bir kimsedir. (Onun şerefleneceği) bir şey yapsanız!” “Doğru söyledin! (şehre girerken ilân edin): “Kim Ebû Süfyân’ın evine girerse emniyettedir, kim kapısını kapar (evinden dışarı çıkmazsa) emniyettedir, kim silahını atarsa o da emniyettedir. Kim Mescide (Kâbe’ye) girerse o da emniyettedir!”381
Cabir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Fetih sırasında Ömer İbn’l-Hattâb’a, Bathâ’da iken Kâbe’ye gelip oradaki bütün sûretlerin (putların, heykellerin) ortadan kaldırmasını emretti. Rasûlullah (s.a.s.) oradaki bütün sûretler ortadan kaldırılmadıkça Kâbe’ye girmedi.”382
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), Fetih günü Mekke’nin yukarı kısmından, devesinin üzerinde olarak ilerledi. Terkisinde de Üsâme İbn Zeyd (r.a.) vardı. Beraberinde Hz. Bilâl ve (Kâbe’nin) hâciblerinden olan Osman İbn Talha da vardı. Mescid-i Haram’da devesini ıhtırdı. Osman’a Kâbe’nin anahtarını getirmesini emretti. Osman annesine gitti. Ancak kadın anahtarı vermekten imtina etti. Osman: “Vallahi ya anahtarı verirsin ya da şu kılıç belimden çıkacaktır!” dedi. Kadın anahtarı verdi. Osman Rasûlullah’a getirdi. Aleyhissalâtu vesselâm kapıyı açıp, Betyullah’a girdi. Onunla birlikte Hz. Üsâme, Bilâl ve Osman da girdiler. Gündüzleyin içinde uzun müddet kaldı, sonra çıktı. Halk (içeri girmede) yarış etti. Abdullah İbn Ömer ilk giren kimseydi. Girince, Bilâl’i (r.a.) kapının arkasında ayakta duruyor buldu.
“Rasûlullah (s.a.s.) nerede namaz kıldı?” diye sordu. Bilâl, Aleyhissalâtu vesselâm’ın namaz kıldığı yeri işaret ederek gösterdi. Abdullah der ki: “Kaç rek’at kıldığını sormayı unuttum.”383
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Allah Teâlâ, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Mekke’nin fethini nasib edince, halkın içinde kalkıp, Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra
380] Buhârî, Meğâzî 48
381] Ebû Dâvud, Harâc 25, h. no: 3021, 3022
382] Ebû Dâvud, Libâs 48, h. no: 4156
383] Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Meğâzî 77, 48; Müslim, Hacc 389, h. no: 1329
FETİH
- 97 -
dedi ki: “Allahu Zülcelâl, Mekke’yi filin girmesinden korumuştur. Mekke’lilere Rasûlünü ve mü’minleri Mûsâllat etti. Mekke(de savaşmak) benden önce hiç kimseye helâl edilmedi. Bana da bir günün muayyen bir zamanında helâl kılındı. Benden sonra da kimseye helâl edilmeyecek. Onun avı ürkütülmemeli, otu yolunmamalı, ağacı kesilmemeli. Buluntular da ancak sahibi aranmak kasdıyla alınabilir. Kimin bir yakını öldürülmüşse, o kimse iki husustan birinde muhayyerdir: Ya diyet alır ya da ölünün âilesi kısas ister (katil öldürülür).” Abbâs (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! İzhir otu bu yasaktan hâriç olsun! Zira biz onu kabirlerimizde ve evlerimizde kullanıyoruz!” dedi. Rasûlullah da: “İzhir hâriç!” buyurdu.384
Vehb (rahimehullah) anlatıyor: “Hz. Cabir (r.a.)’ a sordum: “Mekke fethedildiği gün, herhangi bir şey ğanîmet kılındı mı?” “Hayır!” cevabını verdi.”385
Cabir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’ye girdiğinde sancağı beyaz, üzerindeki sarığı ise siyahtı.”386
Vâsile İbn’l-Eska’ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Tebük Gazvesine katılmak için çağrıda bulundu. Ben hemen ehlime gittim. Gazveye gitmeye yöneldim. Rasûlullah’ın ashâbının ilk kısmı yola çıkmıştı bile, Medine’de seslenmeye başladım: “(Ğanîmetten gelecek) hissesi taşıyana olacak bir kimseyi (devesiyle) taşıyacak bir kimse yok mu?” diyordum. Ensâr’dan yaşlı bir zât: “Kendisini münâvebe ile bindirmem ve yiyeceğini de vermem karşılığında (savaştan elde edeceği) hissesi bize olmak kaydıyla götürürüm!” dedi. Ben: “Anlaştık!” dedim. Ensârî:
“Öyleyse Allah’ın bereketi üzere yürü!” dedi. Böylece en hayırlı bir arkadaşla yola çıktım. Allah ğanîmet de nasib etti, hisseme bir miktar deve isabet etti. Bunları sürüp, (beni devesine olan Ensariye) getirdim. Adam çıkıp devesinin havıdındaki çullardan biri üzerine oturdu ve: “Bu develeri sen geri sür!”dedi. Sonra tekrar: “Sen bu develeri ileri sür, (bana getirme)!” dedi ve ilâve etti: “Ben senin bu develerini değerli görüyorum” dedi. Vesile de: “Bu başlangıçta anlaştığımız şarta göre senin ğanîmetin!” dedim. Ama Ensârî: “Ey kardeşimin oğlu, ğanîmetini al. Ben senin bu maddî payını istememiştim (sevâba, mânevî kazanca iştirak etmeyi düşünmüştüm)” dedi.”387
Fetih, İşgal ve Terör
1 Ocak tarihi, müslümanlar için önemli bir gündür. 31 Aralık gecesinde şuurlu müslümanlar bir kutlamaya katılırlar; Kutlamaya ve muhâsebeye. Elbette noel değildir kutlanan. Hıristiyanların tanrı kabul ettikleri bir zâtın doğum günü değildir değerlendirilen. 1 Ocak, müslümanlar için bir senenin israf edilip defterinin dürülmesi ve yeni bir yılın başlangıcının delice kutlanılması değil; Câhiliyye denilen karanlık bir çağın kapatılıp yeni bir çağın açıldığının bütün dünyaya ilânı olan en büyük fethin, Mekke fethinin yıldönümü ve fethin değerlendirildiği gündür.
İnsanları hayra yönelterek hayırlı ümmet olma şuurunu ve yeryüzünün halîfesi olma sorumluluğunu kuşanan fetih rûhuna sahip müslümanlar, gündem
384] Buhârî, İlim 39, Lukata 7, Diyât 8; Müslim, Hacc 447, h. no: 1355; Ebû Dâvud, Menâsik 90, h. no: 2017
385] Ebû Dâvud, Harâc 25, h. no: 3023
386] Ebû Dâvud, Cihâd 76, h. no: 2592; Tirmizî, Cihâd 9, h. no: 1679
387] Ebû Dâvud, Cihad 123, h. no: 2676
- 98 -
KUR’AN KAVRAMLARI
oluşturmak zorundadır. Başkalarının tâyin ve tespit ettiği gündemlerin arkasından koşan basit taklitçiler durumuna düşmemelidirler. Gündemimiz: Yılsonu, yılbaşı değil; Mekke fethidir.
Nedir Fetih? Fetih, kalplerin ve kapıların açılmasıdır. Fetih, kelime-i tevhidin, içine girip fethettiği gönlün, heyecanını dışa taşırıp başkalarını da kuşatıp yararlandırmasıdır. Şâirin; “Ballar balını buldum / Kovanım yağma olsun!” dediği cinsten, tattığı güzellikleri, başkalarına ikram etmektir fetih. Fetih, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur!” diyen muvahhidin, tüm ilâh taslaklarına ve tüm putlara meydan okumasıdır. Karşısındaki, hangi dilden anlıyorsa, o dilden anlatmaktır. En büyüğün, sadece Allah olduğunun dünyaya ilânıdır fetih.
Fetih, küfür kalelerinin İslâm’a açılması demek olduğu kadar, gönül kapılarının da hidâyete açılmasıdır. İster dış, ister iç fetihten, isterse her ikisinden beraberce bahsedelim, cihadsız, mücâhedesiz fetih olmaz.
Fetih, Allah’ın kullarını kullara kulluktan kurtarıp sadece Allah’a kul etme eyleminin zaferle sonuçlanmasıdır.
Fetih, toprakları ele geçirip işgal etmek değil; tam tersine, her şeyi sahibine iâde etmektir. İçimizde ve çevremizdeki işgalleri kaldırmaktır.
Fetih, müslümanların ülke veya şehirleri i’lâ-yı kelimetullah amacıyla İslâmiyet’e açmaları, İslâm devleti idâresine almaları demektir. Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, gâlibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen feth, terim olarak İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kavramına benzer şekilde, müslümanların gayrı müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır.
Fetih, öncelikle ve daha çok, kalbi ve aklı İslâm gerçeğine açmak, ikinci olarak da İslâm mesajının önündeki engelleri kaldırmak, insanın kalbine ve aklına ulaşmayı mümkün kılacak ortamı hazırlamak anlamına gelir. Medine’nin savaşsız fethedilmesi ve İslâm’a kazandırılması hakkında Rasûlullah’ın “Ülkeler ve şehirler zorla alınır: Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir” dediği kaydedilir.388 “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsân ettik”389 meâlindeki âyet, askerî bir zaferin değil; Mekke’li müşriklerle hicrî 6, milâdî 628 yılında yapılan Hudeybiye Antlaşması’nın arkasından inmiştir.
Fetih sûresinin 18 ve 27. âyetlerindeki “fethan karîbâ/yakın fetih” ibâresi Hudeybiye Antlaşmasından sonraki Hayber’in fethine, Nasr sûresinin 1 ve Hadîd sûresinin 10. âyetlerindeki “el-feth” kelimesi ise, Mekke’nin fethine işâret etmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim’de fethin hem savaş, hem dâvet ve tebliğ yoluyla gerçekleştirilebileceği açıklanmış bulunmaktadır.
En mübîn, en büyük fetih olan Mekke’nin fethi ise; Allah’ın hükmünün yeryüzünün kalbine nakşedilmesi; Lâ ilâhe illâllah mührünün dünyanın merkezine vurulmasıdır.
Yeryüzünde halîfe olabilmek için, tüm kulluk ve kölelikleri reddedip sadece
388] Belâzûrî, Fütûhu'l-Büldân, I/6
389] 48/Fetih, 1
FETİH
- 99 -
Allah’a hakkıyla kulluk yapmak şarttır. Kulluk yapmak yani ibâdet etmek için yöneleceğimiz bir kıbleye ihtiyacımız olacaktır. Aynen başkalarına kulluk yapanların kıblelerinin Washington, Çankaya, Medya... olduğu gibi. Bizim kıblemizi tâyin eden Rabbimiz: “Yüzünü Mescid-i Harâm’a çevir” buyuruyor.390 Bu emre uyarak kıblemize yüzümüzü çevirip dikkatlerimizi Mekke’ye yöneltmeli, oraya doğru “Allahu ekber!” diyerek kıyâma durmalıyız. Bugün Mekke’miz ne durumdadır? Yeniden fethi bekleyen Mekke’mize yüzümüzü çevirip kıyâmımızı bekleyen başka Mekke’lerimiz olup olmadığını değerlendirmeliyiz. İslâm âleminin kalbi durumunda olan Kâbe ve Mekke ile, yine işgal altındaki kendi kalplerimizi mukayese etmeliyiz. Asr-ı Cehâlette Ebû Cehiller tarafından, arzın kalbi Kâbe ve Mekke nasıl işgal edildi ve putlarla doldurulduysa; arzın halîfesi olması gereken insanımızın kalbi de işgâle uğrayıp putlarla dolduruldu. Önce, bu putlardan uzaklaşmalı, hicret edecek Medine’ler bulmalı; sonra Mekke’lerimizi fethedip oraların sadece Allah’a kulluk yapılacak yerler olmasını sağlamalıyız.
Bu anlamda fetihler bekleyen Mekkelerimiz: Gönüllerimiz, evlerimiz, çevremiz ve halîfesi olduğumuz/olmamız gereken tüm dünyamızdır.
Allah’a ibâdet eden, Kâbe’ye, Mekke’ye yönelmiş müslümanlar, ilk kıblelerinin de halini düşünmek zorundadır. Kudüs’ümüz, Mescid-i Aksâ’mız ne durumda? O da fetih beklemiyor, yeni Salâhaddin’leri imdâda çağırmıyor mu?
Cemaat halinde dünya müslümanları gerçekten kıblelerine yönelip kıyâma dursalar, bu işgal, yerini fethe kısa bir anda bırakmaz mı? Cemaat ve ümmet bilinci içinde dünya müslümanları olarak hepimiz, fetih şuuruyla Mekke fâtihleri gibi davransak; Filistin’deki zulüm, Irak’taki vahşet, karşımızda kaç dakika dayanabilir?
Kimdir Fâtihler ve Fâtih Adayları? İnsan, yeryüzünün halîfesi olarak, ahsen-i takvîm üzere (en güzel biçimde) yaratılmıştır.391 Bu kerem vasfını, ancak müslümanlar devam ettirmiş, diğerleri dört ayaklılardan aşağı seviyeye düşmüştür.392 Peki, müslümanların hepsi, Allah katında aynı değerde midir? Hucurât sûresinde; “Allah yanında sizin en üstününüz en takvâlı olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.”393 buyrulurken, Nisâ sûresinde; “Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı... Allah mücâhidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle fazîletli kıldı.”394 buyrulurmaktadır. Zümer sûresinde ise üstünlük konusunda şöyle denilir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”395 Demek ki bilenler yani âlimler bu âyete göre üstün ve fazîletli kimselerdir. Bu üç âyette üç ayrı şahsiyetin fazîleti ifâde edilmektedir. Peki, en kıymetli kimse, Kur’an’a göre kimdir, düşündünüz mü? Yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak cevaplayabiliriz: Takvâ sahibi, cihad eri âlim. Ya da ilim erbâbı, müttakî mücâhid. Veya cihad rûhuna sahip, ilimde derinleşmiş, müttakî gönül adamı.
Bilindiği gibi, takvâ kalptedir; ilim kafada, cihad da bilekte, kas gücünde. Fazîletin esası, bu üç gücü dengeli bir şekilde birleştirmektedir. İlim olmadan
390] 2/Bakara, 144
391] 2/Bakara, 30; 95/Tîn, 4
392] 95/Tîn, 5; 7/A'râf, 179
393] 49/Hucurât, 13
394] 4/Nisâ, 95
395] 39/Zümer, 9
- 100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kaba kuvvet, sahibini kolayca zâlim ya da terörist yapabilir. Takvâ olmadan bilgi, hatta vahye dayalı ilim bile müşrik düzenin destekçisi Bel’am yapabilir kişiyi. İlim olmadan da takvâ gerçekleşmez. Çünkü Allah “Kulları içerisinde ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”396 buyurmaktadır. Dolayısıyla öğrendikleri, kişiyi Allah’tan, daha fazla huşû ile korkutup takvâya meylettirmiyorsa, öğrenilenler ilim; öğrenen kişi de âlim değildir.
Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.
Bugün İslâmî çalışma yapanların başarısızlıkları, saâdet asrının yıldızlarına çağdaş ayna olamaması, bu altın sentezi yapamamaları, bu bütüncül bileşim için ciddî gayret göstermemeleriyle ilgilidir. Bileği güçlü ve cesâreti ya da maddî imkânı olan müslümanın ilmi yetersiz kalmakta; dışından takvâ sahibi olduğu zannedilen kişiler, ellerine gücü, kafalarına bilgiyi yerleştirememektedirler. Âlim zannedilen kişilerin çoğu ise, cihad rûhuna yeterince sahip olamadıklarından, korkup İslâm’ı ketmetmekte/gizlemekte, kafaları kadar gönüllerini doldurmayı da düşünmemekteler. Fili olduğu gibi tanımlaması gerekenler, tuttuğu parçayı fil zannetmekle kalmamakta, başkalarını da bu organın fil olduğuna inandırmaya çalışmakta, hatta gözü açık olanların da bu körebe oyununa katılmasını istemekteler.
Fetih rûhuna sahip olmanın önündeki en önemli engel bu olduğuna göre, fâtih olmanın yolunun da nereden geçtiği ortaya çıkmaktadır. Kur’an’a bakıyoruz; İman ve küfrü, tevhid ve şirki, bunların aralarındaki savaşı görüyoruz. Tarihe bakıyoruz; tarihin hak ve bâtıl mücâdelesinden ibâret olduğunu görüyoruz. Günümüze bakıyoruz; manzara yine aynı: İşgalci müstekbirler ve zulme uğrayan müstaz’af kalabalıklar.
Anadolu, 10. ve 11. yüzyıllarda gönül ve kafa yoluyla fethedildi; kılıçla değil. Moro, Malezya, Endonezya gibi ülkeler, İslâm’ı yeterince bilen, bildiğini yaşayan yaşadığını tebliğ eden müslüman tüccarlar tarafından kılıçsız fethedildi. Aynen kan dökülmeden fethedilen Mekke gibi. Mekke; fetihte de önder şehir. En büyük fetih, Mekke’nin fethi; en büyük fâtih de Hz. Muhammed (s.a.s.). O, Mekke’nin, Medine’nin, Tâif’in, Hayber’in, tüm Arap yarımadasının fâtihi olduğu gibi, O’nun öğrencileri, O’nun izini tâkip ederek 30 sene içinde o günkü dünyanın iki süper devletinin ikisini de fethetti. Fetihler, Mekke’nin fethine benzediği oranda fetih, fâtihler de Peygamber’e benzediği ölçüde fâtihtir. Gönülleri fethetmeden yapılan ülke fetihlerinin ne kadar fetih özelliği taşıdığı tartışılabileceği gibi, bunlar uzun süreli de olamaz. Başlarında büyük fâtihin (Rasûlullah’ın) izini tâkip eden yöneticiler olmaksızın ele geçirilen yerler, fetihle ihyâ edilen yerler değil; işgal ile imhâ edilen topraklar olacaktır.
Fetih; açmak demektir yani kapalılığı gidermek. Bir memleketin fethi de, savaşla veya savaşsız Allah’ın hâkimiyetine boyun eğdirilmesi demektir. Kalbin fethi ise, kalbi “lâ” süpürgesiyle temizleyip “illâ Allah”ı o tertemiz gönül sarayına yerleştirmektir. Fetih, önce gönüllerimizde olmalı; sonra dalga dalga çevreye yayılmalı. Gönüller her türlü şirkten ve her çeşit puttan arınmalı öncelikle. Önce kalbimizin burçlarına dikmeli ve orada her an dalgalandırmalıyız tevhid
396] 35/Fâtır, 28
FETİH
- 101 -
bayrağını. Kurtulmayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Allah bir göğüste iki kalp yaratmadığı için,397 bir kalp ya Allah’a tahsis edilmiştir ya da başka bir şeye. Kalp Allah’a tahsis edilmişse, o kalp Beytullah olur.398 Böyle bir kalp artık Kâbe’ye, bu mukaddes evin bulunduğu Mekke’ye dönmüştür. İşte o zaman Mekke’mizi fethetmiş, işgalcilerden, putlardan temizlemiş oluruz. Mekke’nin şehirlerin anası399 ve dünyanın merkezi olduğu gibi; vücudun başkenti de kalptir. Kalbin fethi, insanın fethidir; insanların fethi de ülkenin ve dünyanın.
Allah’tan gayrıya tahsis edilmiş, Allah’ı sever gibi başka sevgilerle dolmuşsa, işgal edilmiştir gönül. Şeytanın, tâğutun, hevânın işgali altındadır. Veya para, kadın, sanat, spor, makam gibi putlar tarafından işgale uğramış demektir. Böyle bir gönül, ne Mekke’nin fethini, ne de başka fethi anlayabilir. O kalp ve sahibi için 31 Aralık gecesi Fetih gecesi değil; yılbaşı gecesidir. Beytullah olması gereken kalpte putlar varken, orayı fethedip özgürlüğüne kavuşturmadan Mekke fethini ve Beytullah Kâbe’deki putları deviren en büyük fâtih Rasûlullah’ı nasıl an(lay)acağız? Beytullah da, Mekke de içimizde. Fetih önce gönülde ve kafada olmalı. Sonra evimizde, iş yerimizde, çevremizde...
Günümüzde istismar edilmeyen kavram kalmamış, ifrât veya tefrîte kurban edilmeyen erdemden söz edilemez olmuştur. Fetihle işgal, ıslâh ile ifsâd, amel-i sâlih ile eylem, cihad ile terör, huzur ile anarşi, özgürlük ile başıboşluk, sabır ile zillet, tedbir ile korkaklık, cesâret ile delilik, tedrîcilik ile ihmalkârlık, ilim ile faydasız bilgi, takvâ ile şekilcilik, tebliğ ile propaganda, dâvet ile çığırtkanlık, denge ile aşırılık, istikrar ve sebat ile anlık heyecan ve geçici heves birbirine karıştırılmıştır. Gönül, kafa ve bileklerin dengeli beslenmediği ve birbirleriyle uyumuna önem verilmediği ortamlarda bu karışıklıktan başka bir şey beklemek zâten cehennemde saraylar aramaya kalkmak demektir.
Terör: Silâh Olarak Kullanılan Kaypak Bir Kavram: Kendileri fesatçı/terörist birer zâlim olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyor, toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ (a.s.)’ya fesatçı/bozguncu/terörist damgası vuruyor ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı. Derin devletin yetkilileri Firavun’a şöyle baskı yapıyordu: “Mûsâ’yı ve milletini, seni ve tanrılarını terk edip yeryüzünde bozgunculuk/terörizm yapsınlar diye, bırakacak mısın?”400 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat çıkaracağından (terör uygulayacağından) korkuyorum.”401
Her farklı inanç mensubu, kendisine göre bir “terör” tanımı yapar; her görüşün farklı bir “terörist”i, daha doğrusu bu damgayla yaftalandırdığı farklı kimseler vardır. “Öteki” kavramı, bazı saldırgan düşüncelere sahip müstekbirlerde “terörist” demektir. Yani ya dostları, kendi çıkarlarına ters düşmeyen yardakçıları vardır; ya da teröristler. Her çeşit terör eylemleri yapan bir kimse, kendi çıkarlarına
397] 33/Ahzâb, 4
398] 50/Kaf, 16; 8/Enfâl, 24
399] 6/En'âm, 92
400] 7/A'râf, 127
401] 40/Mü'min, 26
- 102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ters düşmüyor, hele hele kendi düşmanlarına karşı bu eylemleri sürdürüyorsa, o terörist değildir; o bir “özgürlük savaşçısı”dır. Ama, terör saldırılarına karşı kendini savunan “öteki” hemen damgayı yer: Terörist! Ülkeler için de damgalandırma bundan farklı değildir: Terörist ülkeler ya da teröre destek veren ülkeler diye listeye alınanlar, emperyalist ABD’nin çıkarlarına ters düşen ülkelerdir daha çok. Ve hiçbir zaman en büyük terörist devlet İsrail nedense bu listede yer almaz. Tâliban, Hizbullah, Filistin’deki İntifâda hareketi, istişhâdî (gönüllü şehidlikle ilgili) eylemler kesin bir şekilde terörist ilân edilirken BBC, CNN ve her ülkedeki kukla medya tarafından; İsrail’in yaptıkları terör filân değil; meşrû müdâfâdır, terörist avıdır, savaştır. Amerika’nın Irak’taki, Afganistan’daki, Afrika’daki sivil halka bombalar yağdırması hiç de terör diye damgalanmaz. Çıkarlarına uygunsa Apo ve benzerleri bir özgürlük gerillası; değilse, terörist oluverir. Terörü yerinde cezâlandırmak için yapıldığı söylenen Irak savaşı esnâsında ve sonrasında Irak’taki PKK’ya tavır alınmaz, hatta yardım edilir. Kimlerin planlayıp icrâ ettiği hâlâ netlik kazanmayan 11 Eylül 2001 saldırısının terörist eylem olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktur ama; bu olay bahanesiyle Afganistan’ın yerle bir edilmesi, Irak’ta petrol yerine oluk oluk insan kanının akıtılması ve söz konusu eylemle hiç ilgisi olmayan binlerce sivilin savaş, intikam, suçluların cezâlandırılması gibi sloganlarla vahşîce öldürülmesinin terörizm kavramıyla ilişkisi sorgulanmaz.
Birey ve gruplar terörist kabul edilirken, devletler çoğunlukla bu tanımın dışında tutulur. Halkın zâlim devlete karşı tavrı terördür de, devletin kendi halkına her türlü zulmü revâ görmesi veya başka ülkelerdeki halkları toplu kıyımlara uğratması terör kabul edilmez. Hâlbuki fesat anlamındaki terör, en büyük çapta ve en yoğun şekilde devletler tarafından sürdürülmektedir. İki dünya savaşında mâsum halkların acımasızca öldürülmesi, atom bombalarıyla iki şehrin yerle bir edilmesi ve hemen devamlı olarak sürdürülen müslüman halklara karşı katliâmlar, haksız saldırı ve savaşlar, terör örgütü diye tanımlanan dünyanın tüm bireysel ve grupsal eylemleriyle kıyaslanamayacak kapsamdadır. İsrail ve onun müstemlekesi durumundaki ABD ve onlara destek veren ülkelerin yönetimindeki zihniyet ortada durduğu müddetçe, dünyada haksız savaşlar yani terör ve fesat ortadan kalkmayacaktır. Haksız savaş en büyük bir terör şekli olduğu gibi, terör de bir savaş şeklidir. Terör, daha çok; askersiz ve toprak sınırı olmayan bir savaştır. Günümüzde en etkili ve önemli terör, emperyalist devletlerin yapmış oldukları terördür.
Devlet erki, askerî saldırganlığa karşı yapılan direnişe terörizm adını vermektedir. Sözgelimi, İsrail, BM tarafından Lübnan ve Filistin bölgelerini yasadışı bir şekilde işgal ettiği için sürekli kınanmasına rağmen, İsrail devleti bu işgale direnenlerin eylemlerini terörizm olarak tanımlamaktadır. Şartları ne olursa olsun Lübnanlı ve Filistinlilerin direnişleri istisnâsız terörist hareketler olarak isimlendirildiği halde, İsrail’in, Amerika’nın ülkeleri işgali yamyamlık ve barbarlığı terör kapsamına sokulmaz!
Filistinliler, evlerinin yıkılmasına ve siyonist işgale karşı direniş yapma hususunda uluslararası tanınmış bir hakka sahiptirler. Batı medyası hiçbir zaman dile getirmese de İsrail bir devlet terörü uygulamaktadır. Bu şekliyle terörizm, siyasi olarak kendisine anlam yüklenen bir terimdir. Batı medyası, terörizm kelimesini müttefiklerinin ve yandaşlarının muhâliflerine karşı kullandığı zaman adâletsiz davranmakta ve haksızlığın en büyüğünü de direnişin kendisine yapmaktadır.
FETİH
- 103 -
Medya kurbanları, akı kara ve karayı ak gösterme konusunda büyülü güç olan medyanın yönlendirdikleri, Filistinlilere karşı saldırganlıklarla dolu bir tarihe sahip olan İsrail’in nasıl oluyor da terörizmin ana kurbanı olarak gösterilebildiğini eleştirel bir şekilde düşünemezler. Sözde bilgi(!) çağında güç, kelime ve imajlardadır. Bugünün savaşları daha çok kelimeler ve kavramlarla yapılıyor. Silâh yerine medya bombardımanı kullanılıyor. Bütün olay, saldırganların kurbanlarını terörist olarak tanımlamasıdır. Fiilî olarak uzlaşılmayan tanımlamaların propaganda yoluyla normalleşmiş tanımlar ve kavramlar olmasına, eleştirel düşünceye sahip olamayan ve düşünme yerine seyretmeyi seçen medya yönlendirmesine açık izleyicilerin çoğunun katkıda bulunduğunu görüyoruz.
Aynen laiklik ve demokrasi gibi batının çoğu kavramları kaypaktır. İçlerini işlerine geldiği gibi doldururlar. Helvadan putlarıdır bu kaypak kavramlar modern putperestlerin, aynı zamanda da Truva atları. Terörizm kavramı, terör suçlaması da terör kadar tehlikeli bir silâhtır.
ABD, komünizmin çöküşünden sonra dünya egemenliğini sağlamak için etki alanına çeşitli dayanaklar getirmeye çalışmaktadır. Batı, terörizm ve fundamentalizmden korktuğundan daha çok İslâm’dan korkmakta ve dünyayı korkutmaktadır. Çünkü Batı bu iki özelliği de kendi bünyesinde barındırmaktadır. Batıyı asıl korkutan İslâm’ın kendine has bir dünya görüşüne sahip olmasıdır. Kendi zâlim düzenlerinin tek alternatifi, istikbalde en büyük açılımlara aday tek nizam İslâm olduğundan, İslâm’ı ve müslümanları terörize etmek, tek “kurtarıcı din”i “mahvedici din” diye gösterip “İslâmî terör” yaftasıyla insanların gözünden düşürmek istemektedirler. Allah’ın diniyle kendilerine yakışan tarzda kahpece savaş açmaktadırlar: Allah’ın râzı olduğu tek din İslâm olduğu için bu tâbir, öncelikle Allah’a yapılan en büyük hakarettir, O’na savaş açmak, O’nun nûrunu üfleyerek söndüreceğini sanmaktır. İRA’yı veya Batıdaki bir terör hareketini “Hıristiyan terörizmi” diye, İsrâilli siyonistlerin vahşetini “Yahûdi terörü” diye adlandırmazlar. Hiç “yahûdi terörizmi” “siyonist terörist” yoktur; ama “müslüman terörist”, “İslâmî terör örgütleri” vardır bu yaftalamada.
Batı tarihi eleştirel bir şekilde incelendiğinde İslâm’ın her yerde karşısına çıktığını görecektir. Batının kendini tanımlamasında şiddet, merkezî bir rol oynamaktadır. Batı inanılmaz derecede şiddet mirasına sahiptir. Batılılar tarafından yalnızca 20. y.y.da, kendilerinin sebep olduğu iki dünya savaşında ve icat ettikleri irili-ufaklı savaşlarda bir milyondan fazla insan öldürülmüştür. Bu şiddetin meşrûluğu ciddiyetle ele alınıp tartışılmadığı için Batı, suçlarını ve güvensizliğini terörist damgasıyla müslümanlara yansıtmaktadır.
Terörizm birtakım siyasî ve askerî kazanımlar elde etmek için sivillerin öldürülmesi ya da sindirilmesi şeklinde tanımlanabilir. Fakat bu tarz bir tanımlama Batı için tehlikelidir. Çünkü bu tanımı duyan birisi kalkar, Hiroşima’daki, Nagazaki’deki sivillerin bombalanmasını ya da Dresden, Kamboçya, Vietnam, Afganistan, Irak... bombalamalarını tartışmaya açar ve bu bombalamaların hepsini terörizm olarak isimlendiriverir. O yüzden böyle bir tanımlama medyada kullanılmaz. Egemenler için belirsiz, kesin olmayan, sık sık değişen kavramlar daha faydalıdır.
“Terörizm”, bu geç modernite döneminde Batı dünyası için gerekliliktir. Teröristler “kötü öteki”yi temsil etmektedirler. Onlar bitmez tükenmez kötü kişilerdir. Teröristler soğuk savaş dönemi savaşçılarının mesleklerini kaybetmemelerini
- 104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sağlarlar ve hatta millî güvenlik organlarına, silâh ve mühimmat sanayilerine canlılık getirirler. Öyle ya, gerçek terör olmasa, sanal terörizm insanlara öcü gibi gösterilmese, Batının dev silâh teknolojisi ve silâh ticareti nasıl gerçekleşecek? İslâm’ın önlenemeyen yükselişi, hıristiyanların dinlerini sorgulayıp müslümanlığı seçişi nasıl frenlenecek?
Irak Savaşı adlı büyük terörizmden sonra orayı işgal eden terörist Amerika, oradan Ortadoğuyu tümüyle kontrol etmek ve kendine göre terörist kabul ettiği İslâmî hareketlere müdâhale edip, Amerikancı İslâm(!) anlayışını, o ülkelerdeki kendi piyonu konumundaki yöneticilerin de yardımıyla halka dayatmak istemektedir.
İslâm’ın Cihad Anlayışı: İslâm’ın cihad anlayışı, bambaşka bir şeydir. Cihad; cehdin yani hayırlı hedefe ulaşmak için tüm gayretin seferber edilmesinin belirişi, insanı insan yapan değerlerin çiğnenmesi durumunda başvurulan her türlü kavga ve savaşın adıdır. Şartları doğmuş bir savaş, insanın yolunu tıkayan engelleri aşmanın olmazsa olmaz şartıdır. Bütün mesele, savaşın şartlarının doğup doğmadığının iyi belirlenmesi ve seyrinin Kur’anî ruha uygun biçimde ayarlanmasıdır.
Cihad ve savaşta birinci gâye, âhiretimiz için bir ticâret yapmaktır.402 Cihadın ve savaşın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da, bunlar, insanın acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar. Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, cehennemde yanmamak için gerekirse İbrâhim gibi dünya ateşlerine atılmak, dinimizin izzeti için canımızı incitmek, birtakım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Dolayısıyla canla cihad yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkalarının imdâdına koşmak değil midir? Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorsa bunlarla savaş yapmak da cihaddır. Yeryüzünü sadece Allah’a kulluk yapılan bir mescid haline getirmek için tüm coğrafyalarda zulmün her çeşidine dur demek, globalleşen küfre karşı intifâdayı küreselleştirmektir.
Savaşta maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdâfâ etmek” ve “zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidâyet yolunu açmak.” “Dinde zorlama yoktur.”403 Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlere karşı da cihaddan, kıyâmdan başka çare yoktur. Bununla birlikte, sulh/barış daha hayırlıdır.404 İslâm’ın anlamlarından biri de barış ve selâmettir, esenlik ve huzurdur.
Canla cihadda yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Elmalılı Hamdi Yazır,
402] 61/Saff, 10-11
403] 2/Bakara, 256
404] 4/Nisâ, 128
FETİH
- 105 -
savaşı, ıslah harbi ve ifsâd harbi diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen savaşın ıslah harbi olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azâba hak kazanmış bir kavme Hakk’ın azâbını tatbik etmeye memur bir el” olarak görür. O halde, savaşı bir ibâdet anlayışıyla yapmak ve bu ibâdetin kurallarına en ince ayrıntılarına kadar uymak gerekiyor. “Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.”405emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”406 fermânına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.407
Terör ile Cihadın Birbirine Karıştırılması: Birbirinden çok farklı şeyler olan, biri beşerî biri Rahmânî, biri yıkma biri yapma, biri ifsâd biri ıslah anlamında biri cehennemi biri cenneti çağrıştıran çok farklı iki kavramı bile maalesef birbirine karıştırma becerisini(!) gösteren insanlar çıkabiliyor. Terör ve cihad/kıtâl kavramları biri İslâm’ın düşmanları, diğeri İslâm’ın akılsız dostları tarafından olmak üzere iki şekilde karıştırılmaktadır. İslâm ve hak düşmanları, müslümanların saldırgan ve işgalci düşmanlara karşı kendilerini ve dinlerini savunmalarını terör diye damgalarken, cihadla terörü karıştırmış olmakta veya kasden birbirine tümüyle zıt iki şeyi aynı göstermeye çalışmaktalar. Bazı akılsız dostların iyi niyetle de olsa cihad zannıyla bazı terör olaylarına bulaştıklarını veya bu iki farklı konuyu zihinlerinde kesin hatlarla tam ayıramadıkları da görülen bir vâkıadır. Bir müslüman; terör, fesat, anarşi ile cihad ve kıtâli karıştırmaz, karıştırmamalıdır. Günümüzde İslâm’ın cihad hükümlerini de, ülkenin durumunu da, “savaşçı” ve “savaş alanı” konusunu da, safların ayrılmamış ve karmakarışık oluşunu da doğru ve yeterli şekilde yorumlayamayan çok az sayıdaki bazı gençler, cihad eylemi diye iyi niyetle terör eylemlerine girişebiliyor, en azından oyuna getirilip kullanılabiliyorlar. Bu, hem kendilerinin vebali, hem de İslâm’ı itham altına bırakıcı, tebliğin önünü tıkayıcı işlevleri yönüyle İslâm’a gölge etme vebalidir.
Medyanın ve resmî makamların verdiği haberler iyice araştırılmadan doğruluğu tasdik edilmemelidir.408 Bu konuda ihtiyat payı bırakarak olayların zâhirinden veya kamuya gösterildiği şeklinden yola çıkıldığında, ikiz kuleler konusunda ve İstanbul’daki bombalama olaylarında bazı müslümanların piyon olarak kullanıldığı anlaşılıyor. Arkalarında bulunan derin ve karanlık güçlerin, büyük istihbârât örgütlerinin oyununa gelen yarım bilgili ve yarım akıllı gençlerin kullanılmasıyla hem terörle mesajlarını veriyor, hem de suçu İslâm’a yükleyebiliyorlar. Bu gençlerin İslâm’a ve müslümanlara verdikleri zararı düşünemeyecek kadar yetersiz oldukları ve kullanıldıkları görülmektedir. Bu tür eylem hayalinde olanlar, İslâm’ın kesin hükümlerinin, peygamberlerin tavırlarının meşrû savaş dışında böyle cinâyetlere cevaz vermek bir tarafa, büyük bir suç kabul ettiğini unutmamalılar. Bu tür olaylara açıktan cevaz veren İslâm âliminin hemen hiç bulunmadığını, bulunamayacağını düşünmeliler. Üzerinde çokça spekülasyon yapılan terörün mesajı ve hedefi açık: Hedef İslâm ve müslümanların kötü gösterilmesi. Bu olaylardan en büyük zararı müslümanlar ve dinleri gördüğüne göre, planlayanların ve esas gücün müslümanlar olamayacağı, onların düşmanlarının olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
405] 16/Nahl, 91
406] 2/Bakara, 190
407] Alâaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, Zafer Y. 2/162
408] 49/Hucurât, 6
- 106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haklarına, hürriyet ve canlarına kastedildiği her yer ve zamanda müslümanların cihad halinde olmaları en doğal hakları ve hatta görevleridir. Bu bakımdan İslâmî kurtuluş hareketi ve mücâdelelerini terörizm olarak değerlendirmek, gerçek terörizmi ve teröristleri himâye etmektir.
İslâmî ıstılahta ve Kur’an’da terör kelimesi “fesâd” ve “ifsâd” kavramıyla karşılanır. Kur’an penceresinden baktığımızda Allah’a isyan eden her müşrik ve müslüman geçinen her münâfık fesatçıdır yani terörist. Allah’a açıkça isyan, yeryüzünü fesâda vermek yani terörizm olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslâmî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece hem yeryüzünün/doğanın, hem de orada yaşayan insanların salâhı gerçekleşir. Ancak, insanlar İslâm’a sarılmayı bırakıp, herkes kendi nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarsa, o zaman fesat/terör ortaya çıkar. Mesele bu açıdan ele alınırsa, yeryüzündeki fesâdı ve fesâdın kaynağını tespit etmek kolaylaşır. Kâfirler ve münâfıklar, gayr-ı meşrû tüm amelleriyle fesat üretmektedir.
Özellikle zâlim yöneticiler ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen politikacılar, toplumlarında kötülüğü ve fesâdı yaygınlaştırırlar. Firavun ve yandaşları fesatçı/terörist oldukları halde;409 Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, fesatçı/terörist diye damgalanıyor;410 vatan hâini, bölücü olarak görülüyor; halka böyle gösterilmek isteniyordu. Her devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan aynı tavrı sahnelediği, günümüz dünyasındaki belirgin benzerliklerle değerlendirilebilir.
Kur’an, fesat üreten birey ve kitlelerin, insanların karşısına barışçı ve ıslah edici rolünde çıkabileceklerini de söylemektedir.411 Sulh/barış taraftarı gözüken nice sahte barışçılar vardır. Bunlar barışçı kimliğiyle savaşların en gaddarcasını yapmakta, ıslah adına yeryüzünü ifsat etmektedirler. İnsanları mahvetmenin adına kurtarmak denilebilmekte, Firavunlara Mûsâ adı verilmekte, nice sahte kahraman ve sahte kurtarıcılar insanları ifsat etmektedir. İsrâil örneğinde görüldüğü gibi terör devlet tarafından yapılabildiği gibi, Amerika örneğinde olduğu gibi savaş adıyla da yapılmaktadır. Medya, sanat, fikir, ahlâk yoluyla, ekonomi, teknoloji ve en önemlisi politika yoluyla yapılmaktadır. Üç-beş gencin işgalci ve savaşçı olmayan, halktan üç-beş kişiyi haksız yere öldürmesi elbette İslâm’ın onaylamayacağı bir terördür. Ama bundan çok daha tehlikeli terör, milyonlarca insanın âhiretini mahvedecek tarzda onların gönüllerini ve kafalarını işgal etmektir. Fesâdın yaygınlaşması konusunda tâğûtî düzenlerde alabildiğine yarış vardır. Zâlim politikacılar, fitne ve fesat kumkuması boyalı basın, ahlâksız kanallar, câhiliyye özelliklerini savunan çoğu kurumlar, fesat yarışında şeytanı bile geride bırakma gayretindedirler. Münkir-müşrik kâfirler ve “ben de müslümanım” diyen münâfıklar, gayr-ı meşrû amelleriyle fesat üretmektedir.
Fesâdın her türünden, terörizmin her çeşidinden, saldırganlık, işgal ve çirkin savaşın her görünümünden kurtulmak için, tek bir yol vardır. Dünya barışı, salâh
409] 28/Kasas, 4; 7/Arâf, 103
410] 7/A'râf, 127; 40/Mü'min, 26
411] 2/Bakara, 11
FETİH
- 107 -
ve îmârının, bireysel ve toplumsal huzurun tek bir kaynağı vardır. O da bir adı barış ve selâmet olan İSLÂM.
İslâm, Ülkeleri Kılıç Zoruyla Alarak Değil; Gönülleri Fethederek Yayılmıştır
Peygamberimiz (s.a.s.) yalnız ve yalnız kendisine veya İslâm’a saldıran, kendisine karşı komplo düzenleyen veya İslâm düşmanlarıyla gizli anlaşmalar yaparak onlarla suç ortaklığı eden, el altından onlara yardımda bulunan kimselere karşı savaşmıştır. Çünkü O, İslâm’ın gerçeklerini evrensel bir şekilde çizip belirleyen, müslümanların kendileriyle barış içinde yaşayan kimselerle savaşamayacaklarını açıklayan eşsiz bir şahsiyettir, o âlemlere rahmet olarak gönderilen merhamet peygamberidir. İslâm da bir anlamı barış olan dinin adıdır.
“İslâm” kelimesi, anlamı barış demek olan “silm” kökünden türemiştir. Barış kökeninden ismi türetilmiş olan bir dinin kitabında savaştan söz edilmesi derinlemesine akletmeyen kimseler tarafından yadırganabilir. Ancak Kur’ân-ı Kerim, hayaller ve ütopyalar üzere kurulu bir kitap değildir. Bir şeyin olmamasını istemek başka, onun varlığını kabul etmek başka bir şeydir. Savaş, insanlık tarihiyle birlikte var olmuş ve var olmaya devam edecektir. Henüz insan yaratılmazdan önce melekler, insanın yeryüzünde kan döken ve fesat çıkaran bir varlık olacağını söylemiş, Yüce Allah da, bu iddialarının gerçekleşmeyeceğini belirtmemiştir. Tarih de bunu isbat etmektedir.
Din karşıtı tavır takınanların ileri sürdükleri hususlardan biri de, dinlerin savaşlara sebep olduğudur. Ama hiç kimse, dinlerin yönetimler üzerinde etkisinin bulunmadığı günümüzde ortaya çıkan savaşların, hem yoğunluk, hem de tahribatları bakımından dinlerin yönetimler üzerinde etkili oldukları dönemlerden daha az olduğunu söyleyemez. Aslında dinler, insanların mutluluğunu ve barış içerisinde yaşamalarını hedef edinirler. Özellikle İslâm dini açısından meseleye baktığımızda sırf inançtan kaynaklanan savaşların varlığını iddia edebilmek için, bunun, Kur’an’a dayandırılması gerekir. Din inancı ve dinî ilimler sâfiyetlerini korudukları müddetçe dinin savaşlara sebep olduğu söylenemez.
İslâm düşmanları, İslâm’ın silâh zoruyla yayıldığı iddiasını ortaya atmaktadır. Bu ya gaflet ve cehâletle veya kasıt ve ihânetle yapılan bir değerlendirmedir ve tümüyle yanlıştır. Kur’an’da saldırı savaşına işaret edebilecek bir husus bulunmamaktadır. Bilakis, müslümanlara savaş açmış yahut müslümanları yurtlarından çıkarmış kimselerle savaşılması ve onların bu yaptıklarından vazgeçmeleri durumunda da savaşa son verilmesi istenmekte, hatta müslümanlara savaş açmamış kimselere iyilik yapılmasında bir sakınca bulunmadığı belirtilmektedir.412
Savaşın sebebi, bütünüyle müslümanlara yapılan haksızlıklardan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, İslâm toplumuna düşmanlık ve haklarına tecâvüz olmaksızın, sırf İslâm dinini inkâr etmesi nedeniyle bir ülkeye savaş açılabileceğini ileri süren İslâm hukukçuları olmuştur. Bu hukukçulara göre, o ülkenin sınırına gidilir ve savaşmadan önce onlara üç şey teklif edilir. Önce müslüman olmaları istenir ve İslâm’ı kabul ettikleri takdirde mal ve canlarını kurtaracakları; bundan
412] 2/Bakara, 190-194; 60/Mümtehıni, 8-9
- 108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
böyle müslümanlarla aynı statüye kavuşacakları söylenir. Bunu kabul etmedikleri takdirde, kendi dinlerinde kalabilecekleri, fakat müslümanların hâkimiyetine girip cizye vermeleri teklif edilir. Bu iki şıkkı da kabul etmedikleri takdirde, kendileriyle savaşılacağı bildirilir. Bu barış seçeneklerini kabul etmedikleri takdirde de kendilerine savaş açılır.
Diğer bazı hukukçular ise, İslâm dininin, vatandaşlarına tebliğ edilmesine engel olanlarla savaşılabiceğini söylemişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler, İslâm’ın evrensel bir din oluşunu ve Peygamber’in, İslâm dinini bütün insanlara tebliğ etmekle görevlendirilmiş olmasını görüşlerine temel alırlar. Şunu belirtelim ki, ne öncekiler ve ne de bu görüşte olanlar, İslâm dininin zorla dayatılacağını savunmuyorlar. İnsanların bu dinle karşı karşıya gelmelerini; isterlerse inanacaklarını ve istemezlerse inanmayacaklarını belirtiyorlar.
Birinci grup, müslüman olmayan yönetimlerin, vatandaşlarının, İslâm’la karşılaşmalarına ve müslüman olmalarına engel olacaklarını ileri sürerken; ikinci grup, bunun pratikte ispatlanmış olmasını şart koşarlar. O halde ikinci gruba göre, inançların ifade edilmesine ve insanların inandıkları gibi yaşamalarına engel olmak, savaş sebebidir. Ancak bunun fiilen ispatlanmış olması gerekir. Birinci gruba mensup olanlar: Küfür bizâtihî büyük bir cinâyettir. Bu cinâyetin devamına göz yumulamaz. Bu sebeple fırsat bulunduğunda, müslüman olmayanlarla savaşmak gerekir, derler. Hâlbuki küfrün savaş sebebi olamayacağı ortadadır. Zâten o ülke toprakları, İslâm ülkesine katılacak olsa bile isteyen, kendi dinini devam ettirir. Çünkü Kur’an, inanç konusunda bir dayatmanın olamayacağını açıkça ifâde etmektedir.
Düşman ülkenin sınırına varıldığında, onlara üç şeyin teklif edilmesi meselesine gelince; bunlar, savaş sebebi oluştuktan sonra yapılacak tekliflerdir. Buna göre onlara önce müslüman olmaları teklif edilir. Bunu kabul etmedikleri takdirde, cizye vermek kaydıyla müslüman ülkenin vatandaşı olmaları istenir; bu iki teklifi kabul etmedikleri takdirde kendileriyle savaşılacağı haber verilir. Savaş sebebi oluştuktan sonra yapılan bu tekliler de, İslâm’ın savaşa başvurmak istemediğini gösterir. Ama savaşın sebepleri oluştuktan sonra, ilk iki teklifi de kabul etmezlerse, savaştan başka yol kalmadığından dolayı savaşa başvurmak câiz görülmüştür.
Tebliğ için savaşın câiz olacağı meselesine gelince; dinin ulaştırılmasında tâkip edilecek metot şu âyette açık bir şekilde ifade edilmektedir: “Hikmetle, güzel öğütle, Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilen O’dur ve O, hidâyete tâbi olanları/yola gelenleri de en iyi bilendir.”413 Savaş, bu âyette zikredilen hikmetle, güzel öğütle ve güzel mücâdele ile de bağdaşmaz. Kaldı ki, âyetlerde savaşın nedenleri zikredilmektedir ve bunların hiçbirinde İslâm’ın, savaşılan ülkenin vatandaşlarına ulaştırılması savaşa sebep olan bir unsur şeklinde zikredilmemektedir. Dini tebliğ etmenin diğer yollarına başvurmak yeterlidir. Ulusların birbirleriyle ilişkileri, herhalde savaştan ibâret değildir. Din dâvetçisi göndermek, ticaret ve daha başka ilişkiler, dinin tebliğ edilmesi için uygun vâsıtalardır. Bu araçlar mümkün değilse, mümkün olanlarıyla yetinilir. Örneğin Malezya’ya, Endonezya’ya, Hindistan’a, Çin ortalarındaki bölgelere ve daha başka bölgelere, müslüman tüccarlar kanalıyla İslâm
413] 16/Nahl, 125
FETİH
- 109 -
yayılmıştır. Ayrıca tarih boyunca müslümanların hiç savaşmadıkları bölgelerde yaşayan müslümanların nüfus miktarının, savaş yapılan bölgelerde yaşayanların nüfus miktarından çok daha fazla olduğunu burada belirtmeliyiz. Gerçi müslümanların savaştıkları bölgelerde de, söz konusu savaşların, durup dururken yapılmadığı, bilakis karşı tarafın savaşa sebep olacak davranışlarda bulunduğu bir vâkıadır. Elbette tarih boyunca müslümanların bu konuda hiçbir hata işlemediklerini söylemek istemiyoruz. Yapılan savaşların genelde savunma savaşı olduklarını anlatmak istiyoruz. Herhalde hiçbir dinin veya düşüncenin tarihi, bu konuda İslâm’ın tarihi kadar temiz değildir.
İslâm’da cihad ve kıtâl, bir savunma savaşı olduğundan dolayı, Kur’ân-ı Kerim’de savaşa katılmayanlar şiddetle kınanmıştır. Çünkü cihada katılmayanlar, kendi toplumlarını ve vatanlarını savunma görevini yerine getirmemekte, esâret içerisinde bir hayatı, özgür bir hayata tercih etmektedirler.
Dinin tebliği için gerektiğinde savaşılacağını; çünkü Peygamberimizin peygamberliğinin evrensel olduğunu ve bu peygamberliğe insanların muhâtap olmaları için gerekirse savaşa gidilebileceğini ileri süren hukukçuların, bu gerekçeleri de, artık günümüzde geçerli değildir. Çünkü günümüz açısından mesele değerlendirildiğinde, dinin tebliğ edilmesi için başka ülkelere gitmeye gerek yoktur. Zaten günümüzde müslümanlar, dünyanın her tarafında bulunmaktadır. Ayrıca günümüz teknolojisiyle ulaşılmayan bölge yoktur. Yeter ki dini doğru anlatan ve yaşayanlar bulunsun.414
İslâm savaşları, suçsuz halka saldıran, malları yok eden, atom bombalarıyla her şeyi harap eden, binaları yıkan, tabiatı bile kemiren yirminci yüzyılın savaşlarına, toplu kıyımlarına bütünüyle zıttır. Müslümanlar, ne orman kanunlarından, ne de güçsüzü ezen güçlünün zorbalığından ilham almışlardır. İslâm savaşçılarının uymak zorunda olduğu kanunlar, İlâhî bir kaynaktan gelmektedir. Bu kanunlar, ezilenlerin zorbalara karşı savunmasının hiçbir yerde rastlanmayan muhteşem örneğini vermek ve müstaz’afların zâlim müstekbirlerden hakkını en güzel bir yolla alma mücâdelesini gerçekleştirmek ve hakkı hâkim kılmak için gönderilmişlerdir. “Biz ise diliyoruz ki, o yerde za’fa uğratılanlara (müstaz’aflara) lutfedelim, onları (hayırda) önderler yapalım, onları (kâfirlere) vârisler kılalım.”415 İslâmî savaş; sebebi, başlayışı, cereyanı, bitişi ve yenilenlere yapılacak işlemler açısından tamâmen âdil ve bâtıla karşı hakkı savunan, gerçekten İlâhî bir savaştır.
Savaştan korkanların her şeye rağmen bir barış sağlanması dileği, bir bakıma emperyalizme boyun eğmek anlamına gelir.
İslâm barış dinidir. Ve biz onu cihadla koruyacağız. “Cihad” ve “barış”, birbirine karşıt değil; özdeş kavramlardır. Çünkü bu, barışı yok eden saldırılara karşı bir barış savunusu, barışı hâkim kılma mücâdelesinin adıdır.
Barış güzeldir, ancak barış için savaşılabilir. İslâm, lügat ve terim anlamı olarak gerçek barıştır. Barışı tüm dünyada gerçekleştirmek için İslâm’ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti gerekmektedir.
Evet, biz barış savaşçılarıyız. Ne zulmederiz ve ne de zulme boyun eğeriz.
414] M. Sait Şimşek, Kur'an'ın Ana Konuları, s. 282-286
415] 28/Kasas, 5
- 110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İnsanlar inandıkları gibi yaşasınlar ve düşündüklerini özgürce ifade etsinler istiyoruz. Biz Hakk’a tâbiyiz ve hak sahiplerinin hakkını savunuruz.
Barış kula ya da devlete ya da servete boyun eğme; onun rabliğini ve hükümranlığını kabul etme olayı değildir. Nefsinin hevâsının esiri olanlar da aslında kaybedilmiş bir savaşı ifade eder. Barış, bir esâret stratejisi değildir.
İslâm’da barışın teminatı, insanların birbirlerinin hak ve hukukuna riâyet etmesidir. Dinde zorlama olmaması ve herkesin dininin kendine âit olması ve müslümanların tek yanlı bir deklerasyonla, başkaları kendilerinin bu haklarını korumasalar bile, meşrû zeminde bütün insanların mallarını, canlarını, namuslarını, akıl ve inançlarını, bütün canlıların nesil emniyetlerini koruması yönünde bir taahhüde sahip bulunması ile aktif bir barış politikası üretmektedir. İslâm âdil ve kalıcı bir barışın teminatıdır ve barışa yönelik tecâvüzlere karşı da insanları kışkırtır. Onun içindir ki, İslâm peygamberi hem savaş, hem de barış peygamberidir.
Fuhşun, alkolün, uyuşturucuların, işretin, kumar ve öteki ahlâksızlıkların zEbûnu olmuş boş vermiş insanların gerçek anlamda inanç ve ideolojileri yoktur. Bu yozlaşmaya karşı ise inanca dayalı çözüm yolları üretmek zorundayız. Belki insanları uyuşturarak barışçı edilgen topluluklar üretilebilir, ama böyle bir yaklaşımla barış toplumuna ulaşılamaz. Bu, gizli ve sessiz bir terör yöntemi olarak değerlendirilebilir.
İnsanların kendi ideolojilerini dayatmaları ve başkalarını bu dine ya da ideolojiye boyun eğmeye zorlamaları bir başka savaş türü olacaktır ki, bu tür dayatmalara karşı biz savaşa hazır olmalıyız. Müslümanlar kendi içinde ve kendi inanç kardeşleri arasında barışı sağlamak zorundadırlar. Çünkü Allah ve Rasûlü bizi barışa çağırır. Dinde tartışmaya girenler ve birbirlerinin ayıbını araştıran ve birbirlerine karşı kötü söz ve kötü fiil sahipleri korkutucu bir günle uyarılır.
“Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez.”416 Kur’ân-ı Kerim’den ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan savaşla ilgili hükümler yakından izlenir ve incelenirse, savaşa götüren sebebin ve savaş amacının hiçbir şekilde istemeyenlere İslâmiyeti zorla kabul ettirmek isteği olmadığı ve savaşın zorunlu bir sosyal sistem olarak ortaya çıkmadığı görülür. Hz. Peygamber’in, daha çok, saldırıyı önlemek için savaşa girdiği açıkça ortaya çıkar.
İslâm’da savaş, asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah’ın hükmü açıktır: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”417. Kur’an, dinî itaatsizliği yasaklar. İnanca sataşmak, bir şahsa sataşmaktan daha kötüdür. “Fitne, katilden beterdir.”418
Savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. “Kim size saldırırsa siz de ona muKâbele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle/takvâ sahipleriyle beraberdir.”419 Kur’an, mü’minlere saldırmayanları “kendileriyle iyi geçinilmesi gereken kimseler” olarak görür. Ama müslümanlara saldırdıkları anda düşman saflarında yer alırlar: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi
416] 2/Bakara, 190
417] 2/Bakara, 256
418] 2/Bakara, 191
419] 2/Bakara, 194).
FETİH
- 111 -
yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.”420
Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman, savaşın meşrû görülmüş olmasına rağmen, Kur’an, saldırının ilk işareti görülür görülmez, hemen savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı bilfiil başladıktan sonra bile, savaşa meydan vermeden, mümkünse onu durdurmaya çalışmayı tavsiye eder: “Eğer herhangi bir cezâ ile muKâbele edecek olursanız ancak size revâ görülen cezânın misillemesiyle yapın. Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbet daha hayırlıdır.”421 İşte oldukça açık yargılar taşıyan bu âyetler ispat etmektedir ki, Peygamber (s.a.s.) ve ondan sonra gelen erdem sahibi yüce sahâbeler tarafından açılan savaşların sebebi, bir dâvâyı, bir düzeni veya bir dini, başkalarına zorla kabul ettirmek değil; aksine, bir saldırının önünü almaktı.
Bir de, karşımıza, önemi hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir mesele çıkmaktadır: İmanı ve kişisel hürriyeti savunan ulu bir dâvânın adamı için, insanların bu dâvânın varlığından haberdar olmaları çok önemlidir. Evet! Her insan, çeşitli doktrinler arasında kendisine en uygun geleni, aklına en çok yatanı, delilleri en kuvvetli olanı seçmekte tam bir hürriyete sahip olmalıdır. Eğer bir kral veya despot yönetici, halkına baskı yapar, hakkın/gerçeğin onlara ulaşmasına engel olursa, ulu bir dâvâyı ortaya atan kimse -şâyet yeterli bir kuvveti varsa- inansınlar veya inanmasınlar bu yeni mesajı benimseme ve kabul imkânına sahip olabilmeleri için, mesaj ile baskı altında tutulan insanlar arasında dikilen engelleri kaldırmak yetkisini taşır.
Fetih; Şefkat Hareketi
Fethin sözlük anlamı; kapalılığın giderilmesi, açma, yol gösterme, hüküm verme, zafer ve gâlibiyettir. Kelimenin ilk karşılığı olan “kapalılığın giderilmesi” Râgıb’a göre iki şekilde olabilir:
1. Fizikî kapalılık ki, kapının açılması, yolun açılması, gözün açılması, sınırın, ülkenin, toprağın açılması bu cümledendir.
2. Mânevî kapalılıktır ki, bu da zihnin açılması, aklın açılması, kalbin açılmasıdır.422
Fethin kavramsal alanını îmâ eden bir anlamına daha şâhit oluyoruz: Kaynağı olan bir suyun kendi yatağını bularak serbestçe akması.423 Evet, bu son anlam gâliba fethin mâhiyetini de ele veriyor. Kaynak, evreni kudret elinde tutan yüce güç; su, o gücün insanın mutluluğu için gönderdiği mesaj; suyun aktığı yataksa, İslâm mesajının ilk aktarıcısı Rasul’den başlayıp o mesajın ulaştığı her insan. İşte fetih, İslâm adlı bu hayat suyunun, inkârın harâretiyle kuruyup çöle dönmüş insan yüreğine yürümesi için aradaki engellerin kaldırılarak kanalın açılması işlemidir.
420] 60/Mümtehıne, 8-9
421] 16/Nahl, 126
422] Müfredât, s. 383
423] İbn Manzur, Lisânu'l-Arab, IV, s. 3338
- 112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâmî literatürde fetih, insana İslâm adlı mutluluğu ulaştırmak için insanla İslâm arasındaki engeli kaldırmak gâyesiyle yapılan cihadın amaçlarıyla; istilâ ve tegallüb gâyesiyle yapılan işgal savaşının amaçlarının özündeki derin farkı vurgulamak için kullanılmıştır. Cihad kavramıyla savaş kavramı arasında nasıl bir nitelik farkı varsa, fetih kavramıyla işgal kavramı arasında da öylesine bir fark mevcuttur. İslâm dünyevî ve seküler olan savaş ve işgal kavramlarını hem içerik, hem yöntem, hem de form olarak tamamen reddedip onların yerine ahlâkî ve kutsal boyutları olan cihad ve fetih kavramlarını yerleştirmiştir.
İşte bu nedenle İslâm sırf dünyevî egemenlik, toprak işgali ve insan esâreti amacına ulaşmak için yıkım, ölüm, kan, kıtâl ile gerçekleşen savaşın yerine; toprağı, toplumu ve insanın akıl ve yüreğini mutluluğa açmak/fetih için her türlü zihnî (ictihad), kavlî (dâvet), kalbî (duâ ve istiğfâr) ve fiilî çabayı/cihadı yerleştirmiştir.
Fetih, Kur’an’da çeşitli türevleriyle birlikte 38 yerde kullanılır. Evlerin kapılarının açılması, gök kapılarının açılması, belâ kapılarının açılması, nimet ve bereket kapılarının açılması, iman ve küfür toplumunun arasının ayrılıp hüküm verilmesi, Bünyamin’in yükünün, Ye’cûc ve Me’cûc’un önünün açılması, Cehennem ve Cennet kapılarının açılması, Kıyâmet gibi anlamlarda kullanılmıştır. Fetih, 4/Nisâ, 141; 5/Mâide, 52; 32/Secde, 28; 57/Hadîd, 10; 61/Saff, 13; 110/Nasr, 1; 48/Fetih 18, 27; 2/Bakara, 76, 89; Fetih 1 âyetlerinde zafer, gâlibiyet ve yüreklerin imana açılması anlamında kullanılmıştır. Bu âyetlerin hiç birisinde fetih; salt toprak işgali, siyasal, askerî ve ekonomik egemenlik anlamında kullanılmamıştır. Bu, belki “nasr” sözcüğüyle ifâde edilmiştir.
Savaş Değil Cihad, İşgal Değil Fetih: İslâm’da fethin gerçek mâhiyetini ele veren en güzel delil, konumuzla aynı adı taşıyan Fetih sûresidir. Kesinlikle bilinen bir şey var ki, bu sûre bir toprak kazanımının ardından değil, müslümanlar için görünürde çok ağır maddeler içeren Hudeybiye Antlaşması’nın ardından nâzil olmuş ve bu durumu Kur’an sûrenin “Biz sana gerçekten apaçık bir fetih ihsan ettik”424 anlamındaki ilk âyetinde “feth-i mübîn: apaçık bir fetih” olarak nitelendirmiştir. Ortada askerî bir operasyon yokken ihsan olunduğu ifâde edilen bu “apaçık fetih” nedir?
Kuşkusuz Kur’an bununla “yürek fethi”ni kastederek, barış ortamında insanların İslâm’ın evrensel mesajına kafalarını ve kalplerini açacaklarını müjdelemiştir. Aynı sûrenin 18 ve 27. âyetlerindeki “yakın fetih” de gerçekte İslâm ile insanların arasındaki engellerin kalkacağına işârettir.
Fetih sûresi indirildiğinde, olan biten karşısında derin bir hüzün ve keder içerisinde bekleyen müslümanlara Hz. Peygamber sûrenin ilk âyetini kastederek şöyle diyordu: “Bana dünyanın tümünden daha hayırlı bir âyet indirildi.” Peygamber’in bu sözü üzerine orada bulunanlardan Hz. Ömer “Şimdi bu fetih mi yani?” diye sorunca Rasûlullah’ın cevabı netti: “Evet, fetihdir.”425
110/Nasr, 1 ve 57/Hadîd, 10 âyetteki “feth”in Mekke’nin fethine işâret olduğuna dâir Hz. Âişe’den ve Mücâhid’den nakiller vardır.426 Bu rivâyetlerin doğru
424] 48/Fetih, 1
425] Taberî, Tefsir 11/333-334
426] Taberî, Tefsir 12/709-710
FETİH
- 113 -
olması durumunda dahi, âyetlerdeki feth, askerî bir zafer, toprak işgali ve siyasal hâkimiyete değil, İslâm’la insanın arasındaki engelin kaldırılıp aklın ve kalbin yolunun açılmasına delâlet eder. Mekke’nin fethine işaret eden kelime âyetteki “feth” değil, “nasr” kelimesidir ve “askerî başarı” anlamına gelir.
Fetih kavramının, savaşla gelen kazanımların dışında kullanıldığı ilgi çekici başka bir âyet de şudur: “Eğer fetih istiyorsanız işte size fetih. Ve eğer bu sâyede vazgeçerseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Yok, geri dönerseniz Biz de döneriz. Topluluğunuz çok da olsa size bir şey sağlayamaz. Çünkü Allah mü’minlerle beraberdir.”427 Bu âyet, son cümlesinden de açıkça anlaşılacağı gibi inkâr edenler hakkındadır. Tüm müfessirler içerisinde yalnızca Ubey bin Kâ’b’dan gelen bir rivâyeti delil göstererek Râzî bu âyetin mü’minler hakkında olduğunu söylemiş, Muhammed Esed de bu görüşü desteklemiştir.428
Bedir zaferinin hemen ardından nâzil olan bu âyet, müslümanların askerî zaferini müşrikler için “fetih” olarak nitelendirmiştir. Bunun anlamı bizim yukarıdan beri vurgulamaya çalıştığımız anlamdır ki, o da mutluluk, barış ve esenlik demeye gelen İslâm’la insanın arasındaki engelin kaldırılıp kalbin ve aklın İslâm’a açılmasıdır.
Fethe, tagallüb ve işgalin zıddı bir anlam yükleyen Rasûlullah, Medine hakkında şöyle buyuruyordu: “Ülkeler ve şehirler zorla işgal edilirler; Medine ise Kur’an ile fethedilmiştir.”429 Burada feth sözcüğü işgal yerine, Kur’an sözcüğü zor yerine kullanılmıştır. Hepimiz bilmekteyiz ki Medine üzerine bir ordu yürümemiştir. Medine ne savaş ne de sulh yöntemiyle elde edilmiştir. Aksine, bireysel ve sosyal bir dönüşümle Medine İslâm’ın beşiği olmuştur. Fakat Rasûlullah Medine’nin fethedildiğini söylemektedir. O halde bu fethin adı olsa olsa “yürek fethi”dir.
Aslında, fetih kavramının doğrudan savaş, toprak işgali, askerî başarı anlamına gelmediği “anveten” sözcüğünün kullanılışından da kolayca anlaşılır. Eğer bir belde savaş yoluyla ele geçerse bu yalın bir biçimde fetih kavramıyla ifâde edilmez, “zor yoluyla” anlamına “anveten”le ifâde edilirdi.
İslâm, dâvet metodolojisinde önceliği barışçıl yöntemlere verir. Dâvette ısrar ve tekrarı öne çıkarır.430 Rabb’in yoluna dâvet ederken hikmet, güzel öğüt, zaman ve ortama uygun yöntemler tavsiye eder.431 Bu dâvet sırasında başa gelecekleri sabır, metânet ve dirençle karşılamayı emreder.432
İslâm, savaş realitesini reddetmez. İslâm, savaşın salt dünyevî işgal, siyasal egemenlik, sömürü gibi emperyalist duygularla yapılmayacağını dost-düşman herkese göstererek, savaşı daha yüce bir hedef olan insanın mutluluğu önündeki engelin kaldırılması amacına mâtuf kılmıştır. Savaş kaçınılmaz olduğunda o günün dünyasında olmayan savaş ahlâkını getirmiştir: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşan fakat aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”433
427] 8/Enfâl, 19
428] Mefâtihu'l-Gayb, I/324
429] Belâzûrî, I/6
430] 42/Şûrâ, 15; 3/Âl-i İmrân, 20, 104; 22/Hacc, 67
431] 16/Nahl, 125
432] 9/Tevbe, 11; 73/Müzzemmil, 10; 16/Nahl, 82
433] 2/Bakara, 190
- 114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber Mekke’nin fethi günü şu emri veriyordu: “Yaralıyı öldürmeyiniz, kaçanı tâkip etmeyiniz, esiri öldürmeyiniz, kapısını örten güvenliktedir.”434
İslâm, savaşı, din dayatma aracı kılmamıştır. Bu konuda Kur’an’ın buyruğu açıktır: “Zorlama, dinde yoktur.”435 Bu ünlü âyette “zorlama” anlamına gelen “ikrâh” belirsiz olarak gelmiştir. Bunun anlamı “zorlamanın her türü” demektir. Müslümanlar, bu İlâhî buyruğa sâdık kalmışlar, insanların inançlarına müdâhale etmemişlerdir.
Zorla Değil, Gönülle: Bir âdem, bir âlem. İşte fetih ideolojisi: Bir insanın dirilişi tüm insanlığın dirilişidir, bir insanın ölümü de tüm insanlığın ölümü.436
Her mü’min, bir gönül sakası gibi, mutluluğun öbür adı olan İslâm’ı insanlığa taşıyan bir fetih işçisidir. Her fetih işçisi bir güneş rolünde, güneş kadar müslüman/teslim olmuş, güneş kadar cömert. Işığını yalnız yaban güllerine değil, zehirli zakkumlara da; yalnız mâsum kuzulara değil, yırtıcı sırtlanlara da; yalnız tavşanlara değil, çıngıraklı yılanlara da; yalnız İbrâhimlere değil; Firavunlara da ulaştırıyor.
Yarasalar mı? Onlar güneşe gözlerini kapıyorlar. Güneşten rahatsız oluyorlar. Bundan güneşe ne zarar gelir? Gözlerini kapayan dünyayı kendisine zindan eder. Kendi karanlığına mahkûm olur. Lâkin dünyayı başkalarına zindan edemez.
Hakikat tıpkı güneş gibidir. Kaynağı vardır ve tektir. Hakikatten bir şey taşıyan her şey ve herkes ışığını ondan alır. Ona yakın olduğu kadar aydınlık, ondan uzaklığı kadar karanlıktır. Kendisini hakikate doğru açıdan konuşlandıran herkes mükemmel bir yansıtıcı olabilir. Tıpkı ay gibi, Muhammed (s.a.s.) gibi. Peygamberler vahiy ışığını kaynağından alıp hem aydınlanır, hem aydınlatırlar. Bu silsile sonsuza kadar devam edip gidebilir.
Sorun iyi bir yansıtıcı olabilmekte. İnsandan insana hakikati yansıtan ayna yürektir. Eğer yürek aynasının sırçası sıyrılmışsa, aldığı ışığı yansıtamayacaktır. Işığı başkalarına taşımayan yürek “kalp” olma özelliğini yitirmiştir. O yürek, bakıma muhtaç bir yürektir. O yürek, hastalanmaya yüz tutmuş bir yürektir. Bundan da kötüsü, ışığa kapısını kapamış, sırtını dönmüş bir yürektir. İşte o yürek İlâhî ifâdeyle, mühürlenmiş bir yürektir. Taş gibi, hatta taştan daha da katı, acınılası yürektir. Taşa söz geçer, o yüreğe geçmez; taş ağlar, o yürek ağlamaz; taş yeşerir, o yürek yeşermez. Ölü yürekleri geçip, henüz ölmemiş, lâkin aynı zamanda bulmamış ve olmamış yürekler gerçeğin sağaltıcı soluğunu taşımak, işte fetih bu.
Emniyet ve hürriyetin sahici garantici olan Tevhidi ve huzurun ve barışın yegâne garantisi olan adâleti insana ve insanlığa taşımanın yolu yürekler arasında köprüler inşâ etmekten geçiyor. Bu köprülerden, önce sevginin orduları geçecek, ellerinde taşıdıkları saâdet tohumlarını, uğradıkları her yüreğe baştanbaşa ekecekler. Çölleşen yüreklerin erozyonu böyle önlenecek. Nefret tarlalarında, muhabbet tohumları sürgün verecek. Hakka gül, bâtıla diken olacak. Sevince cennet, kızınca cehennem kesilecek.
İnsanla İslâm arasına gerilen engellere teksif edecek nefretini, hiddetini,
434] Belâzûrî, I/55
435] 2/Bakara, 256
436] 5/Mâide, 32
FETİH
- 115 -
şiddetini. Bunun gerekçesi de sevgi olacak. Çok sevdiği insanı mutluluğun öbür adı olan İslâm’dan mahrum bırakan engele duyduğu nefretin şiddetinin, insana duyduğu sevginin büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu bilecek. İnsanla insanın mutluluğu, ışığın kaynağı, gerçeğin mesajı arasına gerilen her engelin kaldırılmasının insana duyulan sevginin en büyük isbâtı olduğunu bilecek.
Fetih İşçileri; Gönül Fâtihleri: İskender, Sezar, Darius, Konstantin, Muâviye, Abdülmelik, Cengiz, Timur, Fâtih, Kanuni, Napolyon ya da Mısır, Yunan, Roma, Bizans, Sâsâni, Emevî, Abbâsî, Osmanlı, Birleşik Krallık, ABD... Bütün bunların hâkimiyet alanının büyüklüğüyle bir tek insan gönlünün büyüklüğü arasında bir karşılaştırma yapsanız, hangisinin hâkimiyet alanı daha büyüktür dersiniz?
Bu soru karşısında hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki; bir tek insanın gönlü yeryüzünün en büyük imparatorluğundan daha büyüktür. Ve elbette bir yüreği fetheden yürek fâtihi, tüm yeryüzünü istilâ eden bir cihangirden daha büyük bir zafer kazanmıştır.
Hayber fethi öncesidir. Genç Ali (r.a.) atının üzerinde, elinde kılıcı, hamâsî şiirler okuyarak bir sağa bir sola hamleler yapmaktadır. Onu izleyen Allah Rasûlü “gel” anlamında işaret eder ve der ki: “Yavaş ol ey Ali, vallahi senin elinle bir kimsenin hidâyet bulması, güneşin üzerine doğduğu her şeyden (ya da kızıl tüylü develere sahip olmandan) daha hayırlıdır.” 437 Bölgenin en stratejik yerleşim birimi olan Hayber’in ele geçirilmesi, hiç kuşkusuz büyük bir askerî başarıdır. Hayber’in müslümanlarca ele geçirilmesi Medine İslâm devleti için bir dönüm noktası olmuştur. Bu zaferden sonra Mekke müşrikleri bir daha Medine üzerine yürüyememişlerdir. Bütün bu gerçeklere rağmen Rasûlullah’ın mesajı açık. Bir yüreği kazanmak, değil Hayber gibi stratejik bir bölgeyi kazanmaktan, dünyanın tümünü ele geçirmekten daha önemli ve kazanan insan için daha kârlıdır.
Gelmiş geçmiş bir komutan, hiçbir imparator, hiçbir cihangir, hiçbir lider olaya böylesine insan merkezli bakamaz. Hiçbir örnek, bir tek insanın ebedî mutluluğuna vesile olmanın ne büyük ödül olduğunu bundan daha güzel ortaya koyamaz. Ve ancak bir peygamber, insan yüreğini tüm fetihlerin zirvesine oturtur. Dünya merkezli, toprak merkezli, makam ve iktidar merkezli, devlet ve egemenlik merkezli bir bakışaçısı, böylesine yüce bir tavrı anlamakta zorlanacaktır. Hattâ bu yaklaşımın yanlış olduğunu, siyasal iktidarın, askerî başarının, devlet hâkimiyetinin bir değil; binlerce insanın hidâyetine medar olacağını düşünenler bile çıkacaktır. Hayır, tarihî gerçekler göz önüne alındığında durum hiç de öyle görünmüyor. Yani siyasal iktidarın, askerî başarının ve devlet egemenliğinin yürek fethinin hiç de garantörü olmadığının birçok tarihî örneği var. Bu örnekler de yukarıda dile getirilen peygamberî yöntemin ne denli isâbetli olduğunu gösteriyor.
İşte birkaç örnek: Risâlet süresince en zor dönem hiç şüphesiz Mekke dönemidir. Ancak, Saâdet Asrı İslâm inkılâbı, bu dönemde kalbi fethedilen insanların omuzlarında yükselmiş, Medine döneminin siyasal açıdan en görkemli ve hâkimiyet açısından en yaygın, askerî açıdan en başarılı dönemlerinde dahi insan kazanımı açısından sayıda değil, ama kalitede o zor ve mahrum dönemlerdeki kazanımların seviyesine ulaşılamamıştır. Hatta, şöyle bir iddiada bulunmak daha
437] Buhârî, Cihad4/58, F. Sahâbe 5/23, Meğâzî 5/171; Müslim, F. Sahâbe 2406
- 116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aşırı bir yaklaşım olarak değerlendirilmese gerektir: Zor zamanların kazanımı olan bir avuç insanın yaptığı muhteşem İslâm sitesini kolay zamanların kazanımı olan “tuleka” kısa bir süre içerisinde temellerinden sarsmıştır.
Yine İslâm akınları Anadolu’ya, Ermenistan’a, Azerbaycan’a, Fars Körfezine, Kafkasya’ya ve hatta Orta Asya’ya daha hicretin ilk 50 yılında (milâdî VII. yüzyılın ikinci yarısı) yapılmıştı. Bu bölgelere, İslâm imparatorluğunun en görkemli ve güçlü zamanların da defalarca yapılan İslâm akınları bu bölgelerin yerli halklarında ciddi bir İslâmlaşmaya neden olmamıştır. Şaşılacak bir gerçektir ki, adı geçen bu bölgelerde İslâm’ın yerli halkların gönüllerini fethetmesi ilk akınlardan yaklaşık 200 yıl sonra IX. ve X. yüzyıllarda ve üstelik İslâm’ın siyasal olarak çok zayıf ve paramparça olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir.
Bundan daha ilginç bir örnek de İspanya’dan, Endülüs İslâm Devleti, İspanyol ve Fransız ortak güçler eliyle şehir şehir yıkılıp müslümanlar tarihte eşine rastlanmamış bir katliama tâbi tutulurken, cezâlarının ölüm olduğunu bile bile gayrı müslim İspanya yerlileri topluca İslâm’a giriyorlardı. Bu tarihî gerçeği ünlü İngiliz tarihçi T. W. Arnold şöyle dile getirir: “İslâm, İspanya’daki varlığının en son gününe kadar mühtedî kazanmayı sürdürmüştür.”438 Yine başka bir İngiliz tarihçi Endülüs İslâm Devleti’nin yönetim merkezi Gırnata (Grenada)’nın düşüp içerisinde yaşayan tüm müslümanların hıristiyan olmakla ölmek arasında seçime zorlanmasının üzerinden 7 yıl sonra dahi İslâm’a girişlerin sürdüğünü itiraf eder.
Kur’an Tarihi eseriyle haklı bir şöhret kazanan ünlü oryantalist Thedor Nöldeke, İslâm’ın yayılışının kılıçla olduğu tezini reddederek bu iddiada bulunan meslektaşlarına Suriye örneğini gösterir ve der ki: “Pers krallarının onca zulümlerine rağmen, dinlerinden döndüremediği Suriye hıristiyanlarını İslâm zor kullanmadan nasıl müslüman etti?”439
Hindli tarihçi el-Cüzecânî, Delhi’de Seyyid Eşrefüddin’den dinlediği bir olayı aktarır. Bu olay, gönül fethiyle kazanılan bir insanın işkence altında can vermesine rağmen yeni girdiği dini terk etmediğinin çok ilginç bir örneğidir: Semerkand hıristiyanlarından herhangi biri İslâm ile şereflenince, bu beldenin müslüman halkı o kişiyi bağırlarına basar ve ona büyük izzet ve ikram gösterirlerdi. O dönemde Çin’in güç sahibi Moğollarından biri Semerkand’a girer. Nüfuz ve kudret sahibi olan bu Moğol’un gönlü hıristiyanlığa meyilliymiş. Semerkand hıristiyanları bu nüfuzlu Moğol’un önüne gelip derlermiş ki: “Müslümanlar çocuklarımızı hıristiyanlıktan çıkarıp Muhammed’in dinine sokuyorlar. Bu gidişle bütün kapılar yüzümüze kapanıp torunlarımız hıristiyanlıktan uzaklaşacak. Sen bu konuda bize yardım edebilecek güce sahipsin.” Bu şikâyet üzerine nüfuzlu Moğol, müslüman olan hıristiyan gencinin huzuruna getirilmesini emreder. Hıristiyanlar yalvarıp yakararak, para ve mal vaadiyle o genci İslâm’dan çıkmaya iknâ etmeye çalışırlar. Fakat o genç bunu reddeder. Moğol yönetici bunun üzerine gence en ağır işkenceleri revâ görür. O genç bu işkenceler altında ölünceye dek İslâm’da sebat eder ve sonunda rûhunu teslim eder. Bu olaydan hayli etkilenen ve üzüntü duyan Semerkand İslâm Cemaati bir dilekçe yazarak bir kurul eliyle bunu Berke Han’a ulaştırır. Olay Berke Han’a aktarılıp İslâm hakkında Berke Han’a bilgi verilince Moğol Hakan’ın gönlünde İslâm’a karşı bir sevgi belirir ve sonunda
438] İslâm'ın Yayılış Tarihi, s. 153
439] Ebû'lfazl İzzetî, İslâm'ın Yayılış Tarihine Giriş, İnsan Y. s. 124
FETİH
- 117 -
müslüman olur.”440
Bu bağlamda, tarihî bir gerçeği daha hatırlamakta yarar var. Moğollar, çekirge sürüleri gibi XII ve XIII. yüzyılda İslâm topraklarını baştan başa harâbeye çevirdiler. Mâmur İslâm kentlerini yerle bir ettiler, insanları katlettiler, kıymet biçilemez dev İslâm kütüphanelerini yaktılar. Bu korkunç vahşeti kahramanları olan Moğollar gâlip, müslümanlar da mağlup olan taraf olmasına rağmen, aradan çok geçmeden gâlipler mağlupların dinine girerek müslüman oldular. İslâm’ın muhteşem sanat eserlerini hoyratça yerle bir eden vahşi ve bedevi Moğollar’ı İslâm kısa sürede medenîleştirdi. Hâlâ İslâm medeniyetinin sanat şaheserlerinden biri olarak göz kamaştıran Tac Mahal, bu ulusun İslâm sâyesinde nereden nereye geldiğinin çarpıcı bir örneğidir.
İslâm’ın gönül fethinin en güzel delili, İslâm’ın yayılış tarihi üzerine çaplı bir araştırmanın yazarı olan T. W. Arnold’un şu itirafıdır: “İslâm’ın en büyük insan kazanımlarını siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekânlarda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım.”441
Fethin Boyutları
Allah’tan İnsana Fetih; Vahiy: Allah’tan insana fethin iniş sürecinin dikey boyutu “vahiy” ve yatay boyutu “üflenen ruh”un, tıpkı suyun toprağa can vermesi gibi insanın fizik ve metafizik varlığına can vermesi, Secde sûresinin 1-9. âyetlerinde çok güzel dile getiriliyor. Haydi, hep birlikte, olayı sembolik ifâdelere ve metaforik söz kalıplarına takılmaksızın Allah’tan insana fetih bağlamında düşünerek okuyalım:
“Elif Lâm Mîm.
Bu Kitab’ın indirilişi, hiç kuşkusuz âlemlerin Rabbindendir. Ama onlar, onu (Muhammed) uydurdu diye iftira ediyorlar.
Asla! O, Rabb katından bir hakikat olup senden önce hiçbir uyarıcıyla karşılaşmamış olan bu toplumu doğru yola gelsinler diye uyarabilmen içindir.
Allah’tır gökleri ve yeri ve ikisinin arasında bulunan her bir şeyi altı aşamalı bir süreçte yaratan ve sonra otorite ve hâkimiyet tahtına kurulan. Ne sizi O’na karşı koruyacak, ne de size şefaat edecek birini bulabilirsiniz. Buna rağmen hâlâ düşünüp aklınızı başa almayacak mısınız?
Gökten yere, tüm sistemi o kurar ve idâre eder. Ve sonunda tümü sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde (hesabı görülmek üzere) O’nun katına yükselir.
İnsan idrâkinin kavramakta acze düştüğü şeylerin de, idrâkin kavrayabileceği şeyleri de bilen O’dur. O, değeri kendinden olandır, rahmet kaynağıdır. Yarattığı her şeyi kapasitesinin sınırına taşıyan O’dur. Nitekim insanın yaratılışını da balçıktan başlatmıştı. Sonra çok basit bir özsudan soyunu sürdürmüştü. Sonra ona düzgün bir şekil verip kendi rûhundan üflemişti. Ve (en sonunda ) sizi hem işitme ve görme, hem de düşünce ve duygularla donatmıştı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”442
440] Cüzecânî, Tabakat, Calcutta, Nasırî Neş. 1864, s. 448-449
441] Arnold, a.g.e., s. 265; Mustafa İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 19-30
442] 32/Secde, 1-9
- 118 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu âyetler hem Allah’tan insana, hem de insandan Allah’a çift yönlü fetih sürecini ele veriyor. Özellikle 5. âyette ifâde edilen “gökten yere” yani “yukarıdan aşağıya” doğru olan fetih süreci vahiy ve nefha-i ruh olarak işliyor. Yine aynı âyette bu sürecin tek yönlü bir süreç değil, aksine “aşağıdan yukarıya” doğru işleyen bir de ikinci boyutu olduğu açıkça beyan ediliyor. Yani fetih Allah’la insan arasında gerçekleşen sürekli bir iletişim olarak ortaya çıkıyor. Biz burada, fethin sadece “yukarıdan aşağıya” gerçekleşen boyutunu ele alacağız.
el-Fâtih, Allah’ın sıfatlarındandır. Kur’an’da O’nun açma işini en güzel şekilde yaptığı vurgulanır.443 Başka bir âyette de bu isim-sıfat mübâlağa vezniyle gelir: “el-Fettâh”.444 Arapça’da bu form, açma işini kendisine meslek edinen için kullanılır. O, el-Fettâh’tır. Sürekli ve mükemmel bir biçimde açan, açma işini en güzel ve münâsip bir sûrette yapan demektir.
İnsan idrâkinin kavramaktan âciz olduğu “gayb”ın anahtarları da O’nun elindedir. O, sadece idrâk edilebilen somut kapalılıkları açmaz; aynı zamanda insanın kavramakta acze düştüğü, aklın kapasitesinin yetmediği soyut, metafizik kapalılıkları da açar. Gaybın anahtarlarının O’nun katında olması445 bu anlama gelir. Nasıllığını aklın idrâk etmekte acze düşeceği kapalılıklarda biri de kalbin kapalılığıdır. Yürek derken, anatominin konusu olan ve vücuttaki kan dolaşımını sağlayan organı kastetmediğimiz çok açık. Yürek/kalp derken kastettiğimiz organ imanın, sevginin, nefretin, kabulün ve reddin makarrı olan, yüzölçümünü hesaplamaya rakamların yetmediği, yere göğe sığmayanı konuk eden, şâirin; “Bende sığar iki cihan / Ben bu cihana sığmazam” dediği mânevî organdır. Bu fiziküstü organın hastalıkları da kendisi gibi mânevîdir. Bu gerçeğe Kur’an defalarca parmak basar:
“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; ve onlar için geri dönüş yoktur.”446
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır.”447
“Kalpleri hastalanmıştır. Allah hastalıklarını daha da arttırmıştır.”448
“Ardından yine kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha da katı oldu.”449
“Yok yok, aksine kalplerini karartmıştır yaptıkları işler.”450
“Hiç yeryüzünde gezmezler mi ki, akleden kalpleri, işiten kulakları olsun. Çünkü, gözler kör olmaz. Fakat asıl kör olanlar göğüslerdeki kalplerdir.”451
Ve böyle devam edip gidiyor. İşte bütün bu âyetlerde sözü edilen şey, yüreğin hakikat karşısında aldığı aykırı konumdur. Bu da hakikate karşı ya iç ya da dış kaynaklı bir engelle kapanmasıdır. Kur’an, yüreğin hakikate karşı bir daha
443] 7/A'râf, 89
444] 34/Sebe', 26
445] 6/En'âm, 59
446] 2/Bakara, 18
447] 2/Bakara, 7
448] 2/Bakara, 10
449] 2/Bakara, 74
450] 83/Mutaffifîn, 14
451] 22/Hacc, 46
FETİH
- 119 -
açılmamak üzere kapanmasına mühürlenme, hakikati farkedemeyecek kadar ışıksız kalmasına körlük, hakikati yansıtamayacak kadar sırçasının dökülmsine kararma, hakikati yanlış ve yanlı algılayışına hastalık, duyarlılığını yitirmesine de taşlaşma diyor. Bunların tümü de kapanmanın bir türüdür ve böyle bir yüreği açacak olan da el-Fettâh olan Allah’tır. Allah’ın, kapalı kaldığı için karanlıklara gömülen bir yüreği ışığa açmasına hidâyet diyoruz.
Gözün görmesi için ışığın fonksiyonu neyse, yüreğin inanması için de hidâyetin fonksiyonu odur. Işık olmayınca göz açık olsa da nasıl göremezse, hidâyet nûru olmayınca da yürek hakikati göremez. Bu anlamda hidâyet, İlâhî mesajdır ki, Kur’an Fâtiha ile Allah’tan hakikati görecek bir İlâhî ışık isteyenlere cevap verircesine hemen birkaç âyet sonra “Elif Lâm Mîm. İşte, kendisinde şüphe olmayan bu Kitab Allah’a karşı takvâ/sorumluluk bilinci duyanlar için bir hidâyettir.”452 der.
Şu durumda Kur’an Fettâh olan Allah’ın kalpleri hakikate karşı açan anahtarıdır. Vahiy bir fetih olayıdır. Nübüvvet bir fetih kurumudur. Risâlet bir açış operasyonudur. Fettâh olan Allah vahiyle hakikatin kaynağı olan zâtından insana doğru bir yol açar. Bu açış, insana Allah’ın bir lutfu, bir ihsânıdır. Her lutuf bir şükür ister; tıpkı konunun girişindeki âyetler grubunun sonunda “Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”da îmâ edildiği gibi, Allah’tan insana yönelik fetih olan vahyin şükrü, insandan Allah’a yönelik fetih olan ibâdettir.
İnsandan Allah’a Fetih; İbâdet:
Vahiy, Allah’ın insana olan sevgisinin ifâdesi; ibâdet İnsanın Allah’a olan sevgisinin ifâdesi.
Vahiy, Allah’ın insanla kurduğu ilişkinin aracı; ibâdet, insanın Allah’la kurduğu ilişkinin aracı.
Vahiy, Allah’ın insana gönderdiği dâvet mektubu; ibâdet, insanın Allah’ın dâvetine verdiği kabul cevabı.
Vahiy, yukarıdan aşağıya fetih; ibâdet, aşağıdan yukarıya fetihtir.
Vahiy, aşkının içkine olan ilgisi, ibâdet bu ilgiye verilen karşılıktır. Namaz, işte bunun için “mü’minin miracıdır.” Yani aşağıdan yukarıya doğru fetih ameliyesidir. Buhârî’nin naklettiği hadiste geçen “Kulum bana nâfilelerle öyle yaklaşır, öyle yaklaşır ki, sonunda Ben onun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı olurum...”un anlamı da budur.
Haccın, kelime anlamı da “gidip gelmek”tir. Aslında, bir mekândan bir mekâna doğru yapılan yatay ve fizikî gidiş-geliş, Allah-insan ilişkisindeki derinliğine ve fizik üstü çift yönlü fethi sembolize eder. Oruç ve zekât, tâbir câizse, bu çift yönlü fetih sürecinde bâtınî ve zâhirî arınma yöntemleridir. Kulluk bir uzun yürüyüştür. Bu yürüyüş, insanın tarih içerisindeki yatay yürüyüşünün aksine dikey ve mütekâmildir. Rabb oluşun sırrı da burada yatmaktadır: Eşyayı kademe kademe kapasitesinin sınırına taşıma... Bu işe terbiye adı verilmektedir.
İnsandan İnsana Fetih; Cihad: Cihad, insanın mutluluğuna giden yoldaki engeli kaldırmaktır. Cihad, savaş sözcüğünün karşılığı oyanam kullanılamaz. Cihadla savaş arasında hem nitelik, hem nicelik farkı vardır. Savaş salt askerî bir operasyon olup güce dayalıyken, cihad askerî operasyon da dâhil İlâhî amaçlar
452] 2/Bakara, 1-2
- 120 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uğruna gösterilen her tür çabayı kapsar. Bu kavramın çok geniş olan anlam alanını vurgulamak açısından aynı kökten türetilen kimi akraba kelimeleri anmamız gerekiyor.
İctihad: Düşünsel cihada verilen addır. Müctehid: Düşüncenin mücâhidine verilen addır. Mücâhede: İnsanın beşerî arzu ve isteklerine karşı verdiği mücâdelenin adıdır ve gönül cihadıdır. Aslında cihad, kutsal bir amaç uğruna ortaya konulan fiilî, fikrî ve kalbî her tür çabanın ortak ismidir.
İslâm, kilise dini gibi savaş realitesini görmezden gelerek reddetmez. Böyle bir yaklaşım gerçekçi de değildir. Çünkü savaşın tarihi, insanlık tarihiyle yaşıttır. İslâm, savaşı siyasal, sosyal ve ekonomik hegemonya aracı olmaktan çıkararak insânî amaçların gerçekleşmesinde gerektiğinde başvurulacak bir yöntem olarak görür. Savaş, özünde profan ve dünyevî iken, cihad kutsal ve uhrevî boyutları olan bir ibâdettir. İbâdettir, çünkü cihad bir insanın başka bir insana mutluluğu taşıması olayıdır. Bu yanıyla cihad bir yürek fethidir. Savaşın ölüsü “kayıp” olarak anılırken, cihadın ölüsüne kazanç diye bakılır ve “şehid” olarak anılır.
Şehid, hakikatin ölümsüz tanığıdır, şehâdetse tanıklık. Şehid çağın, insanın ve insanlığın tanığıdır. Dahası yaradılanı Yaradandan ötürü sevmenin ve bu sevgiyi insanın ebedî mutluluğu için can vererek isbat etmenin tanığıdır. İşte bu nedenle şehâdet en büyük aşk, şehid en büyük âşıktır. Şehid, canını imanına şâhid kılandır. Şehid, örnek olan ve olunandır.
İnsanın insana verebileceği en güzel hediye mutluluktur. Cihad, bu hediyenin sermayesidir. İnsanın mutluluğu için dökülen üç damla kutsaldır: Kan, gözyaşı ve alınteri. Bütün bunlar, gönüllerin birbirine açık olduğu bir dünyanın kurulması için sarfediliyorsa kutsallık kazanır. Gönüllerin birbirine açık olduğu bir dünya, fetih medeniyetinin emelidir. İslâm, Orta Afrika’dan Doğu Hind adalarına, Merakeş’ten Zengibar’a, Batı Afrika’daki Sierra Leone’den Sibirya’ya, Bosna-Hersek’ten Yeni Gine’ye, Senegal’den Çin’e kadar savaşla değil; bu cihad ruhuyla ulaşmıştır.
İnsanla, insanın mutluluğunun öbür adı olan İslâm arasına kimi zaman da insan girebilir. O zaman o insan ya da insanların İslâm’la insan arasından kaldırılması insanlığın değişmez değerlerine bağlı her kişinin boynunun borcudur. Kur’an’ın “Küfrün önderleriyle savaşın. Çünkü onlara güvenilip de anlaşma yapılmaz. Umulur ki vazgeçerler”453 emri, o önderlerin sıradan insanlarla İslâm arasında engel oluşturduğu içindir. Eğer onlar, İslâm’la insan arasına gerilmekten vazgeçerlerse İslâm’ın onlarla bir alıp veremeyeceği yoktur. İslâm onlarla küfürlerinden dolayı değil; insanın mutluluğuna engel oldukları için savaşılmasını emretmektedir.
İnsanla İslâm arasına gerilen ve fizikî olmayan engellerden biri de İslâm’a karşı propaganda savaşına girerek ürettiği yalan haberlerle İslâm’ın imajını kitlelerin gözünde lekelemeye çalışan muzır unsurlardır. Hz. Peygamber döneminde bu işi câhiliyye şâirleri yapıyorlardı ve Rasûlullah onları işledikleri bu insanlık cinâyetinden dolayı Mekke fethi sırasında ilân ettiği genel affın dışında tuttu. Oysa amcası Hamza’nın katilini dahi bu af bağlamında bağışlamıştı. Hakkında “insana ihânet” suçundan dolayı vur emri çıkarılan altı kişiden üçünün cezâsı infaz edilmiş, üçü de suçunu itiraf edip İslâm’a teslim olunca affedilmiştir.
453] 9/Tevbe, 12
FETİH
- 121 -
Yürekten yüreğe bir fetih olan cihadı, ancak insana “Allah’ın indirdiği bir kitap” olarak bakanlar ve onu bu gözle okuyanlar lâyıkıyla becerebilir. İnsanı kutsal bir kitap gibi okumayı becerenler, doğanın ve eşyanın da yüzündeki örtüyü açıp cevherini okumayı becereceklerdir. Fethin boyutlarından biri de doğaya ve eşyaya ulaşan yolun açılması demeye gelen “keşif”tir.
İnsandan Doğaya ve Eşyaya Fetih; Keşif: İlkokulda okuduğumuz Tabiat Bilgisi kitabı, hayatı ikiye ayırarak başlardı: Canlı varlıklar, cansız varlıklar. Kuşkusuz bu tasnif özünde ideolojik ve pozitivist bir bakış açısına dayanıyordu. Daha doğrusu, modernizmin seküler tabiatını ele veren bir tasnifti. Oysa cevheri itibarıyla hayat hep canlı ve hareketliydi. Molla Sadra’nın dediği gibi evren bir nesne değil bir eylemdi; bilinçli, düzenli ve amaçlı bir eylem. Allah’ın isimlerinden biri de “sürekli yaratan yaratmayı kendisine meslek edinen” anlamına gelen “Hallak” idi.454 Kur’an’ın bildirdiğine göre “O, her an yaratmadadır.”455 Bu Kur’ânî ifâde eskilerin dilinde “her anda bir şanda” biçiminde kalıba dökülmüştü. Bir başka âyette bu gerçek şöyle dile getirilir: “Kuşku yok ki, durmaksızın yaratan ve her şeyi bilen sadece Allah’tır.”456 O’nun her an yaratması, aslında varlığın yerinde saymadığı yaratılışın orijinal bir süreç olduğu ve canlı-cansız her bir varlığın bu sürece tâbi olduğu anlamına geliyordu.
Hayat, O’nun Hayy ve Kayyum isminin tecellîsiydi. Özünde hareket ve canlılık taşıyan her varlık ışığını O’ndan almaktaydı. Doğa ve eşya da İlâhî kanuna tâbî idi ve kendisine verilen rolü oynuyordu. Var olmak, kendi başına bir “anlamı olmak” demekti. Anlamı olan her şey okumanın nesnesidir. Doğa ve eşya da insanın okuma eyleminin konusudur. Yani doğa, Allah’ın kitaplarında bir kitaptır. Allah’ın kevnî âyetleri doğa ve eşyanın içerisinde okunmayı beklemektedir. Kur’an bu gerçeği şöyle yansıtır: “Hiç kuşkusuz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün farklılıklarında öz akıl sahipleri için âyetler vardır. O öz akıl sahipleri ki, Allah’ı ayakta, otururken ve yatarken zikrederler; Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünerek derler ki: Rabbimiz, bütün bunları boşuna yaratmadın.”457
Bu âyetlerde, varlığı okuma demeye gelen ve “derin düşünce” diye tercüme ettiğimiz “akleden kalbin ameline” Kur’an “tefekkür” diyor. Tefekkür adı verilen bu tür bir okuyup, insanla eşya arasındaki perdeyi kaldıran bir fetihtir. Bu tür insandan doğaya ve eşyaya yönelik fetih, aynı zamanda keşiftir; yani, doğanın ve eşyanın sırrını örten perdeyi aralamak...
Bu âyetlerde ifâde edilen gerçek şudur: Var olan her şeyin bir anlamı bulunmaktadır. Allah’a iman anlamı inkâr demektir. Allah var olduğu için varlık saçma değildir. Tersi, başta insanın kendisi olmak üzere her şeyin saçma olduğu sonucuna götürürdü. “İsyan ediyorum, o halde varım” diyerek isyanı kutsayan A. Camus, hayatı “absürd” olarak nitelerken, aslında varlığın anlamı olan Allah’ı inkâr ediyordu. Aynı inkâra, İslâm’ın küfür olarak nitelediği “ye’s hali”ni sistematize eden Nihilistler (hiçciler) de düştü. Hayatın, varlığın ve evrenin anlamını yadsıyan bu inkâr felsefesi, mensûbu olan insanları ya mânevî ya da maddî intihara sürükledi.
454] 36/Yâsîn, 81
455] 55/Rahmân, 29
456] 15/Hıcr, 86
457] 3/Âl-i İmrân, 190-191
- 122 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Aslında Allah, insan ve doğanın da içerisinde yer aldığı kâinat arasındaki hârika ilişkiyi Fritjof Capra’nın şu cümleleri güzel ifâde ediyor: “Kozmos, teos ve insanlar. Başka bir deyişle kâinat ve insanların oluşturduğu bağlam olmaksızın Tanrı’dan bahsedemiyorsunuz. İnsanlardan da kâinat ve Tanrı olmaksızın söz edemiyorsunuz. Ve nihâyet kâinattan da ufuk olarak Tanrı’nın ve seyirciler olarak insanların oluşturduğu bağlam olmaksızın söz edemiyorsunuz.”458
Bir Hayat Tarzı Olarak Fetih: Fethin insanda bir hayat tarzına dönüşmesi, mahlûkata “insan eksenli” bir bakışla mümkündür. İnsanın, Kur’an’ın ifâdesiyle “sakîl, ağır ve değerli” bir varlık olduğunu teslim etmeyen biri, yürek fethini bir yaşam biçimine dönüştüremez. İnsan eksenli bir bakış, insanı şeref yönünden daha aşağı varlıklar uğruna harcamayan bir bakıştır. Daha doğru bir ifâdeyle, insanı hiçbir şey uğruna harcamayıp hayatı “insan kazanma” uğruna sebil eden bir bakıştır.
Fethi hayat tarzı olarak seçen birinin insan kazanma tutkusuna hırs adı verilemez. Oysa, örneğin kişinin para kazanma tutkusu böyle değildir. O bir hırstır ve sahte bir kazançtır. Çok parası olan biri köle, hizmetçi yamak, çırak, badigart, koruma sahibi olabilir; ama bunların hiçbirine “insan kazanma” denilemez. Olsa olsa “insan satın alma” denilebilir. Bu her iki taraf için de sahici bir fazilet değil, kimi durumlarda alçaltıcı ve utanç verici bir rezâlettir. Oysa, insan kazanmak her dönemde ve her yerde sahici bir fazilettir. İki kazanımı böylesine birbirine zıt konuma oturtan sebep, kazanıma konu olan şeylerin nitelikleridir. Bilinen bir gerçektir ki, insan kazanmak, insan yüreğini fethetmekle mümkündür ve paranın kalbi yoktur.
Fethi bir hayat tarzına dönüştürmek insana bir “kitab” olarak bakmakla mümkündür. İnsan, her bir satırı altı çizilerek dikkatle okunmayı bekleyen mukaddes bir kitaptır. Bu kitabı okuma işini tarihin tanıdığı hemen tüm hakîmler “kendini bilmek” olarak formüle etmişlerdir. Kendini bilmek yani “insanı okumak”. İnsan bilmecesini çözen, Allah’ı bulur. İşte nedenle insan okunmalıdır. Okumak, bir arayışın ürünüdür. İtici gücü ise gerçeğe duyulan meraktır. Yaratanı merak eden yaratılanı da merak eder. Müessiri merak edip de eseri görmezden gelmek ne mümkün? Her müessir büyüklüğünü eserinde sergiler. İnsan Allah’ın şaheseridir. Bu nedenle eseri tanıyan müessiri tanır, eseri öven müessiri över. Eskiler bu gerçeği şu veciz ibâreyle formüle etmişler: “Nakş-ı medih nakkaşa râcîdir.”
İnsanın kazanılması ne denli büyük bir saâdetse, kaybedilmesi de o denli korkunç bir felâkettir. Bu nedenledir ki, insan kazanımı tüm kazanımların, insan kaybı da tüm kayıpların sebebidir. Toplumsal hayatın bir cennet ya da cehenneme dönüşmesi bu sebebe mebnîdir. Olumlu ya da olumsuz tüm toplumsal dönüşümler, kazanmak ya da kaybetmekle ilintilidir. Onun içindir ki Rahmânî vahiy de şeytânî vahiy de insanı hedef alır. Kazanılan her insan evrensel koronun kozmik armonisine katılmıştır. Kaybedilen her insansa sosyal kaosun cehennemine odun taşıyan bir “hammâlete’l-hatab”tır. Dokunun bozuluşu organizmanın bozuluşuna zemin hazırlar, hücrenin bozuluşu ise dokunun bozuluşa. Toplum doku, birey ise hücredir. Toplumsal kokuşma bireysel kokuşmayla başlar. Elbette tersi de geçerlidir.
458] F. Capra, Kâinata Mensup Olmak, İnsan Y., s. 130
FETİH
- 123 -
Sorumluluğunun bilincinde her insan çevresiyle ilgilenir. Çünkü insanın sorumluluk alanına çevre de girer. İçinde yaşadığı topluma karşı sorumluluk hissetmeyen, hemcinslerine karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen insan, suçlu sayılmasa dahi kesinlikle vebal altındadır.
İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle hiçbir eylemi toplumdan bağımsız düşünülemez. Bireysel gibi duran davranışlarının dahi toplumsal bir boyutu vardır. Sosyal bir yozlaşmanın yaşandığı bir toplumda hiçbir fert, üyesi olduğu toplumun bu yozlaşmasından kendisini müstağnî ve sorumsuz addedemez. Hz. Peygamber’in hârika bir benzetmeyle ümmeti yaşayan bir uzviyete yani bir insan bedenine benzettiği bir gerçektir. Öyle bir uzviyet ki, her bir şahsiyet bu bedenin kromozomu, her bir âile bu bedenin hücresi, her cemaat bu bedenin dokusu, her bir ulus, kavim bu bedenin organı hükmündedir. Bunlardan ayrı olarak bu hücreler, dokular ve organlar arasında iletişimi sağlayacak bir sinir sistemi, bunların hayâtiyetini sürdürecek bir kan dolaşım sistemi, bir sindirim, solunum ve üreme gibi bütün bedenin hayatî fonksiyonlarını sağlayan sistemler gereklidir. Nasıl ki bedenin çeşitli mikroplara ve virüslere karşı bir savunma mekanizması varsa, ümmet organizmasının da sosyal hastalıklara karşı bir savunma mekanizması olmalıdır. İnsan bedeninin direncini sağlayan bağışıklık sistemi, ümmet organizması için de geçerlidir. Eğer fetih, en azından ümmet içerisinden birtakım insanların hayat tarzına dönüşürse, o insanlar ümmet bedeninin savunma mekanizması işlevini üstlenecek, hayâtiyetini yitirmiş organları oluşturdukları canlı hücrelerle yeniden hayata döndüreceklerdir.
Sorumluluğunun bilincinde her insan, mutluluğun öbür adı olan İslâm’dan uzak yaşayan her bireyin sancısını bağrında hissetmelidir. İsyanı kutsayan kentlerin fücur akan caddelerinden sele kapılmış çiçekleri birer birer toplamalıdır. İnsan yüreğini acımasızca kundaklayan modernizmin çıkardığı küresel yangından bir can kurtarmanın savaşını vermelidir. İnanan her insan şu duyguyu taşımalıdır: Elimi uzatabileceğim halde uzatmadığım için yüreği kundaklanan her insanın katili olarak beni hesaba çekecekler. Gel, diyecekler, sen elinden tutsaydın bu insan şimdi ateşe mahkûm olmayacaktı. Sen sorumluluğunu yerine getirseydi, Kitab mahzun olmayacaktı. Fetih işçisi olsaydın, zaman ve mekân ihânete uğramayacaktı.
“Bir benimle ne çıkar?” demeyeceksin. Baharın haberini karın altında, kışa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın. Kim var, diye sağa sola bakmayacaksın. “Ben varım!” diyecek ve yürüyeceksin. Caddelerde gördüğün câhil yığınlara, güneşi ceketinin astarında kaybetmiş kitlelere, yüreğinden habersiz göğsüne takacak sahte muskalar arayan kalabalıklara acıyacak, onlar arasında gördüğün cins tohumlara toprağı işaret edeceksin. Cins tohumu, cins toprakla buluşturan cins bahçıvan olacaksın. Uygun iklimi ise Allah verecek.
Bırak otçuların gözü yoncada olsun. Senin gözün daima insanda olacak. Hammaddesi makbul fakat adresini yitirmiş birini gördüğünde, “bundan ne güzel müslüman olur” diyecek ve tüm yüreğinle hidâyeti için duâ edeceksin. Onu kimliğini yitirmiş bir halde gördüğünde kahrolacak, elinden bir şey gelmiyorsa dahi, yüreğin bir peygamber yüreği gibi yanıp “Allah’ım, onları affet, onlara hidâyet et, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye yakaracaksın. Arşın kapısına onlar için asılacak, yüreklerinin mührünü çözmesi için başını o kapının eşiğine vuracak, vuracaksın.
- 124 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm’ı İslâm’ın dostlarından değil, düşmanlarından öğrenen insanlar için hüküm verip infaz etmeyeceksin. Birçoğunun reddettiği İslâm’ın Allah’ın İslâm’ı değil, babalarının İslâm’ı olduğunu bilecek ve onu zâten senin de reddetmen gerektiğini hatırlayacak, onu kınamak yerine, kanlık yüreğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummânına şefkatle atacaksın. O kendine, mezhebine, meşrebine, partine, kliğine, cemaatine, derneğine değil; öz benliğine çağıracak, “varlık sorununu” nasıl çözdüğünü soracaksın. Nereden gelip nereye gittiğini, ölüm hakkında ne düşündüğünü, mutluluktan neyi anladığını soracaksın. Hiç kendisiyle başbaşa kalıp kalmadığını, hayal kurup kurmadığını, rüya görüp görmediğini, sevip sevmediğini, özleyip özlemediğini, ağlayıp ağlamadığını, içinin nelere sızlayıp nelere sızlamadığını soracaksın.
Önce seveceksin. Garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin. Sevginin illeti ölümsüz olacak, ki sevgin de ölümsüz olsun. Dâvet yemeğini sevgi kaşığıyla sunacaksın. Sevgiden başka bedel beklemeyeceksin, ki sevginin bedeli sadece sevgidir, ondan başkası sevgiyi “ucuz”a vermektir. Benim ücretim yalnızca O’na âittir, diyeceksin. Tüm faturaları yakarak yola çıkacaksın, ki ileride fatura çıkaramayasın. Bir insanın yüreğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin. Bir âdem bir âlemdir diye çıktığın yolda dirilişine sebep olduğun her bir insanın mânevî anası olmanın haklı gururunu duyacaksın. Öldürmek için doğuran zavallılara karşı diriltenler ve gerektiğinde diriltmek için ölen bahtiyarlar arasında olmanın şükrünü edâ edeceksin.
Yitirilmiş her bireye, yitirilmiş hikmetin gibi bakacaksın. Hikmetini bulmak için gözün insanda olacak. Bulduğunda sana yeni nâzil olmuş bir âyet gibi okuyacaksın. Tefsir edecek, te’vil edecek, şerh edeceksin. Yüreğinle yüreğini bulacak, onun yüreğini hedef alıp oradan vuracaksın. İnsan âyetiyle Kur’an âyetini buluşturup aralarından çekileceksin. İnsanla İslâm’ın arasından başka engelleri kaldırayım derken, kendin engel olmayacaksın. Ona vesile olmayı, onu minnet altına almanın bir gerekçesi olarak kullanmak gibi çirkin bir yola girmeyeceksin. Aksine, seni hidâyete vesile kıldığı için Allah’a minnet edeceksin.
İşte fetih bu şekilde bir hayat tarzına dönüşecek. Ve fetih yalnızca küresel planda değil; evrensel planda da gerçekleşecek.
Sınırsız ve Sınıfsız Fetih: “Mutlak hâkimiyetin sahibi olan Allah yücedir. O dilediğini yapmaya kaadirdir. O, hem ölümü hem de hayatı, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için yaratmıştır. O azîzdir, ğafûrdur. Yedi göğü birbiriyle uyumlu tabakalar şeklinde yaratan da O’dur. Rahmân’ın yaratışında hiçbir aksaklık göremezsin. Çevir gözünü, bir aykırılık görüyor musun? Yine, dikkatlice defalarca çevir gözünü, bak. Her bakışın şaşkın ve bitkin bir şekilde hüsrâna uğramış olarak sana geri dönecektir. Biz, en yakın göğü ışıklarla donattık ve onları şeytanların anlamsız spekülasyonlarına konu yaptık ve onlara yakıcı alevden bir azap hazırladık.”459
İnsanın halifeliği eğer evrensel ölçekte ise, o zaman fetih de evrensel olmak zorundadır. İnsanın evreni keşfi biraz da kendisini keşfidir. Çünkü insan küçük evren, evren ise büyük insandır. Kâinatla insan arasında garip ve anlaşılması zor ilişkiler mevcuttur. İnsanın beşerî boyutuyla kâinat arasındaki ortaklık bilenen bir gerçektir. Kur’an bu gerçeği sık sık dile getirerek insanın “balçıktan”
459] 67/Mülk, 1-5
FETİH
- 125 -
yaratıldığını vurgular. Bur gerçek farklı formlarla “topraktan”, “kurutulmuş balçıktan”, “pişirilimiş balçıktan”, “balçıktan” şeklinde yer alır.
Ancak, balçıktan, değil insanın, en basit bir virüsün bile hayat bulma ihtimali rakamlara sığmayacak kadar düşüktür.460 Bu ihtimal hesabı basit bir virüsün oluşumu içindir. Kaldı ki, bir insanın oluşumu için bir virüsten çok daha kompleks yapıda olan hücrelerden yüz trilyonunun bir araya gelmesi gereklidir. Bu ise insan varlığının tesadüfle değil, ancak Allah’ın varlığıyla açıklanabileceği bir durumdur.
İnsanın fiziğiyle evren arasındaki ilişkiye ayın hareketleri ile kadınların âdet halleri arasındaki garip ilişkiyi, renklerin ve sesin temel birim sayısıyla haftanın sayısı arasındaki uygunluğu, bahar mevsimiyle kimi psikolojik rahatsızlıklar arasındaki zamanlama çakışmasını gösterebiliriz.
İnsan psikolojisiyle evren arasındaki ilişkiler elbet daha karmaşık ve gizemli. Bu meyanda bir İskoç mühtedîsinin yazdığı eserde okuduğum bir notu burada zikretmek isterim: Kâinatın yaydığı bir enerji var ki, insan bu enerjiden mahrum kalınca birtakım psikolojik rahatsızlık ortaya çıkmakta. Prana denilen bu enerjiyi beton engellediği için, modern kentlerin sâkinleri melankoli, ansiyete, nevroz, depresyon vs. gibi psikolojik rahatsızlıklar çekiyor.
İnsanın zaman ve mekânla kısıtlı bir evrende yapacağı yolculuk aklî bir fetihtir. Bir de kalbî yolculuk vardır ki, bu enfüsî âlemden âfâkî âleme, içkin olandan aşkın olana yapılan bir yolculuktur ve bu gerçeği en güzel ifâde eden kelime “miraç”tır. Miraç bir fetihti. Âfâkın kapılarının enfüse açılması. Aşk atıyla aşkına yapılan aşk yolcuğuydu miraç. Miracı fiziğin sınırlı dünyasıyla açıklamakta ısrar etmek, insanın aşkın tarafını, yüreğin gücünü görmezden gelmektir. Ki yürek, atom santrallerinin yanında yaya kaldığı sınırsız bir güç merkezidir.
Miraç, süflî âlemle ulvî âlem arasındaki kapıların açılarak insanın rûhânî yolculuğa çıkmasıdır. Hz. Peygamber’in şahsında, bir insanın ulaşabileceği yüceliği temsil eder miraç. Çamur tarafına doğru alçaldığında “aşağıların da aşağısına” düşen ve şeytanların dahi kendisine besmeleyle yaklaştığı bir ifrit, ruh tarafına doğru yüceldiğinde melekleri yolda bırakan özgün bir varlık. Urûc/yükselik kökünden gelen “mirac”,insanın ruh kutbuna tutunarak kapasitesinin sınırlarına ulaşmasıdır. Miraç, aklın dahi açıklamakta yaya kaldığı bir aşk termodinamiğiyle sezilebilir. Şüphesiz yakıtı aşk, biniti yürek, rotası hiç/hep olan bir yolculuktur miraç. İşte bu nedenle ışık hızı miraç hızı yanında kartala göre kaplumbağanın hızı gibi kalır. Işık hızından çok daha süratli olan bilincin hızı dahi yetişememektedir ona.
Bir tek mirac’ın hızıyla duânın hızı kıyaslanabilir. İkisi de aynı yasaya bağlıdır. İşte bu nedenle namaz mü’minin miracıdır ve namaz bir fetihtir. Dışa doğru değil, öz benliğin kapalı kapılarını, aşılmaz engellerini aşıp duyuların zincirini kırarak yüreğe doğru gerçekleştirilen bir fetih. Yüreğe, Kur’an’ın ifâdesiyle “şah damarı”na doğru gerçekleştirilen bir fetih.
Bu fethin nasıl gerçekleştirileceğini bize öğreten büyük öğretmen ise
460] 10 üzeri 119776’dır. Bu rakamı okuyacak bilgisiyar yoktur. 119776 tane sıfır yazıp başına 1 ekleyeceksiniz
- 126 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Peygamberimiz’dir (s.a.s.).
Bir Yürek Fâtihi Olarak Hz. Muhammed...
İslâm Fetihlerinin Mantığı: “Gönülden seveceğiniz bir başka şey daha: Allah’ın yardımı ve yakında gerçekleşecek bir fetih.”461 İslâm, en kapsamlı tanımıyla bir hayat sistemidir. Hayat hakkında sözü olan her sistem gibi İslâm da kendi ilkeleri doğrultusunda hayatı değiştirmeyi ve dönüştürmeyi hedefler.
Hayatı değiştirmeyi hedefleyen sistemler özleri itibarıyla ikiye ayrılırlar: 1) Bir iç müdâhaleyle, gönüllülük esası üzere hayatı değiştiren sistemler, 2) Bir dış müdâhaleyle, metazori yöntemiyle hayatı değiştirmeyi yöntem edinen sistemler.
İç müdâhaleyi hayatı değiştirme yöntemi olarak benimseyen bir hayat sistemi, mutlaka inanç ve ahlâk üzerine bina edilmiş bir sistem olmalıdır; ki bu da genel adıyla dindir. Din, önce insandan yüreğini ister. İnanç esastır. İmansız bir itaati din makbul saymaz. İnanç, kalbî bir kabul ve red olayıdır. Zorla değil; iknâ ile gerçekleşir. İman, yürekte yanan bir meş’aledir, bu meş’aleyi yakmadan dışarıdan yapılacak her müdâhale zorakî olacaktır. Hiçbir insan zorla mü’min yapılamaz; olsa olsa münâfık yapılır; inanmaz, lâkin inanmış gibi yapar.
Hayatı dönüştürmek için dış müdâhaleyi üslûp olarak benimseyen sistemler genelde ideolojilerdir. Her ideoloji sekülerdir. Sekülarizm, temelde kartezyen felsefeden neş’et eder. Kartezyen felsefe hakikatin kaynağını bölen, dünyayı âhiretten, zâhiri bâtından, formu özden, düşünceyi duygudan, aklı kalpten, devleti dinden ayıran indirgemeci şirk felsefesidir. Hayatı zorla dönüştürmek isteyen ideolojiler dinlerin aksine beşerî karakter taşırlar ve genel kanaatin aksine deterministtirler. Örneğin dinler mûcizeyi kabul ederken ideolojiler reddeder. Mûcize, aslında eşyanın aşkın boyutudur. Mûcizeyi kabul, katı bir determinizmin reddidir.
Marksizmin Sovyetler Birliği’nde, Çin’de Kamboçya’da, Arnavutluk’ta ve daha birçok yerde sayısız kan dökerek yapmaya çalıştığı buydu. Kapitalizmin kalesi olan ABD’nin Vietnam’da, Panama’da, Kuzey Irak’ta silâh zoruyla, Çin’de Ortadoğu’da, Afrika’nın birçok ülkesinde para zoruyla, Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Akdeniz kuşağında, Balkanlar’da, Kafkaslar’da siyaset zoruyla yaptığı da aynı şeydir. Özelde Batılılaşma projesini Türkiye’de yaşayan halka zorla dayatanların da yaptığı budur.
Bütün bu beşerî ideolojilerin amacı hayatı, kendi koydukları beşerî ilkeler istikametinde tepeden dönüştürmekti. Sekülarist, dolayısıyla pozitivist olana beşerî ideolojilerin “iman” gibi bir sorunu yoktu. Aksine, onlar imana karşı başkaldırmanın ürünüydüler. Onun için de, insanların gönüllerini fethetmek gibi insânî bir üslûbu benimseyemezlerdi. Benimseseler de bu lehlerine olmazdı. Bu nedenler modernleşme projesinin Türkiye ayağının kendisine ihâle edildiği ünlü bir yönetici şöyle diyordu: “Kan’la yapılan devrimler muhkem olur.” Vâkıa bu pek asılsız da değildi. 20. yüzyılda zorla dayatılan tüm sistemler bir bir çökerken Türkiye’deki resmî ideolojinin hâlâ yaşıyor olmasının sırrı bu sözde yatıyordu. Hangi beşerî ideolojinin daha çok kan döktüğünü saptamak isteyen, hangisinin daha fazla ayakta kaldığına bakmalıydı bu söze göre.
461] 61/Saff, 13
FETİH
- 127 -
Oysa İlâhî dinler, daima yüreğe hitap etmiş, bir insanı diriltmeyi bir dünyayı diriltmek gibi görmüştü. Kur’an’da bir insanı öldürmenin, bütün bir insanlığı öldürmek gibi olduğunu ifâde eden âyet, bu gerçeğin Tevrat’ta aynen böyle yer aldığını da haber veriyordu. Gerçekten de eldeki tahrif edilmiş Tevrat ve İncil bu anlamda ifâdeler içeriyordu.
İlâhî dinlerin insana nasıl şefkat ve merhametle yaklaştığını Hz. Peygmaber’in şahsında görmek mümkün. Daha önce de değindiğimiz gibi Saâdet Çağı’nın nebevî devrimi, dünya tarihindeki hiçbir ideolojik devrimle karşılaştırılamayacak kadar kansız gerçekleşmiştir. 10 yıllık Medine dönemi boyunca, Rasûlullah’ın bizzat katıldığı 27 gazve ve katılmadığı 60 seriyye olmak üzere toplam 87 askerî sefer düzenlenmiştir. Siyer otoritesi Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’a göre bütün bunlarda öldürülen insan sayısı 150 kadardır. Hamidullah bu sayıya Kureyzaoğullarından idam edilenlerin sayısını eklememiştir. Bilindiği gibi Kureyzaoğulları Medine’de yerleşik yahûdi kabilelerinden olup Hz. Peygamber’le aralarında ittifak anlaşması yapmışlardı. Ancak, Hz. Peygamber’e sûikast düzenlediler. Başarısız sûikast girişimi ortaya çıkınca kendilerinin seçeceği bir hakemin hükmüne râzı olmayı kabul ettiler. Müttefik Arap kabilesinin lideri Sa’d bin Ubâde’yi hakem seçtiler. Onun verdiği hükümle kabilenin erkekleri idam edildi. Bu idamların sayısı İbn Hişam’a göre 600-700, İbn Sa’d’a göre ise 900 kişidir. En yüksek rakamı kabul edip bu sayıyla 150 rakamını toplasak dahi her sefere 17 kişi düşmektedir.
İşte rakam, topraklarının yüzölçümü 1,5 milyon kilometrekareye varan Batı Avrupa büyüklüğünde bir Peygamber devletinin kuruluş bilançosudur. Saâdet Asrı’ndaki Nebevî inkılâbının bu bilançosuyla, 1789 Fransız devrimi, 1917 Bolşevik devrimi ve 1923 ve sonrasının Kemalist devrimlerinin bilançoları karşılaştırılırsa insana verilen değer ve hürmet açıkça ortaya çıkacaktır.
İslâm tarihinde insana verilen değeri tarihe geçen birçok olayda açıkça görmek mümkün. Rasûlullah’ın insan hayatına verdiği önemin örnekleri de saymakla bitmez. Üsâme bin Zeyd’in başına gelen, onlarca muhteşem örnekten biridir. Bir savaş sırasında mübârezeye tutuştuğu hasmını tam öldürecekken hasmı şehâdet kelimesini söylemiş, Üsâme onun canını kurtarmak için şehâdet kelimesini söylemiş, Üsâme onun canını kurtarmak için şehâdet getirdiğine hükmederek hasmını öldürmüştü. Olay Rasûlullah’a duyurulduğunda o denli kızmıştı ki, ondan sonra Üsâme’yi her görüşünde “Üsâme, demek sen ‘Rabb’im Allah’ diyen birini öldürdün ha?!” diyerek kınamış, Üsâme Rasûlullah’ın bu ısrarlı kınayışları karşısında ne denli sıkıldığını şu sözlerle dile getirmiştir: “Rasûlullah bu sözü o kadar çok tekrarladı ki, kendi kendime ‘keşke, bu olaydan sonra müslüman olsaydım!’ dedim.”
İslâm’ın insana verdiği bu değer yüzünden kitleler İslâm’a gelmekte tereddüt etmemiştir. Hatta İslâm’a girmeyenler dahi müslümanların insancıl davranışlarından etkilenerek müslüman olmadıkları halde müslümanlarla birlikte kendi dindaşlarına karşı savaşmışlardır. Bunun en tipik örneği Suriye’de gerçekleşmiştir. Hicrî 144 yılında Bizans imparatoru Juntinyanus’un, müslüman akınlarını durdurmak için Suriye’ye yerleştirdiği hıristiyan Slavlar müslümanların saflarına iltihak ederler. Müslümanlar da onları aynı yerde Bizans’a karşı konuşlandırır. Bu hıristiyan Slavlar daha sonraları Bizans’a karşı müslümanların saflarında
- 128 -
KUR’AN KAVRAMLARI
savaşacaklardır.462 B. Levis der ki: “Filistin’de hıristiyan Samaritenler müslümanlara o denli yardımda bulundular ki, müslümanlar onların bu yardımına karşılık onları cizyeden muaf tutma gereği hissettiler.”463
Müslümanların engin hoşgörüsüne ilk kuruluşu müslümanlar eliyle gerçekleştirilen Kahire, Bağdat, Basra, Kûfe vb. gibi birçok İslâm şehrinde yer alan kilise ve havralar şâhittir. Bu gibi müslümanlar eliyle kurulan kentlerde bugün dahi ayakta kalan diğer dinlere âit mâbedler geçmiş zamanlardan intikal eden yapılar değil, sonradan yapılan yapılar olduğu muhakkaktır.
Haçlı seferleri sırasında müslüman doktorlar kendi yaralılarını tedâvi ettikten sonra, muhârebe bitince hıristiyan kamplarına giderek düşman yaralılarını da tedâvi ediyorlardı.464
İslâm’ın ruhunu kavrayan her insan, diğer insanların ya dinde kardeşi ya da insanlıkta eşi olduğu gerçeğinden yola çıkarak davranır. Bu Hz. Ali’nin tavrı ve tespitidir. Bu ruhu kavramış olanlardan biri de asil insan Emir Abdulkadir’di. Cezayir’i işgal eden Fransız sömürgecilerine karşı 30 yıl amansız bir mücâdele verip sonunda Fransızlara esir düşen efsânevî komutan Emir Abdulkadir işgal rejimi tarafından Şam’a sürgün edilir. 1860 yılında Şam’da yerli halk tarafından yabancılara karşı baş gösteren ayaklanma sırasında 14 bin Şam’lı hıristiyanı himâyesine alarak mutlak bir ölümden kurtarır.465 Bunun üzerine Papa, Emir Abdulkadir’e Pie IX nişanını verir. Verir vermesine de, çok değil yaklaşık bu tarihten 80 yıl sonra 1940’da Fransa, özgürlük mücâdelesi veren sömürgesi Cezayir’de korkunç bir katliama girişir. Sonuç bir milyon şehid.
Hiç kuşkusuz, inanç özgürlüğü konusunda diğer dinlerin mensupları müslümanların gösterdiği performansı sergileyememişlerdi. 1572 yılında Fransa’da gerçekleşen Saint Barthélemy katliamında Katolikler yalnızca Paris’te birkaç gün içerisinde üç binden fazla insan katletmişlerdi. Cieaux piskoposu Arnald Amaralicus, sapıklığından kuşkulanılan Béziers kenti sâkinleri için ne yapılması gerektiğini soranlara kısa bir cevap vermişti: “Tümünü öldürün! Tanrı, kendinden yana olanları tanır.” Bu fetvâ üzerine yaşına ve cinsiyetine bakılmaksızın yirmi bin’e yakın insan kılıçtan geçirildi ve kent yağmalandı.
Hıristiyan fanatizminin en büyük kurbanı hiç kuşkusuz Endülüs müslümanlarıdır. Yaklaşık yedi asır İslâm medeniyetinin beşikliğini yapmış olan Endülüs’ün bugününe bakanlar hıristiyanlıkla İslâm’ın farkını kolayca anlayabilirler. Leon ve Kostil Ferdinand’ının müslümanları soykırıma tâbî tutarak Kurtuba’yı ele geçirip son kale Gırnata’yı da haraca bağladıklarında İspanya’nın yerli halkından sonucunun ölüm olduğunu bile bile yine de kitleler halinde İslâm’ı seçenler oluyordu. Bu gerçeği göre ünlü İngiliz tarihçi Carlyle İslâm’ın kılıç zoruyla yayıldığı oryantalist tezini şöyle çürütüyordu: “Haydi, siz de kılıcınıza sarılın, bakalım kılıçla oluyor mu?”
Yeniden Fetih Hareketi: Uzun insanlık destanının hiçbir döneminde insana ulaşmak, bu denli kolaylaşmamıştı, bu doğru. Ne ki, yine uzun insanlık destanı
462] Lebeau, Historie du Bas-Empire, neşr. M. St. Martin, Paris 1830, c. 12, s. 27-31
463] Tarihte Araplar, s. 67
464] Garaudy, İslâm’ın Vadettikleri, s. 86
465] Kasım Sadullah, Hayatu’l-Emir Abdulkadir, Şirketu’l-Vatanî, Tunus, 1974
FETİH
- 129 -
boyunca insanlar birbirine bu kadar kapalı, insan teki bu kadar yalnız da olmamıştı.
Modern toplumun birbirinin kurdu haline gelmiş bireylerini, modern mekanik toplum makinesinin silik bir cıvatası olmaktan çıkarıp şahsiyet haline getirmek, çok ciddi bir fetih seferberliğiyle mümkündür. İşte biz buna “yeniden fetih hareketi” diyoruz.
Yeniden fetih hareketi, “Ve enzir aşîrateke’l-akrabîn: Önce yakın çevreni uyar.” İlâhî metodu gereğince merkezden başlayıp muhîte doğru halka halka genişleyecektir. Yeniden fetih hareketinin fâtihleri önce işgale uğramış yürek ve akıllarını işgalde kurtararak işe başlamalıdırlar. Modern ikonların, soyut putların, teknoloji ürünü sanemlerin işgaline uğramış bir kafa ve kalple başkalarının yüreğini açmaya kalkışmanın imkânsızlığı ortada. Kafa ve kalbini işgalden kurtarabilmiş insan “şahsiyet” olmayı hak etmiş demektir.
İşte bu gerçekleşir ve müslüman şahsiyet yeniden inşâ edilebilirse, müslüman toplumun ve İslâmî hayatın yeniden inşâsının önündeki en büyük engel de kalkmış olacaktır.
İslâm’ın Yitik Çocukları: İçinde yaşadığımız sözde müslümanlardan oluşan toplumun bilincini örten kalın surlar, bir şefkat ve sevgi taarruzuyla parçalanabilir. Hepimizin kafasını işgal eden soru aynı: Düne kadar İslâm’ın fâtihleri olmuş bir toplumdan bugün nasıl oldu da İslâm’a düşman nesiller peydahlandı? 70 yıl öncesine kadar, değil müslümanlara gayrı müslimlere dahi “şeriat adâlettir” dedirten insanların torunları arasından nasıl oldu da “kahrolsun şeriat” diyen zavallılar çıkabildi?
Tüm varlığını küfre borçlu olanlar, gayrı müslim efendilerinin kendilerine verdiği rolü sâdık bir köle gibi oynayanlar, küfrün ve şirkin gönüllü Ebû Cehilliğini yapanlar bir tarafa. Onlar küfrün önderleridir ve onlara nasıl muâmele edileceğini Kur’an açıklamıştır.
Ancak, bu çok marjinal inatçı İslâm düşmanları dışında bir de kelimenin tam anlamıyla câhil bir kitle var. Bu câhil kitle, İslâm’ı İslâm’ın dostlarından değil de düşmanlarından öğrendi. Bu câhil kitle İslâm’a İslâm’ın hâkim olduğu değil, mahkûm olduğu bir dönemde düşman edildi. Onlar, aradıkları ışığın, girip de sırtlarını döndükleri mağaranın kapısından sızan ışık olduğundan habersiz zavallılar.
Fetih seferberliğinin ilk muhâtabı da işte bu İslâm’ı İslâm’ın düşmanlarından öğrenen câhil kitledir. Onlar, İslâm’ın yitik çocuklarıdır. Onlar, bu çağın öksüzleridir. Onlara bir yetim, bir öksüz gibi şefkatle, merhametle yaklaşmak, ana gibi kucak açmak, onları sokaktan tekrar yuvaya dâvet etmek, fedâkâr müslümanlara düşmektedir. Onlar arasında, düşmanları tarafından saraydan kaçırılıp asıl âilesine düşman edilerek onlara karşı savaştırılmak üzere yetiştirilmiş Hind şehzâdesi rolü oynayanlar çıkabilir. Bu tipler, eğer gerçeği fark edebilirlerse kendilerini bu duruma getiren şeytanın askerlerine karşı herkesten daha güçlü bir mücâdele sergileyeceklerdir. İslâm düşmanlarının İslâm’a karşı kullanmak için yetiştirdikleri İslâm’ın yitik çocukları, yuvalarını bulduklarında iman cephesinin en büyük mücâhidi olacaklardır.
- 130 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fethin Araçları: İman, örnek yaşantı, ilim ve ahlâk, güzel söz, ikram ve iyilik, hoşgörü ve af, adâlet, duâ, namaz ve Kur’an ve yitik farz Emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker...
...Bugün, İslâm coğrafyasında yaşayan tüm müslüman halklar çeşitli tarihî, siyasî ve sosyal nedenlerden dolayı toplumsal bir hâfıza kaybını yaşamaktadırlar. Bu hâfıza kaybına bağlı olarak kimlik ve kişilik kaybı toplumumuzu oluşturan bireylerin ortak zaafı haline gelmiştir. Bu acınılası durumda en büyük pay, hiç kuşkusuz halka rağmen halkın tepesine silâh zoruyla oturan ya da birilerince oturtulan yönetici elitlerindir. Siyasetçisi, askeri, bürokratı, aydını ve hormonlu zenginleriyle bu yönetici elit, toplumsal yozlaşmanın ve kokuşmanın baş müsebbibidir ama tek müsebbibi değildir. Çünkü bu durumdan en az onlar kadar kendilerine İlâhî mesajı taşıma görevi yüklenen müslümanlar da sorumludur.
Böylesi bir ortamda inanan her insana ağır görevler düşmektedir. Samimi mü’minler sorumluluklarının gereğini yerine getirmek için tanımlamadan tanımayı yargılamadan yarlığamayı, hüküm vermeden dâvet etmeyi, infaz etmeden ihsan etmeyi öğrenmek zorundadırlar. Çünkü en azından bu topraklardaki câhil kitleler, dinlerini değil sağlıklı kaynaklardan, tâlî eserlerden bile öğrenmekten mahrum bırakıldılar.
Sistemin projesi “dini olmayan bir halk yaratmak”tı. Tabii ki bu mümkün değildi ve mümkün olmadığı çok geçmeden görüldü. Halk dinsiz olmadı, lâkin dinini öğrenmekten mahrum bırakıldığı için dinli de olamadı. Tek kelimeyle “câhil” oldu. Elbet bu câhiller arasında cesâreti cehâletinden alıp dine düşman olanlar da vardı. Bunların çoğunluğu “kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözünü doğrulayan tiplerdi. Elbette İslâm’a bilinçli bir biçimde kin besleyen ve düşman olan azınlık bir gürûhu konumuzun dışında tutuyoruz.
Geniş câhil kitleler bir yana, dini, bu dinin dostlarından değil de düşmanlarından öğrenmiş(!) söz konusu zümreye şiddetle değil, şefkatle muâmele şarttı. Onlar, bildikleri bir dine değil, bilmedikleri bir dine birilerinin kafa yıkamaları sonucu ite-kaka düşman edilmiştiler. Onların düşman oldukları dini öğrendiğiniz zaman şaşakalıyordunuz. Çoğunlukla bu gibilerin “din” diye düşman oldukları şeyin Allah’ın dini değil “ataların dini” olduğunu görüyor, bu dine Allah’ın da düşman olduğunu hayretle müşâhede ediyordunuz. Bu gerçeği onlara söylediğinizde hayret etme sırası onlara geliyor ve insaf ehli olanlar ana kaynaklarından dini öğrenme sürecine giriyordu.
İlle de hüküm vermek gerekiyorsa, bu hüküm cehâleti dolayısıyla dine düşman edilenlerin dinlerini bu dinin dostlarından öğrenmeleri temin edilinceye kadar ertelenmeli, eğer hâlâ düşmanlıklarında direniyorlarsa hüküm o zaman verilmelidir.
Cehâlet zifiri bir karanlıktır. Böylesi bir karanlıkta göz diye bir organın olması, “görme” eyleminin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Çünkü görme eylemi ışıksız gerçekleşmez. En az gözün varlığı kadar ışığın varlığı da gereklidir.
Göz akılsa, söz konusu ışık da İlâhî mesajdır. İnsanlık kervanının uzun yürüyüşünde bir yol kazâsı olan modern zamanların modern bireylerine yapılabilecek en büyük iyilik, ona hakikatin biricik kaynağını göstermek, onu sanal bir yaşamdan gerçek bir hayata çağırmaktır. Bunu yapabilme gücü sadece İslâm’a
FETİH
- 131 -
gönül veren insanların yüreğinde saklıdır. O güç harekete geçtiğinde, yürekleri sağaltan bir hayat soluğu olacak ve yürek fethi bir kez daha gerçekleşecektir. 466
Hudeybiye Barışı; İnsanlara Önce Kapalı Gelen “Apaçık Fetih”
Hudeybiye Muâhedesi; Hz. Peygamber ve ashâbının Kâbe’yi ziyâret maksadıyla Mekke’ye gitmek istemeleri ve bunun müşrikler tarafında engellenmesi üzerine çıkan olaylardan sonra müslümanlarla müşrikler arasında yapılan anlaşmanın adıdır. Allah Rasûlü’nün hicretinin üzerinden mücâdeleler ve savaşlarla dolu altı yıl geçmişti. Hem muhâcirler, hem de ensâr, Kâbe’yi ziyâret özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı.
Allah’ın elçisi, bu yılın Zilkade ayının başında bütün ashâbın özlem ve beklentilerine cevap anlamı taşıyan bir rüya gördü. Rüyasında ashâbı ile birlikte güvenlik içinde Kâbe’yi ziyaret ediyordu. Rasûlullah’ın ashâba anlattığı rüya, hızla bir muştu gibi yayıldı Medine’ye.
Hz. Peygamber bu genel coşku üzerine, Kâbe’yi ziyâret etmek isteyenlerin hazırlanmasını emretti. Hattâ İslâm’ı kabul etmeyen kabileleri bile kendileriyle birlikte hac yapmaya çağırdı.
Hazırlıkların tamamlanmasından sonra, Zilkade’nin ilk Pazartesi günü467 bin dört yüz kişi ile birlikte Mekke’ye doğru hareket etti. Niyetinin barış olduğunu göstermek için yanlarına yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka savaş silâhı almamışlardı. Zül-Huleyfe mevkiine geldiklerinde ihrâma girdiler ve umre için niyet ettiler. Yanlarında Mekke’de kurban edilmek üzere getirdikleri yetmiş deve bulunuyordu ve bunlar kurbanlık olduğu belli olacak biçimde nişanlanmıştı.
Mekkeli müşrikler müslümanların hareketini öğrenince toplanarak ne pahasına olursa olsun, Rasûlullah’ın Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlaştırdılar. Rasûlullah’ın Mekke’ye daha fazla yaklaşmasına engel olmak üzere de Halid bin Velîd komutasında iki yüz atlıdan oluşan bir birlik gönderdiler.
Bu arada Hz. Peygamber Hudeybiye mevkiine gelmişti. Devesi burada kendiliğinden çöktü ve bütün çabalara rağmen kaldırılamadı. Bunun üzerine çeşitli fikirler ileri sürenlere karşılık Allah Rasûlü, “Filin Mekke’ye girmesine engel olan kuvvet bu deveyi de çökertti” diyerek herkesin inmesini emretti.
Peygamber Efendimiz, Mekke müşriklerinin durumu anlama ve umreyi gerçekleştirebilme konusunu görüşmek için Hz. Osman’ı (r.a.) Mekke’ye gönderdi. Hz. Osman (r.a.) kiminle görüştü ise, umre yapmanın mümkün olmadığını anladı. Zira müşrikler, müslümanların Mekke’ye girişini kendileri için büyük bir zillet sayıyorlar ve bütün Arap dünyasının gözünden düşecekleri şeklinde yorumluyorlardı. Bundan dolayı umre hiç mümkün gözükmüyordu.
Bu arada Hz. Osman’ın (r.a.) tutuklandığı ve öldürüldüğü haberi yayıldı. Bu haber üzerine peygamber Efendimiz, bütün mü’minlerden “ölüm” üzere bey’at aldı. Ashâb-ı Kirâm’ın ölüm için yarışırcasına bey’at etmelerini müşriklerin câsusları da görüyorlardı. Bu durumu süratli bir şekilde Mekke’ye bildirdiler.
466] M. İslamoğlu, Yürek Fethi, s. 31-94, 207-209
467] 13 Mart 628
- 132 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Sahâbenin bey’atını bildiren âyet-i kerime’de şöyle buyrulur: “Sana bey’at edenler gerçekte Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur ve kim Allah’a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”468 ve “Allah şu mü’minlerden râzı olmuştur ki, onlar ağacın altında sana bey’at ediyorlardı. Allah onların gönüllerindekini bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi. Yine onlara alacakları birçok ğânîmetler bahşeyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir.”469âyetleri bu olayı anlatmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın biat edenlerden râzı olduğunu bildirmektedir. Bu âyetlerden dolayı, bu beyata, râzılık biatı anlamında “Biatü’r-Rıdvân” ve Hz. Peygamberin altında oturduğu ağaca da râzılık ağacı anlamında “Şeceretü’r-Rıdvân” adı verilmiştir. Kısa bir aradan sonra Hz. Osman (r.a.)’la ilgili ölüm haberinin asılsız olduğu anlaşılmıştır.
Bu arada karşılıklı elçiler gidip geliyor, bir uzlaşma yolu aranıyordu. Müşrikler müslümanların Mekke’ye girmelerine izin vermeyeceklerini açıkça söylüyorlardı. Hz. Peygamber ise “Biz buraya kesinlikle savaşmak için gelmedik. Amacımız Kâbe’yi ziyârettir, umre yapmaktır. Kureyşliler eski savaşlarda zayıf düşmüşlerdir. Dilerlerse onlarla bir anlaşma, bir süre için barış anlaşması yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah’a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savaşırım” diyerek barış öneriyordu.
Allah Rasûlü’nün kararlılığı yüzünden müşrikler savaşı göze alamadılar. Amr oğlu Süheyl’i kendileri adına bir anlaşma yapmak üzere gönderdiler.
Rasûlullah ile Süheyl uzun görüşmelerden sonra anlaşma şartlarını tespit ettiler. Buna göre;
1- Müslümanlarla müşrikler on yıl süreyle savaşmayacaklar, birbirlerine saldırmayacaklardı.
2- Müslümanlar bu yıl Kâbe’yi ziyâretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yıl umre yapacaklar, müşriklerin boşaltacağı Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarında yolcu kılıçlarından başka silâh taşımayacaklardı.
3- Mekke’den birisi müslüman olarak Medine’ye sığındığı zaman iâde edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye sığınanlar iâde edilmeyecekti.
4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlaşma yapmakta serbest olacaklardı. Hudeybiye andlaşmasının bütün şartları görünüşte müslümanların aleyhine idi. Bu nedenle müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Bu andlaşmayı bir aşağılanma, bir küçük düşürülme olarak kabul ettiler. “Sen Allah’ın Rasûlü değil misin? Dâvâmız hak dâvâ değil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diyen Hz. Ömer’in sözleri, müslümanların genel üzüntülerinden doğan tepkinin dile getirilişinden başka bir şey değildi. Fakat şüphesiz Allah ve Rasûlü neyin hayırlı, neyin şer, neyin izzet, neyin zillet olduğunu daha iyi bilirdi.
Allah Rasûlünün “kurbanlarını kesip başlarını tıraş etmeleri” isteği yankısız kaldı. Büyük bir üzüntü ile çadırına girdi. Sonra mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin tavsiyesi üzerine kendi kurbanını kesti ve tıraş oldu. Bunun üzerine bütün müslümanlar yarışırcasına kurbanlarını kesip tıraş oldular.
468] 48/Feth, 10
469] 48/Fetih, 18-19
FETİH
- 133 -
Hudeybiye’de on dokuz gün kalındıktan sonra Medine’ye doğru yola çıkıldı. Yolda, “Biz sana apaçık bir fetih verdik. Bununla Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacak ve sana olan nimetini tamamlayacak ve seni doğru bir yola iletecek. Allah sana şanlı bir zafer verecek”470 âyetleriyle başlayan Fetih Sûresi nâzil oldu.
Şânı yüce Allah, Hudeybiye barışını bir “feth-i mübin (apaçık bir fetih)” olarak niteliyordu. Gerçekten de bunun böyle olduğu çok geçmeden herkes tarafından anlaşıldı. Hudeybiye’yi Hayber gibi, Mekke’nin fethi gibi zaferler izledi.
Hudeybiye andlaşmasının en önemli yanlarından veya sonuçlarından birisi, hiç kuşkusuz siyasî yönüdür. Daha önce Mekkeli müşrikler, Medine İslâm toplumunun varlığına bile tahammül edemezlerdi. Hatta müslümanları kökten yok etmek amacıyla Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında olduğu gibi birçok girişimde bulunmuşlardı. İşte bu andlaşma ile ilk kez müşrikler Medine İslâm toplumunu resmen tanınmış oluyorlardı. Bu durum, İslâm’ın kabileler arasında büyük bir önem kazanmasına neden oldu.
Andlaşmadan önce müslümanlarla müşrikler arasında hemen hiç bir ilişki yoktu. Hudeybiye’den sonra ise iki taraf arasındaki ticarî ve âilevî ilişkiler canlandı. Hz. Peygamber istediği yerde İslâm’ı rahatça tebliğ etme imkânına kavuştu. Bu nedenle hem Mekke’de, hem de çevre kabileler arasında İslâm’ı kabul edenler hızla arttı. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasında geçen iki yıl içinde müslüman olanların sayısı, Hudeybiye’den önceki on dokuz yıl boyunca müslüman olanların iki katına ulaşmıştı.
Andlaşma maddelerinden müslümanları en çok üzenlerden birisi, Mekke’den kaçan müslümanların iâde edilmesi hakkındaki madde idi. Daha andlaşma imzalanır imzalanmaz zincirlerini sürükleyerek gelen Ebû Cendel’in, “Müslüman olduğum için bu kadar zulümlere işkencelere uğramıştım. Beni tekrar aynı işkencelere atmak mı istiyorsunuz? Beni yine müşriklere mi teslim edeceksiniz?” çığlıklarına rağmen andlaşma gereğince Kureyş adına andlaşmayı yapan müşrik Amr oğlu Süheyl’e teslim edilmesi, müslümanları gözyaşları içinde bırakmıştı.
Süheyl b. Amr, oğlu Ebû Cendel’i çeke çeke Kureyşlilerin yanına götürdü. Müslümanlar, onun feryadına dayanamayarak ağlamaya başladılar.471 Hz. Muhammed (s.a.s.), Ebû Cendel’i şu sözleriyle teselli ediyordu: “Ey Ebû Cendel, şu toplulukla aramızda yazılan barış yazısı tamamlandı. Sen biraz sabret, katlan, Yüce Allah’tan da bunun ecrini dile. Şüphesiz Allah, senin için ve senin yanında bulunan zayıf mü’minler için bir genişlik ve çıkar yol ihsan edecektir. Biz onlara Allah’ın ahdiyle söz verdik, onlar da bize söz verdiler. Onlara verdiğimiz sözü çiğneyemeyiz. Verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz.”472 Hz. Ömer, bu geri çevirmenin dış görünüşüne bakarak çok üzülmüş, din için bu kadar hakarete katlanmanın sebebini anlayamadığını söylemişti. Mekke’ye girip, Beytullah’ı ziyâret etmeyi uman sahâbîlerin bu arzuları gerçekleşmediği gibi, Hudeybiye Andlaşması gibi zâhiren aleyhlerine olan bir sözleşmeyi kabul etmek zorunda kalmışlardı.
Mekke’den kaçan fakat Medine’ye kabul edilmeyen müslümanlar Mekke-Şam kervan yolu üzerindeki İs mevkiinde üslendiler. Kısa zamanda sayıları üç
470] 48/Fetih, 1-2
471] Vâkıdî, Meğâzı, ll, 608'den naklen Asım Köksal, İslâm Tarihi, Vl, 204
472] Asım Köksal, a.g.e, Vl, 204
- 134 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüze ulaşan müslümanlar müşriklere karşı gerilla savaşı yürütmeye başladılar. Kureyş’in kervanlarına saldırıyor, ellerine düşen Mekkeli müşrikleri öldürüyorlardı. Kureyş müşrikleri bu durum karşısında müslümanları Mekke’de tutmanın zarardan başka bir şey getirmeyeceğini, gerçekten iman etmiş bir mü’mini hapsetmenin serbest bırakmaktan daha zararlı olduğunu anladılar ve ilgili maddenin andlaşmadan çıkarılması için Peygamberimiz’e başvurdular. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) isteklerini kabul ederek İs’teki müslümanları Medine’ye çağırdı.
Bütün bu sonuçlar Hudeybiye barışının göründüğü gibi kötü bir anlaşma olmadığını, tersine müslümanlara zafer kapılarını açan bir “feth-i mübîn” olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır. 473
Mekke’nin Fethi; Kalpleri Fethin Sonucu Olarak Dünyanın Kalbinin Fethi
Fetih Hazırlığı: Mekke, sinesinde barındırdığı Kâbe sebebiyle her devirde ehemmiyetli bir merkez olagelmişti. Kâbe’ye terettüp eden değişik hizmetleri ifâ eden Mekkeliler yani Kureyş Arapları, diğer Araplara nazaran daha itibarlı, daha şerefli kimseler addediliyordu. Arap yarımadasının her tarafında yaşayan muhtelif Arap kabilelerinin Kâbe’ye olan müşterek saygıları ve tavaf için aynı mevsimlerde yaptıkları ziyâret, Mekkelileri, onların hepsiyle tanışmaya yakinen tanımaya, dostluklarını kazanmaya sevk etmişti. Mekkeliler itibar ve imtiyazlık durumunda piramidin tepesinde yer alıyordu. Bu yönüyle Mekke, sadece dinî değil, siyasî ve ticarî bakımdan da çok önemli bir merkezdi.
Öncelikle bütün Arapları birleştirerek güçlenmeyi, bu güçle de bütün dünyaya İlâhî mesajı götürmeyi planına alan bir hareket, Mekke’yi fethetmeyi, oranın sağlayacağı maddî ve özellikle mânevî avantajlardan istifade etmeyi gözardı edemezdi. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’yi bir an önce fethetmeyi planlamıştı. Hudeybiye sulhü bu gâyeye gitmede en iyi atlama taşı oldu, ortamı en güzel şekilde hazırladı. Müslümanlar sayıca arttı, Hâlid İbn Velîd, Amr İbn’l-Âs gibi, Mekke’nin dirâyetli şahsiyetleri de İslâm’a girdi. Hele barışın, bizzat Mekkelilerce ihlâl edilmesi, müslümanların Mekkelilerin üzerine gitmesine meşrû bir gerekçe de hazırlamıştı.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bu maksatla sefer hazırlığına başlamış, Medinelilere ve Eslem, Gifâr gibi müttefiği olan diğer kabilelere de, sefer hazırlığı yapıp yerlerinde beklemelerini emretmişti. Fakat bunun Mekke’ye yönelik olduğunu en yakınlarına bile sezdirmiyordu. Öyle ki, bu çeşit işlerde en yakını, iki vezirinden biri olan Hz. Ebû Bekir (r.a.) bile, hazırlığın ne tarafta olduğunu merak ediyor, öğrenemiyor, kızı ve Rasûlullah’ın zevcesi olan Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’ya soruyordu. O da Rasûlullah’tan, istihbar etmiş olmak şöyle dursun, tahmin bile edemiyordu ki, şu cevabı vermiştir: “Bilmiyorum. Belki Benî Süleym’e, belki Tâif’e, belki de Havâzin’edir.” Cevapta dikkat çekici husus Mekke ihtimalinin zikredilmemiş olmasıdır.
Rasûlullah (s.a.s.), haber sızma ihtimalini asgarîye düşürmek için her çeşit seyahati yasaklar. Bazı rivâyetler Medine’den dışarıya kimsenin çıkamadığını belirtir. Bu tedbirlerdeki asıl gâye, Mekke’yi ânî bir baskınla ele geçirip, savaşa, kan
473] Harun Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 13-15
FETİH
- 135 -
dökmeye meydan vermemektir. Hâtıb İbn Ebî Beltaa’nın mektubunu yakalatma hâdisesini bu çerçevede anlamalı ve bu gizliliğe yönelik çarpıcı bir vesika nazarıyla bakmalıyız.
Hazırlıklar tamamlanınca, Rasûlullah (s.a.s.) Hicretin sekizinci senesi, 10 Ramazanında Medine’yi terk etti, ama yine Mekke istikametine değil. Hazırlanmaları için yazdığı kabilelere uğrayarak, oralardan sefere hazır olanları ordusuna katarak... Böylece hem gittikçe güçleniyor, hem de gideceği istikamet, asıl hedef husûsunda tereddütleri arttırıyordu.
Bu sûretle Mekke önlerine geldiği zaman on bin kişilik bir orduya ulaşmıştı. Konaklama emri verdiği zaman, her bir kabilenin ayrı ayrı yerlere yerleşmesini, geceleyin her askerin ayrı bir ateş yakmasını emretti.
Fetih: Şimdiden sonra hedefi gizlemeye gerek kalmamıştı. Artık mümkün mertebe korkutucu, şoke edici, savaş kararı verme husûsunda mütereddid kılıcı ve hatta felç edici bir manzaraya, psikolojik bir tesire ihtiyaç vardı. Bu sebeple geniş arâzîye dağılan on bin ışığın tesiri Mekke’nin şefi Ebû Süfyân ve diğer ileri gelen liderleri şaşkına çevirmiş ve teslimiyete sevk etmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.)’a “son muhâcir” unvânıyla bu Mekke seferi sırasında katılmış olan Abbâs İbn Adilmuttalib (r.a.), İslâm ordusu Merru’z-Zahran’da konaklayınca, Rasûlullah’ın Mekke’ye ânî bir baskınla girmesi halinde Kureyş’in ebedî bir helâke uğrayacağını düşünür. Bunu önlemek için bir oduncu veya (çoban gibi) herhangi bir adam bularak Mekke’ye gönderip, Rasûlullah’ın yerini haber vermek ve gelip “emân talep etmelerini sağlamak” maksadıyla Hz. Peygamber’in atına binerek arâzîyi araştırır. “Erak vadisinde dolaşırken kulağıma Ebû Süfyân, Hâkim İbn Hizâm ve Büdeyl İbn Verkâ’ın sesleri geldi. Meğerse onlar da haber toplamak için çıkmışlarmış...” der, Abbâs (r.a.).
Hz. Abbâs, Ebû Süfyân’a bunun on bin kişilik İslâm ordusu olduğunu söyledikten sonra “Atıma bin, Rasûlullah’a gidelim; sana emân talep edeyim, değilse, seni yakaladı mı vallahi boynunu vuracak” der. Rasûlullah’ın bineğinde oldukları için emniyetle askerlerin arasından geçerler. Ancak Hz. Ömer, Ebû Süfyân’ı görünce, koşarak Rasûlullah’ın huzuruna girer, öldürme izni ister. Fakat Abbâs (r.a.): “Ben civar verdim, himayesine garanti verdim” diyerek Rasûlullah’ın emânını sağlar. Rasûlullah: “Sabahleyin gelin” der.
Ertesi sabah Ebû Süfyân, Hâkim İbn Hizâm ve Büdeyl İbn Verkâ üçü birden müslüman olurlar. Ebû Süfyân (r.a.) bir rivâyete göre Mekke’ye Hâkim İbn Hizam ile birlikte gelir, Kâbe’de şöyle bağırır: “Ey Kureyşliler! İşte Muhammed! Karşı koyamayacağınız güçle geldi. Kim benim evime girerse emniyettedir. Kim Mescid-i Harâm’a girerse emniyettedir, kim evinin kapısını kaparsa emniyettedir!” Sonra ilâve eder: “Ey Kureyşliler! Müslüman olun selâmette olun!” Hanımı Hind gelerek, sakalından tutup: “Ey âl-i gâlib, bu ahmak ihtiyarı öldürün!” derse de, Ebû Süfyân: “Bırak sakalımı! Yeminim olsun, sen de müslüman olmazsan boynunu uçuracağım, çabuk evine dön!” der. Hint, terk eder gider.
Rasûlullah (s.a.s.) ordunun bir kısmını Zübeyr’in emri altında Kedâ’dan sevk eder. Bir kısmını Sa’d İbn Ubâde komutasında yine Kedâ cihetinde sevk eder. Sa’d’ın: “Bugün savaş günüdür. Bugün (Mekke’nin) haramlığı kalkmıştır” dediğini bir muhâcir Rasûlullah’a haber verir. Bunun üzerine Hz. Ali’yi peşinden
- 136 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göndererek: “Bayrağı ondan al, şehre bayrağı sen taşı” der.
Bir kısım orduyu Hâlid İbn Velîd’in emrine verir ve Mekke’nin yukarısından şehre girmesini emreder. Eslem, Gıfar, Müzeyne, Cüheyne ve diğer Arap kabileleri hep buradadır. Hâlid, ilk defa burada Rasûlullah’ın emriyle İslâm askerlerine komutan olmuştur.
Fetih sırasında ciddi bir çatışma olmaz ise de, İkrime İbn Ebû Cehil, Safvân İbn Ümeyye ve Süheyl İbn Amr’ın alelacele toplayabildikleri kimselerle Hz. Hâlid’in önüne çıkıp savaştıklarını, bu çatışmada 13 müşriğin öldürüldüğünü, müslümanlardan da 3 kişinin şehid olduğunu zikretmek gerekir. Esâsen, Rasûlullah (s.a.s.) daha önceden, kendileriyle çatışma çıkaranlar dışında hiç kimsenin öldürülmemesi husûsunda komutanlarına sıkı tenbihte bulunmuştur. Af dışı tutulanlar ise bu yasak kapsamına girmiyordu.
Af Dışı Tutulanlar: Mekke fethedilirken, Rasûlullah’ın genel af dışında tuttuğu ve “Kâbe’nin örtüsüne sarınsa bile” yakalandığı yerde öldürülmesini emrettiği kimseler vardır. Bunlar 8 erkek ve 4 kadından oluşmaktaydı. Bunlar: İkrime ibn Ebî Cehl, Safvân İbn Ümeyye, Abdullah İbn Sa’d İbn Ebî Sarh, Abdüluzzâ İbn Hatal, Huveyris İbn Nukayz, Mikyas İbn Sübâbe, Abdullah İbnu’z-Ziba’rî es-Sehmî, Vahşî İbn Harb, Huvaytıb İbnu Abdi’l-Uzzâ. Kadınlardan: Hind Bintu Utbe, Sâre Mevlâtu Amr İbni Abdilmuttalib, Abdullah İbn Hatal’ın iki şarkıcı câriyesi.474
Rasûlullah (s.a.s.)’ın ölüme mahkûm ettiği kimselerin çoğunu o devrin efkâr-ı umûmiye (kamuoyu) yapıcıları olan şâir ve şarkıcıların teşkil etmesi dikkat çekicidir. Şiirle ilgili olarak Rasûlullah’ın “dil”in kılıçtan daha derin yaralar açtığını ifade ettiğini biliyoruz. Dikkatimizi çeken husus şu ki, bu af dışı tutulanlardan o esnâda kaçıp da sonradan af dileme fırsatını bulanların hepsi tekrar aff-ı nebevîye mazhar olmuşlardır.
Fetihle İlgili Diger Bazı Notlar: Rasûlullah Mekke’ye başında siyah bir sarık olduğu halde girdi. Kâbe’nin kapısı önünde durarak: “Bir olan Allah’tan başka ilâh yoktur. O vaadinde sâdıktır. Kuluna yardım etmiştir. Tek başına ahzâbı (orduları) dağıtmıştır” der ve halka yönelerek: “Bütün kan dâvâsı, intikam hesabı veya hak iddiâ edilen mal şu iki ayağımın altındadır. Kâbe ile ilgili sadece iki hizmet devam edecektir. Sidâne ve Sikâye hizmetleri... (Sidâne: Kâbe’nin kapısını açma, kapatma ve onu temizleme vs. işlerini yürütme hizmeti; sikâye, hacılara su dağıtma hizmeti... Câhiliye ve İslâm’da bu hizmet Hz. Abbâs’a aitti)” der ve devam eder: “Ey Kureyşliler size ne yapmamı istersiniz?” Mekkeliler: “Sen kerim bir kardeşsin ve kerim bir kardeşin oğlusun” derler. “Haydi gidin, hepiniz tulekaasınız/âzâdlılarsınız” buyurur.
Rasûlullah, Mekke halkına, diğer fethettiği belde ahâlisine yaptığı muâmeleyi yapmamıştır. Devrin savaş hukukunda fethedilen yerlerin ahâlisi esir edilir, malı da ğanîmet olarak alınırdı. Hâlbuki Mekkelilere: “Gidin serbestsiniz” demiş, kendisine zulmün, işkencenin, hakaretin her çeşidini yapan ve bir saat öncesine kadar kendisini yok etmek için bütün güçleriyle çalışmış, çalışanları desteklemiş, bu maksatla Bedir, Uhud, Hendek savaşlarını tertiplemiş olan Mekkelileri birkaç kişi hâriç toptan affetmiş, sizler tulekâ’sınız demiştir. Tulekâ, “âzâd edilmişler” mânâsına gelir. Tulekâ demesi, belirttiğimiz üzere harp hukukuna göre, savaşta ele geçirilmeleri sebebiyle esir hükmünde olmalarındandır.
474] Kureyne ve Fertana
FETİH
- 137 -
Mekkelileri âzâd ettikten sonra Kâbe’yi yedi kere sa’y edip tavaf eder. İçine girer, orada namaz kılar. Kâbe’de bulunan 360 put temizlenir.
Sonra Safa tepesine oturarak önce erkeklerden ve sonra da kadınlardan bey’at alır. Erkeklerden: “Güçleri yettikçe Allah ve Rasûlüne itaat etmek ve dinlemek” şartı üzerine bey’at alır. Kadınlardan da: “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinâ yapmamak, çocuklarını öldürmemek, göre göre iftira atmamak, ma’rufta âsi olmamak” şartları üzerine bey’at alır. Kadınlar için Allah’tan mağfiret talep eder. Kadınlarla bey’at yaparken Rasûlullah, onların ellerine değmez, musâfaha yapmaz. Rivâyetler Rasûlullah’ın nikâh düşen yabancı kadınlarla musâfaha etmediğini belirtir.
Öğle vakti olunca, Rasûlullah, Hz. Bilâl’e ezan okumasını emreder, Bilâl (r.a.) Kâbe’nin damına çıkar. Kureyşliler tepelerin üzerindedir, kimisi emân beklemekte, kimisine emân verilmiş. Hz. Bilâl’in ezanı, Mekkeliler’in bir kısmına ölümden beter üzüntü kaynağı olur:
Ebû Cehl’in kızı Cüveyriye: “Bilâl’in Kâbe üzerinde anırmasında hazır olmaması, babama Allah’ın ne büyük lütfu!” der.
Halid İbn Esed: “Allah babama lutfetti de bu günü görmedi!” der.
Hâris İbn Hişam: “Keşke bugünden önce ölmüş olsaydım” der.
Attâb İbn Esîd: “Allah babam Esid’e şu söyleneni işittirmemekle ne büyük ikramda bulunmuştur!” der.
Ebû Süfyân: “Ben bir şey söylemeyeceğim. Şâyet söylersem bunu şu çakıllar bile ona haber verecektir!” der.
Derken onlara Rasûlullah çıkagelir: “Söylediklerinizi biliyorum” der ve hepsini tekrarlar. Hâris ve Attâb: “Şehâdet ederiz ki sen Allah’ın Rasûlüsün. Bunu, bizimle olan şu kimseler ve bir de Allah biliyordu. Başka kimse bilmiyordu!” derler.
İbn’l-Esir, henüz müslüman olmayan başka bazılarının da benzer sözler sarfettiklerini, ancak sonradan hepsinin müslüman olup, müslümanlıklarında samimi kaldıklarını belirtir. Rasûlullah’ın Kureyşlilere hususî muâmelesi boşa değildir. Kısa zaman sonra hepsi müslüman olacak, içlerinden niceleri istikbâlin zafer dolu seferlerine komutanlık edeceklerdir.
Kâbe’yi bütün Arapların müşterek mâbedi kılan hususlardan biri, her kabilenin kendine mahsus putunun orada yer alabilmesi idi. Bu sebeple Kâbe’nin etrafında çok sayıda put vardı: 360 tane. İbn Hacer, bunların kurşunla yere tespit edildiklerini kaydeder. Bazı rivâyetlerde, Rasûlullah’ın önünden geçtiği her putun, ensesinin üzerine düştüğü belirtilmiştir.
Bu hadislerden, ulemâ, sûretin (put heykelin) bulunduğu yerde namaz kılmanın mekruh olduğu hükmünü çıkarmıştır. “Çünkü demişlerdir, şirk ihtimaline yer verir; eski milletlerin küfrü çoğunlukla sûretlerden/heykellerden gelmiştir.”
Kâbe’nin dâhili ise, Hz. Ömer tarafından temizlenerek Rasûlullah’ın girip namaz kılabileceği hale getirilmiştir. Bazı rivâyetlerde, içeride Rasûlullah’ın da su ve bez getirterek bazı sûretleri bizzat yıkadığı gelmiştir. İbn Hacer, bunu Hz. Ömer’in nazarından kaçmış olabilen bazı küçük sûretler olabilir diye te’vil eder.
- 138 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hatta bazı sütunlar üzerinde Hz. İsa ve Meryem tasvirlerinin, Abdullah İbn’z-Zübeyr zamanına kadar kaldığına, o zaman yeniden inşa edilince tamamen bu kalıntılardan temizlendiğine temas eden rivâyetler gelmiştir.
Mekke’ye Af: Burada ayrıca belirtilmesi gereken bir husus, yukarıda geçen475 hadiste belirtilen Mekke’nin ğanîmet kılınmamasıdır. O güne kadar yapılan gazvelerde, mağlup tarafın insanı daima esir edilmiş, malı da ğanîmet. Mekke, sinesinde barındırdığı mukaddes emânetin hürmetine, kandan ve yağmadan korunmuştur. Rasûlullah o İlâhî emanetin yani mukaddes Kâbe’nin hürmetine, en azılı düşmanları olan Kureyşlileri de o kutsal yeri muhafaza ve ona bakımda sebat eden hizmetleri hatırına aff-ı umumiye mazhar etmiştir.
Peygamberimiz’in Mekkelileri affetmesi, Kureyşlilerin pek beklemediği bir şeydir. Kureyşliler, böyle bir zafer kendilerine müyesser olması halinde, başta Rasûlullah olmak üzere tüm müslümanlara yapacakları muâmeleye paralel bir davranış bekliyor olmalılar. Nitekim bu endişe, bu konudaki hadislerde de dile getirilmektedir. Hatta rivâyetlerin daha umûmî bir değerlendirilmesine gidilecek olsa, bu meselede, Medine menşe’li Ensâr ile Mekke menşe’li muhâcirler arasında bile bir fark görmek; Medinelilerin, buranın fethini de diğer fetihler gibi görmeye mütemâyil; Mekke menşelilerin ise şehrin kandan ve yağmadan korunmasına mütemâyil olduklarını görmek mümkündür.
Medineli Sa’d İbn Mu’âz, Ebû Süfyân’a: “Ey Ebû Süfyân! Bugün, savaş günüdür, bugün Kâbe’nin helâl addedileceği gündür!” der. Bu rivâyette açık değilse de, bir başka rivâyette, Sa’d’ın ağzından çıkan bu cümlenin “bir muhâcir tarafından” derhal Rasûlullah’a (s.a.s.) ulaştırıldığı belirtilir.
Ebû Süfyân, Sa’d’ın bu sözü üzerine Rasûlullah’ın amcası Abbas’a, Rasûlullah nezdinde iltimasta bulunarak, şehrin “istihlâl”den yani “kan ve mal” yönüyle helâl sayılmaktan korumasını talep eder: “Ey Abbas, (Sen Mekkelisin, üstelik Rasûlullah’ın amcasısın, müslüman da oldun). Bugün muhâfaza vazifesi yapacağın en iyi fırsat. Göreyim seni (şehri yağmalatma!)” der. Bir başka rivâyet, Abbas’ın bu endişeyi çoktan hissettiğini, Mekke’ye zorla değil, halkına emân verilerek girilmesinin yollarını aradığını, bu maksatla şehre haber gönderecek bir oduncu bulmak üzere Rasûlullah’ın atına binerek gezintiye çıktığını, Erâk Vadisi’ne gelince Ebû Süfyan ve diğer iki arkadaşına rastladığını belirtir.
Rasûlullah (s.a.s.) da zâten öyle düşünmektedir ve kara listeye alınan 3 erkek ve kadın ile savaşmaya kalkacaklar dışında kimsenin öldürülmemesini komutanlara tenbih etmiş olmasına rağmen, “Mekkeyi istihlâl” esprisi ızhar etmiş olan Medine menşe’li Sa’d’ı, bu ifâdesi kulağına gelir gelmez, derhal komutanlıktan azleder ve onun yerine Mekke menşe’li Hz. Ali’yi tâyin eder. Diğer bir komutan Hâlid İbn Velîd (r.a.) zaten Mekkelidir.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) kara listeye almış olduklarından, sonradan af dileme fırsatı bulanları bile istisnâsız affetmiş bulunmasına bakarak da Mekke’yi “kan”dan koruma tedbiri olarak görmekteyiz. Böylece hem onların düşmanlıklarından çok çeken müslümanlara bir rahatlama, hislerini tahfife imkân vermiş oldu, hem de “bunlar dışında kimse öldürülmeyecek” fikrinin zihinlerde yer etmesine vesile oldu. Değilse, şahsî kan ve intikam hesapları araya girebilirdi. Kara
475] 4286 numaralı hadis
FETİH
- 139 -
liste ilânındaki bir başka gâye de, bu kişilere “kaçın!” mesajıdır. Nitekim bir-ikisi dışında hepsi kaçmış veya bir sığınak bularak gizlenmiş, “hissiyatın yatışması ve ortalığın sükûnete ermesinden sonra” eman alanların veya alacakların garantisinde Huzûr-ı Nebevî’ye ulaşarak affa mazhar olmuşlardır. Rasûlullah (s.a.s.) bunların mutlaka öldürülmesini isteseydi “tilkiye kaç” mânâsına dönüşen böyle bir ölüm listesi ilân etmeksizin, onları tevkif ettirebilir veya özel vazifelilere sessiz sedâsız infaz ettirebilirdi.
Bu, birinci düşman Kureyş’in, Feth’e rağmen toptan affı, hele kara listeye girenlerin de çoğunlukla birer birer affı, İslâm’ın civar kabilelerde hızla hüsn-ı kabul görmesine “insanların fevc fevc Allah’ın dini’ne girmesi”ne476 müessir olan mühim âmillerden biri olmalıdır. Böylece İslâm’ın bir sen-ben kavgası, bir dünyalık edinme mâcerâsı, bir nefsi tatmin sevdâsı olmadığı; insanları, puta tapmak alçaklığından yükseltmek, zulüm, işkence, haksızlık, kan bataklığından kurtarmak; insanı insaniyetin mertebelerine tırmandırmak; onu iki dünya saâdetine kavuşturmak dâvâsı olduğu fiilen gösterilmiş oluyordu.
Ayrıca, ileriki hâdiselerde Mekke emin, sarsılmaz bir merkez olacak, Rasûlullah’ın ölümüyle ortaya çıkan irtidad hareketlerinde sâbit kalıp onların yatıştırılmasında, İslâm’ın fetih hareketlerine geniş çapta katkıda bulunacaktır. Mekkeliler, Arabistan’ın kültürel seviyesi yüksek kişileriydi. Komşu beldelerin krallarıyla iyi ilişki içindeydiler. Eski hissiyatlarla hareket edilmesi ve intikam duygusuyla bunların öldürülmesi İslâm’a bir şey kazandırmaz, ama müslümanlara bazı şeyleri kaybettirirdi. Affın gerisinde bunların da görülmesi gerekir.
Mekke’nin Tahrîmi: Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği gün halka yaptığı hitâbede yer verdiği hususlardan biri, Mekke’nin tahrîmidir. Yani Mekke şehri, eskiden olduğu gibi haramdır; Orada kan dökülmez, hayvanları öldürülemez, otları yolunamaz, ağaçları kesilemez. Bu, İslâm’ın çevre korumasında, meskûn mahallerin tahribatının önlenmesinde, tabiî dengenin muhâfazasında aldığı ilk örnek tedbirlerden biridir. Rasûlullah, bilâhare kendi bölgelerinde benzer tedbirlere başvurmak isteyen Tâif, Tay, Cüreyş gibi kabilelere bu izni verecektir. Bu tedbirin ehemmiyetini anlamak için şunu düşünebiliriz. Taşıyla toprağıyla, bitkisiyle mukaddes bilinen bu diyardan, hacılar teberrüken birer yaprak koparsalardı, o memlekette yeşillik diye bir şey kalmazdı. Haram ilân edilmesi bu tahribattan Mekke’yi korumuştur. Başka maslahatlar da söz konusudur.
Mekke’nin eskiden beri haram bilinen statüsü’nün aynen korunması, İslâm’ın diğer Arap kabilelerince benimsenmesinde rol oynadığı gibi, Mekke’de fetih sonrası çıkabilecek hesaplaşmaları da önlemiş olmalıdır. Bu sebeple olacak ki, Aleyhissalâtu vesselâm, fetihle birlikte Kâbe önünde yaptığı ilk hitapta buna yer vermiş, kendisi için Mekke’nin “günün muayyen bir saatinde” helâl kılındığını, fetihle birlikte helâl hali’nin derhal son bulduğunu belirtmiştir: Hatta Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadise göre, fetih hitâbesine, Mekke’nin bu statüsünü belirleyen hükmü beyanla başlamıştır.
Hâtıb İbn Ebi Belte’a: Mekke fethiyle ilgili olarak zikri geçen Hâtıb İbn ebî Belte’a vak’ası ve bu hâdise karşısında Rasûlullah’ın (s.a.s.) takındığı tavır, üzerinde biraz durmamızı gerektiren bir mâhiyet taşımaktadır. Ashâb-ı Kiram’a
476] 110/Nasr, 3
- 140 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(radıyallahu anhüm ecmâin) karşı İslâmî ölçünün, birçok müslüman zihinlerde -ve hatta çevrelerde- kaybolduğu günümüz şartlarında, Hâtıb vak’asına dikkat çekmemiz gerekiyor. Rasûlullah’ın tavrını daha yakından görmemiz, ulemâmızın değerlendirmelerini bilmemiz daha da ehemmiyet arz eder.
Hâtıb İbn Ebî Belte’a kimdir? Hâtıb, Lahm Kabilesinin Beni Halife koluna mensup bir zattır. Ebû Belte’a’nın oğludur. Ebû Belte’a’nın ismi ise Amr İbn Umayr İbn Seleme’dir. Görüldüğü üzere aslen Mekkeli değildir. Beni Esed İbn Abdiluzza’ya halif olmuştur. Sonra da Zübeyr İbn’l-Avvâm İbni Huveylid’e halif olmuştur. Ubeydullah İbn Hamid İbn Züheyr’in mevlâsı olduğu da söylenmiştir. Bu rivâyete göre mukâtebe yaparak hürriyetini satın almış, Mekke’nin fethinde son taksidini ödemiştir.
Bedir ve Hudeybiye gazvelerinde hazır bulunmuştur. “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin...”477 âyetiyle Cenâb-ı Hakk’ın Hâtıb’ın imanına şehâdet ettiği söylenmiştir. Zira bu âyet, Hz. Ali’nin belirttiği üzere,478 Hâtıb’ın hâdisesi üzerine inmiş ve Hak Teâlâ, Allah’a ve müslümanlara düşman olanların dost edinilmemesini ihtar etmiştir. “Ey iman edenler!...” hitabında ilk muhâtap Hâtıb olduğuna göre, onun imanı teyid-i İlâhî’ye mazhardır.
Mekkelilere Mektup Hâdisesi: Bu hâdise hadiste geçtiği için vak’ayı burada tekrarlamayacağız, değerlendirmesi üzerinde duracağız. Burada şu kadarını belirtelim: Hâtıb mektubu, Vâkidî’nin kaydettiği üzere Süheyl İbn Amr, Safvân İbn Ümeyye ve İkrime’ye yazar ve şöyle der: “Rasûlullah, halka gazveye çıkılacağını ilân etti. Sizden başka bir yere gideceğini zannetmiyorum. Sizin nezdinizde bir elimin olmasını istedim.”
Âlimler, Hâtıb’ın Mekkelilere mektup göndermesi olayını Hz. Ömer’in ihânetle tavsif ederek, öldürülmesini talep etmesi karşısında Aleyhissalâtu vesselâm’ın ifâde buyurdukları cümleyi “Başka hiçbir gazveye katılanlar için vârid olmayan, sâdece Bedir gâzileri hakkında vâki olan büyük bir beşâret/müjde” olarak tavsif ederler.
Bu beşâret, rivâyetlerde farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Sadedinde olduğumuz rivâyette Rasûlullah “Ama o Bedr’e katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin haline muttalî oldu da ‘Dilediğinizi yapın, sizleri mağfiret etmişim’ buyurdu” demiştir. İfade burada terecci (yani ümitlenme) sigasıyla gelmiştir. Ancak Ebû Hureyre rivâyetinde cezm sigası kullanılmıştır: “Allah Bedir ehlinin haline muttalî oldu ve dedi ki: ‘Dilediğinizi yapın, Ben sizi mağfiret ettim.”479 Ahmed İbn Hanbel’in Hz. Cabir’den bir rivâyetinde “Bedr’e katılan kimse ateşe girmeyecektir” buyrulmuştur.
Âlimler “Dilediğinizi yapın” ifadesi karşısında farklı görüş ileri sürmüşlerdir. Ehemmiyetine binâen kaydediyoruz: Bir kısmı, bunu şeriatın genel prensibine aykırı bulmuştur. “Çünkü zâhirinde ibâhe var” demiştir. Bir kısım âlimler de: “Bu geçmişten ihbardır yani ‘daha önceki bütün amelleriniz affedilmiştir’ demektir” diyerek cevap vermişlerdir. Bunu şu durum te’yid eder: “Eğer bununla istikbâle ait bir amel kastedilseydi, mâzi sigasıyla gelmezdi yani “mağfiret ettim” denmezdi;
477] Mümtehine 1
478] Kütüb-i Sitte’de 4276 nolu hadis
479] Ebû Dâvud
FETİH
- 141 -
“Sizi mağfiret edeceğim” denirdi.
Ancak bu mülâhaza da bazı âlimlerce tenkit edilmiştir: “Eğer (sırf) geçmişte işlediği günahlar kastedilmiş olsaydı, Hâtıb kıssasında onunla istidlâl uygun olmazdı. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.), bu cümleyi Hz. Ömer’i Hâtıb mevzuunda söylediği sözde reddetme maksadıyla ona hitâben söylemiştir. Bu kıssa ise, Bedir’den tam altı yıl sonra vukua gelmiştir. Öyleyse hadisten murad, geleceğe bakar. Mâzi sigasıyla gelmesi ise, mübâlağa ifade etmek içindir yani “mağfiret olunacağınız o kadar kesin ki sanki mağfiret olunmuş gibi.” demektir.
Bazı âlimler şunu söylemiştir: “Dilediğinizi yapın...” cümlesindeki emir sigası “teşrif” ve “tekrim” içindir. Murad da bundan böyle onlardan sâdır olacak şeylerden dolayı muâheze edilmeyecekleridir. Onlar böyle bir husûsiyete mazhar kılınmışlardır. Zira onların o savaşta izhar ettikleri yüce hal, geçmiş günahlarının mahvını gerektirmiş, gelecek günahlarını Allah’ın affetmesine de ehil olmuşlardır. Yani bu hâdiseden sonra “işlediğiniz her ne amel olursa olsun affedilmiştir” demektir.
Şu da söylenmiştir; murad, vâki olan günahlarıdır, vâki oldukça affedilecektir. Şu da denilmiştir: “Bu, onlardan günah vâki olmayacağının beşâretidir.” İbn Hacer, “Bu son görüş tenkit götürür” dedikten sonra, Kudâme İbn Maz’un örneğini verir. Onun Hz. Ömer zamanında şarap içtiğini, Hz.Ömer’in ona had tatbik ettğini, bu yüzden onun Medine’den hicret ettiğini, ancak Hz. Ömer’in rüyasına giren bir zâtın, Hz. Ömer’e onunla musâlaha etmesini söylediğini, Kudâme’nin Bedrî (Bedir’de cihad edenlerden) olduğunu kaydeder.
İbn Hacer, hadisten muradın “Bedrîler bir kısım farzları terk etmiş olsalar bile bu sebeple muâheze edilmeyecekleri, günahlarının “mağfûr olduğu”nun beyânıdır” der. Buna Sehl İbn Hanzeliye hadisini de örnek gösterir. Orada geceleyin at üstünde nöbet tutan Enes İbn Ebi Mersed el-Ganevi’ye Rasûlullah: “(Amelinle cenneti kendine) vâcip kıldın. Bundan böyle ameli terk etmenin sana bir günahı yok. (Bu amelin cennete gitmen için kâfidir)” buyurmuştur. Başka örnek de kaydeden İbn Hacer şu neticeye gider: “Bütün bunlar şunu iş’âr eder (bize duyurur): “Bazı sâlih amelleri yapan kimse, öylesine çok sevâba mazhar olur ki bu, pek çok farzları terk etmenin günahına mukabil gelir.” Büyük Tâbi’î Ebû Abdirrahman es-Sülemî’nin sadedinde olduğumuz Hâtıb kıssasından bunu anladığını belirtir, ona muhâlefet eden bazı görüşleri dermeyan ederse de es-Sülemî’yi haklı gördüğünü ihsas eder.
Ashab hakkında kîl ve kâl ederken bunların bilinmesinin de gerekli olduğunu, bu maksatla mevzuun uzaması pahasına bu bilgileri kaydettiğimizi belirterek Hâtıb hakkında bazı tamamlayıcı bilgiler vermeye devam ediyoruz:
Rasûlullah (s.a.s.) Hâtıb (r.a.)’ı hicretin 6. yılında Bizans’ın Mısır valisi Mukavkıs’a elçi olarak göndermiştir. Mukavkıs onu yanına alır. Aralarında şu konuşma geçer:
“Arkadaşından bana haber ver! O gerçekten peygamber midir?”
“Evet, o Allah’ın elçisidir.”
“Pekiyi, niye kendini memleketinden çıkaran kavmine o zaman bedduâ etmedi?”
- 142 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İsa İbn Meryem’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet eder misin? O niye kavmi onu asmaya kalktığı zaman onlara bedduâ etmedi de Allah onu yükseltti?”
“Güzel cevap verdin. Hakîm (hikmetli söz söyleyen) bir kimsenin yanından gelmiş hakîm bir kimsesin.”
Hâtıb’tan memnun kalan Mukavkıs, Rasûlullah’a bir kısım hediyeler yollar. Kıbtî olan Mâriye ve kardeşi Sîrîn ve diğer bir câriye, bu hediyeler arasında yer alır. Rasûlullah Mâriye’yi kendisine câriye yapmış, (sonra onu âzâd ederek nikâhlamış ve) oğlu İbrahim (s.a.s.) ondan dünyaya gelmiştir. Sîrîn’i Hassân İbn Sâbit’e hibe etmiştir.
Hâtıb (r.a.) hicrî 30 yılında 65 yaşında olduğu halde vefat etmiş, Hz. Osman namazını kıldırmıştır. Şu hadis onun rivâyetidir: “Kim cuma günü yıkanır, en güzel elbisesini giyer, erkenden câmiye gider ve imama yakın olursa, bu ona öbür cumaya kadar (küçük günahlar için) keffâret olur.”480
Kendini Fethe Kapatmış Kişiler ve Onlara Karşı Tavır (Harbî, Zimmî; Ğanîmet, Cizye ve Harâc)
Harbî; Fetihle Kurtuluşu Bekleyen Zavallı ya da Fethe Engel Tip
Harbî; Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunmayan gayr-i müslimlerin ülkesinde yaşayan kimse hakkında kullanılan bir İslâm hukuku terimidir. Harbî; kelime anlamı itibarıyla harbe mensup, savaşa âit mânâsına gelse de kastedilen “dâru’l-harb’e âit” anlamındadır. Harbî gayr-ı müslimlerin yurdunda yaşayan şahıs demektir.
Müslüman olmayanların müslümanlarla olan münâsebetlerinde hukukî statüleri üç bölümde incelenir.
Zimmîler; Müslümanların memleketinde cizye vererek yaşayanlar. Müste’men (pasaportlu) daru’l-harpte yaşayan bir şahsa izin ve emân alarak müslümanların memleketine girdiğinde ona emniyet ve güven verilmiş olur ki buna müste’men adı verilir.
Üçüncü grup harbîdir. Harbî olan şahısların hukukî durumu da ikiye ayrılır. Daha önce İslâm dininden haberdar olan harbîler; bunların memleketinde İslâm yaygın olup duyulmuştur. Bu takdirde bunlarla savaşa başlamadan önce onları İslâm’a davet etmek gerekmez. Önceden İslâm’dan, İslâm’ın harp gâyesinden haberdar olması onlar için “davet-i hükmiyye” kabul edilir. Ancak (yine de İslâm’a) davet edilmeleri daha uygundur. Bunu kabul etmedikleri takdirde cizye vererek İslâm ahdinin himayesini kabul etmeleri kendilerinden istenir. Müslümanların harp için elverişli ortamı ve vakti kaçırma gibi bir endişeleri varsa hiç davet etmeden saldırabilirler.
Daha önce İslâm dininden haberdar olmayan harbîler, bunlara savaşa başlamadan muhasara sırasında davet yapılır ve onlara İslâm anlatılır. Bu davete de “dâvet-i hakikiyye” denilir. Düşmanlar müslümanların memleketine saldırırsa onlara davet yapılması gerekmez. Çünkü bu düşmanın cüretinin artmasına, müslümanların zaman ve moral kaybına neden olur.
480] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 12/246-249
FETİH
- 143 -
Dâru’l-Harb’e cihad için giden müslümanların, bir İslâm beldesinin düşman tarafından istilâ tehlikesi varsa ve o beldenin düşmana karşı koymasının mümkün olmadığını bilirlerse o İslâm beldesine yardım etmeleri gerekir. Çünkü böyle bir durumda müslümanlara yardım farz-ı ayn olmuş olur ve def’i zarar celb-i menfaat’tan mukaddem bulunur yani zararı gidermek fayda sağlamakta önemlidir.
Bir harbî (düşman)’nin İslâm’a girmesi kendisi ile savaşılmasına engel olur. Çünkü İslâm’a girmesiyle istenen gerçekleşmiş oluyor.
Harbînin müslüman olduğunun kabul edilmesi şu üç yoldan birisiyle mümkündür: Açıkça İslâm’a girdiğini itiraf edip söylemesi; Cemaatla namaz kılması gibi müslüman olduğuna dalalet eden bir alametin bulunması, tebâiyyet yoluyla müslüman olduğunun kabul edilmesi; bir çocuğun anasına babasına veya bulunduğu İslâm ülkesine dayanacak müslüman sayılması.
Harbî, Dâru’l-harbde İslâm’a girdikten sonra, İslâm ülkesine hicret etmeden önce bulunduğu memleket müslümanlar tarafından alındığı takdirde elindeki menkul mallar kendisine bırakılır; gayr-i menkulleri ise ğanîmet sayılır.
Harbî, İslâm’a girip henüz daru’l-harbde iken bir müslüman tarafından bilerek veya hata yoluyla öldürülecek olursa öldüren yani katil diyet ödemez yalnız keffaret vermesi yeterlidir.481
Zimmî; Fethi Bekleyen Aday, En Azından Fethe Engel Ol(a)mayan Kişi
Zimmî; Mal, can, ırz ve dini için İslâm devleti tarafından güvence verilmiş olan ehl-i kitaba denir. Zimmet ehlinden bir kişi demektir. Zimmet; söz, güvence, kefâlet, hak, saygı, kendileriyle anlaşma yapılan topluluk anlamlarına gelir. Ehl-i zimmet ise; hırıstiyan yahudi ve başkaları gibi ehl-i kitaptan İslâm yurdunda oturanlardan kendileriyle andlaşma yapılanlar demektir. Zimmetin çoğulu “zimem”dir. Bir fıkıh terimi olarak zimmet; gayri müslimlerin cizye verip itaat etmelerine karşılık İslâm topraklarında yerleşmelerine izin verilmesi; mal, can, ırz ve inançlarının korunması ve dış saldırılara karşı İslâm Devleti tarafından savunulmaları demektir. Gayr-i müslimlerle zimmet andlaşmasını ancak İslâm devlet başkanı veya yetki verdiği kimse yapabilir. Çünkü ehl-i kitapla zimmet andlaşması yapılması görüş ve takdir hakkı kullanılması gerektiren önemli bir konudur. Diğer yandan Mâlikîlere göre, zimmet akdini İslâm devlet başkanından başkası yaparsa yine onlara emân verilir, öldürülmez ve esir edilmezler. Ancak bu durumda devlet başkanı bu akdi geçerli sayma ya da onları güvencede olacakları bir yere kadar geri çevirme yetkisine sahiptir.482
Zimmet andlaşmasının yapılma şekli: Ehl-i Kitapla zimmet andlaşması ya ahid, akid gibi açık sözcüklerle belirli şekilde yapılır yahut da cizye ödemeyi kabulü kapsayan bir fiil ile olur. Meselâ; harbi olan bir kimsenin dâru’l-İslâm’a girmesi ve orada bir yıl kaldıktan sonra kendisine ülkeyi terk etmesi veya zimmî olması bildirilince, dâru’l-İslâm’da kalmayı tercih ederse “zimmet ehli”nden olmuş bulunur.
481] Yahya Alkın, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 337
482] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, 1. baskı, Mısır 1316/1898, IV, 368; eş-Şirbinî, Muğnî'l-Muhtâr, Mısır t.y., IV, 243; ez- Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, 2. baskı, Dimaşk, 1405/1985, VI, 442
- 144 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendisi ile Zimmet Akdi Yapılanda Aranan Şartlar
1- Kendisi ile zimmet akdi yapılacak kişinin ehl-i kitaptan olması gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığı şeyleri haram tanımayan ve hak dini din olarak kabul etmeyen kimselerle küçülmüş olarak kendi elleriyle cizyelerini verinceye kadar savaşınız”.483 Mecûsîler de kitap ehlinden sayılmıştır. Çünkü Abdurrahmân b. Avf (r.a.): “Ben, Rasûlüllah’ın; “Onlara kitap ehli uygulaması yapınız” dediğini duydum, demiştir.”484 Diğer yandan Hz. Ömer’in, Abdurrahman b. Avf, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın Hecer mecûsilerinden cizye aldığına dair tanıklık edinceye kadar onlardan cizye almadığı da rivâyet edilmiştir.485 Mecûsîlerin Arap ırkından olup olmaması sonucu değiştirmez. Hanefî, Hanbelî ve Zâhirîler bu görüşü benimsemiştir.
Diğer yandan kendileriyle zimmet anlaşması yapılacak kimselerin Arap müşriklerinden olmaması gerekir. Çünkü Arap müşriklerinden ya İslâm’a girmeleri istenir veya onlarla savaşılır. Âyette şöyle buyrulur: “Onlarla ya savaşacaksınız veya İslâm’a gireceklerdir”486
Mâlikîlerin meşhur görüşüne, İmam Evzaî ve Sevrî’ye göre cizye bütün küfür ehlinden alınır. Kitap ehli olup olmaması veya Arap ırkından bulunup bulunmaması hükmü değiştirmez.487 Delil Süleyman b. Büreyde (r.anh)’ın babasından naklettiği şu hadistir:
“Hz. Peygamber ordunun başına bir komutan tayin ettiği vakit; kendisi hakkında Allah’tan sakınmasını ve beraberindeki müslümanlar için de hayrı tavsiye eder, sonra şöyle buyururdu: “Müşriklerden olan düşmanlarınla karşılaştığın vakit onları üç şeyden birisini kabul etmeye çağır. Bunlardan hangisini kabul ederlerse, sen de bu kabullerini benimse ve onlara dokunma. Onları İslâm’a dâvet et. Eğer yüz çevirirlerse cizye ödemelerini iste...”.488 Bu hadisteki “senin düşmanın” ifadesi bütün kâfirleri kapsamına almaktadır. eş-Şevkânî; “Bu hadis, cizyenin yalnız ehl-i kitaba ait bir vergi olmadığının delilidir” der.489
2- Zimmet sözleşmesinin süresiz olarak yapılması gerekir. Eğer sözleşmeye bir süre konulursa akit geçerliliğini kaybeder. Çünkü zimmet akdi insanın malının ve canının korunmasında İslâm’ın yerini tutar. İslâm süresiz olduğuna göre, onun yerini tutan zimmet akdi de süresiz olmalıdır. Bu şart üzerinde görüş birliği vardır.490
3- Zimmet sözleşmesi yapılacak kimsenin irtidat (dinden dönme) ehlinden olmaması gerekir. Çünkü mürtede tevbe etmediği zaman ölüm cezası uygulanır.
483] 9/Tevbe, 29
484] Mâlik, Muvatta', Zekât, 42; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 448; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evlâr, VIII, 56
485] bk. Zeylaî, a.g.e., III, 448; eş-Şevkânî, a.g.e.
486] 48/Feth, 16
487] İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, III, 293; Ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 443
488] Müslim, Cihad 3; İbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 5/8
489] ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 443
490] el-Kâsânî, el-Bedâyi', Beyrut 1394/1974, VII, 110; İbnü'l-Hümâm, Ömer Nasuhi Bilmen, Hukukî İslâmiyye ve Istilâhâtı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1968, III, 423
FETİH
- 145 -
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim dinini değiştirirse, onu öldürünüz.”491
Bu şart üzerinde de görüş birliği vardır. Çünkü irtidat eden kimse İslâm’ın güzelliklerini gördükten sonra dinden çıktığı için, bunlarla zimmet sözleşmesi yapmanın bir yararı bulunmaz. Bu, onların İslâm’a yeniden dönmelerine de yardımcı olmaz. Onlar, İslâm’a dönüşte savaş arasında tercih yapma hakkına sahiptir.492
4- Zimmet sözleşmesinin dâru’l-İslâm’da yapılması câiz görülmeyen bir şartı taşımaması gerekir. Meselâ; kitap ehlinin azınlık liderleri kendi mensuplarına öldürme, idam gibi dilediği muâmelelerde bulunmak şartıyla zimmet anlaşması yapmak isteseler buna muvafakat edilmez. Çünkü zimmet akdi İslâm Devletine azınlığın mal, can ve ırz güvenliğini sağlama görevini vermiştir. Akdin niteliği ile çelişen bu gibi maddeler çıkarıldıktan sonra yeni bir anlaşma yapılabilir.
Cizye Yükümlüsünde Bulunması Gereken Şartlar: Zimmî’nin cizye yükümlüsü olabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1- Ehliyet: Cizye yükümlüsünün akıllı ve ergin olması gerekir. Çocuklar ve akıl hastaları cizye vergisi ile yükümlü tutulamazlar. Çünkü bunlar savaş ehlinden değildirler.
2- Erkek olmak: Kadınlara da cizye yoktur. Çünkü kadınlar da savaş ehli değildir. Allah Teâlâ cizyeyi savaşa katılabilen kimselere gerekli kılmıştır, çünkü âyette; ...Allah’a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşınız”493 buyrulur. Bu âyetteki “Mukâtele ediniz” emri her iki tarafın da savaşçı olmasın gerektirir.
3- Sağlık ve mâlî güç: Bir yıl veya yılın yarıdan fazlasında hasta olan kimseye cizye gerekmez. Çünkü çoğun hükmü bütünün hükmü gibidir. Yine çalışamayan yoksula ve insanların arasına karışmayan rahiplere de cizye gerekmez.
4- Müzmin hastalık, körlük ve yaşlılık gibi iptilâlardan uzak olmak,
5- Hür olmak: Köleden cizye alınmaz. Çünkü o, bir mala mâlik değildir.
Sonuç olarak İslâm fakihleri cizye yükümlülüğü için akıllı, ergin, hür ve erkek olma şartlarında görüş birliği içindedir. Buna göre, kadınların, çocuğun, akıl hastasının, bunağın, müzmin bir hastalığa yakalananların, kölelerin, felçlilerin ve ileri yaşta olanların cizye yükümlülüğü bulunmaz. Çünkü bunlar savaşçı sayılmazlar. Yine çalışmayan yoksullar ve insanların arasına karışmayan kitap ehli din bilginleri de cizye yükümlüsü değildir.
Şâfiîler ve tercih edilen görüşlerinde Hanbelîler ise yukarıda üç ve dördüncü maddelerde zikredilen özürlülere karşı çıkarak bunların cizyeyi düşüremeyeceğini söylerler.494
Cizye Akdinin Hükmü: Gayri müslimlerle yapılacak ümmet akdi, onlarla müslümanlar arasındaki savaşı sona erdirir, zımmîlerin mal, can, ülke ve ırzlarını koruma altına alır. Akit yapıldıktan sonra bunların mubah kılınması câiz olmaz.
491] Buhârî, Cihâd 149, İ'tisâm 28, İstitâbe 2; Ebû Dâvud, Hudûd 1; Tirmizî, Hudûd 25; Nesâî, Tahrîm 14; İbn Mâce, Hudûd 2
492] bk. Bilmen, a.g.e., III, 423
493] et-Tevbe, 9/29
494] el-Kâsânî, el-Bedâyi', VII, 111 vd.; Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, el-Emiriyye tab'ı, IV, 278; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 372; el-Meydânî, el-Lübab, IV, 145
- 146 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Delil yukarıda zikrettiğimiz Büreyde hadisidir. Bu hadisin sonunda; “Onları cizye vermeye çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, sen de kabul et ve onlara dokunma”495 buyrulur.
Diğer yandan cizyeden söz eden âyette de şöyle buyrulur: Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenlerle, küçülmüşler olarak kendi elleriyle cizyelerini verinceye kadar savaşınız.”496 Bu âyette kitap ehlinin İslâm’ı kabul etmesi veya cizye vermeye razı olması halinde onlarla savaşın sona erdirilmesi gerektiği bildiriliyor. Buna göre kitap ehlinin müslüman olması, mal, can ve ırz güvenliğini sağladığı gibi, kitap ehli kalarak ve zimmî statüsüne geçerek cizye vermesi de ayni hakları ve korumayı sağlar. Nitekim Hz. Ali’nin şu sözü de cizyenin gayri müslim toplumla ilgili fonksiyonunu açıklıkla belirtir: “Onlar, cizyeyi ancak malları bizim mallarımız, kanları da bizim kanlarının gibi olsun diye ödemişlerdir.”497 Usâme’den (r.a.) Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Dikkat ediniz! Kim bir anlaşmalıya haksızlık eder veya ondan haklarını eksiltir yahut ona gücünün üstünde yük yükler veya ondan rızası dışında bir şey alırsa, kıyamet gününde onun karşısında hasmı ben olurum”498
Düşman eline esir düşen zimmîler ve bunların mallarını kurtarmaya çalışmak tebaası bulundukları İslâm devletinin görevidir. Dâru’l-İslâm’da bir zimmîyi haksız yere öldüren kimseye katlin niteliğine göre kısas veya diğer cezalar uygulanır. Öldüren kimse müslüman, zimmî veya müste’men (pasaportlu yabancı) olsun hüküm değişmez.
Zimmet ehlinin bulunduğu yerlerde eksiden beri var olan kilise, havra gibi ibadet yerlerine dokunulamaz. Bunlar harap olmuş bulunursa onarılmalarına engel olunmaz. Ancak zımmîlerin yeni kimse veya havra yapmalarına veya eskiden var olanların yerlerini değiştirmelerine izin verilmez. Hatta İslâm devlet başkanının yıkılmasını uygun bulduğu eski kiliseler ve benzerleri de yeniden yapılamaz.
Zimmet ehlinin bir köyde veya bir şehir dışında mabetleri bulunduğu halde bir çok evler yapılmakla o köy bir şehir haline gelse veya o şehir dışında yapılan binalar şehre kadar bitişerek şehrin bir mahallesi gibi olsa, o mabetler sağlam görüşe göre hali üzere bırakılır ve yıkımları yoluna gidilmez.
İslâm ordusu tarafından fethedilen bir belde halkı, zimmî statüsü ile İslâm Devletine bağlansa ve halkın orada kalmalarına izin verilse, bunlar o beldede kilise yapmaktan, şarap ve domuz eti gibi şeyleri açık bir şekilde satmaktan men edilemezler. Çünkü onlar bununla gayri Müslimlik şiarını kendi beldelerinde açığa vurmuş olurlar. Fakat bir grup gayri müslim, kendi istekleriyle İslâm Devletine başvurarak zimmî statüsüne geçmek isteseler, beldeleri İslâm beldesi hükmünde olur. Bu yüzden orada eski kiliselerine müdahale edilemezse de, yeniden mabetler yapmalarına izin verilmez.499
Cizye Çeşitleri ve Miktarları: Cizye konuluş durumuna göre ikiye ayrılır:
495] Müslim, Cihâd 3; İbn Mâce, Cihâd 38; Dârimî, Siyer 5, 8
496] et-Tevbe, 9/29
497] el-Kâsânî, a.g.e., VIII, III; Zeylaî, Nasbü'r-Râye, III, 281
498] Ebû Dâvud, İmâre 33
499] bk. Bilmen, a.g.e., III, 426, 427
FETİH
- 147 -
1. Sulh yoluyla konulan cizye: Bu İslâm devleti ile kitap ehlinin karşılıklı anlaşma ve rızalaşma yoluyla belirledikleri cizyedir. Burada cizyenin miktarı ve alınacak şahıslar bakımından zimmet sözleşmesi hükümlerine uyulur. Artık tek yanlı irade ile cizye miktarı değiştirilemez. Bu çeşit cizyenin delili Hz. Peygamber’in Necran hırıstiyanlarına yaptığı uygulamadır. İslâm’da konulan ilk cizye budur. Allah elçisi Necranlılarla yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep’te de bin takım elbise cizye koymuştur. Her takım elbisenin değeri bir rukye olarak belirlenmiştir. Bir rukye kırk dirhemdir. Bir dirhem de yaklaşık bir koyun bedelidir.
2. İslâm Devleti tarafından doğrudan doğruya konulan cizye. Müslümanlar kendi güçleriyle bir düşman ülkesini ele geçirirler ve gayri müslim olan halkını yurtlarında “tebea” olarak bırakırlarsa, bunlara miktarı İslâm Devleti’nce belirlenen cizye vergisi konulur.
Hz. Peygamber döneminde sulh yoluyla miktarı belirlenen cizye uygulamasından sonra, Hz. Ömer (r.a.) ‘hilâfeti zamanında zimmîler ekonomik durumlarına göre aşağıdaki şekilde üç sınıfa uyararak yıllık cizye vergisi belirlemiştir.
a- Zenginler: Dış görünüş bakımından zengin sayılanlardan yıllık 48 dirhem cizye alınmıştır. On bin dirhem ve daha çok bir paraya sahip olanlar zengin sınıfta kabul edilmiştir. Hz. Peygamber zamanında 10 dirhem gümüş parayla iki koyun satın alınabiliyordu. Bu duruma göre yaklaşık iki bin koyun tutarında serveti olan zengin sınıfında yer almıştır.
b- Orta halliler: İki yüz dirhem ve daha fazlasına sahip olanlardan 24 dirhem cizye alınmıştır.
c- Çalışma gücü yeten yoksullardan ise yıllık 12 dirhem cizye alınmıştır. Bunlar 200 dirhemden daha fazla veya hiç parası olmayan ve elinin emeği ile geçimini sağlayan çiftçi ve işçi kesimidir.
Yukarıdaki cizye miktarları 12 aya bölünerek her ay eşit taksitler halinde ödenir. Ancak devlet, cizyeyi yılsonlarında topluca alma yoluna da gidebilir. Bu üç sınıf bir beldenin sosyal ve ekonomik durumu dikkate alınarak belirlenir. Çocuklar, kadınlar, din adamları ve çalışmayacak durumda bulunan gayri müslimler bu vergiden muaf tutulmuştur.500
Şâfiîlere göre cizyenin en az miktarı yılda bir dinardır (yaklaşık 4 gr. altın para). Çünkü Muaz b. Cebel’i (ö. 18/639) Allah’ın Rasûlü Yemen’e gönderirken ergenlik çağına gelmiş her erkekten, bir dinar veya onun değerinde meâfir denilen elbiseden almasını emretmiştir.501 “Meâfir”, Yemen’de Hemdanlılara nisbet edilen bir Yemen kumaşı türüdür. Şâfiîlere göre, zenginden dört dinar, orta halliden iki dinar alınması müstehaptır. Böylelikle Beyhakî’nin (ö. 458/1065) dediği gibi Hz. Ömer’in uygulamasına uyulmuş olur.
İslâm’ın ilk dönemlerinde genel olarak bir dinar altın paranın satın alma gücü on dirhem gümüş paraya denk durumda idi. Bu para denkliği dikkate alınınca,
500] el-Kâsânî, a.g.e., VII,112; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr,III, 292; Zeylaî, Nasbü'rRâye, III, 447; Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, Kahire, 1397 H. 131, 132
501] bk. Ebû Dâvud Zekât 5, İmâre 3; Tirmizî, Zekât 5; Nesâî, Zekât 8; Ahmed bin Hanbel, V/230, 233, 247
- 148 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâfiîler, 40, 20 ve 10 dirhem cizye miktarlarını üç sınıfın ekonomik durumuna göre benimsemiş olurlar.
Mâlikîlere göre ise, cizye, altın parası olanlar için yıllık dört dinar, gümüş parası olanlar için ise kırk dirhemdir. Ancak yoksul olanların cizye miktarı gücüne göre azaltılabilir.502
İslâm’da Gayri Müslimlerden Alınan Diğer Vergiler
1- Gümrük Vergisi: Hz. Peygamber döneminde, İslâm’dan önceye ait şehirlerarası gümrük vergisi uygulaması kaldırıldı. Allah Rasûlü kendisine tabi olan kabilelerle yaptığı anlaşmalarda bunu da bir şart olarak öne sürüyordu. Bununla birlikte dış ticaret 1/10 gümrük vergisine tâbi olmakta devam etti veya yüzde üzerinden başka oranda bir vergi özel ya da devletlerarası anlaşmalarda şart koşuldu.503
Ebû Yusuf’un (ö. 182/798) ve es-Serahsî’nin (ö. 490/1097) belirttiğine göre, Hz. Ömer’in gümrük uygulaması şu oranlarda idi. O, müslümanlardan 1/40, zimmîlerden 1/20, harbîlerden504 ve yabancılardan 1/10 oranında gümrük vergisi alıyordu.505
Hz. Ömer yabancı ülkelerin müslümanlardan ne kadar gümrük vergisi aldıklarını araştırmış ve 1/10 oranında vergi aldıklarını öğrenince o da “mütekabiliyet (karşılıklılık esası)” prensibini uygulayarak yabancılardan ayni oranda gümrük vergisi almıştır.506
Kısaca bir İslâm toplumu çevre, ülke ve toplumlarla ithalat ve ihrâcat ilişkilerinde gümrük miktarlarını karşılıklı gümrük tarifeleri ve anlaşmalar çerçevesinde çözümler. Yabancı ülke gümrük duvarlarını düşürürse, İslâm Devleti de düşürebilir.507
2. Harac: Mülkiyeti İslâm Devleti’ne ait olan ve köylülere yalnız ekip biçme hakkı tanınan topraklarla, mülkiyeti gayri müslim halka bırakılan yerler, harac vergisine tabidirler. Genel kanaate göre haraç arâzîsini müslümanlar da işletseler, ödedikleri vergi haraç hükmünde olur.
Harac muvazzafa ve mukaseme diye ikiye ayrılır:
a- Harâc-ı Muvazzafa: Gayri müslimlere ait bir arâzîye dönüm başına konulan vergidir. Bazen da bu vergi arâzînin bir dönümünden çıkacak ürüne göre belirlenir. Hz. Ömer geniş Irak ve Sûriye topraklarına bu çeşit vergiyi koymuştur.508
b- Harâc-ı Mukaseme: Öşürde olduğu gibi, elde edilecek ürünün kendisine, ondalık hesabı ile konulan vergiye de bu ad verilir. Bu verginin oranı ürünün I/4,1/3 veya 1/2 ölçüsündedir.509
502] ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 448
503] bk. Muhammed Hamidullah, İslâm'da Devlet İdâresi, trc. Kemal Kuşçu, İstanbul 1963, 117
504] düşman ülkesi tebaası gayri müslim
505] Ebû Yûsuf, el-Harâc, 145, vd.; es-Serahsî, el-Mebsût, II, 199
506] es-Serahsî, a.g.e., II, 199
507] Sahnûn, el-Müdevvene, II, 41
508] Ebû Yusuf a.g.e., 38 vd.; el-Kâsânî, a.g.e., II, 62
509] el-Kâsânî, a.g.e., II, 63
FETİH
- 149 -
Hz. Peygamber, Hayber ve Fedek arâzîlerine bu çeşit bir vergi koymuş ve bu yerlerde oturan yahudilerden 1/2 oranında yani çıkan ürünün yarısını vergi olarak almıştır.510 Yahudiler bu iki yerdeki arâzîleri üzerinde mülkiyet haklarını kaybetmişler ve “yarıcı” olarak çalışmaya başlamışlardır. Bu yüzden onlardan alınan gelirlere vergi olarak bakmak tartışılabilecek bir konudur. Ancak bunlar harcama yerleri bakımından haraç hükmündedir.511
3- Ğanîmetlerden alınan beytülmal payları: Savaş sırasında gayri müslimlerden zorla ele geçirilen mallara “ğânîmet” denir. Ğanîmet her yıl veya belirli dönemlerde alınabilir düzenli bir gelir türü değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de ğânîmetlerin paylaşılma biçimi ve devlete düşen paylar belirlenmiştir.512
Cizyeyi Düşüren Haller:
1- Zimmî’nin İslâm’a girmesi. Zimmet ehli bir kimse İslâm’a girince cizye vergisinin düşeceği konusunda görüş birliği vardır. Çünkü İbn Abbas (r.anhümâ)’dan nakledildiğine göre Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Müslüman’a cizye yükümlülüğü yoktur.”513
2- Cizye yükümlüsünün ölmesi. Hanefî, Mâlikî ve Zeydîlere göre ölümle cizye düşer. Çünkü bunlara göre cizye bir ceza olup, hadlerde olduğu gibi ölümle düşmelidir. Şâfiî ve Hanbelîlere göre ise cizye ölümle düşmez ve terekeden alınır. Çünkü hayatta iken ödenmesi gereken bir borç olmuştur.
3- Zamanın geçmesi ile de cizye düşer. Ebû Hanîfe ve Zeydîlere göre, cizye tahsil edilmeden önce yıl sonu gelir ve bir sonraki yıl girerse cizye düşer. Çünkü cizye bir ceza olup, hadlerde olduğu gibi biri diğerinin içine girer. Ebû Yûsuf, İmam Muhammed ve diğer imamlara göre ise cizyede iç içe girme (tedâhul) söz konusu olmaz. Çünkü cizye bir bedel (ıvaz) olup, ödenmesi gereken bütün cizyeler ödenmelidir. Diyet, zekât gibi mâli haklar da böyledir.514
Zimmet Akdinin Niteliği: İslâm müctehidleri, zimmet akdinin müslümanlar için bağlayıcı (lazım) bir akit olduğunda görüş birliği içindedirler. Müslümanlar tek yanlı irade ile böyle bir anlaşmayı bozamazlar. Gayri müslimler için ise bağlayıcı olmayan bir akittir. Hanefîlere göre kitap ehli ile yapılan zimmet sözleşmesi aşağıdaki üç sebepten birisi ile bozulabilir:
a-Zimmî’nin müslüman olması,
b-Dâru’l-harbe kalmak üzere geçmesi,
c- Bir bölgede üstünlüğü sağlayarak, İslâm toplumuna karşı savaş açmaları. Bu üç sebebin dışında meselâ; cizye vermekten kaçınmak, Hz. Peygamber’e dil uzatmak, bir müslümanı öldürmek veya müslüman bir kadınla zina etmek gibi sebeplerle zimmet akdi bozulmuş olmaz. Çünkü İslâm Devleti zimmîyi cizye vermeye zorlayabilir, suç işlediğinde ise ceza hükümlerini uygulayabilir. İslâm Devleti, cizye karşılığında onların kendi inançları üzere kalmalarına izin verdiğine
510] Ebû Yûsuf, a.g.e., 55
511] bk. Celal Yeniçeri, İslâm'da Devlet Bütçesi, İstanbul 1984,191,192; İslâm İktisadı, İstanbul, 1980, 244 vd
512] 8/Enfâl, 41
513] Ahmed bin Hanbel, I/223, 285; Tirmizî, Zekât II
514] İbn Kademe, el-Muğnî, VIII, 511, vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 449
- 150 -
KUR’AN KAVRAMLARI
göre, diğer halleri küfrün altında kalır.515
Çoğunluk fakihlere, İmâmiyye Şîa’sına ve Zeydiye’ye göre kitap ehli ile yapılan zimmet akdi cizye ödemekten veya İslâm’ın kendilerini ilgilendiren genel hükümlerini uygulamaktan kaçınmaları yahut İslâm Devleti’ne karşı toplu isyana kalkışmaları halinde bozulmuş sayılır. Çünkü bunlar zimmet akdinin gerektirdiği hususlardır. Bunlara uymamak akdin bozulmasını gerektirir. Şâfiîlerde sağlam görüşe göre, zimmîlerin ma’siyetleri işlemesi, zimmet sözleşmesinde şart koşulmadıkça akdi bozmaz.
Zimmîlerin Hak ve Görevleri
1- Hakları:
a- Yerleşme hakkı; zimmet ehli olan gayri müslimler Mekke’nin harem bölgesi dışında bulunan İslâm toprakları üzerinde yerleşebilirler. Mekke haremine onların girememesi şu âyete dayanır: Müşrikler ancak bir pisliktir (necis), onun için bu yıllarından itibaren onlar artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.”516 Âyette kastedilen Mekke’nin harem bölgesidir. Bunu âyetin devamındaki; “... Eğer yoksulluğa düşeceğinizden korkuyorsanız yakında Allah, dilerse sizi lütfuyla zenginleştirir” ifadesinden anlıyoruz. Ebû Hanîfe ise onların bütün Hicaz bölgesi gibi Mekke haremine de girebileceklerini, ancak burasını sürekli yerleşim yeri olarak seçemeyeceklerini söyler.
b- Can, mal ve ırzlarını İslâm Devleti’nin koruması gerekir.
c- Mâbedlerine, içkilerine ve domuzlarına, bunları açıktan işlemedikleri sürece dokunulmaz. Bir müslüman onların içki, domuz vb. yiyecek, içeceklerine zarar verirse tazmin etmesi gerekir. Şafii ve Hanbelîlere göre ise tazmin gerekmez.
2- Görevleri:
a) Yılda bir defa ergin, hür ve erkekler için cizye ödemeleri,
b) Yerleştikleri bölge dışında ticaret yaparlarsa, onda bir vergi ödemeleri,
c) Herhangi bir mâbedi yeniden inşâ etmemeleri,
d) Müslümanları aldatmamaları ve müslümanların arasına casus sokmamaları,
e) Çanları gizlice çalmaları ve dinî ibadetlerinden herhangi bir şeyi açıktan yapmamaları,
f) Hiçbir peygambere sövmemeleri ve inançlarını açıktan açığa dile getirmemeleridir.
Zimmîlerle İlgili Bazı Önemli Hükümler
1. Zimmî ile müslümanın evlenmesi: Müslüman bir erkeğin hırıstiyan veya yahudi kadınla evlenmesi câizdir. Çünkü İslâm’da evin reisi kocadır, doğacak çocuklar babanın dininden sayılır, böylece gayri müslim kadınla evlenme İslâm’ın
515] el-Kâsânî, a.g.e., VII, 112 vd.; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, VI. 381; el-Meydânî, el-Lübâb, IV,147
516] et-Tevbe, 9/28
FETİH
- 151 -
yayılmasına yardımcı olabilir.
Kur’ân’da şöyle buyrulur: Hür ve iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina yapmamanız, gizli dostlar edinmemeniz ve kendilerine mehirlerini vermeniz şartıyla size helaldır.”517 Ancak yukarıdaki âyetin açık olarak ehl-i kitap kadınla müslüman erkeğin evlenmesine cevaz verdiği halde Hz. Ömer (ö. 23/643) Medâyin valisi Huzeyfe b. el-Yemân’a (ö. 36/656), evli bulunduğu yahudi kadının boşamasını bildirmiştir. Kitap ehli kadınlarla evlenmenin kötüye kullanılması ve müslüman kadınlara rağbet azalacağı endişesi halife Ömer’i böyle bir önlem almaya sevketmiş olmalıdır.518 Bu hükmü kaldırma değil, geçici bir uygulamadır. Çünkü temelde Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) dışında ashâb-ı kiramdan kitap ehli kadınla evlenmenin câiz olmadığını söyleyen yoktur. İbn Ömer bu konuda şöyle demiştir: “Allah müşrik kadınları, mü’min erkeklere haram kılmıştır. Ben bir kadının; Rabbim İsa’dır demesinden daha büyük bir şirk bilmiyorum.”519 İbn Ömer’in bu sözü haramlığa değil kerâhete hamledilmiştir. Hırıstiyan ve yahudilerin inanç bakımından Allah’a şirk koştukları çeşitli âyetlerle520 belirtilmektedir. Ancak müşriklerle evlenme yasağı bildiren âyetin521 genel hükmü, kitap ehli ile evlenmeye cevaz veren başka bir âyetin hükmü522 tarafından tahsis edilmiştir. Böylece ehl-i kitap kadınlar müşrik kapsamı dışında bırakılmıştır. Çoğunluğun görüşü böyledir.523
Diğer yandan İslâm toplumuna düşman olan harbi ve ehl-i kitap bir kadınla evlenmek mekruh olup, bu konuda icmâ vardır.524
2- Zimmî ile müslüman arasında miras hukuku: Çoğunluk müctehidlere göre, müslümanlarla gayri müslim arasında miras cereyan etmez. Delil sünnettir. Hadiste şöyle buyrulur: “Müslüman kâfir, kâfir de müslümana mirasçı olamaz.”525 Bu duruma göre, kitap ehli ile evli müslüman erkekle eşi arasında miras cereyan etmeyeceği gibi, çocuklar da babalarına tabi olarak yalnız ondan miras alabilecektir.
Ancak Muaz b. Cebel (ö. 18/639) ve Muâviye (ö. 60/679) ile tâbiîlerden Mesnûk b. el-Ecdâ (ö. 63/683), Saîd b. el-Müseyyeb (ö. 93/711), İbrahim en-Nehâî (ö. 90/714) ve diğer bazıları aksi görüştedir. Bu görüşte olanlar “müslüman kâfirden miras alır, fakat kâfir müslümandan alamaz” derler. Onlar bu konuda şu hadislerin genel anlamlarına dayanırlar: “İslâm arttırır, eksiltmez.”526 “İslâm yücedir, onun üzerine yücelinmez”527
Çoğunluk müctehidler ise yukarıda ilk verdiğimiz Buhârî hadisini miras
517] 5/Mâide, 5
518] el-Cassâs, Ahkâmü'l- Kur'ân, tahkik, Muhammed es-Sâdık, Kahire, t.y., II, 324
519] es-Sâbûnî, Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm, 2. baskı, Dimaşk, 1397/1977, II, 564
520] bk. 9/Tevbe, 30; 5/Mâide, 73
521] 2/Bakara, 221
522] bk. 5/Mâide, 5
523] bk. el-Cassâs, a.g.e., II,15, vd.; el-Kâsânî, a.g.e., II, 270, 271; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, II, 37 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 225 vd
524] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, II/372
525] Buhârî, Hacc 44, Meğâzî 48, Ferâiz 26; Müslim, Ferâiz 1; Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Tirmizî, Ferâiz 15
526] Ebû Dâvud, Ferâiz 10; Ahmed bin Hanbel, V/230, 236
527] Buhârî, Cenâiz 79
- 152 -
KUR’AN KAVRAMLARI
konusunu çözümleyen esas delil olarak alırken, diğer genel anlamlı hadisleri doğrudan mirasla ilgili görmezler. Diğer yandan zimmîlerin kendi aralarında miras cereyan eder. Çünkü küfür ehli tek millet sayılmıştır.
3- Zimmîlerin İslâmî yasaklara saygı göstermesi: Zimmet ehli, İslâm’ın yasakladığı ve kendi inançlarına göre de menedilmiş bulunan şeyleri İslâm ülkesinde işlememekle yükümlüdür. Zina, eşcinsellik gibi.
Yine zimmîlerin müslümanlarla karışık bulunduğu yerlerde İslâm’ın şeârine aykırı olan şeyleri açığa vurmamakla yükümlüdürler. Bu şey kendi aralarında câiz olsa bile hüküm değişmez. Mahrem hısımla evlenmek gibi.
Bir zimmî İslâm beldesine açıkça içki, domuz ve benzeri şeyleri soksa, bunu bilmeme yüzünden yapmışsa İslâm devletince geri çevrilir ve tekrarı halinde cezalandırılacağı bildirilir. Bilerek yaptığı anlaşılırsa, bunlar yine geri çevrilir ve kendisi darb veya hapis gibi bir ceza ile te’dîb edilir. Diğer yandan bunları bir müslüman telef etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü bunlar zimmî bakımından mütekavvim (değerli) maldır.
4. Zimmîye nâfile sadaka vermek: Zekât yalnız müslüman olan yedi sınıfa verilir: “Zekât, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalbleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir”528
Nâfile sadakalar ise yahudi, hırıstiyan veya mecûsîlerden fasık ya da kâfir olanlara verilebilir. Bunların zimmî veya harbî olması da hükmü değiştirmez. Delil şu âyettir: “Onlar, yemeğe ihtiyaç ve istekleri olduğu halde, onu yoksula, yetime ve esire yedirirler.”529 Âyetteki “esir” harbî statüsünde bir kişidir. Hz. Peygamber’in, susuz köpeği sulayan kimse hakkında şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Her ciğeri yaş olan hayvana yardımda ecir vardır.”530 Başka bir hadiste şöyle buyrulur: “Senin yemeğini muttakîlerden / Allah’tan sakınandan başkası yemesin”531 Burada daha fazîletli olan sadaka verme kastedilmiştir.
Diğer yandan Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre zimmîlere keffaret ve adaktan da verilmesi câizdir. Yemin kefâretini bildiren âyette şöyle buyurulmuştur: “Bozulan yeminin keffâreti, âilenize yetirdiğinizin ortalamasından on yoksulu yedirmek veya giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır.”532 Bu âyette mü’minle kâfir arasında bir ayırım yapılmamıştır.533
Ğanîmet; Fethin Dünyevî Avansı
Dâru’l-Harbde yaşayan gayr-i müslim (kâfir)lerle yapılan savaş esnasında veya savaşan iki ordunun karşılaşmaları sırasında gâzîlerin kuvveti ile düşmandan alınan mal. Ğanîmet mallarından taşınabilir olanlarına, ğanâim-i me’lufe;
528] 9/Tevbe, 60
529] 76/İnsân, 8
530] Buhârî, Mezâlim, 23, Edeb, 37, Müsâkât, 9; Müslim, Selâm,153; Ebû Dâvud, Cihâd, 44; Mâlik, Muvatta', Sıfatü'n-Nebî, 23
531] Tirmizî, Zühd 56; Ebû Dâvud, Edeb 16; Ahmed bin Hanbel, III/38
532] el-Mâide, 5/89
533] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 472-477
FETİH
- 153 -
taşınmaz mallara, ğanâim-i gayr-i me’lufe denir. Enfâl de denilen ğanîmet mallarına, genel anlamda ğanâim-i hâlise; beşte biri devlet hazinesine ayrıldıktan sonra gâzîlere dağıtılan ğanîmet mallarına, ğanâim-i maksûme; düşmandan alınıp da henüz gâzîler arasında taksim edilmeyen ğanîmet mallarına, ğanâim-i gayr-ı maksûme; devlet başkanının veya ordu emîrinin, savaşa teşvik için gâzîlere fazladan verdiği ğanîmet mallarına nefl (çoğulu enfâl) denir. Kur’an’ın sekizinci sûresine, ğanîmetlerden bahsettiği için “el-Enfâl Sûresi” denilmiştir. Düşmandan harbetmeksizin alınan ğanîmete de “fey” denir.
“Allah’ın onlardan Peygamber’ine verdiği fey’e gelince, siz bunun üzerine ne ata, ne deveye binip koşmadınız...”
“Allah’ın, o kent halkından, Rasûlune verdiği ğanîmetler Allah’a, Rasûle ve ona akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara, (yolda kalmış) yolcuya aittir... “
“(Bilhassa o fey’), hicret eden fakirlere aittir...”534
“Sana savaş ğanîmetlerinden sorarlar; de ki: Ğanîmetler, Allah’ın ve Rasûlunundur...”535
“... Bilin ki ğanîmet aldığınız şeylerin beşte biri, Allah’a, Rasûlune ve (Rasûl ile) akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir...”536
“Artık elde ettiğiniz ğanîmetten helâl ve temiz olarak yiyin...”537
Vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilerek ya mücâhidlere veya diğer müslümanlara, mülk olarak verilen arâzîlerin (Arap yarımadası ve Basra arâzîsi gibi) mahsullerinden öşür (onda bir yahut yirmide bir hisse) adıyla alınan vergi ile tüccardan alınan gümrük vergisi İslâm devletinin önemli bir geliri idi. Bunlar; fakirlere, parasız kalan yolculara, borcunu ödeyemeyen borçlulara, hürriyeti için anlaşma bedelini ödeyemeyen kölelere harcanırdı.
Müslümanlar tarafından zorla zapt ve fethedildiği halde müslüman olmayan eski sahibinin elinde bırakılan veya hariçten gayr-i müslim vatandaşlara mülk olarak verilen yahut sulh ile fethedilip de bir vergi karşılığında gayr-i müslim halka terk olunan arâzîlerden alınan haraç (adı altında alınan vergi), İslâm ülkesinde yaşayan gayr-i müslimlerden, korunma karşılığı alınan cizye yabancılardan alınan hediyeler ve harpsiz olarak elde edilen sulh bedelleri de İslâm devletinin gelirlerindendir. Bu gelirler, müslümanların menfaati olan sınırları koruma, yol, köprü yapım ve tamiri, asker âilelerinin geçimini sağlama, devlet memurlarının ve ilim ile uğraşanların maaşlarını ödeme gibi yerlerde harcanırdı. Rikâz adı verilen madenler ile bulunup çıkarılan hazinelerin ve harp neticesinde düşmandan alınan ğanîmetlerin muayyen bir kısmı fakirler, kimsesiz yetimler ve borcunu ödeyemeyen borçlulara sarf edilirdi.
Vâris bırakmadan ölenlerin malları velîsi bulunmayan maktullerin kan bedelleri, sahibi bulunmayan yitik mallar, sahibi bilinmeyen terk edilmiş çocukların ve velîsi olmayan fakir çocukların nafakalarına, tedavi ücretlerine, techiz ve tekfinlerine, hastanelere sarf edilirdi.
534] 59/Haşr, 6, 7, 8
535] 8/Enfâl, 1
536] 8/Enfâl, 41;Ayrıca bk: 3/Âl-i İmrân, 161; 4/Nisâ, 94; 33/Ahzâb, 50; 48/Fetih, 15, 19, 20
537] 8/Enfâl, 69
- 154 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ğânîmetlerin Taksimi: Halkına karşı savaş açılan bir ülke ya sulh yoluyla ya da savaşmak sûretiyle zorla fethedilir. Müslümanlar, bir yeri sulh yoluyla fethettikleri takdirde hem o zamanki devlet başkanı, hem de ondan sonra devlet başkanı olacak şahıs, anlaşma şartlarına uymak mecbûriyetindedir. Arâzîler, anlaşmayı kabul eden karşı tarafın elinde bırakılır. Böyle bir yerin arâzîsi üzerine anlaşma şartlarına göre bir vergi konulmamışsa, o arâzî öşr suyu ile (yağmur, dere, kuyu, çeşme) sulanıyorsa, öşr üzerine; haraç suyu (fetih öncesi sahiplerinin açtığı kanal suyu) ile sulanıyorsa, haraç üzerine anlaşma yapılır, buna göre vergi alınır. Müslümanların gayr-i müslimlerden savaşarak elde ettikleri arâzîler hakkında şu hükümler geçerlidir; devlet başkanı bu hükümlerden herhangi birini tatbik etmekte serbesttir.
1) Arâzîyi eski sahipleri elinde bırakır, kendilerine diğer ğanîmet mallarından barınabilecekleri miktarda mal verir. Arâzîlerinden haraç, kendilerinden de cizye alır. Hz. Ömer Irak’ı fethettiğinde böyle yapmıştır.
2) Fethettiği bölge ahâlisini oradan çıkarır, yerlerine hariçten getirilen gayr-i müslimler yerleştirilir. Bu tür arâzî, “haraç arâzîsi” diye adlandırılır.
3) O belde ahâlisi kendi istekleriyle müslüman oldukları takdirde, arâzîleri kendilerine bırakılır veya o arâzî ğanîmetler (ğanîmeti hak eden muhâripler) arasında taksim edilir. Rasûlullah (s.a.s.)’in feth edilen Hayber arâzîsi hakkındaki uygulaması böyledir.
4) Bir kısmı gâzîler arasında taksim edilir, diğer kısmı da hazine masraflarına karşılık devlet için alıkonulur. Bu şekilde ahâliye verilen veya gâzîler arasında taksim edilen arâzîye “öşrî arâzî” denilir.
5) Herhangi bir taksimat yapılmaksızın bütün arâzî, müslümanlar adına devlet tarafından muhâfaza edilir. Böyle arâzîye “memleket arâzîsi, mirî veya, emîrî arâzî” denir.
İmam Mâlik’e göre savaşarak fethedilen arâzîler, gânimler arasında taksim edilmez; devlet tarafından vakıf olarak muhâfaza edilir. Elde edilen haraçı müslümanların, cihad, mescid, köprü gibi masraflarına sarfedilir.
İmam Şâfiî’ye göre böyle arâzîler diğer ğanîmetler gibi beş kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı devlet hazinesine, beşte dördü ise mücâhidlere taksim edilir.
Hanefî mezhebine göre gâzîler arasında taksimatı yapılmasına karar verilen arâzîler, diğer ğanîmet malları oranına göre taksim edilir. Ğanîmetlerden menkul (taşınabilir) malların taksimi: Ğanîmet mallarının beşte biri Allah’a,538 Rasûlune, onunla akrabalığı bulunanlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.539 Yolculardan maksat, yolda parası kalmayanlardır. Geriye kalan beşte dördü ise muhâriplere taksim edilir. Muhâriplerden piyade olanlar bir, süvari olanlar ise iki hisse alırlar. Kumandan da bir fert gibi hisse alır.
Bizzat harbe katılanlar hisse aldığı gibi bunlara yardım için hazır bulunan erler, savaş sahasında bulundukları halde hastalık ve benzeri özür nedeniyle savaşa katılmamış olanlarla, ğanîmet malları henüz İslâm yurduna getirilmeden
538] Âyette geçen bu ifade, teberrüken zikredilmiştir
539] 8/Enfâl, 41
FETİH
- 155 -
evvel vefat eden muhâriplerle cihada yardım eden kadınlara, çocuklara, kölelere, zimmîlere ğanîmetten, gâzîlerin paylarından daha az bir miktar verilir. Buna “razh” denilir. Ğanîmet mallarının taksiminden sonra geriye kalan mal (taksimi mümkün olmayacak) kadar az bir miktar ise velîyyü’l-emr tarafından fakirlere dağıtılır.
Ğanîmet mallarını taksim edene “sahibi mekasım, emîri kısmet” denir. Bu memur isterse, taksimdeki güçlük nedeniyle, ğanîmet mallarını satar, elde ettiği parayı taksim eder.
Bu taksimvelîyyü’l-emr’in izni olmadıkça yapılamaz. Düşman ülkesi fethedilmediği halde elde edilen ğanîmetin beşte biri ayrıldıktan sonra geriye kalanı komutan tarafından muhâriplere taksim edilir. Ğanîmet mallarından az da olsa bir şey çalmak, bu mallardan daha taksim edilmeden hıyanet yoluyla bir şey almak büyük günahtır. Buna “gulûl” denir. Ğanîmet toplayanlardan biri ğanîmet mallarından bir şeyi telef etse ödemez; İmam Şâfiî’ye göre ise öder. Muhâriplerin, gayr-i müslimlerin yurdunda, denizlerinden çıkardıkları balık ve benzeri şeyler ile karada elde ettikleri av hayvanları, madenler, hazineler ğanîmet malından sayılır. Muhâriplerin, İslâm diyarı ile küfür diyarı arasında bulunan ormanda velîyyü’l-emr’in izniyle kesip İslâm yurduna götürdükleri ağaç, ğanîmet mallarından sayılır; mancınık ve gemi yapımı için kesilenler ise ğanîmetten sayılmazlar. Ğanîmet malları, İslâm yurduna götürülmeden taksimi yapılmaz. Harp hâlinde de taksimat câiz değildir. Şâfiî, Hanbelî, Malikî ve Zâhirî müctehidlerine göre bu taksim, düşman yurdunda da yapılabilir. Ğanîmet malları İslâm diyarına hükümetçe taşınması mümkün değil ise, mücâhidler arasında geçici olarak taksim edilir, onlar vasıtasıyla İslâm yurduna taşınır, tekrar hepsi bir yerde toplanır. Esas taksim bundan sonra (ilk taksime göre) yapılır. Muhâripler taksimattan önce ğanîmet malını satamazlar; yenilip içilecek cinsten olanlardan istifade edebilirler, fakat saklayamazlar. Silah, elbise, at gibi mallardan da geçici olarak istifade edilebilir, sonra taksimata tabi tutulur. Taksimattan evvel düşman ülkesinde ölen muhâribin vârislerine ğanîmetten bir şey verilmez. Ancak İslâm yurduna döndükten sonra ve ğanîmetin taksiminden evvel ölen muhâribin mirasçılarına ğanîmetten hissesi verilir. İmam Şâfiî ve diğerlerine göre, düşmanın mağlubiyeti kesinlik kazandıktan sonra ölen muhâribin vârislerine ğanîmetten hissesi verilir.
Enfâl sûresinin kırk birinci âyetinde de belirtilen Hz. Peygamber’in hissesi O’nun vefatından sonra söz konusu değildir. Abdulmuttalib oğullarının hisseleri de yoktur. Bu hisseler tamamen devlet hazinesine bırakılır; devlet kanalıyla da fakir yetimler ile diğer miskinler ve parasız kalmış yolculara harcanır. Bu hususta diğer mezhebler değişik görüş iler: sürerler. Velîyyü’1-emr veya komutan lüzum görürse fazla bir pay veya muayyen bir para vermek sûretiyle mücâhidleri harbe teşvikte bulunabilir. Buna “tenfil” denir.
Savaş esirleri hakkında yapılacak işlem: Savaş neticesinde elde edilen esirler hakkında velîyyü’1-emr serbesttir. Bu esirlerden fiilen savaşa katılanları öldürebilir; köle ve câriye yapabilir; İslâm zimmetinde emân vererek hepsine hürriyetini verebilir; İslâm esirleriyle değiş tokuş yapabilir. Arap müşriklerinin esir erkekleri ise ya İslâm’ı kabul ederler ya da öldürülürler.
Evzâî, Hasan İbn Muhammed et-Temîmî, Hasan el-Basrî, Hammâd b. Süleyman gibi müctehidlere göre esirleri öldürmek câiz değildir. Öldürülmelerinin
- 156 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câiz olduğunu ileri süren. müctehidler, bu konuda gereğine göre hareket etmede velîyyü’1-emr’in serbest olduğunu söylerler. Müslümanların eline esir düşmeden evvel müslüman olan ise sadece köle yapılır. Düşmana âit köleler, müslüman olarak İslâm ülkesine iltica etseler veya müslüman olduktan sonra bulundukları ülke müslümanlar tarafından zabtedilse ya da müslüman olmaksızın İslâm ordusuna iltihak etseler, derhal hür olurlar.
Düşmandan alınan esirler hakkında köleleştirme kararı verilince bunların (diğer ğanîmet malları gibi) beşte biri devlet bütçesine âit olarak ayrılır, geriye kalanı gânimetler arasında paylarına göre taksim edilir. Bu’ durumda kölelerin öldürülmesi câiz değildir. Esiri, taksimden evvel öldüren bir mücâhide sadece ta’zir cezası verilir, keffâret ve diyet ödetilmez. Komutan, isyan etmeleri veya taraflarınca kurtarılma ihtimalleri olmadıkça, esirleri öldürmeye yetkili değildir. Bir yetki devlet başkanına âittir. Esir edilen kadınlar, çocuklar öldürülmez. Esir edilen kadınlar İslâm yurduna getirilince eski kocalarıyla nikâh ilişkileri kesilmiş olur. Kocaları da kendileri gibi esir olan kadınların nikâhları devam eder. Bakıma muhtaç olan esir çocuklar, esir analarından ayrılmazlar. Hanefîlere göre esirleri karşılıksız salıvermek câiz değildir.
İmam Şâfiî hariç, diğer mezhebler de aynı görüştedir. Ekonomik şartlar zorlamadıkça esirleri para karşılığı azat etmek Hanefîlere göre câiz değildir. İmam Şâfiî bu görüşte değildir. Düşmandan alınan esirler, müslüman esirlere mukabil değiştirilebilir. Buna “müfâdatu’l-üserâ” denir. Esir düşen müslümanları para, silah, hayvan karşılığı kurtarmak câizdir. İslâm’ı kabul eden bir esir, müslüman esir karşılığında değiştirilmez.540
“Artık elde ettiğiniz ğanîmetten helâl ve temiz olarak yiyin.”541 Allah’ın insanlar için takdir ettiği rızkın en helâl olanlarından biri ğanîmet mallandır. Savaş ğanîmet için yapılmaz; Allah’ın kelâmını yüceltmek, İslâm’ı hâkim kılmak ve küfrün galebesine son vermek ve İslâm adâletini başka ülkelere götürmek gibi ulvî gâyeler için yapılır. Böyle bir gâyenin gerçekleşmesi için meydana gelen savaşta ölenlere Allah şehid sıfatıyla cenneti nasib ederken; sağ olan gâzîlere de gösterdikleri gayrete bir lütuf olarak, düşmandan alınan ğanîmetleri helâl kılmıştır. Geçmiş ümmetlere ğanîmetten istifadeye izin verilmezken bu lütuf Muhammed’in (s.a.s.) ümmetine takdir edilmiştir.542
Fey’; Düşmandan Ele Geçirilen Arâzîler
Geri dönmek, vazgeçmek, gölge yayılmak fâe-yefîü-fey’en fiilinden masdardır. Bir isim olarak fey’; güneşin doğudan batıya dönmeye başlayan gölgesi; güneşin gurubuna kadar olan gölgesi; harâc, cizye, ticaret rusûmu; düşmandan savaşsız elde edilen ğanîmet; beytü’l-malde bulunan herhangi bir mal anlamlarına gelir.
İslâm arâzî hukuku terimi olarak fey’; düşmandan savaşla veya savaşsız ele geçirilen toprakların mülkiyetinin devlette yararlanma hakkının ise harâc vergisi karşılığında eski sahiplerinde bırakılması demektir. Bu, bir bakıma, geliri toplum ihtiyaçları için harcanmak üzere arâzîlerin topluca vakfedilmesidir.
540] İlgili hadisler için bk. Sahih-i Buhârî Tecrîd i Sarih Tercümesi, VII, 426, VIII, 438, X, 340
541] 8/Enfâl, 69
542] H. Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 213-215
FETİH
- 157 -
Fetihle ele geçirilen arâzîler üç kısma ayrılır: Savaşla (anveten) elde edilen; düşmanın savaşsız başka yere göç etmesiyle boş kalan ve sulh yoluyla ek geçirilen arâzîler.
A) Savaşla ele geçirilen arâzîler
Düşman toprakları zorla (anveten) ele geçirilmişse, İslâm devlet başkanı, bu topraklara şu üç statüden birisini uygulayabilir:
1) Bu arâzîleri savaşa katılanlar arasında paylaştırabilir. Hz. Peygamber’in Hayber topraklarını taksim etmesi gibi.
2) Arâzîleri eski sahiplerinin ellerinde bırakabilir. Bu takdirde onlara şahısları için cizye, arâzî leri içinde haraç vergisi bağlar. Arâzî, haraç arâzî si, gayri müslim olan halk da zimmî olur. İhtiyaç olması halinde ğanîmeti hak sahipleri arasında taksim etmek daha uygundur. Ancak buna ihtiyaç yoksa, gelecekte müslümanlar lehine bir güç oluşturmak için, eski sahiplerinin elinde bırakmak daha uygun olabilir.
İslâm hukukçuları, savaş ğanîmetlerinin, ğanîmeti hak eden sahiplerine taksim edilmesinin câiz oluşunda görüş birliği içindedirler. “Biliniz ki, savaştan ğanîmet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri, mutlaka Allah’ın, peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır”543 âyeti bu konuya delil gösterilmektedir. Bu duruma göre, ğanîmetlerin beşte biri âyette zikredilenlere veya İslâm devletine, beşte dördü ise, diğer hak sahibi gazilere aittir.
Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî sünneti de buna delildir: “Herhangi bir yerleşim merkezine girip yerleştiğiniz zaman, orada sizin hisseniz vardır. Allah’a ve Rasûlüne karşı gelen bir yerleşim merkezini ele geçirdiğinizde ise, buranın beşte biri Allah’ın, peygamberinin, sonra sizindir”544 Bu hadiste ilk ele geçirilen yerden “fey’” arâzîleri ikincisinden ise savaşla ele geçirilen “ğanîmet” toprakları kastedilmiştir. Hz. Peygamber yine zorla fethedilen Hayber topraklarını ğanîmet haklı sahiplerine taksim etmiştir. Medine halkı İslâm’a girince, menkul ve gayrimenkul mallarının sahibi olarak kalmışlardır. Allah Rasûlü Mekke’yi zorla (anveten) ele geçirmiş, fakat topraklarını gazilere taksim etmemiştir.545
Hanefî ve Hanbelilelere göre, İslâm devlet başkanının fethedilen arâzî ler üzerinde, gâzilere taksim etme veya vakıf hâline getirme yetkisi vardır. Nitekim Hz. Ömer hilâfeti zamanında fethedilen Suriye, Irak ve Mısır topraklarını vakıf hâline getirerek, “fey’” hükümlerini uygulamıştır. Burada arâzînin kuru mülkiyeti (rakabesi) devletin yararlanma hakkı ise zilyed olarak daha önceki sahiplerinin olur. Irak toprakları fethedilince gâziler buranın kendilerine taksim edileceğini bekliyorlardı. Hz. Ömer dağıtmak istemeyince, uzun müzâkere ve istişareler oldu. Hz. Zübeyr, Abdurrahman b. Avf ve Bilâl Habeşî ile aynı düşüncede olanlar,.bu toprakların ğanîmet olarak kabulü ile Rasûlullah’ın Hayber topraklarını dağıttığı gibi gâzîlere dağıtmasını istediler. Muaz b. Cebel ve Hz. Ali gibi sahabe büyükleri de Hz. Ömer’i desteklediler.
Hz. Ömer şöyle diyordu: “Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek
543] 8/Enfâl, 41
544] Ebû Ubeyd, el-Emvâl, Kahira, 1353 H., s.57
545] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâm; ve Edilletüh, V, 533, 534
- 158 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müslümanlara ne kalır. Onlar toprakların ahalisiyle birlikte taksim edilmiş olduğunu, babalardan oğullara miras olarak intikal ettiğini, böylece kendilerinin her şeyden mahrum edilmiş olduklarını görecekler. Bu görüş, görüş değil”. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf; “Görüş dediğin nedir? Arâzî ve sahipleri Allah’ın gâzilere ihsan ettiği fey’ ve ğanîmetlerden başka bir şey değildir” dedi. Hz. Ömer şöyle cevap verdi: “Onlar senin dediğin gibidir. Fakat ben meseleyi öyle görmüyorum. Allah’a yemin ederim ki, benden sonra müslümanlara çok şeyler sağlayacak bir ülke fethedilmez. Aksine fethedilen ülkelerin müslümanlara maddî bakımdan bir yük ve külfet olması da muhtemeldir. Irak ve Şam arâzîleri işleyicileri ile birlikte taksim olunursa, o zaman kaleler nasıl korunur? Daha sonra gelen nesillere, yetim ve dullara Irak ve Şam arâzî sinden ve diğer beldelerden ne kalır?” Toplantıda bulunanlar bu defa; “Allah’ın bize kılıçlarımızla ihsan ettiği ğanîmet leri savaşa katılmayan, taksime bile yetişmeyen kimselere, onların çocuklarına ve ortada hiç mevcut olmayan daha sonraki çocuklarına mı vakfedeceksin?” dediler.
Muaz b. Cebel; “Vallahi bu toprakları dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprağın büyük bir kısmı müslümanların eline geçer. Sonra bu sahipler zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki müslümanların da, sonra gelecek olanların da faydalanmasını sağlayacak bir statü ver.”
Hz. Ömer bu arada Kur’an-ı Kerîmden fey’ ile ilgili şu âyetleri delil olarak göstermiştir: “Allah’ın fethedilen diğer düşman ülkeleri ahalisinden peygamberine verdiği ‘fey’ Allah’a, peygamberine, hısımlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalanlara aittir. Ta ki bu mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdi ise onu alın, size ne yasak etti ise ondan da sakının”546; “Bilhassa o fey hicret eden yoksullara ait olup, onlar Allah ‘tan fazlu inâyet ve hoşnutluk ararlar.”547
Yukarıdaki âyetler, umumî olarak ğanîmetin taksiminden söz eden Enfâl Sûresi kırk birinci âyeti tahsis etmiştir. Yani ğanîmet âyeti, menkul ve gayrimenkul tüm malları kapsamına alır. Haşr Suresindeki fey’ âyetleri ise, ğanîmeti arâzîler dışındaki menkullere tahsis etti. Haşir Suresindeki âyetler, savaşla veya savaşsız alınan topraklar üzerinde devlet başkanına maslahata göre tasarruf yetkisi verir. Hz. Peygamber Hayber toprakları için Enfâl âyetiyle, Hz. Ömer ise Suriye, Irak ve Mısır toprakları için fey’ âyetleriyle amel etmiştir. Buna göre, fey’ âyeti bütün mü’minleri içine alır. Bu gayrimenkuller üzerinde hak sahibi olmada, sonradan gelenler önceden gelenlere ortak olurlar. Bu, ancak arâzîleri taksim etmemekle gerçekleşir. Bunlar vakıf sayılır, fakat miras yoluyla geçebilir. Gerçek vakıf ise mirasla geçmez.548
Hz. Peygamber bazı beldelerin topraklarını eski sahiplerinin ellerinde bırakmış ve taksim etmemiştir. Meselâ; Mekke’yi kılıç zoruyla fethetmiş, arâzîlerini gâzilere dağıtmamıştı. Yine Kurayza, Nadîr ve Arap yurtlarından diğer yurtlar fethedilmiş, ancak Hayber dışında bunlardan hiçbirinin toprakları taksim
546] 59/Haşr, 7
547] 59/Haşr, 8, Bk. âyet, 6, 9, 10
548] Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harac, Mısır 1352 H, s.75, 83,85; Ebû Ubeyd, el-Envâl, Kahîra 1968, s.94; Muhammed Hamidullah, el-Vesâiku's-Siyâsiyye, s.314, vesika: 325; Ali Şafak, İslâm Arâzî Hukuku s.146-149; Fahri Demir, İslâm Hukukunda Mülkiyet ve Servet Dağılımı, s.202-207; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s.572, 573; ez- Zühaylî, a.g.e., V, 532-537
FETİH
- 159 -
edilmemiştir. Bu konuda Devlet başkanı muhayyerdir. Dilerse, Rasûlullah’ın (s.a.s.) yaptığı gibi taksim eder, dilerse, yine Rasûlullah’ın Hayber dışındaki toprakları eski sahiplerinde bıraktığı gibi bırakır. Bu ikinciler fey’ topraklarını oluşturur.549
Hz. Ömer Irak topraklarını eski sahiplerinin elinde bırakırken Haşr Suresi’nin fey’ âyetlerine (âyet, 6-10) dayanmıştır. Arâzîler için haraç, gayri müslim sahipleri için ise cizye vergisi bağlamıştır. Bu uygulama, müzâkere ve istişâreler sonucunda sahabenin icmaı ile ortaya çıkmıştır. İşin başında Bilâl ve Zübeyr (r.anhümâ) gibi sahabiler karşı çıkmışsa da, sonradan onlar da bu görüşe katılmışlardır.550
Şam ve Mısır toprakları fethedildiği zaman ordu komutanları bu yerlerin hükmünü Hz. Ömer’den sormuşlar, Halife de şu cevabı vermiştir: “Arâzîyi sahiplerinde bırak, menkul ğanîmetleri muhariplere dağıt. Böyle hareket, tedbirimiz gereği, müslümanların yararı içindir...” İlk devirlerde başlayan bu fey’ uygulaması, sonraki devirlerde aynen devam etmiş, Osmanlılarda mîrî arâzî uygulamasının temelini teşkil etmiştir. Emevi halîfesi Ömer b. Abdilaziz valilerine gönderdiği mektuplarında şöyle yazmıştır: “Arâzî sahiplerinden kim müslüman olursa o anda elinde bulunanların hepsi kendisinindir. Ama evi ve arâzîleri müslümanların olmakta devam eder. Çünkü onlar Allah’ın bir fey’idir.”551
B) Gayrimüslim halkın savaş korkusuyla başka yere göç etmesi sonucu boş kalan arâzî ler. Bunlar da fey’ adını alır. Müslümanların bu beldeye girmesiyle arâzîlerin mülkiyeti beytülmale intikal eder. Bunlar vakfedilmiş devlet mülkü haline gelir. Devlet başkanı bu arâzîleri ekip-biçen müslüman veya zimmîlerden haraç vergisi alır. Böyle bir beldede düşmandan kalan menkul mallar da fey’e dâhil olur. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre bunlar vakfedilir ve müslümanların maslahatı için harcanır.552
C) Sulh yolu ile (savaşsız) İslâm ülkesine katılan topraklar. Diğer sahipsiz topraklar gibi bunlar da devlet mülkiyetine geçer. Bu topraklar devlet namına işletilip geliri toplum yararına harcanabileceği gibi, devletçe gerekli görülen özel şahıslara da, dağıtılabilir. Nitekim Benî Nadir arâzî si (Fedek ve çevresi), servetlerini Mekke’de bırakıp Medine’ye hicret eden yoksul sahabelerle, Medineli üç yoksul sahabeye taksim edilmiştir. Devletin şahıslara tahsis edeceği bu topraklar prensip olarak arâzînin bulunduğu bölgeye göre öşür veya haraç vergisine tabi olur.553
Sonuç olarak, savaşla veya savaşsız alınan toprakların kuru mülkiyeti (rakabesi) devlete tahsis edilerek, eski sahipleri olan müslüman veya gayrimüslim kimseler kiracı kabilinden bu topraklardan yararlanırlar. Tespit edilen haracı da beytülmale ödemeye devam ederler. Kiracı durumundaki bu kimselerin arâzîyi satma, hibe, rehin verme gibi tasarrufları ve mirasla intikal hükümleri kanunla düzenlenir. 554
549] ez-Zühaylî, a.g.e, V, 537
550] Ebû Yusuf, Haraç, 27, 35; ez-Zühaylî, a.g.e., V, 537
551] İbn Zenceveyh, Kitabü'l-Emvâl, Arapça Uzm., Burdur Kütüphanesi, No: 183; Yahya b. Adem, Kitabü'l-Haraç, thk. Ahmed Muhammed şakir, Kahîra 1347 H., s.52, 62'den naklen Ali Şafak, a.g.e., s; 150
552] İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, I, 389; es-Şırâzı, el-Mühezzeb, II, 247; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 353; el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, s.133
553] Fahruddin er-Râzı; et-Tefsîru'l-Kebîr, XXIX, 284-285; İbn Abidin, Reddü'l-Muhtar, III, 288
554] H. Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 178-180
- 160 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Cizye; Gayr-i Müslimlerin Can ve Mallarını Koruma Bedeli/Yıllık Vergi
Cizye; İslâm devleti bünyesinde yaşayan gayr-i müslim vatandaşların mükellef olan erkeklerinden can ve mallarını koruma bedeli olarak yılda bir defa alınan vergiye denir. Buna cizye denilmesinin sebebi, zimmî denilen cizye yükümlüsünü ölümden koruduğu içindir. Bir islâm beldesinde yaşayan gayr-i müslim, İslâm’a girerse cizyeden kurtulur. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığı şeyleri haram tanımayan, hak dinini din olarak kabul etmeyen kimselere, zelil ve hakîr olarak kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşınız.”555
Cizye, borcunu ödedi demek olan “cezâ deynûhu” fiilinden bir çeşit borç ödeyişi ifade eden bir isim olup, müahidin ahdi üzerine vereceği vergiye ıtlak olunur ki; can, mal ve özgürlüklerinin korunması karşılığında ödenmesi gerekir.
Müşriklere gelince onların cizye ödeyerek şirklerini sürdürmeleri asla söz konusu olamaz. Onlar için ya İslâm ya da kılıç vardır. Burada da cizyenin Ehl-i Kitab’a özgü kabul edildiğini ifade eder bir kayıt yoktur. Bunun için mesele ictihadî olmuştur. İmamı Âzam Ebû Hanife’ye göre cizye mutlaka Ehl-i Kitap’tan ve Arap olmayan müşriklerden alınır; fakat Arap müşriklerden alınmaz. Onlara ancak İslâm teklif edilir. Ebû Yusuf’a göre kitab’i olsun müşrik olsun Arap’tan alınmaz; fakat Arap olmayan Ehli Kitap’tan ve müşriklerden de alınır. İmam Şafiî’ye göre ise Arap olsun olmasın cizye ehl-i kitaptan alınır. Gerek Arap olan gerek olmayan müşrik ve putperestlerden alınmaz. İmam Mâlik ve Evzâi ise bütün gayr-i müslimlerden alınır kanaatini belirtmişlerdir.
İlk zamanlarda cizyenin nasıl uygulandığına dair elimizde delil olabilecek bilgi yalnız Mısır’da cârî muamele hakkındaki bilgilerdir. Orada vergi ödeyenlere, bir kurşun mühür verilir, mükellef bunu boynuna takardı. Fakat sonraları Hişâm b. Abdülmelik Barâe namıyla muntazam makbuz vermek yönteminin uygulanmasını istedi. Bu makbuzlardan çoğu günümüze kadar gelmiş ise de henüz bunlar üzerinde gerekli araştırma yapılmamıştır. Mısır’ın fethinde adam başına iki dinar konduğu rivâyet edilir.556
İslâm’ı kabul edenlerin çoğalması ile orantılı olarak, cizye, kişi başına vergi özelliğini kaybetti. Mısır’da, Selahaddin Eyyûbî devrinden itibaren, bu verginin yıllık geliri sadece 130.000 dinardan ibaret kaldı.557
Cizye İslâm’ın ilk defa ihdas ettiği bir vergi değildir. Cizye eski çağlardan beri vardır. Yunanlılar, Milat’tan önce beşinci yüzyıl sıralarında Fenikeliler’in saldırılarından korunmak karşılığında küçük Asya sahillerinde yaşayan halklardan cizye almaktaydılar. Romalılar da hâkimiyetleri altına aldıkları kavimlerden cizye almışlardır. İranlılar da yine hâkimiyetleri altında bulunan reayadan cizye alırlardı.
Müslümanlar açısından cizye, ilk defa Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulmuştur. Hz. Muhammed cizye verecek olanlara yaptığı anlaşmalarda, durumlarına göre cizyenin miktar ve şeklini belirlemiştir. Hz. Peygamber, Necran
555] 9/Tevbe, 29
556] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III/2509
557] Makrîzî, Hitat, I, 107, 108, 27, 23
FETİH
- 161 -
hırıstiyanlarıyla yaptığı anlaşmada her yıl Safer ayında iki bin ve Recep’te bin takım elbise cizye koymuştur. Her takım elbisenin değeri bir rukiye olarak belirlenmişti. Bir rukiye kırk dirhemdi. Cizye böylece bir şekil ve muayyen bir miktarda olmaksızın Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın hilâfetinin sonuna kadar devam etti. Hz. Ömer (r.a.) hilâfet makamına geçip de İslâm fetihleri geniş bir alana yayılınca, cizyenin miktarı belirlendi. Hz. Ömer, etrafta bulunan kumandanlara; sakalı, bıyığı gelmiş olanlara cizye tarh edilmesine ve bunun her adam başına dört altın veyahut kırk dirhem gümüş olarak belirlenmesine dair emirler gönderdi. Bu miktar daha sonraları gayr-ı müslimin ekonomik durumuna göre yeniden belirlenmiştir. Cizye, Batılılar’ın gözlerine çok batan bir vergi olduğu için, onları memnun etmek düşüncesiyle Tanzimat’ın ilânında ilk iş olarak “cizye” vergisi kaldırıldı ve bu verginin patrikhaneler eliyle cemaatleri adına toplanmasına karar verildi. İslâm hukukunda Cizye iki türlüdür:
1) Sulh yoluyla konulan cizye: Bunun miktarı, anlaşma esaslarına göre uygulanır. Taraflar tek yanlı irade ile cizyenin miktarını değiştiremezler. Meselâ; yukarıdaki ifadede de belirtildiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında Necran halkı ile yıllık bin iki yüz takım elbise üzerine anlaşma yapılmıştır.
2) İslâm devleti tarafından doğrudan doğruya konulan cizye: Müslümanlar kendi güçleriyle bir düşman ülkesini ele geçirirler ve gayr-i müslim olan halkını yurtlarında “tebea” olarak bırakırlarsa, bunlara miktarı İslâm devletince belirlenen cizye vergisi konulur.
Cizye yalnız Ehl-i Kitap denilen yahudiler ile hırıstiyanlardan ve kendilerinde Ehl-i Kitap şüphesi bulunan mecûsîlerden kabul edilir.
Cizyenin bir kimseden tahsil edilebilmesi için bu kimsenin akıllı, hür, sağlıklı, erginlik çağına ulaşmış erkek olması şarttır. Bu nedenle akıl hastaları, bunaklar, çocuklar, kadınlar, köleler, kör ve topallar, çok yaşlılar, yıl içinde altı aydan fazla bir süreyle hasta olanlardan cizye alınmaz. Çünkü cizye, şer’an savaşmaya muktedir olan gayr-i müslimlere ait bir yükümlülüktür. Yukarıda sayılanların ise savaşmaya gücü olmadığından, bunlar cizye ödemekle yükümlü değillerdir. Kilise ve havralarda bulunan rahip ve papazlara cizye bağlanıp bağlanamayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Cizyenin miktarı, yükümlülerin ekonomik durumları dikkate alınarak belirlenir. Geçmiş devirlerde devlet tarafından konulan cizyenin miktarı için yükümlüler üç sınıfa ayrılmıştır. Zengin sayılanlardan yıllık kırk sekiz; orta hallilerden yirmi dört; çalışmaya muktedir fakirlerden de on iki dirhem cizye alınmıştır. Nisap miktarına mâlik olanlar da zengin sayılmıştır. Bazı bilginlere göre ise, zengin, orta halli veya fakir sayılma konusunda ikâmet ettiği beldenin örfüne göre karar verilir. Sağlam ve geçerli olan görüş de budur.
Cizye ödeyen mükellefler, İslâm devleti ile sadece inanç ve dini merasimlerine için verilmesi için değil; aynı zamanda can ve mallarının korunması ve devlet garantisi altına alındığına dair bir andlaşma yapmış olurlar. Bu vergiden ziyade, devletin bu vatandaşlarına yaptığı harcamalara onların bir nevî katkılarıdır.
Hanefîlere göre cizye, yılbaşından itibaren tahsil edilmeye başlanır. Çünkü cizye yükümlüsü, yılbaşından itibaren geleceğe doğru saldırıdan korunma hakkını elde etmiş olur. Bu yüzden cizye on iki taksit halinde her ay tahsil edilir.
- 162 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bazı İslâm hukukçularına göre ise, cizye, yılsonunda tahsil edilebilir. Devlet bunu daha önce talep edemez.
Cizye, tahakkuk ettikten sonra şu üç sebepten biriyle düşer:
a) Mükellefin müslüman olması. Cizye verecek kimse müslüman olursa kendisinden cizye kalkar. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.): “Müslüman üzerine cizye yoktur.”558 buyurmuştur.
b) Cizye tahsil edilmeden sürenin geçmiş olması. Bu durumda cizye zaman aşımına uğramış olur.
c) Cizye tahsil edilmeden mükellefin ölmesi. Bu halde de cizye düşer: Mirasından tahsil edilmez. 559
Harâc; Zimmîlerden Alınan Toprak Vergisi
Harâc; Toprağın geliri, toprak vergisi, tazminat demektir. Harâc arâzîsi diye adlandırılan veya ihyâ edilen ölü topraklardan devletçe alınan verginin adıdır. Ayrıca zimmîlerin ödediği vergi anlamında da kullanılmıştır.560
İslâm hukukuna göre arâzîler genel olarak öşür ve harâc arâzîsi olmak üzere ikiye ayrılır:
1- Öşür arâzîsi. Kendisinde ibadet anlamı bulunan onda bir (öşür) vergisinin alındığı arâzîlerdir. Bu topraklar şunlardır:
a) Kûfe yakınlarından Yemen ve Aden’e kadar uzanan arap toprakları. Çünkü Hz. Peygamber ve dört halîfe bu topraklardan harâc almamıştır.
b) Halkı, kendi istekleriyle İslâm’a giren yerler.
c) Zorla fethedilen ve ğânîmet hakkına sahip müslümanlar arasında taksim edilen topraklar.
d) Müslümanın bahçe yapıp, öşür arâzîlerden gelen suyla suladığı yerler, harâc topraklardan gelen suyla sulanan yerler harâc arâzîsi sayılır. Ölü topraklardan Devletin izniyle ihyâ edilen yerler, Ebû Yûsuf (ö.182/798) göre, öşür arâzîsine bitişikse öşür; harâc arâzîsine bitişikse harâc arâzîsi sayılır. Bir yüzden sahabenin icmaı ile Basra yöresi öşür arâzîsi kabul edilmiştir. İmam Muhammed’e (ö.189/805) göre, ölü topraklar; yağmur, kuyu veya Fırat ve Dicle gibi büyük nehir sularıyla sulanarak ihya edilmişse öşür, aksi hâlde harâc arâzîsi olur.
2- Harâc arâzîsi. Bunlar, harâc vergisine tabi olan yerler olup, kökünde ehl-i küfre ait iken İslâm ordusu tarafından zorla fethedilen topraklardır. İslâm Devleti bu topraklan eski gayr-i müslim sahiplerinin elinde bırakır. Müslüman olmadıkları sürece şahısları için “cizye”, müslüman olsun veya olmasınlar, arâzîleri içinde “harâc” koyar. Irak, Şam ve Mısır toprakları gibi.561
558] Tirmizî, Zekât,11; Ahmed b. Hanbel, I, 223
559] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 320-322
560] el-Mâverdî, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, s. 141, 142; Ömer Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusî, IV, 75
561] el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', II, 57 vdş İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadîr, IV, 358 vd; el-Meydânî, el-Lübâb, IV, 137, 139; el- Fetâvâ'ı Hindiyye, el-Emiriyye tab'ı, II, 219
FETİH
- 163 -
Hanefî ve Zeydîlere göre, İslâm Devleti, zorla fethedilen topraklar hakkında seçim hakkına sahiptir. Dilerse bu toprakları, Hz. Peygamberin Hayber uygulamasında olduğu gibi müslümanlar arasında paylaştırır, dilerse, gayri müslim olan eski sahiplerinin elinde bırakır ve şahısları için cizye, arâzîleri için de harâc koyar. Böylece, bu arâzîler harâc arâzîsi, üzerinde yaşayan halk da zimmet ehli olur. İbn Âbidin (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle der: “Düşmandan zorla alınan yerleri, ğanîmet hakkı sahiplerine, eğer bunlara ihtiyaçları varsa daha uygundur. Çünkü bu yolla, müslümanlara gelecek için bir güç meydâna getirilmiş olur.”562
Harâc çeşitleri: Harâc arâzîsi, alınan verginin durumuna göre muvanafa ve mukâseme olmak üzere ikiye ayrılır.
a) Muvazzafa veya vazife harâcı. Tarıma elverişli arâzî için dönün (cerîb) başına miktarı kesin olarak belirlenen vergi olup, Hz. Ömer (ö. 23/643) tarafından geniş Irak ve Sûreyi topraklarına bu çeşit vergi uygulanmıştır. O, her cerîb (60 x 60 zira’ = 1600 m’) için, yetiştirilen ürün cinsinden bir kafiz (yaklaşık 18 kg.) ve bir dirhem alıyordu. Verginin nisbeti, ekin ve meyve bahçelerinin cinsine, arâzînin sulama ve verim durumuna göre değişik olur. Devletin bu vergiyi miktar olarak serbestçe tayin etmesi, azaltması, hatta bazı yöre halkım bundan muaf tutması mümkündür. Nitekim Hz. Ömer’in, Hilvan yakınındaki Sevâd hurmalıklarını haraçtan muaf tuttuğu bilinmektedir. Sahibinin arâzîyi işletip işletmemesi vergiyi etkilemez. Onun toprağa yerleşmiş olması yeterlidir.
b) Mukâseme hâracı. Haraç arâzîsinden elde edilecek ürünler belli oranlarını vergi olarak almaktır. 1/2, 1/3, 1/4’ünü almak gibi. Burada uygulama öşür gibi olur. Ürün çok olursa Devletin payı büyük olur, az olursa azalır. Hiç ürün olmazsa, toprak sahibi vergiden muaf sayılır. Bir yılda birden fazla ürün almışsavergi de buna göre tahakkuk ettirilir. Ancak alınacak miktarın 1/2’yi geçmemesi esası benimsenmiştir. Hz. Peygamber Hayber ve Fedek arâzîlerine bu çeşit vergi koymuş ve burada oturan yahudilerden 1/2 nisbetinde yani çıkan ürünün yarısını almıştır. Ancak yahudiler bu topraklarda mülkiyet hakkını kaybettiği için, onlarla yapılan bu anlaşmanın bir “zirâat ortakçılığı” olduğunu söyleyen bilginler de olmuştur.563
el-Ferrâ’ (ö. 458/1066), bu iki çeşit harâcın üç özellik dikkate alınarak belirlenebileceğini söyler. Arâzînin dönümü, ekinin dönümü, ondalık hesabı ile ürünün kendisi.564
İslâm hukukçuları, gayr-i müslime ait bir mülk olan haraç arâzîsine yalnız harâc vergisi konabileceği, öşür gerekmediği konusunda görüş birliği içindedir. Müslümana ait öşür arâzîsine de yalnız öşür gerekir. Müslümanının satın aldığı veya mülk edindiği harâc arâzîsinin zekâtı konusunda bazı görüş ayrılıkları vardır. Böyle bir arâzînin yalnız harâc vergisi devam eder yahut öşürle harâc birlikte mi uygulanır. Yahut da harâcı öşre mi dönüşür gibi.
Hanefîlere göre, müslümana intikal eden arâzî harâc arâzîsi ise, harâc vergisi devam eder, ayrıca, çıkan ürüne öşür gerekmez. Öşürle harâc tek arâzîde
562] es-Serahsî, el-Mebsût, 15, 37; İbnü'l-hümâm, a.g.e., IV, 303; İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, III, 316, 353
563] el-Kasânî, II, 62, vd.: Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, s. 38, 55; el-Mâverdî, a.g.e., s. 146, 152; el-Meydânî, el-Lübâb, s. 350; Ebû'l-Ulâ Madin, "Harâc", İA., V/I, 222
564] Ebû Ya'lâ, el-Ferrâ, el-Ahkâmü's-Sultâniyye, Mısır 1938, s. 152
- 164 -
KUR’AN KAVRAMLARI
birleşmez. Bu görüşü savunanlar Abdullah b. Mes’ûd’un (r.a.) naklettiği şu hadis-i şerîfe dayanırlar. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur: “Öşür ve harâc, müslümanın toprağında birleşmez.”565 Ancak bu hadisin zayıf olduğu, hadis sabit olsa bile, buradaki harâcın cizye anlamında olabileceği ileri sürülmüştür. Diğer yandan harâc hükümleri uygulanan geniş topraklarından, ne dört halife döneminde ve ne de daha sonra öşür talep edilmemiştir. Bu da icmâ anlamına gelir. Yine harâc ve öşürün sebebi birdir: Bu da tarıma elverişli toprak olmasıdır. Bir malda iki zekât birleşemediği gibi bir arâzîde harâc ve öşür de birleşmez.566
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise, harâcla öşür, bir arâzîde birleşebilir. Zekâtın farz olduğunu bildiren âyet ve hadislerin umum ifade etmesi, hem öşür, hem de harâc iki ayrı haktır. Öşürde ibadet, haraçta ise ceza (ukûbet) anlamı vardır. Öşür, elde edilen ürüne, harâc ise zimmete bağlı olur. Öşürün sebebi, çıkan ürünün kendisi olup, onsuz bulunmaz. Harâcsız sebebi ekilip biçilmezse bile arâzînin tarıma elverişli olmasıdır. Öşür fakirlere, harâc ise toplum yararına veya cihada sarfedilir. Öşürün delili nass, harcın ise, toplum yararına dayalı ictihadtır. Bütün bu ayrılıklar sabit olunca, öşür ve harâcın aynı arâzîye birlikte uygulanmasının mümkün olduğu anlaşılır.567
Harâc arâzîsinin satışı veya satın alınması mümkün ve câizdir. Ebû Yusuf (ö. 182/798), Necranlılardan birisinin elindeki harâc arâzîsini, bir müslümana veya zimmîye satması halinde, harâcının değişmeyeceğini, yeni mâlikten ayni verginin alınacağını befirtir.568 Bir kimse harâc arâzîsini kendiliğinden öşür arâzîsine çevirmeyeceği gibi öşür toprağını da harâc toprağı yapamaz.569
İmam Mâlik (ö. 179/795), zimmîlere ait bir arâzînin aslının satılıp satılmayacağı, sorusuna şu cevabı vermiştir: “Bu konu ihtilaflıdır. Satan kimseler ve arâzîleri silâh zoruyla alınmış, sonra da kendilerine bırakılmışsa, bunlar arâzîlerinin aslını satamazlar, satın alamazlar. Çünkü toprakları ve kendileri müslümanlarındır. Eğer bu arâzîler sulh yoluyla keıidilerine bırakılmışsa, bu takdirde satabilirler ve istedikleri gibi tasarrufta bulunabilirler. Ashâb-ı Kiradan Abdullah b. Mes’ud (ö. 32/652) böyle bir arâzî satın almıştır.570 Hz. Ömer’in harâc arâzîler için koyduğu satış yasağı, bazı yanlış anlamalara yol açmıştır. Ancak bu yasak, silâh zoruyla fethedilen ve kuru mülkiyeti (Rakabesi) devletin elinde tutan, önceki gayr-i müslim sahiplerine yalnız yararlanma hakkı (intifa hakkı) verilen harâc arâzî çeşidi ile ilgilidir.571
Harâc arâzîsinin, sahipleri tarafından kiraya verilmesi de câizdir. Nitekim İbn Sîrîn’in harâc arâzîsini üçte bir, dörtte bir ite kiraya verdiği nakledilir. Harâc arâzîsi müslüman tarafından kiralanırsa, harâcı (vergisi) kuru mülkiyete sahip olana aittir. Ebû Hanîfe’ye göre, kira akdinde harâc mâlike; âriyette ise, âriyet alana (müsteîr) aittir.572
565] ibnü'l-Hümâm, a.g.e.,, IV, 366
566] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., IV, 365 vd; el-Kâsânî, a.g.e., II, 57; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 154
567] eş-Şîrâzî, el-Mühizzeb, s. 157; İbn Kudâme, el-Muğnî, II, 725, 727; ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletühu, II, 823, 825
568] Ebû Yûsuf, Kitabü'l-Harâc, s. 75
569] Ebû Yûsuf, a.g.e., s. 85, 86
570] Mâlik 6. Enes, el-Müdevvene, Bağdad 1970, tıpkı basım, IV, 273
571] bk. Ali Şafak, İslâm Arâzî Hukuku, İstanbul 1977, s. 117,118
572] el-Mâverdî, a.g.e., 119, 151; İbn Kayyim, Ahkâmu Ehli'z-Zimme, thk. Subhi salih, 1. baskı, Şam 1381/ 1961, I, I22, 123
FETİH
- 165 -
Öşrün, bir İslâm toplumunda yoksul kesime sarfedilmesine karşılık, harâc vergileri, devlet tarafından toplumun maslahat ve ihtiyaçları gözetilerek serbestçe tasarruf edilebilir.573
Tefsirlerden İktibaslar
Elmalılı Hamdi Yazır, Nisâ, 141. âyetin tefsirinde şöyle diyor:
“Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Şâyet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): ‘Size üstünlük sağlayarak sizi mü’minlerden korumadık mı’ derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.”574
“O münafıklar ki sizi gözetir beklerler” derken Allah tarafından size birtakım fetihler oluverirse “Biz, sizinle beraber değil miydik?” derler, hemen ğanîmete konmak isterler. Ve şâyet nasib kâfirlerin olur, zafer kâfirlere nasib oluverirse o zaman da onlara “biz size üstün gelmedik mi? Ve sizi mü’minlerden muhafaza etmedik mi?” derler. Onlara minnet edip bir hisse kapmak isterler. Bu söz başlıca iki mânâya müsaittir. Birisi: “Fırsat elimizde değil miydi? Biz de mü’minlerle beraber olup sizinle harbetseydik, sizi mağlub ve perişan etmez miydik? Hâlbuki siz dışardan uğraşırken biz kaleyi içinden fethettik, mü’minlere yardım etmedik. Sizin hesabınıza onlara propaganda yaptık, aldattık, kalblerine korku düşürdük ve sonunda bu sayede siz muzaffer oldunuz. Şu halde bu bizim mevkiimiz sizden yüksektir” demek olur ki, tefsircilerin çoğunluğu bunu tercih etmişlerdir. Diğeri de: “Siz müslümanları kuvvetli zannedip müslüman olacakken biz size yasaklamadık mı? Muhammed’in işi zayıflayacak siz kuvvetleneceksiniz diye sizi imandan vazgeçirmedik mi? Bakınız işte dediğimiz oldu, bizim kanaatimiz size galip geldi, şu halde üstünlük asıl bizimdir. Bu zaferin ğanîmetine sizden çok biz layıkız” demektir ki, bazı tefsirciler de bu mânâyı seçmişlerdir.
Şu halde bu böyle kalmayacak, kıyamet gününde Allah aranızda hükmedecek, o zaman mü’min ile münafık tamamen seçilecektir. Dünyada zahir ile hükmolunur, zahirde kelime-i şehâdet söyleyip müslüman görünene müslüman muamelesi yapılır. Fakat ahiret için ise böyle değildir. Şunu bilmelidir ki, Allah kâfirler için mü’minler üzerine kesin olarak yol vermez. Dünyada bazen kâfirler zafer kazansalar, mü’minlere hakim görünseler bile, bu bir yol, bir kanun, bir şeriat değil, geçici ve devamsız bir imtihan ve istidrac (şerre bağlı başarı)dır. Kalblere işleyecek delil ve burhandan mahrum, gelip geçici şeylerdir. “Adâleti yerine getirici ve Allah için şahitler” olan hak ve adâlet ehli muhakkak onlara üstünlük sağlarlar. Dünyada olmazsa, ahirette üstün gelir. Allah’ın şeriatinde, hak kanunda mü’min kâfirden daima şereflidir. Onun altında kalmaz, onun ayağının altına düşmez. Şerefiyle ölür, hakkın şerefini çiğnetmez. Ve işte bu hikmetten dolayıdır ki, bir mü’min kadının kâfirle evlendirilmesi câiz olmaz, küfür olur. Çünkü onu onunla evlendirmek, mü’min üzerine kâfire yol vermek, o mü’min kadını kâfirin istilasına terk etmektir.
573] Muhamed Hamidullah, İslâm Peygamberi, terc. M. Sait Mutlu-Salih Tuğ, İstanbul 1966-69, II, 220; Ebû'l-Ulâ Mardin, "Harâc", İA., V/1, 224; H. Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 333-334
574] 4/Nisâ, 141
- 166 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elmalılı, Fetih sûresinin tefsirinde de şöyle der: Ahmed bin Hanbel, Buhâri, Tirmizî, Nesai, İbn Mâce ve İbn Merdûye de Ömer b. Hattâb’dan (r.a.) şöyle rivâyet etmişlerdir: Demiştir ki; Rasûlullah (s.a.s.) ile seferde idik, ona bir şeyden üç kere sual ettim, cevab vermedi ben de devemi sürdüm, sonra topluluğun önüne geçtim ve hakkımda Kur’an indirilmesinden korkmuştum, çok durmamıştım bir bağıran işittim, bana bağırıyordu korktu, zannediyordum ki hakkımda bir şey indirildi, vardım; Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurdu ki: “Bu gece üzerime bir sûre indirildi, bana dünya ve onun içindekilerden daha sevgili: “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar.” 575 Yine Ahmed, Ebû Dâvud ve başkalarının Müc’mi b. Câriyete’l-Ensârî’den rivâyet ettikleri bir sahih hadiste Peygamber’in (s.a.s.) Hudeybiye’den hareketinden sonra indirilmesini ve bunun “Küraülğamim” yanında olduğunu Peygamber (s.a.s.)’in onu bineği üzerinde insanlara okuduğunu ifade eder. İbnü Sa’d’ın ondan rivâyetinde de bunun Decnân’da olduğuna delâlet vardır. Ve bu Bikai’den rivâyet olunmuştur. Dacnan, Kamus’ta bildirildiği üzere Mekke yakınında bir dağdır. Bunlar gösteriyor ki indirilmesi Mekke ile Medine arasında olmuştur. Böyle olanlara da Medenî denildiği bilinmektedir. Zirâ Medenî hicretten sonra indirilendir ki gerek Medine’de olsun gerek Mekke’de, gerek seferde; Mekkî de hicretten önce indirilendir.
Âyetleri: Yirmi dokuzdur. Kelimeleri: Beş yüz altmıştır. Harfleri: İki bin dört yüz otuzdur. Fâsılası: Hep elif harfidir.
Bu sûreden bir önceki 47/Muhamed sûresi ile arasındaki ilgi baştan sona apaçıktır: Biri önce sunulan, diğeri sonra gelendir. Zira yardım ve zafer mânâsına fetih, gönlü iyileştirme ile savaşa gereken hazırlıktır. Orada tevbe ve istiğfar ile emredilmiş, burada mağfiretin olacağı haber verilmiş, ona değiştirme ihtarıyla son verilmiş, buna zaferler müjdesiyle başlanılmıştır.
İbnu Sâ’d’ın rivâyet ettiği Mücmi’ b. Câriye hadisinde geçmiştir ki, Cebrail Aleyhisselâm, bu sûre ile indiği zaman, “Tebrik ederiz seni ey Allah’ın Rasûlü!” demiş; Cibril tebrik edince müslümanlar da tebrik etmişlerdir. Bu sûrede İslâm’ın bütün dinlere galip geleceği de vaad edilmiştir.
Meâl-i Şerifi
1- Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik.
2- Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.
3- Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.
4- İmanlarına iman katsınlar diye mü’minlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
5- Mü’min erkeklerle mü’min kadınları, içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.
6- Ve o Allah hakkında kötü zanda bulunan münâfık erkeklere ve münâfık kadınlara, Allah’a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük onların başlarına gelmiştir. Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş
575] 48/Fetih, 1-2
FETİH
- 167 -
ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!
7- Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
8- Şüphesiz biz seni, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.
9- Ki, Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz ve bunu takviye edip, O’na saygı gösteresiniz ve sabah akşam O’nu tesbih edesiniz.
10- Herhalde sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Geleceği açan; ileride meydana gelecek birçok fetihlerin başlangıcı olan bir fetih. Bazı müfessirler bunu, Mekke’nin fethini vaad diye almışlarsa da çoğu müfessirler bunun Hudeybiye antlaşmasını haber verdiğini söylemişler. İbnü Abbas, Enes, Şa’bi ve Zühri’den de böyle haber vermişlerdir. İbnü Atıyye buna “Bu doğrudur.” demiştir. Bilinmektedir ki, fetih aslında açmak yani kapalılığı gidermektir. Bir memleketi fetih de, Keşşâf’ın açıkladığı üzere harpli veya harpsiz, zorla veya barışla zafer kazanmaktır ki zafere erişmedikçe kapalıdır. “Sakın gevşemeyin, üstün olduğunuz halde barışa davet etmeyin.”576 âyetine ters gibi görünen Hudeybiye antlaşmasının bir fetih olması sahâbeden bazılarına bile gizli kalmıştı. Cenâb-ı Allah, bunun açık bir fetih olduğunu açıklamıştır. Önce bir fetih olması gerçi Peygamber bunda bir savaş için değil, bir umre niyetiyle hareket etmiş ve kurbanlıklar göndermişti fakat müşrikler çarpışmayı kurmuşlardı, şiddetli bir savaş olmamış, fakat iki taraftan ok ve mancınık atışılmış “O sizi, onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Mekke’nin göbeğinde, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendir.” 577 buyurulduğu üzere müslümanlar müşrikleri mağlûb edip diyarlarına sokulmuşlardı ve barış yapmaya müşrikler istekli olmuşlardı. İkinci olarak bunun apaçık bir fetih olmasına gelince bu barış ile ilk önce müslümanlığın dünyada bir devlet olarak varlığı düşmanları tarafından dahi tasdik edilerek bir anlaşmaya bağlanmış bulunuyordu. Böylece bu, daha sonra meydana çıkacak devam edecek fetihler zincirinin başı ve açıcısı olmuş ve bundan sonraki İslâm fetihlerinden her biri bunun altında bir şubesi sayılacak bir şekilde vaad edilmiş oluyordu ki sûrenin başı bunu ilâhî bir dil ile açıklamaktadır. Aslında yine sûrenin içinde Feth-i karîb, (yakın fetih) diye işaret edildiğinden bunu pek yakından Hayber fethi takip etmiş, sonra da Mekke fetholunmuş, sonra da İslâm’ın bütün dinlere galip gelmesi vaad buyurulmuştur. Zührî demiştir ki: Hudeybiye fethinden büyük bir fetih olmamıştır. Bu sayede müşrikler müslümanlarla bir araya gelmeye ve sözlerini işitmeye başlamış ve bu onların kalplerinde yer etmiş ve bunun üzerine üç sene içerisinde birçok kimse müslüman olarak İslâm’ın çoğalmasına sebep olmuştur... Bütün bunlar Muhammed Sûresi’nin başında geçen âyetlerin hükmünün feyzidir.
2- Mübîn, açık, parlak yahut ilerisini açan gösteren demektir. Cenâb-ı Allah bu fethin “mübin” olmasının hikmetini şu dört yönü birleştirerek açıklıyor: 1) Mağfiret, 2) Nimetin tamamlanması, 3) Bir doğru yola ulaştırma, 4) Benzersiz
576] 47/Muhammed, 35
577] 48/Fetih, 24
- 168 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bir yardım yani bunların her birini ayrıca değil hepsini birden bir hikmet olmak üzere bir “lâm-ı akıbet” ile şöyle buyuruyor: ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Kâdı Beydâvî der ki: “Fetih kâfirlere karşı cihad ile şirkin def edilmesine ve dinin yükseltilmesine ve noksan şahısların yavaş yavaş kendi arzu ve istekleriyle olgunlaşabilmeleri için şiddetle yönlendirilmesine ve zavallı kimseleri zâlimlerin elinden kurtarmaya çalışmanın bir neticesi olduğu için mağfiret fethe sebep kılınmıştır ki maksat illet-i gâiyye yani hikmettir. Demek olur ki buradaki fetih ve mağfiret Muhammed Sûresi’ndeki “Hem kendinin, hem mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile!”578 emrine uymanın cevabı ve neticesi olmuştur. Âlûsî der ki: “Fetih “Doğrusu biz fetih ihsan ettik.” diye azamet nûnu ile isnâd olunduktan sonra mağfiretin “Allah senin (günahlarını) bağışlar.” diye ism-i celâl ile isnad olunması şu inceliğe işaret olabilir ki, fethi yüce Allah birçok vasıtalar ile mümkün kılarsa da “mağfireti” yüce zâtı doğrudan doğruya kendisi yapar. Bazıları şunu izah etmişlerdir ki, büyüklerin kendilerinden biz diye mütekellim maalgayr sigası ile ifade âdetleri, kendilerinden meydana gelen fiillerin çoğunlukla hizmetkâr çalıştırmak şeklinde olmasındandır. Buna yardımın “Allah sana yardım eder.” diye ism-i celâle isnad olunmasıyla itiraz da edilmez. “Zâten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir.”579; “Yardım/zafer ancak Allah katındadır.”580 gerçeklerine işaret olunmuş demek daha açık olacaktır. Günahın, geçmişi ve geleceği hepsini kapsamasından kinâyedir. Bu şekilde peygambere bütün günahlardan mağfiretle temizlenme ve aklanma tebliğ edilmiştir. Ancak geçmiş tabiri farz olduğunu hatırlatır. Bunun için burada peygamberden işlenmiş olması mümkün olan günahın ne olabileceği hakkında görüş bildirilmiştir. Bazıları, maksadın ümmetin günahları olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim “Sen bir şüphedeysen”,581 “Eğer Allah’a ortak koşarsan, amelin boşa gider.”582 âyetlerinde kastedilen, Peygamber’e değil, dolayısıyla ümmete hitap olunduğunda görüş birliği vardır. Ancak bu tevil, “Hem kendinin hem mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahının bağışlanmasını dile.” âyetine yaraşmaz. Bazıları da demişlerdir ki, günahın işlenmesi kastedilmeyerek terkibin bütünü muahaze olunmamaktan kinâyedir Çoğu müfessirlerin görüşüne göre ise vahiy inmeyen konulardaki ictihadında makamına göre daha uygun olanın tersi şeklinde olan seçmeleridir ki “Allah seni affetsin, onlara niçin izin verdin?”583 gibi ilâhî hitap ile ihtar edilmiştir. Buna günah denilmesi peygamberlik makamına göredir. Çünkü “İyilerin iyiliği, Allah’a yakın olanların kötülüğü (gibi)dir.” Buradan, bundan böyle peygamberlik vazifesinin yerine getirilmesinde önceki meşakkat ve zorlukların ağırlığının kalmayacağına da delil getirilebilir. Nitekim İnşirah Sûresi’nde “Ağırlığından dolayı belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?”584 buyurulmuştur. Sonuçları ve meyveleri toplanmaya başlayan görevlerin zorlukları başarı neşeleriyle örtülmüş olur. Ve üzerindeki nimeti tamamlar. Peygamberlikteki başarısına bir de mülk eklenilmek gibi dinî ve dünyevî nimetler ihsan eder. Ve seni bir doğru yola eriştirir Gerek peygamberliğin yerine getirilmesinde ve gerek devlet başkanlığının
578] 47/Muhammed, 19
579] 3/Âl-i İmrân, 135
580] 8/Enfâl, 10
581] 10/Yunus, 94
582] 39/Zümer, 65
583] 9/Tevbe, 43
584] 94/İnşirâh, 2-3
FETİH
- 169 -
resmî işlerini yerine getirmede doğrudan doğruya Allah’ın rızasına ulaştıran bir doğru yola çıkarır ki bu yol “İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahit olmanız, Rasûlün de sizin üzerinizde şahit olması için sizi orta (dengeli) bir millet kıldık.”585 âyetine göre bütün insanlığın örnek numunesi olmak üzere İslâmî işlerin düşman etkilerinden uzak olarak yalnız hakkın uygulaması ve kanunu içerisinde hür irâdeyle idaresi yoludur. Gerçi istikâmet yani doğruluğun aslı fetihten önce de var ve gidilen yol o yol ise de, fetihten sonra egemenliğin resmen dışarda ve içerde tanınmasıyla hidâyet ve ilâhî muvaffakiyet başkaca bir açıklık ve renklilik kazanmıştır ve bundan böyle “Biz onlara âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz.”586 âyetine göre büyüyüp gelişmek dönemine girmiştir.
3- Onun için de buyuruluyor ki: Ve Allah seni şanlı bir zaferle yani benzeri bulunmaz bir yardım ve zafer ile muzaffer ve güçlü kılar. Bu da “Bütün dinlerden üstün kılmak için”587 ifâdesiyle açıklanacaktır. İşte bu fetih böyle apaçık bir fetihtir.
Mevdûdi, Nisâ 141. âyetin tefsirinde şöyle der:
“Onlar sizi gözetleyip-durmaktalar. Size Allah’tan bir fetih (zafer ve ğanîmet) gelirse: “Sizinle birlikte değil miydik?” derler. Ama kâfirlere bir pay düşerse: “Size üstünlük sağlamadık mı, mü’minlerden size (gelecek tehlikeleri) önlemedik mi?” derler. Allah, kıyamet günü aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez.”
Münâfıklar her dönemde dilleriyle müslüman olduklarını söyleyerek ve sözde İslâm topluluğuna katılarak İslâm’ın sağladığı kolaylıklardan yararlanmışlardır. Aynı zamanda kâfirlerin arasına karışıp; “Biz onlarla birlikte görünsek de gerçekte müslüman olmadık. Kültürde, düşüncede, hayat tarzında, size daha yakınız. Menfaatlerimiz ve bağlılığımız sizinkilerin aynısı. Bu nedenle İslâm ile küfür arasındaki çatışmada sizin yanınızda yer aldığımızdan emin olun” diyerek onlardan da menfaat bakımından faydalanırlar.
Mevdûdi, Fetih Sûresinin tefsirinde de şöyle der:
Sûrenin adı, ilk âyeti olan “Ey Peygamber biz sana apaçık bir fetih kapısı açtık,” âyetinden alınmıştır. Fetih, sadece bu sûrenin adı değil, içeriği yönünden bir bakıma ünvanıdır da. Çünkü Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e ve müslümanlara lutfettiği Hudeybiye Antlaşması şeklinde tezahür eden o büyük fetihten (zafer) bahsetmektedir.
Nüzul Zamanı: H. 6. yılının Zilka’de ayında Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke kâfirleriyle Hudeybiye’de antlaşma yaptıktan sonra Medine’ye geri dönerken nâzil olduğunda ittifak edilmiştir.
Tarihsel Arka-Plan: Bu sûrenin nâzil oluşunu anlatan olaylar dizisinin başlangıcı şöyle olmuştur. Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) rüyasında sahabeyle birlikte Mekke’ye gittiklerini ve orada Umre ziyareti yaptıklarını görüyor. Peygamber rüyasının sadece hayali ve asılsız bir rüya olamayacağı apaçık bir gerçektir. Rüya da bir vahiy çeşididir. Daha ileriki bölümlerde 28. âyette bizzat Allah, Hz. Peygamber’e gösterdiği bu rüyayı açıklamış ve tevsik etmiştir (sağlamlaştırmış,
585] 2/Bakara, 143
586] 41/Fussılet, 53
587] 9/Tevbe, 33; 48/Fetih, 28
- 170 -
KUR’AN KAVRAMLARI
belgelemiştir). Bu bakımdan gerçekte bu sadece bir rüya değil, bilakis Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uyması gereken İlâhî bir işarettir.
O günlerde, görünüşte bu İlâhî buyruğun yerine getirilmesi ve ona göre hareket edilmesi imkân dâhilinde gözükmüyordu. Uygulanması imkânsız gibiydi. Kureyş kâfirleri 6 seneden beri müslümanlara Kâbe yolunu kapatmışlardı.
Bütün bu zaman zarfında bir tek müslümanı dahi, Hac ve Umre için de olsa Kâbe’nin sınırlarına yaklaştırmadılar. Durum böyleyken onların Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ve Sahabe’nin toplu halde Mekke’ye girişlerine müsamaha göstermeleri nasıl umulurdu? Silahsız gitmekse kendinin ve arkadaşlarının hayatlarını tehlikeye atmak demekti. İşte bu şartlar altında Allah Teâlâ’nın bu emrinin nasıl uygulanacağını hiç kimse bilmiyordu.
Fakat Peygamber’in (s.a.s.) mevkii ve Allah karşısındaki durumu gereği Rabbinin kendisine verdiği emir ne olursa olsun hiç tereddüt etmeden onu uygulaması gerekir. İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.) hiç tereddüt etmeden rüyasını Sahabe-i Kiram’a anlatarak sefer hazırlıklarına başladı. Civardaki kabilelere de “Umre’ye gidiyoruz, bize katılmak isteyenler gelsin” diye haber gönderdi. Olayın görünüşüne bakanlar: “Bu insanlar ölüme gidiyorlar” diyerek Peygamber’e (s.a.s.) katılmaya onunla gitmeye yanaşmadılar. Fakat Allah’a ve Peygamber’e imanı sağlam olanlar bu işin sonu nereye varır diye hiç tereddüde kapılmadılar. Onların bu sefere katılması için Allah Teâlâ’nın bir işareti olması ve Peygamberi’nin emri yerine getirmek için ayağa kalkması yeterli idi. Bundan sonra artık hiçbir şey onları Peygamber’le beraber olmaktan alıkoyamazdı. 1400 Sahabe, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) önderliğinde bu son derece tehlikeli sefere çıkmak üzere hazırlandılar.
Hicretin 6. yılının Zilkade ayının başlarında bu mübarek kafile Medine’den hareket etti. Zül-Huleyfe’ye ulaşınca hepsi Umre için ihrama girdi. Kurban için 70 deve aldılar. Boyunlarına, Kâbe’ye kurban kesilmek üzere adak olduklarını belirten gerdanlıklar taktılar. Silah torbalarına sadece bir tek kılıç koydular. Arapların meşhur adetlerine uygun olarak Kâbe’nin bütün ziyaretçilerine tek bir kılıç taşıma izni veriliyordu. Bunun dışında hiçbir savaş aleti alınmadı. Böylece kafile Lebbeyk! Lebbeyk! nidâlarıyla Kâbe’ye (Mekke’ye) doğru yürümeye başladı.
O günlerde Mekke ve Medinelilerin ilişkilerinin ne durumda olduğunu çocuklara varıncaya kadar bütün Araplar biliyordu. Daha evvelki sene H.5 yılın Şevval ayında Kureyş, diğer Arap kabilelerinden de katılan kuvvetlerle Medine’ye saldırmış ve meşhur Ahzab Gazvesi (Hendek Savaşı) yapılmıştı. Bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle büyük bir toplulukla kanlarına susamış düşmanlarının yurduna doğru yola çıkınca bütün Arapların gözleri bu ilginç sefere yönelmişti.
Herkes bu kafilenin savaş için değil, savaşın haram sayıldığı aylar içinde ihram giyerek, Kâbe’de kurban edilmek üzere adanmış develeri alarak Beytullah’a doğru silahsız olarak gittiklerini görüyordu.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hareketi Kureyşlileri son derece müşkil durumda bıraktı. Çünkü yüzlerce seneden beri Araplar arasında Kâbe’yi ziyaret ve Hac için mübarek kabul edilen haram aylardan Zi’lka’de ayında bulunuluyordu. Bu ayda ihram giyip Hac veya Umre için gelen bir topluluğu engellemek hiç kimsenin hakkı değildi. Düşman kabul ettikleri bir kabile dahi olsa, kesinkes uydukları
FETİH
- 171 -
kanunlar nedeniyle onların kendi bölgelerinden geçmesini engelleyemezlerdi. Kureyşliler: “Eğer biz Medine’nin bu topluluğuna saldırarak Mekke’ye girmelerini engellersek, bütün Arabistan’da kıyamet kopacak; her Arab “Bu tam bir zulümdür, haddi aşmadır” diye feryat edecek, bütün Arap kabileleri Kâbe’yi mülkiyetimize geçirip, tekelimize aldığımızı zannedecek,” diye endişeye düştüler. Hatta bu tavrımız sonucu bazı kabilelerde gelecekte bir kimsenin Umre veya Hac yapması veya yapmamasının bizim arzumuza bağlı olacağı, kızdığımız kimseyi Kâbe’yi ziyaretten, Medinelileri engellediğimiz gibi engelleyeceğimiz endişesini uyandıracaktır diye düşünmeye başladılar. Eğer böyle bir hata yaparsak bütün Arablar bize karşı gelir düşüncesine kapıldılar. Buna karşılık Muhammed (s.a.s.)’in beraberindeki büyük kalabalığı huzur içinde şehrimize sokarsak, bütün Arap diyarında itibarımız zedelenecek, şöhretimiz sönecek ve halk Muhammed’den (s.a.s.) korktuğumuzu söyleyecek diye düşünüyorlardı. Sonunda korku ve şaşkınlık içinde konuyu tartıştıktan sonra Cahiliye devri gururları ağır bastı, şeref ve haysiyetleri uğruna, ne pahasına olursa olsun bu kafileyi şehirlerine sokmamak kararı aldılar.
Peygamber (s.a.s.) Kâ’boğullarından birini, Kureyş’in ne yapmak istediğini, Kureyşlilerin nasıl hareket ettiklerini öğrenmek ve zamanında haber vermek üzere önceden Mekke’ye göndermişti. Kafile Usfan’a ulaştığında haberci gelerek Peygamber’e Kureyşlilerin tüm hazırlıklarını tamamlayarak Zi Tuva denen yere ulaştıklarını ve ayrıca Halid b. Velîd’i de iki yüz süvarisiyle birlikte Peygamber’in yolunu kesmek üzere Kurâ’el-amim’e doğru yolladıklarını haber verdi. Kureyş’in niyeti, ne pahasına olursa olsun Peygamber’in ashâbına sataşıp tahrik etmek ve daha sonra savaş çıkarsa, bu insanların gerçekte savaşmak için geldiklerini, Umre’yi perde olarak kullandıklarını ve ihramı sadece aldatmak için giydiklerini, iddia ederek etrafa yaymaktı. Peygamber (s.a.s.) bunu öğrenir öğrenmez derhal yolunu değiştirdi, son derece sarp ve ücra yollardan büyük meşakkat ve zorluklarla geçerek Hudeybiye denen yere ulaştı.
Hudeybiye tam Harem sınırı üzerinde bir yerdir. Burada Huzaa oğullarının başkanı Hudeyl b. Verka, kabilesinden birkaç kişiyle Peygamberimizin yanına gelerek ne niyetle geldiklerini sordu: Peygamber de (s.a.s.) hiç kimseyle savaşmak için gelmediklerini, sadece Beytullah’ı ziyaret ve tavaf etmek niyetinde olduklarını söyledi. Bunun üzerine heyettekiler geri dönerek Kureyş’in liderlerine durumu anlattılar, konuşmayı naklettiler ve Kureyşlilere bu Kâbe ziyaretine engel olmamalarını tavsiye ettiler. Fakat onlar inatlarında ısrar ettiler ve Ehabis kabilesinin lideri Huleys b. Alkame’yi Peygamber’in (s.a.s.) yanına, onu geri dönmeye ikna etmesi için gönderdiler. Kureyş liderlerinin ümidi, Hz. Peygamber (s.a.s.) Huleys b. Alkame’nin arzusunu kabul etmediği takdirde Huleys’in Peygamber’e kızacağı ve öfkeli olarak dönüp, tüm Ehabis’in kuvvetiyle Kureyş’in yanında yer alması idi. Fakat o kafilenin yanına vardığında kendi gözüyle bütün kafilenin ihramlı olduğunu, Kâbe’ye adanmış develerin ön tarafta boyunlarında adak olduklarını belirten gerdanlıklar asılı olarak ayakta durduklarını görür, bu insanların savaşmak için değil, aksine Beytullah’ı tavaf için geldiklerine kanaat getirince, Peygamberimize hiçbir şey söylemeden geri döndü. Kureyşlilerin yanına gitti; açık ve kesin olarak bu insanların Beytullah’ın azametini kabul ederek onu ziyarete geldiklerini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Eğer siz ona engel olursanız Ehabis kabilesi bu konuda asla sizin yanınızda olmayacaktır. Biz sizinle
- 172 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütün haramları çiğneyesiniz ve kutsal âdetleri ayaklar altına alasınız, buna karşılık biz de bu davranışınızda sizi destekleyelim diye anlaşma yapmadık.”
Daha sonra Kureyş tarafından Urve b. Mesud Sekafi gönderildi. O kâh alttan kâh üstten alıp bütün maharetini kullanarak Peygamberimizi geri dönmeye ikna etmek ve Mekke’ye girme kararından vazgeçirmek istedi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.), ona da, Huzaa oğullarına verdiği cevabı verdi. “Biz savaşmak için gelmedik, Kâbe’yi ziyaret ve dini bir vecibeyi yerine getirmek için geldik” dedi.
Urve geri dönerek Kureyşlilere şöyle dedi: “Ben, İran, Bizans, Habeşistan krallarının huzuruna girdim yanlarında bulundum. Yemin ederim, ben Muhammed’in adamlarının, ona karşı gösterdikleri fedâkârlık ve saygıyı hiçbir kralın huzurunda görmedim.
Bu adamların tutumları şöyle: “Muhammed abdest alırken ashâbı, suyun bir damlasını dahi yere düşürmüyorlar hepsini beden ve elbiselerine sürüyorlar. Artık siz, kimlerin karşısında bulunuyorsunuz, bir düşünün!”
Elçilerin geliş, gidiş ve görüşmeleri böyle sürüp giderken, Kureyşliler defalarca gizlice Peygamber’in kampına hücum edip sahabeyi tahrik ederek, ne pahasına olursa olsun savaşı başlatmaları için bahane olabilecek bir olay çıkarmaya çalışıyorlardı. Fakat her seferinde sahabenin sabır ve disiplini, Hz. Peygamber’in (s.a.s) ince düşüncesi ve hikmetli davranışı onların bütün oyunlarını boşa çıkardı. Bir keresinde 40-50 Kureyşli geceleyin gelip müslümanların kampına taş ve ok yağdırmaya başladılar. Sahabe-i Kiram hepsini yakalayıp Hz. Peygamber’in (s.a.s) huzuruna getirdiler. Ama Peygamber hepsini serbest bıraktı. Bir diğer olayda, Ten’im tarafından 80 kişi, tam sabah namazı vakti gelerek ani bir hucum yaptılar. Bu adamlar da yakalandılar ama Peygamber (s.a.s.) bunları da serbest bıraktı. Böylece Kureyş’in oyunları ve hileleri boşa çıktı. Nihâyet Peygamber (s.a.s.), Hz. Osman’ı Mekke’ye elçi olarak gönderdi. Onun vasıtasıyla, Kureyş liderlerine harb etmek için gelmediklerini, aksine ziyaret için adaklarla birlikte geldiklerini, Kâbe’yi tavaf edip kurban keserek geri döneceklerini haber verdi. Ama onlar inanmadılar ve Hz. Osman’ı Mekke’de alıkoydular. Bu sırada Hz. Osman’ın katledildiği haberi yayıldı. Hz. Osman’ın geri dönmemesi de müslümanların haberin doğru olduğuna inanmalarına neden oldu. Artık daha fazla tahammül göstermek yersizdi. Mekke’ye girmek bir yana bunun için kuvvet kullanmak bile asla düşünülmemişti. Ama sıra elçinin öldürülmesine kadar gelip dayanınca müslümanların savaşa hazırlanmaktan başka çareleri kalmamıştı. Nitekim Peygamber (s.a.s.) bütün ashâbını topladı ve onlardan artık buradan son nefesimizi verinceye kadar bir adım geri çekilmeyeceğiz diye söz aldı. Durumun nezaketi göz önüne alınırsa bunun basit bir biat olmadığını herkes anlar. Müslümanlar sadece 1400 kişiydiler yanlarına hiçbir savaş malzemesi almadan gelmişlerdi. Merkezlerinden (Medine’den) 250 mil uzakta tam Mekke sınırında konaklamışlardı. Burada düşman bütün gücüyle onlara hücum edebilirdi. Kureyş, etrafındaki anlaşmalı kabileleri de toplayıp, onları çepeçevre sarabilirdi. Buna rağmen bir tek kişi bile hariç olmamak üzere bütün kafile Peygamber’in (s.a.s.) eli üzerine ya öleceklerine ya da öldüreceklerine biat etmek için düşünmeden sıraya girdiler.
Bu insanların imanlarındaki samimiyeti ve Allah yolundaki fedâkârlıklarını bundan başka ne ispat edebilir? Bu biat, İslâm tarihinde Biat-ı Rıdvan (gönül rızası ile verilen söz) adıyla meşhur olmuştur. Daha sonra Hz. Osman’ın öldürüldüğü
FETİH
- 173 -
haberinin asılsız olduğu anlaşıldı. Hz. Osman da bu sırada geri geldi. Suheyl önderliğinde bir heyet de barış müzakeresi yapmak için Peygamberimizin kampına ulaştılar. Artık Kureyşliler, Peygamber ve Ashâbını istisnasız Mekke’ye sokmayacaklarına dair aldıkları inatçı karardan vazgeçmişlerdi.
Kendi itibarlarını kurtarmak için Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu sene geri dönerek, gelecek sene Umre için gelmesinde ısrar ediyorlardı. Uzun görüşmelerden sonra barış anlaşmasının maddeleri şöyle belirlendi:
1) 10 sene süreyle iki taraf arasında savaş durdurulacak. Bir taraf diğerine karşı, gizli veya açık hiçbir harekette bulunmayacak.
2) Bu süre içinde Kureyş’ten biri kendi hamisinin izni olmadan kaçarak Muhammed’in yanına gelirse, o kişi Mekke’ye geri gönderilecek. Peygamberimizin adamlarından bir kişi Kureyş’e dönerse onlar onu iade etmeyecek.
3) Arab kabilelerinden her biri bu anlaşmaya katılarak taraflardan birini seçmekte serbest olacak.
4) Muhammed bu sene geri dönecek; gelecek sene Umre için üç gün Mekke’de kalabilecek. Yanlarına birtek kılıçtan başka hiçbir aleti almayacaklar. Bu üç gün süresince Mekkeliler, herhangi bir çatışmaya meydan vermemek için Mekke’yi üç gün süreyle terk edecekler. Ama müslümanlar geri dönerken Mekke halkından hiç kimseyi götürmelerine izin verilmeyecektir.
Bu anlaşma şartları hazırlanırken müslümanlar aşırı derecede huzursuzdu. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu şartları hangi niyetle kabul ettiğini kimse anlayamıyordu. Hiç kimsenin basireti bu barış anlaşmasının getireceği büyük hayırları görebilecek kuvvette değildi. Kureyş müşrikleri, bunu kendi zaferleri zannediyorlardı. Müslümanlar ise, niçin biz altta kalarak bu küçük düşürücü şartları kabul edelim diyerek hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Hz. Ömer gibi uzak görüşlü bir kimse bile: “Müslüman oluşumdan bu yana, gönlümde hiçbir zaman şüphe ve tereddüd meydana gelmedi, bu olayda ben de bu duygudan kurtulamadım.” diyordu. Hz. Ömer son derece huzursuz bir halde Hz. Ebû Bekir’e gitti ve: “Peygamber Allah’ın elçisi değil midir? Biz müslüman değil miyiz? Şu karşımızdaki insanlar müşrik değil midirler? Buna rağmen biz dinimiz uğruna bu zilleti niçin kabul ediyoruz?” diye sordu.
O da cevap olarak: “Ey Ömer! O Allah’ın Peygamberidir ve Allah onu asla mahzun ve mağlup etmeyecektir” dedi. Fakat Hz. Ömer kendine hâkim olamadı ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bizzat giderek bu soruları tekrarladı. Hz. Peygamber de (s.a.s.) Hz. Ebû Bekir’in verdiği cevabı verdi. Daha sonra Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e karşı söylediği sözlere çok pişman oldu, nafile ibadetler yaparak, sadakalar vererek Allah Teâlâ’dan kendisini bağışlamasını istedi.
Anlaşmada en çok şu iki madde müslümanların gücüne gidiyordu: Birincisi, ikinci madde idi ki bununla ilgili olarak herkes, adâletsizliği açıkca belli bir şarttır, diyorlardı. Mekke’den kaçarak gelenleri biz geri vereceksek Medine’den kaçıp gidenleri onlar niçin geri göndermesinler? diye itiraz ediyorlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Bizden kaçarak onlara giden kişi bizim ne işimize yarar, Allah onu bizden uzaklaştırmıştır, ama onlardan kaçarak bizim yanımıza gelenleri iade edersek Allah onları kurtarmanın bir başka yolunu
- 174 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gösterecektir.”
Müslümanların kalbini inciten ikinci konu ise, 4. maddenin hükmü idi. Müslümanlar, bunu kabul etmemiz, bütün Araplar önünde başarısız ve mağlup olarak geri dönüşümüzü kabul etmemiz mânâsına gelir diyorlardı. Ayrıca gönüllerde huzursuzluk meydana getiren diğer bir düşünce de “Hz. Peygamber (s.a.s.) rüyasında Mekke’de tavaf ettiğimizi görmüştü, hâlbuki biz şimdi tavaf yapmadan dönme şartını kabul ediyoruz” fikriydi.
Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine halka şu ince noktayı anlattı: “Rüyada açıkça bu sene tavaf yapılacağı belirtilmemiştir, barış şartlarına uygun olarak bu sene değil inşallah gelecek sene tavaf yapılacak” Bunun üzerine anlaşma şartlarını görüşmek üzere gelen Kureyş temsilcisi Suheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel’in tam barış anlaşmasının maddelerinin yazıldığı sırada çıka-gelmesi huzursuzluğu iyice körükledi. Ebû Cendel müslüman olmuştu, Mekke kâfirleri de onu hapsetmişti. Bir yolunu bularak kaçıp Peygamber’in kampına ulaştı. Ayaklarında zincirler, vücudunda işkence izleri vardı. O bu halde Peygamber’den kendisini bu zulumden kurtarmasını istedi. Bu durumu gördükten sonra Sahabe-i Kiram’ı zapt etmek zorlaştı. Süheyl b. Amr: “Sulh şartlarının yazılışı tamamlanmamış olsa bile sizin ve bizim aramızdaki şartlar belirlenmiştir. Bu bakımdan bu çocuğu bana iade etmelisiniz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) onun bu isteğini kabul etti. Ebû Cendel’i zâlimlere geri verdi.
Barış yapıldıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) ashâba: “Artık kurbanlarınızı burada kesiniz, başlarınızı traş ediniz, ihramlarınızı çıkarınız,” dedi. Ama hiç kimse yerinden kıpırdamadı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu emri üç defa tekrarladı.
Ama Sahabe-i Kiram o derece üzüntülü, kalbi kırık ve kederli idi ki hiçbiri herhangi bir hareket için istek göstermiyordu. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bütün peygamberliği süresince, ashâbına emir verdiği halde onların bu emri yerine getirmek için koşuşturmadıkları böyle bir olay hiçbir zaman meydana gelmemiştir. Bu davranışlar karşısında Hz. Peygamber (s.a.s.) çok üzüldü, çadırına dönerek mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’ye ne kadar üzüldüğünü söyledi. O da: “Siz sessizce giderek kendi devenizi kesiniz, berberi çağırarak traş olunuz daha sonra herkes kendiliğinden sizi takip edecektir yaptıklarınızı yapacaktır ve alınan kararların artık değiştirilemeyeceğini anlayacaklardır”, diyerek görüşünü açıkladı. Nitekim öyle oldu. Peygamber’in (s.a.s.) yaptıklarını görerek müslümanlar da kurbanlarını kestiler, saçlarını traş ettiler ve ihramdan çıktılar. Ama buna rağmen kalpleri kederle doluydu.
Bu kafile, Hudeybiye Antlaşması’nı kendilerinin yenilgi ve aşağılanması kabul ederek Medine’ye doğru geri dönerken Dacnan denen yere (Bazılarının ifadesine göre Kura el-Gamim) gelince bu sûre nâzil olmuştur. Bu sûre müslümanlara, yenilgi zannettikleri bu barışın gerçekte büyük bir fetih (zafer) olduğunu bildirmektedir. Bu sûre nâzil olduktan sonra Peygamber (s.a.s.) müslümanları toplayarak onlara şöyle buyurdu: “Bugün bana dünyadan ve dünyadaki her şeyden daha kıymetli bir şey nâzil olmuştur.” Daha sonra bu sûreyi okudu ve özellikle Hz. Ömer’i çağırarak ona dinletti. Çünkü o herkesten daha çok üzüntülüydü.
Allah Teâlâ’nın bu buyruğunu işitince müslümanların kalbleri yatışmış, çok geçmeden de bu sulhun faydaları teker teker ortaya çıkmaya başlamıştı. Artık
FETİH
- 175 -
hiç kimsenin bu sulhun muşteşem bir fetih ve zafer olduğuna şüphesi kalmamıştı. Bu faydaları şöyle sıralayabiliriz:
1) Bu barış antlaşmasıyla Arabistan’da İslâmi bir idarenin varlığı tam olarak ilk defa kabul edilmiş oluyordu. Bu olaya kadar Arablar, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ve Ashâbına, Kureyş ve Arab kabilelerine karşı isyan etmiş bir zümre olarak bakıyorlardı. Dolayısıyla müslümanları kanun dışı (illegal) kabul ediyorlardı. Artık Kureyş’in kendisi Peygamber (s.a.s.) ile antlaşma yaparak İslâm idaresinin sınırları içinde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) iktidarını kabul ediyor ve Arab kabileleri içinde bu iki siyasi güçten istedikleri biriyle, çekinmeden dostluk kurma kapısı açılmış oluyordu.
2) Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etme hakkını kabul etmekle Kureyş, kendiliğinden şimdiye kadar iddia ettikleri gibi İslâm’ın bir dinsizlik değil, bilakis Arablar için de mevcut dinlerden biri olduğunu kabul etmiş oluyorlardı. Diğer Arablar gibi bu dinde olanlar da Hac ve Umre ibadetlerini yerine getirme hakkına sahip oluyorlardı. Bu anlaşma sayesinde, Kureyş’in propagandası yüzünden Arabların gönlünde İslâm aleyhinde yerleşmiş olan nefret azalmıştır.
3) On sene müddetle savaşın durdurulmasının karar altına alınmasından dolayı müslümanların güvenliği sağlanmış ve bütün Arabistan’ın en uzak noktalarına dağılarak süratle İslâm’ı yaymışlardır. Hudeybiye sulhundan önceki 19 yıllık süre içerisinde müslüman olanların sayısı kadar insan, bundan sonraki iki sene içerisinde müslüman olmuştur. Hatta iki yıl sonra Mekke’lilerin anlaşmayı bozması üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’yi fethetmek için yola çıktığı zaman beraberinde 10.000 kişilik bir ordu vardı.
4) Kureyş tarafından savaşın durdurulmasından sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi bölgesi içinde İslâm Devleti’ni sağlam bir şekilde oturtmak ve İslâm kanunlarını tam olarak uygulayarak İslâm toplumunu üstün bir medeniyet ve ahlâk örneği yapma fırsatı bulmuştur. Bu öyle büyük bir nimettir ki; Allah Teâla bununla ilgili olarak Maide Sûresi’nin 3. âyetinde şöyle buyuruyor: “Bugün ben dininizi sizin için kemale erdirdim ve nimetimi üzerinize tamamladım. Sizin için İslâm’ı din olarak seçip beğendim.588
5) Kureyş’le anlaşma yapılarak güney sınırlarının emniyete alınmasıyla müslümanlar Kuzey ve Orta Arabistan’ın bütün muhtelif güçlerini kolaylıkla yenmişlerdir. Hudeybiye Antlaşması’nın imzalanması üzerinden henüz 3 ay geçmişti ki yahudilerin en büyük yerleşim merkezi Hayber fethedildi. Daha sonra Fedek, Vadi-el Kura, Teyma ve Tebük’ün yahudi köyleri İslâm idaresi altına girdi. Bundan sonra, Orta Arabistan’ın yahudi ve Kureyşlilerle gizli ilişkiler kuran bütün kabileleri de Hz. Peygamber’in (s.a.s.) emrine girmişlerdir. Böylece Hudeybiye barışı iki sene içerisinde Arabistan’da güç dengesini öyle değiştirmiştir ki, Kureyş ve müşriklerin gücü alt edilmiş ve İslâm’ın galibiyeti kesinleşmiştir. Görüldüğü üzere bu barışı müslümanlar kendileri için bir başarısızlık, Kureyş de bir başarı olarak telakki etmekteyken, müslümanlara nasip olan hayırlar böylesine çoktu.
Bu anlaşma şartları içinde müslümanlara en ağır gelen şey: Mekke’den kaçarak Medine’ye gelenlerin iade edilmesi, buna karşılık Medine’den kaçıp Mekke’ye gidenlerin iade edilmemesini öngören madde idi. Fakat çok az bir
588] Daha geniş bilgi için Bk. Maide, giriş bölümü ve an: 15
- 176 -
KUR’AN KAVRAMLARI
zaman geçmişti ki bu madde de Kureyş’in aleyhine çalışmaya başladı.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uzak görüşüyle anlaşmanın yararlı sonuçlarını görerek anlaşmayı imzalamasının uygunluğu bu tecrübeler sonunda iyice anlaşıldı.
Anlaşmanın yapılmasından birkaç gün sonra, Ebû Basir isimli bir müslüman Kureyş’in elinden kurtulup Medine’ye ulaştı. Kureyş onun geri gönderilmesini istedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) anlaşma gereği, onu geri verdi. Fakat Ebû Basir Mekke’ye götürülürken Kureyş heyetinin elinden kurtulup kaçtı ve Kızıl Deniz sahilinde Kureyş’in ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde yerleşti. Bu olaydan sonra Kureyş’in elinden kurtulan her müslüman kaçarak Medine’ye gitmiyor, bunun yerine Ebû Basir’in yanına gidiyordu. Nihâyet sayıları 70’i buldu. Ve bunlar Kureyş kervanlarına saldırarak nefes aldırmaz ettiler. Sonunda Kureyşliler kendiliğinden (Medine’ye) Peygamber’e (s.a.s.) gelerek bu adamları Medine’ye çağırmasını rica ettiler. Böylece Hudeybiye Antlaşması’nın o şartı hükmen düşmüş oldu.
Bu tarihî olaylar dizisi göz önüne alınarak bu sûre okunursa daha rahat anlaşılması mümkün olur.
“Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla
Şüphesiz, biz sana apaçık bir fetih verdik. 1
Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, 2 Üzerindeki nimetini tamamlasın 3 Ve seni dosdoğru bir yola yöneltip iletsin. 4
Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin.”5
Açıklama:
1. Hudeybiye barışından sonra Allah tarafından zafer müjdesi bildirilince, müslümanlar bu barışın nasıl bir fetih (zafer) olabileceği konusunda hayrete düşmüşlerdi. İmanlarından dolayı Allah Teâlâ’nın buyruğuna inanmalarına rağmen, onun bir fetih olması fikri kimsenin idrakine sığmıyordu.
Hz. Ömer (r.a.) bu âyeti dinleyince şöyle sordu: “Ey Allah’ın elçisi! Bu bir zafer midir?” Hz. Peygamber de (s.a.s.) “Evet” dedi.589
Başka bir Sahâbî gelerek o da aynı soruyu sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Muhammed’in varlığı elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şüphesiz bu bir fetihtir.”590
Medine’ye ulaştıktan sonra bir başka Sahâbî de arkadaşlarına: “Bu nasıl bir fetihtir? Kâbe’yi ziyaret etmemiz yasaklandı; kurbanlık develerimiz daha ileri gidemedi, Allah’ın Rasulü Hudeybiye’de durmak zorunda kaldı ve bu barış yüzünden iki mazlum kardeşimiz (Ebû Cendel ve Ebû Basir) zâlimlerin eline terk edildi.” diye serzenişte bulundu. Bu sözler Peygamber’e (s.a.s.) ulaşınca şöyle buyurdu: “Çok yanlış söz söylenmiştir. Bu, gerçekte çok büyük bir zafer ve fetihtir, siz müşriklerin yurtlarına kadar ilerlediniz, onlar da gelecek yıl Umre yapmanız konusunda söz vererek sizi geri dönmeye razı ettiler. Onlar savaşa son vermeyi ve barış yapmayı kendiliklerinden istediler. Hâlbuki onların kalplerinin size karşı
589] İbn Cerir
590] Müsned-i Ahmed, Ebû Davud
FETİH
- 177 -
ne kadar kinle dolu olduğunu biliyorsunuz. Allah sizi onlara üstün kılmıştır ve galibiyet lutfetmiştir. Siz Uhud Savaşı’ndan kaçarken ben de arkanızdan bağırıyordum. O günü unuttunuz mu? Hendek Savaşı’nda her taraftan düşmanın korkunç bir manzara ile saldırıya geçtiği günü unuttunuz mu?”591
Fakat uzun zaman geçmeden bu barışın bir fetih ve zafer olduğu tamamen açığa çıktı. Herkes açıkça anladı ki, gerçekten Hudeybiye Anlaşması’yla İslâm fethi de başlamıştır.
Hz. Abdullah ibn Mes’ud, Hz. Cabir ibn Abdullah ve Hz. Bera b. Azib’ten ayrı ayrı fakat aşağı yukarı aynı mânâdaki şu sözler rivâyet edilmiştir: “İnsanlar, Mekke’nin fethine zaferdir diyorlar, hâlbuki biz asıl zafer olarak Hudeybiye barışını kabul ediyoruz”592
2. Bu âyetin nâzil olduğu yer-durum göz önüne alınırsa, açıkca anlaşılmaktadır ki burada zikri geçen bağışlanan günahlardan maksat, geçmiş 19 sene içerisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) önderliğinde İslâm’ın yayılması için yapılan mücadeleler, çalışmalar ve savaşlarda müslümanların yaptığı bir takım hatalardır. Bu hataları hiç kimse bilmemektedir. Hatta insan aklı, bu samimi gayretler içinde bir eksiklik arayıp bulmakta da acizdir. Ama Allah Teâlâ nazarında, en güzel ve en yüce olma ölçüsüne göre bu çalışmalarda öyle bir takım kusurlar oluyordu ki bunlardan dolayı müslümanlara müşriklere karşı kesin bir zafer nasib olmuyordu.
Allah Teâlâ’nın buyruğunda şu denmek istenmektedir: “Eğer siz bu hatalarla çalışmalarınıza ve cihadınıza devam etseydiniz, müşrik Arabları yenmeniz, onları alt etmeniz için daha uzun zaman gerekirdi. Ama biz bütün bu kusurları ve hataları bağışlayarak, sadece kendi kerem ve lütfumuzla onları gidererek, Hudeybiye denen yerde size bu fetih ve zafer kapısını açtık. Bu zaferi kendi gayretinizle başaramazdınız.
Burada şu nokta iyice anlaşılmalıdır: Herhangi bir gâye uğruna bir topluluk bir çaba gösteriyorsa, bu çabanın eksiklikleri, kusurları, hataları, o topluluğun liderine yönelir. Bu kusurlar ve hatalar, liderin şahsi hatalarıdır anlamına gelmez. Aslında bu hatalar bütün o topluluk tarafından işlenir. Bizatihi o topluluğun hareketlerinin sonucudur. Ama sorumluluk liderde olduğu için suçlamalar lidere yöneltilir ve “Davranışlarında şu kusurlar var” denir.
Nitekim söz Peygamber’edir (s.a.s.) ve “Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır”, diye buyurulmuştur. Bu bakımdan bu genel ifadeden şu mana da çıkar: Allah nezdinde masum Peygamber’in (s.a.s.) bütün sürçmeleri -onun yüksek makam ve mevkiinden dolayı sürçme denir- bağışlanmıştır. Daha sonra Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber (s.a.s.) ibadet yaparken ağır meşakkatlere ve tahammülü güç uzun süreli ibadetlere katlandığını gördüklerinde: “Sizin gelmiş geçmiş bütün günahlarınız affedilmiştir. O halde593 kendi canınıza bu kadar eziyeti niçin yüklüyorsunuz?” demişlerdi ve Peygamber (s.a.s.) cevap olarak: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap vermişti.
591] Beyhaki-Urve b. Zübeyr'in rivâyetiyle
592] Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir
593] Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim, Ebû Davud
- 178 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3. Nimetin tamamlanmasından maksat; müslümanların kendi yurtlarında her tehlike, endişe ve dış müdahaleden korunmuş bir halde tam olarak İslâm medeniyeti, ahlâkı ve İslâm kanunları ve hükümlerine uygun olarak yaşamaları için hür ve serbest olmaları ve onların, Allah’ın dinini, Kelime-i Tevhid’i yükseltebilmeleri için güçlü olmalarıdır. Allah’a kulluk yolunda bir engel ve Kelime-i Tevhid’i yayma gayretine karşı bir zorluk olan küfr ve fasıklığın üstün gelmesi, Kur’an-ı Kerim’in “fitne” diye isimlendirdiği olay müslümanlar için büyük bir musibettir. Müslümanların bu fitneden kurtularak Allah’ın dininin eksiksiz olarak yaşanıp tatbik edildiği bir İslâm beldesine (Dâru’l-İslâm’a) sahip olmaları, bununla birlikte Allah’ın arzında küfr ve fasıklık yerine iman ve takvânın yerleşebileceği fırsat ve vasıtaların ellerine geçmesi, Allah’ın nimetinin onlar üzerine tamamlanması anlamına gelir.
Bu nimetin müslümanlara Allah’ın Rasulü yüzü suyu hürmetine verilmesine işaret olarak, Allah, Peygamber’e (s.a.s.) “Biz sana nimetimizi tamamlamak istedik, bundan dolayı da bu fethi lutfettik” buyurmuştur.
4. Burada, Peygamber’e (s.a.s.) doğru yolu göstermekten maksat, fetih ve zafer yolunu göstermektir. Diğer bir ifade ile Allah Teâlâ Hudeybiye’de bu barış anlaşmasını yaptırarak, İslâm’ın yayılmasına engel olan bütün güçleri mağlub edebilecekleri en uygun ve en güzel yolu göstermiştir.
5. Diğer bir tercüme de şu olabilir: “Sana emsalsiz bir yardım (zafer) lutfetti (bahşetti)”. Burada “Nasran Azizen” ifadesi kullanılmıştır. “Aziz”, çok güçlü ve benzersiz anlamına gelir. Ayrıca emsalsiz ve nadir anlamlarında da kullanılır. İlk anlamına bağlı olarak bu ifadeden kastedilen anlam şudur: Allah size bu barış sebebiyle düşmanlarınızı aciz bırakacak bir yardım yapmıştır. Kelimenin ikinci anlamı gözönüne alındığında kastedilmek istenen şu olabilir: “Çok nadir de olsa bazen birine yardım etmek için öyle ilginç bir yol seçilir ki, insanlara görünüşte sadece mağlup sayılan bir barış antlaşması gibi geldiği halde gerçekte kesin bir zaferin ve fethin başlangıcı olabilir.
6. “Sekinet” Arapça’da sakinlik, gönül huzuru, itminan ve kalb huzuru anlamına gelir. Bu âyette Allah, mü’minlerin kalbine sekineti, kalb huzurunu indirmesini, Hudeybiye’de müslümanlara nasip ettiği o fethin sonuçlarından biri olarak zikretmektedir.
O günkü durumlara birazcık dikkat edilirse bunun nasıl bir sakinlik ve kalb huzuru olduğu ve bu huzurun da nasıl bu fethin sonucu olduğu iyice anlaşılacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Umre için Mekke-i Muazzama’ya gitme arzusunu açıkladığında, müslümanlar korku ve endişeye kapılarak münafıklar gibi bunun apaçık ölüme gitmek demek olduğunu düşünselerdi veya daha yolda iken Kureyşlilerin zorlu bir savaşa hazır olduklarını öğrenip bundan dolayı içlerine bir korku düşse idi, şüphesiz Hudeybiye’de ortaya çıkan sonuçlar asla olmayacaktı.
Hudeybiye’de kâfirler müslümanları yollarına devam etmekten alıkoyduğunda, gizli baskınlar ve saldırılar yaparak müslümanları tahrik etmeye çalıştıklarında Hz. Osman’ın şehid edildiği haberi geldiğinde ve Ebû Cendel perişan haliyle müslümanların gözleri önüne dikildiğinde müslümanlar tahrike kapılarak
FETİH
- 179 -
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kurduğu disiplini ve düzeni bozsalardı, bu olaylar her şeyi berbat etmeye yetecekti.
Dahası, Hz. Peygamber (s.a.s.) barış antlaşmasını müslümanların hiç beğenmedikleri şartlara rağmen yaparken müslümanlar Peygamber’e (s.a.s.) itaatsizlik yapsalardı, Hudeybiye’nin büyük zaferi büyük bir hezimete dönüşecekti.
Allah’ın büyük bir lutfu olarak o nazik zamanda müslümanların kalblerine, yüce Peygamber’in önderliği, Hak dine bağlılıkları ve temsilcilerinin doğru yolda olduğu hususunda, huzur ve sükûnet (mutmain olma) verilmişti. Böylece onlar kalb huzuru ve sükûnet içinde Allah yolunda meydana gelebilecek her şeye sabredeceklerine karar verdiler. Bunun sonucu olarak da korku, endişe, tahrik, ümitsizlik gibi her türlü olumsuzluktan korunmuş oldular. Kamplarında tam bir disiplin ve düzen hüküm sürdü. Yine o sükunet ve kalb huzuru sayesinde müslümanlar, barış şartlarından dolayı çok üzgün olmalarına rağmen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kararına boyun eğdiler ve Umre yapmak için çıkılan bu tehlikeli yolculuk bir zaferin sebebi oldu.
Seyyid Kutub Nisâ, 141. âyetin tefsirinde der ki: Âyetlerin akışı münafıkların özelliklerini açıklamaya başlıyor. Ayıplayıcı ve nefret uyandırıcı bir tablolarını çiziyor. Müslümanları başka bir yüz, kâfirleri başka bir yüzle karşılıyorlar. Değneği ortasından tutuyorlar. Yılan gibi, sürüngen gibi davranıyorlar: “Onların gözleri hep sizin üzerinizdedir. Eğer Allah size zafer nasip ederse, `’’Biz sizinle beraber değil miydik?”, derler. Ama eğer kâfirler üstünlük sağlarsa (bu kez onlara), “Sizin tarafınızı tutmadık mı, mü’minlere karşı size destek vermedik mi?” derler. Allah kıyamet günü, aranızdaki hükmünü verecektir. Hiç kuşkusuz Allah kâfirlere, mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.”
Bu son derece antipatik bir tablodur. Önce münafıkların gizliden müslümanların aleyhinde kötülükler tasarladıklarını ve başlarına belalar açmaya çalıştıklarını göstermektedir. Buna rağmen onlar, şâyet Allah müslümanlara zafer ve nimet nasip ederse onlara sevgi gösterisinde bulunuyorlar ve o zaman şöyle diyorlar: “Biz sizinle beraber değil miydik?”
Bazen çıkıp safları yardımsız bırakıyorlarsa, birtakım karışıklıklar çıkarıyorlarsa bile, savaş alanına beraberce çıkmış olmalarını kastediyorlar. Ya da kalplerinin onlarla birlikte olduğunu söylemeye çalışıyorlar. Arkadan yardımcı olduklarını, kendilerini koruduklarını kastediyorlar.
“Ama eğer kâfirler üstünlük sağlarsa (bu kez onlara), ‘Sizin tarafınızı tutmadık mı, mü’minlere karşı size destek vermedik mi?’ derler.” Kendilerine sığındıklarını yardımcı olduklarını, geriden destek olduklarını, mü’minleri yardımsız bırakıp safları karıştırdıklarını kastediyorlar.
İşte böyle, bukalemun gibi, yılan gibi renkten renge giriyorlar. İçlerinde zehir, dillerindeyse yağ. Ancak onlar buna rağmen oldukça zayıftırlar. Bu aşağılık, bu iğrenç görünümleri, mü’min gönüllerin iğrenmesine neden oluyor. Kuşkusuz bu da İlâhî sistemin mü’min gönüllere özgü kazandırdığı bir özelliktir.
Peygamberimizin (s.a.s.) münafıklar konusunda Rabbinin direktifiyle başvurduğu taktik; görmezlikten gelerek yüz çevirerek, mü’minleri sakındırarak,
- 180 -
KUR’AN KAVRAMLARI
onlara karşı uyanık olmalarını sağlayarak bu aşağılık kampı etkisiz hale getirmekti. Bununla beraber burada, onları, yüce Allah’ın ahiretteki hükmüne havale etmektedir. Böylece üzerlerindeki perde kalkıp, müslümanlara kurdukları tuzakların cezasını çekeceklerdir.
“Allah kıyamet günü aranızdaki hükmünü verecektir.” O zaman hile yapmanın, gizli buluşmaların, komplolar kurmanın imkânı yoktur. Göğüslerde gizli duyguları saklamak, mümkün değildir.
Mü’minler, artık Allah’ın kesin vaadi ile mutmain oluyorlar. Gizlice kurulan hile ve tuzakların, kâfirlerle sergilenen bu dayanışmanın, kuvvet dengesini bozmayacağına inanıyorlar. Allah, mü’minlere karşı, kâfirlere zafer ve üstünlük imkânı tanımayacaktır: “Hiç kuşkusuz Allah kâfirlere, mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.”
Bu âyetin tefsirine ilişkin bir rivâyete göre, söz konusu olan kıyamet günüdür bu âyette. O zaman yüce Allah, mü’minlerle münafıklar hakkında hükmünü verecek ve kâfirlere, mü’minler karşısında bir üstünlük vermeyecektir.
Bir diğer rivâyette ise; söz konusu olanın dünyadaki durum olduğu anlatılmaktadır. Buna göre kimi zaman çarpışmalarda yenilmiş olsalar da mü’minler üzerinde kâfirlerin, sürekli bir egemenlik kurmalarına fırsat vermeyecektir.
Âyetin hem dünyadaki hem de ahiretteki duruma göre genelleştirmesi daha doğrudur. Çünkü herhangi bir sınırlandırma yoktur âyette. Ancak ahiretteki durum, açıklama ve vurguyu gerektirmeyecek kadar kesindir. Dünyadaki duruma gelince; kimi zaman baş gösteren olaylar bunun tersini gösteriyor. Fakat bunlar aldatıcı görünümlerdir. İyice araştırıp incelemek gerekir bunları.
Allah’ın verdiği söz kesindir. Onun hükmü geneldir. Buna göre; ne zaman iman gerçeği mü’min gönüllerde iyice yer etmişse ve bu iman hayatlarında bir sistem ve bir sosyal düzen olarak somutlaşmışsa, her türlü düşünce ve davranıştan Allah için tamamen soyutlanmışlarsa ve büyük, küçük, ibadeti tamamen Allah’a özgü kılmışlarsa; o zaman yüce Allah, mü’minlere karşı kâfirlere bir fırsat vermeyecektir. Bu, İslâm tarihinin, aksine gerçekleşmiş en ufak bir olayı bile kaydetmediği bir gerçektir.
Ben, şüpheye yer bulunmayan Allah’ın vaadine güvenerek şunu kesinlikle söyleyebilirim: Mü’minler hiçbir zaman yenilgi yüzü görmeyeceklerdir. Düşünce ya da davranış alanında inançlarında bir gedik söz konusu olmadığı sürece, tarihlerinde de böyle bir yenilgiye rastlanmamıştır. Her türlü eklemeden ve şaibeden uzak yalnızca Allah yolunda, sadece bu sancak altında cihad etmek amacıyla hazırlık yapmak ve güç bulundurmak imanın gereğidir. Bundan sonra, açılan bu gedik oranınca, geçici bir yenilgi almalarına rağmen zafer tekrar mü’minlerin olacaktır; şâyet henüz varlıklarını sürdürüyorlarsa.
“Uhud”da örneğin, gedik, Rasûlullah’a (s.a.s.) itaat etmeyi bırakıp, ğanîmet arzusuna kapılmak noktasında açılmıştı. “Huneyn”de ise, sayı çokluğuyla övünmek, gurura kapılıp asıl dayanağı unutmak şeklinde açılmışdı gedik. Şâyet tarihleri boyunca, müslümanların aleyhinde meydana gelen her olayı inceleyecek olursak, buna benzer bir şey görmemiz her zaman mümkündür. İster olayı bilelim
FETİH
- 181 -
ister bilmeyelim durum değişmeyecektir. Allah’ın vaadi ise, her zaman doğrudur.
Evet, imtihan için bazı sıkıntılar çekilir. Ancak bunun da bir hikmeti vardır. O da iman gerçeğinin ve pratik gerçeklerinin iyice oturmasıdır. “Uhud” savaşında olduğu gibi. Nitekim yüce Allah müslümanlara anlatmıştı bunu. Ne zaman bu gerçek imtihanlar sonucu olgunlaşıp başarıya ulaşmışsa, zafer gelmiş ve Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşmiştir.
Bununla beraber ben yenilgiden, herhangi bir çarpışmanın sonunda elde edilen bozgundan daha kapsamlı bir anlam kastediyorum. Kasteddiğim, ruhsal bozgundur, azmin kırılmasıdır. Çünkü ruhlarda bir gevşekliğe, bir bezginliğe ve ümitsizliğe neden olmadığı sürece savaş alanında alınan yenilgi, bozgun sayılmaz. Bir coşku uyandığında, bir kıvılcım tutuştuğunda, hatalar fark edildiğinde, inancın, savaşın ve uygulanacak yöntemin mahiyeti açıklığa kavuşunca.. Kuşkusuz bu, kesin bir zaferin kesin başlangıcıdır. Yol uzun sürse de.
Aynı şekilde Kur’an âyeti, “... Allah kâfirlere, mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermeyecektir.” derken, mü’min ruhun muzaffer olduğuna ve iman düşüncesinin üstünlüğüne dikkat çekmektedir. Ayrıca müslüman kitleyi, iman gerçeğini, kalplerinde düşünce ve bilinç, hayatlarında da realite ve uygulama olarak tamamlamaya çağırmaktadır. Yoksa sırf isimlerine güvenmemelerini bildirmektedir. Çünkü zafer, isimle değil, onun ötesindeki gerçekle elde edilir.
Bizimle zafer arasında, her zaman ve her yerde iman gerçeğini olgunlaştırmak ve bu gerçeğin gereklerini hayatımızda ve realitemizde uygulamaktan başka bir şey olmamıştır. Hazırlık yapmak, güç bulundurmak imanın gereklerindendir. Aynı şekilde düşmanlara dayanmamak, Allah’tan başkasından şeref beklememek de iman gerçeğinin gereklerindendir.
Yüce Allah’ın bu kesin vaadi, evrendeki iman ve küfür gerçeğine tamamen uygun düşmektedir. Kuşkusuz iman, zayıflaması, yok olması söz konusu olmayan en büyük güce bağlanmaktadır. Küfür ise, bu güçten kopmak ondan ayrılmaktır. Bu nedenle sınırlı, kopuk, parçalanmış ve yok olmaya mahkûm bir gücün tüm evrendeki güçlerin kaynağına bağlı bir güce galip gelmesi mümkün değildir.
Bununla beraber, imanın gerçeği ile görüntüsünü birbirinden ayırt etmemiz gerekir. Kuşkusuz iman gerçeği, evrensel yasaların değişmezliği gibi değişmez ve gerçek bir güçtür. Hem kişi hem de kişiden kaynaklanan fiil ve davranışlar üzerinde etkilidir. Bu, kopuk, kesik ve sınırlı küfür gerçeğiyle karşılaşınca, onu bertaraf etmeyi garantileyen, büyük ve heybetli bir gerçektir. Ancak iman, bir görüntüye dönüşünce, küfür gerçeği ona üstünlük sağlar. Çünkü o esnada kendi tabiatına uygun ve imkânları dâhilinde hareket eden küfür gerçeğidir. Kuşkusuz herhangi bir şeyin gerçeği, herhangi bir şeyin görüntüsünden her zaman güçlüdür. Bu “gerçek” küfür, “görüntü”de iman olsa yine durum değişmeyecektir.
Batılı bertaraf etmek için savaşmanın kuralı hakkı oluşturmaktır. Ne zaman ki, hak, tüm gerçeği ve tüm gücüyle var olmuş o zaman hak ile batıl arasındaki savaşın gidişi belirlenmiş demektir. Bu bâtıl, aldatıcı ve kabarık bir görünüme sahip olabilir. Aksine biz hakkı, batılın üzerine atarız da onu darmadağın eder.
- 182 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bir de bakarsınız bâtıl yok oluvermiş.594
“... Allah kâfirlere; mü’minler karşısında üstün gelme fırsatı vermez.” Mü’minleri güvene sevk eden yanlarında şeref buluruz düşüncesiyle kâfirleri dost edinen münafıkları yapayalnız, ümitsiz bırakan bu kesin vaadden sonra, sûrenin akışı münafıkların aşağılayıcı portrelerini çizerek devam ediyor.595
Seyyid Kutub, Fetih sûresinin tefsirinde de şunları söyler:
1- Biz sana apaçık fetih verdik.
2- Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola iletir.
3- Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.
Bu sûre, yüce Allah’ın Rasûlüne, apaçık fethi, kapsamlı bağışlaması, tam bir nimeti, sarsılmaz bir hidâyeti eşsiz bir zafer “feyz”i ile bahşediyor. Bunlar Allah’ın ilhamı ve yönlendirmesine tam güvenmenin, ilham ve işaretlerine hoşnut olarak teslimiyetin, her türlü kişisel iradeden kayıtsız şartsız soyutlanmanın şefkatli himayeye derin güvenin mükafatıdır. Rasûlullah bir rüya görür ve o rüyanın ilhamı ile harekete geçer... Devesi çöker artık gitmez. Ve insanlar haykırır: “Kusva çöktü, kusva çöktü “ Rasûlullah onlara cevap verir: “Hayır Kusva çökmedi. Bu onun huyu da değildir. Fakat fili Mekke’ye bırakmayan onu da alıkoydu. Kureyş bugün benden içinde sıla-i rahim isteyerek, ne kadar zor şey isterlerse veririm kendilerine” Hz. Ömer heyecanlı bir tutku ile sorar ona: “Dinimizden bu tavizi vermek neden?” Rasûlullah cevap verir: “Ben Allah’ın kulu ve elçisiyim. Onun emrine asla karşı gelmem ve O, asla benden yardımını esirgemeyecektir”. Buna ek olarak, Hz. Osman’ın öldürüldüğü söylentisi yayılınca, “Onların işini çabucak bitirmedikçe buradan ayrılmayız” der. Ve halkı biata çağırır. Orada bulunan ve olanlara içinden hayırlar fışkıran Rıdvan biatı işte o zaman gerçekleşir.
İşte bu, Hudeybiye barış ve onu izleyen çeşitli şekillerdeki birçok fetihlerde somutlaşan diğer fetihlerin yanında gerçek bir fetih (zafer) idi. Bu fetih dâvette bir zaferdi. Zühri derki: İslâmda, bundan önce bundan daha büyük bir fetih yoktur. İnsanlar karşı karşıya gelince savaşmaktan başka bir yol yoktu. Sonra ateşkes sağlanıp da savaş bırakılınca ve insanlar birbirlerinden emin olunca birbirlerine karışmışlar, birbirleriyle konuşup tartışmışlardı. Aklı eren her kime İslâm anlatılmışsa İslâm’a girmişti. Bu iki yılda596 daha önce İslâm’a girenler kadar veya onlardan daha çok kişi İslâm’a girmiştir.
İbn-i Hişam der ki: Zühri’nin görüşünün doğruluğuna delil olarak; Rasûlullah Hudeybiye’ye Abdullah oğlu Cabir’in sözüne göre bin dört yüz kişi ile gelmişti. Sonra Mekke’nin fethi senesi yani iki yıl sonra on bin kişi ile gelmiştir, diyebiliriz.
Müslüman olanların arasında Halid bin Velîd ve As oğlu Amr gibi kişiler
594] 6/En'âm, 18
595] Fî Zılâli’l Kur’an, Nisâ, 41
596] Hudeybiye barışı ve Mekke'nin fethi
FETİH
- 183 -
bulunuyordu. Bu fetih aynı zamanda toprak ve coğrafya bakımından da bir fetih demekti. Müslümanlar Kureyşin şerrinden emin olmuşlardı. Bunun üzerine Rasûlullah Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kureyza oğullarından kurtulduktan sonra yanındaki yahudi tehlikesinin kalıntılarından kurtarmaya yönelmişti. Bu yahudi tehlikesi Şam yolunu tehdid eden çok güçlü Hayber kalesinde somutlaşıyordu. Yüce Allah orayı müslümanlara almayı nasib etmişti. Oradan çok büyük ğanîmetler elde etmişler ve Rasûlullah o ğanîmetleri sadece Hayber seferine katılanlara dağıtmıştı.
Bu fetih öte yandan, Medine’deki müslümanlarla, Mekke’deki Kureyş ile ve Mekke’nin civarında diğer müşriklere karşı müslümanların tutumunda bir fetih idi. Üstad Muhammed Derveze “Kur’an’a Göre Hz Muhammed’in Hayatı” isimli kitabında bu konu ile ilgili olarak gerçekten çok doğru söylüyor:
“Hiç kuşkusuz Kur’an’ın “büyük fetih” diye isimlendirdiği bu barış bu nitelemeye tamamen layıktır. Hatta bu barış, Rasûlullah’ın hayatında ve İslâm tarihinde İslâm’ın güçlenmesi ve kökleşmesinde ayırıcı en büyük olaylardan sayılsa yeridir veya daha doğru bir ifade ile olayların en büyüklerinden biridir. Kureyşliler bu olayla Rasûlullah’ı ve İslâm’ı tanımışlar, Rasûlullah ve İslâm’ın gücünü, varlığını itiraf etmişler ve Peygamber ve müslümanları kendilerine denk olarak kabul etmişlerdi. Hatta bu anlaşma müşrikleri müslümanlardan en güzel bir biçimde savmış oluyordu. Hem de bu Kureyşlilerin son iki yılda Medine’ye iki kez saldırdıkları bir sıraya rastlıyordu. Son savaş bu ziyaretten sadece bir yıl önce olmuş, müslümanların kökünü kazımak amacıyla müşrikler kendilerinden ve yandaşlarından oluşan büyük bir yığınak yapmışlardı. Bu savaş müslümanların düşmanlarının karşısında azlık ve güçsüzlüklerinden dolayı iç dünyalarında şiddetli korku ve sarsıntıya yol açmıştı. Bu da, Kureyşi kendilerine örnek alan ve önder gören, onların inkârcı tutumlarından son derece etkilenen civardaki Arapların benliğine büyük bir etki yapmıştı. Bedevilerin Peygamber ve müslümanların bu yolculuktan sağ-salim dönemeyecekleri yolundaki kanaatleri ve münafıkların müslümanlar için en kötü tahmini yaptıkları göz önüne alınınca, bu fethin önemi ve ne büyük bir boyuta sahip olduğu ortaya çıkar.
“Bu olaylar, Rasûlullah’ın yaptıklarına dair ilhamının doğru olduğunu ispat etmiş ve Kur’an da onu bu konuda desteklemiştir. Öte yandan bu olaylar, müslümanların elde ettikleri maddi manevi, siyasal, askeri ve dini yararların ne kadar büyük olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çünkü, müslümanlar Arap kabilelerinin gözünde güçlenmişler, Rasûlullah ile birlikte yolculuğa katılmayan bedeviler özür dilemeye girişmişler, Medine’deki münafıkların sesleri daha da kısılmış, ağırlıkları kalmamıştır. Çünkü Araplar uzak yerlerden bölük bölük Rasûlullah’a gelmeye başlamışlardır. Çünkü müslümanlar Hayberde ve Şam yolu boyunca serpilmiş, Hayberin köylerindeki yahudilerin kolunu kanadını kırabilmişlerdir. Çünkü askerî birliklerini, Necd gibi, Yemen gibi, Belkâ gibi uzak yörelere gönderebilmişlerdir. Ve çünkü iki yıl sonra Rasûlullah Mekke’ye yönelebilmiş ve orayı fethedebilmiştir. İşte bu, kesin bir sonuçtu. Çünkü Allah’ın yardımı ve fethi gelmiş ve insanlar akın akın Allah’ın dinine girmişlerdi.”
Biz dönüyor ve yeniden vurguluyoruz ki; bütün bunların yanında ortada başka bir fetih daha vardır. Rıdvan biatının canlandırdığı, gönül ve kalplerde olmuştur bu fetih... Yüce Allah “Rıdvan biatından” ve ona katılanlardan Kur’an’da
- 184 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nitelemiş olduğu şekilde hoşnut olmuş ve bu hoşnutluğun ışığı altında onlar için sûrenin sonunda “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Beraberinde bulunanlar kendi aralarında merhametli...”597 şeklindeki parlak ve kerim şekli çizmiştir. İşte bu davet tarihinde bir fetihdir. Kendine göre bir değeri ifadesi ve daha sonra tarihte etkileri olmuştur.
Rasûlullah bu sûre ile çok sevinmiştir. Büyük kalbi, yüce Allah’ın kendine ve beraberinde bulunan mü’minlere inen bu feyzi ile ferahlık duymuştur. Apaçık fetih yüzünden ferahlık duymuştur. Kapsamlı bağış ile ferahlık duymuştur. Tam nimetle ferahlık duymuştur. Doğru yola ulaştıkları için ferahlık duymuştur. Allah’ın mü’minlerden, hoşnut olması ve onları bu güzel niteliklerle nitelemesi yüzünden ferahlık duymuştur. Rasûlullah -bir rivâyete göre-: “Dün gece bana bir sûre inmiştir ki, o sûre bana dünya ve içinde olan her şeyden daha sevimlidir” demiştir. Bir başka rivâyete göre: “Bu gece bana bir sûre inmiştir ki, o sûre bana güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimlidir” demiştir... Ve, Rabbinin kendisine vermiş olduğu nimete karşı gönlü şükürlerle dolup taşmış. Ve yine uzun uzun namaz kılarak Rabbine şükretmiştir. Hz. Ayşe bu namazdan söz ederken, “Rasûlullah namaza durduğu zaman ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Ona: “Ya Rasûlallah! Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışladığı halde neden böyle davranıyorsunuz” dediğimde, Rasûlullah: “Yâ Âişe, ben yüce Allah’ın çok şükreden kulu olmayayım mı?” demiştir.598
Bir anlamı barış olan İslâm’ı tüm dünyaya hâkim kılma gayreti ile dünya barışı sağlanabilir. İşte cihad (her çeşit İslâmî mücâdele ve savaş) bunun için emredilmiştir. Biz barış için, sulh ve selâmet için mücâdele ederiz. Fitnenin, dayatma, fesat, saldırı ve savaşların sona ermesi için gerçek barışın yani İslâm’ın hâkim kılınmasından başka kesin çözüm yoktur. Müslüman, başkalarının haklarını ellerinden almak için değil; gasbedilmiş haklarını geri almak ve zulme/fitneye karşı çıkmak için, başka barış çabaları sonuç vermiyorsa, zâlimin anlayacağı dilden konuşur, savaşmaktan kaçınmaz.
“Savaşta başarı kazanmak için mânevî gücün rolü dörtte üç, maddî gücün ise dörtte birdir.”
“Dünya hayatı; zorluklar, zulüm, fitne, fesat, yoksulluk kendine göre kahramanları olan savaş alanlarıdır.”
“Ancak nûra, hakka, güzele, cennete kavuşmak için yapılan savaş güzeldir.”
“İslâm barışı hedefler, müslümanların savaşmak zorunda kalışı, barışı insanlara ulaştırmak içindir.”
“Barış bile, büyük ücretlerle satın alınır.”
“Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz. Lüks, kılıçtan beter eziyor bizi.”
“Dostu severim, ama düşman da işe yarar. Dost gücümü gösterir, düşman da ödevimi.”
597] 48/Fetih, 29
598] Hadisi, Müslim, Abdullah b. Vehb'den sahihinde nakleder; Fi Zılâli’l Kur’an, Fetih sûresi
FETİH
- 185 -
“Zâlime merhamet, mazluma zulümdür.”
“Düşmanlarımıza teşekkür borçluyuz. Çünkü onları yenmek çabası olmasaydı, şimdi bulunduğumuz derecenin yarısını bile kazanamazdık.”
Gönlünü her an fetheden ve gönlü tarafından durmaksızın fethedilen ve bu fethi tüm coğrafyalara ve tüm insanlara ulaştırma çabasıyla yaşayan fâtihlere, fâtih adaylarına selâm olsun!
- 186 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fetih Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- “Feth” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 38 Yerde): 2/Bakara, 76, 89; 4/Nisâ, 141; 5/Mâide, 52; 6/En’âm, 44, 59; 7/A’râf, 40, 89, 89, 96; 8/Enfâl, 19, 19; 12/Yûsuf, 65; 14/İbrâhim, 15; 15/Hıcr, 14; 21/Enbiyâ, 96; 23/Mü’minûn, 77; 24/Nûr, 61; 26/Şuarâ, 118, 118; 28/Kasas, 76; 32/Secde, 28, 29; 34/Sebe’, 26, 26; 35/Fâtır, 2; 38/Sâd, 50; 39/Zümer, 71, 73; 48/Feth, 1, 1, 18, 27; 54/Kamer, 11; 57/Hadîd, 10; 61/Saff, 13; 78/Nebe’, 19; 110/Nasr, 1.
B- Fetih Konusu:
a- Mekke’nin Fethi Müjdesi: 28/Kasas, 85; 61/Saff, 13; 110/Nasr, 1-3.
b- Fetih İçin Allah’ın Yardımı Gelince İnsanlar Hak Dine Gelir: 110/Nasr, 1-2.
C- Cihad Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (41 Yerde, -33’ü cihad anlamında-): 2/Bakara, 218; 3/Âl-i İmrân, 142; 4/Nisâ, 95, 95, 95; 5/Mâide, 35, 53, 54; 6/En’âm, 109; 8/Enfâl, 72, 74, 75; 9/Tevbe, 16, 19, 20, 24, 41, 44, 73, 79, 81, 86, 88; 16/Nahl, 38, 110; 22/Hacc, 78, 78; 24/Nûr, 53; 25/Furkan, 52, 52; 29/Ankebût, 6, 6, 8, 69; 31/Lokman, 15; 35/Fâtır, 42; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 15; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 11; 66/Tahrîm, 9.
D- Cihad Konusu:
a- Cihadın Farziyeti: 2/Bakara, 216; 4/Nisâ, 74-75, 84; 9/Tevbe, 123.
b- Mal İle Cihad: 2/Bakara, 195, 207, 245, 262; 4/Nisâ, 95; 8/Enfâl, 60, 72; 9/Tevbe, 20-22, 41-42, 88, 111, 121; 49/Hucurât, 15; 57/Hadîd, 7, 10, 11; 61/Saff, 10-13.
c- Mallarıyla ve Canlarıyla Savaşanların Üstünlüğü: 9/Tevbe, 20-22, 41.
d- Tebliğ Görevi ve Müşriklerden Yüz Çevirmek: 15/Hıcr, 94.
e- Güzel Bir Mücâdele ve Tatlı Bir Münâkaşa: 16/Nahl, 125
f- Cihad ile Karşılık Vermek: 2/Bakara, 191.
g- Cihad İçin Kesin İzin: 2/Bakara, 244.
E- Kıtâl (Savaş) Kelimesinin Geçtiği Âyetler (13 Yerde): 2/Bakara, 216, 217, 217, 246, 246,; 3/Âl-i İmrân, 121, 167; 4/Nisâ, 77, 77; 8/Enfâl, 16, 65; 33/Ahzâb, 25; 47/Muhammed, 20
F- Mukatele (Savaş) Kelimesi ve Türevleri (57 Yerde): 2/Bakara, 190, 190, 191, 191, 191, 193, 217, 244, 246, 246, 246, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 111, 146, 167, 195; 4/Nisâ, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 84, 90, 90, 90, 90; 5/Mâide, 24; 8/Enfâl, 39; 9/Tevbe, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 123; 22/Hacc 39; 33/Ahzâb, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9; 61/Saff, 4; 63/Münâfıkun, 4; 73/Müzzemmil, 20.
G- Mücâdele Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (29 Yerde): 2/Bakara, 197; 4/Nisâ, 107, 109, 109; 6/En’âm, 25, 121; 7/A’râf, 71; 8/Enfâl, 6; 11/Hûd, 32, 32, 74; 13/Ra’d, 13; 16/Nahl, 111, 125; 18/Kehf, 54, 56; 22/Hacc, 3, 8, 68; 29/Ankebût, 46; 31/Lokman, 20; 40/Mü’min, 4, 5, 35, 56, 69; 42/Şûrâ, 35; 43/Zuhruf, 58; 58/Mücâdele, 1.
H- Katl Kelimesinin Geçtiği Âyetler (170 Yerde): 2/Bakara, 54, 61, 72, 85, 87, 91, 154, 178, 190, 190, 191, 191, 191, 191, 191, 191, 193, 216, 217, 217, 217, 217, 244, 246, 246, 246, 246, 246, 251, 253, 253; 3/Âl-i İmrân, 13, 21, 21, 111, 112, 121, 144, 146, 154, 154, 156, 157, 158, 167, 167, 168, 169, 181, 183, 195, 195; 4/Nisâ, 29, 66, 74, 74, 74, 75, 76, 76, 76, 77, 77, 84, 89, 90, 90, 90, 90, 91, 92, 92, 93, 155, 157, 157, 157; 5/Mâide, 24, 27, 28, 28, 30, 30, 32, 32, 33, 70, 95, 95, 95; 6/En’âm, 137, 140, 151, 151; 7/A’râf, 127, 141, 150; 8/Enfâl, 16, 17, 17, 30, 39, 65; 9/Tevbe, 5, 12, 13, 14, 29, 30, 36, 36, 83, 111, 111, 111, 123; 12/Yusuf, 9, 10; 17/İsrâ, 31, 31, 33, 33, 33; 18/Kehf, 74, 74; 20/Tâhâ, 40; 22/Hacc, 39, 58; 25/Furkan, 68; 26/Şuarâ, 14; 28/Kasas, 9, 15, 19, 19, 20, 33, 33; 29/Ankebût, 24; 33/Ahzâb, 16, 20, 25, 26, 61, 61; 40/Mü’min, 25, 26, 28; 47/Muhammed, 4, 20; 48/Fetih, 16, 22; 49/Hucurât, 9, 9; 51/Zâriyât, 10; 57/Hadîd, 10, 10; 59/Haşr, 11, 12, 14; 60/Mümtehıne, 8, 9, 12; 61/Saff, 4; 63/Münâfukun, 4; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 19, 20; 80/Abese, 17; 81/Tekvîr, 9; 85/Bürûc, 4.
İ- Harb Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyetler (11 Yerde): 2/Bakara, 279; 3/Âl-i İmrân, 37, 39; 5/Mâide, 33, 64; 8/Enfâl, 57; 9/Tevbe, 107; 19/Meryem, 11; 38/Sâd, 21; 34/Sebe’, 12; 47/Muhammed, 4.
J- Barış Anlamındaki Silm Kelimesi (6 Yerde): 4/Nisâ, 90, 91; 8/Enfâl, 61; 16/Nahl, 28, 87; 47/Muhammed, 35.
K- Barış, Anlaşma, Arabulucuk, Aralarını Düzeltme Anlamlarındaki “Sulh” ve “Islâh” Kelimeleri ve Türevleri (12 Yerde): 2/Bakara, 182, 224, 228; 4/Nisâ, 35, 114, 128, 128, 128; 8/Enfâl, 1; 49/Hucurât, 9, 9, 10.
FETİH
- 187 -
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, M. Sait Şimşek, c. 2, s. 175-176
2. TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Y. c. 12, s. 467-470 (Fetih, Mustafa Fayda), c. 12, s. 482-483 (B. Topaloğlu, Fettâh)
3. Kur’an’da Siyasî Kavramlarvecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 497-504
4. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 6, s. 207-216
5. Fetih, Fâtih ve İstanbul, Heyet, Seha Neşriyat
6. Fetihler ve Zaferler, H. Ahmed Çelik, Erdem Y.
7. Feth-i Celîl-i Kostantıniyye, Ahmed Muhtar Paşa, Bedir Y.
8. Fetih Sûresi Tefsiri,
9. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
10. İslâm’da Devlet İdaresi, Muhammed Hamidullah, terc. Kemal Kuşçu
11. İntişâr-ı İslâm Tarihi, T. W. Arnold, Akçağ Y.
12. İslâm’ın Yayılış Tarihine Giriş, terc. Cahit Koytak,
13. Anadolu’da İslâmiyet’in Yayılışı, Osman Çetin, Marifet Y.
14. Müslümanların Medeniyete Hizmetleri, Tahiru’l-Mevlevî, Bahar Y.
15. İslâm’ın Serüveni, M.G.S. Hodgson, 1-3, İz Y.
16. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T.D.V. Y.
17. Anadolu’da Birarada Yaşama Tecrübesi Selçuklularda ve Osmanlılarda Müslim-Gayri Müslim İlişkileri, Mehmet Şeker, DİB Y.
18. Cihan Hâkimiyeti, A. de Lamartine, Tercüman 1001 Temel Eser Y.
19. Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi, M.E.B. Y.
20. Medine Toplumu, Ekrem Ziya Umerî, terc. Nureddin Yıldız
21. İslâm Kültür Atlası, İsmail Râci el-Fârukî-Lois Lamya el-Fârukî
22. İslâm’da Ferd ve Devlet Münasebetleri, Hz. Ali, Ebû Yusuf, Abdülkerim Zeydan, Kayıhan Y.
23. İslâm’da İdarî Siyaset, Seyyid Abdullah Cemaleddin, Hira Y.
24. El-Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdî, Bedir Y.
25. Doğuşundan Günümüze İslâm Dünyası, Milliyet Y.
26. İslâm’ın Uluslar arası İlişkiler Kuramı, A. Ahmed Ebû Süleyman, Risale Y.
27. İslâmiyet ve Milletler Hukuku, Ahmet Reşid Turnagil, Sebil Y.
28. İslâm Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Ahmed Gürkan, Nur Y.
29. Yürek Fethi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
30. İslâm Avrupa’da, Montgomary Watt, terc. Hulusi Yavuz, İFAV Y.
31. İslâm ve Kuvvetin Mantığı, M. Hüseyin Fadlullah, Yöneliş Y.
32. Tarihin Şeref Levhaları, Ahmed Şahin, Yeni Asya Y.
33. Bütün Cepheleriyle Cihad I-II, Enver Baytan, Mevsim Y.
34. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
35. Tek Yol Cihad, Mustafa Meşhur, Vahdet Y.
36. İslâmî Tebliğin Medine Dönemi ve Cihad, İhsan Süreyya Sırma, Beyan Y.
37. Savaş ve Uygarlık, Arnold Topnbee, çev. Mehmet Dündar, Ürün Y.
38. Âyetlerle Savaş ve Cihad, Said Köşk, Anahtar Y.
39. Harp mi Sulh mü? Ali Rıza Temel, Seha Neşriyat
40. Kılıcın Hakkı, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
41. İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, Cevdet Said, Pınar Y.
42. İslâmî Direniş, M. Hüseyin Fadlullah, Bengisu Y.
43. Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim, Mevdudi, Özgün Y.
44. Şer İttifakı ve Sözcüsünü Arayan Bir Milyar Müslüman, M. Han Kayani, İnkılâb Y.
45. Hz. Muhammed ve Karşıt Güçler, M. Ahmet Halefullah, Birleşik Y.
46. Medine Devletine Giden Yol, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
47. Sulh Peygamberi, H. Hicran Göze, Boğaziçi Y.
- 188 -
KUR’AN KAVRAMLARI
48. Özgürlük Peygamberi Hz. Muhammed, Abdurrahman Şarkavi, Birleşik Y.
49. İslâm’da Savaş Kavramı, Muhammed Ebû Zehre, Fikir Y.
50. Dinsel Şiddet, Şinasi Gündüz, Etüd Y.
51. Cihad Müdafaası, Kelimetü’l-Hak, Ömer Abdurrahman, Servet Y.
52. Gönüllerin Fethinde Cihad, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
53. Kütüb-i Sitte, Fetih Sûresi. 4/245-246, 5/185-188; Fetih Gazvesi: 12/222-225, 5/132
FESÂD - İFSÂD
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FESÂD - İFSÂD
- 53 -
Kavram no 48
Haramlar 4
Bk. Fısk-Fâsık; Nifak-Münâfık; Küfür-Kâfir;Günah; Haram; Câhiliyye; Sâlih Amel
FESÂD - İFSÂD
• Fesâd ve İfsâd; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’ân-ı kerim’de Fesâd Kavramı
• Tevhid ve Fesat
• Fesâdın Tek Etkeni İnsanlardır
• İfsâda Karşı Islahat
• Fesat Karşısında Mü’minlerin Görevleri
• Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdır
• İnsan Hakları İhlâli Şeklindeki Fesat
• Fesâdın Görüntüleri
• Fesâdın Zıddı Salâh
• Fesatçılara Verilen Ceza
“Onlara: ‘Yeryüzünde fesâd çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.
Kesin olarak bilin ki, onlar ancak kötülük yapan fesâtçılar (bozguncular)dır. Lâkin, anlamazlar (yani yapmakta oldukları kötülüğü fark etmezler).” 147
Fesâd ve İfsâd; Anlam ve Mâhiyeti
Fesâd, “fe-se-de” fiil kökünden gelir; bir şeyi itidal (denge) dairesinden az veya çok çıkarmak demektir. Bu fiil, yiyecek ve içecekler için bozulma, kokma; ameller için geçersiz olma, hükmü olmama; bunların dışındaysa gerek nefis gerekse bedende meydana gelen maddî-manevî bozulma; toplumda ortaya çıkan kokuşma ve dengeden sapma durumlarını ifade etmek için kullanılır.
Fesâd, sözünü ettiğimiz fiilin mastarıdır; bozulma, kokuşma, itidalden çıkma anlamlarına gelir. İfsâd: Bozmak, fesâd çıkarmak, ifsad etmek, itidalden (dengeden, faydalı ve âdil olmaktan) çıkarmak, kokuşturmak demektir. Faydalanılan bir şeyin bozulmasına fesâd; bunun zıddına da salah denir ki, bu da bir şeyin doğru bir hale getirilmesidir. Fesat kelimesi, Kur’an’da çeşitli âyetlerde genellikle ‘yeryüzünde fitne uyandırıp, insanların durumunu ve yaşama yollarını doğruluktan saptırıp, dünyevî ve uhrevî çıkarları zedelemek’ anlamında kullanılır. Müfsid; bu fiilin ism-i fâili olup, bozan, bozgunculuk yapan demektir. Fesâdın zıddı salah; ifsadın zıddı ıslah; müfsidin zıddı muslih ve fâsidin zıddı da sâlihdir.
Fesâdın esasını varlık ve oluştaki dengeyi bozmak, bozgun ve yozlaşmaya sebep olmak oluşturur. Bu da, bazen insanın iç dünyasında, bazen bedenimizde, bazen de dışımızdaki dünyada meydana gelir.
147] 2/Bakara, 11-12
- 54 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kur’ân-ı Kerim’de Fesâd Kavramı
Kur’ân-ı Kerim’de fesâd ve ifsâd kelimesi, isim ve fiil halinde toplam 29 yerde kullanılır. Fesat çıkaran, fesâdçı anlamına gelen müfsid kelimesi ise Kur’an’da topla 21 defa zikredilir. Fesâd kelimesi, değişik kişilerin sıfatı olarak değişik cepheleriyle Kur’an’da yer alır.
Tevhid ve Fesat
Hevâlarını ilâh edinen insanlar yani böylesi hevâdan ilâhlar birbirleriyle çatışacaklarından yeryüzündeki fesâdın başlıca etkeni, yeryüzünün müfsidleridir. Kur’an, evrende egemen olan birliğin, düzenin ve dengenin yani sulhun tevhidden yani İlâh’ın bir olmasından kaynaklandığını, eğer göklerde ve yerde birden fazla ilâh olsaydı, sulhun bozulup, yerine fesâdın hâkim olacağını belirtir: “Eğer o ikisinde (göklerde ve yerde) Allah’tan başka ilâhlar olsaydı muhakkak fesâda uğrarlardı.”148
Göklerde yalnızca Allah’ın ilâhlığı egemendir; yeryüzünde de insan elinin ulaşamadığı yerlerde yine Allah’ın ilâhlığı egemen olup, buralarda fesat yerine sulh vardır. Fakat yeryüzünde bazı insanlar Allah’ı değil de hevâlarını ilâh edindiklerinden, dolayısıyla birden fazla hevâ birden fazla ilâh ortaya çıkar. Bunun sonucunda böyle insanlar daha başka insanlar üzerinde rableşir, ellerinin ulaştıkları yerleri mülk edinmeye, buraları egemenlikleri altına almaya çalışır yani Allah’ın rablik ve melikliğini tanımayıp, kendi hevâlarını bu makama oturturlar. Bu insanlar, ister kâfir, ister münâfık olsun durum değişmez ve bunların işi, kendiliklerinden yeryüzünde fesat çıkarmaktır; kendilerini ıslah edici saysalar bile. “İnsanlardan mü’min olmadıkları halde, Allah’a ve âhiret gününe inandık diyenler vardır. Allah’ı kandırmaya çalışırlar, iman edenleri de; ama farkında olmadan yalnızca kendilerini kandırmaktadırlar. Kalplerinde hastalık vardır onların, Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemelerinden dolayı acıklı bir azap vardır onlar için. Kendilerine ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Dikkat edin, onlardır müfsid (fesat çıkarıcılar), ama şuurunda değillerdir.”149
“Onlara ‘yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde; ‘biz ıslahatçılarız’ derler.” 150 İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar, mü’minlerin imanı gibi pırıl pırıldı. Önce imana şirki bulaştırdılar. Allah’ın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilâhlaştırdılar. Ondan sonra tabiata da müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya başladılar. Rabbimiz: “Ey iman edenler! Müşrikler ancak pisliktir.”151 buyurur.
Kendilerine sorarsanız, bozguncu değildirler. Hatta kafa tutarcasına, bu faâliyetlerinin yapıcı ve mâsum olduğunu söylemekten çekinmezler. O tertemiz elbiselerinin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her tarafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silâhlar satarak midesini şişirmek için koşan bu hasta adamlara: “yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın” deseniz, onlar “biz Yalta, Malta zirvesinde, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz” diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hama’da, Halepçe’de, Afganistan’da, İran’da, Azerbaycan’da yüz binlerce insan
148] 21/Enbiyâ, 22
149] 2/Bakara, 8-11
150] 2/Bakara, 11
151] 9/Tevbe, 28
FESÂD - İFSÂD
- 55 -
öldürülüyor.152
Bozgunculuğun en korkuncunu yaptıkları halde, dönüp de “bizim hareketlerimiz yapıcıdır” diyenler, her asırda pek çoktur. Böyle diyorlar, çünkü ellerindeki ölçü bozuktur. Evet, ihlâsın, samimiyetin ve hüsn-i niyetin ölçüsü bozulunca bütün değer ve ölçüler hassasiyetini kaybeder. Niyet ve vicdanları her şeyi Allah için yapma samimiyetinden mahrum olanlar, davranışlarındaki bozgunculuğu görememekte mâzurdurlar. Çünkü onlarda, hayır-şer; iyilik-kötülük ölçüleri, Rabbânî bir temele oturmamıştır. Onlar, şahsî ihtiraslarının esiridirler.153
Rabbimiz bizi uyarıyor: “Gözünüzü açın, asıl fesatçılar onlardır, ancak farkında değiller.”154 Islahatçıyız diyerek gelen, batının akıl hocalıklarına aldanmayalım. Bunlar bozguncudurlar. Ancak bozgunculuk yaptıklarının bozgunculuk olduğunu bilmezler. “Akrebin kimseye kin’i yoktur. Ancak, onun sokması fıtratının gereğidir.” İyi niyetli kâfirler yönetici olsalar, içlerindekini dışa vuracaklar. İçlerindeki küfür zehir olunca iyi niyetlerle de olsa insanlığı ve tabiatı zehirleyecektir. Şeker hastasına çok iyi niyetlerle her gün baklava yediren câhil insan gibidirler. 155
Fesâdın Tek Etkeni İnsanlardır
Allah, yeri ve gökleri eşsiz bir nizam, ölçü ve uyum içinde yaratmıştır. Yeryüzünün düzenini ve huzuru bozan insandır. Kur’an, fesâdın her türünün insanın eseri olduğunu açıkça belirtir.156 Bu yüzdendir ki ilâhî irade, yeryüzünü fesâda veren kötü insanları, onlara Mûsâllat edilen başka insanlarla durdurmayı sünnetullahtan biri halinde işletmektedir.157 Yeryüzünde fesâdın tek etkeninin insanlar olduğunu şu âyet çok net ve çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor: “İnsanların elleriyle kazandıklarından dolayı karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat ortaya çıktı.”158
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen insanlar, yeryüzünde kendi keyiflerine göre bir sistem kurmayı arzu ederler. Dünyevî hırslarını, iştah ve şehvetlerini tatmin için her yola başvururlar. Hedeflerine varabilmek için hiçbir kural tanımazlar. Diğer insanların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz ederler. İşte yeryüzünde fesâdın kaynağı budur. Allah’a açıkça isyan, yeryüzünü fesâda vermek olarak kabul edilmiştir. Çünkü İslâmî hükümler, insanların huzuru için vaz’ olunmuş kanunlardır. İnsanlar bu hükümlere sımsıkı sarıldıkları zaman, düşmanlık ortadan kalkar ve herkes kendi ameliyle meşgul olur. Böylece hem yeryüzünün/doğanın, hem de orada yaşayan insanların salâhı gerçekleşir. Ancak, insanlar İslâm’a sarılmayı bırakıp, kendi nefislerinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarlarsa, o zaman fesat ortaya çıkar. Mesele bu açıdan ele alınırsa, yeryüzündeki fesâdı ve fesâdın kaynağını tespit etmek kolaylaşır. Kâfirler ve münâfıklar, gayr-ı meşrû amelleriyle fesat üretmektedir.
Allah, halife olarak insanı yeryüzünde yerleştirme iradesini meleklere söylediği zaman, onlar Allah’ın vahyi dışına çıkıp çıkmamada serbest olacak bir
152] Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c.1, s.101
153] Seyyid Kutub, Fi Zîlâli'l Kur'an, c. 1, s. 88
154] 2/Bakara, 12
155] Mahmut Toptaş, a.g.e. c. 1, s.102
156] Bak. 2/Bakara, 30: 40/Mü'min, 26
157] Bak. 2/Bakara, 251)
158] 30/Rûm, 41
- 56 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varlığın hevâsına uyup yeryüzünde fesat çıkaracağını kestirmişler ve “orada kan döküp fesat çıkaracak birini mi var edeceksin?”159 diye sormuşlardı. Fakat her ne kadar insanların büyük bölümü müfsid olsa bile, içlerinde öyleleri vardır ki, meleklerin de üzerine çıkar ve Allah’a en yakın olan mertebeye yükselir. Bu bakımdan, “büyük hayır için az şer terk edilemeyeceği”nden Allah insanı yeryüzünde halife yapmış ve vahyine uyanlara müfsidlerle savaşma emrini vermiştir. Müfsidler kalben korkak ve kendilerini hep huzursuz hissettiklerinden, birbirleriyle fesâdda yardımlaşırlar. O halde ıslah edicilerin de yardımlaşmaları ve müfsidlerle savaşmaları gerekir. Yoksa, yeryüzünde hep fesat egemen olur ve insanın hem yaratılışındaki, hem de hilâfetindeki amaç gerçekleşmez: “Eğer Allah’ın, insanları bir kısmıyla bir kısmını def edip savması olmasaydı, yeryüzü fesâda uğrardı; ama Allah âlemlere karşı lütuf sahibidir.” 160
İnsanın fesâda meyilli yapısı da, sâlih mü’mini iç fesâda karşı daima uyanık olmaya zorlamalıdır. Bu, nefisle cihdaddır; nefsin fesâda meyline karşı cihad. Mücâhid, fesâdı salâha çevirendir. Gerçek mücâhidlik, kişinin içini salâha çevirmeden ortaya çıkmaz; çıkarsa bu cihad değil, terör olur.
İfsâda Karşı Islahat
Her şeyi bir ölçü ile yaratan Rabbimiz, imkânlarını verip düzen ve yolunu gösterdiği beşerî alandaki dengenin âkıbetini, irâdeli davranışlarımıza bırakmış ve insan cinsi için imtihan sahası kılmıştır. Yaratıcımızın, doğru yolda olanları müjdelemek, sapanları uyarmak üzere elçiler gönderdiği insanlar, önce tek bir ümmet idi.161 Düzene konulmuş olan yeryüzünde ifsad/bozgunculuk yapmamalı ve kulluklarını unutmamalıydılar.162 Ama insanlardan birçoğu hevâlarına uyarak Allah’ın âyetlerini unutup kendi başlarına büyüklük taslamaya, başıboş arzularını ilâh ve birbirlerini velî edinmeye başladıklarında ulaşılan sonuç büyük bir fesat, bozgun ve kargaşa idi.163 Sonsuz güç ve rahmet sahibi olan Rabbimiz, bozgunculukları sonucu kargaşa ve karanlık içine düşen Âdemoğullarına, içlerinden gönderdiği elçiler aracılığıyla hidâyet yolunu tekrar tekrar göstermiş ve kendilerini ıslah edip (düzeltip) kurtuluşa ermelerini dilemiştir.164
Fesat Karşısında Mü’minlerin Görevleri
Mü’minler, müfsidlerin fesatlarına karşı tavır almalı, inkılâpçı bir düzeltme ile ıslahatçı olmalıdır. İradeli tercihlerle ulaşılacak olan iman ve sâlih amel yolunu bizlere mutluluk ve kurtuluş hedefi olarak gösteren Rabbimiz, aynı zamanda Mûsâ (a.s.)’ın, kardeşine devrettiği ıslahat görevini165 bütün mü’min kullarının da üstlenmesini istemiş ve bozgunculuk yapanların işlerini ıslah etmeyeceğini bildirmiştir.166 Şu âyetler de bu konuyu yeterince anlatmaktadır: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi
159] 2/Bakara, 30
160] 2/Bakara, 251; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 276
161] 2/Bakara, 213
162] 7/A’râf, 56
163] 8/Enfâl, 73
164] 7/A’râf, 35
165] 7/A’râf, 142
166] 10/Yûnus, 81
FESÂD - İFSÂD
- 57 -
böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar. Halkı ıslahatçı kimseler olsaydı, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi.”167
Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde “sâlih amel” ile “iman” kavramları âdeta bağımsız düşünülemeyecek kadar iç içe bir birliktelikte kullanılmıştır. Sâlih amel, açıkça imanın dışa yansıyan gerekliliğidir. Sâlih amelde bulunabilmenin şartı olarak, ıslahat çabaları söz konusu olmakta ve bu da mü’minlerin temel görev alanlarını belirlemektedir. Yeryüzünün ifsad edildiği, zulüm ve şirkin alabildiğine azgınlaşıp câhilî kültür ve uygulamaları yaygınlaştığı ve vahyî ölçülerden uzaklaşıldığı her dönemde, ıslahat çabalarının gerçekleştirilmesi mü’minlerden beklenilen temel farîzalardır. Rabbimizin müjdelediği sonuca da, ancak bu konularda göstereceğimiz sâlih amellerimizle ulaşabiliriz. Zaten mü’minlerden beklenilen, zorbalara uymaları veya boyun eğmeleri değil; ıslah edicilerden olmalarıdır.168
Muslihun (ıslahatçı olanlar), Rablerine ibâdette kimseyi ortak koşmayan,169 Allah’ın kitabına sımsıkı sarılan,170 cehâlet ve kötülükten arınmaya çalışan,171 mü’min kardeşlerinin arasını ıslah eden,172 rasullerin canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeyip Allah yolunda susuzluğa, açlığa, yorgunluğa hazır olan,173 iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve hayır işlerine koşan,174 Allah’a çağırıp ben müslümanlardanım diyen175 kimselerdir.
Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılâpçıdır
Islahat çabalarıyla verilen mücadele, egemen şirk güçlerinin hâkimiyetini hayatın bütün şubelerinden söküp atmaya çalışan aktivite kadar,176 en az, iman ettikten sonra imanlarına zulüm karıştıran ve kötü amellere meyleden müslümanları uyandırıp ıslah etmeyi amaçlayan iç aktiviteyi de177 bünyesinde barındırmaktadır. İster Yüce Allah’ın ilâhlığını ve rubûbiyetini tanımayan veya O’na ortaklar koşarak azgınlık yapan tutumlar sonucu olsun, isterse tevhid dinine girdikten sonra câhilî arzu ve anlayışların tesiriyle itikadî ve amelî yanlışlıklara ve kötülüklere bulaşma sonucunda olsun, yeryüzünde ve toplumsal hayatta baş gösteren bozulma, çözülme, tuğyan ve zulüm karşısında ortaya konabilecek olumlu çabanın Kur’an’daki tanımı ıslahat ve sâlih ameldir. “Mevcut düzenin ıslah edilmesi” gibi ifadelerle karşımıza çıkan kısmî düzeltme, uzlaşma, düzenle müslümanı bağdaştırma şeklinde anlayış, ıslahat kavramını tahrif etmektir. Islahat, günümüzde yanlış olarak inkılâpçı hareketlerin karşısında, düzen ve sistem içi hafif yumuşatma ve zâlim düzenin devamı anlamlarında kullanılıyorsa, bu Kur’an’ın anlaşılmasını istediği bu kavramdan ve içeriğinden uzaklaşmadır yanlıştır. Islahat, devrimci bir eylemdir. Bozulmuş ve sapmış olanı düzeltme ve vahyî
167] 11/Hûd, 116-117
168] 28/Kasas, 19
169] 18/Kehf, 110
170] 7/A’râf, 170
171] 17/İsrâ, 9
172] 49/Hucurât, 10
173] 9/Tevbe, 120
174] 3/Âl-i İmran, 114
175] 41/Fussılet, 33
176] 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 116-117
177] 5/Mâide, 39; 3/Âl-i İmrân, 86-89
- 58 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hakikatleri yeniden egemen kılma çabasıdır. Islahatçı, insan ve toplumların düşünce ve eylemlerinde vahyî doğrular istikametinde köklü bir değişimi ve dönüşümü gerçekleştirmeyi amaçlar ve bu işin sünnetine uygun bir mücadele içinde olmaya çalışır. Hasenât ise, genelde fıtrî bir iyiliği, insanlara hizmeti ifade eder. Ancak ıslahat çabaları doğrultusunda yapılan hasenatların, anlamlı ve kalıcı olan değerinden bahsedilebilir.178
Islahat; kesin ve muhkem olan vahyî ölçüye dayanarak cahilî bütün tutum ve davranışları, ifsad edilmiş bütün kurumları tepeden tırnağa değiştirmeyi amaçlamış devrimci bir tavırdır. Islahatçı (muslih), ilâhlık taslayan egemen şirk güçlerine karşı gösterdiği tavır kadar, şirk güçlerinin saldırısı karşısında ümmet bünyesinin mukavemetini yıkan, onu hastalıklı kılan iç bozulmaya karşı da mücadele vermek zorundadır. Islahatçı, kendi ümmetinin, dış güçlerin saldırılarından önce, kendi halini bozması, olumsuz olarak değiştirmesi sonucunda gerilediğini ve Allah’ın verdiği nimetleri elinden kaçırdığını bilir.179 Islahatçı; Allah’ın düşmanlarıyla mücadele etmek kadar, düşmanla mücadele edecek sağlıklı bir bünyeye sahip olma çabasının da taşıyıcısıdır. O, bozulma ve zilletin nedenlerini, şeytanî güçlerin aslî görevi olan saldırılarından önce, çözülmeye ve hastalanmaya müsait hale gelmiş olan kendi ümmetinin itikadî ve amelî tutumlarında arar. Islahatçı, kurtuluşa kişisel iyiliklerle ulaşılamayacağını bildiği gibi; ıslah çabalarında kendi nefsini de unutmaz. Ve o yine bilir ki, iman edip sâlih amel işleyenler, insanların en hayırlılarındandır.180
Islah eylemi, her türlü bozulma, tuğyan ve şeytanî tuzak karşısında tevhidî ilkeleri yaşatmayı ve Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılmayı amaçlayan soylu ve köklü bir uğraştır. Islahatçı, vahiy temeline bağlı inkılâpcı bir öz taşır. O, Rabbimiz‘in ilettiği buyruklar doğrultusunda öncelikle kendini ıslah ederek181 kendi nefsinde inkılâbı gerçekleştirmiş ve bu olumlu değişimi çevresine, toplumuna ve yeryüzüne taşımayı amaçlamıştır. İman edip sâlih işlerde bulunalar, halkın en hayırlılarıdır182 ve onların da çok olmadığı bilinmektedir.183
Kur’an bize, ıslah kavramının günümüzde olduğu gibi geçmiş tarihte de yanlış veya kasıtlı tutumlar nedeniyle Allah’ın rızası dışında kullanıldığını göstermektedir. Sâlih amelle kötü ameli (seyyiât) birbirine karıştıranlar184 olduğu gibi, kendilerine bozgunculuk yapmayın diye ihtar edilenlerden “biz ıslah edicileriz”185 diye cevap verenler de çıkmıştır. Oysa Allah, bozgunculuk edeni (müfsid), ıslah edenden (muslih) ayırır.186 Allah’ın kitabı, sâlih kulların özelliklerini ortaya koyan en temel, muhkem ve mutlak ölçüdür.
Islah çabalarının birinci elden muhatapları, ilâhî vahye kulaklarını tıkamamış, gerçekler karşısında gözlerini yummamış olanlardır. İnandıkları halde, bilmeyerek
178] 18/Kehf, 30
179] 8/Enfâl, 53
180] 98/Beyyine, 7
181] 6/En’âm, 48
182] 98/Beyyine, 7
183] 38/Sâd, 24
184] 9/Tevbe, 102
185] 2/Bakara, 12
186] 2/Bakara, 220
FESÂD - İFSÂD
- 59 -
kötülük işleyenlere187 veya cehaletleri dolayısıyla bu duruma düşenlere,188 câhilî anlayış ve tavırlarından sonra tevbe etme ve kendilerini düzeltme (ıslah) kapıları açık tutulmaktadır. Bu bozulma ve kötülük hali, tarihî süreç içinde toplumların bünyesinde de tezahür edebilmektedir. İslâm ümmetinin bugün yaşadığı hastalıklı ve câhilî durum, buna şâhitlik etmektedir.
Müslümanlar, tevhidî bilinçlerini, rıza gösterdikleri sistemler içinde yozlaştırmışlar ve büyük ölçüde yitirmişlerdir. Peygamberimiz’den bu yana ıslahat çabalarını ve tevhidî mücadelelerini sürdüren muvahhid müslümanların gayretlerine rağmen, işbaşına geçtiklerinde bozgunculuk yapanlar,189 Allah’ın indirdiği apaçık belgeleri ve Kitap’ta açıkladığı hidâyeti gizleyenler190 İslâm ümmetinin bilincini ifsad etmişler ve müslüman kitlelerin halini bozup değiştirmişlerdir. Ve İslâm ümmeti, Rablerinin kendilerine verdiği arza vâris olma nimetini ellerinden kaçırmıştır. “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”191
Fakat Allah yeryüzünü sâlih kullarına vâris kılmak;192 insanları kurtuluş ve mutluluk yoluna eriştirmek istemektedir.193 Bununla birlikte değişim, yine bizim ve beraber olduğumuz toplumun iradesine bağlı tutulmuştur. Bireysel ve toplumsal alanda başarılı oluşun yolu, yine ıslahat çabalarıyla oluşacaktır. “Bir toplum, kendi nefsindekini değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirmeyecektir.”194 “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki (Allah) işlerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse, büyük bir başarıya erişmiş olur.”195
İlk âile kurumuyla oluşmaya başlayan toplumsal yaşam; şeytanî olanla Rabbanî olan arasındaki tartışma, çatışma ve imtihanlarla çeşitlenerek bugüne dek süregelmiştir. Tevhid-şirk kutuplaşmasında süregelen toplumsal mücadeleler tarihi, ıslah edilmiş olan yeryüzünde196 Allah’a verilen sözden cayıp, bozgunculuk yapanlarla,197 inanıp sâlih amellerde bulunanlar198 arasında devam edegelen sürekli bir çatışmayı oluşturmaktadır. Tevhid ile şirkin, hak ile bâtılın, ma’ruf ile münkerin, muhkem ile muharref olanın arasındaki çatışma bugün de sürüp gitmektedir.
Hidâyet nimetine nankörlük eden yaratıcısı yanında başka velîler edinen, kendi aczini unutarak büyüklük taslayan ve böylece yeryüzünde bozgunculuk yapan, fitne çıkaran, kötülüğü yaygınlaştıran, vahiy dinini tahrif etmeye kalkışan veya bu konuda aracı olanların söz konusu cahilî eğilimleri ve bozgunculukları, rasullerin öncülüğünü yaptığı sâlih kulların ıslahat çabalarıyla insanlık tarihi
187] 6/En’âm, 54
188] 16/Nahl, 119
189] 2/Bakara, 205
190] 2/Bakara, 159
191] 8/Enfâl, 53
192] 21/Enbiyâ, 105
193] 9/Tevbe, 20
194] 13/Ra’d, 11
195] 33/Ahzâb, 70-71
196] 7/A’râf, 56
197] 13/Ra’d, 25
198] 98/Beyyine, 7
- 60 -
KUR’AN KAVRAMLARI
süresince giderilmeye, düzeltilmeye çalışılmıştır. Tartışma, çatışma ve imtihan alanı dediğimiz tevhidî mücâdele ortamı da bu çerçevede oluşmaktadır. 199
Özellikle mü’minlerin kâfirlere ve münâfıklara, kısaca muslihlerin müfsidlere karşı savaşı yalnız insanlar için değil; tüm varlıklar için bir rahmettir. Yeryüzünü fesâda boyayan kâfirler korkaklıkları, paylaşmak istedikleri rant ve sahip oldukları hırs sebebiyle birbirleriyle yardımlaşırlar. Bunlara karşı muslihlerin/müslümanların, fesâda ve müfsidlere karşı ortak bir cephe meydana getirmeye gayret etmeleri kulluk ve hilâfet görevleridir. “Küfredenler birbirlerinin velîsi, gönül dostudurlar. Eğer siz bunu yapmazsanız (iman edip hicret ederek canlarınızla ve mallarınızla Allah yolunda cihad edip yardımlaşmaz ve böylece birbirinizin velîsi olmazsanız) yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat baş gösterir.”200 Günümüzde fitne ve fesâdın iktidarı, bütün kurumları ve kurallarıyla ayaktadır. Müslümanlar da birbirlerinin velâyetine râzı olmamanın ve cihadı terk etmenin ıstırâbını yaşamaktadırlar.
Fesâdın temelinde insanın doğal değerleri ve evrendeki mevcut nizamı, kendi hevâsı ve doymazlıkları uğruna altüst etmesi yatar.201 Bunun sonucu, şirkin en büyük fesat olmasıdır. Çünkü şirk, tüm yaratıklardaki değer ve nizamı şuursuz maddeye yükleyerek bozmaya çalışmaktır. Kur’an’da fesat olarak sayılan eylemlerin başlıcaları, iman etmeyip insanları Allah yolundan alıkoymak, büyüklenmek, haksız yere kan dökmek, tuğyankârlık/azgınlık taşkınlık yapmak, fahşâ ve münker (çirkin ve kötü söz, fiil) işlemek, nesil ve ekini helâk etmek, homoseksüellik, yol kesmek, hırsızlık, insanları gruplara ayırmak, sihirbazlıktır.202 Kısaca, dinî hükümlerin dayandığı “nesil, mal, can, din ve akıl emniyetini/güvenliğini yok edici eylemler fesat sınırına girebilir.
İnsanın ürettiği fesattan en büyük payı putperestlik, ikinci olarak münâfıklık, üçüncü olarak da yahûdi kesimi almaktadır.203 En yıkıcı fesat, insanın saltanat ve sahip olma uğruna sergilediği fesattır.204 Böyle olduğu içindir ki, insanlık tarihi boyunca medeniyet ve saltanatların çöküşüne de fesatlar sebep olmuştur.205
Bakara sûresinin 11-12. âyetlerinde olduğu gibi fesat, daha ziyade, münâfıkların bir vasfı olarak zikredilmektedir. Ancak, fesâd çıkarmanın, bozgunculuk yapmanın tasvip edilecek bir yanı olmadığı gibi, hiçbir kimse de, kendisinin böyle çirkin bir fiille vasıflanmasını istemez. Nitekim münâfıklar da, kendilerinin böyle bir özellikle vasıflanmalarını kabullenmemektedirler. Münâfıklar, kendilerinin müfsid değil; muslih olduklarını ileri sürmektedirler.206 Bu âyette geçen fesâd kelimesini, İbn Mes’ud ve ashâbdan bazılarının “küfür ve ma’siyet işlemek” , İbn Abbas ‘ın da, sadece “küfür” kelimeleri ile tefsir etmeleri bu fiilin son derece çirkin olduğunu ve her türlü kötülüğü içerisine alabileceğini göstermektedir. Genelde nefisleri, nesepleri, malı, aklı ve dini ifsâd etmek diye sıralanan bu kötülükler, fesâdın çerçevesi içerisinde mütâlea edilmektedir.
199] Hak Söz, sayı, 3-4, s. 1-2
200] 8/Enfâl, 73
201] Bak. 23/Mü'minûn, 71
202] Bak. 2/Bakara, 205; 12/Yûsuf, 37; 29/Ankebut, 28-30; 28/Kasas, 3-4; 10/Yûnus, 91; 16/Nahl, 88; 7/A'râf, 86; 27/Neml, 14; 89/Fecr, 12
203] Bak. 17/İsrâ, 4; 7/A'râf, 85; 2/Bakara, 11
204] Bak. 27/Neml, 34
205] Bak. 28/Kasas, 4, 83; 89/Fecr, 12; 40/Mü'min, 26; 27/Neml, 14
206] 2/Bakara, 11-12
FESÂD - İFSÂD
- 61 -
Kur’ân-ı Kerim’de “yeryüzünde fesat çıkarmayın” veya “ıslah edildikten sonra yeryüzünde fesat çıkarmayın” anlamlarındaki ifadeler, bazı âyetlerde tekrar edilir. Selef ulemâsına göre “yeryüzünde fesat çıkarma” ifadesi, Allah’a açıktan isyan etmek demektir. Müfessirler, bu ifadeyi, genel olarak, Allah’a şirk koşma, Allah’a isyan, yeryüzünün fesatla dolması, peygamberleri yalanlama, nübüvveti inkâr etme dolayısıyla Allah’ın emirlerini kabul etmeme, Allah’ın dini hakkında şüphe etme, kibirlenme ve büyüklük taslama, harp ve fitne çıkarma şeklinde yorumlamaktadırlar.
Âyetlerde mutlak olarak zikredilen fesâd, ister inanç, isterse amelî konularda olsun, insana zarar veren ve onu maddî ve mânevî helaka götüren her türlü davranıştır. Fesat çıkaranları (müfsidleri) Allah’ın sevmeyeceği,207 onların işlerini düzeltmeyeceği208 gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Allah’ı inkâr ve Allah yolundan alıkoymak, en büyük fesâdlardandır, sonuçları da acıdır: “İnkâr (küfr) eden ve Allah’ın yolundan alıkoyanlara fesatlarına/bozgunculuklarına karşılık azap üstüne azap veririz.”209
Peygamberleri ve getirdiklerini yalanlama da fesâdın büyüklerindendir. Kur’an’da, peygamberlerin getirip yerleştirmeye çalıştığı mesaja ve bu doğrultuda kurmaya çalıştığı İslâmî düzene, birtakım sözde gerekçelerle karşı çıkan ve her türlü engelleme yollarını deneyen kimseler fesatçılar/bozguncular olarak adlandırılmakta ve bu olumsuz davranışlarının kendilerine bir yarar sağlamadığı; tam tersine helâklarına sebep olduğu vurgulanmaktadır.210
İnsan Hakları İhlâli Şeklindeki Fesat
Fesâdın yaygın görünüşü, insan hakları ihlalleridir. Bunlar, kan dökücülük, sömürü ve tahakküm ilişkileri biçiminde kendini gösterir. “...Kim bir kimseyi, bir kimseye (cinâyete) veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu diriltirse (ölümden bir hayat kurtarırsa), bütün insanları diriltmiş gibi olur. And olsun ki onlara belgelerle peygamberlerimiz geldi. Sonra buna rağmen onların pek çoğu, yeryüzünde taşkınlık edenler (müsrifûn) oldu.”211 Kadınları bırakıp erkekleri öldüren Firavun,212 kızlarını toprağa diri diri gömen Mekke câhiliyyesinin insanları,213 daha anne karnındayken kürtajla çocuklarının hayatlarına kıyan veya oğlan kız demeden tüm çocuklarının ebedî hayatlarını öldüren modern câhiliyyenin ortak tavrı yaşama hakkına tecavüzdür. Bu da, temel insan haklarının en başlarında gelen canın korunmasını ihlaldir ve fesâdın en büyüklerindendir.
Yine malın korunmasını ihlal eden hırsızlık, ölçü ve tartıda eksiklik de fesattır.214
Bir toplumda bozgunculara engel olunamaması ve bozguncuların sayısının
207] 5/Mâide, 64; 28/Kassas, 77
208] 10/Yûnus, 81
209] 16/Nahl, 88
210] Bak. 29/Ankebut, 36-37; 7/A'râf, 103, 109-110, 127; 27/Neml, 13-14; 40/Mü'min, 26-27
211] 5/Mâide, 32
212] 7/A'raf, 127
213] 16/Nahl, 58-59; 81/Tekvir, 8-9
214] Bak. 12/Yûsuf, 70-73; 11/Hûd, 84-94; 7/A'râf, 85-93
- 62 -
KUR’AN KAVRAMLARI
artması, bu toplumu ayakta tutan sosyal düzenin bozulması, işlerin çığırından çıkması, toplumsal hayatta hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve kargaşa ortamının hâkim olması demektir. Özellikle zâlim yöneticiler ve politik seçkinler, toplumlarında kötülüğü ve fesâdı yaygınlaştırırlar. Bu fesatçılar, ister peygamber, isterse kendi topluluklarından çıkan şuurlu insanlar olsun, bütün ıslahçılara karşı çıkarlar, onlarla mücadele ederler. “Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah’ı şahit tutan, işbaşına geçince ortalığı fesâda verip bozgunculuk yapmaya, “hars”ı (ürünü, ekini) ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.”215 Bu âyetin metninde yer alan “hars” (ekin, ürün) kelimesi iki şekilde yorumlanır:
Hars, emek yoluyla sağlanan kazanç ve gelirdir. Çoğunlukla dünyevî malları, özellikle de hem toprağın işlenmesi yoluyla elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir. Hars, bu bağlamda ürün olarak anlaşılırsa, bu mecazî olarak, genelde insan davranışlarına, özelde de toplumsal tavırlara uygulanabilir. Onun için hars, günümüzde kültür kelimesinin karşılığı olarak da kullanılmaktadır.
Bazı müfessirler ise, görüşlerini “kadınlarınız sizin hars’ınızdır”216 ifadesine dayandırarak, bu âyette de “hars”ın eşleri anlattığını öne sürerler. Bu durumda “harsın ve neslin yok edilmesi”, âile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bütün bir toplumsal yapının çökmesi ile eşanlamlı olur.
Fesâdın Görüntüleri
Tuğyân: Hak ve adâlet sınırını aşma (tuğyan) ve fesâd/bozgunculuk, birbirini tamamlayan özelliklerdir. 217
Kendisi Bozgunculuk Çıkardığı Halde Sâlihlere Bozgunculuk İsnad Etmek: “Mûsâ’yı, Firavun ve erkânına gönderdik. Âyetlerimize karşı haksızlık ettiler. Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.”218 “Firavun, müfsidlerden (fesatçılardan, bozgunculardan) idi.”219 Kendileri fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar, toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ’ya (a.s.) fesatçı/bozguncu damgası vuruyorlar ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı: “Mûsâ’yı ve milletini, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla baş başa bıraksınlar diye mi bırakıyorsun?”220 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” 221 Firavun ve yandaşları, kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Mûsâ’yı, bozgunculuk yapmakla suçluyorlardı. Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla, vatan haini, bölücü olarak görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan tek tip tavır sahnelediği, günümüz dünyasındaki çok belirgin benzerliklerle değerlendirilebilir.
215] 2/Bakara, 204-205
216] 2/Bakara, 223
217] Bak. 89/Fecr, 9-14
218] 7/A'raf, 103
219] 28/Kasas, 4
220] 7/A'râf, 127
221] 40/Mü'min, 26
FESÂD - İFSÂD
- 63 -
İnsanları Bölme: Kur’an’da insanları yapay ayrımlara tâbi tutup bölme, Firavunca bir fesâd yöntemi olarak savunulmaktadır: “Firavun, memleketin başına geçti, halkını fırkalara (kastlara, yüksek ve aşağı sınıflara) ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, müfsidlerden/fesâd çıkaranlardan idi.”222 Firavun’un zayıf, güçsüz gördüğü grup, Mısır toplumunda en aşağı basamaklara itilen ve hemen hemen bütün insan haklarından yoksun bırakılan İsrailoğullarıydı. İnsanları, sınıflara bölmek, bazı ırklara ayrıcalık vermek, kendileri devletin rantını yiyip halkı sömürerek elit tabakayı (burjuva, sömürücü, kapitalist, bürokrat kesim, mutlu ve putlu azınlık) oluşturup, toplumu da halk tabakası, orta direk, batılı-doğulu, Türk-Kürt, zengin-fakir, irticacı-modern vb. ayrımlarla insanları sınıflara yapay gruplara ayırarak bölen fesâdçılar; mü’min-müşrik ayrımına bölücülük damgası vurarak sömürüye ve zulme dayanan kendi bölücülüklerini unutturmak istemektedirler.
Bilim Yoluyla Fesâd: Çağımız buhranlarının temel nedenlerinden biri, bilime karıştırılan yalanlar, insan itikadını ve yaşayışını saptıran nifaklardır. Gerçekte ilim, ilâhî sanatı tetkik hikmeti olduğu halde; hiç bağdaşmaması gereken cehaletle (câhiliyye) bilim, zorlama yollarla, şeytanî hile ve uydurmalarla bağdaştırılmış ve fesat araçlarından biri olmuştur.
Ahlâk Yoluyla Fesâd: Çağlar boyu toplumlar içinde ahlâkı fesâda verip, toplumları çökerten münâfık ve müşriklerin devrimizdeki ulaştıkları durum, dört ayaklıları bile utandıracak boyutlara gelmiştir.
Ekonomi Yoluyla Fesâd: Dinimiz, insanların meşru ihtiyaçlarını karşılamak için belirli şartlarla helal dairesi içinde çalışmalarını ibâdet kabul eder. Cimriliği haram kıldığı gibi, israfı da şeytanın kardeşliği olarak değerlendirir. Fesatçılar ise, israf ve tüketim hızlanması sloganlarıyla toplumları tüketim toplumu yaparak mahvetmektedir. Ülkeler, toplumlar, âileler, evlilik kurumları, iş bulma konuları... gibi yapılar, savurganlık ve kapitalist düzenin zulmü sebebiyle iflas etmiş durumdadır. Aç insanın, dini (dolayısıyla ahlâkı ve tüm yaşama biçimi) de kolaylıkla yozlaşmış, insanlar karınlarını doyurmaktan ve bazıları da eşya sevgisinden ve yarışından başka şey düşünemez hale gelmiştir. Modernizmin, modanın, mal-eşya yarışının, lüksün ve reklâmın fesâdı yaygınlaştırmadaki rolleri, tahmin edildiğinden de çok fazladır.
Politika Yoluyla Fesâd: İnsanların inanç yapısını bozan ve huzurunu ciddî biçimde kaçıran belki en önemli fesâd yolu budur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, bu yüzden fâsık, zâlim ve kâfir olan tâğutların zulmü her alanda karşımıza çıkmaktadır. Bu onlarca fesâdın kaynağı olduğundan, müslümanların reddetmeleri ve mücadele etmeleri gereken fesâdın başı sayılır.
Fikir Yoluyla Fesâd: Filozof, düşünür yazar, öğretmen... sıfatları, fesâdın câhil halk kesimlerince kabulünü kolaylaştırması açısından büyük ihanet özelliğindedir. Allah’a inanmayan, O’ndan hakkıyla korkmayan insanın hele ağzı laf yapıyor, kalemi yazabiliyorsa bunun fesâdının şerrinden herhalde şeytan bile Allah’a sığınıyordur.
Teknoloji Yoluyla Fesâd: Uydular, casus uçaklar, bombalar, füzeler, cep telefonları, gizli kameralar, tele kulaklar...
222] 28/Kasas, 4
- 64 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Medya Yoluyla Fesâd: TV. kanalları ve boyalı basın... Örnek vermeye gerek var mı?
Ve En Büyük Fesâd Yolu; Düzen: Tüm kural, kurum ve kuruluşlarıyla doğurgan fesâd. Diğer fesâdlar, bu ananın gayr-ı meşrû çocukları. Tâğûtî düzenlerin tümü en büyük müfsiddir.
Ahlâklılar Fesâdçılar Kadar, Mü’minler En Az Kâfirler Kadar Cesur Olmadıkça…
Ahlâklılar, ahlâksızlar kadar cesur olmadıkça, mü’min olduğunu iddia edenler en az kâfirler kadar dâvâları için bedel ödemeye hazır olmadığı müddetçe, “mü’minim” diyenlerin kılavuzu Kur’an olması gerektiği halde, tâğutlar ve tâğutî anlayışlar olduğu sürece… Evet, böyle oldukça ümmetin burnu daha nice leş kokusuna muhatap olacak, mü’minliği tartışılacak tevhidden habersiz halk yığınları ve onları güden muhâfazakâr demokratlar izzeti yanlış yerde aramanın cezası olarak zillet içinde zillet yaşayacak…
Artık ihtilaller, askerî darbeler devri geçti. Şimdiki moda; Farklı biçimleri olan postmodern darbeler… Muhtıralar, internet bildirileri, kapatma davaları ve daha nicelerini görmeye aday olduğumuz benzerleri… Böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş oluyor. Posmodern darbeciler, hem maşa kullanarak fazla risk almamış ve hem de tüm isteklerini muhâtaplarına kendi istekleriymiş gibi yaptırarak kendi köklerini kendilerine kurutturmuş oluyor. Böylece muhafazakâr partileri daha ehlileştirmiş, etkisizleştirmiş ve onun eliyle özellikle İslâmî özgürlük taleplerine set çekmiş oluyorlar. Altı yıldır İslâm ve müslümanlar adına hiçbir icraat ortaya koyamayanlara “ne yapalım, müsaade etmiyorlar” diye bahaneler bulup halkın, bu gerekçelerle, beklentilerini çıkmaz Şubat ayının gelmeyecek otuzuncu gününe ertelemelerini sağlamış oluyorlar. Bırakın Şubat’ın 30’unu, takvimler politikacılara ve destekçilerine göre Şubat’ın 29’unu bile gösteremiyor. Korkudan 28’inde takılıp kalmış, hâkî renkli o sayfayı koparıp atamıyor, yeni sayfa açamıyorlar. Kapatmaya gerek yok (kapatıp niye kahraman yapsınlar ki), “kapatırım ha!” diyenlerin korkusu yetecektir hem iktidara, hem halka.
Her hükümetin olduğu gibi bu hükümetin de İslâm adına bir şey yapmamış olması yeterli görülmüyor, irtica denilen müslümanlığa ve müslümanlara karşı tavrının daha sert olması isteniyor. Sadece üniversitelerde ve sadece başörtüsü yasağını kaldırmayı bile kolay kolay uygulamaya koyamayacakları şekilde, tükürdüklerini yalatıyorlar. Kim demiş T.C. hukuk devleti diye? Bizim açımızdan zaten “hukuk” kelimesi “hak” kelimesinin türevi olduğundan; “Hak” da öncelikle Cenâb-ı Hak ve O’nun hak olarak koyduğu hükümleridir; tâğutun hukuk dediği gerçek Hak ve hukuka ters dayatmalardır. Kendi yasalarına ve anayasalarına bile uymayanlar hangi inancında samimi olabilir? Demokrasi ve kanun adlı kendi putlarını acıkınca yiyen putperestler Allah’a itaat eder mi, Allah’a itaat edenleri sever mi hiç? Onlarınki sürpriz değil, onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar. Ama onların putlarını cilalayıp halka da şirin göstermeye çalışan, buna rağmen tek ilâh Allah’a iman ettiklerini söyleyen, devletle halk arasında köprü kuran kimselerin tavırları esas problem.
Zâlimler zulümlerini “adâlet”i parti adlarının önüne koyanlar eliyle icrâ ediyorlar. Hükümet davul taşıyor, tokmak başkalarının elinde; istediği havadan
FESÂD - İFSÂD
- 65 -
çalıyorlar. Davulculara kıvırtmak, halka da oyna(t)mak kalıyor. Ayrımcılık ve adâletsizliğin birçok yansımasından biri olan katsayı, yat sayıya çoktan dönüştü bile. Halkın da din adına zaten fazla istediği bir şey olmadığı halde, derin devlet kendi halkına, Kürt olsun Türk olsun fark etmez; hiçbirine güvenmiyor, onları baskı altında tutmayı yeğliyor.
Demokrasi oyunu budur: Kim halkı oyalıyor, o halktan oy alıyor. Ver oyunu, gör oyunu.
Ilıman İslâm dedikleri ucûbeyi ülke insanına ve Ortadoğu’ya yerleştirme ve ülkenin uzaktan yönetilmesi için Batılıların elinde sağcı muhafazakâr partilerin üstlendiği rolleri şu an için daha iyi oynayacak başrol oyuncuları yok. Müslüman halkın gazını almak ve BOP denilen proje için, yani Ortadoğu’yu yeniden dizayn edip oralara T.C. tipi demokrasi ihraç etmek için bugünkü aktörlere devamlı ihtiyaç vardır. Muhalefettekilerin esas oğlanı oynamaları mümkün gözükmüyor; onlar hep kötü rolde kalmalı. Ayrıca, Amerika’nın Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya başka sürprizleri de olabilir; ılıman İslâm denilen muharref din anlayışını kökleştirmek için halife ve mehdiler sunabilir yakın bir zamanda. Önümüzdeki zaman dilimleri bereketli değil ama hayli hareketli günlere gebe.
Demokrasi neymiş? Bugüne kadar nice demokrasi adına ve ona rağmen planlar, oyunlar, onun şirin maskesinin ardında sırıtan çirkin yüzünü göremeyen bazı müslümanlar artık demokrasinin Hak ve hatta halk açısından ne büyük kandırmaca olduğunu geç de olsa bilmem anlayabilecekler mi? Yoksa, tam tersine (her seçim öncesi mağdûra, ehven-i şerre destek olma teraneleriyle), bizim mahalleden daha fazla demokrasiye, tevhid parmağı lekeli/boyalı çoğunluğa kayma mı olacak? Korkarım ikincisi olacak. Demokrasi oyunu bizde böyle oynanır; % 47 oy değil; % 97 oy alarak şeklen iktidar olsanız bile fiilen iktidar olamıyorsunuz. Tam tersine, esas iktidar gücünü elinde bulunduran derin devletin sizin elinizle size oy verenlerin inançlarına ve yaşayışlarına düşmanca tavırlar takınmak için sizi zorlayabiliyorlar. İletişim çağının olumlu tarafları da var; bilmeyen kalmadı. Uzun yıllardır memleketi Ergenekon gibi çeteler yönetiyormuş. Çetelerin çetelesini tutmak bile mümkün değil; her taraf çete kaynıyor. Düzen çeteler, mafyalar, gladyolar düzeni. Tutuklanan insanlara bakıyorsunuz ki, ne kadar farklı dallardan ve ne kadar farklı görüşleri olduğu sanılan kimseler. “Küfrün tek millet” olduğu yeniden yine beliriyor. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon çetesi rolünü ve misyonunu doğru, âcil ve gereği gibi oynayamadı; değişmesi lâzım. Ergenekon gider, Ötüken gelir. Ama derin örgütlenmeler bitmez. Derin devletin sadece Ergenekon’dan ibaret olduğunu kim iddia edebilir?
Yönetim olarak tümüyle Allah’ın indirdikleriyle hükmedildiği ve yöneticilerin Allah’a hesap verme şuuruyla Kur’an kanunlarını uyguladığı, İslâm’ın tanımladığı adâletten zerre kadar ayrılmadığı ve zâlimlerin erişemeyeceği bir makam olan Kur’an’ın “imam” dediği halifelik görevini üstlendiği bir ülkede, evet sadece böyle bir dâru’l-İslâm’da yöneten bellidir, yönetilen bellidir. Aslında öyle yerlerde yönetim ve kanun koyma hakkı sadece Allah’a ait kabul edilir, imam/halife ve yardımcıları ise İlâhî hükümleri uygulayan ve Kur’an adlı İslâm Anayasasına ters düşmeyen ictihadları hayata geçiren bizden birileridir. Kendilerinden olan bu yöneticilere sıradan bir vatandaş bile hesap soracak, yönetenler en az haftada bir Cuma namazında câmide “imam” olarak, Hakk’a verecekleri hesaplarını
- 66 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kolaylaştırmak için halka hesap verecektir.
Böyle olmadığı durumlarda ise, halk bazen müslümanlık adına, bazen kutsal(!) devlet nâmına, bazen demokrasi uğruna ne zulümlere muhâtap olacaktır. Osmanlı’nın o muhteşem yönetiminde de (o günün demokrasisi ve hiyerarşisi diyebileceğimiz şekilde) derin devlet vardı. İlk zamanlar örf-âdet, tarikatler ve şeyhler, sonraları saray protokolü ve padişah anaları ve sevgilileri kadınlar saltanatı, sonra Yahûdiler ve giderek devlet içinde devlet konumuna gelen (Hıristiyanların çocuklarından devşirilen ve Bektaşi tarikatine mürit yapılarak içe kapanması istenen) Yeniçeriler derin devlet görevi üstlendi. Özellikle Tanzimat sonrası ise dışarıdan Batılı ülkeler ve içeriden Batılı zihniyete sahip İslâm düşmanı “aydın” denen karanlıklar, gayri müslim azınlıklar derin devlet rolündeydi. Sonra, meşrutiyet, dönmeler (özellikle Selanikliler), jön Türkler, özellikle İT (İttihat ve Terakki) cemiyeti derin devlet olarak Osmanlı’yı yönetti. Sonra kurtarıcılar sahneye çıktı. Ülkeyi yok yere ve nâhak şekilde, İslâm için olmayan ve müslümanların taraf olmaması gereken bir savaşa (1. Dünya Savaşına) sürükleyen derin devlet ülkeyi iyice bir kurtardı. Kurtaranlar ülkeyi kim olduğu resmen ifade edilemeyen (devlet tarafından hep dost ve müttefik kabul edilen) “düşman”lardan değil; İslâm’dan kurtardılar. O günden bugüne de yönetimi hep bu kurtarıcılar ellerinde bulundurdular. “Efendim, artık cumhuriyetten sonra ve özellikle demokrasiye geçildikten beri halk, kendi seçtiği yöneticiler tarafından yönetiliyor” mu diyen var hâlâ? Şaşarım bu akılsız akla; özellikle gözler önüne serilen bunca oyunun bazı figüranları afişe edildikten sonra! Ergenekon, buzdağının görünen kısmı. Kartel medyası, para ve para babaları TÜSİAD vb. burjuva kesimi, silahlı kuvvetler, yattığı yerden Atatürk, Anayasa mahkemesi, Yargıtay, YÖK gibi masum kabul edilip dokunulamayan güçler, tabii ki Amerika ve İsrail, BM (Bir leşmiş İlletler) gibi uluslar arası kuruluşlar, Siyonist ve masonik örgütler ve mafya yönetiyor ülkeyi. Derin bir iman olmayınca, gönüllerin ta derinliklerinden coşan Allah’la irtibat, O’nun kanunlarını her şeyin üstünde gören, takvâ ve âhiret bilincini kuşanan muvahhid mü’min özelliği kuşanılmadıkça bu durum devam edecek. Batılı kâfirler dışarıdan, bunca kurtarıcı ve yönetici içeriden memleketi tümüyle ve iyice kurtarmalarına az kaldı. Zaten insanımız tümüyle kurtuldu sayılır (İslâm’dan ve müslümanca yaşayıştan). Ama yetmiyor bu kurtarıcılara. Kökten dinsizlik olmalı. Ülkenin yönetiminin her şeyiyle Batılı gâvurlarınki gibi olması yetmez; halk da her şeyiyle gâvurdan daha gâvur oluncaya kadar bu kurtarma girişimleri devam edecek. Ya da, eh % 1 de olsa bir ihtimal daha var: Ülkenin kurtarıcılardan kurtulması.
Ümitsiz miyiz? Müslüman hiç ümitsiz olur mu? Allah’tan ümit kesmek, ancak kâfirlerin işi. Allah’ın mü’minlere rahmetinden, yardımından da ümit kesemeyiz. Ama bunun tahakkuku için mü’minliğini ispatlayan ve yardıma hak kazanan, her çeşit şirkten uzaklaşan muvahhid mü’minler olmak gerekiyor. Kendini “mü’min” sayanların yeniden “iman” edip tevhid eri olmaları, “Kitabım Kur’an” diyenlerin başka kutsallardan ve kitapsızlıktan kurtulup “Kur’an”a sarılmaları, tüm “tâğut”ları reddedip cihad bilincine ulaşmaları gerekiyor öncelikle. Yoksa bu zillet artarak devam edecek ve korkarım ki, âhiretteki azâbın keffâreti değil; bir avansı olacaktır.
Fesâdın Zıddı Salâh
FESÂD - İFSÂD
- 67 -
Fesâdın zıddı olan salâh ise, mü’minlerin belirgin vasfı ve peygamberin istekleri arasındadır. Âyette ifade edilen Hz. Yusuf’un duâsı bu gerçeği belirtmektedir: “Benim canımı müslüman olarak al ve beni sâlih insanlar arasına kat.”223 Râzî’nin yorumuna göre, seni Allah’a itaate çağıran her şey salâh; Allah’tan alıkoyan her şey de fesâddır. İbn Teymiye’ye göre ise, her çeşit hayrı içerisine alan salâh; şerrin her çeşidini içerisine alan da fesâddır. Yine Ebu Hayyan gibi bazı âlimlere göre salâh, mutedil ve güzel bir hal üzere olmaktır.
Salâh, mü’minlerin önemli bir vasfı olup, bu vasıfla mü’minler, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetir, O’nun seçkin kulları arasına girmeye çalışır, tutum ve davranışlarında itidalli olmayı tercih ederek dünya ve âhiret saâdetini elde etmek isterler. Çünkü salâh vasfı, hem dünyevî, hem de uhrevî özelliği bünyesinde taşımaktadır. Başka bir ifadeyle âhirette sâlih insanlardan olmanın yanında, bu dünyada da iyi insanlardan olmak önemli bir husustur. Allah, seçkin kullarını bu vasıfla ayırt etmektedir. Salâh, sıfatların en üstünü olup, bununla vasıflanmak ise, derecelerin en mükemmeline delâlet etmektedir. O halde, böyle bir hususiyet taşıyan vasfın, sadece uhrevî yönü olmayıp, dünyevî yönünün de bulunması gerekir. 224
Peygamberlerin önemli duâları içinde fesat üretenlere mağlup olmama dileği de yer almaktadır.225 Çünkü fesat, yurtları kaos ve mutsuzlukla doldurmakta, kitleleri lanet ve azabın kucağına itmektedir.226
Kur’an’da fesâdın zıddı olan salâh ve fâsidin zıddı olan sâlih ve müfsidin zıddı olan muslih kelimeleri sık sık kullanılmaktadır. Fesat çıkaran fâsid’in zıddı olan sâlih kelimesi, Kur’an’da toplam 132 yerde zikredilir. İfsâd kelimesinin zıddı olan ıslah kelimesi ise Kur’an’da 7 âyette geçer. Yine, sulh ve türevlerinin geçtiği âyet-i kerime sayısı toplam 32’dir. Muslih kelimesi ve çoğulu ise Kur’an’da toplam 5 yerde geçer. Sâlih amel, değişik konuları, Allah’ın faziletli görevlerini ifade edecek şekilde çok geniş kapsamlıdır.
Kur’an, fesat üreten birey ve kitlelerin insanların karşısına barış üreticileri olarak çıkabileceklerini de söylemektedir.227 Sulh/barış taraftarı gözüken nice sahte barışçılar vardır. Bunlar barışçı kimliğiyle savaşların en gaddarcasını yapmakta, ıslah adına yeryüzünü ifsad etmektedirler. İnsanları mahvetmenin adına kurtarmak denilebilmekte, Firavunlara Mûsâ adı verilmekte, nice sahte kahraman ve sahte kurtarıcılar insanları ifsad etmektedir.
Islah adıyla ifsadı, barışçılık iddiasıyla gerçek barışseverliği ayırmada kullanılacak ölçüleri Kur’an şöyle bildirmektedir: Allah’a Kur’an’ın istediği gibi iman, âhirete yakînen inanmak, sâlih amel yani insanlığın hayrına katkıda bulunacak hizmetler gerçekleştirmek. 228
İnsanların toplum içerisindeki haklarını tespit etmek ve toplum düzenini tesis etmek, siyasetle yakından ilgilidir. Bilindiği gibi siyaset: “insanları dünya
223] 12/Yûsuf, 101
224] Ömer Dumlu, Kur'an-ı Kerim'de Salâh Meselesi, DİB Y., s. 10-13
225] Bak. 29/Ankebut, 30
226] Bak. 16/Nahl, 88; 13/Ra'd, 25
227] 2/Bakara, 11
228] Kur'an'ın Temel Kavramları, 125-126
- 68 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve âhirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatlerine çalışmak” şeklinde tarif edilmiştir. İnsanların hevâ ve heveslerini tatmine yönelen “zâlim siyaset/çirkin politika, tâğutî yönetim” fesâdın yayılmasına vesile olur. “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki; onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider ve o kimse kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, düşmanların en amansızıdır. O, iktidara (velâyete) geldiğinde, yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesilleri helak etmeye koşar. Allah ise fesâdı sevmez.” 229 Zâlim siyasette, hem tahrip etme, hem şüphe uyandırma söz konusudur. Fesâdın yaygınlaşması konusunda tâğutî düzenlerde alabildiğine yarış vardır. Zâlim politikacılar, fitne ve fesat kumkuması boyalı basın, ahlâksız kanallar, hatta en masum kabul edilen resmî ve çoğu toplumsal kurumlar fesat yarışında şeytanı bile geride bırakma gayretindedirler.
Fesatçılara Verilen Ceza
“Allah, kimin muslih/düzelten, kimin de müfsid/bozguncu olduğunu bilir.”230 “Allah, fesâdı sevmez.”231 Allah, ahdini bozanlara, bağları gözetmeyenlere ve fesat çıkaranlara lânet eder yardım ve inâyetini keser.232 Hüsrâna (zarara) uğrayanlar işte onlardır.233
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde (çölde, kırda ve şehirde) fesat çıkar. Böylece, onlar yaptıklarının bir kısım karşılığını daha dünya hayatında görürler.”234 Pek çok toplum, fesat çıkarmaları yüzünden dünyevî belâ görmüş ve helak olmuştur. Allah, A’râf sûresinde peş peşe Semud, Medyen ve Sodom halklarının bozgunculukları dolayısıyla başlarına gelen felaketleri anlatır.235 İsrailoğulları da yaptıkları fesâdların karşılığını dünyevî felaketler halinde görmüşlerdi.236 Kur’an, fesâd-helâk ilişkisi çerçevesinde, geçmişte bozguncuların uğradığı sona dikkat çeker ve fesatçıların uğradığı sonun incelenmesini ister. Bu incelemeden amaç, bu konu üzerinde düşünülmesi ve aynı sonuçlarla karşılaşılmaması için davranışların gözden geçirilmesidir. İnkârcılık yapıp Allah yolundan alıkoyanlara, fesâdlarına karşılık, azap üstüne azap verilir.237
Yeryüzünü fesâda veren veya fesâdı başka türlü izale edilemeyen kimselerin cezaları, öldürülmeye varacak kadar ağırdır. Bu konudaki ayrıntılar fıkıh kitaplarında uzun uzun belirtilmiştir. “Allah ve Rasûlü’yle savaşanların (örneğin faiz alıp verenler gibi238) ve yeryüzünde fesâda koşanların cezası, öldürülmeleri veya asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya o yerden nefyedilmeleri (sürülmeleri, hapsedilmeleri)dir.”239 “Allah ve Rasûlü’yle savaşanlar” ifadesi ile, başka insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik bilinçli davranışlarının yanı sıra, Allah’ın koyduğu ve bütün elçilerinin açıkladığı ahlâkî ilkelere düşmanca bir muhalefet edilmesi anlatılmaktadır. “Eli ve ayağını kesmek” deyimi, birinin
229] 2/Bakara, 204-205
230] 2/Bakara, 220
231] 2/Bakara, 205
232] 13/Ra'd, 25
233] 2/Bakara, 27
234] 30/Rûm, 41
235] Bak. 7/A'râf, 85-94
236] 17/İsrâ, 4-7
237] 16/Nahl, 88
238] 2/Bakara, 279
239] 5/Mâide, 33
FESÂD - İFSÂD
- 69 -
gücünü yok etmek olarak da anlaşılabilir. Hem fiziksel, hem de mecazî anlamda kötürüm hale getirilmeyi gösteriyor olabilir. “min hılâf/çaprazlama” ifadesi de döneklik/sapkınlık yüzünden biçiminde de karşılanabilir.
Hevâ ve heveslerini ilâh edinen zümreler, yeryüzünde fesâdın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için kurumlar kurmuş, kurallar oluşturmuştur. Müslümanlara düşen görev, fitne ve fesat yeryüzünden kaldırılıncaya, din sadece Allah’ın oluncaya kadar bütün gücüyle mücâhede, mücâdele ve mukâtele etmektir.
- 70 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fesat - Salâh Konusunda Âyet-i Kerimeler
A- Fesâd ve İfsâdKelimesinin İsim ve Fiil Halinde Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 29 Yerde): 2/Bakara, 11, 27, 30, 205, 205, 251; 5/Mâide, 32, 33, 64; 7/A’râf, 56, 85, 127; 8/Enfâl, 73; 11/Hûd, 116; 12/Yûsuf, 73; 13/Ra’d, 25; 16/Nahl, 88; 17/İsrâ, 4; 21/Enbiyâ, 22; 23/Mü’minûn, 71; 26/Şuarâ, 152; 27/Neml, 34, 48; 28/Kasas, 77, 83; 30/Rûm, 41; 40/Mü’min, 26; 47/Muhammed, 22; 89/Fecr, 12.
B- Müfsid Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 21 Yerde): 2/Bakara, 12, 60, 220; 3/Âl-i İmrân, 63; 5/Mâide, 64; 7/A’râf, 74, 86, 103, 142; 10/Yûnus, 40, 81, 91; 11/Hûd, 85; 18/Kehf, 94; 26/Şuarâ, 183; 27/Neml, 14; 28/Kasas, 4, 77; 29/Ankebût, 30, 36; 38/Sâd, 28..
C- Sâlih Amel Anlamında “Sâlih” Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 132 Yerde): 2/Bakara, 25, 62, 82, 130, 277; 3/Âl-i İmrân, 39, 46, 57, 114; 4/Nisâ, 34, 57, 69, 122, 124, 173; 5/Mâide, 9, 69, 84, 93, 93; 6/En’âm, 85; 7/A’râf, 42, 73, 75, 168, 189, 190, 196; 9/Tevbe, 75, 102, 120; 10/Yûnus, 4, 9; 11/Hûd, 11, 23, 46, 61, 62, 66, 89; 12/Yûsuf, 9, 101; 13/Ra’d, 29; 14/İbrâhim, 23; 16/Nahl, 97, 122; 17/İsrâ, 9, 25; 18/Kehf, 2, 30, 46, 82, 88, 107, 110; 19/Meryem, 60, 76, 96; 20/Tâhâ, 75, 82, 112; 21/Enbiyâ, 72, 75, 86, 94, 105; 22/Hacc, 14, 23, 50, 56; 23/Mü’minûn, 51, 100; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 70, 71; 26/Şuarâ, 83, 142, 227; 27/Neml, 19, 19, 45; 28/Kasas, 27, 67, 80; 29/Ankebût, 5, 7, 9, 27, 58; 30/Rûm, 15, 44, 45; 31/Lokman, 8; 32/Secde, 12, 19; 33/Ahzâb, 31; 34/Sebe’, 4, 11, 37; 35/Fâtır, 7, 10, 37; 37/Sâffât, 100, 112; 38/Sâd, 24, 28; 40/Mü’min, 40, 58; 41/Fussılet, 8, 33, 46; 42/Şûrâ, 22, 23, 26; 45/Câsiye, 15, 21, 30; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 12; 48/Fetih, 29; 63/Münâfıkun, 10; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11, 11; 66/Tahrîm, 4, 10; 68/Kalem, 50; 72/Cinn, 11; 84/İnşikak, 25; 85/Bürûc, 11; 95/Tîn, 6; 98/Beyyine, 7; 103/Asr, 3.
D- Islâh Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 2/Bakara, 220, 228; 4/Nisâ, 35, 114; 7/A’râf, 56, 85; 11/Hûd, 88;
E- Sulh ve Islah Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde): 2/Bakara, 160, 182, 224; 3/Âl-i İmrân, 89; 4/Nisâ, 16, 128, 128, 128, 129, 146; 5/Mâide, 39; 6/En’âm, 48, 54; 7/A’râf, 35, 142; 8/Enfâl, 1; 10/Yûnus, 81; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 119; 21/Enbiyâ, 90; 24/Nûr, 5; 26/Şuarâ, 152; 27/Nenml, 48; 33/Ahzâb, 71; 40/Mü’min, 8; 42/Şûrâ, 40; 46/Ahkaf, 15; 47/Muhammed, 2, 5; 49/Huucurât, 9, 9, 10.
F- Muslih Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 11, 220; 7/A’râf, 170; 11/Hûd, 117; 28/Kasas, 19.
Fesat Konusunda Âyet-i Kerimeler
a- Fesat Çıkarmak: Bakara, 11, 27, 205; Al-i İmran, 63; Maide, 33, 64; A’raf, 56; Tevbe, 47-48; Yunus, 23, 40; Hud, 85, 116; Ra’d, 25; Kasas, 77, 83; Ankebut, 36; Ahzab, 60-62; Muhammed, 22-23.
b- Münâfıklar Fesat Çıkarırlar: Bakara, 11-12, 205; Nisa, 83; Tevbe, 107; Muhammed, 22; Münâfıkun, 7.
c- Fesat Helak ve Azap Sebebidir: Nahl, 45-47; Neml, 48-52.
d- Fesat Çıkarmak, Azap ve Yok Oluş Sebebidir: Nahl, 45-47; Neml, 48-52.
e- Yok Olmaya Layık Bir Toplumun Öncüleri İtaatten Çıkar ve Şımarırlar: En’am, 123; İsra, 16; Zuhruf, 22-23; Nuh, 21-24.
f- Dünya Nimetleriyle Şımarık Toplumlar Yok Olmuştur: Kasas, 58.
g- Cennet, Zulüm ve Fesattan Sakınanlarındır: Kasas, 83; Ankebut, 36.
h- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
Sâlih Amel Konusundaki Âyetler
a- Sâlih Amel İşlemek: Kehf, 110; Fatır, 10; Yasin, 12; Haşr, 18; Müzzemmil, 20.
b- Sâlih Amel İşleyenlerin Mükâfatı: Bakara, 25, 82, 277; Al-i İmran, 57; Nisa, 57, 122-123, 173; Maide, 9; A’raf, 42; Yunus, 9, 26; Hud, 11, 23; Ra’d, 29; Kehf, 30-31, 107-108; Meryem, 60-63; Enbiya, 94; Kasas, 84; Ankebut, 7, 9, 58-59; Lokman, 8-9; Secde, 19; Fatır, 7; Fussılet, 8; Şura, 22-23; Muhammed, 12; Talak, 11; İnşikak, 25; Büruc, 11; Tin, 6; Beyyine, 7-8.
c- Sâlih Amel İşleyenlerin Üstünlüğü: Asr, 1-3.
d- Sâlih Amel, Dünyalık Şeylerden Hayırlıdır: Kehf, 46; Meryem, 76.
e- Sâlih Amel İşleyenlerin Kusurlarını Allah Bağışlar: Ankebut, 7; Necm, 32.
f- Allah’ın, Sâlih Amel Nasib Etmesi İçin Süleyman a.s.’ın Duâsı: Neml, 19; Ahkaf, 15.
g- Sâlih Amel İşleyenlerin Yaptıkları, Kendi İyilikleri İçindir: Rum, 44-45; Fussılet, 46; Casiye, 15.
FESÂD - İFSÂD
- 71 -
h- Amelsiz İman: En’am, 158.
i- Amelde İhsan: Bakara, 112.
j- Kötü Amel İşleyenler: Fatır, 8, 10; Yasin, 12; Fussılet, 46; Casiye, 15.
k- Bütün Amelleri Allah Bilir ve Görür: Fecr, 14; Adiyat, 11.
l- Bütün Amellere Karşılık Verilecektir: Zariyat, 6; Necm, 31; Zilzal, 6-8.
m- Amellere Göre Dereceler Vardır: En’am, 132; Ahkaf, 19; İnsan, 1-2; Leyl, 4.
n- Amellerin Boşa Gitmesi: Muhammed, 33.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 210
2. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 190-192
3. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 38-41
4. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 88
5. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 101-102
6. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 1, s. 72-75
7. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 48-49
8. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 131-138
9. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 421-422
10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 170-173
11. Kur’an’da Siyasi Kavramlarvecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 339-366, 481-485
12. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 276-281
13. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 135-139
14. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 206-209
15. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutso, Pınar Y. s. 279-281, 268-273
16. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 160-164
17. Kur’an’da Salah Meselesi, Ömer Dumlu, DİB. Y. 4-13, 79-154
18. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y. s. 75-83
19. Kur’an’da Toplumsal Çöküş, Ejder Okumuş, İnsan Y. s. 161-171, 180-181
20. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 183-187
FELÂH / KURTULUŞ
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FELÂH / KURTULUŞ
- 39 -
Kavram no 47
Nimetler 2
Bk. Cennet; İman; Sâlih Amel; Gâlibiyet ve Allah’ın Yardımı; Ensârullah
FELÂH / KURTULUŞ
• Felâh; Anlam ve Mâhiyeti
• Kur’an’da Felâh
• Hadislerde Felâh
• Felâhın Yolu: İman ve Sâlih Amel
• Namaza Çağrı: Haydin Felâha!
• Kimler Felâh'a Erer?
• Felâha Erenlerin Özelliklerinin Anlatıldığı Bakara Sûresinin İlk Beş Âyeti; Kısa Tefsiri
“Onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve felâha ulaşmış olanlar (kurtuluşa ermişler) ancak onlardır.” 82
Felâh; Anlam ve Mâhiyeti
Arapça’da “yarmak, tarlayı sürmek” mânâsına gelen “f-l-h” kökünden türeyen felâh, zafer, necat, halas ve fevz kelimeleriyle eş anlamlı kabul edilir. Sözlükte “yarmak, arzu edilen şeyleri elde etme, istenmeyen şeylerden kurtulma, gâyeye ulaşmak, hayır, nimet, refah ve saâdet içinde bulunma” gibi manalar taşır. Felâh kelimesinin yarmak anlamından dolayı, çiftçiye fellah; alt dudağı yarık olan kimseye de eflah adı verilmiştir. Felâh, bir terim olarak; kişinin dinî ve ahlâkî yükümlülüklerini yerine getirmesinin sonucunda dünyada elde edeceği başarı ve mutlulukla, âhirette ulaşacağı ebedî kurtuluş ve saâdeti ifade eder.
İnsanın böyle bir sonuca ulaşabilmesinin, karşısına çıkan bütün engelleri aşması şartına bağlı olduğu dikkate alınırsa, felâhın sözlük anlamı ile terim anlamı arasındaki bağlantı anlaşılır. Felâh; önündeki engeli yarıp, kendini kurtarmak ve istediğine ermek yani zafer bulmaya denir. Para, kadın, makam, şöhret gibi engelleri aşanlar, dünyada devlete; âhirette cennete ulaşırlar. Ezanda geçen “hayye ale’l-felâh” (Haydi kurtuluşa!) ifadesindeki felâh, kurtuluşa yönelmek anlamındadır. Aynı kökten gelen iflah, bir şeyi elde etmek, arzu edilen şeye ulaşmak, çalışmada başarılı olmak gibi anlamlar ifade eder.
Râgıb el-İsfahanî, felâhı, dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra, birincisini dünya hayatını güzelleştiren uzun ömür, zenginlik, şeref ve bunların kazandırdığı mutluluk olarak yorumlamış, uhrevî saâdeti de şu dört şeyle özetlemiştir: Ölümsüz bir ömür, hiçbir ihtiyaç unsuru taşımayan zenginlik, zillet şâibesinden arınmış bir şeref ve cehil karanlıklarından kurtulmuş bir ilim.
Orucun gün boyu rahat bir şekilde tutulmasını sağladığı için sahur yemeğine;83
82] 2/Bakara, 5
83] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/ 272
- 40 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ayrıca ezan ve kamette geçtiği üzere hayrın bekâsına ve ebedî kurtuluşa vesile olması dolayısıyla cemaatle kılınan namaza da felâh denmiştir.84 Kelimenin sadece günlük başarıyı85 ve kişinin tedavi sonrasında hastalıktan iyileşmesini86 ifade eden bazı kullanımlarına da rastlanmaktadır.87
Firavun, komutanlarına ve ilim adamlarına “bütün tuzaklarınızı, planlarınızı toplayın, sonra saf saf gelin. Bugün yüce olan, felâha (kurtuluşa) erecektir.”88 diyerek o da Mûsâ (a.s.) engelini aşmak ister, ama aşamaz ve denizin derinliklerinde boğulur.
Kur’an’da Felâh
Felâh ve türevleri, Kur’an’da kırk yerde geçer. Felâhın zıddı olan hüsran ve türevleri ise 65 yerde kullanılır. Felâhtan türetilen ve “felâha ulaşan, ebedî saâdete eren” anlamına gelen “müflih” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de çoğul şekliyle “müflihûn” bir övgü ifadesi olarak sadece mü’minler hakkında kullanılmaktadır. Kur’an terminolojisinde genellikle, âhiret hayatında cehennemden kurtulup cennete girmeyi ve Allah’ın rızasını elde etmeyi ifade eden felâh,89 Bakara sûresi 2-5. âyetlerinde, dünya hayatını gayba iman edip namaz kılmak, kendilerine ihsan edilen nimetlerden başkalarını da faydalandırmak, peygamberlere gönderilen kitaplara ve âhiret gününe kesinlikle inanmak suretiyle geçirenlere vaad edilmektedir. Kur’ân-ı Kerim, Allah’a iftira edenlerin, kâfirlerin, zâlimlerin, mücrimlerin, sihirbazların felâha kavuşmayacaklarını beyan eder.90 Buna karşılık Kur’ân-ı Kerim, mü’minlerin, namazlarını huşû ile kılanların, sabırlı olanların, takvâ sahibi kimselerin, cimrilikten sakınanların, nefislerini tezkiye edenlerin, Allah’ı samimiyetle ananların felâha (kurtuluşa) ereceklerini de açıklar.91
Gerçekten mü’minler felâha (kurtuluşa) ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler; Onlar ki, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler; Onlar ki, zekâtı verirler; Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. Yine onlar (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riâyet ederler; Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır; Firdevs (cennetin)e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar.”92
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, felâha (kurtuluşa) erenlerdir.”93
“Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”94
84] Müslim, Salât 6, 12; Tirmizî, Salât 149; Nesai, Ezan 3, 5
85] 20/Tâhâ, 64
86] Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/427, 430; Ebû Dâvud, Tıb 7
87] TDV İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 300-301
88] 20/Tâhâ, 64
89] 23/Mü'minûn, 1; 58/Mücadele, 22
90] Bak. 6/En'âm, 21, 131; 10/Yûnus, 77; 12/Yusuf, 23; 20/Tâhâ, 69; 40/Mü'minun, 117; 28/Kasas, 37, 82; 10/Yûnus, 69; 16/Nahl, 116
91] Bak. 23/Mü'minûn, 1; 87/A'lâ, 14; 91/Şems, 9; 2/Bakara, 189; 5/Mâide, 100; 22/Hacc, 77; 62/Cum'a, 10; 59/Haşir, 9; 64/Teğâbün, 16
92] 23/Mü'minûn, 1-11
93] 3/Âl-i İmran, 104
94] 3/Âl-i İmran, 130
FELÂH / KURTULUŞ
- 41 -
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”95
“Yalan sözlerle Allah’a iftira edenden veya O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Şüphe yok ki, zâlimler felâha (kurtuluşa) ermezler.”96
“De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Yurdun (dünyanın) sonunun kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz. Gerçek şu ki, zâlimler iflah olmazlar.”97
“O Peygamber’e iman edip O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”98
“Evinde bulunduğu kadın, onun nefsinden murat almak istedi, kapıları iyice kapattı ve ‘Haydi gel!’ dedi. O da ‘(Hâşâ), Allah’a sığınırım! Zira kocanız benim velînimetimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zâlimler iflah olmaz.’ dedi.”99
“Peygamber ve onunla beraber iman edenler, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar felâha (kurtuluşa) erenlerin kendileridir.”100
“Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibâdet edin; hayır işleyin ki felâha (kurtuluşa) eresiniz.”101
“...Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe edin ki, felâha (kurtuluşa) eresiniz.”102
“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar, felâha (kurtuluşa) erenlerdir.”103
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Rasûlü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, hizbullah (Allah’ın tarafında olanlar)dır. İyi bilin ki, felâha (kurtuluşa) erecekler de sadece hizbullah (Allah’ın tarafında olanlar)dır.”104
“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar felâha (kurtuluşa) erenlerdir.”105
“Temizlenen, Rabbinin adını anıp O’na kulluk eden, namaz kılan kimse kuşkusuz felâha (kurtuluşa) ermiştir.”106
“...Nefsini kötülüklerden arındıran felâha (kurtuluşa) ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.”107
95] 5/Mâide, 90
96] 6/En'âm, 21
97] 6/En'âm, 135
98] 7/A'râf, 157
99] 12/Yusuf, 23
100] 9/Tevbe, 88
101] 22/Hacc, 77
102] 24/Nur, 31
103] 24/Nur, 51
104] 58/Mücadele, 22
105] 59/Haşr, 9
106] 87/A'lâ, 14-15
107] 91/Şems, 9-10
- 42 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hadislerde Felâh
Hadislerde felâh, genellikle “Allah’ın affına ve afiyete mazhar olma, O’nun rızasını elde etme” şeklinde tanımlanmış;108 Allah’ın birliğine inanıp şirkten uzak duran,109 Hz. Peygamber’in yolundan giden ve fitneden uzak kalabilen mü’minlerin felâha erecekleri müjdelenmiştir.
İslâmiyet, samimi bir imana sahip olunması yanında, inanılan her güzel ve faydalı işin hayata geçirilmesine de önem vermekte, dünya ve âhiret saâdetinin iman ve amel-i sâlih uyumuna bağlı olduğunu kabul etmektedir. Yani, amel-i sâlih olmadan gerçek anlamda imanın olmayacağı belirtilmiştir. Dinin ve dindar olmanın amacı, samimi bir imanla birlikte ibâdet şekilleri, ahlâk kuralları ve insanlar arası münasebetlere dair dinin sunduğu pratikleri uygulamak suretiyle fert ve toplum hayatının huzurunu sağlamak ve ebedî hayatın mutluluğuna ulaşmaktır.
Zemahşerî, Bakara sûresinin beşinci âyetinde geçen “müflihûn” kelimesini açıklarken şöyle der: Müflih, gâyesine ulaşan kişi demektir. Sanki bu kişi için bütün başarı yolları açılmış ve önünde hiçbir engel kalmamıştır. F-l-h, aslında yarmak ve açmak anlamındadır. Felâha eren kişi, bir çeşit zafer ve başarı yollarını yarıyor, gâyeye giden yol, âdeta ona açılıyor demektir.
Felâhın Yolu: İman ve Sâlih Amel
Bakara sûresi, 1-5. âyetlerde hidâyet ve ona bağlı olarak felâh (kurtuluş), gaybe iman, namazı ikame ve her imkânla infak etme şartlarına bağlanmıştır. Dolayısıyla, iman ve sâlih amel olmaksızın kurtuluş mümkün değildir. İman ve sâlih amel olmadan kurtuluşun olmadığı gerçeği, felâh kelimesinin zıddı olan “husran”la ifade edilerek Asr sûresinde de belirtilir: “Asra yemin olsun ki, insan gerçekten husran (ziyan) içindedir. Bundan, ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.”110
Hâlikın nâ mütenâhî adı var, en başı “Hak”
Ne büyük şey, kul için, hakkı tutup kaldırmak.
Hani ashâb-ı kiram ayrılalım derlerken
Mutlaka sûre-i ve’l-asr’ı okurmuş bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh
Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salâh;
Sonra hak, sonra sebat: İşte kuzum insanlık;
Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.111
İman etmek, felâha ermektir. İmansız insan, cehennemde rahat arayan gibi kurtuluşu boşuna aramaktadır. İman, fıtratımızda olduğu için, onu sahip olduğu yere yerleştirmeyen insan, önce kendine zulmetmektedir. Huzursuz
108] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/ 257, III/ 127
109] Ahmed bin Hanbel, Müsned, III/ 492, IV/ 341
110] 103/Asr, 1-3
111] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
FELÂH / KURTULUŞ
- 43 -
gönlünü boş şeylerle avutmaya çalışmakta, ama gerçek felâhı ve mutluluğu bir türlü yakalayamamaktadır.
Namaza Çağrı: Haydin Felâha!
Namaza davet edilirken, günde beş kez “haydin felâha!” diye çağrılıyoruz. Yine kamet getirirken, cemaatle namazın felâh olduğunu tekrar vurguluyoruz. Cemaat, kardeşlik bağlarını güçlendirerek huzur ve felâhı İslâm toplumuna yayar. Felâh’ın dünya ve âhireti kapsayan kurtuluş anlamına geldiğini bilen namaz düşmanları, ezanı Türkçeleştirirken “felâh” kelimesini niye Türkçeye tercüme edip “haydin kurtuluşa!” dedirtmediler de “haydin felâha!” dedirttiler? İnsanımız, oynanan oyunun arka planını felâh kavramından yola çıkarak bile anlayabilir.
Evet, namazı ikame felâhtır, kurtuluştur. Namazda en büyük felâh, gönle gelmektedir. Evrenin sonsuz güzelliklerine açıldığı halde, dünyanın kısır çekişmeleri ve bitmeyen bunalımları arasında daralan gönül, ancak namazda Allah’ın huzurunda felâh bulur. Dünya telaşları, hele yaşanan yer İslâm yurdu değil, tağuti düzenlerin ve onların sürüleştirdiği kalabalıkların oluşturduğu çevre ise, kalbi öyle yıpratır ki; her şey onu mutsuz kılar, fıtratındaki güzellikleri aynalarda göremeyince devamlı olarak sıkılır. Birçoklarının farkında olmadan “içim sıkılıyor”, “beni hiçbir şey sevindirmiyor” diye ifade ettiği sıkıntı ve huzursuzlukların tümü, gönlün sonu gelmez mutsuzluklarıdır. İnsan, namaz kılarak Rabbine hamdü sena ve zikir ettikçe, gönül İlâhî güzelliği hisseder, sonsuz bir mutluluğa kavuşur. “Dikkat edin, bilin ki, ancak Allah’ın zikriyle kalpler mutmain olur, (tatmin olup, huzura kavuşur).”112
İnfak’ın felâha ulaştırmasına gelince; İnfak kadar felâha ermeyi, mutlu olmayı çabucak gösteren bir ibâdet yoktur. İnfakın hangi cinsini yaparsanız yapın, o anda mutlu olduğunuzu hissedersiniz. Çünkü infak, nefsin en çirkin yanını eriten bir ilaçtır. İnsanın mutsuzluğunun temel sebeplerinden biri hasettir. Hâlbuki infak ibâdeti her şekil ve her hali ile hasedi yok eden hikmete sahiptir. Nefsin hasedi infak sayesinde geçici de olsa bir an kaybolur. O zaman, gönül penceresi netleşir ve felâh dediğimiz sonsuz mutluluk huzuru gelir. İnfakla ilgili kıssaları ve olayları dinlerken olsun, kendimiz infak ederken olsun, yüce duyguların coşkunluğu ve belki de bu sırada gözümüzde beliren gözyaşı, gönül kapısının açıldığının işaretidir.
Felâhta önemli bir hikmet de; bizdeki her nimette, mü’min kardeşlerimizin, hatta bütün insanların hissesi bulunmasındandır. Yani biz, infak edince, kaçınılmaz bir borçtan kurtulmanın rahatlığına kavuşuyoruz ki, bu da felâh ve mutluluktur. Bir toplumda infakın gereği gibi yapılması, o toplumdaki tüm kırgınlıkları, çatışmaları kaldıracağı için, sosyal bir felâh yaşanır. Belki bu felâhı hissedemediğimiz durumlar olur; ancak, bir toplumdan infak kalkınca o toplumda kavga ve mutsuzluk başlar. İnsanları güler yüzlü, tatlı sözlü, zekâtı-sadakası verilmiş îtâsı (hayır ve bağışları) yapılmış bir toplumda felâh duygusunu gözle görüp hissetmemek mümkün müdür?
Gaybe iman, namazı ikame ve infak; takvâ sahiplerinin temel özellikleri ve hidâyette olmanın belirtisidir. Kur’an, bu temel özelliklere sahip insanlara sırat-ı
112] 13/Ra’d, 28
- 44 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müstakime, dosdoğru yola hidâyet (kılavuzluk) eder. Yalnız, unutulmamalıdır ki, bu temel esaslar, benzerlerini de içine alan prototip özelliklerdir. Gaybe iman, bütün iman edilmesi yani kabul ve reddedilmesi gerekli itikadî esasları içerir. Namazı ikame, kul ile Rabbı arasındaki her çeşit ilişki ve ibâdeti, kulun Allah’a karşı tüm görevlerini kapsar.
İnfak ise, kişinin diğer insanlara, hatta tüm yaratıklara karşı görevlerini içeren her çeşit sorumluluğu kapsamına alır. Dolayısıyla bu üç özellik, hidâyet ve takvânın, hatta tüm Kur’anî emir ve görevlerin kuşatıcısı, müslümanın temel vasıflarıdır. Kimde bu özellikler var ise, ona Kur’an, sırat-ı müstakime hidâyet (kılavuzluk) eder; o kimse takvâ sahibi yani muttakidir; o hidâyet üzeredir; o felâha ermiş, dünya ve âhiret mutluluğuna sahip kurtulmuş insandır. Gayba iman, namazı ikame ve infak özelliklerine sahip olmayan kimse ise hüsran (zarar ve ziyan)dadır, felâha (kurtuluşa) eremez. Namazın dosdoğru kılınması ve toplumsal görevler; tüm sâlih amelleri zımnen de olsa kapsadığı için sâlih amel adıyla da belirtilir. Bu üç özellik, Kur’an’da sık sık “iman eden ve amel-i sâlih işleyen” şeklinde ifade edilir.
İnsanın yapısını teşkil eden temel unsurlar vardır: Nefs, beden, ruh ve kalp (gönül). Bunların tümüyle huzurlu olması, âhenkli çalışması mutlak mutluluğu temsil eder ki; buna felâh deriz. Bedenin âhengi için önemli şartların başında streslerden uzak kalma, iyi bir kan dolaşımına olan ihtiyaç başta gelir. Eklemlerimizin sağlıklı olması, hem hormonal sistemin, hem de organlarımızın alkol, dengesiz ve fazla beslenme gibi aşırılıktan uzak kalması gerekir. Gaybe iman, namaz ve ona bağlı abdesti düşünelim. Bu formülden daha huzur verici, dolayısıyla bedene felâh verici bir formül var mıdır? Ve bu huzur, ancak ilahî hidâyetin lutfu değil midir?
Ruhun mutluluğu ve uyumu için ne lazım? Ruh, kendi yurdundan koparılıp beden kafesine hapsolunmuş çileli bir garibe benzer. Ona huzur ve felâh ancak yakîne ulaşmış bir iman sırrıyla verilebir. Bu da takvâdan gelişen hidâyetle, namaz ve infakla mümkündür. Nefsin huzur ve mutluluğuna gelince: Nefis, sonsuz şüpheler ve doymaz ihtiraslar içinde kendi kendini kahreden, perişan eden, bedeni de bu tehlikelere sürükleyen bir zavallıdır. Onun da bir tek huzur ve mutluluk çaresi vardır: Gaybe iman, namaz ve infaktan kurulu hidâyet reçetesi. Nefs, gaybe iman sırrı içinde şüphelerden kurtulursa, kendini putlaştırmanın; bundan doğan bunalımlarının tümünden ancak namaz sayesinde kurtulur. Bitmez ihtirasları ise ancak infak kimyasında erir. Böylece çözümü en zor olan nefsin mutsuzlukları ancak hidâyet sırrı ile yok olur. Bu yüzden namaza çağrılırken aynı zamanda felâha çağrılırız. Kalbin huzur ve felâhına gelince: Kalp, güzellikleri sezmek; onları sevmek, onları yaşamak için yaratılmış bir uzvumuzdur. Onun için kalbin huzuru ancak güzelliği seyrederek ve sevgisini dile getirerek sağlanabilir. Kalp, namazla güzelliği seyreder ve infakla sevgisini dile getirebilir. Kalbin bu özelliği, hidâyet ve felâha karşı doyulmaz bir yaratılıştadır.
Birçok konuya yaklaşmak için, onun zıddını bilmek de bir metoddur. Felâhın tersi hüsrandır. Özellikle felâh yoksa mutlaka az çok hüsran vardır. Şimdi, insanlara, topluma bakalım; hüsran manzarasından başka ne görebiliriz? Asr sûresinde ifade edildiği gibi, tüm insanlar hüsrandadır. İman edenler (Gaybe iman edenler), sâlih amel işleyenler (namaz kılan ve infak edenler), hakkı ve sabrı tavsiye
FELÂH / KURTULUŞ
- 45 -
edenler (özellikle sözleriyle infak edenler) hüsranda değillerdir; çünkü onlar felâh bulmuşlardır. İnsanın önünde iki seçenek vardır: Ya bu üç ilkeye uyar ve felâha (kurtuluşa) erer; ya da hüsrânın pençesinde perişan olur.113
Allah yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.114 O, insanı da en güzel biçimde yaratmıştır.115 İnsana şekil verip şeklini güzel yapan ve onları temiz/güzel besinlerle rızıklandıran Allah’tır.116 Allah, insanı şan ve şeref sahibi kılarak ona ikram etmiş, güzel rızıklar vermiş yarattıklarının çoğundan üstün kılmıştır.117 Gökleri ve yeri yaratan, gökten suyu indirip onunla rızık olarak bize türlü meyveler çıkaran, izni ile denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrimize veren, nehirleri de bize akıtan ancak Allah’tır.118 Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ayı bize faydalı kılan, geceyi ve gündüzü istifâdemize veren yine Allah’tır.119 O, yerde ne varsa hepsini bizim için yaratmıştır.120 O bize istediğimiz her şeyden vermiştir. Eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsak, onu sayamayız. 121
Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır. 122 Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Semâvât ve arzın yaratılışının gâyesi de zaten insanın imtihana tâbi tutulmasıdır.123 Ölüm ve hayatın yaratılışı da aynı gâyeyi taşır (). Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır.124 Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır.125
Kimler Felâh Erer?
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
“Elif Lâm Mîm.”126
Kendisinde hiçbir şüphe olmayan o Kitap (Kur’an), müttakîler için bir hidâyet kaynağı ve yol göstericidir.”127
O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”128
Yine onlar, sana indirilenlere (Kur’an’a) ve senden önce indirilen kitaplara ve
113] Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, s. 75-77
114] 32/Secde, 7
115] 95/Tîn, 4
116] 40/Mü’min, 64
117] 17/İsrâ, 70
118] 14/İbrâhim, 32
119] 14/İbrâhim, 33
120] 2/Bakara, 29
121] 14/İbrâhim, 34; 16/Nahl, 18
122] 51/Zâriyât, 56
123] 11/Hûd, 7
124] 2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3
125] 3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31
126] 2/Bakara, 1
127] 2/Bakara, 2
128] 2/Bakara, 3
- 46 -
KUR’AN KAVRAMLARI
peygamberlere iman ederler. Ve âhiret gününe de kesin bir bilgi ile iman ederler.”129
“Onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve felâha ulaşmış olanlar (kurtuluşa ermişler) ancak onlardır.”130
Felâha Erenlerin Özelliklerinin Anlatıldığı Bakara Sûresi İlk Beş Âyeti; Kısa Tefsiri
“Elif Lâm Mîm.”131
Bakara sûresi üç hece harfi “Elif, Lâm, Mîm” ile başlıyor. Ve bunu müteakiben Allah’ın kitabından söz ediyor. Kur’an sûrelerinin bazıları böyle harflerle başlamaktadır. Bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Her şeyin en doğrusunu ve müteşâbih kabul edilen bu tür mukattaa harflerinin anlamını esas olarak Allah bilir. Buna rağmen, bu farklı görüşlerden âlimlerin önemli bir kısmının da kabul ettiği görüşü tercih ediyoruz ki, o da bu harflerin Kur’ân-ı Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna işaret sayılmasıdır. Bu harfler Kur’ân-ı Kerim’in hitap ettiği Araplar tarafından kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz Kur’ân-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an ki, onları defalarca, bir benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç olmazsa bir sûrenin benzerini meydana getirmeğe davet etmiş, fakat onlar bu meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kalmışlardır.
Bu âcizlik yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlukatına karşı da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur. Yeryüzü, mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden (atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç ya bir tuğla ya bir kap ya bir direk ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı âciz bırakan enerjik, hareketli ilahî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşerin eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok kanun-ı İlahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri bulur, ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış. İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar yazının kurallarını da bilir, ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin benzerini getiremez.
Kur’an veya Rasulullah tarafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için, bu konuda kesin bir şey dememek, bu harflerin anlamı hakkında kesin bir
129] 2/Bakara, 4
130] 2/Bakara, 5
131] 2/Bakara, 1
FELÂH / KURTULUŞ
- 47 -
söz söylememek en doğru yoldur.
“İşte bu Kitap. Onda hiçbir şüphe yoktur. Takvâ sahipleri için hidâyetin ta kendisidir.”132
Sûrenin başlangıcında Kur’an’ın doğruluğunu ve hak olduğunu tayin eden açık ifade mevcutken ve kendilerince bilinip lisanlarında kullandıkları harflerle onun benzerini yapmaktan âciz kaldıkları meydanda iken nereden şek ve şüphe olsun artık! Allah’tan geldiğinde hiç şüphe yoktur. Doğruluğunda şüphe yoktur. Doğru yola götürdüğünde şüphe yoktur. Bu kitap Hak’dan geldiğinden, içindekiler de değişmez hakikatlerdir.
Bu Kitabın hakikati hidâyet, tabiatı hidâyet, varlığı hidâyet ve mahiyeti hidâyettir. Fakat kimlere? Bu Kitap kimler için hidâyettir? Kimler için ikaz edip yol gösteren apaçık bir kılavuzdur? Müttakiler için. Bu Kitaptan kalbe faydalanma ehliyeti veren, takvâdır. Kalbin kilitlerini açan takvâ, o nurun kalbe girerek vazifelerini yapmasını sağlar. Faydalı her şeyi tutup kaldırabilmeye, karşılayıp hüsnü kabul göstermeye ve hayra çağrıldığında icabet etmeye kalbi hazırlayan takvâdır.
Kur’an’da hidâyeti bulmak isteyen kimsenin, ona selim kalple ve temiz niyetle teveccüh etmesi zaruridir. Daha sonra Kur’an’a; korkan, korunan, dalalete düşmekten yahut herhangi bir sapıklık tarafından avlanmaktan çekinen bir kalple yanaşması lâzım gelir. İşte o vakit Kur’an sırlarını ve nurlarını açar. Ve kendisine takvâ, korku ve hassasiyetle mücehhez olarak bu esrar ve envârı kabule gelen kalbe onu aktarır. Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir; vücudunun her parçası göz olur. İşte bu dünyada elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağını, ayağını haramlara dokundurmadan ömrünü geçirme gayretine takvâ denir.
Budur işte takvâ... Duygulu vicdan, şuurda berraklık, devamlı korku, daimi sakınma, yolun dikenlerinden korunma... Hayat yolunun, şehvetlerin ve çeşitli arzuların dikenlerinin sardığı yol... Korku ve vehim dikenlerinin sardığı yol... Boş ümitlerin bağlandığı dikenli yol... Fayda ve zarardan âciz kimselerin boş korkularının sardığı dikenli yol. Şirkten sakınıp iman üzere olmaktır takvâ.133 İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takvâ.134
Her işimizde Allah’ın rızasını aramak için Allah’a lâyık bir kul olmaya çalışmaktır takvâ.135 Dışımızı halk için süslediğimiz gibi; içimizi Hak için şirkten yalandan, kinden, iftiradan, hasetten, gıybetten arındırmak ve süslemektir takvâ.
Sonra sûrenin seyri, müttakilerin sıfatlarını beyana başlıyor. Bu sıfatlar Medine’deki ilk mü’minlerin sıfatları olduğu gibi, bütün devirlerde bu ümmetin gerçek mü’minlerinin sıfatlarıdır: “Onlar ki gaybe iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.”136
Müttakî insanlar, Allah’ı, melekleri, cenneti, cehennemi görmeden inanırlar.
132] 2/Bakara, 2
133] 48/Fetih, 26
134] 5/Mâide, 65; 7/A'râf, 96
135] 3/Âl-i İmran, 102
136] 2/Bakara, 3
- 48 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendisi Allah’ı görmese de, Allah’ın kendisini gördüğüne inandığından bütün hareketlerini kontrol eder. Gözlerimiz gaybı görecek şekilde yaratılmamıştır. O’nun yarattıklarından ilmini, kudretini, sanatını, rahmetini görüyor; O’na ve O’nun haber verdiklerine iman ediyoruz.
Müttakilerin ilk vasfı yapıcı ve hareketli şuur birliğine sahip olmalarıdır. Bu şuur birliği, hepsinin kalbinde gayba inanmayı, bütün peygamberlere ve âhiret gününe iman etmeyi sağladığı gibi, farzları eda etmekte de onları bir araya getirir. İşte İslâm akidesinin ve bu akideye bağlanan mü’minlerin kazandığı yüksek meziyyet, bu olgunluğun eseridir. Allah tarafından gelen bu son akidenin bütün insanları hâkimiyeti altına alması, bütün insanların bu akidede birleşmesi, gölgesinde nizamı, imanı, fikri ve çalışmayı bir araya getirip programlı ve şuurlu bir hayat yaşayabilmesi ancak bu olgunluk ve tekâmülün mevcudiyeti ile mümkün olur.
Gaybe iman, insanoğlunun yükselme yolundaki ilk adımıdır. Ancak hislerinin tercümanlığını yapabileceği hayvanlık mertebesinden bu adımla kurtulur. Ve insanlık mertebesine intikal eder. Kâinatın hislerle veya bir takım vasıtalarla bilinen belli varlıklardan ibaret olmadığını, aslında, zahirdeki şeklinden çok daha büyük ve şümullü olduğunu insanoğluna bu mertebe öğretir.
“Namazı dosdoğru kılarlar.”137
Mü’minler; ibâdeti yalnız Allah’a yaparlar. Ve böylece eşyaya tapmaktan, kula kulluk etmekten kurtulup yükselirler. Yüzlerini kayıtsız şartsız o mutlak kuvvete çevirirler. Başlarını kullara değil; Allah’a eğerler. Gece gündüz Allah’a bağlı olan kalpler de yalnız O’na secde eder. Bu kalpler geceli gündüzlü hep O’na bağlıdırlar. Mü’min kalbi, Allah’a giden yolun kendisinden geçtiğini duyarak yaşar. Hayatının dünya ve dünya ile ilgili her şeyin üstünde bir hedefe bağlı olduğunu hisseder. Ve bilir ki mahlûkatın yaratıcısı ile olan irtibatı sayesinde bütün mahlûkattan kuvvetlidir. Bütün bunlar, vicdan için kuvvetin menbaı sayıldığı gibi, her türlü takvânın ve sakınmanın da kaynağıdır. Şahsiyetin tekâmülünde büyük tesiri vardır. Ona Rabbânî tasavvuru, Rabbânî şuuru ve Rabbânî hareketi öğretir.
Cennetin anahtarı, gözlerin nuru, müslümanların can ve tenlerinin huzur bulup rahatlama yeri olan namazı, Kur’an ve sünnetin tarif ettiği şekliyle dosdoğru kılarlar. Kötülüklerden alıkoyan, kalp ve kalıpları bir araya getiren, mü’minlerin mi’racı olan, Hak huzurunda halkla beraber; halk içinde Hak’la beraber olunan namazı kılarlar. Günde beş defa elbisemize, namaz kılacağımız yere, ellerimize, yüzlerimize, baş ve ayaklarımıza dikkatimizi çeken ve bizi temiz olmaya sevkeden namazı kılarlar. Sıkıntılı zamanlarda sığınak; sevinçli zamanlarda şükür makamıdır namaz. Rabbin mülkünde, O’nun yarattığı bedenle O’nun huzurunda, O’nun öğrettiği kelimelerle O’na yönelmek, halktan alâkayı kesip Hak’la beraber olup, selamla tekrar halka dönme halidir namaz.
“Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” 138
Onlar, ellerindeki servet ve paraların öz sahibinin Allah olduğunu başlangıçta itiraf ederler. Bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri değildir.
137] 2/Bakara, 3
138] 2/Bakar, 3
FELÂH / KURTULUŞ
- 49 -
Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, Allah’ın, fakir ve zayıf kullarına karşı iyilik, ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî tesânüdünü meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe terk etmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevk eder. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara, vahşet ve hırs pençeleri arasında değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir.
Rızık: Allah’ın kuluna verdiğinden yararlanılan ilim, gençlik, makam, mevki, yiyecek, içecek ve giyecek gibi şeylerin hepsine rızık denir. İnfak da; zekâtı, sadakayı ve hayr yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan önce emrolunmuştur. “Sizden birine ölüm gelip ‘Yâ Rabbi, keşke yakın bir zamana kadar ecelimi geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıktan veriniz.”139 Verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden infak ettiğimizi hiç unutmamalıyız. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı, yemek dağıtırken kimseyi minnet altına almadığı, kimsenin başına kakmadığı gibi, “ben, kendi malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi, infakta bulunan kişi de haddini bilir. Mülkün gerçek sahibini tanır; malında isteyenlerin ve mahrumların hakkı olduğunu kabul eder.
“Onlar ki sana indirilene de, senden evvel indirilmiş olanlara da inanırlar. Ve onlar âhirete de kesin bir bilgi ile iman ederler.”140
Sana indirilen bu Kur’ân-ı Kerim’e iman ederler. Senden önceki peygamberlere indirilenlere de iman ederler. Yahudi gibi ırkçılık yapıp yalnız Benî İsrail’den olanlara inanıp diğerlerini inkâr etmezler. Peygamberlerin üstünlüğü, güzelliği kendi şahıslarından, ırklarından, dillerinden gelmez; Allah’ın onları peygamber olarak seçmesinden gelir. Allah’ın gönderdiği peygamberler hangi ırktan, hangi renkten olursa olsun iman ederiz. Onlara indirilen kitaplara da iman edip kabul ederiz.
Bu sıfatın dinlere ve bu dinlere inanıp doğru yolda yürüyen mü’minlere karşı, ruhlardan kötü taassubu söküp atmasından dolayı mühim bir tesiri vardır.
“Ve onlar âhirete de kesin bir bilgi ile iman ederler.” 141
Müttakîler, âhireti gözleriyle görmemişlerdir; ancak, gözlerini yaratan Allah, âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir; fakat Allah’ın haberinde yanlışlık olmaz.
Bu özellik, sıfatların son noktasıdır. Dünyayı âhirete bağlayan, başı sona ulaştıran, ameli karşılığıyla birleştiren sıfat. Bu sıfat, insanoğluna başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını ve kendi keyfine terk edilmediğini öğretir. Ona kesin bir şekilde bildirir ki, mutlak bir adâlet kendisini beklemektedir. Bu sûretle kalbine güven dolar, gönlü huzur ve sükûna erer. İyi amellerle bezenerek dönüp
139] 63/Münâfikun, 10
140] 2/Bakara, 4
141] 2/Bakara, 4
- 50 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dolaşıp varacağı Allah’ın adâletine, rahmetine sığınır.
Görülüyor ki, bu sıfatların her birisi insan hayatında büyük kıymetler ifade etmektedir. Müttakîlerin sıfatı oluşu da işte bundandır. Bütün bu sıfatlar arasında, sonsuz bir uyum ve insicam vardır.
Bakara sûresinin girişi olan bu ilk beş âyette, öncelikle Kitab’ı ilk açan okuyucu için; “Bu Kitap, kendisinde şek ve şüphe bulunmayan bir kitaptır. Muttakiler için huden (rehber/ kılavuzdur” açıklaması yapılarak okuyucunun Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği adeta teyid edilmiştir. Lâ raybe fîh denilerek Kitab’ın varlığı, huden denilerek de Kitab’ın ne amaçla gönderildiği anlatılmaktadır. Böylece Kitab’ı eline alan mü’min, Allah’tan olduğu kesin olan bu kitab’ı rehber/kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir. Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir. Gayb diye ifade edilen çıplak gözle göremediği, kendini aşan birkaç konuya kesin iman edecek, salât şeklinde anılan amellerden ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak şeklinde ifade olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için çaba ve gayretlerin ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir. Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen kadim bir mücadelenin izleyicisi olduğunu, tevhid tarihinin temel taşları olan peygamberleri ve kitapları hatırlaması için kendinden öncekilerle de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan bu Kitab’a, kitabın indiği şahsa (Hz. Peygamber’e) ve önceden inzal olan kitaplara ve Rasullere de iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve gayretleri hayatın ikinci ve ebedî bölümü olan âhiret için yapacak, onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle yaparsa, hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak ve kurtulmuş olacaktır.142
Takvâ, içte duyulan bir şuur, gönülde hissedilen bir manevî haldir. Hal ve hareketlerde büyük etkisi görülür. Gönüldeki iyi duygularla dıştaki hal ve hareketleri birleştiren takvâdır. İnsanoğlu, takvâ ile içten ve dıştan Allah’a ulaşır. Ruhun şifası bununladır. Bütün zâhir ve bâtın âlemlerle ruh arasındaki perdeler takvâ ile açılır. Bu sayede, bilinenler de bilinmeyenler de ona âşikâr olur. Ruhla bütün varlıklar arasındaki perdelerin kaldırılması için ruhun sağlığa kavuşması ve zâhirle bâtının farksız hale gelmesi gerekir. Bu, ancak, sonsuz bir kesinlikle gaybe inanmak ve ruhla gayb arasındaki bağı kurabilmekle mümkündür. Takvânın ve gaybe imanın yanında Allah’ın gösterdiği şekilde ibâdet gelir. Rab ile kul arasındaki bağı sağlamak için Allah, ibâdeti seçmiştir. Onu, emredildiği şekilde yerine getirmek gerekir. Diğer bir şart da cömertliktir. Cömertlik, kendisine verilen nimeti takdir etmenin ve insanlara karşı kardeşlik hissi duymanın ifadesi olarak rızkının bir parçasını bölüp, başkalarına cömertçe vermek... Sonra gönül kapılarını asil iman kafilesine açmak gelir. Her mü’mine, her peygambere ve her risâlete karşı yakınlık hissetmek. Daha sonra da âhirete iman gelir ki, bu imanda zerre kadar şek ve şüphenin bulunmaması gerekir.
“İşte bunlar, Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler. Felâha (kurtuluşa) erenler de bunlardır.”143
Dünyada devlete; âhirette cennete ulaşanlar bunlardır.144
142] İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, s. 13-14
143] 2/Bakara, 5
144] Seyyid Kutub, Fi Zılal'il Kur'an; Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri
FELÂH / KURTULUŞ
- 51 -
Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”145; “(Gerçek) mü’minlere yardım etmek Bizim üzerimize haktır.” 146
Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?
145] 3/Âl-i İmrân, 139
146] 30/Rûm, 47
- 52 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Felâh’la İlgili Âyet-i Kerimeler
A- Felâh Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 40 Yerde:) 2/Bakara, 5, 189; 3/Âl-i İmrân, 104, 130, 200; 5/Mâide, 35, 90, 100; 6/En’âm, 21, 135; 7/A’râf, 8, 69, 157; 8/Enfâl, 45; 9/Tevbe, 88; 10/Yûnus, 17, 69, 77; 12/Yûsuf, 23; 16/Nahl, 116; 18/Kehf, 20; 20/Tâhâ, 64, 69; 22/Hacc, 77; 23/Mü’minûn, 1, 102, 117; 24/Nûr, 31, 51; 28/Kasas, 37, 67, 82; 30/Rûm, 38; 31/Lokman, 5; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 9; 62/Cum’a, 10; 64/Teğâbün, 16; 87/A’lâ, 14; 91/Şems, 9.
B- Felâh Kelimesinin Zıddı Olan Husrân ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 65 Yerde:) 2/Bakara, 27, 64, 121; 3/Âl-i İmrân, 85, 149; 4/Nisâ, 119, 119; 5/Mâide, 5, 21, 30, 53; 6/En’âm, 12, 20, 31, 140; 7/A’râf, 9, 23, 53, 90, 92, 99, 149, 178; 8/Enfâl, 37; 9/Tevbe, 69; 10/Yûnus, 45, 95; 11/Hûd, 21, 22, 47, 63; 12/Yûsuf, 14; 16/Nahl, 109; 17/İsrâ, 82; 18/Kehf, 103; 21/Enbiyâ, 70; 22/Hacc, 11, 11; 23/Mü’minûn, 34, 103; 26/Şuarâ, 181; 27/Neml, 5; 29/Ankebût, 52; 35/Fâtır, 39; 39/Zümer, 15, 15, 15, 63, 65; 40/Mü’min, 78, 85; 41/Fussılet, 23, 25; 42/Şûrâ, 45, 45; 45/Câsiye, 27; 46/Ahkaf, 18; 55/Rahmân, 9; 58/Mücâdele, 19; 63/Münâfıkun, 9; 65/Talâk, 9; 71/Nûh, 21; 79/Nâziât, 12; 83/Mutaffifîn, 3; 103/Asr, 2.
Felâhla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
S. Müslim, Salat, 6, 12.
Tirmizi, Daavat 84, Salat 149.
Nesai, Ezan 3, 5.
İbn Mace, Duâ 5.
Ebu Davud, Tıb 7.
Müsned, Ahmed b. Hanbel, I/ 162, 257; II/ 168, 169, 173, 188, 441; III/ 127, 492, 496; IV/ 272, 341, 427, 430, 435.
Kurtuluşa Ermek İçin Uyulacak Yol: Kütüb-i Sitte, İ. Canan, c. 2, s. 328-329
Kurtuluş İstenilecek Devir: Kütüb-i Sitte, İ. Canan, c. 17, s. 552
Konu ile İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
FELÂH:
36. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 188-189
37. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağdı Y. c. 2, s. 178-179
38. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l-Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. C. 1, s. 468-471
39. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 89-90
40. Min Vahyi’l-Kur’an, M. Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. c. 1, s. 50
41. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. 64-65
42. İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Y. c. 12, s. 300-301
43. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2, s. 163-164
44. Bakara Suresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
HÜSRAN:
45. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 178-180
46. Kur’an Penceresinden, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı, s. 227-233
47. Kur’an ve Psikoloji, Osman Necati, Fecr Y. s. 244-257
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
• Fâtiha Sûresi ve Mesajı
• Anlamı, İsimleri, Konusu, Fazileti
• Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
• Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsiri
• Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
• Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
• Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
• Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
• Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
Dinin özünü öğrenmek istiyorsan; işte Fâtiha.
Yalnız Allah’a kul ol; denilmeden rûhuna el-fâtiha!
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir. Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar yardım isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” 1
Fâtiha Sûresi
İndiği Yer: Mekke.
Mushaf tertibine göre sırası: 1. Sûre.
Nüzul Sırası: 5; Fâtiha sûresi, Mekkî’dir ve yedi âyettir. Mekke devrinin ilk yıllarında ve tamamı bir defada inmiştir. Besmele’nin sûreden olup olmadığı ihtilâflıdır. Bu sûre, bütün olarak inen ilk sûredir. Kur’an’ın giriş kapısı olması sebebiyle Fâtiha ismini almıştır.
Âyet sayısı: 7
Kelime sayısı: 25 (Kelimelerin bitişik ve ayrı yazılmasına göre 27 olarak sayanlar da vardır.) 2
1] 1/Fâtiha, 1-7
2] Kelimelerinin adedi, "Teysir" isimli tefsirde beyan edildiğine göre, Fâtiha sûresinin kelimelerinin sayısı, 25; harflerinin sayısı ise, 123'tür. "Aynu'l-Meânî" isimli eserde ise, Fâtiha sûresinin kelimeleri 27; harflerinin sayısı ise, 142’dir. İhtilâfın sebebi, besmele-i şerîfe'ye itibâr edilmeksizin, munfasıl kelimelerin, yazılış veya müstakil telaffuzlarına itibar edilir. Veya telaffuz edilen harflere veya yazılan harflere itibârda ihtilaf vardır. Ve bunların dı-
2 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Harf sayısı: 123 (142 olarak sayanlar da vardır)
Fâsılası: Nûn ve mim harfleridir.
Fâtiha’nın Anlamı:Fâtiha, açmak, açıklığa kavuşturmak, açılacak şeylerin başı, sıkıntı ve meşakkati gidermek, başlamak anlamındaki “feth” kökünden türemiş bir isim olup karşıtı “hatime”dir. Bir şeyin evvelî, baş tarafı, başlangıcı, giriş” mânâsında kullanılır. Fâtiha, bir yere girerken açılan ilk kısım anlamında kullanılır. İlk açılan yer anlamıyla Fâtiha sûresi, Kur’an’ın başlangıcını temsil etmektedir. Feth kökünden alınırsa “fethetmek” mânâsına gelmektedir. Fâtiha, Kur’an’ın girişi olduğu için başlangıçtır; insanların gönüllerini fethedip zafere ulaştırdığı için de sondur. Bu anlamıyla Fâtiha, Kur’an’ın bâtıla karşı verdiği mücadelenin zaferini ifade etmektedir. Ayrıca, insan gönlünün açılış kapısını da teşkil etmektedir. Gönlün kapısı açılıp içeri girilince oradaki şirk temizlenmekte ve bu temizlikle de zafere ulaşılmaktadır. “Fâtihatü’l-Kitab” tamlamasının kısaltılmış şekli olan bu Fâtiha’ya, Allah kelamının başında bulunduğu yahut namazda ilk okunan sûre veya tümüyle ilk inen sûre olarak Fâtiha sûresi denilmiştir. Bir bakıma Kur’an’ın önsözü olduğu için “açıcı” anlamına gelen Fâtiha adı almıştır.
Diğer İsimleri: Sûrenin yirmiden fazla adı vardır. Kitab’ın özünü, İslâm’ın temel esaslarını özlü bir biçimde içerdiğinden ona Ümmü’l-Kur’an (Kur’an’ın anası, özü) ve El-Esâs denilmiştir. Sûre, hem Mekke ve hem de Medine’de iki sefer indiğinden, her namazda en az iki kere okunduğundan ve sürekli tekrarlanan bir sûre olduğundan Es-Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan yedili) ismi ile anılmaktadır. Onun bu ismi 15/Hicr sûresi, 87. âyetinde tescil edilmiştir. Fâtiha sûresi, ihtiva ettiği bu temel esaslarıyla saâdet için yeterli olduğundan El-Kâfiye (yeten), maddî-mânevî tüm hastalıklar için şifâ kaynağı olduğundan Eş-Şâfiye (şifâ veren) isimleri ile de anılmıştır. Hazine anlamına gelen Kenz, Duâ, Ümmü’l-Kitab, Salât, Vâfiye, Şifâ, Şükür, el-Hamd (halkın dilinde Elham) gibi isimler de verilmiştir.
Konusu: Sûre, Allah’ı hamd ve senâ ile tevhidin temeli ulûhiyeti, din gününden bahsederek âhireti, kulluk göstergesi olan duâ ve ibâdet i, nimet verilenlerden bahsederek nübüvveti, onların yolunda kalma duâsı ile hidâyeti, gazaba uğramış sapıklar ve yollarından uzak kalma isteği ile tevhid düşmanlarından ayrılmayı ve tüm bunlar hakkında Allah’ın yardımını isteyerek kaza ve kadere rızâyı işlemektedir. Dinin temel esaslarını içermesinden dolayı Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir.
Fazîleti: “Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı vermişizdir.” 3 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır.
Sûrenin fazileti ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Bunlardan birisi şöyledir: “Bu sûrenin benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebûr’da ve ne de Kur’an’da vardır.” 4
“Sana öyle bir sûre öğreteceğim ki o, Kur’an’daki sûrelerin en büyüğüdür. İşte o ‘El-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn’ diye başlayan Fâtiha sûresidir. O Seb’u’l-Mesânî (tekrarlanan şındaki konularda ihtilaf vardır.
3] 15/Hicr, 87
4] İbnu'l Cevzî, Zâdü'l-Mesîrî, I, 10; Kurtubi, el-Câmiu' li Ahkâmu'l-Kur'an, I, 108; Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî bunu rivayet etmişlerdir. Tirmtzî, ayrıca “Sahih ve hasen bir hadistir” demiştir.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 3 -
yedi)dir. Ve bana verilen yüce Kur’an’dır.” 5
Namazda okunması sebebiyle bir ismi de “Es-Salât” olan Fâtiha hakkında bir hadis rivâyetinde Allah’ın şöyle buyurduğu bildirilmiştir: “Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı Benimdir, diğer yarısı kulumundur. Kuluma istediği verilecektir. Kul: ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır’ dediği zaman Allah: ‘Kulum Bana hamd etti, senâda bulundu’ der. Kul: ‘Allah, Rahmân ve Rahîmdir’ deyince, Allah: ‘kulum Beni övdü’ der. Kul: ‘Din gününün sahibi, hükümdarıdır’ dediği zaman, Allah: ‘Kulum Beni yüceltti’ der. Kul: ‘Ancak Sana kulluk/ibâdet eder yalnızca Senden yardım dileriz’ dediği zaman, Allah: ‘Bu Benimle kulum arasındadır, artık kulum ne isterse verilecektir’ der. Kul: ‘Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil’ dediği zaman Allah: ‘İşte bu yalnızca kulum içindir; kulumun isteği yerine gelecektir’ der.” 6
Müslim, Sahih’inde İbn Abbas’tan naklen şöyle diyor: “Cebrâil (a.s.), Rasûlallah’ın (s.a.s.) yanında otururken yukarıdan bir ses duydu. Cebrâil başını kaldırarak şöyle dedi: ‘Gökten bugüne kadar hiç açılmayan bir kapıdan yeryüzüne ilk defa gelen bir melek indi.’ Bu melek Rasûlallah’a (s.a.s.) selâm vererek, ‘Senden evvel hiçbir peygambere verilmeyen iki nurla seni müjdeliyorum. Birisi Fâtihatü’l-Kitab, diğeri Bakara sûresinin son âyetleridir. Sen onlardan bir harf de okumuş olsan, onlar sana verilmiştir.’ dedi. 7
Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
Hz. Peygamber’e bir bütün olarak inen ilk sûre olan Fâtiha sûresi, bizlere en güzel duâ ve yakarış örneği sunmaktadır. O, kulun yaratıcısına sunduğu en özlü bir dilekçedir. Şöyle ki, besmele ile dilekçenin sunulduğu makam belirtilmekte; Hamd ile o yüce makamın sahibi övülmektedir. Rahmân ve Rahîm kelimelerinin verdiği ümit ile din gününün sahibi ifâdesinin verdiği korku arasında yüce huzura çıkıyor, tüm âcizliğimiz ve güçsüzlüğümüzle kul olarak kendimizi takdim ediyoruz. Daha sonra isteklerimizi arzediyor ve “âmin” (duâmızı, dilekçemizi kabul buyur) diyerek imzalamış/mühürlemiş oluyoruz.
Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir. Tevhid, âhirette cezâ ve mükâfat, sadece Allah’a ibâdet, sırât-ı müstakîm yani hidâyet ve saâdet yolu, geçmiş toplulukların ibret alınacak kıssalarını konu edinen Kur’an’ın bu ilk sûresinde bütün bunlara temel teşkil eden hususlar vardır. Böylece her namazda Fâtiha’yı okuyan bir müslüman, namazın her rekâtında Kur’an’ın bir özetini okumuş olmakta, Kur’an’a tabi olacağına dair Allah’a söz vermektedir.
Sûrenin fazileti ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Bunlardan birisi şöyledir: “Bu sûrenin benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da ve ne de Kur’an’da vardır.”8 Namazda okunması sebebiyle bir ismi de “es-Salât” olan Fâtiha hakkında bir rivâyette şöyle buyrulmuştur: “Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı Benimdir, diğer yarısı kulumundur. Kuluma istediği verilecektir. Kul: “Hamd âlemlerin Rabbi
5] Buhârî, Tefsir 1/1; Ebû Dâvud,;Nesâî; Cem’u’l-Fevâid, c. 2, s. 287
6] Müslim, Salât 38, 40; Ebû Dâvud, Salât 132
7] İbn Cevzî, Zadü'l-Mesîrî, c. 1, s. 10; Âlûsî, Ruhu’l-Meânî Tefsiri, c. 1, s. 40; Fahreddin Razi, Tefsiru'l-Kebir, c. 1, s. 137; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c 1, s. 106; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 10-11
8] İbnü'l Cevzi Zâdü'l-Mesiri, I, 10; Kurtubi, El-Câmiu' li Ahkâmu'l-Kur'an, I, 108
- 4 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah’adır” dediği zaman Allah: “Kulum Bana hamd etti, senada bulundu” der. Kul: “Allah, Rahmân ve Rahîmdir” deyince, Allah: “kulum Beni övdü” der. Kul: “Din gününün sahibi, hükümdarıdır” dediği zaman, Allah: “Kulum Beni yüceltti” der. Kul: “Ancak Sana kulluk/ibâdet eder yalnızca Senden yardım dileriz” dediği zaman, Allah: “Bu Benimle kulum arasındadır, artık kulum ne isterse verilecektir” der. Kul: “Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil” dediği zaman Allah: “İşte bu yalnızca kulum içindir; kulumun isteği yerine gelecektir” der.” 9
Bu sûrede Allah’tan nelerin istenmesi gerektiği, ayrıca istemenin usûl ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre, istemenin şartları, önce ne istediğini bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek duâ, nimeti hayal ve arzu etmek değil; o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek ve o yolda sebat edip ilerlemektir. Fâtiha sûresi, mü’min insana kesin bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidâyetle ibâdetin önemini ve ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan mü’min, sadece Allah’a kul olduğunu ifâde ve ikrar ettikten sonra, kendisiyle yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya O’na seslenir. Ebedî saâdete ve nihâyetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük yolunda İlâhî Lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken; gazaba uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan hidâyet ve yardım ister.
Allah’la kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen Fâtiha sûresi, Allah-insan ilişkisinin mâhiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca, söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil; mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı, kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir.
Bütün tefsirlerde besmele’nin başındaki “be” harfinin iltisak (Allah ile insan arasında ilişki ve bağlantı) anlamı taşıdığına önemle dikkat çekilmiştir. Bu bağlantının bir tarafında ulûhiyet ve rubûbiyet; diğer tarafında insaniyet ve ubûdiyet makamı vardır. Fâtiha sûresinin de bu şekilde iki bölümden oluştuğu görülür. Övgü ve ta’zim cümlelerinden meydana gelen ve ulûhiyyete dair olan ilk bölümde Allah’ın insanlara yönelik iltifatının en çarpıcı ifâdeleri olmak üzere “Rabb” (yapıp yaratan, yetiştirip geliştiren, terbiye eden), Rahmân ve Rahîm isimleriyle, O’nun mutlak hâkimiyet ve hükümranlığının âhirette de devam edeceğini belirten “mâlik-i yevmi’d-dîn” ifâdesi yer almıştır. Bütün bu nitelikleri dolayısıyla hamd (her türlü övgüler, güzellikler, yetkinlikler) O’na mahsustur.
Duâ ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibâdet” ve “istiâne” kavramları yer almaktadır. Ulûhiyet bölümünde ifâde edildiği üzere, insanların bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın şaşmaz adâleti belirleyeceği için yalnız O’na ibâdet etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek (istiane) gerekir. İnsan bu beyanı ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını Allah’a arzetmiş olur. Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan,
9] Müslim, Salât 38, 40; Ebû Dâvud, Salât 132
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 5 -
bu yolda sürçebilir ve sonuçta kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan duâ cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli olmadığının bilincine varan insanın âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah’a sığınarak hidâyetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını ifâde etmektedir.
Sûredeki ifâdeler çoğul sigasıyla olup müslümanlar için toplum hayatının ve toplumsal dayanışmanın önemini, cemaat ve ümmet şuuruyla birlik ve beraberlik içinde “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmeleri gereğini ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın kıraatinin (özellikle Hanefî fıkhında) aynı zamanda cemaatin kıraati yerine geçmesi Fâtiha’daki bu kapsamlı ifâde özelliğinden dolayıdır.
Fâtiha sûresi, önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı sağlam bir imanla O’na yöneltmekte yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir. Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gâye edindiği dikkate alınırsa, onun Kur’an’ın ve dinin özü olduğu daha iyi anlaşılır.
Bir yoruma göre, Bakara sûresi, Fâtiha sûresinin açıklamasıdır. Başta Al-i İmran sûresi olmak üzere diğer bütün sûreler de Bakara sûresinin tefsiridir. Nitekim Fâtiha’da Allah’tan hidâyet istenir; onu takip eden Bakara sûresi, bu Kitab’ın müttakîleri hidâyete erdirmek amacıyla gönderilmiş olduğunu bildiren âyetle başlar. Fâtiha’nın Kur’an’ın bir özeti olduğu kabul edilirse, onun bütün Kur’an sûreleriyle ilişkili bulunduğunu düşünmek mümkün olur.
O yüzden, sûrenin asıl tefsir ve açıklaması Kur’an’ın kendisidir. Fâtiha’yı iyice anlamak isteyen Kur’an’a yönelsin, O’nu okuyup anlamaya çalışsın. Zâten Kur’an Ümmü’l-kitab’daki “Bizi hidâyete eriştir” duâsına verilen bir cevaptır. Fâtiha ise o cevabın özeti. Allah’ın evrendeki yasası ise, bir şeyin önce özetini çıkarmak, sonra onu açıp detaylandırmaktır. Büyük bir ağacın tohumları gibi. Fâtiha işte o büyük ağacın tohumu mesabesindedir. Çekirdek, ağaç demek değildir; ama çekirdeksiz de ağaç olmaz. Çünkü gövdesi, dalı yaprağı, meyvesi ve tüm özellikleriyle ağaç o çekirdekte gizlenmiştir. Ne var ki, insan çekirdekle yetinmez; çünkü çekirdek onun ihtiyaçlarına cevap vermez. Öyleyse o çekirdeği gönlümüze, zihnimize ekip meyvelerini dermeye bakalım.
Fâtiha’nın Kur’an’daki en büyük sûre olduğu, Bakara sûresinin son âyetleriyle birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin verilmediği, şifâ niyetiyle okunduğu takdirde tesirinin görüleceğine dair hadisler vardır. Fâtiha’nın faziletiyle ilgili rivâyetlere hadis mecmualarının yanında, tefsir kitaplarında da geniş yer verilmiştir. Bu sûrenin her türlü hayırlı faaliyetlerin başında veya sonunda, çeşitli vesilelerle tertip edilen meclislerde, merasimlerde, kabirlerde vb. yerlerde duâ niyetiyle okunması, zamanla müslümanlığın en köklü şiarlarından biri haline gelmiştir.
- 6 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsîri
“Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı vermişizdir.” 10 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır. Sûrenin kısa tefsirini verelim:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.” 11 başlarım.
“Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” 12
Er-Rabb: Mâlik, mutasarrıf demektir; yalnız Allah’ın adıdıdr. El-âlemîn: âlem’in çoğuludur. Allah’tan başka bütün varlıklar demektir. Hamd yalnız O’nadır. Her şeyde mutlak rububiyet O’nadır. O bütün kâinatın terbiyecisi, hâkimidir. Azamet, şeref, ululuk yaratıcılık, O’na aittir. Hamdi O’na has kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye layık olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz. O’nu övmekle, O’ndan kaynaklanan her şeyi de kabul etmiş, övmüş ve ona rızâ göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O’nun peygamberlerinin yegâne önderler oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna rızâ ve boyun eğmiş oluyoruz. Tüm hamdler, övgüler Allah’a, Rabbe, Rahmâna, Rahîme, Din gününün sahibine, yegâne mabudadır. Hamd âlemlerin Rabbinedir. Çünkü O’dur insan, cin, melek ve bizim bilemediğimiz başka canlı cansız âlemlerin sahibi, onların rızık vericisi, koruyucusu, yöneticisi, yetiştiricisi, eğiticisi. Her şey yaratıldığı en güzel fıtratında kalabilmek için O’nun Rabliğine muhtaç. O’nun terbiyesine ve eğitim-öğretim ilkelerine muhtaç. Âlemlerin her zerresinde O’nun terbiyesi, düzenlemesi var. O’nun çekip çevirmesi ile her şey yerli yerinde duruyor, ahenk ve uyum içinde varlığını sürdürmekte.
“O, Rahmân ve Rahîmdir.” 13
Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan zatadır. Çünkü birbiriyle iç içe, birbirine muhtaç bir şekilde ve O’nun kudretini izhar etme adına yaratılmış olan tüm âlemler O’nun rahmetiyle en güzel bir biçimde yaratılmışlar ve varlıklarını da en sağlıklı bir şekilde O’nun rahmeti ile sürdürebilmektedirler. Dünyada bütün yaratıklara, mü’min-kâfir bütün insanlara merhamet eden; âhirette yalnız mü’minlere merhamet edip bağışlayan O’dur.
“Din gününün sahibidir.” 14
Mâlik; sahip demektir. Melik şeklinde okunabilir; o zaman hükümdar anlamına gelir. Din, bu âyette cezâ (ödül ve cezâ) demektir. O’ndan başka kimsenin hükmünün geçmediği Din günü, âhirette hesaba çekilme günüdür. O günde amellere cezâ ve mükâfat vermek sadece O’na mahsustur. En güzel isimler ve sıfatlar O’nundur. Rahmân ve Rahîm isimlerini anarken O’nun engin rahmeti içerisinde kaybolmuş, gevşemiş, sonsuz bir umuda kapılmış olabiliriz. Bu yüzden umut ve korku dengesini yakalayabilmemiz için “din gününün sahibi”ni hatırlıyoruz. Hamdimiz ve hamdimiz doğrultusunda gerçekleştireceğimiz davranışlarımızdan o gün sorgulanacağımızın bilinç ve ürpertisi içerisinde din gününü
10] 15/Hicr, 87
11] 1/Fâtiha, 1
12] 1/Fâtiha, 2
13] 1/Fâtiha, 3
14] 1/Fâtiha, 4
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 7 -
hatırlıyor, o günün yegâne sahibinin huzurunda duruyoruz.
“Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” 15
Yalnız Sana kulluk ve itaat eder, ancak Sana boyun eğeriz; zira Sen her türlü yüceliğe layıksın. Senden başka hiçbir güç kulluğa ve ihtiyaçlara cevap veremez. Dilediğimiz her şeyi yalnızca Senden dileriz; zâten Senden başka yardımcı da bulunmaz. “Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” Din, bu iki cümle üzerinde oturmaktadır. Kur’an’ın sırrı Fâtiha ise, Fâtiha sûresinin sırrı da bu iki cümledir. Bu itiraf, kul ile Rab arasındaki canlı bağlantıdır. İbadet, müslümanın Allah’ın ölçülerine uygun olarak yaptığı her kutlu eylemin adıdır. İbadet, bir kulluk göstergesi ve yaratılış gâyesidir. İlk âyetlerle ulaştığımız ruhi hazırlık ve dilimizle yaptığımız hamdü senalardan sonra, şimdi de tüm her şeyimizi O’na has kılıyor, O’na adıyoruz; “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı Allah içindir.”16 Bu adağımızda kalabilmek, sözümüzde durabilmek için O’nun yardımını diliyoruz. Çünkü biz ne kadar gayret edersek edelim, O’na yaraşır bir şekilde kullukta bulunamayız. Hatta O’nun yardımı olmadan hiçbir şey yapamayız. İşte bu yüzden O’nun yardımına başvuruyoruz. Ama sadece O’nun yardımına. “Sadece Sana ibâdet ederiz” derken, şirk kokusu taşıyan tüm her şeyden uzak kalacağımızı; “Sadece Senden yardım dileriz” derken de, kendi güçsüzlüğümüzü itiraf ederek kendimizi O’na havale ediyor, yegâne güven kaynağımızın Allah olduğunu ilan ediyoruz. Önce kulluğumuzu sunuyor, sonra yardımını istiyoruz. Kul olarak biz, bize düşenleri yapmaya çalışıyor, sonra da O’na sığınıyor, tevekkülümüzü sadece O’na has kılıyoruz. Ancak bundan sonra isteklerimizi sıralıyoruz:
“Bize hidâyet et; bizi doğru yola ilet.” 17
Bizi Kur’an yoluna, İslâm yoluna ilet. Sana yaklaştıracak, bize hürriyetimizi kazandıracak yolu. Sen kimi dilersen onu hidâyete erdirirsin. Bizi dosdoğru yolunda iman üzere sabit kıl, cennete gidenlerden eyle. Sırât-ı müstakîm yani doğru yol hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.): “Doğru yol Allah’ın kitabıdır, İslâm’dır.”18 buyurmuştur. Biz, sırât-ı müstakîmde olduğumuz için Allah’a hamd ederken; o yolda devamlı kalabilmek için Allah’ın yardımına, hidâyetine muhtaç olduğumuzu beyan ediyoruz. Zâten sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifâde etmektedir. Hamdler sürekli O’na, ibâdet ve tâatler de kesintisiz O’nadır. Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, âlet, araç, akl-ı selim, Peygamber ve Kitaptır. Müstakim yolda kalabilmemiz kesintisiz olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı olmak, Peygambere bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda sapmadan kalmak için de önemlidir. Öte yandan, müslüman daha ileriye, en ileriye taliptir. Zarardan kurtulmak için mü’minin iki günü birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet yolunda mesâfe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde, ön safta yer almaya gayret etmelidir. İşte duâmızla biz, hidâyetimi-zin artırılmasını da istiyoruz Rabbimizden.
15] 1/Fâtiha, 5
16] 6/En'âm, 162
17] 1/Fâtiha, 6
18] Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'an 14; Ahmed bin Hanbel, IV/1
- 8 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil.” 19
Yani peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin yoluna ilet.20 Onlar ne güzel arkadaştır, ne güzel mü’minlerdir. Zâten en büyük nimet; dindir, hidâyettir, Kur’an’dır, risâlettir, kullukta sadâkattir, O’nun yolunda sâlih kullardan olup, fi sebîlillâh şehid olarak ölebilmek, daha doğrusu ölümsüzleşebilmektir. İşte tüm bunlara erenlerin yolunda olmayı istiyoruz. Tabii ki, onların yolunda olmak için gerekenleri yaparak bu isteğimizdeki samimiyetimizi ortaya koymalıyız.
Yahûdiler ve hıristiyanların21 veya İslâm’dan sapanların yoluna değil. Gazaba uğramışlar yahûdiler başta olmak üzere her toplumun âsileri ve azgınlarıdır. Sapanlar ise, hıristiyanlar ve cehâlet içerisinde helâk olan herkestir. Bilerek azgınlık gazab sebebi; bilgisizce azgınlık ise dalâlet sebebidir. O halde, güçlü bir ilim donanımı ile sağlıklı ve sağlam bir iman sahibi olup sergileyeceğimiz sâlih davranışlarla gazabdan ve azabdan kurtulmaya çalışmalıyız. Yahudi ve hıristiyanlar: Kitabla, Peygamberle, mûcizelerle; bütün bunlara rağmen sapanlar. Dinde ifrat ve tefrit uçurumlarına yuvarlananlar, aşırı gidenler. İlim adamlarını dinlemeyen birincilere karşılık; onları kutsayan ve putlaştıran ikinciler. Yanlış yorumlarla, dinin emirlerini değiştirip eksilten yahudilere karşılık; dinin emirlerini çoğaltıp ruhbanlığı hortlatan hıristiyanlar. Dinde atmalar yapanlara karşılık; katmalar yapanlar. Âhireti dünyaya değişen maddeci bilimcilere(!) karşılık; maddeden tamamen el etek çeken ruhçu cahiller. Onların özellikleri Kitabımızda çokça anlatılır ki yahudileşme ve hıristiyanlaşma temayülü gösterilmesin. Zira bu eğilim, ümmet için şirk ve küfür eğilimi gibi tehlikeli sapmalardır. Gazaba uğradığı ve dalâlette olduğu için onları helâk ettiğin gibi bizi de helâk etme. Doğru yoldan sapan azgınlardan değil; Rasûlünün dosdoğru yolundan gidenler kıl. Bizi hevâ ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapan münafıklardan ve kâfirlerden ayır, onlardan duâların en güzeli ile Sana sığınıyor, Sana duâ ediyor ve yardımını bekliyoruz. Âmin; duâmızı kabul et.
Bu sûrede Allah’tan nelerin istenmesi gerektiği, ayrıca istemenin usûl ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre, istemenin şartları, önce ne istediğini bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek duâ, nimeti hayal ve arzu etmek değil; o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek ve o yolda sebat edip ilerlemektir. Fâtiha sûresi, mü’min insana kesin bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidâyetle ibâdet in önemini ve ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan mü’min, sadece Allah’a kul olduğunu ifâde ve ikrar ettikten sonra, kendisiyle yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya O’na seslenir. Ebedî saâdete ve nihâyetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük yolunda İlâhî lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken; gazaba uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan hidâyet ve yardım ister.
Allah’la kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen
19] 1/Fâtiha, 7
20] Bk. 4/Nisa, 69
21] Tirmizî, Tefsir 2; 5/Mâide, 60, 77
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 9 -
Fâtiha sûresi, Allah-insan ilişkisinin mahiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca, söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil; mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı, kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir.
Bütün tefsirlerde besmele’nin başındaki “be” harfinin iltisak (Allah ile insan arasında ilişki ve bağlantı) anlamı taşıdığına önemle dikkat çekilmiştir. Bu bağlantının bir tarafında ulûhiyyet ve rubûbiyyet; diğer tarafında insaniyet ve ubûdiyet makamı vardır. Fâtiha sûresinin de bu şekilde iki bölümden oluştuğu görülür. Övgü ve ta’zim cümlelerinden meydana gelen ve ulûhiyyete dair olan ilk bölümde Allah’ın insanlara yönelik iltifatının en çarpıcı ifâdeleri olmak üzere “Rabb” (yapıp yaratan, yetiştirip geliştiren, terbiye eden), Rahmân ve Rahîm isimleriyle, O’nun mutlak hâkimiyet ve hükümranlığının âhirette de devam edeceğini belirten “mâlik-i yevmi’d-dîn” ifâdesi yer almıştır. Bütün bu nitelikleri dolayısıyla hamd (her türlü övgüler, güzellikler, yetkinlikler) O’na mahsustur.
Duâ ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibâdet” ve “istiâne” kavramları yer almaktadır. İnsanların bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın şaşmaz adâleti belirleyeceği için yalnız O’na ibâdet etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek (istiâne) gerekir. İnsan bu beyanı ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını Allah’a arz etmiş olur. Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan, bu yolda sürçebilir ve sonuçta kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan duâ cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli olmadığının bilincine varan insanın; âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah’a sığınarak hidâyetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını ifâde etmektedir.
Sûredeki ifâdeler çoğul sigasıyla olup müslümanlar için toplum hayatının ve toplumsal dayanışmanın önemini, cemaat ve ümmet şuuruyla birlik ve beraberlik içinde “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmeleri gereğini ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın kıraatinin (özellikle Hanefî fıkhında) aynı zamanda cemaatin kıraati yerine geçmesi Fâtiha’daki bu kapsamlı ifâde özelliğinden dolayıdır.
Fâtiha sûresi, önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı sağlam bir imanla O’na yöneltmekte yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir. Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gâye edindiği dikkate alınırsa, onun Kur’an’ın ve dinin özü olduğu daha iyi anlaşılır.
Bir yoruma göre, Bakara sûresi, Fâtiha sûresinin açıklamasıdır. Başta Al-i İmran sûresi olmak üzere diğer bütün sûreler de Bakara sûresinin tefsiridir. Nitekim Fâtiha’da Allah’tan hidâyet istenir; onu takip eden Bakara sûresi, bu Kitab’ın muttakileri hidâyete erdirmek amacıyla gönderilmiş olduğunu bildiren âyetle başlar. Fâtiha’nın Kur’an’ın bir özeti olduğu kabul edilirse, onun bütün Kur’an
- 10 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sûreleriyle ilişkili bulunduğunu düşünmek mümkün olur.
O yüzden, sûrenin asıl tefsir ve açıklaması Kur’an’ın kendisidir. Fâtiha’yı iyice anlamak isteyen Kur’an’a yönelsin, O’nu okuyup anlamaya çalışsın. Zâten Kur’an Ümmü’l-kitab’daki “Bizi hidâyete eriştir” duâsına verilen bir cevaptır. Fâtiha ise o cevabın özeti. Allah’ın evrendeki yasası ise, bir şeyin önce özetini çıkarmak, sonra onu açıp detaylandırmaktır. Büyük bir ağacın tohumları gibi. Fâtiha işte o büyük ağacın tohumu mesabesindedir. Çekirdek, ağaç demek değildir; ama çekirdeksiz de ağaç olmaz. Çünkü gövdesi, dalı yaprağı, meyvesi ve tüm özellikleriyle ağaç o çekirdekte gizlenmiştir. Ne var ki, insan çekirdekle yetinmez; çünkü çekirdek onun ihtiyaçlarına cevap vermez. Öyleyse o çekirdeği gönlümüze, zihnimize ekip meyvelerini dermeye bakalım.
Fâtiha’nın Kur’an’daki en büyük sûre olduğu, Bakara sûresinin son âyetleriyle birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin verilmediği, şifâ niyetiyle okunduğu takdirde tesirinin görüleceğine dair hadisler vardır. Fâtiha’nın faziletiyle ilgili rivâyetlere hadis mecmualarının yanında, tefsir kitaplarında da geniş yer verilmiştir. Bu sûrenin her türlü hayırlı faaliyetlerin başında veya sonunda, çeşitli vesilelerle tertip edilen meclislerde, merasimlerde, kabirlerde vb. yerlerde duâ niyetiyle okunması, zamanla müslümanlığın en köklü şiarlarından biri haline gelmiştir.
Fâtiha Sûresinin bir adı da ‘salât’tır. Salât duâ anlamındadır. Duâ ise, kul ile Allah arasında iletişimi sağlayan bağ demektir. Çünkü mü’minler, beş vakit namazda ya da namaz hâricinde bu sûreyi tam bir bilinç ile/şuurlu olarak ve mânâsını da zihninden geçirerek okurken Allah ile tam bir vuslat; belki de samimi niyetiyle, irâdesiyle, zihnî faaliyetleriyle, kalbi ve diliyle Rabbiyle irtibat halindedir. Bu yüzden bu sûrenin, bir adının da salât/duâ olması ismiyle müsemmâ olduğunu ifâde etmektedir.
Fâtiha sûresi muhtevâsı itibarıyla üç bölümden oluşturulmuştur:
Birinci bölümde kul, bilerek, iman ederek ve nefsinde hissederek Allah’a hamd ve şükretmekte; O’nu, zâtına âit Rahmân ve Rahîm vasfıyla övmekte; hesap ve ceza günü de denilen ‘din günü’nün tek hâkimi ve yegâne yöneticisi olduğunu ikrar ederek gönlünde daha da yüceltme arzusundadır...
İkinci bölümde, Ezelî Sözleşme olarak da bilinen “Elestü bi Rabbikum?” hitabının muhâtabı olarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna: “belâ” yani, “evet” diyerek22 kulluğunu ikrar ve itiraf eden mü’minin, ne söylediğini bilerek, inanarak ve içinde duyarak: Rabbimiz! “Biz yalnız Sana ibâdet ediyoruz ve yalnız Senden yardım diliyoruz;” Senden başkasına asla, ne kulluk ederiz ne de kimseden yardım dileriz! Bu sözlerle Allah ile ezeldeki sözleşmesini/ahdini vurgulu bir biçimde tekrar etmektedir.
Üçüncü bölümde ise, takvâ sahibi bir kulun, bu iman ve ikrarını hayatı boyunca; hatta son nefesine kadar aynı şekilde sürdürebilmesi için Rabbinin özel teveccühüne, rahmet ve yardımına ihtiyacının olduğu bilgi ve bilinciyle Allah’tan hidâyet dilemesi; nebîlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve sâlihlerin23 yolu ve yaşama
22] 7/A’râf, 172-173
23] 4/Nisâ, 69
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 11 -
biçimi olan ‘Sırât-ı Müstakim’de sâbit kÂdem kılmasını niyaz etmesidir.
Bizim kültürümüzde Fâtiha sûresi denilince hemen akla ölüler gelir. Bu münasebetle her ölünün mezar taşına: “Ruhuna Fâtiha” ibaresini yazdırmak oldukça yaygın bir gelenektir.
Toplumumuzdaki hâkim inanca göre, en azından üç İhlâs bir Fâtiha okuyup sevabını geçmişlerinin ruhuna bağışlamak, hayattaki yakınları için ölülere karşı âdeta bir vecibedir, en azından yapılması gereken bir insanlık görevidir...
Biz, toplum olarak Kur’ân-ı Kerim’i, genelde indiriliş amacına uygun tarzda öğrenip bilgi edinmek ve hayatımıza uygulamak için değil de anlamadığımız halde, ibâdet ve sevap kastıyla lafzını okuruz. Sonra da, “...bundan hâsıl olan ecr u mesûbatı evvelen bizzat...” der ve Hz. Peygamber’in ruhundan başlayarak ulemânın, sulehânın ve bilcümle İslâm ümmetinin... ruhlarına, daha sonra da kendi geçmişlerimizin ruhlarına bağışlarız.
Bizde devam eden bu geleneğe ve yaygın anlayışa göre Fâtiha sûresi, sanki hayattakiler için değil, ölüler için indirilmiş ve o mânada okunması icap eden bir sûredir.
Hâlbuki,bütün olarak ne Kur’an’ın ne de Fâtiha sûresinin indiriliş amacı ölülerdir. Asıl amaç hayattaki insandır; onun hidâyetinden/kılavuzluğundan yararlanarak Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun bir dünya hayatı yaşamaktır.
İşte Müslümanların Kur’an hakkındaki bu yanlış telakkisinin, Kur’ân-ı Kerim’in ruhu ve özü/özeti diyebileceğimiz Fâtiha sûresinin de mânâsına uygun düşmeyen bir tarzda değerlendirilmesine sebep olduğu açıkça görülmektedir.
Yukarıda da değindiğimiz gibi bu sûre, namazların her rekâtında veya namaz dışında bilinçli/şuurlu olarak ve mânâsını da bilip zihninden geçirerek okuyan mü’min ile Allah arasında önemli bir bağ kurup yeni bir sözleşmenin/ahdin yapılmasını sağlamaktadır.
Ölüm olayı ve ölülerin söz konusu olduğu ortamlar sebebiyle Fâtiha’nın okunması ise, ölümü hatırlayıp aynı âkıbetin yarın, belki de daha yakın bir zamanda bizim de başımıza geleceği düşüncesiyle imanımızı hatırlayarak Yüce Mevlâ’mız ile hemen, orada yeniden iletişim kurup ezeldeki sözleşmeyi yenilemek için olmalıdır...
Fâtiha’nın yukarıda verdiğimiz anlamından da anlaşılacağı gibi kişi, bu sûreyi şuurlu olarak okurken Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd ediyor, kendisine yönelik sayısız nimetleri sebebiyle O’na şükrediyor, ulûhiyyet ve rubûbiyyet sıfatlarıyla O’nu övüyor. O’nun yüce, eşsiz ve emsalsiz bir İlâh, saygı değer, şerefli bir Rab olduğunu gönülden ifade ediyor. Her şeyin ancak O’nun Rahmân vasfı ve merhametiyle varlığını devam ettirebildiğini ikrar ve ifade ediyor. Dünya hayatı sona erdikten sonra kurulacak olan hesap gününde Mülk’ün ve Emr’in sahibinin yine Allah olduğunu, O’nun izni ve dilemesi olmadıkça hiç bir şefaatin ve şefaatçinin olamayacağını bilgi ve bilinçle söylüyor…
İşte bu bilgi ve imanın sonucu olarak da âdeta şöyle demek istiyor: Allah’ım! Seni, başka hiç bir varlıkta bulunmayan bu üstün ve yüce sıfatlarınla tanıyorum. Âlemlerin, tüm yaratılmışların olduğu gibi benim de dünya hayatındaki varlığım,
- 12 -
KUR’AN KAVRAMLARI
varlığımın devamı, ölümüm ve her şeyimin Senden olduğuna şeksiz ve şüphesiz olarak inanıyorum. Âhirette beni tekrar dirilterek dünya hayatında yapıp ettiklerimle hesaba çekip, amellerimi değerlendirecek yegâne hâkimin Sen olduğunu kalpten tasdik ediyorum. Senin eşinin, denginin ve benzerinin olmadığına imanım tamdır…
O halde niçin Senden başka bir rabler edinip de önlerinde eğileyim ki?! Ben Senden başka tanrı tanımıyorum... Aklını kullanmayan düşüncesiz, dinsiz ve inkârcıların yaptıkları gibi nefsî arzularım da dâhil yaratılmış hiç bir varlığa katiyen kulluk etmiyorum ve etmeyeceğim! Bu yüzden ey Rabbimiz! “Biz, sadece Sana ibâdet ediyor ve sadece Senden yardım diliyoruz!”
Bu ifadeleriyle mü’min, ezelde, Elest Bezminde Allah’la kendisi arasında akdedilmiş olan kulluk sözleşmesini ve sadece O’na ubûdiyetteki, kulluktaki kesin kararlılığını tekrarlayıp yinelemiş olmaktadır. Sonra da: Rabbimiz! Bu iman ve bu kararlılığımızla birlikte hayatımızı yakîn/ölüm gelinceye kadar sürdürebilmemiz için Senin hidâyetine, desteğine ve korumana ihtiyacımız var. Bizi nefsimizin, çevremizin ve şeytanın eline bırakma, anlamında duâ etmektedir: “Bizi, Doğru Yola; gazap ettiğin fasıkların ve yoldan sapmış olan kâfirlerin değil, özel nimet verdiğin Nebilerin, Sıddîklerin, Şehitlerin ve Salihlerin yoluna Sırat-ı Müstakime ilet!”
Bizce Fâtiha Sûresinin ölü ile değil, ölüm ile ilişkisi işte bu olmalıdır. Sevabı yani bu sûreyi okumanın karşılığı ise, bu sûreyi uyanık bir kalp ve bilinçle okuyan kimsenin Allah ile sözleşmesini yenilemiş olmasıdır… Sevap ise, tamamen Allah’a ait bir şeydir. Kime, ne kadar bahşedeceğini O bilir. O’nun lütfunun ve ihsanının sınırı elbette yoktur!
O halde, Fâtiha sûresi, sâdece namazda değil, Allah’ı zikretmek gerektiği her an ve her yerde bu bilgi ve bilinç ile okunmalıdır. 24
Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
1- Fâtiha önsözdür, Kur’an’ın mukaddimesidir. Vahye açılan kapıdır. Başlangıçtır Fâtiha, anahtardır, giriş, sunuş ve sonuçtur. Dilekçedir, duâdır, sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab’le kulun diyalogudur.
2- Fâtiha sûresi, tüm özellik ve güzellikleriyle, Kur’an’ın özetidir. Hz. Ali der ki: “İlimler hazinesi Kur’an, Fâtiha sûresinde; Fâtiha da besmelede özetlenmiştir.”
3- Cin ve meleklerin, canlı-cansız tüm âlemlerin Rabbi Allah da, ey küçük âlem olan insan, senin Rabbin kim? Düşünce ve davranışlarında seni yönetip terbiye eden O’ndan başkası olabilir mi?
4- Bu sûre ile Rabbimiz, bizim kendisini nasıl övüp şükredeceğimizi, duâ edeceğimizi öğretmiştir. Öyleyse Fâtiha’yı duâlarımızın başında ve sonunda dilimizden eksik etmeyelim.
5- Tüm övme ve övülmeler Allah’a hastır. O’nun nizamının hakkıdır tüm övme ve övülmeler. Peki, nasıl olur da hamdi, övgüyü sadece Allah’a has kılan bir mü’min, söz ve davranışlarıyla Allah’ın nizamından başka herhangi bir düzeni, bir düşünceyi, bir sistemi övüp medhedebilir?
24] Zeki Duman
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 13 -
6- Din gününde yani kıyâmet gününde güven içerisinde olmak istiyorsan, din gününün sahibi olan Allah’ın dininden hiç ayrılma. Ne yaparsan yap yaptığının karşılığını göreceksin o günde.
7- Kulluk; ibâdet, boyun eğmek, bağlanmak demektir. Peki ey müslüman, tüm hareket ve davranışlarında sen kime bağlısın, kime boyun eğiyor ve kime kulluk ediyorsun? Şâyet Allah’ın emirleri doğrultusunda, Allah içinse tüm yaptıkların, gerçek bir kulsun sen. Değilse...
8- Allah’ın yardımı olmadan, lâyıkıyla O’na ibâdet de edemeyiz. O’nun yardımına lâyık olmak ise kul olmaya bağlıdır. Kul olmayanlara, gerektiği gibi kulluk yapmayanlara gelmez Allah’ın yardımı.
9- Müslüman da olsa her insan yanılabilir, yoldan çıkabilir. Onun için sürekli sırât-ı müstakîmi, yolların en doğrusunu Allah’tan istemeli ve o yolda devamlı kalmayı dilemeliyiz.
10- Dosdoğru yola ulaştıran düstur, içerisinde hiç şek-şüphe olmayan ve muttakiler için hidâyet rehberi olan Kur’an’dır. Sırât-ı müstakîm, ancak Kur’an’a sarılmakta ve onu yaşamaktadır. Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak ise, sâlih amellerin adamı olmaya bağlıdır.
11- Bunca günah ve hatalarımızın, bizde Rabbimizden istemeye yüz bırakmadığını düşünmüş olabiliriz. Onun için biz de başta peygamberler olmak üzere ümmet olarak “biz” diye duâ ettik. Ümmet dini olan İslâm’da ben-sen yok, biz; fertler yok, cemaat vardır. Öyleyse her Fâtiha okuyuşumuzda ümmetin bir ferdi, İslâm’ı yaşama ve yaşatma konusunda İslâm’ın bir şûbesi olduğumuzu unutmayalım.
12- Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler kendilerine nimet verilenlerdir.25 Öyleyse onların yolunda, onları örnek alarak nimetlere ehil kişiler olmaya gayret etmeliyiz. Şu geçici dünyada bunca nimetler içerisinde yüzen kâfirler bizi aldatmasın. O nimetler geçicidir, cennet nimetleriyle karşılaştırma bile yapılamaz. Onların âhiret nimetlerinden alacakları hiçbir şey yoktur.
13- Allah’ın lânet ve gazâbına uğramış, azâbını hak etmiş tüm lânetlilerin gidişat ve yollarından uzak duralım, sonra da Fâtiha’yı okuyalım. Lânetlenmiş yollarda yolumuzu kaybettiğimiz durumda Fâtiha okumak anlamsızdır.
14- Müslüman! Her Fâtiha’yı okuyuşunda Rabbinin huzurunda durduğunu, Rabbinle konuştuğunu ve Rabbinden istediğini unutma. O’na yaraşır kul olmaya çalış.
15- “Fâtiha’sız namaz olmaz”26 hadisine göre namazda Fâtiha okumak vaciptir. Hanefiliğin dışındaki diğer mezheplere göre ise farzdır. Buna göre bir günde 40 rekâtlık namazda kırk kere Fâtiha’yı tekrarlıyoruz. Namaz bizi hazırlayan, yetiştiren mektep olduğuna/olması gerektiğine göre, Fâtiha’sız namaz; namazsız da hayat olmaz. Aslında tekrar sanılan bu her bir okuyuş, bizi değişik bir açıdan hesaba çeken bir uyarıdır. Fâtiha’ya uymayan her yanlış söz ve davranıştan uzaklaşmak için yeni bir alarm ve ikazdır.
25] 4/Nisâ, 69
26] Dârimî, Salât 36; İbn Mâce, İkame 11; Tirmizî, Mevâkît 69, 115, 116
- 14 -
KUR’AN KAVRAMLARI
16- Fâtiha’nın sonunda, okuyan ve dinleyenin “âmin” demesi sünnettir. Âmin, duâmızı kabul buyur Allah’ım, demektir. 27
Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
Sûre başlarında yazılı bulunan besmelenin, Kur’ân’dan bir âyet olup olmadığı üzerinde ihtilâf edilmiştir. el-Mushafu’l-imâm (ilk ve esas Kur’ân nüshası) yazıldığı zaman Berâe Sûresi dışında kalan sûrelerin başına besmele yazılmıştı. O ana nüshadan İstinsah edilen bütün nüshalarda da sûre başlarına besmele yazılmıştır. Sahâbîler, Mushaftan olmayan bir şeyi Mushafa yazmazlardı. O zaman Kur’ân’da nokta ve öteki işaretler de yoktu. Daha sonra konulan nokta ve diğer işaretler, Kur’ân’ın metninden ayrılsın diye, metin mürekkebinden ayrı mürekkeple yazılmıştı.
Ebû Dâvud’un ibn Abbâs’tan rivâyetine göre: “Peygamber (s.a.s.), kendisine ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ininceye dek bir sûreyi diğerinden ayırmayı veya bir rivâyete göre sûrenin bittiğini bilmezdi.”28 Ümmü Seleme’nin de “Peygamber’in (s.a.s.), besmeleyi Fâtiha’dan bîr âyet olarak okuduğunu söylediği rivâyet edilir.29 Ebû Hüreyre’nin rivâyetinde ise Peygamber (s.a.s.): “Fâtiha’yı okuduğunuz zaman ‘bismillâhirrahmânirrahîm’i de okuyun. Çünkü Fâtiha Kur’ân’ın anası, Kitabın anası, yedişerli iki (es-Seb’u’l-mesânî)dir. Bismillâhîrrahmânirrahîm de onun âyetlerinden biridir.” 30
İbn Abbas’ın (r.a.) nakline göre Rasûlullah (s.a.s.), namaza besmele ile başlardı. 31
Enes’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) namazda nasıl okuduğu soruldu. O da, Rasûllah (s.a.s.), namazda çok uzun okurdu, diyerek besmele ile başladı ve: Fâtiha sûresini okuduktan sonra da ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) okuduğunu ben de size aynen okudum’ dedi. 32
Enes (r.a.): “Bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzurundaydık. Rasûlullah bir ara hafifçe uyudu. Uyanınca tebessüm etti. Biz, ‘seni tebessüm ettiren nedir?’ diye sorunca Rasûllah (s.a.s.): “Şu anda bana bir sûre nâzil oldu” diyerek, “Bismillâhirrahmânirrahîm İnnâ a’taynâke’l-kevser…” (Kevser) sûresini okudu.”33 der.
Şâfiîlere göre bu hadis, besmelenin bütün sûrelerden bir âyet olduğuna işaret eder. Çünkü Resûlulah (s.a.s.), onu Kevser sûresi ile beraber okumuştur.
Şâfiîlerin naklî delilleri kadar aklî delilleri de vardır, imam Şâfiî’nin yazmış olduğu Kur’an-ı kerimde besmele, Fâtiha’nın başında yazıldığı gibi, Berâe sûresinin dışında bütün sûrelerin başında da yazılmıştır. Bu nüshanın çoğaltılarak diğer şehirlere gönderilen sûretlerinin hepsinde de sûrelerin başında besmele yazılıdır.
27] İslâm Ansiklopedisi, T.D.Vakfı Y. c. 12, s. 252-253; Ali Akpınar, Namaz Duâları ve Sûreleri, s. 77 vd.
28] Ebû Dâvud, Salât 122
29] el- Fethurrabbani, 3/189
30] Dârekutnî, Salât, Bâbu Vucûbi Kırâat-i Bismillâh
31] Timizî
32] Buhârî, Enes’den rivâyet etmiştir.
33] Müslim; Nesâî; Tirmizî ve İbn Mâce. Tirmizî: “Sahih ve hasen hadistir” demiştir. Cem’u’1-Fevâid, c. 2, s. 285
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 15 -
İmam Şâfiî (r.a.) ve benzeri büyüklerin Kur’ân-ı Kerim’den olmayan şeyleri sûre aralarına yazmayacakları bilinmektedir. Hatta onlar, Rasûlullah’ın (s.a.s.) zamanında olmayan bir şeyin Kur’an’da bulunmasını istemedikleri için Kur’an’ı aşır halinde, sûreleri ve isimlerini harekeli olarak yazmazlardı.
Böyle bir titizlikle yazılan Kur’an-ı Kerim’lerde besmelenin Fâtiha’nın ve diğer sûrelerin başlarında yazılması, onun her sûreden bir âyet olduğunu gösterir.
İşte bu kanıtlara dayanan İmam Şâfiî, Besmele’yi Fâtiha’dan bir âyet saydığı gibi, diğer sûrelerdeki besmeleleri de Kur’an’dan birer âyet kabul etmiştir.34
Hz. Peygamber’in, Besmele çekmeden Fâtiha okuduğu hakkında da hadisler vardır. Hz. Âişe’nin: “Allah’ın Elçisi (s.a.s.) namaza tekbir ile, okumaya da (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı”35 sözleridir. Enes İbn Mâlik de şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.s.), Ebû Bekir’in, Ömer’in ve Osman’ın arkasında namaz kıldım. Bunlar (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı, namazın ne önünde, ne de sonunda (Bismillâhirrahmânirrahîm) demezlerdi.”36 “Onlardan hiçbirinin, (bismillâhirrahmânirrahîm) dediğini duymadım.”37 “Onlar okumaya (elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı. 38
Ebû Hureyre, Peygamberimiz’den şu hadisi nakletmiştir: “Yüce Allah buyurdu ki: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim için yarısı kulum içindir. Kulumun dilediği, kendisine verilecektir. Kul, ‘Elhamdu lillâhi rabbi’l âlemin’ dediği zaman Allah: Kulum bana hamd etti, der. Kul, ‘er-Rahmâni’r-rahîm’ dediği zaman Allah: Kulum benim şerefimi andı, der. Kul, ‘mâliki yevmi’d-dîn’ dediği zaman Allah: Kulum işini bana havale etli, der. Kul, ‘iyyâke na’budu ve iyyâke neste’în’ dediği zaman Allah: Bu, benimle kulum arasında (bir sır)dır. Kulumun istediği kendisine verilecektir, der. Kul, ‘ihdinâ’s-sırâta’l-mustakîm...’ dediği zaman Allah: Kuluma dilediği verilecektir, der.”39 Burada Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtiha’nın âyetlerini sayarken besmeleyi zikretmemiştir.
Malîkilere göre hadisteki “Namazı ikiye ayırdım” cümlesinde geçen “namaz”dan maksat, Fâtiha sûresidir. Fâtiha sûresi okunmadan kılınan namazın sahih olmaması sebebiyle hadiste ona namaz ismi verilmiştir. Eğer besmele, Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, bu rivâyette zikredilirdi.
Malîkilere göre, Besmele Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, Fâtiha sûresindeki “Rahmân ve Rahîm” kelimelerinin tekrarlanmaması lâzım gelirdi. Bu sûrenin “Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismiyle. Hamdolsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a. Rahmân ve Rahîm...” şeklinde dizilişi demek olurdu ki, bu da Kur’an’ın edebî üslûbuna aykırı olurdu.
Besmelenin sûrelerin başında yazılması ve herhangi bir şeyin başlangıcında okunması, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine uymak ve bereket içindir. Onun sûrelerin başında tevatürle yazılması Kur’an’dan olduğuna tevatürî bir delil
34] Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c.1, s. 29
35] Müslim, Hz. Aişe'den.
36] Müslim, Salât 52; Nesâ'î, Iftitâh 20
37] Buhârî; Müslim, Salât 51, Enes bin Mâlik'ten.
38] Dârimî, Salât 34
39] Ebû Dâvûd, Salât 132; Tirmizî, Tefsir; Nesâî, İftitâh 23; İbn Mâce, Edeb 52; Müslim, Süfyan bin Üyeyne'den, o da Ulâ bin Abdurrahman'dan, o da Ebû Hüreyre den nakletmiştir. Geniş bilgi için: Kurtubî, Tefsir. c. 1, s. 94; Cessas, Ahkâmu'l-Kur’âniyye, c. 1, s. 9
- 16 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sayılmaz.
Kurtubî, bununla ilgili olarak: “Şâfiî ve Mâlik’in görüşlerinden en sahihi, İmam Mâlik’indir. Zira Kur’an âyetleri âhad haberlerle tespit olunamaz. Kur’an âyetlerinin tespit yolu, ihtilaf kabul etmeyen kâfi tevâtürle olur.” der.
Ahkâmu’l Kur’an sahibi İbnu’l-Arabî ise: “Âlimlerin besmelenin Kur’an’dan sayılıp sayılmayacağı hakkındaki münakaşaları, onun Kur’an’dan sayılmayacağına kâfi bir delildir. Zira Kur’an âyetleri münakaşa kabul etmez. Nitekim sahih haberler besmelenin Neml sûresinin dışında Fâtiha’dan da, herhangi bir sûreden de bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezhebimiz (Mâlikî) diğer mezheplere aklın kabul edeceği bir tarzda tercih edilir. Medine-i Münevvere’de, Rasûlullah (s.a.s.) zamanından İmam Mâilk (r.a.) dönemine kadar besmeleyi Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in sünnetine ittibâen hiçbir şahıs okumamıştır. Bu da diğer mezheplerin görüşünü redde kâfidir. Bizim mezhebin görüş sahipleri, besmelenin nafile namazlarda okunmasına müstehab demişlerdir. Besmelenin okunması hakkında vârit olan hâdis ve rivâyetler, nâfile namazlarda kıraatinin müstahab olduğuna işaret eder.”40 demektedir.
İmam Mâlik, bu delillere dayanarak Neml suresinin 30’uncu âyeti dışındaki besmelenin, âyet olmadığı kanâatine varmıştır. Ona göre besmelenin sûre başlarına yazılması, Hz. Peygamber’in böyle emretmesi ve her işe besmele ile başlanmasını buyurması yüzünden olabilir. Gerçi besmelenin, sûre başlarına yazılması mütevatir olarak nakledilmişse de sûre başlarındaki besmelenin Kur’ân’dan birer âyet olduğuna dair tevâtür yoktur.
Peygamberimizin, namazda besmeleyi okumadığına dair hadisler de, okuduğuna dair hadisler de vardır. Fakat okuduğuna dair hadisler daha kuvvetlidir. Kendisinin ve sahâbîlerinin, namazda besmeleyi gizli okuduğuna dair hadisler de mevcuttur. Bu rivâyetlerden, Hz. Peygamber’in, namazlarında bazen besmeleyi açık, bazen gizli okuduğu anlaşılır.
Hanefîlere göre besmelenin Kur’ân’a yazılması, onun Kur’ân olduğunu gösterirse de her sûreden bir âyet olduğunu göstermez. Besmelenin, namazda Fatiha ile bareber açıktan okunmadığına dair hadisler de onun, Fâtiha’dan bir âyet olmadığına delildir. Sûre başlarında bulunan besmele, müstakil bir âyettir, sûreye dâhil değildir. Yalnız Neml Sûresinin ortasında geçen besmele, o sûrenin bir âyetidir.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Mülk Sûresinin otuz âyet olduğunu söylemiştir. Kurrâ’ ve âyet sayıcılar, “Mülk Sûresinin, besmele hâriç otuz âyet olduğunda birleşmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, Kevser Suresinin üç âyet olduğunu söylemiştir. Kevser Sûresi de besmele hâriç, üç âyettir. Eğer besmele bu sûrelere dâhil olsaydı, Mülk Sûresinin otuz bir, Kevser Sûresinin de dört âyet olması lâzım gelirdi.
Besmelenin âyet olup olmadığı, âyet ise sûrenin bir parçası olup olmadığı hakkındaki bu görüş farkları yüzünden besmelenin namazda okunması meselesinde de görüş ayrılıkları doğmuştur:
İmam Mâlik, besmeleyi âyet kabul etmediği için farz namazlarda ne açıktan, ne de gizli olarak besmele okunmasını câiz görmemiştir. İmam Şâfiî ve İmam
40] Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 103
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 17 -
Ahmed de besmeleyi, her sûreye dâhil bir âyet gördükleri için açık okunan namazlarda açıktan, gizli okunan namazlarda gizliden besmele okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife ise besmeleyi müstakil âyet kabul ettiği için Fâtiha’dan önce gizli olarak besmele çekmenin sünnet olduğunu söylemiştir.
Hanefilerin Delilleri
Hanefilere göre besmelenin Kur’an’da yazılışı ve ondan bir âyet oluşu, her sûreden bir âyet oluşuna işaret etmez. Nitekim besmelenin gece namazlarında sesli okunmamasını emreden hadisler, onun Fâtiha’dan olmadığını gösterir. Hanefiler, Neml sûresinin dışında Kur’ân-ı Kerim’den tam bir âyet olduğuna ve sûreleri birbirinden ayırmak için nâzil olduğuna hükmetmişlerdir.
Hanefîlerin görüşünü teyid eden delillerden bir kısmı şunlardır:
Ashâb-ı kiramdan nakledilen: “Biz, besmele nâzil olana kadar sûrelerin başlangıcını ve sonunu bilmiyorduk.”41 sözleri ile, İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet edilen: “Rasûlullah (s.a.s.), besmele nâzil olana kadar sûrelerin birbirinden ayırılmasını bilmiyordu. Ancak, besmele nâzil olunca bildi.” 42 sözleri Hanefîlerin görüşünü takviye ediyor.
İmam Ebû Bekr er-Râzi 43 ise bu konuda şöyle demektedir: “Âlimler, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olup olmadığı konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Kûfe kıraat âlimleri onu Fâtiha’dan bir âyet sayarken, Basra kıraat âlimleri saymamışlardır. İmam Şâfiî, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olduğuna, onu terk edenin namazını iâde etmesi gerektiğine hükmetmiştir. Ebu’l Hasan el-Kerhî ise, besmelenin namazlarda açıktan okunamayacağını söyler. Şeyhin bu sözü, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezheb âlimlerinin görüşüne göre besmele, sûrelerin başında bir âyet değildir. Çünkü onu namazlarda açıktan okumuyorlar. Besmelenin Fâtiha sûresinden olmaması, başka sûrelerden de olmadığına da işaret eder kanaatindedirler.
“Yalnız İmam Şâfiî, besmelenin her sûreden bir âyet olduğunu söylemiştir. Bu görüşü İmam Şâfiî’den başka hiçbir âlim söylememiştir. Zira selef arasındaki görüş ayrılığı da besmelenin Fâtiha sûreninden bir âyet olup olmadığı şeklindedir. Nitekim hiçbir âlim, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olduğunu kabul etmemiştir.” diyerek sözlerine şöyle devam eder: “Rasûlullah’dan (s.a.s.) rivâyet edilen “Kur’an’da 30 âyetli bir sûre vardır ki, okuyucu affolununcaya kadar şefaat eder. Bu sûre Tebarekellezî bi yedihil mülk’tür” hadis-i şerifi, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olmadığına işaret eder. Kıraat âlimleri ile diğer âlimler Tebâreke sûreninin besmele dışında 30 âyet olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Eğer besmele sûreden bir âyet olsaydı, Tebareke’nin 31 âyet olması lâzım gelirdi. Bu da, Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilen hadise aykırı düşerdi. Yine bütün beldelerin kıraat ve Fıkıh âlimleri Kevser sûresinin 3, İhlâs sûresinin 4 âyet olduğunda ittifak etmişlerdir. Eğer besmele bu sûrelerden bir âyet olsaydı, Kevser sûresinin 4, İhlâs sûresinin 5 âyet olması lâzım gelirdi.” 44
41] Ebû Dâvud; el-Camiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 95
42] Hâkimin Müstedrek’inde Ebû Dâvud'un İbn Ayaş’tan sahih bir senetle rivâyet ettiği yazılıdır.
43] Ebû Bekr er-Râzi, Ahkâm Âyetlerinin müfessiri Cessas’tır.
44] Cessas, Ahkâmü'l-Kur'an, c. 1, s. 9-11
- 18 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yukarıda naklettiğimiz mezheb görüşlerinden tercih edilecek olan Hanefî’nin görüşüdür. Zira baştan sona birbirine muârız olan iki görüşün (Şafiî-Mâlikî) ortasıdır. Şafiîier, besmelenin Fâtiha’dan, hatta her sûreden bir âyet olduğunu savunurlarken Mâlikîler de, Fâtiha’dan da Kur’an’dan da bir âyet olmadığını iddia ederler.
Dikkatli bir gözle, sâlim bir zekâ ile besmelenin Kur’an-ı kerimde tevâtüren yazılışına baktığımız zaman, hiçbir âlimin bugüne kadar ona karşı çıktığı ve inkâr ettiği görülemez. Nitekim ashâb-ı kirâmın Kur’ân-ı Kerim üzerinde nasıl titizlikle durdukları, hatta her harfi üzerinde dahi inceden inceye araştırma yaptıkları bilinmektedir. Bu da göstermektedir ki, besmele, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyettir. Her sûreden ve Fâtiha’dan bir âyet değildir. Sûrelerin arasını ayırmak için gönderilmiştir. Bu görüşü Abdullah bin Abbas’dan (r.a.) “Rasûlullah (s.a.s.), besmele gönderilene kadar sûrelerin başlangıç ve sonlarını bilmiyordu. Ancak besmele gönderilince bildi.” hadisi de teyid etmektedir.
Besmelenin her sûrenin başından bir âyet olmadığını. Belâgat kaidelerinden de çıkarmak mümkündür. Çünkü Araplar sözlerinin çok belîğ olması için ifade ve imlâlarının başında değişik üslublar kullanırlardı. Eğer besmele her sûrenin başından bir âyet olsaydı, bütün sûreler tek bir üslubla başlardı. Bu ise Kur’an’ın edebî üslûbunun mûcizelğine ters düşerdi.
Mâlikîlere göre, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğu tevâtüren sâbit değildir. Öyleyse Kur’an’dan değildir. Bu görüş imam Cessas’ın dediği gibi açık ve tercih olunabilecek bir görüş değildir. Zira “bir âyetin Kur’an’dan oluşunun tevatüren rivâyet edilmesi gerekir” şeklindeki delil geçersizdir. Bizim için Rasûlullah’ın (s.a.s.) yazılmasını emretmesi ve emrinin tevâtüren bize ulaşması kâfidir. Ümmet, “Kur’an’da yazılı olan her şey Kur’andır” diye ittifak etmiştir. Besmele, Kur’an’da müstakil bir âyettir. Sûrelerin ve kitapların başında yazılması ve okunması hayır ummak içindir. Bütün bu açıklamalar, besmele hakkında gelen bütün nassların mânâlarını toplar. 45
Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir?
Fakihler besmelenin namazda okunması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Mâlik’e göre besmele yalnız farz namazlardaki Fâtiha ve diğer sûrelerin başında gizli ve açık olarak okunmaz. Farz dışındaki sünnet ve nâfile namazlarda isteyen okuyabilir.
b) Ebû Hanife’ye göre besmele namazlardaki her rekâtta Fâtiha sûresinden önce okunur. Diğer sûrelerin başında okumak ise güzeldir. 46
c) İmam Şâfiî’ye göre besmelenin gizli okunacak yerde gizli, açık okunacak yerde açık okunması farzdır.
d) İmam Ahmed bin Hanbel’e göre besmele namazda gizli okunur. Açık
45] Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Ibnü'l Arabî’'nin Ahkâmü'l Kur’an’ına, Kurtubî’nin tefsirine, Fahreddin er-Râzi'nin Mefâtihu'l Gayb’ına ve Cessâs'ın Ahkâmu'l Kur’an’ına bakabilirler. Ed-Dâru Kutnî de besmelenin Kur'anda bir âyet olduğunu gösteren bütün delilleri bir araya toplamıştır. Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 32-38
46] Cessas, age, c. 1, s. 15; Kurtubî, age., c. 1, s. 98
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 19 -
okunması sünnet değildir.
Adı geçen imamların besmele hakkındaki görüş ayrılıklarının sebepleri birinci hükümde delilleriyle beraber açıklanmıştır. Bu hususta selefin görüşleri arasında da ayrılık vardır.
İbn Cevzi, Zâdü’l Mesir’inde: Âlimler arasında besmelenin Fâtiha’dan olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bununla ilgili olarak Ahmed bin Hanbel’den rivâyet edilen iki görüş bulunmaktadır. Birisi, besmelenin Fâtiha’dan olduğunu, dolayısıyla namazda okunmasının farz olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Diğeri ise Fâtiha’dan olmadığını, bundan dolayı namazda okunmasının sünnet olduğunu söyleyenlerin görüşüdür. Bu görüşe yalnız İmam Mâilk (r.a.) karşıdır. Hatta ona göre besmelenin farz namazlarda okunması müstehab bile değildir.
“Besmelenin namazda açıktan okunması da âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Âlimlerin bir kısmı Ahmed bin Hanbel’in “Besmelenin namazda açıktan okunması sünnet değildir” görüşünü nakletmişlerdir. Bu görüş Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes’ud’un (radıyallahu anhum) sözlerine dayanır. İmam Sevri ve İmam-ı Azam’ın görüşleri de bu yoldadır. İmam Şâfiî’ye göre de besmelenin namazda açıktan okunması sünnettir. Bu da Muaviye, Âtâ ve Tâvûs’un rivâyetine dayanır.”47 demektedir.48
Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
Fakihler, Fâtiha’nın namazda okunması konusunda iki görüşe ayrılmışlardır:
a) Cumhura49 (Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî) göre; Fâtiha’nın namazda okunması sıhhatinin şartıdır. Fâtiha sûresini bilip de okumayan bir kimsenin namazı sahih olmaz.
b) İmam Sevri ve İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre namaz Fâtiha okunmaksızın da sahih olur. Namazda Kur’an’dan 3 kısa âyet veya 1 uzun âyetin okunması ise farzdır.
Cumhurun Delilleri
Cumhur, Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olduğunu birçok delille isbat etmişlerdir.
Birinci delil: Ubâde bin Sâmid’in Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçerli değildir.” 50
İkinci delil: Ebû Hüreyre’nin Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği: “Kim namaz kılar da Ümmü’l-kitab’ı (Fâtiha’yı) okumazsa o namaz noksandır, noksandır, noksandır. Tamam değildir.” 51 hadis-i şerifidir.
47] İbni Cevzî, age., c. 1, s. 7-8
48] Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yayınları, c. 1, s. 38-39.
49] Cumhur kelimesi; Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Tefsir, Kelam ve ilh.. gibi ilim dallarındaki alimler topluluğunun çoğunluğuna verilen isimdir.
50] Cem’u'l Fevâid, c. 1, s. 197. Bu hadis-i şerif İmam Mâlik’in Muvattâ’sı dışında Kütüb-i sittenin hepsinde nakledilmiştir.
51] İmam Mâlik; Tirmizi; Nesai; Cem’u’l Fevâid, c. 1, s. 197
- 20 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Üçüncü delil: Ebû Said el-Hudrî’nin naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah (s.a.s.), bize namazda Fâtiha sûresi ile bildiğimiz diğer bir sûre veya bir sûreden birkaç âyetin okunmasını emretti.”
Cumhura göre bu hadis-i şerifler, Fâtiha sûresinin namazda okunmasının farz olduğuna delâlet eder. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) birinci delildeki hadis-i şerifi namazın sıhhatli olmayacağına delâlet ettiği gibi; Ebû Hureyre’den nakledilen ve Rasûlullah tarafından üç defa tekrar edilen “o namaz noksandır” ifadesi de Fâtiha okunmadan kılınan namazın noksan ve fâsit olacağını gösterir. Öyleyse Fâtiha’nın namazda okunması farzdır ve namazın sıhhatinin şartlarındandır.
Hanefîlerin Delilleri
İmam Sevrî ile Hanefî mezhebinin fakihleri, namazın Fâtiha okunmadan da sahih olacağını Kitap ve Sünnetten çıkardıkları delillerle savunurlar. Kitaptan aldıkları delile göre Cenâb-ı Hakk’ın: “Şüphe yok ki Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksik yarısı, üçte biri kadar ayakta durmakta olduğunu ve senin maiyetinde bulunanlardan bir zümrenin de (böyle yaptığını) biliyor. Geceyi, gündüzü Allah saymaktadır. O, bunu sizin sayamayacağınızı bildiği için size karşı (ruhsat tarafına) döndü. Artık Kur’an’dan kolay geleni (ne ise onu) okuyun...”52 âyeti, namazda bir miktar okunmasının farz olduğunu gösterir. Âyetteki “okuyun!” emri, namazdaki okumaya işarettir. Hiçbir âlim “Bu âyet, gece namazlarındaki okumaya mahsustur” dememiştir. Öyleyse âyetteki “Okuyun” emri yalnız gece namazında okuma değil, bütün namazlarda okunmasının farz olduğunu ifade eder. 53 Hadis-i şeriflerden aldıkları delil ise, Ebû Hureyre’den nakledilen şu hadise dayanır: “Bir gün Mescid-i Nebevi’ye bir kişi gelerek namaz kıldı. O kimse namazdan sonra Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek selâm verdi. O kimsenin selâmını aldıktan sonra Rasûlullah (s.a.s.), “Geri dön, namazını yeniden kıl. Zira sen namaz kılmadın” buyurdu. O kimse tekrar namaz kılıp Rasûlullah’a (s.a.s.) gelince, onu yine namaz kılması için geri çevirdi. Bu şekilde üç defa geri çevrilen kimse Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Seni hak yolu üzere gönderenin ismi ile yemin ederim ki, bundan daha güzel bir şekilde namaz kılmasını bilmiyorum.” deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Sen namaz kılmak istediğin zaman güzelce bir abdest al. Sonra kıbleye dönerek tekbir getir. Sonra da Kur’an’dan ne biliyorsan onu oku. Daha sonra belini tam eğerek rükû yap. Rükûdan kalkarak dik dur ve daha sonra secde yap. Secdeden kalkarak normal bir oturuşla otur. Daha sonra tekrar secdeye git. Secdeden sonra doğruca ayağa kalk. Benim bu tarif ettiklerimi bütün namazlarında uygula.”54 buyurdu.
Hanefi fakihleri, Ebû Hureyre’den nakledilen, bu hadisindeki namaz kılan için “Kur’an’dan ne biliyorsan onu oku” emr-i Peygamberîsini delil getirerek, namazda Kur’an’ın neresinden olursa olsun okunmasını, kılanlar için serbest bırakmışlardır. Bu hadis Hanefîlerin görüşünü kuvvetlendirdiği gibi, “Artık Kur’an’dan kolay geleni okuyun” âyeti de Kur’an’dan belli bir sûre veya âyetin okunmasına değil, sadece namazda herhangi bir âyetin okunmasına işaret eder.
Ubâde bin Samid’in rivâyet ettiği hadis, Hanefi âlimlerine göre, namazın bâtıl olduğuna değil, sünnet üzere kılınmadığına işaret eder. Onlar, Fâtiha’sız
52] 73/Müzzemmil, 20
53] Cessas, age, c. 1, s. 18
54] Sâyis, Ahkam ayetlerinin tefsiri, C. 1, S. 13. Cessas. Age. C. 1. S 20.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 21 -
kılınan bir namazın kerâhetle sahih olduğuna hükmederler. Bu hadis-i şerifi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu hadis-i şerifine benzetirler: “Evi mescide yakın (komşu) olanın namazı ancak mescidde olur.” Buradan anlaşılan, mescidde kılınmayan namazın kabul olunmayacağı değil, sadece o namazın mükemmelinin mescidde kılınacağıdır.
Ebû Hureyre’den rivâyet edilen hadiste geçen ve üç defa tekrarlanan “O namaz noksandır” cümlesi bizim aleyhimize değil, lehimize bir delildir. Çünkü “noksandır” kelimesi namazın bâtıl olduğunu göstermez. Aksine, namazın noksan olarak kabul olunduğuna işaret eder. Eğer câiz (kabul) olunmasaydı ona “namazın noksandır” denilmezdi. Zira bir şeyin eksik oluşu, onun yokluğuna delâlet etmez.
Buraya kadar kısa ve öz olarak cumhurun ve Hanelilerin delillerini aktardık. Konuya derin bir nazarla bakıldığı zaman, cumhurun görüşünün delil bakımından daha kuvvetli olduğu görülür. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a.s.) ve sahâbe-i kirâmın gerek farz, gerekse nâfile namazlarda Fâtiha’yı okumaya devam etmeleri Fâtiha’sız bir namazın câiz (doğru) olmadığına işaret eder. Sahih ve sarih hadis-i şerifler bu yoldadır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Fâtiha ile ilgili söz ve fiili, onun farz oluşuna kâfi delildir.
Cumhurun görüşünü kuvvetlendiren delillerden biri de Müslim’in Ebû Katade’den naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öğle ve ikindi namazlarını kıldırırdı. Birinci ve ikinci rekâtlarda Fâtiha ile diğer sûrelerden birer sûre okurdu, öğle ve ikindi namazlarının birinci rekâtlarında, ikinci rekâtlarından daha uzun okurdu ve çoğu defa sesini bize duyuracak kadar yükseltirdi. Sabah namazını da aynen böyle kılardı.”
Konuyla ilgili olarak Taberî: “Rasûlullah (s.a.s.), namazın her rekâtında Fâtiha’yı okurdu. Eğer namazda Fâtiha okunmazsa namaz câiz olmaz. Ancak namazda Fâtiha’nın âyet ve harf sayısından noksan olmamak kaydıyla diğer bir sûrenin okunması da caizdir.” 55 der.
Kurtubî ise, “Bu delillerden en sahihi, imam Şâfî, İmam Ahmed bin Hanbel ve İmam Mâilk’in son görüşleridir. Herkes Fâtiha’yı namazın her rekâtında okumalıdır. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçersizdir” hadis-i şerifi umumu ifade etmektedir. Ömer bin Hattab, Abdullah bin Abbas, Ebû Hüreyre, Ubâde bin Samid, Übey bin Kâ’b, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve Ebû Said el-Hudrî (r.anhum) gibi büyük sahâbîler de “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçersizdir” hadisine dayanarak Fâtiha’nın namazın her rekâtında okunmasının farz olduğuna hükmetmişlerdir. Mü’minlere düşen, her zaman ve her yerde önderlerimiz olan sahabîlere uymaktır.” 56 demektedir.
İmam Fahreddin er-Râzî’nin görüşü de şöyledir: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuması, onun tarafımızdan namazda okunmasını farz kılıyor. Zira Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlüne uyma hususunda, “...Ona tâbi olun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” 57 emri vardır. İmam-ı Azam, Muğîre bin Şube’den rivâyet edilen, Fıkıh ve Hadis ilmi terminolojisinde “haber-i vâhid”
55] Taberi. Camiü'l Beyan. C. 1.
56] Kurtubi, Age, c. 1. s. 119
57] 7/A’râf, 158
- 22 -
KUR’AN KAVRAMLARI
diye vasıflandırılan “Rasûlullah (s.a.s.), bir gün bir kavmin tahâret yerine giderek abdest aldı. Başının ön kısmına ve mestlerinin üstüne mesh etti” hadis-i şerifine dayanarak, “başın bir miktar” (dörtte bir) mesh edilmesi, namazın sıhhat şartındadır.” diye iddia ediyor. Hâlbuki Fâtiha’nın namazda okunması konusunda ilim adamlarının “Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuduğuna dair tevâtüren naklettikleri hadis-i şeriflere rağmen İmam Âzam Ebû Hanife’nin ‘Fâtiha’nın namazda okunması, onun sıhhat şartlarından değildir’ demesine hayret ediyorum.” 58
İmama Tâbi Olan Müslüman, Fâtiha’yı Okuyacak mı?
Âlimler, “Bir müslüman imama rükûda yetiştiği takdirde Fâtiha’yı okumasına lüzum yoktur” görüşünde ittifak etmişlerdir. Zira imamın okuması yeterlidir.
Yine âlimler, imam kıyamda iken ona yetişen bir kimsenin Fâtiha’yı okuyup okumaması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
a) İmam Şâfiî ile imam Ahmed bin Hanbel imamın arkasında namaz kılan kimsenin, imam gizli veya açık okusa da Fâtiha’yı gizlice okumasının farz olduğuna hükmetmişlerdir.
b) İmam Mâilk ise, “Kıraatin gizli olması lâzım gelen namazlarda, imama tâbi olan kimsenin gizlice okuması, gece namazları (sabah, akşam yatsı) gibi açık okunacak namazlarda ise okumaması lâzımdır” diye hükmetmiştir.
c) İmam-ı Azam Ebû Hanife de “Kıraatin gizli veya açık olduğu namazlarda, imama tâbi olan kimse, onun arkasında okumaz” demiştir.
Şâfiî ve Hanbelîler; Rasûlullah’ın (s.a.s.) üçüncü hükümdeki “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçerli değildir” hadis-i şerifine dayanarak görüşlerini savunurlar. Bu hadis-i şerif imamı ve tâbi olanı kapsayan umumi bir ifadedir. Dolayısıyla açık veya gizli okunacak namazlarda Fâtiha’yı okumayanın namazı sahih olmaz.
İmam Mâlik ise: “Namazdaki kıraat gizli olacak türden ise Şâfiî ile Ahmed bin Hanbel’in dayandıkları hadls-i şerife istinaden imama tâbi olan kimsenin namazda Fâtiha sûresini okuması farzdır. Namazdaki kıraat açık olacak türden ise; “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”59 âyetine istinâden de imama tâbi olanın Fâtiha’yı okuması yasaktır diyor.
Kurtubî, İmam Mâlik’den şu görüşü nakleder: “Kıraatin açık olması lâzım gelen namazlarda, imama tâbi olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okumaz. Kıraatin gizli olması lâzım gelen namazlarda ise Fâtiha sûresini okur. Eğer okumayı terk ederse hiçbir şey lâzım gelmez.”
İmam-ı Âzam Ebû Hanife de konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”60 âyeti ile “Namazda imamın okuması, kendisine sayıldığı gibi, tâbi olanlara da sayılır.” hadis-i şerifine istinâden kesinlikle Kur’an’dan hiçbir şey okunmaz.” 61
58] Fahreddin er-Razi, Tefsiru Kebir, c. 1. s. 147
59] 7/A’râf, 204
60] 7/A’râf, 204
61] İbn Ebi Şeybe, Ebû Hureyre’den rivâyet etmiştir.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 23 -
Sözlerine devamla Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadis-i şerifi nakleder: “İmam, kendisine tâbi olunması için imam olur. İmam tekbir aldığı zaman siz de tekbir alın, okuduğu zaman sükût edin ve dinleyin.” 62
Fâtiha Sûresine Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir. Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar yardım isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” 63
Fâtiha Sûresi, önce gerçek anlamıyla hamd u senâya lâyık olan tek zât olan Allah’ı dile getirir. Her şeyin O’nun eğitim ve terbiyesinden geçtiğini hatırlatarak O’nun bütün evrenin tek yaratıcısı, tek Rabbi olduğu belirtilir. O’nun rahmetini ifade eden güzel isim ve sıfatlarıyla vasfeder, o sıfatların istismar edilmemesi için âhireti, ödül-ceza gününü gündeme getirir. Sonra sadece O’nun önünde eğilip boyun bükülmesi, mutlak olarak sadece O’na kulluk, ibâdet ve itaat edilmesi gerektiğini, O’nun dışında bu özelliklere kimsenin hakkı ve liyâkati olmadığını gündeme taşır. İbâdet ve itaat için gerekli olan yardımı ve sorumlulukların gereği ve dünyada yaşamanın sonucu birçok sıkıntının giderilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için yardım talebenin, duânın yalnız O’na yapılması, bu yardımların en önemlisi sayılan hidâyete erdirme ve hidâyette sâbit kılma talebini hatırlatır. Bu güzel isteği en imrendirici, en ideal modellerle, örnek şahsiyetlerle verir ki; bu kendilerine en güzel nimet verilmiş olanlardır. Nimeti de nerede ve hangi özelliklerde aramamız gerektiği bildirilmiş olur. Tarihin hak-bâtıl mücadelesinden ibaret olduğu, günümüz ve yarınlar açısından da bu hakikatin değişmeyeceği gazap edilmiş ve sapıtmış insanların bu güzel modellerin yoluna engel olmaya çalışacakları işaretiyle ortaya konulur. Azıp sapmış insanların yolunu takip etmememiz hatırlatılırken bu konuda da Allah’tan yardım istenmesi öğretilir.
Allah ile kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen Fâtiha sûresi Allah-insan ilişkisinin mâhiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak sadece kulun gayretiyle değil; aynı zamanda mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir.
Fâtiha sûresi, İslâm’ın tanımıdır. Fâtiha sûresinden yola çıkarak İslâm dininin tanımı şu olmaktadır: “Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürmeden, doğruca ve selâmetle Allah’a ve Allah’ın nimetlerine götürüp el-hamdü lillâh dedirten ve bu temiz nimetlere tam selâmetle ermiş, gerçekten mutlu ve övülmüş, İlâhî gazaba/öfkeye uğramamış ve sapıtmamış kimseler tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen büyük, düz, doğru, hak yol ve istikamet yoludur.” Bu dini kabul etmenin, dindarlığın başlangıcı, ilk önce Allah Teâlâ’yı Allah’ın tanıttığı gibi tanımak ve ona “İyyâke na’budu ve iyyâke nestain” diyerek Allah’tan başka ilâh olmadığına tam bir şekilde söz verip antlaşma yapmak ve İlâhî emir ve yasaklara riâyet etmektir.
62] Abd İbn-i Hamid Cabir'den; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., 1/39-44
63] 1/Fâtiha, 1-7
- 24 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Demek ki istemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek Allah’tandır. Ve bu hidâyet (doğru yolu göstermek) iki çeşittir. Biri ilmî olan irşad, diğeri fiilî (pratik) olan Cenâb-ı Hakk’ın kuluna yardım etmesidir. Yüce Kur’ân, ilmî irşadı istemenin cevabıdır. Fiilî olarak başarılı kılmayı istemenin cevabı da, hayatı boyunca bütün davranışlarında hidâyet kitabı olan Kur’an’a uymaktadır.
İşte İslâm dini böyle bir Allah kanunudur. Fâtiha bunu tanımlarken mânâsını ispatlamak için gözlem ve tarihin şâhid olduğu nimet verilenlerin olumlu yolu ve gazap edilmiş ve sapmışların olumsuz yolunu yani tecrübeyi göstermiş ve başka delil ve vesikaya bile ihtiyaç bırakmamıştır.
Bunda şüphe edenler, gözlem ve tecrübe ile sâbit olan örneği son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile ashâbının bu sayede nâil oldukları Allah nimetlerinin büyüklüğünü tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler.
Hidâyet esaslarını, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak olan toplumların tecrübe ile sâbit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe etmek için hiçbir gerekçe yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek gibi, tümevarım kanununu inkâr etmektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu önermeyi yerinde yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslâm dininin mâhiyetini, kendi öz kaynağından araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki müslümanlarda arıyorlar. Hâlbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın karşılaştırmasından çıkacaktır. O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemeyenler arasında büyük fark vardır. Doğru yoldan sapanlar ve tümüyle yoldan çıkanlar vardır. Demek ki din, hak kanunudur, fakat din adına yapılanların çoğu noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu da böyle değil midir? Meselâ iyi matematik bilen bir adam günlük işlemlerinde o hesabı yapmaya üşenir de bildiğini uygulamazsa kabahat matematiğindir denebilir mi? Ve meselâ pis mikropların zararlarını bilen kimse sokaklarda gezdiği ayakkabılarla oturduğu veya yattığı odanın içine kadar girmeyi alışkanlık haline getirirse, sonunda etkisinde kalacağı felaketten koruyucu hekimlik ilmini sorumlu tutmaya hak kazanabilir mi? ���������������İnsanlar kendi-kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o kanunun değil, o insanın olur ve zararına da kendisi katlanır. Allah‘ın gazabı, bunu bilerek yapanlar içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o âkıbete mahkûmdur. Ne yazık ki, asrımız insanlarında özellikle din hususunda Hakk’ın kanununu kendilerine uydurmaya çalışma gibi ahmaklıklar gözlenebiliyor. İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda yürümek kesebilir.
Kur’an’ın ana konusu da tevhiddir. Fâtiha sûresi de tevhidin esaslarını içeren bir sûredir. Tevhid genel olara üç kısımda ele alınır: Allah, nübüvvet ve meâd (âhiret). İlk üç âyet, Allah’tan, O’nun sıfat ve özelliklerinden bahseder. Dördüncü âyet (“Mâlik-i yevmi’d-dîn”) âhiretten; 7. âyet de nübüvvetten bahsetmektedir: “Kendilerine nimet verilenler”in başında peygamberler gelmektedir.64 Bu sûrenin mealinden bile rahatça anlaşılabileceği gibi, sûre bütün önemli konuları direkt veya dolaylı ele alıyor; Kur’an’ın bir özeti ve önsözü olarak açılış sûresi
64] 4/Nisâ, 69
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 25 -
şeklinde başa geçiriliyor. İleriki sûrelerde genişçe açıklanan esaslar, bu sûrede özetlenmiş, işaret edilmiş veya çağrışım yoluyla göz önüne getirilmiştir.
Fâtiha’da temel ilkeler açık bir şekilde ortaya konmuştur. Kur’an’ın bütününde sunulan mesajın özüdür Fâtiha. Fâtiha, açan demektir. Vahye açılan kapı demektir Fâtiha. Vahyin tümünün anlaşılabilmesi için bu sûrenin çok iyi kavranması gerekir. Kur’ân’a Fâtiha ile başlanır. Namaza Fâtiha ile girilir. Her hayırlı iş bu pırlanta anahtarla açılır ve açılan kapılar arkasındaki karanlıklarda bu ışık kaynağı ile aydınlanır. Bu itibarla ona her şeyin başı, esası, anahtarı mânâsında “Fâtiha” denilir.
Fâtiha sûresini, işlediği konu itibarıyla üç bölüme ayırabiliriz:
Tevhid inancının işlendiği âyetler (Besmeleyle ilk dört âyet)
Tevhid inancının uygulanmasının işlendiği âyet (5. Âyet)
Tarih boyunca Tevhid mücadelesinin işlendiği son iki âyet
“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla.” (1. âyet)
Besmele, İslâm’ın bir şiarı/sembolü ve her iyiliğin anahtarıdır; helâl olan bir işin göstergesidir besmele; çünkü haramlara besmele çekilmez. Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki kulluk-ilâhlık münasebetidir; Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. Besmele de bu alâkayı ifade eden kulluk ilânıdır. Bu ilişki, Rahmân ve Rahîm olan Allah ile kul arasında sevgiye, merhamete dayalı olan derûnî münasebeti ifade ederken, kulun da itaat ve teslimiyetini göstermektedir. Yapılan bir iş Allah adıyla yapılınca hem işi yapan, hem yapılan iş bir anlam kazanıyor. Besmele, eylemlere bilinç katıyor yapılan iş, Allah’ın ismiyle ve O’nun izniyle yapılmış oluyor. Böylece insan, İslâm dışı her şeyden soyutlanmış, uzaklaşmış oluyor. Besmele, bütün iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini anlamaktır.
Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına, tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızası için ve O’nun izniyle başlıyorum.” demek ister.
Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz rahmetin bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak O’na hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz.
Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaad ediyor; biz de, imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın tespit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
- 26 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Haramlara besmele çekilmez. Allah’ın isminin anılamayacağı haram davranış ve eylemleri terk etmek zorunda kalır besmele şuuruna sahip bir mü’min. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır.
Bismillâh, “Önce Allah” deyip, O’na danışmak yapacağımız herhangi bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her şeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden, dilimiz “Allah’ın adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir. Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür. Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
İslâm kültürü, bir kimsenin her işe Allah adı ile başlamasını gerektirir. Eğer bu bilinçli bir şekilde ve samimiyetle yapılırsa şu üç güzel sonucu doğuracaktır: Birincisi, bu, kişiyi kötülükten uzak tutacaktır. Çünkü, Allah ismi onun, kötü bir niyeti veya yanlış bir davranışı O’nun adını anarak yapmaya hakkı olup olmadığı konusunda düşünmesini sağlayacaktır. İkincisi, kişi meşrû bir işe başlarken Allah’ın adını anarsa, onun her hareketi tabiatıyla Allah’ın rızasına uygun yapılmış olur. Üçüncüsü, o kişi Allah’ın yardım ve nimetiyle karşılaşacak ve şeytanın aldatmalarından korunacaktır. Çünkü kim Allah’a yönelirse Allah da ona yönelir.
“Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (2. âyet)
Hamd, nimet veren olması hasebiyle nimet veren zât’a ta’zimi ifade eden bütün fiilleri yapmaktır. Allah, hamd edin demeyip, hamdin Allah’a ait olduğunu beyan etmiştir. Aksi takdirde, kullara güçlerinin yetmeyeceği şeyi onlara emretmek olurdu. Fakat “el-hamdu lillâh” deyince bunun anlamı, insanlar yerine getiremeseler de hamd Allah’ın hakkıdır, demek olur.
Fâtiha sûresinin besmele’den sonraki ilk âyetinde, her türlü övgünün, âlemlerin Rabbi Allah’a özgü olduğu belirtilir. Öyleyse iyiliği, güzelliği ve mükemmelliği ifade eden kıymet ne olursa olsun, “iman ve övgü” bu özellikleri sergileyen nesnelere değil, onlarda bunca güzelliği işleyen Allah’a olmalıdır. Allah yarattığı evrenin güzelliğinin ve ihtişamının insan tarafından tasdik edilmesini istemekte; hak ettiği övgüyü ve teşekkürü de ona bir sorumluluk olarak yüklemektedir. Gerçekten de bunca nimetlerin karşılığı nankörlük olmamalıdır. Çünkü bütün varlıklar Allah’ı yüceltmekte, O’nun varlığını, birliğini ve sonsuz
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 27 -
cömertliğini belgelemektedir.
Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd, en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz. Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür ederiz. Hamd etmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir. Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına ulaşmış olması da hamd etmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek, kişi kendi adına Allah’a hamd ettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bütün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden, fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
Fâtiha sûresi aynı zamanda bir duâdır. Duâ, bize doğru yakarış şeklini öğretmesine işaret etmek bakımından Allah’a hamd ile başlıyor.
İstek ve arzumuzu birdenbire hiçbir giriş yapmadan ortaya koyamayız. Başlamanın en iyi yolu, duâda yöneldiğimiz zâtın yüce konumunu, nimetlerini ve üstünlüklerini sergilemektir. Bu nedenle duâmıza, Allah’a hamd ile başlarız. Çünkü O, bizim koruyucumuz ve tüm üstünlüklerin mükemmele eriştiği varlıktır. O’nun Yüceliğini kabul ettiğimizi ve O’nun bize verdiği sayısız nimetlere karşı şükretttiğimizi göstermek için Allah’ı ta’zim ederiz.
Şu noktaya da dikkat edilmelidir: “Hamd Allah’adır” ve “Hamd yalnızca Allah içindir.” Bu ayrım çok önemlidir: Çünkü bu, O’nun yaratıklarından herhangi birine ibâdet etme durumunu ortadan kaldırır. Yaratıklardan hiçbiri hamde lâyık olmadığı için, hiçbiri ibâdete de lâyık değildir. Hiçbir insan, hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir ilâh, hiçbir yıldız, hiçbir put, kısacası O’nun yarattıklarından hiçbiri, bizatihi (kendi başına) iyi niteliklere sahip değildir. Eğer yaratıklardan biri iyi bir niteliğe sahipse, bu Allah tarafından verilmiştir. O halde bağlılık, ibâdet ve şükür O’nun yaratıklarına değil, bu nitelikleri Yaratan’a lâyıktır.65
Hamd etmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamd edenlerden kıldığı için hamd olsun O Hamîd’e.
“Elhamdü lillâh” diyen insan, sahip olduğu nimetle yetinerek daha çok kazanma hırsını frenler. Çünkü hamd, şükrü de içine almaktadır. Hamd ve şükür, kişinin yeterlilik duyduğunu ifade etmekte ve onu harekete geçirmektedir.
“Rabbi’l-alemîn” diyen insan, elde edemediklerine karşı hırsını ve elde ettiklerine karşı cimriliğini disipline etmiş olur. Böylece şehvet ve lezzetlerin peşinden
65] Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
- 28 -
KUR’AN KAVRAMLARI
koşmanın belası da ondan uzaklaşmış olur. Çünkü her şeyi yaratan, besleyip büyüten ve terbiye edenin Allah olduğunu söyleyecek kadar asil bir ruha sahip olan insan, hırslı ve cimri olamaz. Kendini aşağılayacak şehvetin peşinden koşamaz.
“Rahman, rahim ve mâliki yevmi’d-dîn” diyen insan, bu bilinciyle gazab ve öfkesini yenmiş olur. Yüce Allah’ın, rahmân sıfatı gereği çalışana vereceğini bilen insan, başkasına çeşitli nimetlerden dolayı haset etmez. Başkalarına sahip oldukları nimetlerden dolayı haset etmeyeceğinden, düşmanlık duygulan da beslemez. Çünkü bu insan bilir ki, Allah rahmetini layık olanlara verir. Rahîm diyen insan, Allah’ın merhametinin farkındadır. İnsanlara karşı daima merhametli davranır. Merhamet onun ahlâkî erdemlerinden biri haline gelir, Başka bir ifadeyle, Allah’ın merhamet sıfatını anan insan, kendi merhamet duygusunu kabartıp dalgalandırmış olur. Allah’ın rahmeti ve merhameti onun ruhuna yansımış olur.
Arapça”Rab” kelimesi şu anlama gelir: a) Melik ve Mâlik, b) Kefil olan, Rızık veren, İhtiyaçları karşılayan, Koruyucu, c) Hükümran, Kanun koyan, Yöneten ve Düzenleyen. Allah, tüm bu anlamlarıyla âlemlerin Rabbi’dir.
Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir. Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
Allah’tan başka hiçbir rabbin, otorite kaynağının olmadığı, O’nun bütün evreni, bilinen ve bilinmeyen, makro ve mikro planda bütün âlemleri yaratmakla kalmayıp ihtiyaçlarını giderdiğini, eğitip terbiye ettiğini açıklıyor bu âyet. O’ndan başka rab yoktur. Tek Rab O olduğu için, onlar üzerinde tek yetki sahibi de O’dur. Bilginleri, din adamlarını, İsa’yı (a.s.) rab edinenler şirk koşmuşlardır.66 Demek ki, kim olursa olsun, aşırı yüceltip Allah’a eş, benzer kabul etmek, o kimseyi rab yerine koymaya kalkmaktır. O, bütün insanların Rabbidir,67 bütün âlemlerin Rabbidir.68 “De ki: ‘Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mi arayayım?”69 Tevhid anlayışı evrenseldir. Çünkü tevhidin öngördüğü Rab, bütün varlıkların Rabbidir.
Sakat veya sağlam, gözü olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.70 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen
66] 9/Tevbe, 31
67] 114/Nâs, 1
68] 1/Fâtiha, 2
69] 6/En’âm, 64
70] 41/Fussılet, 11
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 29 -
reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 71
“Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların, diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerlerde en uygun tarzda. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Bütün bunlar Allah’ın âlemlerin Rabbi olmasının birer örneği.
“O, Rahmân ve Rahîmdir.” (3. âyet)
O Rahmândır, rahmeti çoktur, merhameti bitmez tükenmez. O Rahîmdir, rahmeti süreklidir. Allah’ın Rahmân olması, Rahmet olan Kur’an’ı72 öğretmesiyle çok ilgili bir konudur. “Rahmân Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı.”73 Rabbimizin Rahmân ve Rahîm olması, O’nu Rab kabul eden insanların da birbirlerine karşı merhametle dolu olmalarını gerektirir. Aralarındaki ilişkinin merhamet üzerine olması icap eder.
Mutlak mânâda en mükemmel şekliyle merhamet sadece Allah’ta vardır. Bu iki sıfat da gerçek mânâda sadece Allah’a aittir. Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan zâtadır.
Rahmet, Allah’ın hâkim, kuşatıcı ve değişmez tavrıdır. Bunun en açık belirtisi, inkârcıları hemen cezalandırmayıp onlara fırsat tanıması, günahkârların tevbelerini kabul etmesi, hesap gününde herkese yaptığının tam karşılığını vermesidir. Bunun için cennet O’nun rahmetinin eseri, cehennem ise adâletinin tecellisidir. Ancak Allah’ın rahmeti, gazabından fazladır ve her şeyi kuşatır. Bu rahmetin dışında kalan hiçbir varlık yoktur. Yeter ki insan, İlâhî rahmete mazhar olmak için Allah’ın rahmet kapısını çalsın.
71] 12/Yûsuf, 23
72] 16/A’râf, 64
73] 55/Rahmân, 1-3
- 30 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.” (4. âyet)
Din günü yani âhiret, bir mü’minin hiç aklından çıkarmaması gereken bir konudur. Yaptığı bütün eylemlerini âhireti hesaba katarak yapar veya terk eder. Çünkü o inanır ki yaptığı bütün amellerden hesaba çekilecektir.74
Allah din günün sahibi olduğu gibi, aynı zamanda dünya hayatının da tek sahibi, tek egemen gücüdür: “Yerin ve göklerin mülkü (egemenliği) O’nundur. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde (egemenliğinde) ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış ve belli bir ölçü koymuştur.”75 Tevhid toplumunda mülk/egemenlik yalnız Allah’a aittir. Kaynağı İlâhî olmayan hiçbir egemenlik, hiçbir otorite meşrû değildir, mü’minleri bağlamaz. Otorite yalnızca Allah’ındır. Çünkü her şeyin Rabbi O’dur; göklerin ve yerin mülkü O’nundur ve O, mülkünde/egemenliğinde ortak tanımaz.
Bu dört âyette tevhid dininin üç temel ilkesi karşımıza çıkıyor: Evrensellik, rahmet ve adâlet. Allah Teâlâ, sûrenin başında Rahmân ve Rahîm olduğunu belirtip çok merhametli olduğunu ifade etmekle bizi sevindirmişti. Ne var ki insanlar her zaman sevginin yönlendirmesiyle yetinmiyor, Allah’ın sevgisini istismar edebilen insanlar da çıkıyor. İnsan eğitiminde sevdirmenin yanında cezalandırmanın da yeri vardır. Yüce Allah “din gününün sahibi olduğunu” hatırlatmakla azap ve cezasını da hatırlatmış oluyor. Allah’ın merhameti bol olduğu gibi azâbı da çetindir. Bu İlâhî dengeyi gözeterek ümit ve korku arasında yaşamalıyız.
Allah’ın, din (hesap) gününün sahibi olduğunun belirtilmesiyle, O’nun merhamet ve bağışlayıcılık özellikleri hiç kimsenin, O’nun Kıyamet Günü’nde gelmiş ve geçmiş bütün insanları toplayacağı ve herkesten yaptıklarının hesabını soracağı gerçeğini unutmasına neden olmayacaktır. Bu nedenle bir müslüman, Allah’ın sadece merhametli değil, aynı zamanda âdil olduğu gerçeğini de hiç bir zaman unutmamalıdır. Bununla birlikte Allah, dilediğini bağışlama ve dilediğini cezalandırma yetkisine sahiptir. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. Bu nedenle âkıbetimizi iyi veya kötü kılma yetkisinin O’nun elinde olduğu konusunda kesin bir inanca sahip olmalıyız.
Kişi ve toplum hayatında yaşanan olumsuzlukların temel sebeplerinden biri de, insanların âhiret inancından ve Din günü bilincinden yoksun olmalarıdır. Eğer iyiliğin ödüllendirileceği, kötülüğün de cezâlandırılacağı gerçeği zihinlerden silinirse, insanların günahlı bir hayat sürmeleri kaçınılmaz olur.
İşte Din gününde, insanın yaptığı bütün işler (ameller) tartılıp değerlendirilecek, onların gerçek kıymeti belirlenecek ve insanın gerçek kişiliği bütün netliğiyle ortaya çıkacaktır. Tabii ki bütün bunlar yapılırken hiç kimseye adâletsiz davranılmayacak ve kimsenin hakkı yenmeyecektir. Öyleyse insan, Allah’a döneceği, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı o Gün’ü aklından çıkarmamalıdır.
“Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar yardım isteriz (ey Allah’ım).” (5. âyet)
İbadet: Kulun Allah’a boyun eğmesi, itaat etmesi, O’na karşı küçüklüğünü kabul etmesi demektir. Allah’ın sevdiği, emrettiği, kabul ettiği ve râzı olduğu
74] 99/Zilzâl, 7-8
75] 25/Furkan, 2
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 31 -
bütün gizli-açık amel ve sözler ibâdettir. Bunlardan bazıları; iman, İslâm, ihsan, duâ, korkmak, umut etmek, tevekkül etmek, ummak, gönülden saygı duymak, yönelmek, yardım istemek, sığınmak yardımına çağırmak, kurban kesmek, adak adamak, hükmüne teslimiyet göstermek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, tevbe-istiğfar etmek vs. dir. İbadet türlerinden herhangi birini Allah’tan başkasına veya Allah ile beraber bir başkasına yapmak şirktir.
Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü harekete ibâdet dendiği için hayat yolunun bütünüdür ibâdet. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”76 Yani ibâdet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”77 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir. Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da yasakladığı şeylerden kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir.
Arapça “İbâdet” kelimesi üç anlamda kullanılır: a) Tapma ve bağlılık; b) Boyun eğme ve itaat etme; c) Hükmü altına girme ve kulluk yapma. Burada bu üç anlama da gelir; yani: “Biz yalnız Sana ibâdet ederiz yalnız Senin kulların ve köleleriniziz.” “Yalnız Sen’le bu tür bir ilişki içindeyiz” ve “Bu üç anlamıyla da Sen’den başka hiç kimseyi mâbud kabul etmiyoruz.”
İman eden ve İslâm’ı din edinen bir insan için en önemli iş, inancın gereğini yani “ubûdiyyet görevini” yerine getirmektir. Çünkü, insan olarak yaratılmanın amacı ve özgür bir hayata doğmanın tabii sonucu, Allah’a ibâdettir.
Allah’ın belirlediği ve râzı olduğu şeyleri yapmak ibâdet; O’nun yaptığına râzı olmak da ubûdiyyettir. Bunun için, “Allah’ın buyruklarına uymak yasaklarından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılan her işe” ibâdet denir. Görüldüğü gibi ibâdet, İslâm’ın doğruluk ve değer ölçülerine, Kuran’ın belirleyici ve birleştirici ilkelerine göre yaşamaktır.
İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük hayata taşınması olduğundan, Allah katında sevap kabul edilen her iş yapılmış olmayı gerektirir. Yalnız istek halinde kalıp davranış alanına çıkmayan duygu ve düşünceler tâat olsalar da ibâdet değillerdir. Bunun içindir ki ibâdetlerin başı olan imanda bile sadece kalbin tasdiki ile yetinilmemiş, ayrıca dil ile ikrar da gerekli görülmüştür. Bunun yanında niyetsiz yapılan işler de ne olursa olsun ibâdet sayılmaz. Bu durumda niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyet
76] 6/En'âm, 162-163
77] 51/Zâriyât, 56
- 32 -
KUR’AN KAVRAMLARI
etmeden aç durmak da oruç değildir.
Türkçede çokça kullanılan “tapmak ve tapınmak” kelimeleri, “ibâdet”in tam karşılığı olamaz. Bunlar, daha çok, şuursuzca bir itaati belirtmek için “puta tapmak” ve “Haç’a tapmak” gibi yerlerde kullanılırlar. Hâlbuki “ibâdet” kelimesi, niyet ve şuur bakımından “tapmak” kelimesinden çok farklı bir anlama sahiptir. Bunun için “Sana ibâdet ederiz” yerine, sadece Türkçe olsun diye “sana taparız” demek, doğru değildir. Zirâ Allah’a inanıp O’nun dışında diğer bir takım varlıklara tapmak tevhid değil, şirktir. İşte bu gerçeğe dikkat çekmek için, insanın Allah’a hitabını dile getiren bu âyette, “Sana ibâdet eder senden yardım isteriz” denmemiş, “yalnız Sana ibâdet/kulluk ederiz ve sadece Senden yardım dileriz” denmiştir ve bununla, şirkten ısrarlı biçimde sakınmak gerektiği mesajı verilmiştir. Çünkü tevhidin ihlâl edilmesinin ve bölücü ayrılmaların temel nedeni, şirke açık olmaktır.
Kuran’da ibâdet kavramı, Allah’a imandan O’nun iradesine uygun olan her türlü ahlâkî ve doğru davranışa (sâlih amele) kadar bütün iradeli eylemleri ifade etmektedir. Şu halde ibâdet, sadece belli zaman ve mekâna bağlı, nasıl yapılacağı kesinleşmiş ritüellerden ibaret değildir. Bu doğru davranış, günlük hayatın bütün alanlarında gerçekleşebilir.
İbâdet, Allah ile insan arasındaki mânevî bağı korur, insanın Allah’a olan saygısını diri tutar, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıp kendine yabancılaşmasını ve toplumdan kopmasını önler. Görüldüğü gibi yapılan ibâdetlere Allah’ın ihtiyacı yoktur, bunlara ihtiyacı olan, insanın kendisidir. Hemen hatırlatalım ki ibâdetler önemini işlevlerinden alırlar; onlar, kişinin ıslah çizgisinde kalmasını sağladıkları oranda anlamlı ve önemlidir. Değinilen işlev sıfır noktasına indiği andan itibaren bu önem de ortadan kalkar.
Allah’tan başkasına ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler velîler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir. Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek anlamına gelmez. O yüzden, Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri göğü yarattığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu reddedip ona kulluk yapmamaktır.
“İyyâke na’budu = yalnız Sana ibadet ederiz” demekle, insan kibrini ortadan kaldırır ve böylece şirkten kurtulmuş olur. Gönlündeki şirk tortularını bu ifadeyle fırlatıp atar. Böylece gönlünü gizli ve aşikâr şirkten temizlemiş olur. Allah’ın huzurunda acizliğini ve O’na karşı kulluğunu ifade etmekle kendi gururunu yani kibrini ayaklar altına almış olur. Çünkü kibir, Allah’a kulluk yolunu tıkamakta, insanın kendi kendine tapmasına sebep olmaktadır.
“Ve ancak Senden yardım isteriz, sadece Sana duâ ederiz.” Bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır.
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 33 -
Duâ, kişinin kendi acziyetini kabullenmesi ve duâ edip yardım istediği zâtın her şey kadir bir güç olduğuna inanmasıdır. İnsanın kendi kendine yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç olduğu apaçık bir gerçektir. Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî bir duygudur. Yoksa, gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. İnsanın müstağnîliği, sadece şımarıklıktan kaynaklanır. O, sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan ve O’nsuz bir değeri olmayan bir varlıktır. Allah’la irtibatı kesik olan insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”78 Gerçek böyle olduğu halde yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline dönüştürmektir.
Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun değerli oluşu kendi zâtındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir. İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın ve O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa insan, Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli hiçbir şey kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder ve insan Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
İnsan, kendi sorumluluğunu bütünüyle yerine getirdikten sonra, istediği neticeye ulaşmayı engelleyebilecek şeylerin aşılması hususunda Allah’tan yardım isteyebilir.
İbadetten maksat, âtıl kalmak değil, aktif olmaktır. Hayata olumlu biçimde katılıp yapılması istenen vazifeleri yapan insan, Allah’ın yardımına mazhar olma liyakatini kazanır. İşte açıklamasını yaptığımız âyette önce “Yalnız Sana kulluk ederiz.” sonra da “Sadece Senden yardım dileriz.” buyurularak bu gerçeğe dikkat çekilmiştir. Öyleyse bir şeyi elde etmeden önce, onu bize kazandıracak vasıtalara başvurmamız gerekir. Çünkü Allah’tan göreceğimiz yardım ve destek buna bağlıdır.
İnsanın Allah’a hitabını dile getiren bu âyette, “ben” yerine “biz” lafzı kullanılır. Bu ifade tarzı, insanın sözü dinlenen bir kişi olmasının, onun vahdet (birlik) şuuruna erişmesi ve bunu gerçekleştirmesiyle mümkün olabileceği mesajını verir. Şu halde Müslümanların, Allah’tan görecekleri yardım ve destek, kendi aralarında birliği sağlayıp birleştirici gücü bulmalarına bağlıdır. Çünkü vahdet, Müslümanların, İslâm’ın temel esasları etrafında birleşip bütünleşmelerini ve kurtarıcı birliğe kavuşmalarını sağlayan temel vasıtalardan biridir. Tefrikanın zaafı ve çirkinliği, vahdetin (birliğin) gücü ve güzelliği ile yok edilebilir. Bunun içindir ki her mü’min şahsiyet, kendi benliğinde bütün insanlığın bir temsilcisi olma şuurunu taşımalı ve Allah’la münasebetinde bu şuuru sürekli canlı tutmalıdır.
İlâhi irade, yeryüzünde İslâm’ın hâkimiyetini sağlayacak bir toplumun bulunmasını gerekli gördüğünden Kuran, tevhid ilkesine bağlı, adâlet ve doğruluk üzerine kurulmuş bir ahlâk toplumunu varlık alanına çıkarmayı gâye edinmiştir. Zaten İslâmi yaşayışın, açık bir hayat gerçeği olarak ortaya konulması, böyle bir toplumun varlığına bağlıdır.
78] 25/Furkan, 77
- 34 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İslâm ümmeti (toplumu), dini bütünüyle kabul eden, İslâm’a aktif biçimde bağlanıp onu uygulayan, farklı etnik yapıları kendi sosyal düzeni içinde bir araya getiren evrensel bir toplumdur. Burada millet olma şuurunu veren temel özellik, her şeyin üstündeki İslâm kardeşliğidir. Demek ki Müslümanların arzu edilen İslâmi hayatı gerçekleştirebilmeleri, yeterli kollektif takva gücünü elde edip bütün imkânlarını İslâm için birleştirmelerine bağlıdır. Aksi halde İslâmi hükümlere dünyevi hâkimiyet kazandırılamaz ve İslâm’ı bütün etkinliğiyle hayata taşımak mümkün olmaz.
Bu âyet, vahdeti sağlayan ve İslâm toplumunun oluşmasında çok önemli bir işleve sahip olan kurumların gereğine de işaret etmektedir. Bilindiği gibi hiçbir inanç ve görüş, kendine özgü kurumları oluşturmadan kalıcı olamaz ve sosyal bir sistem haline gelemez. Dinin pratik anlatımı, sosyal bir boyut kazanmadıkça da vahdet sağlanamaz. Bu nedenle Müslümanlar İslâm’ı önce kendi benliklerinde hayat ve şahsiyet haline getirmelidir. Ancak bununla yetinmeyip ayrıca İslâm inancının yaşanmasına ve sosyal bütünleşmenin sağlanmasına etkili olan kurumları da mutlaka hayata geçirmelidir.
Kur’an, bir taraftan uluhiyyetin tekliğini ilan eder diğer taraftan da kulluğun birlik ve beraberliği yani vahdeti gerektirdiğine dikkat çeker. O, bütün Müslümanlardan tevhid yolunda yürümelerini, ayrılığa düşmemelerini, İslâm’ı tüm ilgilerinin merkezi yapıp onu hayata taşımak için birlikte çalışmalarını ister. Çünkü Müslümanların İslâm çizgisinde yaşama imkânı bulmaları buna bağlıdır.
Vahdetin yolu ve disiplini Kur’an’dır. Tefrika da bu asıl kaynağa aykırılığın ifadesidir. Tefrikanın temelinde ise, hâkim ve zâlim güçlerin, Müslüman toplumlar üzerinde sürdürdüğü siyasi egemenlik yatmaktadır. Nitekim bugünkü siyasi harita, İslâm toplumlarının siyasi gücünün parçalanmışlığını yeterince gözler önüne sermektedir.
Vahdet (birlik) fikri, teoride çok geniş bir kamuoyu desteğine sahip bulunmakla beraber Müslümanlar arasındaki birlik teşebbüsleri pratikte başarısız kalmaktadır. Bugünkü haliyle de böyle kalmaya mahkûm görülüyor. Bunun böyle olmasının temel nedeni, Müslüman ülkelerden hiçbirinin, diğerlerini İslâm’ın hâkim kılınması konusunda bir dayanışma ve kaynaşma içine sokacak güçte olmamasıdır. Müslümanların dağınıklığı ve bu dağınıklıktan kaynaklanan zaafları, onları kendi dışlarında oluşan politikalardan birini kabul etmeye zorlamaktadır.
Bu durum karşısında yapılması gereken iş, Kuran’ın vahdet çağrısına uyarak etkili biçimde teşkilatlanmaktır. Eğer bu oluşum gerçekleştirilebilirse hem Müslümanlar birleşme ve dayanışma imkânına kavuşurlar hem de güçlü çıkar gruplarının etkisinden kurtulmuş olurlar. Aksi halde Müslümanlar, İslâm’ı hayata sokmak istemeyen hâkim güçlerin kuşatmasından kendilerini kurtaramazlar. Şu halde: “(Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım dileriz” diyerek Allah’a yalvaran Müslümanların, söylediklerini yapmayan kitlelerin durumuna düşmemeleri için, Kuran’ın ilke ve hedeflerinde fiilen birleşmeleri gerekir. 79
“Ve iyyâke nesta’în = ve yalnız Senden yardım dileriz.”
Sadece Allah’a sığınan ve yardım dileyen kimse, kendini yetersiz gördüğü
79] Fahreddin Yıldız
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 35 -
için, kendini beğenme psikolojisinden kurtulmuş olur. Kibir ve kendini beğenme gibi olumsuz duygulardan sıyrılan insan, Allah’tan bekleyeceği şeyler için duâ etmeye yönelir.
“Senin yardımını diliyoruz, çünkü senin âlemlerin Rabbi olduğunu, her şeye kaadir olduğunu ve her şey üzerinde hükümran olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanması için yardımını isteyerek Sana yöneliyoruz.”
“Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster.” (6. âyet)
Sınırsız rahmet sahibi Allah’ın sayısız nimetleri yanında, O’nun “ceza günün sahibi” olduğu da vurgulanıyor. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda kendisini doğru yola iletecek ve sırât-ı müstakîmi gösterecek bir kılavuza mutlak sûrette ihtiyacı vardır. Bu rehberliği yapmaya onun yaratıcısından daha uygunu yoktur. Öyleyse O’na sığınmalı, O’na dayanmalı ve “yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım isteriz” diyerek O’na yönelip seslenmelidir. Lutfu ile, kendisini doğru yola yani hakkı hak bilerek ona tâbi olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.
Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü’minlerin Allah’tan ilk ve en önemli isteği hidâyettir. “Nesteiyn”de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor. Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği yardım dilemelerin en önemlisi ve ilk sırasında olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın da O’nun doğru yoluna hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
Mevdûdi diyor ki: Bizim istediğimiz “doğru yol”, “senin nimet verdiğin ve desteklediğin kimselerin takip ettikleri yoldur.” Bu, “nimet verilen kimselerin”, yeryüzünün geçici nimetlerinden yararlandıkları halde sapan ve Allah’ın gazabına uğrayan kişiler olmadıklarını göstermek içindir. Gerçekten kendilerine nimet verilen kimseler doğru yaşayışları nedeniyle kurtuluşa erenlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere “nimetler” kelimesi ile zâlimlerin, Firavunların, Nemrudların ve Karunların bile yararlandıkları ve bugün de doğru yoldan sapan, birçok kötü işlerle uğraşan kimselerin yararlandıkları bu dünyanın geçici faydaları değil, doğru bir şekilde yaşamanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakikî ve sürekli nimetler kastedilmektedir.
“Bizi dosdoğru yolu göster” diyoruz. Yani, “Hayatın her safhasında bizi doğruluğa iletecek yolu bize göster, bizi hatalardan, kötü akibetlerden koru ve sonunda bizi başarıya ulaştır.”
Bu, kulun Kur’an okumaya başlamadan önce Allah’tan istediği şeydir. Kul Allah’a kendisini hayatın her döneminde bilgi eksikliğinden kaynaklanan şüphe ve kararsızlık labirentlerinden koruması ve doğru yola iletmesi için duâ eder. Kul aynı zamanda Rabb’inden, bunca sapık yol arasından kendisine hayatta doğru yolu göstermesini diler.
“İhdina’s-sırâta’l-mustakîm = Bizi doğru yola ilet.” Dikkat edilirse, kişi sadece kendini düşünme yerine, başkalarını da düşünmekte ve duâsına diğer insanları da katmaktadır. Bu tarz bir duâ, insana bencilce davranmamanın erdemini vermekte ve öğretmektedir. Kendisi için yaptığı duâya başkalarını da katma eylemi, kâmil insan olmanın üst basamaklarına tırmanmanın göstergesi olmanın yanı
- 36 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıra, ferdî şuurun sosyal şuura dönüşümünün de ifadesi olmaktadır. Başkalarının iyiliğini düşünmek, din eğitimi ile sağlanmak istenen önemli bir gelişmişlik düzeyidir. İnsanları, sadece kendilerini düşünen fertler olmaktan çıkarıp, onların sosyal şuura katılan bireyler olmalarını temin etmek, eğitim açısından önemli bir basandır. Bu tip bir bilinç, insanın gönlünden şeytanı çıkarıp, oraya insanı koyma gücünün elde edildiğinin göstergesi olmaktadır. Şeytanı gönlünden çıkarıp, oraya insan sevgisini koyma erdemi, Fâtiha sûresinin pedagojik etkinliğine işaret etmektedir.
“Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (7. âyet)
Kendilerine nimet verilenler peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir.80 Allah’ın nimetleri iki çeşittir:
1- Genel nimet: Mahlûkatı yaratması, onlara rızık vermesi, onların dünyada hayatlarını belirli bir zaman devam ettireceği ve ihtiyaçlarını elde edebilecek yollar göstermesi gibi nimetlerdir.
2- Özel nimet: Hak eden kullarına hidâyet etmesi, onları imanla eğitmesi, imanda muvaffak kılıp sebat etmelerine yardımcı olması gibi hidâyetle ilgili hususlardır. Hayırda başarılı kılıp şerden korumasıdır. Bu nimet yalnız Allah’a O’nun istediği gibi yönelen, şirkin her çeşidinden kaçıp yalnız Allah’a kulluk ve ibâdet edenler içindir.
“Kendilerini nimetlendirdiklerinin yoluna.” Fâtiha sûresinin bu âyetini duâya dönüştüren insan, hangi insan tipini örnek alması gerektiği bilincini kazanmış demektir. Bu ifade, eğitimin gelişigüzel yapılmadığının, amacının belli olduğunun bir göstergesidir. Fâtiha’yı iyi anlayan insan, model insanların kimler olacağının farkındadır. O model insanlar, ilahî eğitimden geçmiş, belli sıfatlar kazanmış ve Allah katında belli bir yere gelmişlerdir. Eğitimde örnek alma ve örnek edinme olguları çok önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle gençlerin kimleri model aldıkları bilinirse, o toplumun değer anlayışı, gelişmişliği ve manevî olgunluğu iyice tespit edilebilir.
“Gazaba uğrayan ve sapıtmışların yoluna değil.” Bu ifade, müslüman bir insanın, olumsuz ve çıkmaz olan yolların neler olduğunu bildiğini göstermektedir. Hayatın olumsuz yönlerini insana anlatmak, tanıtmak ve bu bilinci kazandırmak, eğitimin en başta gelen görevlerinden biridir. Allah’ın kimlere gazap ettiğini ve kimlerin sapık yola düştüğünü bilen bir insan, bilinçli ve ahlâkî davranışı kazanmanın büyük bir yüzdesini halletmiş demektir. Bu bilinç olmadan, ahlâkî davranış, tesadüfîlikten kurtulamaz. Sosyal ahlâk da, tesadüfî davranışlar üzerine oturamaz ve sürekliliğini sağlayamaz.81
“Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” denilerek, Allah nimeti kendisine nisbet etmiş, tüm nimetlerin, tüm hayırların Kendisinden olduğuna işaret etmiştir. Devamında “gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil” denilerek gazaba uğramak ve sapıklık gibi şer olan şeyleri Kendisine değil; bunları hak edene nisbet etmiştir. Hayır ve şerri yaratan Allah’tır; fakat şer insanlardandır. Hayır
80] 4/Nisâ, 69
81] Bayraktar Bayraklı
FÂTİHA SÛRESİ VE MESAJI
- 37 -
ve şerri yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra rızâsı olduğu halde, şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz yapılan işin, işlenen fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili. Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme... hepsi birer fiil, hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır. İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten Allah’ın birliğine iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı olarak bilmiş olmuyor mu?
Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir. Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa, hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi birini seçmek ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı, elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil; bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
Daha önce Allah’ın lutfuna mazhar olup da kıymetini bilmeyerek hidâyete ermişken tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların yoluna iletmemesini istiyor her Fâtiha’yı okuyan mü’min. Çünkü bunlar haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir. Bir yönüyle bu bâtıl insanların yoluna tâbi olmama konusunda Allah’ın yardımını isterken, diğer yönüyle istikameti bozacak bu durumdan sakınıp Hıristiyan ve yahûdilerin izinden gitmeyeceğine, onlara tâbi olmayacağına dair Allah’a söz vermektedir. Kendisinin de gazab edilmeye yol açacak veya sapıttıracak bir çizgi üzerinde olmaması, atmalar ve katmalarla dini kendi inanç ve amellerinde tahrif edecek hususlardan kaçınması gerektiğini değerlendirecektir.
- 38 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâtiha İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
Buhari, Tefsir I/1, 15/3; Fezailu’l-Kur’an 9; Tıb 34
Müslim, Salât 38, 40; Selam 66
Tirmizi, Fezailu’l-Kur’an 1; Mevakit 69, 115, 116
Nesai, İftitah 25, 26
İbn Mace, İkame 11
Ebu Davud, Edeb 52; Tıb 19
Müsned, II, 285; III, 450; V, 114
Darimi, Salât 36; Fezailu’l-Kur’an 12.
Kütüb-i Sitte M. Terc. Ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y. c. 17 s. 20
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 34-46
2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 39-42
3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1 s. 27-33; 67-71; 140-142 (25-142)
4. Kur’an-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 62-63 (57-78)
5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 15-129
6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1, s. 17-33
7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s.
8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c. 1, s. 31-66
9. Furkan Tefsiri, Hicazi, Vahdet Y. c. 1, s. 15-18
10. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 1-2
11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. c. 1, s. 29-39
12. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y. c. 1, s. 6-11
13. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 1, s. 13-18
14. El-Esas fi’t-Tefsir, Said Havva, Şamil Y. c. 1, s. 35-53
15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. c. 1, s. 5-13
16. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 1, s. 61-83
17. Namaz Duâları ve Sûreleri, Ali Akpınar, Suffe Y. s. 84-86
18. El-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 1
19. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 11-29
20. Sorularla Fâtiha Sûresi, Z. Durmuş-Ali İçipak, Yenda Y. s. 208-223
21. Fâtiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 39-49; 309-311
22. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y.
23. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
24. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. s. 232-237
25. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y.
26. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y.
27. Fâtiha ve En’am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş.
28. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 11-18
29. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebulleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
30. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. c. 1 s. 9-12; 23-46
31. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 2 s. 158-160
32. TDV İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 12 s. 252-255
33. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 13-14
34. Kur’an Mucizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y. s. 134-137
35. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 131-134
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
• Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
• Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
• Zenginlik
• Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
• el-Ğanî; Allah’ın Güzel İsimlerinden
• Kanaat; Eldekiyle Yetinme
• Zühd
• Zühdün Yozlaştırılması
• Doyabilmek Bir Erdemdir
• Hz. Peygamber’in Geçim Temini ve Zühdü
• Tevekkül
• Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
• Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
• Kesb; Çalışıp Kazanma
• Meslek Öğretimi
• İktisad; Harcamada Orta Yol
• Dünya Hayatı, Sizi Aldatmasın!
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden ve her şeyi bilendir.” 3893
Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti
Aslî ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala mâlik olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu halde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye “fakir”, hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da “miskin” denir. Yoksulluk problemi ve zenginle yoksul arasında denge sağlanması, eski çağlardan beri toplu yaşayışın en önde gelen problemleri arasındadır. Semavi dinler, toplum bilimciler, iktisatçılar ve devlet adamları bu konuda çeşitli çözümler getirmişlerdir.
İslâm’da veren el, alan elden üstün tutulmuş ve mü’minler helâl yoldan kazanç sağlamaya teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir.”3894 Hz. Peygamber şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım, yoksulluk
3893] 2/Bakara, 268
3894] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 984 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan sana sığınırım.”3895 Yine Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 3896; “Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz.” 3897
Fakirlik insan düşüncesi üzerinde olumsuz etki yapar. Muhammed eş-Şeybânî’ınin şöyle dediği nakledilir: Ebû Hanife3898 ilim meclisinde iken hizmetçisi evde yiyecek kalmadığını söyleyince, o şöyle demiştir: “Allah hayrını versin, kafamdan kırk fıkıh meselesini kaçırttın”. Yine Ebû Hanife’nin başka bir sözü şöyledir: “Evinde yiyeceği olmayan kimse ile istişârede bulunma. Çünkü onun fikri dağınık, kalbi meşguldür; kararı isabetli olmaz.”3899 “Hâkim, öfkeli iken karar vermesin” hadisi de aynı esası belirtir. İslâm hukukçuları fazla açlık, susuzluk ve benzeri etkenleri öfkeye kıyas etmişlerdir.
Yoksulluk evlilik hayatını da etkiler. Ayette “Evlenmeye çare bulamayanlar, Allah kendilerini fazl-u kereminden zengin kılıncaya kadar, zinâya karşı iffetlerini korusunlar” 3900 buyurulur. Ebû Hanife’ye göre, kocanın yoksulluğu sebebiyle kadın boşanma dâvâsı açamaz. Sabretmesi, gerekirse kocasından izin alarak çalışması ve kocasının nafakayı borçlanması gerekir. Delili şu âyettir: “Eğer borçlu, darlık içinde ise ona geniş bir zamana kadar mühlet (vermenizdir).”3901 Şâfii (ö.204/819), Mâlik (ö.204/819) ve Ahmed b. Hanbel’e (ö.241/855) göre, kadın, kocasının nafakayı temin edemeyecek şekilde yoksulluğu yüzünden boşanma talebinde bulunabilir. Ric’â talaktan (cayılabilir boşama) söz eden âyetin sonunda şu uyarı vardır: “Bu kadınları haklarına tecavüz için, zararlarına olarak tutmayınız.” 3902
Yoksulluk, toplumda huzursuzluğa sebep olur. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Zer el-Gıfârî’nin (ö.32/652): “Evinde yiyecek bulamayanın, insanların üzerine yalın kılıç yürümediğine şaşıyorum” dediği nakledilmiştir.3903 Bir toplumda zenginlerle yoksullar arasındaki mesafe büyür, zengin azınlık israf ve sefâhet içinde yüzerken, yoksullar aslî ihtiyaçlardan bile mahrum kalırsa, kalplere kin, buğz ve nefret tohumları ekilir, toplum düzeni bozulur.
Allahu Teâlâ rızkı, mal-mülk edinmeyi çalışma ve risk esasına bağlamıştır. İnsanların becerileri farklı olduğu, çocuk ve servetler bir imtihan aracı sayıldığı için, servette mutlak eşitlik amaçlanmamıştır. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı.”3904; “Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir.” 3905; “O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır.” 3906
3895] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
3896] Buhârî, Enbiyâ, 51
3897] Buhâri, İstikrâz 10
3898] ö.150/767
3899] Yûsuf el-Kardâvî, Fakirlik Problemi ve İslâm, terc. Abdulvehhâb Öztürk, Ankara, 1975, s.24
3900] 24/Nûr, 33
3901] 2/Bakara, 280
3902] 2/Bakara, 231
3903] el-Kardâvî, a.g.e., s.27
3904] 16/Nahl, 71
3905] 17/İsrâ, 30
3906] 6/En’âm, 165
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 985 -
Servetlerin gerçek mâliki Yüce Allah’tır. İnsan, malı üzerinde vekil ve yed-i emindir. O, serveti yaratıcının koyduğu sınırlar içinde kazanmak, harcamak ve tasarruflar yapmakla yükümlüdür. Âyetlerde şöyle buyurulur: “Size (tasarruf için) vekâlet verdiği maldan O’nun uğrunda harcayın.” 3907; “Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin.” 3908 Servetinde toplumun hiçbir hakkı bulunmadığını öne süren ve Kapitalizmin sembolü sayılan Karun’u, Allahu Teâlâ yurdu ile birlikte helâk etmiştir: “Sonunda Biz onu da, sarayını da yere geçirdik. Artık Allah’a karşı kendisine yardım edecek hiçbir cemaati de yoktu, onun. Bizzat kendini savunmak için gücü de yoktu.” 3909
İslâm’da fakirliğe karşı şu çözümler getirilmiştir:
1. Çalışma: Allah (c.c.), insan için ancak çalıştığının karşılığı olduğunu bildirmiş; dünyada ve göklerde bulunan her şeyi insanoğlunun emrine âmâde kıldığını haber vermiştir: ‘’O, yeri sizin için itaatkâr kılandır. O halde, onun omuzlarında yürüyün; Allah’ın rızkından yiyin...” 3910; “Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç olmamak üzere rızıkları Allah’a âittir.” 3911
Hz. Ömer,3912 rızık için çalışmadan oturan ve Allah’a tevekkül ettiğini ileri süren bir topluluğa şöyle demiştir: “Hiçbiriniz; Allah’ım bana rızık ver, diyerek, çalışıp rızık aramaktan geri durmasın. Bilin ki, gökten ne altın yağar, ne gümüş. Allahu Teâlâ’nın; “Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından nasip arayın” buyurduğunu görmüyor musunuz?” 3913
2. Zengin hısımların himâyesi: İslâm’da prensip olarak, yoksulluğa karşı herkes çalışarak karşı koyar. Ancak çalışmaya gücü yetmeyenler, dul kadınlar, küçük çocuklar, yaşlılar, kötürüm, hasta ve yatalaklarla, başına gelen bir musibet yüzünden kazanç elde edemeyenler, öncelikle zengin hısımları tarafından desteklenir. Bu konu İslâm’da nafaka hukuku hükümlerine göre çözümlenir.
Ebû Hanife’ye göre her mahrem hısımın, kendi hısımına nafaka vermesi vâciptir. Eğer hısım, çocuk ve torunlardan veya baba yahut dedelerden ise, dinleri bir olsun farklı olsun nafaka hukuku cereyan eder. Diğer hısımlar arasında ise, ancak dinlerinin bir olması halinde vâcip olur. Bu durumda, müslümanın kâfir olan hısımına nafaka vermesi gerekmez.
3. Zekât: İslâm’da, fakirliğe karşı en büyük ekonomik kuruluş, zekât müessesesidir. Zekât, servetlerin yalnız zenginler arasında dolaşmasına engel olur, zengin-fakir arasında sosyal ve ekonomik dengeyi sağlar. Toplumda, zengin sayılan tüm müslümanların elindeki altın, gümüş, nakit para ve alıp-satmak üzere elde bulunan ticaret malları kırkta bir; tarım ürünleri onda veya yirmide bir (özel masrafla yapılan üretimde); madenlerde beşte bir ve hayvanlarda belli cins ve miktarlara göre, değişen sayıda zekât farz olur. Bu kadar büyük bir ekonomik potansiyelin işletilmesi hâlinde, bir beldede, yoksulların yeme, içme, giyim, tedavi, mesken ve benzeri problemleri mâkul bir süre içinde çözülebilir. Ancak bunun
3907] 57/Hadîd, 7
3908] 24/Nûr, 33
3909] 28/Kasas, 81
3910] 67/Mülk, 15
3911] 23/Mü’min, 64
3912] ö. 23/643
3913] 62/Cum’a, 10; el-Kardâvî, a.g.e., 57
- 986 -
KUR’AN KAVRAMLARI
için zekâtın İslâmî ölçülere göre toplanması ve aynı ölçülere göre dağıtılması gereklidir. Kur’ân-ı Kerim’de zekâtın verileceği sınıflar şöyle belirlenir: “Zekât, Allah ‘tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir.” 3914
Zekât çeşitlerinin devlet eliyle toplanması asıldır. Hz. Peygamber ve Hulefâ-i Râşidin’in uygulaması böyle olmuştur. Ancak Hz. Osman, bâtınî malların zekâtını vermeyi, mal sahiplerine bırakmıştır. Kur’an’da “zekât memurları”ndan3915 sözedilmesi, ayrıca Hz. Peygamber’e hitaben; “Onların mallarından zekât al” 3916 buyurulması bunu gösterir. Diğer yandan Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel’i3917 Yemen’e vali olarak gönderirken, “Onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir sadakayı, Allah’ın kendilerine farz kıldığını bildir” 3918 buyurmuştur. Muâz (r.a.), bu talimatâ uyarak Yemen’in zenginlerinden aldığı zekâtı aynı beldenin yoksullarına dağıtmıştır.3919 İlk halife Hz. Ebû Bekir,3920 zekât vermek istemeyenlerle savaşmış ve bu konuda şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki, namazla zekâtın arasını açanlarla harp ederim. Çünkü zekât malın hakkıdır. Yemin olsun ki, Allah elçisine zekât olarak verdikleri bir hâyvanın ipini dahi eksik bıraksalar, onlarla savaşırım” 3921. İbn Hazm3922 şöyle der: “Zekât vermeyenin hükmü, istese de istemese de zekâtı elinden almaktır. Vermemek için mücâdele ederse muhâriptir. Eğer inkâr ederse mürteddir.” 3923
4. İslâm Devletinin diğer gelir kaynakları: Zekât geliri yoksulların ihtiyaçlarını karşılayamadığı takdirde; vakıflar, maden ocakları ve madenler gibi, çalıştırmak, kiraya vermek ve ortaklık etmekle, devletin idare ve kontrol ettiği âmmeye ait mallarda, ganimetlerin beşte birinde, savaşsız elde edilen mallarda, haraçta ve her çeşit vergilerde muhtaçların hakkı vardır.3924 Hz. Ömer’in hilâfeti sırasında şöyle dediği nakledilmiştir: “Devlet malına kimse kimseden daha lâyık değildir. Ben de başkalarından daha lâyık değilim. Her müslümanın bu malda hissesi vardır. Eğer ömrüm yeterli olursa San’a dağındaki çobana bu maldan hissesini veririm.” 3925
Zekât dışındaki çeşitli kaynaklarda gayr-i müslim fakirlerin de hakkı vardır. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid’in3926 Hıre Hristiyanları ile yaptığı sulh antlaşması, onların fakirlik, hastalık ve yaşlılığa karşı bir çeşit sigorta edildiklerini gösterir. Bir sosyal sigorta niteliğindeki bu antlaşma metnini Ebû Yûsuf 3927 Hâlid b. Velîd’ten şöyle nakleder: “Onlar için şunu kabul ettim: Onlardan herhangi bi3914]
9/Tevbe, 60
3915] 9/Tevbe, 60
3916] 9/Tevbe, 103
3917] ö. 18/639
3918] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Tirmizî, III, 616; Ahkâm, 3
3919] eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtar, II, 161
3920] ö. 13/634
3921] Buhâri-Müslim
3922] ö. 456/1063
3923] el-Kardâvî, age, s.99
3924] el-Enfâl, 8/41; es-Serahsı, el-Mebsût, III, 18
3925] eş Şevkânî, age, VIII, 79
3926] ö. 21/641
3927] ö. 182/798
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 987 -
risi çalışamazsa yahut başına bir felâket gelirse veya zengin iken fakir düşer, din kardeşleri ona sadaka vermeye başlarlarsa cizye borcu kaldırılır. Kendisi ve ailesi müslümanların beytülmâlinden geçindirilir. İslâm ülkesinde kaldıkları sürece bu uygulama devam eder. İslâm ülkesini terk ederlerse, müslümanların onlara bakma yükümlülüğü kalkar” 3928
Fakr, (fakir/fakirlik) ğınâ’nın yani zenginliğin zıddıdır, muhtaç olunan şeyin yokluğudur. İhtiyaç duyulmayan şeyin yokluğu fakirlik sayılmaz. İhtiyaç duyduğu şeyi alabilme imkânı olan kimse de fakir sayılmaz. Ancak; “Allah zengindir, sizler fukarâsınız” 3929 âyet-i kerîmesinin ıtlakına bakılınca, insanların fıtrî bir fakirlikleri mevzûbahistir. Kaldırılıp atılamayan, hiçbir surette telâfî edilemeyen bir fakirlik. Şu halde bu mânâda fakr, halkın örf ve anlayışındaki dünyalık eksikliği, maddî noksanlık değildir. Belki insandaki ebediyet duygusu, genç kalma hırsı dâhil bitip tükenmeyecek, dünya da verilse tatmin olmayacak her türlü talepler, arzular, ihtiyaçlar ve hatta temennîlerde ifadesini bulan hudutsuz ihtiyaçlarına cevap verememekten ileri gelen fıtrî aczidir.
Fakr, kişinin dünyalık karşısındaki tutumudur. Ebû İsmâil el-Ensârî, bu fakr’ı: “Kişinin dünyadan, talep yönüyle de, biriktirme yönüyle de, zemm yönüyle de medh yönüyle de elini çekmesidir” diye târif eder. Birçokları: “Bundan murad, kişiye dünyalık ha gelmiş, ha gelmemiş, varlığı ile yokluğunun kalbde eşit olmasıdır” demişlerdir. Fakr’ın tavsîfiyle ilgili olarak yapılan târiflerin çeşitliliğini gözönüne alan Gazâlî fakr’ı beş mertebede inceler. Bunu yaparken malını kaybeden bir kimsenin misalini ele alır ve eğer o adam, bu mala muhtaç ise kaybettiği bu malına nisbeten fakirdir der. Açıklamasına devam eden Gazâlî o adamın bu fakirliğinin beş halde olabileceğini söyler. Şöyle ki:
Birinci Hâl: Muhtaç olduğu bu mal, ona verilse bundan hoşlanmaz, istikrah eder. Kendisini meşgul edeceğini düşünerek şerrinden korunmak için ondan kaçınır. Onun bu hâli, malı karşısındaki en üstün hâldir. Buna zühd, kendisine de zâhid denir.
İkinci Hâl: Bu mala heves etmez. Eline geçecek olsa ne sevinir ne de üzülür. Bu hale rızâ, sahibine de râzî denir.
Üçüncü Hâl: Mala kavuşmak, kavuşmamaktan daha iyidir. Bu mala rağbeti olduğu için peşinden koşmuş değildir, kendiliğinden gelince memnun kalmıştır. Bu kanaattir, sahibine kâni denir. Çünkü mevcutla yetinmiş, azıcık bir hevesi olmakla beraber bunun peşinde koşmamıştır.
Dördüncü Hâl: Kaybettiği serveti aramaması, acziyeti sebebiyledir. Mala karşı heveslidir, imkânı olsa peşinde koşup arayacaktır. Buna hırs, sahibine hâris denir.
Beşinci Hâl: Elinde olmayan servete muhtaç olma hâlidir. Onun temini zarûrîdir. Ekmeği olmayan aç, elbisesi olmayan çıplak gibi. Buna ızdırâr, sâhibine de muzdar denir. Bunun teminine hevesi kuvvetli olsa da, zayıf olsa da fark etmez. Fakat buna heves etmemek pek enderdir.
3928] Ebû Yûsuf, el-Harâc, 2. baskı, Selefiyye Matbaası, s.144; Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi c. 2, s. 141-143
3929] 47/Muhammed, 38
- 988 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bunlar, İmam Gazzâlî’ye göre, fakirin beş hâlidir ve en üstünü zühd’dür.
Aliyyü’l-Karî der ki: “Fakirlik iftihar vesilesidir, onunla iftihâr edip övünmekteyim” hadisi bâtıldır, huffâzdan Askalânî ve başkalarının tasrîh ettiği üzere bunun mûteber bir aslı yoktur. “Fakirlik küfür olayazdı” hadisi çok zayıftır. Sahîh olması halinde, mânayı kalbî fakr’a hamletmek gerekir. Yani, kişiyi sızlanma ve korkuya atan, Allah’ın hükmüne rızâsızlığa, sema ve arzın Rabbince yapılan taksime itiraza sevkeden fakirliğe hamledilmesi gerekir. İşte bu sebeplerdir ki Rasûlullah (s.a.s.): “Çok malla zengin olunmaz. Gerçek zenginlik kalb zenginliğidir” 3930 buyurmuştur.
Bazı âlimler, Rasûlullah’ın fakirlikten Allah’a sığınmasıyla ilgili rivâyetleri de, aynı şekilde te’vîl ederek: “Bundan maksat “gönül fakirliği”dir demişlerdir. İbnu Abdülberr ise şunları söyler: “Rasûlullah’ın istiâze ettiği fakirlik, kefâfın altına düşen fakirliktir, bu durumda kalbî zenginliği de olmaz. Rasûlullah’ın (s.a.s.) nezdindeki zenginlik kalp zenginliği idi. Âyet-i kerîmede: “Seni fakir bulup zenginletmedi mi?”3931 buyurulmuştur. Rasûlullah’ın zenginliği kendinin ve ailesinin bir yıllık kût’unu biriktirmekten öte geçmemiştir. Onun zenginliği kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki mezmûm kutupları teşkîl ettiğine delil vardır. Bu bâbta gelen rivâyetler belirttiğimiz son husûsta ittifak eder.”
Miskîn; Anlam ve Mâhiyeti
Miskîn: Hiçbir mal ve gelire sahip olmayan yoksul demektir. Miskîn kelimesi; Arapça’da hareket edemeyen anlamına gelir; Çoğulu mesâkîndir. Bu ölçüdeki yoksulluk ve ihtiyaç, kişiyi çökertip bilinçsiz, hareketsiz ve çaresiz bir duruma getirdiğinden, böylesi düşkünlere miskin denilmiştir. Bu nedenle miskin ile fakir arasında önemli bir fark vardır. Fakir, geliri ihtiyaçlarını karşılamayan kişi iken, miskin geliri hiç olmayan kimsedir. Kelimenin halk arasında uyuşuk, tembel, zavallı gibi anlamlar kazanmasına karşılık Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hadislerinde kendini Allah yoluna adama, onurluluk, dilenmeme, özveri, durumunu başkalarına bildirmekten utanma gibi erdemler, miskinin nitelikleri arasında sayılır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), Buhârî ve Müslim’in aktardıkları iki hadisinde miskinin eksiksiz bir tanımını yapar. Buna göre miskin kendini bir-iki hurmanın, bir-iki lokmanın geri çevirdiği dilenen bir insan değildir. Miskin, ihtiyaç içerisinde bulunduğu halde istemeyen, durumu halk tarafından bilinmediği için yardım edilmeyen, iffet ve nezâfet sahibi mü’mindir.3932 Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu tanımı, Kur’an’ın yardım edilmesini buyurduğu yoksullara ilişkin tanımı ile aynıdır. Bu konuda Kur’an şöyle buyurur: “Verin o yoksullara ki Allah yolunda kapanmışlardır. Şuraya buraya dolaşamazlar. İstemekten çekindikleri için bilmeyen onları zengin zanneder. Onları sîmâlarından tanırsın, halkı bîzâr etmezler.” 3933
Miskinlerin ihtiyaçlarının karşılanması zengin müslümanlar için zorunlu bir
3930] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
3931] 93/Duhâ 8
3932] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039
3933] 2/Bakara, 273
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 989 -
görevdir. Çünkü “mallarında sail/isteyen ve mahrum için bir hak” vardır.3934 Bu nedenle bu hakkın yerine getirilmesine ilişkin; “Yakınına, miskine, yolcuya hakkını ver”3935 buyruğu iki kez tekrar edilir. İslâm’ın insana verdiği değeri, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın önemini gösteren bu görev, Kur’an’da sık sık Allah’a iman ve kulluk, şirkten kaçınma buyruklarının hemen arkasından anılır: “Allah’a kulluk edin, O’na birşeyi ortak koşmayın. Anne-babaya yakınlara, yetimlere, miskinlere yakın komşuya, uzak komşuya yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin.” 3936
İslâm’ın öngördüğü iyilik (birr) ancak imanla birlikte, ihtiyaç içindeki insanlara yardımla tamamlanır. Bu yardım keyfi ve sıradan bir davranış değil; iman esaslarından sonra, ancak, namaz, zekât ve ahde vefâdan önce anılacak denli önemli, takvâ ve doğruluğun gereği olan bir görevdir: “İyi (sâlih) olanlar Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitab’a, peygamberlere iman edip yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolculara, dilenenlere ve esirler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren, anlaştıklarında ahidlerine vefâ gösterenler, sıkıntı ve hastalık hallerinde ve savaşın şiddetli zamanında sabredenlerdir. İşte sâdıklar bunlar, muttakîler bunlardır.” 3937
Miskinlere yardım yalnız İslâm şerîatına özgü değil, tüm ümmetlerin yerine getirmekle, yükümlü oldukları değişmez bir görevdir. Nitekim İsrailoğullarından da bu konuda söz alınmıştır: “İsrâiloğullarından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anne-babaya yakınlara, yetimlere, miskinlere, iyilik edin, insanlarla güzel konuşun, namazı kılın, zekâtı verin, diye söz almıştık.” 3938
Miskinlere yardım görevi daha çok infak kapsamı içinde değerlendirilir. Bu nedenle görevin yerine getirilmesi konusunda hukukî yaptırımlar getirilmez. Ne var ki, bu hakkın hiç değilse asgarî ölçülerde yerine getirilmesini sağlayacak özel uygulama ve kurallar getirilir. Zekât bunlardan birisidir. Zekâtın harcama alanlarından birisini miskinler oluşturur.3939 Savaş sırasında elde edilen ganimetlerin beşte birinin (humus) hak sahiplerinden birisi de miskinlerdir.3940 Yemin keffâreti,3941 ihramlı iken avlanma ile ilgili keffâret3942 ve oruca güç yetiremeyenlerin vereceği fidye3943 gibi uygulamalarda miskinlerin doyurulması öngörülür. Mirasın bölüşülmesinde hazır bulunan miskine bir pay verilmesi de Kur’an’ın öngördüğü güzel bir davranıştır. 3944
Miskinlere yardımın infak kapsamı içinde değerlendirilmesi, örneğin zekât gibi yaptırımlar uygulanmaması, bu görevin keyfiliğini göstermez. Miskinlere ve diğer muhtaçlara yardım, imanın bir işaretidir. Kişi, iman ettiğine ilişkin sözünü ancak bu tür davranışlarla gösterebilir. Bu nedenle, bu yoldaki harcamalara sözün doğrulanması anlamında sadaka adı verilmiştir. Kaldı ki İslâm’ın asıl
3934] 51/Zâriyât, 19
3935] 17/İsrâ, 26; 30/Rûm, 38
3936] 4/Nisâ, 36
3937] 2/Bakara, 177
3938] 2/Bakara, 83
3939] 9/Tevbe, 60
3940] 8/Enfâl, 41
3941] 5/Mâide, 89
3942] 5/Mâide, 95
3943] 2/Bakara, 184
3944] 4/Nisâ, 8
- 990 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yaptırımları âhiret hayatına ilişkindir. Kur’an’ın Cehennemliklerle ilgili açıklamalarında, Allah’a imandan sonra miskinlere yardımdan kaçınmaları bunların başka özellikleri olarak verilir. Bu insanların dünyada da çeşitli biçimlerde cezalandırılacakları örneklerle anlatılır.
Kur’an, mü’minlere, işledikleri bir hata yüzünden yakınlarına ve miskinlere yardım etmemek üzere yemin etmemelerini, bağışlayıp geçmelerini buyurur.3945 Bu âyet Hz. Ebu Bekr’in Hz. Âişe’ye atılan iftiraya katılan bir yakınına bir daha yardım etmeyeceğine dâir yemin etmesi üzerine gelmiştir. Âyetin gelişinden sonra Hz. Ebu Bekr tutumunu değiştirerek sözkonusu yakınına yardımlarını sürdürmüştür. Bu olay, böylesine büyük bir suça rağmen miskinlere yardımın kesilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hukukî bir yaptırım olmasa bile, miskinlere yardım etmemek hem bu dünyada, hem de âhirette cezâyı, azâbı gerektiren bir davranıştır.
Kur’an yardım edecek güce sahip oldukları halde yoksullara, miskinlere yardım etmeyen kişilerin başına dünyada gelebilecek belâları, bir bahçenin sahiplerinin başlarına gelenlerin hikâyesiyle örneklendirir. Buna göre meyvelerini toplayacak olan bahçe sahipleri, sırf miskin kişiler yanlarına gelmesin diye çok erken saatte bahçelerine giderler. Bunlar miskinlere bir şey vermek istemedikleri gibi, her şeyin Allah’ın gücü ve irâdesi ile olup bittiğinin de bilincinde değildirler. Bu nedenle Allah, gece bir salgın göndererek bahçeyi kapkara kestirir. Sahipleri bahçeye vardıklarında, gördüklerinden büyük bir şaşkınlığa düşerek yollarını şaşırdıklarını sanırlar. Ama sonunda azgınlıklarını itiraf etmek zorunda kalırlar. Kur’an bu küçük kıssayı “İşte azab böyledir, ama âhiret azâbı daha büyüktür; keşke bilseler!”3946 buyurarak bitirir.
Şüphesiz Cehennem azâbı dünyadaki belâ ve azapla karşılaştırılamayacak kadar büyük ve süreklidir. Bu azâbın en önemli nedenlerinden birisi ise, miskinlere yardım etmemektir. Kur’an bu gerçeği değişik biçimlerde birçok kez ifade ederek insanları uyarır. Sözgelimi kitabı sol elinden verilen, zincirlere vurularak Cehenneme atılan kişinin suçu şöyle belirtilir: “Çünkü o Allah’a inanmazdı, miskinin yiyeceği ile ilgilenmezdi.”3947 Cehennem içinde bulunanlar da “Sizi bu yakıcı azaba sürükleyen nedir?” sorusuna şu karşılığı verirler: “Namaz kılanlardan değildik. Miskini doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Cezâ gününü yalanlardık. Ölüm bize bu haldeyken geldi.” 3948
Birtakım davranışlar vardır ki, bunlar kişiyi âhirette azaptan kurtulanlardan birisi durumuna getirir. Kur’an bu davranışları akabe (zor geçit) olarak tanımlar. Akabe’yi aşamayanlar her yönden ateşle kızartılacaklardır. İnsanı bu zor geçitten geçirecek davranışlar ise... “Bir köle ve esir âzâd etmek yahut açlık gününde yakını olan öksüzüyahut toprağa serilmiş bir miskini doyurmaktır. Sonra inanıp birbirlerine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” 3949 Çünkü miskine yardımcı olmama, onu doyurmama, dinin yalanlanması anlamına gelir.3950 Bu
3945] 24/Nûr, 22
3946] 68/Kalem, 17-33
3947] 69/Haakka, 33-34
3948] 74/Müddessir, 42-47
3949] 90/Beled, 11-20
3950] 107/Mâûn, 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 991 -
nedenle, Kur’an, Hz. Peygamber’in (s.a.s), cihadla eş değerde bir davranış saydığı miskinlere yardım konusunda3951 mü’minleri özellikle uyarır: Miskini doyurma konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.”3952 Daha sonra Kur’an şöyle sürdürür uyarısını: “Ama yer sarsılıp parçalandığı zaman, melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu gelince, o gün, Cehennem ortaya konur. O gün insan öğüt almaya çalışır, ama artık öğütten ona ne?” 3953
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 3954
Bu hadis, Kur’an-ı Kerimde, kendisine zekât verilecekler bahsinde3955 zikri geçen miskini açıklamaktadır. Miskin kelimesi kısaca fakir demektir. Bu kelimenin örfî mânası izafîdir, herkesçe kabul edilmiş kesin bir ölçüsü ve tarifi yoktur. Öyleyse, şer’î ölçünün belirtilmesi gerekmektedir. Peygamberimiz, bu hadisinde bu meseleyi ele almakta, kapı kapı dolaşanların hakiki fakir olmadıklarını belirtmekte, insanlara halini açamayan gerçek fakirlerin araştırılması gereğine irşad buyurmaktadır. Bazı âlimler, kapı kapı dolaşanların şer’î mânâda miskin olmadığını söyler ve “Çünkü derler, böyle birisi yiyeceğini tahsile muktedirdir.” Öyleyse hadis, muzdar kalmadıkça, kapı kapı dolaşanları zemmetmektedir. Tîbî, hadisten “Bu kimselerin zekâta müstehak olmaları gerektiği” hükmünü çıkarır. Ancak bazı âlimler: “Murad, onların müstehak olmalarını nefyetmek değil, gerçek fakirliğin bu bilinen fakirliğin dışında olduğunu ve onların zekâta müstehak olduklarını takrirdir” demiştir. Hadisle ilgili olarak Nevevî de şunları söyler: Hadisin mânâsı şudur: “Sadakaya ehakk ve ona muhtaç olan kâmil mânâdaki fakir, miskin, kapıları dolaşanlar değildir. Hadis böylelerinden fakirliği nefyetmiyor, kâmil mânâda fakirliği reddediyor.” Âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak da gerçek fakirleri, iffetinden insanlara açamayan ihtiyaç sahipleri olarak tanıtır: “Sadakalar kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler...”3956 Şu halde âyet ve hadis, gerçek mânada fakirlik için iki şart beyan etmiş olmaktadır:
1) Zengin olmamak,
2) İffet sebebiyle ihtiyacını kimseye açmadığı için zengin zannıyla halk tarafından fakirliği bilinmemek.
Başta Şâfiî bir kısım âlimler, bu delilden hareketle, fakir ve miskin arasında bir fark görürler ve derler ki: “Fakirin hali miskinden daha kötüdür. Miskin, birşeyleri olan fakat kendisine kâfi gelmeyen kimsedir. Fakir ise, hiçbir şeyi olmayan kimsedir.” Bu açıklamaya şu âyetten de delil gösterilmiştir: “Gemiye gelince o,
3951] Ebû Hureyre’den rivâyetle Buhârî ve Müslim
3952] 89/Fecr, 18
3953] 89/Fecr, 21-23; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 217-218
3954] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85
3955] 9/Tevbe, 60
3956] 2/Bakara, 173
- 992 -
KUR’AN KAVRAMLARI
denizde çalışan miskinlere âitti” 3957 Âyette, içinde çalıştıkları gemileri olduğu halde, birkısım insanlar miskin diye yadedilmiştir. Ebû Hanife ve diğer birkısım âlimlere göre tam tersine miskin, fakire nazaran durumu daha kötü olan kimsedir. Bunların delili “veya toprağa atılmış bir miskine”3958 âyetidir. Bunlara göre miskin, toprağa çıplaklık sebebiyle atılmıştır. İbnu’l-Kasım ve Ashab-ı Mâlik: “Fakir ve miskinin aralarında bir fark yoktur, ikisi de hâlen birbirlerine müsâvîdir” demiştir. Böyle hükmedenlere göre: “Meskenet (miskinlik) fakrın ayrılmaz vasfıdır, ama zillet ve alçaklık mânâsına gelmez. Zîra öyle miskin vardır ki, nefis zenginliği sebebiyle büyük krallardan daha izzetlidir. Öyleyse miskinin mânâsı, dünyevî ihtiyaçlarını teminde âciz kimse demektir. Âciz kimse, ihtiyaçlarını temine kalkamaz, yerinde sâkin kalır.” Böylece miskin kelimesinin “oturup duran” demek olan sâkin kelimesinden geldiği ifade edilmektedir.
Zenginlik
İhtiyaçtan fazla mala sahip olmaya zenginlik denir. İnsanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için Allah Teâlâ pek çok nimet yaratmış ve bunları meşrû yollarla elde etmesine (mülkiyet hakkı) izin vermiştir. Çeşitli sebeplerle bazı insanlar ihtiyaçlarından daha fazla mala sahip olurken, bazıları ihtiyaçlarını dahi karşılayamazlar. İslâm’a göre ancak; tarım, sanayi, ticaret, çalışma, hibe, miras gibi helâl kazanç yollarıyla elde edilen zenginlik meşrûdur. Kumar, çeşitli şans oyunları, çalma, gasp, hileli ticaret gibi haram yollarla elde edilen zenginlik ise meşrû değildir.
Zenginlik bazı dinî sorumlulukları gerektirir; zekât, hacc, kurban, sadaka, hayır-hasenât gibi. Bu tür ibâdetlere ve insanlara yardıma vesile olacağı için helâl olsa da gereği yerine getirilmeyen zenginlikler ise yerilmiştir. Diğer taraftan İslâm sadece dünya malına dayanan, geçici ve yok olucu olan mal zenginliğini değil, belki bundan daha çok, gönül ve davranış zenginliğini (takvâ ve güzel ahlâk) tavsiye etmiştir. İmtihan için insanları farklı yapı ve kabiliyetlerde yaratan, onlara farklı nimetler veren Allah Teâlâ, servetin sadece zenginler arasında dolaşan dar bir mülkiyet haline gelmemesini, tabana yayılmasını 3959 tavsiye etmiş, bunu temin için de zenginlere zekât, sadaka yardım gibi şeyleri emretmiştir. Bu tedbirler, zenginlerle fakirler arasındaki maddî ve mânevî farklılıkların azalmasını yardımlaşma ve insanların birbirine yaklaşmasını ve böylece sağlam bir toplum yapısının oluşmasını sağlar. Dinî vecîbeleri yerine getirse de zenginler, kazandıkları malı lüks ve israf içinde, başkalarını kıskandıracak bir şekilde harcayamazlar. Kazanmada olduğu gibi harcamada da meşrûiyet çizgisinden ayrılmamak gerekir. Her nimetin şükrü kendi cinsiyle olacağından, zenginliğin şükrü, muhtaçlara yardım etmek sûretiyle yerine getirilir. Diğer taraftan iddihar yani mal ve paraların bloke edilmesi ve üretim, ticaret, harcama vb. ile ekonomiye sokulmaması da dinen doğru değildir. Allah, çalışıp kazanan, kazancını verimli ve hayırlı yerlerde harcayan kullarını sever. Zenginlik hem yatırımlara yöneltilerek yeni iş sahaları açılmasına hem de infak edilmek suretiyle sosyal mutluluk ve refahın artmasına, böylece şükrün yerine getirilmesine vesile olmalıdır. 3960
3957] 18/Kehf, 79
3958] 90/Beled, 16
3959] 59/Haşr, 7
3960] Arif Köten, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 448
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 993 -
Fakirlik mi, Zenginlik mi Daha Hayırlıdır?
Fakrla ilgili hadislerin birbirine zıt görünen hükümleri ifâde etmesi bir kısım İslâm büyüklerini fakirlik mi, zenginlik mi? meselesinde ihtilâfa sevketmiştir. Meselede üç görüş ileri sürülmüştür:
1- Fakirlik Üstündür: Sehl ibn Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Rasûlullah (s.a.s.)’a uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrafındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaatte bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Rasûlullah (s.a.s.) yanındakine: “Pekiyi bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?””3961 buyurdu. Bunlar, öncelikle bu hadis olmak üzere, fakrı övücü birçok hadise dayanırlar.
2- Zenginlik Üstündür: Bu tezi ileri sürenleri te’yit eden hadisler çoktur. Bunlardan biri Buhârî’de gelen: “Burda çok malı olanlar, kıyâmet günü az mal sahibi olacaktır. Fakat (azalacak endîşesine düşmeden Allah rızâsı için) bol bol verenler müstesnâ. Ancak böyleleri ne kadar az!” Bir diğer delil: Sa’d’ın rivâyeti. Rasûlullah kendisine: “Vârislerini zengin bırakman, senin için fakir bırakmandan daha hayırlıdır” demiştir. Bir diğer delil: Kâ’b İbn Mâlik (r.a.), bütün malını Allah yoluna bağışlamak husûsunda Rasûlullah’a fikrini açınca, müsâade etmemiş ve şöyle demiştir: “Malının bir kısmını kendine sakla, bu senin için daha hayırlıdır.”
Bir diğer delil: Sa’d İbnu Ebî Vakkas’ın merfû rivâyetidir: “Allah zengin, muttakî ve kendi halindeki kulu sever.” Bir diğer delil: Ashâb’ın fakir olanları, Rasûlullah’a: “Zenginler hayırda bizi geçti, Allah yolunda harcadıklarının ücretlerine de erdiler, aradaki sevap farkını nasıl telâfi edelim?” mânâsında yaptıkları mürâcaatı anlatan uzunca rivâyetin sonunda Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Zenginlik Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir.” Bir diğer delil: Amr İbnu’l-Âs’a Rasûlullah ücret verdiği zaman, Amr (r.a.)’ın istiğna göstererek almak istememesi üzerine şöyle buyurmuştur: “Sâlih mal, sâlih kimsenin elinde ne kadar iyidir!” Bu konuda başka rivâyetler de mevcuttur.
3-Kefâf (orta yol) Üstündür: İbn Hacer el-Askalânî’ye göre fakirlik ve zenginlik her ikisinin de hem lehinde hem aleyhinde delillerin eşitliği karşısında Ahmed İbnu Nasr ed- Dâvudî, bu bâbta en güzel te’vili yapmıştır. Der ki: “Fakirlik ve zenginlik, Allah’ın iki imtihan vâsıtasıdır, bunlarla kullarını şükür ve sabır hususlarında imtihan etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur: “İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.”3962 Kezâ: “...Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz...” 3963 Ayrıca Rasûlullah (s.a.s.), fakirliğin şerrinden de, zenginliğin şerrinden de Allah’a sığınmıştır.
Meseleyi uzunca tahlîl eden ed-Dâvudî, bahsi şöyle noktalar: “Fakir ve zengin,
3961] Buhârî, Rikak 16, Nikâh 15; İbn Mâce, Zühd 5, hadis no: 4120,
3962] 18/Kehf, 7
3963] 21/Enbiyâ, 35
- 994 -
KUR’AN KAVRAMLARI
her ikisi de fakirlik ve zenginlikleri sebebiyle hem medhi hem de zemmi gerektiren eşit ölçüde iyilik ve fenâlıklara mâruzdurlar. Öyle ise, en uygunu kefâf (yetecek) miktarıdır. Nitekim şu âyet de buna delil olmaktadır: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın”3964 Rasûlullah (s.a.s.) da şöyle duâ etmişlerdir: “Allahumme’c’al rızka âl-i Muhammed kûten = Rabbim, Muhammed âilesinin rızkını yetecek kadar ver (fazla da olmasın, eksik de).” 3965
“Kefâf’ı diğerlerine üstün görenlerden Kurtubî, el-Müfhim’de şöyle der: “Allah Teâlâ Hazretleri, Rasûlünde (s.a.s.) fakr, ğınâ ve kefaf her üç hâli de bir araya getirmiştir. Şöyle ki: Fakirlik ilk hâli idi. Nefsiyle cihâd ederek bunun gereğini yerine getirdi. Sonra Cenâb-ı Hakk fetihleri müyesser kıldı ve zenginler seviyesine çıkardı. Bu hâlin gereğini de, serveti müstehak olanlara dağıtmak, onunla ihtiyaç sahiplerinin yardımına koşmak, ailesine zarûrî ihtiyaçlarını giderecek kadar mal ayırıp gerisini fukaraya ulaştırmak sûretiyle yerine getirdi. Öldüğü sırada yaşadığı hâl de kefâf idi.”
Kurtubî, sözlerine devamla der ki: “Bu kefâf hâli, hem azdırıcı zenginlik, hem de sıkıntıya atıcı fakirlik hâlinden iyidir. Ayrıca kefâf sahibi, fakirlerden addedilir. Çünkü o, dünyanın hoş şeyleri ile tereffüh etmez. Bilâkis, kefâf miktardan fazla olandan sakınmak için sabır husûsunda nefsiyle cihâd eder. Memduh olan fakr’ın ondan uzak tutacağı tek şey, ihtiyacın getireceği kahr ile dilenciliğin getireceği zillettir.”
Kefâfın üstünlüğünü te’yîd eden rivâyetler vardır. Bunlardan biri Müslim’de de gelmiş bulunan şu hadistir: “İslâm hidâyetine erdirilip yeterli rızkı da verilmiş olan kimseverilene kanaat ederse kurtulmuştur.” 3966
Nevevî, Kefâfı: “İhtiyaçları eksiksiz karşılayıp fazlalık da bırakmayan mal” diye tarif eder. Kurtubî de: “İhtiyaçları gideren, zarûriyâtı karşılayan ve tereffüh ehline kalmayan mal” diye târif eder. Rasûlullah’ın: “Allah’ım Muhammed ailesinin rızkını kefâf yap” duâsı da bu mânadadır. Yani: “Allah’ım başkasından isteme zilletine düşürmeyecek, ihtiyaçlara yetecek kadar ver. Bunda, dünyada saçılma ve tereffühe sevkedecek fazlalık olmasın” demektir. Bu hadiste kefâf miktarı efdal görenlerin haklılığına delil vardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) kendisi ve âilesi için her zaman en iyiyi dilemiştir. Ayrıca: “Hayru’l umûri evsatuhâ = İşlerin en hayırlı olanı vasatı/ortasıdır” buyurmuştur.
İbnu’l-Mübârek’in Kitâbu’z-Zühd’de kaydettiğine göre, İbn Abbâs’a az amel az günah sahibi mi efdal, çok amel çok günah sahibi mi efdal? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: “Selâmete hiçbir şeyi eşit tutmam. Kimin yetecek miktarda geliri olur, kanaat de ederse, zenginliğin ve fakirliğin âfetlerinden emniyette kalır.” İbn Mâce’de gelen bir rivâyet de bu husûsu te’yîd eder: Hz. Enes’in rivâyetine göre Rasûlullah: “Kıyamet günü, kendisine dünyada iken sadece yetecek miktar (kût) verilmiş olmasını temennî etmeyecek ne bir tek zengin vardır, ne de bir tek fakir” buyurmuştur.
İbn Hacer bu nakillerden sonra der ki: “Bütün bu söylenenler doğrudur.
3964] 17/İsrâ, 29
3965] Müslim, hadis no: 1055; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/478
3966] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 995 -
Ancak, fakirlik mi efdaldir, zenginlik mi? sorumuza kesin bir cevap değildir. Çünkü ihtilâf, bu iki sıfattan biriyle muttasıf olan hakkındadır. Bunlardan hangisi kişi hakkında daha iyidir? Bu sebepledir ki, ed-Dâvudî, mezkûr sözünün sonunda şunu söyler: “Önce belirtelim ki: ‘“Bunlardan hangisi efdaldir?’ suali doğru değildir, zîra bunlardan birinde, diğerinde bulunmayan bir amel-i sâlih bulunması muhtemeldir. Böylece o, bu sâlih amel sebebiyle efdal olur. Öyleyse onlar hakkında uygun sual şöyle olmalıdır: “Bu iki halden herbirinin, diğerinin iyi ameliyle boy ölçüşecek bir iyi ameli bulunması haysiyetiyle eşitlenecek olurlarsa hangisi daha iyidir?” Der ki: “Bu durumda, bunlardan hangisinin efdal olduğunu Allah bilir.” Takiyyuddin Ahmed de aynı şeyi söylemiştir. Ancak o şunu da ilâve eder: “Her ikisi de takvâda eşit olurlarsa bunlar fazilette eşittirler.” İbnu Dakîku’l-Îd, bir vesile ile yaptığı açıklamada, zenginliğin fakirliğe üstün olduğunu söyler, “çünkü der, zenginlik, sayesinde yapılan harcamaların sevabıyla kazanılan yakınlık sebebiyle, o ziyâde bir sevabı tazammum eder (içine alır). Ancak, efdal kelimesi nefsin sıfatlarına nisbetle eşref mânâsında olursa, bu takdirde durum değişir. Fakirlik sebebiyle, nefsin kötü tabiat ve kötü ahlâka karşı riyâzatla elde ettiği temizlik daha şereflidir. Böylece fakr, zenginliğe üstünlük elde eder. Bu mânâdan hareket eden sûfîlerin cumhuru, sabırlı fakirin üstün olacağına hükmetmiştir. Çünkü tarikatın esâsı, nefsin terbiye ve riyâzetine dayanır. Bu ise, fakirlikte, zenginlikten daha çoktur.”
Muhammed İbn Ebî Bekr der ki: “Ortadaki ihtilâf harîs olmayan fakir ile, cimri olmayan zengin hakkındadır. Çünkü mâlumdur ki, kanaatkâr fakir cimri zenginden efdaldir, keza cömert zengin harîs fakirden efdaldir... Her neyi kendi zâtı için değil de başka bir yönü için değerlendiriyorsak, onu kastedilen bu yönüne izâfe etmek gerekir, tâ ki gerçek fazîleti böylece ortaya çıksın. Öyleyse, mal aslında li-aynihî yasaklanmış değildir. Allah’tan uzaklaştırıcı olması sebebiyle mahzurludur. Fakirlik de böyle. Zenginliği, kendisini Allah’tan uzaklaştıramayan nice zengin vardır. Nice fakir de var ki yoksulluk onu Allah’tan uzaklaştırıp şöyle dedirtmiştir: “Daha çok malım olsaydı ne olurdu?” Hülâsa, fakir hatardan (riskden) daha uzaktır, çünkü zenginliğin fitnesi fakirliğin fitnesinden daha şediddir...”
İbn Hacer konu ile ilgili olarak şunları da keydeder: “Şâfiîlerden pek çoğu şükreden zenginin efdal olduğunu belirtmişlerdir. Ebû Alî ed-Dehhâk da şunu söyler: “Zengin, fakirden efdâldir. Çünkü zenginlik Hâlık’ın, fakirlik mahlûkun sıfatıdır. Hakk’ın sıfatı halk’ın sıfatından efdâldir.” Bu sözü birçok büyükler güzel bulmuştur. Zengini fakirden üstün addeden Taberî gibi bazıları, meseleyi bir başka açıdan îzah ederler: “Şurası muhakkak ki, sabredenin çektiği sıkıntı, şükredenin çektiği sıkıntıdan çok daha ağırdır. Ne var ki, ben yine de Mutarrıf İbnu Abdillah gibi söyleyeceğim: “Sıhhatli olup şükretmeyi, belâ çekip sabretmeye tercîh ediyorum.”
Bu sözde, insanın cibillî ve fıtrî olan sabırsızlığının değerlendirildiği görülmektedir. Yaratılışı îcâbı insanoğlu musîbete fazla sabır ve tahammül gösteremez. Bu yüzden fazlı, sevâbı ne kadar çok olursa olsun, belânın tâlibi çıkmaz. Bunu, esâsen dînimiz de tavsiye etmez. Şurası da muhakkak ki, istitâ (tahammül gücü) hasebiyle sabrın hakkını verenlerin sayısı, istitâ hasebiyle şükrün hakkını verenlerden daha azdır.
- 996 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ebû Abdillah İbnu Merzûk, ulemânın, fakirlik mi zenginlik mi, yoksa kefâf mı daha efdal olduğu husûsundaki ihtilâfına dikkat çektikten sonra der ki: “Meselenin aslı şudur: “Kul için, Allah indinde, fakirlik mi yoksa zenginlik mi daha iyidir, ta ki bu hâli iktisab edip onunla ahlâklansın? Bir başka ifâdeyle, acaba malda azlıkla, kalbini meşguliyetlerden boşaltıp, münâcâtın lezzetine nâil olmak ve uzun hesapların sıkıntılarından istirâhat bulmak için kazanç gayretine düşmemek mi daha iyi, yoksa zenginlikte başkalarına faydalı olmak imkânı bulunması hasebiyle tasadduk yardım, iyilikler, sıla-i rahimlerle Allah’a yakınlığı arttırmak gayesiyle mal kazanmak için meşguliyet mi daha iyidir?”
İbn Merzûk bu soruyu şöyle cevaplar: “Durum böyle olunca, bizce efdâl olan, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ve Ashâbı’nın cumhuru tarafından tercih edilen dünyalıktan azlık, çiçeklerinden uzaklıktır. Kazanma gayretine düşmeden, miras ve ganimet taksiminden payına düşenle dünyalığa kavuşanların durumuna gelince: Bunlar için, bu parayı iyilik yollarından biriyle çarçabuk tamamen elden çıkarmak mı daha hayırlıdır, yoksa başkalarına daha çok maddî yardımlarda bulunarak sevabını iyice arttırmak düşüncesiyle, bu serveti nemâlandırmak için gayret göstermesi mi daha hayırlıdır?”
Cevap: Bu hususta da önceki açıklamamız mûteberdir.” İbn Merzûk’tan bu iktibası yapan İbn Hacer, onun bir iddiasına katılmaz: Rasûlullah’ın Ashabı’nın cumhuru tarafından fakirliğin benimsenmiş olması. “Onların ahvâlinden meşhur olan husus, bu iddiayı reddeder. Zîra, onlar, Allah fetihleri nasîb ettikten sonra iki kısma ayrıldı. Bir kısmı, şahsen nefsî (gönülle ilgili) zenginlikle muttasıf olma haliyle birlikte servetlerini muhâfaza edip yardımlar, sadakalar ve iyiliklerde bulunarak Allah’a yaklaşmayı devam ettirmeyi tercîh etti; bir kısmı da, fetihlerden önceki hâli üzere yani yokluk ve darlık içinde hayatını sürdürmeyi tercîh etti, ancak bunlar, önceki gruba nisbeten cidden çok az kimselerdi. Selef’in hayatında ihtisâs yapanlar, söylediğimiz bu husûsun doğruluğunu bilirler. Onların bu durumlarını aksettiren haberler çoktur, sayıya gelmez.”
Zenginlik ve fakirliğin leh ve aleyhindeki delil ve değerlendirmeleri bîtaraf olarak karşılıklı münâkaşalarla vermeye devam eden İbnu Hacer, zaman zaman şahsî tercihinin zenginlik tarafında olduğunu ihsas ettirecek ipuçları verir. Onlardan biri şu cümlesidir: Mevzû üzerinde tereddüdlü noktalar da vardır. Bunlardan biri hiçbir şeyi olmayan insanın durumudur. Bunun için evlâ olanı, isteme zilletinden kendini koruması için kazanmasıdır veya çalışmayı bırakıp istemeksizin açılacak rızık kapısını beklemesidir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel gibi zühd ve verâsıyla meşhur olmuş bir zâtın, kendisine bu hususta soran kimseye şöyle söylediği sahîh bir sûrette bilinmektedir: “Pazara müdavim ol, (ticaret yap).” Bir diğerinde “Halktan istiğnâ et. İnsanlardan istiğna kadar büyük fazilet bilmiyorum.”
Ebû Bekr el-Mervezî’nin nakline göre Ahmed İbnu Hanbel şunu da söylemiştir: “Herkes için en uygun şey Allah’a tevekkül etmek ve nefislerini kazanmaya alıştırmaktır. Kim kazancı terk etmenin efdâl olduğunu söylerse, dünyayı muattal hâle getirmek isteyen bir ahmaktır.” Ebû Bekr el-Mervezî de şunu söyler “Ta’lim ve taallümden alınan ücret, bana, insanların elindekini yiyip bekleyerek oturmaktan daha iyidir... Meslek icrâ etmeden boş oturan kimseyi, nefsi, insanların elinde olanı istemeye dâvet etmiştir.”
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 997 -
Hz. Ömer (r.a.) de şunu söylemiştir: “(Nâfile ibâdet ve tefekküre mâni) bazı durumların bulunduğu bir kazanç insanlara ihtiyaç arzetmekten daha hayırlıdır.” Servet sahibi olan Saîd İbnu’l-Müseyyeb’ den rivâyete göre, ölürken şöyle demiştir: “Rabbim, biliyorsun ki bu malı dînimi siyânet/korumak için topladım.” Buna benzer ifâdeler seleften Süfyân Sevrî, Ebû Süleymân ed-Dârânî ve benzeri büyüklerden nakledilmiştir. Kezâ Sahâbe ve Tâbiîn’e mensup büyüklerin hiçbirinden, kendilerini kaderin açacağı bir geçim kapısını beklemeye terkederek, rızık kazanma gayretini bıraktığına dâir rivâyet gelmemiştir. Zenginliği üstün görenler şu âyeti de delil göstermişlerdir. “Ey îmân edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah’ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayı.”3967 Derler ki: “Burada emredilen kuvvet ve “savaş atları” gibi şeylerin hazırlanması ancak mal ile mümkündür.”
Sonuç olarak şunu söyleyeceğiz: Zenginlik veya fakirliği değerlendirirken, İslâm ulemâsı meseleyi tek zâviyeden görmemiş, çok buudlu olarak tahlîl etmiştir. Her görüş sâhibinin dayandığı nassî deliller olduğu gibi haklılık kazandıran nokta-i nazar da vardır. Hiç birini kesin bir dille reddetmek veya mutlak doğru olarak değerlendirmek mümkün değildir. Meselenin günümüz şartlarında değerlendirilmesi açısından şu söz önemlidir: “Îlâyı Kelimetullah’ın bu zamanda bir büyük sebebi maddeten terakkî etmektir!” 3968
el-Ğanî; Allah’ın Güzel İsimlerinden
el-Ğanî: Zengin olmak, başkasına ihtiyacı olmamak anlamına gelen “Ğınâ” masdarından sıfat olan Allah’ın güzel isimlerinden biridir. el-Ğanî ismi ve sıfatı Kur’an-ı Kerîm’de yedi yerde Allah hakkında kullanılmıştır.
Allah’ın ğanî olması, zat ve sıfatları itibarıyla başkasından müstağnî olması anlamındadır. Gerek zat ve sıfatlarında, gerek işlerinde hiçbir zaman, hiçbir sûrette, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bunun yanında her şeyin kendisine muhtaç olduğu tek zengin O’dur: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, işte zengin ve hamde lâyık olan O’dur.” 3969; “Allah zengindir, sizler fakirsiniz.” 3970
Allah’ın, başkasının kendisine ibâdet etmesine de ihtiyacı yoktur. İnsanların O’na inanıp ibâdet etmeleri, kendisine bir yararı olmadığı gibi, inanmamaları ve emirlerine itaat etmemelerinin de kendisine bir zararı yoktur. “Ve Mûsâ dedi ki: “Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi bilin ki Allah zengindir, (sizin Şükrünüze muhtaç değildir, zatında) övülmüştür.”3971; “Kim şükrederse kendisi için şükreder, kim nankörlük ederse muhakkak ki, Allah zengindir ve övgüye lâyıktır.” 3972
Allah’ın bu ismi Kur’an’da, diğer isimlerinden Halîm, Hamîd, Kerîm gibi isimlerle zikredilmektedir. Böylece Allah’ın, başkalarına muhtaç olmamakla birlikte yaratıklara ve özellikle insanlara karşı ilgisiz, ihtimamsız olmadığı belirtilmektedir.
3967] 8/Enfâl, 60
3968] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/433-439
3969] 35/Fâtır, 15
3970] 47/Muhammed, 38
3971] 14/İbrâhim, 8
3972] 31/Lokman, 12
- 998 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah, “rahmet sahibi gânîdir.” 3973
Allah’ın ibâdetlerimize bir ihtiyacı yoktur. Kur’ân-ı Kerîm bunu gayet açık ve birçok âyetinde ifâde etmektedir: O’nun rızâsı için kesilen “kurbanlık hayvanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşmaz; O’na ancak sizden takvâ ulaşır.” 3974 buyurur. O halde insan Allah’a kulluk ederken, O’nun emirlerini yerine getirirken Allah’a minnet etme gibi bir duyguya kapılmamalıdır. Kula yaraşan, Rabbini bu şekilde tanıması; O’na muhtaç olduğunu hatırından çıkarmaması, bütün ihtiyaçlarında O’na yönelmesidir. 3975
Kanaat; Eldekiyle Yetinme
Kanaat: Elinde bulunanla yetinme, dünya nimetlerinden kısmetine râzı olma demektir. İsraf, ihtiras tama’ ve israftan kaçınma. Kişinin Allah’ın kendisine dünya nimeti olarak verdiği paya rızâ göstermesi demektir.
Allah Teâlâ, insanların dünya hayatının süs ve câzibesine aldanarak âhireti unutmaması için, Kur’ân-ı Kerîm’de dünya hayatının geçiciliği ve değersizliğini vurgulamış, âhiret hayatının tercih edilmesi gereken bir gerçek olduğunu anlatmıştır: “Dünya hayatı eğlenceden, oyuncaktan ibarettir. Âhiret hayatı hakiki hayattır. Bilselerdi (âhireti tercih ederlerdi)” 3976 Kur’ân-ı Kerim insanın tama’ ettiği nimetleri sıralayarak bunların âhiret hayatı açısından asıl gâye olmadığını anlatmaktadır: “İnsanın gönlünü çeken kadınlar, oğullar, kantarla altın ve gümüşler, nişanlı atlar, davarlar, ekinler sevgisi insanlara hoş gösterildi. İşte bunlar dünya hayatında istifade edilecek şeylerdir. Asıl barınılacak yer Allah nezdindedir.”3977 Bu âyetler dünya nimetlerinin kıyasla değersizliğini anlatması açısından, sonsuz ve sürekli olan âhiret nimetlerine insanı teşvik etmektedir. Bu açıdan insanın manevî faziletlere teşvik edilmesi dünya nimetlerine karşı insan nefsindeki istekleri törpüleyecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) âhiret hayatının merkeziyetini, temel gâye ve hedef olduğunu; dünya hayatının âhirete göre düzenlenmesinin gerekliliğini şöyle anlatmaktadır: “Allah’ım, hayat ancak âhiret hayatıdır.”3978 Hz. Peygamber dünya malları karşısındaki tavrını şöyle belirtmiştir: “Eğer benim “Uhud dağı kadar altınım bulunsa, borç için sakladığımdan başka, ondan yanımda bir dirheminin üç gece kalmaması beni sevindirir.” 3979
Hz. Peygamber, hayatını kifaf ve kanaat prensibine uygun olarak düzenlemiştir 3980. Kanaat az çalışmak, tembellik etmek anlamında değerlendirilmemiştir. Kanaat, Allah Teâlâ’nın insana takdir ettiğine râzı olmaktır. Sa’d b. Ebi Vakkas, oğluna şöyle nasihat etmiştir: “Oğlum! Zenginlik istediğin zaman, onunla beraber kanaat de iste. Çünkü kanaati olmayanı, servet zengin etmez.” Bu nasihatten de anlaşılabileceği gibi kanaat ruhî ve ahlâkî bir vasıftır.
Kanaat, bazen kişinin yaptığı amellerde orta yolu takip etmesi anlamında da
3973] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, İstanbul 1987, s. 206
3974] 22/Hacc, 37
3975] M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 212-213
3976] 29/Ankebût, 64
3977] 3/Âl-i İmrân, 14
3978] Buharî, Rikâk, 1; Cihâd, 33, 110; Müslim, Zekât, 109; Nesâî, Zekât, 80
3979] Buhârî, Temennâ’ 2, Rıkâk 14; Müslim, Zekât 31, 32; İbn Mâce, Zühd 8
3980] Ahmed bin Hanbel, VI, 19
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 999 -
olabilir. Nitekim Abdullah b. Amr- b. el-As, Hz. Peygamber’in yanına gelmiş namaz ve oruç hakkında tavsiye istemiştir. Hz. Peygamber’in az şeyler tavsiyesine rağmen, daha fazla yapmaya gücü yeteceğini söyleyen Abdullah b. Amr, zayıflayıp ihtiyarlayınca hayıflanıp şöyle demiştir: “Keşke Hz. Peygamber’in (s.a.s) bana emrettiği şekilde ibâdet etmeye kanaat ederek râzı olsaydım!” 3981
Kaanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir. Hz. Peygamber hep şöyle duâ ederdi: “Ya Rab verdiğin rızıkla beni kanaatkâr kıl ve rızkı benim için mübârek eyle” 3982 Hz. Peygamber kanaati ve kanaatin neticesini şu veciz ifâdeleriyle özetlemiştir: “Kanaatkâr ol ki, insanların Allah’a en çok şükredeni olasın.” 3983
Zühd
Zühd: Lügatta; isteksizlik, rağbetsizlik, aza kanaat anlamına gelir. Terim olarak, dünyaya ve maddî menfaate değer vermemek, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalpte dünya ve çıkar kaygısı taşımamak, kanaatkâr olmak demektir. “Elde olan dünyalığa sevinmemek ve elden çıkana üzülmemek, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır” şeklinde de târif edilir.
Zühd sahibi olanlara; zâhid denilir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bırakmak, dünya nimetlerine sırt çevirip, kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Başka bir ifâdeyle: Âhireti unutup, dünyaya esir olmamaktır. 3984
Hz. Peygamber, zühdün; helâlleri haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir. 3985
Allah (c.c.) kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden istifade etmek için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman, meşrû sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden istifade ederken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.
Zühd üç kısma ayrılır:
a- Haramları terk etmek: Zühdün, bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.
b- Helâllardan, gerekli olmayanları terk etmek: Bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.
c- Allah’la meşgul olmayı engelleyen her şeyi terk etmek: Bu da, “ârif ‘ denilen Allah’ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür 3986
Zühd, lügat olarak rağbet kelimesinin zıddıdır. Rağbet bir şeye ilgi göstermek,
3981] Ahmed bin Hanbel, II/200
3982] Keşfü’l-Hafâ, II, 151
3983] İbn Mâce, Zühd 24; Zübeyr Tekkeşin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 297-298
3984] Süleyman Uludağ, Kuşeyrî Risâlesi, 252 vd.
3985] Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce, Zühd, 1
3986] Süleyman Uludağ, a.g.e., 256; Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 489-490
- 1000 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arzu ve istek izhâr etmek demektir. Zühd kelimesi burada, Kur’ân ve Sünnet’in iktizâ ettiği şekilde, dünyaya karşı duyulan alâka ve rağbeti terk etmektir. Bu yola girene zâhid denir. Gazâlî zühdü, “herhangi bir şeyden vazgeçip, onun yerine daha iyi ve daha güzeline dönmek” olarak târif eder. Ona göre, gerçek zâhid Allah’a yönelip, onun dışında cennet dâhil her çeşit zevkler dâhil her şeyi arkaya atan, îtibar etmeyen kimsedir.
Zühd, İslâm’ın övdüğü güzel ahlâklardan biridir. Ancak bunun Kur’ân ve sünnete uygun olması gerekir. Bunun da ilk şartı, Allah rızâsı için olmasıdır. Bu ilim, hâl ve amelden meydana gelir. Kişi, Allah için imkânı dâhilinde olan dünyayı fiilen terk etmedikçe zâhid olamaz. Abdullah İbnu’l-Mübârek, kendisine zâhid diyenlere: “Zâhid ben değilim, Ömer İbnu Abdilaziz’dir. Dünya onun ayağına geldiği halde, onu terketmiştir. Ben nereden zâhid olayım? Dünya bana teveccüh etmiş değildir ki, onu terk ile zâhid olayım” demiştir.
Rasûlullah (s.a.s.) zühd ile ilgili meseleler üzerinde çokça durmuştur. Bu mevzû üzerine çok sayıda hadis rivâyet edilmiştir. Bütün hadis kitaplarında zühd’le ilgili müstakil bölümler veya en azından bâblar mevcuttur. Buhârî’deki bölüm Kitâbu’r-Rikâk adını alır. “Rikâk”, “rakîka” kelimesinin cem’idir, incelik, nezâket, acımak gibi mânalara gelir. Sertliğin zıddıdır. Zühd hadislerinin rikâk diye de isimlendirilmesi, onlardan herbirinin kalpte rikkat yani incelik ve rahmet duygularını uyandırması sebebiyledir.
Zühd, zihne ilk verdiği mânâ ile dünyayı terk etmektir. Dînimiz, dünyaya da ehemmiyet vermiş olması, dünya ve âhireti beraber mütâlaa eden bir hayat ve din anlayışı üzerinde durması sebebiyle dünyayı terk olarak anlaşılan zühd’ü övüp ona teşvik etmesi, ilk nazarda İslâm’ın kendi kendine tezâtı gibi görülebilir. Nitekim bu mevzû ulemâ arasında da uzun münâkaşalara sebep olmuştur.
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 3987. Göz tokluğu diye tercüme edilen ibârenin aslı “ğaniyyu’n-nefs”dir yani nefis zenginliği. Bazı hadislerde “ğaniyyu’l-kalb = kalp zenginliği” şeklinde gelmiştir. Dilimizde bunu en güzel ifade eden tâbir göz tokluğu tâbiridir. Bunun zıddı da aç gözlülüktür.
Hadisin İbnu Hibban’da gelen bir veçhi şöyle: “Hz. Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (bir defasında) bana: “Ey Ebû Zerr! Zanneder misin ki mal çokluğu zenginliktir?” buyurdular. Ben: “Evet!” dedim. Tekrar: “Mal azlığının da fakirlik olduğunu mu sanırsın?” buyurdular. Ben yine: “Evet! Ey Allah’ın Rasûlü!” dedim. Bunun üzerine: “Şurası muhakkak ki gerçek zenginlik kalp zenginliğidir, gerçek fakirlik de kalp fakirliğidir!” buyurdular. İbn Battal der ki: “Hadisin mânâsı şudur: “Zenginliğin hakikati mal çokluğu değildir. Çünkü Allah’ın bol mal verdiği pekçok kimse, kendisine verilene kanaat etmez, daha da arttırmak için gayret sarfeder; haram mı, helâl mi nereden geldiğine aldırmaz. Hırsındaki şiddete bakınca fakir zannedersin. Ancak zenginliğin hakikati ise nefis zeginliği, göz tokluğudur. Gözü tok olan da, kendisine verilenle müstağni olan, ona kanaat getiren, rızâ gösteren, arttırmak için hırsa kaçmayan, talepte ısrarlı olmayandır. İşte bu, zengin gibidir.” Kurtubî der ki: “Hadisin mânâsı: “Faydalı veya büyük ya da memduh olan zenginlik nefis zenginliğidir. Şöyle ki: Kişinin nefsi müstağni oldu mu tamahkârlığı
3987] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1001 -
bırakır, izzet ve büyüklük kazanır. Böyle bir kimsenin elde ettiği itibar, saygı, şeref ve övgü, hırsı sebebiyle aç gözlü olan bir kimsenin elde ettiği zenginlikten fazladır. Çünkü hırs onu, cimriliği ve düşüklüğü sebebiyle rezil işlere, hasis ve âdî fiillere atar. Halktan onu kınayanlar çoğalır, insanlar nazarında itibarı düşer, herkesten daha hakir, daha zelil duruma düşer.
Özetle, gönül zenginliği ile muttasıf olan kimse, Allah’ın kendine verdiği rızka kanaatkârdır, ihtiyaç dışı olan şeyleri arttırmak için hırs etmez, talepte ısrarlı olmaz; istemek, dilenmek alçaklığını göstermez, bilakis Allah’ın verdiği nasibine râzı olur. Sanki ebedî bir zenginliğe kavuşmuş gibidir. Aç gözlülükle muttasıf olan kimse, öbürünün zıddınadır. Her şeyden önce Allah’ın verdiğine râzı değildir, durmaksızın habire bir arayış ve talep içindedir. Onun gayesi mal elde etmektir, haram-helal nasıl geldiği pek mühim değil, yeter ki kazansın. Bu hırs içinde kaybedecek olursa çok üzülür, âdetâ yıkılır. O sanki mal yönüyle fakirdir. Çünkü kendisine verilene istiğna göstermez ve sanki zengin değildir. Şurası da var: Tokgözlülük, Allah’ın indindeki mükâfâtın daha hayırlı ve ebedî olduğunu bilerek Allah Teâlâ’nın hükmüne rızâ ve emrine teslim olmaktan neş’et eder. Bu kimse hırs ve talepten yüz çevirmiştir.” Tîbî der ki: “Hadiste tokgözlülükle ilmî ve amelî kemâlâtın husûlünün murad edilmiş olması da mümkündür. Öyleyse akıllı kişi, vaktini kemâlâtı tahsilden ibâret hakiki zenginliği kazanma yolunda harcamalıdır. Mal toplamak için değil; zîra bu farkı arttırmaktan öte bir işe yaramaz.”İbn Hacer der ki: “Gönül zenginliği, kalp zenginliğiyle, bütün işlerinde Allah’a karşı fakrını idrakle hâsıl olur. Böylece yakîn (imandan derinlik) kesbeder ki bütün ihtiyaçları gören, maddî ve mânevî zenginlikleri veren O’dur. Bunları alan ve engelleyen de O’dur. Bu yakiyne eren kimse, Allah’ın kazâsına râzı olur, nimetlerine şükreder. Sırrı ortaya çıkınca O’na ilticâ eder. Kalbin, Rabbine duyduğu iftikârdan Rabbi dışındakilere karşı istiğnâ (tokgözlülük) neş’et eder.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 3988. Burada Rasûlullah, İslâm’ın ideal ahlâkını tebliğ buyurmaktadır; ihtiyacı normal görecek kefaf miktarla yetinmek ve fazlasını Allah yolunda, O’nun rızâsı için harcamaktır. Kişi böylece, uhrevî sorumluluktan kurtulmaktan başka, onun sevâbına mazhar olacaktır.
Kefâf miktarla yetinen, levm edilmez. Çünkü hayatının devamı için gerekli olan mesken, giyecek, yiyecek ve içecek için hesap sorulmayacaktır. Kefâfı taşan tüketim ve mülkiyet, hesaba sebep olacaktır.
Kişi malını harcarken, önce bakmakla mükellef olduğu yakınlarına öncelik vermelidir. Kendi yakınları ihtiyaç içinde iken, sevap düşüncesiyle yabancılara harcamak, tasaddukta bulunmak câiz değildir. Rasûlullah, kişinin ailesine harcadıklarının da sadaka olduğunu beyan buyurmuştur. Hadis, “veren el alan elden üstün” demekle, “zenginlik fakirlikten üstündür” diyenlere delil olmaktadır.
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 3989. Yeterli miktar diye tercüme edilen “kefâf”ı en-Nihâye’de İbnu’l-Esir
3988] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
3989] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
- 1002 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şöyle açıklar: “Bu, kendisine muhtaç olunan miktarı karşılayıp, artmayan şeydir. Bir başka ifadeyle asgarî ölçüde ihtiyaca yeten miktardır. Kefaf miktarda; refaha erme ve övünme yoktur. “Şu halde hadis, İslâmî hidâyetle müşerref olduktan sonra muhânete muhtaç kılmayacak en az miktarda maddî ihtiyaçlarını temin edebilen kimseyi tebrik etmekte, “ne mutlu ona” demektedir. Çünkü fazlasının hesabı var, o fazlalığın şevkiyle şımarma, harama kaçma yani “hakkını verememe” tehlikesi vardır.
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 3990 Âlimler, hadiste geçen hisâl (şey) ile, kazanmak için peşinden koşması gereken temel ihtiyaçlarının kastedildiğini belirtir. Bunlar: İkamet edeceği mesken, avretini örteceği giyecek ve kuru ekmek ile sudur. Mesken ve giyeceğin de sade ve asgarî ölçüde olacağı açıktır. Çünkü, gıda kuru ekmek ile ifade edilmiştir. Rasûlullah gıdayı ifade ederken kuru ekmek veya katıksız ekmek mânasına gelen cilf kelimesini kullanmakla, bu zarûrî maddelerin asgarî ölçülerini ifâde etmiş olmaktadır. Nitekim mesken veya ev deyince gecekondudan villaya kadar çok farklı mertebeleri var; giyecek de öyle. Şu halde hak olarak ifade edilen nisab, hayatın devamını konforsuz olarak sağlayacak asgarî miktardır.
Münâvî, bazı âlimlerin şu mütâlaasını kaydeder: “Dünyadan mal edinmek maksadıyla mesken, giyecek, binecek gibi şeylerden, bu miktardan fazlasına sahip olan kimse, bu fazlalığı, ona kendisinden daha fazla muhtaç olan Allah’ın diğer kullarına karşı yasaklamış olur.” el-Kâdi der ki: “Rasûlullah, ‘hak’ ile, Allah’ın kişiye -âhirette bir mükâfât veya suali olmadan- vermesi gereken şeyi kasteder. Bundan dolayı kişiye âhirette mükâfât veya mücâzât yoktur. Çünkü bunlar, nefsin yaşayabilmek için mutlaka muhtaç olduğu şeylerdir. Bu zikredilen miktardan fazlası sorumluluğu olan nasiblerdir. “Hakkı açıklama zımnında şöyle de söylenmiştir: “Onunla, insanın müstehak olduğu şey kastedildi. Çünkü insan, o miktara muhtaçtır ve hayatının devamı ona bağlıdır. Maldan gerçek mânâda kastedilen de o (hak olan) miktardır. Zemahşerî der ki: “Mesken, giyecek, yiyecek ve içecek, insana zarûrî olan ana unsurlardır.”
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.”3991 Hadiste geçen “s-r-b” kelimesi, meşhur şekliyle sirb diye okunmuştur. Bu durumda nefis demek olur. Serb diye de rivâyet edilmiştir. Bu durumda meslek mânâsında olur. Ayrıca sereb şeklinde de rivayet edilmiştir ki, bu durumda beyt (ev, aile) mânâsına gelir. Yani kişinin can, iş ve aile emniyetlerini ifâde eder.
Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayat denen dünya yaşayışının “gün” denen bölümlerden meydana geldiğini, ecel gizli olması hasebiyle, ömrü bir günlük kesit halinde değerlendirmek gerektiğini, bu bir günlük kesitin mutlu olması için başlıca üç şartın aranması gerektiğini belirtiyor. Bu üç şart şunlardır: Can (veya meslek veya mesken) emniyeti, sağlık ve günlük gıdâ (sabah ve akşam yiyeceği). Bunlardan birinin eksikliğini, diğerlerinin fazlalığı ile telâfi edemeyeceğimizi düşünürsek, Peygamberimiz’in bu hadislerindeki hikmetin büyüklüğünü anlarız. Sözgelimi, çok zenginiz ama sağlığımız yok veya can emniyetimiz yok. O zenginlik ne
3990] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
3991] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1003 -
işe yarar? Sağlığımız, zenginliğimiz yerinde, fakat can emniyetimiz yok; her an ölüm ve düşman tehlikesi içinde hayatımız zehir olur. Devlet ve içtimâî nizamın gâyesi, fertlere mal, can ve ırz emniyetini, çalışma (meslek) sulhünü sağlamaktır. Bu şartlardan birinin eksik olduğu yerlerde ve zamanlarda hayat tatsızdır, insanlar mutsuzdur. Münâvî: “Hadis, fakrı gınâya efdal bulanlara hüccettir” der.
“Ümmetimin fakirleri, cennete zenginlerden kırk yıl önce gireceklerdir.” ?
“Mü’minlerin fakirleri, cennete zenginlerden beş yüz yıl önce gireceklerdir.” 3992
“Bana cennet gösterildi, ahâlisinin çoğu fakirlerdi.” 3993
İbn Abdülberr şunları söyler: “Rasûlullah’ın istiâze ettiği fakirlik, kefâfın altına düşen fakirliktir, bu durumda kalbî zenginliği de olmaz. Rasûlullah (s.a.s.)’ın nezdindeki zenginlik kalp zenginliği idi. Âyet-i kerîmede: “Seni fakir bulup zenginleştirmedi mi?”3994 buyurulmuştur. Rasûlullah’ın zenginliği kendinin ve ailesinin bir yıllık kût’unu biriktirmekten öte geçmemiştir. Onun zenginliği kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki mezmûm kutupları teşkîl ettiğine delil vardır. Bu bâbta gelen rivâyetler belirttiğimiz son husûsta ittifak eder.”
Zühdün Yozlaştırılması
Mistik hareket ve yaşamanın temelinde bulunan özelliklerden biri maddeye, eşyaya ve dünyaya karşı tavır koyma ve bunlara karşı isteksiz olmaktır. Bu tavır alış ve ruhu mânâ âlemine hazırlama faâliyetine kendine özgü özellekleriyle birlikte genel olarak tasavvufta “zühd” adı verilmektedir.
Tasavvuf, müslümanlar arasında, başlangıçta bir zühd hareketi olarak görüldü ve erken bir devirde bu hareket etrafında oldukça geniş bir edebiyat teşekkül etti. Gerçek anlamda ve en güzel örnekleri Peygamber tarafından verilen zühd hayatını, râşid halifeler başta olmak üzere bütün ashâb benimsedi. Emevîlerin fetihler sâyesinde yükselen refah seviyesi karşısında ashâbın hayat tarzına ters düşen bir tutum içine girmeleri üzerine, tâbiîn neslinin ileri gelenleri zühdü bir hayat düsturu ve kendileri için ayırıcı bir vasıf olarak gördüler. Ancak, tasavvufun dış etkilere olanca açık olmasından ve çoğu meselede itidâli hoş görmeyip ifrâta girdiğinden dolayı kısa zaman içinde yozlaştırıldı. Peygamberimiz ve ashâbının hayatında bazı zühdî unsurlar bulunmakla beraber, dünyayı terk etme anlayışı yoktur. Tasavvufta ise, dünya tümüyle zemmedilerek “bir lokma, bir hırka” felsefesi, dünya görüşü olarak değerlendirildi.
Tasavvufun temel ıstılahlarından biri olan zühdün târifinde sûfîler ihtilâf etmişler ve farklı tanımlar yapmışlardır. Bunlardan bir kısmı şöyledir: Zühd, âhirete yönelmek için dünyadan el etek çekmek, elde mevcut olsa bile, gönülde mal ve mülk sevgisine ve nefsin dünyevî isteklerine yer vermemek ve yoğun bir dinî hayat yaşamaktır. Bu özelliğinden dolayı zühdün özünü teşkil eden ilgi duymama
3992] İbn Mâce, Zühd 6, hadis no: 4122; Tirmizî, Zühd 37, h. no: 2351; Dârimî, Rikak 118, h. no: 2844; Ahmed bin Hanbel, II/296
3993] Buhârî, Rikak 16, 51; Müslim, Zikir 94; Tirmizî, Cehennem 11, h. no: 2602; Ahmed bin Hanbel, IV/443
3994] 93/Duhâ 8
- 1004 -
KUR’AN KAVRAMLARI
veya uzaklaşma, zâhirî (bedenî) uzaklaşma ve bâtınî (kalbî) uzaklaşma merhalesi olmak üzere iki merhale arzetmektedir. Tasavvuf ehli tarafından diğer bir tanıma göre zühd; Dünyalığın varlığı ile yokluğunun bir ve eşit olmasıdır. Zühd; zarûrî olmayan her şeyi, helâl ve mubahın da ihtiyaçtan fazla olan kısmını terk etmektir. Dünyadan da âhiretten de el-etek çekmektir. Bir tasavvuf şâiri olan Yunus Emre’nin dilinde, âhiretin de terki anlamındaki zühd şöyle ifâde edilir: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûrî, / İsteyene ver ânı; / Bana seni gerek seni.”
Nâbî de, bir şiirinde yozlaşan zühd anlayışını şöyle hicveder: “Bu zühd ü riyâ başına halkın ne belâdır / Mahrum eder erbâbını zevk-ı dû cihandan.”
Zühdün ne olduğunu tâyinde sûfîler ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazıları, “zühd haramda olur” derler. Çünkü helâl Allah Teâlâ tarafından mubah kılınmıştır. Diğer bazıları da “haramda zühd şarttır, helâlde ise fazîlettir” derler. Bir kısım sûfîler ise “helâl mala karşı zâhid olmak daha mükemmel ve daha iyi bir haldir” derken, bazı sûfîler de, “kul için uygun olan, kısmetini gözeterek zorakî bir şekilde helâli terk etmeyi tercih ve muhtaç olmadığı fuzûlî şeyleri talep etmemesidir” derler 3995. Ankaravî, zühdle ilgili şöyle bir tasnife yer verir: 1- Halkın zühdü: Haramları terk mânâsında olan bir zühddür. 2- Havâssın zühdü: Haramları terkle birlikte, zarûrî ihtiyaç maddeleri dışında kalan eşyayı terk edenlerin zühdüdür. 3- Âriflerin zühdü: Allah’tan başka her şeyin terk edildiği bir zühddür. Ona göre, zühdden maksat eşyayı sırf şeklen terkten ibâret değildir; Asl olan eşyaya karşı olan meyil ve muhabbetin terkidir. 3996
Zühd kavramına yakın anlamda kullanılan bir diğer kavram da fakr kavramıdır. Fakr; lugatta “yoksulluk ve ihtiyaç duyulan şeyin yokluğu” mânâlarına gelir. Tasavvufta ise; “sâlikin nefsinde (düşünce olarak), bütün mal varlığından uzaklaşması ve her şeyin mutlak ğanî olan Allah’ın olduğunu bilmesidir.” Bu kavram zamanla, Allah’tan gayri herkesten, her şeyden müstağnî olmak ve sadece Allah’a muhtaç hale gelmek şeklinde yorumlanmıştır. Buna icmal mertebesi adı verilip sadece Allah’a yöneliş ve O’nda fânî olmak şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. Fakrın zıddı ğınâ/zenginliktir. Tasavvufta bu zenginlik, gerçek anlamda değil de mecâzî anlamda, gönül zenginliği olarak anlaşılmıştır. Bu durumda sâlik, Hak’la ğanî olma yoluna gitmelidir. (Aslında hem fakirliği, en uç anlamda anlayıp, bunu kabul eden ve hem de zenginliği yorumlayıp ona da sahip çıkan bir tavır, kendi içinde de çelişkilidir.)
Zühdün unsurları: Tasavvufta zühd, kendini bazı unsurlarla ortaya koyar. Bunlar: Uzlet (inzivâ hayatı), halvet, erbaîn/çile, riyâzet ve mücâhededir.
Tasavvuf kültürünün yanlış zühd anlayışını yerleştirmek için bazı zayıf hadislere yapıştıkları ve Peygamber’e âit olmayan, özellikle şeyhlere âit olan bazı ifadeleri hadis diye ortaya attıkları yani uydurma hadislere yapıştıkları görülmektedir. Tasavvuf hareketi tarafından yozlaştırılan zühdle ilgili zayıf ve uydurma hadislere bazı örnekler vermek istiyoruz:
“Mü’minin dünyadaki hediyesi fakirliktir.” Tasavvuf büyüklerinden Ebû Tâlib
3995] Kuşeyrî, Kuşeyrî Risâlesi, s. 253
3996] Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, s. 164
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1005 -
el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken,3997 Gazzâlî ise fakr bahsinde3998 zikretmiştir. Deylemî’nin rivâyet ettiği bu hadise, Suyûtî, zayıf demiş, Deylemî de, zayıf bir senetle rivâyet etmiştir. Bu rivâyetin metni de tenkide açıktır.
“Fakirlik, mü’mine atın yanağındaki dizgin ve alnındaki beyazdan daha süslüdür.” Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde 3999 zikretmiştir. Taberânî’nin Mu’cemu’l-Kebir’inde (VII, 294-295) zayıf bir isnadla rivâyet ettiği hadisi, Irâkî, senenidini zayıf kabul etmiştir.
“Peygamberlerden en son cennete girecek olan, zenginliği sebebiyle Süleyman (a.s.)’dır...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243), Gazzâlî ise fakr bahsinde 4000 zikretmiştir.] Taberânî, Evsat’ta ferd bir isnadla rivâyet etmiştir. Bunda, Irâkî’nin de dediği gibi, münkerlik vardır. Mevzû olma ihtimâli çok yüksektir.
“Âlimler, dünyaya dalmadıkları sürece Rasüllerin emînidirler. Dünyaya daldıklarında, dininiz için onlardan sakınınız.” ...” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Bu rivâyeti İbnu’l-Cevzî, el-Mevzûât’ında (I/263) zikretmiş ve bunun Rasûlullah’a isnâdının sahih olmadığını belirtmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali yüksektir.
“Lâ ilâhe illâllah dedikleri halde, dünya alış verişini dinlerine tercih ederlerse, Allah Teâlâ o kimselere; ‘Yalan söylediniz, siz bunda samimi ve doğru değilsiniz’ buyurur.” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Mûteber kabul edilen hiçbir kaynakta yer almayan rivâyet, zayıf veya uydurmadır.
“Allah Teâlâ bir kulunu sevdiği vakit onu belâ ile imtihan eder. Sevgisi son haddine vardığı vakit aile, mal ve evlât diye kendisine hiçbir şey bırakmaz.” [Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken (I/243) zikretmiştir.] Taberânî, bunu el-Mu’cemu’l-Kebir’inde (II/305) rivâyet etmiştir. Rivâyeti son derece ihtiyatla karşılamak gerekir.
“Kendisine susmak ve zühd verilen kimseyi gördüğünüz vakit, ona yaklaşın. Çünkü o hikmet söyler.” [Ebû Tâlib el-Mekkî (I/243), Kuşeyrî (s. 252) ve Gazzâlî (IV/320) hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Hadis rivâyeti, senedindeki Ebû Hallâd’dan dolayı zayıftır.
“Kim dünyalık peşinde sabahlarsa, Allah Teâlâ onun işini zorlaştırır. Dünyalık varlığını dağıtır, kendisini aç gözlü kılar. Fakirliğini gözünün önünde canlandırır. Dünyadan da nasibi kendisine takdir edildiği kadar verilir. Kim de âhiret düşüncesi ile sabahlarsa, onun işini Allah kolaylaştırır, varlığını korur, kalbini zenginleştirir, kendisi yüz çevirdiği halde dünyalık da kendisine teveccüh eder.” [Ebû Tâlib el-Mekkî (I/243) ve Gazzâlî4001 hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Tirmizî, zayıf bir isnadla Enes’ten rivâyet etmiştir (Kıyâmet, 30, hadis no: 2465). İsnâdı zayıf olan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
“...İnsanların en hayırlısı, dünyayı kötüleyip âhireti sevendir.” [Ebû Tâlib el-Mekkî
3997] Kuutu’l-Kulûb, I/243
3998] İhyâ, IV, 287
3999] İhyâ, IV, 287
4000] İhyâ, IV, 287
4001] İhyâ, IV, 321
- 1006 -
KUR’AN KAVRAMLARI
(I/118, 243) ve Gazzâlî (İhyâ, IV, 321) hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir.] Bu söz, uydurmadır.
“Allah yarattığından beri dünyaya bakmadı ve ona şöyle dedi: ‘Ey değersiz olan ve bir şey olmayan, sus (sâkin ol)! Sen ve ehlin Cehenneme gidecektir.” [Ebû Tâlib el-Mekkî hadisi zühd konusunu işlerken (I/243-244); Gazzâlî ise dünyanın zem edilmesi bahsinde zikretmiştir 4002]. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikreder. 4003 Rivâyetin zayıf veya uydurma olduğu düşünülmelidir.
“Kıyâmet günü Allah Teâlâ, dünyaya; ‘içinde Benim için olanları ayır, diğerlerini Cehenneme at’ buyurur.” Ebû Tâlib el-Mekkî, hadisi zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/243-244). Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir, zayıftır.
Bir hadis rivâyeti, “Hz. Peygamber, Allah Teâlâ, dünyayı Âdemoğlundan çıkana benzetti” şeklindedir. Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/244). Rivâyeti Ahmed bin Hanbel 4004 ve Taberânî rivâyet etmişlerdir. Fakat isnaddaki Ali bin Cud’ân hakkında ihtilâf edilmiştir. Rivâyet metnindeki nezâket ve üslûptaki düşüklük sebebiyle rivâyete ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis zayıftır.
“Allah Teâlâ, dünyaya: ‘kendi nezdindekine rağbet etmeleri için velî kullarıma acı, Bana kavuşmayı istememeleri için de düşmanlarıma tatlı ol’ diye vahyetti.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî zühd konusunu işlerken zikretmiştir (I/245). Mûteber kabul edilen kaynaklarda yer almayan rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis, zayıf veya uydurmadır.
“Zühd ve verâ, her gece gönülleri dolaşırlar. İman ve hayâ bulunan kalbe rastlarlarsa orada ikamet ederler. Böyle bir kalp bulamazlarsa geçer giderler.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî (I/250) ve Gazzâlî (İhyâ, IV/321), zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken zikretmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir.4005 Rivâyet uydurmadır.
“Karnınızı aç bulundurunuz. İhtirâsı terk ediniz, bedeninizi çıplak bırakınız, emellerinizi kısa tutunuz, ciğerlerinizi susuz bırakınız, dünyayı terkediniz; umulur ki bu sâyede Rabbinizi kalplerinizle görürüsünüz.” Hucvîrî, bu hadis rivâyetini açlık bahside zikretmiştir.4006 Irâkî, aslını bulamadığını söylemektedir.4007 Rivâyetin aslı olmadığı anlaşılmaktadır, uydurmadır.
“Seni Allah’tan alıkoyan her şey dünyandır.” Ankaravî, bu hadis rivâyetini zühd bahsini anlatırken zikretmiştir.4008 Kaynağı bulanamamıştır. Kaynağı belli olmayan rivâyetin mevzû/uydurma olma ihtimali çok büyüktür.
“Dünya âhiret ehline, âhiret de dünya ehline haramdır. Velîlere ise her ikisi de haramdır.”
4002] İhyâ, III/300
4003] Tabakatu’ş-Şâfiiye, VI/344
4004] Müsned, V/136
4005] Tabakatu’ş-Şâfiiyye, VI/370
4006] Hakikat Bilgisi, s. 467
4007] el-Muğnî, III/214; Zebîdî, İthâf, VII/288
4008] Minhâcu’l-Fukarâ, s. 164
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1007 -
Bu hadis rivâyetini Necmuddin Kübrâ, zühd bahsini anlatırken zikretmiştir. 4009 Kaynağı bulunamamıştır. Kaynağı belli olmayan bu rivâyet, uydurmadır.
“Zenginlik olarak yakîn, meşgûliyet olarak ibâdet, vâiz olarak da ölüm yeterlidir.” Bu hadis rivâyetini Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazîleti konusunu işlerken (I/250) zikretmiştir. Taberânî’nin Ammâr’dan olan bu rivâyetinin isnâdında bulunan Rebî bin Bedr’in metrûk olduğu ifâde edilmiştir. 4010 Dolayısıyla bu rivâyet, uydurmadır.
“Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/254), Gazzâlî ise dünyanın zemmi konusunda zikretmiştir. Aclûnî, İbn Teymiye ve Sâğânî, rivâyetin mevzû hadisler içinde yer aldığını belirtmiştir. Rivâyet, uydurmadır.
“Allah Teâlâ, dünyadan yüz çeviren kimsenin kalbine hikmet yerleştirir, dilini konuşturur, dünyanın dert ve dermanını ona bildirir. Ve onu sâlim olarak dünyadan çıkarıp selâmete ulaştırır.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/255), Gazzâlî ise zühdün fazileti mevzuunda (IV/322) zikretmiştir. İbnu’l-Cevzî, Mevdûâtında almıştır. Rivâyetin uydurma olduğu bellidir.
“Mele-i A’lâ’dan bana haber verildiğine göre, ümmetimin hayırlılarından öyle kimseler vardır ki, Allah’ın rahmetinin genişliğine dayanarak toplum arasında gülerler, azâbından korkarak da gizli gizli ağlarlar. İnsanlara külfetleri hafiftir, kendilerine ise ağır. Ve eski giyerler, ruhban kılığına girerler. Vücutları yerde, gönülleri ise Arş’tadır.” .” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması hususunda (IV/338) zikretmiştir. Rivâyeti Hâkim ve Beyhakî zayıf bir isnadla rivâyet etmişlerdir. Rivâyet, en azından zayıftır.
“Allah Teâlâ, giydiğine aldırış ve itibar etmeyen insanları sever.” .” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/258), Gazzâlî ise zühdün açıklanması mevzuunda (IV/338) zikretmiştir. Irâkî’nin aslını bulamadığı rivâyeti (IV/336) Beyhakî rivâyet etmişti, Subkî de İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/372) Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Hz. Peygamber’in gömleği, zeytin ağacının gömleği gibi idi.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/259), Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/337) zikretmiştir. Irâkî, Tirmizî’nin bu hadisi zayıf bir senetle rivâyet ettiğini söylemektedir (IV/337). Rivâyetin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.)’in meşhur sünneti olan nezâfet/temizlik özelliğine ters düşmektedir.
“Allah dünyada rızkı günü birlik olana azâb etmez.” (Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken zikretmiştir. (I/260). Kaynaklarda böyle bir hadis yoktur. Uydurma olduğu açıktır.
“Allah’ım, beni seven ve dâvetime icâbet edenin mal ve çocuklarını azalt. Bana buğzeden ve dâvetime icâbet etmeyenin mal ve çocuğunu çoğalt.” Bu rivâyeti, Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/261) zikretmiştir. Habere kaynaklarda rastlanamamıştır. Uydurma olma ihtimali büyüktür.
4009] Tasavvufî Hayat, s. 48
4010] Heysemî, 10/308
- 1008 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İhtiyacından fazla inşaat yapana, Kıyâmet gününde bunu sırtına al’ diye teklif edilir.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken, (I/261) Gazzâlî ise zühdün açıklanması bölümünde (IV/342) zikretmiştir. Taberânî’nin rivâyet ettiği bu metnin uydurma olma ihtimali büyüktür.
“Her ümmetin bir buzağısı vardır. Bu ümmetin buzağısı da altın ve gümüştür.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/262) zikretmiştir. Haberi Deylemî, Huzeyfe’den, içinde mechûl bir râvînin bulunduğu bir senetle rivâyet etmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/368) Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Hz. Peygamber, Bilâl’e, ‘Allah’a fakir olarak mülâkî ol,zengin olarak mülâkî olma’ buyurmuş, Bilâl de ‘bu benim için nasıl olur?’ deyince, Hz. Peygamber, ‘istenildiğinde mâni olma, verildiğinde de gizle.’ demiştir. Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Allah’ım, beni fakir olarak vefat ettir, zengin olarak vefat ettirme. Beni miskinlerle haşret.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî, zühdün vasfı ve fazileti konusunu işlerken (I/263) zikretmiştir. Rivâyeti, Beyhakî Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet etmiş, ancak rivâyetin isnâdında bulunan Hâlid bin Yezid bin Abdirahman hakkında İbn Adî ve Zehebî, zayıf ve güvenilir olmadığını haber vermişlerdir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır.
“Haline râzı olduğu zaman, fakirden efdal kimse yoktur.” Irâkî, bu lafızla bulamadığını ifade etmiştir (IV/293). Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Fakirliğin sana geldiğini gördüğün vakit, ‘hoş geldin ey sâlihlerin şiarı’ diye onu karşıla. Zenginliğin teveccüh ettiğini gördüğün vakit ikabı/azâbı acele edilmiş bir günahtır’ de.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4011 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Rivâyetin uydurma olma ihtimali açıktır. Subkî, rivâyetin İsrâiliyât’tan olduğunu söyler (VI/366). Hadis olmadığı açıktır.
“Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği kulu rızkına kanaat edip Allah’ın taksîmâtına râzı olan fakirdir.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4012 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Bu haberi Irâkî, bu lafızla bulamadığını söylemiştir (IV/292), Subkî de bu haberi İhyâ’da isnâdını bulamadğı hadisler arasında vermiştir (VI/368). Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Ey fakirler topluluğu! Rızâyı kalbinizden Allah’a verin ki, fakirliğinizin sevâbına nâil olasınız.” Bu rivâyeti Ebû Tâlib el-Mekkî (II/194) ve Gazzâlî,4013 fakrın faziletilerini işlerken zikretmiştir. Hadis rivâyetini Deylemî, Ebû Hureyre’den oldukça zayıf bir isnadla rivâyet etmiştir. Subkî, İhyâ’da isnâdını bulamadığı hadisler arasında zikretmiştir (VI/368). Rivâyetin uydurma olduğu âşikârdır.
“Her şeyin bir anahtarı vardır. Cennetin anahtarı fakirleri ve miskinleri sevmektir. Sabırlı fakirler Allah Teâlâ ile beraber bulanacaklardır.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4014 İbn Arrâk, rivâyeti Ömer bin Râşid’in Mâlik’ten uydurduğunu
4011] İhyâ, IV/288
4012] İhyâ, IV/292
4013] İhyâ, IV/292
4014] Kuşeyrî Risâlesi, s. 440
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1009 -
Dârekutnî’den nakletmiştir.4015 Rivâyetin uydurma olduğu açıktır.
“Zengine zengin olduğu için tevâzu gösterenin dininin üçte ikisi gider.” Bu rivâyeti Kuşeyrî fakir konusunda zikretmiştir.4016 Mûteber kaynaklarda yer almayan bu meşhur rivâyetin mevzû olduğu açıktır.
“Dünyadan sakının. Çünkü o, Hârut ve Mârut’tan daha büyüleyicidir.” Bu rivâyete, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’sinde4017 yer vermiştir. Beyhakî ve İbn Ebi’d-Dünya’nın naklettiği rivâyete son derece ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Hadis en azından zayıf sayılmaktadır.
“Fakirlik, benim iftiharımdır. Ben onunla övünürüm.” Bu rivâyete, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Mesnevî’sinde (I/189, beyit 2357; V/673, 715) yer vermiştir. Bu rivâyetin senet ve metin olarak kaynaklarda tesbiti mümkün olmamıştır. Genellikle zayıf ve mevzû hadisleri ihtivâ eden eserler, İbn Hacer el-Askalân’nin “mevzû ve bâtıldır” dediğini naklederler. Rivâyetin uydurma olduğu çok açıktır.
“Yüz seksen senesi olduğu zaman, size gurbeti (yurdundan uzaklaşmayı) ve dağların tepelerinde ibâdete çekilmeyi helâl kıldım.” Eşref Ali, evlenmeyi terk etme ve uzlet bölümünde (s. 251) rivâyete yer verir. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb adlı eserinde rivâyet şu biçimi almıştır: “İki yüz senesinden sonra ümmetime bekârlık helâl kılınmıştır. Sizden birisinin o zamanda bir enik (köpek yavrusu) yetiştirmesi çocuk yetiştirmesinden daha hayırlıdır.” (II/239), Başka bir rivâyet de şu şekildedir: “İki yüz yılında sizin en hayırlınız ailesi ve malı olmayan bekâr kimsedir.” Bu tür rivâyetler genelde mevzûât (uydurma hadisler) kitaplarında yer almaktadır. Bu rivâyetler, kesinlikle uydurmadır.
“Allah’ım, Beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür, miskinler zümresinde haşret.” Tirmizî ve İbn Mâce, zayıf senedlerle rivâyet etmişlerdir. Hadis, zayıftır.
“Dünya, yeri olmayanın evi, serveti olmayanın malıdır. Aklı olmayan dünyalık toplar.” Zayıf veya uydurmadır.
“Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış.” Bu lafızla uydurmadır. 4018
“Kanaat, tükenmeyen bir hazinedir.” Bu rivâyet, bazı kaynaklarda hadis olarak geçer. 4019 Ancak İbn Hıbbân’ın, Muhammed bin Münkedir’in babasına nisbet ettiği bir sözdür. 4020 Bu söz, kanaat hakkında güzel bir ifâde olsa da hadis değildir.
Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kuutu’l-Kulûb ve İmam Gazzâlî’nin İhyâ-i Ulûmi’d-Din adlı kitabında geçen konuyla ilgili zayıf veya uydurma hadis rivâyetlerinden bazı örnekler verdik. Bu örnekleri, çoğaltmak mümkün. Kendinden sonra yazılan nice kitaplara kaynak teşkil etmesi bakımından bu iki kitaba atıfta bulunulmuştur. Başka meşhur kitaplardaki tüm hadis rivâyetleri ele alınırsa, örnekler
4015] İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, II/286
4016] Kuşeyrî Risâlesi, s. 445
4017] IV/256, beyit 3193
4018] Tasavvufî eserlerde hadis diye nakledilen bu zayıf veya uydurma rivâyetler hakında geniş bilgi almak için, bk. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Yay. s. 383-410
4019] Meselâ, bk. Kurtubî, el-Kifâf ve’l-Kanâah, Kahire, 1408/1988, s. 14.
4020] İbn Hibbân, Ravzatu’l-Ukalâ, Beyrut, 1397/1977, s. 150
- 1010 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maalesef ciltlerle kitapları dolduracaktır. Özellikle tasavvufla, tasavvufî ahlâk ve ahlâkla ilgili eser ve konuşmalarda, yer yer vaaz, nasihat türü konuşma ve eserlerde bu tür örnekleri duyup görüyoruz. Din, sağlam kaynaklara, sağlam delillere dayandırılmalı, Kur’an ilkeleri, zayıf veya uydurma rivâyetlerle zedelenmemelidir. Dinle ilgili konularda güncel siyasal ve sosyal problemlere karşı uyanık olunması kadar; tarihsel süreç içinde hakka karışan bâtılları zor da olsa ayırdetmeye çalışmak, bugünün dâvâ adamlarının boynuna borçtur.
Bu misallerden de anlaşılıyor ki, Zenginliğin aleyhindeki hadisler içerisinde pek çok uydurma hadis bulunmaktadır. İlke olarak zenginlerin kötülenmesi İslâm’a uygun değildir. Bundan dolayı, zenginliğin aleyhindeki hadis rivâyetlerine ihtiyatla yaklaşmak gerekir. 4021
Gerçek Zâhidlik: Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4022
Peygamberimiz, dünya-âhiret dengesini bozma eğilimi gösteren eşlerini uyararak ya dünya hayatının süsünü ya da Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiştir 4023. Âhirete öncelik veren bu dengenin dünya lehinde bozulması yönündeki davranışlar tasvip edilmemiştir. Sahâbenin dünya malına fazlaca önem veren bazı hareketleri karşısında Hz. Peygamber, Allah katında dünyanın cılız bir ölü oğlak kadar bile değeri olmadığını ? ifade etme ihtiyacını duymuş, dünyaya düşkün ve maddeye tutkun olmamaları için çevresindekileri uyarmıştır. 4024
Abdullah bin Ömer, Ebu’d-Derdâ ve Osman bin Maz’ûn gibi sürekli ibâdetle meşgul olup kendilerini ve ailelerini dünya nimetlerinden mahrum bırakan kimselerin davranışları da Hz. Peygamber tarafından hoş karşılanmamış, 4025 ölçüsüz bir şekilde dünyaya sarılmak kadar; bir tür ruhbanlık hayatına yönelmek de doğru bulunmamıştır. 4026
Hz. Peygamber yaşadığı hayat itibarıyla dünya karşısında takınılması gereken tavrın nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Nitekim “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım”4027 demiş, hayatı boyunca dünyalığa önem vermemiş vefatından sonra birkaç şahsî eşyasından ve çok az miktarda maldan başka bir şey bırakmamış, ilk iki halifesi de bu yolda onu takip etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber, “Dünya malı tatlıdır, çekicidir” ? sözüyle herkesin dünyaya ve maddeye karşı kendisi gibi davranamayacağını da ifade etmiştir. Nitekim müslümanların servet edinmelerini tasvip etmiş, dinin servetle ilgili olarak getirdiği yükümlülüklerin ifa edilmesi şartıyla zenginliğin kötü bir şey olmadığını söylemiştir. Onun dünya karşısındaki tavrı ve sözleri bir tavsiye ve uyarı niteliğindedir.
4021] Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, T.D.V. Yay. s. 396
4022] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4023] 33/Ahzâb, 28-29
4024] Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 38
4025] Buhârî, Savm 56, Nikâh 1
4026] Ahmed bin Hanbel, IV/226; Dârimî, Nikâh 3
4027] Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1011 -
İnsanda maddeye ve şahsî çıkara karşı doğuştan bir eğilim, hatta hırs bulunduğundan İslâm, kişileri dünya nimetlerine teşvik etme yerine; onların dünya ile ilgili davranışlarını düzene koymaya özen göstermelerini istemiştir.
Peygamberimiz dünya hayatını aşırı sevip ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Bazı hadislerinde dünya hayatını aşağılayıp tel’in ettiğini görüyoruz. Fakat Peygamberimiz’in aşağıladığı dünya, insanların nefs-i emmârelerine bakan fuhşiyatın, şerlerin, zulümlerin, isyanların işlendiği dünyadır. Âhiretin tarlası olan, Allah’a kulluk icrâ edilen, Allah’ın isimlerinin aynası, tecellî ettiği yer olan dünya değildir.
Aslında tek bir varlık olan yer küresi hakkında; her meslek, her karakter ve ruh sahibi için ayrı ayrı birçok dünya anlayışı, hayat görüşü olduğunu görüyoruz. Değişen ruh haline ve maddî şartlara göre bir insan için bile birçok dünya vardır. Bazıları hiç ölmeyecek gibi ona bağlanırken, bazıları artık yaşamayı değersiz bularak intiharı bile tercih edebilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) bu bin bir yüzlü dünyanın bazen iyi, bazen kötü yönünden bahsetmiş, bazen âbidlerin, dindarların dünyasını, bazen de inançsız ve ahlâksızların ve âhireti hiç düşünmeyen, zâlimlerin dünyasını değerlendirmiştir. Bu sebeple bir hadiste 4028 dünya âhiret için bir ekim yeri, âhiret için ziraat yapılacak, lâ ilâhe illâllah ile ebedî cennet ağacı kazanılacak kadar kıymetli bir yer olarak belirtilirken, aynı dünya bir başka hadiste 4029 sinek kanadından değersiz ve hatta mel’un 4030 olarak değerlendirilmiştir.
Dünyanın farklı açılardan farklı kişiler için ayırım yapılmadan, hepsine aynı zâviyeden bakıldığı takdirde hadislerdeki ifâdeleri, birbirleriyle çelişkili bulmak mümkündür. Bu ayırım dikkate alındığında ise, herhangi bir çelişkinin olmadığı görülecektir. Hadis-i şerifleri ve bunların Kur’an’ın ve dinin prensipleriyle değerlendirilip yorumlanmasını nazar-ı dikkate alırsak şöyle bir sonuca varabiliriz: İnsanda mutlak bırakılmış, fıtrî ve vazgeçilmez duygulardan biri de dünya sevgisidir. Bir hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade edilir: “İnsan yaşlandıkça iki duygu genç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel.”4031 Dünya sevgisi, aslında gerekli bir duygudur. İnsan, bu duygusunu kontrol etmeden bırakıverir ve hırsının etkisinde kalırsa, âhireti unutmaya, terk etmeye götüren aşırılıklara düşer, dünyevî arzuların peşine takılarak sûiistimallere, haramlara dalar. Her devirde görülen aşırı kazanç çılgınlıkları, bundan hâsıl olan bin bir çeşit hileler, skandallar, sahtekârlıklar, ölmeler, öldürmeler, İslâm’ın sınırlamaya çalıştığı bu tûl-i emel zaafının eseridir.
İslâm, her konuda olduğu gibi bu meselede de denge ister. Âhireti unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ölçüde dünyalık istemeyi yasaklamaz. Güçlü müslümanın, zayıf müslümana nazaran Allah’a daha sevgili olduğunu söyleyen, veren elin alan elden üstün olduğunu beyan eden İslâm’ın, “dünyayı tamamen terk et” demeyeceği açıktır. Bir şeyin fazilet ve fenalığı, başka şeyle mukayese edilerek ortaya çıkar. Âhiretle mukayese ile, ona tercih edilen dünyanın olumsuzluğu değerlendirilir. Allah’a küfür, isyan ve fısklarla dolu olan dalâlet ehlinin dünyasıdır yerilen. Âhireti kazandıran, mü’minlere
4028] Tirmizî, Deavât 60, hadis no: 3458
4029] Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321; İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 2410
4030] Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112
4031] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 1012 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mescid, âhirete tarla, Allah’ın isimlerine ayna, İlâhî sanatlara sergi salonu olan dünya elbette kötü değildir. Hadis-i şerifler, bu açıklamaların ışığında değerlendirilmelidir.
Hadis-i şeriflerde dünyaya taparcasına bağlanmanın insanın helâki demek olduğu vurgulanmaktadır. İnsanı gaflete düşüren, sınav bilincini unutturan her türlü günahın arkasında bu dünyevîleşme vardır. Maalesef bu suçları, halktan önce ve daha fazla, kültürlü insanlar, ahmaklardan önce zeki kabul edilenler işliyor. Bu bulaşıcı ve müzmin hastalığın doğru tedavisi, dünyayı reddetmek ve terk etmek değildir. İmtihan alanımızı terk etme hakkına sahip değiliz.
Dünyaya mahkûm olma yerine ona hâkim olup, Allah’ın rızâsına ve âhiret saâdetine engel olan basitliklerini küçümsemekle olur. Küfür, yeryüzüne hâkim olarak saltanatını gerçekleştirirken, bizim yeryüzüne hâkim olmaktan ve arzın halifesi konumumuzdan yüz çevirmemiz, sevap değil günahtır. Bilmek zorundayız ki, dünyayı kötüleyen hadisler, belli sahalarda, belli hedefler için söylenmiştir. Bunlar, insanın alıp kullandığı ilâçlara benzer. İnsan bu ilâçlardan yararlanır ki, aşırı derecede dünyaya düşkün ve başına gelen bazı zorluklardan dolayı bedbaht olmasın.
Bütün mûteber hadis kitaplarında “Kitâbü’z-Zühd” başlığını taşıyan bölümler vardır. Bu konudaki hadisleri, Peygamber’in diğer hadisleriyle, sünnetiyle/yaşayışıyla ve daha öncelikli olarak da Kur’an’ın gösterdiği bütüncül değerlendirme ile karşılaştırmak gerekir. Kur’an bir çerçevedir, hadisler o çerçeve içinde anlaşılır; hiçbir sahih hadis, Kur’an’ın sınırını aşmaz, aşamaz. Mü’minlerin mûtedil olmaları, her türlü aşırılıklardan uzak kalmaları, Kur’an ve hadislerin bütüncül değerlendirmesinden çıkan temel tavsiyedir.
Hz. Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre, üç sahâbe, mü’minlerin annelerine müracaat etmiş ve Rasûlullah’ın (s.a.s.) gizlice yaptığı ibâdetleri sormuşlardı. Aldıkları cevap kendilerini tatmin etmemiş ve “Biz nerede, Rasûl-i Ekrem nerede?! Allah, O’nun gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmiştir” diyerek, değişik bir yorumda bulunmuşlardı. Bu üç sahâbeden biri, “Ben geceleri hep namaz kılacağım”, diğeri “Ben hayatım boyunca ara vermeksizin oruç tutacağım”, öbürü de “Ben evlenmeyeceğim” taahhüdünde bulunmuştu. Bunu haber alan Peygamberimiz, onlara “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz?” demiş ve “Vallahi, şunu iyi bilin ki, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” 4032 buyurmuştur. (Bu üç sahâbenin Hz. Ali, Abdullah bin Amr bin Âs ve Osman bin Maz’un olduğu rivâyet edilir.) Bu hadis-i şerif, sünnete göre amel etmenin önemini açıklar; dünyadan el etek çekme gibi aşırılıkların yanlışlığını vurgular.
Rasûlullah (s.a.s.) bir sahâbeye hitâben: “Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin de senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver” ? tavsiyesinde bulunur.
Taberânî ve Kurtubî’nin tâbiûn fakihlerinden Hz. İkrime’den rivayet ettiğine göre; ashâb-ı kiramdan bazıları “cinsî duygularını köreltmek”, bazıları “et yememek”, bazıları da “şükrünü edâ edemeyecekleri nimetlerden uzak durmak” gibi
4032] Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1013 -
taahhütlerde bulunmuşlardı. Bu aşırı taahhütler üzerine şu âyet nâzil olmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”4033 Yani, aşırı gitmeyin, helâli haram ve haramı helâl saymayın denilmiştir. 4034
İslâm, her konuda ifrat ve tefritten uzak olmayı, aşırılıklardan kaçınmayı, dengeyi tavsiye eder. Hz. Peygamber, “Aşırı gidenler helâk olmuştur”4035 buyurur ve bu hükmü üç kere tekrar eder.
Aslında, İslâm dini, yoksulluğu güzel bulup övmez. Çünkü yoksulluk, zelil olup aşağılanmaya sebebiyet verir. Zillet ise İslâmiyet’in yüceliği ile bağdaşmaz. Mal ve servet, Kur’an’da “hayr” (hayır) kelimesi ile ifâde edilmiştir: “Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal (hayr) bırakacaksa; anaya, babaya yakınlara uygun bir biçimde vasiyyet etmek Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur.” 4036 Hadis-i Şerifte şöyle buyurulur: “Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir.” 4037 Sâlih kelimesinin anlamı çok geniştir. Kelime, helâl demek olup, ehil ve lâyık olmak anlamına da gelir. Dolayısıyla her mal, herkes için uygun olmayabilir. Mal ve servet edinmenin teşvik edildiğine dair birçok hadis vardır. Şükreden zenginler övülmüştür.
Doyabilmek Bir Erdemdir
Suçlamalarda sık sık kullandığımız “doyumsuzluk” adı altındaki eğilim, gerçekte canlının, yaşamını sürdürebilme içgüdüsünde saklı “sınırtanımaz” karakterle ilintilidir. Bu karakter canlı doğanın temel özelliklerindendir. Ancak bu karakterin etik sınırlarda biçimlendirilmesi insan için zorunludur. Aksi halde sosyal yaşamı disiplin altına almak imkânsızlaşır.
Canlılar arasında özellikle baskın ve egemen yaratık olan insan, işte bu disiplini sağlayabilmek için bizzat kendisi, tarih boyunca felsefeler geliştirilmiş, kanun ve kurallar koymuştur. Fakat unutmamak gerekir ki insanın bu konudaki gayretlerinin temelinde dinin etkisi çok büyük olmuştur. Sadece ilâhî dinler değil, örneğin; Budizm gibi beşer kurgusunun bir ürünü olan dinler de insanın arzusunu dizginlemeye, özgürlük sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. Şu var ki hiç bir din ve felsefe, İslâm’ın bu konuda öngördüğü düzenleme ile sağladığı kadar akılcı, adil ve yapıcı dengeyi sağlayamamıştır.
İnsandaki sınırsız isteme içgüdüsünü her şeyden önce bizzat kendisini tatmin edecek şekilde dizginlemeyi başaran İslâm’ın bu konudaki düzenlemesinde iki önemli özellik vardır:
1. Eğitimi (ve tabiatıyla bu kapsamda mülk edinme duygusunu geliştirmeyi ve özgürlük sınırlarına ilişkin bilincin oluşmasını) çocukluk çağından başlatır.
2. Sapmalara karşı (adlî yaptırımlara mahal bırakmamak amacıyla) ahlâkî ve insanî yaptırım yollarının denenmesini önceler ve önerir.
Doyumlu insan tipinin yetiştirilebilmesi için İslâm’ın koyduğu kurallar bir
4033] 5/Mâide, 87
4034] Kurtubî, el-Câmiul li Ahkâmi’l Kur’an, 6/263
4035] Ahmed bin Hanbel, I/386; Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5
4036] 2/Bakara, 180
4037] Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194
- 1014 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bütünlük arz eder. İslâm, işte bir anlamda bu bütünlüğü çarpıcı bir şekilde sembolize eden, onu evrenselleştiren ve ona “zühd” kelimesi kapsamında yüce anlamlar yükleyen özgün bir kavram getirmiştir. Ne var ki bu muhteşem sözcük, yüzyıllardır sofuluğun, tasavvufun ve tarikatçılığın etkisi altında rijit yorumlara konu olmuştur. İlginçtir ki tarikatçılara ait kitaplarda zühde ilişkin kopuk kopuk çok şeyler bulunmaktadır. Gerçek şu ki zühd, tamamen İslâm’a ait orijinal bir kavramdır; tasavvufla ve tarikatla hiç bir ilişkisi yoktur. Çünkü İslâm tarihinde ilk ve en büyük zâhid Hz. Peygamber’dir (s.a.s.). O’nun ne hayatında, ne de rehberleğini yaptığı ilk arı İslâm’da tasavvufun hiç bir izi bulunmamaktadır. Hele O’nun davâ arkadaşları arasında eşsiz zâhidâne hayatıyla ün kazanmış bir şahsiyet vardır ki bu zat, doyumlu, ahlâklı ve aydın her insan için adeta bir idol olan Ebu Zer el-Ğifârî’dir. Onun da hayatında hiç bir mistik ize rastlanmamaktadır. İslâm tarihinde doyumlu insan örneğinin en ideal tipini canlandıran bu şahsiyet, çıkarcılığa karşı verdiği mücadelenin bedelini çok ağır ödemiştir. Tertemiz bir vicdanla ve izzet-i nefisle bir namus-u mücessem olarak yaşayan bu ahlâk kahramanını çağımızda komünistler bile övmüş, düşüncelerinde ona yer vermişlerdir.
Zühd (yani doyumluluk), gerek Hz. Peygamber’in (s.a.s.), gerekse ashabının hayatında temel bir anlayış örneğidir. Dolayısıyla İslâm, bu bağlamda zahitçe bir yaşam tarzıdır diyebiliriz. Bu anlayışa göre mal, para ve servet, sadece geçici birer araçtan ibarettirler. Meşru yollardan kazanmak koşulu ile bu araçları elde etmeye ise zühd bir engel oluşturmaz. Çünkü hayatın önemli hedefleri ancak bu araçlar sayesinde gerçekleştirilebilir. Toplumun refahı, adaletin kurulabilmesi, disiplinin sağlanabilmesi, sağlık ve eğitim düzeylerinin iyileştirilebilmesi ve sonuç olarak medeni ihtiyaçların karşılanabilmesi, bu araçlara sahip olmaya bağlıdır. İlginçtir ki “İslâm’ın mensupları”, zühd anlayışı ile bu araçlar arasında tarih boyunca yanlış ilişkiler kurmuş, temel referansı Budizm olan miskinliği zühd adı altında benimseyerek ona, oldukça yabancı ve sapkın anlamlar yüklemişlerdir. Dinin nazik değerleri üzerinde yapılan birçok radikal yorumun yanı sıra içine düşülen bu fahiş yanlışın, daha ilk başlarda İslâm tarihini meçhul doğrultulara yönelttiğini söylemek mümkündür. Bu etki ile İslâm Ümmeti, Asr-ı Saadet’ten hemen sonra çöküş trendine girmiştir. Buna rağmen günümüze kadar süren gerilemenin tarihi seyri içinde zaman zaman çok kısa da olsa zühdün özgün anlamıyla küçük topluluklar arasında önem kazandığı bir gerçektir. Bununla birlikte zühd, bireysel yaşamda da bir süreklilik göstermiştir. Kur’an’daki İslâm’ı günümüze kadar taşımış olan potansiyel güç işte bu mikro yapıdır, yoksa sanıldığı gibi “Müslümanlar” değildir. Onun için zühd ile “Müslümanlar” arasında doğrudan bir ilişki kurmak hemen hemen imkânsızdır! Nitekim tarihsel tespit ve tahlillerden yola çıkarak zühdün sadece mü’minleri ilgilendirebileceği sonucuna varılabilir.
Bu münasebetle çok önemli bir yozlaştırma olayından söz etmek gerekir. Olan şudur: vaktiyle Yunanca’da “philosophy (filozofi)” iken, zaman içinde “felsefe” olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından aşındırılan kavramda olduğu gibi; yine vaktiyle Yunanca’da “theosophy (teozofi)” iken, zaman içinde “tasavvuf” olarak hem fonetik, hem de içerik bakımından çarpıtılan zühdün mistik yorumcuları tarafından birçok İslamî kavram ve kurum üzerinde yapılan keyfi tasarrufların aynısı “zühd” kavramı üzerinde de yapılmıştır. Onun için İslâm’daki özgün ve evrensel zühd anlayışı ile tasavvuftaki (yoksulluk felsefesi) arasında
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1015 -
derin bir uçurum mevcuttur. Birbirine aykırı bu iki anlayışı karşılaştırırken, şu tespitleri belgesel olarak ortaya koymak mümkündür:
Zühd İslâm’da insanî ve ahlâkî bir doyumluluk duygusudur. Bu duygu, insana pedagojik bir eğitimle kazanrdırılır. Sürekli ve kalıcı bir ahlâka dönüşen bu duygu ile zâhid-mü’min kişi, -ne kadar zengin olursa olsun-, mal ve servetin temelde Allah’ın bir nimet ve ihsanı, aynı zamanda bir sınav aracı ve geçici bir fırsat olduğuna, günün birinde bunların miras olarak haleflerine intikal edeceğine ve içinde toplumun hukukukunun da bulunduğuna inanır. Bununla birlikte zâhid-mü’min kişi, kendini bu mal ve servetin sadece güvenli ve sorumlu bir bekçisi olarak görür. Zühdün özü işte budur. Dolayısıyla zâhid-mü’min kişi, tüm diğer inanç gruplarına bağlı insanlardan (özellikle tarikatçılardan) farklı olarak gönül rahatlığı içindedir, hayatı sadedir ama yaşama bağlıdır, mütevazıdır ve daima pozitiftir. Sonuç olarak mü’min insan tipi, -ekonomik durumu ne olursa olsun- malıyla, parasıyla ve imkânlarıyla hiç bir zaman üstünlük yarışına girmez; imkânlarını meşru olmayan amaçlar uğrunda kullanmaz. Kazanırken başarma sendromunu yaşamaz; kaybederken de bir yenilgi ve perişanlık korkusuna kapılmaz. Zâhid kişideki psikolojinin başlıca özellikleri de budur.
İşte bu noktalar, İslâm’da zühd ahlâk ve anlayışının tanımlanmasında büyük önem taşıyan tespitlerdir. Tasavvuftaki zühd ise bundan tamamen farklıdır. Sufilikte zühd; yoksulluğu sevmek, onu arzulamak, onu bir ideal olarak benimsemek ve hatta ona sevdalanmak, onunla gurur duymaktır. Sufiler, zühdü böyle tanıtmak ve onu bu kisve içinde sunmak için göz kırpmadan hadis bile uydurmuşlardır! Bunlardan biri de “el-faqru fahrî”, yani “yoksulluk gurur kaynağımdır” şeklindeki yaygın sözdür. Bu sözü Hz. Muhammed gibi bir cihan peygamberine mal etmek gerçekten şaşırtıcıdır. Tek başına bu örnek bile tasavvufun hangi kaynaklardan peydahlandığını kanıtlamaya yetmektedir. Dolayısıyla bir Hint fakiri olabilme özlemini zâhid-mü’min kişiye yakıştırmak, böyle bir düşünceyi onun adına idealize etmek ne derece gerçek dışı ise, İslâm’daki zühd kavramını “dünyadan el etek çekmek ve onu bir lokma hırka felsefesi” olarak tanımlamaya ve tanıtmaya çalışmak da o derece gerçek dışıdır. Aksi halde Asr-ı Saadet olarak bilinen bir zaman kesitini tarihe altın harflerle işlemiş, güçlü bir devlet kurmuş ve bu devletin başkanlığını on yıl başarıyla yürütmüş, İslâm gibi dinamik ve evrensel bir inanış ve yönetim biçimini hayata geçirerek onu ebedi temeller üzerinde insanlığa miras bırakmış, hareketli, sağlıklı, yaşama bağlı, son derece doyumlu, gafletten münezzeh, eşsiz bir ilim ve ahlâk kahramanını, en büyük semavî dinin peygamberini, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) yok saymak anlamına gelecektir!
İlginçtir ki bu zihniyet, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) çok kısa bir süre sonra İslâm toplumunun düşünce yapısı içine sızabilmiştir. Bunun tarihsel nedenleri ve sonuçları üzerinde durmak bu mütevazı satırlara sığmaz. Konuyu sosyolog-tarihçilere bırakıyoruz. Fakat zühdün İslâm tarihinde “lokma hırka felsefesi” ile yer değiştirmiş olması, hakikaten üzerinde ciddiyetle durulması gereken son derece önemli bir konudur. Çünkü ümmetin bin yıldan fazla bir zamandır çökmeye devam ediyor olmasının eğer birkaç önemli nedeni varsa bunların başında mutlaka zühd kavramının çarpıtılması ve yozlaştırılması gelmektedir. Günümüzde zühdden söz etmek ve gerçek manâda zâhid bir şahsiyete rastlamak ise artık çok güçtür. Çünkü bu kavramı algılayabilmek, Kur’an’ın bütünlük ekseninde sağlam bir iman ve ahlâkla donanmış olmaya bağlıdır. Genelde tüm insanlığın,
- 1016 -
KUR’AN KAVRAMLARI
özelde toplumumuzun, içinde bocaladığı ahlâk çöküntüsü ortamında zühdden söz etmek pek anlamlı değildir. Dürüstlüğün saflık, hatta aptallık olarak değerlendirildiği bir toplum içinde zühd konusunu gündeme taşımak acaba kimleri ne kadar etkileyebilecek, bin yıldır üzerinde ısrar edilen yanlışların düzeltilmesine ne kadar yarayabilecektir?! Bencilliğin, madde perestliğin, çıkarcılığın, tefeciliğin ve fırsatçılığın alabildiğine yagınlık kazandığı, hatta bir hayat felsefesi olarak tutunduğu bir dünyada ve böylesi bir zihniyet üzerinde globalleşmiş olan dünyanın organik bir parçası olma özlemiyle Avrupa Birliği’ne katılmak için her çareye baş vuran toplumumuza zühdü anlatmak ne kadar kolay olabilir? Çünkü insanlar bugün artık yasaların işleyebildiği yerlerde ancak özgürlüklerinin sınırlarında durmaktadırlar. Yani ahlâklı olmak artık vicdanın değil, kanun korkusunun bir sonucudur. Oysa zühd gibi daha birçok ahlâk kavramı, kişinin sırf temiz vicdanı sayesinde ancak yaşanabilir. Başka hiç bir müeyyideye gerek yoktur. Çünkü kişi, -doğrudan Allah’a karşı duyacağı sorumlulukla- başkalarına ait bir şeye değil elini sürmek, ona düşüncesinde bir an için yer ayıracak kadar bile zaman israfına tenezzül edemez. İslâm’da zühd (yani doyumluluk), işte böylesi bir erdemdir. Bu duygunun insana ideal yollarla kazandırılması İslâm’a ait ahlâk kurumunun en önde gelen amaçlarındandır. Sırf İslâm’a ait bu özgün hasleti, Budizm’in Mahayana Mezhebi’nin bir ilhamı olan tasavvuftaki “fukaralık felsefesi” ile asla karıştırmamak gerekir. Nitekim bu iki şey vaktiyle birbirine karıştırıldığı içindir ki İslâm Ümmeti bin yıldır çökmeye devam etmektedir. Zühdün mahiyetini anlatmaya ve insanları bu konuda eğitip onların doyumlu onurlu ve iffetli duygularla yetişmelerine yardımcı olmak İslâm ahlâk uzmanlarının ve mürşitlerin görevidir. Dervişlik ve fukaralık felsefesi ise tarikat pirlerinin işidir. Bu iki alan her bakımdan birbirinden farklıdırlar. Hem o kadar farklıdırlar ki biri İslâm’a, öbürü ise Budizm’e aittir. Yaklaşık 800 yıl önce Türkistan’da bu konuda başlatılmış bir yanlışlıkla zühd anlayışı yerini yoksulluk özlemine terk etmiştir. “Horasan erenleri” olarak bilinen budist rahiplerin yoğun çalışmalarıyla Milâdî 1200’lerden itibaren “Minhâc-ı Hakikat” adı altına gizlenen Mahayana, zaman içinde önce Yeseviliğe, ondan sonra da Nakşiliğe dönüştürülerek İslâm-Budizm sentezinden oluşturulan bir mistik akım, Uzak Doğu’lu “Müslüman” kalabalıkları etkisi altına aldı. O tarihten günümüze kadar zühd kavramı, “yoksulluk özlemi” olarak algılanagelmiştir. Günümüz Türkiye’sinin üniversitelerinde mükemmel bir Hindoloji kürsüsünün halâ bulunmuyor olması bu konudaki tarihi gerçeklerin su yüzüne çıkmasını geciktirmiş bulunmaktadır.
Müslümanların düşünce dünyasında meydana gelen bu ilginç dönüşüm, bir erken yozlaşma olarak değerlendirilebilir. Bunun nedenlerini araştırıp elde edilecek verileri geniş boyutlarda tartışmak tarihçilerin işidir. Ancak bu dönüşümün sonuçları bugün hepimizi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü günümüzde yaşanan ahlâk çöküntüsünün temelinde doyumsuzluk vardır. Bu da İslâm’a mensup olduğunu ileri süren toplumumuzun İslâm ahlâkından ne anladığını ortaya koymaktadır. Ezan seslerinin, göklerini günde beş kez çınlattığı bu ülkede acaba “zühd” kelimesinin ne anlama geldiğini bilen insan sayısı ne kadardır? Bu soruya gerçekçi bir yanıt bulmak üzere en güçlü bir araştırma şirketinin ciddiyetle toplayacağı istatistiksel bilgiler büyük ihtimalle -belki sokaktaki adamı değil, fakat- ilim erbabını ve profesyonel araştırmacıları şaşırtacaktır!
Hiç kuşku yok ki “Müslümanların” İslâm’a girip ancak -henüz iman
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1017 -
etmeden- daha 800 yıl önce İslâm’dan uzaklaşmaya başlamaları nedeniyledir ki bugün içinden çıkılmaz sorunlarla ve çelişkilerle yüzyüze bulunuyoruz. Yüzyıllar önce İslâm’ı kabul etmeye başlarken yapılan yanlışlıklar, öyle basit bir iki şeyden ibaret olmasa gerektir. Çok büyük ihtimalle o duyarlı geçiş döneminde ihmal edilmiş olan en önemli şey, İslâm’ın bütünlüğü ilkesidir. Çünkü yalnızca “zühd” kelimesini bile ele aldığınız zaman bu sözcüğün çağrıştırdığı o kadar çok kavram vardır ki bunların birbirinden bağımsız olarak düşünülmesi mümkün değildir. Bu da İslâm’daki bütünlük ilkesinin önemini ortaya koymaktadır. İslâm’da bütünlük o kadar güçlüdür ki o ya heptir, ya da hiçtir. Dolayısıyla zühdü ele aldığınız zaman aynı anda örneğin; sabır, iffet ve utanma gibi faziletleri de hatırlamak zorundasınız. Çünkü zühd bunları hemen çağrıştırmaktadır. Zira sabretmesini bilmeyen, iffetini ve izzet-i nefsini koruyamayan ve utanmayan insanın zâhid (yani doyumlu bir insan) olması mümkün değildir. Bütün bu hasletler birbirine bağlıdır.
İşte bu haslatlerin -birbirine bağlı olarak- yitirilmiş olması ahlâk çöküntüsünü hızlandırmıştır. Bu da insan ilişkileri konusunda çarpık görüşlerin ve İslâm’a yabancı yaşam tarzlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyladır ki günümüzün yaygın dünya görüşü, zühd kavramının anlaşılabilmesini son derece zorlaştıran psikolojik engeller doğurmuştur. Çağımızın şartlarında, ileri teknoloji avantajlarından da yararlanan dünyanın egemen güçlerince moda, müzik ve sanat adı altında sürdürdürülen çeşitli etkinliklerle insan psikolojisi çok kolay şekilde yönlendirebilmektedirler. Propaganda ve reklam bombardımanı altında yaşayan bugünkü insan tipi, gönüllü bir tüketim kobayına dönüşmüş bulunmaktadır. Bu da onun zühdü anlamasını ve doyumlu bir kişilik kazanmasını adeta imkânsızlaştırmıştır. Bu münasebtle, şu önemli tahmini -bir uyarı olarak- dile getirmek, toplumu bilgilendirmek bakımından yararlı olacaktır;
İslâm Ümmetinin yeniden yapılandırılması çerçevesinde dünya mü’minleri hemen bir çalışma başlatmak ve İslâm’ın ahlâk kurumuna -çok yavaş da olsa- işlerlik kazandırmak için hiç değilse psikolojik bir ortam hazırlamakta eğer gecikirlerse zühd gibi daha birçok erdemin ihya edilmesi bundan böyle hayalden ibaret kalabilir. Bu ise (belki “Müslüman geçinenler” için değil, fakat) mü’minler için umut kırıcı olacaktır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki; insan ilişkilerinde “kötü” diye nitelediğimiz bütün davranış biçimleri aynı duygulardan kaynaklanırlar. Bu duyguları belki bilgisizlik, kıskançlık, çekememezlik, küçüklük ya da büyüklük kompleksi gibi çok çeşitli adlar altında sayıp sıralayabiyliriz. Ancak bunların tümünün, temelde doyumsuzluktan kaynaklandığını unutmamak gerekir. Öyle ise insanı gözü tok, doyumlu, yani İslâmî tâbirle; zâhid ruhlu yetiştirmekle, ona bu olgunluğu kazandırmakla, yukarıda sadece birkaçından söz edilen hemen bütün kötü duygulardan ve kötü davranışlardan kendisini korumak mümkün olacaktır. Dolayısıyla diyebiliriz ki doyumluluk (yani zühd), gerçekte sıradan bir erdem değil, belki faziletlerin en büyüğü ve yüce ahlâkın ana kaynağıdır. 4038
4038] Ferit Aydın, Vuslat Dergisi
- 1018 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber’in Geçim Temini ve Zühdü
Dedesi Abdü’l-Muttalib’in ölümünden sonra Peygamberimiz, Kureyş’in diğer liderleri gibi Mekke halkının geçim kaynağı olan ticaretle meşgul olan amcası Ebû Tâlib’in yanında yaşamaya başladı. Ebû Tâlib, Mekke’den Suriye’ye giden bir ticaret kervanı ile Şam’a gidiyordu. Rasûlullah (s.a.s.) o zaman henüz dokuz yaşındaydı. Onu hiç kırmayan amcasına sarılan Muhammed (s.a.s.)’i de bu yolculukta yanına aldı. İbn Hişam ve Tirmizî’nin rivâyetine göre, kervan Suriye’de Busra denen mevkîye vardığında orada konakladı. Manastırda Bahira adında bir râhip vardı. Ebû Tâlib onunla görüştü, râhip onları yemeğe dâvet etti. Bu meyanda Hz. Muhammed (s.a.s.)’i görünce dikkatini çekti. O’nda peygamberlik alâmetlerini sezdi. Ebû Tâlib’e: “Kardeşinin oğluyla geri dön yahûdilerden onu görüp zarar vermelerinden korkarım” dedi. Ebû Tâlib de yeğeni ile geri döndü. İşte Hz. Peygamber’in ilk dış gezisi bu şekilde Suriye’ye olmuştu.
Amcasının evinde büyüyen Muhammed (s.a.s.), ondan ticarî işler konusunda birtakım tecrübeler edinmişti. Büyüdüğünde, amcasının o kadar zengin olmadığını, beslemek zorunda olduğu büyük bir ailesinin olduğunu anlayınca, Mekke’de kendi adına ticaret yapmaya başladı. Genelde bilindiğinin aksine; ticarî hayata Hz. Hadîce ile müşterek çalışmaya başlamasından çok önce girmiştir. Mekke’de küçük çapta işler yapardı. Bir yerden mal alır, başkalarına satardı. Bu, Hatîce ile çalışmaya başlamadan önce başkalarıyla ticarî ortaklığa girdiğini gösteren sonraki olaylar ile te’yid edilmiştir. Kureyş’in bir ferdi olarak O’nun da geçimi için kabilesinin diğer fertleri gibi aynı mesleği yani ticareti benimsemesi gâyet doğaldı. Kendi adına ticaret yapacak sermayeye sahip olmamasına karşılık, kendi sermayelerini işletemeyecek olan, fakat dürüst insanlarla ortaklık yapmak isteyen sermaye sahibi birçok zengin, dul ve yetime ait büyük bir sermaye birikimi bulunuyordu. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.) için sâbit bir maaş karşılığı veya kâr ortaklığı yoluyla iş hayatına girmesi yönünde birçok imkânlar vardı. Hz. Hadice, Mekke’de temsilcileri vâsıtasıyla iş yapan zengin hanımlardan biriydi. Muhammed (s.a.s.) çocukluğundan beri çalışkan ve dürüstlüğü sebebiyle halk arasında “el-Emîn” (güvenilir) ve “Sâdık” (doğru) isimleriyle tanınırdı. Böylece O’nu güvenilir ve kâr getirici bir ortak olarak gören Hadîce de bazen ücretle, bazen de kârdan pay vererek Hz. Muhammed’i (s.a.s.) birçok defalar kuzeydeki ve güneydeki değişik pazarlara, ticarî seferlere göndermişti.
Hz. Peygamber onun sermayesiyle pek çok ticarî sefere çıktı. Bunlardan biri çok meşhurdur ki; bu seferin sonunda Hadice O’na hizmetkârı vâsıtasıyla evlenme teklifinde bulunmuştu. Bu sefer, Suriye’de Busra’ya yapılmıştı. Bu geziye çıktığında yaşı 25 civarında idi. Hz. Hadice ile Suriye seferi için anlaşmasından önce Hz. Peygamber’in tâcirliği ve dürüstlüğü ile, özel olarak ticarî piyasada, genel olarak da Kureyş’te büyük bir isim yaptığı anlaşılmaktadır. Yaptığı ticaretin çoğunluğunu Yemen’e yaptığı ve bu gâye ile oradaki ticarî merkez ve ticarî fuarlara çok sayıda katıldığı bilinmektedir. Hz. Hadice için buralara dört sefer yapmıştır. Hz. Peygamber’in Arap yarımadasının doğu kısmında yer alan Bahreyn’e de birkaç sefer yaptığı bilinmektedir.
Özetle ifade edebiliriz ki; Hz. Peygamber, ticarî işlere oldukça genç bir yaşta, muhtemelen 17-18 yaşlarında başlamıştır. Herhangi bir dürüst ve kendisine saygısı olan kişi gibi, maddî açıdan zengin sayılamayacak durumda olan amcasına
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1019 -
daha fazla yük olmaktan hoşlanmamış ve ticarete atılmıştır. Bu sebeplerle de komşu ülkele, özellikle Yemen, Bahreyn ve Suriye şehir ve kasabalarına ve muhtemelen Habeşistan’a gitmiştir. Muhakkak ki O, hayatını helâl yoldan kazanma arayışı içinde çok gayret sarfetmiştir. İş hayatına, bir sermaye sahibi birinin ortağı olarak veya belirli bir ücret karşılığında çalışan bir kişi olarak başlamış olmalıdır. Daha sonra, bu sahada kazandığı tecrübelerle ve doğruluğunun, dürüstlüğünün çevreye yayılması üzerine yukarıda sözü edilen Hz. Hadice’nin O’nu birçok kere maaş karşılığı ticaret için çeşitli yerlere göndermesi ve sonra aynı amaçla büyük bir meblâğla Suriye’ye göndermesi olayında olduğu gibi, kendisine diğer insanların sermayesi ile iş yapması teklif edildi.
Bu olaylar, O’nun çocukluğunda küçük bir ücret karşılığında Mekke halkının koyunlarına çobanlık yaptığını öğrendiğimizde4039 daha bir gerçeklik kazanıyor. Hz. Peygamber, büyürken, gençliğinin ilk dönemlerinde ticarî hayatına muhtemelen sâbit ücretler karşılığında başlamıştı. Daha sonraları bu tarz ticareti, Yemen pazarlarına düzenlediği her seferin sonunda aldığı bir deve karşılığında Hz. Hadice için birkaç defa yapmıştı. Bu sebeplerden dolayı Peygamberimiz, hayatının gençlik dönemlerinde sâbit ücret karşılığında Hz. Hadice de dâhil, Mekke’nin farklı zengin insanlar için ticaret yapıyor görmemiz gâyet normaldir.
Günün birinde genç Hz. Muhammed (s.a.s.), birisiyle ticarî bir anlaşma yaparken, aralarında bir problem çıktı; bunun üzerine karşısındaki O’ndan iddiâsını ispatlaması için “Lât ve Uzzâ” putları üzerine yemin etmesini istedi. Bunun üzerine O “hiçbir zaman bunu yapmadım. Yolum o heykellerin yakınlarından geçse, kasden onlardan kaçınıyor ve değişik bir yol tutuyorum” buyurdu. O’nun tavrından oldukça etkilenen adam “Sen doğru ve âdil birisin. Söylediklerin de hakikattir. Allah için, sen, bilginlerimizin ve kitaplarımızın sözünü ettiği kişisin” dedi. 4040
Tarihî kayıtlarda O’nun Said bin Ali Saib ile ortak ticaret yaptığından söz edilir. Mekke’nin fethinden sonra Saib O’nu ziyârete geldiğinde ashâb onun iyiliğinden söz edince Peygamberimiz (s.a.s.), onu herkesten daha iyi tanıdığını ifâde etti. Onu sevgiyle karşılayarak “gel, gel, hoş geldin kardeşim ve benimle hiçbir zaman tartışmayan ticaret ortağım!” buyurdu. Saib de gençliğinde Peygamberimiz’le ortaklık yaptığını ve O’nun ticaret hesaplarını her zaman dürüstçe tuttuğunu anlattı.
Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Hz. Hadice ile evlenmeden önce, Suriye ve Yemen’de çeşitli yerlere Hz. Hadice adına seferlere çıktığı konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bununla beraber, maîşetini temin için benzeri ticarî gezilere defalarca çıktığı muhtemeldir. Zaten O’nun gibi dürüst bir genç adamın, vaktini amcasının yanında boş geçirdiğini düşünmek imkânsızdır. Çok küçük yaşlarda iken bile amcasının omuzundaki geçim yükünün birazını almak için Kureyş’te çobanlık yaptığı bilinmektedir. 25 yaşına gelineceye kadar yaşlı amcasına bir yük olarak işsiz-güçsüz gezdiğini nasıl umabiliriz? O’nun karakteri ve ahlâkı da göz önüne alındığında, tüm deliller, en meşhurları Said bin Ali Saib ve Kays bin Saib olmak üzere birçok kişilerle ortak olarak veya kendi adına çeşitli ticarî faâliyetlerde bulunduğunu göstermektedir. Yine eldeki kaynaklar bu amaçla Hz. Hadice kendisini ticarî işleri için seçmeden önce Yemen’e ve kasabalarının pazarlarına birkaç
4039] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
4040] İbn Sa’d, c. 1, s. 130
- 1020 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sefer yaptığını göstermektedir. Peygamberimiz’in mizacında genç bir adamın gençliğinde bu tarz ticarî işlere girmiş olması gâyet mâkul ve olağandır.
Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi bir insanın, gençliğinde ve hatta oldukça erişkin bir yaşta maîşeti için başkalarına bağımlı bir hayat sürmesi hiçbir zaman ileri sürülemez. Peygamberimiz’in Hz. Hadîce ile anlaşma yapmadan ve Ebû Tâlib’in konuşması ve isteği vuku bulmadan önce en azından Yemen’e birkaç ticarî sefer yapmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bahreyn’e yaptığı birkaç sefer, Abdul Kays heyetinin liderine “Sizin topraklarınızı ayaklarımla çiğnedim” buyurması ile kendi ağzından te’yid edilmiştir. Bu ifâde, Peygamberimiz’in ticarî amaçlarla Bahreyn’e birkaç kez gittiğini açıkça göstermektedir.
Evlilik Sonrasında Ticârî Meşgaleleri: Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hadîce ile evlendikten sonra, bu kez işin idârecisi ve hanımının ortağı olarak ticarete eskisi gibi devam etti. Buna bağlı olarak komşu ülkelerin ve ülkesinin çeşitli ticarî merkezlerine ve panayırlarına pek çok kereler yolculuk yaptığı kesinlik kazanmaktadır. Evlendiği 25 yaşından itibaren peygamberlik görevi kendisine tevdî edilinceye yani 40 yaşına kadar Arap yarımadasının değişik bölgelerine ve Yemen, Bahreyn, Irak, Suriye gibi sınır komşusu ülkelere ticarî seferlere gitti; yani bugünkü tâbirle ithâlat ve ihrâcat işiyle meşgul oldu.
Otuz yaşlarının sonuna doğru, daha çok tefekküre vakit ayırdığı bir gerçektir. Bunun için Hira dağında (Cebel-i Nûr) günler, haftalar geçirmiştir. Ancak daha önceki dönemlerinde otuzlu yaşlarının ortasına kadar normal bir ticaret adamı gibi çalışmıştı. Evlendikten sonra yaptığı üç ticarî gezisi tesbit edilmiştir. Bunlar sırasıyla Yemen, Necd ve Necran’adır. Bunun yanında O’nun hac mevsiminde Ukaz ve Zü’l-Mecaz panayırı (ticarî fuarları) zamanında yoğun ticarî faâliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. Diğer zamanlarda da Mekke çarşısında toptancılık işiyle uğraştığı rivâyet edilmektedir.
Alış-verişleri: O’nun peygamberlik öncesinde ve sonrasında hem Mekke ve hem de Medine’deki ticarî muâmeleleri hakkında geniş mâlûmât vardır. Rivâyetlerde alımlarından bahsedildiği gibi satış işlerine de yer verilmiştir. Peygamberliğin gelişi ile Hicretin vukuuna kadar satımdan çok alım akdi yaptığı bilinir. Medine’ye hicretinden sonra ise satış muâmeleleri oldukça az olup bunlardan sadece üç tanesine hadis metinlerinde yer verilmiştir. Alışlarına ise hayli fazla diyebileceğimiz örnekler verilir.
Hz. Peygamber, hicretten sonra bazen vekil aracılığıyla, bazen de kendisi başkalarına vekâleten ticaret yapmıştır. Ama iş hayatının çoğunda kendisi vekiller kullanmıştır. Rehin karşılığında veya rehinsiz borç alır, peşin veya borçla mal alırdı. Ölen insanların borçlarının ödenmesine de kefil olurdu. Gelirinden sadaka/zekât verdiği bir miktar toprağı vardı. Peygamberlik gelmeden önce birçok ticarî iş yaptığı halde, İlâhî mesajın kendisine tevdî edilmesinden sonra bu işler devamlı azalma çizgisi göstermiştir. Medine’ye hicretinden sonra çok az satış yaparken, birçok alım yapmıştır. Hicretten sonra birçok kişiden borç almıştı. Ama çok cömert bir borçlu idi; zira iyi niyet ve teşekkür belirtisi olarak her zaman borcundan fazlasını geri öderdi ve ayrıca o kişiye; “Allah evini ve servetini korusun. Borç için hediye, Allah rızâsı ve borcun geri alınmasıdır” şeklinde duâ ederdi 4041
4041] Zâdu’l-Meâd
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1021 -
Bir defasında birisinden kırk sâ’/ölçek borç almıştı. Adam daha sonra muhtaç duruma düşünce Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek alacağını istedi. Adam bir şey söyleyecekken Rasûlullah (s.a.s.): “İyilikten başka hiçbir şey söyleme; çünkü borcunu ödeme bakımından ben borçluların en iyisiyim” diyerek kırk sâ’ borcuna karşılık, kırk sâ’ da onun iyi niyetine teşekkür şeklinde bir jest olarak seksen sâ’ ödemiştir. Yine bir gün bir deve satın almıştı. Devenin sahibi sonradan gelerek, çok kaba sözlerle parasını isteyince, ashâb hemen onu yakaladı. Fakat Hz. Peygamber: “Onu bırakın. Bir hakkın sahibinin (yani alacaklının) konuşmaya hakkı vardır” buyurdu ve borç aldığı deveden daha değerli bir deve verdi. Adam: “Bana borcunu tam ödedin, Allah da sana ödesin” dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü: “En hayırlınız, borcunu en iyi ödeyendir.” buyurdu. 4042 Bir seferinde ise aldığı malın karşılığını ödeyecek parası yoktu. Sonra o malı satarak kârını Benî Muttalib’in dullarına harcadı ve “bundan sonra karşılığını ödeyecek param oluncaya kadar hiçbir şey satın almayacağım” 4043 buyurdu. Başka bir gün, bir alacaklısı oldukça sert sözlerle alacağını isteyince Hz. Ömer onun üzerine yürüdü. Peygamberimiz (s.a.s.): “Ey Ömer, dur! Benden borcumu ödememi, ondan da sabırlı olmasını istemen daha doğru olur” buyurdu. 4044
Ticaretinin Prensipleri: O’nun ticareti diğer insanlarınkinden farklıydı. O, sadece hayatını kazanmak yani geçimini helâl yoldan sürdürmek istiyor; zenginlik ve servet biriktirmek gibi arzular peşinde koşmuyordu. Çünkü bu ticarî işler, o devirde dürüst para kazanılabilecek ender işlerdendi. Kazandıkları ancak hayatını idâme ettirmesine yeterli oluyordu. Ancak, ne olursa olsun, her yaptığı işi en mükemmel bir şekilde ve “el-Emîn” ve “Sâdık” vasıflarına uygun şekilde yapıyordu.
Peygamberimiz, iş hayatını gâyet âdil ve dürüst olarak sürdürdü. Alışveriş yaptığı hiçbir kimsenin şikâyetine meydan vermedi. Her zaman sözünü tutar, müşterilerine söz verdiği nitelikteki malı tam zamanında teslim ederdi. Henüz çok genç yaşlarda dürüst ve doğru sözlü bir tâcir olduğu şeklindeki ünü her tarafa yayılmıştı. Diğer insanlarla olan ilişkilerinde daima büyük bir sorumluluk ve dürüstlük anlayışına sahip olmuştur. O yalnızca hakkaniyet ve dürüstlük esaslarına dayalı bir ticaret yapmakla kalmadı, doğru ve âdil ticarî muâmeleler konusundaki temel ilkeleri de vaz’ etti. İlişkilerindeki dürüstlük, adâlet ve doğruluk bütün tüccar ve işadamları için takip edecekleri ebedî kurallar haline geldi. Ticarete ilk atıldığı zamandan beri, diğer insanlarla olan işlerinde daima sorumluluk ve dürüstlük göstermiştir. Bu konuda kendisi ile ticaret yapmış insanların çeşitli nakilleri bulunmaktadır: Abdullah bin Hamza, O’nunla bir alışverişe başladığını, fakat daha ayrıntıları belirlemeden âcil bir işinin çıkmasıyla hemen ayrılmak zorunda kaldığını anlatmaktadır. Geri dönmeye söz verdiği halde unuttuğu için, ancak üç gün sonra hatırlayarak oraya koşmuş ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) orada üç gün boyunca beklediğini belirtmekten başka hiçbir şey söylemediğini belirtmiştir. O’nun cömertliği ve âdil kişiliği sadece kendi çağındakilere değil; kendinden sonra gelen bütün insanlara da ticarî münâsebetler için temel prensipler olarak kabul görmüştür.
Hz. Peygamberimiz, ticaret yaptığı insanlara karşı çok nâzikti ve ashâbının
4042] Buhârî, İstikrâz 4,6, 7, 13; Müslim, Müsâkat 118-122, hadis no: 1600, 1601
4043] Ahmed bin Hanbel, I/235, 323; Ebû Dâvud
4044] Zâdu’l-Meâd
- 1022 -
KUR’AN KAVRAMLARI
da öyle davranmasını isterdi. Âllah’ın Rasûlü, peygamberliğinden önce de sonra da ticarî işlerinde devamlı dürüst olduğu gibi; ashâbına da aynı şekilde davranmalarını tavsiye etmişti. Medine’de devletin başına geçince ticarî sahadaki bütün sahtekârlık, fâiz, şüphe, belirsizlik, haksız kazanç, sömürü, karaborsa gibi unsurları çıkarıp atmıştır. Ağırlık ve uzunluk ölçülerini standartlara bağlayarak insanların, güvenilirliği şüpheli ağırlık ve uzunluk birimlerini kullanmasını yasaklamıştır.
Maîşet Temini Açısından Ticâretin Önemi: İslâm’da rızık temin etmenin en faziletli yolu cihad’tan (ganimetten) sonra ticarettir. Sonra ziraat ve sonra da zanaattır. Bütün bu rızık temin etme yollarında alış-veriş işlemi sözkonusu olmaktadır.
İnsanlara hizmet anlayışıyla yapılan bu mânâdaki ticareti İslâm hem meşrû hem de makbûl saymıştır. Ticaret hakkında Allah’u Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, ticareti helâl, ribâyı da haram kıldı.” 4045 Devrinin en güvenilir tâciri olan Peygamberimiz de bu konuda şöyle der: “Güvenilir, doğru ve müslüman tâcir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir.” 4046 Hadîs-i şerîfi de dürüst ticaretin sahibine ne kadar sevap kazandıracağını belirtmektedir.
İslâm’a göre ticaret; değerli olan bir malı, değerli olan bir diğer mal veya para karşılığında değiştirmektir. Dinimizin ticarette gözettiği gaye, her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil, insanlara, ihtiyaçları olan faydalı eşyayı temin ederek hizmette bulunmak, bu vesîle ile de normal, meşrû bir kazanç sağlamaktır. Meşrû bir ticarette şu özellikler bulunmalıdır:
1) Alan ve satanın rızası,
2) Karşılıklı iyi niyet ve dürüstlük,
3) Ticaretin, taraflardan birine veya başkalarına zarar vermemesi.
Ticarette bulunması gereken bu vasıfları Kur’an şöyle zikreder; “Ey îman edenler! Birbirinizin mallarını haksızlıkla değil, karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle yeyin, (haram ile) nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz size merhamet eder. Bunu, kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa onu ateşe sokacağız. Bu, Allah’a kolaydır.” 4047
Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamber olduğu zaman Hicaz’da Arapların çoğu ticaretle uğraşıyordu. Peygamber (s.a.s.) vahiy gereği olarak düzenleyici bazı hükümler getirerek dürüst bir piyasanın teşekkülünü sağladı. Peygamberimiz, kendisi örnek bir tüccar olduğu gibi, ashâbına ve tüm müslümanlara ticaretle ilgili çeşitli tavsiye ve emirlerde de bulunmuştu. İşte onlardan bazıları:
“Ticarette çok yemin etmekten sakının. Çünkü yemin sürümü arttırır, fakat bereketi yok eder.” 4048
“Allah’ın rahmeti, satarken, alırken ve iddiâ ederken yumuşak olan kimseyedir.” (Buhârî) buyurmuştur. Yine Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur:
4045] 2/Bakara, 275
4046] İbn-i Mâce, Ticârât, 1
4047] 4/Nisâ, 29-30
4048] Müslim, Müsakat, 27
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1023 -
“Alışverişte yemin, malın sürümünü arttırsa bile, hakikatte kazancın bereketini giderir.” 4049
Ebû Zer’den rivâyet edildiği üzere Rasûlullah (s.a.s.): “Üç sınıf vardır ki kıyâmet gününde Allah Teâlâ bunlara iltifat buyurmaz, yüzlerine bakmaz, onları temize çıkarmaz; onlar için can yakıcı bir azâp vardır” buyurdu. Peygamberimiz, hüsrânda kalanlardan birinin, “malını yalan yere yemin ederek satan” olduğunu belirtmiştir.4050 Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden önce bir adam vardı. Bir melek onun ruhunu almaya geldi. Melek ona; ‘hayatında hiç iyilik edip etmediğini’ sordu. O da bilmediğini söyledi. Düşünmesi söylendiğinde, ihtiyacı olanlara borç verdiğini, zenginlere ödemeleri için zaman tanıdığını, fakirlerin borcunu ise affettiğini söyledi. Bunu üzerine Cennete götürüldü.”4051 Bir diğer hadiste de şöyle buyrulur: “Dürüst ve güvenilir tâcir peygamberler, sıddâklar ve şehidlerle beraberdir.” 4052; “Kıyâmet gününde tüccarlar kötüler olarak dirilecektir; Allah’tan korkanlar, dürüstler ve hakikati konuşanlar hâriç” 4053
Allah, Helâl Rızık İçin Çalışanları Sever: Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever”4054 Evet, böyle. Zira başka türlü demesi mümkün değildir. Çünkü Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “De ki: İstediğinizi işleyin; Allah, peygamber ve mü’minler işlediklerinizi görecektir”4055 Yani bir kısım kriterlerle, kıstaslarla, işlediğiniz şeyler değerlendirmeye tâbi tutulacaktır. Mahşerde yapılan bütün işler sergilenecek ve herkes gelip, “buna bir iş denir mi denmez mi?” diye teftiş mâhiyetinde bakacaktır. İşte insanlar, bu mülâhaza ile amel etmeli, çalışmalıdır. Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.”4056 Söz konusu ettiğimiz âyet,4057 ilme teşvik prensipleri adına üzerinde durulması gereken mûcizelerdendir. Allah Rasûlünden benzer bir teşvik ise şöyledir: “Allah sanatkâr, mü’min kulu sever.” “Şüphesiz Allah, güzeldir, güzeli/güzel işi sever.”4058; “Şüphesiz Allah, her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır)...”4059; “Kendinize göre makbul bir iş yapınız. Sırf başkalarına rekabet olsun diye yapmayınız...” 4060; “Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru hiçbir sözü, işi ve davranışı küçümseme (yapabilirsen hiç durma yap)!” 4061
Evet Allah, şeriate uygun ve meşrû dairede çalışan, didinen, yorulan ve kazananları sever. Hz. Peygamber’in dünyasında ve O’nun amel ve aksiyon anlayışı içinde çalışma, amellerin en faziletlisi ve Allah sevgisine en çabuk ulaştıranıdır. O asla, “râhipler gibi kiliselere kapanın, evlenmeyi terkedin, yemeyi içmeyi bırakın, dünyayı boş verin, tâ Allah’a vâsıl olasınız...” dememiştir. Allah Rasûlü, insanlardaki evlenme ve hemcinsine alâka duyma duygusunu güdükleştirmemiş, saptırmamış, hapsetmemiş dolayısıyla da depresyonlara sebebiyet verecek
4049] Müslim, Müsâkat, 131, 133, İman 117; Buhârî, Büyû’ 26
4050] Müslim
4051] Buhârî, Büyû’ 18, Enbiyâ 50; Müslim, Müsâkat 31, hadis no: 1562; Nesâî, Büyû’ 104
4052] İbn Mâce, Ticârât 1
4053] Tirmizî, İbn Mâce, Dârimî
4054] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
4055] 9/Tevbe, 105
4056] Kenzu’l-Ummâl, III/907
4057] 9/Tevbe, 105
4058] Müslim, İman, I/93; İbn Mâce, Duâ 10
4059] Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12
4060] Tirmizî, Birr 63
4061] Ebû Dâvud, Libas
- 1024 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yollara girmemiştir. O, bu duyguyu, olumluya,, meşrûya kanalize etmiş ve bu noktada dahi, Ümmet-i Muhammed’i, Allah’ın rızâsına ve hoşnutluğuna ulaştıracak yollar göstermiştir. O’nun terbiyesi; fıtratı, karakteri yönlendirme ve ona yaratılış gâyesine uygun hedefler bulma istikametinde olmuştur.
Ticaret, Ziraat ve Cihad: İşleri dengeleme mevzunda da O’nun eşi menendi yoktur. Bir hadis-i şeriflerinde O şöyle buyurur: “Siz kendinizi iyne alışverişine saldığınız; sadece ziraatle iktifa ettiğiniz; sığırlarınızın ardına takılıp gittiğiniz (yani sadece hayvancılıkla uğraştığınız) ve cihadı terkettiğiniz zaman, Allah sizin başınıza öyle bir mezellet indirir ki tekrar dininize dönmedikçe de bu mezelletten kurtulamazsınız.”4062 buyurmaktadır. İyne alış verişi: Bir şahsın, diğer bir şahıstan veresiye bir şey satın alıp, sonra da aynı adama onu çok daha ucuza satması şeklinde ta’rif edilmiştir ki, birçok tarifinden sadece bunu vermek yeterli olur. Bu, ister kapalı bir fâiz sayılsın, ister başka bir spekülasyon, Rasûlullah’a göre sakıncalıdır. Bu hadisin bize anlattığı, işaret ettiği hususları ancak, sanayî devrimi ve sanayî hareketlerinden sonra anlayabildik. Onu da doğru anlayabildiysek. Cihadı, zâten unutmuştuk; sanayî derken ziraat ve hayvancılığı da ihmal ettik ve kendimizi bir başka dengesizliğin uçurumunda bulduk.
Oysaki yapılacak şeyi, hem de 14 asır evvel Allah Rasûlü haber veriyordu. Ve O, her meselede olduğu gibi, bu meselede de fevkalâde dengeliydi. Elbette ki, ziraat ve hayvancılık olacaktır. Nitekim bu tür çalışmaları teşvik eden hadis-i şerifler de vardır. Ancak, bütün himmet ve gayreti bunlara ayırmak; işte doğru olmayan budur. Şehir hayatına karışmadan, bir dağa çekilip, kendi ibâdet anlayışı ve duygularıyla baş başa kalmayı arzulayan insandan tutun da, teşebbüs gücünden mahrum ziraatçı ve hayvancıya kadar şümûlü olan bu ifade, bize önemli bir iktisat ve ekonomi dersi vermektedir. Ayrıca, dünya ölçüsünde yerinizi almak için, gerekli caydırıcı gücü elde tutmadığınız, cihadı terkettiğiniz veya cihadı terkedip de, devlet oluşturamadığınız, gücünüzü ve dünyadaki değerinizi kaybettiğiniz zaman Allah, size altından kalkamayacağınız bir mezellet/rezillik Mûsâllat edeceğini, mağlûbiyetler, esâretler, tahakkümler altında kalıp ezileceğinizi de hatırlatmaktadır ki, bu durum, yeniden dine dönüp, İslâm’ı hayata hâkim kılacağınız âna kadar da devam edecektir. Allah Rasulü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri sınırlamamış, aynı şekilde bedenî güç ve kuvvetleri de hakir görmemiştir. Görmemiş ve aksine şöyle buyurmuştur: “Kuvvetli bir mü’min, (beden sıhhatine sahip olan bir mü’min) Allah indinde zayıf mü’minden daha hayırlı ve sevimlidir.”4063 Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalp sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sağlıyıla beraber ruh sağlığına da sahip olmalıdır. Görülüyor ki, Allah Rasûlü, “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız...” demiyor. Tam tersine; ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor ve bizi o istikamete kanalize ediyor. 4064
En Hayırlı Kazanç; Kendi Eliyle Çalışıp Kazanma: Peygamberimiz (s.a.s.), çocukluğundan başlayarak dürüst bir şekilde çok çalışmakla hayatını kazanmış, güzel ve nezih bir hayatın temel esaslarını koymuştur. “Hiçbir kimse, kendi elinin
4062] Ebû Dâvud, Büyû’ 54; Ahmed bin Hanbel, II/84
4063] Müslim, Kader 34; İbn Mâce, Mukaddime 10; Ahmed bin Hanbel, III/366
4064] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 385
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1025 -
emeğiyle kazandığından daha hayırlısını yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud (a.s.) da elinin emeğini yerdi” 4065 buyurmuştur. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyetle Peygmaber (s.a.s.): “En güzel şeyler, yediğinizin en temizi kendi çalışıp kazandığınızdan geldiği gibi, çocuklarınız da bundan gelir.”4066 buyurmuştur. En güzel kazancın ne olduğu sorulduğunda; “Helâl yoldan olan ve kişinin kendi eliyle kazandığıdır” 4067 diye cevap vermiştir. Beyhakî’nin rivâyet ettiğine göre, “Farz olan birçok vazife gibi, helâl yoldan maîşetini temin etmek de bir farzdır.”
Başkasına Yük Olmadan Yaşamak; Helâl Maîşet Temini: Cenâb-ı Hak, “Yeryüzünü size boyun eğdiren (ondan yararlanmanız için size itâat ettiren) Allah Teâlâ’dır. O halde yeryüzünün sırtlarında (dağlarında tepelerinde ve ovalarında) dolaşın da Allah’ın size verdiği rızıklardan yararlanın.”4068 buyurmuştur. Yeryüzünde dolaşmaktan maksat insanlara faydalı olan nîmetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve bunun için araştırma yapmaktır. Cenâb-ı Allah yeryüzünü insanlar için rızık sağlama yeri kılmıştır. Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivayet edilen bir hadîste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Rızık sağlamak gayesiyle çalışmak her müslüman üzerine farzdır. “ Buna göre müslümanlar helâl ve haramlara dikkat ederek kendilerinin ve aile ferdlerinin rızıklarını sağlamak zorundadırlar. Ancak bu rızkı sağlamak için çalışıldığında mutlaka Allah’ın rızası ve O’nun koyduğu sınırlar gözetilmelidir. Hz. Ebû Bekr’in: “Haram ile beslenen bir vücûda ancak Cehennem ateşi yakışır.” sözü müslümanın rızık temini ve alış-veriş anlayışını en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ashâbın helâl alışveriş yapmak ve haramlardan uzak durmak için şüpheli olan hususları bile terk ettiklerini biliyoruz.
Aynı şekilde İslâm, çalışıp kazanabilme gücüne sahip olan bir kimsenin dilenmesini yasaklamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki sizden birinizin, ipini alıp da, dağdan bir bağ odunu taşıyıp getirmesi ve bu odunu satıp onunla ailesinin ve kendisinin geçimini sağlaması, başka birinden istemesinden çok hayırlıdır. Kim bilir yardım istediğiniz kimse ya verir minnetine girersin yahut vermez zilletini çekersin. “ 4069”. Buna göre, çalışmaya gücü yeten kimsenin dilenmesi meşrû değildir.
Maîşet Temini İçin Peygamberimiz Çobanlık da Yapmıştır: “Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun.” “Sen de mi, Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Evet, ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm.” 4070. Nesâî’nin bir rivâyetinde şöyle denir: “Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd’da güderken peygamber oldum” dedi.
Peygamberlerin çobanlıktan geçmelerindeki hikmeti âlimler şöyle açıklamışlardı: “Peygamberler koyunları güderek, yürütülmesi boyunlarına yüklenen ümmetlerinin işleri hususunda tecrübe sahibi olmuşlardır. Zîra koyunlarla haşır neşir olma sonunda onlarda hilm ve şefkat duyguları gelişir. Çünkü onlar, koyunları
4065] Buhârî, Büyû’ 15
4066] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22; Nesâî, Büyû’ 1; İbn Mâce, Ticâret 1
4067] Ahmed bin Hanbel, Müsned
4068] 67/Mülk, 15
4069] Buhârî Musâkât, 13, Zekât, 50, Buyû’, 15; İbn Mâce, Zekat, 25; İbn Hanbel, I, 167
4070] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
- 1026 -
KUR’AN KAVRAMLARI
gütmeye ve mer’ada dağılmalarından sonra toplamaya, bir otlaktan diğer bir otlağa nakletmeye, hayvanların vahşi hayvan ve hırsız nev’inden düşmanlarını defetmeye sabrettiler. Hayvanların tabiatlarındaki farklılıkları, zayıflıklarına ve muâhedeye olan ihtiyaçlarına rağmen aralarındaki şiddetli iftirakları görüp tecrübe edinirler. Bu durumdan ümmete karşı sabretmeye ülfet kazanırlar ve ayrıca ümmetin tabiatlarındaki değişiklikleri, akıllarındaki farklılıkları anlarlar. Böylece ümmetin yarasını sarar, zayıflarına merhamet eder, onlarla daha iyi geçinir. Bu davranışların vereceği meşakkatlere çobanlıktan gelenlerin tahammülleri, bu işlere birden bire girenlerden daha kolay olur. Koyun güdünce bu hususlar tedricen kazanılır. Bu tecrübe işinde koyun üzerinde durulmuştur. Çünkü koyun diğerlerinden daha zayıf, bunların dağılmaları da deve ve sığırda daha fazladır. Çünkü deve ve sığırın bağlama imkânı vardır. Adeten koyun kırda bağlanmaz. Ayrıca, koyun daha çok dağılsa da, emirlere uyması diğerlerinden daha çabuk olur.”
Yaşadığı Sâde Hayat ve İsraftan Kaçınması: Rasûlullah (s.a.s.) çok sade bir insadı, tüm hayatı sadelik içinde ve hem kendi yaşayışı ve hem de ailesinin geçiminde en küçük israf tavrı göstermeden geçmiştir. Gençliğinde olduğu gibi, hicretten sonra yani devlet başkanı ve halkın tartışmasız lideri olduğu zaman bile, ne verilirse yer, kalın ve kaba (ucuz) elbiseler giyerdi. Onun ne sarayı, ne tahtı/koltuğu, ne lüks ve israf içinde yaşayışı vardı. Tek başına veya bir meclisteyken tereddüt etmeksizin yere, toprağa veya hasır üstüne otururdu. Günler boyu sadece kuru ekmek yemiş, günlerce yalnız hurma ile idare etmiştir. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı. Böyle bir hayatı yaşarken, devletin tüm hazineleri (Beytu’l-Mal) O’nun elinde ve emrinde bulunuyordu. O, toplumunun en fakir bir üyesinin hayat standartlarına göre yaşamayı sürdürüyordu.
Kendisi sade hayatı sevdiği gibi, ailesinin de sade bir hayat sürmesini ve gösterişli hayattan kaçınmalarını isterdi. Kadınlar için altın gümüş gibi ziynete izin verilmiş olmasına rağmen, kendi hanımlarının bunları takmasından hoşlanmazdı. Hanımlarının diğer kadınlara, takı ve altınlarıyla örnek olmasını değil, takvâsıyla örnek olmasını isterdi. Zaten toplumda dar gelirlilerin isyanı, zenginlerin halkın göreceği şekilde israf ve lüks içinde bir hayat sürmesi ve kendilerini onlarla karşılaştırmaları sebebiyle olur. Bir gün kızı Fâtıma’nın boynunda altın bir kolye görünce: “İnsanların, Rasûlullah’ın kızı boynuna ateş takmış demeleri hoşuna gider mi?” demiştir. Bir defasında da Hz. Âişe’nin kollarında bilezikler görmüş ve şöyle demiştir: “Onların yerine safranla boyanmış darasttan (basit) bilezikler taksan daha iyi olur.”
O, daima sade kıyafetler giyerdi. Ancak, Hz. Ömer onun Cuma günlerinde, bayramlarda ve başka ülkelerden heyetleri kabul ettiği zaman gösterişli kıyafetler giymesini isterdi. Buna rağmen Rasûlullah sade giymeyi tercih etti. Bir kere, bir dükkânda ipek bir elbise gören Hz. Ömer, Rasûlullah’tan Cuma namazlarında ve dış heyetleri kabul ederken giymek için onu satın almasını rica etti. Rasûlullah şöyle cevap verdi: “Bunu, âhiretten alacağı bir payı olmayan giysin.”
Peygamberimizin yatağı, bazen bir kaba kumaş, bazen hurma yaprağıyla doldurulmuş deri idi. Hanımı Hz. Hafsa’nın anlattığına göre bir gece yumuşatmak için Rasûlullah’ın yatağına dört kat bez koydu. Fakat ertesi sabah, Rasûlullah memnun olmamıştı. İslâm Devletinin Yemen’den Suriye’ye kadar yayıldığı Hicret’in dokuzuncu yılında, bu Devlet’in başkanı ve tek hâkiminin yalnız
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1027 -
bir yatağı, bir de su kırbası vardı. Hz. Âişe’nin rivâyet ettiğine göre Rasûlulllah vefat ettiğinde, evde bir miktar arpadan başka yiyecek bir şey yoktu ve para ve kıymetli eşya cinsinden hiçbir şey de miras bırakmamıştı.
Hz. Âişe Vâlidemiz’den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tâmir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu”4071 O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar önemli sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu.
Kâdı Iyâz naklediyor: “Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Rasûlü’nün elinden tutarak çekti ve O’na: Gel benim evimdeki şu işimi gör, dedi. Kadın Allah Rasûlü’nün kolundan çekiyor, O da arkasına takılıp gidiyor. Derken, Sahâbi de onların arkasına düşüyor ve Allah Rasûlü gâyet rahat bir şekilde kadının dediği işi görüyor sonra geri dönüyor” 4072. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işi yapmıştı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O’nun rüyâlarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. O, insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: “Biz savaş meydanında korktuğumuz zaman Allah Rasûlü’nün arkasına sığınır ve O’nunla korunurduk” ?. Hatta O’nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O’nun tevâzuundan, sade yaşayışındandır.
Rasûlullah (s.a.s.), büyük bir devletin başkanı ve peygamber olmasına rağmen, mûtedil ve çok sade bir hayat yaşamıştır. Hayatın normal zevklerinin dışına çıkmamış, orta halli ve hatta fakir bir insan gibi çok az bir yiyecek ve giyecekle yetinmiş, normal bir insan gibi evde ve dışarıda çalışmıştır. Özel ve sosyal hayattaki her çeşit lüks ve israftan, aşırılıklardan şiddetle kaçınmıştır. Mekke’de bir tüccar ve Medine’de de devlet başkanı olarak her çeşit imkân varken de bu sadeliğini bozmamış, artan para ve kıymetli eşyayı hep Allah yolunda infak etmiştir. Bütün ömrünce ifrat ve tefritten sakınmış ve özel hayatıyla ashâbına ve tüm insanlığa da en güzel örnek olmuştur.
Rasûlullah (s.a.s.) yemeği az yediği gibi, az uyurdu. Bu durum, tüm hayatı boyunca tartışmasız O’nun özelliği idi. O, ümmetini de bu yönde teşvik ederdi. Özellikle de az yeme ile az uyumanın birlikte sürdürülmesini isterdi. Bu konudaki bir tavsiyesi şöyledir: “İnsanoğlu, karnından daha kötü bir küp (kap) doldurmamıştır. Ona, belini doğrultacak kadar yemesi yeterlidir. Eğer mutlaka karnını doyuracaksa üçte birini yiyeceğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefes almaya ayırsın.” 4073
Rasûlullah’ın en hoşuna giden yemek, çok kimse ile birlikte yediği, onlara ikram ettiği yemekti. Âişe annemizin anlattığına göre, Rasûlullah’ın karnı doyuncaya kadar yediği hiçbir zaman sözkonusu değildir. Eğer yemek verilirse yer; verdikleri yemek ne olursa olsun, onu yer ve verdikleri içecek ne ise içerdi. 4074
4071] Tirmizî, Şemâil 78; Ahmed bin Hanbel, 6/256
4072] Kadı İyaz, eş-Şifâ, I/131, 133
4073] Tirmizî, Zühd 47, hadis no: 2381; İbn Mâce, Et’ıme 50, hadis no: 3349
4074] Tirmizî, Şerh-i Şemâil, Aliyyu’l-Kari, s. 235
- 1028 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kurucusu olduğu Medine İslâm Devletinin devlet başkanı olan Peygamberimiz’in kendisi ve ailesi sadelik içinde yaşar, fakat Allah rızâsı için devamlı infak ederdi. İmkânı olup da, hayatında bir defa olsun “yok” veya “hayır!” dememiştir. Rasûlullah’tan bir şey istenip de O’nun “hayır!” dediği vâki değildir. 4075 Üzerinde ve evinde altın, gümüş para bulundurmaz, olunca hemen fakirlere dağıtırdı. O, geniş imkânlar içinde fakir bir hayat sürer, fakat fakirlere yardımdan geri durmazdı.
Enes (r.a.), diyor ki: “Rasûlullah yanında hiçbir şeyi ertesi gün için biriktirmezdi.” Bir adam Rasûlullah’a gelerek O’ndan birşeyler istedi. Rasûlullah yanında verecek bir şeyi olmadığı ve isteyeni de boş çevirmemek için, başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım ölçek malını istemeye geldiğinde, ona bir ölçek verdi ve: “yarısı borcum için yarısı da bağıştır” 4076 buyurdu.
İbn Abbas (r.a.) diyor ki, Rasûlullah (s.a.s.), hayır yapmada insanların en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Cebrâil (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgârdan daha cömert olurdu. 4077
Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: Bir adam Rasûlullah’tan bir şeyler istemiş, Rasûlullah da ona bir vâdi dolusu koyun vermiştir. Bunun üzerine adam kabilesinin yanına dönerek, onlara: “Koşun, müslüman olun! Çünkü Muhammed (s.a.s.), bir kimsenin artık fakirlik çekmeyeceği kadar mal veriyor” dedi. Rasûlullah birden çok kimseye yüzer deve vermiştir. Ebû Süfyan’a üç ayrı defa yüzer deve vermiş, onların kalplerini bu infaklarla İslâm’a ısındırmış, malı Allah yolunda infak etmenin en güzel örneklerini sunmuştur. Rasûlullah’ın peygamber olmadan önceki ahlâkı da böyle idi. Varaka bin Nevfel, bir rivâyette Hz. Hadîce O’na demişti ki: “Sen yükü çekiyorsun, insanlara bulamadıkları şeyi veriyorsun.” 4078
Allah’ın Rasûlü, o güzel insan, Havâzin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine Abbas (r.a.)’a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş, bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi. Sonra bir adam gelip istedi. Ona: “Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git, ihtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bana bir şey gelince ben parasını öderim” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Yâ Rasûlallah, Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?” diye sordu. Bu söz, Peygamber’in hoşuna gitmedi. Ensârdan bir sahâbî de: “Ver ey Allah’ın Rasûlü! Arzın Sahibi’nin azaltacağından korkma!” dedi. Rasûlullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oluyordu. Buyurdu ki: “Ben, bununla emrolundum.” 4079
Sehl ibnu Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir
4075] Müslim, Fezâil 56, hadis no: 2311
4076] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2363
4077] Müslim, Fezâil 50, hadis no: 2308; Tirmizî, Cihad 14, hadis no: 1687); İbn Mâce, Cihad 9, h. no: 2772
4078] Buhârî, Bed’u’l-Vahy
4079] Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1029 -
adam daha uğradı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanındakine: “Peki, bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallahi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” buyurdu.” 4080
Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) efendimiz buyurdular ki: “Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4081
Bu hadis, hakîki zâhidliğin nasıl olduğunu anlatıyor. Buna göre kişinin, helâli haram kılmak, malını mülkünü yüzüstü bırakıp ziyan olmasına seyirci kalmak gibi bir kısım zoraki davranışların zâhidlikle ilgisi olmadığını belirtiyor. O halde gerçek zühd, kişinin Allah’ın rızkı vereceği husûsundaki vaadine güvenmek, ummadığı yerden rızık verdiğine kesin bir îmanla inanmak, Allah’a olan îtimad ve güvenini, elinde tuttuğu akar mal, sanat, mevki ve makam gibi şeylere olan güveninden çok fazla kılmaktır. Çünkü kendi elindekilerin telef olması, bir bir yok olması mümkündür, fakat Allah’ın elinde bulunanlar bâkîdir, ebedîdir. Nitekim âyet-i kerîmede: “Sizde olanlar tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur” 4082 buyurulmuştur.
Musîbetle ilgili cümlenin mânasını da Aliyyü’l-Kârî şöyle açıklar: “(Musîbete karşı şikâyetçi, tahammülsüz olma. Bilakis) hâsıl edeceği sevabı düşünerek, yokluğundan ziyâde varlığına rağbet et, devamını iste. İşte bu iki hal, senin gerçekten dünyayı terkedip âhirete yönelmiş olduğuna iki sâdık ve âdil şâhiddir.”
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 4083
Rezîn şunu ilâve etmiştir: “Urve dedi ki: “Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ), bir elbiseyi eskitip yamamadıkça ve içini dışına ters çevirip (bir zamanlar da öyle giyerek iyice eskitmedikçe) yenilemezdi. Bir gün kendisine, Muâviye tarafından gönderilmiş olan seksenbin (dirhem) geldi. Bu paradan, akşama tek dirhem kalmadı (hepsini tasadduk etti). Câriyesi ona: “Bana ondan bir dirhemlik olsun et alsaydın ya!” dedi. Hz. Âişe: “(Para varken) hatırlatmış olsaydın, isteğini yapardım” dedi.”
Bu rivâyet, Âl-i Beyt’in yaşayışına ışık tutmaktadır. Dünya ile olan bağlantısını, gölgelenmek üzere bir müddet dibine oturup ondan sonra bırakıp giden yolcunun, güzergahta rastladığı ağaçla olan irtibatına benzeten Hz. Peygamber, zevce-i pâkleri Âişe vâlidemize uhrevî beraberliği daha bir garantileyecek hayat tarzının bir sahnesini tasvir ediyor: “Elbiseyi yamalı olarak giymeden yenilememek.”
4080] Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15, İbnu Mâce, Zühd 5, (4120).
4081] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4082] 16/Nahl 96
4083] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
- 1030 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Âişe vâlidemiz (r.anhâ), sadece yamamakla kalmıyor, renk vs. yönleriyle daha az yıpranıp, yenilik havası taşıyan iç yüzünü dış yüz yaparak, bir müddet öyle giyiyor. Urve (rahimehullah)’nin açıklaması, Hz. Âişe’nin bu davranışının fakirlik veya cimrilikten olmayıp, zahidlikten olduğunu göstermektedir. Umumî Açıklama kısmında temas edildiği üzere gerçek zâhidlik budur. Maddî imkânlar varken dünyaya itibar etmemek... Yüce vâlidemiz bunun örneğini vermiştir.
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ ederdi: “Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver” buyurmuştur.” 4084
Rasûlullah (s.a.s.) Allah’tan rızk olarak, ölmeyecek kadar istemiştir. Rivâyetlerde bu miktar iki ayrı kelime ile ifâde edilmektedir. Kût ve kefâf. Kût, “ölmeyecek kadar”, “belini doğrultmaya yetecek kadar” veya “başkasından istemeye ihtiyaç bırakmayacak kadar yiyecek” diye açıklanmıştır. Kefâf daha önce, Umûmî Açıklama kısmında geniş açıkladığımız üzere, zarûrî ihtiyaçları tam karşılayan, ne fazla ne de noksan olmayan miktar olarak tarif edilebilir.
Âl-i Muhammed tâbiri ile, bu hadiste, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in hanımları ile çocukları kastedilmiş olmalıdır. Resûlullah’ın ve ailesinin asgari miktarla yetindiklerini te’yîd eden rivâyetler çoktur. Tirmizî’nin “Resûlullah ve ehlinin maişetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
“Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür.”
“Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı.”
“Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi.”
Resûlullah’ın zenginliği, kalbinde Rabbine karşı beslediği güveni idi. (Kulluğu) unutturucu fakirlikten de, tuğyana atıcı zenginlikten de Allah’a sığınırdı. Bu durumda, fakirlik ve zenginliğin iki aşırı kutupları teşkîl ettiğine delil vardır.
O Yüce Peygamber’in hayatına ve onun mal hakkındaki tavırlarına baktığımızda gördüğümüz tablo şudur: Yeryüzünün hazineleri, ülkelerin anahtarları O’na verilmiştir. Önceki peygamberlere helâl kılınmayan savaş ganimetleri O’na helâl edilmiştir. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap yarımadası, Irak ve Şam’ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen “ganimetlerin beşte biri, Allah’a, Rasûlüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir.” 4085 Cizye
4084] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
4085] 8/Enfâl, 41
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1031 -
ve zekâtlardan, başka ülkelerin krallarında bile toplanamayacak kadar çok mal Rasûlullah’a toplanıp getiriliyordu. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey, kendine almamış, bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki: “Uhud Dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yanımda bir gece kalması beni memnun etmez.” 4086
Bir defasında Peygamberimiz’e bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki; “işte şimdi rahatladım.” 4087
Dünyanın en cömerdi, o en büyük insan vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhı rehinde idi. O, yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadar, en az ile yetinilecek kadarını kâfi görürdü. İhtiyacından fazla hiçbir şeyi olmazdı. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunanlara ve uzaktaki fakirlere paylaştırırdı. Çünkü giysilerle gösteriş yapmak, övünmek, onlarla süslenmek O’na ve O’nun getirdiği ölçülere göre bir şeref ve yücelik sebebi olamazdı.
Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizden rivâyet ediliyor: “Rasûlullah (s.a.s.)vefat edinceye kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştır.” 4088 Diğer bir rivâyette arpa ekmeği ile de arka arkaya iki gün karın doyumadığı bildirilir. Onun ailesi de, O’nunla birlikte aynı yoksul hayatı severek paylaşıyordu. Hâlbuki eğer dileseydi Allah Teâlâ O’na akla gelmeyecek şeyler lutfederdi. Yüce Peygamber, silâhı, katırı ve vefatından sonra sadaka olduğunu belirttiği bir arâziden başka hiçbir miras bırakmamıştır.4089 Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Peygamber vefat ettiğinde evinde raftaki birazcık arpadan başka, canlı mahlûkun yiyeceği hiçbir şey yoktu. Rasûlullah, bana dedi ki: “Bana Mekke’deki Betha vâdisinin, istersem benim için altın kılınması arz edildi. Ben, ‘Ya Rabbi, gün olur aç olurum, gün olur tok olurum. Aç olduğum halde Sana duâ ve niyaz ederim; tok olduğum günde de Sana hamd ve senâ ederim’ dedim.” 4090 Bir başka hadis-i şerife göre de Cebrâil, Rasûlullah’a gelerek dedi ki: “Allah sana selâm ediyor ve ‘eğer istersen şu dağları senin için altın yapayım ve nerede olursan seninle beraber olsunlar’ buyuruyor. Rasûlullah (s.a.s.) başını önüne eğerek: “Ey Cebrâil, dünya, yurdu olmayanların yurdudur; malı olmayanların malıdır. Onu aklı olmayanlar biriktirir” dedi. Cebrâil de O’na: “Allah bu sağlam sözde seni sâbit kılsın!” dedi. 4091
Ebû Abdirahman el-Hubulî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)’a sorarak dedi ki: “Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?” Abdullah da ona sordu: “Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?” Adam: “Evet” dedi. Abdullah: “Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: “Evet!” deyince Abdullah: “Sen zenginlerdensin!” dedi. Adam: “Benim bir de hizmetçim var!” diye ilave edince,
4086] Müslim, Zekât 9, hadis no: 3394; İbn Mâce, Zekât 3, hadis no: 1787; Buhârî, Zekât, Rikak
4087] İmam Süyûtî, Menâhilu’s-Safâ, s. 14
4088] Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 202, hadis no: 970
4089] Müslim, Vasiyyet 18, hadis no: 1635; Buhârî, Vesâyâ, Megâzî
4090] Müslim, Zühd 27, hadis no: 2973; Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2348
4091] Beyhakî, Zühd; İbn Saad, Tabakat; İmam Süyûtî, Menâhilu’s-Safâ, s. 25
- 1032 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Abdullah: “Öyleyse sen krallardansın!” dedi.” 4092
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur’ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah’ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: “Ne yapıyorunuz?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü! dedik, o kaarimizdir, bize (Kur’ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitabını dinliyoruz. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allah’ıma hamdolsun!” dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Rasûlullah, ortamıza oturdu.Ve eliyle işâret ederek: “Şöyle (halka yapın)” dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: “Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder.” 4093
Bu hadis, Mediyne’ye hicret eden bir kısım müslümanların maddî durumlarını aksettirmesi bakımından dikkat çekicidir: Birbirlerinin gölgesiyle tesettürü sağlamaya çalışacak kadar fakirlik.
Fakirlik, özellikle insanın kendi ve ailesinin karnını doyuramayacak derecede olursa, sabrı çok zor olan bir imtihandır. Zenginlik de, çoğu zaman insanı istiğna duygusuna boğarak, mâneviyattan, kulluktan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca servetin kazanılmasında gayr-i meşru kazanç ihtimalleri, zekât ve sadakasını tam tamına verememe ihtimâli, malın muhâfaza ve arttırılması gibi zarûri meşguliyetlerin kişiyi fazlaca işgal etme tehlikeleri/riskleri mevcuttur. Öyle ise, ümmetinin her zümresine karşı rahmet ve şefkat hisleriyle dolu olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu zümrelerin zayıf noktalarına dikkat çekip, onları uyarmasından daha tabiî bir şey olamaz.
Dînimizin getirdiği hayat felsefesine göre, insan imtihan edilmek üzere yaratılmıştır. Kimisi azlık, kimisi çokluk; kimisi kadınlık, kimisi erkeklik; kimisi sağlık, kimisi hastalık; kimisi nimet, kimisi musibetle veya aynı insan yerine göre bazen sağlık, bazen hastalıkla, bazen bolluk, bazen darlıkla, nimet veya musibetle... imtihan edilecektir. Şeriat, bu farklı hallerin her birinde her bir farklı hal sâhibine nasıl davranmak gerektiğinin bilgisini getirmiş ve bu talimata uymasını emretmiştir. Bu talimâtı anlayacak derecede aklı olan herkes, buna uyup uymama durumuna göre hesaba çekilecektir.
Öyle ise zenginlik ve fakirlikle ilgili hadisleri belirtilen çerçevede kavramak gerekir. Bu talımatta servet sahiplerine düşmanlık aranmamalı, fıtrata hâkim kanunların beyânı, belirtilen şartlarda gerçek kulluğun nasıl yapılacağının öğretisi, bir başka ifade ile dinin siyâseti aranmalıdır.
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle (onların sabrı, duâsı, takvâsı bereketiyle) yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” 4094 Nesâî’nin rivayetinde: “Allah
4092] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
4093] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
4094] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1033 -
bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duâları, namazları ve ihlâsları hatırı için yardım eder.” Zayıfların ibâdet ve duâları çok daha hâlisânedir. Çünkü kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duâları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.
Abdullah İbn Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 4095
Aslında her mü’min Rasûlullah’ı (s.a.s.) sevmekle mükelleftir, O’nsuz mü’min olunmaz. Öyle ise bu söz, ileri derecede bir sevgi duygusunun ifadesi olmaktadır. Bu seviyede bir sevgi, kişiye bir kısım özelliklere sahip olması ve fedâkârlıklara hazır olması gerekeceğindendir ki, Resûlullah, bu söylediğin şeyin gerektirdiği mes’ûliyetlere katlanıp titizlikleri yaşayabilecek misin? mânâsında: “Ne söylediğine dikkat et!” buyurmuştur. “... Fakirlik için zırh hazırla!” uyarısının gerisinde ciddî, zor, azîm bir işe karar vermişsin, hele bir düşün, altından kalkabilecek misin? Bu, basit bir karar değil, kendini tehlikeli bir işe atıyorsun. Bunun arkasında pek çok belâ ve musibetlerle imtihân var. Kendini bilerek belâ ve musibetlere atmaktan daha büyük bir risk var mı, gibi mânâlar zihne gelmektedir. Peygamber’i gerçekten sevmek, O’na benzemeye çalışmak demektir, O’nun sünnetine sarılıp O’nun izinden gitmektir. Peygamber’in yaşadığı gibi sade, fakir bir hayat yaşamak, O’nun gibi ve O’nun yolunda mallarını infak etmek demektir. Rahat koltuklar üzerinde ve günlük yaşayışında hiçbir fedâkârlığa katlanmadan Allah ve Rasûlullah sevgisinden bahsetmek, ne kadar gerçekçi olur?
Aliyyü’l-Kaarî, burada hazırlanması emredilen zırhtan maksadın sabır olduğunu belirtir. “Çünkü der, sabır fakrı örter, tıpkı zırhın zarara karşı bedeni örttüğü gibi.” Belânın gelmesine selin misal verilmesi, sür’ati ifade içindir, çünkü yüksekten akan sel süratlidir. Rasûlullah’ın (s.a.s.): “İnsanlardan en şiddetli belâya mâruz olanlar önce peygamberler, sonra sâlihler, sonra derece derece iyi hal sahibi diğer mü’minlerdir.” 4096 hadisi göz önüne alınınca, sadedinde olduğumuz hadis daha iyi anlaşılır. Hak yolunda en büyük zorluk ve musîbetlere katlanan Efendimizin yolundan gidenler, ona yakınlıklarının derecesini, onu sevme yolunda katlandıkları fedâkarlıklar, sıkıntılar ve mahrûmiyetlerle ölçebilirler.
Bu ölçünün, zamanımız için çok daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, öncelikle farz ve sünnetlerin yaşanmasında ifâdesini bulan sevmeye, zamanımızda çeşitli mâniler var. Bırakalım pek çok hayatî sünnetleri, farzların yerine getirilmesi bile bir kısım zorluk ve dünyevî riskleri berâberinde getirmekte, mü’minleri işinden, aşından, terfîsinden etmektedir. Sünnete uymanın getireceği bu zorlukları göze alamayıp, tâvizkârlığa düşen, rahatına bağlı müslümanlar, şartların daha da ağırlaşmasına zemin hazırlayıp, dinî hayatta daha çok tâvizler istenmesine sebep olmaktadırlar. Bu hadis, üzerinde düşünülünce mûcizevî bir beyan olduğu görülmektedir. Rabbimizden, Rasûl-i Ekrem’ini hakkıyla sevmeyi bizlere nasîb etmesini niyaz ediyoruz. Allah sevgisi için de benzeri şeyler söylenebilir.
4095] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
4096] Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Dârimî, c. 2, s. 320; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel
- 1034 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü Allah’ı sevmenin göstergesi, Rasûlullah’a tâbi olmaktır. 4097
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 4098
Mus’ab İbnu Umeyr, İslâm’ın ilk kahramanlarından biridir. Mekke’nin zengin ailelerine mensuptur. En iyi giyinen, en yakışıklı gençlerindendir. Müslüman olunca ailesinin boykotuna maruz kalmış, maddî sıkıntılar çekmiştir. Öyle ki derisi buruş buruş olmuştur. Ayrıca ondaki İslâm aşkını bu sıkıntılar sarsmamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) Akabe biatından sonra, daha hicret etmeden, İslâm’ı yaymak ve namaz kıldırmak üzere Mediyne’ye göndermiştir. Mediyneli müşriklere hep Kur’ân okuyarak teblîğde bulunduğu için kendinsine mukri’ (ve kaarî’) denmişti.
Mus’ab (r.a.), Rasûlullah’ın rikkate gelerek gözlerinden yaşlar boşanmasına sebep olan maddi sıkıntı içerisinde, İslâm’a hizmete yılmadan devam etmiş, Uhud savaşında şehîd olduğu zaman, vücudunu örtecek kefen bile bulunamamıştır. Kıyamet günü huzur-u İlâhî’de tam bir şeref hil’ati yerine geçecek olan üzerindeki o yamalı elbisesi ile başı örtülmüş, ayakları da izhir otuyla kapatılmış öylece defnedilmişti. Habbâb (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ile berâber hicret ettik. Sırf Allah’ın rızasını düşünüyorduk. Bizim ücretlerimizi Allah verecekti. Bir kısmımız ücretinden hiç bir şey yemeden öldü. Bazılarımızın da (daha dünyada) meyveleri olgunlaştı ve topladı. Mus’ab İbnu Umeyr, geride tek elbiseden başka hiçbir şey bırakmadan öldü. (Uhud’da öldüğü zaman) bu elbise ile başını örttüğümüz vakit ayakları açılıyordu, onunla ayağını örtsek başı açılıyordu. Rasûlullah: “(Elbisesiyle) başını örtün, ayağına da izhir otu koyun” diye emretti.”
Rasûlullah, bu hadiste maddî bolluğun, dînî gayret ve ibâdette hassasiyet getirmeyip, her hususta rehâvet ve gevşekliğe sebep olacağını ders vermektedir. İslâm cemiyetini, maddi darlık değil, bilâkis bolluk ve rehâvetin yıkıma götüreceğini Hz. Peygamber pek çok hadislerinde beyan etmiştir. Tarih, medeniyetler kuran toplumların hep maddi refahın zirvesine ulaştıktan sonra gerilemeye ve yıkıma gittiklerini gösterir. Günümüzde bile, toplumsal çöküşlerin göstergesi kabul edilen içki ve uyuşturucu salgınına ve çeşitli cinsi sapıklıkların yaygınlık kazanmasına hep zengin ve müreffeh toplumlarda rastlamaktayız.
Ebû Ümâme İbnu Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi/sade giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 4099
Rasûlullah (s.a.s.) bu hadislerinde mü’mine sâde ve mütevâzi giyinmeyi tavsiye etmektedir. Dünyada söz edilen bir sohbette te’kîdli bir üslubla kılık kıyafette
4097] 3/Âl-i İmrân, 31
4098] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
4099] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1035 -
sadeliğin tavsiye edilmesi, giyimin “dünya”ya ait bir keyfiyet olduğunu gösterir. Kılık kıyafette, günümüzde olduğu gibi, bir moda yarışı ile, eskimeden elbise atmanın diynen te’yîd edilen bir yönü yoktur. Tevâzu ve sâdelik esastır, ancak bunu “sünepelik” olarak da anlamamak gerekir; maddî gelire uygun olarak giyinmeyi dînimiz câiz görmüştür. Ama özellikle İslâm düşmanlarının yahûdilerin keselerini dolduracak şekilde, onların reklâmlarının etkisinde kalarak markalarını tâkip etmek, hele üzerindeki giyecek ile onların bedava reklâmını yapmak, israf yanında ekstra başka günahlara da sebep olacaktır. İmkân sahiplerinin sabah bir çeşit, akşam bir başka çeşit giyme havasına girmeleri toplumun ekonomik hayatında birkısım sıkıntılara sebep olacak, ahlâkî ve dînî hayatta da bunun akisleri görülecektir. O yüzden, imkân sahiplerinin de böyle menfi durumların çıkabileceğini düşünerek, buna meydan vermemek düşüncesiyle tevâzu ve sâdeliği tercîh etmeleri dinin tavsiye ettiği sırât-ı müstakîm olmaktadır.
“Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: “Verâ’ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!” buyurdu.” 4100 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânasına gelir.)
Gazâlî verâ’yı harama vesîle olabilir endişesiyle bazı helâl şeyleri (şüpheli şeyleri) de terk etmek olarak târif eder. Önceki hadiste geçtiği üzere, zengin kimsenin helâl olduğu halde lüks ve pahalı giyinmeyi terkedip, tevâzu ifâde eden sade giyinmesi verâ’dır. Bu hal, sadece giyim kuşamla ilgili değildir; mesken, yiyecek, binecek, konuşma gibi her çeşit aslî ve gayr-ı aslî ihtiyaçlar için de sözkonusudur.
“Kişi mahzurlu/sakıncalı olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terk etmedikçe gerçek takvaya ulaşamaz.” 4101 Bu hadiste, helâl bile olsa, gereksiz ve fazla olan kısmın bırakılmasına emir vardır. Mü’min, “haram değildir” diyerek veya “helâldir” diye lüzumu olmayan şeylere yer vermemelidir. Bu “helâl”i Rasûlullah (s.a.s.), özel olarak bir konuya bağlamamış, mutlak bırakmıştır; öyleyse, hayatımızı ilgilendiren her şey olabilir: Yeme, içme, konuşma, giyme, ziyâret, uyku, harcama vs. Bunların gerekli miktarında kalmak esastır, çükü fazlası haram olabilir veya harama sebep olabilir. Nitekim her çeşit israf yasaklanmıştır. Aslında israf yasaklanan şeylerde değil, helâl olan şeylerde sözkonusudur. İmam Gazâlî şöyle der: “Helâlin fazlasıyla meşgul olup ona düşkünlük göstermek, nefsin oburluk ve tuğyânı ve hevânın temerrüd (inatçılık) ve taşkınlığı sebebiyle, kişiyi harama ve mahz-ı isyâna sevkeder. Kim dininde zarardan emin olmak isterse bu hatardan (risk) sakınmalı, helâlin fazlasından kaçınmadır. Ta ki, tümüyle haramdan korunmuş olsun. Herkes için en mükemmel takvâ, din için hiç bir zararı olmayan şeyin tercihidir.
Zühd ve Takvâsıyla Peygamberimiz
Allah Resûlü, zâhidlerin en zâhidi, takvâlıların en takvâlısıydı. Zühd; dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme halidir. Bu hal, Allah Resûlü’nde doruk noktadadır. Bütün dünya O’nun olsaydı, her halde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya, bir anda elinden gitseydi, yine bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde
4100] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
4101] Tirmizî, Kıyâmet 20, (2453)
- 1036 -
KUR’AN KAVRAMLARI
terketmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben yani maîşet temini için çalışıp kazanarak da dünyayı terk etmek değildir. Zira kazanç yollarının en mantıklısını ve en güzelini bize gösteren, yine Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. O’nun kesben dünyayı terk etmesi veya insanları buna teşvik etmesi düşünülemez. Dünyayı terk, kalben olmalıdır. Buna en güzel delil de yine Allah Resûlü’nün kurduğu İslâm Site Devleti’nin, kısa zamanda dünyanın en zengin ve en güçlü devletlerinden biri hâline gelmesidir. Bir batılı düşünürün dediği gibi, Allah Rasûlü’nün kurduğu bir büyük devletten, daha sonra tam 25 tane imparatorluk ölçüsünde devlet doğmuştur. Osmanlı Devleti bunlardan sadece bir tanesidir. Evet, zühdde temel düşünce bu olmalıdır.
Allah Rasûlü, peygamberliğin aydınlık iklimine adımını attığı andan, dünya bütün debdebe ve ihtişâmıyla O’nun ayağının önüne serildiği âna kadar hiç tavrını değiştirmedi. Hatta O, dünyaya geldiği anda sahip olduğu mal varlığınavefat ederken sahip değildi. Çünkü neyi var, neyi yoksa hep dağıtmış ve infâk etmişti. Bakın maddî mirasına: Kayda değer olarak, hanımlarının içinde bulundukları küçük odalardan başka bir şey yoktu. Onlar da yine millete ait sayılırdı ki, analarımız vefat edince, hepsi de mescide dâhil edilmişti. Oraya giden herkesin de bilebileceği gibi, bu hücreler mescidin bir köşesine sıkışacak kadar dar bir yer işgal ediyordu. 4102
Hasır Üzerinde Yatması: Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Rasûlü’nün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Rasûlü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (r.a.), bu manzara karşısında çok duygulandı ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer: “Yâ Rasûlallah! Şu anda kisrâlar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, Sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, Senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı.” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Ömer (r.a.)’e şu karşılıkta bulunur: “İstemez misin, Yâ Ömer! Dünya onların, âhiret de bizim olsun.”4103 Başka bir rivâyette ise Efendimiz şöyle buyururlar: “Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu. Sonra da orayı terkedip yoluna devam eden.” 4104
O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmiştir. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terkedecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temâyül edeceğine, ihtimâl vermek aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi ve O, hiçbir zaman istikametten sapmadı, hiç dünyevîleşmedi.
Sadaka Hususundaki Hassâsiyeti: “Akşam yatmış, fakat sabaha kadar dönüp durmuş, bir türlü uyuyamamıştı. Sağına dönüyor, soluna dönüyor, “uf”layıp duruyordu. Sabah, hanımı sordu: “Yâ Rasûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ıstırap çektiniz.” Allah Rasûlü’nün cevabı şu oldu: “Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar
4102] Buhârî, Ferâiz 3; İbn Kesîr, el-Bidâye, 5/306
4103] Buhârî, Tefsir (66), 2; Müslim, Talâk 31
4104] Tirmizî, Zühd 44; İbn Mâce, Zühd 3; Ahmed bin Hanbel, I/301
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1037 -
bunu düşündüm, bunun ıstırâbıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.” 4105
Sadaka ve zekât O’na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hânesinde, sadaka veya zekât malları gecelemez, geldiği gibi dağıtılırdı. Şüphenin en küçüğüne karşı böyle davranan ve hayatını hep böyle hassâsiyet içinde geçiren bir insanın, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O, en küçük ve şüpheli bir şeyle dahi, ruh dünyasını kirletmeme konusunda fevkalâde hassastı. Böyle bir irâde, nasıl olur da kesin bir günah karşısında gevşerdi? Hayır, O hiçbir günah karşısında gevşemedi ve ruhunda hiçbir günaha yol vermedi. Ruhu ve irâdesi her zaman nezîhti, tertemizdi, öyle yaşadı ve Refîk-i a’lâya da öyle yükseldi.
“Beni Hûd Sûresi İhtiyarlattı” Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne sorar: “Yâ Rasûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Ve İki Cihan Serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı.” 4106 Hûd Suresinde O’na: “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” 4107 denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve O’ndan, bu çizginin korunması isteniyordu. Mürselât, cennet ve cehennemin, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Rasûlü’nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu.
Âhirete Bakışı: Bir sahâbî, evinde Kur’ân okuyordu. Aynı zamanda okuduğu Kur’ân, dışarıdan da duyuluyordu. Bu sahâbî âyetleri okurken, Allah Rasûlü oradan geçmekteydi. Birden rengi sarardı ve diz üstü yere çöktü. Sanki âyetler, O’nu ırgalıyor gibiydi. Evet, O, bu âyetlerin tehdidinden öyle korkmuştu. 4108 Bu âyetler: “Hiç şüphesiz Bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azâb var” 4109 diyordu. Aslında, bu gibi ifâdelerden hiç endişe etmemesi gereken birisi varsa, o da Allah Rasûlü’ydü. Ancak O, bize edep, terbiye ve Allah (c.c.) karşısında takınılacak tavır adına ders veriyordu.
Hayırdaki Sür’ati: Birgün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu. Ardından hemen namazını bozdu ve odasına doğru telâşla yürüdü. Öyle bir heyecan ve telâş içindeydi ki, O’nu gören yangına gidiyor zannederdi. Biraz sonra geldi. Eski heyecanından eser yoktu. Geçti namazı kıldırdı. Namazdan sonra sahâbî, biraz evvelki heyecan ve koşturmasının sebebini sorunca, şu cevabı verdi: “Biraz evvel bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi. Ben, dağıtmayı unuttum. Tam namaza durduğum sırada hatırladım. Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak hoşuma gitmedi. Gidip Âişe’ye (r.anhâ), o malı dağıtmasını söyledim.” 4110 İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takvâ denir ve işte buna O’nun dünya ile alâkası denir. Defalarca, dünya O’na temessül etmiş, kendini
4105] Ahmed bin Hanbel, II/193
4106] Tirmizî, Tefsir 57
4107] 11/Hûd, 112
4108] Kenzu’l-Ummâl, 7/206
4109] 73/Müzzemmil, 12-13
4110] Buhârî, Ezan 158; Nesâî, Sehv 104
- 1038 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti. 4111
Günlerce Aç ve Susuz Kalışı: O’nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu.4112 Zaten hayatı boyunca, arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir.4113 Aylar geçer O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı. 4114
Bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebû Hüreyre (r.a.), namazdan sonra sordu: Yâ Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: “Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek birşey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.” Ebû Hureyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Rasûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: “Ağlama yâ Ebâ Hureyre! Burada çekilen açlık, insanı âhiret azâbından kurtarır.” ?
O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı.4115 İşte, Allah Rasûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı. Tebaası içinde, maddî hayat itibârıyla en fakirâne hayatı O yaşıyordu. Hem de bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. Bu, O’nun için hiç de zor değildi. Zira sadece kendisine hediye olarak gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en zengin bir hayat yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.
Bu, kesinlikle, O’nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı terketmişliği mânâsına alınmamalıdır. Mesele bir kısım şom ağızların, “Bir lokma, bir hırka” deyip Allah Rasûlüne âit bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları gibi değildir. İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah’ın (c.c.) emrettiği ölçüde zekâtını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın karşısında değildir. Hatta helâlinden kazanmak İslâm’da teşvik bile görmüştür. Bununla beraber, Allah Rasûlü’nün ve O’nun has dairedeki bir kısım arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misâllerini verdiğimiz anlayışa ve idrâke sâdık kalmaları gerekir. Aksi halde, her gün hızla büyüyen, Mekke ve Medine sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü saffet ve duruluğunda tutmak mümkün değildir. Bu cemaat, sırf bir beden ve cismâniyet cemaati değildir. Bu cemaat, aynı zamanda, ruh, kalp, irâde ve vicdan cemaatidir. Ve işte Allah Rasûlü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlardan istediği her fedâkârlığı da, evvelâ kendisi gösteriyor ve her meselede olduğu gibi bu meselede de ümmetine örnek oluyordu. İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:
Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Rasûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terkedeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı... Bu, hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla
4111] Ahmed bin Hanbel, II/231
4112] Ahmed bin Hanbel, III/213
4113] Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 22
4114] Buhârî, Rikak 17; Müslim, Zühd 28
4115] Bk. Buhârî, Et’ıme 23; Müslim, Zühd 12; Mecmeu’z-Zevâid, 10/322
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1039 -
beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir’di (r.a.) ve Allah Rasûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zâten o, hep öyle idi. Hani Mekke’de Allah Rasûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Rasûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun” ? demişti. O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (r.a.), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Rasûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Rasûlullah’ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”
Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Rasûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Rasûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnâda bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zâten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Rasûlü, sağ tarafına Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) almıştı; ama henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet, gelen Hz. Ömer’di (r.a.). Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer’e (r.a.) de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, Ey Allah’ın Rasûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimiz’in hatırına Ebu’l-Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu’l-Heysem’e gidelim” dedi.
Ebu’l-Heysem (r.a.)’in evine vardılar. Ebu’l-Heysem ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ebu’l-Heysem de hanımı da sesi duymadı. Fakat yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi” dedi. Ebu’l-Heysem (r.a.), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne?!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (r.a.), gelip seslendi: “Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenâzeleri dahi canlandıran Allah Rasûlü’ydü. O, “Ya Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Rasûlullah geldi!” diyordu. Ebu’l-Heysem (r.a.), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hânesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu ânını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Rasûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü: “Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”4116Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” ?
4116] Müslim, Eşribe 140, hadis no: 2038; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebî 28, h. no: -2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
- 1040 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesnâ bir insandı. Hz. Ömer (r.a.) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Rasûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan “dakal” denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.” 4117
Hâlbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hâcet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu. 4118
Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu: “Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrâfil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifâde eder ki?” 4119
Hz. Peygamber ve Ashâbının Yaşayışlarındaki Fakirlik
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.” 4120 Diğer bir rivâyette: “Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir” denmiştir. Bir diğer rivâyette: “Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi” denmiştir.
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” 4121
Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.” 4122
“Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.” 4123
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, bir sa’ hurma veya bir sa’ hubûbat bile gecelememiştir.” 4124
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu.
4117] Müslim, Zühd 36; İbn Mâce, Zühd 10; Ahmed bin Hanbel, I/24, 50
4118] Buhârî, Bed’u’l-Vahy 5-6, Savm 7; Müslim, Fezâil 50
4119] Tirmizî, Kıyâme 8; Ahmed bin Hanbel, I/36; III/7) (F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 2, s. 229 vd.
4120] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
4121] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
4122] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
4123] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
4124] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, (1215); Nesâî, Büyû 50, (7, 288)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1041 -
Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. “Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de: “Evet! Ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” 4125
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Resûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O’nda iki taş vardı.” 4126
Utbe İbnu Gazvân (r.a.) anlatıyor: “Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu.” 4127
Fudâle İbnu Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) cemaate namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Mediyne’de misâfir olarak bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi. Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: “Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfaatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz” derdi.” 4128
Bu hadisler, (son on hadis) Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâb-ı kirâmın zâhidâne hayatı hakkında bilgi vermektedir. Hattâ son rivâyette görüldüğü özere, ashâb-ı suffe, zühdün ötesinde “yokluk” ve “darlık” şartlarını yaşamıştır. Zühd, belli bir ölçüde irâdî bir hayat tarzı, varlığa rağmen bir tercihdir. Hâlbuki açlıktan karna taş bağlamak, namazda kıyam sırasında yere yığılıp kalmak irâdî bir zühd değil, yokluğun getirdiği bir mahkûmiyettir. İslâm inkılâbı, bu maddî imkânsızlıklar içerisinde başlamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) şahsen mahkûm olduğu maddî darlıktan hiç şikâyetçi olmadan, zerre kadar fütura düşmeden sıkıntılara katlanmış, Allah indindeki sevabı hatırlatarak ashâbını da metânet ve sabra dâvet etmiştir.
Rivâyetler, Efendimiz’in fetihlerden sonra, gelirlerin artmasıyla maddî bolluğa kavuşulmuş olmasına rağmen yaşayış tarzını değiştirmeyip üst üste üç gün buğday ekmeğini doyuncaya kadar yemeyecek, mutfağında günlerce ateş yakmayacak kadar mütevâzi/sade yaşayışını devam ettirdiğini bildirmektedir. Yani O, ömrü boyunca, irâdî ve kasdî bir zühd hayatı yaşamış, ümmetine vecîbe kılmadan, ideal hayat örneğini fiilen vermiştir. 4129
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 4130
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 4131
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene
4125] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
4126] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
4127] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
4128] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
4129] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/463
4130] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
4131] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
- 1042 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne mutlu!” 4132
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ensâr’dan (r.a.) bazı kimseler, Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemezse), Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu ğani kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 4133 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4134
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 4135
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. Bilâkis zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 4136
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp halktan birşey istemeyen kimsedir.” 4137
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 4138 Rezin bir rivâyette şu ziyâdede bulundu: “Avn İbnu Abdillah İbnu Utbe rahimehullah dedi ki: “Ben zenginlerle düşüp kalkıyordum. O zaman benden daha heveslisi yoktu. Bir binek görsem benimkinden daha iyi görürdüm; bir elbiseye baksam, benimkinden daha iyi olduğuna hükmederdim. Ne zaman ki bu hadisi işittim, fakirlerle düşüp kalktım ve rahata erdim.”
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 4139
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi,
4132] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
4133] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
4134] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
4135] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
4136] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
4137] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, -2, 923-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85
4138] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
4139] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1043 -
zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 4140
“Bir adam Rasûlullah’tan (s.a.s.) bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 4141
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 4142
Sevban (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):”Cenneti garanti etmem mukabilinde, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?” buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: “Ben, (Ey Allah’ın Rasûlü!)” dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi.” 4143
“İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa verdiğim o şeyin bereketini görmez.” 4144
İbnu’l-Firâsî’nin anlattığına göre, babası: “Ey Allah’ın Rasûlü! (ihtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: “Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. 4145
“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağni kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!” buyurdu.” 4146
“Kim (malını arttırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak surette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin isterse çoğaltmayı istesin, (artık kendisi bilir)!” 4147
Kabisa İbnu Muharik (r.a.) anlatıyor: “Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)’ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): “Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim” buyurdular. Sonra da: “Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, “Falancaya fakirlik isâbet etti” diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” 4148
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (aleyhissalâtu
4140] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
4141] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95
4142] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
4143] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96
4144] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98
4145] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95
4146] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
4147] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
4148] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97
- 1044 -
KUR’AN KAVRAMLARI
vesselâm)’dan birşeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam:”Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasulullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarlayarak (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 4149
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Arafat’ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sadaka zengine helal değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helal değildir. Öyleyse, kim malını arttırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyamet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” 4150 Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” Rasûlullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Rasûlullah: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar:”Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Peygamberimiz: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” 4151
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 4152
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 4153
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Babası) Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) dedi ki:
4149] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
4150] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
4151] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
4152] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
4153] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1045 -
“Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): “(Ey Allah’ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine verseniz!” diyordum. Rasûlullah da: “Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!” buyurdular. (Hadisi İbn Ömer’den rivâyet eden) Sâlim der ki: “Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi.” 4154
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra: “Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımdaverdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ’nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib’dir!” buyurdular. Amr devamla der ki: “Vallahi, Rasûlullah (s.a.s.)’ın (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim.” 4155
Hz. Peygamber’in Ailesinin Maîşeti ve Sade Yaşayışı
Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Âl-i Muhammed’in (Rasûlullah’ın ailesinin) (s.a.s.), bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe’nin râvisi Ebû Seleme der ki: “Ben Âişe’den (r.a.) sordum: “Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi: “İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a bazen gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbn Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.” 4156
“Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.” Hâlbuki o sıralarda Rasûlullah’ın dokuz zevceleri vardı.” 4157
“Âl-i Muhammed’de (Peygamber ailesinde) ancak bir mûdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Âl-i Muhammed’de bir mûdd yiyecek (bile) sabahlamadı.” 4158
Süleymân İbn Surad (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.” 4159
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdü lillâh, şu şu vakitten beri mideme
4154] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105
4155] Buhârî, Cum’a 29, Humus 19, Tevhid 49
4156] Müslim; Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 575
4157] Buhârî, Kitabu’l-Bey
4158] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576
4159] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 576
- 1046 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.” 4160
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.” 4161
Peygamberimiz’in Çocuklarına ve Ev Halkına Karşı Tavırları
Rasûlullah, ümmetini eğitip terbiye ederek ateşten koruması ve sırât-ı müstakîme yöneltmesindeki gayretini, evinde en yakınlarına karşı görmememiz tabii ki mümkün değildir. Allah Rasûlü, her hususta olduğu gibi, insan eğitiminde ve çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlâtlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlât ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Rasûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vekar buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkordu. Meselâ, bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Rasûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır” 4162 der. Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.
Çocuklarını Ebedî Hayata Hazırlaması: Allah Rasûlü ebediyete yani insanların yaratılış itibârıyla talip oldukları şeye talipti. Evet, insan, ebed için yaratılmıştır. Ebedden Ebedî Zât’tan başka bir şeyle de tatmin olması mümkün değildir. Binaenaleyh O’ndan başka bir şey istemez... bilerek-bilmeyerek hep O’nu arzular. Bu itibarla da insana ebediyeti vereceğiniz âna kadar onun doyup tatmin olması mümkün değildir. Evet, insanın sonsuz emelleri ve arzuları vardır. Ona ne verseniz tatmin edemezsiniz! Zaten bütün dinlerin ve peygamberlerin mesajlarının esası da işte bu ukba buudlu nizamdır. Bu itibarladır ki, Allah Rasûlü (sav) bir taraftan avuç avuç ve kucak kucak onlara huzur taşırken, diğer taraftan da onları ebedî huzura, ebedî saadete hazırlamayı hiç mi hiç ihmâl etmiyordu. Bunun en çarpıcı misallerinden birini şu vak’ada görmek mümkündür: Fâtıma Vâlidemiz, boynunda bir gerdanlıkla Allah Rasûlü’nün huzuruna gelir. Allah Rasûlü (s.a.s.), bir rivâyette4163 Fâtıma Vâlidemiz’in boynundan gerdanlığı alır. Başka bir rivayette gerdanlık Fâtıma Validemiz’in elindedir ve Allah Rasûlü ona şöyle buyurur: “İster misin ki halk Peygamberin kızı elinde cehennemden bir zincir, bir kolye taşıyor? desin?” (Burada, halktan maksat, insanlar veya melekler, sema sâkinleri olması arasında fark yoktur.) Evet, bir taraftan onları aziz tutuyor, diğer taraftan da teveccühlerini bütünüyle âhirete, Allah’a, ebedî ve uhrevî güzelliklere çeviriyordu. Bu söz Hz. Fâtıma’ya yetmişti. Zira bu söz, onun gönlünde taht kuran ve onu bütün letaifiyle fetheden insandan geliyordu. Onun için Hz. Fâtıma diyor ki: “Hemen kolyeyi sattım. Parasıyla bir köle aldım ve o köleyi de hemen hürriyete kavuşturdum. Sonra da Allah Rasûlü’nün huzuruna geldim. Geldim ve yaptıklarımı kendisine bir bir nakledince mesrûr oldu, sevindi. Sonra da ellerini açıp Allah’a
4160] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577
4161] Kütüb-i Sitte Muht. Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 577
4162] Ahmed bin Hanbel, II/279; Müslim, Zekât 161
4163] Nesâî’nin rivâyeti
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1047 -
şöyle hamd etti: “(Kızım) Fâtıma’yı cehennemden koruyan Allah’a hamdolsun.” 4164
Elbette ki, Hz. Fâtıma boynuna taktığı bu kolye ile harama girmiş değildi. Ancak Allah Rasûlü onu mukarrebîn dairesinde tutmaya çalışıyordu. Efendimiz’in ikazı takva ve kurb buudluydu. Bu bir cihetle dünyaya karşı alâkasızlık, ama daha çok da, bulundukları yer ve kıyamete kadar temsil edecekleri cemaat itibârıyla, “Ehl-i Beyt”in anasına düşen bir titizlik ve hassasiyet örneğiydi: Evet, Hasan’a, Hüseyin’e ve daha sonra gelecek Zeynelâbidin gibi âbidlerin, ziya kaynağına ana olmak elbette kolay değildi. Allah Rasûlü onu Ehl-i Beyt’e ana olmaya hazırlıyordu. Sanki ona: “Kızım sen, öyle bir koca evine giriyorsun ve öyle bir eve gelin gidiyorsun ki, senin o mübarek hanenden teselsülen ortaya çıkacak dünya kadar altın halkalar var. Bırak boynundaki şu altın kolyeyi, sen onlara ana olmaya bak!” diyordu. Evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabiyne ana olmak kolay değildi. Onun için Allah Rasûlü bu hususta, kendi hanesine karşı daha hassas ve daha sert idi. Evet, O, bu davranışlarıyla şefkat ve re’fetin yanında onların nazarlarını uhrevî âlemlere çevirme itibârıyla de sırat-ı müstakimin ayrı bir yönünü hatırlatıyor ve büyük-küçük bütün fenalıklara karşı kapı ve pencereleri kapatıp onların nazarlarını sadece âhirete çeviriyor ve “size Allah gerek, Allah!” diyordu.
Allah Rasulü, bu en sevdiklerini, gerçek sevginin gereği olarak dünyevî bütün ricsten, pisliğin her çeşidinden temizliyor, eteklerine dünyevî tozun-toprağın bulaşmasına fırsat vermiyor, onların nazarlarını ulvî âlemlere çeviriyor ve onları oradaki beraberliğe hazırlıyordu. “Kişi sevdiğiyle beraberdir”4165 Hz. Muhammed’i seviyorsanız, yolunda olacaksınız, yolunda olanlar ötede O’nunla beraber olacaklardır. İşte bu beraberliğe hazırlama yolunda Allah Rasûlü bir taraftan onları seviyor, bağrına basıyor, diğer taraftan da bu sevip bağrına basmayı çok iyi değerlendiriyordu. Şefkat olacak, sevgi olacak, kalple ve hisle kucaklama olacak; fakat âhiret adına da kesinlikle bir gevşeklik olmayacak. İşte Sırat-ı Müstakim; orta ve en doğru yol! Bir yol ki Allah Rasûlü de bu yolun Baş yolcusu...
Hz. Fâtıma’nın Hizmetçi İstemesi: O’nun terbiye sisteminden bir diğer kesiti de İmam Buharî ve Müslim veriyor. Hâdiseyi bize Hz. Ali (r.a.) anlatıyor ve diyor ki: “Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fâtıma kendisi yapıyordu. Zâten, bütünü bir tek odadan ibâret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O odacıkta, Fâtıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik-deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.
Bu arada bir harp dönüşü Medine’ye esirler getirilmişti. Allah Rasûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fâtıma’ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi... Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fâtıma Vâlidemiz’den dinleyelim: “Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Âişe: “Geldiğinde ben haber veririm” dedi, ben de geri döndüm. Az sonra Allah Rasûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki ayağındaki serinliği hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen
4164] Nesâî, Ziynet 39
4165] Buhârî, Fezâilu’l-Ashâb 9; Müslim, Zikr 80, 81; Ebû Dâvud, Edeb 100
- 1048 -
KUR’AN KAVRAMLARI
naklettim. Allah Rasûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi: “Yâ Fâtıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da dâima sâdık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! (Yani, senin iki vazifen var: Allah’a karşı kulluk etmek ve sonra da kocana itaatde bulunmak.) Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim: Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa ‘Sübhânallah’, otuz üç defa ‘El-hamdü lillâh’, otuz üç defa da ‘Allahu ekber’ de. İşte bu, senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” Bunun mânâsı şu idi: Ben senin nazarını uhrevî âlemlere çeviriyorum ve orada senin, bana ulaşman ve benimle beraber olman için de iki yol var: Birincisi Rabbine karşı kulluk vazifende kusur etmemen. İkincisi de; kocana karşı vazife ve mükellefiyetlerini yerine getirmen. Eğer bir hizmetçi, senin kocana karşı vazifelerinde senin yerini alır ve senin yapman gerekenleri o yaparsa, bu bir ölçüde senin eksik kalmana sebebiyet verebilir. Oysaki senin iki kanatlı olman gerekir. Bir insan, nasıl en mükemmel kul olur ve Allah’a kulluğunu en mükemmel şekilde yerine getirir? Bir insan nasıl en mükemmel insan olur ve üzerindeki mükellefiyetleri kusursuz ve arızasız yerine getirir? İşte sana düşen bunları araştırmaktır.
Sen evvela, Rabbine karşı kulluğunu en mükemmel şekilde edâ et ve mükemmel bir kul ol! Sonra da Ali gibi kıyâmete kadar gelecek ehlullah’ı sulbünde taşıyan büyük bir insana karşı, mükellefiyetlerini yerine getir ve mükemmel bir insan ol! Ol ki, bütün mükemmeliyetlerin ve mükemmellerin toplanma yeri olan cennette benimle beraber olabilesin! Hz. Fatıma’nın zü’l-cenâheyn (iki kanatlı) olması için Hz. Ali ve ona hizmet bu denli önemli olunca, Hz. Fâtıma’nın hizmetçi kullanması, onun kanatlarından birinin kırılması demektir. Böyle tek kanatlı biri ise Hz. Hasan’a, Hz. Hüseyin’e ve kıyâmete kadar gelecek bütün aktâba, müceddidiyne, müçtehidiyne ana olamazdı. Allah Rasûlü onu bu büyüklükte bir ana yapmak için, âdeta dünyaya ait bütün alâkalarını kesiyor onun nazarını tamamen âhirete çeviriyordu. Zira Allah (c.c.) da O’nu böyle yapmış ve böyle terbiye etmişti. 4166
Fâtıma O’nun kızıydı. Hakk’ın terbiye adına kendisine lutfettiği ve ihsanda bulunduğu şeyleri o kızından esirgeyemezdi. O kız ki, Hz. Hasan ile Hüseyin’den son şerif ve seyyide kadar birçok faziletli insanın anası olacaktı. Bu itibarla onun bu mübârek meyvelere çekirdek olabilecek mâhiyette yetiştirilmesi gerekiyordu. İşte bundan dolayı Efendimiz, bir taraftan fevkalâde sevgisi, şefkati ve gönüllerinde taht kurmanın yanında, diğer taraftan da Fâtıma’nın nazarını hep uhrevî âlemlere çeviriyordu.
O’nun Mutluluk Evinin Genel Atmosferi: Allah Rasûlü’nün saâdet hânesinde sürekli bir haşyet, Allah korkusu tüter dururdu. Allah Rasulü’nün bakışlarını yakalayabilenlerin, o bakışlarla her zaman cennetlerin imrendiriciliğine veya cehennemlerin ürperticiliğine ulaşmaları, hatta görüp hissetmeleri mümkündü. O’nun evinde yaşayanlar, O’nunla uzun müddet beraber kalanlar, O’na bakanlar, her zaman Allah’ı hatırlardı. İmam Nesaî naklediyor: “Allah Rasulü (sav) namaz kılarken içinde bir güveç kaynıyor gibi ses duyulurdu.” 4167 O, daima ağlamalı, kaynamalı bir içle Allah’a teveccüh eder ve namazını öyle kılardı. Âişe Validemiz kaç defa O’nu Rabbinin huzurunda, başı yerde titreyerek, irkilerek secde eder
4166] İbn Hişam, Sîre I/262
4167] Nesâî, Sehv 18
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1049 -
vaziyette bulmuştu. 4168
Tabii ki, O’nun bu hali, ev halkına da müsbet yönde tesir ediyor ve terbiye adına onlara çok şey kazandırıyordu. Allah’tan çok korkan bu büyük insanın, hanım ve evlâtlarında da aynı haşyet, aynı korku vardı. Çünkü Allah Rasûlü, hep yaşadığını söylüyor ve söylediklerini de yaşadıklarıyla örneklendiriyordu. İnsanın yaşadığını söylemesindeki tesiri, en bariz şekli ve en çarpıcı keyfiyetiyle ancak O’nun evinde görebiliriz. Yeryüzünde mevcut bütün pedagog ve terbiyeciler, bütün terbiye sistemleri adına, bildikleri ne kadar mâlûmâtları varsa hepsini seferber etseler, insan yetiştirme adına, o hâne-i saâdetteki, mutlu yuvada, güzel evdeki etkiye ulaşamazlar ve ulaşamamışlardır da.
Evet, Allah Rasûlü (s.a.s.) yapmak ve anlatmak istediği şeyleri daha çok, davranışlarıyla temsil ve ifade etmiş, sonra da davranışlarından dökülen bu şeylere tercüman olmuştur. Allah’a karşı nasıl haşyet duyulacak, nasıl takvâ ve zühd içinde yaşanacak, secdeler nasıl bir derinlikle edâ edilecek ve nasıl iki büklüm olunarak rükû yapılacak; gecelerde nasıl feryad edilecek, Allah Rasûlü bütün bunları evinde yapmış, sonra da, arkadaşlarıyla sohbetlerinde: “İnsanlar şöyle yapmalıdırlar. Çocuklarına şu şekilde sahip çıkmalıdırlar. Hak ve hakikate şu denli tercüman olmalıdırlar” demiş ve dedikleri de hem kendi evinde, hem de dışarıda, hemen hüsn-ü kabul görmüş ve inanan insanların hayatlarında yankılanmıştır.
Her şeyden evvel O, eşi benzeri olmayan bir baba ve dedeydi. Hayat adına bize çok basit gibi görünen bu husus, esâsen her insan için aşılması gereken en zor engel ve engebelerden biridir ve Allah Rasûlü bu engeli en kolay şekilde aşmış en birinci baba ve dededir. Hem O, öyle evlât ve torunlar yetiştirmiştir ki, onların sulbünden gelen ne kadar altın halkaya âit insan varsa, hepsi de insanlığın ufkunda, âdetâ asırlara saçılmış güneşler, aylar ve yıldızlar gibidirler. Bu husus, sadece Allah Rasûlü’ne has bir mazhariyettir ki, Cenâb-ı Hak O’nu bu mazhariyette de tek kılmıştır. İçlerinde tek bir mürted barındırmayan veya başka bir ifâdeyle, içlerinden tek bir mürtedin çıkmadığı tek nesil, hem de milyonlara varan sayılarıyla Allah Rasûlü’nün neslidir.
Nice Hak dostları vardır ki, kendileri çok büyük olmalarına rağmen, evlerinde yetiştirdikleri evlâtları itibarıyla fevkalâde fakirdiler. Onların evlâtları veya torunları, azıp sapmış ve şeytanın ağına takılmışlardır. Günümüzde dahi bunun yüzlerce örneğini gösterip anlatmak mümkündür. Ancak Allah Rasûlü’nün evlât ve torunlarıdır ki, hiçbirisi yetiştikleri haneye, o hânenin mâna köklerine ihânet etmemişlerdir. Değil ihânet etmek, her fırsatta bu cibilli alâkayı göstermiş ve vefâ misali olmuşlardır. Evet, işte bu da yine Allah Rasulü’nün risâletinin bir delilidir ki, insan ne kadar dâhi de olsa bu ölçüde bir terbiyeci olması kat’iyen mümkün değildir. 4169
Rasûlullah’ın Cömertliği ve Tevâzuu
Keremden Bir Kesit: Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok önemli bir sıfattır. Hatta câhiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arabının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: “Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik...”
4168] Nesâî, İşretü’n-Nisâ 4
4169] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, s. 361 vd
- 1050 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdetâ birbirleriyle yarışırlardı. Tabii bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı. İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhûr etti. O’nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa, ondan tek kelime ile dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O’nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şâirlerin, bu ifâdelerinden dahi hiç mi hiç hoşlanmıyor ve onların sözlerini, “Ekremü’l-Ekremîn” olan Allah’a izâfe ve havâle ediyordu.
O öyle parlak bir ayna idi ki, Cenâb-ı Hakk’ın “Kerîm” ismi, O’nda tecelli ile kendini gösteriyordu. O, her konuda olduğu gibi bu hususta da Allah Teâlâ’nın en zirvede bir kulu idi ve yeryüzünde O’ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi. Hz. Muhammed Aleyhisselam, keremin; kerem ise cennetin yoludur. Cimrilik ise, insanı cehenneme götüren bir yoldur. Bu büyük insanı uzaktan görenler dahi, O’nu, vasıflarından hemen tanır ve “bu O’dur!” derlerdi. O, insanlık, dolayısıyla da cennet yolunun biricik rehberidir. O, diğer vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmenin yolunu bulmuştur. O, hilmi/yumuşak huyluluğu, tevâzusu ile ruhları fethetmiş, keremi/cömertliği ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur.
O isteseydi, dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten, daha nübüvvetini ilân ettiği ilk günlerde, Kureyş O’na dâvâsından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? 4170. Daha sonra da, bütün müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep O’nun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesâbı yoktu. Fakat O şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi, hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.
O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği anlayışı ile yaşıyordu. O’na göre uzun bir yolculuk esnâsında, gölgelenmek için muvvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya. Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten önem verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, O’nun insanlığa giden yolları, insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti.4171 Gâye ve hedef yüce idi. Allah’a ulaşmak O’nun en birinci gâyesiydi ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi. İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne önemi olabilirdi ki? Elbetteki hiç. Hiç ise, gönül bağlamaya değmezdi...
O, kendi bireysel hayatı için fakirliği seçmişti. Bu, herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin midesi altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zâten, O büyük insanın sâyesinde müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti haline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekât kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama, onların içinde öyle zâhidler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da câzip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergâmlık, bir ruh yüceliği meselesidir. Yaşatmayı sevmedir; yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış
4170] İbn Hişam, Sîre, I/285
4171] Buhârî, Rikak 3
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1051 -
insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.
Bir iftar sofrasında, Hz. Ebu Bekir’e bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları, boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: Birgün Allah Rasûlü, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş sonra da ağlamış ve: “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!”4172 âyetini okuyarak, “işte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım... 4173
Hâlbuki Hz. Ebû Bekir gayet sade ve fakirâne bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gâyet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı, ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilâfeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitâben şöyle deniyordu: “Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Dolayısıyla, bu paralar hazineye âittir ve oraya konulmalıdır.” Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: “Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın ya Ebâ Bekir!” dedi. 4174
Hz. Ebû Bekir, böyle zâhidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhisselam’dan öğrenmişti. Zira Allah Rasûlü, pratikte, böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashâbına öğretmişti.
Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin beşte birine, hem de Cenâb-ı Hakk’ın fermânıyla4175 sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Rasûlü’nün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma selâhiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından O’na tevdî edilmişti. Hâlbuki Hz. Ömer birgün, O’nun saâdet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Efendimiz, niçin ağladığını sorunca da, o koca Ömer şöyle diyecekti: “Ya Rasûlallah! Dünya kralları, Kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın zeminin izleri var.” Allah Rasûlü, şu cevabı verir: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 4176
Allah Rasûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Meselâ, bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn’den O’nun payına düşen beşte biri belirtelim: 40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir. 4177 Diğer savaşlarda elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimiz’in
4172] 102/Tekâsür, 8
4173] Müslim, Eşribe 140; Ebû Nuaym, Hilye, I/30
4174] Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, IV/252
4175] 8/Enfâl, 41
4176] Buhârî, Tefsir 66, -2-; Müslim, Talâk 31
4177] İbn Sa’d, Tabakat II/152
- 1052 -
KUR’AN KAVRAMLARI
en müreffeh bir hayat yaşamasına engel hiç bir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, cisimlenmiş kerem ve cömertlik idi. Bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Rasûlullah olabilir...
Allah Rasûlü, dış-iç uyumu açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. O’nun dış görünüşü, farklı ve hoş bir heybet arzediyor ve güzelliği de âdetâ insanları büyülüyordu; iç dünyası itibarıyla da aynı ölçüde insanları teshir ediyordu. Hz. Enes: “Allah Rasûlü, insanların en güzeliydi” 4178 der. Evet, hem sîret/yaşayış, hem de sûret/şekil itibarıyla O, insanların en güzeliydi. Hz. Âişe Vâlidemiz de O’nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: “Mısır kadınları, Yusuf’u görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları siynelerine saplarlardı.”
O insanların en güzeliydi. Enes’in sözü devam ediyor: “O, insanların en cömertiydi.” Sûret ve cemâl yönüyle “ahsenu’n-nâs” (insanların en güzeli) olan Allah Rasûlü, kalp ve irâdesiyle “ecvedu’n-nâs” (insanların en cömerti) idi.4179 İbn Abbas’ın ifâdesiyle, özellikle Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi 4180 Yani, elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu bir ruh ve irâde meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep başkaları için yaşardı. Sürekli başkalarının/ümmetinin mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zâten, insanları mesut görmek kadar, O’nu mutlu edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergâmlığında, en son sırayı da kendi hânesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani, O, evvelâ, kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini, alâkasını yayıyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud’da bulunup şehid düşenlerin ailelerine öncelik tanınıyordu. Ve sık sık, kendi evindekilere: “Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem” 4181 diyordu.
O’nun hilminin/yumuşaklığının ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, O’na kerem/cömertlik anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biridir: Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasûlü, Huneyn’e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneyn’de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. O’nun bu durumu Allah Rasûlü’nün dikkatini çekmişti. “Bakıp beğendiğin o develer senin olsun” dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Rasûlü’ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Rasûlü’nün bu keremi onu, bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvan’ı kazanmak elbette binlerce deve, sığırdan daha mühimdi. Allah Rasûlü de en önemli olanı yapmıştı. Nitekim Safvan’a karşı gösterilen bu cömertlik, neticesiz kalmamıştı. Safvan hemen kavmine gidip şöyle demişti: “Ey kavmim koşun İslâm’a girin! Zira Hz. Muhammed bir veriş veriyor ki, ancak, fakirlikten korkmayan ve Allah’a tam itimat eden bir insan böyle verebilir!” 4182
4178] Müslim, Fezâil 48; Buhârî, Menâkıb 23
4179] Müslim, Fezâil 48
4180] Buhârî, Deavât 11; Ebû Dâvud, Edeb 100; Ahmed bin Hanbel, I/136
4181] Müslim, Cihad 78
4182] Müslim, Fezâil 57; Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/465; İbn Hişam, Sîre IV/135; İbn Hacer, el-İsâbe, II/187; Kenzu’l-Ummâl, 10/505
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1053 -
O, kendisinden birşey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de borç alıp verir ya da vaad ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen veriverirdi.
Bir bedevî gelip O’ndan birşey istemişti, Allah Rasûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş, O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise verecek bir şey olmadığı için Allah Rasûlü vaadetmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah Rasûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler, yine verdin. Bir daha istediler, vaadettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Rasûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Rasulü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfet’üs-Sehmî ayağa kalkmış ve: “Ver Ey Allah’ın Rasulü, sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme! ” İki Cihan Serveri bir müddet sessiz durduktan sonra şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emrolundum.” 4183
Ferazdak ne güzel söyler: “O teşehhüdün dışında asla “hayır” demedi. Eğer teşehhüd olmasaydı O’nun “Hayır” sözü de “Evet” olurdu.” O, “evet” lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şer’î daire içinde O’ndan ne istense hemen icâbet eder ve isteyene istediğini verirdi.
Evet, Hz. Nebî’nin cömertlikte de benzeri yoktu. Bu ölçüdeki bir cömertlik de, ancak peygamberlikle izah edilebilirdi. Hem eğer cömertlik Allah’a yaklaştıran bir huy ise, Allah Rasûlü nasıl cömert olmaz ki? Hâlbuki O, Allah’a yakınlıkta, Cibril’i bile geride bırakmıştı. Zâten bizzat, kendisi de şöyle buyuruyordu: “Cömert; Allah’a, cennete ve insanlara yakın, cehenneme uzaktır. Cimri ise; Allah’a, cennete ve insanlara uzak, cehenneme yakındır.” 4184
Bu konuda yine Allah Rasûlü şöyle buyururlar: “Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm’ı seçti. Öyleyse siz de İslâm’la olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.” İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. “Güzel ahlâk ve cömertlikle İslâm’a ihsanda bulunun! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü cennette, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu cennete yükselir.” 4185
Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetâneti/zekâsı, cömertliği İslâm dinini i’lâda/yüceltmede, kalpleri Allah için kazanmada kullanır. O, rahmet ve yumuşak huylulukla kalplere girdiği gibi, Allah’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak sûretiyle de kalplere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalpleri ikram ve cömertlik anahtarıyla açmıştır.
Hz. Hadîce vâlidemiz, İslâm’a en erken uyanan kadındır. Zâten Hadîce, kelime manâsıyla da “erken doğan” demektir. O Efendimiz’den on beş sene erken doğmuş ve İslâm’a da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemmâ uygunluğu da vardır. Mekke’nin en zenginlerinden olan bu kadın, bütün servetini Allah ve Rasûlü uğruna harcayıp tüketmişti. Öyle ki vefat ettiği zaman, bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimâl
4183] Müslim, Fezâil 60, hadis no: 2314; Tirmizî, Şemâil; İbn Kesir, el-Bidâye 6/63
4184] Tirmizî, Birr 40
4185] Kenzu’l-Ummâl, 6/571
- 1054 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Allah Rasûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bu, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli idi, ölüm sonrası hali de böyle olmalıydı. Hâlbuki O, İslâm’a girmeden önce, zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin i’lâsı, İslâm’ın yayılıp güçlenmesi uğruna sarfedilmişti.4186 Bu da ayrı bir sırat-ı müstakim örneğiydi. Allah Rasûlü, cömertliğini öyle bir fetânet ve ferâsetle kullanmıştı ki yaptığı ikramların zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü. 4187
Kur’ân-ı Kerim’de Fakirlik ve Zenginlik
Kur’ân-ı Kerim’de fakirlik/yoksulluk anlamındaki “fakr” ve türevleri 13 yerde geçer. Aynı anlamda “miskîn” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 23 yerde kullanılır. Zenginlik anlamında “ğınâ” ve türevleri ise 73 yerde zikredilir.
“(O muttakiler ki,) Bizim rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 4188
“İşte onlar, âhirete karşılık dünya hayatını satın alan kimselerdir. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne de kendilerine yardım edilecektir.” 4189
“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı davrananları müjdele.” 4190
“Onlardan öylesi vardır ki: ‘Rabbimiz, bize dünyada da hasene (iyilik ve güzellik) ver, âhirette de hasene (iyilik ve güzellik) ver ve bizi ateş azabından koru’ der.” 4191
“İnkâr edip kâfir olanlara dünya hayatı süslendi (süslü gösterildi). Bu yüzden onlar, iman edenlerden bazısı ile alay eder. Oysaki (iman edip) ittika eden, Allah’ın azâbından korunanlar, kıyâmet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık verir.” 4192
“Sana (Allah yolunda) ne infak edip harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘Hayırdan harcadığınız şey, ebeveyn yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” 4193
“Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allah’ın ihsânı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 4194
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummanız hâriç, severek alamayacağınız derecede kötü ve değersiz şeyler vererek sakın hayır yapmaya kalkışmayın. Bilin ki Allah zengindir, övülmüştür.” 4195
“Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek sadaka vermenize
4186] İbn Kesir, el-Bidâye, III/158, 159
4187] F. Gülen, Sonsuz Nur, c. 1, Feza Y. -Zaman Gazetesi-, İst. 1994, s. 328 vd.
4188] 2/Bakara, 3
4189] 2/Bakara, 86
4190] 2/Bakara, 155
4191] 2/Bakara, 201
4192] 2/Bakara, 212
4193] 2/Bakara, 215
4194] 2/Bakara, 261
4195] 2/Bakara, 267
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1055 -
engel olur) ve sizin cimri olmanızı emreder/telkin eder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf/bolluk vaad eder. Allah, her şeyi ihâta eden (ihsânı geniş olan) ve her şeyi bilendir.” 4196
“Eğer sadakaları açık olarak verirseniz o, ne güzel. Eğer onları gizler ve bu şekilde fakirlere verirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır.” 4197
“(Yapacağınız hayırlar, sadakalar) Kendilerini Allah yolunda cihada adamış, Allah’a tâatten başka bir düşüncesi olmayan, o sebeple yeryüzünde dalaşıp kazanmaya imkân bulamayan, durumunu bilmeyen kimselere karşı gösterdikleri tokluktan dolayı onlarca zengin sayılan fakirlere verilmelidir. Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Yaptığınız ve yapacağınız hayırlarınızı Allah eksiksiz bilir ve karşılığını verir.” 4198
“Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya, işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” 4199
“Allah, fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahtar ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” 4200
“Bilinmelidir ki inkâr edenlerin malları da, evlâtları da Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar cehennem yakıtıdırlar.” 4201
“Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.” 4202
“De ki: ‘Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini aziz kılar, yüceltir; dilediğini de zelil kılar, alçaltırsın. Her türlü iyilik Senin elindedir. Gerçekten Sen her şeye kaadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin.” 4203
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birre (Cennete ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.” 4204
“...Kim inkâr edip kâfir olursa, bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir/zengindir.” 4205
“İnkâr edip kâfir olanlar var ya, onların malları da, evlâtları da Allah’ın huzurunda kendilerinden hiçbir şeyi (azâbı) uzaklaştırmayacaktır. İşte onlar, orada ebedî kalacaklardır.” ?
4196] 2/Bakara, 268
4197] 2/Bakara, 271
4198] 2/Bakara, 273
4199] 2/Bakara, 274
4200] 2/Bakara, 276
4201] 3/Âl-i İmrân, 10
4202] 3/Âl-i İmrân, 14
4203] 3/Âl-i İmrân, 26-27
4204] 3/Âl-i İmran, 92
4205] 3/Âl-i İmrân, 97
- 1056 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine, bu, onlar için çok fenâdır. Cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah’ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Şüphesiz, ‘Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu sözünü, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: ‘tadın o yakıcı azâbı! “ 4206
‘’Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin. Eğer onlarda bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin. Velilerden kim zengin ise, yetimin malını yemekten kaçınsın. Kim de fakir ise, örfe göre (ihtiyaç ve emeğine uygun olarak) yesin...” 4207
“Allahâ ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsân edin, iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez. Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah’ın kendilerine lutfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.” 4208
“... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 4209
“Eğer (eşler) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah’ın lutfu geniş, hikmeti büyüktür.” 4210
“Ey iman edenler, ...zengin olsun fakir olsun, adâleti titizlikle ayakta tutan (hâkim) ler ve Allah için şâhitlik eden insanlar olun...’’ 4211
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl ettiği şeyleri haram kılmayın, hudûdu aşmayın. Doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size helâl ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah’tan korkun.” 4212
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah’ın azâbından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 4213
“Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizden sonra yerinize dilediği bir kavmi yaratır. Tıpkı sizi, başka bir kavmin zürriyetinden yarattığı gibi.” 4214
“De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) ziyneti/süsü ve güzel rızıkları kim haram kılabilir?’ De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte) mü’minlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız iman edenlerindir.’ İşte, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklarız.” 4215
“İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibarettir. Allah yanında
4206] 3/Âl-i İmrân, 180-181
4207] 4/Nisâ, 6
4208] 4/Nisâ, 36-37
4209] 4/Nisâ, 77
4210] 4/Nisâ, 130
4211] 4/Nisâ, 135
4212] 5/Mâide, 87-88
4213] 6/En’âm, 32
4214] 6/En’âm, 133
4215] 7/A’râf, 32
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1057 -
ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 4216
“Eğer Allah’a hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı (Bedir Savaşı) günü kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlüne, O’nun akrabâlarına, yetimlere, yoksullara ve (harçlıksız kalmış) yolcuya âittir. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.” 4217
“Ey iman edenler!... yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki,) Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecektir. Çünkü Allah her şeyi iyi bilendir, hikmet sahibidir.” 4218
“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak, fakirlere, miskinlere (yoksullara, düşkünlere)... mahsustur. Allah alîm ve hakîmdir.” 4219
“Allah ve Rasûlü için (insanlara) öğüt verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve (savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara (savaşa katılmamalarından dolayı) bir günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine (kınanmasına) bir yol yoktur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Kendilerini bindirip sevk etmen için sana geldiklerinde, ‘Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum’ deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk yoktur). Sorumluluk, ancak, zengin oldukları halde, senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar, geri kalan kadınlarla beraber olmaya râzı oldular. Allah da onların kalplerini mühürledi, artık onlar bilemezler.” 4220
“Dünya hayatının (şu yakın hayatın) durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sebebiyle (ağ gibi birbirlerine örülüp) karışırlar. Nihayet yeryüzü ziynetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de ona (ürünleri biçmeye, yemişleri toplamaya) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün (öyle süslü) değilmiş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek toplumlar için âyetlerimizi böyle açıklarız.” 4221
“Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkını vermek Allah’a aittir.” 4222
“Allah dilediğine rızkını bollaştırır ya da daraltır. Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, (basit) eşyadan, geçici bir zevkten başka bir şey değildir.” ?
“Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti. Mûsâ dedi ki: ‘Eğer siz ve yeryüzünde olanların hepsi nankörlük etseniz (Allah’ın bir şeyi noksan olmaz). Çünkü Allah gerçekten zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.” 4223
“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.” 4224
4216] 8/Enfâl, 28
4217] 8/Enfâl, 41
4218] 9/Tevbe, 28
4219] 9/Tevbe, 60
4220] 9/Tevbe, 91-93
4221] 10/Yûnus, 24
4222] 11/Hûd, 6
4223] 14/İbrâhim, 7-8
4224] 16/Nahl, 71
- 1058 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, ama Allah katında olanlar sonsuzdur, tükenmez. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” 4225
“Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi. Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.” 4226
“(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.” 4227
“Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir. Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 4228
“Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür. Eğer, Rabbinden umduğun bir rızkı beklemek durumunda olduğun için onlara bakamıyorsan, hiç olmazsa, kendilerine gönül alıcı bir söz söyle. Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, (onları) çok iyi görür. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz, onların da, sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek, gerçekten büyük bir suçtur.” 4229
“Onlara, dünya hayatının tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten bir su indirdik, yerin bitkisi onunla karışıp yeşerdi. Sonra (kuruyup) rüzgârların savurduğu çöp kırıntıları haline geldi (işte bu dünya hayatı, böyle bir mevsim kadar kısadır). Allah her şeye kadirdir, her şey üzerinde iktidar sahibidir. Mal/servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Kalıcı ve ölümsüz olan güzel işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit etmeye daha lâyıktır.” 4230
“Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Ama bu hususta taşkınlık etmeyin; sonra gazabım üzerinize iner. Kimin üstüne gazabım inerse artık o, (ateşe) düşmüştür.” 4231
“Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir. Ailene
4225] . 16/Nahl 96
4226] 16/Nahl, 112-114
4227] 17/İsrâ, 16
4228] 17/İsrâ, 18-21
4229] 17/İsrâ, 26-31
4230] 18/Kehf, 45-46
4231] 20/Tâhâ, 81
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1059 -
namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takvâ ehlinindir.” 4232
“Bayramda kesilen kurbanların etlerinden yeyin; yoksulu, fakiri de doyurun.” 4233
“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hakikaten Allah yalnız O, (hiçbir şeye muhtaç olmayacak kadar) zengin ve övgüdeğerdir.” 4234
“İçinizden bekârları, köle ve câriyelerinizden sâlih olanları evlendirin. Eğer fakir iseler Allah onları (evlilik sâyesinde) kendi lutfu ile zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayanlar ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar...” 4235
“...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnîdir/zengindir, çok kerem sahibidir.” 4236
(Hz. Mûsâ, Firâvun’un ülkesi Mısır’dan çıkınca yolda yedi gün kadar aç kalmıştı) ve şöyle dedi: “Rabbim, şüphesiz ben, bana indireceğin hayra fakirim/muhtacım.” 4237
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vâsıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah’ın yanında olan ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” 4238
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde fesâdı/bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, müfsidleri/bozguncuları sevmez.” 4239
“Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir/zengindir.” 4240
“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Âhiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” 4241
“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 4242
“Onlar, sadece şu dünya hayatının/yakın hayatın görünen dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gâfildirler.” 4243
“İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca, bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar. Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler
4232] 20/Tâhâ, 131-132
4233] 22/Hacc, 28
4234] 22/Hacc, 64
4235] 24/Nûr, 32-33
4236] 27/Neml, 40
4237] 28/Kasas, 24
4238] 28/Kasas, 60
4239] 28/Kasas, 77
4240] 29/Ankebût, 6
4241] 29/Ankebût, 64
4242] 29/Ankebut, 82
4243] 30/Rûm, 7
- 1060 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bakalım! Haydi, sefâ sürün; ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler. Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte, dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda, ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskiyne/yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır. Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 4244
“Sarfettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.” 4245
“Ey insanlar, Allah’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah’ın affına güvendirmek suretiyle sizi aldatmasın.” 4246
“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirlersiniz/muhtaçsınız. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O’dur, Allah’tır.” 4247
“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne râzı olmaz. Eğer şükrederseniz bundan râzı/hoşnut olur...” 4248
“Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten karar yeri, kalınacak yurttur.” 4249
“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun ekinini/kazancını arttırırız. Kim dünya ekinini/kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” 4250
“Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat “Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır, her şeyi görendir.” 4251
“Rabbının rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik ve onlardan kimini ötekine derecelerle üstün kıldık ki, biri diğerine iş gördürebilsin. Rabbının rahmeti, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır. İnsanlar bir tek ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine binip çıkacakları merdiven yapardık. Ve evlerine kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar, kanepeler ve süsler verirdik. Bütün bunlar, sadece dünya metâından ibarettir. Âhiret ise, Rabbının katında sakınanlara mahsustur.” 4252
“İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, ‘dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeyleri harcadınız, onların zevkini sürüp tükettiniz (burası için hiçbir şey bırakmadınız). Yeryüzünde haksız yere istikbâr etmenizden/büyüklük taslamanızdan ve fıskınızdan/yoldan
4244] 30/Rûm, 33-40
4245] 34/Sebe’, 39
4246] 35/Fâtır, 5
4247] 35/Fâtır, 15
4248] 39/Zümer, 7
4249] 40/Mü’min, 39
4250] 42/Şûrâ, 20
4251] 42/Şûrâ, 27
4252] 43/Zuhruf, 32-35
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1061 -
çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 4253
“Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” 4254
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve ittika ederseniz (sakınırsanız) Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı tamamen sarfetmenizi istemez. Eğer onları isteseydi ve sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz ve bu da sizin kinlerinizi ortaya çıkarırdı. İşte sizler, Allah yolunda infâka/harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisen cimrilik etmiş olur. Allah zengindir. Siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.” 4255
“İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” 4256
“Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 4257
“Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 4258
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez. Onlar, cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah zengindir, hamde/övgüye lâyıktır.” 4259
“Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez...” 4260
“Allah’ın fethedilen ülkeler halkının mallarından Peygamberi’ine verdiği ganîmetler, Allah, Peygamber yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azâbı çetindir. Allah’ın verdiği bu ganimet malları, yurtlarından ve mallarından çıkarılmış olan, Allah’tan bir lutuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhâcirlerindir. İşte doğru olanlar bunlardır.” 4261
“Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır. Herhangi birinize ölüm gelip de ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!’ demesinden
4253] 46/Ahkaf, 20
4254] 47/Muhammed, 12
4255] 47/Muhammed, 36-38
4256] 53/Necm, 39
4257] 53/Necm, 48
4258] 57/Hadîd, 20
4259] 57/Hadîd, 22-24
4260] 58/Mücâdele, 17
4261] 59/Haşr, 7-8
- 1062 -
KUR’AN KAVRAMLARI
önce, size verdiğimiz rızıktan infak edin, Allah için harcayın.” 4262
“Doğrusu, mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir/imtihandır. Büyük mükâfat ise Alah’ın yanındadır. O halde, gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak infâk edin/harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 4263
“Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” 4264
“(Kitabı sol tarafından verilen şöyle der:) Malım bana hiç fayda sağlamadı.” 4265
“Muhakkak ki insan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Ona bir kötülük dokunduğunda feryad eder. Bir hayır eriştiğinde ise cimrilik eder. Ancak namazlarını kılanlar müstesnâdır. Onlar namazlarında devamlıdırlar. Mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için belli bir hak vardır. Onlar hesap gününe iman ederler. Onlar Rablerinin azâbından korkarlar.” 4266
“Cennet içindekiler, günahkârlara, ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu doyurmuyorduk.” 4267
“Hayır, siz aceleciyi, (çabuk geçen dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” 4268
“Onlar (Cennetteki has kullar), kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah razâsı için yemek yediriyoruz; o yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler).” 4269
“Fakat siz (ey insanlar!) âhiret, daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını (yakın hayatı) tercih ediyorsunuz.” 4270
“Fakat insan böyledir; Rabbı ne zaman kendisini imtihan edip ona ikramda bulunur, ona nimet verirse; ‘Rabbım bana ikram etti’ der. Ama Rabbı onu imtihan edip rızkını daraltırsa; ‘Rabbım bana ihânet etti, beni küçük düşürdü’ der. Hayır, doğrusu siz, yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyorsunuz. Mirası, helâl haram demeden yiyorsunuz. Malı da pek çok seviyorsunuz.” 4271
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz. Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 4272
4262] 63/Münâfıkun, 9-10
4263] 64/Teğâbün, 15-16
4264] 65/Talak, 2-3
4265] 69/Haakka, 28
4266] 70/Meâric, 19-27
4267] 74/Müddessir, 40-44
4268] 75/Kıyâmet, 20-21
4269] 75/Kıyâmet, 20-21
4270] 87/A’lâ, 16-17
4271] 89/Fecr, 15-20
4272] 92/Leyl, 5-11
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1063 -
“(Allah) Seni bir fakir olarak bulup da zengin yapmadı mı? Öyleyse yetimi sakın ezme. El açıp isteyeni de sakın azarlama. Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.” 4273
“Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek azar.” 4274
Hadis-i Şeriflerde Fakirlik ve Zenginlik
“Allah’ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan Sana sığınırım.” 4275
“Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı.” 4276
“Şüphesiz, insan borçlandımı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz.” 4277
“(Hakiki) miskîn (yoksul), kapı kapı dolaşırken verilen bir iki lokmanın veya bir iki hurmanın geri çevirdiği kimse değildir. Fakat gerçek miskîn/yoksul, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve halini anlayıp kendisine tasaddukta bulunacak biri çıkmayan, (buna rağmen) kalkıp kimseden birşey istemeyen kimsedir.” 4278
“Veren el, alan elden daha üstündür/hayırlıdır.” 4279
“Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir miydin?’ O kimse, azâbın şiddetini gördüğü için: ‘Evet!.. Muhakkak verirdim’ der. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, Bana hiçbir şeyi şirk koşmaman hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.” 4280
“Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” 4281
“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: İlâhi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye duâ ederler.” 4282
“Cimri kişi, Allah’a uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.” 4283
“Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedâvi edin. Belâya duâ ile karşı koyun.” 4284
4273] 93/Duhâ, 8-11
4274] 96/Alak, 6-7
4275] Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207
4276] 93/Duhâ, 7-8; Buhârî, Enbiyâ, 51
4277] Buhâri, el-İstikrâz
4278] Buhârî, Zekât, 53, Tefsir, Bakara 48; Müslim, Zekât 102, hadis no: 1039; Muvattâ, Sıfatu’n-Nebiyy 7, - II/924-; Ebû Dâvud, Zekât 23, h. no: 1631, 1632; Nesaî, Zekât 76 -5, 85-; Ahmed bin Hanbel, I/384
4279] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
4280] Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
4281] İbn Mâce, hadis no: 3256) (Bk. 47/Muhammed, 12
4282] Riyâzü’s-Sâlihîn, 1/253
4283] Tirmizî, Birr 40
4284] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
- 1064 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 4285
“Sizden biri, mal ve yaratılış itibârıyla kendinden üstün bir kimseyi gördüğünde, kendinden daha aşağı olanına baksın (Kendisini onunla mukayese etsin).4286 Sahih-i Müslim’de şu ilave rivâyet edilmiştir: “...İşte bu, Allah’ın size olan nimetlerini hakir görmemek için uygun olan bir davranıştır.”
“İyi mal, sâlih kimse için ne güzeldir.” 4287
“Dünya, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı, hiçbir kâfire asla ondan su içirmezdi.” 4288
Hz. Ömer birgün Rasûlullah’ın hâne-i saâdetlerine girdi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Efendimiz niçin ağladığını sorunca, şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Dünya kralları, kisrâlar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok. Yatağın hasır ve teninde yattığın yerin izleri var...” Allah Rasûlü şu cevabı verdi: “İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, âhiret de bizim olsun!” 4289
Bir iftar sofrasında Hz. Ebû Bekir’e bir bardak soğuk su ikrâm edilir. Suyu ağzına götürdüğünde ağlamaya başlar. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir: “Bir gün Rasûlullah, kendisine getirilen böyle bir bardak soğuk suyu içmiş, sonra da ağlamış ve “O gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”4290 âyetini okuyarak, “İşte bu nimetten de hesaba çekileceğiz” buyurmuştu. Bunu hatırladım ve onun için ağladım.” 4291
“Hanımının senin üzerinde hakkı vardır. Misafirlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin de senin üzerinde hakkı vardır. Her hak sahibine hakkını ver.” 4292
“Aşırı gidenler helâk olmuştur” 4293
“Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin size açılmasıdır...” 4294
“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadınlardan da sakının! Zira benî İsrâilin ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.” 4295
“Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı, tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 4296
“Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak olan kendisi için
4285] Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323
4286] S. Buhâri, Askalâni Şerhi, 11, s. 322
4287] Ahmed bin Hanbel, IV/194
4288] Tirmizî; Kütüb-i Sitte, 17/565
4289] Buhârî, Tefsir (66) 2; Müslim, Talâk 31
4290] 102/Tekâsür, 8
4291] Müslim, Eşribe 140
4292] Müslim, Savm 181
4293] Müslim, İlim 7; Ebû Dâvud, Sünnet 5; Ahmed bin Hanbel, I/386
4294] Buhârî, Zekât 47, Cum’a 28; Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123; Nesâî, Zekât 81
4295] Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19
4296] İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1065 -
yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.” 4297
“Dünya, mü’mine hapishane; kâfire cennettir.” 4298
“Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 4299
“Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 4300
“Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin devamında şu ifade vardır: “Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say.” 4301
“Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 4302
“Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.” 4303
“Zenginlik mal çokluğuyla değildir. (Hakiki) zenginlik göz tokluğudur, gönül zenginliğidir.” 4304
Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4305
“Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya ziynetlerinden korkuyorum.” 4306
“Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz. Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez. Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk oluryahut helâke yaklaşırlar.” 4307
“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak dinden çıkmak ve hevâya uymakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır da zengin olmaya gücü yettiği halde fakirliğe sabreder, sevgi kazanmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü yettiği halde alçaltılmaya sabrederse Allah kendisine beni doğrulayan elli doğrulayıcı sevabı verir.” 4308
4297] İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
4298] Müslim, Zühd 1; Tirmizî, Zühd 16
4299] Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
4300] İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
4301] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
4302] Kütüb-i Sitte, 17/564
4303] Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
4304] Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 120, hadis no: 1051; Tirmizî, Zühd 40, h. no: 2374
4305] Buhârî, Vesâyâ 9, Zekât 18; Müslim, Zekât 94, hadis no: 1033, 97, h. no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344; Ahmed bin Hanbel, II/4
4306] Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
4307] Müslim, S. Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474
4308] Naklen: Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 444-445
- 1066 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“İhtiyarın kalbi iki şeyi sevme hususunda gençtir: Yaşama sevgisi ile mal sevgisinde.” Diğer rivâyetler de şöyledir: “Âdemoğlu ihtiyarlar, fakat onun iki şeyi genç kalır: Yaşama sevgisi ve mal sevgisi.” “Âdemoğlu büyür, onunla beraber iki şey de büyür: Mal sevgisi, uzun ömür sevgisi.” 4309
“Âdemoğlunun iki vâdi dolusu malı olsa, üçüncü bir vâdi daha isterdi. Âdemoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. Ama Allah tevbe eden kimsenin tevbesini kabul eder.” 4310
Sehl İbn Sa’d es-Saidî (r.a.) anlatıyor. “Bir gün Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana öyle bir amel gösterin ki, ben onu yaptığım takdirde Allah beni sevsin, halk da beni sevsin’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Dünyaya rağbet etme, Allah seni sevsin. İnsanların elinde bulunanlara göz dikme ki onlar da seni sevsin!” 4311
“Allah elinden iş gelen sanatkâr mü’min kulu sever.” 4312
“İş yaptığınız zaman, Allah o işte itkan etmenizi yani sağlam, ârızasız ve kusursuz yapmanızı sever.” 4313
Sehl ibnu Sa’d (r.a.) anlatıyor: “Bir adam, Rasûlullah’a (s.a.s.) uğradı. Efendimiz yanında bulunan bir zâta: “Şu gelen kimse hakkında reyin nedir?” diye sordu. Adam: “O, halkın eşrâfındandır, bu vallahi bir kıza tâlib olsa hemen evlendirilmeye; birisi lehine şefaate bulunsa, şefaatinin yerine getirilmesine lâyıktır” dedi. Rasûlullah (s.a.s.) sükût buyurdular. Derken az sonra bir adam daha uğradı. Rasûlullah yanındakine: “Peki, bunun hakkında reyin nedir?” dedi. Adam: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu, müslümanların fakir takımındandır. Vallâhi, bu bir kıza tâlib olsa evlendirilmemeye, şefaatte bulunsa itibar edilmemeye, bir şey söylese dinlenilmemeye lâyıktır?” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu, onun gibilerin bir arz dolusundan daha hayırlıdır?” buyurdu.” 4314
“Dünyada zâhidlik, helâl olanı haram etmek veya malı ziyân etmekle olmaz. Gerçek zâhidlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir müsîbete düştüğün zaman getireceği sevabı sebebiyle, onun devamına rağbet göstermendir.” 4315
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “(Ey Âişe! Cennette) benimle olman seni mesrur/sevinçli edecekse sana dünyadan bir yolcunun azığı kadarı kifâyet etmelidir. Sakın zenginlerle sohbet arkadaşlığı etme. Bir elbiseye yama vurmadan eskimiş addetme.” 4316
“Allah’ım, Âl-i Muhammed’in rızkını belini doğrultacak kadar ver.” -Bir diğer rivâyette- “yetecek kadar ver.”4317 Tirmizî’nin “Rasûlullah ve ehlinin maîşetleri adında bir babta kaydettiği rivayetlerden bazıları şöyle:
4309] Müslim, hadis no: 1046; S. Müslim Terc. ve Şerhi, 5/463
4310] Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, 5/465
4311] Kütüb-i Sitte, 17/563
4312] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/290
4313] Kenzu’l-Ummâl, III/907
4314] Buhârî, Rikâk 16, Nikâh 15; İbn Mâce, Zühd 5, h. no: 4120
4315] Tirmizî, Zühd 29, hadis no: 2341; İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4100
4316] Tirmizî, Libâs 38, hadis no: 1781
4317] Buhârî, Rikâk 17; Müslim, Zekât 126, hadis no: 1055; Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2362
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1067 -
“Rasûlullah (s.a.s.) ekmek ve etten doyuncaya kadar günde iki sefer yemeden dünyadan göçmüştür.”
“Rasûlullah (s.a.s.) arpa ekmeğinden doyuncaya kadar peşpeşe iki gün yemeden ruhu kabzedildi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi, üst üste üç gün doyuncaya kadar buğday ekmeği yemeden dünyadan ayrıldı.”
“Rasûlullah (s.a.s.) üst üste birçok geceleri aç geçirir, ehli de akşam yemeği bulamazlardı. Onların ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) yarın için bir şey biriktirmezdi.”
“Rasûlullah (s.a.s.) ölünceye kadar (mükellef hazırlanmış) bir sofrada yemek yemedi, (pasta şeklinde) ince yapılmış ekmek de yemedi.”
Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bir gün (veya gece mûtad olmayan bir saatte) mescide geldi. Orada Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e (r.a.) rastladı. Onlara (bu saatte) niye geldiklerini sordu. “Bizi evden çıkaran açlıktır!” dediler. Rasûlullah da: “Beni de evde çıkaran açlıktan başka bir şey değil!” buyurdu. Hep berâber Ebû’l-Heysem İbnu’l Teyyihân’a gittiler. O, bunlar için arpadan ekmek yapılmasını emretti. Ekmek yapıldı. Sonra kalkıp bir koyun kesti. Yanlarında bir hurma ağacında asılı olan tatlı suyu indirdi. Derken yemek geldi, yediler ve o sudan içtiler. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Şu günün nimetinden (Kıyâmet günü) hesap sorulacak! (Açlık sizi evinizden çıkardı. Bu nimetlere nâil olduktan sonra dönüyorsunuz!” 4318
Utbe İbn Gazvân (r.a.) anlatıyor: “Gerçekten ben kendimi, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte olan yedi kişiden yedincisi olarak görmüşümdür. Huble (asma) yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Öyle ki avurtlarımız yara oldu.” 4319
Ebû Talhâ (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s.)’a açlıktan şikâyet ettik ve karınlarımızı açıp gösterdik. Herkeste bir taş vardı. Rasûlullah (s.a.s.) da karnını açtı, O’nda iki taş vardı.” 4320
“Şurası muhakkak ki, Allah hakkında benim korkutulduğum kadar kimse korkutulmamıştır. Allah yolunda bana çektirilen eziyet kadar kimseye eziyet çektirilmemiştir. Zaman olmuştur, otuz gün ve otuz gecelik bir ay boyu, Bilâl ile benim yiyeceğim, Bilâl’in koltuğunun altına sıkışacak miktarı geçmemiştir.” 4321
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bazı aylar olurdu, (yemek pişirmek için) hiç ateş yakmazdık, yiyip içtiğimiz sadece hurma ve su olurdu. Ancak, bize bir parçacık et getirilirse o hâriç.”4322 Diğer bir rivâyette: “Rasûlullah ölünceye kadar Muhammed âilesi buğday ekmeğini üst üste üç gün doyuncaya kadar yememiştir” denmiştir. Bir diğer rivâyette: “Muhammed (s.a.s.) bir günde iki sefer yedi ise, biri mutlaka hurma idi” denmiştir.
4318] Müslim, Eşribe 140, h. no: 2038; Muvattâ, Sıfatu’n Nebi 28, h. no: 2, 932; Tirmizî, Zühd 39, h. no: 2370
4319] Müslim, Zühd 15, hadis no: 2967
4320] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2372
4321] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2474
4322] Buhârî, Et’ıme 23, Rikak 17; Müslim, Zühd 20-27, hadis no: 2970-2973; Tirmizî, Zühd 38, h. no: 2357-2358, 35 h. no: 2473
- 1068 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” 4323
Nu’mân İbnu Beşîr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ömer (r.a.) insanların nâil oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki: “Gerçekten ben Rasûlullah (s.a.s.)’ın bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya âdi hurma bile bulamadığını gördüm.” 4324
Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a arpa ekmeği ile kokusu değişmiş erimiş yağ getirmiştim. (Bir seferinde) şöyle söylediğini işittim: “Muhammed ailesinde, dokuz kadın bulunduğu bir zamanda, ne bir sa’ hurma, ne de bir sa’ hububat gecelemiştir.” 4325
Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “ÂI-i Muhammed’in, bazen bir ay geçer, hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı. Hz. Âişe’nin râvisi Ebû Seleme der ki: “Ben Aişe (r.a.)’dan sordum: “Öyleyse bu esnâda ne yerlerdi?” Şu cevabı verdi: “İki siyah: Hurma ve su! Ancak, Ensardan komşularınız vardı. Onlar sadâkatli komşulardı. Onların sağmal hayvanları vardı. Bunlar hayvanlarının sütünden Rasûlullah’a gönderirlerdi. (O, bize de içirirdi)” dedi. Muhammed (İbn Mâce) der ki: “Ve onlar (yani Hz. Peygamber’in hücreleri) dokuz taneydi.”
Enes İbn Mâlik (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) tekrar tekrar buyurdular ki: “Muhammed’in nefsini elinde tutan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Âl-i Muhammed’de hiçbir zaman akşamdan sabaha bir sa’ miktarında ne zahire ne de kuru hurma bulunmuştur.” Hâlbuki o sıralarda Aleyhissalâtu vesselâm’ın dokuz zevceleri vardı.”
Abdullah İbnu Mesud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Al-i Muhammed’de ancak bir mûdd miktarı yiyecek maddesi sabahlamıştır” veya “Al-i Muhammed’de bir mûdd yiyecek (bile) sabahlamadı” buyurdular.”
Süleymân İbnu Surad (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) bize geldi ve bir yiyecek (ikramına) gücümüz yetmeksizin -veya bir yiyeceğe gücü yetmeksizin- üç gece kaldık.”
Hz. Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir gün sıcak bir yemek getirilmişti. Yedi ve yemekten çıkınca: “Elhamdülillâh, şu şu vakitten beri mideme sıcak bir yemek girmemişti” buyurdu.”
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kızı (Fâtıma gerdek gecesi) bana gönderildi. Onun gönderildiği gece yatağımız koyun derisinden başka bir şey değildi.”
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) şöyle duâ etmişti: “Allah’ım, beni miskin (yoksul) olarak yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret.” Hz. Âişe (r. anhâ) atılarak sordu: “Niçin ey Allah’ın Rasûlü?” “Çünkü, dedi, onlar cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları (rivâyet meclisine) yaklaştır, tâ ki Kıyâmet günü Allah da sana
4323] Tirmizî, Zühd 38, hadis no: 2361
4324] Müslim, Zühd 36, hadis no: 2978
4325] Buhârî, Rehn 1, Büyû 14; Tirmizî, Büyû 7, h. no: 1215; Nesâî, Büyû 50, hadis no: 7, 288
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1069 -
yaklaşsın.” 4326
“Fakirler, cennete zenginlerden beşyüz yıl önce girerler. Bu (Allah’ın indinde) yarım gündür.” 4327 (Beşyüz yılın Allah indindeki yarım gün etmesi, Allah’ın indindeki bir gün, dünya ölçülerindeki bin yıla tekabül etmesindendir. Zîra âyette şöyle denmiştir: “Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.” 4328
Ebû Abdirahman el-Hubulî anlatıyor: “Bir adam Abdullah İbnu Amr (r.a.)’a sorarak dedi ki: “Biz muhâcirlerin fakirlerinden değil miyiz?” Abdullah da ona sordu: “Kendisine sığındığın bir zevcen var mı?” Adam: “Evet” dedi. Abdullah: “Senin oturduğun bir meskenin var mı? Adam: “Evet!” deyince Abdullah: “Sen zenginlerdensin!” dedi. Adam: “Benim bir de hizmetçim var!” diye ilave edince, Abdullah: “Öyleyse sen krallardansın!” dedi.” 4329
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: “Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, bir kısmı(nın karaltısından istifâde) ile çıplaklıktan korunuyordu. Bir okuyucu da bize (Kur’ân) okuyordu. Derken Rasûlullah (s.a.s.) çıkageldi ve üzerimizde dikildi. Resûlullah’ın yanımızda dikilmesi üzerine kaari okumayı bıraktı. Resûlullah da selam verdi ve: “Ne yapıyorunuz?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasûlü, dedik, o kaarimizdir, bize (Kur’ân) okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitabını dinliyoruz.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.): “Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen4330 kimseleri yaratan Allah’ıma hamdolsun!” dedi. Sonra, kendisini bizimle eşitlemek üzere Resûlullah, ortamıza oturdu. Ve eliyle işâret ederek: “Şöyle (halka yapın)” dedi. Cemaat hemen etrafında halka oldu, yüzleri ona döndü. Ebû Saîd der ki: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın onlar arasında benden başka birini daha tanıyor görmedim. (Herkes yeni baştan vaziyetini alınca) Rasûlullah şu müjdeyi verdi: “Ey yoksul muhâcirler, size müjdeler olsun! Size Kıyamet günündeki tam nûru müjde ediyorum. Sizler cennete, insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beşyüz yıl eder.” 4331
“(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler (yoksullar) olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler...” 4332
“Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız (onların duâları, tevekkül ve sabırları) sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” 4333
“Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak her birinde hayır vardır.” 4334
“Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun.” “Sen de mi, Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Evet, ben de bir miktar kırat mukabili
4326] Tirmizî, Zühd, hadis no: 2353
4327] Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2354
4328] 22/Hacc, 47
4329] Müslim, Zühd 37, hadis no: 2979
4330] 18/Kehf, 28
4331] Ebû Dâvud, İlim 13, hadis no: 3666; Tirmizî, Zühd 37, hadis no: 2352
4332] Buhârî, Rikâk 51; Müslim, Zühd 93, hadis no: 2736
4333] Ebû Dâvud, Cihâd 77, hadis no: 2594; Tirmizî, Cihâd 24, h. no: 1702; Nesâî, Cihâd 43, -6, 45,46
4334] Müslim
- 1070 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Mekke ehline koyun güttüm.” 4335 (Nesâî’nin bir rivâyetinde şöyle denir: “Koyun sahipleri ile deve sahipleri övünmüşlerdi. Rasûlullah (s.a.s.): “Hz. Mûsâ koyun çobanı olduğu halde pegamber oldu. Hz. Dâvud koyun çobanı olduğu halde peygamber oldu. Ben de ehlimin koyunlarını Ciyâd’da güderken peygamber oldum” dedi.)
Abdullah İbnu Muğaffel (r.a.) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” 4336
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Biz Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte otururken uzaktan Mus’ab İbn Umeyr (r.a.) göründü, bize doğru geliyordu. Üzerinde deri parçası ile yamanmış bir bürdesi vardı. Rasûlullah (s.a.s.) onu görünce, (Mekke’de iken giyim kuşam yönünden yaşadığı) bolluğu düşünerek ağladı. Sonra şunu söyledi: “Gün gelip, sizden biri, sabah bir elbise, akşam bir başka elbise giyse ve önüne yemek tabakalarının biri getirilip diğeri kaldırılsa ve evlerinizi de (halılar ve kilimler ile) Kâ’be gibi örtseniz o zamanda nasıl olursunuz?” “O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız.” Buyurdu ki: “Hayır! Bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir.” 4337
Ebû Ümâme İbn Sa’lebe el-Ensârî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” 4338
Hz. Câbir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ın yanında bir adamın çok ibâdet ettiğinden, bir diğerinin de verâ sahibi olduğundan bahsedilmişti. Efendimiz: “Verâ’ya denk olacak onunla tartılabilecek bir şey yoktur!” buyurdu.”4339 (Verâ: Haramlardan, harama benzeyen şeylerden, şüpheli şeylerden kaçınmak mânâsına gelir.)
“Kişi mahzurlu olan şeyden korkarak mahzursuz olanı terk etmedikçe gerçek takvâya ulaşamaz.” 4340
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Evimden soğuk bir günde çıktım. Çok açtım, (yiyecek) bir şey arıyordum. Bir yahudîye rastladım, bahçesinde çıkrıkla sulama yapıyordu. Duvardaki bir açıklıktan adama baktım. “Ne istiyorsun ey bedevi, kovasını bir hurmaya bana su çeker misin?” dedi. Ben de: “Evet! Ama kapıyı aç da gireyim!” dedim. Adam kapıyı açtı, ben girdim, bir kova verdi. Su çekmeye başladım. Her kovada bir hurma verdi. İki avucum hurma ile dolunca kovayı bıraktım ve bu bana yeter deyip hurmaları yedim, sudan içip sonra mescide geldim.” 4341
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) halka namaz kıldırırken, bazı kimseler açlık sebebiyle kıyam sırasında yere yıkılırlardı. Bunlar Ashâb-ı Suffe idi. (Mediyne’de misâfireten bulunan) bedevîler, bunlara delirmiş derlerdi.
4335] Buhârî, İcâre 2; Muvattâ, 18 -2, 971-; İbn Mâce, Ticârât 5, hadis no: 2149
4336] Tirmizî, Zühd 36, hadis no: 2351
4337] Tirmizî, Kıyâmet 36, hadis no: 2478
4338] Ebû Dâvud, Tereccül 1, hadis no: 4161; İbn Mâce, Zühd 22, h. no: 4118
4339] Tirmizî, Kıyâmet 61, hadis no: 2521
4340] Tirmizî, Kıyâmet 20, hadis no: 2453
4341] Tirmizî, Kıyâmet 35, hadis no: 2475
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1071 -
Efendimiz namazdan çıkınca yanlarına uğrar ve: “Eğer (bu çektiğiniz sıkıntı sebebiyle) Allah indinde elde ettiğiniz mükâfatı bilseydiniz, fakirlik ve ihtiyaç yönüyle daha da artmayı dilerdiniz” derdi.” 4342
“Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” 4343
“Âdemoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur. İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız bir ekmek ve su.” 4344
“İslâm hidâyeti nasip edilen ve yeterli miktarda maişeti olup, buna kanaat edene ne mutlu!” 4345
Ebû Saîdi’l-Hudrî (r.a.) anlatıyor: “Ensârdan bazı kimseler, Rasûlullah’dan (s.a.s.) bir şeyler talep ettiler. Peygamberimiz de istediklerini verdi. Sonra tekrar istediler, o yine istediklerini verdi. Sonra yine istediler, o isteklerini yine verdi. Yanında mevcut olan şey bitmişti; şöyle buyurdular: “Yanımda bir mal olsa, bunu sizden ayrı olarak (kendim için) biriktirecek değilim. Kim iffetli davranır (istemez)se, Allah onu iffetli kılar. Kim istiğnâ gösterirse Allah da onu zengin kılar. Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.”4346 Rezin rahimehullah şu ziyâdede bulunmuştur: “İslâm’a girip, yeterli miktarla rızıklandırılan ve verdiği bu miktara Allah’ın kanaat etmeyi nasip ettiği kimse kurtuluşa ermiştir.”
“Ey Âdemoğlu! Eğer fazla malını Allah yolunda harcarsan bu senin için daha hayırlıdır. Kendine saklarsan senin için zararlıdır. Kefâf (yeterli miktar) sebebiyle levm edilmez, kınanmazsın. (Harcamaya), bakımları üzerinde olanlardan başla. Üstteki el (yani veren), alttaki elden (yani alandan) daha hayırlıdır.” 4347
“Siz Allah’a hakkıyla tevekkül edebilseydiniz, sizleri de, kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı: Sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” 4348
“Sizden biri, mal ve yaratılışça kendisinden üstün olana bakınca, nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.” 4349
“Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” 4350
“İstemeler bir nevi cırmalamalardır. Kişi onlarla yüzünü tırmalamış olur. Öyle ise, dileyen (hayâsını koruyup) yüzsuyunu devam ettirsin, dileyen de bunu terketsin. Şu var ki, kişi, zarûrî olan (şeyleri) iktidar sahibinden istemelidir.” 4351
4342] Tirmizî, Zühd 39, hadis no: 2369
4343] Tirmizî, Zühd 34, h. no: 2347; İbn Mâce, Zühd 9, h. no: 4141
4344] Tirmizî, Zühd 30, hadis no: 2342
4345] Tirmizî, Zühd 35, hadis no: 2350
4346] Buhârî, Zekât 50, Rikak 20; Müslim, Zekât 124, hadis no: 1053; Muvattâ, Sadaka 7 -2, 997-; Ebû Dâvud, Zekât 28, h. no: 1644; Tirmizî, Birr 77, h. no: 2025; Nesâî, Zekât 85, -5, 95-
4347] Müslim, Zekât 97, hadis no: 1036; Tirmizî, Zühd 32, h. no: 2344
4348] Tirmizî, Zühd 33, hadis no: 2345
4349] Buhârî, Rikak 30; Müslim, Zühd 8, hadis no: 2963; Tirmizî, Kıyâmet 59, h. no: 2515
4350] Buhârî, Zekât 52; Müslim, Zekât 103, hadis no: 1040; Nesâî, Zekât 83 -5, 94
4351] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1639; Tirmizî, Zekât 38, h. no: 681; Nesâî, Zekât 92 -5, 100
- 1072 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’dan bir şeyler istedi. Peygamberimiz de verdi. Adam dönmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Rasûlullah: “Dilenmede olan (kötülükleri) bilseydiniz kimse kimseye birşey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu.” 4352
“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır. İnsanlar istediğini verseler de vermeseler de.” 4353
Sevban (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün): “Cenneti garanti etmem karşılığında, insanlardan hiçbir şey istememeyi kim garanti edecek?” buyurdular. Sevban (r.a.) atılıp: “Ben, (Ey Allah’ın Rasûlü!)” dedi. Sevban (bundan böyle) hiç kimseden birşey istemezdi.” 4354
“İstemede ısrar etmeyin. Vallahi, kim benden bir şey ister, ben ona vermek arzu etmediğim halde, ısrarı (sebebiyle) bir şey kopartırsa verdiğim o şeyin bereketini görmez.” 4355
İbnu’l-Firâsî’nin anlattığına göre, babası: “Ey Allah’ın Rasûlü! (İhtiyacımı başkasından) isteyeyim mi?” diye sormuş, Rasûlullah (s.a.s.) da: “Hayır, isteme! Ancak istemek zorunda kalmışsan, bâri sâlihlerden iste!” buyurmuşlardır. 4356
“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse (dilenirse), kıyâmet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma ya da ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağnî kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey!” buyurdu.” 4357
“Kim (malını arttırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak sûrette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin, isterse çoğaltmayı istesin (artık kendisi bilir)!” 4358
Kabisa İbn Muharik (r.a.) anlatıyor: “Sulh için diyet (hamâle) ödemeyi kabullenmiştim. Bu hususta yardım istemek için Rasûlullah (s.a.s.)’ı aradım ve karşılaştık. (Meseleyi açınca): “Bekle, bize sadaka malı gelecek. O zaman ondan sana da verilmesini emrederim” buyurdular. Sonra da: “Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helâl olmaz: Sulh diyeti (hamâle) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Âfete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Fakirliğe uğrayan adam; eğer kavminden üç kişi, ‘falancaya fakirlik isâbet etti’ diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helâldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” 4359
Enes (r.a.) anlatıyor: “Ensârî bir zat gelip Rasûlullah (s.a.s.)’dan birşeyler istemişti. “Evinde hiçbir şey yok mu?” buyurdular. Adam: “Evet, dedi. Bir çulumuz var. Bir kısmıyla örtünüp, birkısmını da yaygı olarak yere seriyoruz! Bir de su içtiğimiz
4352] Nesâî, Zekât 83 -5, 94, 95
4353] Buhârî, Zekât 50, Büyû’ 15
4354] Ebû Dâvud, Zekât 27, hadis no: 1643; Nesâî, Zekât 86, -5, 96
4355] Müslim, Zekât 99, hadis no: 1038; Nesâî, Zekât 88 -5, 97, 98
4356] Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1646; Nesâî, Zekât 84, -5, 95
4357] Ebû Dâvud, Zekât 23, hadis no: 1626; Tirmizî, Zekât 22, h. no: 650; Nesâî, Zekât 87, -5, 97-; İbn Mâce, Zekât 26, hadis no: 1840
4358] Müslim, Zekât 105, hadis no: 1041
4359] Müslim, Zekât 109, hadis no: 1044; Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1640; Nesâî, Zekât 86, -5, 96, 97
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1073 -
kabımız var.” “Onları bana getir!” diye emrettiler. Adam gidip getirdi. Peygamberimiz eşyaları eline alıp: “Şunları satın alacak yok mu?” buyurdular. Bir adam: “Ben bir dirheme satın alıyorum” dedi. Rasulullah: “Bir dirhemden fazla veren yok mu?” dedi ve iki üç sefer tekrarladı (açık arttırmaya çıkardı). Orada bulunan bir adam: “Ben onlara iki dirhem veriyorum” dedi. Rasûlullah eşyaları ona sattı. İki dirhemi alıp Ensârîye verdi ve: “Bunun biriyle ailen için yiyecek al, ailene ver. Diğeriyle de bir balta al bana getir!” buyurdular. Adam gidip bir balta alıp getirdi. Rasûlullah, ona eliyle bir sap geçirdi. Sonra: “Git, odun topla, sat ve on beş gün bana gözükme!” buyurdu. Adam aynen böyle yaptı, sonra yanına geldi. Bu esnâda on dirhem kazanmış, bunun bir kısmıyla giyecek, bir kısmıyla da yiyecek satın almıştı. Rasûlullah: “Bak, bu senin için, kıyâmet günü alnında dilenme lekesiyle gelmenden daha hayırlıdır!” buyurdu ve sözlerine şöyle devam etti: “Dilenmek, sersefil, fakirliğe düşmüş veya rüsvay edici borca batmış ya da elem verici kana bulaşmış insanlar dışında, kimseye câiz değildir.” 4360
Habeşî İbn Cünâde es-Selûlî (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) Arafat’ta vakfede iken bir bedevî gelerek ridâsının bir ucundan tutup, ondan bunu istedi. Peygamberimiz de ridâsını ona verdi. Adam ridâyı beraberinde alıp gitti. Tam o sırada dilenmek haram kılındı. Bunun üzerine Rasûlullah: “Sadaka zengine helâl değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici, fakre düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helâl değildir. Öyleyse, kim malını arttırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyâmet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” 4361 Rezin merhum şu ziyâdede bulunmuştur: “Ben, bir adama ihsanda bulunurum. Adam da onu koltuğunun altına koyarak alıp gider veya yiyip midesine indirir. Hâlbuki bu, (eğer lâyık değilse) o adam için ateşten başka bir şey değildir.” Rasûlullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Rasûlullah: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar: “Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Peygamberimiz: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular.” 4362
“Kim kendisine gelen bir fakirliği hemen halka intikal ettirirse (yani onlara açarak dilenmeye kalkarsa), onun fakirliğinin önüne geçilmez. Kime de fakirlik gelir, o da bunu (sadece) Allah’a açarsa, Allah ona er veya geç rızkıyla imdat eder.” 4363
Hz. Ömer (r.a.) şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir, yeis (tamahkâr olmamak) zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağnî olur.” 4364
Abdullah İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “(Babası) Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah (s.a.s.), (zaman zaman) bana ihsanda bulunuyordu. (Her seferinde ben): “(Ey Allah’ın Rasûlü!) bunu, buna benden daha muhtaç olan birine
4360] Ebû Dâvud, Zekât 26, hadis no: 1641; Tirmizî, Büyû’ 10, hadis no: 1218; İbn Mâce, Ticârât 25, hadis no: 2198
4361] Tirmizî, Zekât 23, hadis no: 653
4362] Kütüb-i Sitte, c. 14, s. 66
4363] Tirmizî, Zühd 18, hadis no: 2327; Ebû Dâvud, Zekât 28, hadis no: 1645
4364] Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 14, s. 68
- 1074 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verseniz!” diyordum. Rasûlullah da: “Al bunu! Bu maldan, sen istemediğin ve gelmesini bekler durumda olmadığın halde gelen birşey olursa onu al ve temellük et (yani kendi malın kıl, malın olduktan sonra) dilersen ye, dilersen sadaka olarak bağışla. (Bu vasıfta) olmayan mala nefsini bağlama!” buyurdular. (Hadisi İbn Ömer’den rivâyet eden) Sâlim der ki: “Bu (hadis) sebebiyle Abdullah, kimseden bir şey istemezdi, (kendiliğinden) gelen bir şey olursa onu da reddetmezdi.” 4365
Abdullah İbn Amr es-Sa’di’nin anlattığına göre, “kendisi, hilâfeti sırasında Hz. Ömer’ın yanına geldi. Hz. Ömer, kendisine: “Bana haber verildiğine göre, sen Müslümanların işlerinden bir kısmını üzerine almışsın ve sana maaş verilince almaktan kaçınmışsın (doğru mu)?” diye sordu. Ben de: “Evet!” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bundan maksadın ne?” dedi. Ben de: “Benim atlarım var, kölelerim var (halim vaktim iyidir), hayır üzereyim. Ben maaşımın Müslümanlara sadaka olmasını istiyorum” dedim. Hz. Ömer: “Hayır! Böyle yapma! Çünkü (bir ara ben de senin gibi düşünmüş), senin arzu ettiğin şeyi arzu etmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bana ihsanda bulunuyordu. Ben de: “Bu parayı ona benden daha çok muhtaç olan birine ver!” diyordum. Hatta bir seferinde (Peygamberimiz) yine bana mal vermişti. Ben yine: “Bunu, onu benden daha çok muhtaç olan kimseye ver!” demiştim. Rasûlullah: “Onu al, kendi malın yap, sonra tasadduk et! Bu maldan, sen talep etmeden, bekler vaziyeti almadan, gelen olursa onu al. Böyle olmayana gönlünü bağlama!” buyurdular.” 4366
Amr İbnu Tağlib anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir mal -veya bir şey- getirilmişti. Hemen onu taksim edip dağıttı. (Ancak, bunu yaparken) bir kısmına verdi, bir kısmına vermedi. Kendilerine verilmemiş olan kimselerin, sonradan hakkında dedikodu yaptıkları kulağına geldi. Bunun üzerine, (uygun bir fırsatta, halka hitap etmek üzere doğruldu). Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra: “Sadede gelince; vallahi ben, birine verip diğerine vermediğim olur (bu doğrudur, ancak) vermediğim, nazarımda verdiğimden daha çok sevgiye mazhardır. Ben bir kısım insanlara, kalplerinde gördüğüm sabırsızlık ve hırs sebebiyle veririm; bir kısmını da, Allah Teâlâ’nın kalplerine koymuş bulunduğu zenginlik ve hayra havâle eder (ve onlara bir şey vermem). İşte bunlardan biri Amr İbnu Tağlib’dir!” buyurdular. Amr devamla der ki: “Vallahi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) (hakkımda telaffuz buyurduğu) bu kelâmına bedel kırmızı develerim olsaydı bu kadar sevinmezdim.” 4367
Ebû Eyyub (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana (dini) öğret, fakat çok özlü olsun!’ dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Namaza kalktığın vakit (dünyaya) vedâ edenin (namazı gibi) namaz kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin sözü söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet.” 4368
“Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır yapar.” 4369
“İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak; Dünyalıkta kendinden
4365] Buhârî, Ahkâm 17, Zekât 51; Müslim, Zekât 110, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 105
4366] Buhârî, Ahkâm 17; Müslim, Zekat 111, hadis no: 1045; Nesâî, Zekât 94, -5, 103
4367] Buhârî, Cum’a 29, Humus 19, Tevhid 49
4368] Kütüb-i Sitte, 17/579
4369] Ebû Dâvud, Edeb 125
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1075 -
aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” 4370
“Himmet yönüyle insanların en yücesi, hem dünya hem de âhiret işine himmet gösteren mü’mindir.” 4371
“Ey insanlar! Allah’a karşı muttakî olun ve (dünyevî) isteklerde mûtedil/ölçülü olun. Zira hiçbir kimse yoktur ki, (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkını eksiksiz elde etmeden ölmüş olsun. Rızkı gecikse bile ona mutlaka kavuşacaktır. Öyleyse Allah’tan korkun ve talepte mûtedil olun, (gayr-ı meşrû yollara sapmayın) helâl olanı alın, haram olanı terkedin.” 4372
“(Bu dünyada malca) en çok olanlar, kıyâmet günü en aşağıda olacaklardır. Ancak malı şöyle şöyle (bol bol) harcayanlar ve onu temiz yoldan kazananlar hâriç.” 4373
“Malı şöyle, şöyle, şöyle ve şöyle dağıtanlar hâriç dünyalığı çok kazananlara yazıklar olsun!” “Şöyle” kelimesini Rasûlullah dört kere tekrar etti. Bunlarla “sağından, solundan, önünden ve arkasından (hayır için harcayanlar” demek istedi). 4374
“Âdemoğlu, ‘malım, malım’ diyor. Ey Âdemoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var?!” 4375
“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve sadece âhiret tasasına gönlünde yer verirse, onun dünyevî gamlarını Allah izâle eder. Kim de gam ve tasalarını dünya ahvâline dağıtacak olursa, Allah onun, vâdilerden hangisinde helâk olacağına aldırış etmez.” 4376
Sehl İbn Sa’da (r.a.) anlatıyor: ‘Biz (hac sırasında) Zülhuleyfe’de Rasûlullah (s.a.s.) ile beraberdik. O, birden, şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdu:“Şu leşin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha kıymetsizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyyen tek damla su içirmezdi.” 4377
“Dört şey, şekavet (hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması (günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tûl-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi plânlar yapmak), dünyaya karşı hırs.” 4378
Muhârik anlatıyor: “Rasûlullah’a (s.a.s.) bir adam gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bir adam gelip malımı almaya kalkarsa (ne yapayım)?” dedi. “Ona Allah’ı hatırlat!” cevabını verdi. Adam tekrar: “Hatırlamazsa (ne yapayım)?” dedi. Peygamberimiz: “Etrafındaki Müslümanlardan yardım talep et!” buyurdu. Adam: “Etrafımda hiç Müslüman yoksa ne yapayım?” dedi.”Öyleyse sultandan yardım iste!” buyurdu.
4370] Tirmizî, Kıyâmet 59, hadis no: 2514
4371] Kütüb-i Sitte, 17/245
4372] Kütüb-i Sitte, 17/245
4373] Kütüb-i Sitte, 17/571
4374] Kütüb-i Sitte, 17/571
4375] Riyâzu’s-Sâlihin, M. Emre Terc. s. 354
4376] Kütüb-i Sitte, 17/565
4377] Kütüb-i Sitte, 17/565
4378] Kütüb-i Sitte, 7/247
- 1076 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Adam: “Sultan benden uzaksa?” dedi. Rasûlullah: “Bir âhiret şehidi oluncaya veya malını koruyuncaya kadar malın için mücâdele et!” buyurdular.” 4379 Nesâî’nin bir başka rivayetinde, soru sahibinin: “Allah’ı hatırlamaz (yani Allah’ı hatırlatmamla hırsızlıktan vazgeçip çekip gitmez) ise?” şeklindeki sorusunu üç kere tekrar eder. Rasûlullah her üçünde de: “Allah’ı hatırlat!” diye üç kere cevap verir. Hadis: “Eğer öldürülürsen cennete gidersin, öldürürsen cehenneme gider” diye noktalanır.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) (bir gün) şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah’ın mü’minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri (peygamberlere): ‘Ey Peygamberler, temiz olanlardan yiyin de sâlih amel işleyin’ 4380 diye emretmiş, mü’minlere de: ‘Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin’ 4381 diye emirde bulunmuştur. Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semâya kaldırıp: ‘Ey Rabbim, ey Rabbim” diye duâ eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki: ‘Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibarıyla) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duâsına nasıl icâbet edilir?” buyurdular.” 4382
“Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka değil.” 4383
“(Benî Âdem’den) Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yiyeceği asla yememiştir. Allah’ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.” 4384
“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” 4385 Rezîn şu ziyâdede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duâsı kabul edilmez.”
“Muhakkak ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evlâtlarınız da kendi kesbinizdendir (çalışıp kazandığınızdandır).” 4386
“Mudar kabilesine mensup olduğu zannedilen uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp: “Ey Allah’ın Resûlü! Biz (kadın)lar babalarımız, evlâtlarımız ve kocalarımız üzerine yüküz. Onların mallarında emirleri dışında, tasarrufu bize helâl olan nedir?” diye sordu. Peygamberimiz: “Size helâl olan “taze”dir. Ondan hem yiyin, hem de hediye edin!” buyurdular.” Ebû Dâvud der ki: “Tazeden maksat; ekmek, sebze ve taze meyve (gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler)dir.” 4387
Hz. Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Ebu Süfyan’ın karısı Hind, (Bir gün gelerek) “Ey Allah’ın Rasûlü, dedi. Ebû Süfyan cimri bir adamdır. Bana ve çocuğuma yetecek miktarda (nafaka) vermiyor. Durumu idare için, onun bilmez tarafından, almam gerekiyor! (Ne yapayım?)” Rasûlullah (s.a.s.): “Örfe göre sana ve çocuğuna kifâyet
4379] Nesâî, Tahrim 21 -7, 113
4380] 23/Mü’minûn, 51
4381] 2/Bakara, 172
4382] Müslim, Zekât 65, hadis no: 1015; Timizî, Tefsir Bakara, hadis no: 2992
4383] Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, hadis no: 2375
4384] Buhârî, Büyû’ 15
4385] Buhârî, Büyû’ 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2, -7, 243
4386] Ebû Dâvud, Büyû’ 79; Tirmizî, Ahkâm 22, hadis no: 1358; Nesâî, Büyû’ 1, -7, 249-; İbn Mâce, Ticaret 1, hadis no: 2137, 64, -2290
4387] Ebû Dâvud, Zekât 44, hadis no: 1686
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1077 -
edecek miktarda al!” buyurdular” 4388
Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Hz. Ebû Bekir (r.a.) halife seçildiği zaman: ‘Kavmim biliyor ki, benim mesleğim ailemin nafakasını te’minden âciz değildir. Ancak şimdi Müslümanların işleriyle meşgulüm. Bu sebeple Ebû Bekir’in ailesi beytü’lmalden yiyecek, o da Müslümanlar için çalışacak’ dedi.” 4389
“Kim bize memur olursa, kendine bir zevce edinsin. Hizmetçisi yoksa bir de hizmetçi edinsin. Meskeni yoksa bir mesken edinsin.” (Hz. Ebû Bekir (r.a.) dedi ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurdukları bana haber verildi:) “Kim bunun dışında bir şey edinirse, bu kimse hâindir, hırsızdır.” 4390
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, ot ve ateş.” 4391
Vedâ haccı sırasında hutbede Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle söylediği rivâyet edildi: “Ey insanlar! İhsanları, onlar ihsan kaldığı müddetçe alın! Ne zaman, Kureyş saltanat kavgasına düşer ve ihsan dininizden rüşvet mukabili olursa, o zaman onu bırakın ve almayın!” 4392
El-Misver İbn Mahreme’ye Amr İbn Avf (r.a.) şunu anlatmıştır: “Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Ubeyde’yi Bahreyn’e, oranın cizyesini getirmek üzere yolladı. Mallarla dönünce ensâr geldiğini işitti. Sabah namazını Hz. Peygamber’le kıldılar. Namaz bitince, Resûlullah’ın etrafını sardılar. Rasûlullah (s.a.s.) tebessüm buyurdular ve: “Öyle zannediyorum, Ebû Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini işittiniz” dedi. Hep birlikte: “Evet!” dediler. Bunun üzerine şunları söyledi: “Öyleyse sevinin ve sizi sevindiren şeyi ümid edin. Allah’a yemin olsun, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Ben size dünyanın genişlemesinden korkuyorum. Sizden öncekilere dünya genişlemişti de hemen dünya için birbirleriyle boğuşmaya başladılar ve helâk oldular. Genişleyen dünyanın onlar gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” 4393
“... Senin vârislerini zengin olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakir olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen azîz ve celîl olan Allah’ın rızâsını arayarak her ne harcarsan, -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa-, mutlaka onun sebebiyle mükâfatlanacaksın...” 4394
“Ümmetler (uluslar), insanların birbirlerini sofraya dâvet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize dâvet edecek ve üzerinize üşüşecekler.” Birisi sordu: “Bizim azlığımızdan mı?” Rasûlulullah cevap verdi: “Hayır, aksine, siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi... Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de ‘vehn’ atacak.” Yine birisi sordu: “Ey Allah’ın Rasûlü vehn nedir?” Cevap verdi: “Dünya sevgisi ve ölüme karşı isteksizlik.” 4395
4388] Buhârî, Büyû’ 95, Mezâlim 1, Nafakat 5, 9, 14, Eymân 3, Ahkâm 14, 180; Müslim, Akdiye 7, hadis no: 1714; Ebû Dâvud, Büyû’ 81, hadis no: 3532; Nesâî, Kudât 30, -8, 246
4389] Buhârî, Büyû’ 15
4390] Ebû Dâvud, Harac 10, hadis no: 2945
4391] Ebû Dâvud, Büyû’ 62, h. no: 3477
4392] Ebû Dâvud, Harac 17, hadis no: 2958, 2959
4393] Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1, Meğâzî 11; Müslim, Zühd 6, hadis no: 2961; Tirmizî, Kıyâmet 29, hadis no: 2464
4394] Buhârî, Cenâiz 37, Vesâyâ 2, 3, Fezâilu’l-Ashâb 49, Meğâzî 77, Nafakat 1, Marzâ 13, 16, 43, Ferâiz 6; Müslim, Vesâyâ 5, hadis no: 1628; Tirmizî, 6, hadis no: 975; Ebû Dâvud, Vesâyâ 2, hadis no: 2864; Nesâî, Vesâyâ 3; Muvattâ 4 -2, 763
4395] Ebû Dâvud, Melâhim 5; Ahmed bin Hanbel, V/278
- 1078 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Tefsirlerden İktibaslar
Şeytan size fakirliği vaad eder ve size fahşayı (çirkin şeyleri, cimriliği) emreder. Şeytan insana vesvese vererek şöyle söyler: “Eğer infak edersen malın azalır, sonra muhtaç olursun yaşadığın bu rahat hayat kaybolur, sıkıntı içine düşersin. Öyleyse sakın infak etme. Eğer infak edeceksen az harca veya hoşuna gitmeyen kötü şeylerden harca.” der. Veya infak etmemesi için kişiye: “Bu, Allah rızası için değil, hak eden kişiler yok veya yeterince harcadın” gibi bahaneler uydurtur. Allah ise mü’minleri şeytanın böyle kötü tuzaklarından ve nefse uymaktan sakındırıyor, sevilen malları infaka teşvik ediyor, işlenen günahları âhiret gününde affetmeyi, hem dünyada hem de âhirette bol ve bereketli rızıklar vermeyi vaad ediyor. Şüphesiz Allah geniş, nimeti ve mağfireti bol olan, dilediğine kat kat veren, gizli-açık her şeyi bilen ve herekese yaptıklarının karşılığını zerre kadar haksızlığa uğratmaksızın verecek olandır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ey nisab sahibi olan zenginler! “Bu emirlere karşı elimize geçenlerin en iyilerini vere vere kendimiz fakir düşmez miyiz,” gibi bir düşünceye kapılırsanız, bunun bir şeytan vesvesesi olduğunu biliniz. O şeytan, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiş olan o karamsar iblis veya hayırlı işlere karşı gizlice veya açıkça ümitsizlik telkin ederek yanlış ve aldatıcı fikirler ve duygular saçan her çeşit şeytanlar veya insanın içindeki nefs-i emmâre, size hep fakirlik vaad eder, “Aman hayır yapmayın, sonra züğürt düşersiniz.” derve size çirkin hasletler emreder, sizi cimriliğe ve hasisliğe sevkeder, mallarınızı fenalıklara, fuhşiyata, anlamsız şeylere, isyanlara harcamanızı teşvik eder, Allah ise, size, tarafından bağışlama ve lütuf ve ihsan vaad ediyor. O sadakalarla âhirette günahlarınızı bağışlamayı, dünyada da yaptığınız harcamaların yerine kat kat kârlar, dünyada ve âhirette ecirler ve sevaplar ihsan ederek sonsuz mutluluğunuzu güvence altına alıyor. Ve Allah vâsîdir, alîmdir. Yani kerem ve ihsanı bol, ilmi de çoktur. İnfakınızın kadrini bilir, ecrini verir, sözünü yerine getirmekte hiç güçlük çekmez. Her şeyin önünü, sonunu bilerek emir verir ve ona göre vaadde bulunur.” 4396
Ey mü’minler! Kazandıklarınızın temizlerinden; kaynağı ve elde edilme yolu helâl olan, helâl kazanç ile ele geçirdiğiniz her çeşit mal varlığınızın iyi ve hoşlanılanlarından, bu cümleden olmak üzere ticaret mallarından ve nakit paradan ve size yerden çıkarıverdiğimiz ürünlerden; tahıl, meyveler ve madenler gibi yerden çıkan şeylerden, bunların iyilerinden infak ediniz. Açıkçası zenginlik kaynakları ikidir: Birincisi, kazanç adı verilen genellikle kişinin kendi emek ve gayretiyle bilgi ve sanatıyla doğrudan veya dolaylı olarak elde ettiği gelirlerdir ki, miras da bunun içindedir. İkincisi yerden çıkanlardır ki, bunda kara, deniz ve hava da dâhildir. Denizden çıkan balık, inci ve benzeri şeyler de yerden çıkmış hükmündedir. Geriye bu iki kaynağın birlikte harekete geçirilmesi sonucunda elde edilen kazanç şekli kalır ki, onda da kısmen emeğin, kısmen de yerin payının büyük olduğu görülür. Hangisi daha ağır basıyorsa o tarafa bakarak durum değerlendirmesi yapılır. Sonuçta bütün kazanç yolları bu iki sebepten birine dönüşür. Öne alınmış olmasından anlaşılıyor ki, kendi emeğine dayanan kazanç yolu insanlar için daha yakın bir sebeptir.
Genellikle yerden mal çıkarmak dahi bir anlamda yine buna bağlıdır. Fakat
4396] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1079 -
aynı zamanda kazanç, doğanın zenginliği ile de yakından ilgilidir. Çünkü bu şekilde emek ve gayret yaratılıştan ihsan edilmiş olan sebep ve aletlerin kullanılması demek olduğundan, bunlar da bir anlamda hiçbir emek karşılığı olmadan doğuştan ihsan edilmiş güçler, kabiliyetler ve sebeplerdir. Emek dediğimiz şey de işte bu güç ve kabiliyetlerin geliştirilmesi ve yerli yerinde kullanılması anlamına gelir. Bundan dolayı kesb, hiçbir zaman tek başına kazanç için bağımsız bir sebep olmadığı halde, yerden çıkanlar bağımsız ve yeterli kazanç sebebi olabilir. Demek ki kesb, aslında bir katılıma da yönelik olduğundan kesb yolu ile yerden çıkanın birleşmesinden meydana gelen üçüncü bir kazanç yolundan söz etmeye gerek yoktur. Bu zaten sözün sonucundan çıkan bir şeydir. Bu konuda insanların başlıca iki türlü hata yaptıkları görülür: Birincisi servette emek ve çalışmayı, tek başına yeterli bir sebep gibi kabul edip, öteki bütün sebepleri ve sermayeleri buna borçlu saymak ve onların hepsini geçersiz sanmaktır ki, bu hataya genellikle emek harcayıp, zahmet çeken ve sermaye kullanmayan çalışan insanlar düşer. Bunlar sermaye sahipleriyle derin ve köklü bir didişmeye girerler. Bunlar emek ve çalışmanın, kazanmanın değerinin, aynı zamanda sermayenin değeri demek olduğunu görmek istemezler. Eğer çalışıp kazanmanın amacı sermaye biriktirmek olmasaydı, tek başına çalışmanın bir değeri olmazdı. Kendi amacını gözardı eden her fikrin boş bir çelişki olduğu aşikârdır.
Para biriktirmenin, sermaye elde etmenin çalışmanın hedefi ise yalnızca tüketim açısından değil, yukarıda açıklanan, değerlerin karşılıklı olarak birbirine bağımlılığı kanunu gereğince, üretilen malın yeni yeni işlemlere malzeme teşkil etmesi ve kazanç yollarını çoğaltması ve kolaylaştırması açısından da önemli olmasından dolayıdır. Bunun için emekleriyle geçinen insanların, sermayeye düşmanlık duyması, kendi zahmet ve yoksulluklarının daha da artmasını istemesi demektir. Bunun içindir ki, emekten sonra özellikle yerden çıkarılanlardan da sözedilmektedir. Üstelik emeğe karşılık olarak zikredilmiştir. İkinci hata, sermayeyi mutlak kazanç sebebi olarak kabul edip, emek ve çalışmayı geçersiz saymaktadır. Bu hataya da bizzat çalışmak ihtiyacını duymayan ve başkalarının emek ve çalışmalarından zahmetsizce yararlanmak isteyen sermaye yani para sahipleri düşerler. Bunlar paraya öncelikli kaynak olarak bakarlar ve her türlü kazancın, onun eseri olduğuna inanırlar ve çalışmadan yaşamak mümkünmüş gibi zannederler. Bunun için çalışanları küçümseyerek ve kendi paralarına fazlaca önem vererek, emekleri zora koşmak ve sermayelerinin karşılığını fazla fazla almak, daha doğrusu sermaye gücüyle çalışanların emeklerini ucuza almak ve gasbetmek suretiyle kendileri hiç çalışmadan ve yorulmadan yaşamak isterler. Düşünmezler ki, bunların elindeki değerler aslında sermaye olarak doğmuş değil, emek ve çalışmanın birikiminden oluşmuş olan kazançlardır. Para, emek ve çalışmayı kolaylaştırıp geliştirmeye hizmet eden bir maya ise de, kaynağı bakımından yine de sermaye değil, birer emek birikimidir.
Sermayenin, emeği sıkıştırması ve onu hareketsiz bırakması, kendi bindiği dalı kesmesi ve dayandığı temeli yıkması demektir. Gerçi asıl sermaye büsbütün yok değildir, fakat o, olsa olsa yerin zenginliği ve yaratılışın ihsanı olan şeydir. Bundan dolayı para sahiplerinin hiç çalışmadan yaşama sevdasına kalkışmaları ve çalışanları sıkıntıya sokacak bir tutum izlemeleri büyük bir hatadır. Herhangi bir toplumda para ve sermaye bu duruma gelir, para ve para sahipleri mutlak hükümran kesilirse, buna tepki olarak birinci hata kendini gösterir. O zaman
- 1080 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sermaye ile emek arasında kavga başlar. Cemiyet düzeni altüst olur. İşte sermaye adı verilen paranın, kaynağı bakımından sermaye olmayıp, kazanç birikimi olduğu, hatta iyi yollarla elde edilmişse kazançların en hoşa gideni olduğu, en temizi bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, “kazandıklarınızın en güzelinden” buyurulmuştur. Asıl sermayenin yeryüzü zenginlikleri olduğu, öteki bütün zenginliklere göre emeğin de bir anlamda sermaye durumunda bulunduğu ve hatta bunun, yerin sermayesinden daha önce gözönünde tutulması gerektiği gösterilmiştir. “Kazandıklarınızın en güzelinden” ilâhî sözü, şunu da anlatıyor ki, kazançların bir temizi ve güzeli, bir de bunun zıddı olan kötüsü vardır. Her kazanılmış olan şey iyi ve temiz olmaz. Bu da ya kazanılan şeyin doğrudan doğruya kendisine veya elde edilme yollarına göre maddî veya manevî anlamda iki bakımdan ele alınır. Yukarıda açıklandığı üzere, infak sonsuz bir bereketin tohumu ve ebedî hayatın bir parçası olduğundan, bu tohumun en temizinden seçilmesi lazım gelir.
Bunun için bunları iyi düşünüp akla ve şeriate uygun olarak çalışınız da kendi emeğinizin ve yerin sermayesinin ürünü olan gelirlerin temiz ve iyilerinden infak ediniz. Ve öyle habîsini yani kötüsünü veya haramını vermeye yeltenmeyiniz ki; siz onu başkasına infak edersiniz de kendiniz gözünüzü yummadan, sıkılmadan hediye diye veya hoşgörüyle alacağınızın yerine almazsınız. Böyle kötü, bayağı ve değersiz şeyleri kendiniz almayı düşünmezken, Allah’a olan borcunuzu bu aşağılık şeylerden vermeye kalkışmayınız.
Rivâyetlere göre, başlangıçta sadaka ile ilgili emirleri bildiren âyet indiği zaman ashabdan bir kısmı hurma salkımlarını getirir, muhtaç olanlar yesin diye Mescid’e asarlardı. Bir kısım ashab da câiz zannıyla döküntü, bozuk, çürük çarık şeyler getirmişlerdi. Sonra bu âyet indi. Bununla verilecek vergilerin, zekât ve sadakaların ne gibi mallardan verileceği böylece açıklanmıştır. Her malın vâcip olan vergisi kendi cinsindendir. Mesela altına altın, gümüşe gümüş, paraya para, hayvana kendi cinsinden hayvan, deveye deve, sığıra sığır, davara davar, ata at; tahıl ürünlerinde de böyledir, buğdaya buğday, arpaya arpa... Madenler ve daha başka gelirler için hep böyledir. Hepsi de daha aşağı kalitede olmamak şartıyla malın vergisi kendi cinsinden ödenir. Bunların değer bakımından düşük kalitelisini ve yüksek kalitelisini birbirinin yerine vermek, ancak kıymet ve fiyatını iyice hesap edip tam karşılığını vermek suretiyle yine câizdir. Bu husus, mükellefin seçimine aittir. Bu şekilde esnek ödeme tarzı halk için kolay bir yol olduğundan dolayı İslâm dini bunu emretmiş idi.
Bunun, İslâmiyetin yayılmasına ve İslâm adaletinin kök salmasına büyük katkıları olmuştur. Başka ülke insanlarından mutlaka nakit olarak vergi topladıkları ve toplama masraflarını da yine halkın üzerine yıktıkları için, diğer devletlerin harcama yerleri de yine İslâm’ın gösterdiği sarf yerleri gibi tamamen hayra yönelik olmadığından dolayı, İslâm dininin infakı böylece tam bir adalet uygulamasına dönüşmüş olup “Allah size kolaylık diler.” 4397 İlâhî hükmünün yerine gelmesi demek olduğundan, çeşitli devletlerin tebaası durumunda bulunan insanlar bu kolaylık ve adaleti yakından gördükleri zaman büyük bir memnuniyetle bunu kabul etmişlerdir. Fakat bunun bir devlet için böyle büyük bir yarar sağlaması, bir şarta bağlıdır ki, o da bunu uygulayacakların Allah’ı tanıyan, dindar ve ahlâklı vergi memurları olması, ellerine verilen görevi, kendi öz mallarından
4397] 2/Bakara, 185
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1081 -
daha fazla bir özenle yerine getirmeleri ve emâneti iyi korumaları meselesidir. Bu olunca toplanan malların bir çoğu değiştirmeye gerek kalmadan devlet ve milletin ihtiyacına harcanabileceği gibi, değiştirilmesi gerekenler de en iyi şekilde değerlendirileceğinden hiçbir şekilde kötüye kullanılması söz konusu olmaz. Böyle olunca da hem milletin masrafı azalır, hem de devletin gelir kaynakları sürekli olarak gelişir.
Ancak, böyle olmayıp gerek vergi mükellefleri, gerek vergi toplayan memurlar arasında ahlâksızlık yayılır, görevler gereğince yapılmaz, emânetler korunmaz ve suiistimal edilirse, adam kayırma, çalma çırpma, israf, aldırmazlık ve ciddiyetsizlik meydanı almış bulunursa, malın cinsinden alınan vergiler pek çok kayba ve sûiistimâle elverişli olduğu gibi, masrafların artmasını ve gelirlerin azalmasını gerektireceğinden, hükümetler ayniyatı bırakıp vergilerini nakit yoluyla toplamayı daha uygun bulurlar. Nakit para ise mal ile değişime tabi tutulmadan hiçbir iş göremeyeceğinden, yine mal değişimi olacak ve yine olan olacak demektir. Devletin harcamaları durmadan artar, arttıkça da milletin vergi yükü artar ve herkes sıkıntıyı çeker, fakat sadece para hükümran olur. Bu arada en çok kazananlar da para işleriyle uğraşanlar olur. Fakat yine de diğer üretim alanlarında çalışanlar sıkıştırıldıkça para ile uğraşanların da geleceği tehlikeye düşer. Bütün bu gibi tehlikelere sebep olan şey ise, bu gibi hizmetlerde çalışan görevlilerin, görevlerini kötüye kullanmaya elverişli olan ahlâksızlıklarıdır. Bunu gerçek anlamda ortadan kaldıracak ve yok edecek olan da din ve dindarlıktır. Bunun için insanların dinden ve dindarlıktan kaçınmaları, infak görevlerini en iyi şekilde yerine getirmekten ve en iyi şekilde idare etmekten uzak kalmaları, ilâhî hikmetin gereği olarak acı çekmelerinin ve felâketlerinin başlangıç noktasını oluşturur. Bundan dolayı bu ilâhî emir gereğince hareket etmeyenler, ilim ve hikmet iddiasında ne kadar ileri giderlerse gitsinler, hikmetin tam aksi olan bir yöne gitmiş olurlar ve kendi elleriyle geleceklerini tehlikeye atarlar.
Bu âyet, bu gerçekleri de gözeterek zekât ve sadakası gerekli malların usûlünü açıklamış, bununla beraber bunun nâfile cinsinden olan sadakaları da kapsamına alıp almadığı söz konusu olmuştur. Yani aşağılık ve haram şeylerden, farz cinsinden vergi yoktur ve verilemez. Lâkin nâfile olarak sadaka verilebilir mi? Burası ihtilaflıdır. Doğrusu haramdan nafile sadaka dahi câiz olmaz. Bunun Allah katında bir sevabı olmaz. Fakat aşağılık yani, düşük kaliteli maldan nafile sadaka câiz olur. Ancak mendub olan en iyisinden vermektir. “Kötüsünü vermeye yeltenmeyin!” Bu yasak, farz olan sadakalarda haram, nafile olanlarda ise kerahet demektir. Âyetin zahiri her çeşit maldan zekât verilmesi gerektiğini gösteriyor gibidir. Fakat malın nisabı ve miktarı hakkında hiçbir açıklama yapmadığı gibi, “tayyib ve habis” gibi özelliklerle belirgin olduğundan hangi malları içine aldığı da mücmel ve açıklamaya muhtac bulunduğundan, bu mallar Hz. Peygamber’in uygulaması ve çeşitli had isler ile açıklığa kavuşmuştur. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler, fıkıh kitaplarının zekâta tabi mallar bölümüne başvurabilirler.
Özetle, Allah buyuruyor ki: Ey mü’minler, sizin kazandıklarınızın ve bizim yerden çıkardıklarımızın temizlerinden infak ediniz ve kendinizin gönül rahatlığı ile almadığınız, kabul etmediğiniz kötü şeylerden zekât ve sadaka vermeye kalkmayınız! Ve biliniz ki, Allah, kesinlikle zengindir, sadakalarınıza muhtaç değildir, sadakalarınız kendi faydanız, kendi menfaatiniz içindir. Ayrıca Allah hamîddir yani övgüye lâyıktır. Herkes O’na şükür ve hamd borçludur. İşte böylesine zengin
- 1082 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve övülmüş olan Allah’ın rızasına ermek için kötü ve bayağı şeyler nasıl olur da sunulabilir? Diğer bir mânâ ile Allah hamîddir, kendi adına yapılan hayır ve hasenatı daha yüksek ikram ve ihsanlarla karşılar. Rızası uğrunda ortaya konan emekleri ve çabaları makbul ve meşkûr eder. Böyle bir Allah adına en temiz, en güzel şeyler sunulmalı değil midir?
Vermekle emrolunduğunuz, borcunuz olarak ödemekle yükümlü bulunduğunuz infak ve sadakalar, Allah yolunda tutunmuş, din uğrunda ilme, cihada kendini adamış, yeryüzünde gezip dolaşamayan, şuraya buraya gidemeyen yani Allah yolunda meşguliyetlerinden veya hastalık ve düşkünlük gibi sebeplerden dolayı geçimini kazanmaya gücü yetmeyen fakirler içindir ki, halden anlamayan câhil kişi, onları iffetli ve haysiyetli olmalarından yani kimseden birşey istemeye tenezzül etmeyip, yokluğa katlanmalarından, seve seve göğüs germelerinden, izzet-i nefislerini korumalarından dolayı zengin sanırlar. Sen onları simalarından tanırsın. Dikkat edildiği zaman hallerinde görülecek yoksulluk alâmetlerinden bilirsin. İnsanlardan birşey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç isteyemezler, dilencilik edemezler. Olsa olsa pek zor durumda kaldıkları zaman, dolaylı yollardan hallerini anlatmaya çalışırlar.
Abdullah b. Mes’ud’dan (r.a.) rivâyet olunmuştur ki; “Allah iffetli olan ve iffetini korumaya çalışanları sever. Çok verilince övgüde aşırı giden, az verilince sövgüde aşırı giden, yırtık, yüzsüz, dilenci ve ısrarcı olanı da sevmez.” Bir başka hadis-i şerifte: “Herhangi bir kimse bir dilencilik kapısı açtı mı, Allah da ona bir fakirlik kapısı açar. Ve her kim açgözlülükten uzak durursa, Allah da onu zengin eder. Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini arttırır. Her birinizin bir ip alıp sırtında odun getirerek onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.”
Sadakaların kimlere verileceğini bildiren bu âyet “Ashâb-ı Suffe” adı verilen fakir muhacirler hakkında nâzil olmuştur ki, bunların sayısı dört yüz kadar olduğu zamanlar olmuştur. Medine’de ne kalacak yerleri, ne aşiret ve akrabaları, ne de kazanç getirecek bir meslekleri vardı. Hep Hz.Peygamber’in Mescid’ine devam ederler, Mescid’in sofasında oturur, orada yatar kalkarlardı. Kur’ân öğrenirler, Hz. Peygamber’in sohbet ve konuşmalarını dinlerler, genellikle oruç tutarlar ve vakitlerini ibadetle ve İslâmiyeti öğrenmekle geçirirlerdi. Bunlar Peygamber dersânesinin, kendilerini Allah yoluna adamış öğrencileriydi. Bundan dolayıdır ki, İslâm Dünyası’nda medreseler ve öğretim yuvaları hep câmilere bitişik yapılmıştır. Medrese öğrencisinden de Suffe Ashabı’nın ahlâkı ve davranış biçimi beklenmiştir. İlim öğrenmek ibadettir. Din uğrunda her türlü sıkıntıya katlanmak ve iffetini koruyup dini yaymaya hizmet etmek, icabında cihaddır. Bununla beraber ilerde Tevbe Sûresi’nde “Mü’minlerin hepsinin savaşa çıkmaları gerekmez. Her topluluktan bir cemaatin dini iyi öğrenmeleri ve kavimleri kendilerine döndüklerinde onları uyarmaları için savaştan geri kalması daha doğru olmaz mı? Gerekir ki böyle yanlış hareketlerden sakınırlar.” 4398 âyetiyle ilim öğrencilerinin hepsinin cihada gitmemesi ve öğrenime ara verilmemesi gerektiği de açıklanmıştır.
Abdullah b. Abbas hazretlerinden gelen bir rivayete göre; bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Suffe Ashabı’nın başında durmuş, onların hallerini gözden geçirmiş idi. Onların fakirliklerini ve çekmekte oldukları zahmetleri gördü ve gönüllerini almak için buyurdu ki: “Ey Suffe Ashabı! Size müjdeler olsun ki, her kim
4398] 9/Tevbe, 122
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1083 -
şu sizin bulunduğunuz durumda olur, halinden razı olarak bana kavuşursa işte o benim arkadaşımdır.” İşte bu âyet de bunlar dolayısıyla nâzil olmuştur. Şu kadar var ki, hükmü umuma aittir. Allah rızası için düşmana karşı nöbet bekleyen veya Allah rızası için medreselerde dirsek çürüten veya Allah rızası için halka hizmet uğruna kendini vakfeden ve bu durumda malı, mülkü olmayan, geçimini kazanmaya vakit bulamayan veya vakit bulduğu halde gücü yetmeyen, yoksul ve fakir müslümanlar, nerede ve ne zaman yaşamış olursa olsunlar bu âyetin kapsamı içine girerler. Bunlar infak ve sadakaların verilecek en güzel yeri olarak tercih sırasında daima başta gelirler. Bununla beraber, gerek özel olarak bunlara, gerekse genel olarak bütün ihtiyaç sahiplerine herhangi bir mal infak ederseniz yahut maldan, çabadan, bilgiden, nasihattan, irşaddan ve hizmetten bir şey ikram ederseniz, hatta saygı, sevgi gösterisi ve selamdan herhangi bir iyilik gösterirseniz, iyi biliniz ki, Allah onu bilir; emeğinizi boşa çıkarmaz, karşılığını verir. Bundan dolayı veriniz efendiler veriniz! Özellikle Allah yolunda kendilerini hizmete adamış olan fakirlere, yoksullara veriniz. İhlâsınız ve olgunluğunuz size gece veya gündüz, gizli veya açık vermenin farkını hissettirmeyecek kadar yüksek olsun. 4399
“Şeytan fakirlikle korkutarak size cimriliği, kötülük işlemeyi emreder. Oysa Allah size kendi katından bağışlama ve bol nimet vaadeder. Allah’ın lütfu geniştir, O her şeyi bilir.”
Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta, ruhlarınıza ihtiras, cimrilik ve azgınlık duygularını serpmektedir. Yine şeytan size kötülüğü emretmektedir. Fuhuş; haddi aşan bütün günahları kapsamaktadır. Her ne kadar bilinen bir günah için kullanılıyor olsa da içerik olarak daha kapsamlıdır. Fakirlik korkusu câhiliye döneminde halkı kız çocuklarını diri diri kuma gömmeye sevkettiğinden, bir nevi fuhuştur. Servet biriktirmeye olan ihtiras, bazılarını fâiz yemeye yönelttiğinden, o da fuhuştur. Allah yolunda infak etmek nedeniyle meydana gelen fakirlik korkusu zaten fuhuştur.
Şeytan, sizi fakirlikle korkutup fuhşu emrediyorsa, Allah da size kendinden bir mağfiret ve bolluk va’detmektedir. “...Allah ise kendinden bir mağfiret ve bolluk vaad etmektedir.”
Ayet-i Kerimede önce mağfiret sonra bolluk zikredilmektedir. Çünkü bolluk mağfirete bir ektir. Ve O, yeryüzünde rızkın verilmesini ve Allah yolunda harcayıp infak etmenin mükâfatını kapsamaktadır. “...Allah’ın lütfu geniştir. Ve O her şeyi bilendir.” Geniş lütfundan verir. Allah, kalplere vesvese vereni bildiği gibi vicdanda kuşku duygusunu geliştireni de bilir. Allah sadece mal vermez, mağfiret vermekle de kalmaz. Adalet ve dengeye yönelme, sebep ve sonuçları kavrama, basiret, görüş ve algılama sonucunda her şeyi yerli yerine koyma anlamına gelen “hikmet’’i de verir.
Yüce Allah’ın “Şeytan sizi fakirlikle korkutmakta ve size fuhşu emretmektedir. Allah ise kendinden bir mağfiret ve bolluk va’detmektedir. Allah’ın lütfu geniştir ve her şeyi bilendir.”... “Hikmeti dilediğine verir...” sözü hakkındaki konuyu bitirmeden önce iyice anlamamız gereken bir başka gerçek daha var; İnsanın önünde bir üçüncüsü bulunmayan iki yol vardır... Allah’ın yolu... Şeytan’ın yolu... Ya Allah’ın va’dine kulak verecek ya da Şeytan’ın... Kim Allah’ın yolunda yürümez, O’nun va’dini
4399] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
- 1084 -
KUR’AN KAVRAMLARI
dinlemezse, Şeytan’ın yolunda ve O’nun va’dine uyuyordur. Gerçek olan bir tek metotdan başkası yoktur. Allah’ın koyduğu bu hayat metodu... Bunun dışındakiler şeytan için ve şeytandandır.
Bu, Allah’ın hayat için koyduğu metotdan sapanların, hiçbir şekilde hidayet ve doğruluk iddiasında bulunmalarına delil bırakmamak için Kur’an’ın yerleştirdiği, sıksık tekrarladığı ve bütün te’kid yöntemlerini kullanarak belirlediği bir gerçektir. Ortada bir şüphe ya da bulanıklık sözkonusu değildir. Allah ya da Şeytan... Ya Allah’ın metodu ya da Şeytan’ın metodu... Ya Allah’ın yolu ya da Şeytan’ın yolu... Dileyen dilediğini seçsin... “Bundan sonra, helak olan bile bile helak olsun. Yaşayan da bir kanıttan dolayı yaşasın...”4400 Ne bir şüphe, ne kapalılık, ne de bulanıklık... Ancak, hidayet veya sapıklık... Hakk birdir, birçok değil... Hakktan sonra sapıklıktan başka ne var ki? 4401
Bundan sonra sûrenin akışı ile birlikte sadaka konusuna dönüyoruz. Sadaka olsun, adak olsun, gizli-açık olsun, yüce Allah infak edenin ne infak ettiğini çok iyi bilmektedir. İşlenen amelin ötesindeki niyete göre mükâfatını vermek bu bilgisinin gereğidir.
“Kendilerini Allah yoluna adamış, bu yüzden yeryüzünde (dünyalık için) koşmaya fırsat bulamayan ve hayâları yüzünden tanımayanlar tarafından varlıklı sanılan fakirlere yardım edin. .Sen onları yüz ifadelerinden tanırsın. Yüzsüzlük edip hiç kimseden birşey istemezler. Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki Allah bilir.”4402 Bu duygulandırıcı vasıflar, kendileri dışında, düşmanlardan hiç kimsenin yaklaşmaması için Rasûlullah’ın evlerini korumak amacıyla Mescid-i Nebevi’de kalan, bu arada Allah yolunda cihad etmeye kendilerini adayan ve ticaret ve kazanç için imkân bulamayan, buna rağmen insanlardan hiçbir şey istemeyen, ihtiyaçlarını açıklamaya onurları elvermeyecek kadar güzel davranan, bu yüzden durumlarını bilmeyenlerin varlıklı sandığı ve gerçek durumlarını da feraset sahiplerinden başka kimsenin bilmediği Ehl-i Suffa gibi, mallarını ve ailelerini Mekke’de bırakıp, Medine’de oturarak kendilerini Allah yolunda cihad etmeye ve O’nun Rasûlünü korumaya adayan muhacirlerden bir topluluğun durumunu yansıtmaktadır.
Ancak âyetin kapsamı geneldir, onların dışında her çağda aynı durumda olabilecek herkese şamildir. Şartların kendilerini engellediği, çalışmaktan alıkoyduğu, onurlarının yardım istemelerine engel olduğu, buna rağmen ihtiyaçlarını açıklamaktan kaçınmaları yüzünden durumlarını bilmeyenlerin, tokgözlülüklerinden dolayı zengin sandığı, ancak, derin duygu ve açık basiret sahiplerinin bu rahat görüntünün ardındaki gerçek durumu kavradığı ve onlar utançlarından her ne kadar gizleseler de ruhsal durumları yüzlerinden okunan saygıdeğer fakirlerin durumuna uygun düşmektedir.
Bu, şu kısacık âyetin o saygın örnek için çizdiği derin duygular uyandıran ve başarıyla çizilmiş adeta canlı bir tablodur. Her bir kelime nerdeyse bir fırçanın dokunması gibi, çizgileri ve imgeleri çizmekte, duygu ve infialleri somutlaştırmaktadır. İnsan, daha okuması tamamlanmamışken, bu yüzleri ve kişilikleri görür gibi oluyor. Kur’an’ın insan tiplerini çizerken uyguladığı gibi bu yöntem,
4400] 8/Enfâl, 42
4401] 10/Yûnus, 32
4402] 2/Bakara, 273
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1085 -
adeta canlı ve hareketliymiş gibi sunmaktadır manzaraları...
Avret yerlerini gizler gibi ihtiyaçlarını saklayan bu saygıdeğer fakirlere, haysiyetlerini zedelemeden, onurlarını kırmadan ve ancak gizlice yardım edilmelidir. Bu yüzden Ayet-i Kerime, sadakayı verenlerin, yüce Allah’ın verdikleri sözleri bildiğine ve mükafatlarını vereceğine güvenlerini sağladıktan sonra sadakanın gizlenmesini ve saklayarak verilmesini ilham ettiren bir tarzda sürüyor: “...Yaptığınız her hayır amaçlı harcamayı kuşku yok ki, Allah bilir.” Gizli olan şeyleri yalnızca Allah bilir ve iyilik onun yanında kaybolmaz. 4403
“Ey insanlar, siz Allah’a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız...” Yani, Allah’ın size muhtaç olduğu şeklinde yanlış bir düşünceye kapılmayın. Sizlerin inanıp-inanmaması Allah için bir anlam ifade etmez. O’nun takdiri her şeye rağmen vuku bulacaktır, sizler O’na ibadet etmeseniz de, O birşey kaybetmez, lakin sizler yaşadığınız her saniye içerisinde O’na muhtaçsınız. Hayatınızı idame ettirebilmek için muhtaç olduğunuz imkânları, Allah Teâlâ sizlerin emrine vermemiş olsa, bir an bile ayakta kalamazsınız. Allah’a ibadet etmenizin emredilmesi yine sizin yararınızadır. Çünkü sizlerin dünyada ve âhiretteki iyiliğiniz buna bağlıdır. Yoksa Allah’ın kaybedeceği birşey yoktur.
“Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamîd (övülmeye layık)tır.” “Gani”, Her şeye sahip ve herkesten müstağni olan, fakat hiçbir şeye muhtaç olmayan demektir. Allah hiç kimsenin kendisine “hamd” edip etmemesine muhtaç değildir. O zaten kendisine hamd edilmiş olandır. Burada “Gani” ve “Hamid” sıfatlarının her ikisi birden kullanılmıştır. Çünkü Gani olan bir kimse servet sahibi de olsa başkaları onun malından faydalanamayabilir, o takdirde bu kimse ganidir ama hamid değildir. Ancak, kendisi başkalarından faydalanmadığı halde, başkalarının kendisinden faydalandığı kimse, gani ve hamid’tir. İşte Allah, hem Gani’dir, hem de Hamid’tir. Tüm mahlûkat O’na muhtaç olduğu ve O’ndan faydalandığı için her hamd ve şükür O’na aittir. 4404
Sizsiniz Allah’a muhtaç fakirler, cümlesinde müsnedin (öznenin) marife (elif lamlı) olması kasr (ancak, sadece yalnız anlam)ı ifade eder. Yani din ve ibadet Allah’ın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır. Hem yarattıkları içinde Allah’a ihtiyacı en çok olan fakirler sadece insanlardır. İnsan “İnsan da zayıf olarak yaratılmıştır.”4405 ifadesine göre zayıf olarak yaratılmış olmakla, hangi mertebede olursa olsun hiçbir zaman Allah’a ihtiyaçtan kurtulamayacağı gibi, emâneti taşıyan insan ruhunun duyduğu ihtiyaç o kadar çoktur ki, onun yanında diğer yaratıklara fakir bile denmez. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmek için de Allah’tan başka mabud bulunmaz. Başkaları bir kıtmire bile malik değil Allah ise ganiydir. Hiçbir ihtiyacı olmayan ve her şeyden müstağni, tam mânâsı ile zengin, ganiy O yalnız O’dur. O sizin ibadetinize muhtaç olmadığı gibi, bütün ihtiyaçlarınızı tatmin edebilecek güce de sahiptir. Öyle, fakat bakalım, korur gözetir mi dersiniz? Hem hamiddir. Hamd ve şükür ile kendisine tazim ve ibadet olunacak veliyy-i nimet de ancak O’dur. Gerçekte O’ndan başka nimet veren, O’ndan başka hamd ve tazime layık olan yoktur. Onun için dileklerinizi verirse, ancak O verir. Hem O
4403] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
4404] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
4405] Nisâ, 4/28
- 1086 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kendisine hamd ettirmesini bilir. 4406
“Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; oysa Allah hiç kimseye muhtaç değildir ve övgüye lâyıktır. Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize başka bir canlı türü getirir. Bunu yapmak, Allah için zor değildir.” 4407
İnsanları hidayete çağırırken, onları içinde yüzdükleri karanlıklardan Allah’ın aydınlığına ve doğru yoluna çıkarmaya çalışırken, onlara bu gerçeği hatırlatmaya ihtiyaç vardır. Başka bir deyimle, insanlar kendilerinin fakir ve Allah’a muhtaç zavallılar olduklarını, buna karşılık Allah’ın kelimenin her anlamı ile “zengin” ve ihtiyaçsız olduğunu hatırlamaya ihtiyaçları vardır. İnsanlar iyice bilmelidirler ki, gerçi onlar Allah’a inanmaya, O’na kulluk etmeye, O’nun verdiği nimetlere hamd etmeye çağırılıyorlar, ama bu çağrı Allah’ın onların ilgilerine muhtaç olduğu anlamına gelmez; yüce Allah’ın onların ibadetlerine ve övgülerine ihtiyacı yoktur, O özü itibarı ile övgüye lâyıktır. Bunun yanı sıra onlar Allah ile başa çıkamazlar, O’nu zor duruma düşüremezler. Çünkü eğer O, eğer onların kökünü kurutup yerlerine kendileri gibi ya da kendilerine hiç benzemeyen başka bir canlı türü geçirmek isterse bunu yapmak O’nun için son derece kolaydır.
İnsanların bu gerçeği hatırlamaya ihtiyaçları vardır. Yoksa yüce Allah’ın kendileri ile ilgilendiğini, onlara peygamberler gönderdiğini, bu peygamberlerin onları sapıklıktan döndürüp doğru yola iletmeye, karanlıklardan aydınlığa çıkarmaya çalıştıklarını görünce Allah için çok önemli varlıklar olduklarını, doğru yolda olmalarının, ibadet etmelerinin Allah’ın rakipsiz egemenliğine bir şey kattığını sanarak gurura kapılabilirler.
Yüce Allah, insanlara peygamberler gönderiyor. Bu peygamberler insanların sırt dönmelerine ve eziyetlerine göğüs geriyorlar. Bu sırt çevirmelere ve eziyetlere rağmen Allah’a çağırma görevini ısrarla sürdürüyorlar. Bu yolla yüce Allah insanlara ilgi gösteriyor, onlara rahmetini oluk oluk akıtıyor, onları lütfu ile kuşatıyor. Yüce Allah’ın insanlara yönelik bu tutumu O’nun tek yanlı rahmetinden, lütfundan, kereminden ve bağışlayıcılığından kaynaklanıyor. Çünkü tek yanlı bağışlayıcılık, O’nun özü ile bütünleşmiş bir niteliğidir. Yoksa şu kulların doğru yola girmeleri O’nun ortaksız egemenliğine bir şey katacak, ibadet etmeleri O’nun egemenliğinden bir şey eksiltecek değildir. Ayrıca şu kullar, eşleri bulunmaz varlıklardır da, yerlerine başkalarını koymak zor olduğu için bütün küstahlıklarına göz yumuyor, yerleri doldurulamayacağı için şımarıklıklarına katlanıyor değildir.
Gerçekten şu zavallı, küçük, önemsiz, yetersiz, güçsüz ve bilgisiz insan, yüce Allah’ın bunca yoğun ilgisine ve gözetimine mazhar olunca yüce Allah’ın bu bağışı, bu lütfu ve bu karşılıksız keremi karşısında başı dönüyor, hayrete kapılıyor. Oysa insan şu yer yuvarlağının küçük, önemsiz bir konuğudur. Yeryuvarlağı da güneşin küçük bir uydusudur. Güneş ise, uzayda ışık saçan sayısız yıldızlardan biridir. Yıldızlara gelince; onlar da bütün görkemli iriliklerine rağmen sınırlarını yüce Allah’dan başka hiç kimsenin bilmediği engin uzay boşluğuna serpiştirilmiş birer küçük noktadırlar. Engin boşluğuna serpiştirilmiş yıldızları birer kaybolmuş nokta gibi gördüğümüz uzay ise, yüce Allah’ın yaratıklarının sadece bir bölümünden ibarettir.
4406] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
4407] 35/Fâtır, 15-17
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1087 -
Bununla birlikte insan yüce Allah’ın ilgisine mazhar oluyor. Bu yoğun ilginin başlıca göstergelerini şöyle sıralayabiliriz: Yüce Allah, insanı yaratıyor. Onu halifesi, sözcüsü, sıfatı ile yeryüzüne yerleştiriyor. Onu bu halifeliğin gerektirdiği bütün araçlarla donatıyor. Yapısını ve bileşimini bu göreve göre düzenliyor. Gerekli bütün evrensel güçleri ve enerji kaynaklarını yararına sunuyor. Sonra bu varlık sapıtıyor, şımarıklığa kapılıyor. Öyle ki, Rabb’ine ya ortaklar koşuyor ya da büsbütün inkâr ediyor. Bunun üzerine Allah ona ardarda peygamberler gönderiyor. Bu peygamberlere kitaplar indiriyor, onları olağanüstü mucizeler ile destekliyor.
Yüce Allah’ın insana yönelik bağışı zaman içinde artarak devam ediyor. Öyle ki, indirdiği son kutsal kitabında insanlara tarihe ışık tutan hikâyeler sunuyor. Bu hikâyelerde onlara atalarının başlarından neler geçtiğini anlatıyor. Yine bu kitapta onlara kendi özlerini anlatıyor. Benliklerinin güçleri ile enerjileri yanında zayıf ve güçsüz yanlarını tanıtıyor. Kimi zaman bu kitapta falan oğlu filancadan söz ediyor ve belirli bir kişiye “şunu yaptın, şunu yapmadın” derken, bir başka belirli kişiye “senin probleminin çözümü şöyledir, sen içinde bulunduğun sıkıntıdan şöyle kurtulursun” diyerek somut direktif veriyor.
Oysa ki, Yüce Allah’ın bunca yoğun ilgisine mazhar olan bu yeryuvarlağının küçük bir konuğudur. Yeryuvarlağı da güneşin bir uydusudur. Güneş ise, şu evrenin uçsuz-bucaksız enginliğinde varlığı belirsiz bir yıldızdır. Buna karşılık Allah, göklerin ve yeryuvarlağının yoktan var edicisi; üzerindeki tüm canlı cansız varlıklar ile şu evrenin yaratıcısıdır. Bu yaratmanın, bu yoktan var etmenin tek itici faktörü kendi iradesidir. İşte bu engin evrenin bir başka türlüsünü de yaratabilir. Bunun için bir tek sözü ve o amaca yönelmiş dileği yeterlidir.
İnsanlar bu gerçeği kavramalıdırlar. Ancak o zaman yüce Allah’ın kendilerine yönelik lütfunun, gözetiminin ve merhametinin çapını kavrayabilirler. Ancak o zaman bu katıksız lütufkârlığa, bu tek yanlı ilgiye, bu taşkın merhamete yüz çevirme ile, inkârcılıkla ve nankörlükle karşılık vermenin utancını içlerinde hissedebilirler. Âyetteki bu açıklama yalın ve somut bir gerçek olması yanında, bu yönü ile vicdanın ham telini titreten uyarıcı bir darbedir. Zaten Kur’an, insanların kalplerini gerçeklerin elleri ile okşar. Çünkü belirgin hale gelen gerçek, vicdanı daha derinden etkiler. Çünkü Kur’an gerçektir ve gerçeği içererek inmiştir. Bu yüzden O gerçekten başka bir şeyden söz etmez, gerçekten başka hiçbir inandırma yöntemine başvurmaz, gerçekten başka bir şey sunmaz, gerçekten başkasını göstermez. 4408
Kesb; Çalışıp Kazanma
Kesb; Toplamak, aramak, kazanmak anlamlarını dile getirir. Kelam ilminde, insan iradesinin fiili üzerindeki etkisiyle sorumluluğa neden olan yönelişine verilen isimdir.
Kesb kelimesi Kur’an’da üç anlamda kullanılır. “Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Sizi kalplerinizin kesbettiklerinden (kazandıklarından) sorumlu tutar...”4409 âyetinde kesb, kalbin akdi ve azmi anlamına gelmektedir. “Ey iman edenler, kesbettiklerinizin (kazandıklarınızın) ve sizin için yerden çıkardıklarımızın
4408] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an
4409] 2/Bakara, 225
- 1088 -
KUR’AN KAVRAMLARI
helal ve iyisinden harcayın...”4410 âyetindeki kesb, ticaretle elde edilen kazancı dile getirir. “Kendi kesbinizin (yaptığınızın) cezâsı olan azabı tadın”4411 âyetinde ise kesb, çalışma ve amel anlamında kullanılmaktadır. Kelime buradaki anlamlarından yola çıkılarak Kelâm’da kişinin irâdesinin kendisine sorumluluk kazandıracak yönelişini dile getirmek üzere kullanılmıştır.
Kesb kelimesi, mal gibi maddî kazançlar için kullanıldığı gibi, ilim gibi, hayır veya şer gibi mânevî kazançlar için de kullanılır. Sadedinde olduğumuz bölümde daha ziyade maddî kesb, maişetimiz için dünyevî kazanç kastedilmektedir. Dinimiz, âhirete öncelik verilmesini esas almış ise de,4412 müntesiplerinden dünyayı ihmal etmemelerini de talep eder. Dünyanın ihmal edilmemesi, maddî kesbe yer verilmesi demektir. Dilimizde “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalış” şeklinde şöhret yapan bir hadis, farklı şekillerde Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilmiştir. Suyûtî’nin Câmiu’s-Sağîr’de kaydettiği bir veçhi şöyle “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi (dünya için) çalış yarın öleceğinden korkan kimse gibi de (dünyaya bağlanmaktan) kaçın.” Bu hadisten, “dünyaya karşı ulemânın verdiği cevaplardan biri şöyle: “Eğer insan ebedî yaşayacağını bilirse dünyaya hırsı azalır ve bilir ki, arzu ettiği dünyalık, onu talepteki hırs ve koşuşturmayı bir kenara bıraksa bile elinden kaçıcı değildir. Şöyle der: “Dünyalığımı bugün kaçırsam bile yarın elde ederim, nasıl olsa ben ebedî yaşayacağım.” Bu sebeple Rasûlullah: “Dünyalık hususunda ebedî yaşayacağını zanneden kimsenin ameliyle amel et, dünya işleri için hırslı olma” buyurulmuştur.” Bu te’vile göre, hadis hoş bir metod ve tatlı bir lafızla dünyalık talebinde teenni ve hafifliğe teşvik etmiş olmaktadır. Hadis, diğer taraftan âhiret ameliyle ilgili olarak da, -hadisin zahirinde görüldüğü üzere- “yarın öleceğini zanneden kimsenin gayretiyle gayret göster” irşadında bulunmuş olmaktadır. Ancak şunu da bilmemizde gerek var: Kur’ân-ı Kerîm, “Ailene namazı emret!” 4413 açıklığında bir emirle dünya işlerine teşvîke yer vermez. “Namaz kıl!”, “Oruç tut!”, “Zekât ver!”, “Âhiret dünyadan daha hayırlıdır” gibi pek çok irşatlarla ibâdet hayatımızla ilgili açık emirlerde bulunduğu halde, insanları iş hayatına ve dünyevî kazanca teşvîk edici sarîh emirlerde bulunmaz. Fakat bu, Kur’ân’da o meselenin yer almadığı mânâsına da gelmez. Biz bu meselenin zihinlerde yanlış yer etmemesi için, kazançla ilgili olan bu bölüme girerken, çocuk terbiyesinde meslekî formasyon işinin Kur’ân’da nasıl ele alındığını aydınlatan bir tahlilimizi kaydediyoruz. Mevzu geldikçe ifade ettiğimiz üzere, bir kere daha ifade edelim: İslâm’a göre, bugünkü temel eğitim dediğimiz farz-ı ayn ilimler meyanında bir meslek öğretimi de yer alır. Aşağıdaki tahlilimiz, Kur’ân-ı Kerîm’in bu meseleye dolaylı bir üslupla yer verdiğini göstermekle kalmayacak, bunu dolaylı ele alışının sebeplerini de belirtecektir:
Meslek Öğretimi
Kur’ân-ı Kerîm, hayata hazırlama safhasında çocukların dinî terbiyeleri üzerinde hassasiyetle durmakta, bu meselenin ehemmiyetini kavramada hiçbir tereddüt ve muğlaklığa yer bırakmamak için oldukça teferruatlı meselelere temas edip açıklık getirmekte, bir kısım tekrarlarla da meseleyi iyice te’kîd etmektedir.
4410] 2/Bakara, 267
4411] 2/Bakara, 286
4412] 93/Duhâ, 4
4413] 20/Tâha 132
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1089 -
Hayata hazırlık safhasının diğer mühim bir meselesi olan “meslekî formasyon” meselesinde ise, aynı açıklık ve ısrar görülmez. Buradaki teenni ve ibhâma (yâni müphemliğe) bakarak, Kur’an-ı Kerîm’in meslek öğretimi işine ehemmiyet atfetmeyip ihmal ettiği neticesini çıkarmak çok acele verilmiş bir hüküm olur. Böyle bir hüküm bizi, dinimiz hakkında yanlış ve insafsız bir kanaate sevkeder. Evet Kur’ân-ı Kerîm, çocukların meslekî formasyonlarını da ihmal etmez. Onların dünyevî istikballerinin de yeterince düşünülüp, bu maksatla bir kısım tedbirler alınmasının, çocuğa bu meselede de önderlik ve rehberlik edilmesinin gereğine irşad eden müteaddit âyetler mevcuttur. Ancak, bunlar dinî terbiye meselesinde olduğu kadar açık ve ısrarlı görülmezler, kısmen dolaylı ve müphemdirler. Meslek öğretimi meselesinin, dolaylı da olsa, hangi ayetlerde ele alındığı noktasına geçmeden önce, bu konuya niçin dolaylı ve müphem olarak yer verildiğini belirtmemiz gerekiyor:Önce, şu husus bilinmeli ki, Kur’ân-ı Kerîm, bizi ilgilendiren her şeye ehemmiyeti nispetinde yer vermektedir. Bir kısım meselelere dolaylı bir işaretle, bir başkasına açık bir ayetle temas edip geçmişken, diğer bir kısım meselelere tekrarla, ısrarla yer vermiş, nazar-ı dikkatleri fazlaca çekmiş bulunmaktadır. Burada akla şöyle bir sual gelebilir: “Ehemmiyetin ölçüsü nedir? Bu herkese göre değişir, birisi için mühim olan, bir başkası için değildir!” Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:
Ehemmiyetin ölçüsü elbette insanın, özellikle günümüz insanının hevâsı ve bencil hükmü değildir. Burada ölçü, İlâhîdir. Yani, insanın yaratılışında Cenâb-ı Hakk’ın güttüğü maksatlardır. Kur’ân bu İlâhî maksat ve gâyelerde rehber kitaptır. Bu açıdan bakarsak, Kur’ân-ı Kerîm’in iki büyük dâirenin mühim meselelerini açıkladığını görürüz:
1- Rubûbiyet Dairesi: Yani Cenâb-ı Hakk’a ait olan daire. İnsanlarca meçhul olan o daireyi Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’den başka tanıtacak bir mârifet ve ilim kaynağı mevcut değildir. O dairenin, insanlarca bilinmesi gereken bir kısım meseleleri, işleri vardır. Cenâb-ı Hakk’ın isimleri, mebde’ ve meâd (yani başlangıcımız ve sonumuz) yaratılış, ceza, mükâfat, cennet, cehennem, hesap, kitap, melâike gibi... Kur’ân bunlara yer verirken her birinin insanın yaratılış gâyesi açısından arzettiği ehemmiyet nispetinde farklı sayılarda tekrar eder, açıklık getirir.
2- Ubûdiyet Dairesi: Bu daire, kulluk dairesidir. İnsanların Allah’a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münasebetlerini ilgilendiren daire. Bu dairenin de pek çok meseleleri vardır. Bu meselelerden bazısı bazısına nazaran daha çok ehemmiyet taşımaktadır. Keza, bir kısmının ehemmiyeti açık olduğu, herkesçe görüldüğü halde, bazılarının ehemmiyeti görülmez ve kolay kolay anlaşılmaz. Hatta öyle meseleler vardır ki, insanın yaratılış gayesi açısından birinci derecede ehemmiyet arzetmesine rağmen, kendi kendine bunu idrak etmesi mümkün değildir. Şu halde Kur’an-ı Kerim, kulluk dairesinin mesele ve vazifelerine temas ederken İlâhî zaviyeden ehemmiyetli olanlara insanlar tarafından ehemmiyeti kavranamayacak, ihmal edilecek durumda olanlara daha çok yer vermeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Aksine ehemmiyetini kavramada zorluk çekilmeyecek olan veya ister istemez idrak edilip anlaşılacak olan meselelere şöyle bir temas edip, bir işarette bulunup geçmelidir. Bu noktada hemen şunu söyleyebiliriz: Ubudiyet dairesinin vazifelerinden olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler İlâhî zaviyeden, insanın yaratılış gayeleri açısından birinci derecede ehemmiyet
- 1090 -
KUR’AN KAVRAMLARI
taşıdığı halde, insanlarca kavranıp gereğince takdir edilmesi mümkün değildir. Öyle ise Kur’an burada ısrar etmeli, tekrarla üzerinde durmalıdır. Nitekim öyle olduğunu gördük. Hâlbuki, yine ubudiyet dairesinin meselelerinden biri olan meslekî formasyon yani, dünyevî istikbalin kazanılması, yeni nesillerin bu maksatla hazırlanması meselesi, bizzat insanlarca ehemmiyet takdir edilen, öncelikle düşünülen bir husustur. İnsan aklıyla, tecrübesiyle, maddî hayatın tabii nizam ve akışıyla meseleyi düşünür, anlar ve tedbirini alır. Binaenaleyh bu mevzuun Kur’an’da ana davalardan biri olarak değerlendirilip doğrudan ele alınmasına gerek yoktur. Tebeî bir nazarla, tâli bir mesele olarak ele alıp dolaylı şekilde yer vermek, temas edip geçmek yeterlidir ve gerçekten de öyle yapılmıştır.
Kurân’da Meslekî İhzâriyeler (Hazırlık ve Hazırlamalar): Yukarıdaki kısa açıklamadan sonra şunu söyleyebiliriz: Meslek öğretimi meselesini sarih olarak ele almamış olan Kur’an-ı Kerim buna ihzâriyeler tarzında yer vermiştir. Yani meslekî öğretim ve formasyonu netice verecek birçok hazırlayıcı (ihzarî) unsurlar, dinî emirler olarak Kur’ânî mesaja dercedilmiştir. Bunlar ferdî ve ictimâî hayatın gereği olarak herkesin ister istemez karşılaşacağı bazı maddî emrivakilerin yönlendirilmesi ile sağlanmıştır. Bir başka ifade ile Kur’an, maddî hayatın vazgeçilmez bir kısım meselelerine dinî bir yaklaşımla temas ederek bunların helal olan cihetini, Allah nezdinde makbul ve güzel olan tarz ve istikametini beyan etmiş, uhrevî mükâfatı hatırlatarak gösterilen istikamette tayin edilen tarzda gidilmesini talep etmiştir. Bu taleplerin hakkıyla yerine getirilmesi, mü’mini, ister istemez bir maksada hazırlayacak ve bir hedefe sevkedecektir. “Meslekî formasyon” olarak ortaya çıkan bu “hedef”e, ferdi, dolaylı olarak hazırladığı için Kur’an’da yer verilmiş olan bu tedbirî unsurlardan her birine -günlük lisanımıza kısmen yabancı da düşse- ihzariye veya “dispozisyon” diyebiliriz. Şimdi îfâsı, mü’mini bir meslek sahibi olmaya ve bir meslek icra etmeye ve çocuğunu bir meslek üzere yetiştirmeye sevk ve mecbur eden bu Kur’anî ihzâriyelerin mühim olanlarından birkaçını belirtmeye çalışacağız:
1) Rızık Helâl ve Temiz olmalıdır: “Mü’min bir kimse her şeyden önce helal ve temiz olan şeyleri istihlâk etmek zorundadır. Yediği veya kullandığı şeylerde maddî ve manevî bir kir bulunduğu takdirde yaptığı ibadetlerin kabul edilmeyeceğini Hz. Peygamber haber veriyor. Esasen Kur’an’ın ifâdesine göre, ta Hz. Âdem’den beri bütün peygamberlere -ve dolayısıyla insanlara- helâl ve temiz şeylerin yenmesi emredilmiştir.”Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin. Doğrusu ben yaptığınızı bilirim.”4414 Bir diğer âyette de şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Sizi rızıklandırdığımızın temizlerinden yiyin. Yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” 4415
2) Helâl Rızık, Emek Eseridir: Kur’ân-ı Kerim, yukarıda kaydettiğimiz misallerde olduğu üzere, bir kısım ayetlerinde “helal ve “temiz” rızık yemeyi emrederken, diğer bazı ayetlerinde helal rızkın “ferdî” emekle elde edileceğini ifâde etmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur”4416 Bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ellerinin emekleriyle geçindiğini ifade eden Hz. Peygamber (s.a.s.) de yukarıda kaydettiğimiz ayetleri açıklar mahiyette olmak üzere şöyle buyurur:”Kişi, elinin
4414] 23/Mü’minûn 51
4415] 2/Bakara, 172
4416] 53/Necm, 39
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1091 -
emeğinden daha hayırlı bir şey asla yememiştir.” Hz. Peygamber ayrıca, helâl rızık için çalışmayı, her Müslümanın “vâcib”lerinden biri olarak ifâde etmiştir. Diğer taraftan İslâm âlimleri, “İlim talep etmek her Müslümana farzdır” hadisinde ifade edilen “ilm”den muradın “haram-helâl ilmi” olduğunu söyleyerek helâl kazancın ve buna imkân veren meslek bilgisinin ehemmiyetini dile getirmişlerdir.
3) İnsanlar Birbirlerine Muhtaçtırlar: İnsanları diğer canlılardan ayıran hususiyetlerden biri de hemcinsine olan ihtiyacıdır. Hayvanlar da şüphesiz hemcinslerine ihtiyaç duyarlar ama bu, insanlarınki kadar çok yönlü ve zaruri değildir. Tabiatı icabı medenî bir hayat yaşamak zorunda olan insanın ihtiyaçları çoktur ve bunların hepsini tek başına kendisi karşılayamaz. Başkalarına olan ihtiyaç, iktisadî hayatta, rızıkların farklılığı şeklinde kendini ortaya koyar. Çalışmanın ve iktisadî gelişmenin, binnetice medenî ve teknik terakkinin de sebep ve zembereği olan bu ekonomik farklılık ve ihtiyaç durumudur ki, cemiyette işbölümünü ortaya çıkarmakta, kimini terzi, kimini ayakkabıcı, dülger, bakkal, taksici, pilot, amir, memur, patron, işçi, asker, komutan vs. yapmaktadır. Bakkal dükkânını işleten bakkal, mesleğini icra için müşterilerine hizmet ederken kazandığı parayla ayakkabıcı, terzi, taksici gibi pek çok meslek sahibini çalıştırmakta, istihdam etmektedir. Hz. Peygamber’in, “İnsanların efendisi insanlara hizmet sunandır” sözünün ışığında değerlendirecek olursak herkesin fevkinde yer alan devlet reisliği bile “herkese hizmet” sunan bir vazife olarak değerlendirilebilir. Medenî hayatın devamı bu işbölümü olmaksızın düşünülemeyeceğinden, bazı mütefekkirler, çok haklı olarak, insanlık için, en büyük felaketin, fertler arasındaki her çeşit farklılığın kaldırılıp mutlak eşitliğin sağlanacağı günde geleceğini söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, konumuz açısından son derece ehemmiyetli olan bir âyette, bu karşılıklı ihtiyaç durumuna parmak basarak, rızıkların farklı kılınmasındaki hikmeti belirtir: “İşbölümü ile birbirleri için çalışmak...”
“Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar. Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık” 4417. Âyette geçen “iş gördürme” tâbiri asıl konumuz olan “meslekî formasyon” meselesi açısından büyük ehemmiyet taşır. Zira gördürülen işler belli bir mesleği ilgilendirir. İnsanların, birbirlerinin işini görebilmesi için o işlerde yetişmesi gerekir. Her işi bilen veya hiçbir işi bilmeyen insanlardan müteşekkil bir cemiyet düşünülemez. Vasıflı mahareti en az isteyen “amelelik” ve “hamallık” bile belli bir tecrübe ve formasyon ister. Şu halde, birbirlerine iş gördürme esasına dayandırılan helâl rızık temini için, yeni yetişen nesillerin “iş görebilir” vasıfta olması şarttır. Bu da meslekî formasyonu gerektirir.
4) Dünya İçin Talep Emri: “İslâm dinini diğer pek çok din ve sistemden ayıran bir husus, dünya ve âhiret, madde ve mana, ruh ve beden muvazenesidir. Bunlardan biri, diğeri için feda edilmez. Her ne kadar âhiret düşüncesini zihinlerde daima canlı tutmak isterse de dünyanın ihmal edilmesini talep etmez. Bilakis dünyanın da unutulmaması, ihmal edilmemesi tenbih edilir. Kur’ân-ı Kerim bazı âyetlerinde gerçekten âhireti hiç düşünmeden sadece dünyayı talep edenleri kınarken, diğer bazı âyetlerinde de hem dünya ve hem de âhireti talep edenleri takdir eder ve ayrıca “dünyadaki nasibini unutma”4418 der. Dünya ve âhireti bera4417]
43/Zuhruf, 32
4418] 28/Kasas, 77
- 1092 -
KUR’AN KAVRAMLARI
berce talep etmeyi emreden ayetlerden biri de şudur:”İnsanlardan: “Rabbimiz! Bize dünyada ver” diyenler vardır. Öylesine âhirette bir pay yoktur. “Rabbimiz! Bize dünyada iyiyi, âhirette de iyiyi ver, ateşin azabından koru” diyenler vardır. İşte onlara kazançlarından ötürü karşılık vardır.” 4419. (Bunu tamamlayan) bir diğer âyet de meâlen şöyle:
“Dünyayı isteyene -istediğimiz kimseye dilediğimiz miktarda- hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız, yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer. Âhireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların çalışmaları meşkûr (makbul) olur. Her birine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz. Rabbinin vergisi kimseden men edilmiş değildir” 4420
5- Çocuğun Maddî İstikbalini Düşünme Fikri: Meslekî formasyon meselesini aydınlatan ve garantileyen bir husus da budur. Kur’ân-ı Kerim’de bu fikir pek açıktır. Ancak, Kur’an bu konuyu, yarınlarını samimi olarak düşünüp tedbir alacak hâmiden mahrum olan yetimlerin ihmal ve istismarını önlemek maksadıyla, yetimlerle ilgili olarak teşrî etmiştir. Biz de bu kadarcık bir işaretle yetinip, meseleyi yetimlerle alâkalı bahse bırakıyoruz.
Meslek Konusunda Yüksek İdeal: Çocuğun maddî istikbali meselesinde dikkatimizi çeken Kur’ânî bir orijinalite, meslek hususunda yüksek idealler vermiş olmasıdır. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’an-ı Kerim’de çocuğun meslekî formasyonuyla doğrudan alâkalı ayetlere, emirlere rastlanmaz iken, bu konuyla zımnen de olsa ilgi kurabileceğimiz bir kısım âyetlerde yüksek ideallerin söz konusu edildiğini görmekteyiz. Bu âyetlerden biri daha önce de temas ettiğimiz ideal bir Müslümanın on beş kadar vasfının zikredildiği bir pasajda geçer. İşte burada kaydedilen ve bir mü’minde bulunması gereken ideal vasıflardan biri, arkadan gelecek zürriyetinin istikbali için Cenâb-ı Hak’tan talepte bulunmaktır: “Onlar: “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözümüzün aydınlığı olacak insanlar ihsan et, bizi müttakilere önder yap” derler.”4421 Yine bu meseleyle irtibat kurabileceğimiz, eski peygamberlerle alâkalı bir kısım dualarda da aynı mânâyı bulmaktayız. Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil, Kâbe’nin temellerini yükseltince şu duayı yaparlar: “Rabbimiz! Yaptığımızı kabul buyur, şüphesiz ki sen, hem işitir, hem bilirsin. Rabbimiz! İkimizi sana teslim olanlardan kıl, soyumuzdan da sana teslim olanlardan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yollarımızı göster.. Rabbimiz! İçlerinden onlara senin ayetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arıtan bir peygamber gönder. Doğrusu güçlü ve hakîm olan ancak sensin.” 4422.
Yine Hz. İbrâhim, Cenâb-ı Hakk’ın: “Seni insanlara önder kılacağım” hitâbına karşı “Soyumdan da” 4423 talebinde bulunur. Hz. İbrâhim’in çocukları için yaptığı dua ile, yeni nesillere verilecek formasyon meselesi arasında kurulan irtibatın oldukça zayıf olacağına dair yapılacak bir itiraza hak vermekle birlikte, hemen kaydetmek isteriz ki, İslâm fakîhleri, çocukların meslekî tevcih ve formasyonu meselesinde, âyet-i kerimelerde ifâde edilen espriye uygun esas getirmişlerdir. Yani çocuğa öğretilecek meslek, çocuğun babasının icrâ etmekte olduğu -hal4419]
2/Bakara, 200-202
4420] 17/İsrâ, 18-20
4421] 25/Furkan, 74
4422] 2/Bakara, 127-129
4423] 2/Bakara, 124
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1093 -
kın telakkisi açısından- meslekten şerefçe daha düşük olmamalıdır. Sözgelimi, mesleği sarraflık olan bir kimse, çocuğunu, itibarca daha dûn olan terziliğe vermemelidir. Şâfiî fakîhlerinden Mâverdi (v. 450/1058), mevkii yüksek bir babanın çocuğunu, şu veya bu nokta-i nazardan zarar ve aşağılanma getirecek bir mesleğe vermemesi gerektiğini söyler. Hanefî fakîhlerinden Üsrûşenî de (v. 632/1230), çocuğu, babasının mesleğinden daha düşük bir mesleğe vermemek gerektiğini ifâde eder.
Burada belirtilmek istenen husus, halkın örfünde ve efkâr-ı umûmiyede (kamuoyunda) mevcut olan değerlendirmelerin nazar-ı itibara alınması gereğidir. Mücerret din açısından şu veya bu mesleğin diğer bir mesleğe nazaran daha şerefli olduğunu söylemek mümkün değildir. Üstelik şu mesleğin şerefli, öbürünün şerefçe dûn olması gibi değerlendirmeler zamana, zemine, ictimâî muhite göre değişen izâfî hükümlerdir.
Hanbelî âlimlerden olan İbn Kayyim (v. 751/1350) daha değişik bir görüşle, çocuğun göstereceği istidada göre meslek veya mektebe verilmesini teklif eder: “Eğer baba, çocukta iyi bir anlayış, sıhhatli bir idrak, kuvvetli bir hâfıza ve yeterli bir kavrama keşfederse onu ilme teşvik etmelidir. Zira bu vasıflar, ilmi kolayca kabul için çocukta fıtrî bir kabiliyetin varlığına delildir. Bunun aksine, çocukta mesleklerden birine müteveccih bir heves ve kabiliyet görürse ve bu meslek de mubah ve insanlar için faydalı bir meslek ise, çocuğu o sahada yetiştirmesi gerekir.”
Özetle, bütün İslâm mezhepleri, büluğ çağından önce, çocuklara meslek öğretilmesinin lüzumunda ittifak etmekle kalmayıp, bu mesleğin çocuğun kabiliyet ve ailesinin ictimâî mevkiine uygun olmasını ve insanlara faydalı bulunmasını da şart koşarlar. Bu hükümlere giderken âlimlerin, bir kısmını yukarıda kaydettiğimiz Kur’ânî nasslardan istifâde ettiği muhakkaktır. İslâm dini, ayrıca çocuğa, büluğdan önce meslek öğretme vecibesinin nazariyatta kalmayıp, fiilen gerçekleşmesini sağlamak için, başkaca prensipler koymuş, mümkün mertebe bu hususu teminat altına almaya çalışmıştır. Ancak konunun teferruatına girmek bizi asıl maksadımızdan uzaklaştıracaktır.
Görüldüğü üzere, İslâm dini, çocuğa mesleki bir formasyon kazandırılması işine, dinî terbiye kadar ehemmiyet vermiş olmaktadır. Meslekî formasyon işi, ekonomik krizin de katkısıyla gayr-ı meşrû yaşam tarzının çeşitli bataklıklarında boğulma noktasına getirilen günümüz gençliği için ayrı bir dönem taşımaktadır. Müslümanların tarihlerinde rastlanmayan böyle bir bunalımın yaygınlaşmasında, tedrisât sisteminde dinî eğitimin yokluğu kadar meslekî eğitimin yokluğu da etkili olmuştur.
En Hayırlı Meslek: Çocuklara öğretilmesi gereken meslekler hususunda bazı temel bilgiler verdikten sonra, meseleye bir başka açıdan da ışık tutmak isteriz. Dinimize göre hangi meslek efdaldir? Bu hususta İbn Hacer’in bir tahkiki şöyle: “Mâverdî der ki: “Temel kazanç yolları üçtür: Ziraat, ticaret, sanat (zanaat).
Şâfiî mezhebine göre, bunlardan en temizi ziraattir. Der ki: “Bana göre en temizi ziraattir. Çünkü tevekküle daha yakındır.” Nevevî, Buhârî’de gelen “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taam yememiştir” hadisine dayanarak Mâverdî’nin bu görüşünü tenkit eder ve: “Doğru olan şudur: En temiz kazanç
- 1094 -
KUR’AN KAVRAMLARI
el emeğiyle olandır.” Nevevî devamla der ki: “Eğer ziraatçi ise, bu en temiz kazançtır. Çünkü bu da el emeğiyle hâsıl olmaktadır. Bunda tevekkül de var, insan ve hayvanlara şamil faydalar vs. de var.” Ben de derim ki4424: “El amelinden olan ziraatin de üstünde cihad yoluyla kâfir malından elde edilen kazanç var. Bu Rasûlullah ve ashabının da kazanç yoludur. Bu, kazançların en eşrefidir. Çünkü bunda hem Allah kelâmını yüceltip Allah düşmanlarının kelamını alçaltması var, hem de uhrevî menfaatler var.” Nevevî der ki: “Kim eliyle çalışmazsa onun hakkında ziraat, zikrettiğimiz sebeplerle daha faziletlidir.”
Ben de (İbn Hacer) derim ki: “Burada kasdettiği husus, başkalarına şümûlü olan faydalardır. Ama şümullü faydalar ziraate münhasır değildir. Bilakis her bir el emeğinde şümullü faydalar vardır. Çünkü onda insanların ihtiyaç duyduğu şeylerin hazırlanması mevzûbahistir. Gerçek şu ki, bunun muhtelif mertebeleri vardır; durumlara ve kişilere göre değişir.” El emeğinin üstünlüğü, kişiyi tembellikten, lüzumsuz ve zararlı şeyler uğraşmaktan koruyup, hayırlı işle meşgul etmesi, bu sûretle nefsi kırması, başkasına muhtaç olup dilenme zilletinden kurtarması gibi sebeplerden ileri geldiği belirtilmiştir. 4425
İktisad; Harcamada Orta Yol
Arapça bir kelime olan iktisad; Orta yolu tutmak, itidal ile hareket etmek, tutumlu olmak, gereğinden az veya çok harcamaktan kaçınmak anlamına gelir. İktisad kelimesinin türediği “k-s-d” ve türevleri Kur’an’da 6 âyette geçer. 4426
İslâmiyet, yeme, içme, giyim, kuşam, eşya kullanımı gibi her hususla aşırılıktan kaçınmayı, orta yolu tutmayı emretmiştir. Savurganlık ve cimriliği yasaklamıştır. İşlerin hayırlısı orta olanıdır. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Yürüyüşünde ölçülü ol; sesini kıs (bağıra bağıra konuşma)”4427; “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme; büsbütün açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.”4428 İktisadın karşıtı israftır. İsraf aşırı gitmek, gereğinden fazla yemek, içmek ve harcamaktır. Bu ise dinimizce yasaklanmıştır. Tutumlu olanlar kimseye muhtaç olmazlar, rahat ve huzur içinde yaşarlar. “Tutumlu olan fakir olmaz.”
İslâmiyet insanlar arasında eşitliğe, güçsüzü korumaya özel bir önem vermiştir. Zekât ve sadaka övülen davranışlardır. Toplum teşvik edilmiştir. Fakat servet ve refahın tabana yayılması esas alınmıştır. Servetin, çoğunluğun aleyhine bir azınlığın elinde toplanması yasaklanmıştır. “Servet içinizde zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” 4429 âyeti bunu ifade eder. İslâmiyet özel mülkiyeti korur ve teşvik eder. Emeğe üretim faktörleri içerisinde büyük değer verir. “Gerçekten de insan ancak kendi çalıştığını elde eder.” 4430 âyeti bunu anlatır.
Peygamber efendimiz en kutsal kazancın el emeği ürünü olduğunu belirtmiştir.4431 Tembellik ve başkalarının sırtından geçinmek yasaklanmıştır. Bu ne4424]
İbn Hacer
4425] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Akçağ Y. c. 14, s. 481-490
4426] 5/Mâide, 66; 9/Tevbe, 42; 16/Nahl, 9; 31/Lokman, 19, 32; 35/Fâtır, 32
4427] 31/Lokmân, 19
4428] 17/İsrâ, 29
4429] 59/Haşr, 7
4430] 53/Necm, 39
4431] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/466, IV/141
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1095 -
denle fâiz yasak kılınmıştır.4432 Teşebbüse de büyük değer verilmiştir, sermaye emekle beraber değerlidir.
İsraf (savurganlık) yasağı, temel ilkelerden biridir. Ticarete önem verilmiş ve kâr haddi geniş tutulmuştur. Karaborsacılık ve haksız kazançlar yasaklanmıştır. Tüketicileri aldatacak faâliyetlerden kaçınılması istenmiş; malların üreticilerden tüketicilere en kısa yoldan ulaştırılması amaçlanmıştır. 4433
İktisat, amelde itidaldir. İstediğini iyi bilen, eğilip bükülmeden onu gerçekleştirmeye çalışandır iktisatlı. İktisat, istenen şeyi iyi bilmek mânâsına geldiğine göre, müslümanın istediği ye Allah rızâsıdır, öyle olmalıdır. Allah rızâsı Allah’ın emirlerine uymakla elde edilir. Allah’ın emirlerine uymada yani ibâdetlerde para ve mal gibi şeyler önemli bir yer tutar. Her ibâdetin içinde para, mal, mevki, şöhret gibi şeyler vardır. Bunları müslümanca değerlendirmeyen kimsenin ibâdetleri ne derece kabul olur?
Bedir Savaşının pek çok hikmetlerinden biri de düşman kervanını vurmak, müşrikleri zayıflatmak, müslümanları iktisâden güçlendirmekti. Peygamberimiz’le birlikte başlayan dönemdeki İslâm tarihinin ilk savaşı içinde iktisâdî bir sebebin bulunması dikkat çekicidir. Zaten başta Peygamberimiz (s.a.s.) olmak üzere, sahâbîlerin tümü, diğer insanlar gibi “dünya hayatı” yaşadılar. Dünya hayatında paranın, malın, olmadığı yer olabilir mi? Onlar, her işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler, kısa zaman içinde müşriklere, Pers ve Bizans İmparatorluklarına galebe çaldılar, devirlerinin işlerini İslâm’a uygun hale getirdiler ve tek süper güç oldular.
İslâmiyet, paraya, mala, sokağa, çarşıya, pazara müdâhale eden bir dindir. Kapitalizmle, sosyalizmle İslâm’ın alâkası yoktur. İslâm, insanlarla ilgili her şeyi kendine uygun hale getirmek ister. İslâm’da önemli olan, öncelikle “şirkten ve haramlardan kaçmak”tır. Şirk ve haramdan kaçan müslümanlar farz, vâcip ve sünnet sıralamasıyla ibâdetlerini yerine getiriyorsa, dünya onlar için terakkî ve sınav yeri, âhiret de ebedî saâdet diyarı olur. Hiçbir müslüman, iktisadın dışına çıkamaz. İnsanın ihtiyaçları, iktisat ile sıkı sıkıya bağlı olduğu gibi, ihtiyaçların helâlinden temini de önemli ve sürekli bir ibâdettir.
Kur’ân-ı Kerim, cimriliği de, isrâfı da haram kılmıştır. “Akrabâya, miskiyne/yoksula, yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma... Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker kalırsın. Çünkü Rabbin rızkı dilediğine çok, dilediğine az verir.”4434 Zenginlikte, fakirlikte ve ibâdette iktisad iyi şeydir. Âyet ve hadislerde geçen yani İslâmî literatürdeki iktisaddan kasıt, tutumluluk değildir. Zira, hayırda israf, israfta da hayır yoktur. İslâm, hem kazandığımızı, hem de harcadığımızı kendi ölçüleri dâhilinde tutmamızı ister. İslâm’ın dışına çıkan her işlem, iktisaddan çıkıp ekonomiye girmiştir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Biz (servete kavuştukları için) maîşetlerine/refahlarına şımarmış
4432] bk. 2/Bakara, 275-279
4433] bk. Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 125-202; Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 10 vd.; Orhan Oğuz-İlhan Uludağ, Genel Ekonomi, İstanbul 1981, s. 39-41; Abdullah Yücel, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 125-126
4434] 17/İsrâ, 26, 29-30
- 1096 -
KUR’AN KAVRAMLARI
nice memleketleri helâk ettik.”4435 Bir bakıma, şu âyet bu konuya açıklık getirmektedir: “Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının) rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku elbisesini tattırdı.” 4436 Bu anlatılanlar bizim için büyük ibret taşımaktadır. Şu âyet, meseleye iyice açıklık getiriyor: “(Cezayı hak etmiş bir toplumu) Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; Biz de orayı darmadağın ederiz.”4437 Yani, Peygamber lisânıyla, “Nasılsanız, öyle (bulunduğunuz ve lâyık olduğunuz hale göre) yönetilirsiniz.” O yüzden zenginlik veya fakirliğin hangisinin kendimiz açısından hayırlı olduğunu bilemediğimizden, “Yâ Rab, beni rızâna uygun noktada bulundur, hakkımda zenginlik ve fakirlikten hangisi hayırlı ise onu ver” diye duâ etmek en doğrusu olsa gerektir. Zaten müslüman halkımız da, atasözü olarak şöyle duâ eder: “Allah, çok verip azdırmasın, az verip gezdirmesin.”
İktisat, İslâm nizamı içindedir. “Bir şey, bütünüyle elde edilemezse, tümüyle de terk edilmez” sırrınca, İslâm nizamı içinde bulunmayan günümüz müslümanlarının çoğu, imkânı varsa kapitalistçe, imkânı yoksa ona özenerek yaşamaktalar. Hâlbuki hangi düzen ve ortam içinde bulunurlarsa bulunsunlar, müslümanlar, en azından kendi özel hayatlarında, ev ve işyerlerinde İslâm iktisadını yaşayabilirler. İslâm’ı yaşayan birkaç kişi bulup bunlarla bir araya gelebilirler. İslâm’ı yaşayanlar, aralarında işbirliğine giderek, hem maddî, hem mânevî açıdan kazanabilirler de. Biz yaşantımızla İslâm’ı izhar etsek, diğer dinlerin toplumları kitleler halinde İslâm’ı kabul ederler. En etkili ve tekzip edilmez tebliğ, İslâm’ı yaşamaktır. Zaten ya inandığımız gibi yaşarız veya yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. Parayla, malla ilgili ibâdetler hayli zordur. Müslümanların çoğu bu hususta başarısızdır. Felâketlerin çoğu da buradan kaynaklanmaktadır.
İnsan İktisadın Dışında Kalabilir mi? İktisadın mânâsının amelde itidal olduğunu belirttik. Bungünkü anlamı ise: Üretim ve tüketim işlerini düzenleyen, kaynakların insanlar arasında eşit veya âdil şekilde paylaşılmasını sağlayan maddî refah, iş hayatı demektir. Dolayısıyla iktisat anlayışı, bireylerden devletlere kadar uzanır. Hatta iktisat açısından dünyaya bakarsak, devletlerarasında bu konuda öylesine sıkı irtibat var ki, sanki dünyada tek devlet bulunuyor. Giderek küreselleşen, tek bir şehir gibi birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde bir dünyada yaşıyoruz. Dolar ve euro gibi paraların bütün dünyada işlem görmesi, dünyanın öbür ucundaki bir üretimin, en uzak bir yerleşim yerinde rahatlıkla pazarlanması buna bir örnektir. Zamanımızda para, eski dönemlere oranla daha büyük önem kazanmıştır; parasız hemen hiçbir şey olmuyor. İnsan, parasız bir hayat yaşayamadığına göre, herkes iktisatla sıkı sıkıya bağlıdır. İslâmiyet’te her türlü ibâdetin iktisat ile irtibatı vardır. Hatta riyâzâta çekilen bir âbidin, elindeki tesbihi, ağzındaki gıdası, üstündeki elbisesi iktisat içinde değerlendirilir.
İnsan; yemek-içmek, giymek ve barınmak zorundadır. Böylece iktisat fıtrî, doğal bir ilim dalıdır. İktisadı bilmeyen bu konuyla hiç ilgilenmeyen insan da, aslında iktisatla, para ile bir bütün yaşamaktadır. Nasıl ki güneş battığında karanlık
4435] 28/Kasas, 58
4436] 16/Nahl, 112
4437] 17/İsrâ, 16
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1097 -
kendiliğinden gelirse, İslâm nizamı ve ona bağlı İslâm iktisadı olmayınca, kapitalist anlayış ve diğerleri de kendiliğinden gelir ve müslümanlar, o iktisadın içinde yer alır.
Menfaat: Menfaat duygusu Allah tarafından içimize yerleştirilmiştir. Doğal olarak herkes menfaatinin peşinde koşar. Menfaatinin peşinde koşanlar iki kısma ayrılır: Helâlı-haramı düşünmeden kazananlar ve helâl kazanç peşinde koşanlar. Bunlar tekrar iki kısma ayrılır: Menfaatini müşterek çalışmaların içinde görenler ve ferdî kazanç temin edenler. Elbette, kazanan kimse, harcayacak da. Harcamalar da içiçe daireler şeklindedir. Midesi için çokça harcam yapanlar, beynini doyurmak için çeşitli şekillerde bilgisini arttıran ve imanını güçlendirmek için İslâm’ın temel meseleleriyle meşgul olanlar. Çoluğuna çocuğuna bakanlar, akrabâlarını düşünenler, cemaat şuuruna erenler. Ümmet için didinenler, İslâm milleti için çalışanlar... “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.”
Her şey Allah’ın ihsânıdır. Bir kısım kimseler, Allah’ın ihsanlarını, Allah’a isyan etmekte kullanır. Allah bu hususta kullarını uyarır. Kur’an’da Allah verdiği nimetleri hatırlatır. İnsan, menfaat duygusunu müsbete çeviremezse, menfaatine yardım eden şeyleri putlaştırır. Dikkat edilmesi gereken nokta, menfaat duygusunun iptal edilemediği, ama ya haramda veya helâlde çalıştırılmasıdır. Menfaat anlayışının dışına çıkamayan insan ya sadece dünyevî basit çıkarına göre yaşar; ya da âhirette, bitmeyecek, sonu gelmeyecek menfaati öncelikleyen bir hayat sürer.
Herhangi bir günahı işleyen kimse, bu günah sadece kişi ile Rabbi arasındaki ilişkiyi ilgilendiriyorsa, Allah’la onun arasında kalmış bir durumdur; kazâ ederek, tevbe ederek affettirebilir. Ama bir şahsa olan borcunu birkaç gün geciktirse, bu durum o iki insanın arasını açar. Hele bu devirde... İstediği gün bankadan parasını çeken insan, tâyin edilen günde alacağını alamazsa, bir daha müslüman kardeşine para vermez, böylece müslümanların kardeşliği, birliği sarsılır, ümmet duygusu zedelenir, ortaklık, işbirliği ve yardımlaşma kolay kolay kurulamaz.
İmanın meyvesi ibâdettir. En önemli ibâdetler de mal ve etrafında bulunanlardır. Bunun için, her müslüman helâlinden kazanmaya, helâl dairede harcama yapmaya çalışmalıdır. Helâl daire, keyfe kâfi gelir/gelmelidir. Fertler tek tek şuurlu müslüman oldukları gün, bireylerden oluşan halk zâten İslâm’ı yaşayacaktır. Öyle ise, toplum hayatının dinden uzak olmasının cezâsını, dini yaşamayan her fert çekecektir.
Bugün “İslâm İktisadı” tâbiri yaygın olmakla beraber, böyle bir tâbir Kur’an’da ve hadislerde geçmemektedir. Çünkü İslâm’da iktisat, başlı başına bağımsız bir bilim dalı değil; İslâmî ilimlerin bütünündedir ve ibâdetlerin içindedir. Kısacası, insandan ayrı düşünülmeyen bir nesnedir. Psikolojide “yalınlama” diye bir tâbir vardır; yani elmayı, renginden ayrı düşünemezsiniz. Bunun gibi İslâmiyet’i, iktisattan ayrı, iktisadı da İslâm’dan ayrı düşünmek mümkün değildir. Aynen dünyayı âhiretten, âhireti de dünyadan ayrı düşünemeyeceğimiz gibi. Elbette, müslümanlar, helâlinden kazanıp zengin de olabilirler. Yine müslümanların içinde fakirler de bulunabilir. Son üç asırdır, zengin-fakir durumunda ciddî değişmeler oldu. Çünkü bir taraftan zekât unutulurken, öte yandan fâiz, zengini daha zengin edip, fakiri de daha çok fakirleştirdi. Zenginle fakir arasındaki makas iyice açıldı. Bu da zengin-fakir düşmanlığını doğurdu. Dünyanın % 20’lik nüfusu, yer
- 1098 -
KUR’AN KAVRAMLARI
altı ve yerüstü zenginliklerinin % 80’ine, geri kalan % 80’lik nüfus da servetin % 20’lik dilimine sahip oldu. İnfak ve yardımlaşma yerine sömürü egemen olduğundan, kapitalist-sosyalist çatışmaları çıktı, çok sayıda müslümanın yaşadığı ülkelerde de bu rüzgâr estiğinden, yemyeşil yapraklar sarardı.
Bundan daha beteri de şu: Fakirin kaybedecek bir şeyi yoktur. Bir canı var, belki intihar etmeyi düşünmese de, ölümden de pek korkmaz. Zaman zaman yaşadığı hayat, ölümden beter olunca, ölmeyi mumla arayabilir. O zaman saldırgan olabilir. Zengine gelince; o, mal mülk sahibi oldukça, çoluk çocuk sayısı arttıkça, ölmek istemez. Bir yandan ölümden korkarken, öte yandan malının kaybından yakınlarının ölümünden de korkmaya başlar, ıstırabı arttıkça artar. Bu tabloda ortaya çıkan terslik şudur: Fakir İslâm’ı öğrenip yaşamazsa, hangi yüce dâvâ için hayatını ortaya koyacak? Zengin de İslâm’ı öğrenip hayatına geçirmeye çalışmadığı, malını ve gerektiğinde hayatını Allah yolunda fedâ için ortaya koyamadığı durumda, İslâm’ı ne ölçüde koruyabilir? Âhirete inanmayan bâtıl bir dâvâ adamı, bir anarşist, terörist; ölümle sona ereceğini düşündüğü bir hayatta nice fedâkârlıklara katlanıyor, hapis hayatını, işkenceyi, fakirce yaşantıyı tercih ediyor, hatta niceleri ölümü göze alıyor. Hırsızlar, girdiği evde vurulursa yakalanırsa, kaybedecek pek bir şeyleri yok. Ama ev sahibinin ise, çok haklı olmasına rağmen, kaybedecek çok şeyi bulunduğu için hırsızdan, karakoldan, soruşturmadan korkmaktadır. 4438
“Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”4439 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya fâni olan ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun!
“İktisâda (tutumluluğa) riâyet eden kimse fakir olmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir.”
“Kim borçlu bulunan fakire mühlet verir veya alacağından indirim yaparsa, Allah, kendi himâyesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde o kimseyi arşının altında gölgelendirir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“İnsan, nefis ve benlikten fakir olmalıdır. Dünya malından değil.”
“Fakirlik, bütün elemlerin beşiğidir.”
4438] Hekimoğlu İsmail, İktisat Bilinci, s. 10 vd.
4439] 61/Saff, 10-13
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1099 -
“Bir öksürük, bir de yoksulluk gizli tutulamaz.”
“Suçların anası yoksulluksa, babası da kafa yoksulluğudur.”
“Bu dünyada kanadı kopmuş kuş, kurumuş ağaç, suyu çekilmiş havuz, dişleri dökülmüş yılan ne ise, fakir insan da odur.”
“Yoksulluğun hüküm sürdüğü yerde ne utanma kalır, ne işlenmedik suç, ne namus, ne de ruh.”
“Fakirliğin tahrip etmeyeceği erdem yoktur.”
“Fakirin malına göz dikme. Fakir ekmeği acıdır, zehir gibi.”
“Gedâyuz şâha baş eğmez dil-i âgâhımuz vardur;
Fakir isek ne gam, ey dil bizüm Allah’ımuz vardur.”
“İnsanların sözde dostları vardır; yoksulluk onları uzaklaştırır.”
“Fakir zengini taklide girişti mi, mahvolur.”
“Yoksulun kitabında sevincin ömrü kısadır.”
“Yoksulluk, bu devreyi geride bırakmış kimselerin sık sık değindiği bir niteliktir.”
“Yoksulluk, en öldürücü ve en inatçı hastalıktır.”
“Kaybedecek bir şeyi olmayan insandan korkulur.”
“Yoksulluğa katlanmak ayıp değildir; ama ondan kurtulmayı bilmemek ayıptır.”
“İnsanın çok şeyi olmayınca, elinde olup bitenin de değeri artar.”
“Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır.”
“Yoksulluk, neşeli ise yoksulluk değildir.”
“Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur.”
“Ne mutlu fakirlere ki, bizim azıklarımızı ücretsiz olarak âhirete götürüveriyorlar. Hatta huzûr-ı İlâhî’de mîzâna konuluncaya kadar taşıyorlar.”
“Yoksulların bazısı yalan söylememiş olsaydı, onu boş olarak çeviren iflâh olmazdı.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Bizim gibi bir sürü şeye ihtiyacı olan insanlara karşı dilenci konumuna geçmek ne kadar yanlış. Güzel ve doğru olan fakirlik, Allah’a karşı fakirliğini hissedip O’na yalvarmaktır, nefis ve benlikten yana fakir olmaktır. Allah böyle fakirleri sever.”
“Fakirlikten şikâyet edenlere sormak lâzım: ‘İki gözünün kör olup bir milyar doların olsun, ister misin? Aklını ve dilini satın almaya kalkan olursa kaça satarsın? Hele dinsiz olup cenneti satsan kaç para istersin? Öyleyse, milyarlarca altın değerinde Rabbinin nimetleri varken, fakirlikten şikâyet etmeye utanmıyor musun?”
“Dünyada fakir ve rezil olmaktan korkuyorsun da, âhirette fakir, rezil, rüsvay
- 1100 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olmaktan korkmuyor musun? Hâlbuki kulun âhirette iyi amellerden fakir düşmesi ve rezil olması, onun dünyada fakir ve rezil olmasından daha korkutucu ve utanç vericidir.”
“İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar cehennemden korkup korunmak için âhirete çalışsalardı, mutlaka Cennete girerlerdi.”
“Fukarâya ‘Evine it girdi, yetiş’ demişler. ‘Kapıyı örtün, açlıktan gebersin’ demiş.” (Atasözü)
“Yokluk varlıkta, güçlük darlıkta.” (Atasözü)
“Fakir adam, hazır şeytan.” (Atasözü)
“Fakir, eline bakarsa, sen kesene bak.” (Atasözü)
“Fakiri doyur da ne yapacağını düşünme.” (Atasözü)
“Fakirlik ateşten gömlektir.” (Atasözü)
“Fakirlik ayıp değildir, tembellik ayıptır.” (Atasözü)
“Fukara kalbine her kim dokuna, dokuna siynesi Allah okuna.” (Atasözü)
“Fukaralara veren Allah’a verir.” (Atasözü)
“Fukaranın âhı tahttan indirir şâhı.” (Atasözü)
“Fukaranın cebi boş, kalbi doludur.” (Atasözü)
“Fukaranın tavuğu tek tek yumurtlar.” (Atasözü)
“Züğürt olup düşünmektense, uyuz olup kaşınmak yeğdir.” (Atasözü)
“Züğürtlük zâdeliği (beyliği, zengin çocuğu olmayı) bozar.” (Atasözü)
“Züğürdün gönlü yufka olur.” (Atasözü)
“Bu dünyâ fânîdir, tez gelir geçer. / Bu bahçenin sonu fenâdır bülbül.”
“Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak; esas zenginlik ise Allah’a güvenmektir.”
“Bir işi çok iyi bilen, bildiği işten kâr eden, kâr ettiği işe ortak alan, ortaklarına âdil kâr dağıtan, dünyanın en büyük şirketini kurabilir.”
“Yoksulluktan şikâyet eden müslümana demek lâzım ki: ‘Cennete müşteri olanın sermayesi yatırımı ne kadar çoktur, bunun kıymetini bil.”
“Zengin, çok mala sahip olana denmez; zengin kalbi olana denir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Zengin, bilgisi çok olan insandır.” (Hz. Ali)
“Zengin adam, elindekini yeterli görendir.”
“Zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır.”
“Dünyanın en zengini, iktisadı bilen, en yoksulu cimri olan insandır.”
“Muhâcirlerin fakirleri, zenginlerinden beş yüz yıl önce Cennete girecek.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Benimle dünyanın misâli, bir adamın haline benzer ki, o bir ağacın altında
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1101 -
biraz gölgelenmek istemiş, sonra ağacı terkederek kalkıp gitmiştir.”
“Bir ülkede vahiyden, akıl ve sanattan çok maddî servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır.”
“Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır.”
“Ye kürküm ye misali, her mecliste buyur derler zengine.”
“Ben erdemden başka zenginlik tanımıyorum.”
“İki şeyin hazmı çok güçtür. Biri zenginlik, diğeri şöhret.”
“Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine, kötülüğü dokunur.”
“Zenginlik, geçici bulutlar gibidir.”
“Zenginlik, gurbeti vatan, yoksulluk vatanı gurbete çevirir.” (Hz. Ali r.a.)
“Çoluk çocuktan, maldan veya benzeri şeylerden her ne ki seni Rabbinden alıkorsa, bil ki o senin için hayırsızdır/uğursuzdur.”
“Mevki ve zenginlik, çoğu zaman yüz kızartıcı hareketlere karşı alınan rüşvettir.”
“Servetin toplandığı yerde, çoğu zaman insanlar ahlâkını yitirir.”
“Zengin olmak istiyorsan, kazanmayı düşündüğün kadar biriktirmeyi de düşün.”
“Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil; zenginliğe doyamamaktır.”
“Bir yılda zenginleşmek isteyen altı ayda asılır.”
“Dünyanın en zengini, tutumu bilen; en yoksulu cimri olan insandır.”
“Zengin adam, elindekini yeterli görendir.”
“Zekâ ve ruh bir kitaptan ne kadar etkilenirse, insan o kadar zenginleşmiş olur.”
“Servet, eziyet çekene, çalışıp çaba gösterene gözükür.”
“Zenginliğe açılan kapı küçüktür; oraya girmek için eğilmek gerekir.”
“İnsan ancak kendini harcayarak zenginleşir.”
“Hiçbir iyi adam, birden zengin olmamıştır.”
“Zengin yaşamak, zengin ölmekten daha iyidir.”
“Yeteneklerinizi biliyorsanız kolaylıkla ilerleyebilirsiniz. Kalabalığa bakın, azimli yürüyene herkes yol gösterir.”
“İlimsiz, hünersiz zenginler de bir çeşit fakirdir.”
“Zenginlik, kullanılacak bir silâhtır; tapınılacak bir mâbut değil.”
“Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azâbı ile beraber olan zenginlikten bin kere bin kere bin daha iyidir.”
- 1102 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Akılsızlara, zenginliğin iyiliği yerine kötülüğü dokunur.”
“Büyük servetler, çoğu zaman insanı yalnızlaştırır.”
“Servetim olsun isterim; haksızlıkla, haramla zengin olmayı, asla!”
“Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır.”
“Zenginlik, soysuzları daha çok soysuzlaştırır.”
“Zenginlik, nice ahmaklara zekânın maskesini giydirir.”
“Mâlik olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir.”
“Fakir suya düşse çıkamaz kirden; Zengin arabasını aşırır kırdan; Topal zengin iyi, sağlam fakirden.”
“Zengin arabasını dağdan aşırır, züğürt düz ovada yolunu şaşırır.” (Atasözü)
“Zengin helvasını baldan pişirir; züğürt derman için pekmez bulamaz.” (Atasözü)
“Zengin kesesini döver, züğürt dizini.” (Atasözü)
“Zengin olana, kölesi bile düşmandır.” (Atasözü)
“Zengin, fakirin halinden ne bilir?” (Atasözü)
“Zengine dokun geç, fakirden sakın geç.” (Atasözü)
“Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar.” (Atasözü)
“Zenginin horozu bile yumurtlar.” (Atasözü)
“Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar.” (Atasözü)
“Zenginin malı, züğürdün evlâdı.” (Atasözü)
“Nice zengin geceleyenler, ertesi gün fakir olurlar.”
“Hayırlı para, insanın kendisine, ailesine ve geçimine harcadığı paradır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Para her şeyi yapar’ diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır.”
“İnsanlar sahte para yaparlar, ama çok kere para da sahte insanlar meydana getirir.”
“Para yağmuru altında çok şeyler delinir.”
“Para adama akıl öğretir; esvap, yürüyüş.” (Atasözü)
“Para ile imanın kimde olduğu bilinmez.” (Atasözü)
“Para ile dağlar gülistan olur.” (Atasözü)
“Para insanı ipten kurtarır.” (Atasözü)
“Para para diyerek param parça olacak.” (Atasözü)
“Para parayı çeker.” (Atasözü)
“Paralı adamdan dağlar bile korkar.” (Atasözü)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1103 -
“Paranın gördüğü işi kimse göremez.” (Atasözü)
“Parası aziz olan, kendi zelil olur.” (Atasözü)
“Parasızlık, adama her şey yaptırır.” (Atasözü)
“Parayı veren düdüğü çalar.” (Atasözü)
“Akçesi ak olanın bakma yüzü karasına.” (Atasözü)
“Akçenin gittiğine bakma, işin bittiğine bak.” (Atasözü)
“Akçe sayış, kaftan yürüyüş öğretir.” (Atasözü)
“Ak akçe kara gün içindir.” (Atasözü)
“Paralı olmak ve onun bekçiliğini yapmak üzüntü doğurur.”
“Sermayesiz zindan açılır; dükkân açılmaz.” (Atasözü)
“Bir insan, ‘para her şeyi yapar’ dedi mi, her şey belli olmuştur: O adamın parası yoktur.”
“Paradan daha önemli şeyler vardır. ne çare ki, çoğu zaman onları satın almak için de para gerekiyor.”
“Cebiniz delikse, onu para ile doldurmanın bir yararı yoktur.”
“Altın altın deyip durma, altında kalırsın.” (Atasözü)
“Altın leğenin kan kusana ne faydası olur? (Atasözü)
“Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak / Âkıbet gözünü doyurur, bir avuç toprak.” (Atasözü)
“Altın ve gümüş, münâfıkların yularıdır; onlarla çekilip Cehenneme götürülürler.”
“Altın eli bıçak kesmez.” (Atasözü)
“Parayı üstün tutan kimseyi Allah zelil eder.”
“Parayı domuzun boğazına takmışlar da, ‘Domuz ağa’ diye çağırmışlar.” (Atasözü)
“Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip son balık da tutulduktan sonra, paranın yetmediğini anlayacaksınız.” (Kızılderili Atasözü; Greenpeace’in sloganı)
“İnsanoğlunun hiçbir icadı, para kadar fesâd verici değildir.”
“Para, gübre gibi etrafa yayılmazsa işe yaramaz.”
“Para, çok kimseye kötü yollar öğretir.”
“Paranın değerini anlamak isterseniz, borç almaya çalışın.”
“Her para kazanan, para yığınını çoğaltmak ister.”
“Para, adamı pek çabuk rezil eder.”
“Kullanamayacak olduktan sonra, para nene gerek?”
- 1104 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Para önden gidip, insana bütün yolları açar.”
“Para kader işidir; masal gibidir; bir varmış, bir yokmuş”
“Eldeki para hürriyetin âletidir. Fakat peşi kovalanan para, tam tersine kölelik âletidir.”
“Parası olanın yarası olmaz.”
“Mevkîlerini para ile satın alan kişiler, masraflarını geri almanın yoluna düşerler.”
“Para vererek ölümden, ağır hastalıklardan yaklaşan ağrılı yaşlılıktan kurtulanamaz.”
“Dünyada hem yokluğu, hem çokluğu kötü yalnız bir şey vardır: Para.”
“Dünyadaki bütün kapıları açan anahtar, paradır.”
“Kalmadı artık paranın nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim.”
“Lekeli bir paranın insana sürekli bir faydası olamaz.”
“Parasız kalmamak istiyorsan ihsandan değil; ikrâzdan (borçlanmaktan) çekin.”
“Parayı yönetmesini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir.”
“Kapitalizmde fertler, sosyalizmde devlet, İslâm ekonomisinde millet zengin olur.”
“Müslüman, materyalistlerin putlaştırdığı parayı esir alıp İslâm’a köle etmeden süper güçlere kafa tutamaz.”
“Birikmiş para ya bizi idare eder ya bize itaat eder.”
“Para sevdâsında olmayan kişi, her nerede olursa olsun selâmettedir.”
“Paranın neler yapacağını düşünmek ne kadar tatlıdır.”
“Para olmadan onu harcamaya başlama.”
“İnsana paraya davrandıkları gibi davrananlar, onu harcamak için kazanırlar.”
“Para en iyi dost ve en tehlikeli düşmandır.”
“Para, iyi bir uşak, kötü bir efendidir.”
“Para ya bizim başımızın belâsı ya da bizim hizmetkârımızdır.”
“Para, insana hizmet eder ya da hükmeder.”
“Paranın en büyük değeri, paraya gerçek değerinden daha yüksek bir değer tanıyan bir dünyada yaşamamızdan ileri gelmektedir.”
“Para, dünyada bin ayıp örter.”
“Bir tek kuruşu gözünüze yaklaştırırsanız, evrenin en büyük yıldızını gizler.”
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1105 -
“Saçarak paranı nâhak yerde / Olma muhtâc sakın nâ-merde.”
“Uzun ve ağır bir emekle, alın teriyle kazanılmış parayla; kaldırımda rastgele bulunmuş paranın değeri aynı mıdır?”
“En dar zamanlarda bile münâsebetsiz işlere harcanacak devlet parası vardır.”
“Sadece paranın hükmettiği yerde yasalar ne yapsın?”
“Budala ile parası, uzun zaman bir arada duramaz.”
“Parasız, düşünür; paralı da iki misli düşünür.”
“Para, büyük bir iğfâl vâsıtasıdır.”
“Arkadaşlarınızı muhâfaza etmek istiyorsanız; ne para verin, ne para alın.”
“Parasız kalmanın dehşetini duymamış adamlar, harp ateşini tatmamış askerlere benzerler.”
“Para, naz, nimet çok devam etmez.”
“Her şeyin para ile ölçüldüğü bir yerde toplumsal adâlet ve huzur hiçbir zaman gerçekleşemez.”
“Parasız adam, oksuz yay gibidir.”
“Paranın, insana işletemeyeceği suç yoktur.”
“Akçenin değerini ancak üstündeki pas belli eder.”
“Her para sermaye değildir. Sermaye, her zaman paraya hâkimdir. Paralı kimseler de paralanır.”
“Bir insan için, ‘dostlarından çok parasına bağlıdır’ diye bilinmekten daha utandırıcı şey olur mu?”
“Bir budala para kazanabilir, ama onu sarfetmek için akıllı adam gereklidir.”
“Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir.”
“Para, insan avlamak için en iyi yemdir.”
“Bir insanın dostluk derecesini tâyin etmek ister misiniz? Menfaatine hafifçe dokununuz.”
“Hayırda israf, israfta hayır yoktur.”
“Dünya menfaati için iyilik edenlerin iyilikleri, avcının kuşlara yem atması gibidir.”
“Malı olan gözünün teki ile uyur.”
“Bu dünyada mal ü mülküm / Vardır diyen yalan söyler.”
“Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan.”
“Şunlar ki çoktur malları, / Gör nice oldu halleri
Son ucu bir gömlek giymiş / Onun da yoktur yenleri.”
- 1106 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Az malın hesabı daha azdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Lâ’net ola ol mâle ki tahsîline ânın / Ya dîn ola ya ırz u ya nâmus ola âlet!”
“Dünya metâına olma mağrûr / Komaz gönülde sürûr, gözde nûr.”
“Hesab ettim cümle dünya malını / Neticesi bir top beze dayandı.”
“Mâl-ı dünyâdan ne aldı gitti, var, Karun’a sor.”
“Mal ve mevkîye aşırı düşkünlük, suların sebzeleri yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifak tohumunu yeşertir.”
“Bir şeye sahip olmanın hakları olduğu kadar, görevleri de vardır.”
“İnsanların seni sevmesini istersen, malının artan kısmını onlara dağıt. (Hadis rivâyeti)
“Malın hayırlısı, kulun şeref ve ırzını koruması için sarfettiği malıdır.”
“Doğduğumuz zaman dünyaya hiçbir şey getirmediğimiz gibi, ölürken de hiçbir şey götüremeyiz.”
“Malı ve parayı hor gören çoktur; ama Allah için veren azdır.”
“Allah’a karşı takvâya yardımcı olan mal ne güzeldir.”
“Zühd ü takvâ bir ağaçtır ki, kökü kanaat, meyvesi rahattır.” (Atasözü)
“Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz.” (Hz. Ali)
“Ticaret ve sanata önem verin. Bilin ki sizler, kendilerine muhtaç olmadığınız müddetçe kardeşlerinizin yanında şerefli ve muhterem olursunuz.”
“El kapılarında dilenci değilsin; bunun şükrü olarak kapından dilenciyi kovma.”
“Nâmussuzca bir düzenle edinilen mal elde kalmaz.”
“Mal adama hem dost, hem düşmandır.” (Atasözü)
“Mal bulunur, can bulunmaz.” (Atasözü)
“Mal canı kazanmaz, can malı kazanır.” (Atasözü)
“Mal canın yongasıdır.” (Atasözü)
“Mal ile insan, insan olmaz.” (Atasözü)
“Mal kazanılmakla şan kazanılmaz, kişi kerim gerek.” (Atasözü)
“Malı malla, canı canla tartmalı.” (Atasözü)
“Malın bekçisi zekâttır.” (Atasözü)
“Malını iyi sakla, komşunu hırsız etme.” (Atasözü)
“Malını yemesini bilmeyen zengin, her gün fakirdir.” (Atasözü)
“Malını yemiş de onmuş var mı?” (Atasözü)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1107 -
“Dünya malı dünyada kalır.” (Atasözü)
“Dünya varlığına güvenilmez.” (Atasözü)
“Dünyada tamah varken, dolandırıcı açlıktan ölmez.” (Atasözü)
“Dünyanın kavgası para üstüne.” (Atasözü)
“Bir imâret göster bana kim sonu viran olmaya.
Kazan şol malı kim senden dökülüp geri kalmaya.”
“Mal çok yığma, hazer eyle (kaçın) azâbından kim,
Renci (zahmeti) artar ağır oldukça yükü hammâlın.”
“Ne yaparsın dünya malı bîhûde / Yığmayan da gamlı, yığan da gamlı.”
“Nitekim yağınca kar örter izi / Çün mal irkile, örter olur gözü.”
“Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Her gün bir melek: ‘Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır’ diye seslenir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü’min olursun.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Bir şey bütün bütün elde edilmezse, tümüyle de elden kaçırılmaz.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“Kanaat, tükenmeyen hazinedir.”
“Kanaatten hiç kimse ölmedi, hırsla da hiç kimse pâdişah olmadı.”
“Elün vârınan eyle kanaat / Şükür kıl itme devrândan şikâyet.”
“Bizi yalnız kanaatler mutlu eder.”
“Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar.”
“Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?”
“kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez.”
“Yetişir kanaat devlet istersen / Tükenmez âlemde ni’met istersen.”
“Kanaattir nefse yular demişler.”
“Cimriler, kendilerinin ölmesini isteyen insanlara servet toplayan kişilerdir.”
“Diyem sana bahîlün (cimrinin) ne idüğin / Sakınır kendünden kendü yidiğin.”
“Encâm-ı hayâtı kıl teemmül / Tefrîke çalış zararla kârı.
Sahipservet hasîse derler / Vârislerin hazinedârı.” (Hayatın son anlarını düşün, kârla zararı ayırdetmeye çalış; Servet sahibi cimrilere, mirasçılarının veznedârı derler, unutma.)
- 1108 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Cimriliği ortaya çıkaran yoksulluk değil; zenginliktir daha çok.”
“Yoksulun çok şeyi eksiktir, cimrinin her şeyi.”
“Parasından en az yararlanan cimrinin kendisidir.”
“Altın, ocaktan madeni kazmakla çıkar. Cimrinin elinden, canını koparsan çıkmaz.”
“Cimrilik, bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür.”
“Bazısının eli verir gönlü vermez; bazısının da gönlü verir, eli vermez! İkisi de cimriliktir.”
“Câhil cömert, Allah katında cimri âbidden daha sevimlidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cimrilik ve korkaklık mü’mine yakışmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömert, Allah’a yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzak ve Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Allah cömerttir, cömertliği ve güzel ahlâkı sever.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Veren el, alan elden üstündür.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik yap ki, sana da cömertlik yapılsın.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik, Cennet ağaçlarından bir ağaçtır. Dalları dünyaya sarkıtılmıştır. Her kim onun bir dalına yapışırsa o da onu çeker Cennete götürür.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Zenginleriniz cömert; idarecileriniz hayırlı olur ve işiniz de aranızda meşveret esasına dayanırsa, yerin üstü sizin için altından daha hayırlıdır. Eğer idarecileriniz şerli, zenginleriniz cimri olur, işiniz de kadınlara kalırsa, yerin altı sizin için üstünden daha hayırlıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cimrilik ile iman bir kalpte toplanmaz.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Akıllı kimse odur ki; Malını güve düşmeyecek, hırsız çalmayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan.” (Abdullah bin Mes’ud r.a.)
“Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun.” (Hasan-ı Basrî r.a.)
“Her sabah iki melek: ‘Allahım, cimrinin malını tezden elinden al, cömerdin malını da arttır’ diye duâ ederler.”
“Cömert, nasihat vermekle yetinmeyip yardım eder.”
“Cömertlik fazla vermekten ziyade, yerinde ve zamanında vermek demektir.”
“Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır.”
“Cömertliğin âfeti başa kakmadır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1109 -
“Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa daha güzel olur.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Ümmetimin sâlihlerinin Cennete girmeleri, namaz ve oruçları sebebiyle değil; cömertlik, gönüllerinde müslümanlara karşı kötü duygular beslememeleri ve müslümanlara nasihatleri sayesindedir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Cömertlik, dost ve ahbâba iyilikte ve ikramda bulunmaktır.
“Tuzağa saçtığın taneler, cömertlik sayılmaz ki.”
“Cömertlik, mutluluk anahtarıdır.”
“Cömertlik, zenginlikten üstündür. Düşmanı çekmeyen servet çeşididir.”
“Cömertliğimiz hiçbir zaman servetimizi aşmamalıdır.”
“Cömertlik, dostluğun özüdür.”
“Cömertler elinde mal eksik olmaz.”
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Dünya, âhiretin tarlasıdır.” (Hadis-i Şerif Rivâyeti)
“Âhirete nisbetle dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Dikkat etsin, o, parmağıyla neyi geri getirebilir?”
“Ebedî olan âhirete inandığı halde bütün mesâisini aldatıcı olan dünyalık için harcayanlara alabildiğine şaşarım.”
“Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticaretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: ‘Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?”
“Önünüzde çok zor ve güç bir yokuş var. Ancak yükü hafif olanlar onu aşabilecektir.”
“Dünya derin bir denizdir. Çok kimse burada boğulmuştur. Bu deryada boğulmaktan kurtulmak için gemin takvâ yatağın iman, yelkenin Allah’a tevekkül olsun ki, batmaktan kurtulabilesin. Yoksa kurtuluş zordur.”
“Dünyayı kendinize efendi edinmeyin ki, o da sizi kendisine köle etmesin. Servetinizi kaybolmayacak yerde toplayın.”
“Hasta adam, hastalığı sebebiyle yemeğin tadını alamadığı gibi, dünya malına meyleden de dünya sevgisi sebebiyle ibâdetlerin tadını alıp zevkine varamaz.”
“Dünya, bir cîfedir. Ondan bir şey isteyen, köpeklerle dalaşmaya dayanıklı olmalı.” (Hz. Ali)
“Biz öyle kimselere yetiştik ki, onlara göre dünya, sahibine iâde edilmek üzere emânet edilmiş bir şey idi. Kolayca ve hafifçe âhirete göçmeleri de bundandı.” (Hasan-ı Basrî)
“Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz, meşrû dairedeki keyifle yetinin. O, keyfe kâfidir.”
“Şu dünya; imtihan meydanıdır ve hizmet yeridir; lezzet, ücret ve mükâfat
- 1110 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeri değildir.”
“Dünya, kâmil mü’minin kıymetsiz oyuncağı, gâfillerin değersiz salıncağıdır.”
“Dünya, ‘bir gün’ gibi çabucak geçecek, Kur’an’ın ‘yarın’ dediği gün uyanacak, ‘dünya’ için ‘dün ya!’ diyeceksin.”
“Dünya malı, sana oyuncak olarak verilmişken, oyuncak seni oynuyor!”
“Bütün dünya bir oyun sahnesidir. Kadın erkek bütün insanlar da sadece oyuncular. Her birinin giriş ve çıkış zamanları vardır.”
“Kabrin arkası için çalışın. Hakiki saâdet ve lezzet oradadır.”
“Dünya bir tahteravallidir.”
“Kim dünyaya evlenme teklifinde bulunursa, dünya ondan mehir bedeli olarak, dinini ister.”
“Dünyanın karakteri, önce yaldızlı şeylerle aldatıp sonra helâk etmektir. O, kendini beğendirmek için süslenip püslenen, evlendikten sonra da kocasını öldüren bir kadına benzer.”
“Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.”
“Dünya malı çok olanın, aldanma dünyasına.
Dünya benim diyenin, gittik dün yasına.”
“Kısmetindir gezdiren yer yer seni, / Göğe çıksan, âkıbet yer yer seni.”
“Sen ister boynuna ip tak, diler cevherli kordon tak,
Bu dünyadan nasîbin en nihayet bir avuç toprak.”
“Bunca varlık var iken bitmez gönül darlığı.”
“Dünya malı dünyada kalır.”
“Dünya malına esir olan âzâd olmaz.”
“Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Dünya terzi dükkânı, ölçüyü veren gider.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.”
“Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.”
“Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer)
“Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî)
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1111 -
“Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen her şeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bizi devamlı gördüğü şuurunda yaşamak.”
“Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün değildir.”
“Müslüman ve para; bu ikisi, birbirini tamamladığı gün, süper güçler yer değiştirecek, gerçek süper güç hâkim olacaktır.”
“Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.”
“İslâm’da ruhbanlık yoktur. Muâmelâtı tatbik etmek farzdır. Bu öyle bir farzdır ki, müslümanların çoğunun haberi bile yoktur. Bilinmeyen günahlara tevbe edilmediği için, en büyük günahlar da bunlardır.”
“Bir müslümanın yediği, içtiği, giydiği haram olursa, onun ibâdeti ve duâsı nasıl kabul olur?”
“Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”
“Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”
“Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, birşeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
“Kedi, karnını doyurdumu, sıcak bir yer buldumu, başka şeye gerek duymaz, kürküne sarılır ve yan gelip yatar. İnsana en iyi elbiseler giydirsek, karnını doyursak, cebini de doldursak, kaloriferli köşkte bile rahat etmeyebilir. Çünkü beyin midesi İslâmî ilimler, kalp midesi ise iman ve ibâdet ister, bunlar olmadan da tam bir huzur bulamaz. Beynini bilginin çöplüğüne, kalbini seks panayırına çevirenler, her türlü imkân içinde huzursuz olup, bunalıma düşebilir. İşin bir de âhiret cephesi var. Dünya âhiretin tarlası olduğuna göre, burada ne ekersen orada onu biçeceksin.”
- 1112 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fakirlik-Zenginlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
A- KUR’ÂN-I KERİM’DE FAKİRLİK ANLAMINDAKİ “FAKR” VE TÜREVLERİ (13 Yerde): 2/Bakara, 268, 271, 273; 3/Âl-i İmrân, 181; 4/Nisâ, 6, 135; 9/Tevbe, 60; 22/Hacc, 28; 24/Nûr, 32; 28/Kasas, 24; 35/Fâtır, 15; 47/Muhammed, 38; 59/Haşr, 8.
B- FAKİR ANLAMINDA “MİSKÎN” KELİMESİ (Tekil ve Çoğul Olarak 23 Yerde): 2/Bakara, 83, 177, 184, 215; 4/Nisâ, 8, 36; 5/Mâide, 89, 95; 8/Enfâl, 41; 9/Tevbe, 60; 17/İsrâ, 26; 18/Kehf, 79; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 58/Mücâdele, 4; 59/Haşr, 7; 68/Kalem, 24; 69/Hâakka, 34; 74/Müddessir, 44; 76/İnsân, 8; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 16; 107/Mâûn, 3.
C- ZENGİNLİK ANLAMINDA “ĞIN” VE TÜREVLERİ (73 Yerde): 2/Bakara, 263, 267, 273; 3/Âl-i İmrân, 10, 97, 116, 181; 4/Nisâ, 6, 130, 131, 135; 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 48, 92; 8/Enfâl, 19; 9/Tevbe, 25, 28, 74, 93; 10/Yûnus, 24, 36, 68, 101; 11/Hûd, 68, 95, 101; 12/Yûsuf, 67, 68; 14/İbrâhim, 8, 21; 15/Hıcr, 84; 19/Meryem, 42; 22/Hacc, 64; 24/Nûr, 32, 33; 26/Şuarâ, 207; 27/Neml, 40; 29/Ankebût, 6; 31/Lokman, 12, 26; 35/Fâtır, 15; 36/Yâsin, 23; 39/Zümer, 7, 50; 40/Mü’min, 47, 82; 44/Duhân, 41; 45/Câsiye, 10, 19; 46/Ahkaf, 26; 47/Muhammed, 38; 52/Tûr, 46; 53/Necm, 26, 28, 48; 54/Kamer, 5; 57/Hadîd, 24; 58/Mücâdele, 17; 59/Haşr, 7; 60/Mümtehine, 6; 64/Teğâbün, 6, 6; 66/Tahrîm, 10; 69/Haakka, 28; 77/Mürselât, 31; 80/Abese, 5, 37; 88/Ğâşiye, 7; 92/Leyl, 8, 11; 93/Duhâ, 8; 96/Alak, 7; 111/Mesed, 2.
D- FAKİRLİK VE FAKİRLER
Gerçek Fakirler: 2/Bakara, 273.
Fakir ve miskin Kavramı: 9/Tevbe, 60
Fakirlerin Dokunulmazlığı: 6/En’âm, 52-53.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: 6/En’âm, 42; 9/Tevbe, 28.
Fakirlik Korkusu ile Çocukları Öldürmekten Sakınmak: 6/En’âm, 151; 17/İsrâ, 31.
Fakirlere İyilik Etmek: 2/Bakara, 83; 4/Nisâ, 36.
Fakirlere Vermek: 2/Bakara, 177, 215, 273; 17/İsrâ, 26; 24/Nûr, 22; 30/Rûm, 38; 70/Meâric, 24-25.
Fakirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12; 89/Fecr, 18; 90/Beled, 12-16.
Sâili (İsteyeni) Azarlamaktan Sakınmak: 93/Duhâ, 10.
Kâfirler Fakirleri Küçük Görürler: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler Fakirlere Vermezler: 36/Yâsin, 47; 68/Kalem, 17-40; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
ZENGİNLİK VE ZENGİNLER
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 27, 37; 28/Kasas, 79-82; 29/Ankebût, 62; 42/Şûrâ, 19.
Zenginliği Veren Allah’tır: 53/Necm, 48.
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: 6/En’âm, 52-53.
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: 59/Haşr, 7.
Kâfirler Mal Gururuna Kapılırlar: 6/En’âm, 52-53; 7/A’râf, 49; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 28; 26/Şuarâ, 106-114.
Câhil ve Gururlu Zenginler: 96/Alak, 6-7, 12.
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15.
EKONOMİK EŞİTLİĞİN ANLAMI
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: 16/Nahl, 71; 17/İsrâ, 21; 42/Şûrâ, 27; 43/Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayırımı Yoktur: 6/En’âm, 52-53.
İSRAF VE İKTİSAT (SAVURGANLIK VE TUTUMLULUK)
İsraf Etmekten Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
Saçıp Savurmaktan Sakınmak: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31; 17/İsrâ, 26-27, 29.
Mü’minler İsraf Etmezler: 25/Furkan, 67.
Allah İsraf Edenleri Sevmez: 6/En’âm, 141; 7/A’râf, 31.
CİMRİLİK
Cimrilik Etmek: 2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmrân, 180; 4/Nisâ, 36-37; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd, 23-24; 92/Leyl, 8-10.
Malı ve Parayı Biriktirmek: 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4.
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1113 -
İnsan Cimridir: 17/İsrâ, 100; 70/Meâric, 19-21; 100/Âdiyât, 8-11.
Şeytan Fakirlikle Korkutur: 2/Bakara, 268.
Cimrilik Etmekten Sakınmak: 17/İsrâ, 29, 31; 47/Muhammed, 37-38; 59/Haşr, 9; 64/Teğâbün, 16.
Mü’minler Cimrilik Yapmaz: 25/Furkan, 67.
İ- CÖMERTLİK
Cömert Olmak: 17/İsrâ, 29.
Allah Cömerlere Bolluk Verir: 2/Bakara, 268.
J- YEDİRİP İÇİRMEK
Fakirlere Yedirip İçirmek: 22/Hacc, 28, 36; 76/İnsan, 8-12.
Yetimlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: 36/Yâsin, 47; 69/Haakka, 34; 74/Müddessir, 43-44; 107/Mâûn, 1, 3.
K- RIZIK
Allah, Dilediğine Hesapsız Rızık Verir: Bakara, 212; Al-i İmran, 27, 37; Kasas, 79-82; Ankebut, 62; Şura, 19.
Allah, Rızkı Daraltır veya Genişletir: Bakara, 245; Ra’d, 26; İsra, 30; Kasas, 82; Ankebut, 62; Rum, 37; Sebe’36, 39; Zümer, 52; Şura, 12, 27; Mülk, 21.
Rızkı Veren Allah’tır: Yunus, 31; Hicr, 21; Ankebut, 17, 61; Rum, 40; Sebe’,24, 39; Fatır, 3; Zariyat, 58.
Rızık Konusunda Kimi kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Allah, Bütün Canlıların Rızkını Verir: Hud, 6.
Rızık Verenlerin En Hayırlısı Allah’tır: Hacc, 58; Mü’minun, 72; Cum’a, 11.
Allah, En Temiz Nimetlerden Rızıklandırır: Mü’min, 64.
Allah, Cimrilik Etmeyenlere Bol Rızık Verir: Bakara, 268.
Yer Üzerinde Rızık Sebepleri Yaratılmıştır: Hıcr, 20.
Rızık Endişesi, Hakka Dâvet Görevine Engel Olamaz: Taha, 132.
Yağmurla Gökten Rızık İner: Zariyat. 22.
Rızık Aramak: Cum’a, 10.
Rızkın Bolluğu ve Darlığında, İbretler Vardır: Zümer, 52
Yaratılan Her Şeyin İnsan İçin Olmasında İbretler Vardır: Casiye, 13
Rızık Endişesi, Tebliğ Görevine Engel Olamaz: Taha, 132
Zenginliği Veren Allah’tır: Necm, 48
Zenginlik Bir Üstünlük Sebebi Değildir: En’am, 52-53
Mal, Zenginler Arasında Dolaşan Bir Servet Olamaz: Haşr, 7.
Kâfirler, Mal Gururuna Kapılırlar: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114
Câhil ve Gururlu Zenginler: Alak, 6-7, 12
Mal, Fitne ve İmtihan Sebebidir: Enfal, 28; Teğabün, 15.
Fakir Düşmekte Hikmet Vardır: En’am, 42, Tevbe, 28.
Rızık Konusunda Kimi Kiminden Farklıdır: Nahl, 71; İsra, 21; Şura, 27; Zuhruf, 32.
Zengin Fakir Ayrımı Yoktur: En’am, 52-53.
L- İNFAK
İnfak/Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Mûnâfıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
- 1114 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
İnfak Edenler Takva Sahibi Mü’minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
Kâfirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Mâûn, 1, 3.
Kâfirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
Kâfirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
Cömert Olmak: İsra, 29.
Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
Sail’i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
Kâfirler, Fakirleri Küçük Görürler: En’am, 52-53; A’raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
Kâfirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44; Mâûn, 1-3
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
2. Fakirler ve Zenginlervehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
3. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
4. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
5. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
6. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
7. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
8. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
9. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
10. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
11. 20
12. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
13. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
14. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
15. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
16. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
17. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
18. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
19. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
20. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
21. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
22. İnfak (Allah Yolunda Harcama)veysel Özcan, Mirfak Y.
23. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1115 -
24. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
25. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
26. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
27. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
28. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
29. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
30. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
31. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
32. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
33. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
34. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
35. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
36. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
37. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
38. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
39. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
40. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
41. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
42. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
43. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
44. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
45. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
46. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
47. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
48. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
49. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
50. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
51. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
52. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
53. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
54. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
55. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
56. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
57. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
58. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
59. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
60. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
61. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
62. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
63. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
64. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
65. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
66. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
67. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
68. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
69. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
70. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
71. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
72. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
73. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda,
- 1116 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Yeni Neşr.
74. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
75. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
76. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
77. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
78. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
79. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
80. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
81. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
82. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
83. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
84. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
85. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
86. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
87. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
88. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
89. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
90. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
91. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
92. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
93. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
94. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
95. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
96. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
97. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
98. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
99. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
100. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
101. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
102. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
103. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
104. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
105. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
106. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
107. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
108. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
109. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
110. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
111. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
112. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
113. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
114. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
115. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
116. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
117. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
118. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
119. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
120. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
121. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
122. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
FAKİRLİK-ZENGİNLİK
- 1117 -
123. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
124. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
125. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
126. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
127. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
128. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
129. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
130. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
131. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
132. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
133. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
134. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
135. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
136. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
137. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
138. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
139. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
140. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
141. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
142. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
143. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
144. Kütüb-i Sitte: 5/253-254; 7/189, 410, 421-423, 433-437, 440-445, 450-451, 459; 14/42-43, 48-52, 67, 499, 501; 15/466; 16/261; 17/245, 568-574.
145. Sahih-i Müslim: 1: 366, 422, 447; 2: 251-258, 508; 3: 261, 540; 5: 174-175, 327, 429-430, 435, 441, 443, 448-449, 470, 455, 478; 6: 105; 8. 9-10, 139, 172-176, 180; 9: 397-401, 518-9; 10: 376-378; 11: 76-78, 137, 142, 192-193, 207, 427-430, 435-436, 441-442, 449
FÂİZ/RİBÂ
بسم الله الرحمن الرحيم
الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله
FÂİZ/RİBÂ
• Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
• Nazarî Yönden Fâizin Yasaklanması
• Fâizin Zararları
• Fâiz Parasından İkrâm
• Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize “Katılım Bankaları”
• Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
• Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
• Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
• Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
• Tefsirlerden İktibaslar
• Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
• Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
• Fâizle İlgili Fetvâlar
• Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysaki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3619
3619] 2/Bakara, 275-279
- 840 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribâ/Fâiz; Anlam ve Mâhiyeti
Ribâ: Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübâdeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir İslâm hukuku terimidir. “Ribâ” kelimesi Arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde “mutlak çoğalma” anlamı vardır.
Cins ve miktarı bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde (değiştirildiğinde) bir taraf için kabul edilen malın fazlasına ribâ veya fâiz denir.3620 Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vâdeli yüz yirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın anapara (re’sül-mal), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır. 3621
Ribâ sözcüğü yerine Türkçede daha çok “fâiz” terimi kullanılır. Fâiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile fâizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: “Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalaşmak anlamına mastar olup, fâiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca “re’sül-mâl”, ziyadesine ise “ribâ” adı verilirdi. Bugünkü fâiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrinin bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman fâiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. İşte câhilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) fâizi veya nemâsı tâbir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçların (düyûn) tatbiki de böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna fâiz veya nemâ tâbirinin kullanılması “Alım-satım ancak ribâ gibidir.”3622 âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticârete benzetilerek yanlış bir kullanmadır. 3623
Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribânın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan fâize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir. İslâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Fâizcilik, müşrik Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.
Ebû Hureyre’den, Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil’e (a.s.) bunların kimler olduğunu sorduğumda; ‘Bunlar fâiz yiyenlerdir’ cevabını verdi.”3624 Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke’de vuku bulduğuna göre, fâizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke’de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir. 3625 Medine’de inen bir âyette ise, Tevrat’ta yahûdilere fâizin yasaklandığı, ancak
3620] İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277
3621] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 952, 953
3622] 2/Bakara, 275
3623] Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953
3624] İbn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II/353, 363
3625] 30/Rûm, 39
FÂİZ/RİBÂ
- 841 -
bu yasağa uymadıkları için kendilerine helâl kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir.3626 Şu âyetle de kısmî yasaklama getirilmiştir: “Ey iman edenler, ribâyı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin” 3627. Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribâyı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır: “Âllah alış-verisi helâl ve fâizi ise haram kılmıştır” 3628; “Kim de haram olan bu ribâyı helâl diye yemeye dönerse, işte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır”3629; Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve (câhiliyette işlediğiniz) fâiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü’minler iseniz. Yok, eğer bu fâizi terk etmezseniz; bilin ki, Allah’a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Böylece zulmetmiş ve de zulme uğramış olmazsınız.” 3630
Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Tâif’te oturan Beni Sakîf kabilesinin fâiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamber’le yaptığı Tâif anlaşmasında fâiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke’deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf’ten Amr bin Umeyr oğullarına olan fâiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber’e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed (s.a.s.), vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme râzı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Tâifliler fâiz istemekten vazgeçtiler.3631 Mekke ve Tâif’in fethi 8.; Vedâ Haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Vedâ Haccı sırasında Mekke’de fâiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: “Dikkat edin! Câhiliyye devrinden kalma fâizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım fâizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib’in fâizidir.” 3632
İslâm’ın yasakladığı ribâ iki kısma ayrılır: Nesîe ve fazlalık ribâsı.
A. Nesîe ribâsı (ribe’n-nesîe): Câhiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden veya ödünç (karz) vermekten doğan bir borç için vâde durumuna göre eklenen fâizdir. Borç, vâdesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla fâiz ilâve edilir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu çeşit ribâya işaret edilerek yasak hükmü getirilmiştir: “Ey iman edenler, gerçek mü’minler iseniz Allah’tan korkun, fâizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın.” 3633
B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl): Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle, iki ivazdan (bedelden) birisini diğerinin üzerine ziyâdeyle satmaktır. Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vâdeli olarak trampa etmek gibi...
Ubâde b. es-Sâmit’ten Hz. Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla
3626] 4/Nisâ, 160,161
3627] 3/Âl-i İmrân, 130
3628] 2/Bakara, 275
3629] 2/Bakara, 275
3630] 2/Bakara, 278, 279
3631] et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972
3632] Müslim, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyü’ 5
3633] 2/Bakara, 278, 279
- 842 -
KUR’AN KAVRAMLARI
misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız.”3634 Bu hadisin Tirmizî’deki rivâyetinde şu ilâve vardır: “Her kim bu şekil mübâdelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur.” 3635
İslâm hukukçularının çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi “örnek kabilinden” sayarken yalnız Zâhirîler yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribânın illeti de tartışılmıştır. Hanefilere göre, fâizin illeti, mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre fâizin hükmü yalnız hadiste zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: “Fâiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen şeylerde cereyan eder.”3636 Nesîe (veresiye satış) ribâsının illeti ise vâdedir. Mislî olan şeylerin aynı cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vâdeli mübâdelesinde bu çeşit ribâ gerçekleşir. Ancak vâdenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muâmelelere ihtiyacı nedeniyle özel nasslarla (âyet ve hadislerle) meşrû kılınmıştır. Şâfiî hukukçulara göre, altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan diğer dört maddede ise illet “yiyecek maddesi” olmalarıdır.
Asr-ı saadette ribâ uygulaması örnekleri: Altının altınla değişimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle bir para ile altın ziynet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla mübâdele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık fâiz olur. Bunun aksine 10 dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.
Hayber’in fethinden sonra Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne anlatılınca; “Altınlar ayrılmadan satın alınmaz” buyurdu.
Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de, altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem (gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit’in naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir. 3637
Altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına
3634] Müslim, Müsâkat 81; Ebû Dâvud, Büyü’ 18; Ahmed bin Hanbel, V/314, 320
3635] Tirmizî, Büyü’, 23
3636] İmam Mâlik, el-Muvatta’, Büyü’ 44; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, V/36-37
3637] Müslim, Müsâkat 80; bk. İbn Mâce, Mukaddime II
FÂİZ/RİBÂ
- 843 -
İslâm’ın fâiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.
Altın ve gümüş, biri diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz. Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: “Bu maddelerin birbirleriyle mübâdelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ’dan yani ribâdan korkuyorum.” 3638
Hurmanın hurma ile mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a.) Hz. Peygamber’e ikram etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah’ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: “Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî’ye (s.a.s.) yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım.” Bunun üzerine Allah’ın elçisi şöyle buyurdu: “Eyvah, eyvah! Ribânın ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al.” 3639 Buna göre, aynı cins misli mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna râzı değillerse, mübâdele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değişim yoluna gidilmelidir. Böylece fâiz yasağının amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.
İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak İmam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücündeki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibârıyla ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını fâiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır. İbn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir 3640.
On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. On yedinci yüzyılda İngiltere ve İsveç’te resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkilatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. İşte sarrafların emânet bırakanlara verdiği “Goldsmith’s notes” denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir. 3641
Osmanlılarda, İbraz edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar
3638] Mâlik, Muvatta’, Büyü’ 33
3639] Buhâri, Vekâle 11
3640] İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu’r-Ruküd alâ Mesâili’n-Nuküd, Mecmuatu’r-Resâil, II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510
3641] Feridun Ergin, İktisat, 560, 570
- 844 -
KUR’AN KAVRAMLARI
arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi fâiz sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kaime ile ödenirken, 450 kuruşluk kaime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya borçları ödeme gününde, bir altın kaç kaime ederse o kadar kaime ödenmesi emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan fâiz hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada, itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf’a göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında “kur ayarlaması” olarak düşünülebilir.
Fâizsiz Ekonomi: Fâiz ve ribâ sözcükleri eş anlamlı olup, İslâm ekonomisinde bir terim olarak, mübâdeleli akitlerde taraflardan birisinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan veya örfleşmiş bulunan fazlalık anlamına gelir. Fâiz; ölçü, tartı veya sayı ile alınıp satılan standart (mislî) mallarda cereyan eder. Altın, gümüş ve nakit para çeşitleri de buna dâhildir. Kur’ân-ı Kerîm’deki ribâ âyetleri3642 ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu konudaki hadis ve uygulamaları3643 incelendiğinde fâiz yasağının haksız kazancı önlemek, paranın yalnız mübadele aracı olarak kalmasını sağlamak, ödeme darlığı çekenleri istismar ettirmemek, kamu ve özel sektöre daha sağlam kredi imkânları sunmak, mâliyetleri düşürmek ve paranın satın alma gücünü korumak gibi sebeplere dayandığı görülür.
Konu biraz açılacak olursa, şunlar söylenebilir: Fâizli kredilerde anaparanın fâiziyle birlikte geri ödeme taahhüdü, taraflardan birisini haksız kazançla karşı karşıya getirir. Kredi kullananın zarar ettiği halde, anapara ve fâizi ödemek zorunda kalması veya bu kredi sayesinde yüksek satın alma gücü elde ettiği halde bunun önceden miktarı belirlenmiş küçük bir kısmını sermaye sahibine ödemesi, rizikoyu tek yanlı hale getirir. Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’den Allah Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpa ile, hurma hurma ile ve tuz tuz ile, misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak mübâdele edilir. Cinsler farklı olursa, peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız. Her kim fazla verir veya alırsa ribâ muâmelesi yapmış olur.”3644 İslâm hukukçularının çoğunluğu, bu hadiste zikredilen altı maddeyi “örnek kabilinden” saymış; maddelerin mislî oluşuna bakarak, ölçü veya tartı ile alınıp satılan tüm malların mübâdelesinde, cins birliği olunca “fazlalık” ve “vâdenin”; cins farkı bulunduğunda ise yalnız vâdenin fâiz olacağı görüşünü benimsemiştir.3645 Sırf vâde sebebiyle meydana gelen fâize “nesîe ribâsı” denir. Beş bin doların, üç ay sonra teslim alınacak yedi bin euroylo değişimi halinde, bu çeşit ribâ söz konusu olur. Para peşin mal veresiye bir akit olan selem, istisnâ ve mislî malların fâizsiz olarak karz-ı hasen
3642] 30/Rûm, 39; 4/Nisâ, 160-161; 2/Bakara, 275-279
3643] Müslim, Mûsâkât 17, 80, 81, 102, Hac 147; Ebû Dâvud, Büyû’ 19
3644] Müslim, Mûsâkat 81; Ebû Dâvud, Büyû’ 18; Tirmizî, Büyû’ 23
3645] el-Cassâs, Ahkâmül-Kur’ân, II, 124
FÂİZ/RİBÂ
- 845 -
verilmesi konunun istisnâlarıdır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yukarıda da anlattığımız uygulamaları, fâizi anlamada yardımcı olabilir. Ashâb-ı Kirâmdan Fudâle b. Ubeyd (r.a.) Hayber günü boncuk ve altın dizili bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın almış yalnız altınların 12 dinardan daha ağır olduklarını anlayınca, durumu Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sormuştur. Bunun üzerine Rasûlullah “Altın altına karşılık tartı iledir. Altınlar ayrıca tartılmadıkça satın alınmaz.” buyurmuştur.3646 Muâviye devrinde gümüş para ile gümüş ziynet eşyasının, tartılarak eşit ağırlıkta mübâdele edildiği nakledilir.3647 Bu duruma göre, meselâ; 15 gram ağırlığındaki bir bileziği 8 dinara satın alsak; gerçekte 32 gr. altın parayla, 15 gr. bilezik şeklindeki altını mübâdele etmiş oluruz. Böyle bir piyasada dinarlar ziynet eşyasının çok değer kazanması sebebiyle sarraflarca eritilerek ziynete dönüşür. Bunun aksine 32 gr. ağırlığındaki bir bileziği 4 dinara satın alsak, gerçekte bu bileziği 16 gr. altın para ile değişmiş oluruz ki, böyle bir piyasada altın ziynet eşyaları da darphanede eritilerek dinara dönüşür. Asr-ı saadette altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının şart koşulması, paranın maden değerinin üstünde veya altında nominal (itibarî) değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyası arasında bir satın alma gücü farkının oluşmasına, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına İslâm’ın fâiz yasağının engel teşkil ettiğini söyleyebiliriz.
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir rüknü değildir. Ekonomik faâliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında aşağıdaki noktalara ağırlık verilmesi gerekir.
1) Paranın satın alma gücünün sağlam bir esasa bağlanması: Günümüz dünya ekonomilerinde kâğıt para kabul görmüş örfî bir paradır. J. Dobretsberger, Mısır’da M.Ö. 1600 yıllarında banknot tedâvül edildiğinin belirlendiğini söyler. İktisat tarihçilerinin sözünü ettiği bu uygulama,3648 Hz. Yusuf’un (a.s.) Mısır merkez olmak üzere Orta Doğu yöresinde uyguladığı, çeyrek yüzyılı içine alan bir dizi ekonomik tedbirlerin bir parçasıdır. O, yedi yıllık bolluk yıllarında halkın elindeki ihtiyaç fazlası hububatı ve tasarrufları devlet hazine ve depolarına emânet olarak almış, sahiplerine emânet bıraktıkları şeylerin cins ve miktarını belirten birer makbuz vermiştir. Elinde böyle bir makbuz olan kimse, belge üzerinde yazılı cins ve miktardaki altın, gümüş veya hububatı dilediği zaman çekebilirdi. Ticaretle uğraşanlar hâmiline yazılı olan bu makbuzları mal ve para yerine kabul ediyorlardı. Hattâ belgeler Fenike ve Mezopotamya’ya kadar yayılmıştı. Temelde vahye dayanan bu uygulamada kâğıt banknotun arkasında mislî (standart) eşyanın bulunduğu açıktır. 3649
Kâğıt paranın 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’da, 19. yüzyıldan itibaren ise Osmanlılarda ortaya çıkışı ve gelişme süreci, daima altına göre olmuş ve satın alma gücünü altından almıştır. Durum böyle olunca, altınla ilgili hükümleri, onu temsil eden kâğıt paraya uygulamada tereddüt edilmemiştir. Günümüz ekonomisinde
3646] Müslim, Musâkat 17
3647] Müslim, Musâkat, 80
3648] Feridun Ergin, İktisat, İstanbul 1964, s. 569
3649] 12/Yûsuf, 10; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1960, IV, 2861
- 846 -
KUR’AN KAVRAMLARI
kâğıt para veya benzeri menkul kıymetlerin altın başta olmak üzere bazı mislî eşyaya bağlanması, satın alma gücünü temsil ettiği mislî maldan alan sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarabilir. Enflasyona karşı kendisini koruyabilen böyle bir para; karz, kredi ve sermaye birikimi için daha elverişli hale gelir.
2) Karz-ı hasen’e işlerlik kazandırmak: Allah (c.c.) ihtiyaç sahiplerine ödünç para vereni övmüş, âhirette ona kat kat ecir verileceğini bildirmiştir.3650 Diğer yandan, hadis-i şeriflerde; iki defa ödünç verenin bir defa tasaddukta bulunmuş sayılacağı; 3651 bir sadakaya on katı, karz-ı hasene ise on sekiz katı ecir verileceği nakledilmiştir. 3652
İslâm’da fâizsiz ödünç para verme yoluyla kısa vâdeli ve küçük kredileri temin etmek mümkündür. Ticarî olmayan ihtiyaçlar, dar ve sâbit gelirlilerin kısa süreli para sıkıntıları ve yine esnaf ve tüccarın geçici ve kısa süreli ekonomik finansmanları bu yolla karşılanabilir. Günümüzde çek ve senetlerin ödenmesinde veya protesto olan senet bedellerinin karşılanmasında tüccar sık sık kısa süreli, kimi zaman birkaç saatlik kredilere ihtiyaç duyar. Bu gibi kısa süreli ihtiyaçların hısımlar, esnaf, tüccar ve komşular arasında çözümlenmesi ve bundan maddî bir yarar beklenmemesi en güzel ve kalıcı bir çözümdür. Bu uygulama müslümanları birbirine yaklaştırır, iyilik yapma duygularını güçlendirir, ayrıca taraflar sürekli olarak karz-ı hasen sevabı kazanırlar.
Kısa vâdeli küçük kredilerin daha düzenli ve fâizsiz olarak temini için, “yardımlaşma sandıkları” da oluşturulabilir. Bu sandığa her ay belli âidat ödenerek, ihtiyaç olduğunda biriken primlerin birkaç katına kadar kredi alınması ve bunun anlaşma şartlarına göre geri ödenmesi mümkündür. Diğer yandan böyle bir sandık, ticaret ortaklığı olarak düzenlenirse, kullanılmayan krediler işletilir ve daha büyük krediler sağlama imkânları meydana getirilebilir. Sandık, ortaklarının çek ve senet tahsillerini yapar, vâdesiz mevduatlarına da sahip çıkabilirse, küçük çapta banka işlemleri bu çerçevede ve fâizsiz olarak çözülebilir.
İslâm’da özel sektörün uzun vâdeli ve büyük kredi ihtiyaçları için “kâr-zarar ortaklığı” esası getirilmiştir. Mudâraba ve muşâreke bunlar arasında sayılabilir. Kredinin süresi ve hacmi büyüdükçe, bunu karz-ı hasen ölçüleri içinde çözmek mümkün olmaz.
3) Mudârebe ortaklığı: Bir ortak sermayeyi, diğeri emeğini ortaya koyarak şirket kurabilirler. Buna mudârebe denir. İslâm’da mudârebe, özel sektörün uzun veya kısa vâdeli her çeşit kredi ihtiyacını karşılamak için elverişli bir ortaklık çeşididir. Elinde büyük sermaye birikimi olan birçok kimseler bunu işletmek, bir ticaret işinde kullanmak ister. Ancak bilgisi, tecrübesi veya sağlığı elverişli olmadığı için bu arzusunu gerçekleştiremez. Yine toplumda bilgili, yetenekli ve ticaret işine yatkın birçok kimseler de sermaye yokluğundan dolayı ticarete atılamaz. İşte, mudârebe, birbirine muhtaç olan bu iki unsuru bir araya getirir. Ve iki taraf da bundan kârlı çıkar. Böylece toplumda muattal kalan sermayeler ve iş bulamayan kabiliyetler değerlenmiş olur. Bu çeşit ortaklık itimada dayanır. İşi yürütmeyi üzerine alan, ortak güvene lâyık olmaya çalışır. Giderek dürüst iş
3650] 57/Hadîd, 11
3651] Şevkanî, Neylül-Evtâr, V, 229
3652] İbn Mace, Sadakat, 19
FÂİZ/RİBÂ
- 847 -
adamları meydana gelebilir. İşletmeci (mudârib), emeğinin karşılığı olarak net kârın sözleşmede belirlenen yüzdesini alır. Bu kâra mahsûben avans olarak maaş da alabilir. Hesap dönemi sonunda zarar ortaya çıkarsa, bu yalnız sermaye sahibine aittir. Zarar, önce kârdan karşılanır. Kâr yeterli olmazsa anaparadan ödeme yapılır. Bu takdirde işletmeci herhangi bir şey alamaz. Kasıt ve kusuru bulunmadıkça işletmeci zarardan sorumlu tutulmaz. Zarar halinde, sermaye sahibi sermayesinin tamamını veya bir bölümünü kaybederken işletmeci de emeğinin karşılığını alamamaktadır. 3653
Mudârabe ortaklığının bir başka önemli yönü de, ortaklığın yürütülmesinde işletmeciye tanınan esnekliklerdir. İşletmeci, kendisine verilen sermayeyi işletmek üzere üçüncü şahıslarla yeni ve ayrı mudârebe ortaklıklarına girebilmekte, hattâ bu ortaklıklar çok sayıda olabilmekte ve bunların sayısına bir sınırlama getirilmemektedir. Mudârebenin bu özelliği, İslâm bankacılığının esasını oluşturur. Sermaye sahibine veya sahiplerine ilk işletmeci muhatap olacağı için, onun menfaati zedelenmez. Belki daha iyi işletme yüzünden kâr marjı artabilir. İşletmecinin yaptığı işi, daha düzenli ve geniş ölçüde bir kuruluş yaparsa; tasarruf sahiplerinin mevduatını ticarete ve yatırımlara yönlendirdiği, dürüst ve yetenekli alt işletmeci (mudârib)leri bulmada aracılık ettiği için, ilk mudârebe anlaşmasında belirlenen işletme kârını almaya hak kazanır. Fâizsiz kredi kullandıran böyle bir finans kuruluşu, mevduat sahiplerine daha fazla kâr verebilmek için gereken ihtimamı gösterir. Aksi halde kâr miktarının belirsiz oluşunun yaratacağı olumsuz etki kendisini gösterir.
4) Muşâreke (inan) ortaklığı: İki ve daha çok kişinin ticaret yapmak, elde edecekleri kârı paylaşmak üzere ortaklık kurmasıdır. Tasarrufların doğrudan yatırımlara ve ekonomik faâliyetlere sevki, sanayi, ticaret ve tarım kesiminde sermaye birikimi oluşturulması, muşâreke yoluyla mümkündür. Burada her ortak şirkete belli miktar sermaye veya hem sermaye, hem de emeği ile ortak olur. Net kârın paylaşılması serbest sözleşme ile olur. Zarara katlanma ise sermaye oranlarına göredir.
Muşâreke’de ilk anapara, mala dönüştükten sonra, ortakların hakları şirketin mal varlığı üzerinde kuruluştaki hisse oranlarına göre devam eder. Hesap dönemi sonlarında dağıtılmayan veya kısmen dağıtılan kârlar veya enflasyon gibi sebeplerle şirketin mal varlığının büyümesi, ortakların hisselerinin de büyümesi anlamına gelir. Bu fazlalığın hisse senetlerine yansıtılması gerekir. Meselâ; 100 kişi, her biri 1 milyon TL. koyarak bir ticaret şirketi kursalar; 5 yıl sonra şirketin mal varlığı yeniden değerleme sonucu 3 milyar Tl.na yükselmiş bulunsa, her ortağın hissesi mal üzerinden 30 katına yani 30 milyona çıkmış olur. Eski hisse senetlerinin, 30 milyon yazan yenileri ile değiştirilmesi gerekir. Böyle bir şirketten bir ortak ayrılmak isteyince, mallar bölünebilir cinstense, malın % 1’ini alır veya ortağın hissesi şirketçe ödenerek geri kalan ortakların hisselerine eklenir. Ya da bu hisse pazarlık yoluyla üçüncü bir şahsa satılabilir. 3654
İslâm’da, bir şirket yatırımlarını büyütmek isterse, mudârebe veya muşâreke esasına göre, kısa veya uzun vâdeli bütün kredi ihtiyaçlarını doğrudan tasarruf
3653] es-Serahsi, el-Mebsût, XXII,19, 98; el-Kâsânî, Bedayius-Sanayi’, VI, 87, 98; İbnül-Hümam, a.g.e., V, 58, 70 vd.; İbn Rüşt, Bidâyetül-Müctehid, II, 204
3654] es-Serahsî, a.g.e., 151; el-Kâsânî, a.g.e., VI, 57-62; İbn Kudâme, el-Muğnî, V, 27
- 848 -
KUR’AN KAVRAMLARI
sahiplerine başvurmak sûretiyle karşılayabilir. Ancak yeni hisse senedi çıkarıldığında, eski hisse senetlerini yeniden değerlemeye tâbi tutarak şirketin o tarihteki mal varlığını eski senetlere yansıtmak gerekir. Aksi halde daha önceki yıllarda dağıtılmayan kârlara yeni hissedarlar da ortak yapılmış olur.
Bu gün ülkemizde anonim şirketlerin çeyrek yüz yıl önce, o günün kıymetlerine göre çıkarılmış hisse senetleri halkın elinde bulunmaktadır. Yıllarca tamamen veya kısmen dağıtılmayan kârlar, kullanılan krediler ve enflasyonlar yüzünden, şirket mal varlığındaki gerçek karşılığı bazen 150-200 katını aşan bir hisse senedinin 3-5 misli nominal bir değerle alıcı bulması çözüm için yeterli değildir. Şirketlerin mal varlıkları yeniden değerlemeye tâbi tutularak, ellerinde o şirketin hisse senedi olanlara yeni değerler üzerinden hisseleri verilmelidir. Üzerinde bir milyon yazan, fakat ticaret şirketindeki mal karşılığı elli katına çıkmış bulunan bir senedi 3 milyon nominal değerle satan ortağın, gerçekte 50 milyona yakın bir satın alma gücünü 47 milyon TL. eksiğine devrettiği halde, % 300 kârla sattığını düşünmesi, ekonomik gerçeklerle çelişmektedir.
Diğer yandan İslâm ekonomisinde altın, gümüş ve öteki mislî mallar şirket sermayesi olarak belirlenebilir. Hatta bazı müctehidler fels adı verilen ve maden değeri dışında nominal (itibarî) bir değerle dolaşan madenî paraların (altın ve gümüş para dışında) şirketlerde anapara olamayacağını söylemişlerdir. Osmanlılarda 1464 M. tarihinden itibaren kurulmaya başlayan para vakıflarında altın ve gümüş para mudârabe veya bidâa (kârın tamamı vakfa ait olmak üzere vakıf parasını işletmek) yoluyla esnaf ve tüccar için önemli finansman kaynağı olmuştur. Hatta buğday, arpa vb. diğer mislî mallar da vakfedilmiş, bunlar altın veya gümüş paraya çevrildikten sonra, yine finans ihtiyacı olanlara mudârebe veya bidâa yoluyla kredi olarak verilmiştir. Vakıf, anaparayı bu şekilde kredi olarak kullandırmaya devam eder ve elde edilen kârdan vakfın hissesini, vakfedilen cihete harcardı. 3655
Kredi kaynaklarından başka, devlet bütçesinin yatırımcılara kullandıracağı krediler, borçlarını ödeme güçlüğü çekenlere zekât fonunun desteği, ziraat ortakçılığı esasına göre dağıtılacak tarım kredileri de sayılabilir.
Buna göre İslâm ekonomisi her konuda olduğu gibi ekonomik problemlere gerçekçi çözümler getirmiştir. Bu sistemde, tasarruf sahipleriyle müteşebbisler doğrudan temas halindedir. Krediye ihtiyacı olan iş adamı dürüst çalışır, sermaye sahiplerini gerçek mal varlığına ortak yapar ve gerçek kârı paylaşmaya ya da ortakların anaparalarına eklemeye râzı olursa, kredi problemine fâizsiz çözüm yolu bulmak mümkündür. Günümüzde fâizli kredi mâliyetlerinin % 100’ü aştığı bilinmektedir. Müteşebbisler/girişimciler bu kredileri ürettikleri malın mâliyetine yansıttıkları için, fâiz, eşya fiyatlarının normalin üzerinde yükselmesine sebep olmaktadır. Böyle bir kredi, çıkarılacak kâr-zarar tahvilleriyle, mudârebe veya muşâreke ölçüleri içinde kullanıldığında ise, üretim maliyetleri önemli ölçüde düşer. Taraflar ve toplum meşrû ticaretin bereket ve semeresini hissetmeye başlar.
Toplumun ihtiyaç maddelerini üretip dağıtanlar ve ekonomik faâliyetleri
3655] el-Mavsılî, el-İhtiyar, III, 14, 15; İbn Âbidin, Reddül-Muhtar, Tercüme, A. Davudoğlu, İstanbul 1983, IX, 278, 279
FÂİZ/RİBÂ
- 849 -
dürüst olarak yürütenler Allah Rasûlünün diliyle şöyle övülmüştür: “Bir kimse gıda maddelerini (toplumun ihtiyacı olan şeyleri) toplayıp günün râyiç fiyatı ile satsa, sanki bunları yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine tasadduk etmiş gibi ecir alır”3656; “Gönül hoşluğu ile görevini yerine getiren, harama el uzatmayan veznedar, Allah rızâsı için sadaka verenin ecrini alır.”3657 Yani harcaması ve transferi kendisine emânet edilen bütün paraları yolsuzluk yapmaksızın hak sahiplerine ulaştırdıkça sanki onları yoksullara dağıtmış gibi sevap kazanır.” 3658
Nazarî Yönden Fâizin Yasaklanması
Fâizi Temize Çıkaranların İleri Sürdüğü En Önemli Deliller
Fâiz ile ilgili problemleri görüşürken ilk olarak ele almamız ve öncelikle işleyip sonuca varmamız gereken sorular vardır. Bunlar: Gerçekten fâiz makul bir şey midir? Aklen insanın borcu üzerine bir de fâiz istemesi hakkı mıdır? Acaba adalet başkasından borç alan kişinin borç aldığı adam anlaştıkları kadar fark ödemesini iktiza eder mi? sorularıdır. Şayet biz bu soruları cevaplandırıp kesin bir sonuca bağlıyabilirsek kitabımızın ele aldığı mevzuların yarısından çoğunu aynı görüş birliğiyle kabul etmiş oluruz. Ancak fâizin makul bir şey olduğu bize kesinleşecek olursa, fâizi yasaklayanların ve haramdır diyenlerin elinde kuvvetli bir delil kalmaz. Fakat, fâizin makul bir şey olduğunu ispat etmek mümkün olmazsa, o zaman fâiz gibi makuliyeti olmayan bir şeye ısrarla sarılmanın sosyal hayatta bunu yaşatmak için gösterilen gayretlerin nedenlerini araştırmak, derin derin düşünmek icabeder.
1) Karşımızda bulacağımız, fâizi temize çıkaran ilk delil şu olacaktır:Başkalarına borç veren insan parasını tehlikeye maruz bırakmış sayılır, hem borç verdiği insanı da kendi nefsine tercih etmiş, öncelikle onun ihtiyacını gidermiş, kendisinin pekala faydalanabileceği parayı ona teslim etmiştir. Şayet borç alan adam aldığı bu parayı şahsi ihtiyaçlarından birini gidermek için aldıysa “ev kirası, taşıt kirası, mobilya kirası” gibi, bu paranın da kirasını vermelidir ki parayı kazanmakta bütün gücünü, kuvvetini kullanan, borç verme tehlikesini göze alan ve bu uğurda zarara katlanan borç verenin de hakkını korumuş ve zararını karşılamış olsun. Borç alan adam bu parayı şahsi ihtiyaçlarında kullanmak üzere aldığında durum böyle olursa, ticari sahalarda ve karlı bir işte, gelir sağlayacağı bir sanayide çalıştırmak için borç aldığı takdirde, borç veren haklı olarak bu adamdan verdiği borç için bir fark (fâiz) isteyebilir. Çünkü borç alan adam aldığı borç para ile bir kazanç elde etmektedir. Bu kazançta borç verenin elbette bir hakkı vardır. Borç alan adam borç verenin bu hakını ödemekten niçin imtina etmelidir?
Bu kanaatin başında belirtilen borç verenin parasını tehlikeye maruz bıraktığı, borç alan adamı da kendi nefsine tercih ettiği iddiasının doğruluğundan ve samimiyetinden şüphemiz yoktur. Ancak “Parayı tehlikeye maruz bırakmak” veya “Başkasını kendi nefsine tercih etmek” gibi daha ziyade ahlâki olan unsurları borç verenin kendisine ticaret ve kazanç yolu yapmaya ne hakkı olabilir? Hangi esas ve prensiplere göre de bu sözde kazancı yılda, ayda, yarım yılda % 5 veya % 10 olarak değerlendirebilir?
3656] İbn Mâce, Ruhûn 16
3657] Buhârî, Zekât 25
3658] Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi
- 850 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Borç verenin, parasını tehlikeye maruz bıraktığı iddiasına dayanarak isteyebileceği hak -Akıl ve mantığa göre- borçludan borç verdiği paraya eşit değerde bir rehin vermesini istemekten öte gitmez. Prensip olarak da parasını tehlikeye maruz bırakmak istemeyen adam hiç borç vermez. Muhakkak olan şey ise “Tehlike” üzerinde değer ve fiyat tartışması yapılabilecek bir mal veya kira ücreti alınacak bir ev bir taşıt ve herhangi bir eşya değildir.
“Tercih” e gelince: Tercih kazanca alet edilmediği takdirde tercih sayılır, “Tercih” i isteyen mukabilinde yüksek ahlâkın vereceği manevi hazlarla yetinmelidir. Bu ahlâki unsuru ticaret ve kazanç vasıtası olarak kullanmak isteyen dilini tercih iddiasından geri almalı ve açıkça “Yalnız kazanç istiyorum” demeli, bize de alacağı farkın -Fâizin- hukuki nedenlerini belirtmeli. Ayrıca fâiz adıyla aylık veya yıllık olarak böyle bir miktarı almaya hak tanıyan sebepleri de bize açıklamalıdır
Acaba zararına mukabil bir karşılık mıdır? Cevap: Hayır.. Çünkü borç verenin verdiği borç para, ihtiyacından fazla olup kendisinin kullanmadığı bir paradır. Ayrıca, zarar uğramıyacağı için de karşılık almayı haketmemiştir.
Acaba bir ücret midir? Cevap: Hayır... Çünkü ücret insanın tamirinde, yapımında ve müstecire elverişli hale getirilmesinde, gücünü, parasını ve vaktini harcadığı şeyler için alınır. Bu şeyler mesken, taşıt, ev eşyaları v.b. gibi, zamanla yıpranan, eskiyen, kırılan ve kullandıkça kıymeti azalan şeylerdir. Ücret haklı olarak bunlar için alınır. Ancak bu ücret tarifine tüketilen, tahıllar, meyveler ve para gibi şeyler uygun değildir. Hangi akıl prensibine dayanarak tüketilen şeylerden kira alınması düşünülebilir?
Nihayet borç veren iddiasını haklı göstermek için:“Ben başka bir şahısa kendi paramdan faydalanmasına fırsat veriyorum, bunun için de bu faydadan bir pay almak hakkımdır” diyebilir. Bu sözün biraz makul bir tarafı olduğunda şüphe yoktur.Fakat Allah için doğruyu söyle: Açlıktan kıvranan, evlâtlarının açlığını gidermek için, senden bir miktar borç tahıl alan adamın, yahut hasta eşini, yavrusunu veya annesini tedavi ettirmek için, senden biraz borç para tahıl alan kişinin, tahılından veyahut parandan, sana kendisinden aylık, senelik gibi belirli ve garantili bir kârı alma hakkını verecek kadar faydalandığına inanıyor musun?
Şüphesiz ki bu adam senin tahılından ve parandan, faydalanmıştır, bu şekilde faydalanmasına fırsat veren de sen olmuşundur. Ancak hangi adalet veyahut akıl?... Hangi ekonomi kuralı?... Hangi ticaret anlayışı?.. Verdiğin bu “fırsat” ın mahiyetini niteler, hududunu belirtir ve sana da maddi değerini tayin etmen için, keyfine göre ve borç alanın felaketinin şiddetiyle: süresiyle orantılı bir artış yapman içinde hak verebilir? Senin en fazla yapabileceğin şey şayet felakete uğramış muhtaç kardeşine fazla parandan biraz sadaka verecek kadar geniş kalpli değilsen belli bir süre içinde paranın eksiksiz iadesini garanti edecek bir rehin veya kefil mukabilinde borç verirsin. Ama garanti mukabilinde dahi borç vermekten sakınırsan, hiç borç vermemek senin için en akıllı ve dürüst yol olur. Ancak kardeşinin felaketini kendisine ticaret sahası edinmen aç karınların, ölümle pençeleşen hastaların durumlarını sömürülecek maddi kaynak yapman ve bu felaketzedelerin şiddetli ihtiyaçlarını kendin için bir kâr arttırma fırsatı bilmen bütün ticaret prensiplerine adalet ve insanlık esaslarına tamamen aykırıdır.
“Faydalanma fırsatı verme” nin şayet maddi bir değeri varsa, bu da ancak borç
FÂİZ/RİBÂ
- 851 -
alanın aldığı parayı ticarette, sanayide veyahutta kazanç sağlıyacak bir sahada kullandığı taktirde doğru olabilir. Bu gibi durumlarda borç veren “Verdiğim borç parayla borç alan adam kendine bir kazanç sağladığına göre, benim de bu kazançtan bir nasibim olmalıdır” diyebilir. Madem ki, borç veren adam muattal faydalı ve gelir sağlayıcı bir işte, kullanmak amacındadır, bunun içinde en doğru yol -parasını borç verecek yerde- başka biriyle ticarette yahut sanayide muayyen bir kâr nisbetiyle ortaklık kurarak kâra da, zarara da iştirak etmesidir. Fakat -kâr veyahut zarara katılmaksızın- başkasına bir miktar borç para vererek:“Benim paramdan faydalandığına göre senden, paramı kullandığın müddetçe her ay -diyelim- bir lira almak hakkımdır.”Demesi hiç bir surette makul değildir. Bu hususta akıla gelecek olan ilk soru şayet borç alan adam zarar ettiyse, yahut ta ettiği kârın hepsi de ayda bir liradan az olursa hangi esasa göre borç veren bu adamdan ayda bir lira almakta haklı olur? Şayet borç alan adamın ettiği kârın hepsi ayda bir liradan ibaretse hangi adalet şekli, uğrunda vaktini, gücünü ve kabiliyetini kullanarak elde ettiği bu kârdan kendisi faydalanmadan, hepsini borç verene ödemesini doğru bulur? Borç veren adam sadece borç verdiği için bütün bu kârı haksızlıkla nasıl alabilir? Bir çiftçinin toprağını süren öküzün bile akşam olunca çiftçiden en az bir kucak ot istemesi hakkıdır. Ancak, fâiz dünyası, insanoğlundan bütün bir gün boyunca sahibine çalışan ve akşam olunca otuna kavuşacak yerde, karnını doyurmak için başka yere gitmeye mecbur olan bir öküz olmasını istemektedir.
Ticaretle uğraşan insanın, aldığı borç paradan edindiği kârın dediğimiz miktardan fazla olduğunu kabul edelim, bu durumda bile, toplumun ihtiyaçlarını gidermek için çalışan, maddi manevi bütün güçlerini bu uğurda sarfeden kıymetli vakitlerini harcıyan hakiki üreticilerini, çiftçilerin, tüccarların, gerçek iş adamlarının, kazanma ve kâr etme imkanları teminat altına alınıp garantiye bağlanmadığı halde, yalnız muattal parasından bir miktarını borç verdiği için, evinde rahat rahat oturan bir fâizcinin, kârının belirli olması ve teminat altına alınması, hiç bir ekonomi kanununa, ticaret anlayışına ve adalete göre makul olabileceği ispat edilemez. Çünkü bütün gücüyle çalışan zümre devamlı bir şekilde “zarar etme” tehlikesiyle karşılaşırken, fâizci arkadaşımızım kârı, teminat altına alınmış durumdadır. Çalışan zümrenin kârı borsası durumuna göre çoğalıp azalırken evinde yatan fâizci anlaştığı gibi aylık, yıllık, kârını boçlusundan noksansız almaktadır.
2) Tenkitlerimizden açıkça anlaşıldığı gibi, fâizi temize çıkarmak için öne atılan kanaatlar ilk bakışta, fâizin olumluluğunu, akla yatkınlığını ispata yeterli gibiyse de, dikkatli bakacak ve tetkik edecek olursak, ne kadar zayıf ve asılsız olduklarını gözümüzle görürüz.
Tüketimde ve şahsi ihtiyaçlarda kullanılmak üzere alınan borçlarda, fâizi olumlu kılan hiçbir delil bulunmadığı muhakkaktır. Fâizi koruyanlar ve olumluluğunu savunanlar bile iddialarını itiraf etmişler, esasında çürük olan davalarını bu yönden savunmaktan vazgeçmişlerdir.
Ticarî amaçlarla alınan borçlar hususunda, fâizi savunanlara şu soru sorulmaktadır: Fâizi, kendisine mukabil bir değer veyahut paha saydıran şey nedir? Başka bir deyişle, fâiz hangi şeyin, karşılığı veya pahasıdır? Borç veren adamın verdiği borç para ile birlikte, borç alan adama verdiği cevher iksir nedir ki, bunun
- 852 -
KUR’AN KAVRAMLARI
maddi değerine göre borç veren adamın muntazam bir ödenek almaya hakkı oluyor? Bu maddi değeri de aydan aya veya yıldan yıla istiyebiliyor?... Fâizi savunanlar işte bu “şeyi” belirtip göstermekte ecel teri dökmektedirler. Bunlardan bazıları bu meçhul şeyin “faydalanma fırsatını vermek”olduğunu söylemektedirler. Fakat bu “fırsat verme” daha önce de belirttiğimiz gibi borç veren adama, zamanla üreyen garanti ve kesin bir geliri hak ettirecek nitelikte değildir. Ancak, borç verenin kendisinden borç alan adamın kârına -Ortada bir kâr varsa- belirli bir nisbette ortak olma hakkı vardır.
Bir başka grup da, bilinmiyen şeyin “Erteleme veya mühlet” olduğunu, borç alan adamın aldığı borç parayla birlikte bunu da aldığı iddia etmektedirler. Bunlara göre “mühlet” in özünde bir maddi değer vardır ve bu değer mühletin sürekliliğiyle artar. Yine bunlarca, borç alanın parayı aldığı andan itibaren geçen her saatin de maddi bir kıymeti vardır.. Bu zaman içerisinde aldığı parayı ticarette yahut sanayide kullanmakta veyahut ta ticari malları piyasaya getirerek satış yapmaktadır. Şayet kendisine bu mühlet verilmemiş olsaydı yahut işini tamamlamadan para geri alınsaydı, muhakkak ticaretini de, işini de yürütemezdi. İşte bu yüzden “Zaman” aldıkları borç parayı ticarette ve gelir sağlayıcı işlerde kullanacakları için maddi değeri de ehemmiyeti olan bir şeydir. Gerçek bu olduğuna göre, niçin kendisine borç vermek suretiyle bu fırsatı sağlayan adama, edindiği kârdan bir miktar vermesi makul ve akla yatkın olmasın? Hem yine bunlarca “Zaman” süresinin uzunluğuna ve kısalığına göre borç alan adamın kâr etme imkanını çoğaltır yahut azaltır. Bunun böyle olduğunu, parasının zaman süresine göre kâr getirdiğini idrak edip bildikten sonra borç verecek adam parasını karşılıksız verir mi?
Evet, ama bu hususta karşımıza daha çok zor sorular çıkacaktır: Borç veren adam, nasıl ve hangi usullerle kendisinden aldığı borç parayı ticarette işleten insanın muhakkak insanın muhakkak kazandığı ve hiçbir türlü zarara uğramadığını bilebilir? Bu kazancın yüzde kaç olacağını nasıl kestirir, bu meçhul kazanca göre de yüzde fâizini nasıl tayin edebilir? Hangi imkan ve ölçülerle, borç alan adama verdiği mühletin her ay yahut her yıl bir kazanç getirdiğini bilerek aylık yıllık fâizini nasıl isteyebilir?
Bu sorulara ve daha birçok benzerlerine fâizi savunanlar cevap vermekten acizdirler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, ticaret ve iş alanlarında gerçekten bir anlaşma yolu varsa o da iki tarafın da zarar ve kâra belirli bir nisbetle ortalık kurmalarıdır.
3) Diğer bir zümrenin dediğine göre“Menfaat celp etmek” kapitalin içinde bulunan ayrılmaz bir özelliğidir. Kişinin bir başkasının kapitalini ödünç olarak işletmesi fâiz ödemesini gerektirir. Bu fâizi de, ödünç veren adamın isteğine göre aydan aya veya yıldan yıla ödemelidir. Bilinmektedir ki kapital tüketim maddelerini hazırlamaya ve yetiştirmeye yardımcı esastır. Çünkü üretim kapitalin yardımiyle yüksek kalitede ve bol miktarda mal ihraç etmek mümkün olup beynelmilel pazarlara kadar sürüm yapılabilir. Fakat kapital az olursa ihraç edilen mal az ve kalitesiz olur, dünyanın büyük pazarlarına eriştirilemez. Bundan açık olarak anlaşıldığı üzere, kâr celp etmek kapitalin ayrılmaz (zımni) bir özelliği olmuştur. Bu yüzden sadece kapitalini başkasına ödünç verdiği için kapitalistin fâiz istemesi hakkıdır.
FÂİZ/RİBÂ
- 853 -
Esas olarak “kâr celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” iddiası doğru değildir. Çünkü, bu özellik kapitalde yalnız ve ancak, faydalı ve kârlı işlerde kullanıldığı zaman görülmektedir. Bir de “Ödünç, alan adam kazancından bir kısmını ödünç veren adama ayırmalıdır. Çünkü onun parasını gelir sağlayacak bir işte kullanmakta ve kâr elde etmektedir.” diyebilirsiniz. Bu halde borç aldığı parayla hasta eşini tedavi ettiren veya akrabalarından birisinin cenazesini kefenleyip kaldıran insanın aldığı kapitalden ne gibi ekonomik bir kâr elde ettiği iddia edilebilir? Kapital, bu zavallıya hangi maddi menfaati celp etmiştir ki dolayısıyla kapitalist bu sözde menfaatten payını istemekte haklı olsun? Sonra kapital gelir sağlayıcı iş sahalarında kullanıldığı taktirde bile her zaman için kâr getirmektedir mi ki “Menfaaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğidir” sözünün doğruluğunu kabul edelim. Hâlbuki iş sahalarında kapital miktarı arttığı taktirde, kâr imkanları azalmakta hatta sahiplerine zarar bile getirmektedir.
Ticaret dünyasını sık sık tehdit eden sekteler kapitalistlerin külliyetli miktarda ve devamlı bir şekilde iş sahalarına yatırım yapmalarından doğmaktadır. Çünkü bu yatırımlar neticesinde üretim ve ihraç fazlalaşarak mallar, çarşı, ve pazarlarda dökülü kalmakta, bu durumda alıcısız kalan fazla malların fiyatları düşmekte, iş adamlarının kâr etme ümitleri iyice kırılmaktadır. Hem menfaat celp etmek kapitalin ayrılmaz özelliğiyse dahi, bu özelliğin meydana çıkması kuvvetli dış etkiler bağlıdır. Bunlara kapitali işleten adamların güçlerini, zeka ve tecrübelerini ilave etmek lazımdır. Bu adamların zamanına göre malları afetlerden korumak, müsait şartları yaratmak için nasıl mücadele ettikleri herkesce bilinmektedir. Bunlar ve benzeri çalışmalar kapitalin kâr celp etmesi için gerekli olan şartlardır. Bu şartlardan birisi tam vaktinde tamamlanmayacak olursa kapital kâr celp etme özelliğini kaybeder. Çok zamanlar tersine dönerek zarar bile celp eder. Kapitaliste gelince, fâizcilik kurallarına göre ödünç alan adama gerekli olan bu şartları hazırlamak ve getirmek hususunda hiçbir külfete katlanmıyacağı için ondan fâiz istemiye hakkı da olamaz. Fakat fâizcilikte kapitalistin bilinen esas iddiası bu değil. Ona göre; Borç alan adam madem ki kapitalini işletmektedir, ister kazansın ister kaybetsin, fâizini vermeye mecburdur. Kapital ona ister menfaat celp etsin ister etmesin durum onun için yine aynıdır.
Münakaşayı kısa kesmek için, “Kapital kâr celp etme özelliğine haiz olduğundan kapitalistin bu kârdan faydalanması hakkıdır.” iddiasının doğruluğunu kabul etsek bile kapitalin şu veya bu gibi belirli bir müddet içerisinde ne kadar kâr edeceği önceden peşin olarak nasıl kestirebilir? Bu meçhul kâra göre de borç alan adamın ayda veya yılda kapitaliste ödemesi gereken faziz nasıl kesin olarak belirtilebilir?
Kârın da, fâizin de önceden peşin olarak, herhangi bir aritmetik yolu ile hesaplanmasının mümkün olacağını kabul etsek bile; 1955 yılında ticari bir kuruma on yıl vâdeyle, aynı yılda başka bir ticari kuruma yirmi yıl vâdeyle, o yılın geçer fâiz fiyatları üzerinden yatırım yapan kapitalistin; fâiz fiyatlarının 1965 yılında 1955 yılınkinden bir hayli farklı olduğu mülafazası ile ve bu farkın 1975 yılında gittikçe artacağı ihtimali karşısında sayın kapitalistin, kapitallerinin bu an veya yirmi yıl içerisinde celp edeceği kârın değişmiyeceğini aynı olarak devam edeceğini nasıl bildiğini biz bir türlü anlıyamıyoruz. Acaba kapitalini 1955 yılında bir ticari kuruma da yirmi yıl vâde ile yatıran adamın, bu on veya yirmi yıllık süre içerisinde olacak değişiklikle itibar etmeden, belki de zarar edecek olan her iki
- 854 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticari kurumun da zararına karışmadan 1955 yılında tayin edilen kesin miktar fâizini muntazam almaya hangi akıla ve mantığa göre hakkı vardır?...
4) Bu dördüncü delili insanlara doğru göstermek, kabul ettirmek için, sarfedilen gayret, gösterilen çaba diğer kanaatlara gösterilen gayret ve çabalardan çok daha fazla olmuştur. Bu kanaate, göre: Yaradılışı itibârıyla insanoğlu hemen şimdi olabilecek faydayı ve zevki geleceğin muhtemel olan birçok faydasına ve zevkine tercih eder. İstikbalde gelecekleri beklenen faydalar ve zevkler zamanın uzaklığı kadar şüpheli olurlar. Aradaki günlerin sayısı çoğaldıkça da bunlar kıymetlerini kaybederler. Böyle olmanın da birçok sebebleri vardır:
1- İstikbalin karanlık ve mühpem olması yanında hayatın garanti olmaması sebebeyile istikbalde gelecek olan faydalar ve zevkler kat’i değildirler. İnsanoğlunun muhayyilesinde de bunların birer örnekleri yoktur. Şimdiki zamanda hemen nasıl olacak faydaların ve zevklerin kat’iyyeti olduğu gibi insan onları gözleriyle de görmektedir.
2- Bugün için herhangi bir şeye muhtaç olan insanın nazarında bu şey az faydalı da olsa onu elde etmek, ihtiyacını gidermek istikbalde gelmesi muhtemel olan belki de o zaman için ihtiyacında olmıyacağı çok faydalı şeylerden daha kıymetlidir, nazarında tercihe şayandır.
3- Bugün, insanın elde ettiği para faydalı ve hemen kullanılmaya elverişli olduğu için yarın elde edeceği paradan daha üstün değerdedir.
Bu sebepler yüzünden insan şimdiki zamanın kat’i faydasını istikbalin müphem kârından daha çok üstün tutar. Buna göre de borç alan adamın şimdi aldığı para yarın borç verene ödeyeceği paradan daha üstün kıymettedir. Fâiz aradaki bu fark kadar olup, borçlunun borç aldığı adama parasını geri öderken eşitliği sağlamak için verdiği bir paradır. Mesela: Yüz lira borç para veren bir insan borç verdiği adamla anlaşarak bir yıl sonra yüz üç lira geri ödemesini isterse hazır yüz liraya karşılık gelecekteki yüz üç lira arasında bir değişim veya alışveriş yapmış olurlar. Aradaki üç liralık fark yüz liranın şimdiki hazır değeriyle uzak gelecekteki -Maddi değil- manevi değeri arasındaki fark kadardır. Şayet bu üç lira bir yıl sonra yüz liraya katılmayacak olursa, bir yıl önce borç alan adama geri ödenen yüz lira arasında eşitlik sağlanmamış olur.
Evet... Halkın gözüne haklı göstermek için bu kanaati meydana getirmekte, savunmakta gösterdikleri dehayı layık olduğu kadar takdir etmemek haksızlık olacaktır. Ancak iddia ettikleri şimdiki zaman ile gelecek zaman arasındaki değer farkının yanıltmadan başka bir şey olmadığı da açık bir gerçektir.
Acaba insanoğlu (yaratılışı itibârıyla) yaşamakta olduğu şimdiki zamanın gelecek zamandan, yani istikbalden daha değerli olduğuna inanmakta mıdır? İnandığını kabul etsek bile, niçin insanlar bugün kazandıklarını bugün harcamıyorlar da birazını gelecek için arttırmaya çalışıyorlar? Geleceğini düşünmekten vazgeçerek varını yoğunu günlük zevkine sarfetmeyi tercih edecek acaba yüzde bir kişi bilmem çıkar mı? İnsanların % 99’u (günlük zevklerini gidermek şöyle dursun) geleceğin endişesiyle ihtiyaçlarından bir kısmını kısıtlıyarak arttırım (tasarruf) yapmak suretiyle tedbir almaya, bu muhtemel ihtiyaçları karşılamak için hazırlık yapmaya uğraşıyorlar. Çünkü insanlar geleceğin (bilinmeyen) ihtiyaçlarını, muhtemel zor durumlarını kafalarında olduğundan daha çok büyütürler
FÂİZ/RİBÂ
- 855 -
ve şimdi -nasıl olsa geçmekte olan- zamanlarından daha korkunç görürler. Hem insanoğlunun bütün gayret ve çabası istikbalini teminat altına almak huzur ve rahata kavuşmak için değil midir? Gençliğinde bütün gücüyle çalışan insanın gayesi de bundan başka bir şey midir? Gününü gün ederek istikbalini tehlikeye düşüren ve geleceğinin pahasına bugün zevk eden insan muhakkak düşük bir aptaldır. Böyle bir şey ya câhil bir adamdan ya da serserilerden beklenir. Belki de geçici azgın bir şehvete kapılan insan da olabilir. Bundan başka, böyle bir şey akıllı bir insandan beklenemez.
Bu dördüncü delilin doğruluğunu bilgiden ve düşünceden yana biraz nasibi olan bir insan asla müdafaa etmez. Hem “İnsan şimdiki hayatının müreffeh olması, rahata erişmesi için gelecekte terettüp edecek mahzurlara katlanmakta zarar görmez” diyen görüşlerine katılsak bile, bu görüşe dayanarak yapacakları hüccetlenmenin doğru olacağına hiç bir surette ihtimal yoktur. Çünkü “Elde hazır olan yüz lira bir yıl sonraki yüz üç liraya eşittir -fâizin anlayışına göre-” desek bile, bu bir yılın sonunda ortaya çıkacak olan gerçek durum ne olacaktır? Borç veren adama borcunu ödemeye giden borçlu, geçen yılın yüz lirasına karşılık şimdiki zamanın yüz üç lirasını verirken yahutta iki yıl sonra -ilk yılda ödeyemediği borcunu- yüz altı lira hazır parayı geçmişte alınan yüz liranın eşit karşılığı olarak vermeyecek midir (!), geçmiş, ile şimdiki zaman arasındaki değer oranı sizce bu mudur? Sizin nazarınızda -Prensip yönünden- geçmiş zaman ara uzadıkça, eskiyip günler geçtikçe, yollar çoğaldıkça, şimdiki zamana göre daha mı değerli olmaktadır? Size geçmişte giderilen ihtiyaçların değeri şimdiki ihtiyaçların değerinden daha fazla, değerde mi ki bir zamanlar verdiğiniz belki de unuttuğunuz paranın değeri her saat başı biraz daha artmakta ve günün cari paralarından daha çok kıymetli olmaktadır?Sizce bir yıl önce verdiğiniz iki yüz lira, bugünün -mesela- 250 lirası var mıdır?
Fâiz Fiyatının Mâhiyeti
İşte fâizi, adalet ve mantık karşısında temize çıkarmak için müdafaa edenlerin ileri sürdükleri kanaatlar bunlardır. Teknik ve açıklamalarımızdan anladığmız gibi, ne adaletin ne de mantığın bu kötü işte ilgisi yoktur. Fâizin alınmasının ne de verilmesinin doğru olacağını ispat etmek- En kuvvetli delillerle dahi- gerçekten mümkün değildir. En çok hayret edilecek bir şey, gerçeğin böyle olmasına rağmen batılı bilginlerin ve düşünürlerin fâizi hiç münakaşasız kabul edilebilecek bedihi (ispatsız kabul edilen) şeylerden saymış olmalarıdır. Bunlar fâizin olumluluğunu sabit bir gerçek görerek üzerinde durmaksızın, fâiz fiyatının “mukalliyetini” münakaşaya koyulmuşlardır. Çağdaş batı yazarlarının kaleme aldıkları yazılar arasında fâizin müsbet bir alışveriş tarzı olup olmadığına dair bir bahse pek az rastlanır. Ama, fâiz fiyatı hakkında bir sürü tenkit ve itirazlar mevcuttur. Batılı fikir adamları yok efendim “şu” fâiz fiyatı çok yüksek kabul edilmeyecek derecede sınırı aşkındır da “bu” fâiz fiyatı akla daha yatkın, daha elverişli daha kabule şayandır; gibi, tartışmalara girişmişlerdir.
Fâiz için hakikaten akla yatkın (makul) denebilecek bir fiyat mevcut mudur? Esas itibârıyla kendisinin makuliyeti ispat edilemiyen bir şeyin fiyatının makul olup olmıyacağı, söz konusu olamaz. Fakat biz -şimdilik bu gerçekten sarfı nazar ederek- hakikaten (batılıların iddia ettikleri gibi) fâiz fiyatı için fıtri ve makul bir fiyat var mıdır sorusu üzerinde durup gerçeği öğrenmeye çalışalım! Hem sonra
- 856 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bu fâiz fiyatının makul olacağını ve kabul edilebileceğini belirten, şu fiyatın da makul olmayıp itiraz edileceğini gösteren ölçek ve tartı nedir? Bugün dünyada makuliyeti kabul edilerek yürütülen cari fâiz fiyatları akla dayanan rasyonel esaslara göre mi tayin edilmiştir? Bu soruları iyice tetkik edecek olursak sabit bir gerçek olarak anlarız ki dünyada daha bugüne kadar “makul” bir fâiz fiyatı tespit edilememiştir. Muhtelif fiyatların muhtelif zamanlarda fâiz için “makul” bir fiyat olacağına karar verilmişse de aynı fiyatlar başka zamanlarda gayrimakul ilan edilmişlerdir. Hatta, bir yerde makul sayılan fiyat başka bir yerde gayrimenkul (olumsuz) sayılmaktadır. -Mesela- Hinduki zamanının büyük filozoflarından Kuotilya’nın açıkladığına göre yılda % 15-60 makul fâiz fiyatı sayılmakta idi, bazı hallerde daha da yükseltilebilirdi. 18. yüzyılın ikinci yarısıyla 19. yüzyılın ilk yarısında Hindistan Birleşmiş Devletleri’nin bir taraftan yerli fâizcilerle diğer taraftan İngilizlerin Doğu Hindistan Kumpanya’sı ile yaptığı mali anlaşmaların fâiz fiyatı genel olarak % 48 idi. Hint hükümeti Birinci Cihan (1914-1918) Savaşı’nda, savaş yardımlarını % 3,5 yıllık fâizle almıştı. 1920-1930 yılları süresince kooperatifler arasında cari genel fâiz fiyatı % 12-15 arasındaydı. Ülkenin mahkemeleriyse 1930-1940 yılları arasında % 9 civarında olan fâiz fiyatlarının makul oluşuna binaen hüküm verirdi. Hindistan İhtiyat Bankasında (Reserve Bank of india) yıllık fâiz fiyatını % 3 olacağına karar verildi ve harp yılları boyunca da uygulandı. Hükümet ise savaş yardımlarını % 2 yıllık fiyat üzerinden almaya devam etti.
Hindistan kıtasında vaziyet böyle idi. Bir de Avrupa devletlerinin bu zamanlarda ne durumda olduklarına bakacak olursak kayda değer bir fark göremeyiz. 16. yüzyılın ortalarına doğru İngiltere’de % 10 yıllık fâiz tutarının makul olduğu kanaatine varılmıştı. 1920 yılında bile Avrupa’da bazı merkez bankaları % 8-9 yıllık fiyat üzerinden işlem yapmaya devam ediyordu. Yine bu yıllarda Avrupa devletlerinin Birleşmiş Milletlerden aldıkları istikrazların yıllık fâiz fiyatı yaklaşık olarak bu civarda idi. Fakat şimdi Avrupa ve Amerikalılara bu fiyatlardan söz edecek olursan yüzüne haykırırlar ve bunun fâiz fiyatı değil, halkın parasını soymak olduğunu iddia ederler.
Bugünkü duruma da dönüp bir bakacak olursak cari fâiz fiyatlarının yılda % 2,5-3 arasında olduğunu görürüz. Zamanımızda en çok fâiz fiyatı % 4 ü geçmemektedir. Çok kere durum % 1/2-1/4 gibi küsurata ihtiyaç gösterir. Halbuki 1927 yılı kanunlarının halka ödünç para veren fâizcilere tanıdığı normal yıllık fâiz fiyatı %48 idi. Bu devirde Amerika’da, mahkemelerde fâizcilerin müşterilerinden hakettikleri yılık fâiz fiyatı % 30-60 arasında olurdu. Şimdi Allah için doğruyu söyleyin:Bu fiyatların hangisi fıtri ve makuldür? Biraz daha düşünün ve cevap verin Acaba hakikaten yeryüzünde fâiz için fıtri ve makul fiyat diye bir şey var mıdır? Doğruyu söylemek gerekirse, siz bu konuda ne kadar derin düşünürseniz düşünün aklınız size, borç alan adamın aldığı paradan edeceği kâr kesin olarak tayin edilmedikçe, makul bir fâiz fiyatını tesbit etmenin mümkün olmıyacağını gösterir.
Ödünç alan adamın -Mesela- 100 lirayı bir yıl çalıştırarak 25 lira kazanacağı kesin olarak bilinseydi belki o zaman bu kârın 4 yahut 5 lirası fıtri ve makul bir fiyat olarak parasının bir yıl kullanılmasına razı olan adamın payı olurdu. Açıkça bilinmektedir ki işletilen parayla elde edilecek kârı önceden kestirmenin mümkün olmıyacağı gibi fâiz fiyatı da tayin edilirken borç alan adamın aldığı borç parayla ne kadar kâr edeceği yahut hiç edemiyeceği de nazarı itibara alınmaz.
FÂİZ/RİBÂ
- 857 -
Hakikatte fâizciler fâiz fiyatını ödünç alan adamın ihtiyaç şiddetine göre tayin ve tesbit ederler. Ayrıca, adalet ve insafla hiç ilgisi olmayan daha başka esaslara dayanarak fâiz fiyatında yükseltme ve alçaltma yaparlar.
Fâiz Fiyatının Sebepleri
Fâizcilerin fâizcilik işinde göz önünde bulundurdukları şeyler genel olarak borç isteyen adamın ihtiyaç şiddetiyle fakirlik durumudur. Borç para isteyen adamın şayet istediği parayı temin edemezse negibi müşkül durumlara düşeceğini bilmek onlar için ön planda gelir. Çünkü borç isteyen adamın durumunun vehimetine göre fâiz isteyebilirler.
Ödünç para isteyen adamın istediği para pek külliyetli değilse, durumunda da öyle bir fakirlik görülmüyorsa paraca sıkışık bir vaziyeti yoksa istenecek fâiz nisbeti düşük olur. Fakat aksine, ödünç isteyen adam fakir ve çok muhtaç durumdaysa o zaman fâiz fiyatı bu adamın durumuna göre arttırılır. Hatta ölüm döşeğinde sekerat yatan evladının hayatını kurtarabilmek için fâizciye koşup gelen parasız adamdan istenecek hiç bir fâiz fiyatı “Gayrimakul”olamaz. Bu fiyat % 400 veya % 500 ün üstünde olsa bile.
İş ve ticaret sahalarında fâiz fiyatlarının yükselip alçalmasını tayin eden esasların ne olduğu hakkında ekonomi uzmanlarının iki ayrı görüşleri vardır:
1- Bir kısım iktisatçılara göre fâiz fiyatının yükselip alçalmasına arz ve talep kanunu esastır. Buna göre fâiz vermekle elde edilebilecek mallar veya kapital piyasada çoğalacak olursa bu çoğalmaya mukabil ters orantılı olarak alıcı da azalırsa fâiz fiyatları alçalmaya devam eder. Fâiz fiyatlarının iyice düştüğünü gören işlerini geliştirmek için bol miktarda borç almaya başlarlar. Bu sefer de fazla istek karşısında piyasadan fâizle elde edilebilecek mallar ve kapital gitgide çekilir. Azalan kapital ve fazla istek karşısında fâiz fiyatları tekrar yükselmeye başlar. Yükselir... yükselir... ta ki insanların almaktan kaçınacağı bir seviyeye çıkar.
Bunun da manası, kapitalist tüccar ve iş adamlarıyle normal şekilde, makul olan tarzda ortaklık kurmaktan kaçınmakta, kapitelinden elde edilecek gerçek kârdan nasibini almaktan imtina etmektedir. Çünkü düşündüğüne göre, kendisinden biraz ödünç para olan adam bu parayla ticaret yapacağı ve (tahminen) şu kadar kâr edeceği için verdiği borç para mukabilinde kendine kârından şu kadarını fâiz olarak vermelidir iddiasındadır.
Diğer taraftan ödünç alan adam da kafasını çalıştırır ve tamamen tahmine dayanarak kapitalistten aldığı borç paranın kendine en fazla “şu” kadar kâr getirebileceğini buna göre de kapitaliste ödeyeceği fâizin “bu” kadardan fazla olmaması gerektiğini düşünür. Çünkü her ikisi için de tahmine dayanmaktan başka çare kalmamıştır. Kapitalist tahminlerinde daima ödünç alan adamın kapitalinden elde edeceği kârı kabarık görür. Tüccar ve iş adamı da başına gelecek zararı, ticari tehlikeleri, felaketleri aklından çıkarmadan az buçuk kâr tahmininde bulunur. Her ikisi de aralarında yardımlaşacak el ele verip çalışacak yerde birbirlerini kollamaya ve gözetmeye başlarlar. Fâiz fiyatlarını müsait gören iş adamları kâr edebiliriz ümidiyle biraz ödünç para alarak ticarette çalıştırmaya başladılar mı, kapitalist hemen parasının fâiz fiyatını arttırmaya başlar... arttırır... arttırır... ta ki iş adamlarının bu fiyatlar üzerinden alacakları ödünç paralarla kâr etme ümitleri iyice kırılır ve ödünç kapital alarak iş yapmaktan vazgeçerler.
- 858 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâiz fiyatlarının yüksekliği yüzünden ticaret ve iş sahalarından kapitalin çekilmesiyle piyasada duraklama olur. Kalkınma hamlesi topyekun geriler, ticaret alemi nöbet geçirmeye başlar. Bu müddet içerisinde iş adamlarının almakta imtina ettikleri kapital, kapitalistin elinde kalıp isteyeni bulunmayınca fâiz fiyatlarını yeniden düşürür. Zaten uçurumun kenarına gelmiş olan iş adamları kapitalin fâiz fiyatının iş yapabilecekleri, ticaretlerinde çalıştırabilecekleri bir seviyeye düştüğünü görünce tekrar ödünç almaya başlarlar. Kapital yeniden piyasaya ve iş sahalarına intikal eder. Böylece iş adamıyla kapitalist arasında mücadele devam eder gider. Halbuki ticaretle kapital arasında makul esaslar çerçevesinde dayanışma ve yardımlaşma olsaydı, dünya ekonomisi kalkınma ve gelişme yolunda emniyetle ilerliyebilirdi. Fakat kanunlar kapitaliste fâiz kapısını açık bırakınca, kapital ile ticaret arasındaki alakaya kumar ve içki sirayet etti. Kumarda ve içkide olduğu gibi iş adamlarında da fâiz fiyatı bir alçalmaya, bir yükselmeye başladı. Bu iki tezat arasında kalan dünya ekonomisi hayatını tehdit eden krizlere boğuldu.
2- Diğer bir kısım ekonomi uzmanlarına göre de, fâiz fiyatının med ve cezrine sebep: Kapitalistin sermayesini şahsen kendisi bir ticari işte kullanmak üzere iş adamlarına borç vermekten vazgeçip elinde tutması, yahut bu isteğinden -şahsen iş yapma isteği- feragat edip kapitalin tekrar ödünç vermeye başlamasıdır. (Başka bir deyimle; kapitalist kapitalini elinden çıkarmak istemediği zaman -kendisi kullanacağı- fâiz fiyatını arttırır. Kapitaline ihtiyacı olmaz, borç vermek isterse -kendisi işletmekte vazgeçtiği için- fâiz fiyatını düşürür.)Fakat kapitalist niçin bazı kere kapitalini elinde tutup kendisi iş yapmak ister. (Bazı kere de bu istekten vazgeçer?) diye sorulan soruya, iktisatçıların verdikleri cevab: Kapitalistin borç vermekten imtina ederek kapitalini elinde tutmasını gerektiren bir çok sebepler vardır. Bu sebeplerden birisi; Her an için kapitalistin elinde şahsi ve ticari ihtiyaçlarını giderecek kadar sermayenin bulunması lazımdır. İkincisi; beklenmedik bazı şahsi ihtiyaçlar, önceden hesaplanmadık olağanüstü masraflar veya fevkalade kâr getirebilecek fırsatın ansızın zuhur etmesi ihtimali gibi, önceden bilinmeyen durumlar için kapitalistin elinde her an ihtiyat kapitalin bulunması zorunludur. Üçüncü sebepse: -ki en mühimi de budur- İstikbalde kapitalin çekilmesiyle piyasada fâiz fiyatları artacak olursa, kapitalist bu durumdan yararlanabilmek için elinde daima hazır kapital bulundurmaya mecburdur, demektedirler. Fakat burda şu soru gelmektedir: Acaba kapitalistin içinde yerleşen ve gelişen bu istek, olağanüstü durumlardan istifade etmek için elinde kapital bulundurma isteği- şiddetlenme yahut hafifleme nöbeti geçirmekte mi ki bu nöbetin eseri piyasada fâiz fiyatlarının yükselip alçalmasıyla tecelli etmektedir. Bu soruya da “Evet” diye cevap vermektedirler. Çünkü, kapitalistin bu isteği bazı ferdi, içtimâi, etkilerle de şiddetini kaybeden hafiflermiş. Birinci durumda, (yani kapitalistin arzusu şiddetlendiği zaman) fâiz fiyatları yükselir, piyasaya ve iş sahalarına akan kapital azalırmış. İkinci durumda (yani kapitalistin arzusu sönünce) fâiz fiyatları düşer ve kapital iş alanlarına akmıya başlarmış. Bundan da iş adamları faydalanarak bol miktardaki borç kapital ile işlerini genişletirlermiş.
Allah için doğruyu söylemek gerekirse, dış görünüşü gayet tüzel ve doğru gibi olan bu tatlı yoruma dikkatle bakacak olursan, aslında hiç bir esası ve doğruluğu olmadığını görürsün. Çünkü kapitalistin bahsedilen ev ihtiyaçları, olağanüstü ticari ve şahsi ihtiyaçları için muhakkak bulunması lazım olan paranın,
FÂİZ/RİBÂ
- 859 -
bütün kapitalin % 5 inden fazlasını gerektirecek kadar- Her an için ihtiyat kapital bulundurma- isteği üzerinde etkili olmaz. Bu bakımdan ileri sürdükleri ilk iki sebebin nazarı itibara alınacak tarafları yoktur. Kapitalistin, kapitalini % 95 bir kere elinde tutmasının bir kere de borç vermek suretiyle dağıtmasının yegane sebebi üçüncü sebeptir. Bu sebebi de iyice tetkik edecek olursan, kapitalistin içinde yaşadığı toplumuna, ülkesine ve hatta dünyaya nasıl bencil ve kötü gözlerle baktığını görürsün. Bu üçüncü sebepten anlaşıldığına göre kapitalistin, dünya ekonomisinin başına gelecek bazı durumlardan kendine menfaat geleceğini sezer ve kapitalini tereddüt etmeden iş adamlarına ödünç vermeye başlar. Bu durumda toplum biraz refaha ve bolluğa kavuşur. Fakat çok geçmeden kapitalistin duyguları şahlanır, güç ve zor durumlarında toplumu sömürmeye yarayan, felaketlerine yenilerini katan para denen korkunç silahını tekrar kullanmaya başlar. Kumar oynama hisleri harekete geçer ve kapitalini piyasadan geri çekmeye, fâiz fiyatını arttırmaya koyulur. Fâiz fiyatlarının aniden artmasıyla, kapitalistin sermayesini iş adamlarına vermekten imtina etmesiyle ticarete “Kesat” adıyle maruf ani duraklama olur ve ekonomik kalkınma sekteye uğrar. Ta ki, en yüksek fâiz fiyatlariyle, yenebilecek kadar haram yediğini daha fazla inat edecek olursa tehlikeye ve iflasa sürükleneceğini anlar, içerisindeki çirkin arzu, para tutma arzusu hafiflerse, o zaman işadamlarını tekrar çağırmaya, elinde bol miktarda ucuz fiyatlarla kapital olduğunu ilan etmeye koyulur.
İşte, zamanımızın münevver ekonomi uzmanlarının fâiz fiyatları artışı veya alçalışı hususunda yaptıkları açıklamalar bunladır.
Bizce konu itibârıyla bu açıklamaların doğruluğundan şüphe yoksa da esas sorunun bu iki açıklamanın hangisi ile fıtri ve makul fâiz fiyatını tespit etmek mümkün olacaktır? Yoksa fâiz fiyatı da, fâizin kendisinin makul olmadığı kadar gayri makullükle ölçülmeyecek derecede derine mi gitmiştir?Ya gerçeğin böyle olduğuna inanmak icabeder, yahut, fıtri ve makul kelimelerinin anlamlarını değiştirmek gerekir.
İnsanın Fâize Olan İhtiyacı ve Fâizin Ekonomik Faydaları
Bunlardan sonra, fâiz müdafacılarının, fâizi temize çıkarmak için ileri sürdükleri bir kanaata göre; fâiz insanın kaçınamıyacağı ekonomik ihtiyacıymış. Bugün elde ettiği birçok menfaati fâizsiz elde edemezmiş, Bu iddialarını doğrulamak için gösterdikleri delilleri kısaca özetliyelim:
1- Ferdin ekonomik hayatı bütün faktörleriyle tasarrufa (yani nakit para biriktirmeye) dayanır. Ancak fert ihtiyaçlarının çerçevesini daraltmadıkça ve ölçülü harcamalar yapmadıkça kazancından bir kısmını arttıramaz. Arttırım yapmanın da tek yolu, inanın isteklerine karşı gelip arzularını kısıtlayarak gelirinden bir kısmını ayırmakdır. Bunun için de, insanı bu hisse sürükleyecek bir sebebin olması gerekir. İşte fâiz arttırım için eksik olan bu sebebi tamamlar, tasarruf uğrunda, insanın yokluğuna katlandığı birçok ihtiyaçlarının mukabil ücreti olur. Fâiz, insanları ekonomik hayatlarının temelini teşkil eden tasarrufa teşvik edici tek kuvvettir. Şayet siz fâizi yasaklayıp kaldıracak olursanız insanları bu önemli faktörden mahrum bırakır tasarruf yapmalarınıgerektiren yegane sebebi yok etmiş olursunuz.
2- Ticari kurumlara en kolay yoldan sermaye sağlamak, bu kurumların halka
- 860 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâiz kapısını açık tutması suretiyle tasarruf ettikleri paraları yatırmalarına insanları teşvik etmekle olur.
Fâiz bir taraftan insanların para biriktirmelerine en kuvvetli sebep olurken, diğer taraftan da biriktirdikleri paraları ihmal etmeden, verimli işlerde kullanacak olan endüstri müesseselerine yatırımlarına teşvik olur. Böylece insanların tasarrufları karşılıksız kalmaz. Çünkü paralarını verecekleri müesseselerden fâiz alırlar. Hem de müesseseler lüzumlu kapitali elde etmiş olurlar. Fakat siz fâizi iptal edip kaldıracak olursanız, sadece insanları tasarrufa teşvik eden sebebi yok etmekle kalmam, kapitalin faydalı işlerde kullanılmasına da mani olarak paranın heder olmasına sebep olursunuz.
3- Fâiz insanlığa yalnız para biriktirme teşviki ve parayı ticarette, sanayide, kullanma imkanını sağlayan hizmetiyle kalmaz kapitalin faydasız işlerde kullanılmasına da mani olur. Ekonomiyi sağlam temellere oturtan, güvenilir esaslara göre ana hatlarını çizen yine fâizdir. Çünkü fâiz fiyatı kapitalin çeşitli ticari kurumlar arasında en çok faydalı, en fazla kârlı olanına yatırılmasını temin eder. Çeşitli ticari ve sanayi kurumlar, planlanmış ekonomik projeler arasından zararlıyı kârlıdan ayırt edecek, kârlıyı daha kârlıdan secerek kapitali ona göre yöneltecek güvenilir başka bir yol da yoktur. Şayet fâizi iptal edecek olursanız insanların biriktirdikleri paraları sonuçlarına önem vermedikleri-verseler de kâr zarar düşünmediler-faydasız işlere yatırmalarına sebep olursunuz.
4- Şüphesiz ki borç almak bugün insanın kaçınılmaz hayati ihtiyaçları arasındadır.
Fertler olsun, sosyal taplumlar olsun, hükümetler olsun borç almadan edemezler. Fertleri kişisel ihtiyaçları borç almaya mecbur eder. İş ve ticaret adamlarına da borç almaktan başka çare yoktur. Hükümetler ise borç almaktan kurtulamazlar. Böyle geniş çapta ve genel anlamda “istikraz” sadaka ve teberruatlarla nasıl elde edilebilir? Şayet siz kapitalistleri fâiz ile kandırıp kapitalleri yanında devamlı bir kârı garanti ederek içlerini rahatlattırmazsanız pek az insan borç vermeye razı olur. Bu kadarı da iktisadi hayata yetmez, kötü sonuçlar doğurur. Bugün çok yoksun ve muhtaç olan insan fâiz yoluyla ihtiyacını giderecek zaruri parayı gayet rahat bulabilmektedir, tabii bu kolaylığın da tek sebebi fâizdir. Şayet kapitalist fâize tamah etmeseydi bu zavallı adama hiç bir zaman borç vermezdi, bu adamın da ihtiyacı-ne kadar şiddetli olursa olsun- giderilmeden kalırdı. Ticaret ve iş adamları için de durum böyledir. Bugün başları dara geldi mi kendilerini sıkışık durumdan kurtaracak parayı fâizli borç olarak kolayca, alır, ihtiyaçlarını giderirler. Fakat bu kapı yüzlerine kapanacak olursa iş alanlarında atacakları her adım başında iflas etmeleri muhakkaktır. Hükümetler de böyledir ihtiyaçlarını fâizli borç olarak aldıkları paralarla giderirler, fâiz olmasaydı her gün yenilenen ihtiyaçları için külliyetli miktarda borç parayı verecek yardım elini uzatacak,sadaka dağıtacak insanları nereden bulabilirdi?
Fâiz, Gerçekten İnsanlık İçin Faydalı ve Zorunlu Bir Şey midir?
Gel, şimdi de seninle şu menfaat ve ihtiyaçları teker teker gözden geçirelim. Hakikaten menfaat mi? İhtiyaç mı? Yoksa şeytani kuruntudan başka bir şey değil midir? İnceliyelim...
Bugün batılı iktisatçıların içine düşüp çırpındıkları ilk hata, fertlerin sarfiyattan
FÂİZ/RİBÂ
- 861 -
kaçınmalarında, tasarruf etmelerinde iktisadi hayatları için kaçınılmaz bir zorunluluk ve fayda vardır inancından doğmaktadır. Halbuki hakikat bunun aksinedir, çünkü iktisadi kalkınma, istihlak etmesine bağlıdır. Bunun tahakkuk edebilmesi ülkenin üretimi nisbetinde toplumun alışveriş yaparak içinde de fertlerin çalışarak elde ettikleri servetlerini el açıklığıyle harcamaları lazımdır. Hem kendi ihtiyaçlarından fazla gelir sağlayan insanlar, gelirlerinin fazla kısmını fakir insanlara aktarmalıdırlır ki onlar da kendi yönlerinden harcamalara iştirak ederek ihtiyaçlarını giderebilirsin.
Fakat bunun aksine siz insanlara: ihtiyaçlarından fazla gelir sağlayanlar gelirlerinin fazlasına sahip olsunlar, ihtiyaçlarına denk ve normal gelir sağlayanlarsa ihtiyaçlarının çoğundan feragat ederek azını gidermekle yetinsinler ve tasarruf etsinler diye tavsiyelerde bulunmaktasınız ki sizin tercih ve kendini zaptetmek gibi sözlerle ifade etmeye çalıştığınız hakikatte bu olup, birkaç kişinin zaruri ihtiyaçlarını gidermekten vazgeçerek arttıracağı paraların birikintisiyle ticaret ve sanayinin beslenmesinde fayda umuyorsunuz. Halbuki böylesi faydalı olacak yerde zararlı olmaktadır. Çünkü mahdut denecek kadar gelir sahibi olan insanlar ihtiyaçlarının çoğunu alamamaktadırlar. Normal gelirli insanlar ise teşviklerinizle ihtiyaçlarının tamamını almıyarak tasarrufu tercih etmektedirler. Bol gelirli insanlarsa mahdut gelirlere yardım edecek yerde ellerini sımsıkı tutmaktadırlar. Bu durum karşısında piyasaya sürülen ihtiyaç maddeleri ve istihlak malları, dar gelirli insanların almaya gücü yetmediğinden, gücü yetenlerin de almaktan imtina etmesinden dolayı pazarlarda yığılı ve alıcısız kalmaktadır ki bunun da sonucu olarak iktisadi hayatın her kolu endüstrinin her bölümü duraklıyacak, kriz geçirecektir. Diğer taraftan teşvikle sürüklendikleri bu az tüketim usulü insanların hayatlarına tesir edecek, gelirlerini daraltacaktır. Sonra gelirlerindeki bu daralma gittikçe artacak dolayısıyla de alışverişve tüketim daha da azalacak, tasarruf edilen paralar toplumun soysuz birkaç kişisinin elinde yığılırken geride halkın çoğu fakirlik, yoksunluk ve sefalet içerisinde kıvranacaktır. Bu yanlış yolla kapital edilen kapitalistlerin hayatı de eninde sonunda tehlikeye girecektir. Haksız sermayeleri elde ettikleri ticari malları üretimi kimler satın alacak? Kimler istihlak edecektir? Siz de biraz düşünecek olursanız bugün ekonomik hayatın gerçek ihtiyacının , insanları cimrileştiren , para biriktirmelerine teşvik eden, alış-veriş yapmalarını sınırlayan sebeblerin ortadan kalkmasına sebeb olduğunu anlarsınız. Bunun için de iktisatçılar kendi menfaatleri icabı bir taraftan tasarrufa ihtiyaç göstermeyecek şekilde müşkül duruma düşen insanların yardımı ve borç parayı her an için bulabilecekleri inancını yaratacak ortamı cemiyette hazırlamaya çalışırken, diğer taraftan ellerinde -her şeye rağmen- birikmiş servet bulundurup saklayanlara zekat vermelerini zorunlu koşmalıdırlar ki servet dolaşımı içinde kendilerine pek az bir ayırım düşen fakir insanların da hakkını korumuş olsunlar. Fakat insanları siz para biriktirmeye teşvik ederek cimrileştiriyor, aslında cimri olanları iyice körüklüyor, cimri olmıyanlara da tasarruf ettirerek para harcamalarını önlüyorsunuz. Bir taraftan insanların tamahını arttırıp cimrileştirirken,diğer taraftan cemiyetin menfaatlerine aykırı ve hatalı yoldan toplayarak edindiğiniz kapital ile para kazanmak için tekrar toplumun karşısına çıkıyor. Topluma yaptığınız haksızlıklara birini daha katıyorsunuz. Çünkü siz fâiz yoluyla edindiğiniz serveti toplumun ekonomik hayatına yarıyacak işlere ortaklık yahut hissedarlık (aksiyon) süretiyle katarak çalıştırmıyorsunuz, bu serveti tekrar toplama borç olarak kabullendiriyor, tüccar
- 862 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve iş adamlarının zararlarına karışmıyor, kendinize aylık, yıllık kârı kestiriyor ve bunu muntazam alıyorsunuz. Böylece toplumun ekonomi hayatını da iki sefer zarara uğratıyorsunuz. Bu sefer toplumun elinden satın alma kuvvetini (parasını) alarak yine toplumun fertlerinin ürettikleri malların pazarlarda kalmasına sebep oluyorsunuz. Bir sefer de toplumun elinden aldığınız parayı iade ederken ortaklık ve hissedarlık usulüne göre iade etmiyor, kanunlarınız icabı kendinize kesin kârı garanti ederek onlara borç veriyorsunuz. Sizin ekonomi nizamınıza göre sanki toplumun fertleri ellerindeki alma kuvvetini muhafaza ediyorlar, bu kuvveti yerinde kullanarak toplumun mallarını satın alacak yerde tekrar topluma borç olarak veriyorlar, toplum borç aldığı bu parayla ihraç ettiği malları satmakta güçlük çekiyor ve bu güçlük gittikçe de artıyor. Borcunun ve fâizini nasıl ödeyeceğini düşünen zavallı toplumun çaresizliği üzerine çaresizlik katılıyor. Çünkü yüz binlerce insan yokluk yüzünden alışveriş yapamıyor, binlercesi de daha fazla para biriktirmek tamahı, fâizciye fâizle para yatırmak hırsıyla alışveriş yapmaktan kendini zorla tutuyor. Sizce fâizin faydalarından biri de, tüccar ve iş adamları fâizle aldıkları borç paraları israf etmekten sakınırlar ve çok kâr getirecek işlerde kullanırlar. Yine sizin, fâizin faydalarından bir olarak ileri sürdüğünız, fâiz, tüccar ve iş adamlarını en doğru ve münasip ticari yollara sevkeder, onları iç rahatlığı ile yönetir, ayrıca servetin seyri tabiisinde kendisine mümkün olan en doğru yolu seçmesini sağlar, diye bir teziniz var. Fakat bu fazla güzel görünen sözlerinizi örten perdeyi biraz aralarsanız arkasından gerçeğin ne olduğu görünür. Hakikatte fâizin insanlığa yapmış olduğu ilk hizmet ona “Kâr” ve “Fayda” kelimelerinin bütün anlamlarını unutturup “Mali Kâr”, “İktisadi Menfaat” olmak üzere tek birer anlam bırakarak paranın öncelik kaybetmekte olduğu mücerret (Soyut) anlamını tekrar ona kazandırmıştır. Çünkü önceleri paranın el değiştirmesi için maddi menfaatten başka bir sürü menfaatler de vardı. Şimdi paranın el değiştirmesine yegâne sebep maddî menfaat olmuştur.
Fâiz ve fiyatının insanlığı ikinci büyük hizmetse paranın kullanma ve el değiştirmesini yargılayacak ölçeğin -Cemiyetin menfaattleri değil de- kapitalistin karariyle kendisine % 6’dan fazla kâr bırakmayacak bütün işlere yatırım yapılmaması fâizin faydalarından sayılmıştır. Misal olarak diyelim ki -Kapitaliste tatbikat sahasına konulacak iki proje sunuluyor. Birinci projeye göre ucuz, rahat, sıhhi evler inşa ettirilerek dar gelirli vatandaşların oturabilmelerine elverişli icarlarla verilmesi planlanmış, ikinci projeyle de lüks bir sinema tesis edilmesi teklif olunmuş. Birinci projenin getireceği kâr % 6 dan az, ikinci projenin getireceği kâr % 6 dan fazla. Kapitalist hangi projeye yatırım yapmayı tercih edecek? Kapitalinin hangisine yatırılmasının doğru olacağına karar verecektir?
Evet... Eskiden kapitalistin sermayesini birinci projeye yatırması mümkündü ve hiç değilse iki proje arasında karar vermeden biraz düşünür, danışmalarda bulunurdu. Ama şimdi kapitalist hiç tereddüt etmeden ikinci projeye yatırıma karar verecek, fâiz fiyatının kerametinden dolayı birinci projeyi tetkik etmek lüzumunu bile duymayacaktır.
Fâiz fiyatının bir kerameti de tüccar ve iş adamını, kapitalistin çizdiği kâr sınırından fazla kâr etmeye zorlayacak durum ne olursa olsun, ticaretinde de sanayisinde de bu iş adamı kapitalistin istediği fâiz fiyatından fazla kâr etmeye mecbur kalacak ve bu uğurda meşru gayrimeşru bütün yollara baş vuracaktır. Mesela % 6 fâiz fiyatıyla borç alarak film şikreti kuran bir insan muhakkak yılda
FÂİZ/RİBÂ
- 863 -
% 6 nisbetinde fazla kâr etmelidir. Bu nisbetinden fazla kâr etmelidir. Bu nisbette kâr getirecek yollar ne olursa olsun uygulanmaya mecburdur. Şayet bu şirket sahibi ahlâki ve ilmi bakımdan faydalı filimleri ihraç ederek istenilen kârı temin edemiyorsa, kötü ve müstehcen, ahlâka mugayır filimleri ihraç etmeye, çeşitli reklam ve propagandalarla insanların, ahlâk, fazilet, şeref gibi şeylere önem vermeden bu filimleri seyretmelerini sağlamaya mecbur kalacaktır.
İşte! İnsanlık için iddia ettiğiniz fâiz faydaları ve elde edilmesinin tek yolu olan fâiz budur! Şimdi de iddia ettiğiniz gibi fâize olan “ihtiyacı” gözden geçirelim:
Şüphesiz ki “İstikraz” insan hayatının ihtiyaçları arasındadır. Fertle şahsi ihtiyaçları için borç almaya mecbur kalabilirler. Ticarette sanayide, ziraatte ve benzeri iş sahalarında ihtiyaç daha da artabilir. Aynı zamanda ticari kurumlar -Hükümetler dahil- borç almaya daima mecburdurlar. Fakat, “Doğrudan doğruya fâizsiz borç almak mümkün değildir” demek çok yanlış olur. Çünkü fertlere ve milletlere fâizsiz borç verilmesini mümkün kılmıyan durumu, siz, fâizi kanunlarla korumak suretiyle yarattınız. Siz hele bir kere fâizi yasaklayınız ve İslam’ın ahlâka getirdiği o iktisadi nizamı düstur ediniz de bir bakınız, fâizsiz borç almak, ferdi ve ticari hayatta her sahada ne kadar kolaylaşır ve bollaşır. Her taraftan bağışlar, yardımlar milletlere de fertlere de nasıl akın eder görünüz. İslam dini bunun böyle olacağını ispat etmiştir. Yüzyıllar boyunca İslam topluluğu iktisadi hayatını fâizsiz olarak en güzel şekilde nizama koymuş ve yönetmiştir. Bu pis fâiz çağı gelmeden önce İslam’ın hiçbir devirde ne ölen bir müslümanın cenazesini akrabası fâizsiz borç alamadığı için kefensiz bırakıp defin edemediği görülmüştür, ne de müslümanların ticareti, sanayisi, ziraati sırf iyilik (fâizsiz) borcu alamadıkları için tökezlediği tesbit edilmiştir. Ve ne de hiçbir müslüman devletinin, milletinin yararına yaptırmaya kalkıştığı bir iş için, herhangi bir savaş masrafını karşılamaya uğraştığı zaman milletten fâizsiz borç alamadığından muvaffak olmadığı görülmüştür.
Böylece, iyilik borcunu tahakkuk ettirip yürütmek mümkün değildir. Fâiz olmadan borç alıp verme işlemi (istikraz) ortadan kalkar şeklindeki iddianızın yanlışlığını verdiğimiz örnekten başka zihni bir delil ile ispat etmeye lüzum görmüyoruz. 3659
Fâizin Zararları
Önceki bölümde fâizin makuliyeti üzerinde durduk. Nazari yönden zararlarını tartıştık. Sonuç olarak da fâizin makul bir şey olmadığına, insanın iktisadi hayatı için önenli bir faktör sayılmadığına, adalet yönünden de ele alınır tarafı bulunmadığına karar verdik. Hem de insanlık için faydasız olduğunu ispat ettik. Ancak, fâizin kat’i surette yasaklanmasının sebebi bu nazari zararlar değildir. Bunların yanında fâizin korkunç fiili zararları vardır. Bu bölümde fâizin insanlığa getirdiği fiili zararları enine boyuna inceliyelim ki akıllı olan herkes, bu çirkin işin yasaklanmasının doğru olacağından şüphe etmesin.
3659] Mevdudi, Fâiz
- 864 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Fâizin Rûhî ve Ahlâkî Bakımdan Zararları
Fâizin rûhî ve ahlâkî olan zararlarını öncelikle ele almamız gerekir. Çünkü; ruh ve ahlâk insaniyetin cevherini esas yapısını) teşkil eder. Ruh ve ahlâk insaniyetin hem cevheridir, hem de yönetici kuvetleridir. İnsaniyeti bu iki öz cevherinde bozguna uğratan her şey başka bakımdan faydalı da olsa atılmaya terkedilmeye, hatta sakınılmaya mustahaktır. Fâizi didikleyip her bölümünü iyice tetkik edecek olursak, ilk bakışta, fâiz anlayışının insanoğlunda harekete geçtiği andan itibaren, -para biriktirme isteğinden tutun da diğer bütün ekonomik hayatın gelişiminde- insanı bencillik (egoizm) cimrilik, dar kalplilik, duygusuzluk, maddeye tapmak gibi daha birçok kötü sıfatlarla etkilediğini ve bu anlayışın gelişip gittiği müddetçe, insanı fâizcilikle yürüttüğü işlerde muvaffak ettiği nisbette bu kötü sıfatları da içinde kökleştirir, derinleştirir. Fakat İslam dininin zekat ve sadakaya dayanan mali, iktisadi işlerini tetkik edecek olursan -fâizciliğin tam aksine- insanın zihni çalışmalarının tümüretkerşlik, cömertlik gibi daha birçok iyi sıfatlarla benzendiğini görürsün. Bu ortam içerisinde yaşayan insanında hayat boyunca iyi sıfatlarını kökleştirip geliştireceği de muhakkaktır.
Fâizciliğin insanda meydana getireceği ahlâ ile, İslâm nizamının telkin edeceği ahlâkın, hangisinin insanlık için daha yararlı olduğunu, her vicdanlı insan taktirle hakkı teslim edebilir.
Toplum ve Medeniyet Bakımından Fâizin Zararları
Fâizin zararlarını bir de toplum ve medeniyet yönünden inceleyelim. Fertlerinin birine karşı davranışları bencillik ve nefisseverliğe dayanan, zengin halk tabakasıyla, orta halli tabakının müşterek menfaatleri bir diğerinin zararına olup çelişen, şahsi bir menfaat olmadıkça hiç bir ferde yardım edilmesini doğru görünen -zekat ve sadaka vermeye niyet ettiğinden fiilen vereceği vakte kadar geçen zaman içerisinde- başkasını kendisine tercih etme, geniş kalplilik, gaymeyen toplumun ve kişinin felaketini kazanç ve gelir kaynağı olarak gözeten fertlerin kuracağı medeniyetin uzun müddet yaşayacağına iki kişinin inandığı vaki değildir. Bu esaslara dayanan ve bu duygularla yaşatılmak istenen bir toplumun en kısa zamanda dağılacağından, varlığını muhafaza edemeden çözüleceğinden hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bu sebepler yanına, bir de cemiyeti yıkan diğer faktörler katılacak olursa, o zaman toplumun fertleri birbirlerine girer ve iç savaşların önü alınamaz. Fakat bunun aksine, toplum dayanışma, yardımlaşma ve birlik esaslarına göre kurulur, fertleri arasında cömertlik, müsamahakârlık havası hakim olur da düşkün birine yardım elleri her taraftan uzanırsa, zengin zümre kendi arzularıyla fakirleri korumaya uğraşır ve hiç değilse haklarını yemeden adilane hareket ederlerse yaşadığı müddetçe bu toplumda kardeşlik duyguları artar ve yardımlaşma, öğütleşme esas olur. Fertlerin birbirine karşı güveni çoğalır, yıkıcı ve bozguncu hareketler bu topluma tesir edemez ve iç huzursuzluklar da vuku bulmaz. Hem de birinci topluma nazaran medeniyet sahasında mükemmelleşmeye doğru daha çabuk ilerler ve kalkınır.
Dünya devletlerinin aralarındaki bağları da bu ölçüler dahilinde görecek olursak, durumun değişmeyeceğine kanaat getiriniz. Çünkü komşu bir devlete karşı davranışlarında keremi, şefkati, sevgiyi düstur edinen ve komşusunun başına bir felaket geldiğinde hemen yardımına koşup teskin ve tesellisine uğraşan devletin, karşılık olarak komşusundan sevgi, saygı ve samimiyet göreceği
FÂİZ/RİBÂ
- 865 -
muhakkaktır. Fakat komşu devletlere karşı davranışları bencillik, nefsseverlik, dar kalplilik olan ve komşunun başına gelen felaketlerde kendine maddi menfaat sağlamaya uğraşan devletin, mukabilinde komşusundan saygı, sevgi ve samimiyet beklemesi olacak iş değildir. İkinci Cihan Savaşında dost İngiltere ile Amerika arasında geçen hadiseyi işitmişsinizdir. İngiltere savaştan sonra dostu ve müttefiki olan Amerika’dan “Bretton Woods” anlaşmasıyla fâizsiz borç, para istemişti. Fakat Amerika fâizsiz borç veremiyeceğine ısrar edince zor durumda olan İngiltere fâiz ödemeye mecbur kaldı. Bu hadisenin İngiliz milleti üzerinde bıraktığı tesirlerin yankılarını siyaset adamlarının açıklamalarından ve gazetelerden takip etmek mümkün olmuştur.
İngiltere’nin temsilcisi olarak Amerika’ya giden ve Bretton Woods adıyla bilinen bu anlaşmayı hazırlayan Lord Kiens, Lordlar Kamarasında yaptığı konuşmasında mevzuya değinerek “Amerika bize fâizsiz borç vermeye razı olmadı, bu anlaşmada Amerika’nın bize karşı tuttuğu yolun, takındığı tavırın bana verdiği sonsuz kederi ve acıyı ilelebet unutmam mümkün olmayacaktır” demiştir. Bretton Woods anlaşmasını onaylanması için parlamentoya sunan devrin Maliye Bakanı Dr. Dalten yaptığı açıklamada: “Harpten çıkarken dostumuzun sırtımıza yüklediği bu ağır yük, müşterek gaye uğrunda çektiğimiz sıkıntıların sarfettiğimiz emek verici bir mükafatı olmuştur. Amerika’dan fâizsiz borç isteyince bizi (Böylesi de iş siyaseti değildir) diye cevap verdiler. Kazandığımız eşine zor rastlanır bu armağan hakkında düşündüklerini açıklamalarını geleceğin tarihçilerine bırakıyoruz” demiştir. Amerikalılara karşı aşırı meyilleri ve sevgileri olduğunu gizlemeyen Mr. Churchill’in sözleri arasında: “Amerikalıların bize karşı davranışlarında dayandıkları bu çok tuhaf para aşkında ve menfaatperestlikte birçok tehlikelerin olduğundan endişe etmekteyim. Gerçekten bu anlaşma Amerikalılar ile aramızdaki bağlara kötü bir etkide bulunmuştur” ibareleri yer alıyordu.
İşte, fâizin fıtrî tesirleri bunlardır!... Milletlerde de fertlerde de her zaman için görülecek olan ruhi tepkiler fâizin eseridir.İngilizler fâizin kötü bir şey olduğuna inanacak değillerdir. -Bugün de inanmazlar- kendilerinden fâizsiz borç para isteyen biri çıkarsa, gülerler ve hakaret edercesine “Böylesi de gerçek ticaret anlayışına uygun değildir” diye çıkışırlar. Ama dost bir devletten “Gerçek ticaret anlayışı” ile muamele görünce bağrıp-çağırmaya başlarlar ve dünyanın önünde fâizin kalpleri kırıldığına, insanlara arasındaki bağları kötüye götürdüğüne şâhitlik ederler.
Ekonomik Yönden Fâizin Zararları
Fâizin zararlarına bir de bu yönden bakalım, fâiz toplum hayatının borç alıp verme (istikraz) işlerinin bütün ile ilgili bir mevzudur. Bunun için önce borç şekillerini ve çeşitlerini inceliyelim:
1) Ferdî ihtiyaçlar için alınan özel borçlar.
2) Gelir getirecek işlerde kulanılmak üzere tüccarın, sanayicinin, arazi sahiplerinin (çiftçilerin) aldıkları borçlar.
3) Hükümetlerin halktan aldığı borçlar ki ayrı gaye için olur:
a) Gelir sağlamayan harp gibi gayeler için alınan borçlar.
b) Gelir getiren demir yolları, kanallar, hidrolik elektrik santralleri gibi
- 866 -
KUR’AN KAVRAMLARI
projelerin tahakkuku için alınan borçlar.
4) Hükümetlerin dışardan aldıkları borçlar.
Şimdi bu borç çeşitlerini teker teker inceleyelim ve her bölüme fâiz karıştığı zaman gelecek olan zararları inceliyelim.
1) İhtiyaç Sahiplerinin Aldığı Borçlar/Krediler
İktisadi alanlarda en geniş çapta dönen fâiz işi (Monylending Bussiness) denilen ödünç para verme işidir. Bu afetten hiç bir dünya devleti kurtulamamıştır. Çünkü bu devletlerin hiç birisi orta halli ve fakir vatandaşlarının muhtaç oldukları zaman kolayca borç bulabilecekleri imkanları hazırlamak için çalışmamış oldukları gibi, fâizsiz borç bulma imkanını hazırlamak mümkün olmadığından bile makul fâiz fiyatları ile istedikleri borcu bulabilecekleri zemini yaratmak için de uğraşmamışlar ve hatta bu işin hükümet vazifeleri arasında olmadığına inanmışlardır. Toplumun bugün için böyle bir zemine ne kadar muhtaç olduğunu henüz idrak etmemişlerdir.
Bu işleri çeviren bankalar en büyük çapta ve çok kâr getirecek işleri icra etmekle yetinmektedirler. Şayet bankaların kapıları yoksun ve az gelirli insanlara açık olsaydı, sıkışık ve zor durumlarında müracaat ederek, muvakkat, ihtiyaçlarının giderebilirlerdi. Fakat bankalar kapılarını bu adamlara açmadığı için dünyanın her tarafındaki fakirler, çiftçiler, dar maaşlı memurlar, ufak ticaret sahipleri zor müşkül durumlarında, kartallar gibi her şehrin semalarında süzülen ve pençesine düşecek avını arayan fâizcilerden borç almaya mecbur kalırlar. Bu fâizcilerin aldığı fâizin fahişliğinden bahsetmeye lüzum yoktur. İnsan bir kere bunların ağına düşmeyi görsün, kendisi hayatı boyunca ellerinden kurtulamıyacağı gibi, bir türlü tükenmeyen borcunu evlâtlarının, torunlarının sırtına da ecdad mirası olarak ödedikleri halde hala sırtlarına kaya gibi oturan borcu bırakır. Bu zavallılar da esas borcun birkaç katı fâiz vermekle bitiremezler.
Fâizci, borcunu vermeyen insanın bütün (ev) eşyasını borcu ve fâizi karşılığı hesaplıyarak tekrar eşya sahibine bu sefer daha fazla fâizle geri verdiği çok görülmüştür. Tabii bu duruma düşen insanın hali iyice zorlaşır.
Fâizcilerin, para ödünç verme işi yapan bu adamların, borçlarından mahkeme kanallarıyla resmen alabilecekleri yıllık fâiz fiyatı İngiltere’de en az % 48 dir. Bu işte İngiltere’de yürütülmekte olan yıllık fâiz fiyatları genelikle % 300 ile 400 arasında değişir. Bazı fâiz işlerinin % 1200- 1300, yıllık fiyatlar üzerinden yapıldığı da görülmüştür. Amerika’da, fâizciye resmen tanınan yıllık fâiz fiyatı : 30-60 arasındadır. Fakat genel olarak bu ülkede fâiz işleri % 100 ile 200 arasında yürütülmektedir. Bazen bu fiyatın % 480 e eriştiği de görülmüştür.
Hindistan’da % 48 yıllık fâiz fiyatıyla borç veren fâizcinin ne kadar cömert ve şefkatli sayılacağını bilemezsiniz. Çünkü genellikle bu işler ülkemizde % 75 yıllık fâizle yürütülmekte, bazen yılda % 150 ye de erişmektedir. Bazı fâiz fiyatlarının % 300 ile 350’yi bulduğu da vakidir.
Dünyanın dört bucağında bütün orta halli ve yoksun tabakanın çoğunluğunun, ağırlığı altında inlediği afet işte budur. Bu meslek (fâizle ödünç para verme mesleği) kapitalistlere işçi tabakasının zaten az olan gelirinin büyük bir kısmını kaptırmaya yaramaktadır. Zavallı işçiler geceyi gündüze katarak alın terleriyle
FÂİZ/RİBÂ
- 867 -
kazandıkları aylıklarından yahut günlüklerinden yaşayacak kadar bile bir şey arttıramamaktadırlar. Çünkü fâizci onlardan evvel bu gelire el koyma hakkına sahib olmuştur. Bu da işcilerin sadece ahlâkını bozmakla, açmakla kalmaz, bir taraftan evlâtlarını okutup, yetiştirip terbiye etmelerine, topluma faydalı hale getirmelerine mani teşkil ederken, diğer taraftan da hayat seviyelerini düşürür, şartlarını ağırlaştırır, onları hayat kaygısı altında dertte ve kederde bırakarak, zihni, bedeni faâliyetlerini aksatır, işlerine karşı olan isteklerini, şevklerini kırarak tam verimli olarak çalışmalarına mani olur. Bu durumda fâiz sadece zulm ve adaletsizlik değil, toplum ekonomisi için de en büyük zarardır. Çünkü işçilerin kendileri çalışarak ihraç ettikleri mallar önlerine bol miktarda uzatılırken onları alacak, refah ve bolluğa kavuşturacak servet ellerinden alınmaktadır.
Sizler, sıtma hastalığını şu kadar bin iş saati kayıp ettirdiğini, şu kadar miktar üretimin azalmasına sebep olduğunu hesaplarsınız ve zavallı sivrisineğe karşı mücadeleye girişir neslini kesmek için büyük gayret sarfedersiniz de, iş yerlerinizde çalışmakta olan işçileri, fâizcilerinizin nasıl rahatsız ettiğini, huzurlarını kaçırarak, kalplerini kırarak, işlerine karşı olan azimlerini nasıl azalttıklarını, dolayısıyla üretimizin ne kadar zarara uğradığını hesaplamazsınız! Neden?!... Aptallığınız o derece ilerlemiş, aklınız bu konuda o kadar ters çalışır olmuş, ki, fâizcileri ortadan kaldırmayı düşünecek yerde, fâizcilerin işçilerinizden kendi elleriyle ezip çıkaramakdıkları son birkaç damla kanı mahkemeleriniz onlar için çıkarmaktadır.
Fâizcilik mesleğinin ekonomiye verdiği ikinci zarar ise; fakir halk tabakasının elinde kalan en son alma kuvvetini de elinden kapmaktadır.
Çok yakın bir geçmişte yüz binlerce insanın işsiz, milyonlarca insanın da dar gelirli olması memleketlerin ekonomik ve sanayi kalkınmalarına kuvvetli bir mania olmuştu. Bunu bildiğiniz halde siz hala bol gelirli insanları para harcamaktan sakındırıyor, gelirlerinden arttırabilecekleri en fazla arttırımı yapmalarına teşvik ediyorsunuz. Böylece memleketin ticaretini bir kaç daha kötüye sürüklemekle yetinmiyorsunuz, bir de zavallı ve fakir milyonlarca insanın elinde dar gelirlerine rağmen kalan satın alma kuvvetini de fâizcinin almasına müsaade ederek kendilerine lazım olan hayati ihtiyaçlarını alamaz hale sokuyorsunuz. Hem keşke fâizciye kaptırdığınız paraları fâizciler yararlı işlerde kullansalardı neyse; fakat onlar bu paraları tekrar toplumu borç altına sokmak, hazinelerine bir miktar daha fâiz katmak için kullanıyorlar. Biraz düşününüz ve taktir ediniz: Şayet dünyada yalnız elli milyon insan olsaydı; kader onları da fâizcinin ağına düşürerek her birini ayda bir altın ödemeye mecbur etseydi, bunun manası: Her ay elli milyon altın tutarındaki mallar tüketilmeden pazarlarda kalacak demek olmayacak mıydı? Sonra fâizci eline geçen bu küliyetli parayı memleketin ekonomisine yardım edecek yerlerde kullanmayacak, toplum üzerine borç olarak yeniden tahakkuk ettirecek.
2) Ticaret ve İş Adamlarının Aldığı Borçlar/Krediler
Verimli işlerde kullanmak üzere ticaret ve iş adamlarının aldıkları fâizli borçlardan ekonominin gördüğü zararı gözden geçirelim: Ticaret, sanat ziraat gibi ekonomik işlerle hangi yönden olursa olsun az çok ilgilenen insanların, bütün güçlerini, çalışmalarını, gayretlerini, eyilimlerini bir araya getirerek bu işlerin ilerlemesini ve kalkınmasını sağlamak için el birliği yapmaları, ferdi ve
- 868 -
KUR’AN KAVRAMLARI
müşterek menfaatlari icabı olduğunu unutmamalıdır. Bu işlerin gerilemesinin kendilerine zarar getireceğini kabul ederek tehlikeye karşı korunabilmeleri için birlikte çalışmalarının, gayret etmelerinin gerektiğinin bilecekleri gibi; bu işlerin ilerlemesinin, kazanmasının da, hepsine faydalı olacağını bilerek, yine bütün güçlerini birleştirmek suretiyle onu her sahada kalkındırmaya ve geliştirmeye uğraşmalıdırlar. Hem, yalnız fikir ve bedenleriyle bu işlerle uğraşan insanlardan başka kapitalleriyle bu iş sahalarına katılan insanların da aynı gaye ve maksatla çalışmaları ve bu işlerin zarara uğramaya, gerilemeye doğru sürüklenmesini önlemek için gayret göstermeleri zorunlu olduğu gibi; ekonomik kalkınmanın da zaruri bir icabıdır. Fakat kanunlar fâiz işine müsaade edince, kapitalistlerin gözü önüne, kapitallerini ticaret, sanayi gibi bahsettiğimiz iş sahalarına borç olarak katıştırmalarını sağlayan kapıyı açmıştır. Kapitallerini bu iş sahalarına borç olarak yerleştiren kapitalistler, iş adamlarıyla aynı gaye ve maksatlarla işlerinin menfaatini koruyacak yerde kendilerine aylık veya yıllık kârı garanti edecek, toplumun iş alanlarına, ekonomik hayatına ilişen, kayıp ve zararlar ile ilgilenmeden onu her durumda sömüren ve kârını alma hakkını kendinde gören (asalak) gayrı fıtri bir yabancı unsur gibi araya karışmışlardır. Bu işlerle uğraşan bütün elemanlar işlerin gerilemesiyle zarar ettikleri halde aralarındaki fâizci (asalak) unsur bu zarardan az-çok hiç etkilenmez. Çünkü gayrı fitri olan bu fâizci unsurun alacağı kâr, her iki durumda teminat altındadır. Diğer elemanlar zarar etmemek, işleri daha iyiye götürmek için birlikte çabalayıp uğraştıkları halde aradaki yabancı unsur bu gibi işlerde kafasını yormaya lüzum görmez. Hatta diğer elemanlar iflas etme tehlikesiyle karşılaştıkları taktirde, bu tehlikeden kurtulmak için uğraşırlarken onlara yardım edecek yerde kendi maddi menfaati icabı kapitalini geri çekmeye başlar. Diğer bir yönden de; içinde bulunduğu ve kapitalini borç olarak yatırdığı iş sahalarının kalkınması, ilerlemesi kendisini direkt şekilde (Vasıtasız = Doğrudan doğruya) ilgilendirmez. Çünkü bu sahaların kalkınması, ilerlemesi veya üretimini terakki ettirerek fazla netice olması, onun belli ve kesin kârını çoğaltmayacaktır. O, ancak kapitalini bu topluluğa (kira) olarak vermiştir. Kâr da etseler, zarar da etseler, kirasını garanti alacağı için duygusuz ve müsterih olarak bir kıyıda inzivaya çekilmiştir.
Tutulan bu yanlış yol, iş adamlarıyla kapitalistler arasındaki ilişkileri, dayanışma ve yardımlaşma yerine bencillik ve düşmanlığa çevrilmiştir. Çünkü ellerinde birikmiş para bulunduran kapitalistler, kapitallerin kendileri ticari üretimde, sanayide kullanmadıkları gibi, başkalarıyla de ortak veya hissedar olmak suretiyle kulanılmasına da razı olmamaktadırlar. Bunların peşinden koştukları ve istedikleri tek şey; kapitallerini borç vermek süretiyle başkalarının, ticaret, sanat, ziraat gibi işlerine sokuşturarak, bu adamların başlarına gelecek muhtemel zararlara karışmadan yalnız kârlarına belirli ve fakat mümkün olduğu kadar en çok nisbette; ayda veya yılda gelecek şekilde ortak çıkmaktır. Bu isteklerinin de topluma birçok zararları vardır:
1- Belki ileride fâiz fiyatları artar ümidiyle, kapitalistler birikmiş paralarının bir kısmını- çok kere hepsini-bir kıyıya kaldırır, verimli ve faydalı işlerde kullanılmasına fırsat vermezler. Yeryüzünün her tarafında her zaman üretime elverişli imkanlar, yeterli enerji ve tabii kaynaklar bulunduğu, işsizlikten kıvranan, geçim derdiyle sağa-sola baş vurulan işçi eller olduğu; her zaman için üretilecek ticari mallara sonsuz ihtiyaç hissedildiği halde, dünyada üretimi çoğaltmak, işsizlere
FÂİZ/RİBÂ
- 869 -
karınlarını doyuracak iş vermek, pazarlarda yığılan malları gerçek ihtiyaç ölçüsünde tüketmek mümkün olamıyor. Bunun da tek sebebi kapitalistin, kapitalinin istediği nisbette fâiz getirmiyeceği için ticarette veya sanayide kullanılmasına razı olmayışıdır.
2- Kapitalist yüksek fâiz fiyatına olan hırsından dolayı, kesesinin ağzını ticari, sanayi ve zirai işlere; bu işlerin ve memleketin çıkarına uygun şekilde değil de kendi menfaatine uyacak şekilde açar yahut kapatır. Bunun da zararı aynı, bir ziraat bölgesinde sulama tesislerini elinde tutan, ziraatin suya olan ihtiyacına göre değil de kendi istediğine ve çıkarına göre suyu açıp-kapayan insanın sebep olacağı zarara benzer. Çünkü bu insan ziraatin ve bağların sulanmaya en çok ihtiyacı olduğu zaman, suyunun fiyatını arttırır. Suya olan ihtiyacın şiddetine göre de fiyatları arttırmaya devam eder. ta ki çiftçiler ve bağ sahipleri bu fiyatlarla sulayacakları ziraatlerinden, bağlarından kâr geleceği ümitlerini kaybederler. Tabii bu adam ziraatın suya ihtiyacı olmadığı zamanlarda en düşük fiyatla bile suyunu açıvermeye hazırdır.
3- Kalkınma yolunda güvenle ilerlemesi gereken ticaret ve sanayi düzenine ticari deveran (trade Cycle) adındaki hastalığı fâiz ve fâiz fiyatı getirecek, sık sık tökezleyip duraklamasına sebep olmuştur. Bu hususta özel olarak “Çağdaş Nizamlar ile İslam iktisadı Arasındaki Esaslar” adlı kitabımızda açıklama yaptık burada tekrar edilmesine lüzum görmüyoruz.
4- Fâizin kerametlerinden biri de; kapital, revaçta olan fiyatlar üzerinden bir fâizi kapitaliste temin etmedikçe; memleketin şiddetle muhtaç oduğu faydalı ve yararlı işlere dahi yönetilmeye razı olmaz. Ama,-Aksine-kapitaliste istediği fâizi getirecek olduktan sonra topluma faydası dokunmayan işlere akın eder.Diğer taraftan, fâiz fiyatı bütün tüccarları ve iş adamlarını ödeyecekleri fâiz fiyatlarından fazla kâr edebilmeleri için meşru ve gayrı meşru yolları var güçleriyle uygulamaya mecbur eder. Bu hususta geniş açıklamamızı yine“Çağdaş Nizamlar ile İslam Arasında Ekonomi Esasları” adlı kitabımızda yaptık. Tekrarına lüzum görmüyoruz.
5- Kapitalistler işçi ve sanatkâr sınıfına pek öyle uzun vâdeli borç vermeye razı olmazlar. Çünkü, onlar, bir taraftan ellerinde külliyetli miktarda kumarımsı işlerine elverişli paranın bulunmasını gözetirken, diğer taraftan, ilerde fâiz fiyatları artacak olursa, uzun vâdeyle verdikleri paraları kullanmayacakları için edecekleri zararı hesaplarlar. Netice olarak da; ufak iş sahipleri ve sanatkârlar dar çerçeve içerisinde kalarak işlerinde cesaretle çalışamazlar. Geniş çapta ve memlekete daha yararlı olabilmek işleri yapacakları yerde, az miktarda açılmadan basit ve mahalli iş yaparlar. Bu durumda, günün icaplarına uygun modern makineleri ve takımları ve çok kısa bir müddet için aldıkları borç paralarla fazla almak için gereken parayı bulmak onlarca çok zor olduğundan, ellerindeki kullanılmış eski ve yetersiz, diskalifiye aletlerle çalışmayı tercihe mecbur kalırlar. Bu nitelikteki aletlerle de çıkaracakları kalitesiz malları mahalli pazarlarda satarak borçlarını ve fâizini ödemeye uğraşırken kendilerine de biraz kâr arttırmaya çalışırlar.
Kısa vâdeyle verilen borç paraların kerametlerinden biri de, imalatçılar mallarının satışında biraz duraklama olduğunu hissettiler mi hemen imalatı durdururlar. Kendilerinde bir müddet -kısa da olsa- daha imalata devam etme cesaretini bulamazlar. Çünkü stok edecekleri fazla mallar dolayısı ile piyasada fiyatlar
- 870 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşecek olursa kendilerini iflas çukuru başında bulacakları tehlikesini görüp dururlar.
6- Ticari ve sanayi projeler için uzun vâdeli borç alan iş adamlarının uzun müddet fâiz ödemeleri, onları, çeşitli zararlara uğratmaktadır. Bu tip istikrazlar genellikle on yıllık, yirmi otuz yıllık, gibi uzun müddetler için olup önceden belirtilmiş yıllık kesin fâizin ödenmesini gerektirir. Her borçta olduğu gibi bu uzun vâdeli borçlarda da ödenmesi gereken yıllık fâiz kararlaştırılırken, her iki tarafın da geleceğin nasıl olacağını, ileride zamanın piyasaya ne gibi değişiklikler getireceğini, fiyatlarda ne dereceye kadar ucuzlama ve planlama olacağını ve borç alan adamın bu yıllar içerisinde kazanma şansının ne kadar çoğalıp azalacağını, yahut hiç şansı olmayıp zarar edeceğini bilmeleri ve görmeleri mümkün olmadığından bu hususları nazarı itibara almamaktadır.-Mesela, bir adamın bugün % 7 fâiz fiyatıyla külliyetli miktarda ve yirmi yıl vâde ile borç para aldığını, aldığı bu parayla da büyük bir endüstri işi kurduğunu düşünelim! Tabiatıyle bu adam 1978 yılına kadar her yıl hem kararlaştırılan fâizi muntazam ödemeye, hem de borcunun gelen taksitlerini vermeye mecburdur. Fakat, 1960 yılında fiyatlar piyasada bugünkü fiyatlara nisbetle tam yarıya düşecek olursa bu adam ne bugünkü satışın borcunu verebilir ne de fâizini öder. Netice olarak kapitalistin borçlularının çoğu ya iflas edeceklerdir, ya da iflas etmemeleri için memleketin ekonomisine zararlı olabilecek hile yollarını, gayrı meşru usulleri arayıp bulacaklardır.
Değişik zamanlarda çeşitli fâiz fiyatlarıyle tüccar ve iş adamlarına borç veren kapitalistin sabit ve garanti kazancının, adaletle de, insafla da hiç ilgisi olmadığını, daima inen ve çıkan fiyatlar yanında kapitalistin teminat altına alınan kârının memleket kalkınmasına hizmet etmeyeceğini; hiçbir iktisat prensibiyle bağdaşmayacağını, biraz aklı olan insan kat’i bir surette anlıyabilir... Acaba, herhangi bir mukavilin yeryüzünde bir şeyi yirmi yıl müddetle aynı fiyatlar üzerinden temin etmeye razı olup mukavele yaptığını hiç duydunuz mu? Böyle tuhaf bir mukavele dünyada hiçbir uzun vâdeli satış anlaşmalarında görülmemişken nasıl olur da fâizci kapitalist, herkesten ayrı olarak borçlusundan kapitaline belirli bir ücreti karar ederek uzun yıllar süresince istihsal edebilir.
3) Hükümetlerin Halktan Aldığı Borçlar/Krediler
Şimdi de hükümetlerin halktan aldıkları borçları ele alalım. Bu borçlar iki çeşit olur: Bir gelir sağlayamıyan işler için, diğer çeşidi de gelir sağlayan işler için alınır. Bunları ayrı ayrı inceleyelim:
a) Birinci çeşit borçlar için ödenecek fâizin, kapitalistlerin borçlarından aldıkları fâizlerinden hiçbir farkı yoktur. Hatta ondan daha çirkin, daha kirli ve daha zararlıdır. Çünkü, toplumun yetiştirdiği, elinden tutarak kazanmaya muktedir ettiği, kurduğu siyasi, iktisadi, medeni nizamlar ile emniyet ve refahını sağlıyarak çalışıp kazanabilmesi için elinden gelen bütün hizmetleri ifa ettiği bir insanı düşünelimki, bu insan kendisine bunca hizmette bulunan hükümete, dolayısıyla topluma yardım edecek duruma geldiği zaman karşı durup fâizsiz borç vermekten imtina ederse, hatta, sonunda topluma maddi bir kâr getirmeyen fakat tahakkuk ettiği takdirde kendisi de içinde yaşadığı toplumun fertlerine maslahat celp eden işler için de vereceği borç para mukabili fâiz gözetir ve “ister kâr et, ister kâr etme, ben yıllık fâizimi muhakkak isterim” derse, bundan daha çirkin ve iğrenç bir kanaat olabilir mi? Bundan daha çirkini daha iğrenci memleket
FÂİZ/RİBÂ
- 871 -
(hasbelkader) bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinde, toplumun bütün fertleri ile birlikte fâizcinin de ırzı, namusu, hayatı, tehlikeye maruz kalması halinde ki bu durumlarda -bilindiği gibi- devlet bütcesinin varı-yoğu sarfedilir. Bu sarfiyat kâr getirecek işlere değil de harbin alevleri arasında kül olacak ve elde edilecek muvaffakiyete göre de ya toplumun fertlerini -fâizi de beraber olmak üzere- ölümden kurtaracak, yahut ölüme sürükliyecek işlere yapılması mecburiyeti varken fâizcinin memleketinin kurtulması için lazım olan borç paraya fâiz istemesi daha iğrenç ve çirkin değil midir? Toplumun diğer fertleri vatan uğrunda gayretlerini, vakitlerini, canlarını feda ederek, hiçbirisi memleketi böyle fedâkârca korumanın yıllık kârı ne olacaktır? Diye soruşturmazken bu fâizci kapitalist hepsinin arasından kafasını kaldırarak parasını yıllık bir yüzde fâiz olmadıkça memleketine borç veremiyeceğini ilan eder ve milletten fâizle verdiği borç paranın son kuruşunu geri alıncaya kadar fâizin ödemelerini ister, hatta millet yüzyıllarca bu borcu geri ödeyemezse bile fâizci fâizinin,vatan uğrunda kolunu, bacağını, eşini, evladını kaybeden; başından yaralanan mağdurların cebinden çıkartılarak kendi hazinesine girmesinde ısrar eder. Acaba böyle bir zümre cemiyet tarafından verilen fâizlerle beslenmeye, doyurulmaya mı layıktır? Yoksa bunların hakkı köpeklere atılan zehirli yemler yedirilerek öldürülmek midir?
b) Ama ikinci kısımda söylendiği şekilde, halktan alınan borçlar, fertlerin, kurumların (ortaklıkların, kooperatiflerin) iş adamlarının ticari amaçlar için aldığı borçlardan farklı değildir. Bu yüzden tüccar ve iş sahiplerinin aldığı borçlara yaptığımız itirazların hepsi burada da aynen tekrar edilebilir.
Kazanç ve gelir sağlıyacak verimli işler için borç para alan hükümetler, genellikle bu borçları uzun vâdeli alırlar. Fakat hiçbir hükümet bu borçları kesinleşmiş yıllık fâizi ile alırken, ileride başına negibi hadiselerin geleceğini, yirmi, otuz yıl gibi bir süre içerisinde, iç ve dış işlerinde ne gibi değişiklikler olacağını ve ayrıca tahakkuk ettirmek için borç aldığı projelerin sonunda bir kâr getirip getirmiyeceğini bilemez. Çok kere hükümetler tahminlerinde yanılırlar, borç alarak işlettikleri para kendilerine kâr getirecek yerde fâizi zor karşılar. Bunlar hükümetlerin faydalı projelere yatırım yapacakları yerde geçmiş borçlarının taksitini ve fâizini ödemeye mecbur bırakan ve mali zorluklar yaratan esas sebepler ve önemli faktörlerdir.
Daha önce zikrettiğimiz olay burada da tekerrür eder. Yani; fâiz fiyatı elde edilen malların pazardaki satış fiyatlarını ve bunların kâr haddini sınırlar. Hiçbir hükümet ödeyeceği fâiz fiyatından aşağı maddi kâr getirecek işlere hazırlanamaz. Bu işler memleketin son ederece yararına, çıkarına olsa bile... Hiçbir hükümet çöl toprakları ıslah etmek, iskan bölgeleri onarmak, sulama tesisleri kurmak, köylere yol, su, elektirik getirerek köylünün sağlığı için uğraşmak, ucuz ve sıhhi memur evleri inşa ettirmek, gibi millete ve topluma yararlı işler için ne kadar faydalı olursa olsun, ihmal edip, yapılmadığı taktirde doğacak zarar ve kayıplar ne kadar çok olursa olsun, borç aldığı merciye ödeyeceği fâiz fiyatından fazla-hiç değilse fâiz fiyatı kadar- yıllık kâr sağlamadıkça bu işler için bütçesinden ayırım yapıp yatırımda bulunamaz. Hem sonra bu gibi, memlekette faydalı ve yararlı işler için hükümet aldığı borç paranın fâizini yine halktan vergi suretiyle alarak onların sırtına yükler, her birinin cebinden teker teker çıkartır. Böylece de kapitalistlere uzun müddet her yıl binlerce lirayı öder durur. Mesela bir hükümet % 6 yıllık fâiz fiyatı ile aldığı elli milyon lirayla büyük bir sulama tesisleri projesini
- 872 -
KUR’AN KAVRAMLARI
uygulamaya kalkışırsa, hesaba göre kapitalistlere yılda üç milyon lira ödemesi gerekir. Hükümetin elinde bu kadar parayı açıktan temin edecek gelir kanağı olmadığını herkes bildiğine göre, hükümet bunun yükünü sulama tesislerinden faydalanacak olan çiftçilere yükleyecektir. Bu yüzden çifçilerin hükümete tesisler için ödedikleri ücretler arasında (zımnında) bu fâiz için bir miktar para vardır. Çiftçilerin de, fâiz için ödedikleri fazla parayı kendi ceplerinden vermedikleri bizce ve herkesçe malumdur. Onlar bu parayı topraklarından elde ettikleri mahsullerin sırtından çıkarmaktadırlar. Buna göre ödenen üç milyonluk fâiz çarşıdan ekmek alan, yahut evinde aş pişirmek için mahsulden getiren memleket halkının hepsinin cebinden çıkmaktadır. Böylece fakir ve düşkünlerin ekmeğinden kopartılan her lokma, diğerleriyle birleşerek-hükümetine üç milyon lirayı bulan fâizle borç veren kapitalistlerin karnını doyurmaya yarayacaktır. Ama şayet hükümeti elli seneye kadar kapitaliste borcunu ödemeyecek olursa bir elli yıl daha fakir halktan salma toplayarak zengin tabakaya ödemekten kendini kurtaramayacak, bu duruma fâizcinin hesap işlerini idare eden katip olmaktan başka bir mevkii kalmayacaktır. Bunlar toplumun kalkınması için servetin, ekonomik nizamda, zenginden fakire doğru yönde hareket etmesi gerekirken fakirden zengine doğru yönde hareket etmesine sebep olmaktadırlar. Bu gibi zararlar ve yıkıcı unsurlar hükümetlerin yalnız kazanç getirecek işlerde kullanmak üzere aldıkları borçlar için fâiz ödemelerine münhasır kalmayıp, diğer bütün fâizli işlemlerde de bulunur. Fâizle iş yapan tüccar, sanatkâr ve çiftçiler de bu zararlara sebebiyet verirler. Çünkü bunların hiçbirisi fâizciye ödediği fâiz borcunu kendi cebinden ödemez, bunun yükünü mallarının, ürünlerinin fiyatları üzerine bindirir ve kuruş kuruş, halkın cebinden sanki milyonerlere tahakkuk ettirilmiş (kendi kafalarından) yardım salmasıymış gibi elleriyle toplarlar.
Bu zorba ve ters yüz olmuş nizamın kurallarına göre, toplumda en çok yardım görmesi icabeden fakir ve yoksunlar (!) en fazla servet sahibi olanlardır. Bu “Fakir vatandaşa (!)” yardım etmek mecburiyetinde olan insanın, geceyi gündüze katarak alınteri ile kazandığı bir veya birkaç liracıkla evde aç duran çocuklarına aldığı ekmekten hakiki yardıma ve merhamete muhtaç olan servet sahibi “Fakir” in hakkını ayırmadan bir lokma koparması haramdır.
4) Hükümetlerin Dışarıdan Aldığı Borçlar/Krediler
Nihayet bu borç çeşitlerinin sonuncusu; hükümetlerin kendi memleketleri dışındaki fâizcilerden aldığı borçlardır. Bu gibi borçlar genellikle büyük miktarlarda ve bir çok kere binlerce milyon lirayı bulacak kadar külliyeti olur. Kendi maddi imkanları ile karşılayamayacağı kadar olağan üstü müşkilat ve daralmalar karşısında kalan hükümetler, kendilerini bu müşkilattan ve müşkil durumdan kurtarmak ümidiyle bol ve külliyetli yatırımlar yaparak planlanmış devlet kalkınması projelerinin uygulanmasını çabuklaştırmak, bir an önce sıkıntıdan kurtulmak için böyle borçları almaya mecbur kalırlar. Genellikle bu borçların yıllık yüzde fâizi % 9-10 ve 6-7 arasında değişir ve her yıl milyonlarca lirayı bulur. Ayrıca böyle külliyetli miktarda hükümete borç veren ecnebi kapitalistler kendi hükümetlerinin aracılığı ile borç verdikleri devletin mühim gelir kaynaklarını; şeker, çay gibi bazı gözde gümrük mallarını verdikleri borç para karşılığı teminat olarak inhisarlarına alırlar.
Bu çeşit fâizli borçlar kitabımızda sıraladığımız zarar ve kötülüklerin hepsini
FÂİZ/RİBÂ
- 873 -
kendinde toplar. Ferdi ihtiyaçlar için alınan özel borçlardan tutun da, hükümetlerin kendi milletlerinden aldıkları borçlara kadar her çeşit fâizle borç almalarda görülen zararlı ve bozguncu sonuçlar bu son çeşide, yani hükümetlerin ecnebi milletlerden aldıkları borçlarda da tümüyle görülür. Burada tekrar edilmesine lüzum görmüyoruz. Fakat bu zararlar ilaveten bunun ayrıca insanlık için özel ve fakat çok daha zararlı, daha bozguncu ve tehlikeli bir zararı da vardır: Bu çeşit borçlar yüzünden bütün milletlerin -umum halk dahil olmak üzere- dünya ekonomisini kötü bir şekilde etkileyecek kadar mali ve iktisadi düzenleri sarsılır. İstikrarsız mali ve ekonomik düzeni getiren bu çeşit borçların tesiriyle yoksun ve geri kalmış milletlerin düşünürleri kadar gençliği de memleketlerini istikrarlı bir maliye ve iktisadi düzene kavuşturmak çabası ile olur olmadık doktrinlere yönelip sapık felsefeler tesiriyle kendilerini mali zorluklardan kurtarmak için kanlı iç harplerini doğuracak şekilde hareket edip çare aramaya koyulurlar. Kendi mali imkanları ve gelirleri ile sorunlarını çözemeyen ihtiyaçlarını karşılayamayan devletler, aldıkları borç paralar için yılda milyonlarca.. onmilyonlarca lira fâiz ve ayrıca yıllık borç taksiti ödemeye mecbur kalırlar. Bunun yanında bir de hükümetin elinden mühim gelir kaynaklarının birkaçını borç verenler rehin olarak inhisarlarına aldılarsa durum daha da vahimleşir. Böylece büyük miktarlarda borç para alan hükümetler aldıkları borçlar ile dertlerine çare bulup gidecekleri yerde bu borç onları daha da müşkül duruma ve çıkmaza sokar. Sonuç olarak bu borçlar yüzünden yurtta huzursuzluk ve halk arasında karışıklık doğar. Çünkü, hükümetler çok kere,aldıkları bu külliyetli borçları ve yıllık fâizleri vaktinde ödeyebilmek için, halka yeni bir vergi salmaya mecbur kalırlar. Bir taraftan vatandaşların vergileri karşılayacak gelire sahip olmaması halkı kuşkuya düşürürken diğer taraftan hükümetin yeni vergilerle dahi borçlarını vaktinde ödemesinin yine zor olması memleketin huzurunu, istikrarını iyice kaçırır. Bir de bu gayret ve çabalara rağmen, hükümet borcunu ödemekte biraz gecikecek veya ağır olacak olursa borç verenler veya borç verenlerin kışkırtması ile milli gazeteler yaygara koparmaya; borç alan devletin güvenilmez olduğuna; başkalarının parasını nahak yere yediğine dair yazılar yayınlayarak sadece kendi, hükümetlerini aracı yapmakla kalmazlar, bu hükümetin zengin kapitalistler çıkarına borçlu hükümete siyasi ve iktisadi baskı yaparak içinde bulunduğu zor durumlardan kendi çıkarına istifadeye kalkışmasına kadar ileri götürürler. Bu duruma düşen borçlu hükümet kendini kısıtlamaya ve vatandaşlarına yeniden vergi salmaya çıkmazdan kurtarabilmek için devlet yatırımlarından mecbur kalacaktır ki bu da halk üzerinde, daha önce bahsettiğimiz sonuçları çok vahim olan olayların meydana gelmesine yol açacaktır.
Böylece sık sık tekerrür eden ekonomik krizlerin mali istikrarsızlığın tesiriyle halk arasında aksi tepkiler, itirazlar, görülmeye başlar. Vatandaşların hükümete olan bağları ve itimatları sarsılır. Bir de işe, ecnebi devletlerin siyasi ve iktisadi baskıları, alacaklıların ağır tenkitleri kârıştı mı, halkın içindeki öfke ve kin büyür galeyana gelir, mutedil hükümet adamlarının ve yöneticilerinin sözlerine kulak asmıyarak; ağızlarından çıkan tek bir sözle bütün borçları inkâr eden, içinden sıyrılıp çıkan sapık, solcuların peşine düşerler, bunlarla birlikte ortaya çıkarak kendilerine borç vermiş olanlara: “Şayet gücünüz yeterse, isteklerinizi ve mallarınızı (paranızı) almak için kendiniz geliniz” diye meydan okumaya başlarlar.
Bu noktada fâizin sebep olduğu felaketler en son haddine erişmiştir. Bütün
- 874 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunları bildikten sonra biraz aklı olan insan, insanlık için fâizin bozgunculuğundan ve zararlarının korkunçluğundan şüphe eder mi?
Fâizin kötü bir şey olduğunu, tamamen yasaklanması gerektiğini itiraf etmesi için tereddüde mahal kalır mı?
Biraz öce bahsettiğimiz zararları ve bozgunculuğu gördükten sonra insanın Allah’ın Elçisi Rasul’ün dediği: “Fâiz yetmiş bölümdür, en basiti (Zarasızı) kişinin anasıyla nikâhlanması (evlenmesi) gibidir.” sözünün doğruluğundan şüphesi var mıdır? 3660
Fâiz Parasından İkrâm
İslâm’ın fâizi en büyük günahlardan saydığını biliyoruz.3661 Anaya-babaya iyi davranmanın, Allah’a (c.c.) ibâdetin hemen ardından geldiğini de biliyoruz.3662 Öyleyse bu dengeyi iyi ayarlamak zorundayız. “Yaratana isyan sözkonusu olan yerde yaratılana itaat edilmez.”3663 esasını ayar olarak kullanırsak, işler biraz daha kolaylaşır. Fâizin sadece yenmesi değil; hesabının tutulması, alınması-verilmesi yardımcı olunması vb. de haram olduğuna ve haramları yapmak, Allah’a (c.c.) isyan sayılacağına göre, bir kimse, babası dahi olsa, bir kulu memnun etmek için bunları yapamaz...
Fâiz Parasının Verileceği Yer: Her ne maksatla olursa olsun, fâize ve fâiz muamelesi yapan kuruluşlara para yatırılamaz. Her nasılsa bankaya yatırılan bir paranın fâizi de bankaya bırakılamaz: Böyle bir davranış, belki de fâiz alıp yemekten daha büyük bir vebaldır. Çünkü fâizin haram oluş hikmetlerinin başında, onun sömürüye, zulme sebep olması, servet sahiplerinin fakiri ezmelerine imkân sağlamasıdır. Biriken fâizi almamak, bu sömürü ve zulüm mekanizmasını iki kere güçlendirmek olur. Alınca da bunu kişi kendine ve hayır işlerine harcayamaz. Bu konuda şöyle yapmak daha doğrudur: Haram olan bu fâizi, temiz paraya karıştırmadan fâizci düzenin bizden aldığı vergi vb. yerlere sarfetmek, o miktardaki helâl parayı da Allah yolunda infak etmek. Bu infâkın iki sebebi vardır. Birincisi, haram kazanç (fâiz) mülk sayılmayacağı için, bu paraya sahip olmadığımızı varsayarak o miktarda helâl parayı cebimizden çıkarmak. İkincisi; cezanın suç cinsinden olması gerektiği için, haram olan fâiz işleminin cezasını para olarak infak şeklinde suçun keffâreti olmasını sağlamak. Bununla birlikte bu işlemler, fâizi helâlleştirmez; mutlaka tevbe de edilmelidir. Eski kitaplarda bunun yerine şöyle bir çözüm önerilmiştir: Fâiz parasıyla infak yapılamayacağı için ve fâiz parası halkın sırtından soyulduğundan yine halka çevrilmeli ve kötü bir para olduğuna dikkat çekmek için de, meselâ umûma ait tuvalet gibi yerlere harcanmalıdır. Ne gariptir ki, Anadolu’da ve özellikle doğudaki vatandaşlarımızın bankalarda toplam trilyonlarca lirayı bulan fâizsiz yatırılmış mevduatları varmış. Bu, câhil müslümanın maskara oluşunun tarihi bir delili sayılmaya sezâdır.
3660] Mevdudi, Fâiz
3661] bk. Buharî, Vasâye 23, Hudûd 44; Müslim, Imân 144
3662] 17/İsrâ, 23
3663] Buhari, Ahad; Müslim, Imâret 39; Ebû Dâvud, Cihad 87; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, 1/94; 409, IV/426, V/66
FÂİZ/RİBÂ
- 875 -
Fâizsiz(!) Finans Kurumları; Müslümanların Fâize Katılım Bankaları
“Fâizsiz finans kurumlarına gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz? Neden bu kurumlar banka fâiz oranlarına yakın bir kâr payı veriyorlar? Ayrıca diğer bankaların fâiz ayarlamalarından sonra, bu kurumlar da kâr paylarını aynı oranda yükseltiyorlar. Bu kurumlara gönül rahatlığı ile para yatırabilir miyiz?”
Müslümanların iktisadî yönden de bağımsız ve güçlü olmaları önemli bir olaydır. Medine Site Devleti’nde teşebbüs edilen ve kazanılan ilk savaş iktisadî savaştır denebilir. Bu açıdan böyle fâize (sömürüye) dayalı kapitalist bir ekonomi ortamında İslâm’a dayalı bu tür müesseselerin kurulması doğrusu bizim gönlümüze su serpmiştir. Ancak bunların dayandığı esas prensipler ve çalışma biçimleri hakkında İslâm iktisatçıları henüz son sözü söylemiş değillerdir. Belki meselenin detayı iyi bilinmediği için bu müesseseleri savunuyorlar. Fâizli sisteme alternatif olduğunu söyleyenler, inancının gereğini yaşamak isteyenlerin çalıştıramadıkları sermayelerinin ancak bu yolla ezmekten kurtulacağını, hatta helâlinden nemâlanacağını iddia edenler, daha iyimser davranarak fâizli sisteme öldürücü darbenin ancak bu yolla vurulabileceğine iman edenler bulunuyor. Bununla birlikte, medyada bazı duyarlı Müslümanlar tarafından üstü örtülü de olsa, fâize benzer uygulamalar yapıldığının iddia edildiğine ve yine yerli ve yabancı müslüman iktisatçılar tarafından bunların eleştirildiğine şâhit oluyoruz. Mü’minlerin yastık altında âtıl halde bulunup mevcut kapitalist sistemlerin yaşayabilmeleri için ihtiyaç duydukları paranın, bu sistemlere kan takviyesi olmak üzere piyasaya kazandırılma hilesi olarak görülüyor. Bunların, adlarına kâr ortaklığı demekle beraber yaptıklarının netice itibarı ile fâiz olmaktan başka bir şey olmadığı, “ihtiyacı olan öküzü, peşin bin lira bulamadığı için bir yıl vâdeli fâizle iki bin liraya satın almak zorunda kalan çiftçi Mehmet Efendi’nin bu sisteme mürâcaat etmesiyle, yine bir yıl sonra ödemek üzere ve yine iki bin liraya satın alabileceği, neticede isimden başka bir şeyin değişmeyeceğini” ifade etmek de mümkün.
Bütün bu olanlar bu kurumların İslâmîliğinin herkesçe kabul edilebilmesi için daha çok bilgiye ve zamana ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Kâr oranlarının fâize göre ayarlanması aslında işin püf noktasını oluşturuyor değildir. Her ticarî ortaklık, kâr etmek için kurulur. Bunun içi de piyasa şartlarını göz önünde bulundurmak zorunda kalır. Eğer bu bir kâr ortaklığı ise ve kârın dağıtılma oranı da tarafların rızâsına bağlı ise, o zamanki piyasa şartlarına göre o oranda, şu andaki piyasa şartlarına göre de bu oranda kâr veriyorum diyebilirler. Bunu fıkhî bir baza oturtmak ya da kitabına uydurmak o kadar zor değildir. Bizi bu teferruata götüren sebep, bu kurumların biriyle alâkalı olarak bir tüccarın yaşadığı bir uygulamadır: “Diğer bankalara çok büyük miktarlarda para yatıran mevduat sahiplerine bankalar, tahakkuk edecek fâizin dışında hediye adıyla çeşitli ödemelerde bulunmaktadırlar. Ben de bunu emsal göstererek aynı şeyi paramı yatırdığım A Finans Kurumundan istedim. Onlar da bir ön şart olarak bana onbeş milyon değerinde bir bilgisayar vermeyi kabul ettiler. Şimdi benim bunu almam câiz midir? diye soruyordu bu tüccar. İşte İslâm nokta-ı nazarından kitabına uydurulamayacak uygulamaların bir örneğidir bu. Bu alış veriş akdinde, akdin gerektirmediği bir şarttır ve muâmelenin fâsit (fâizli) bir muâmele olmasını sonuç verir: Aslında bu müesseselerin değerli ve güvenilir fıkıh danışmanları
- 876 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bulunduğuna ve bu gibi uygulamaların onların gözünden kaçmayacağını gören, “acaba kazanma hırsı müslümanları, menfi cevap alacakları şeylerin hükmünü sormamaya mı itiyor?” diye aklımıza takılıyor. Bu müesseselerin, fâiz (sömürü) sistemine alternatif olarak kuruldukları, hissedarlarının önemli kesiminin inanan insanlar olduğu, uygulamalarını güvenilir fıkıhçılara danışarak yaptıkları ve belki de daha önemlisi elindeki üç-beş kuruş tasarrufunun kapitalizmin çarkları arasında eridiğini gören müslümanlara bir başka alternatif gösterilemediği için tavsiye ediliyor ve yaşamalarında fayda görülüyor. Ama birçok fâsit uygulamalar gördükçe de daha çok kazanma hırsının, müslümanları da fikren müslüman olmakla beraber fiilen kapitalistleştireceğinden korkuyoruz. Bir finans kurumunun hak-hukuk tanımayan ne tür uygulamalar içine girdiğini bilmeyenler yoktur. Bilindiği gibi, İhlâs gibi İslâmî kavramları lekeleyen bazı finans kurumları, halkın bedduâlarını almakta, fakir-fukarânın bin bir emekle biriktirdiği ve fâiz haramdır diye bankalara yatırmayıp kendilerine emânet ettiği tasarrufun üzerine yatmaktadır.
Finans kurumları yerine, müslümanlar, kendi paralarını kendileri çalıştırmanın yoluna gitmelidir. Kendisi bir işyeri açma imkânı veya yeteneğine sahip olmayanlar, tanıdıkları uygun müslümanlara ortaklık teklif ederek, sermayesi kendisinden çalışması ondan ortak işyeri açabilmelidir. Bunu da yapamayan insanlar, çok ortaklı büyük şirketlerin içinden bir seçme yaparak en uygun birine tasarruflarını vererek kâr-zarar ortaklığına iştirak edebilir. Bugünkü şartlarda meşrû ölçülerle çalışan bir kâr ortaklığı sistemine müslümanın parasıyla ortak olması en uygun çözüm olarak görülebilir.
İslâm özel mülkiyete karşı olmadığı gibi servete sınır da getirmemiştir. Karşı olduğu şey, insanın malın kulu (abdü’d-dinar) olmasıdır. Bu derekeye düşmeyen bir müslümanın zengin olması fakir olmasından daha iyidir. Hz. Süleyman, Hz. Ibrahim, Hz. Osman ve Abdurrahman bin Avf, servetin kulu olmayan zenginlerimize misâldirler. Ne var ki, zenginlerin “abdü’d-dinar” olmamaları çok zor bir imtihan konusudur ve bunda başarılı olanlar çok çok azdır. Kur’an’da yüz’ü aşkın âyet-i kerime zenginliğin tehlikelerinden, azdırıp helâkine sebep olduğu kavimlerden söz ederken, bir tek âyetin dahi fakirliğin tehlikelerinden sözetmemesi cidden çok düşündürücüdür. Hâlbuki kapitalist sistemlerde zenginlik sosyal ya da iktisadî bir risk değildir. İslâm’da ferdin zenginliğinden çok toplumun zenginliği istenmiştir. Ama Allah, kulunu zengin ederse, şükür de nimete göre değişir. Tehlikeli olan, mü’minin zengin olması değil, zenginin mü’minliğini unutması ve daha çok kazanma ihtirasının kurbanı olmasıdır.
Fâizsiz bankacılık yaptıklarını iddia eden kurumlar da bütün bankalar gibi, kredi kartı, tüketici kredisi, konut kredisi, otomobil kredisi vs veriyorlar. Şu farkla ki; fâiz oranından değil, fiyat oranından bahsediyorlar. Ödemeler düzenli yapıldığında, diğer bankalar ile arada fark bulunmuyor. Ancak geri ödemenizi yapamadığınızda, diğer bankalardan farklı olarak; kredinin türüne göre değişen kısa bir süre herhangi bir fâiz uygulamadan bekliyorlar. Belirlenen süre aşıldığında yine vâde farkı (cari gecikme fâizi oranı + temkin payı ile belirlenen) uygulanıyor.
Büyük miktarlardaki mevduatları yatıracağınızı söylediğinde, fâizsiz banka müdürleri ile kâr payı pazarlığı yapıldığı biliniyor. Aslında, bu kurumlarla ilişki, insanın kendi kendini kandırmasıdır; dinde hile kapsamına girdiği için, mümkün
FÂİZ/RİBÂ
- 877 -
ki bankalardan daha zararlı ve daha günah olduğu hükmüne varılabilir. Bu durum, insan görünümünden maymun görünümüne çevrilen dinde hile kapsamına girme riski taşımaktadır.
Maymunlaşma Sebebi: Hîle-i Şer’iyye Denilen “Hîle-i Şerriyye”
İsrâiloğullarından Allah’a isyanda ısrar eden ve Allah’la alay eder gibi yasakları hevâları istikametinde te’vil edenlerin, Allah’ın lânet ve gazabının bir sonucu olarak mesh cezasına çarptırıldıkları Kur’an’da açıklanır. Bu insanların ibâdet ve istirahat günleri olan cumartesi gününün kutsiyet ve yasağını çiğnediklerinden, içlerinden bazılarının ısrarlı öğütlerini de kibirlerinden dolayı dinlemeyip bile bile isyanda bulunmaya devam ettiklerinden dolayı böylesine dehşetli bir cezaya çarptırıldıklarını Kur’an haber vermektedir.3664 Bu ceza, gerçekten tek kelimeyle insanlığa “ibret” olacak “mesh” cezasıdır. 3665
Meshedilen insanlar, dünyevîleştiklerinden, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini yerine getirmediler; irâdelerini kullanmadılar. Allah da onları irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara çevirdi. İrâdelerini kullanmadan, Allah’a isyan ederek yaşayanlar, ancak hayvanlara benzerler. Çünkü insanlarla hayvanları birbirinden ayıran temel özelliklerden biri, insanların irâdelerini kullanabilme yeteneğine sahip olmaları, hayvanların ise bu yeteneğe sahip olmamalarıdır. Kim, dünyevîleşerek böyle birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini te’villerle yerine getirmezse; âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır. Allah’ın azâbı er veya geç onları yakalayabilir. Dünyada olmasa da âhirette.
İman, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla derin bir teslimiyet ve itaat bilinci içinde karşılaması gerektirir. Düşünceyi şekilcilikle tasmalamaya çalışmak, itaate dayalı hedefleri açısından düşünceyi düşünce adıyla oyuncak haline sokmaktır. Allah, cumartesi eylemini, verilen söze aykırı bir hareket saymıştır. Halbuki onlar emrin, şeklî ve harfî manasına karşı gelmemişlerdi. Çünkü onlardan istenen, cumartesi günü avlanmamalarıydı ve onlar, bu emre güya karşı çıkmamışlardı. Onu şeklen uygulamışlardı. Fakat onlar, cumartesi günündeki bu avlanmanın neticesini dolaylı bir yolla elde etmenin hilesini bulmuşlardı. İşte bundan dolayı dünyevî ve uhrevî cezaya çarptırılmışlardı.
3664] 2/Bakara, 65-66
3665] “Mesh” (mim, sin, hı –noktalı h-): Şeklin bozulması, cismin kendi aslî şeklinden çıkması, kılık değiştirmek, hilkat garibesi anlamlarına gelir. “Mesh”, bir sûreti, kendisinden daha kötü ve çirkin bir şekle çevirme veya o şekle girme demektir. Bir insan şeklinin değiştirilip hayvan şekline konulmasına “mesh” denir. Türkçeye “başkalaşım” diye tercüme edebileceğimiz mesh’e, batı dillerinde “memamorfoz” (metamorphose) denilir. Mesh olayının nasıl olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Âlimlerin çoğu onların fiziksel olarak maymuna çevrildikleri görüşündedirler. Bazı az sayıda bazı müfessir ise, onların o zamandan itibaren maymun gibi davranmaya başladıklarını, yani zihniyet ve karakter olarak maymunlaşmış olduklarını söylerler. Bunların başında, tâbiîn’in meşhurlarından müfessir Mücâhid gelir. Mücâhid’e göre Allah onların fizyolojik yapılarını değil; sadece kalplerini döndürmüştür. “İçinizden Cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hâdiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.” (2/Bakara, 65-66)
- 878 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Çünkü emir ve yasaklara, zâhiren şekilsel olarak uyuyor görüntüsü verip ilâhî emirlere hileyle yaklaşmak, aslında itaatin içeriğini tersyüz edip isyan etmek olduğu gibi, alay anlamı da taşır. Emir ve yasakla ve hatta o hükmü koyan ile dalga geçmek ve onu hafife almak demektir. Sanki Allah’ın, kalplerden geçeni, niyetleri, emredilen hükümdeki hedeflerin saptırıldığını dahil her şeyi bildiğine inanmamak, onun kandırılabileceğini vehmetmektir.
Bütün bu tavırlar, üzülerek belirtelim ki İslâm tarihinde, bazı geleneksel din ve fıkıh yorumunda ve günümüz müslümanlarında da ortaya çıkmaktadır. “Hîle-i şer’iyye” yani, “şeriat’e uygun(!) hile” diye isimlendirilen bu şeytanî anlayış, aslında “hile-i şerriyye” (büyük şer ve kötülüğe sebep olan hile)dir. “Hîle-i şer’iyye”yi câiz görenler, “hîle”nin anlamını çare, çözüm, beceriklilik, çıkış yolu mânâsında kullandıklarını belirtirler. “Hîle”nin asıl anlamı, başkasını kurnazca aldatmak, yanıltıp kandırmak, sahtekârlık, düzenbazlıktır. İslâm tarihinde ve fıkhî tartışmalarda “hulle” ve “iyne satışı” gibi konularda daha çok görülür, yemin ve talâk konularında çok geniş bir alana yayılarak, hîleden (hîleye sıcak bakan bazı kimselerin daha çok bu konulardaki fetvâlarından) yararlanılır. Kanuna, şeriate karşı hilenin üç unsuru vardır. a) Yapılan muâmelenin şekil bakımından kusursuz ve hukuka uygun olması, b) Kanun koyucunun, şâriin vaz ettiği normun ruhuna ve maksadına aykırı bir sonuç doğurması, c) Hile kasdı.
Meselâ, borç verdiği kişiden fâiz almak isteyen bir kimsenin herhangi bir malını ona bin liraya veresiye satıp, aynı malı 700 liraya peşin satın alması gibi. Burada şekil yönünden hukuka uygun iki alışveriş işlemi arkasına gizlenmiş, alışverişin meşrûiyetinin amacına aykırı bir sonuç (fâiz alma) elde edilmiş ve bu muâmele o maksadı gerçekleştirmek üzere yapılmıştır. Bu tür alışverişe “iyne satışı” denir. Peygamberimiz, bu konuda şöyle buyurur: “İnsanlar dînar ve dirhemlerin (küçük ve büyük paranın) peşine düşer, iyne satışı yapar, havancılıkla uğraşır ve Allah yolunda cihadı terk ederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.”3666 Mümkündür ki bu belâ, mesh kavramıyla ifade edilen maymunlaşma belâsıdır.
Bu konudaki bir uygulama örneği, Hz. Âişe’den şöyle nakledilir: Zeyd bin Erkam’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: “Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.” Hz. Âişe bunun üzerine şöyle dedi: “Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabını kaybetmiş olur.”3667 Günümüzde özel finans kurumlarının fâizden (şeklen) kurtulup, fâiz geliri gibi kâr elde etmek için iyne satışına tümüyle benzer şekilde kredi verdiğini biliyoruz. Hîle-i şer’iyye için meşhur ve kesinlikle câiz olmayan bir örnek olan hulle için asr-ı saâdetteki şu olayı biliyoruz: Rifâa el-Kurazî hanımını boşadığında kadın tekrar Rifâa’ya dönebilmek için Abdurrahman bin Zebîr ile nikâhlanınca Rasûlullah onun maksadına işaretle fiilen evlilik hayatı yaşamadıkça eski kocasına dönemeyeceğini ifade etmiştir. 3668
Haram olan bir şeyi, hileli yollarla şeklen ve zâhiren helâl görüntüsü vermenin
3666] Ebû Dâvud, Büyû 54, Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II/42
3667] Ahmed bin Hanbel, 4/469
3668] Buhârî, Şehâdât 3, Talâk 4; Müslim, Talâk 1-2, 4
FÂİZ/RİBÂ
- 879 -
ve bu şekilde haramları işleme suçunun ve cezasının çok büyük olduğunu, “mesh olayı”nın sebebi olan “cumartesi ashâbı”nın yaklaşımından ve daha dünyadayken başlayan feci cezadan öğreniyoruz. Müslüman, Allah’a, O’nun hükümlerine teslim olan demektir. Bu teslimiyet ve itaat bilinci, insanın ilâhî emir ve yasakları yüzeysel bir şekilcilikle değil; fikrî, rûhî ve amelî boyutlarıyla hükümleri yaşamak ve basit çıkarlarına ters düşse bile gönülden gelen rızâ ile boyun eğmektir.
Bunun aksine, itaatteki ruhu görmezden gelip varsa fetvâları istismar etmek, fetvâsını alsa bile selîm kalbine danışmamak, hileli işlere sarılmak, Allah’ın rızâsını ve cenneti riske atmak demektir. Böyle bir anlayışın dünyadaki cezası mesh değilse bile, en azından Peygamber lisanıyla “dünyada üzerine bir belâ indirilmesine ve yeniden dinlerine dönünceye kadar da belânın kaldırılmamasına” sebep olacaktır. Mümkün ki, bu inen belâ, mesh olmayacak, insan şekil olarak maymunlaşmayacaktır; ama karakter ve ahlâk yönünden, irâdesi olmayan, sırf midesi için yaşayan zelil ve maskara maymunlara benzeyecektir. Dünyevîleşen, sırf dünya metaını elde etmek ve midelerini doldurmak için Allah’ın emrini oyuncak edinenlerin cezası maymunlaşmaktır. Birtakım dünyevî menfaatler sebebiyle Allah’ın emirlerini geçersiz, gayr-ı meşrû te’villerle yerine getirmeyen, zâhiri/görüntüyü kurtarmakla yetinenlerin âkıbeti, mesholunan bu insanlardan farklı olmayacaktır.
Mesh’e uğrayan kavmin suçu, kendilerine ibâdet için tahsis edilen/ayrılan güne hile karıştırmaları; şeklen ibâdet gününe uyar görünüp gerçekte uymamalarıydı. Biz de, ibâdet için tahsis edilen zamanları, meselâ namaz vakitlerini, cumâ saatlerini gerektiği gibi değerlendirmez, görevlerimizi yapmazsak bizden önceki toplumların suçunu işlemiş oluruz. İbâdetleri yapar görünür de istenildiği şekilde rûhen icrâ etmeye uğraşmayıp gerçek anlamıyla kulluğumuzu yerine getirmezsek, benzer cezaya uğrama endişe içinde olmalıyız. İbâdete ayırdıkları zamanda bile dünyayı, midelerini düşünüp dünyevîleşenlerin durumu ve başlarına gelenler, sonraki nesillere ibret, muttakîlere de öğüttür.3669 Onlar, ilâhî yasağa (cumartesi yasağına) uymadıkları için bu cezaya çarptırıldılar; biz de ilâhî yasaklara uymayınca, hele bunlara mâzeret uydurup kılıflar uydurunca, benzer cezalara çarptırılmaktan korkmalıyız.
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
3669] 2/Bakara, 66
- 880 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3670
“Fâiz (ribâ) yiyenler, ancak kendisini şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar.”3671 Kur’an fâizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse, aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o denli büyüktür ki, bencilliğinin ve açgözlülüğünün nasıl insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir adam gibi davranır. Âhirette de aynı bu dünyadaki gibi deli olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse âhirette o konumda dirilir.
“Bu, onların: “Alım-satım da ancak fâiz gibidir, demelerindendir.” Onlar görüşlerini yanlış bir teori üzerine dayandırdıkları için kâr ile fâiz arasındaki farkı göremezler. Onların iddiası şudur: Ticarette sermayeden kâr etmek helâl olduğuna göre, borca yatırılan paradan fâiz almak neden haram olsun? Sadece Arap müşrikleri değil, günümüzün bankaları, finans kuruluşları da fâiz hakkında bu tür düşüncelere sahiptirler. Borç veren bir kimse o parayı borç vermeyip bir yere yatırsa kâr eder, borç alan kişi de bir yere yatırım yapıp kâr ettiğine göre, borç veren kişi diğerinin kârının bir kısmını neden almasın, diye fikir yürütürler. Fakat onlar dünyada risksiz ve belli bir oranda sâbitleştirilmiş kâr getiren hiçbir iş olmadığını unutmaktadırlar. Ticarette, endüstride, tarımda ve her tür girişimde, hem sermaye, hem de işgücü kullanılmalıdır. Aynı zamanda müteşebbis sâbit bir kâr oranı beklememeli ve belli bir riski göze almalıdır. Şimdi, aldığı borçla yatırımda bulunup üretimde bulunan borçluyu bir tarafa bırakalım ve aldığı borcu tüketimde kullanan kişinin fâiz ödeme durumunu ele alalım. Parasını kârlı bir işte kullanılmak üzere belli bir fâiz oranıyla borç veren kimse ile başka tür yatırım ve girişimlerle meşgul olan kimseyi karşılaştıralım. Herhangi bir girişimde bulunan kişi veya kişiler tüm zaman, işgücü, kafa ve sermayelerini kullanırlar ve işlerinin başarılı olabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Fakat yine de sâbit bir kâr oranını garantilemiş değillerdir ve birçok riskle karşı karşıyadırlar. Tam tersine, sadece sermayesini veren kredici ise, üzerine hiçbir risk almaksızın sâbit bir kâr oranını garantilemiştir. Hangi mantıkla, hangi adâlet ve ekonomi düşüncesine göre onun sâbit bir kâr oranını garantilemesi doğrudur? Bir kimse, bir fabrikaya, yirmi yıl içinde hangi fiyat oyunlarının olacağını hesaba katmaksızın, nasıl yirmi yıllık sâbit bir fâiz oranıyla borç verebilir?
İyne Satışı
Muhtaç durumda bulunan bir kişi, ihtiyacını gidermek için sermaye sahibine başvurup, ödünç para istiyor. Ama sermayedar, ödünç vereceği paranın ödünç isteyene verilmemesi halinde kendisine temin edeceği menfaate tamah ederek ödünç vermeye râzı olmaz. Zira bu paranın kendisinde kalması ve işletilmesi halinde kazançlı çıkacağı kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden borç talep eden şahsa: “Sana borç para vermem, ama istersen pazardaki fiyatı on akçe olan şu kumaşı
3670] 2/Bakara, 275-279
3671] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 881 -
sana on iki akçeye satayım, bunu pazarda satıp ihtiyacını görebilirsin” der. Borç alan bu teklife râzı olarak kumaşı on iki akçeye alır, pazara götürüp on akçeye satar, böylece ihtiyaç duyduğu on akçeyi temin etmiş ve sermaye sahibi de iki akçe kazanmış olur.3672 İşte, iyne alışverişi budur ve bu işlem tamamıyla fâizle ödünç verme ihtiyacından doğmuş ve daima bu ihtiyaca cevap verecek şekilde tatbik edilmiştir.
Bazı hallerde iyne muâmelesi daha da çabuk yapılır: Ödünç alanla veren bir dükkâna gider; ödünç veren, meselâ yüz akçeye bir mal alıp, bunu meselâ yüz yirmi akçeye ödünç alana veresiye satar ve oradan gider. Sonra ödünç alan bu malı dükkân sahibine peşin olarak yüz akçeye satıp parasını alır.3673 Şayet mal doğrudan ilk satıcıya değil de başka birine satılırsa buna da “teverrük” denir. İyne bey’inin pek çok şekillerinden bazıları şunlardır:
Bey’u’l-muâmele veya bey’-i câize: İyne şeklindeki alışverişin ve borçlanmanın başka bir adıdır. Misal: Borç alan, borç verene gider ve meselâ yüz altın ödünç ister. Sermayedar, bir menfaat temin etmeden ödünç verene ikrazda bulunmaz. Onun için peşin fiyatı ve gerçek değeri yüz altın olan bir malını yüz yirmi altına satın almasını borç talep eden şahsa teklif eder. Borç talep eden şahıs bu teklifi kabul edip bedelini bir sene sonra ödemek üzere bu malı yüz yirmi altına satın alır. Sonra, veresiye satın aldığı bu malı üçüncü bir şahsa yüz altına satar. Bu şahıs da bu malı yüz altına sermaye sahibine peşin olarak satıp yüz altın alır. Aldığı bu parayı esas borç para almak isteyen şahsa verip kendisi aradan çıkar. Bu muâmele sonunda borç alan yüz altın borç almış, ama yirmi altın da sermayedara fâiz ödemiştir. Bey’-i muâmele veya bey’-i câize dedikleri alışveriş ve borçlanma şekli budur. Yukarıda bahis konusu edilen misalde, müstakriz (borç isteyen), gerçek fiyatı yüz altın olan bir malı veresiye yüz yirmi altına satın alıp, bunu mukrize (borç verene) değil de başka birine peşin olarak yüz altına satar ve bu mal bir daha mukrize (borç verene) dönmezse, buna da “teverrük” denir. İyne’nin haram olduğunu söyleyen âlimlerden bazıları teverrükü câiz görmektedirler. Lâkin Ömer bin Abdülaziz, bunun ribânın küçük kardeşi olduğu kanaatindedir. Bu muâmelenin her yönüyle fâiz olduğu apaçıktır. Nitekim sonraki fıkıh âlimleri bunun câiz olduğunu ve bu yoldan alınan fâizin câiz ve helâl olduğunu açık şekilde ifâde etmişlerdir. Mecelle’nin meşhur şârihi Ali Haydar şöyle diyor:
“Muâmele ve murâbahaya, yani fâizle ödünç almaya dâirdir: Fâizle ödünç vermenin tarîkı ber-vech-i âtîdir: Mukriz, müstakrize veresiye bir malı bey’ ve teslim eder. Sonra müstakriz o malı aldığı bedelden aşağı bir fiyatla bi’l-vâsıta -yani üçüncü bir şahıs aracılığıyla- mukrize peşin olarak bey’ ve teslim eder. Bu sûrette kendi malı sattığı fiyattan daha az bir fiyat ile yine kendi eline vâsıl olmuş ve fazlası fâiz itibar edilmiş olur.3674 Muâmele bey’inin sahih ve şer’î olabilmesi için üçüncü bir şahsın araya girmesi -ki buna vâsıta denilmektedir- şarttır. Bu türlü işlemlere “sülâsî mesele”, yani üçlü işlem adı verilmektedir. Aksi halde muâmele bey’i sahih ve şer’-i şerîfe muvâfık olmaz. Yani, usûlüne göre yapılmayan ve şer’î ribh ilzam olunmayan ikraz için fâiz verilmez, fâize şer’an hak kazanmak için muâmelenin üçlü olması (mes’ele-i sülâsiye) şarttır.
3672] İzmirli İsmail Hakkı, İlm-i Hilaf, İstanbul, 1339, s. 147
3673] İbn Teymiye, Mecmau’l-Fetâvâ, 29/441, 456
3674] Bk. Ali Haydar, Dürretü’l-Hükkâm, İstanbul, 1313, X/763
- 882 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bu muâmelenin bir şekli de şöyledir: Borç almak isteyen şahıs, sermayedara gidiyor ve bin akçe ödünç istiyor. Ama sermayedar vermiyor. Bunun üzerine borç almak isteyen zât, bir malını sermayedara 1000 akçeye peşin satıyor ve sonra da aynı malı sermayedardan 1150 akçeye veresiye satın alıyor. Böylece % 15 fâizle 1000 akçe alıyor.
“On’u, on bir buçuk (% 15) hesabı üzere muâmele ile Zeyd’den bin akçe istikraz eden Amr, bir metâını Zeyd’e bin akçeye bey’ ve teslim ve kabz-ı semen ettikten sonra Zeyd’den tekrar bin yüz elli akçeye bir sene tamamına dek müeccelen iştirâ ve kabz edip Zeyd’e ecel-i mezkûr tamamına dek bin yüz elli akçe medyun olsa, muâmele-i şer’iye etmiş olur mu?” “El-cevap: Olur.” 3675
Görülüyor ki, bu muâmelede şer’î ribh, yani fâiz karşılığı ödünç vermek için artık üçüncü şahsın aracılığına (meselenin sülâsî olmasna) hâcet kalmıyor. Ali’nin Ahmed’den on altın alacağı var, üç altın mukabilinde bu borcun ödenme tarihini bir sene geri atmak husûsunda anlaştıklarında yapılacak muâmele şudur: Ali, sözkonusu on altınla, Ahmed’den bir mal satın alır, sonra teslim aldığı bu malı tekrar borçlusu Ahmed’e on üç altına veresiye satar. Bu sûretle bir yıl vâdeye karşılık olmak üzere Ali’nin Ahmed’deki alacağı % 30 artarak on üç altına çıkar.3676 Bu muâmelenin, fâiz haddi dikkate alınmazsa, câhiliyye Araplarının ribâsından farklı bir tarafı yoktur.
Fâiz Almak ve Vermek Sevap mıdır?
İmam Âzam, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in câiz görmeyip ribâ saydıkları iyne ve muâmele şeklindeki borçlanma İmam Şâfiî tarafından câiz ve meşrû görülmüştür.3677 Fakat başlangıçta bu muâmeleye şiddetle karşı çıkanlar bile zamanla yumuşamışlar, ticarî ve iktisadî faâliyetlerin selâmeti ve darda kalanların sıkışıklıktan kurtulmaları için iyne’yi iyi bir çare olarak görmüşlerdir.
Ödünç para alabilmek için bir malın diğerinden fazla bir meblağ ile alınmasının ve şer’î hile ile % 50’ye varan bir ribh (fâiz) ödenmesinin câiz olduğunu söyleyen Ömer Nasûhi Bilmen diyor ki: “Müstakriz üzerine şer’î bir muâmele zımnında bir ribh ilzâmı sahihtir. Ama cumhur bunu mekruh görmüştür. Lâkin bu türlü muâmeleler, İmam Ebû Yusuf’a göre kerâhetsiz olarak câizdir. Hatta hayırlı bir işe hizmet ettiği için, ayrıca meşrû ve sahih bir muâmele mâhiyetinde de yapıldığından “mendup” (yani sevap)tır. Bu, ribâdan kurtulmak için şer’î bir mahles (çare)dir, fayda temin eden bir ikraz muâmelesi olmayıp, bilakis mâhiyetleri hâiz olduklarından, bir akdin (yani menfaat şart koşularak yapılan ikraz akdinin) meşrû olmamasından, diğerinin de (yani muâmele bey’inin de) meşrû olmaması icap etmez. Vâkıa karz-ı hasen, yani mukrize hiçbir menfaat temin etmeyen, sırf rızâ-yı Hakk’a müstenid bir karz muâmelesi pek müstahsendir. Fakat her zaman bu yüksek insanî vazifeyi îfâ edecek zâtlar bulunmaz. Artık halkın ihtiyacını hafifletmek için böyle bir şer’î mahlese başvurmak azîmet tarîkine münâfî olsa da ruhsat tarîkine muhâlif olmaz. Fethu’l-Kadir’de: “Muâmele bey’inde kerâhet yoktur” deniliyor. Şu kadar var ki, hilâfı evlâdır. Çünkü bunda karz-ı hasen
3675] Fetâvâ-yı Abdurrahim, II/82
3676] Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/420; Ankaravî, Fetâvâ, I/338
3677] İmam Şâfiî, el-Ümm, III/68; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX/40
FÂİZ/RİBÂ
- 883 -
sûretiyle yapılacak bir iyilik ve lutuftan yüz çevirme mânâsı vardır. 3678
Ömer Nasûhi Bilmen’in söyledikleri, dolaylı fâiz mânâsına gelen şer’î ribhi müdâfaa etmek için öteden beri bu konuda söylenen sözlerin bir tekrarı ve özetidir. Şimdi, biraz daha eskilere gidelim. Fetvâ kitapları meseleye şöyle yaklaşmışlardır: “İmam Muhammed tarafından haramlığı bahis konusu edilen ve iyne bey’i denilen hile hakkında Hanefî ulemâsı demiştir ki: Günümüzde çarşı pazarda yapılan alım-satım muâmelelerinin en hayırlısı budur. İmam Ebû Yusuf’a göre iyne hem câiz, hem de sevap (câize ve me’cûre)dir. Sevap oluşu, haram olan ribâdan sakınmayı sağladığı içindir. Kadıhan: ‘Ribâdan kaçmak maksadıyla iyne usûlü ile alım-satım yapılırsa, bunda bir beis yoktur’ demiştir. Gerçi İmam Muhammed’e göre muâmele bey’i mekruhtur ama, İmam Ebû Yusuf’a göre bunda herhangi bir mahzur yoktur ve Ebû Hanife’nin görüşü de böyledir. İmam Muhammed’in muhâlefeti karzdan sonra yapılan akidle ilgilidir. Önce alım-satım işlemi icrâ edilir, sonra paralar verilirse, bu ittifakla câizdir.” 3679
Ribâ yoluyla kazanılan paralarla hatm-i şerif ve Yâsin-i şerif okutarak cennetin anahtarını cebe koyma anlayışına rastlamak şaşırtıcıdır: “Vâkıf Zülkadir Halife 4500 akçeyi on’u on bir hesabıyla fâize vererek hâsıl olan nemâdan dörtte birini mütevellîye, 3/4’ünü de günde bir cüz Kur’an ve Yâsin-i şerif okuma karşılığında Rüstem Nâlân mescidinde imam olanlara verilmesi şartıyla vakfetmiştir. 3680
Hz. Peygamber, hile yapmayı tavsiye etmiş midir? Ribâ konusunda söylenenlerin daha ilerisine gidilerek: “Hz. Peygamber de ribâdan kurtulmak için hileye mürâcaat edilmesini tavsiye, hatta emretmiştir”3681 denilmiş olmasıdır. Görülüyor ki, hile yoluyla fâiz alıp vermeyi mubah görenler, İmam Âzam’ı da aynı görüşün sahibi olarak takdim etmekten başka, bu işin Hz. Peygamber tarafından emredildiğini söyleyerek bunun sevap olduğunu bile rahat rahat iddiâ eedebilmişlerdir. Çok eskiden beri yaygın bir şekilde var olan bu görüşlerin ribâya karşı duyulan dinî hassâsiyeti azalttığı ve bu türlü muâmelelerin rahatça yapılmasını sağladığı muhakkaktır. Herhalde ribâhorlar (fâiz yiyenler) ve tefeciler fetvâ-yı şeriften âzamî derecede istifade etmişlerdi. Bazı hocaların vakıf müesseselerinde veya şahsen ve kendi nam ve hasabına bu türlü murâbahalarla uğraşmaları tefeciler için iyi bir numûne olmuş ve cesâretlerini daha da arttırmıştı.
Aslında hileli yollardan ribâ alıp vermek, ne Hz. Peygamber zamanında, ne de sahâbileri çağında bilinen bir şeydi. Bu türlü şeyler, ashâb döneminden sonra çeşitli iktisadî, ticarî, malî ve dinî âmillerin tesiriyle ortaya çıkmış, gerek ortaya çıkma, gerekse son şeklini alma safhasında geniş ölçüde yahûdi ve hıristiyanların bu yoldaki düşünceleri, görüşleri, uygulamaları ve işlemleri etkili olmuştu. Daha sonra Hz. Peygamber’e mal edilen hileler böyle bir ortamda doğmuştur.
Hilecileri (Ehl-i Hiyel) Tenkit: Fakat gerek iyne yoluyla, gerekse onun türlü türlü şekilleriyle ödünç para alıp vermek, bu muâmelerlerdeki ribh (fâiz) haddini tarafların serbest irâdeleriyle kararlaştırmalarını kabul etmek, sadece bu muâmelelerin formaliteye uygun olmadığını meşrû veya gayr-ı meşrû oluşunun sebebi saymak, câhiliye ribâsını değişik bir biçimde, ama mâhiyet itibarıyla
3678] Ömer Nasûhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, VI/100-101
3679] Ankaravî, Fetâvâ, 1338; Fetâvâ-i Ali Efendi, I/431-432
3680] Halit Ongan, Şer’iye Sicili, Ankara, 1974, s. 33 -421-, 103 -1353-
3681] Ankaravî, Fetâvâ, I/338; Fetâvâ-i Ali Efendi, I/430
- 884 -
KUR’AN KAVRAMLARI
aynen hortlatıp geri getirmekten başka bir şey midir? Genellikle sosyal hayattaki gelişmelerden habersiz olan ve İslâm’ın ilk şeklinin aynen tatbikini isteyen Hanbelîler, ekseriyetle hileli alım satım işlemleri karşısında oldukça sert ve katı bir tavır takınmışlar; hangi nâm, hangi şekil ve hangi oranda ortaya çıkarsa çıksın ribânın her çeşidine amansız bir savaş ilân etmişlerdir.
İbn Teymiye bu mücâdelenin fevkalâde güzel bir örneğini vermiş,3682 sonra onu İbn Kayyım başarılı bir tarzda tâkip etmiştir. İbn Kayyım diyor ki: Hileciler, on akçe ödünç verilip vâde sonunda on beş akçenin alınmasını hileli bir yoldan câiz görmüşlerdir. Fadl ribâsı hakkında gâyet titiz davranıp, bazı mubah mübâdeleleri bile haram saymışlar, ama nesî ribâsına gelince hileli yollardan bunun kapılarını ardına kadar açmışlardır. Oysa Allah da, sevabı-günahı yazan melekler de, akdi yapanlar da, bu akdin şâhitleri de gâyet iyi biliyorlar ki iyne ve muâmele bey’i yoluyla yapılan alım-satım ribânın ta kendisidir, akdi yapanların esas maksadı da ribâ almak ve vermektir. On altını bir çıkıya (veya mendile) koyup, beş para etmeyen çıkının beş altına alıcıya vermek ve on altın borç vermeyi de bu çıkının beş altına satın alınması şartına bağlamak özü itibarıyla ribâdır. Burada çıkı, kendi kendine bir mânâ ifâde etmeyen, ama başkasına mânâ kazandırmaya yarayan bir harfe benzemekte, yani katalizör vazifesi görmektedir. Esas haram kılınan ribâ, nesîe ribâsıdır. Fadl ribâsı ona yol açar endişesiyle men edilmiştir. Şaşılacak şeydir ki, fadl ribâsına vesile olur, diye müdd-i acve meselesini haram görenler açıktan açığa nesîe ribâsına vesile olan iyne bey’ini câiz görmektedirler.3683 İyne bey’i hadislerle yasaklanmıştır. Hileciler, iyne bey’ini câiz kılan birtakım hileler ortaya atmışlardır. Fakat bu hilelerle durumu daha da zararlı ve mahzurlu hale getirmişlerdir. Hile ile iyneyi câiz göreceklerine, hilesiz olarak iyne bey’ini uygulasalardı daha az mahzurlu olurdu. Zira iyne’ye hile ilâve etmekle, iynenin zararları ve mahzurları ortadan kalkmıyor, buna yenileri ve daha korkunç olanları ekleniyor. Bu da Allah’ın ahkâmını alaya almak, sahtekârlık ve oyunbozanlık yoluna sapmaktır. İyneye hile eklenince, aslında ribânın basit bir vesilesi olan iyne bir kat daha zararlı hale geliyor. Hileciler ne yaparlarsa yapsınlar kimseyi kandıramazlar. Gâyeleri yüz verip yüz elli almaktır. Ribâyı sözde helâl kılan unsuru akdin bünyesine ister ithal etsinler, ister ihrâç etsinler fark etmez. Zira bu unsur, hiçbir şey değiştirmemektedir. Kısaca Allah kandırılamaz, hiçbir şeyi karıştırmaz, ona hileyi terviç ettirmek, bu yoldan haramı helâl kabul ettirmek imkânsızdır.”3684 Allah, yahûdilere sığır ve davarın iç yağını haram kılmıştı.3685 Bunun üzerine yahûdiler, “bu yağ haramdır” diye yemediler ama bunu eritip don yağı haline getirdikten sonra yediler ve “Allah’ın haram kıldğı şey iç yağıdır, don yağı değil” dediler. Şu halde, hile yoluyla ribâ yiyenlerle yahûdiler arasında bu bakımdan ne fark var? Bu ümmetten hiçbir kimse ribâyı açıkça helâl saymamıştır. Onu ancak alım-satım sûretinde ve bu ad altında helâl saymış ve bu sûretle ribânın ismini alım-satım olarak değiştirmiştir.
Yapılan şey, şeklen ve ismen ribâ değil, ama hakikat ve mâhiyet olarak hâlis muhlis ribâdır. Açık ribâda mevcut olan mahzur ve zararların tümü hileli ribâ işlemlerinde kat kat fazlasıyla vardır. Tarafların akd ettikleri muâmeleye ticarî
3682] İbn Teymiye, Mecmau’l-Fetâvâ, XXIX/446
3683] İbn Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, II/142, III/335
3684] İbn Kayyım, a.g.e. II/335
3685] Bk. 6/En’âm, 146
FÂİZ/RİBÂ
- 885 -
bir alışveriş ismini vermeleri, bu muâmelenin haramlığını arttırmaktan, kuvvetlendirmekten ve pekiştirmekten başka bir netice vermez. Evvelâ, akdin ismine, şekline ve meşrûiyet görüntüsüne güvenen ve kanan mukriz, açıkça ribâcılık yapan bir kimsenin yapmaya cesâret edemediği ve talep edemediği yüksek bir meblağı müstakrizden talep edebilir.
İkinci olarak, hileli yollardan ribâ alan, sadece insanları kandırmakla kalmamakta, hâşâ Allah’ı kandırdığını ve aldattığını zannetmektedir. Bu ise dinî samimiyete ve dürüstlüğe zıddır. Üçüncü olarak İranlıların deyimi ile “şer’î külâh” giydirilerek alışveriş şeklinde takdim edilen ve bir kılıfa sokulan ribâ, artık meşrûiyet elbisesi giymiş ve tebdîl-i kıyafet ederek halk arasında rahatça dolaşır olmuştur. Halk ise bu türlü muâmelelere gâyet meyyâl olduğundan, bu hususta kendilerine gösterilen ufak bir kolaylık onları ribâ batağına sürükleyebilmiştir, tıpkı kumar gibi. Kısaca, talâkta ve nikâhta hulle ne ise, ribâdaki iyne ve benzeri hileler odur.3686 İmam Muhammed’in de: “İyne bey’ini ‘ekele-i ribâ’ ve ‘ribâ-hor’ denilen tefeciler icat etmişlerdir” dediği nakledilir. 3687
Görülüyor ki ribâ, biri açık, diğeri kapalı olmak üzere iki türlüdür. Hileli yollar, ribânın örtülü ve üstü kapalı şekilleri olup, açık ribâdan daha çirkin ve daha zararlıdır. Bu türlü dalavereler, dinî samimiyete uymadığı gibi, aynı zamanda insanları sahtekârlığa, ikiyüzlülüğe, hilekârlığa, ahlâksızlığa, üçkâğıtçılığa alıştırmakta, doğruluktan ve dürüstlükten uzaklaştırmakta, en önemlisi de ilmî ve fikrî hayatı bozmaktadır. Zira ilimde ve fikirde her şeyi açık açık konuşmak, mâkul ve mantıkî bir şekilde izah etmek esastır. Hukuk ve ahlâkın gereği de budur. Böyle olmayan bir zeminde ilmî ve fikrî hayatın yeşermesi ve boy atması mümkün olmaz.
Tüketici kredisi için bankalar, Akbank 1.89, Garanti Bankası 1.90, Bankasya 2.09, Kuveyt türk 1.95, Türkiye finans 2.20 vâde farkı alıyor. İslam ekonomisi kâr-zarar ortaklığına dayandığına göre gelecekteki vâde farkını fâizli bankacılık yapan bankaların fâizlerine benzer rakamları telaffuz etmeleri tesadüf mü? Zamanından önce ödenen murabaha kredisinde bu rakamlar neyi ifade eder?
Katılım bankaları, bir defa bankacılık kanununa bağlı. Ayrıca, devlet garantisi altında. Yani uluslar arası sigorta şirketlerince sigortalanıyor, bu da problemlerini arttırıyor. Ayrıca, uygulaması da fâizli bankalara göre tamamen paraya kurulmuş durumda.
Kredi kullanmaya kalkanlar bilir, taksidi geciktiği anda tepkileri maallesef factoring’lerden daha tehlikeli. Örnek; teminata verdiğiniz tüm müşteri çeklerini vâde beklemeden takasa sokma gibi tehditler kullanmaktadırlar. Kâr payı adı altında alınanlarda diğer bankaların aldıklarından daha fazla.
Meselâ, eski adıyla finans kurumlarının, şimdiki adıyla katılım bankalarının koydukları vâde farkı genelde, fâizle çalışan bankaların istediği fâiz oranından çok fazla. Bu da, âdeta, “biz size yardım edemeyiz. Gidin siz diğer bankaların elini öpün” demektir. Biraz insaf diyorum. Kapitalist düzen ve İslâm dışı ekonomik yapının içinde parayı da düzene ve kanunlara göre kullanan bu bankalar, kapitalizmin çarklarını çeviriyorlar. Kime, neye hizmet ettikleri meçhul. Ayrıca
3686] İbn Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân, Mısır, 1961, I/365
3687] İzmirli, İlm-i Hilâf, 147
- 886 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bunlar, kâr-zarar ortaklığı diyorlar, lakin zımnen bahsedilen bir kurum, ama nedense hiç zarar etmiyorlar ve her sene diğer bankaların fâiz oranıyla hemen hemen aynı kâr payı veriyorlar.
En yaygın tanımlamaya göre iyne, “bir malın belli bir fiyat karşılığında vâdeli olarak satılıp, satılan fiyattan daha düşük bir fiyatla geri satın alınması”dır. Aynı işlemin, araya üçüncü bir kişi sokularak yapılması da iyne satışı kapsamında değerlendirilmektedir. Böyle bir usulün genelde fâiz yasağını aşmak ve vâdeli kredi temin etmek isteyen kimseler tarafından kullanılmakta olması, iyne satışını normal bir alım satım olmaktan çıkarıp fâizle yakından ilişkili hale getirmekte, bunun için de fıkıh kültürümüzde konu bu çerçevede ele alınmaktadır.
İslâm hukukunda konular incelenirken kişilerin maksat ve niyetlerinden ziyade davranışların dışa akseden objektif görüntülerinin esas alındığı, hukukî işlemlerin mümkün olduğu ölçüde objektif ve açık kurallara bağlandığı bilinmektedir. Çünkü hukukî hayatta düzen ve istikrarın kurulabilmesi, üçüncü şahısların haklarının korunabilmesi bir ölçüde buna bağlıdır. Fakat fıkıhta davranışların dayandığı niyet ve saik de ihmal edilmemiş, en azından hükümler diyanî-kazâî ayırımına tâbi tutularak, bir hukukî işlemin şeklen hukuka uygunluğunun kişilerin Allah katında sorumluluktan kurtulmada yeterli olmayabileceği, zira Allah katında kişilerin iç irade ve düşüncelerinin de önemli olduğu ısrarla vurgulanmıştır. İslâm hukukunda iyne satışının câiz olup olmadığına ilişkin tartışmaları bu bilgiler ışığında değerlendirmek gerekir.
İyne satışı İslâm hukukunda, akidlerde şekil şartlarının mı tarafların gerçek niyet ve maksatlarının mı esas alınacağı, akdi yapanların kasıt ve niyetinin akde etki edip etmediği, yasak olan bir sonuca meşrû birtakım yollardan gidilerek ulaşmanın yani hîle-i şer‘iyyenin câiz olup olmayacağı gibi açılardan ele alınıp tartışılmıştır. Hanefî hukukçular, prensip olarak niyet ve kastın, akdin sıhhatine etki etmeyeceğini kabul ettikleri, hîle-i şer‘iyyeye uygulamada sıklıkla başvurdukları ve akdî ilişkilerde prensip olarak akdin rüknünün kusursuz bir şekilde mevcut olmasını yeterli gördükleri halde, Hz. Âişe’nin bu meseleye ilişkin bir sözünü dikkate alarak iyne yoluyla satımın câiz olmayıp fâsid olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Hanefî hukukçuların bu konudaki dayanağı Hz. Âişe’den nakledilen şu haberdir: “Bir kadın Hz. Âişe’ye gelerek, ‘Benim bir câriyem vardı. Bunu Zeyd b. Erkam’a vâdeli (veresiye) olarak 800 dirheme sattım. Sonra da aynı câriyeyi Zeyd b. Erkam’dan 600 dirheme peşin olarak satın aldım ve parasını ödedim. Şimdi benim ondan 800 dirhem alacağım var’ dedi. Âişe, ‘Ne kötü satım yapmışsın ve ne kötü satın alma yapmışsın! Git, Zeyd’e haber ver; Allah onun Hz. Peygamber’le birlikte yaptığı cihadı iptal etti. Ancak, tevbe ederse o başka’ diye cevap verdi. Kadın bunun üzerine Âişe’ye, ‘Ana paramı alıp fazla kısmı iade etsem olur mu?’ diye sordu. Âişe de, ‘Kime rabbinden bir öğüt gelip vazgeçerse, daha önce yaptıkları kendinedir.’3688 meâlindeki âyeti okudu.” 3689
Hz. Âişe’nin sözünün bu görüşe dayanak kılınması şöyle açıklanır: Hz. Âişe’nin böyle bir satım akdi yapan Zeyd b. Erkam hakkındaki ağır ifadesi, yani
3688] 2/Bakara, 275
3689] Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Mûsânnef, VIII, 184-185; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, V, 206
FÂİZ/RİBÂ
- 887 -
dinden dönme dışında bir davranış sebebiyle o zamana kadar yaptığı taatlerin boşa gideceğini belirtmesi, akıl ve rey ile bilinebilecek bir konu değildir. Öyleyse Hz. Âişe bunu, Hz. Peygamber’den duymuş olmalıdır. Bu da, Zeyd’in yaptığı akdin fâsid olduğunu göstermektedir. Çünkü fâsid akid bir mâsiyettir. Diğer yandan Hz. Âişe bu akdi, “kötü bir satma ve kötü bir satın alma” olarak nitelemiştir. Bu vasıf, fâsid akde uygun düşen bir vasıftır.
Hanefî hukukçuların bu konudaki temel gerekçeleri Hz. Âişe’nin sözü olmakla beraber, bazı Hanefîler söz konusu akidde “ribâ şüphesi” bulunmasını da câiz olmama gerekçesi olarak göstermişler ve bu hususu da şu şekilde açıklamışlardır: İkinci akiddeki fiyat (semen), gerçekte ilk akiddeki fiyatın bedelidir. Hal böyle olunca, muâvazalı (karşılıklı ivazların değişimini sağlayan) bir akid olan satım akdinde, birinci fiyatın ikinci fiyattan fazla olan kısmına hiçbir bedel tekabül etmemektedir ki, bu da ribânın tanımı ile uyuşmaktadır. Her ne kadar bu ribâ, iki akdin bütünü ile sabit olmakta ve akidlerden biriyle, ribâ değil sadece ribâ şüphesi sabit olmakta ise de bu gibi konularda “şüphe”, “hakikat” hükmünde tutulur.
Bunun yanında, iyne ile ilgili olarak şöyle bir hadis daha nakledilmektedir: İbn Ömer, “Ne zamana kaldık! Eskiden hiçbirimiz kendisinin dirhem ve dinarının müslüman kardeşinden daha lâyık olduğunu düşünmezdi. Şimdi ise dirhem ve dinar, her birimize müslüman kardeşinden daha sevimli gelmeye başladı” dedikten sonra Hz. Peygamber’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Dirhem ve dinar konusunda cimrilik edip de alım satımlarınızı iyne yoluyla yaparsanız, ineklerin kuyruğuna yapışıp ekip-biçme ile yetinirseniz ve cihadı terk ederseniz Allah size öyle bir zillet verir ki, dininize dönmedikçe bu zilleti sizden kaldırmaz.” 3690
Hanefî hukukçular bu akdin, yerleşik kuraldan (kıyas) hareketle değil, Hz. Âişe’nin sözü (eser) sebebiyle fâsid sayıldığını, Hz. Âişe’nin sözünde ise yalnızca “sattığı fiyattan daha ucuza satın alma”nın ifade edildiğini ileri sürerek, bir kimsenin sattığı bir malı, henüz parası ödenmeden, sattığı fiyattan daha yüksek fiyata satın almasının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine Hanefî ekolünde, müşteri satın aldığı malın bedelini ödedikten sonra, satıcının aynı malı daha yüksek fiyata geri satın almasında sakınca görülmemiştir. Çünkü bu durumda iki akiddeki iki fiyatın birbirine bedel olma durumu söz konusu değildir.
Mâlikîler meseleye sedd-i zerâi ilkesi, yani kötülüğe giden yolları kapatma prensibi açısından bakmışlar ve dış görünüşü itibârıyla mubah olduğu halde fâize götürdüğü için iyne satımını câiz görmemişlerdir. Hanbelîler’den İbnü’l-Kayyim, konuyu hile açısından ele almış ve tarafların sahih bir akid görüntüsü altında meşrû olmayan kasıtlarını sakladıklarını öne sürerek böyle bir akdin câiz olamayacağını söylemiştir.
Mâlikîler’in yaklaşımı ile Hanbelîler’in yaklaşımı arasında ince bir farkın bulunduğu gözden kaçmamaktadır. Mâlikîler, iynenin haram olan ribâya götürebilecek bir vasıta olarak kötüye kullanılabileceğinden ve tarafların bu töhmet altında bulunacağından hareketle iyne satımını yasaklarken, Hanbelîler, özellikle İbnü’l-Kayyim, tarafların zaten asıl niyetlerinin fâizli işlem olduğuna ve bu satımı hîle olarak kullandıklarına âdeta kesin gözüyle bakmıştır.
3690] Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 56; Müsned, II, 84
- 888 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İyne satımını câiz görmeyen ekollerde, söz konusu iki satımdan hangisinin fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği konusu da tartışılmıştır. Hanefî ekolünde daha ziyade ikinci akdin fâsid olduğu ifade edilirken, Mâlikî ve Hanbelî ekollerinde ağırlıklı görüş her iki akdin de fâsid olduğu ve feshedilmesi gerektiği yönündedir.
Şâfiî ise, akdin sıhhat şartlarının mevcut olup onu fâsid kılacak şartların bulunmadığı noktasından hareketle iyne satımının sahih olduğunu söylemiştir. Şâfiî, tarafların niyetlerini hiç dikkate almamış, akdin şekil şartlarını taşıyor olmasını yeterli görmüştür. Şâfiî’nin sadece açığa vurulmuş kasta itibar edip, niyete itibar etmeme şeklindeki eğilimi, bu meselede açıkça görülmektedir. Şâfiî, Hanefîler’in gerekçe olarak kullandıkları Hz. Âişe’ye nisbet edilen haberi de sabit görmemektedir. Ayrıca Şâfiî hukukçular, iynenin cevazı konusunda, konuya delâleti açık ve tam olmayan başka bir hadisi gerekçe göstermişlerdir. 3691
Gerek Hz. Âişe’den yapılan rivayet gerekse İbn Ömer’in sözü, eğer rivayetler sahih kabul edilirse, iyne yoluyla alım satımın o dönemlerde mevcut olduğunu göstermekte ise de onların göstermelik akid yapma kastı taşımadıkları, ihtiyaca ve şartlara göre bunu yaptıkları düşünülmelidir. Olayın şöyle cereyan etmiş olması mümkündür: Zeyd, o kadından vâdeli olarak bir câriye satın almış, fakat bir müddet sonra başka bir şey için kendisine para lâzım olmuş ve câriyeyi ilk sahibine peşin ve daha ucuza satmayı teklif etmiş ve o da kabul etmiş olabilir. Eğer o kabul etmeseydi, Zeyd o câriyeyi başka birine satmak durumunda kalacaktı. Bu çerçevede cereyan eden akdin meşrû olduğunda kuşku yoktur. O halde denilebilir ki, önceden koşulan bir şarta bağlı olmaksızın yapıldığı takdirde bu işlemin meşrû olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ancak, bu işlem fâizi gölgeleme amacıyla yaygınlaştırılır ve kurumlaştırılırsa, diğer üç ekol açısından câiz görülmesi mümkün değildir. Hatta, bu durumda fâize ulaşma kastı artık açığa vurulmuş sayılacağından bu işlem, Şâfiî ekolü açısından da meşruiyetini yitirmiş olur.
İyne yoluyla satım, terminolojideki yaygın ve teknik kullanımı bu olmakla birlikte, özellikle Mâlikî hukukçular, benzer bazı satımları da iyne satımı kapsamında değerlendirmişlerdir. İbn Rüşd bu noktada iyneyi câiz, mekruh ve haram olmak üzere üç kısma ayırmıştır.
a) Câiz olan iyne şöyle devam eder: “A, B’ye gidip, sende şu mal varsa satın alacağım der. B, şu anda o malın bulunmadığı”nı söyler, fakat akabinde A’ya, sorduğu malı satın aldığını, dilerse peşin veya vâdeli olarak satabileceğini haber verir. Bu şekildeki işlem câizdir. Tarafların birbirlerine herhangi bir taahhüdü yoktur. A malı dilerse alır dilerse almaz.
b) Mekruh iynenin şekli şöyledir; A, B’ye giderek, filân malı kendisi için satın almasını, kâr oranı üzerinde anlaşmaksızın kendisinin o malı ondan bir miktar kâr vererek satın alacağını söyler. Bu işlem, mekruhtur.
c) Haram iyne ise, aynı işlemin kâr oranı üzerinde önceden anlaşılarak yapılmasıdır. Şöyle ki; A, B’ye “Filân malı peşin 100 liraya satın al, ben o malı senden vâdeli olarak 120 liraya satın alayım” der ve akid bu suretle yapılmış olur. Diğer İslâm hukuk ekollerinde pek söz konusu edilmeyen bu işlem, Mâlikî hukukçularca câiz görülmemiştir. Mâlikî hukukçular tarafından söz konusu edilen
3691] Buhârî, “Büyû‘”, 89; “Vekâle”, 3; Müslim, “Müsâkat”, 18; el-Muvatta’, “Büyû‘”, 20, 21
FÂİZ/RİBÂ
- 889 -
bu muhtevadaki iyne, günümüzde “leasing” olarak adlandırılan sisteme benzemektedir.
İyne kapsamı içerisinde değerlendirilen şöyle bir işlem daha vardır: İhtiyaç sahibi olan şahıs, daha iyi durumda olan birinden borç ister. Fakat bu şahıs, bir menfaat elde etmeden borç vermek istemez ve şöyle der: “Sana borç veremem. Fakat, piyasa değeri 100 lira olan şu malı sana 120 liraya vâdeli olarak satarım, sen de bunu götürüp 100 liraya satarsın”. Borç isteyen şahıs buna razı olunca işlem gerçekleşmiş olur.3692 Ancak, bu tür işlem terminolojide “teverruk” olarak adlandırılmakta olup3693 Hanbelî ekolü dışındaki ekollerce genelde câiz kabul edilmektedir. Fakat bu işlem, açıkça zor durumda bulunan birinin bu durumundan yararlanma olduğundan dinen mekruh sayılmıştır.
Bu hukukî yaklaşımlar yanında meselenin bir de dinî-ahlâkî boyutu vardır ki o da, özellikle İbn Ömer hadisinde açıkça görüldüğü üzere, müslümanların aralarındaki sosyal yardımlaşmayı herhangi bir maddî yarar sağlama düşüncesi olmaksızın gerçekleştirmeye çalışma yönündeki vecîbeleridir. Bu itibarla, kişinin dinî açıdan içine sindiremeyeceği dolambaçlı yollara başvurmasını önlemenin tabii yolunun, toplumda ihtiyacı olanların fâizsiz kredi kullanabilmelerine imkân verecek kurumları ve iktisadî yapıyı oluşturup geliştirmekten geçtiği, bunu gerçekleştirmenin de başta zenginler olmak üzere bütün müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olduğu unutulmamalıdır.
Hanefî Fıkhına Göre Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harpte Fâiz
Darû’l İslâm’da; mü’minlerin birbirlerinden fâiz alıp-vermeleri haram olduğu gibi; gayr-i müslimlerden (zimmîlerden) fâiz almaları da haramdır. Gayr-i müslimlerin; kendi aralarında fâiz alıp vermelerine de, kat’iyyen müsaade edilemez. Zira Kur’an-ı Kerim’de: “Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.”3694 buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede; ehl-i kitab’a (yahûdi, hıristiyan vs.) fâizin haram kılındığı sâbittir.3695 Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.): “Dikkat edin!.. Kim ribâyı (fâizi) şart koşarsa, bizimle onun arasında ahid (zimmet akdi) yoktur” hadis-i şerifi, meseleyi kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Sonuç olarak; Dârû’l İslâm’da itikadî durumu ne olursa olsun, hiçbir fert, diğerinden fâiz alamaz. Fâize müsâade edilmez.
Darû’l Harp’te; mü’minlerin kendi aralarında (birbirlerinden) fâiz alıp vermeleri yine haramdır. Zira kardeşlik hukuku bâkîdir.
Mekhûl’den mürsel olarak rivayet edilen bir hadis rivâyetinde Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Darû’l Harp’te; mü’minle harbî arasında fâiz yoktur” (!?) denilir. Mekhûl’ün fakih bir râvî olması sebebiyle, mürsel olan hadisi amele konu olur. İmam Serahsi, “Rasûl-i Ekrem’in, amcası Hz. Abbas’ın (r.a.), “Mekke Müşriklerinden” fâiz aldığını bilmesine rağmen müdâhale etmediğini, ancak Mekke’nin fethinden sonra: “Câhiliyye devrine ait fâizler kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk fâiz de Abbas b. Abdülmuttalib’in fâizidir” buyurduğunu, ayrıca Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) karşılıklı
3692] İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, V, 273
3693] bk. İbn Kayyim, İ‘lâmü’l-muvakkı‘în, III, 170, 200
3694] 4/Nisâ, 161
3695] İbn Kesir, Tefsir, I/583
- 890 -
KUR’AN KAVRAMLARI
bahis sonucunda müşriklerin reislerinden biri olan Ubey b. Halef’ten mal almasına Peygamberimiz’in (s.a.s.) müsaade ettiğini” kaydederek, harbînin malının mâsum olmadığını zikretmektedir. İmam Şâfiî; Hz. Mekhul’den gelen hadisin mürsel olduğunu ve değişik te’villere müsâit bulunduğunu beyan ederek, Darû’l Harp’te de olsa, kâfirden fâiz alınamayacağını beyan etmiştir. Hanefi fukahâsı; Mekhûl’den rivâyet edilen hadis rivâyetine itirazda bulunanlara; “Bir kimsenin malının mâsum (dokunulmaz) olabilmesi için; ya iman ya zimmet akdi şarttır. Hâlbuki harbî (İslâm’a karşı savaşan kâfir) için; iki durum da söz konusu değildir. Bu hususta hadis-i şerif’in var olmadığını kabul etsek dahi; harbînin malının mâsum olmadığı açıktır. Kaldı ki; harbîlerin mallarını kendi kanunları ve rızâları gereğince almaktadırlar. Aldatma ve hıyânetten söz etmek mümkün değildir” şeklinde cevap vermişlerdir. İmam Ebû Yusuf, bu hususta muhâliftir; yani o, dâru’l-harpte de harbîlere karşı da olsa fâizin câiz olmadığı kanaatindedir.3696 Ancak, hanefî ulemâsı bu konuda fetvânın İmam Âzam Ebû Hanife‘nin kavline göre verileceğini tasrih etmiştir. Sonuç olarak; Darû‘l Harp‘te mü‘minlerin; harbîlerin mallarını, onların rızâlarına uygun olarak almaları mubahtır. 3697
Hanefî fıkhındaki bu görüşe rağmen, biz, dâru’l-harp kavramının da, fâizin kâfirlere karşı helâl olduğu anlayışının da, Kur’an’dan (ve sahih sünnetten) bir delili olmadığından yola çıkıyor ve fâizin her türlüsünden, hatta fâiz şüphesinden bile kaçınmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz
Kurân-ı Kerim’de fâiz anlamında ribâ kelimesi ve türevleri 6 âyette; 10 yerde zikredilir. 3698
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.
Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.
İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.
Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” 3699
“Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak fâiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa
3696] İbn Âbidin, c. 11, s. 163
3697] Yusuf Kerimoğlu, Emânet ve Ehliyet, Ölçü Y. İst. 1985, c. 2, s. 177-181
3698] 2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39
3699] 2/Bakara, 275-279
FÂİZ/RİBÂ
- 891 -
eresiniz.” 3700
“Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.” 3701
“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” 3702
Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz
İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti.” Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: “(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da...” 3703
“İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak.” Diğer bir rivâyette “...tozu ulaşacak” denir. 3704
Ribâ’dan buharın ulaşması, ribâ muâmelesine şâhidlik, kâtiplik yapmak veya ribâ yoluyla elde edilen kazançtan verilen ziyafetten yemek, böyle bir kazançla satın alınan hediyeyi kabul etmek gibi değişik şekillerde olabileceği belirtilmiştir. Bu durumda, Aliyyu’l-Kari’ye göre, hadis şu mânâyı ifâde eder: “Öyle bir zaman olacak ki, bu devrede kişi, bilfarz, hakikî fâizden kaçınsa bile, dolaylı şekilde gelecek fâiz bulaşmalarından kendini kurtaramayacaktır.”
Bu hadis nokta-i nazarından, işlemlerinin esası fâize dayanan banka dâhil, bütün benzer kurumlar konusunda müslümanların dikkatli olmaları gerekir. Şu veya bu mülâhaza ve gerekçelerle, bulaşmak zorunda kalınan veya bulaşmak zorunda kalındığı zannıyla bulaşma şıkkı tercih edilen “fâiz”li muâmelelere, hiçbir sûrette kesin bir ifâde ile “fâiz değildir” veya “câizdir” diye fetvâ vermemek gerekir. Fetvâ, büyük mes’ûliyet işidir. Dâima ihtiyat şıkkını tercih etmek en uygunudur. İslâm ulemâsının ittifakla benimsediği umumî bir prensip mevcuttur: “Bir meselede helâl ve haram ihtimali beraberce var ve fakat birini tercihe kariyne/delil yok ise, ihtiyaten haram olma şıkkı esas alınır. Yani şüpheli şeylerden kaçmak esastır. Dolayısıyla, fâiz şüphesi olan işlemlerin “fâiz olduğunu” esas alıp, kaçınmaya çalışmalı, kaçınamıyor isek tevbe ve istiğfarı elden bırakmamalıyız. Her hâl-u kârda “haram değil” diye fetvâ vermekten kesinlikle kaçınmalıyız; aksi halde, ebedî hayatımızı mahvedecek bir hata olabilir.
Bütün ihtilallerin, sosyal fesâdların, huzursuzluk ve ahlâksızlıkların temelinde “sen çalış ben yiyeyim” düşüncesi yatar, bunu da ribâ besler.
Amr İbnu’l-Ahvas (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Vedâ Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: “Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz anaparayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş,
3700] 3/Âl-i İmrân, 130
3701] 4/Nisâ, 161
3702] 30/Rûm, 39
3703] Müslim, Müsâkât: 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 4, h. no: 3333; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277
3704] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 892 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun câhiliye devrindeki bütün kan dâvâları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbn Abdilmuttalib’in kan dâvâsıdır.” Rasûlullah (s.a.s.): “Tebliğ ettim mi?” dedi. Cemaat: “Evet tebliğ ettin” dediler ve üç kere tekrarladılar. Rasûlullah (s.a.s.): “Ya Rabbi şâhid ol!” dedi ve üç kere tekrar etti.” 3705
“Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır.” 3706
Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bize bayağı hurma veriliyordu. Bu muhtelif cins kuru hurmanın bir karışımı idi. Bu bayağı hurmanın iki ölçeğini bir ölçek iyi hurma mukabilinde satıyorduk. Bu tarz Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağına ulaşınca şöyle buyurdu: “İki ölçek hurmaya bir ölçek hurma, iki ölçek buğdaya bir ölçek buğday iki dirheme bir dirhem olmaz.” 3707
“Hz. Bilâl (r.a.), Rasûlullah’a (s.a.s.) (iyi cins bir hurma olan) bernî hurması getirmişti. “Bu nereden?” diye sordu. Bilâl (r.a.): “Bizde âdi hurma vardı. Rasûlullah’ın (s.a.s.) yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık”, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Eyvah! Bu ribânın ta kendisi, eyvah bu ribânın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al” dedi. 3708
“Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim arttırır veya arttırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir.” Bir rivâyette: “...cinsleri farklı ise müstesnâ” denir.3709 Bir başka rivâyette (şu ziyâde) ifade edilmiştir: “...Bu çeşitler farklı olduğu takdirde peşin ise dilediğiniz gibi satın.” 3710
Açıklama: Âlimler yukarıda zikredilen altı çeşit malda ribânın haram olduğunda icmâ ederler: Altın, gümüş, buğday, arpa, hurma ve tuz. Bunlara ribâ malları da denir. Bu altı kalem eşyadan her biri aynı cinsten eşya ile satılınca fazlalık olmamalı, alışveriş peşin yapılmalıdır.
“Bu altı çeşidin dışında kalan eşyaların alıp satılmasında fazlalık haram mıdır?” sorusuna âlimler farklı cevaplar verir. Aradaki ihtilaf, bu altı çeşit mala konan “haram” hükmünün illetine dayanır. Cumhur aynı illette müşterek olanların haramlığında ittifak ederse de, illetin ne olduğunda ihtilâf edilmiştir. Bu noktada, fıkıh kitaplarında on farklı illet üzerinde durulduğu görülür. İmam Âzâm’a göre, illet, cinsle birlikte ölçüveya cinsle birlikte tartıdır. Öyle ise, hangi çeşit mal olursa olsun ölçü veya tartı ile satılan mallarda ribâ (fazlalık) haramdır. Satışı böyle
3705] Ebû Dâvud, Büyû’ 5, h. no: 3334; Müslim, Hac 147; Tirmizî, Tefsir, Tevbe 2; İbn Mâce, Menâsik h. no: 76, 84
3706] Buhârî, Büyû’ 54, 74, 76; Müslim, Musâkat: 79, h. no: 1586; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3348); İbn Mâce, Ticârât: 50, h. no: 2160, 2259; Muvattâ, Büyû’ 38, h. no: 2, 636-637; Tirmizî, Büyû’ 24 , h. no: 1243; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 273
3707] Buhârî, Büyû’ 21; Müslim, Müsâkat 98, h. no: 1594, 1595, 1596; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1241; Nesâî, Büyû’ 41, 50, h. no: 17, 271, 272, 273; Muvattâ, 32, h. no: 2, 632
3708] Buhârî, Vekâlet: 11; Müslim, Müsâkat: 96, h. no: 1594; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 271-272
3709] Müslim, Müsâkât: 82, h. no: 1584
3710] Bu hadisi, Buhârî hâriç, Beş Kitap rivâyet etmiştir: Müslim, Müsâkat: 81, h. no: 1587; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3349-3350; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1240; Nesâî, Büyû’ 43, 44, h. no: 7, 274, 275, 276, 277, 278; İbn Mâce, Ticârât: 48, h. no: 2254
FÂİZ/RİBÂ
- 893 -
yapılmayan malların cinsi ne olursa olsun fazlalık (ribâ) haram değildir. Mesela kireç veya alçı gibi yenmeyen mallar mâdemki ölçekle satılmaktadır, fazlalık haramdır, binaenaleyh kireç vererek vasfı değişik bir kireç alacak olsak, bu peşin yapılmalıdır ve miktarları eşit olmalıdır, fazlalık veya vâde araya girerse ribâdır, haramdır. Hadiste geçen ölçü ve tartı ile satılmayan eşyalar yenen cinsten de olsa araya girecek fazlalık haram değildir.
İmam Şâfiî’ye göre, haram kılınmada illet, malın yiyecek olmasıdır, ölçü veya tartı ile satılmasına bakılmaz. Yiyecek olmayan şeylerde yalnız altın ve gümüşte ribâ vardır. Ahmed İbn Hanbel’in de bu görüşte olduğu söylenmiştir. İmâm Malik’e göre, illet ekseriyetle yemek için biriktirmektir.
Hadisin, Ebu Hüreyre’den kaydedilen son fıkrasında açık bir şekilde belirtildiği üzere, farklı cinsler arasında ribâ olmaz. Yani buğdayla arpanın, altınla gümüşün alınıp satılmasında miktar sözkonusu değildir, ulemâ bu hususta ittifak eder. 3711
Son rivâyetle ilgili olarak şunu da ilâve edelim: İllette müşterek olmayan ribâ malları fazlalıkla ve veresiye satılabilir. Meselâ altınla buğday, gümüşle arpa bütün ulemânın ittifakıyla bu şekilde satılabilir. Fakat ribâ malları cinsi cinsine olursa biri peşin, diğeri veresiye ve biri noksan, diğeri fazla olarak satılamadığı gibi, teslim ve tesellüm yapılmadan satış meclisinden ayrılmak da câiz değildir. Satılan malların cinsleri muhtelif olursa, peşin teslim edilmek şartıyla fazlalık câizdir. Meselâ bir ölçek buğday iki ölçek arpa mukabilinde satılabilir. 3712
Ebu’l-Minhâl anlatıyor: “Zeyd İbn Erkam ve el-Berâ İbn Âzib’e (r.a.) sarf’tan (yani altınla gümüşü cinsi cinsine satmaktan) sordum. Şu cevabı verdiler: “Rasûlullah (s.a.s.) altının gümüş mukabilinde veresiye satılmasını yasakladı.” 3713
Fudâle İbn Ubeyd (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a Hayber’de bulunduğu sırada altın ve boncuklarla yapılmış bir gerdanlık getirildi. Bu, satılık ganimet mallarındandı. Rasûlullah (s.a.s.) altınların boncuklardan ayrılmasını emretti. Derhal gerdanlığın altın kısmı ile boncuk kısmı birbirinden ayrıldı. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Altın, altına mukabil, tartısı tartısına satılsın.” 3714
Açıklama: Burada altının başka bir madde ile birlikte satılması yasaklanmaktadır. Başta Şâfiî ve Ahmed İbnu Hanbel olmak üzere bir kısım âlimler verilen altın cinsinden fiyat, satılan eşyadaki altından fazla da az da olsa bu satışın fâsid olduğuna hükmeder. Ebu Hanîfe: Altın cinsinden biçilen fiyat, satılan eşyadaki altından fazla olduğu takdirde satışın câiz olacağına, misil veya daha az olma halinde satışın câiz olmayacağına hükmeder. İmam Mâlik buna yakın bir fikir beyan eder. Ancak fiyat fazlalığı üçte ikiyi geçmemeli, noksanlık da üçte birden aşağı düşmemeli. Bu hudud dâhilinde satış câizdir, aksi takdirde değildir. 3715
3711] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/104-105
3712] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/106
3713] Buhârî, Büyû’ 80, 8, Şirket 10, Menâkıbu’l-Ensâr 50; Müslim, Müsâkat 87, h. no: 1589; Nesâî, Büyû’ 49, h. no: 7, 280; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/106
3714] Buhârî hâriç Beş Kitap tahric etti: Müslim, Müsâkat 89, h. no: 1591; Tirmizî, Büyû’ 32, h. no: 1255; Ebû Dâvud, Büyû’ 13, h. no: 3351-3353; Nesâî, Büyû’ 48, h. no: 7-279
3715] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/107
- 894 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Müslim’de gelen diğer bir rivâyette Haneş es-San’ânî der ki: “Biz Fudâle ile bir gazvede berâberdik. Derken bana ve arkadaşlarıma ganimetten bir gerdanlık isâbet etti. Gerdanlık altın, gümüş ve kıymetli taşlardan yapılmıştı. Ben bunu satın almak isteyerek, Fudâle’ye sordum. Bana şöyle cevap verdi: Bunun altınını ayır, bir kefeye koy. Kendi altınını da bir kefeye koy. Sonra sakın misli mislinden fazla birşey alma! Zîra ben Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğunu işittim: “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman ederse sakın misli mislinden fazla bir şey almasın.” 3716
Ebû Bekre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.), gümüşün gümüşe başa baş olmayan satışını yasakladı. Bize altın mukabilinde dilediğimiz şekilde gümüş ve gümüş mukabilinde dilediğimiz şekilde altın satın almayı emretti.” Müslim’in ziyâdesinde “...Bir adam: “peşin mi?” diye sordu. Ebû Bekre: “Ben böyle işittim” cevabını verdi. 3717
Açıklama: Hadis, ribâ mallarının, alım satımlarında şu iki şeye dikkat edilmesini teyid etmektedir: 1- Aynı cinsten şeyler alınıp satılırsa başa baş yani eşit miktarda olacak, altınla altın, gümüşle gümüş, üzümle üzüm gibi. Üzüm vererek üzüm, altın vererek altın alacak olursak, miktarlarını eşit tutacağız, araya girerse ziyade fâiz olur. 2- Ayrı cinsten şeylerden birini vererek yapılan alışveriş, karşılıklı mütâbakatla istenen miktarda olur, ancak peşin olarak teslim ve tesellüm gerekir. 3718
Yahya İbn Sa’îd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) Hayber’in fethi sırasında iki Sa’d’a (Sa’d İbn Ebî Vakkas ve Sa’d İbn Ubâde), ganimet malından altın veya gümüş bir kabı satmalarını emretti. Onlar, her üç (birim)’i aynı dört (birim) mukabilinde veya her dört (birim)’i üç (birim) aynı mukabilinde sattılar. Rasûlullah (s.a.s.) onlara: “Siz ribâ yaptınız, geri verin” diye emretti.” 3719
Açıklama: Başka rivayetlerde tasrîh edildiği üzere Hayber’in fethi sırasında ganimetlere nezâret vazifesini Hz. Peygamber (s.a.s.) rivâyette isimleri geçen iki Sa’d’a vermiş idi. Rasûlullah’ın (s.a.s.) emri üzerine, altın (veya gümüş) bir kabı aynı cinsten para ile satarlar. Yani altın kap sattılarsa mukabilinde altın, gümüş kap sattılarsa mukabilinde gümüş para aldılar demektir. Aynı cinsten para alınca, ağırlığına denk olması gerekirken, dörtte bir fazlasına veya dörtte bir eksiğine satmışlar. Râvî, fazlaya mı, eksiğe mi sattıklarını hatırlamıyor ise de; a) Aynı cinsiyle sattığını ve arada fark bulunduğunu iyi hatırlamaktadır. b) Rasûlullah’ın (s.a.s.) bu akdi “ribâ” diye reddettiği de râvî tarafından kesinlikle ifâde edilen bir husus olmaktadır.
Ribâdır, çünkü ribâ mallarından biri kendi cinsinden bir malla alınıp satılacak olursa başa baş misliyle olur, biri fazla diğeri eksik olamaz. 3720
Mücâhid anlatıyor: “Ben İbn Ömer’le (r.a.) beraberdim. Ona bir kuyumcu gelerek: “Ey Ebû Abdirrahman! Ben altın işliyor ve bunu kendi ağırlığından fazla altınla satıyorum. Böylece ona harcadığım el emeği miktarında fiyatını arttırıyorum” dedi. İbn Ömer (r.a.) onu bu işten yasakladı. Kuyumcu aynı meseleyi tekrar
3716] Müslim, Büyû: 91, h. no: 1591
3717] Buhârî, Büyû’ 81, 77; Müslim, Müsâkat 88, h. no: 1590; Nesâî, Büyû’ 50 h. no: 7, 280-281
3718] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/108
3719] Muvattâ, Büyû’ 28 h. no: 2, 632
3720] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/109
FÂİZ/RİBÂ
- 895 -
tekrar söyledi. Her seferinde İbn Ömer (r.a.) onu bu işten yasakladı ve son olarak da şunu söyledi: “Dinar dinarla, dirhem dirhemle satılır. Aralarında fazlalık olamaz. Bu, Peygamberimizin bize vasiyetidir, biz de size vasiyet ediyoruz (tebliğ edip duruyoruz).” (Bu rivâyet Muvattâ’da tam olarak gelmiştir. Nesâî ise sâdece Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözünü kaydeder.) 3721
Açıklama: Bu rivâyet, altın ve gümüş gibi, kıymet birimi olan maddelerin alışverişi, kendi cinslerinden maddelerle yapıldığı takdirde itibarî değerlerinin nazar-ı itibâra alınmayacağını ifade eder. İtibarî değer, antika eşyalardaki hâtıra değeri, süs eşyasındaki san’at ve işlemeye müteallik el emeği gibi değerlerdir. Söz gelimi bilezik, kolye, küpe gibi altın ve gümüşten mâmul eşyalardaki emek ve işçilikten ileri gelen fiyat artması aynı cinsten parayla alıp satmalarda hesaba katılmayacak demektir. Hesaba katılması için bir başka cinsten para veya eşya ile alınıp satılması gerekir. Buna riâyet edilmeyen alış verişler ribâ sayılır ve haramdır.
Bu prensip ilk nazarda zorluk gibi gözükürse de, büyük bir rahmettir. Zîra itibârî değeri olan antika veya hâtıra eşyalarını taşıyanların vergi yükü hafifletilmiş olmakta, bunların alım satımları vesilesiyle başka mallar da tedâvül imkânı bulmakta ve dolayısıyla piyasa hareketlilik kazanmaktadır. Hele temel gıda maddelerinde buna riâyet, başka hareket ve bereketlere imkân hazırlamaktadır.
Atâ İbn Yesâr anlatıyor: “Muâviye, altın veya gümüşten mâmul bir su kabını, ağırlığından daha fazla bir fiyatla satmıştı. Kendisine Ebu’d-Derdâ (r.a.): “Ben Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bu çeşit alışverişi yasakladığını işittim. Rasûlullah (s.a.s.) bunların satışı misline misil olmalı diye emretti” diye itiraz etti. Muâviye: “Ben bunda bir beis görmüyorum” diye cevap verdi. Ebu’d-Derdâ (r.a.) öfkelendi ve: “Muâviye’yi kınamada bana yardım edecek biri yok mu? Ben ona Hz. Peygamber (s.a.s.)’den haber veriyorum o bana şahsî reyinden söz ediyor. Senin bulunduğun diyarda yaşamak bana haram olsun!” diye söylendi. Ebu’d-Derdâ bunun üzerine orayı terkederek Hz. Ömer’in (r.a.) yanına geldi. Durumu olduğu gibi ona anlattı. Hz. Ömer (r.a.) Muâviye’ye bir mektup yazarak bu çeşit satışı (altının altınla satılması), misli misline ve ağırlığına denk olarak yapmasını emretti.”3722 Rivâyette mevzûbahis edilen bu su kabı, altındandır, ancak inci, yâkut ve zeberced cinsinden kıymetli taşlarla işlenmiştir. Muâviye’nin buna 600 dinar para verdiği belirtilir. Sünnete muhalefet mânası taşıdığı için, Ebu’d-Derda fevkalâde üzülmüştür. Zîra şahsî re’yi ile sünneti reddetmek gibi bir davranış İslâm ulemâsını son derece üzen bir vak’adır. Ebu’d Derda’nın Muâviye ‘ye küsmesi makbul küsmelerden sayılmıştır. Ulemâ, bir kimse, bir başkasına sünneti tebliğ ettiği zaman kulak verip itaat etmediği takdirde onu terkedip küsmenin câiz olacağını söylemiştir. Hatta Tebük seferine katılmaktan kaçan Ka’b İbnu Mâlik’le (r.a.) kimsenin konuşmaması için, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) verdiği emir de bu meselede misal olmaktadır. Âlimler, bid’at çıkaran kimsenin terkedilmesi ve kendisiyle konuşulmaması gerektiği hususunda bu vak’ayı delil kılmışlardır. Nitekim İbn Mes’ud, bir cenaze sırasında bir adamın güldüğünü görünce: “Allah’a kasem olsun seninle ebediyyen konuşmayacağım” demiştir. Bu vak’a’nın Ubâde İbn Sâmit’le Muâviye arasında
3721] Muvattâ, Büyû’ 31, h. no: 2, 633; Nesâî, Büyû’ 46, h. no: 7, 278; İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/109-110
3722] Muvattâ, Büyû’ 33, h. no: 2, 634; Nesâî, Büyû’ 47, h. no: 7, 279
- 896 -
KUR’AN KAVRAMLARI
geçtiğine dair rivâyetler de mevcuttur. İki ayrı hâdise olması da muhtemeldir. 3723
“Ribâ veresiyededir.” Diğer bir rivâyette: “Peşin alışverişlerde (cinsler farklı ise fazlalık sebebiyle) ribâ olmaz.” 3724
Açıklama: Burada Hz. Üsâme’nin (r.a.) bir hadisin son kısmını hatırlayarak rivâyet ettiği açıklanmıştır. Rasûlullah’a (s.a.s.) ayrı cinsten iki şey birbiriyle satılırken birinin diğerine mukabil ağırlıkça fazla olmasının ribâ sayılıp sayılmayacağı soruluyor. Rasûlullah (s.a.s.), bu durumda peşin satıldığı takdirde ribâ olmayacağını ancak veresiye olduğu takdirde fazlalık girecek olursa bunun ribâ olacağını beyan buyuruyor. 3725
İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Ben dinarla deve satıyor, dinar (altın para) yerine gümüş alıyordum. Bazen da gümüşle (dirhem) satıyor, onun yerine dinar alıyordum. Bu durumu Rasûlullah’a (s.a.s.) arzederek hükmünü sordum. “O andaki (aynı meclisteki) kıymetiyle olunca bunda bir beis yok” buyurdu.” 3726
Ebû Dâvud’un bir rivayetinde şöyle gelmiştir: “...O günün fiyatıyla almanda bir beis yoktur, yeter ki aranızda (henüz ödenmeyen) bir miktar olduğu halde birbirinizden ayrılmış olmayasınız.” 3727
Ma’mer İbnu Abdillah İbni Nâfi’nin (r.a.) anlattığına göre, kölesine, bir sâ buğday vererek pazara yollar ve: “Bunu sat, parasıyla arpa satın al” der. Köle gider. Onu vererek bir sa’dan bir miktar fazla arpa satın alır. Köle dönünce, Ma’mer (r.a.) ona: “Niye böyle yaptın? Çabuk git ve geri ver. Misli misline denk al. Zîra ben, Rasûlullah’ı (s.a.s.) işittim, şöyle diyordu: “Yiyecek, yiyecekle misli misline denk olmalıdır.” O zaman yiyeceğimiz arpa idi. Kendisine: “Ama bu arpa onun misli değildir” dendi ise de: “Ben arpanın buğdaya benzemesinden korkarım” cevabını verdi.” 3728
Açıklama: Görüldüğü üzere arpa ile buğday birbirine yakın iki gıda maddesi olduğu için, bir cins sayarak araya giren fazlalığı fâiz kabul edenler olmuştur. İmam Mâlik bu mânadaki hadislere dayanarak bu iki maddeyi bir cins addeder. Cumhur ise buğday ve arpanın iki ayrı cins olduğunu kabul eder. Aslında burada da buğdayla arpanın bir cins olduğu sarih değildir. Ma’mer (r.a.), takvâsına binâen ihtiyatla hareket etmiştir. 3729
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Süleyman İbn Yesar demiştir ki: “Sa’d İbn Ebî Vakkas’ın merkebinin yemi bitmişti. Kölesine: “Ailene ait buğdaydan bir miktar götür, ona mukabil arpa satın al, sakın mislinden fazla almayasın” dedi. 3730
Ebû Ayyaş’ın -ki ismi Zeyd’dir- anlattığına göre: “Sa’d İbn Ebî Vakkas (r.a.)’a, beyaz buğday mukabilinde kabuksuz arpa satın almanın hükmünü sorar. Sa’d (r.a.) kendisine: “Hangisi daha kıymetli?” diye sorar. Zeyd: “Beyaz buğday” der.
3723] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/111-112
3724] Buhârî, Büyû’ 40; Müslim, Büyû’ 102, h. no: 1596; Nesâî, Büyû’ 50, h. no: 7, 281
3725] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınlar, 3/112
3726] Tirmizî, Büyû’ 24, h. no: 1242; Ebû Dâvud, Büyû’ 14, h. no: 3354-3355; Nesâî, Büyû’ 50, h. no: 7, 281-282; İbn Mâce, Ticârât 51, h. no: 2262
3727] Ebû Dâvud, Büyû’ 14, h. no: 3354, 3355
3728] Müslim, Müsâkat 93, h. no: 1592
3729] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/113
3730] Muvattâ, Büyû’ 50, 52, h. no: 2, 645
FÂİZ/RİBÂ
- 897 -
Sa’d onu bu işten men eder ve der ki: “Ben Rasûlullah’a (s.a.s.) kuru hurmayı tâze hurma mukabilinde satın alma hakkında sorulduğu zaman işitmiştim. Rasûlullah (s.a.s.) bunu sorana: “Tâze hurma kuruyunca ağırlığını kaybeder mi?” dedi. Adam “evet” cevabını verince, Rasûlullah (s.a.s.) onu bu işten men etmişti.” 3731
Açıklama: Görüldüğü üzere yaş hurma, kuru hurma ile eşit miktarla da olsa, farklı miktarla da olsa, peşin de olsa veresiye de olsa satın alınamadığı gibi, kıymetce birbirinden farklı olan buğday ve arpa da birbiri mukabilinde alınıp satılamaz. Araya bir başka birim meselâ “para” girmelidir. Biri satılır, elde edilen para ile öbüründen satın alınır. Ebu Hanife merhum yasağı veresiye satışa hamlederek ölçek yönüyle eşitlik halinde birbiriyle satışlarını tecviz eder. 3732
Ebû Dâvud’un diğer bir rivayetinde: “Hz. Peygamber (s.a.s.), tâze hurmayı kuru hurma ile veresiye satmayı yasakladı” denir.” 3733
Abdullah İbn Amr İbni’l-Âs’ın (r.a.) anlattığına göre, “Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine bir ordu hazırlamasını emretmiştir. Mevcut develer (askerlere) yetmedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) (devesi olmayanlar için, bilâhere) hazine develerinden ödenmek üzere deve te’min etmesini emretti. (Böylece Abdullah) zekât yoluyla hazineye gelecek develerden iki adedi karşılığında bir deve temin ediyordu.” 3734
Açıklama: Cumhur, aynı cinsten de olsa hayvanın hayvana mukabil veresiye olarak, farklı sayıda satılabileceğini söylemiştir. İmam Mâlik cinslerin farklı olmasını şart koşmuştur. 3735
“İki hayvan veresiye olarak bir hayvana mukabil satılamaz. Peşin satılırsa bunda bir beis yoktur.” 3736
Semûre İbn Cündeb (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvanın hayvanla veresiye satışını yasaklamıştır.” 3737
Saîd İbnu’l-Müseyyeb derdi ki: “Hayvanda ribâ yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.) hayvan satışını üç hususta yasakladı: el-Mezâmin, el-Melâkih ve Habelu’lhabele.” (Mezâmîn: Dişi devenin karnındaki yavru demektir. Melâkih: Erkek devenin belinde bulunan (ve dişiyi dölleyen) şey demektir. Habelu’l-habele: “Hâmile develerin hâmile kalması) yani, dişi develerin karnındaki ceninin doğuracağı yavrunun satımı. İmam Mâlik, bu tâbirleri, yukarıdaki gibi açıklamıştır. Ancak garib kelimeleri açıklayan lugatçi ve fakihler nezdinde, mezâmîn ve melâkih kelimeleri aksi mânaları ifade etmektedir. 3738
Açıklama: Bu hadis, biri diğerine mukabil karşılıklı satıma konu olan hayvanlar, aynı cinsten de olsa ayrı cinsten de olsa peşin veya veresiye, mutlak olarak
3731] Tirmizî, Büyû: 14, h. no: 1225; Ebû Dâvud, Büyû’ 18, h. no: 3359; Muvattâ, Büyû’ 22, h. no: 2, 624; Nesâî, Büyû’ 36, h. no: 7, 269; İbn Mâce, Ticârât 53, h. no: 2264
3732] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/114-115
3733] Ebû Dâvud, Büyû’ 18, h. no: 3360
3734] Ebû Dâvud, Büyû’ 16, h. no: 3357
3735] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/117
3736] Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1238; İbn Mâce, Ticârât 56
3737] Tirmizî, Büyû’ 21, h. no: 1237; Ebû Dâvud, Büyû’ 15; Nesâî, Büyû’ 65, h. no: 7, 292; İbn Mâce, Ticârât 56, h. no: 2271
3738] Muvattâ, Büyû’ 63, h. no: 2, 654
- 898 -
KUR’AN KAVRAMLARI
câiz olduğunu beyan etmektedir. Esâsen farklı cinsteki hayvanlar veresiye olarak birbiriyle satılsa ribâ yoktur. Aynı cinsten olmaları hâlinde veresiye satımları İmam Mâlik’e göre câiz olmaz. Şafiî hazretleri yukarıdaki rivayeti esas alarak cevazına hükmeder. 3739
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, bir adam İbn Ömer’e (r.a.) gelerek: “Ben birisine bir borç verdim. Bana, bunu daha üstün bir şekilde iâdesini şart koştum” dedi ve hükmünü sordu. İbn Ömer (r.a.): “Bu ribâdır” diye cevap verdi ve şu açıklamada bulundu: “Borç verme işi üç şekilde cereyan eder.
1- Borç vardır, bunu vermekle sâdece Allah’ın rızasını düşünürsün. Karşılığında sana rızâ-yı İlâhî vardır.
2- Borç vardır, bununla arkadaşını memnun etmek istersin.
3- Borç vardır, temiz bir malla pis bir şey almak için bu borcu verirsin. İşte bu ribâdır.”
Adam: Öyleyse bana ne emredersiniz, ey Ebû Abdirrahman? diye sordu. İbn Ömer şu açıklamada bulundu: “Akdi yırtmanı tavsiye ederim. Borçlu verdiğin miktarı aynen iâde ederse alırsın. Verdiğinden daha az iâde eder, sen de alırsan sevap kazanırsın. Eğer sana, daha iyi birşeyi gönül hoşluğu ile verirse, bu sana bir teşekkürdür, böylece teşekkürünü ifade ediyor demektir. Sana ayrıca, ona vâde tanıdığın için sevap vardır.” 3740
Mücâhid’in anlattığına göre, “İbn Ömer (r.a.) bir miktar borç para aldı. Bunu sâhibine daha iyi bir şekilde ödedi. Borç veren adam: “Bu verdiğimden efdaldir (fazladır)” diyerek almak istemedi. İbn Ömer adama: “Biliyorum, ancak için bu şekilde rahat edecek” dedi. 3741
Açıklama: İmam Mâlik, önceden her iki tarafca şart koşulmamak kaydıyla, borçlunun borcunu öderken, içinden gelerek, bir fazlalıkta bulunduğu takdirde bunun fâiz olmayacağını ifade etmiştir. Bunun borçlunun içinden gelmesi, gönül hoşluğu ile vermesi şarttır. Verilen fazlalık şart gereği, âdet icabı, vaad sonucu olursa câiz olmaz. Ayrıca bu fazlalık bir başka eksikliği kapatmamalıdır. Sözgelimi on adet düşük altına mukabil sekiz adet kıymetli altın ödemek veya on adet âdi sikke altın almışken, on adet iyi altın ödemek gibi, bu durum da ribâ sayılır. 3742
Sâlim (r.a.) anlatıyor: “İbn Ömer’e (r.a.) ‘belli bir vâde ile bir başkasında alacağı bulunan adam, parasını daha çabuk alabilmek için bir kısmından vaz geçecek olsa?’ diye sordular. İbn Ömer bunu hoş görmedi ve bu davranışı yasakladı.” 3743
Açıklama: İmam Mâlik ve Ebu Hanîfe vâdeyi kısaltma karşılığında borcun azaltılmasını tecviz etmemişlerdir. İbnu Abbas (r.a.) bunu tecviz eder. Şâfiî’nin her iki görüşe de sâhip olduğu belirtilir. 3744
3739] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/119
3740] Muvattâ, Büyû’ 92, h. no: 2, 681-682; İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/120
3741] Muvattâ, Büyû’ 90, h. no: 2, 681
3742] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3/120-121
3743] Muvattâ, Büyû’ 82, h. no: 2, 672
3744] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/121
FÂİZ/RİBÂ
- 899 -
Ubeyd İbn Ebî Sâlih anlatıyor: “Ben, bilâhere ödenmek üzere Dar-ı Nahle ehline bez sattım. Bir müddet sonra Kûfe’ye gitmek istedim. Borçlular bana gelerek fiyattan biraz inmem hâlinde peşin ödeyeceklerini söylediler. Bunu Zeyd İbnu Sâbit’e sordum. Bana: “Hayır, bu işi yapmana cevaz veremem, bunu (ribâyı) senin yemeni de, (satın alanlara) yedirmeni de emredemem” dedi. 3745
Zeyd İbnu Eslem anlatıyor: “Cenâb-ı Hakk’ın terketmeyenler için harb etmeye izin verdiği ribâ, câhiliye devrinde iki şekilde cereyan ederdi:
1- Bir kimsenin diğer bir kimsede, vâdeli bir alacağı bulunurdu. Vâde dolunca alacaklı: “Ödeyecek misin yoksa fâizlesin mi?” derdi. Borçlu öderse öbürü alırdı. Ödemezse, ölçeklenen, tartılan, ekilen veya sayılan çeşitten ise alacak katlanırdı.
2- Yaşla ölçülen (canlı hayvan gibi) bir mal ise, daha üst mertebeye kaydırılır, vâde de uzatılırdı. İslâm gelince Cenab-ı Hak şu âyeti indirdi: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının, inanmışsanız fâizden arta kalan hesaptan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz” 3746
“Ribânın en kötüsü, haksız yere müslümanın ırzını (mânevî şahsiyetini) rencide etmektir.” 3747
Açıklama: Ribânın en kötüsü diye tercüme ettiğimiz “erba’rribâ” tâbiri “en çok vebâle sebep olan”, “en ziyade haram olan” gibi mübâlağalı bir mana ifade etmektedir. Burada kötülüğü zihinde tesbit edilmek istenen şey gıybettir. Çünkü ırzı rencide, gıybetle olur. Gıybetin bu kadar kötü olması, kişinin nazarında şerefin maldan daha kıymetli olmasından ileri gelir. Irzla kişinin mânevî şahsiyetinin, sosyal itibar ve şerefinin kastedildiğini bir kere daha hatırlatabiliriz. İbnu’l-Esir, en-Nihaye’de: “Irz, insanın medh ve zemm yeridir. Nefsi de, selefi de (anası babası gibi) veya durumunun taalluk ettiği bir başkası da olabilir” diye tarif ettikten sonra “kişinin nefsini ve hasebini (itibarını) koruyan, onu noksanlaşma ve yaralanmalardan koruyan yönü de dendi” diye açıklar. Peygamberimiz; “Her müslümanın kanı, malı, ırzı bir diğer müslümana haramdır” buyurmuştur. Şu halde, insanın kan ve maldan sonra gelen varlığı, onun ırzını teşkil etmektedir. İnsan ecdâdıyla itibar kazanır, intisab ettiği cemaatle, köy veya şehri veya beldesiyle itibar kazanır, şeref duyar. Şu halde, yukarıdaki tarifteki medh ve zemm yeri tâbiri ile insana itibar getiren, şeref kazandıran her hususun kastedildiğini anlamamız gerekir. Böylece kişiyi dolaylı olarak rencide edici sözlerin daima gıybet hânesine yazılacağını bilmemiz gerekir. Dinimizin insan konusundaki bu hassâsiyeti, ona verdiği yüce değerden kaynaklanır.
Gıybeti kötülemede, onu ribâ ile mukayese etmek de başka incelik. Çünkü dinimizde ribâ en çok kötülenen, kaçınılması husûsunda en çok dikkat çekilen, hassâsiyet gösterilen bir günahtır. Kur’ân-ı Kerim’de “Ribâ (fâiz) yiyen kimselerin kıyâmet günü, kabirlerinden şeytan çarpmış kimselerin kalkışı gibi kalkacakları... Allah’ın ribâ’yı helâl sayan kâfirleri sevmediği” ifade edilir.3748 Şu halde, sadedinde olduğu3745]
Muvattâ, Büyû’ 81, h. no: 2, 671
3746] 2/Bakara, 278-279; Bu rivâyeti Rezîn tahric etti. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/123
3747] Ebû Dâvud, Edeb 40, h. no: 4876
3748] 2/Bakara, 275-276
- 900 -
KUR’AN KAVRAMLARI
muz hadis, gıybetin bu pis günahtan daha pis bir günah olduğunu belirtmektedir. Tîbî der ki: “Rasûlullah ‘ırz’ı, mübâlağa kasdıyla mal cinsine sokmuş ve ribâyı iki çeşit kılmıştır: Bir çeşidi müteârif ribâ’dır yani borçludan, malını fazlasıyla almaktır. Müteârif olmayan ribâ ise kişinin dilini arkadaşının ırzına uzatmasıdır. Hadiste ikinci ribâ birinciden daha kötü ilân edilmiştir.” Gıybetin böyle kötülenmesi İslâm’ın çok ehemmiyet verdiği sosyal dayanışmayı zedeleyici olmasından ileri gelir. Başka çeşit yaraların tedâvisi kolay ise de, mânevî yaraların, sosyal hastalıkların tedâvisi zordur. Çoğu kere mümkün değildir. Üstelik bu, ferdî hukuka girmektedir, affedilmesi, öncelikle gıybeti edilen kimsenin affetmesine bağlıdır. Hâlbuki bazen ırkî, mezhebî, siyasî cemaatî mülâhazalarla kitlelerin gıybeti yapılmakta, böylece hem ümmet birliği ciddî şekilde yaralar alarak günümüzdeki darmadağanıklıkta olduğu gibi gayr-i müslimler karşısında güçsüz duruma düşülmekte; hem de öbür dünyaya büyük veballe gidilmektedir. Gıybete giren ufak bir kelâmla, icabında bir millet, bir hizib, bir aile mensupları toptan rencide edildiği için günahı büyük olmaktadır.
Hadiste geçen istitâle, dil uzatma demektir. Bunun içine rencide edici her çeşit sözün gireceği açıktır. Hadiste yer verilen “haksız yere” tâbirinden âlimler, bazı hallerde gıybetin câiz olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Zulme uğrayan, hakkı rencide edilen kimsenin şikâyet etmeye, zâlimin yüzüne zulmünü haykırmaya hakkı vardır. Bu günah olan gıybet değilir. Ehl-i bid’anın, fâsığın kötülükleri, onların şerrinden mü’minleri korumak kasdıyla hallerinin beyânı câizdir yasağa girmez.
Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) kan mukabilinde alınan ücretten, köpek semeninden/parasından, fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, fâiz yiyeni, fâiz yedireni ve Mûsâvvirleri lânetledi.” 3749
Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı yiyeni, yedireni, ribâ akdini yazanı, sadakaya (zekâta) engel olanı, dövme yapanı, dövme yaptıranı, hulle yapanı, hulle yaptıranı lânetledi.” 3750
Açıklama: Rasûlullah (s.a.s.), bu hadislerinde, mü’minler ve hatta hayvan ve eşya hakkında bile kullanılmasına cevaz vermediği “lânetleme”nin, kimler hakkında kullanılabileceğinin örneğini vermektedir. Bunlardan ilki, konumuzla ilgili olandır. Rasûlullah’ın lânet ettiği az sayıda insanlar arasına fâizle ilgili muâmelelere girişenler de vardır. Alan-veren, fâizin girdiği akidleri yazan, şâhidlik yapan vs. Rasûlullah diliyle lânetlenmiştir. Ribâ veya fâiz aynı mânâya gelir, lügat olarak artmak, ziyadeleşmek demektir. İslâm dini alışverişte fâizi şiddetle yasaklamıştır. Kur’ân-ı Kerim birçok âyette fâizin haram olduğunu belirtmiş, mü’minlere “fâiz yemeyin” uyarısında bulunmuştur. 3751
“Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.” 3752
“Fâizle malını arttırmaya çalışan hiç kimse yoktur ki, işinin âkıbeti malının azalmasını
3749] Buhârî, Büyû’ 113, 25, Talâk Libas 86, 96; Ebû Dâvud, Büyû’ 65, h. no: 3483
3750] Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 8, 147
3751] 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39
3752] Ebû Dâvud, Büyû’, 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
FÂİZ/RİBÂ
- 901 -
sonuçlandırmasın!” 3753
“Miraç gecesi, bir kavme uğradım ki, karınları evler gibi iri idi. Bu karınların içi yılanlarla dolu idi ve yılanlar dışardan gözüküyorlardı. Ben: ‘Ey Cibril bunlar kimlerdir?’ diye sordum. “Bunlar fâiz yiyenler!” dedi...” 3754
Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: “En son inen ayet, fâizle ilgili olan ayettir. Rasûlullah (s.a.s.) onu bize açıklamadan vefat etti. Öyleyse fâizi de fâiz şüphesi olan muâmeleyi de bırakın.” 3755
“Fâiz yetmiş üç kapı (çeşit)dir.” 3756
Aşağıdaki hadis rivâyeti, mûteber kabul edilen hadis kitaplarında geçmez, büyük ihtimalle uydurmadır, zâten Peygamber üslûbuna benzemeyen bir ifâde söz konusudur ve cezâsı abartılmıştır:
“Fâiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. En hafifi, kişinin anasıyla zinâ yapması gibidir.”3757 Hatta kimi rivâyetlerde “kişinin Kâbe’de anasıyla zinâ yapması gibidir” denilir.
Tefsirlerden İktibaslar
“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.Ribâ yoluyla haksız yere mal kazananlar hem dünyada hem âhirette delilikten şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi sersemleyerek kalkarlar. Rastgele ve anlamsız hareketlerde bulunurlar. Bu onların; “Alış veriş de ancak ribâ gibidir.” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır. Artık her kim kendisine Rabbinden ribânın haram olduğuna dair bir öğüt gelir de ribâdan vazgeçerse geçmişteki aldıkları kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır. Samimi bir şekilde tevbe ederse Allah onu bağışlar. O’na ummadığı yerden bol bol rızık verir. Her kim de tekrar ribâya dönerse; işte onlar ateş halkıdır; orada sürekli azap içerisinde kalıcıdırlar.”3758
Ribâ: Aynı cins malların birbirleriyle karşılıklı satış akdinde şart koşulan bir fazlalığın olması veya borç veren kimsenin borç alandan borcun zamanının uzamasından dolayı verdiği para ya da malı fazlasıyla almasıdır. Eğer borçlu ödünç aldığı malı çalışarak arttırmışsa ribâ yiyen, borçlunun emeğinden gasbetmiş olur. Fakat borçlu aldığı malı arttıramamış bilakis daha çok zarar etmişse veya aldığı malı ailesi için harcamışsa, ribâ yiyen bu sefer borçlunun etinden, kanından yemiş olur. Ribânın tüm çeşitleri yasaklanmıştır. Sadaka: Geri iadesi istenmeden karşılıksız olarak bir kimseye malların bir kısımını bağışlamaktır. Karz-ı hasen: Bir kişiye karşılıksız olarak borç vermektir.
3753] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
3754] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260) (Bu rivâyet, bazı âlimlerce eleştirilmiş ve zayıf kabul edilmiştir.
3755] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261) (Bu rivâyet, zayıftır.)
3756] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260) (Bu rivâyet de zayıftır)
3757] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 260
3758] 2/Bakara 275
- 902 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: Ribâ: Sözlük anlamıyla ziyâdelenmek, fazlalanmak mânâsına mastar olup, fâiz dediğimiz “artık değer”in ismi olmuştur. Şeriat dilinde, karşılıklı faydaya yönelik bir sözleşmede karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık demektir. Ribâ bir muamelede, hem karşılık maksadıyla, hem de karşılıksız suretinde kendini gösteren bir yalancılık, bir çelişkidir. Bundan dolayı bir karşılık gözetme maksadı olmayınca ribâ tasavvur olunamaz. Cinsi ve ölçüsü bir olan şeyler birbirleriyle değiştirildiği zaman ikisi arasında fiyat farkından dolayı bir fazlalık meydana geleceğinden o vakit bir değer artışı gerçekleşir. Yani ribânın ölçüsü hem cins, hem miktar veya birinden biri şeklinde kendini gösterir. Karşılıklı sözleşmenin esası, malı malla terazide tartarak değiştirmek demek olan alışveriştir ki, malın faydasının satışı demek olan kira da bunun kapsamı içindedir. Gerçi satış bazı hallerde sadece kâr anlamı ifade eder. Fakat bu kâr, tek taraflı değil, en az iki taraflı bir sözleşmenin ürünü olduğundan karşılıksız sayılmaz. On kuruşa alınan bir mal on bir kuruşa satıldığı zaman, o bir kuruşa kâr denilir. Ribâ ise bir sözleşme sırasında olur: Bir sözleşmede cinsi ve miktarı birbirine eşit iki mal birbiriyle karşılıklı olarak değiştirildiği zaman bir tarafa bedelsiz bir fazlalık söz konusu oldu mu işte bu bir ribâdır ki, bu bedelsiz fazlalığın aslında karşılığı ödenmemiştir ve karşılığı yoktur. Mesela, birine daha sonra almak üzere borç olarak on lira verdiniz, o sizin verdiğiniz on lirayı harcadı; fakat bir süre sonra, sizin verdiğiniz o on liranın yerine size yine on lira getirip verdi. Verdiği anda da bu iki on lira birbiriyle değiştirilmiş oldu demektir. Bunlar cins ve miktarca tamamen birbirinin karşılığıdır. Fakat o borçlu on yerine mesela on lira on kuruş verirse, bu on kuruş açıktan ve bedelsiz verilmiş bir fazlalıktır. İşte bu âyet nâzil olduğu zaman böyle altın veya gümüş nakit borçlanmalar ile ribâ, câhiliyet devri Arapları arasında bilinen bir şeydi. Hatta zenginlerinin genellikle yediği içtiği hep ribâ demekti; biri öbürüne altın veya gümüş, belli bir para borç verirdi, aralarında kararlaştırdıkları vâdeye göre, geçen süre için belli bir miktar da fazladan ödeme yapılacağını önceden şart koşarlardı. Bu âyet indiği zaman aralarında en yaygın olan ribâ bu idi. Herhangi bir borçta vâde geldiği zaman borçlu borcunu ödeyemeyecekse alacaklısına, “veremeyeceğim, irbâ et” yani “arttır” derdi, yine bir miktar daha ribâ eklenir ve böylece her vâde yenilendikçe borcun miktarı da artardı ve arta arta anaparanın bir veya birkaç mislini bulurdu. Borcun aslına anapara anlamına gelen “ra’sü’l-mal” ve ona eklenen fazlalıklara da “ribâ” adı verilirdi. Her vâde yenilenişinde eklenecek ribânın yalnızca anapara üzerine veya birikmiş fâizlerle birlikte anaparanın toplamı üzerine konularak tartıya dâhil edilirdi ki, zamanımızın deyimi ile birincisi basit fâiz, ikincisi mürekkep fâiz demektir. Böylece ribânın anaparaya eklenip katlanması mürekkep fâizde daha hızlı olmakla beraber, fâizin her iki şeklinde de meydana gelmesi söz konusudur. İş ve ekonomi dünyasında bu gün yürürlükte olan fâiz işlemleri de öz bakımından câhiliyet devrinde cari olan fâiz geleneğinden farklı bir şey değildir. Zaman zaman fâiz miktarlarının ve işlemlerinin çoğalıp azalması da bunun niteliğini değiştirmez. İşte Araplar arasında geleneksel ribâ, tam anlamıyla zamanımızda nakit paralara ait fâizin veya nema denilen fazlanın kendisidir. Bunun “karz-ı hasen” denilen “karşılıksız borç” dışındaki bütün borçlanmalarda uygulaması da işte böyledir. Şüphe yok ki, işin aslına göre ve lügattaki anlamına göre, bunun en uygun adı “ribâ”dır. Ziyadelik, mutlaka bir artık değer, bir fazlalık anlamına gelir; buna “fâiz” veya “nema” adı vermek “alışveriş de ribâ gibidir” iddiasında görüldüğü gibi, ticarete benzetilerek verilen yalan ve uydurma bir
FÂİZ/RİBÂ
- 903 -
isimdir.
Ribânın nakit paralarda ifade ettiği bu fazlalık, anlam bakımından şeriatte diğer mallara ve “nesie” adı verilen vâdeli satışlara da uygulanmıştır. Nitekim “Nesiedeki de kesinlikle ribâdır.” hadis-i şerifi uyarınca soyut sarraflık işlemleri deveresiye esasına dayanan vâde farkları da başlı başına birer ribâdır. Bunun gibi “Aynı cins ve kalitedeki buğdaya karşılık, aynı cins ve kalitede buğday alınabilir, fazlası ribâdır. Aynı cins ve kalitedeki arpaya karşılık, aynı cins ve kalitede arpa alınabilir, fazlası ribâdır...” diye buğdayı, arpayı, hurmayı, tuzu, altını ve gümüşü, hâsılı altı ayrı şeyi aynı şekilde tek tek sayan meşhur hadis-i şerifte hem “yeden biyedin” yani peşin olarak elden, hem de “mislen bimislin” değer ve kalite bakımından eşiti ve eşdeğeri olarak tam karşılığı demek olduğu halde; peşin olmadığı takdirde gerçekleşecek olan yani sırf veresiye olmaktan dolayı söz konusu olan fazlalığın bu hadisin hükmünün kapsamı içinde olduğunda görüş birliği vardır. Bununla beraber bu hadiste ribânın altın ve gümüş gibi nakitler dışında kalan şeylerde dahi nasıl gerçekleşeceği gösterilmiştir ki, bunlar o günkü geleneksel anlayışta ribâ sayılan şeylerden değildi. Bundan dolayı ribâ kelimesi, geleneksel anlamı dışına çıkarılarak daha geniş kapsamlı bir şer’î deyim olmuştur. Bunun böyle olduğu şununla da desteklenmiştir ve kuvvet kazanmıştır ki, Hz. Ömer el-Faruk (r.a.): “Ribânın gizli, kapalı olmayan birtakım bölümleri vardır ki, onlardan birisi de hayvan alış verişlerindeki selemdir.” buyurmuştur. Selem peşin para ile veresiye mal alma, malı ucuza kapatma olduğuna göre; Hz. Ömer’in bu sözünden de anlaşılacağı gibi, ribânın birtakım gizli yolları ve şekilleri de olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim lügatte ve örfte ribâ adı verilmeyen ve günümüzde dahi fâiz kapsamı içine girmeyen bu çeşit hayvan alışverişlerindeki işlemin açıkça ribâ sayılması gerektiğini kesin bir dille belirtmiştir. “Ahkâm-ı Kur’ân”da açıklandığı üzere yine Hz. Ömer (r.a.) demiştir ki: “Ribâ âyeti, Kur’ân’ın en son nâzil olan âyetlerindendir. Hz. Peygamber (s.a.s.), bunu bize bütün yönleriyle açıklamadan göçtü. Bundan dolayı ribâyı ve rîbeyi bırakınız yani mevcut açıklamalara göre ribâ olduğu iyice bilinen şeyleri bıraktığınız gibi, ribâ reybi, ribâ şüphesi bulunanları da bırakınız.
Bundan dolayıdır ki, İslâm’da “Helâl olan şeyler apaçık, haram olan şeyler de apaçıktır ve ikisi arasında birtakım şüpheli şeyler de vardır, iyice şüpheden kurtuluncaya kadar, sana şüpheli gelenleri de bırak.” hadis-i şerifi gereğince, genel olarak şüpheli şeylerden uzaklaşmak mendup olduğu ve takva sayıldığı halde, özellikle ribâ şüphesi bulunan şeylerden kaçınmak vacip cinsinden bir görev olmuştur. Bundan dolayı fıkıh ilminde “ribâ şüphesi ribâdır, zira ribâ konusunda şüphe geçerlidir” diye bir kural vardır. Müslümanların bunları bilmesi gerekir. Yukarıda sözü edilen ve altı şeyden örnek göstererek ribâyı açıklayan hadis-i şerifiyle bu konuda mevcut diğer hadislerin ve âyetlerin verilerinden elde edilen bilgilere dayanarak Hanefî mezhebi imamlarının çıkardığı sonuçlara göre; gerek nakitlerde, gerek diğer mallarda ribânın sebebi ve ölçü birimi iki şeydir: cins ve miktar. Fakat Şafiî fakihleri nakitler dışındakilere bir “ta’m” denilen “yeme” anlamını, Malikîler “kût” mânâsını ilâve etmişlerdir.
Ribâ ile ilgili hükümler, Peygamberlik yıllarının sonuna doğru ve Mekke’nin fethi sıralarında nâzil olmuştur. Ve hatta halka duyurulması ile ilk uygulaması da Vedâ Haccı’na rastlamıştır. Bu sıralarda da “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’a razı oldum.”
- 904 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3759 âyeti gereğince İslâm dininin ikmal dönemleri yaşanıyordu. Önce Âl-i İmrân Sûresi’ndeki “Ey iman edenler kat kat katlanmış olarak fâiz yemeyin!” 3760 âyeti, sonra da işte bu âyetler nâzil oldu. Bu bize gösterir ki, ribânın ortadan kaldırılması bir tekâmülü ve gelişmişliği hedef tutmaktadır. Sistem olarak fâizin yer aldığı bir toplum düzeni, henüz tam anlamıyla istenen düzeyde mükemmel hale gelmemiş demektir ve mükemmel bir toplum düzeni ortaya koyamayan millet ve kavimlerden de ribâ kalkmayacaktır. Dine ve inanca bağlı ahlâkları yükselmemiş, sosyal yardımlaşma ve dayanışması sadece sözde kalmış, sosyal yapıları kuvvet ve tahakkümden kurtulup kardeşliğe varamamış olan toplumlar ribâdan kurtulamazlar, kurtulmadıkça da gerçekten Allah rızası olan ahlâk olgunluğunu ve sosyal düzen sağlamlığını bulamazlar, kamu yararı ile kişisel çıkarların çatışmasını ortadan kaldıramazlar. Herhangi bir toplumda fâizsiz yaşanamayacağı inancı yayılmaya ve fâizin meşru olduğuna çareler aranmaya başladı mı, orada çöküntü ve çözülme başgöstermiş ve câhiliyet devrine doğru dönüş başlamıştır. “Zarûretler mahzurluyu mubah kılar.” kuralınca zaruretler, mubah görme kapısını açar. Bugünkü insan toplumlarının ribâ devrinden kurtulabilmesi, ciddi ve sağlam bir toplum düzeni kurmalarına bağlıdır. Fakirlik azalıp sosyal yapıdaki düzelme ilerledikçe fâizler kendiliğinden düşecek ve bir gün gelip ortadan kalkacaktır. Fakat fâiz devam ettikçe de servetler tekelleşmeden kurtulmayacak ve fakirlik azalmayacaktır. Genel bakış açısından bakıldığında günümüz dünyasında fâizin ortadan kaldırılması bir ideal olarak düşünülmeye başlanmış ise de, doğrusu hâl-i hazırdaki eğilimler henüz tamamıyla ortadan kaldırılması değil, aşağı çekilmesi konusunda yoğunlaşmaktadır. İşte bütün dünyanın henüz gerçekleştiremediği bu ideoloji, Allah tarafından İslâmî toplum düzeninde gerçekleşmişti. Bu sûretle Kur’ân ve İslâm dini, hal-i hazırdaki bütün beşeriyete dahi en yüksek bir tekâmülün ilhamını sunacak bir aydınlık kitap, bir ilâhî kanundur.
Toplumun iktisat düzenini güven altına almak için, hayır yolunda infakı genelleştiren toplumlar fakirliği ortadan kaldırmayı en önemli hedef kabul ederler. Bunun aksine mal bölüşümünde ribâ usullerini revaçta tutan toplumlar da servette tekelleşme ile fakirliğin yaygınlaşmasını hedef tutarlar. Fâizci, borç verip ribâ alabilmek için daima bir muhtaç gözetir. Ve her ribâ bir bedel verilmeden alınan açık bir fazlalık olduğu için, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını hafifletecek yerde onun emeğini ve üretimini karşılıksız gasp eder, dolayısıyla borç yükünü daha da ağırlaştırır ve gerçekte o toplum ribâcılara çalışmış olur. Fakir fukara kısmı ne kadar dürüst ve faziletli olursa olsun o toplumun dışına itilmiş ve yabancı durumuna sokulmuş olur. Bu da o toplumu durmadan ihtilâllere sürükler. Meşrû olmayan art düşünceli maksatlardan doğan ihtilâl fikirleri ile fıtrî sebeplere dayanan ihtilâl arasında ise çok büyük farklar vardır. İlâhî rahmet, zenginlerle fakirlerin yaratılış sofrasından samimi bir yardımlaşmayla nimetlenmelerini gerektirirken, bunun aksine hareket eden ve karşılarında fakirlik olmadan nimete eremeyeceğini sanan toplumlar, hiçbir zaman ızdıraptan ve ihtilâl sancıları çekmekten kurtulamazlar. Böyle mal bölüşümünde ribâyı alışkanlık haline getiren toplumun fertleri için ribâ, tiryakilerin afyonu gibi hasret duyulan bir ihtiyaç halini alır. O zaman gerçekten faziletli sermaye sahiplerinin de bundan sakınmaları zorlaşır. Hepsi ister istemez bu çarkın dişleri arasında ezilir gider. O zaman
3759] 5/Mâide, 3
3760] 3/Âl-i İmrân, 130
FÂİZ/RİBÂ
- 905 -
bu zorluğu göğüsleyip de çevresindekilere biraz nefes aldırabilen büyükler işte yukarıda açıklanan “Onlar için Rabbleri katında ecir vardır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” âyetinin verdiği müjdeye nâil olurlar. Ribâcılar ise ebedî bir ihtilâl sarasının çırpınışları içinde kıvranır dururlar.
İşte Hak Teâlâ bunların bu hallerini açıklamak üzere buyuruyor ki: “fâiz yiyenler” yani fâizcilik yapan ve böylece servet elde ediyoruz diye muhtaçların kazançlarını ellerinden alan ve üretimin hedefini kamu yararından kişi çıkarlarına doğru kaydıran, gerçekte ise üretimden ziyade tüketime hizmet eden velhasıl hayır yoluna infak amacının tamamen zıddına gidenler, saradan, cinnetten kalkamazlar, ancak kıyamet gününde şeytan çarpmış sâralı veya deli gibi perişanlık içinde kalkarlar. Esasen dokunmak demek olan “mess” Arap dilinde “delirmek” anlamına da gelir, mecnûna ve saralıya “memsûs” yani dokunulmuş, çarpılmış denilir. Bunlar anlaşılmaz gizli sebeplerden ileri gelen fena hastalıklar olduğu için cinlere ve şeytana nisbet edilerek “cin tutmuş”, “şeytan çarpmış” denilegeldiği de herkesçe bilinen bir şeydir. Bunların böylece şeytana nisbet edilmesi hakikat mı, mecaz mı olduğu meselesi ayrıca tartışma konusu yapılmış ise de, burada asıl mânâ aşikârdır ki, fenalığın dehşetini ve gizli sebeplere dayandığını göstermektir. Bunlar ribâ ile emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürünü olan şeyi alıp, onunla geçindiklerinden tembellik içinde yatar, rahat ve hızlı bir şekilde uyanamazlar, hemen kalkamazlar; pekçoğu yataklarında şeytan çarpmış gibi saatlerce gerneşerek, ağzını, yüzünü buruşturarak, sendeleye sendeleye kalkarlar. Bütün hayatları ribâ düşüncesi ile ve onun dedikodusu ile geçer, düştükleri zaman da bellerini doğrultamazlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını ribâ ile doldurduklarından dolayı bir hadis-i şerifte de beyan buyurulduğu üzere, kabirlerinden kalkarken genellikle saralı veya deli halinde kalkacaklar ve bu hal onların belirgin özellikleri olacaktır. Mîrac gecesinde Rasûlullah, ribâcıları bu âyetin tasvir ettiği şekilde görmüş, bunlar kimdir diye sorduğu zaman da Cebrail bu âyeti okumuştur.
O ceza esasen şu sebeptendir ki, bunlar alış-veriş de başka birşey değil, ancak ve ancak ribânın bir benzeridir. O da ribâya benzer, o da ribânın bir bölümüdür diye inandılar. Alışveriş ile ribânın hakikatteki farklarına rağmen, ayrı ayrı özellik taşıyan iki şeyi aynı şeymiş gibi kıyaslayıp aynı işleme tâbi tuttuklarından başka, bununla da yetinmeyip ribâyı asıl, alışverişi de ona benzer bir ayrıntı yerine koydular. Sanki alışverişin de ribânın akıntısına kapılması gerekirmiş, onun izinde olması icap edermiş gibi bir düşünceden hareket eylediler. İşte fenalığın başı, ribâyı alışverişe benzetmeleri ve böyle bir kıyas ile ikisini aynı şeymiş gibi saymaları, daha önemlisi bu teşbih-i kalb veya teşbih-i maklûb ile ribâyı asıl ve temel kabul edip alışverişi de onun bir ayrıntısı yerine koymalarıdır. Sadece “ribâ alışveriş gibi değil”, bilakis “alışveriş ribâ gibidir” demeleri ve böyle bir mantık oyunu ile ribâyı alışverişe bir esas, bir temel imiş gibi gösterip helâl saymaları sebep olmuştur ki, bunlar bir taraftan alışveriş ile ribânın farkını kaldırmak iddiasında bulunur, diğer taraftan bu farkı tersine çevirip, tersyüz edip ortaya koyarlar. Tefsir âlimleri bu benzetmenin “teşbih-i maklûb” veya “teşbîh-i ma’kûs” olması hakkında biraz ihtiyatlı davranmışlar ve idare-i kelâm etmişler, fakat âyetin dış görünüşü bakımından “teşbîh-i ma’kûs” suretiyle bir kıyas-ı ma’kûs olmasını tercih etmişlerdir ki birine göre yani teşbih-i maklûb olduğuna göre, ribânın mübalağa yoluyla asılmış gibi abartıldığı, diğerine göre de asıl iddia edildiği anlaşılır.
- 906 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Nakitlerin, her çeşit malın hızlı bir şekilde değişim aracı olması, alışveriş ve değişimin tekrarlanması ve sürüp gitmesi de sonuçta malların bir kâr ve nemâ (artma) sebebi olması itibarıyla; nakitler durduğu yerde bilfiil nemâ yapmasa da takdiren bilkuvve nemâya sebep sayılır. Bu şeriat açısından da böyledir. Bu bahane ile ribâcılar birine bir para verdikleri zaman verdikleri paranın bilfiil olmayan nazarî nemâsını zihnen hesaba katıp, hayal edilen nazarî menfaatini karşılık göstererek, onun yerine fâiz denilen bir kesinleşmiş fazlalığı alırlar. Aslında mesele yine mal değişimi meselesidir. Fakat gerçekte karşılığın birisi var, diğeri ise hayalî olarak var gibi görünmektedir. Yani alınan fâiz görünür, bilinir, belli bir maldır, bir değerdir; fakat onun karşılığı farzedilen şey ise ne görülür, ne bilinir, ne de elle tutulur bir şeydir, sadece çeşitli ihtimaller içinde gezip dolaşan bir hayaldir, şöyle olabilirdi, böyle olabilirdi gibilerden bir hayalî kuvvettir, bir vehimdir. Hayal ise hakikate dönüştüğü zaman bir hiçtir. Hayalin hakikat ile değiş tokuşu da bir hayal değiş tokuşundan başka bir şey değildir. Alışveriş ise gerçek anlamda bir değiş tokuştur. Gerçeğin gereği de hayale hayal, hakikate hakikat hükmünü vermektir. Ribâcı hak gözetmediğinden, bu hayalî değişimi, bir gerçek değişim olan alışverişe benzeterek karşısındakine “Ribâ da alışveriş gibidir, ben bu fâizi karşılıksız almıyorum, alışveriş gibi bir değişim yoluyla alıyorum.” diye gösterir ve bunu malın kendisinin değil de faydasının satışı demek olan kira akdi gibi bir şey olarak tanıtmak ister. Oysa kirada fayda ortada ve gerçek ribâda ise nazarî olarak hayalde ve vehimde vardır.
Ribâcının değişim iddiası, altınların şıngırtısını altınla satmaktan daha hayalî bir değişimdir. Ribâcı altınlarına şöyle bir bakar, “Ben bunları tedavüle çıkarsam da herhangi bir alışveriş etsem, neler neler kazanmazdım. İşte şu on lirayı bütün bu faydalarıyla sana veriyorum. Haydi bu kazançları şu kadar sürede sen kazan da süre sonunda bu on liramı ve sağladığı faydalardan da şu kadarını toplam olarak geri bana ver.” der. Ayrıca “Bak, ben sana ne kadar iyilik ettim.” diyerek bir de minnet yükletir. O zavallı fakir de belki kazanırım ümidiyle o parayı o şartlarla alır, kazanabilirse zaten kazancını fâizciye verir. Kazanamazsa da mahvolur gider. Bununla beraber ribâcılar, “ribâ alışveriş gibidir” demekle kalmış olsalar, hakikate karşı büyük iftira anlamı taşıyan bu sözleri ve bu ruh halleri toplum için yine de nisbeten ehven-i şer (ehven şer) olurdu. Çünkü o zaman alışverişin esas olduğunu kabul ve itiraf etmiş olacaklarından fâiz işlemlerini mümkün olduğu kadar gerçek değişime yaklaştırmaya çalışırlardı. O zaman bütün ticarî işlemlerde ribâ hâkim olmaz, fâizsiz, sağlam ve gerçek anlamda kâr esasına dayalı ticaret de yapılabilirdi. Emek ve üretim sahipleri o kadar zarar görmez, servetler de sürekli olarak sermaye sahipleri lehine (çıkarına) birikip durmazdı. Hâlbuki ribâcılar kendi zihniyetlerinde “ribâ alışveriş gibidir” demekle kalmazlar. Onlar şu kanaattedirler: “Ticarî işlemlerde ve her türlü girişimde asıl maksat, kamu yararı değildir; en az emekle ve en az zahmetle çok kazanç sağlamaktır. Bol kazanç elde etmenin en rahat, en kısa yolu da fâizciliktir. Fâizde kâr muhakkak ve kuvvetli; ticarette ise riskli, zayıf ve vehim yani varsayımdır. Alışveriş gibi değişik sözleşmelerin çeşitli çaba ve zahmetlerin arkasından gelecek olan kâr ile tek sözleşmeyle ve bir hamlede elde edilecek kâr arasındaki fark çok açıktır. Sonra gerçek değeri ve faydası olan malların değişiminden çıkacak kârda fazla bir fevkalâdelik yoktur; çünkü o kâr, o uğurda verilmiş zahmetlerin normal bir karşılığıdır. İnsan hayalî bir şeyi, gerçeğe çevirdiği zamandır ki ciddi bir kâr elde etmiş olur. Alışveriş kapsamı içine giren bütün işlemler, hep kazanç ve kâr elde etmek
FÂİZ/RİBÂ
- 907 -
için araçlardır. Alışveriş yalnızca kazanç ve kâr içindir. Tüccarlık kamu yararına hizmet değil, kamu yararını kendine çekmektir.
Özetle, alışverişin asıl özü değişim ile onun bedeline sahip olmak demek değildir yalnızca kazanç ve kâr elde etmektir. Bundan dolayı da ticaretin özü alışveriş değil kârdır. Hâlis kâr ise ribâdır. Bu anlamda ribâ alışverişe benzer değildir, ancak alışveriş ribâya benzemektedir. “Alışveriş de ribâ gibidir.” formülüne göre; alışveriş helâl ise, ribâ öncelikle helâl olmalıdır derler. Ve hiçbir üretim yapmadan paralarını durmadan arttırmak isterler. Bunun için paranın sağladığı fayda derken yalnızca ribâyı düşünürler. Paralarının getireceği fâizi düşünmeden hiçbir işe girişmezler. Fâiz kalkarsa ticaret durur derler. Kendilerini tüccarların en büyüğü sayarlar. Fâiz işine bulaşmadan ticaret yapanlara tüccar bile demezler. Hâlbuki tüccarı yaşatan fâizciler değil, fâizcileri yaşatanlar tüccarlardır.
Fâiz düşünmeyen bir kimse, meselâ yüzde beş kârla işe girişmek isterse ribâcılar, yüzde on ile bile iş tutmaya râzı olmazlar, fakat başkalarını iflâs ettirmek ve fâiz piyasasını yükseltmek için türlü türlü entrikalar çevirerek bir süre için zarara bile katlanırlar. Bir kere ticarî işlemlerin aslı esası fâizdir şeklinde karar verildimi, artık ribâ bütün alışverişe hâkim olur. Ribâya benzetilmeden, fâiz hesabı karıştırılmadan hiçbir alışveriş yapılamaz. Esas hedef olan mallar ile onu elde etmeye araç olan para arasındaki denge, araya giren ribâ ile, malların aleyhine ve paranın lehine bozulmaya başlar. Emek ve çalışmanın karşılığı, fâiz kanallarından ribâcıların ellerinde toplanır, derece derece ve gitgide servet tekelleşmeye başlar, lüks ve zararlı tüketim meydanı alır, sermaye sahipleri lehine tüketim önem kazanır. Bizzat üreticiler hesabına üretimin değeri düşer, aracılar da bu ikisi arasında durmadan bocalar durur. Bakarsınız hem mal vardır, hem de sermaye, bununla beraber ihtiraslar ve kıvranmalar arttıkça artmıştır. Toklar azalmış, açlar çoğalmış, gülenler eksilmiş, ağlayanlar artmıştır. Dünyalar kadar mal yığılı olsa, parası olmayan yine fakirdir. Derken çalışan ve üretime katkıda bulunan emek sahipleri ile, sermaye sahipleri arasında kin ve öfke başlar. Bir taraftan sermaye sıkıntısı çeken üreticilerde paranın değişim aracı olması aleyhine fikirler ve duygular gelişmeye başlar ve onlar malların, parasız ve aracısız değişimini arzu etmeye başlarlar. Öbür taraftan da para kaynaklarını ellerinde tutanlar, bütün imkânlarını kullanarak bunları ve bütün ekonomik hayatı kontrol altına almaya, bunları saf dışı etmeye veya esaret altına almaya çalışırlar. Gitgide sermayeden de, üretimden de yoksun olan işsizler çoğalır. Bunlarda da bir yağmacılık hissi uyanır. Dışardan bakıldığı zaman mutlu ve muhteşem sanılan bir toplum, oysa artık içinden çürümüş ve kurtlanmıştır. Sükûn içinde kımıldanmak ihtimali bile yok gibi görünen kesimler, ruhlarındaki acının telaşı ile artık patlamaya hazır hale gelmiştir. Şeytanlar da bundan istifade etmeye kalkışırlar.
Bütün bu fenalıklara sebep olan ribâcıları, korkunç bir cinnetin sarsıntısı sarar da bütün gerçekleri hayal, bütün emelleri altüst olur. Bu sâra onlara da dedikleri zaman zihinlerine gizlenen cinnet eserinin bir anlamda dışa vurması demek olacaktır ki, küçük veya orta kıyamette olmasa da büyük kıyâmette mutlaka bu cezayı göreceklerdir. İnançlarını düzeltip tevbe etmedikçe bu kötü sondan kurtuluş yoktur. Kur’ân’ın belağatı, ne kadar hayret verici bir şeydir ki, bir tahsis ve hasr edatı altında bir teşbîh-i ma’kûs ifade eden veciz cümlesi içinde bu kadar çok mânâyı özetlemiş ve halkın ihtiyacını karşılamış, iyilik ve takva yolunda yardımlaşmak için kapsamlı ve meşru olan bütün değişim usullerini ve
- 908 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ticarî ilişkileri ribânın tekeline vermek ve bununla ilgili olarak bütün hukukî ve sosyal düzeni, normal mecrasından hayra ve halka hizmet hedefinden çevirmek ve çalışanların, üretenlerin ve tüketenlerin emek ve işgücünü, şahsî ihtiraslarına hizmetçi kılmak ve gerçekleri hayale dönüştürmek isteyen ribâcıların bir nevi cinnet anlamı taşıyan bütün ruh hallerini gösterivermiştir.
Evet ribâcılar demekte ve bu kanaatla hareket etmektedirler, hâlbuki Allah, alışverişi helâl, ribâyı haram kıldı. Bunlar birbirine benzer şeyler değil, tamamen zıttırlar. İlâhî nassın hükmü böyle iken aralarındaki fark nasıl olur da görmezlikten gelinir ve aksine ortaya konulan bir bâtıl benzetme ile alışverişi ribâya veya ribâyı alışverişe kıyas etmeye kalkılır. Bunları birbirine karıştırıp haramı helâl, helâlı haram yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Allah, birbirinin zıddı olan yalan ile doğruyu, hayal ile hakikatı nasıl ayırmış ve bu farklılığı kaldırmak yetkisini hiçbir kimseye nasıl vermemiş ise gerçek ve sağlıklı bir değişim olan alışveriş ile yalan ve vehim ürünü bir değişim olan ribânın birbirine zıt olduğunu ortadan kaldırmaya, haramlığını ve helâllığını karıştırmaya kalkışmak da böyledir. Birbirinin zıddı olan nur ile karanlığı birbirinin aynı saymak nasıl bir cinnet ise, ribâ ile alışverişi benzer şeyler saymak da öyledir.
Akıl ve idrâkleri olgunluğa ulaşmamış ve henüz ilâhî irşad kendilerine ulaşmamış bulunanlar haydi neyse, fakat böyle açık seçik rabbanî uyarıların gelişinden sonra da bu sevdâdan vazgeçmeyip böyle bâtıl duygu ve düşüncelerde ısrar edenlerin, âhiretteki halleri şeytan çarpmış deli ve saralı gibi olmaz da ne olur? Bundan dolayı kendisine Rabbinden böyle bir öğüt, bir nasihat ve uyarı gelip de derhal ribâcılıktan vazgeçen her kim olursa olsun geçmişte kalan ribâ artık onun kendisinindir. O fesh olunmaz, geri alınmaya da kalkışılmaz, hüküm öncesine şâmil olmaz ve değildir. Ve onun hükmü sırf Allah’a kalmıştır. Şimdiki halde ilâhî emri dinlediğinden dolayı, artık ihlâs ve nedâmet derecesine göre, Allah ona ecir verir; geçmiştekileri de dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz, onu ancak O bilir. Şu kadar var ki, tevbe hakkındaki vaadine bakılırsa, o kulun affedilme ümidi fazladır. Her kim dönerse yani eskiye döner de yine ribâyı helâl görmeye başlarsa işte onlar ateş yani cehennem ehli ve ashâbıdırlar. Cehenneme gönderilirler ve orada ebediyyen kalırlar.
Bu Kur’ân âyeti, ribânın niteliği ile kâr gözeten alışverişin niteliğini öylesine kesin bir şekilde ayırmış ve ikisi arasındaki farkı ve tezadı öylesine tesbit etmiştir ki, bu karşılıklı ayırım kelimesindeki “elif lâm”ı ahd-ı hâricîye hamledip, ribânın “kat kat ve katmerli” yani mürekkep olan bir tek çeşidine âitmiş gibi göstermeye imkân bırakmamıştır. Bundan dolayı “ribâ” kavramı ile “alışveriş” kavramı iyice anlaşıldıktan sonra bunları birbirine karıştırmaya imkân yoktur. Allah katında alışveriş, “alışveriş” olduğu için helâl; ribâ da “ribâ” olduğu için haramdır. Kendisine ribâ karıştırılarak yapılmış olan alışverişlere gelince, bunların da temiz ile pisin karışmasından çıkacak olan belli hükme bağlı olacağı bilinmektedir. Midesi temiz olanlar, bir damla pislik karışmış olan suyu nasıl içemezlerse işte bu da öyledir. Nitekim bir hadis-i şerife göre: “Haram ile helâl birleşince haram öne geçer” kuralı bunu bildirmektedir. Ribâ haram ve bâtıl olunca, ribâ ve benzeri pislikler karışan alışveriş de fâsit olur ki, bunun ayrıntıları ve açıklaması fıkıh ilminin konusuna girer. Yukarıda görüldüğü üzere, şeriat açısından ribâ kavramı oldukça genel bir kavramdır. Bunu mümkün olduğu kadar Hz. Peygamber’in açıklamalarından anlamak ve ayrıntılarını onun hadislerinden çıkarmak gerekir. Ancak
FÂİZ/RİBÂ
- 909 -
geleneklerde ve dilde yaşayan ve bilinen bir ribâ örneği vardır ki, o da nakit paralarda kendini gösteren fâizdir ve bunun âyetteki ribâ kavramının içinde yer aldığı her türlü şüpheden uzaktır. Âyetin bunun dışındakiler hakkında genel ve mücmel şer’î anlamı ve delaleti, başlıcaları ismen zikredilen ve yukarıda geçen meşhur “eşyâ-yı sitte” (altı şey) hadisi ile ve bir de “Nesiede de ribâ vardır.” hadis-i şerifi ile tefsir edilmek gerekirse de belli bir vâdeye bağlı olarak verilen nakit borçtan dolayı alınan meşhur fâizin haram olduğu, bizzat âyetin kesin hükmünden çıkan bir sonuçtur. Şu halde gerek âyette geçen uyarı ve gerek ribâcılara Allah’ın savaş ilan ettiği şeklindeki tehditler topluca göz önüne getirildiği zaman, hiçbir mü’minin şüphe etmemesi gerekir ki, toplum düzeninin iyiliğini ve mutluluğunu gözetecek yerde onu gözardı edenler, Kur’ân’ın bu kesin açıklamalarına rağmen ribâ için cevaz yolları aramaya kalkışırlarsa, bunda toplum için, toplumun geleceği için büyük faydaların değil, büyük zararların ve tehlikelerin mevcut olduğunu hesaba katmamış olurlar. Çünkü ribâda toplum için büyük zarar vardır. Ancak konuya kişisel açıdan yaklaşıldığı zaman, herhangi bir ferdin toplumdaki gidişatı tek başına durdurmaya veya o gidişatın yönünü değiştirmeye gücü yeteceği iddia edilemiyeceğinden bazı hallerde ve bazı kimseler için bunun “Kim başkasının elindekine saldırmaksızın ve haddi aşmaksızın mecbur kalır da yerse...” 3761 âyetinin hükmüne göre, zarûret halinde ölmüş hayvanın etinden yeme cinsinden bir hükme tâbi olabileceği söz konusu olmuş ve bunun için bir vakitler yetim, dul ve kimsesizler için ve onlara benzeyen sakat ve yatalaklar gibi muztar durumda bulunanlar için, “hîleyi şer’iyye” adı verilen “devir” usûlüne göre çare bulunduğu sanılmış idi ki, bu da herhangi bir sû-i isti'mal ve kötü niyet söz konusu olmaksızın, denilebilir ki, özden ziyade bir şekil işidir. Böyle bir zarûret durumuna düşmek kimse için temenni edilecek bir şey değildir. Ancak şu da çok iyi bilinmelidir ki, ribâ hastalığı, ferdî bir dert olmaktan çok sosyal bir dert, toplumsal bir hastalıktır. Bundan dolayı sosyal yardımlaşma ve dayanışması pek kısır olan gelişmemiş toplumlarda hızla yayılır ve toplumu etkisi altına alır. Gelişmeye doğru güvenli adımlarla yürüyen toplumlarda bunun tam tersi meydana gelir ki, İslâmiyetin başlangıcında Muhammedî feyiz sâyesinde yirmi sene içinde bu gelişme meydana gelmiş ve kısa zamanda ribâ belâsı toplumdan silinip atılmıştır ve ribâsız bir ticaret uygulanmıştır.
Tefsir âlimleri, ribânın haram kılınmasının sebeplerini aşağıda görüldüğü üzere tek tek zikretmişlerdir:
1- Yukarıda daha önce anlatıldığı üzere ribâ, insanın malını karşılıksız olarak almaktır. Yüz lirayı, yüzbir liraya peşin ya da veresiye satmak, bütün çıplaklığıyla açıktır ki, o bir lira fazlayı karşılıksız almaktır. İnsanın malı da kendi ihtiyacıyla ilgili olduğundan bunun gasbedilmesi haramdır. Nitekim Hz. Peygamber “İnsanın malının hürmeti yani haramlığı, kanın hürmeti gibidir” buyurmuştur. Bundan dolayı insanın malını karşılıksız olarak almak haramdır. Acaba o yüz lira sermayenin bir müddet zimmette beklemesi, o bir lira fazlanın karşılığı değil midir? Bir de bugün peşin olarak on kuruşa satılacak bir şeyi, bir ay sonra veresiye olarak onbir kuruşa satmak da câiz olmuyor mu? Hayır. Verilen o bir lira gerçek ve sağlam bir liradır. Yüz liranın zimmette durması ise vehim ve nazarî, dolayısıyla itibarî bir duruştur ki, bu duruş bir menfaat olabileceği gibi, aynı zamanda bir zarar
3761] 2/Bakara, 173
- 910 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olabilir.
Hatta bundan dolayıdır ki, ribâ yalnızca insanın malını karşılık almakla kalmayıp, karşılık adını vermek gibi bir ahlâksızlığı ve bir çeşit sahtekârlığı da içermektedir. Buna karşı gösterilen karşılıklı rızânın bir tarafı hakikatte rızâ değil, bir hoşnutsuzluktur. Bundan dolayı bir lirasını doğrudan doğruya hibe veya sadaka olarak veren kimse ile fâiz olarak veren kimsenin kalbindeki duygularda ne büyük farklılık vardır. Birisi en yüksek haz ve zevke erişmiş bir kalb olarak gayet ferah ve sevinçli olurken, diğeri malını çarptırmış bir zavallı durumunda ve acılar içindedir. Alışverişteki peşin ve veresiye farkına gelince, eğer alınan verilen her iki bedel bir cinsten değilseler, bunlar herhangi bir sözleşmede birbirleriyle karşılaştırıldıkları ve yalnızca birbirleriyle ölçüldükleri zaman aralarındaki üstünlük farkının ortaya çıkmasına imkân yoktur. O üstünlük farkı bu değişimde değil, sözleşmenin dışında kalan üçüncü bir değer ölçüsünün yardımıyla ortaya çıkabilir. Bunun için yalnızca bir satış sözleşmesi hiçbir zaman kârlılık ifade etmez. Satışta kâr, işte o üçüncü şey üzerine yapılan sözleşmenin bir sonucudur. Tüccar da böyle sürekli sözleşmelerle iştigal eden kimsedir.
Meselâ, on kuruş şu anda ve şu sözleşmede bir okka buğdaya tam karşılık olabildiği gibi, başka bir günde ve başka bir alışveriş sözleşmesinde on okka buğdaya karşılık olabilir. Ve kuruş ile buğday arasında cinslerinin ve faydalarının değişmemesinden dolayı her iki taraf yani alan ve satan taraflar, her zaman için seve seve hakiki bir değişme yapabilir. Ve hiçbiri kendi amacına göre birşey kaybetmiş olmaz. Bu durum, taraflardan birine bir kâr ve fayda sağlamışsa; söz konusu o kâr, sırf bu satış sözleşmesinden doğmamıştır, bu sözleşmeyle daha önceki bir satış sözleşmesinin arasındaki farktan doğmuştur. Yani on okka buğdayı on kuruşa satan adam, ihtimal ki, daha önce onu beş kuruştan almıştır. Aksine bir okka buğdayı on kuruşa satan da daha önce yirmi kuruşa almış olabilir. Alışveriş yoluyla ticarî işlerde görülen kâr ve zarar da hep böyledir. Yoksa değiştirilen çeşitli mallar arasındaki bir tek değişim doğrudan doğruya söz konusu olduğunda tek başına ne kâr, ne de zarar düşünülemez; ancak birbirine denk olup olmadığı düşünülebilir. İşin içyüzü de böyledir. Diğer sebepler ve araya giren bozucu unsurlar önlenirse alışverişin niteliği böyledir. Ancak bu alışveriş, buğdayın buğdayla, altının altınla değiştirilmesi gibi aynı cinsten olan şeylerde ise o zaman her birinin miktarı, öbürünün ölçüsü olacağından; bunlar gerek peşin, gerek veresiye olsun aralarındaki fazlalık, bir okka un ile iki okka unun, yine bunun gibi bir lira ile iki liranın değişiminde olduğu gibi, derhal kendini belli eder ve göze batar. Bunun için bunlar eşit bile olsalar biri bir gün sonra verilmiş olunca, bir günlük gecikme veya öncelik bir fazlalık teşkil eder ve bu artık alışveriş olmaz, sırf fâiz olur. Zaten borç verme de böyle olduğundan dolayı ribâdır. Bundan dolayı ribâyı buna benzeterek tahlil etmek bir gasptır, bir müsâderedir. Bunun içindir ki, meşhur “eşyâ-yı sitte” hadisiyle bu mânâ, örfteki ribâ kavramına ek olarak ayrıca açıklanmış bulunmaktadır.
2- Ribâ insanları cidden çalışıp kazanmak ve üretim ile meşgul olmaktan uzak tutar. Çünkü herhangi bir sûretle beş on kuruş para sahibi olmuş bulunan bir kimse fâizcilikle parasını peşin veya veresiye arttırmak imkânını bulunca artık geçimini kazanmak için az veya çok kolay bir yol elde etmiş olur. Ve o zaman zahmetli olan ticaret veya sanatlarla çalışıp kazanmak zorluğuna ve sıkıntısına dayanamamaya başlar. Bu durum, yüksek üretim yapmaya kabiliyetli birçok
FÂİZ/RİBÂ
- 911 -
kimsenin çalışmalarından iş dünyasının mahrum kalmasına ve bundan dolayı da halkın genel çıkarlarının kesilmesine sebep olur. Hâlbuki dünya ve toplum düzeni ticaretler, üretimler, sanatlar ve bayındırlık faâliyetleri ile gerçek boyutunu kazanır. Yüksek çalışmanın, yüksek sermayelerin dahi yakından ilgili olduğu bu açıdan bakılınca sermayeyi arttırmak için ribânın da bu anlamda kamu yararına hizmet edebileceği iddia olunamaz. Çünkü bu arttırma yalnızca ribâdan beklenecek olursa emek ve çalışmaya hiç önem verilmemiş ve iltifat edilmemiş olur. Hâlbuki bayındırlık ve kamu yararı paraya, bir araç olarak bağlı gibi görünüyor ise de, emek ve çalışmaya bizzat geçerli bir sebep olarak dayalıdır. Bundan dolayı sermaye sahiplerinin nakitleriyle birlikte kendi emek ve çalışmaları da üretime eklendiği takdirde meydana çıkacak sonuç ile, bunların emek ve çabalarını kısmen de olsa ribâya terk etmeleriyle diğer çalışanların ve üretenlerin ortaya koyduklarını tüketmekten doğacak sonuçlar arasındaki fark pek büyüktür. Eğer ticaret ve iş dünyasında ribâ sayesinde iktidar ve güçlerini sürdüren sermaye sahiplerinin fâizcilikleri ellerinden alındığı zaman bunların ticaretteki kıymetlerinin kalmayacağı düşünülüyorsa, o zaman da bunların zaten faydalı ve kıymetli bir kesim olmadıklarının ve işe yaramadıklarının kabul edilmesi ve bu yüksek sermayeleri ellerinde hapsetmeye haklarının olmaması lâzım gelir. Yok eğer bu sermaye sahipleri cidden ticarî gücü yerinde ve kabiliyetli kimseler ise o zaman da ribâcılık, bunların gerçek değerlerini engellediği ve mesaîlerinden ticaret dünyasını mahrum bıraktığı için, onlara ve kamuya zarar veriyor demektir.
3- Ribâcılık insanlar arasında ihtiyaca göre “karz-ı hasen” sûretiyle iyilik ve yardımlaşmanın kesilmesine sebep olur. Çünkü ribâ haram ve yasaklanmış olunca, insanların yüz yüze gelip birbirlerine fâizsiz borç vermesi; onların hem hoşuna gider, hem de bu durum ahlâk ve sosyal güvenin gelişmesine yaygınlaşmasına ve neticede de sosyal düzenin sağlamlaşmasına sebep olur. Herkes ihtiyacı ölçüsünde tüketmeye, tükettiği ölçüde ödemeye mecbur olacağından borcunu ödemede titiz davranır, vaktinde ödemeye daha çok gayret gösterir ve borcuna dört elle sarılır. Şüphe yok ki, on yerine onbir ödemeye mecbur olanlar arasında batan borçların çoğu batmaktan kurtulmuş olur. Ribânın yürürlükte olduğu yerlerde muhtaç olanların ihtiyacı bir lira yerine iki lira borçlanmaya sebep olabilir. Bu imkânı bulan para sahipleri de bunu vesile yaparak “karz-ı hasen”den vazgeçmeye başlarlar. Bu şekilde halk arasında iyilik, ihsan yardımlaşma ve dayanışma duyguları silinmeye; yerine hırs, kin, öfke ve saldırganlık fikirleri yayılmaya yüz tutar. Bu da toplumun felâkete sürüklenmesi demek olur.
4- Ribâyı câiz kabul etmek, zenginlere fakir fukaradan fazla bir mal çekmek imkânını bağışlamak demektir ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın rahmetine aykırı düşer. Bu sayılan birkaç sebep bile; ribânın infaka, hayır denilen kamu yararına ters düştüğünü açıkça göstermeye yeter.
5- Bunların her biri ribânın çirkin ve kötü bir şey olduğunu ifade eden zararlarını göstermekle beraber, Allah katındaki haramlığının hikmetini tam anlamıyla anlatmaya yine de yetmez. İhtimal ki ribânın bilinmeyen daha birçok kötü yönleri vardır. Ribânın haram oluşunun asıl sebebi bunun ilâhî nass ile sâbit olmasıdır. Ve bütün mükellefiyetlerin ve yasakların sebepleri ve hikmetleri, mükellef olan halk tarafından bilinmeleri de gerekli değildir. Dolayısıyla biz, sebep ve hikmeti bilemesek bile, ribânın kesinlikle haram olduğunu tanımamız gerekir.”
- 912 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3762
Mevdûdi diyor ki: “Arapça “ribâ” kelimesinin sözlük anlamı “bir şeyi arttırmak” veya “bir şeye eklemek”tir. Teknik olarak ise, borç verenin, borçludan verdiği para üzerinden belli bir yüzde alması yani fâizdir. Kur’an’ın vahyedildiği dönemde fâiz çok çeşitli şekillerde alınıyordu. Örneğin, bir kimse bir mal aldığında ödeme için belli bir vâde belirleniyor ve borçlu borcunu belirlenen tarihte ödeyemezse, ona belli bir zaman daha tanınıyor, fakat ödenecek meblağa biraz daha ekleniyordu. Veya borçlanan kişi, borç aldığı miktardan fazlasını ödemek zorunda kalıyordu. Veya belli bir vâde için bir fâiz oranı belirleniyor, eğer borçlu belirlenen zaman içinde ödemede bulunmazsa fâiz oranı arttırılıyordu.
Kur’an fâizle borç vereni deli bir adama benzetir. Deli adam nasıl dengesizliği nedeniyle hâkimiyetini kaybederse, aynı şekilde borç veren kişi de para verirken o denli dengesini kaybeder ki, şuurunu yitirir. Onun akılsızlığı o denli büyüktür ki, benciliğinin ve açgözlülüğünün nasıl insan sevgisine, insan kardeşliğine ve dostluğuna kökten bir darbe vurduğunu ve insanlığın genel maslahatına zarar verdiğini farketmez. Birçok şeyi feda ederek zengin olduğunun farkına varamaz. İşte o da, bu dünyada sanki deli bir adam gibi davranır. Âhirette de aynı bu dünyadaki gibi deli olarak dirilecektir. Çünkü herkes hangi konumda ölmüşse âhirette o konumda dirilir.
Onlar görüşlerini yanlış bir teori üzerine dayandırdıkları için kâr ile fâiz arasındaki farkı göremezler. Onların iddiası şudur: Ticarette sermayeden kâr etmek helâl olduğuna göre, borca yatırılan paradan fâiz almak neden haram olsun? Sadece Arap müşrikleri değil, günümüzün bankaları, finans kuruluşları da fâiz hakkında bu tür düşüncelere sahiptirler. Borç veren bir kimse o parayı borç vermeyip bir yere yatırsa kâr eder, borç alan kişi de bir yere yatırım yapıp kâr ettiğine göre, borç veren kişi diğerinin kârının bir kısmını neden almasın, diye fikir yürütürler. Fakat onlar dünyada risksiz ve belli bir oranda sabitleştirilmiş kâr getiren hiçbir iş olmadığını unutmaktadırlar. Ticarette, endüstride, tarımda ve her tür girişimde, hem sermaye, hem de işgücü kullanılmalıdır. Aynı zamanda müteşebbis sabit bir kâr oranı beklememeli ve belli bir riski göze almalıdır. Şimdi, aldığı borçla yatırımda bulunup üretimde bulunan borçluyu bir tarafa bırakalım ve aldığı borcu tüketimde kullanan kişinin fâiz ödeme durumunu ele alalım. Parasını kârlı bir işte kullanılmak üzere belli bir fâiz oranıyla borç veren kimse ile başka tür yatırım ve girişimlerle meşgul olan kimseyi karşılaştıralım. Herhangi bir girişimde bulunan kişi veya kişiler tüm zaman, işgücü, kafa ve sermayelerini kullanırlar ve işlerinin başarılı olabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Fakat yine de sabit bir kâr oranını garantilemiş değillerdir ve birçok riskle karşı karşıyadırlar. Tam tersine, sadece sermayesini veren kredici ise, üzerine hiçbir risk almaksızın sabit bir kâr oranını garantilemiştir. Hangi mantıkla, hangi adâlet ve ekonomi düşüncesine göre onun sabit bir kâr oranını garantilemesi doğrudur? Bir kimse, bir fabrikaya, yirmi yıl içinde hangi fiyat oyunlarının olacağını hesaba katmaksızın, nasıl yirmi yıllık sabit bir fâiz oranıyla borç verebilir? Bütün ülke riskle karşı karşıya bulunduğu, zarar yaptığı ve fedâkârlıklar yapmak zorunda kaldığı halde, savaş borçlarına karşı bir yüzyıl boyunca fâiz ödenmesini haklı gösterecek bir sebep var mıdır?
3762] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 913 -
Farklı ekonomik ve ahlâkî sonuçlar doğuran fâiz ve kâr arasındaki en önemli ayrılıklar şunlardır:
1) Alıcı ile satıcı arasındaki kâr anlaşması eşit şartlarda olmaktadır. Alıcı ihtiyaç duyduğu maddeyi satın alır ve satıcı da bu maddeyi alıcıya sağlarken kullandığ zaman, işgücü gibi harcamaları için kâr alır. Bunun aksine fâizde, borçlu, zayıf konumu nedeniyle krediyi verenle eşit şartla anlaşma yapamaz. Borç veren kişi ise, kârı olarak belirlediği miktar kadar sabit oranda bir fâiz alır. Eğer borçlu aldığı parayı kişisel ihtiyaçları için kullanırsa, elbette zaman faktörü hiçbir kâr getirmez. Eğer borçlu aldığı parayı ticaret, endüstri, tarım gibi sektörlere yatırırsa o zaman eşit oranda kâr ve zarar şansı vardır. O halde fâizle borç vermek bir tarafa sabit ve garantili bir kâr getirirken öte tarafa zarar veya bir tarafa kesin ve garantili bir kâr, öteki tarafa ise belirsiz ve kesin olmayan bir kâr getirebilir.
2) Tüccar yüksek de olsa bir kez kâr talebinde bulunur; fakat kredi veren, tekrar tekrar ve zamanla oranı artan bir fâiz ister. Borçlunun borç aldığı para üzerinden kazandığı kâr kendi içinde sınırlıdır; fakat, borç verenin parası üzerinden istediği fâizin sınırı yoktur. Borç veren kişi bazen borçlunun tüm kârını alabilir, hatta tüm kişisel mallarına el koyabilir ve yine de borçlu borcunu ödeyemeyebilir.
3) Bir madde el değiştirdiğinde veya fiyatı değiştiğinde ticarette alışveriş sona erer. Bundan sonra alıcıdan satıcıya bir şeyler ödemesi istenemez. Mobilya, ev veya toprak kiralarına gelince, borç verilen şeyin aslı harcanıp tüketilmez, fakat kararlaştırılan zaman sonunda sahibine geri verilir. Fakat alınan borç para olduğunda, borçlu önce bu sermayeyi tüketir, sonra da alacaklıya üzerine bir miktar fâiz katlayarak öder. Yani borçlu için iki risk vardır; borçlu hem borç aldığı anaparayı üretmeli, hem de fâizi karşılayacak parayı kazanmalıdır.
4) Ticaret, endüstri ve tarım gibi ekonomik sektörle uğraşan kimseler zaman, işgücü ve beyin gücü harcayarak kâr elde ederler. Fakat borç veren kimse, hiçbir riske atılmaksızın ve işgücü de harcamaksızın, ihtiyacı dışındaki parayı borç vererek borçlunun kârının en büyük hissedarı olur. O yapılan işteki kâr oranına, gerçekten, kâr olup olmadığına, belki de zarar olduğuna bakmaksızın, sadece kendisine verilen sabit garantili fâiz nisbetinde işe ortaktır.
Yukarıda anlatılanlardan, ekonomik yönden de, ticaretin toplumda yapıcı bir etkisinin, fâizin ise yıkıcı bir etkisinin olduğu açığa çıkmaktadır. Ahlâkî yönden ise fâizin bencillik, katı kalplilik, paraya tapma gibi kötü özelliklere yol açtığı ve insanlar arasında sevgi ve yardımlaşma ruhunu öldürdüğü bilinmektedir. O halde fâiz, toplum için hem ekonomik, hem ahlâkî yönden zararlıdır. Kişinin ihtiyacı olmayan parayı ne yapacağı sorusuna gelince, bu para aynı zamanda hem kâr, hem zarara aynı olmak şartıyla ticarete, endüstriye vs. yatırılabilir.
Bu izin sadece, fâizi haram kılan âyet nâzil olmadan önce alınan fâizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o fâizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu âyetten bu meselenin Allah’a havâle edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan fâizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden fâiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup
- 914 -
KUR’AN KAVRAMLARI
almışsa, aldığı fâizi kendisine harcamamalı ve fâiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Fâiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyâmet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah’ın azâbından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır.
“Allah ribâyı yok eder, sadakaları ise arttırır. Allah çok nankör ve günahkâr kimseyi sevmez.” 3763
Allah ribâ sonucu elde edilen malı yok eder, bereketini giderir, bu mal âhirette sahibine fayda vermez, bilakis eziyete sebep olur. Sadakaları ise sevap ve bereket bakımından arttırır, sahibine âhirette de mükâfat verir. Allah verdiği malları Allah yolunda ve ihtiyaçlı kimselere harcamayan nankörleri ve devamlı günah işleyen, insanların ihtiyaçlarını fırsat bilerek ve Allah’ın nimet olarak verdiği malı kullanarak insanları sömürenleri sevmez. Onlar bu amellerinden vazgeçmezlerse âhirette onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonuç olarak ribâ, bir çok yönüyle hakkı ve hukuku rayından çıkarmaktır. Bunda aracı amaç, amacı da araç zannettiren bir göz boyama; bir şeyi kendisiyle hem mukayese etmek, hem de kendine intibak ve eşitliğini ortadan kaldırmaya çalışmak gibi bir çelişki bulunmaktadır. On lira, on lira ile hem ölçülmek, hem de on bir lira yerine konulmak gibi hak ve hakikatın zıddına bir çelişki vardır. Bunun için ribâ, gerçekte hakka değer vermek ve hayat hakkı tanımak istemeyen ve nihayet kendi çıkar ve isteklerini hakkın gerçek ölçüsü ve temeli saymak isteyen kısır görüşlü kimselerin şiarıdır. Bunun için ribâya taraftar olanlar, daima hukukî mevzuatı, Hakk’ın ölçüsüyle ölçmeyip beşeriyetin kanunlarını, hakkın ve gerçeğin yegâne ölçüsü sanan ve her şeyi kendi kişisel çıkarları açısından görenler arasında bulunur. Cenâb-ı Allah da ribânın, insanların koyduğu kurallarla değil, ilâhî hükümlere dayalı olarak haram olduğunu ve bundan dolayı bunu helâl sayanların saradan kurtulamayarak en sonunda cehennemi boylayacaklarını ve yalnızca tevbe edip bundan vazgeçenlerin kurtulma ümitleri olduğunu beyan buyurmuştur. Artık bu kadar büyük bir zarar olan ribâyı bir kâr, bir kazanç sanıp da arkasından koşmamalıdır. Sonra ribâcıların zannettiği gibi, ribâ malı arttırır da sadakalar eksiltir değildir. Tam tersine, Allah, malı arttırır sanılan ribâyı derece derece eksilte eksilte nihayet mahveder. Ribâ içinde ayın on dördü gibi parlak görünen servetleri, hilâl gibi küçülte küçülte nihayet gözle görünmez hale getirir de buna karşılık; malı eksiltir sanılan sadakaları “irbâ” eder yani gitgide büyütür ve çoğaltır, nemâlandırır. Ribâ, mal üretecek hayatları kurt gibi yiye yiye bitirir, nihayet sermayelerin de batmasına sebep olur. Hâlbuki sadakalar ecir, hayat ve bereket olur. Ve Cenâb-ı Allah, haramı helâl tanımakta ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimselerin hiç birini sevmez. O tevbe edenleri sever, onlardan râzı olur. Ribâ ise pek kâfirâne ve pek günahkârâne bir iştir.” 3764
Mevdûdi diyor ki: “Bu sosyal, ekonomik, ahlâkî ve ruhsal yönlerden doğrudur. Görünüşte fâizin zenginleştirip, infâkın fakirleştirmesine rağmen, gerçekte bunun tersi olur. Fâiz, tabiatı itibârıyla sosyal, ekonomik, ahlâkî ve ruhsal gelişmeye
3763] 2/Bakara, 276
3764] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 915 -
engeldir ve infâk (fâizsiz borç vermeyi de içerir) tüm bunların gelişmesini sağlar.
Fâize ahlâkî ve ruhsal yönlerden bakacak olursak, onun açgözlülük, bencillik, cimrilik, haset, katı kalplilik gibi özelliklere dayandığını ve borç veren kişide bu özellikleri beslediğini görürüz. Diğer taraftan infâk; cömertlik, tokgözlülük, yumuşak kalplilik ve sevgi üzerine kurulmuştur ve bu yüce niteliklerin gelişmesine yardımcı olur. Hiç kimse bu özelliklerin bir önceki özelliklerinden daha iyi olduğu gerçeğini yalanlayabilir mi?
Toplumsal yönden bakıldığında birazcık düşünme bile insanı, eğer toplumdaki bireyler karşılıklı ilişkilerini bencillik üzerine kurarlarsa ve bireylerarası yardımlaşma ancak şahsî çıkar karşılığında olursa, o toplumun kuvvetli, dayanıklı ve dengeli bir toplum olamayacağı sonucuna götürür. Eğer zenginler fakirlerin sadece sömürülmek için var olduğuna inanıyorlarsa, bu durumda bir çıkar çatışması meydana gelecek ve toplumda ayrılıklar ortaya çıkacaktır. Eğer diğer şartlar da bunları desteklerse bu durum bir sınıf çatışmasına neden olacaktır. Diğer taraftan, eğer toplumun bireyleri karşılıklı ilişkilerini sempati üzerine kurarlar ve birbirlerine cömertçe davranırlarsa, toplum güçlenecektir. Eğer her birey ihtiyacı olan diğer bireye yardım ederse ve “varlıklı”lar “varlıksız”lara sempati ile veya en azından adâletle davranırlarsa, o toplumda karşılıklı sevgi ve saygı gelişecek ve toplum güçlü, dengeli bir toplum olacaktır. Tabii ki toplumdaki gelişme bu karşılıklı işbirliği ve sevgi ile de desteklenecektir.
Şimdi de fâizi ekonomik yönden ele alalım. Borçlar iki çeşittir: Tüketim borçları, ihtiyacı olan kimseler tarafından kişisel gereksinimlerini karşılamak amacıyla alınır. Ekonomik borç ise işadamları tarafından ticaret, endüstri, tarım ve benzeri sektörlere yatırılmak üzere alınır. Birinci tür borçta fâizin kötü sonuçlar doğurduğu herkes tarafından bilinmektedir. Her ülkede bankerler ve kredi veren kimseler işçilerin, köylülerin ve genelde fakir kesimin kanını emmekte ve onların durumlarının daha da kötüye gitmesine neden olmaktadırlar. Fâiz talepleri bu insanların borçlarını ödemesini hemen hemen imkânsız kılar ve onları bu işten kurtulmak için sürekli borç almaya iter. Anaparanın birkaç katı kadar fâiz ödeseler bile anapara ödenmeden kalır. Borçlunun gelirinin büyük bir bölümü alacaklı tarafından alınır ve fakir borçlu yakasının iki ucunu bir araya getiremez. Doğal olarak bu, işçilerin işlerine olan ilgilerinin azalmasına neden olur. İşlerin meyvesi başkaları tarafından alınınca, onlar da kendilerini tüm kalpleriyle işlerine veremezler. Bundan başka, üzüntü, tedirginlik, yetersiz beslenme sağlıklarını bozduğundan, parasızlık nedeniyle gerekli ilâçları bile alamazlar. O halde fâizle borç verme çoğunluğun kanının emilmesi pahasına küçük bir grubun palazlanıp gelişmesine ve toplumda genel bir bozulmaya neden olur. Bu yolla ortaya çıkan randıman düşüklüğü millî üretimin kalite ve standardını düşürür. Sonunda kan emiciler de kendi açgözlülüklerinin ve zulümlerinin kurbanı olurlar. Ezilen ve sömürülen insanların bastırılmış kızgınlıkları, borç verenlerin acımasızlığı ile su yüzüne çıktığında kanlı bir devrime dönüşür ve sömürenlerin tüm şeref ve kötü yoldan kazanılmış servetlerini yerle bir eder.
Ekonomik borçlarda sabit bir fâiz oranının uygulanmasının doğurduğu birçok kötü sonuçtan üçü şunlardır:
1) Piyasa oranına eşit veya ondan daha yüksek fâiz ödemeyen projeler, toplum için gerekli ve faydalı olsa da sermaye elde edemez. Kullanılması mümkün
- 916 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olan tüm para, ulusal yönden ne denli zararlı olsa da, piyasa oranına eşit veya daha yüksek fâiz verebilen ticari ve endüstriyel sektörlere akar.
2) Ticarî, endüstriyel veya tarımla ilgili her şartta yüzde beş, altı veya daha fazla kâr oranı garanti edebilen hiçbir iş yoktur. Böyle bir garantinin olmayışı bir yana, hiçbir işte zarara karşı garanti yoktur. O halde sermayenin sabit fâiz oranı ile borç alan hiçbir iş, riske ve zarara karşı garanti altında değildir.
3) Borç veren kimse işin kârına ve zararına doğrudan ortak olmadığı ve sadece sabit bir fâiz oranını gözönünde bulunduğu için yapılan işin sosyal refahla olan ilişkisine dikkat etmez. Onun ilgilendiği tek şey kendi çıkarıdır; bu nedenle piyasada ne zaman bir kriz görse parasını hemen piyasadan çeker. Bu şekilde bencilliği nedeniyle panik yaratmış, piyasada kriz yolu açmış ve var olan krizi ise felâkete dönüştürmeye yardım etmiş olur.
Yukarıda anılan fâizin üç kötü sonucu o denli açıktır ki, ekonominin alfabesinden haberdar olan herkes bunu bilir. Hiç kimse Allah tarafından konan tabiî kanunun yani fâizin millî serveti azalttığı gerçeğini inkâr edemez.
Şimdi de infâkı (sadaka) ekonomik yönden ele alalım. Eğer bir toplumun zenginleri paralarını serbestçe kendilerinin ve bakmakla yükümlü oldukları kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak için harcasalar ve servetlerinin bir bölümünü ihtiyacı olan kimselere dağıtsalar, fâizsiz borç olarak işadamlarına verseler veya bir işe ortak olsalar ya da sosyal hizmetler için hükümete fâizsiz borç verseler, o zaman elbette ticaret, endüstri ve tarım gelişecektir. Millî servet artacaktır. O halde fâizin bir ulusun gelişmesini engellediği ve infâkın gelişmeye yardım ettiği apaçık ortadadır.
Borç veren (Tefeci) şüphesiz narkör bir zavallıdır. Kendisine servet veren Allah’a karşı şükreden bir kul olarak, en azından O’nun kullarına fâizsiz borç vermelidir. Eğer, bunun tersine Allah’ın nimetini, kendisinden fakir olan diğer kulları sömürmekte kullanırsa, o zaman sadece nankör olmaz, aynı zamanda kötü kalpli ve zâlim de olur.
“Doğrusu iman edip salih amel işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir.”3765 Allah’ın istediği şekilde iman edip sâlih amel işleyen, Allah’ın yasakladıkları şeylerden uzak duran, namazı rükûn ve şartlarını yerine getirerek, huşû içerisinde, devamlı kılan ve zekâtı eksiksiz bir şekilde, vaktinde verilmesi gereken yerlere veren kimseler var ya, onlar için Rableri katında Cennet nimetleri vardır. Onlar, öldükten sonra korkunun yaygın olduğu kıyâmet gününde tüm korkulardan emin olacaklar, âhirette alacakları mükâfat çok büyük olacağı için dünyada bıraktıklarına veya kaçırdıkları fırsatlara üzülmeyeceklerdir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Buna karşılık iman edip iyi işler, sâlih ameller yapan ve özellikle namazlarını doğru dürüst kılıp zekâtlarını veren kimseler yok mu? Her zaman bunların Rableri katında ecirleri vardır. Bunlara gelecek bir korku yok, bir kayıptan dolayı mahzun olacak da değiller.” 3766
Mevdûdi diyor ki: “Bu bölümde Allah karşılaştırma için iki karakter
3765] 2/Bakara, 277
3766] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
FÂİZ/RİBÂ
- 917 -
sunmaktadır. Birisi servet düşkünü, gece gündüz Allah’a ve yarattıklarına aldırmaksızın servet biriktirmekle uğraşan tefecidir. Diğeri ise Allah’a ibâdet eden, Allah’ın yarattıklarının haklarını gözeten, serveti kazandıktan sonra kendisi, başkaları için ve iyi ameller uğrunda harcayan cömert kimsedir. Allah birinci tür kimselerden hoşlanmaz; çünkü onlar, iyi ve dengeli bir toplum kuramazlar. Aksine onlar bu dünyada hem kendilerini, hem de başkalarını rezil ederler, Âhirette onlara acıklı bir azap vardır. Bunun aksine Allah ikinci tür kimselerden râzı olur, çünkü bu kimseler iyi ve dengeli bir toplum kurup, gerçek başarıya ulaşabilirler. Onlar bu dünyada huzur içindedirler ve Âhirette de bütün Cennet nimetleri onların olacaktır.
“Ey iman edenler, Allah’tan sakının! Mü’minler iseniz ribâdan kalanı bırakın! Ey iman edenler, Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun, O’nun emirlerini yerine getirin ve yasaklarından kaçının, ancak bu şekilde Allah’ın azâbından sakınmış olabilirsiniz. Eğer gerçek mânâda iman etmiş iseniz ribâdan alacaklarınızı bırakın! Çünkü o bir ateştir.” 3767
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ey iman ehli Allah’dan korkun, O’nun azâbından korunun! “Geçmişte yaptıkları kendisine âittir” âyetinin hükmüne göre, geçmişte kalan ribânın sahibinin zimmetinde bulunduğundan gaflet etmeyin. Henüz alınmamış, elde edilmemiş ve kalmış olan ribâdan geriye kalanları bırakın, terkedin. Eğer siz gerçekten mü’min iseniz, böyle yaparsınız. Zira imanda olgunlaşmak, gereğini yerine getirmeyi gerektirir.” 3768
“Şayet yapmazsanız artık Allah ve Rasulü’nün size savaş açmış olduğunu kesinlikle bilin! Tevbe ederseniz anaparanız size aittir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız.” 3769
Şâyet ribâdan vazgeçmezseniz Allah ve Rasulü’nün size düşman olup savaş açmış olduğunu bilin! Tevbe edip ribâdan vezgeçerseniz anaparanız size aittir. Ne ribâ alarak veya borcunuzu geciktirerek başkasına zulmediniz ne de ribâ vererek başkası tarafından zulme uğrayınız.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şayet yapmazsanız yani Allah’tan korkmaz, ribânın haram olduğuna inanmaz veya inanır da yine terk etmezseniz Allah ve Rasûlü tarafından bir harbe mâruz kalacağınızı bilmiş olasınız. Yahut kırâetine göre, Allah ve Rasûlü tarafından kendinize harb ilan ediniz. Burada ribâyı terk etmeyenleri, gerek ribâ helâldır inancına dönmüş mürted veya ahdini bozmuş kâfir olsun, gerekse haram olduğuna inandığı halde o inançla amel etmeyip ribâya devam eden fâsık mü’min olsun; her ikisine de Allah Teâlâ, savaş ilân etmeyi emretmiştir. Çünkü bunlar, zekâtı inkâr eden veya inandığı halde vermemekte direnenler gibi ya mürted veya bâğî ve âsîdirler. Dışarıdaki kâfirlere her zaman için savaş açmak zarûrî ve gerekli olmadığı halde, bunlara savaş açmak kayıtsız şartsız vâcip kılınmıştır. Demek olur ki, ribâdan sakınmak, İslâm tabiiyetinde bulunanların hepsine farzı ayn bir ferdî görev olduktan başka, genelde ribâ işlemlerini kaldırmak da mühim bir ictimaî farizadır. Çünkü ribâ öyle bir sosyal hastalık ve öyle bir toplumsal fitnedir ki, toplumda sürüp gittiği müddetçe tek tek kişilerin ondan kaçınmaları çok zor, belki de imkânsız olur. Gerçi küfür diyarında bulunan bir müslümandan, müslim ile gayri müslim arasındaki ribânın
3767] 2/Bakara, 278
3768] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
3769] 2/Bakara, 279
- 918 -
KUR’AN KAVRAMLARI
haramlığı sâkıt olacağı Hanefî mezhebinde açıkça ortaya konmuştur. Bilhassa bu hikmetten dolayı olsa gerek ki, Asr-ı Saâdet’te müslüman ümmeti kemal derecesini bulup da savaş edebilme güç ve kabiliyetini kazanmadıkça ribânın haram oluşu ilân edilmemiştir. Bundan dolayı İslâm devleti, ribâ işlemleri yapan kişileri uyarır ve terbiye eder. Bunlar fert veya cemaat halinde devlete karşı koyarlarsa o zaman onlara savaş ilân etmek bütün müslümanların dinî görevleri gereğidir. Bununla beraber bugünkü müslümanlar bu vazifelerini unutmuş ve bunun uygulanması hususunda sosyal güçlerini yitirmiş, bir kararsızlık ve karışıklık içine düşmüş bulunduklarından pratik hayatta ribâdan kaçmak sırf ferdî bir görev gibi kalmış; ribânın toplum hayatında revaç bulmuş olması da ona karşı koymak isteyenlerin durumunu güçleştirmiştir. Kur’ân böyle ribâyı terk etmeyenlerin Allah tarafından savaş ilânını hakkettiklerini anlatıyor ki, Kur’ân dilinde “Allah ve Rasûlü’nün harbi” deyimi, bazen gerçekten savaş anlamında, bazen de günahın büyüklüğünü ve zararını tasvir için uyarı makamında mecaz olarak kullanılır. Ve burada her iki tefsirle ilgili olarak görüşler öne sürülmüştür. Demek ki biri olmazsa, diğeri muhakkak olacaktır. Fâiz yiyen veya yedirenler maddî veya mânevî anlamda ilâhî savaştan kurtulamayacaktır. Bunun için bir hadis-i şerifte “Allah, ribâ yiyeni de, yedireni de lânetlemiştir.” veya “lânet etsin” buyurulmuştur.
Bu böyledir. Ve eğer siz ribânın haram olduğuna inanır, ribâya tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Anaparalarınızın hepsini alırsınız, o şekilde ki, zulüm etmezsiniz, zulüm de edilmezsiniz yani ne fazla alırsınız, ne de eksik alırsınız. Fakat tevbe etmezseniz, dinden çıkmanızdan veya zulmünüzden dolayı ilâhî harbe muhâtap olmakla her türlü zarara uğrar, anaparalarınızı ve hatta bütün mallarınızı bile kaybedebilirsiniz ve kendinize yazık etmiş olursunuz.
Bu âyetin, müslüman olup da daha önce yaptıkları ribâ işlerinden henüz alamadıkları alacakları kalmış olan birtakım kimseler hakkında nâzil olduğu anlaşılıyor. Daha özel anlamda olmak üzere ve aşağıda açıklanacağı şekilde daha başka birkaç nüzul sebebi de rivâyet edilmektedir:
Mukatil’in rivâyetine göre, Taif’deki Sakif kabilesinden Amroğulları denilen oymaktan Mes’ud, Abdi Yaley, Habib ve Rabi’a adlarındaki dört kardeş hakkında nâzil olmuştur ki, bunlar Mekke’de Beni Mahzûm’dan Beni Muğire’ye fâizle borç verirlerdi. Hz. Peygamber Taif’i fethettiği zaman bu kardeşler müslüman olmuşlar, sonra Beni Muğire’deki alacaklarının fâizlerini istemişlerdi. Beni Muğire de müslüman olmuş ve İslâm’a rağmen fâiz vermek istememişlerdi. Fetih’ten sonra Mekke valisi olan Attab ibni Üseyd’e müracaat olundu ve bir rivâyete göre, Sakif’in Hz. Peygamber’le Taif antlaşmasında hak üzerinde ribâdan olan gerek alacak ve gerekse vereceklerinin mevzu’ yani metruk ve sâkıt olduğuna ilişkin hüküm de yer almaktaydı. Attab ibni Üseyd (r.a.) Hz. Peygamber’e yazdı, o zaman işte bu âyet nâzil oldu. Bundan dolayı Hz. Peygamber, cevap olarak bu âyeti yazdı ve altına da şu notu ekledi: “Onlar buna râzı olurlarsa ne âlâ, yoksa onlara savaş ilân et!” Ata ile İkrime’nin verdiği bilgilere göre, Hz. Peygamber’in amcası Abbas ile damadı Osman b. Affan (r.a.) ortak olarak hurma bahçesi kiralamışlar yani vakti gelince hurmaları toplamak üzere peşin para vererek selem yoluyla bir alışveriş sözleşmesi yapmışlardı. Toplama vakti gelince, hurmanın bir kısmını toplayıp kaldırmışlar, geriye kalanını da fâiz karşılığı olarak toplamak istemişlerdi. Bu da fâizin karşılığı demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Süddî’nin rivâyetine göre, Hz. Abbas ile Hz. Halid bin Velid, câhiliyye devrinde ortak olarak
FÂİZ/RİBÂ
- 919 -
fâizcilik yapıyorlardı. İslâm’a girdikleri zaman eskiden kalma pek çok fâiz alacakları vardı. Bu âyet bunlar hakkında nâzil oldu.
Hadis kitaplarında sahih rivâyetlerle yer almış bulunan bilgilere göre, Abdullah b. Ömer ile Câbir (r.a.), bizzat Hz. Peygamber’den şöyle rivâyet etmişlerdir ki; Rasûlullah vedâ Haccı günü Mekke’de yani Câbir’in açıkça bildirmesiyle Arafat’taki meşhur hutbesinde “Câhiliyye devrindeki ribâların hepsi bâtıl ve sâkıttır. İlk iptal edeceğim ribâ da Abdulmuttalib oğlu Abbas’ın ribâsıdır” buyurmuş idi. Mekke ve Taif’in fetihleri hicretin sekizinci senesinde vedâ Haccı ise onuncu senesinde olmuş ve hacdan birkaç ay sonra da Hz. Peygamgamber vefat etmişti.
Bundan anlaşılmaktadır ki, bu ribâ âyetinin ilk uygulaması bu hutbede ilân buyurulmuş ve âyetin hükmüne göre; o güne kadar alınmış olan ribâlara dokunulmamış ve alınmamış olanlar da iptal edilmiştir. Bundan dolayı Hz. Abbas’ın fâiz alacakları âyetin özellikle nüzul sebebi değilse bile genel olarak âyetin hükmünün ilk uygulandığı alacaklar olmuştur. Bu âyet, sonradan müslüman olan kâfirlere uygulanacak hüküm hakkında da büyük bir temel olmuştur. Bu gibi kimselerin müslüman olmadan önceki zamanlarında, İslâm dininin hükümlerine aykırı ve fakat kendi aralarında mûteber ve geçerli olmak üzere yapmış oldukları işlemler temelden fesih ve iptal edilmez; fakat İslâm’a girdikten sonra ortaya çıkan sonuçları, İslâm’ın hükümlerine göre çözüme kavuşturulur. Meselâ, kendi aralarında câiz ve fakat İslâm’a göre câiz olmayan bir nikâh yapmış bulunsalar, bu nikâh geçerlidir, fakat İslâmiyete aykırı düşüyorsa onda devam olunamaz. Kâfir iken süt kardeşiyle nikâhlanmış ve onunla yatmış ise, bu nikâh eskiye göre mûteber ve geçerlidir. Verilen mehir geri alınmaz. Fakat İslâm’a girdikten sonra onda devam olunamaz. Boşanmaları gerekir. Mehir belirlenmemiş ise mehr-i misil ödettirilir. İşte ibâresi yalnızca ribâyı ilgilendiriyor gibi görülen bu âyet, kapsamı ve delâleti bakımından birçok işlemlere ait hükümleri de içine almaktadır. Bunun gibi veda Haccı Hutbesi de birçok hükme temel teşkil eder. Bu cümleden olmak üzere, bu şuna da delâlet ediyor ki; dar-ı harpte yapılmış olan sözleşmeler, aslında İslâm’a göre fâsit yapılmış olsalar bile, fetihten sonra onlar temelden feshedilmez. Zira biliniyor ki, âyetin nüzulü ile Mekke’de tahsil edilmemiş ribâların iptalini fiilen ilân eden bu hutbe arasında, Mekke fethinden önceye ait akitlerin uzantısı olarak devam edip gelen birtakım ribâ sözleşmeleri vardı. Demek ki, bir dar-ı harpte müslümanlarla diğerleri arasında yapılmış olan sözleşmeler, orayı müslümanların fethinden sonra bile esasından feshedilmez. Alınmış olanlar iade olunmaz. İşte bu ribâ konusunda görüldüğü gibi, fâsit kısım yani İslâm hükümlerine uygun olmayan kısım devam da ettirilmez. Yani fethin hükmü, daha öncesine şâmil olmaz, ancak sonrasına dönük olur. Bu açıklamalardan şu sonuçları alabiliriz: Evvelâ şunu belirtmek gerekir ki, bu âyetin inişi, sadece Vedâ Haccı’ndan değil, Mekke fethinden de önce imiş. Ayrıca ribâ için, onu inkâr edene veya haram olduğunu kabul ettiği halde ribâ işine devam edene savaş açmanın farz olması dâr-ı harpte değil, dâr-ı İslâm içinde ve Müslümanlığı kabul etmiş olanlar için geçerli olan bir hükümdür. Müslümanların vazifesi, dâr-ı harbde bulunan kâfirlere, ribâdan vazgeçmeleri için savaş ilân etmek değil, kendi ülkelerini müslim veya gayri müslim, kim olursa olsun ribâ fitnesine uğratacak olanlardan korumaktır. Bunun için “Ey mü’minler Allah’tan korkun!” diye hitap buyurulmuş, “Ey insanlar” diye buyurulmamıştır. Mü’minlerin hükümranlığı ve vilâyeti de dâr-ı İslâm’a aittir. Dâr-ı harb için geçerli değildir. Bu mânâdan dolayıdır ki,
- 920 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Hz. Peygamber, İslâm uyruğunda bulunmayanlara ribâyı terk etmeleri gerektiğini teklif etmediği halde, İslâm’ın zimmetini kabul eden Necran Hıristiyanları’na ribâ yememek ve ribâ yedikleri takdirde zimmetin sağladığı haklardan mahrum olacaklarını bildirmek üzere onlara söz vermiş ve onlara, “Ya ribâyı terkedersiniz veya Allah ve Rasûlünden harb açılacağını bilmiş olunuz.” diye yazarak bu âyetin içerdiği hükmü tebliğ etmiştir. Zira dâr-ı İslâm’da zimmet ehlinin sözleşmesi, hukuk açısından müslümanların imanı yerindedir. Ve zimmet ehli, ibâdet ile yükümlü değil, fakat muâmelat ile yükümlüdür.
Velhasıl dâr-ı İslâm’da ribâ işlemleri yapanlar, gerek dini inkârlarından ve dinden çıkmak niyetiyle yapsınlar, gerekse sırf günah ve isyan niyetiyle yapsınlar, her iki şekilde de Allah’ın ve Rasûlünün harbine muhâtap olmuş olurlar. Fakat tevbe edenlerin de anaparaları, eksik ve fazla olmadan aynen korunur. Şu kadar ki, bunun hemen ödenip ödenmeyeceği de borçlunun kolay ödeme şartına bağlıdır.” 3770
Mevdûdi diyor ki: “Bu âyet Mekke’nin fethinden sonra nâzil olmuştur; fakat fâizle ilgili olduğu için bu araya sokulmuştur. Bu âyet inmeden önce de, haram olmamasına rağmen fâiz müslümanlar tarafından nefretle karşılanıyordu. Fakat bu âyet indikten sonra fâizle borç verme İslâm devletinde yaptırım gerektiren bir suç oldu. Arabistan’da ticaret yapan kabileler fâiz konusunda uyarıldılar. Eğer fâizden vazgeçmezlerse onlara karşı savaş açılacaktı. Necran Hıristiyanlarına İslâm devleti içinde özerklik verildiğinde, anlaşmada eğer fâizle ticarete devam edilirse anlaşmanın sona ereceği ve iki ülke arasında savaş çıkacağı konusu açıkça belirlendi.
Bu âyetin son bölümünden İbn Abbas, Hasan Basri, İbnî Sîrin ve Rebi bin Enes İslâm Devleti’nde fâiz alanın yaptığı şeyden tevbe etmesi için uyarılması, eğer uyarıldığı halde vazgeçmezse ölüm cezasına çarptırılması gerektiği sonucunu çıkarmışlardır. Fakat diğer fakihler fâiz alan kişinin bu işten vazgeçinceye dek hapsedilmesi gerektiği görüşündedirler.
“Fâiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar, Bu onların “alış-veriş de fâiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır. Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir-gelmez fâiz yemeye son verirse geçmişte aldığı fâizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah ‘a kalmıştır. Fakat kimler tekrar fâizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi olarak kalmak üzere Cehennemliktirler. Allah fâizi eritir. Buna karşılık sadakaları arttırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.” Bu, gerçekten korkunç bir hamle ve son derece ürpertici bir tasvirdir.
Seyyid Kutub diyor ki: “...Şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3771 Hiçbir mânevî tehdit, bu somut, canlı ve hareketli tablo kadar duygular üzerinde etkili olamaz. Şeytan tarafından çarpılmış ve donakalmış insan tablosu... İnsanların sıkça görüp bildiği bir tablo... Âyet-i Kerime, bu tabloyu, duyguların korkutulması konusundaki uyarıcı rolünü yerine getirmesi, fâizcilerin duygularını harekete geçirmesi, onları sarsıp ekonomik düzenlerinin alışkanlıklarından ve kendilerine kâr sağlayan hırslarından çekip çıkarması için gözler önüne getiriyor. Bu tablo, eğitici etkisi bakımından yerine göre yararlı bir araç
3770] Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 2/154-163
3771] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 921 -
olduğu gibi aynı zamanda gerçek bir olguyu da ifade etmektedir. Gerçekte tefsirlerin büyük çoğunluğunda bu korkunç tablodaki “kalkış”ın, diriliş günündeki kalkış olduğu kanısı yer almaktadır. Ancak, bize göre, bu tablo şu yeryüzünde insan hayatında bizzat gerçekleşen bir olgudur. Ayrıca kendisinden sonra gelecek Allah ve Rasûlüne karşı savaşmaktan korkutan âyet-i kerimeye de uygun düşmektedir. Biz, şu anda bu savaşın varlığının sürdüğünü, fâiz düzeninin ağına düşüp, hummaya tutulmuş gibi çırpınan sapık insanlığın başına Mûsâllat olduğunu görüyoruz. Bugün insanlığın pratik hayatından bu gerçeği doğrulayan olguları detaylıca açıklamadan önce, Kur’an’ın Arap yarımadasında karşılaştığı fâiz manzarasını ve câhiliye mensuplarının bu konudaki düşüncelerini sunuyoruz.
Câhiliye döneminde bilinen bu âyetlerin ilk defa ortadan kaldırmak için indiği fâizin “Nesie (ertelenen)” ve “fadl (arttırılan)” olmak üzere başlıca iki şekli yaygındı. Katâde “Nesie (ertelenen)” fâiz hakkında; “Câhiliye ehlinin fâizi; adamın herhangi birine belli bir süre için birşey satması, günü geldiğinde borçlunun ödememesi ve onun da borcunu arttırıp ertelemesi şeklindeydi” der.
Mücâhid şöyle der: “Câhiliyede bir adamın başka bir adama borcu olurdu. Adam, borcunu ertelersen sana şu, şu var derdi. O da ertelerdi.” Ebubekir El Cessas: “Bilindiği gibi câhiliye döneminde fâiz, şartlı arttırma ile beraber, bir süre için borç şeklindeydi. Artış süreye karşılıktı. Allah bunu ortadan kaldırmadı.” der.
Fahreddin Râzi de tefsirinde şöyle der: “Câhiliye döneminde en yaygın olan “Nesîe (ertelenen)” fâizdi. Onlardan biri, her ay belli bir miktar almak üzere malını bir başkasına verirdi, ama mal olduğu gibi kalırdı haliyle. Belirlenen süre dolunca, anamalı isterdi. Şayet borçlu ödeyemeyeceğini bildirirse hakkını ve süresini arttırırdı.” Üsâme b. Zeyd’in Rasûlullah’tan rivâyet ettiği hadisde peygamberimiz şöyle buyuruyor: “fâiz ancak ‘Nesie (erteleme)’de vardır.” 3772
“Fadl (arttırılan)” fâiz ise kişinin herhangi bir şeyi benzeri bir şey karşılığında fazlasıyla satmasıdır. Altını altınla, parayı parayla, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla satmak gibi. Bu da, fâize benzemesinden ve fâiz muâmelesinde hatıra gelen duyguların benzerini barındırdığından bu kapsama alınmıştır. Çağdaş işlemlerden sözederken bu noktanın bizim için büyük önemi olacaktır.
Ebû Said El-Hudri, Rasûlullah (s.a.s.)’ın şöyle dediğini rivâyet eder: “Altına altın, gümüşe gümüş, buğdaya buğday, arpaya arpa, hurmaya hurma, tuza tuz... Her şey benzeri ile... Ele el.... Kim arttırır ya da arttırmasını isterse fâiz yapmış olur. Burada alan da veren de eşittir.”3773 Ebu Said El Hudri’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste şöyle denir: “Bilâl, Rasûlullah’a burni cinsinden hurma getirdi. Rasûlullah ‘Bunu nereden aldın?’ buyurdu. Bilâl: ‘Yanımızda kötü hurma vardı. Bir sa’a karşılık iki sa’ gönderdik’ deyince Rasûlullah: “Ah! Tıpkı fâiz, tıpkı fâiz yapma bunu! Satın almak istediğinde hurmayı başka bir şeye sat sonra da iyisini al’ buyurdu.” 3774
Birinci tür uygulamada; esas miktarın üzerine ekleme, bu ek miktarı, belirlenen süreye karşılık alma ve bu ek miktarın anlaşmanın bir şartı olması yani başka hiçbir neden olmaksızın yalnızca zamanın geçmesiyle malın mal kazanması gibi bütün fâiz işlemlerinde görülen fâiz unsurlarını barındırması nedeniyle fâiz
3772] Buhari ve Müslim
3773] Buhârî ve Müslim
3774] Buhârî ve Müslim
- 922 -
KUR’AN KAVRAMLARI
olduğu açıkça görüldüğünden açıklamayı gerektirmez.
İkinci tür uygulamaya gelince, arttırmayı gerektiren benzer iki şey arasında temel farkların bulunduğu kuşkusuzdur. Bu durum iki sa’ kötü hurma verip bir sa’ iyi hurma alan Bilâl’in olayında açıkça görülmektedir. Ancak, iki türün asıl itibarıyla benzer olması fâiz kuşkusunu doğurmaktadır. Çünkü burada hurma hurmayı doğurmuş oluyor. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.s.) bunu fâiz olarak nitelendirmiş ve yasaklamıştır. Ardından değiştirilmek istenen çeşidin paraya çevrilmesini ve bu parayla da istenen çeşidin alınmasını emretmiştir. Amaç, işlemden fâiz şüphesini tamamen uzaklaştırmaktır.
Herhangi bir şeyi benzeri karşılığında satarken arada bir sürenin bulunmaması için “elden ele...” tutmanın şart koşulması da bu amaca yöneliktir. Çünkü süre belirlemede ek bir kazanç sözkonusu olmasa bile fâizin gölgesi vardır, fâiz unsurlarından biri mevcuttur. Herhangi bir uygulamada fâizin gölgesinin belirmesine karşı Rasûlullah’ın ne kadar duyarlı olduğu ortaya çıktığı gibi câhiliyede yaygın fâiz uygulamasına karşı akılcı tedavisinin hikmeti de açıktır.
Günümüzde, Batının kapitalist düşünce ve düzenleri karşısında rûhen bozguna uğramış bazı kimseler bu haram kılmayı, Üsame’nin hadisine ve Selef’in câhiliyede yaygın fâiz uygulamasını tavsif edişlerine dayanarak çeşitli fâiz şekillerinden biri olan “Nesîe”ye (ertelenen) fâize indirgeyip câhiliyedeki fâiz uygulamasına tıpatıp uymayan çağdaş fâiz şekillerini İslâm adına -dinen- helâl saymak istiyorlar.
Ancak, bu girişim, ruhsal ve aklî bozgunun bir belirtisinden öteye gidemez. Çünkü İslâm, birtakım göstermelik davranışlardan ibâret bir düzen değildir. O, köklü bir düşünceye dayanan bir hayat düzenidir. İslâm, fâizi yasaklarken bir çeşidini yasaklayıp diğer bir çeşidini bırakmaz. Kendi düşüncesine aykırı her düşünceyi ortadan kaldırdığı gibi kendi mantığıyla uyuşmayan her düşünceye savaş açar. Bu konuda o kadar duyarlıdır ki, fâiz mantığının gölgesini ve fâizci duyguları iyice uzaklaştırmak için “fadl (arttırılan)” fâizi bile yasaklamıştır.
Bu yüzden, ister câhiliyenin bildiği şekilde olsun, ister yeni ortaya çıkan şekilde olsun, fâiz uygulamalarındaki temel unsurları içerdiği ve bencillik, açgözlülük, bireysellik ve kumarbazlıktan ibâret fâizci mantıkla zehirlendiği, “nasıl olursa olsun, yeter ki kâr edeyim”den ibâret pis düşünceye bulaşmış olduğu sürece tüm fâiz uygulamaları haramdır.
Bu gerçeği iyice kavramamız ve Allah ile Rasûlü tarafından fâizci toplumlara karşı savaş açıldığını idrâk etmemiz gerekmektedir. “Fâiz yiyenler şeytan tarafından çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3775 “Fâiz yiyenler” deyimiyle sadece fâiz kârını alanlar kasdedilmemektedir. -Bu âyetle korkunç şekilde tehdit edilenlerin başında gelseler bile- bu deyim, fâiz toplumunun tüm fertlerini kapsamaktadır. Câbir bin Abdullah’tan şöyle rivâyet edilir: “Rasûlullah, fâiz yiyeni, yedireni, şâhit olanı ve yazanı lânetledi. Ve ‘bunların tümü aynı oranda sorumludurlar’ dedi.” 3776
Bu, bireysel fâiz işlemleri içindi. Tamamen fâiz esasları üzerine kurulu toplumlara gelince, tüm bireyleri lânetlenmiş, Allah’ın açtığı savaşa mâruz kalmış
3775] 2/Bakara, 275
3776] Müslim, Ahmed bin Hanbel, Ebû Dâvud ve Tirmizî
FÂİZ/RİBÂ
- 923 -
ve hiç tartışmasız Allah’ın rahmetinden kovulmuşlardır. Onlar hayatlarında istikrar, güven ve rahat yüzü bulamayan, hummaya tutulmuş, muzdarip, sıkıntılı bir yaşantı içindedirler ve kalktıklarında şeytan tarafından çarpılmışlar gibi hareket ederler.
Çağdaş kapitalist düzenin, geçen dört asırda, oluştuğu ilk günlerde bu konuda şüphe sözkonusu olmuş olsa bile bu asırların deneyiminde şüpheye asla yer kalmamıştır. Bugün içinde yaşadığımız dünya; aklı başında olan kişiler, düşünürler, bilginler ve araştırmacıların itiraf ettiği ve Batı uygarlığının merkezi olan bölgeleri dolaşan seyyah ve gözlemcilerin gördüğü gibi bu bölgelerdeki maddi uygarlığın tüm görkemine, sanayi ürünlerinin gelişmişliğine, gözleri kamaştıran maddî refahın tüm görüntülerine rağmen her yönüyle sıkıntı, ızdırap, korku, sinirsel ve ruhsal hastalıkların yaygın olduğu bir dünyadır.
Üstelik bu dünya sürekli; yaygın, öldürücü ve sinirsel savaşların orada-burada bir türlü bitmeyen ızdırapların tehdidi altındadır. Bu maddî uygarlığın, maddî refahın birçok bölgedeki kolaylığının, geçim sıkıntısının olmayışı ve rahatlığın dahi ortadan kaldıramadığı iğrenç ve uğursuz bir bedbahtlıktır.
Görmemek için kendi kendine gözlerini perdelemeyen herkesin görmek istediği sürece yüzyüze geleceği bir gerçektir bu. Amerika, İsviçre ve maddî refahı olan birçok ülkede insanların genelde maddî açıdan bir sorunlarının olmadığı bir gerçektir. Ancak insanlar mutlu değildirler. Zengin oldukları halde sıkıntı, yüzlerinden okunuyor. Yoğun üretim faâliyetinde bulundukları halde doyumsuzluk hayatlarını yiyip bitiriyor. Bu doyumsuzluklarını kimi zaman çılgınlık ve haykırışlar ile, kimi zaman ilginç görüntü ve aykırılıklarla, kimi zaman da cinsel ve ruhsal sapıklıklarla dışa vururlar. Ardından kaçma ihtiyacını duyarlar, kendilerinden, içinde yaşadıkları boşluktan, hayatın akışından ve nimetlerinden bir nedeni görülmeyen bedbahtlıktan kaçmaya başlıyorlar, intihar etmekle, çılgınlıklar yapmakla ve anormalliklerle kaçıyorlar. Sonra bu sıkıntı, boşluk ve hiçlik duygusu hiçbir zaman peşlerini bırakmıyor, rahat yüzü göstermiyor bu zavallılara... Niçin?
Tabiatıyla bunun başlıca sebebi, insanların dertli, ızdıraplı, sapık ve bahtsız ruhlarının, bunca maddî gelişmişliğe rağmen, ruhun gıdası olan imandan, Allah’a güvenden, bir de Allah’a imanın ve O’nun ahdine ve şartına uygun yeryüzündeki hilâfetin bahşedip çizdiği büyük insanlık hedeflerinden yoksun olmalarıdır.
Bu belli başlı ve büyük sebebin bir şıkkını da fâiz belâsı ve gelişen ve fakat gelişmesinin iyilik ve bereketini tüm insanlığa aynı düzeyde dağıtmak sûretiyle dengeli ve eşit bir şekilde gelişmeyen, ancak, bankalardaki bürolarına kapanan bir avuç para babası fâizcinin menfaatini gözeten ekonomi belâsı oluşturmaktadır. Bu fâizci para babaları sanayi ve ticareti, garantili ve belirli fâizlerle borçlandırmakta, böylece sanayi ve ticareti belli bir yöne yöneltmektedirler. Bu yolun da ilk hedefi, herkesin onunla mutlu olacağı ve herkese düzenli iş ve garantili geçim sağlayacak ve herkese ruhsal güven ve toplumsal huzur hazırlayacak şekilde insanlığın sorunlarını ve ihtiyaçlarını gidermekten ziyade milyonların ezilmesi, yoksulluğu ve hayatlarının bozulması ve bütün insanlığın hayatına şüphe, sıkıntı ve korku tohumlarının ekilmesi pahasına da olsa en fazla kâr gerçekleştirecek üretimi sağlamaktır.
Şüphesiz Yüce Allah en doğrusunu söylüyor: “Fâiz yiyenler şeytan tarafından
- 924 -
KUR’AN KAVRAMLARI
çarpılmış kimseler gibi ayağa kalkarlar...”3777 İşte biz bu gerçeğin kanıtlarını dünyadaki pratik hayatımızda görebiliyoruz. Fâizciler, Rasûlullah döneminde fâizin haram kılınmasına karşı çıkmışlardı. Fâiz işlemlerinin haram, ticaretin ise helâl kılınmasını gerektirecek bir nedenin bulunmadığını ileri sürerek itiraz etmişlerdi: “Bu onların ‘alış veriş de fâiz gibidir’ demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır...”
Dayandıkları benzetme, fâiz gibi ticaretin de fayda ve kâr sağlamasıydı. Bu, boş bir benzetmedir. Çünkü ticarî işlemlerde kâr da zarar da mümkündür. Ayrıca kişisel yetenek ve çaba, hayatta yürürlükte olan tabiî şartlar kâr ve zarar üzerinde etkili olmaktadır. Fâiz işlemlerinde ise bütün durumlarda kâr haddi belirlenmiş olur. İşte başlıca fark budur. Haram ve helâl kılınma nedeni bu noktada yatmaktadır. Her ne şekilde olursa olsun, kârın garantiye alındığı tüm işlemler, kârın kesin ve belirlenmiş olmasından dolayı fâiz kapsamına girerler. İnatçılık ve demagoji yapmaya gerek yoktur:
“Oysa Allah alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır.”3778 Bu unsurun, alış-verişte bulunmayışı ve daha birçok neden, ticareti aslında insan hayatı için yararlı ve fâiz uygulamasını da zarar verici kılmaktadır. İslâm o zaman mevcut olan sistemi, ekonomik ve toplumsal hayatta sarsıntı meydana getirmeden gerçekçi bir şekilde tedavi etmişti.
“Kim kendisine Rabbinden bir öğüt gelir gelmez fâiz yemeye son verirse geçmişte aldığı fâizler kendisinden geri alınmaz. Onun işi Allah’a kalmıştır.”3779 Yüce Allah yasayı koyduğu andan itibaren yürürlüğünü başlatıyor. Kim Rabbinin öğüdünü dinler ve fâizden vazgeçerse geçmişte aldığı fâizler geri alınmaz. Onun işi Allah’a kalmıştır ve onun hakkındaki hükmünü dilediği gibi uygulayacaktır. Bu ifade kalbe geçmişte işlenen bu günahtan kurtuluşun Allah’ın dilemesi ve rahmetine bağlı olduğu duygusunu akıtmakta ve bu işten ürperti duymasını sağlamaktadır. Giderek kendi kendine şöyle demeye başlar: “Bu kötü işten elde ettiklerim yeter. Vazgeçip tevbe edersem Allah, günahlarımı belki affeder. Bundan sonra artık fâiz almayacağım.” Kur’an bu eşsiz metoduyla kalplerin duygularını işte böyle tedavi ediyor.
“Fakat kimler tekrar fâizciliğe dönerlerse onlar, orada ebedi kalmak üzere Cehennemliktirler.”3780 Âhiretteki azâbın gerçekliğine ilişkin bu tehdit az önce işaret ettiğimiz eğitim metodunun güzelliklerini güçlendirmekte ve kalplerin derinliklerine yerleştirmektedir. Ancak, uzun vâdeli ihtirasların şaşırttığı, vaad edilen azabın hakikatını bilmeyen bazı kimseler, Âhiret gününü hesaba katmayabilirler. İşte Kur’an bunları da dünya ve Âhirette topluca erimekle korkutuyor. Bu arada sadakanın -fâizin değil- artıp arındırdığı gerçeğini yerleştirmekte ve küfür ve günahtan dolayı icâbet etmeyenlerin kulaklarını sağır edecek tarzda haykırmakta ve Yüce Allah’ın günahkâr kâfirlerden hoşlanmadığını onlara göstermektedir.
“Allah fâizi eritir, buna karşılık sadakaları arttırır. Allah (haramda ısrar eden) hiçbir
3777] 2/Bakara, 275
3778] 2/Bakara, 275
3779] 2/Bakara, 275
3780] 2/Bakara, 275
FÂİZ/RİBÂ
- 925 -
günahkâr kâfiri sevmez.”3781 Kuşkusuz Yüce Allah’ın azâbı ve va’di doğrudur. Fâizle muâmele gördüğü halde, içinde bereket, huzur, mutluluk, güven ve sükûnet adına birşey kalan bir toplum görmemiz mümkün değildir. Yüce Allah fâizi eritir. Bu pis uygulama bulunduğu topluma kıtlık ve bedbahtlıktan başka birşey kazandırmaz. Görünürde bir refah, üretim ve gelir kaynağı bolluğu göze çarpabilir; ancak bereket, gelir kaynaklarının kabarıklığından ziyade güven içinde bu kaynaklardan güzellikle yararlanmadır. Daha önce, gelir kaynakları bakımından son derece zengin ülkelerde yaşayan insanların kalpleri üzerine çöken uğursuz bedbahtlıktan sözetmiştik. Bugün ise bu ülkelerden bütün dünyaya, sıkıntı, dehşet ve ızdırap saçılmaktadır. İnsanlık sürekli öldürücü savaşların tehdidi altında sabah-akşam soğuk savaş gerginliği ile yatıp-kalkmaktadır. Günbegün hayat -farkında olsun olmasın- insanların sinirleri üzerinde bir ağırlık meydana getirmekte böylece ne malında, ne ömründe, ne sağlığında ne de gönül huzurunda bereket yüzü görmektedir.
Zorunlu (zekât) ve gönüllü olarak verilen sadakalarda temsil edilen dayanışma ve yakınlaşma esasına dayanan, şefkat, sevgi, hoşnutluk ve hoşgörü ruhunun egemen olduğu, sürekli Allah’ın fazlı ve sevabı gözetildiği, O’nun yardımına ve sadakayı ziyâdesiyle arttırdığına sonsuz güvenin olduğu... Evet, bu esaslara dayanan bir toplumun, fert ve topluluğun mallarını, rızıklarını, sağlıklarını, güçlerini, kalbî güvenlerini ve gönül huzurlarını hiç şüphe yok ki Yüce Allah bereketlendirir.
Beşerin pratiğinde bu gerçeği görmeyenler, görmek istemeyenlerdir. Çünkü, görmemek işlerine gelmektedir. Ya da bilerek ve kasden gözlerinin önüne bulanık sapıklık perdesini geren, iğrenç fâiz düzeninin kurulmasında yararları bulunan bu yüzden gerçekleri görmekten kaçınanlardan başkası bu gerçekleri görmezlikten gelemez.
“Allah (haramda ısrar eden) hiçbir günahkâr kâfiri sevmez.”3782 Bu sonuç, haram kılındıktan sonra fâiz uygulamasında ısrar eden ve Allàh’ın sevmediği kimseler hakkında kesinlik ifâde etmektedir. Kuşkusuz bin defa “lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Rasûlullah” deseler de Allah’ın haram kıldığını helâl sayanlar, küfür ve günah sıfatını hak etmektedirler. Çünkü İslâm, dille söylenen bir kelime değildir. O bir hayat düzeni ve pratik hayat metodudur. Onun bir parçasını inkâr etmek bütününü inkâr etmektir. Fâizin haram olduğunda hiçbir kuşku olmadığı gibi onu helâl sayıp hayatı fâiz esaslarına dayandırmak da küfürdür, günahtır. Bundan Allah’a sığınırız.
Küfür, günah ve fâizci hayat metodu ve düzeni taraftarları karşısında, burada iman ve sâlih amel sayfası, bu tarafta yer alan mü’min kitlenin özellikleri ve fâiz düzeni karşısında bir başka düzen -zekât düzeni- etrafında odaklaşan hayat kuralları sunulmaktadır.
“Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namazı kıldılar ve zekâtı verdiler. Rableri katında mükâfatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.”3783 Bu sayfada yer alan en belirgin unsur “zekât” yani kar3781]
2/Bakara, 276
3782] 2/Bakara, 276
3783] 2/Bakara, 277
- 926 -
KUR’AN KAVRAMLARI
şılık beklemeden Allah için verme unsurudur. Sûrenin akışı bununla mü’minlerin sıfatını ve mü’min toplumun esas kuralını sunmaktadır. Ayrıca mü’min topluma bahşedilen güven, huzur ve İlâhî hoşnutluk tablosu da sunulmaktadır...
Kuşkusuz hayatın hiçbir alanında fâiz düzeninin sağladığı garantilere ihtiyaç duymayan, dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunan toplumun temeli de zekâttır. İslâm düzeninin pratik hayatta uygulanmasına tanık olan müslüman ümmetten ayrı düşmüş, imanî düşünce, eğitim ve ahlâk esaslarına dayalı insan ruhunu özel kalıbına sokup şekillendiren sonra da doğru düşüncesini, temiz ahlâkını ve üstün faziletlerini teneffüs ettiği düzeni egemen kılan sisteme tanık olmamış nesillerin ve bizim duygularımızda zekâtın şekli, değişikliğe uğramıştır. Fâiz temeline dayalı câhiliye toplumu karşısında yer alan İslâm düzeninin temelini zekât oluşturmaktadır. Bundan sonra hayat gelişir ve ekonomi de bireysel çaba ya da fâizden arı dayanışma çizgisi üzerinde yoluna devam eder.
İnsanlık manzaralarının en yücesini görmemiş, bedbaht ve talihsiz nesillerin duygularında bu tablo artık değişmiştir. Bu insanlar, fâiz temeline dayalı maddî düzenin sapıklığı içinde doğup büyümekte, her tarafta, cimrilik, bencillik, azgınlık, ihtiras ve insanların vicdanlarına egemen olmuş iğrenç bir egoizm görmektedir. Bu düzende mal, ihtiyacı olana ancak iğrenç fâiz yoluyla ulaşmaktadır. İnsanlar, birikmiş parası ya da fâiz kurumlarından birine sermayesinin bir kısmını yatırmak sûretiyle ortak olmadıkça güvencesiz kalmaktadırlar. Ticaret ve sanayi, ihtiyacı olan sermayeyi fâiz ödemeden bulamaz olmuştur. Artık bu kötü talihli nesillerin duygularında, bu düzenden başka bir düzenin olamayacağı ve hayatın ancak bu esaslara dayanabileceği düşüncesi yer etmiştir.
Zekâtın şekli o denli değişmiş ki, giderek bu nesiller onu, kendisine dayanılarak çağdaş bir düzenin kurulamayacağı gülünç, bireysel bir bağış saymışlardır. Ancak, zekât gelirlerinin ne kadar kabarık olduğunu, İslâm’ın özel bir yöntemle meydana getirdiği, eğittiği, direktif ve yasalarla yönlendirdiği ve içinde yaşamayanların vicdanlarının erişemeyeceği, kendine özgü hayat düzeniyle idare ettiği insanların ödediği bu zekâtın, kazancıyla birlikte esas paradan yüzde iki buçuk (% 2,5) oranında alındığını biliyorlar mı? (Bu oran ekin ve madenlerde % 5, % 10 ve % 20’ye kadar yükselir.) Zekât müslüman devletin topladığı farz bir haktır, kişisel bir bağış değil... Bununla müslüman kitle içinde ihtiyaç sahiplerine yardım edilir. Böylece her fert, hem kendi hayatını hem de çocuklarının hayatını her halükârda güvencede hisseder. Ayrıca ister ticarî ister ticaret dışı olsun, borcunu ödeyemeyenlerin borcu da zekât gelirinden karşılanır.
Bir düzenin şekli çok önemli değildir. Önemli olan ruhtur. İslâm’ın kendi direktifleri yasaları ve düzeniyle eğittiği toplum, düzenin şekli ve uygulamalarıyla uyum içinde olduğu gibi yasalar ve direktiflerle de bütünleşir. Yardımlaşma duygusu vicdanlardan ve düzenlemelerden uyum içinde ve birbirini tamamlar şekilde fışkırır bu toplumda. Bu, diğer materyalist düzenlerin gölgesinde doğup büyüyenlerin düşünemeyeceği bir gerçektir. Ancak biz -İslâm mensupları- bu gerçeği biliriz, imanî zevkimizle bunun tadına varırız. Şayet bu zevkten yoksun olmuşlarsa bu onların kötü talihlerinin, bahtsız paylarının sonucudur. -Onlara uyan ve önderliklerini onlara teslim eden beşeriyetin payı da öyle- Ve payları da bu olsun. Yüce Allah’ın “Onlar ki inandılar, iyi işler yaptılar, namaz kıldılar ve zekâtı verdiler...” âyetiyle tanımladığı kişilere müjdelediği hayırdan yoksun olsunlar. Ecir
FÂİZ/RİBÂ
- 927 -
ve sevaptan yoksun olmakla beraber güven ve hoşnutluktan da yoksun olsunlar. Tabii ki onlar, bilgisizlikleri, câhiliyeleri, sapıklıkları ve inatlarından dolayı yoksun oluyorlar.
Yüce Allah, hayatlarını, iman, iyilik, kulluk ve yardımlaşmaya dayandıranlara, ecirlerinin yüce katında korunacağını belirtiyor; korku nedir bilmeyecekleri bir güven ortamı ve hiçbir zaman üzüntü duymayacakları bir mutluluk vaadediyor: “Rableri katında mükâfatları kendilerine mutlaka verilecektir. Onlar için artık korku sözkonusu değildir, onlar hiç üzülmeyeceklerdir.” 3784
Fâiz yiyenlerin ve fâiz toplumunun, yok edilmek, helâk, çarpılma, sapıklık, sıkıntı ve korkuyla tehdit edildikleri bir sırada... İnsanlık bu gerçeği müslüman toplumun pratiğinde bir olgu olarak görmüştü, bunu da fâiz toplumunun pratiğinde bugün görmektedir. Şayet her gâfil kalbi tutup şu ideal gerçeği görene kadar şiddetle sarsabilseydik, kapalı gözleri tutup kapaklarını açarak bu olguyu gösterebilseydik.. Gücümüz yetseydi mutlaka yapardık...
Ancak belki Yüce Allah kötü talihli insanlığı hidâyete erdirir diye bu gerçeğe işaret etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Kalpler Rahman’ın parmaklarından iki parmağının arasındadır. Ve hidâyet de Allah’ın hidâyetidir. Yüce Allah’ın fâizi hayatından silmiş, küfür ve günahı atmış, hayatını iman, sâlih amel, kulluk ve zekât esasları üzerine binâ etmiş müslüman cemaate va’dettiği huzur ve güvenin gölgesinde... Evet iman edenlere bu huzur ve güven gölgesinde hayatlarından iğrenç ve pis fâiz düzenini atmaları için son bir çağrı yapılmakta, aksi takdirde bunun Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş, durdurulması yavaşlatılması ve geciktirilmesi imkânsız savaş olacağı bildirilmektedir.
“Ey mü’minler, Allah’tan korkun ve eğer mü’min iseniz henüz elinize geçmemiş fâizi almaktan vazgeçin. Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin. Eğer fâizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” 3785 Âyet-i Kerime, iman edenlerin imanını fâizden kalanı bırakma şartına bağlıyor. Yoksa onlar, Allah’tan korkup fâizin kalan kısmından vazgeçmedikçe iman etmiş sayılmazlar, mü’min olduklarını ilân etmiş olsalar da... Çünkü iman; Allah’ın emrettiğine itaat, bağlanma ve uyma olmadıkça gerçekleşmez. Kur’an âyeti bu konuda insanları şüphe içinde bırakmadığı gibi Allah’ın şeriatına itaat edip hoşnut olmadıkça, hayatında uygulamadıkça ve hayatî işlemlerinde hükmüne uymadıkça kimsenin iman kelimesinin arkasına sığınmasına müsaade etmez. Dinde inanç ile uygulamanın arasını ayıranlar, iman iddiasında bulunup dilleriyle bunu duyursalar ve hatta diğer ibâdetleri yerine getirseler de mü’min değildirler.
“Ey mü’minler Allah’tan korkun. Henüz geçmemiş fâizi almaktan vazgeçin... Eğer mü’min iseniz...” Daha önce aldıkları fâiz, kendilerine bırakılıyor, geri alınması sözkonusu değildir. İçinde fâiz vardır diye mallarının tümüne ya da bir kısmına da el konulmuyor. Çünkü nass olmadan “haram kılma” olmaz. Hüküm de yasasız olmaz. Yasa ise meydana geldikten sonra uygulanır ve etkileri görülür. Geçmişte olanlar ise Allah’a kalmıştır, kanunların hükmüne değil. Böylece İslâm, hükmünü daha önce olanları kapsamayacak şekilde koymakla, büyük ekonomik
3784] 2/Bakara, 277
3785] 2/Bakara, 278-279
- 928 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ve toplumsal sarsıntılar meydana getirmekten sakınmıştır. Çünkü şeriat, bu konuyu ele almıştı. Bunun nedeni, İslâm şeriatının, insan hayatının pratiğini karşılamak, yürütmek, temizlemek ve birlikte gelişip yücelmek için konulmasıdır. Bu arada, mü’min sayılmalarını bu hükmün inmesinden ve öğrenmelerinden itibaren kabul edip hayatlarında uygulamalarına bağlamakta, beraberinde kalplerinde Allah’tan korkma duygusunu harekete geçirmektedir. Bu duyguyu İslâm şeriatının uygulanması için bir dayanak ve yasal güvencelerin ötesinde ruhların derinliklerinde gizli bir güvence kılmıştır. Çünkü İslâm’ın, dış kontrole dayanan, insan yapısı yasalarda bulunmayan yasaların uygulanmasını sağlayan güvenceleri vardır. Güç sahibi Allah’ın takvâsından bir bekçi vicdanlarında yer etmedikçe dış kontrolü atlatmaktan kolay ne vardır?
Bu teşvik aşamasıydı. Hemen yanında da korkutma aşaması yer almaktadır. Kalpleri titreten korkutma... “...Eğer böyle yapmazsanız Allah ve Rasûlü tarafından açılmış bir savaşla karşı karşıya olduğunuzu bilin...” Ne korkunç? Allah ve Rasûlünün ilân ettiği savaş... İnsanın kendisinin karşı karşıya kaldığı savaş. Sonu belli, âkıbeti kararlaştırılmış korkunç bir savaş... Zayıf ve fâni insan nerede, mahvedici, silip-süpürücü, cebbar güç nerede?
Rasûlullah (s.a.s.) son dönemlerde nâzil olmuş bu âyetlerin nüzûlünden sonra Mekke’deki valisine, şayet fâiz uygulamasından vazgeçmezlerse Âl-i Muğîre ile savaşmasını emretmişti. Rasûlullah, Mekke’nin fethedildiği gün hutbesinde, başta Abbas’ın (r.a.) olmak üzere İslâm’ın ilk dönemlerinde borçluların omuzlarında taşıdıkları tüm câhiliye dönemi fâizlerinin kaldırılmasını emretmişti. Bu şekilde, İslâm toplumu olgunlaşıp temelleri yerleşince, ekonomik düzeninin temellerini bulaşıcı fâiz temelinden ayırmasının zamanı gelmişti. Rasûlullah bu hutbesinde şöyle diyordu: “Câhiliyedeki tüm fâiz uygulamaları şu iki ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz de Abbas’ınkidir.” Ancak, câhiliyede aldıkları fazlalıkları geri vermelerini emretmemişti Rasûlullah.
İslâmî bir toplum oluştuğu zaman, Hz. Ebû Bekir’in, “Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah” şehâdet cümlesini söyleyip namaz kıldıkları halde, zekât vermekten kaçınanlara savaş açtığı gibi, İslâm devletinin halifesi de müslüman olduklarını ilân etseler bile fâiz düzeni temelinde ısrar edip Allah’ın emrine karşı gelenlere savaş açmak zorundadır. Çünkü, Allah’ın şeriatına uymaktan yüz çevirenler ve onu pratik hayatlarında uygulamayanlar müslüman olamazlar.
Üstelik, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş savaş, İslâm toplumunun liderinin onlara karşı başlattığı kılıçla yapılan savaştan daha geneldir. Bu savaş -en doğrusunu söyleyen ulu Allah’ın dediği gibi- ekonomik ve toplumsal düzenini fâiz temeline dayandıran her topluma karşı ilân edilmiştir. Bu savaş, helâk edici, mahvedici evrensel şekliyle ilân edilmiştir. Sinirlere ve kalplere karşı bir savaştır. Bereket ve bolluğa karşı bir savaştır. Mutluluk ve güvene karşı bir savaştır. Yüce Allah’ın, hayat düzenine ve metoduna isyan edenlerin bazısını bazısına Mûsâllat ettiği bir savaştır. Bu, atışma ve didişme savaşıdır. Aldatma ve zulüm savaşıdır. Sıkıntı ve korku savaşıdır. Son olarak uluslar, ordular ve ülkeler arasındaki silâhlı savaştır. İğrenç fâiz düzeninin sebep olduğu mahvedici, kasıp kavurucu bir savaştır. Uluslararası fâizci para babaları dolaylı ya da dolaysız yollardan bu savaşlara öncülük yapmaktadırlar. Bu adamlar, tuzaklarını kurup içine şirketleri ve sanayi kurumlarını düşürürler, ardından halkları ve hükümetleri düşürürler.
FÂİZ/RİBÂ
- 929 -
Böylece kurbanlarının başlarına çullanıp savaş çıkarırlar. Ya da mallarının arkasına gizlenip hükümetleri ve ordularının gücüyle savaş çıkarırlar veya borçlarının fâizlerini kapatmak için ağır vergiler ve yükümlülükler koyarlar, böylece emekçiler ve üreticiler arasında fakirlik ve kıtlık baş gösterir, bunlar da kalplerini öldürücü propagandalara açar, sonuçta savaş patlar. En kolayı da şayet bunların hiçbirisi olmazsa- psikolojik savaş, ahlâkın bozulması, şehvet pazarlarının serbest bırakılması, beşerî varlığın temelden çökertilmesi ve en korkunç atom savaşlarının ulaşamayacağı yıkımı yapmaktır.
Yüce Allah’ın fâizle muamele edenlere karşı ilân ettiği bu savaş ateşi sürekli yanmaktadır. Yaş-kuru demeden, fabrikaların ürettiği maddî üretimin kabarıklığını gördükçe kazanıp ilerlediğini sanan gâfil ve sapık insanlığın hayatında ne varsa yakmaktadır bu ateş. Oysa üretilen bu yığın yığın mallar, temiz ve arı bir kaynaktan meydana gelseydi tüm insanlığı mutlu etmeye yetebilirdi. Ancak, fâiz denilen bu kirli kaynaktan doğduğu için insanlığın boğazını sıkan bir ağırlık ve mahveden bir felâket olmaktan öteye gitmemektedir. Beri tarafta ise bu mel’un ağırlığın altında mahvolan insanlığın acılarını duymayan dünyanın fâizci azınlığı durmaktadır.
İslâm ilk müslüman cemaati çağırdığı gibi tüm insanlığı da temiz ve pak şeriat kaynağına çağırmakta ve günahtan, hatadan ve iğrenç hayat metodundan tevbe etmeye dâvet etmektedir. “Eğer fâizciliğe tevbe ederseniz ana sermaye sizin olur. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”3786 Bu, hatadan, câhiliye hatasından dönmektir ki câhiliye herhangi bir döneme ya da düzene bağlı değildir. Ne zaman ve ne şekilde olursa olsun Allah’ın şeriatından ve O’nun hayat metodundan sapma sözkonusu olduğu her durum câhiliyedir. Bu hatanın etkileri, bireylerin duygularında, ahlâklarında ve hayata ilişkin düşüncelerinde ortaya çıktığı gibi toplumsal hayatta ve genel ilişkilerinde de görülür. Bu etkiler, beşerî hayatın her alanında, ekonomik gelişmesinde de görülür. Fâizcilerin propagandasına kananlar sadece onun ekonomik gelişme için en sağlam esas olduğunu zannetseler de...
Sadece anamalın/sermayenin geri alınması ise, borç verenin de borçlunun da zulme uğramadığı âdil bir uygulamadır. Mal kazanmak için de daha başka temiz ve pak yollar vardır. Kişisel girişim bunlardan biridir. Kâr-zarar ortaklığına göre çalışan, sermaye vermek sûretiyle ticaret yapmak, ortaklıklar kurmak ve piyasada hisseleri satışa sunan -kârın büyük kısmını kendine ayıran kurucu senetler olmaksızın- şirketler yoluyla da helâl kazanç sağlanabilir. Parayı dolaylı ya da dolaysız şirketler, sanayi kuruluşları ve ticarî faâliyet yapan kurumlar arasında sâbit kâr almadan paylaştıran sonra da kârı ya da zararı belli bir düzen içinde mûdîleri arasında bölüştüren fâizsiz bankalara yatırmak da bir kazanç yoludur. Bu tür bankalar bu mallardan yönetim hizmeti karşılığı olarak ücret alabilirler ve burada ayrıntılarıyla anlatamayacağımız daha birçok kazanç yolu... Kalpler inanıp, niyetler de temiz ve pak kaynaklara yönelerek kokuşmuş, pis ve iğrenç kaynaklardan kaçınma konusunda sağlam olduktan sonra bunların tümü mümkündür. 3787
Bütün ülke riskle karşı karşıya bulunduğu, zarar yaptığı ve fedâkârlıklar
3786] 2/Bakara, 279
3787] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Dünya Y.
- 930 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yapmak zorunda kaldığı halde, savaş borçlarına karşı bir yüzyıl boyunca fâiz ödenmesini haklı gösterecek bir sebep var mıdır?
“Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (fâize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah’a aittir.” Bu izin sadece, fâizi haram kılan âyet nâzil olmadan önce alınan fâizin kanunî yönü ile ilgilidir ve o fâizden kazanılan gelirin de helâl olduğu anlamına gelmez. Bu âyetten bu meselenin Allah’a havale edileceği ve bunun Allah tarafından bağışlanmamış olduğu anlaşılmaktadır. Sonu gelmez tartışma ve istekleri engellemek bakımından borçlanılan fâizin geri ödenmesi için kanunî bir istekte bulunulmaması bildirilmektedir. Fakat ahlâkî yönden fâiz pisliktir ve onu alan kimse kendisini temizlemek için elinden geleni yapmalıdır. Eğer şeytana uyup almışsa, aldığı fâizi kendisine harcamamalı ve fâiz aldığı kimseleri araştırıp onlara aldıklarını geri ödemeye çalışmalıdır. Fâiz aldığı kimseleri bulamadığı takdirde bu haram ve pis kazancı sosyal refah için harcamalıdır. Kıyamet gününde, kişi hakkında kesin hüküm verecek olan Allah’ın azabından korunmanın tek çıkar yolu budur. Bu haram serveti kullanmaya devam eden kimse ise, geçmişte verdiği borçlar nedeniyle bile cezalandırılacaktır. 3788
Klasik Fıkıhta Ribâyı/Fâizi Câiz Gösteren Tavırlar
a- Câiz Olan İşlemlerin İstismarıyla İlgili Örnekler
1- Âriyye Meselesi: Ağaçtaki yaş ve taze hurmanın, elde mevcut kuru hurma karşılığında yaklaşık ve tahminî olarak satın alınmasına âriyye denilir.3789 Ve bunun câiz olduğunda ittifak vardır. Hâlbuki ulemâ, bunun benzeri olan her şeyi ribâ -en azından fadl ribâsı- sayıp reddetmektedirler. Ulemâ bu çelişkiyi izah için, “esasta ribâ olan böyle bir alım-satım işlemine cevaz verilmesinin sebebi, hurma ziraatiyle uğraşan çiftçilerin buna ihtiyaç duymalarıdır” demektedirler. Bundan çıkan sonuç şudur: Ribâ ihtiyaç sebebiyle ve ihtiyaç derecesi oranında meşrû ve mubah görülebilir. Zira hurma ziraati ile meşgul olanlarlara tanınan bu hakkın, öbür zirâî ürünleri üretenlere ve geçimlerini başka yollardan sağlayan değişik meslek sahiplerine de tanınmasından daha doğal bir şey olamaz. Hurma yetiştiricisine kolaylık gösterirken, diğer ürünleri üretenlere aynı kolaylığı göstermemek eşitlik ve adâlet esaslarına uymayan son derece mantıksız bir şey olur.
2- Selem ve istismar edilip fâize benzetilmesi: Selem: Müecceli muaccele satmaktır.3790 Yani peşin para ile veresiye mal almaktır. Genellikle köylüler ve çiftçiler hasat mevsimine üç-beş ay kala gıda maddesi ve para sıkıntısı çekerler. Bu sıkıntının sevkiyle 3-5 ay sonra teslim edecekleri, meselâ buğday ve pamuk karşılığında peşin gıda maddesi veya para alırlar. Çiftçinin darda ve sıkıntıda olmasını fırsat bilen ve bundan âzamî derece faydalanmanın yollarını arayan tefeciler, 3-5 ay sonra teslim alacakları malı, meselâ buğday veya pamuğu çiftçinin elinden çok ucuza ve değerinden aşağı bir fiyatla satın alırlar. Bu yoldan en az verdikleri sermayenin % 25 kadar bir fazla meblağı ellerine geçirirler. Yıllık hesap edildiğinde bu oran % 50’nin altına düşmez. Gerçi cevazı nass ve icmâ ile sâbit bulunan selem kurumu, bu maksatla teşrî kılınmış değildir. Ama, görüldüğü gibi istismar edilip en kötü bir ribâ muâmelesine kapıyı açık tutmakta,
3788] Mevdûdi, Tefhîmu’l-Kur’an
3789] Buhârî, Büyû’ 4; Müslim, Büyû’ 14
3790] Bk. Mecelle, madde 123
FÂİZ/RİBÂ
- 931 -
göz göre göre fakir fukarânın soyulmalarına araç yapılabilmektedir. Ebu-s Suud Efendi, bu çeşit selemin köylüleri mahv ve köyleri harap ettiğini söylemektedir. Ebu-s Suud Efendi yavuz ve Kanuni zamanında şeyhülİslâmlık yapmıştır ve bu dönemde Osmanlı Devleti iktisadî bakımdan en kuvvetli dönemini yaşamakta, hazine ağzına kadar dolu bulunmakta, ama yine de zavallı çiftçiler selem yoluyla tefecilere soyulmakta, bu durum karşısında İslâm âlimleri: “Eh, ne yapalım, Şer’i Şerîf selemi câiz görmüştür, taraflar ihtiyaçlarını dikkate alarak rızâlarıyla selem akdi yapmışlardır, para veren taraf, malı gerçek değeriyle alsa iyi olur, ama aralarında anlaştıkları bir fiyattan alırsa buna da en azından kazâ cihetinden denilecek bir şey yoktur” demektedirler. Maalesef, eski ulemâ, bu türlü bir selem işlemine, daha açıkçası değişik adla tefeciliğe seyirci kalmışlardır.
Sual: “Zeyd, Amr’a arpa ve buğday için selem tarîkiyle bir miktar akçe verdikte, şerâit-i seleme tamam riâyet eylese, tâyin olunan zamanda Amr, arpa ve buğday ziyâde baha eder, deyû vermeyip akçeni al, demeye kadir olur mu?” “El-cevap; Olmaz.”3791 Demek ki, selem yoluyla ihtiyaç sahibinin aldığı paranın fâizi ne kadar yüksek olursa olsun, şikâyeti dinlenmiyor.
Selem, sadece ödünç para vermekle olmaz, alacağa ve borca karşılık da olabilir. Misal: Zeyd’in, Amr zimmetinde bin akçe hakkı olup ba’dehû Zeyd mezkûr meblağı Amr’dan ahz etmeden zimmetinde iken Amr’ın üzerine şu kadar kile pirinç için selem akdi yapsa, bu selem şer’an sahih olur mu?” “El-cevap: Olur.” 3792
Bu durum karşısında, “Selem ribânın zıddıdır. Zira ribâda para değer kazanıyor ve artıyor, hâlbuki selemde sadece satılan mal ucuza gitmiş oluyor. Selem, ribânın zıddı olduğundan helâldir” demek, ne kadar inandırıcıdır? İbn Rüşd’ün de dediği gibi, selemle mal alanın esas maksadı malı değerinden düşük bir fiyata almaktır. Selemle mal satan şahsın esas maksadı da, vâdeden faydalanmaktır.3793 Bu iki unsur olmasa niçin selem muâmelesine ihtiyaç duyulsun?
Selem işleminin nasıl istismar edildiğini göstermek için fermanlarda, mühimme defterlerinde, şer’î ve kadı sicillerinde epey delil ve vesika vardır. Bazılarına temas edelim:
1565’te Mora beyine ve bu sancağa bağlı olan kadılara yollanan bir fermanda zenginlerin, fakir halka: “Selem tarîkiyle akçe verip mahsullerini daha ham veya yeni ekilmiş bir halde tarlada iken satın aldıkları ve tekrar kendilerine sattıkları, bu sûretle yüz akçe borcu üç sene zarfında bin akçeye çıkardıkları anlatılıyor. Borçlarını ödeyemeyen yoksul köylüler malını mülkünü, evini barkını terk edip çaresizlik içinde başka yerlere göç ediyorlardı. Geride kalanlar selem adı altında tefecilik yapan ribâhorlara (fâiz yiyen tefecilere) azap ve ırgat oluyordu.
Osmanlı Devletinde selem, murâbaha, rehin-vefâ bey’i, muâmele ve iyne bey’i yoluyla yapılan tefecilik, câhiliyye ribâsını aratacak gaddarlıktadır. Bazen, tefecilik yoluyla büyük servet sahibi olan ribâhorları devlet, düşük bir narh üzerinden İstanbul’un et ihtiyacını karşılamakla mükellef tutmak sûretiyle cezâlandırıyor ve kısa sürede iflâs etmelerini sağlıyordu.
3791] Fetâvâ-yı Yahya Efendi, Hamîdiyye, (Süleymâniye) no: 509, V/179 a
3792] Fetâvâ-i Abdurrahim, İstanbul, 1128, II/78
3793] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktesıd, II/169
- 932 -
KUR’AN KAVRAMLARI
3- Vâde farkı: Peşin fiyatı bir milyon lira olan bir mal, altı ay vâde ile % 15 fazlasıyla, bir sene vâdeyle % 30 fazlasıyla satılsa veya alınsa, umûmiyetle ulemâ bunu câiz görmekte, gerçek fiyatın üstünde olup vâde bedeli olan karşılığı ribâ ve fâiz saymamaktadır.3794 Hâlbuki, vâde farkı olarak alınan fazlalık, aklen ve mantıken fâiz olduğu gibi, iktisadî bakımdan da fâizin ta kendisidir. Fâizin bütün unsurları anlam ve öz olarak bunda vardır. Vâde farkının fâiz olmadığını göstermek için söylenecek her söz safsata, her izah saçma olmaktan öte bir mânâ ifâde etmez. Onun için Fahruddin Râzî, bu konuda ileri sürülen itiraza: “Şeytanca yapılan bir kıyas” demekten başka bir şey söyleyememiş, belki kendisini de tatmin etmeyen Kaffâl’ın şu sözlerini nakletmiştir: “Bir adam peşin fiyata bir milyon lira olan bir mal satın almak istiyor. Satıcı, “bu malın peşin fiyatı bir milyon lira, bir yıllık vâdeli fiyatı iki milyon lira” diyor. Müşteri iki milyon lira fiyatla bu malı bir yıl vâdeli olarak satın alma yolundaki teklifi kabul edince pazarlık kesinlik kazanıyor ve anaparayı ikiye katlayan bu vâde farkı ona helâl kazanç sayılıyor. Diğer yandan bir milyon lira borcu olan, ama bunu ödeme gücüne sahip olmayan bir kimse alacaklısına: “bana bir yıl vâde ver, borcumu iki milyon lira olarak ödeyeyim” diyor ve alacaklı da bu teklifi kabul edince anaparayı bir misli arttıran ve haddi zâtında vâde karşılığı olan bu fark ribâ sayılıp reddediliyor. Peki, iki durum arasındaki fark nedir? İkisi de haram veya helâl olsa, kimsenin bir diyeceği olmaz. Ama birinin kesin sûrette helâl, diğerinin açık bir şekilde haram olduğu söylendimi, aradaki farkın da açık biçimde gösterilip bu iki şeyin gerçekten ve mantıken diğerinin zıddı olduğunu âşikâr bir sûrette ispat etmek lâzımdır ki, insanlar helâlle haramı birbirine karıştırmasın. Bu konuda Kaffâl diyor ki: “Değeri on akçe olan bir kumaşı veresiye yirmi akçeye satan bir kimse, kumaşın bizzat kendisini yirmi akçenin bedeli saymıştır. Bunun böyle olduğu husûsunda iki taraf rızâlarıyla anlaşınca, bunların her biri mâliyet itibarıyla onların nedzinde diğerinin karşılığı haline gelmiştir. Bu sebeple, gerçek fiyatı on akçe olan bir kumaşı vâde ile yirmi akçeye satan müşteriden karşılıksız bir şey almamıştır. Çünkü kumaşın her parçası, paranın her kuruşuna karşılık olmaktadır. Ama on akçe verip vâde sonunda yirmi akçe alan, aldığı on akçe fazla meblağı karşılıksız olarak almıştır. Ödenen fazla meblağın karşılığı verilen mehil ve vâdedir, denilemez. Zira verilen mehil, mal olmadığı gibi, kendisine işaret olunan bir nesne yani pazarlığa konu olan bir şey de olmadığından fazladan ödenen on akçenin karşılığı sayılmaz. 3795
Görülüyor ki, anaparayı ikiye katlayan bir kâr, vâdeli satış şeklinde olursa meşrû ve helâl kazanç kabul edilirken, aynı kâr ikraz (borç) yoluyla sağlanınca katıksız haram sayılmaktadır. Durum bu olunca, bu muâmelenin hileli yollardan yüzde yüz fâiz getiren birtakım sözde alışverişlerin kaynağı olacağı, tıpkı selemde olduğu gibi, ribânın yürürlükte ve geçerli olması için kapıyı ardına kadar açık tutacağı açıktır.
Merhum Elmalılı da, vâde farkından bahsederken: “Alışverişteki vâde farkına gelince, eğer mubâdele edilen iki şey bir cinsten değilse, bunların yekdiğerinin karşılığı oldukları herhangi bir akitle tesbit edilip yalnız birbirleriyle
3794] Eş-Şevkânî, neylu’l-Evtâr, Mısır, 1961, V/162; İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktesıd, Mısır, 1333, II/127; Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul, 1982, II/119; İbn Rüşd, el-Cedd, el Mukaddimât, 580
3795] Fahruddin Râzî, II/534
FÂİZ/RİBÂ
- 933 -
ölçüldüklerinden birinin öbüründen fazla olması ve netice itibarıyla ribânın bulunması bahis konusu olmaz.” “Meselâ, bir milyon lira bugünkü bir akitte bir kg. buğdayın tam karşılığı olabildiği gibi, diğer bir gün ve diğer bir akitte on kg. buğdaya tekabül eder ve taraflar seve seve para ile buğdayı mübâdele ederler, hiçbiri bir şey zâyi etmiş olmaz. Bey’ sûretiyle olan ticarî muâmelelerde kâr ve zarar hep böyledir” demektedir.3796 Kısaca nakledilen yukarıdaki kanaatin hatalı oluşunun bir sebebi mübâdele edilen malların aynı cinsten olup olmamalarının ribâyı tesbitte ölçü olarak kabul edilmesi tarzındaki yanlış düşünce ile paranın bir değer ölçüsü olduğunun hatıra getirilmemesidir. Şayet para bir değer ölçüsü olarak görülürse bugün bir kg. buğdayın bedeli olan bir milyon lira yarın 10 kg. buğdayın bedeli olamaz. Çünkü hiçbir ölçü ve terazi, ölçtüğü şeyi bu kadar farklı ölçmez ve böyle ölçüyorsa, ona kimse güvenmez, zira ona artık ölçü denmez. Temeli sakat bir mantıkla yola çıkılınca, ulaşılan netice görüldüğü gibi saçma olmaktadır. Vâde farkının oranını ve miktarını tâyin eden, aslında câri fâiz hadleridir. Onun için vâde farkı fâizin yavrusu, ürünü ve değişik bir görüntüsüdür. Vâde farkını tâyin eden fâizi haram sayıp vâde farkına helâl demek bu açıdan da sakat bir görüştür.
Yukarıda örneklerde, “vâde farkından hâsıl olan fazla ve kâr, tıpkı alışverişten meydana gelen fazlalık ve kâr gibi olup, helâl bir kazançtır” denilmesiyle, câhiliyye Araplarının: “Alışveriş de ribâ gibidir” yani nasıl alışverişte bir ziyâde ve kâr varsa, aynen öyle ribâda da bir fazlalık ve kâr vardır, aralarında fark yoktur, demelerine benzemektedir. Yani, câhiliyye Araplarının ribâyı helâl saymak için gösterdikleri gerekçe ne ise, vâde farkını câiz görenlerin gösterdikleri gerekçe de odur. “Vâde farkı haramdır, zira bu sûretle olan alışverişte, peşine nazaran alınan fazlalık vâdeye karşılıktır ve esas itibarıyla ribâ da vâde karşılığı olarak alınan fazla meblağdır” diyenlerin kanaati de sözü edilen fazla meblağın ticaret yoluyla kazanılan fazla meblağa ve kâra hiç benzemediğini açıkça göstermektedir. Burada unutulan şey şudur: Bugün özellikle bütün dayanıklı tüketim mallarının biri peşin, diğeri vâdeli olmak üzere iki ayrı fiyatı vardır. Maliyeti yüz milyon lira olan bir mal % 20 kâr ilâve edilerek 120 milyon liraya satılmaktadır. Aynı mal, bir sene vâde ile 150 milyon liraya satıldığı zaman, bunun 30 milyon lirasının vâde karşılığı olduğu yani % 25 bir fâiz alındığı açıktır. Şimdi vâde karşılığı olan bu 30 milyon lira acaba daha çok kâr kabul edilen 20 milyon liraya mı, yoksa fâize mi benzemektedir? Bu ziyâde meblâğ fâize benzetilebilir. “Girişimcinin aldığı kredinin fâizi, ürettiği malın fiyatına yansımakta ve pahalılığa yol açmaktadır” diyenler de bunun fâiz olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Veya şayet vâde farkı fâiz değilse, girişimcinin krediye ödediği fiyat da fâiz değildir. 3797
b- Hile Yoluyla Fâizin Ticaret Gibi Gösterilmesiyle İlgili Örnekler
Aşağıda göreceğimiz örnekler, esas itibarıyla Hz. Peygamberimiz zamanında mevcut olmayıp, daha sonraki çağlarda iktisadî hayatın ve malî gerçeklerin zorlamasıyla bazı âlimlerin ortaya koymak mecbûriyetinde kaldığı, diğer bazı âlimlerin ise ribâ sayıp reddettikleri muâmeleler, daha açıkçası fâiz işlemleridir. Hiç şüphe yok ki, bu türlü muâmelelerin başında “iyne bey’i” denilen bir fâiz işlemi gelir.
3796] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/965
3797] Süleyman Uludağ, İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, s. 122-130
- 934 -
KUR’AN KAVRAMLARI
1- İyne Bey’i: Muhtaç durumda bulunan bir kişi, ihtiyacını gidermek için sermaye sahibine başvurup, ödünç para istiyor. Ama sermayedar, ödünç vereceği paranın ödünç isteyene verilmemesi halinde kendisine temin edeceği menfaate tamah ederek ödünç vermeye râzı olmaz. Zira bu paranın kendisinde kalması ve işletilmesi halinde kazançlı çıkacağı kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden borç talep eden şahsa: “Sana borç para vermem, ama istersen pazardaki fiyatı on akçe olan şu kumaşı sana on iki akçeye satayım, bunu pazarda satıp ihtiyacını görebilirsin” der. Borç alan bu teklife râzı olarak kumaşı on iki akçeye alır, pazara götürüp on akçeye satar, böylece ihtiyaç duyduğu on akçeyi temin etmiş ve sermaye sahibi de iki akçe kazanmış olur.3798 İşte iyne alışverişi budur ve bu işlem tamamıyla fâizle ödünç verme ihtiyacından doğmuş ve daima bu ihtiyaca cevap verecek şekilde tatbik edilmiştir.
Bazı hallerde iyne muâmelesi daha da çabuk yapılır: Ödünç alanla veren bir dükkâna gider; ödünç veren, meselâ yüz akçeye bir mal alıp, bunu meselâ yüz yirmi akçeye ödünç alana veresiye satar ve oradan gider. Sonra ödünç alan bu malı dükkân sahibine peşin olarak yüz akçeye satıp parasını alır.3799 Şayet mal doğrudan ilk satıcıya değil de başka birine satılırsa buna da “teverrük” denir. İyne bey’inin pek çok şekillerinden bazıları şunlardır:
2- Menfaat Şartına Bağlı İkrâz: Şer’î hile (şerli hile demek daha doğru olur) taraftarı olan klasik âlimlere göre; bir kural olarak hiçbir kimse, başka birine menfaatsiz ve karşılıksız olarak parasını uzun bir vâde ile borç vermeyeceğine, borç isteyenin az veya çok paraya ihtiyacı olduğuna ve sermaye sahibi de bu ihtiyacı karşılama imkânına sahip bulunduğuna göre; borç alanla verenin bir pazarlığa girmeleri, pazarlık neticesinde anlaştıkları bir fâiz miktarının ödenmesini bir mutâbakat ve sözleşme ile tesbit etmeleri kaçınılmazdır. Geriye kalan şey, şâyet karşılıklı rızâya dayanan bu sözleşme fıkıh kaidelerine uymuyorsa, onu şeklen bu kurallara uydurmak için bir kılıf bulmaktır. İşte fâizi görünüş itibarıyla kamufle eden bu kılıf, “şer’î hile”dir. Bu hilenin pek çok çeşidi vardır. Yukarıda iyne bey’inde geçen örnekler bunlardan bazılarıdır. Diğer şekillerinden birkaçı da şöyledir:
a- İkraz için ikinci bir akdin şartlarını mukrize (borçluya) kabul ettirme: Meselâ, Ahmed, Ali’den yüz altın borç almak istiyor, fakat Ali: “Şu kurşun kalemi bir sene vâde ile yirmi altına satın alırsan, sana bir sene vâdeyle yüz altın ödünç veririm” diyor. Ahmed, evvelâ kalemi veresiye yirmi altına satın alıyor, sonra da yüz altın ödünç alıyor. Aldığı ödünç ile kalemin bedeli olan yüz yirmi altını sene sonunda Ali’ye ödüyor. İşte bu muâmele, “karzda menfaat şart koşmak câiz değildir” diyen birçok fıkıh âlimine göre ribâ sayılmıyor. Bir alım-satım içinde iki alım-satım akdini ihtivâ eden bu muâmele, birçok fıkıh âlimi tarafından ribâ sayılıp red ediliyor 3800. Bazen borç veren, parayı bir mendile koyup, borç alana vermekte, meselâ yüz akçe vermişse mendili de yirmi akçeye satıp yüzde yirmi fâiz almaktadır.
b- Hîbe meselesi: Vâde ile ödünç verme işleminde bazen de hîbe muâmelesi devreye sokuluyor: Ahmed, Ali’den yüz altın ödünç istiyor, Ali: “Şu halıyı veresiye
3798] İzmirli, İlm-i Hilaf, İstanbul, 1339, s. 147
3799] İbn Teymiye, 29/441, 456
3800] El-Cezîrî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, -Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı- II/340
FÂİZ/RİBÂ
- 935 -
yirmi altına benden satın alman şartıyla olur” diyor ve taraflar anlaşmaya varıyor. Ahmed Ali’den bir sene sonra ödenmek şartıyla yüz altın ödünç ile bir de halı alıyor. Ama sonra halıyı Bekir’e hîbe ediyor, Bekir de bunu Ali’ye hîbe ediyor. Bu sûretle Ali yüz altın için yirmi altın fâiz alıyor ve birçoklarına göre bu da câiz oluyor. Görüldüğü gibi, ödünç alanın, ödünç verenden kurşun kalem gibi ucuz ve cüz’î bir fiyatı olan bir şeyi satın alması halinde hîbeye ihtiyaç kalmıyor. Ama fâiz diye ödenen meblâğ satılan şeyin gerçek bedeli olacaksa, bu takdirde hîbe muâmelesine başvuruluyor. Yani ya öyle veya böyle bir şer’î hile olmadan menfaatsiz ikrâz ve istikrâz (borç verme ve borç alma) muâmelesi tamamlanamıyor. Başlangıç itibarıyla ödünç para almak için mürâcaat edilen şer’î hilelere, zimmette borç olan paranın vâdesini uzatmak için de başvuluyor.
“Sual: Zeyd, Amr’ın zimmetinde karzdan olan altı yüz akçesi için doksan akçe ribh (% 15 fâiz) ilzam etmek irâdesiyle bir kitabını doksan akçeye bir sene tamamına dek sahih bir bey’ ile Amr’a bey’ ve teslim, Amr dahi bunu kabz ettikten sonra, bu kitabı Bekir’e hîbe ve teslim edip, Bekir dahi bunu Zeyd’e hîbe ve teslim eylese, Zeyd sene tamamında doksan akçeyi Amr’dan talep ettiğinde, Amr mücerret kitap sana vâsıl oldu diye bu meblâğı vermemeye kadir olur mu?” “El-Cevap: Olmaz.” 3801
Mûtad ödünçlerde, borcun ödeme tarihi için tesbit edilen tarihe ödünç verenin riâyet etmesi mecbûriyeti yoktur. Meselâ, Ali Ahmed’e bir sene vâdeyle yüz altın ödünç verse, bu borcu 5-10 gün sonra isteyebilir ve Ahmed bu durum karşısında herhangi bir itiraz ileri süremez. Hanefiye’de durum budur, karzda tecil mûteber değildir. Fakat şer’î hilelerle alınan ödünçlerde anaparanın değilse bile, fâizin ödeme tarihine riâyet etmek şart koşulmuştur: “Borç veren, borçlusuna bir sene vâdeyle ribh ilzâm ettikten sonra, alacaklı bu ribhi bir sene dolmadan borçlusundan talep edemez.”3802 Vâde dolmadan evvel borçlu borcunu ödese, alacaklı ancak geçen zamanın fâizini alabilir.3803 Borcun, bir sene dolmadan geri alınmayacağı husûsunda üçüncü bir şahıs kefil olsa, bu takdirde bir sene dolmadan borç talep edilemez ki, bu da bir hiledir.
3- Rehin Yoluyla Alınan Fâiz: İslâm hukukuna göre rehin vermek ve almak câizdir. Bundan faydalanan tefeciler ve ihtiyaç sahipleri, bu müesseseyi de ribâ alıp vermek için rahatça kullanmışlardır. Esasen vefâ bey’i ile istiğlâl bey’i de mâhiyet itibarıyla rehin hükmündedir. İhtiyaç sahibi, sermayedardan aldığı para karşılığı ona evini veya tarlasını ya da ineğini rehin olarak veriyor ve bu türlü şeyleri kullanma ve hâsıl olacak faydaya mâlik olma yetkisini sermayedara veriyor. Sermayedar da ödünç verdiği paraya karşılık elinde rehin tuttuğu bu evde kirasız oturuyor veya bu evi icara veriyor, rehin tarlayı veya bağı ekip biçiyor, ürününü alıyor, rehin ineği sağıp sütünü içiyor. Böylece rehin adı altında kamufle edilen ribâ muâmelesi yürüyüp gidiyor.
Rehin alan kişinin, rehin veren kişinin müsâadesi ve muvâfakatıyla rehin olan şeyden faydalanmasını Hanefîler kabul ederler. Şâfiîler, Hanbelîler ve Mâlikîler ise genellikle rehin veren kişi izin vermese bile, rehinin aslını noksanlaştırmayacak tarzda rehin şeylerden rehin alan kişinin istifade edebileceğini, meselâ
3801] Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/430; Ali Haydar, a.g.e. X/764
3802] Ali Haydar, X/764; Fetâvâ-yı Ali Efendi, I/431
3803] Ali Haydar, X/765
- 936 -
KUR’AN KAVRAMLARI
rehin evde oturabileceğini, rehin ata binebileceğini, rehin öküzü arabaya koşabileceğini, rehin ineği sağabileceğini, rehin tarlayı ekip biçebileceğini kabul ederler. Bu yüzdendir ki, Şâfiîler vefâ bey’ine daha ziyâde “rehn-i muâd” adını vermişlerdir.
“Zeyd, mülkü olan değirmeni, borcu mukabilinde borçlusu Amr’a rehin verip teslim ettikten sonra, Amr o değirmeni Zeyd’den izinsiz birkaç sene diğer birine icar edip ücretini alsa, Zeyd borcunu edâ edip değirmeni aldıktan sonra, bahis mevzuu ücreti Amr’dan almaya kadir olur mu?” “El-cevap: Olmaz. Amma, Amr’a dahi tîb olmaz.” Görülüyor ki, rehinden istifade için mal sahibinin izin vermesini şart koşan Hanefîler artık bu şarttan da vazgeçmişlerdir. Borç veren rehin olarak aldığı evde mal sahibinden izin almadan oturabilir.3804 Esasen bu türlü hallerde rehin muâmelesinin esas maksadı, ödünç verilen parayı teminat altına almak ve sağlama bağlamak değil; ödünç verilen meblağ karşılığı rehin alınan şeylerden faydalanmak olduğundan, mal sahibi rehin eşyasından faydalanması için sermayedara izin vermeden rehin akdi gerçekleşmemektedir.
4- Fâiz Almak ve Vermek Sevap mıdır? İmam Âzam, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in câiz görmeyip ribâ saydıkları iyne ve muâmele şeklindeki borçlanma İmam Şâfiî tarafından câiz ve meşrû görülmüştür 3805. Fakat başlangıçta bu muâmeleye şiddetle karşı çıkanlar bile zamanla yumuşamışlar, ticarî ve iktisadî faâliyetlerin selâmeti ve darda kalanların sıkışıklıktan kurtulmaları için iyne’yi iyi bir çare olarak görmüşlerdir.
5- “Kır ve Öde” Kaidesi: İskonto Fâizi (Senet Kırma) İslâm’daki fâiz anlayışını en iyi izah edecek hususlardan biri de hiç şüphe yok ki, “vaz’ ve ta’cil” veya “tenzîl ve te’diye” ya da “da’ ve teaccel” dedikleri: “Kır ve erken öde” meselesidir. Bu, tıpkı bugünkü senet kırma muâmelesine benzemektedir. Bir adamın, diğer bir kişiden, bir sene sonra ödemesi gereken vâdeli bin akçe alacağı var. Alacaklı borçlusuna: “Bu borcu şimdi öde, beş yüz akçe olarak öde” diyor. Borçlu bu teklifi kabul edince akit yapılmış oluyor. Fakat acaba bu muâmele câiz ve bu yoldan kazanılan beş yüz akçe helâl mıdır? İbn Abbas, Nehâî ve Züfer gibi zevâta göre bu muâmele câizdir. Gerekçeleri: Hz. Peygamber Benû Nâdir yahûdilerini Medine’den kovmaya karar verdiği zaman, bazı Medineliler gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bunları sürüyorsun ama onların bizden henüz vâdesi dolmamış alacakları var” dediler. Rasûlullah da: “Kırın ve hemen ödeyin borcunuzu” buyurdu. Demek ki, vâdesi dolmayan borcu noksan ödemek câizdir.
“Kır ve öde” meselesi, “vâde ver, borcu arttırayım” şeklindeki ribânın tam zıddıdır. Ribâ haram olunca, zıddının helâl olması icap eder. Ribâ, borçlunun borcunu ağırlaştırıp onu altından kalkamayacağı bir yükün altına soktuğu halde, bu mesele ona borcunu hem erken, hem de hafif bir şekilde ödeme imkânını verir. Ribâ borçluya açıkça zarar verdiği halde, bu mesele ona kâr temin etmektedir. Ribâda alacaklı kendi isteklerini ve şartlarını borçlusuna baskı altında kabul ettirdiği halde, bu meselede tarafların anlaşmaları eşit şartlar altında olmaktadır. Borçlu alacaklısından daha güçlü ve avantajlı bir vaziyette bulunmakta, isterse erken ama tenzilatlı olarak, isterse vâdesinde ve tam olarak ödeme şekillerinden birini serbestçe tercih edebilmektedir. Alacaklı da bu işten kârlı çıkmaktadır. Zira
3804] Bu fetvâlar için bk. Fetâvâ-i Ali Efendi, II/372
3805] İmam Şâfiî, el-Ümm, III/68; İbn Hazm, el-Muhallâ, IX/40
FÂİZ/RİBÂ
- 937 -
bir sene sonra alabileceği bir meblağı hemen alarak ihtiyacını gidermektedir. Ribâ borçluyu zarara sokmak pahasına alacaklıya haksız bir kazanç temin ederken, bu muâmelede borçlu da alacaklı da kârlı çıkmaktadır. Bu bakımdan hem şekil, hem de mânâ olarak bu muâmele, ribânın zıddıdır.
Ribâda fazla ödemeye karşı borçluya tanınan vâde, büyük bir zarara yol açmakta, bu sebeple borcun miktarı zamanla birkaç katına çıkmakta ve borçlu hiçbir fayda sağlamadan gittikçe artan bir borç yükünün altında kıvranmaktadır. Hâlbuki: “Tenzîl ve te’diye” borçluyu sorumluluktan kurtarmakta, alacaklıya istifade fırsatı vermekte, borcun katlanması gibi bir mahzuru değil; tam tersine bir kat eksilmesine yol açarak ödeme kolaylığı getirmektedir. Borç ödeme sorumluluğu ve yükümlülüğü altında bulunduğu için borçluya “esir” ismi verilmiştir. Vaz’ ve ta’cil borçluyu bu esâretten kurtarıp hürriyete kavuşturmaktadır. 3806
Başta İbn Ömer olmak üzere İmam Mâlik, İmam Âzam ve Sevrî “vaz’ ve ta’cil” muâmelesini câiz görmemişlerdir. Gerekçeleri: Hz. Mikdat diyor ki: “Bana yüz dinar borcu olan bir kişiye: ‘Borcunu şimdi öde, on dinar eksik öde’ diye teklifte bulundum. O da ‘olur’ dedi. Durumu Rasûlullah’a arz edince: “Ey Mikdat! Hem ribâ yedin, hem de yedirdin” buyurdu.” Vâdeli alacağın peşine çevrilmesi halinde borcun bir miktar azaltılması ve düşülmesi, vâdenin düşülen miktar ve meblağ karşılığı satılması mânâsına gelir ve bu da ribâdan başka bir şey değildir. Vâdesi dolan borcun, bir miktar para ilâve edilerek bir müddet uzatılmasıyla vaz’ ve ta’cil arasında esas itibarıyla hiçbir fark yoktur. “Vâdeyi kısalt, borcu düşüreyim” demekle, “Vâdeyi uzat, borcu arttırayım” demek aynı şeydir. İlki câhiliye ribâsı olup haramdır. İkincisi de onun tıpkısıdır. Gerçi vaz’ ve ta’cil muâmele ve şekil olark câhiliye ribâsının zıddıdır ama mâhiyet ve maksat olarak onun aynısıdır.
Ribânın haram oluşunun sebep ve gerekçelerinden bahsedilirken: “Allah’a âit olan ve herkes tarafından ortaklaşa ve eşit sûrette kullanılan mehil ve vâdenin haksız olarak satılması” ileri sürülmüştü. Aynı gerekçe ve sebep tam mânâsıyla burada da vardır. Aradaki fark, câhiliyye ribâsında zamanı ödünç veren sattığı halde burada bunu ödünç alan satmaktadır. Şayet bu muâmelelerden iki tarafın da faydalanmaları helâl olma sebebiyse, aynı şeyin fâizde de mevcut olması sebebiyle onun da helâl olması icap eder.
Buna göre senet kırmanın hükmü ve cevâzı tâyin edilebilir. Cumhura göre bunun câiz olmaması lâzım gelir. Bugün senet kırmada sözkonusu olan eksik ödemenin vâde karşılığı olduğu için fâiz sayılması husûsunda hiçbir kimsenin şek ve şüphesi yoktur. Üstelik burada para para ile değiştirilmiyor, kıymetli bir evrak olan senet satılıyor. Hileciler, fâiz adı altında alınan fazla parayı senedin yani kâğıdın karşılığı olarak da kabul edebilirler. Bir şekilde ortaya çıkınca haram sayılan bir muâmelenin, başka şekle girerek ortaya çıkması halinde helâl sayılması cidden şaşırtıcıdır. İktisadî ve ticarî muâmelelerde bu gibi şeyler son derece mânâsız olmaktadır. Burada konu ile ilgili önemli bir husûsa işaret edilmesi şarttır: Mervan zamanında, istihkak sahiplerine senelik maaş olmak üzere ödenecek gıda maddesinin ve hubûbâtın miktarını belli eden senetler veriliyordu. Bu senetleri ellerine alanlar, hasat mevsimi gelmeden evvel senetleri düşük fiyatla başkalarına devr ve temlik ediyorlardı. Bunun üzerine Ebû Hüreyre, Mervan’a
3806] İbn Rüşd, Bidâyetu’l-Müctehid Nihâyetu’l-Muktasıd, II/119; İbn Kayyım, İğâsetu’l-Lehfân, II/13, 14; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/186, 187; İbn Rüşd, el-Cedd, el-Mukaddimât
- 938 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Sen ribâ alışverişini mubah mı kıldın, yoksa Hz. Peygamber’in gıda maddelerinin teslim alınmadan evvel satışını yasakladığını bilmiyor musun?” diye uyarmış, bu ikaz üzerine Mervan senet satışlarını yasaklamış, satılmış olanlarını da görevli memurlara toplatmıştı.3807 Hasat mevsiminde teslim edilmesi devlet teminatı altında bulunan bir nevî hâmiline yazılı bonolara benzeyen bu senetlerin (sıkak) gününden evvel ucuza ve gerçek fiyatlarından düşük olarak satılmasının yasaklanması, senet kırdırmanın fâiz olduğunu gösterir.
6- Bey’ bi’l-Vefâ: Bey’ bi’l-vefâ (bey’u’l-vefâ) denilen muâmele tarzı daha ziyâde gayrimenkullerle ilgili olup Anadolu’da “para fâizsiz, tarla icarsız” veya: “para fâizsiz, ev kirasız” diye bilinmektedir. Paraya ihtiyacı olan bir kimse, sermayedarlara gidip: “Bana bin altın ver, buna karşılık sana falan tarlamı vereyim, borcumu ödeyene kadar ek biç, geliri sana âit olsun” veya: “falan evim ya da dükkânım veya değirmenim senin olsun, icarı ve kirası sana âit olsun” der, sermaye sahibi de bu teklifi kabul edip parayı verince akit yapılmış olur.
Bu türlü şartlı ve muvakkat satışlarda genellikle sermaye sahibine verilen gayrimenkul -bazılarına göre menkul de olabilir- genellikle verilen paradan çok daha fazla fiyat ettiğinden, bu yolla yüksek kazanç temin etme imkânı bulunmaktadır. Burada arazinin rantı yani icarı, diğer gayrimenkullerin kirası paranın fâizi yerine geçmektedir. Başlangıçta bilinmeyen bu muâmele tarzı, Buhara ahalisinin borçları artıp ödünç almaya muhtaç olmaları üzerine ortaya atılmıştır. Aslında daha evvel de bu tarz muâmeleler mevcut olmakla beraber ulemâ tarafından tanınmadığından ve ribâ sayılıp reddedildiğinden kitaplara geçirilmemiştir. Gerçi sonradan bunu câiz görenler bile bu muâmelenin haddi zâtında ribâdan ibâret olduğunu açık seçik bir şekilde ifâde etmekten geri durmamışlardır. “Bey’ bi’l-vefâ bizâtihî yasak olduğu halde zarûrete binâen tecviz olunmuştur. Yasaktır, zira bir kimsenin ikraz ettiği borç verdiği para mukabilinde ribh ve kâr alması ribâ olmakla şer’an memnûdur. Fakat buna rağmen sermayedarın vefâ bey’inde mal sahibine verdiği ödünç para mukabilinde maldan faydalanması şart kılınsa bile, bu muâmele haram sayılmayıp câiz sayılmıştır.3808 Ulemâ bir yandan bu muâmeleyi, özü itibarıyla ribâ olarak görmüş, öbür yandan da câiz ve helâl saymıştır. Açıkça fâiz olan bu muâmeleyi fıkıh sistemine yamamak için epey zorluklar çekilmiş, ama buna rağmen bu ulantı daima göze batmıştır. Mecelle şârihi Ali Haydar: “Bey’ bi’l-vefâda hem sahih, hem fâsid bey’in ve hem de rehinin hükümleri cârîdir. Bu cihetle bey’ bi’l-vefâ, zürâfâ denilen hayvana benzetilmiştir. Çünkü bu hayvanda üç hayvanın; yani deve, sığır ve kaplanın sıfatı bulunur” demektedir 3809. Artık vefâ bey’i deve kuşundan daha acayip bir hilkat garîbesi olarak, zarûret ve ihtiyaçların sevkiyle ortaya çıkmış ve meşrûiyetini ulemâya âdeta zorla kabul ettirmiştir. Başlangıçta Hanefîlerin bu buluşuna karşı duran Şâfiîler çok geçmeden gösterilen tepkinin boşuna olduğunu idrâk etmişler ve “Rehn-i muâd” (iâde edilen rehin) “bey’u emânet” (emânet usûlü ile alım-satım) Şam’da bey’ut-Taa gibi isimlerle bu muâmeleyi câiz görmüşler ve uygulamaya koymuşlardır.
Ödünç verenin bir tarla veya ev alması görünüş itibarıyla verdiği parayı
3807] Müslim, Büyû’ 40; Muvattâ, Büyû’ 44
3808] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/88; Mecelle, Madde 118
3809] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I/224
FÂİZ/RİBÂ
- 939 -
teminata bağlaması içinmiş gibi gösterilmekteyse de, aslında maksat, bu gibi gayrimenkullerin geliridir yani fâizdir.
7- Bey’ bi’l-İstiğlâl: Bu muâmele, Mecelle’nin 119. Maddesinde: “Bey’ bi’l-istiğlâl, bâyi’ bir malı isticâr etmek üzere vefâen bey’ etmektir” şeklinde târif edilmiştir. Aslında bey’ bi’l-vefânın değişik şekli olan bu muâmele şöyle uygulanmaktadır: Paraya ihtiyacı olan kişi evini veya dükkânını ya da tarlasını sermaye sahibine vefâ yoluyla satmaktadır. Ancak sermaye sahibi bu akarları ve araziyi fiilen kullanıp ondan faydalanma durumunda olmadığından evi kiraya, dükkânı icara ve tarlayı da ortakçıya verip ondan faydalanmayı düşünmektedir. Bu durumda esâsen bu mallara ihtiyacı olan satıcı bu gayrimenkullerin kendisine kiraya, icara veya ortağa verilmesini müşteriye teklif etmektedir. Teklifi kabul edilince istiğlâl sûretiyle bey’ akdi yapılmış olmaktadır. Artık bu durumda ödünç aldığı paraya karşılık evin ve dükkânın kirası veya tarlanın icarı (ki, istiğlâl arazi ile ilgili olursa buna murâbaa denir) adıyla sermaye sahibine bir meblağ ödemektedir. Bu da fâizden başka bir şey değildir. Bey’ bi’l-vefâda satılan mal, sahibinin elinden çıktığı halde, bey’ bi’l-istiğlâlde mal yine eski sahibine kiraya ve icara verilmektedir. Ancak, bu türlü bir alışverişin sahih ve câiz olması için satıcının gayrı menkulu tahliye edip alıcıya teslim etmesi, ancak bu muâmeleden sonra o malı icarlaması ve kiralaması şart koşulmaktadır. Yani satıcı evini ve dükkânını boşaltıp sermaye sahibine teslim edecek, ancak bundan sonra tekrar o eve veya dükkâna taşınıp yerleşecektir. Meselâ, Ali, Ahmed’e bin akçe ödünç veriyor ve buna karşılık da evini alıyor. Lâkin Ali bu evden, içinde oturarak faydalanmayı değil; kiraya vererek istifade etme durumundadır ve Ahmed de bu evi Ali’ye devir ve teslim ettikten sonra kirada oturmak vaziyetindedir. Bu durumda Ali’ye: “Bu evi başkasına kiraya vereceğine, seneliği yüz akçeye bana ver” diye teklif etmekte ve bu teklif kabul edilmektedir.
Buna göre, Ahmed’in Ali’ye kira adıyla ödediği yüz akçe hakikatte bin akçenin % 10 oranındaki fâizinden başka bir şey değildir. Şayet bu fâizi ödemek için dolambaçlı yollardan gidilmeyip doğrudan fâiz muâmelesi yapılsa, hem evi önce boşaltıp sermaye sahibine teslim etme, sonra aynı eve taşınma gibi son derece saçma bir işleme ihtiyaç kalmayacak, hem de hileli ve eğri büğrü yollara sapılmayacaktır. Özü fâiz olan bir işlemi doğrudan icrâ edip bunun vebalini üstlenmek, buna ilâveten bir de samimiyetsizliğin ve sahtekârlığın vebalini yüklenmekten ve evi tahliye edip tekrar taşınma külfetini göze almaktan çok daha ehven bir şerdir. Bu türlü hilelerle Allah’ı kandırıp gazabından ve azâbından kurtulmak mümkün olmadığına, hatta samimiyetsizliğin en çirkin örneği olan bu türlü hileler İlâhî cezâyı ikiye katlamaktan başka bir şey temin etmediğine göre, bu çeşit hilelere başvuranlar halkı uyutmaktan ve kendilerini avutmaktan başka bir şey yapmış olmuyorlar. Buna kurnazlık mı, zavallılık mı demeli?
8- Zarûret ve İhtiyaç: Fâizi yaygın hale getiren dolambaçlı yolların ve gayrı samimi görüşlerin başında hiç şüphe yok ki, zarûret ve ihtiyaç formülü gelmektedir. En âliminden en câhiline kadar herkes bu formüle rahatlıkla akıl erdirebilmekte ve diğer yollara nazaran bu usulle kendini daha çok kandırabilmektedir. Bu da fâiz ve ribâ meselesinin özünden kaçmaya ve üstüne varmamaya sebep olması bakımından ilim ve fikir yönünden gâyet zararlı sonuçlar doğurmaktadır. Bazı âyetlerin mânâlarını özetleyen “zarûretler, haramları mubah kılar” kaidesi gerçekten İslâm’da önemli bir esastır, ama yanlış anlamaya yanlış uygulamaya,
- 940 -
KUR’AN KAVRAMLARI
hatta istismara da son derece müsâittir. Fıkıhçılar, insanların edindikleri mallar ve temin etmeyi arzuladıkları eşyayı üçe ayırırlar: Zarûret, ihtiyaç, lüks (zarûriyât-hâciyât-kemâliyât). Bu üç şeyden mûtad, doğal ve genel olan ikincisidir. Lüks mal ve eşya temin etmek sadece sayıları az olan zenginler için mümkün olur. İnsanlar için varlığı zarûrî olan mal ve eşya öyle şeydir ki, o olmadan bireysel ve sosyal hayat varlığını koruyamaz, felç olur ve işlemez hale gelir. Böyle bir durumda haramlar helâl olur ama bu keyfiyet hem miktar, hem de zaman olarak zarûretin şiddeti ve müddeti ile sınırlıdır. Yani bir haram, zarûreti ortadan kaldıracak kadar ve kaldırdığı sürece helâl olur, yoksa zarûret hali kalkmış da ihtiyaç hali devam ediyorsa, bu durum haramı helâl kılmaz. Mubah ve helâl her türlü çareye teşebbüs edildiği ve her çeşit tedbir alındığı halde zarûret hali hâlâ ortadan kalkmıyor ve haram olanı işleme yegâne çare ve tek alternatif olarak ortada kalıyorsa, ancak bu vaziyette sınırlı olarak haram şeyler helâl olabilir. Kısaca zarûret hali tam mânâsıyla bir çaresizlik halidir. Başka bir ifâde ile domuzun etinin yenilmesini, şarabın içilmesini câiz ve mubah kılan zarûret hali ne ise ribâ almayı câiz kılan zarûret hali de odur. Zira tefeciliğin ferdî ve sosyal zararı, domuz etini yemekten de, şarap içmekten de kat kat fazladır. Zarûret hallerine umûmî ve dâimî hükümler binâ edilemez, edilirse hukuk sistemi kendini inkâr ve yok etmiş olur.
Söz konusu edilen mânâda bir zarûret halinin Türkiye şartlarında ribâ konusunda mevcut olması çok nâdir haller dışında kabil değildir. Zira Türkiye’de tefecilik yapmadığı için ölen veya hastalanan ya da sakatlanan bir tek kişi yoktur. Kezâ yaşayabilmek için tefecilerden borç almak zorunda kalanların sayısı çok azdır. Bazı Afrika ülkelerinde ortaya çıkan kıtlık ve açlık böyle bir zarûret haline misal olabilir ama bu âfetten kurtulmanın yolu yine de tefecilik değildir. Hırsızlık yapmak için zarûret halini bahane etmeyenlerin, tefecilik için veya tefecilerden borç almak için bu hali bahane etmeleri anlaşılır bir şey değildir. Zira nihayet tefecilik de insanları soymanın, hem de göz göre göre çarpmanın ve vurgunculuk yapmanın başka bir yoludur. Er-Ribâ isimli eserinde zarûreti bu şekilde anlayan Alâuddin Harûfe bu noktada kendi açısından son derece haklıdır. Ebû Zehre de aynı görüştedir.
Esas itibarıyla zarûret bu olduğu halde ehl-i hiyel denilen hileciler bu esası da bir hayli eğip büktükten sonra ribâ yemenin bir yolu haline getirmişlerdir. Ancak, zarûret esasına dayanıp marâbahacılığa cevaz verebilmek için bazı kaideler ortaya atmak ve bir hazırlık çalışması yapmak icap etmiştir. Böyle bir basamak olmadan ve köprü kurmadan zarûret esasına dayanıp ribâya cevaz vermek mümkün değildir. Mûtad iktisadî faâliyetler ve tabiî ticarî işlemler sahasından, mûtad ve tabiî olmayana intikal etmek için kullanılan köprü, daha sonra Mecelle’nin temel kaideleri arasında da yer alan İbn Nüceym’in el-Eşbâh ve’n-Nezâir isimli eserindeki şu kaidedir: “İster genel ister özel olsun ihtiyaç, zarûret seviyesine indirilir.” Yani bir şeye ihtiyaç var, lâkin bunu yapmak şer’an ve dinen haram kılınmış ise yapılacak şey, evvelâ bu “ihtiyaç”a “zarûret” adını vermek, sonra da “bu zarûrîdir”, diyerek zarûret haramı mubah kılar kaidesine dayandırıp onu câiz ve helâl saymaktır. Mecelle şârihi Ali Haydar: “Şâfiî fıkıh kitabı Bâcurî’de Cilâle bahsinde: “Kıyas olan, her hâcet messeden şeyin cevâzıdır” denilmektedir, diyor. 3810
Görülüyor ki, bazı hallerde artık zarûretten bahsetmeye bile ihtiyaç
3810] Ali Haydar, a.g.e. I/88
FÂİZ/RİBÂ
- 941 -
duyulmamaktadır. Şayet ihtiyacı esas alan ve zarûreti bahsin dışında tutan bu kaide, İslâm hukukunun bir esası haline getirilip, sistemin bütününe buna göre yeni bir şekil verilebilseydi, muhakkak ki hukuk çalışmalarını tıkayan ve kapayan kapı açılmış, gerçekçi bir hukuk anlayışına ulaşılmış olurdu.
“Başka yoldan mesken sahibi olma imkânına sahip olmayan evsiz bir kimsenin fâizle alacağı kredi ile ev sahibi olması câiz midir?” şeklindeki bir soruya: “el-Cevap: Câizdir. Zira ev ihtiyaçtır ve bu ihtiyaç, zarûret hükmündedir. Zarûretler de haramları mubah kılar” şeklindeki bir cevap hiçbir şeyi halletmez. Zira bu anlayışın ölçü olarak ve ihtiyacın kıstas olarak kabul edilmesi halinde fâizin câiz olmayacağı hiçbir husus yoktur. Bir zengin için bir yazlık, bir villa, bir çiftlik ihtiyaçtır ve onun bu maksatla fâiz almasının pekâlâ câiz olması icap eder. Kaldı ki, bir mesken gerçekten bir ihtiyaç olsa bile asla varlığı zarûri değildir. Çok zengin oldukları halde ev satın almayıp devamlı kirada oturanların sayısı az değildir.
Ribâ ve tefecilik konusunda düşünürken ve konuşurken hiç hatırlanmaması ve telaffuz edilmemesi gereken kelime “zarûret” lafzı olmalıdır veya bu söz, en sonra düşünülmeli ve telaffuz edilmelidir. Zarûret esasından hareket edip ribâ ve fâiz konusuna çözüm getirmeye uğraşan Abduh, Reşid Rıza, Şeltut ve benzeri âlimler boşu boşuna kendilerini yormuşlardır. Yaptıkları iş, en câhil birinin bile yapabileceği basit bir işten başka bir şey değildir ve esasen bu, çoktan beri yapılan ve uygulanan bir şeydir. Ama maalesef zarûret esası, meseleyi halletmeye değil, hallini tehir etmekten başka bir işe yaramamıştır. Görülüyor ki, zarûret hükmünde tutulan ticarî ve iktisadî ihtiyaçlar artık devamlılık kazanmakta, mûtad ve doğal bir hüviyete bürünmektedir. Hâlbuki tefeciliği daimî kılan ve göz yumulmasını mâzur gösteren hiçbir haklı sebebin bulunmaması icap eder. 3811
Günümüzde Fâiz Tartışmaları ve Fâizi Câiz Gören Yaklaşımlar
Batıda kapitalizmin doğması, bankacılık sisteminin kurulması, ister istemez İslâm toplumunu da etkilemiştir. Müslüman ulusların yaşadığı yerlerde ticarî hayatın canlanması ve iktisadî faâliyetlerin yoğunluk kazanması, müslüman müellifleri fâiz konusunu yeni baştan gözden geçirmeye, değerlendirmeye ve bu konuda yeni açıklamalar ve yorumlar yapmaya zorlamıştır. Bu yorumların hemen hemen hepsi batılı kapitalist ve liberal iktisatçıların ve fâize karşı olmaktan vazgeçen hıristiyan din adamlarının bu konuda söyledikleri sözlerin bir tekrarı mâhiyetindedir. Lâkin fâizi câiz gören ve gösteren yorumlar yapan İslâm bilginleri, bu konudaki kanaatlerini daha çok Kur’an’a ve ilk çağlarda yaşayan bazı İslâm âlimlerine dayandırma ve görüşlerine mesnet teşkil eden delilleri İslâmî kaynaklardan tedârik etme çabasından da geri durmamaktadırlar.
Diğer taraftan, bir de bahsedilen bilginlere ve görüşlerine tepki gösteren ve fâiz konusundaki eski telakkiyi aynen devam ettiren geleneksel görüş taraftarları vardır. Bunlar da görüşlerini desteklemek için başta Kur’an ve hadis olmak üzere, İslâmî kaynaklardan deliller getirdikleri gibi, fâize karşı olan batılı iktisatçılardan da kendi görüşlerinin doğruluğuna şâhit tutmaktadırlar.
1- Üretim ve Tüketim Maksadıyla Alınıp Verilen Fâiz: Üretim maksadıyla
3811] Süleyman Uludağ, Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Dergâh Y. İst. 1988, s. 121-163
- 942 -
KUR’AN KAVRAMLARI
fâizle ödünç para almanın câiz olduğunu ilk defa ciddî sûrette meşhur hıristiyan reformcusu Calvin (Ö. 1564) savunmuştu. Bu zât, fâize sadece tüketim açısından bakmamış, üretimi de dikkate alarak bu maksatla fâizle para almaya cevaz vermişti. Bundan sonra murâbaha ile fâiz birbirinden farklı görülerek ayrı hükümlere tâbi tutulmuştur. Beşold ve Bacon bu fikri daha da geliştirmişlerdi. Beşold (Ö. 1638) tefecilikle etkili bir şekilde mücâdele edebilmek için düşük oranda ve sınırlı miktarda fâizle ödünç vermeyi kabul etmişti. Siyasî İktisad isimli eserinde: “Eski çağlarda ribânın yasaklanması nasıl bir zarûret idiyse, yeniçağda mubah sayılması da aynen öyle zarûrîdir. Çünkü o çağlarda tüketim maksadıyla ödünç alınırken, bu çağda artık üretim maksadıyla kredi alınmaktadır” diyen Charles Gide de bu fikri savunmuştur.
Müslümanların yaşadığı ülkelerde ilk defa bu fikirler Cemaleddin Afgânî ve Muhammed Abduh tarafından sokulmuş, zamanla taraftarları artmıştır. Başlangıçta bütün müslüman müellifleri zarûret ve çaresizlik halinde rüşvet vermeyi de fâizle para almayı da câiz görmüşler, ama durum ne olursa olsun, rüşvet almayı ve ödünç karşılığı fâiz almayı mutlak sûrette haram saymışlardı. Çünkü fâiz vermek için zarûret olabilir ama almak için asla zarûret yoktur, diye düşünmüşlerdi. Ribh ve fâide adı altında fâiz almayı sadece hileli ve dolambaçlı yollardan câiz görmüşlerdi. Zarûret ve ihtiyaç sebebiyle fâiz almanın cevazı ancak Tanzimat’tan sonra konuşulmaya başlanmıştır. Mısır’da açılan Tasarruf Sandığı’na yatırılan para karşılığında alınan fâiz (ribh)in hükmü konusunda Muhammed Abduh şu fetvâyı vermişti: “Üretimde kullanılmak üzere ödünç para talep eden bir şahsa, para vermek hiç şüphe yok ki, haram kılınmış olan ribâya girmez. Bunun, ev ve ocağı harap eden câhiliyye döneminin katlanmış ribâsına dâhil olmayacağı âşikârdır. Çünkü bu muâmele hem işletmeci için, hem de sermayedar için faydalıdır. Evvelkisi ise çaresizlik içinde bulunmaktan başka bir günahı olmayan birine zarar verirken, kalp katılığından ve açgözlülükten başka bir emeği bulunmayan öbürü için fayda temin etmektedir. Şu halde bu iki türlü muâmelenin hükmü Allah’ın adâletine nazaran bir olamaz.”3812 İşte bu, tarihlerden sonra “istiğlâl”, “istismar” ve “intâc” yani üretim maksadıyla fâizle para almanın ve vermenin câiz olduğu meselesi, İslâm âleminde de konuşulur olmuştur.
M. Abduh, mevduat sahiplerinin tasarrruf sandığından fâiz almalarını açıkça meşrû ve helâl görmüş, ancak günün şartlarını dikkate alarak bu hususta biraz elastikî bir ifâde kullanmıştır. Daha sonra Mustafa Zerka, İbrahim Zekiyüddin Bedevî, Reşid Rızâ, Muhammed Şeltut, Sehurî, Devalibî, Ziyauddîn Ahmed, Fazlurrahman, Abdülaziz Çaviş ve daha pek çok bilgin üretim maksadıyla mevduat kabul eden yatırımcı kurumlardan mudilerin fâiz almalarının câiz olduğunu söylemişlerdir.
Fakat bu mesele, gerek iktisat ve maliye, gerekse tatbik bakımından son derece farazî ve hatta hayalî görünmektedir. Zira üretimin nerede başlayıp nerede bittiği ve hangi noktadan itibaren tüketimden ayrıldığı belli değildir. Buna göre ev yaptığını ve konut ürettiğini ileri süren bir müteahhit, bankadan fâizle kredi alabilir, zira ülkede ihtiyaç duyulan bir şeyi üretme faâliyetine girişmiştir. Buna karşılık bu evi satın alıp kullanan, yıpratan, aşındıran ve eskiten bir şahsın fâizli kredi kullanma hakkı yoktur. Zira o, aldığı krediyi üretim alanında değil; tüketim
3812] Mecelletu’l-Menâr, Mısır, 1906, a. IX/332
FÂİZ/RİBÂ
- 943 -
alanında kullanmaktadır.
Bugün daha ziyade zenginlerin fâiz vererek kredi aldıkları, genellikle orta ve dar gelir grubunun dişinden, tırnağından arttırdığı parayı bankaya yatırarak fâiz aldığı bilinmektedir. O halde, üretim maksadıyla fâizli kredi almak câiz; ama tüketim maksadıyla fâizli kredi almak câiz değil, demek mantıksız olduğu kadar da tatbik kabiliyeti olmayan bir şeydir. Bu görüş, sadece sermaye sahiplerinin yani zenginlerin işine yarar.
2- Zenginin Verdiği Fâiz: Bu arada, bugün genellikle yatırımcıların, iş adamlarının, sanayicilerin, girişimcilerin ve bankaların fâiz karşılığı kredi aldıklarını ve mevduat kabul ettiklerini dikkate alanlar, bu türlü fâiz muâmelelerinin, İslâm’ın haram kıldığı ribânın tam tersi istikametinde işlediğini nazar-ı itibara alarak, bu çeşit muâmelelerden temin edilen kazancın İslâm’ın kesin sûrette yasakladığı ribâ gibi günah olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Eski devirlerde zenginlerin ribâ verip fakirlerden ödünç almaları düşünülemezdi. Onun için bu halin hükmü kaynaklarda zikredilmemiştir. (İbn Teymiye, zengin bir kimsenin aldığından daha fazlasını ödemek üzere ödünç alamayacağını yani fâiz vermeyeceğini söylemektedir.) Bu hal, yeni olduğundan, ona âit hükmün de yeni olması icap eder. Dar ve orta gelir grubunun mûdi sıfatıyla bankalardan aldıkları fâizi açıktan açığa yasaklayan bir hükmün bulunması düşünülemez. Çünkü olay yenidir. Onun için bu durumdaki kimselerin bankalardaki tasarrufları karşılığında fâiz almalarının câiz olduğunu söleyenler çıkmıştır. 3813
3- Gayri Müslimlerden Dâr-ı Harbte Alınan Fâiz: İmam Âzam’a ve İmam Muhammed’e göre gayri müslimlerin memleketinde bir gayri müslimden fâiz almak câizdir. Bunlara göre esâsen gayri müslimlerin malı müslümanlara helâldir. Bir de bu, gayri müslimin rızâsıyla oldumu, haydi haydi helâl olur. Bu meselede meşhur Hanefî fıkıh kitabı el-Hidâye’de şöyle denir: Dâr-ı harbte bir müslimle gayri müslim arasında ribâ bahis konusu olmaz. Çünkü Hz. Peygamber: “Müslümanla gayri müslim arasındaki ribâya itibar yoktur” buyurmuştur. Ayrıca, gayri müslimlerin malları kendi ülkelerinde müslümanlar için helâldir. Bir müslüman, gadr etmemek şartıyla gayri müslimin malını hangi yoldan alırsa alsın, câiz ve mubahtır.”3814 Zira gayri müslimlere âit mal ve servetin dokunulmazlığı yoktur. Ganimet olarak alınır. Ganimet olarak alınınca helâl olan gayri müslimin malı, rızâsıyla alınınca neden helâl olmasın? Ayrıca ödünç verme, sadaka gibi sevap olan bir yardımdır. Gayri müslime dâr-ı harbte yardım etmek müslümanlara zarar verir, denilmektedir. Fakat Ebû Yusuf ve Şâfiî gayri müslimden alınan ribânın haram olduğu kanaatindedirler. Bu konuda İmamiye ve İsnâaşeriye adı verilen Câferîler de Hanefiler gibi düşünmektedirler. Ancak, onlara göre ribâ ve fâiz adı altında fazla miktarı alan taraf, müslüman olmak şartıyla dâr-ı harbte de dâr-ı İslâm’da da müslümanla gayri müslim arasında ribâ ve fâiz yasağı olmaz, sadece kredi veren gayri müslim olursa, müslümanın ona fâiz adıyla fazla ödemede bulunması haram olur.
Bu kanaatin, “Kendi din kardeşinden ribâ almayacaksın, fakat yabancıdan alabilirsin” şeklinde muharref Tevrat’ta yer alan hükme olan benzerliği ortadadır. Bu kanaatin o fikrin etkisiyle oluşup meydana çıktığını kabul etmek, fazla
3813] Bk. S. Uludağ, a.g.e. s. 172
3814] el-Merğınânî, el-Hidâye, II/48
- 944 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ihtiyatsızlık olmaz. Bu, bir tepki olsa gerek.
Çok açık bir sûrette görülüyor ki, gayri müslimlerin ülkesinde müslüman olmayanlardan fâiz almanın câiz olduğunu ileri süren hanefîler fâiz alan tarafın kazandığı ve fâzi veren tarafın kaybettiği esasından yürümektedirler. Lâkin bugün için bu görüşün sakatlığı ve çürüklüğü, üzerinde tartışma açmaya lüzum hissettirmeyecek derecede açıktır. Ribâ yasağının illeti ve sebebi, gerçekten kazanma ve kaybetme ise, günümüzde bankalarda biriken mevduat sahiplerine âit tasarrufların zenginler tarafından fâiz karşılığı kullanılmasında bir sakıncanın bulunmaması icap eder.
Bugün fıkıh kitaplarında yer alan bu hükme bakan bazı câhil hocalar, Avrupa’da çalışan müslüman işçilerin gayri müslimlerin oradaki bankalarına para yatırıp fâiz almalarını câiz görürlerken, aynı yerde bulunan meselâ Türklere ve Araplara âit bankalara yatırdıkları para karşılığı aldıkları fâizi haram saymaktadırlar. Vaktiyle müslümanların ülkelerinde açılan gayri müslimlerin bankalarına da fâiz karşılığı para yatırmayı câiz görmüşlerdi. Bu vâdide verilen hüküm ve bu gerekçe ile verilen fetvâ, fâiz alanın kazanması verenin kaybetmesi esasına dayanmaktadır. Hâlbuki mevduat kabul eden, bu maksatla amansız bir rekabati bile göze alan bankaların mevduat sahiplerinden aldıkları paralardan, onlara ödedikleri fâizden daha çok kazandıkları muhakkaktır. Öyle olmasa, bankaların, mal varlıklarını ve sermayelerini arttırmaları bir yana, varlıklarını korumalarına bile imkân olmaz.
Alınan mevduattan, ödenen fâizden daha çok para kazanıldığına göre, bankalara yatırılan bu paraları yahûdi ve hıristiyan veya ateist iş adamları ve sanayicileri kullanmaktadır. Bu paralardan sağlanan nemâ ve kâr, daha sonra müslümanların aleyhinde faâliyetlerde değerlenmektedir.
Dâr-ı Harpte kâfirlerden alınan fâizin câiz görülmesi anlayışından dolayı, kendi ülkelerini dâru’l-İslâm kabul edip İsviçre ve ABD başta olmak üzere Batıdaki bankalara toplam tirilyonlarca doları bulan paralarını yatıran Arap şeyhlerinin ve nice ülkelerdeki müslüman geçinen sömürücü tiplerin, aslında Batı ülkelerini iktisaden kalkındırdıkları, tâğûtî düzenleri güçlendirdikleri bir vâkıadır. “Müslümanım” diyenler, Batı ülkelerindeki paralarını çekseler Batı ekonomisi ciddî sarsıntılar geçirecektir. Aynı şekilde namaz kılanlar kendi ülkelerindeki bankalardan paralarını çekseler, fâizci düzenler çökecektir. Kapitalizmi bankaları, tâğûtî düzenleri yani Allah ve Rasûlüyle savaşan fâizci zihniyeti maalesef, müslümanlar veya müslüman geçinenler beslemektedir.
4- Ekonomik Savaş: Bankadan fâiz alıp vermenin câiz olduğunu göstermek için bulunan ve meselenin çözümlenmesinde kullanılan formüllerden bir de günümüzde müslümanlarla gayri müslimler arasında amansız bir iktisadî savaşın hüküm sürmekte oluşu, bu savaştan başarılı çıkmak için barış zamanında câiz olmayan bazı hilelerin ve muâmelelerin harb esnâsında câiz görülmesi tarzındadır. Bu görüşü ileri sürenler: “Harb hiledir” hadisini hatırlatmakta, normal hallerde başvurulmayacak fâiz işleminin fevkalâde hallerde lüzumlu ve zarûri olacağını ileri sürmektedirler. Bunlara göre, muazzam meblağlara ve hadsiz hesapsız mal varlığına sahip olan dev şirketler ve uluslar arası firmalarla rekabete girmek için büyük sermayeye ihtiyaç vardır. Küçük firma ve şirketler onlarla rekabet edemez, silinir ve yok olur. Fâiz karşılığı mevduat kabul etme, rekabet gücüne sahip
FÂİZ/RİBÂ
- 945 -
büyük şirketlerin kurulmasına ve yaşamasına imkân veren nakdi ve sermayeyi bankalarda toplayan yollardan biridir. Bu maksatla fâiz karşılığı bankaya yatırılan para, kimseye zararlı olmamaktan başka, hem mûdiye ve hem millî servete fayda temin etmekte, ayrıca gayr-i müslimlerle ekonomik alanda güçlü ve etkili bir şekilde mücâdele etme imkânını bahşetmektedir. İşte meselenin bu niteliğini gözönünde tutup hiç değilse, dörtbaşı mâmur bir İslâm iktisat düzeni uygulamaya konulana kadar geçici bir dönem için fâize cevaz vermek icap edeceğini ileri sürenler vardır.
Görüldüğü gibi, bu görüşte zarûret, ihtiyaç ve maslahat esâsına dayanmaktadır. Aslında böyle konuşanların söyledikleriyle düşündükleri birbirinden farklıdır. Bugünkü iktisadî savaşın yeni olmadığını ve yakın bir gelecekte bitmesi ihtimali de bulunmadığını iyi bilmektedirler. İnsanlar fâiz konusunda öyle bir farklı helâl-haram anlayışını savunuyor ki, İmam Âzam’ın ictihâdına dayanan biri gayri müslim bankasına para yatırıp fâiz almayı câiz görürken, öbürü bu hareketin savaşta müslümanlara ihânet olduğunu söyleyip onu suçlar. Yaşayışıyla İslâm dışı güçlerle her bakımdan uzlaşan, savaşçı gibi yaşamayan kişi, barış halinde yaşadığı yeri savaş yurdu (dâru’l-harp) ilân ederken, diğeri yaşadığı ülkenin düzeni sanki Batılılardan farklıymış gibi, ülkesinin Batılı ülkelerle iktisadî savaş yaşadığını ileri sürer.
Son zamanlarda ortaya atılan görüşlerden biri de, devletin kontrolü altında bulunan, hadleri devletçe tâyin edilip işleyiş biçimi kanunla tesbit edilen fâiz oranlarının câiz görülmesi, fakat bunun dışında veya üstünde vaya ötesinde kalan fâiz oranlarının ribâ olarak değerlendirilip gayri meşrû sayılmasıdır. Kısaca, fâizin ne olduğunu kanun koyucusu ve resmî makamlar belirler ve bu husus kanunla ifâde edilir. Kanunen tesbit edilen fâiz şeklinin dışında kalan bu çeşit muâmeleler yasaklanıp günah ve haram sayılır.
Bu iddiâyı ileri sürenlerin unuttukları bir şey vardır: Haram ve helâl hudutlarını kim belirler? Allah mı, tâğutlar mı? Ayrıca, resmî ve kanunî fâizin haddini ve şeklini kim, nasıl ve neye göre tâyin edecektir?
5- Banka Fâizlerini Kabul Edenler: Zarûret ve şiddetli genel ihtiyaç sebebiyle, başta Muhammed Abduh olmak üzere birçok bilginin tasarruf sandığına para yatırıp mevduata mukabil fâiz (fâide) almayı câiz gördüklerini anlatmıştık. Burada Reşid Rızâ’nın Mısır Millî Bankası’nın kuruluşu dolayısıyla söylediği sözleri nakletmeyi uygun buluyoruz: “Şâfiîlerin ve Hanefîlerin câiz gördükleri bir hile vardır. Osmanlı Devletindeki Ziraat Bankası bu hile esas alınarak padişahın emri ile kurulmuştur. Buna göre bu banka şer’î mubâyea adı verilen bir muâmele icrâ edilerek mûtedil bir fâiz haddiyle kredi veriyordu. Dinde basîretli olan şuurlu zevat delile tâbi olup şeriatın maksatlarını araştırır, hile ile de te’ville de bu maksatların dışına çıkmayı kendilerine mubah görmezler. Bu türlü hileli yollara sapanlara denilir ki: İslâm zorluğu ve sıkıntıyı kaldırma ve kolaylık sağlama esası üzerine kurulmuş bir dindir. İslâm’da haram kılınan şeyler iki kısımdır:
1. Özünde bulunan zarar dikkate alınarak bizâtihî haram olan şeyler. Bunlar, bir zarûret bulunmadıkça mubah kılınamaz. Haram oluşu ittifakla sâbit olan nesîe ribâsı bunlardan biridir. Bunu yemek için herhangi bir zarûretle karşılaşılmaz. Yani bir kimsenin, diğer birine nesie ribâsıyla borç para vermesi ve verdiğini bir kat fazlasıyla geri alıp yemesi gibi bir zarûretle kolay karşılaşılmaz. Bazen leş
- 946 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yeme ve şarap içme konusunda bu türlü zarûretle karşılaşılsa bile, fâhiş fâiz için böyle bir zarûret söz konusu olmaz.
2. Bizâtihî kendisinde bulunan bir zarar sebebiyle değil de başka bir sebeple haram kılınan şeyler. Haram olan fadl ribâsı böyledir. Bu ribâ, nesîe ribâsına sebep ve vesîle olmasın diye, haram kılındığından bir zarûret, hatta ihtiyaç sebebiyle mubah kılınabilir. Nitekim ribâyı, biri açık, diğeri örtülü olmak üzere ikiye ayırıp fadl ribâsını örtülü ribâdan sayan İbn Kayyım, bunun için birtakım örnekler vermiştir. Basîret sahibi olan her fert, bu türlü bir ribâyı yemek mecbûriyet veya ihtiyacı içinde olup olmadığını bizzat kendisi bilir. Milletin bu konudaki zarûretini veya ihtiyacını tesbit etmek ise, büyük âlimlerden, profesörlerden, hâkimlerden yargıtay üyelerinden, mühendislerden, tabiplerden ve çiftçilerden kurulan ve ulu’l-emr denilen ehliyetli ve bilgili komisyonun üzerine düşen bir görevdir. Bunlar toplanıp millet için neyin zarûret olduğunu ve millî ihtiyacın neyi icap ettirdiğini karara bağlarlar. Sonra da buna göre hareket edilir. 3815
Burada nesîe ribâsını câhiliyye Araplarının katlanmış ribâsından ve fâhiş fâizinden ibâret sayan Reşid Rızâ’nın, bunun dışındaki ribâ muâmelelerini fadl ribâsı diye takdim etmesi dikkate şâyandır. Bu zât, banka fâizlerine açıktan açığa yeşil ışık yakmış ve: “Bizi daha açık konuşturmayın, millet için zarûret varsa veya ihtiyaç derecesinde lüzumlu ise, buna göre alın kararı ve açın bankayı, fâizle mevduat alsın ve fâizle kredi versin. Biz banka açmanın gerekçesini umûmî bir görüş olarak ancak bu şekilde ifâde edebiliriz” demek istemiştir.
“Banka fâizleri ribâ değildir, nesîe ribâsına değil; fadl ribâsına dâhildir ve bunun hükmü ictihâdla tesbit edilir. Gerekirse cevaz verilebilir. Banka fâizi borçlanma vaktinde ve derhal, câhiliyye ribâsı borcu ödeme vaktinde ve ileride tahakkuk eder”3816 diyen Ziyâuddin Ahmed, Reşid Rızâ’nın fikirlerini biraz daha açık olarak ifâde etmiştir.
Fazlurrahman da: “Şüphe yok ki, cemiyetimiz kendi sistemini İslâm esasları üzerine kurup ikmâl etmeden banka fâizlerini kaldırmak gerek iktisat, gerek ictimâî refah ve gerekse malî düzen açısından bir intihar hareketi olur. Buna ilâve olarak böyle bir hareket Kur’an’la sünnetin hem ruhuna ve hem de hedeflerine aykırı düşer” diyor. 3817
“Bütünüyle nominal değerler üzerinden işleyen banka fâizlerinin ve banka fâizciliğinin, Kur’an’daki ribâ kavramı içine girdiğini söylemek her zaman isâbetli olmayacaktır. Kısacası, ribâ, henüz sıcak tartışmaların çerçevesi üstüne çıkıp kesin tanımlar kazanmış bir kavram olmuş değildir.” 3818
Hayreddin Karaman da, özellikle ev almak için, bankaların enflasyondan daha aşağıda olan fâiz oranlarına haram gözüyle bakmaz, bu şekildeki fâizli banka kredisi almanın câiz olduğunu ileri sürer.
6- Avârız Sandıkları/Avârız Vakfı: Fâiz muâmelelerinin, Osmanlılarda Avârız sandığı, avârız vakfı ve avârız akçesi gibi isimler altında kurumlaştığını görmek
3815] el-Fikru’l-İslâm ve’t-Tatavvur, 39
3816] Ziyâuddin Ahmed, The Quarnic Theory of Ribâ, İslamic Ovarty, V/1963
3817] Fazlurrahman, Dirâsetu’l-İslâmiyye, Mecelletu’l-Ma’hedi’l-Merkezî li’l-Ebhâsi’l-İslâmiyye, Karaçi, c. 1, cüz 1, s. 39
3818] Y. N. Öztürk, Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 441
FÂİZ/RİBÂ
- 947 -
hakikaten ilgi çekicidir.
İslâm toplumunda vakfın önemi ve yeri büyüktür. Hayır ve hasenât maksadıyla ev, arsa, bağ, bahçe ve tarla gibi gayrimenkullerin gelirleri toplum yararına ve muhtaçların ihtiyaçlarına sarf olunmak üzere vakfedildiğini biliyoruz. Cumhura göre kap kacak, kazan gibi âlet ve edevât, altın, akçe ve para gibi nakitler, inek ve koyun gibi hayvanlar, hatta kitaplar yani her çeşit eşya da vakfedilebilir. Fakat Hanefîler bunu câiz görmezler. Bu konuyla ilgili bir eser yazan Birgivî, bu türlü vakıflara izin verenlere şiddetli bir şekilde hücum etmiş, bu tip vakıfların cevâzına fetvâ veren Ebussuud’a saldırmıştı. Fakat her şeye rağmen menkul eşyanın vakfı âdet ve anane haline gelmişti. “Vakfedilen paranın ribhi ribâ olup haramdır” diyenlere ne lâzım gelir? diye soru soranlara: “İtâb-ı şedîd ve habs-i medîd lâzım gelir” diye fetvâ verilmeye başlanmıştı. 3819
Osmanlılarda vakfedilen menkul ve gayrimenkul eşyadan ve akarlardan sağlanan gelir, paraya çevrilip bir sandıkta biriktirilirdi. Bu sandığa “Avârız sandığı”, içinde toplanan paraya “Avârız akçesi”, bu türlü vakıflara da “Avârız vakfı” denirdi. Bazen bir hayır sahibi, meselâ bin altınını getirip bu sandığa vakfederdi. Bu para on’u on bir buçuk (% 15) hesabıyla ve şer’î ribh ilzâm etme usûlüyle fâize verilip nemâlandırılır ve sağlanan gelir, vakfı yapan kişinin şartına göre ya câminin ihtiyaçlarına veya talebe-i ulûma veya mahalle ve köyün ortak ihtiyaçlarına harcanırdı. Bu türlü nakitlerin şer’î ribhi yani kanunî fâizi ile hatim indirilir ve mevlit de okunurdu. Bu gelirle fakir fukarânın, dul ve yetimlerin kayrıldığı da olurdu. Genellikle sandıktaki paralar esnafa ehven bir fâide (fâiz) ile verilir ve bu sûretle piyasaya da bir canlılık gelirdi. Bu sebeple Avârız sandığı, bir çeşit esnaf sandığı gibi faâliyet gösterirdi. Bundan başka her meslek erbâbı: “Esnaf kesesi” veya “Esnaf vakfı” adıyla kendilerine has birer sandık kurar ve bu sandıktan, ihtiyaç duydukları sermayeyi fâide (fâiz) ile alırlardı.
Fâize verilmek ve sağlanan gelirle Yeniçerilere verilen et fiyatlarındaki artışı karşılamak için Fâtih’in 24 bin altın vakfettiği bilinmektedir. Osmanlılarda şer’î muâmeleyi kabul etmeyen yok gibidir. Menkul vakfını câiz görmeyenler bunun şeriata aykırı olduğunu ve yoksulların zararına işlediğini iddiâ etmişler, bu türlü hususları câiz görenler ise âmme menfaati ve umûmî ihtiyaç esasına dayanmışlardır. Başlangıçtan beri var olan şeriatle maslahat arasındaki mücâdele Osmanlılarda da devam etmiştir. Vakıf paralarıyla ilgili olmak üzere 1923’te “Vakıf Paralar İdaresi Müessesesi”nin kurulduğunun ve bunun da 1954’te şimdiki Vakıflar Bankası haline getirildiğini kaydedelim. 3820
Fâizle İlgili Fetvâlar
Borçlarda Enflasyon
“Verilen borcun üzerinden bir yıl gibi bir zaman geçmekle enflasyonun sebep olduğu değer farkını almak câiz midir?” Imam Ebû Yusuf’a göre, câizdir, diğerlerine göre câiz değildir. Günümüzde olduğu gibi enflasyonun her yıl, hattâ hergün paranın reel değerini büyük ölçüde aşındırdığını hesaba katarsak, selim vicdanlar, bu konuda Ebû Yusuf’un görüşüne katılır. Bazı âlimler de Hanefî
3819] Behcetu’l-Fetâvâ, s. 150
3820] Süleyman Uludağ, Fâiz Konusunda Yeni Açıklamalar, Dergâh Y. İst. 1988, s. 167-196
- 948 -
KUR’AN KAVRAMLARI
mezhebine göre fetvânın bununla verileceğini söylerler.3821 Bunu belirlemede en sihhatli ölçü ise altındır. Ancak en iyisi, meselenin çözümünü sona bırakmadan, borç verirken altın olarak verip yine altın olarak alacağını söylemektir. Bu, herkese göre câizdir. Ancak son zamanlarda altın dahi enflasyona yenilir olmuştur. Buna göre değeri başka yollarla hesaplanabilir.
Vâde Farkı
Bir malın, peşin satılması halindeki fiyatı ile vâdeli satılması halindeki fiyatı arasındaki fark. Peşin fiyatı üç milyon lira olan bir mal, altı ay vâde ile beş milyona satılırsa, aradaki iki milyon lirası vâde farkıdır.
Vâde farkı ile yapılan bir satışın câiz olup olmayışı mütedeyyin esnafı hayli tedirgin etmektedir. Kimileri böyle bir uygulamanın fâiz olacağı endişesi ile ya bu tür muamelelere girmekten kaçınmakta ya da ticari zorunluluktan dolayı girse bile huzursuz olmaktadır. Her ne kadar bu mesele enflasyonun sebep olduğu günümüze has bir problem gibi görünüyorsa da, çok eskiden ele alınmış ve hakkında görüşler beyan edilmiştir. Konu büyük Hanefî fakîhi Serahsî’nin mütâlaları ışığında ele alınacaktır. Bilindiği gibi Allah (c.c.) fâizi haram, alış verişi helal kılmıştır.3822 Alış veriş, kâr gayesi güden bir muameledir. Kâr da, kişinin sattığı bir malı, aldığından daha pahalıya satmasıdır. Bu, fiyatların sabit olduğu bir ortamda görünür rakamlarla olabilir. Fakat fiyatların devamlı değiştiği bir piyasada sattığı malın parasını aldığı gün, aynı malı yerine koyamayacak olan bir kimse görünüşte fiyatı alış fiyatından fazla bile olsa kâr değil zarar etmiş olur. Tabii bu durumda ya ticareti bırakması veya vâdeli satıştan vazgeçmesi gerekir. Gücün maddeye dayandığı günümüzde, şayet vâde farkı alarak mal satmak câizse müslüman tüccarları bu tür satıştan men etmek saf dillilik hatta ahmaklık olur. Vâde satışlarının yapılış şeklini iki türlü tasavvur edebiliriz:
1- Satıcı: “Bu malın peşin fiyatı şu, vâdeli fiyatı şudur” der, alıcı da bunlardan birisini tayin etmeden “tamam aldım” der. Bu tür yapılan bir satış fâsittir. Çünkü fiyat belirtilmemiştir. Oysa bir satışın sahih olması için fiyatın rızâya götürmeyecek şekilde belli olması lazımdır. Ayrıca Hz. Peygamber efendimiz bir satışta iki şartı nehyetmiştir. Tekrar belirtelim ki, bu hüküm, taraflar fiyatlardan birisi üzerinde anlaşmadan ayrılmaları halindedir.
2- Satıcı, malın peşin fiyatını ve belirli vâdelere göre vâde fiyatını söyler; alıcı da bu fiyatlardan birisini tercih eder ve bunun üzerinden alış verişi kesinleştirirler. Bu şekilde yapılan satış sahihtir ve dinî bir mahzuru yoktur. Bu muâmeleyi fâiz olarak değerlendirmek mümkün değildir.3823 Çünkü kâr meşru olduğu gibi, her zaman aynı olmasını gerektiren bir dinî hüküm de yoktur. Bugün % 10 yarın % 25 kârla satmakta mahzur olmadığı gibi, peşin satılması halinde % 25, vâdeli satılması halinde % 80 veya başka bir oran kâr konulmasında da bir mahzur yoktur.
Vâde farkı tesbit edilirken banka fâiz oranlarının veya aylık enflasyon miktarının göz önünde bulundurulması bu hükmü değiştirmez. Çünkü itibar lafızlara
3821] bk. Nezih Kemal, “Teğayyuru’n-Nukûd” (mk.) 69
3822] bk. 2/Bakara, 175
3823] Serahsî, el-Mebsut, XIII, 8
FÂİZ/RİBÂ
- 949 -
değil, mânâlaradır.3824 Vâde farkı belirlerken bu yollardan birisine tevessül eden şahsın maksadı, fâiz almak değil, parasını enflasyonun aşındırmasından korumaktır.
Şuna da dikkat çekmemiz gerekir. Vâdeli satışın cevazı konusundaki tereddüt, fâiz endişesinden değil, fiyatı kesin belli etmeme ve akit esnasındaki çift şarttan kaynaklanır. Çünkü fâiz, aynı cinsten olan veya aralarında alınıp satılmaları tartı veya ölçü ile olmaları bakımından birlik bulunan malların (para ile para, buğdayla buğday, arpa...) birbirleri ile alınıp satılmaları halinde söz konusudur.3825 Oysa vâdeli satışta bu durum söz konusu değildir. Çünkü satılan bir meta, borçlanılan ise paradır. Böyle olmayıp da aynı cinsten olan malların trampası söz konusu olsa ve vâdeli olan için fazlalık şart koşulsa da bu fâizdir, câiz olmaz.
Taksitli Satışlar
“Taksitle eşya alımının fâiz olduğunu, bu yüzden de câiz olmadığını söylüyorlar, doğru mudur?” Taksitle eşya almanın fâiz olduğunu söyleyen yoktur. Fâiz; taksitli satışlardaki vâde farkında söz konusu olabilir. Yalnız her vâde farkının fâiz olmadığı da bilinmelidir. Buna göre vâdeli satışlardaki muhtemel durumları şöylece maddeleyebiliriz:
1- Fiyat farkı olmadan, ödeme süresi belli taksitle satış: Âlimlerin tümüne göre câizdir.
2- Peşin, meseIâ bir milyar liraya satılırken, müşteriye; “peşin mi, vâdeli mi istiyorsun?” diye sorduktan sonra, vâdeli istediğini öğrenince, (vâdeli olarak tek pazarlık üzerinden) “bir milyar iki yüz milyon lira” diyerek yapılan ve ödeme süresi bilinen vâdeli satış: Herkese göre câizdir.
3- Peşin, meselâ bir milyar lira, altı ay vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira deyip, sözleşme sırasında birinde karara varılan vâdeli satış: Âlimlerin çoğunluğuna göre câizdir.
4- “Peşin bir milyar lira, vâdeli bir milyar iki yüz milyon lira” deyip, hangisine karar verildiği belirtilmeden kabul edilen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
5- Geciktiğin her ay için, “yüzde, -meselâ- beş ödersin” şeklinde, süresi ve dolayısıyla fiyatın tamamı bilinmeyen vâdeli satış: Âlimlerin tümüne göre haramdır.
Borcu Dövize Çevirme
“Altı ay sonra alacağım bir milyar TL.’yi şu anda dövize, meselâ dolara çevirebilir miyiz?” Bu sorunun cevabını anlayabilmemiz için şu bilgileri tazelememiz gerekir:
1. Paranın para ile veresiye satışı câiz değildir.
2. Sırf Allah için bir yardım olsun, bir iş görülsün diye başkasına verilen para (ve misli olan diğer eşya) karzdır ve karzda, Hanefîlere göre, bağlayıcı bir zaman tâyini câiz değildir. Zaten karzı fâizden ayıran özellik de budur. Yoksa bir milyar lira borç versek ve buna, altı ay sonra diye bir ödeme süresi belirlesek bu
3824] Mecelle, madde: 3
3825] Merğınânî, el-Hidâye, III, 61 vd.
- 950 -
KUR’AN KAVRAMLARI
verdiğimiz para ile alacağımız paranın veresiye satışı olmuş olur ki, bu fâizdir. Ancak bağlayıcı olmamak üzere bir süre belirlemede de mahzur yoktur.
3. Veresiye satışlarda zimmete geçen borca ise deyn denir ve bundaki süre bağlayıcıdır. Türkçede karz’a da, deyn’e de borç tâbir edilir. Oysa aralarında zikrettiğimiz gibi bir fark vardır.
4. Bir borcun verecekliden başkasına satılması ya da bu borç karşılığında verecekliden başkasından bir mal (ya da hizmet) satın alınması câiz değildir. 3826
5. Alacaklının, bir kısım alacağını, bağışlamayı kabul etmesi farklı meblağların satışı değil, hakkının bir kısmından vazgeçmesi demek olduğundan bu câizdir, fâiz değildir. Buna göre meselâ, bin lira (karz) alacağı olan, şu anda altı yüz lira ver kalanını istemiyorum diyebilir. Günü gelmiş bin lira (deyn) alacağı olan da aynı şeyi yapabilir, ayrıca misli ile ileri ve belli bir tarihe erteleyebilir. Çünkü bu satış değil, hakkından vazgeçmedir.
6. Günü gelmiş bir milyar lira (deyn) alacağını daha sonra ödemek üzere, meselâ euroya çeviremez. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışıdır ve fâiz olur. (Buna göre, Allahu a’lem, bin liralık karz alacağını, hemen kabzetmese bile, başka bir paraya çevirebilmelidir; çünkü karzda süre olmadığından bu, farklı paraların veresiye satışı olmuş olmaz.) İleri bir zamandaki bin lira (deyn) alacağını, şu anda meselâ altı yüz liraya ya da o miktar euroya değiştiremez. Çünkü bu paranın para ile mübadelesindeki zaman farkı ya da farklı paraların veresiye satışı olur ki, ikisi de fâizdir. Beşinci madde ile bunu birbirine karıştırmamak gerekir. Orada sözkonusu olan alacak karz’dır. Burada ise deyn’den sözedilmektedir.
Bütün bunlara göre altı ay sonra alacağınız bir milyar TL. karzın dışındaki bir borç ise onu şu anda dövize çevirip borcu döviz olarak sürdüremezsiniz. Çünkü bu farklı paraların veresiye satışı demektir ki, bu fâizdir. Ancak günü geldiğinde onu, üzerinde anlaşacağınız herhangi bir dövizle tahsil edebilirsiniz. Ama işin başında, alırken meselâ euro olarak alırım diyemezsiniz. Yok, eğer bu alacağınız deyn değil de karz ise ve bağlayıcı olmasa dahi, bir süre söylenmemişse, onu (Allahu a’lem) şu anda herhangi bir dövize çevirmeniz ve vereceklinin artık o döviz üzerinden borçlu olması, câiz olmalıdır. 3827
Alışverişte Vâde Farkını Eklemek Câiz midir?
İslâm dini ister peşin ister va’deli olsun alışverişi mubah kılmıştır. Alışveriş peşin olursa normal olarak kâr etmek tabii olduğu gibi, va’deli olursa da insaf dairesinde karşı tarafı yıkmadan belirtilen zamanı ölçerek kâr etmek de tabi’dir. Her tarihte bu tip alışveriş olmuştur. Yani alışverişte vâde farkı alınmıştır.
Alışverişte vâde farkını eklemek Cümhûr-ı ulemâya göre câizdir.3828 Bu hususta ulemâ arasında ihtilâf olmamıştır. Ancak idrâki kıt olan bazı kimseler, Peygamber (s.a.s.): “Bir alışveriş içinde iki satış yapmaktan men etmiştir.”3829 meâlindeki hadise dayanarak alışverişte vâde farkını eklemek câiz değildir, diyorlar. Hâlbuki bu hadis, vâde farkından hiç söz etmiyor, fukahâdan hiç kimse de ona haml
3826] bk. Bilmen, VI/96
3827] Konu için zikredilen kaynaktan başka ayrıca bk. Mavsilî, E1-Ihtiyâr, NI/8-9, İst.
3828] Neylü’l-Evtâr
3829] Tirmizî
FÂİZ/RİBÂ
- 951 -
etmemiştir. Hadis ya akd içinde bir şartı koşmanın câiz olmadığını, meselâ: Zeyd’in Halid’e evini bana yüz milyar liraya satarsan ben de şu tarlamı yüz elli milyara sana satarım, demesi gibi. Veya semen (bedel) belli olmadığından mesela: şunu peşin olarak bir milyara, vâdeli olarak iki milyara “sana sattım” şeklinde yapılan akdin mûteber olmadığını ifâde ediyor. Şayet semen belli olur, kesin bir fiyat üzerinde anlaşılır, meselâ: Peşin olarak fiyatı bir milyar lira olan bir meta’ içinveresiye iki milyara sattım denilirse vâde farkı eklendiği halde, kesin olarak bu alış-veriş câizdir.3830 Hatta bir kimse satılık meta’ için peşin fiyatı şu kadardır veresiye fiyatı da bu kadardır dese yani hem peşin hem vâdeli fiyattan söz edip, bilâhare bir fiyat üzerine akit yapılsa yine câizdir. 3831
Muhammed el-Hamid, alışverişte vâde farkını eklemek hususunda şöyle diyor: “Vâde farkını eklemek haram değildir, fâizle münâsebeti yoktur.”3832 Ancak alışveriş ister peşin ister vâdeli olsun insafa göre cereyan etmezse haram ve bereketsiz olur. Bunun için satıcı, kendi durumunu nazar-ı itibara alması gerektiği gibi, alıcının durumunu da nazar-ı itibara alması gerekir.
Banka Reklâmı
“Müslümanlar çıkarıyor diye bildiğimiz ve hergün para verip aldığımız bazı gazetelerde çeşitli bankaların reklamları çıkıyor. Onların bunu yapmaları, bizim de böyle gazeteleri almamız câiz midir?”
Bir Müslümanın, her ne sûretle olursa olsun, fâizi ve fâiz müesseselerini reklâm ve terviç etmesi câiz olamaz. Bankalar, her çesidiyle alkollü içkiler, sosyal sigortalar gibi yardımlaşma esprisi üzerine değil de kazanç esası üzerine kurulan ve birçok yönden haram unsur içeren özel sigorta şirketleri, İslâm’ın haram saydığı muâmele ve eşya alım-satımı yapan tüm ticarethaneler ve şirketler buna dâhildirler. Hatta alım satımını yaptıkları eşya haram eşya olmamakla beraber, kazançlarıyla müslümanlara kast eden gayrı müslimlerin firmalarını bile müslümanların reklâm yapması câiz görülmez. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.): “Kim kimin karartışına katılıyorsa (yani onlarla oturuyor, onlarla muâşeret ediyor, onlarla yardımlaşıyorsa3833 o da onlardandır” buyurmuştur.3834 Vücuduyla sırf onların kalabalığını yani karartısını fazla gösteren müslümana bu denirse, dili ile, dili gibi yayın organı ile onları teşvik ve reklâm eden müslümana ne denir? Diğer yönden, fâizi Allah (c.c.) zulüm ve Allah’a ve Rasûlü’ne harp açma olarak nitelerken, Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) de fâizin uygulanmasına yardımcı olan herkesi lânetlerken, zulmün müesseseleşmiş biçimi olan bankaları, kendi maddî çıkarı için reklâm etmek müslümana yakışmaz.
Fâiz müesseselerinin reklâmını “darül-harp” telakkisi ile yapmak da -eğer varsa- câiz olmaz. Bu tür gazeteleri almak ise ayrı bir olaydır ve alanın niyyetine göre değişir. “Kalb”, her yöne dönmeye, inkılâb etmeye müsâit olduğu için ona kalb denmiştir ve Rasûlullah Efendimiz (s.a.s.) bize: “Allah’ım, fâcirin bana bir nimetini nasîb etme ki, kalbim onu sevmesin” duâsını öğretmiştir. Şimdi birilerinin kalpleri birilerine niçin meylediyor, anlaşılmış olmalı.
3830] el-Ahvazî, Şerhu Tirmizî, el-Mühezzeb, Muğni’l-Muhtac, İbni Âbidin
3831] el-Ahvâzî
3832] Rüdûdün alâ Ebâtıl
3833] Münâvî, Feyz, VI/156
3834] Münâvî, a.g.y., Hatib Bagdâdî’den
- 952 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Bedelleri Açısından Alışveriş Şekilleri
1- Bey’: Malı para karşılığında satmaya bey’ denir. Alış-verişlerin büyük bir kısmı bu şekilde yapılmaktadır.
2- Sarf: Paranın para ile değiştirilmesi olayına sarf denir.
3- Mubâdele: Malı mal ile değiştirme işlemine denir. Halk arasında buna trampa ve takas gibi isimler verilmekte, şimdilerde Batıdan girdiği ifadeyle barter de denilmektedir.
4- Selem: Para peşin, mal veresiye yapılan ticarete selem denir. Bu tür satışlara halk arasında‚ ‘alevra satış’ da denir. Bilhassa çiftçi ve sanayicilerin başvurduğu bir satış şekli olan selemin câiz olması için bazı şartların bulunması gerekir. Paraya muhtaç olan kimse, malını elde etmeden önce satmak ister. İslâm dini, satıcının darlığından istifade ederek alıcının, malı ucuza kapatmasını önlemek, üreticinin malını değerlendirmesine fırsat vermek için bazı şartlarla bu tip satışları câiz görmüştür. Peygamberimiz, Medine’ye geldiğinde, Medinelilerin mahsûllerini bir iki sene önceden Yahudilere sattıklarını görür. Bunun üzerine şöyle der: “Kim hurmasını önceden satacaksa; belirli ölçüde, belirli tartıda ve belirli bir vakte kadar olmak şartıyla satsın. “ 3835
Selem, var olmayan (mâdûm) bir malın satışı olduğundan, câiz olmaması gerekirken, ihtiyaç ve zarûret sebebiyle câiz görülmüştür. Bunda her iki tarafın da kârı vardır; müşteri biraz daha ucuza mal alır, satıcı da peşin para ile ihtiyacını giderir. Meselâ bir sanayici nakit sıkıntısına düşerse, belirli bir süre sonra teslim edilmek şartıyla, üreteceği -vasıfları belli olan malları satar; alacağı para ile üretimini yapar. Böylece sanayicinin tezgâhı çalışır, üretim devam eder, alıcı da normal zamana nisbetle biraz daha ucuz mal almış olur.
Bu imkân üreticiyi, tefecilerin eline düşmekten de korur. Çünkü üretimin devamı için paraya kaçınılmaz bir ihtiyaç vardır. Fiyatlarda aşırı bir düşüklük olursa böyle alış-verişler câiz değildir. Selemin sahîh olması için şu şartların bulunması gerekir:
a- Malın vasıflarının belli olması cinsi, nev’i, niteliğinin önceden belirlenmesi.
b- Miktarının belirlenmiş olması. Kaç kilogram, kaç metre, kaç ölçek vs. olacağının bilinmesi.
c- Vâdenin belirlenmesi. Selem yoluyla satılan malın ne zaman teslim edileceği belirtilmelidir. Belirtilen vakitte malın teslim imkânı olmayacaksa veya olmazsa selem bâtıl olur. Meselâ: Nisan ayında buğday teslimi imkânsızdır. Nisan ayında buğday teslim etmek üzere bir çiftçinin önceden selem tarzında satış yapması câiz değildir.
d- Mal karşılığında alınan paranın miktarını belirlemek ve parayı peşinen almak. Fiyatta aşırı derecede ucuzluk olmamalıdır.
5- Veresiye satışlar: Satılan malın bedeli peşin alınabileceği gibi, belirli bir süre sonra da alınabilir. Bu tür alış-verişlerde malın karşılığının (bedel) para gibi başka bir cinsten olması gerekir. Aynı cins malların (meselâ altınla altının...)
3835] Müslim, Müsâkat 25
FÂİZ/RİBÂ
- 953 -
veresiye satışı câiz değildir.
Alış-veriş çeşitlerinden bir diğeri de Bey’ bi’l-vefâ’dır. Vefâ yoluyla satım akdi yapmak demektir. Bir terim olarak ise, bir malı, satış bedelini iade edince geri almak üzere bir kimseye bir para veya borç karşılığında geçici olarak satmak anlamına gelir. Satıcı semeni geri verince veya borcunu ödeyince, alıcı satın almış olduğu şeyi geri verir. Böyle bir akit, alıcının maldan yararlanabilmesi dikkate alınırsa sahih satım akdi; tarafların akdi fesh edebilme yetkilerine bakınca da fâsid satım akdi niteliğindedir. Alıcı vefâ yoluyla satın aldığı malı başkasına satamayacağı cihetle de bu, rehin hükmündedir ve bu rehin olma özelliği üstündür. Fâkîhlerin çoğu, bey’ bi’l-vefâ şeklindeki satım akdini câiz görmüşlerdir. 3836
Bu muâmele fâizden kaçınmak ve borcu teminata bağlamak amacıyla örfleşen bir satış şeklidir. Burada, satıcı ileriki bir tarihte satış bedelini geri vermeyi veya daha önceden kalma borcunu ödemeyi, alıcı da buna karşılık malı iade etmeyi taahhüt ettiği için akit bu adı almıştır. Buna “bey’u’l-muâmele” denildiği gibi, Mısır’da “bey’u’l-emâne” adı da verilmiştir.
Mîlâdî XV. yüzyıl başlarında yaşayan Şeyh Bedruddin Mahmûd (ö. 823/1420) bey’ bi’l-vefâ tarzındaki satışın başlangıcı hakkında şöyle der: “Zamanımızda ribâdan korunmak için, bey’bi-l-vefâ şeklindeki satış örf haline gelmiştir. Bu, gerçekte bir rehin muâmelesi olup alıcı mebie mâlik olamaz ve mâlikin izni olmadıkça gelirinden de yararlanamaz. 3837
Vefâ yoluyla satışta, taraflar tek yanlı irâde beyanıyle dilediği zaman akdi feshedebilir. Alıcı, akit süresince mala mâlik olamaz. Satıcı her an satış bedelini iâde edip malı geri isteyebilir. Alıcı da malı geri verip, parayı talep edebilir, tarafların sözleşmede belirlenen süreye uymaları da gerekmez. Satışa konu olan mal, rehin hükmünde olduğu için, ne satıcı ve ne de alıcı diğerinin izni olmadıkça malı başkasına satamaz. Bu hak tarafların mirasçılarına da intikal eder. Ancak taraflardan birisi, diğerinin izniyle satış yapabilir.
Rehin edenin izni bulununca, rehin bırakılan şeyden, rehin alanın yararlanması mümkün ve câizdir. Vefâ yoluyla satış da rehin niteliğinde olduğu için alıcının bundan yararlanması mümkündür. Mecelle’yi şerh eden Ali Haydar Efendi bu konuda şöyle der: “Mebî’in yani vefâen satılan bir gayrı menkûlün menfaatlerinden bir bölümü alıcıya ait olmak üzere şart kılınsa, bu şarta riâyet olunur. Çünkü Mecelle’nin seksen üçüncü maddesinde: “İmkân ölçüsünde, şer’-i şerife uygun bulunan şarta uymak gerekir” hükmü yer alır. Meselâvefâen satılan bir bağın üzümü, satıcı ile alıcı arasında yarı yarıya paylaşılmak üzere, karşılıklı rızâ ile mukavele olunsa, bu mukaveleye göre amel edilmesi gerekir. Ancak zikredilen menfaatlerin alıcıya âit olması şart kılınmadığı halde, alıcı o menfaatleri izinsiz olarak istihlâk etse tazmin etmesi gerekir. Çünkü vefâen satılan maldan meydana gelen mahsûle alıcı mâlik olamaz. Ancak satıcının mubah ve helâl kılmasıyla istihlâk etmişse, satıcı bunu alıcıya tazmin ettiremez. Mahsûl, alıcının haddi aşması veya kusuru bulunmaksızın telef olsa, tazmin gerekmez. Ancak telef olan miktar kadar borçtan düşülür. 3838
3836] Müslim, Müsâkat 25
3837] Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu VI, 126-127
3838] Ali Efendi, Fetâvâ, c. I. s. 300
- 954 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Borç para bulmaya veya bir borcu ertelemeye yönelik bu gibi çareler, Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre yararlanma akit sırasında şart koşulmaması kaydıyla câizdir.
Sigorta Şirketi Kurulabilir mi?
İslâm âleminin her ülkesinde sigorta hakkında çeşitli mütâlaalar yürütülmektedir. Helâl diyenler olduğu gibi haram diyenler de olmuştur. Bunun için önce konu üzerine serdedilen mütâleaların bir kısmını nakledelim.
Sigorta, takriben iki asır önce İslâm âleminde ismi duyulmuş, ondan söz edilmiştir. O zaman merkezi Avrupa’da bulunan sigorta şirketlerinin temsilcileri, deniz kenarındaki bazı müslümanların yaşadığı şehirlerde bulunup Avrupa’ya giden gemilerle taşınan malların sigortasını yapmaya başlamış ve İslâm âleminde bazı ortaklar temin etmek sûretiyle orada da yerleşmişlerdi. Sigorta, bazı kimseler için faydalı olsa da kısa bir zaman içerisinde milyonlarca insandan alınan taksitlerle büyük servetler yığılmasına vesile olması dolayısıyla sömürünün en büyük örneklerinden birisidir.
Suriye ulemâsından Dr. Mustafa al-Zerka ile Mısır ulemâsından Muhammed Abduh, Şeltut, Dr. Muhammed el-Behiyy gibi kimseler sigorta şirketinin bir yardımlaşma şirketi olduğuna ve dolayısıyla de meşrûluğuna hükmetmişlerdir. Dr. Muhammed el-Behiyy bu hususta özet olarak şöyle bir mütâlaa yürütmüştür. “Sigorta akdi bir satış akti değil, mağdur olan kimselerin musibetlerini hafifletip onlara yardım elini uzatmak için yapılan bir yardımlaşma ve dayanışma aktidir. İster mal, ister hayat sigortası olsun, dayanışma ve yardımlaşmadan başka bir şey değildir. Meselâ köylü davarlarını, tüccar ticaret eşyasını, ev sahibi evini, araba sahibi arabasını sigorta ettiriyor. Çünkü zarara girmenin zor olduğunu, tek başına musibet yükünü kaldırmayacağını, ancak başkasının yardımıyla yükün hafifleyeceğini biliyor. Hayatını sigorta ettiren kimse de hayatını korumak için sigortaya başvuruyor. Ecelin Allah’ın elinde olduğunu, zamanı gelince onu kimsenin erteleyemeyeceğini biliyor. Sigortaya başvurmaktaki gayesi, erken öldüğü takdirde aile efradına bir yardım kaynağı temin etmektir” diyor. 3839
İmam Nevevi’nin el-Mecmû’ adlı kitabının tetimmesini yazan büyük fakih Muhammed Necib el-Muti de şöyle diyor: “Sigorta kurumu tarafından üyelere verilen tazminatın mubah olması hususunda ihtilâf yoktur. Çünkü daha önce dediğimiz gibi bir kimse birisine “Malını at ben öderim” dese mal sahibi malını attığı takdirde ödemeyi taahüd eden kimse onu ödemeye mecburdur.” 3840
Mısır ulemâsından Mustafa al-Hammami ile İbn Abidin ve Rabıtatü’l-Alem’i-İslâmiye’nin fıkıh heyeti Hey’etü Kibari’l-Ulemâ da sigortanın haram olduğunu belirtiyorlar. Mustafa el-Hammami, kitabında şöyle diyor: Sigortanın bütün çeşitleri haramdır. Aynen piyangonun bir nevidir. Çünkü sigorta şirketi evini sigorta etmek isteyen kimseye “Her yıl bana şu kadar prim ödeyeceksin. Eğer evin yanarsa ben değerini ödeyeceğim yanmazsa da sen taksitini ödemeğe devam edeceksin” der. Demek ki ev yanarsa sigorta değerini ödeyecek yanmazsa ödenen taksitler beyhude gitmiş olacaktır. Bu aynen piyangoya benziyor. Çünkü birçok kimse her yıl bir veya birkaç defa piyango bileti alır ama bir defa olsun
3839] Ali Haydar, Mecelle Şerhi, I, 664-667
3840] El-Fıkhü’l-İslâmi ve Tetavvuruhu
FÂİZ/RİBÂ
- 955 -
kendisine birşey çıkmaz. Bazıları da vardır ki yalnız bir defa bilet alır ve kendisine para çıkar. Yalnız hayat sigortası bundan biraz farklıdır. Çünkü belirtilen zamana kadar sigortalı ölmezse ödediği taksitler fâiziyle beraber kendisine geri verilir.
İbn Abidin de İslâm diyarında sigortanın câiz olmadığını, küfür diyarında gayri müslimlerin sigorta şirketine sigorta edilmiş bulunan malın telef olması halinde bedelini almakta bir beis olmadığını beyan edip özetle şöyle diyor: Tüccarlar arasında cârî olan âdete göre herhangi bir ecnebîden kiralanan gemiye, kira anında mallarının teminatına mâtûfen ecnebî diyarındaki gayri müslime bir miktar para veriyor ki buna sigorta denmektedir. Şayet gemi yanar, batar veya yağma edilirse dârül-harpte bulunan sigorta şirketi malların değerini ödeyecektir. Benim anladığıma göre helâk olan şeyin bedelini almak câiz değildir. Evet müslüman bir tüccarın darü’l-harpte harbî bir ortağı bulunur, müşterek mallarını orada sigorta eder, mal telef olursa müslüman tüccar şirket tarafından verilen taminatı alabilir. Çünkü akit harbi arasında cârî olmuş ve tazminat harbî olan şahsın rızâsıyla kendisine gönderilmiştir.
Mekke-i Mükerreme’de 4.4.1397 tarihinde Abdullah b. Humeyd’in başkanlığında Muhammed Ali al-Harekan, Abdülaziz bin Bâz, Muhammed b. Abdullah al-Sabil, Salih b. Asimeyn, Muhammed Reşid Kabani, Mustafa Ez-Zerka, Muhammed Reşidi, Abdulkuddüs al- Haşimi’n-Nedevi ve Ebubekir Gumi’den müteşekkil fıkıh heyeti toplanarak sigorta meselesini ele alıp inceden inceye tetkik ettikten sonra Mustafa Ez-Zerka hâriç, ittifakla sigortanın bütün çeşitlerinin haram olduğuna dair kanaatlerini beyan etmişlerdir.
Verilen kararın özeti aşağıya alınmıştır:
1- Sigorta akdi ğararı (aldanma) tazammun eder. Çünkü sigortalı ne kadar vereceğini, ne kadar alacağını bilmiyor. Belki bir iki taksit ödedikten sonra bir âfet gelir çatar, bunun üzerine sigortalı malın bütün bedelini sigortadan alır. Belki de bütün taksitleri yatırdığı halde malı âfetten mahfuz kaldığı için bir şey almaz.
2- Sigorta kumarın bir çeşididir. Çünkü sigorta şirketinin, meydana gelen felâkette hiç bir rolü yoktur, ama malı helâk olsa bedelini vermektedir. Yahut devamlı musîbetten mâsum kaldığı için bedelsiz olarak taksitleri almış olmaktadır.
3- Sigorta ribe’l fadl ve ribe’n-nesîe’yi tazammun eder. Çünkü sigorta iştirakçiye verdiğinden fazlasını verirse ribe’l fadl ve bir müddet sonra olduğu için de ribe’n-nesîe olur.
4- Sigorta meselesinde bedelsiz olarak başkasının malının alınması vardır. Bu da ‘’Ey iman edenler mallarınızı aranızda haksız yere yemeyiniz.’’ âyetindeki yasağın şümûlüne girer.
Hayat Sigortası
“Günümüzde yaygınlık kazanan “Hayat sigortası” (Halk sigorta ve Anadolu sigorta gibi) câiz midir?”
Genel olarak “hayat sigortası” için şunları söyleyebiliriz: Sigorta birtakım risk (tehlike)lerin zararlarından korunma müessesesidir ve Türkiye için “Sosyal Sigortalar” ve “Özel sigortalar” diye ikiye ayrılır. Sosyal Sigortalar; Emekli sandığı,
- 956 -
KUR’AN KAVRAMLARI
İşçi sigortası ve Bağkur olmak üzere üç birimden oluşur ve resmî bir kurumdur. Kâr düşüncesi yoktur, ideal şekliyle yardımlaşma (sosyal dayanışma) ve sosyal risklerin zararlarını daha çok kişiye dağıtarak azaltmayı hedefler. Kapitalizmin doğurduğu haksızlıklar ve sosyal riskler sonucunda zorunlu olarak ortaya çıkmıştır. İslâm’da böyle bir müesseseye hiç ihtiyaç yoktur, ancak yardımlaşma esprisi taşıdığı için İslâm’la idare edilmeyen ülkelerdeki müslümanlar adına tartışılmış ve birçok çağdaş İslâm âlimince câiz görülmüştür. Soruda sözü edilen özel hayat yangın, araba vb. sigortalar ise bünyelerinde taşıdıkları birçok haram unsurdan dolayı gayr-i İslâmîdir, câiz değildir. Çünkü bu sigortalar “ğarar” (taraflardan biri için aldanma ve zarar) içerir. Kumar, fâiz, başkasının malını bedelsiz alma, lûzumlu olmayanı lûzumlu kılma, borcu borca karşılık satma, müşterek bahis ve Allah’ın hükmüne karşı koyma gibi yasakları içerir ki, bunların hepsi haramdır. Çok büyük sûi isti'mallere yakmalara ve tahriplere sebep olur ki, bunlar da hem haram hem de ekonomik açıdan akıllılık değildir. 3841
Dâru’l-Harpte Fâiz
“Dâru’l-harp’te fâiz olmaz, diyorlar. Türk bankalarından fâiz alıp yiyebilir miyiz?”
Dâru’l-harpte fâizin cereyan edip etmemesiyle Türk bankalarından fâiz alıp yemek ayrı ayrı şeylerdir. Önce bu hüküm sadece İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed’in kabul ettiği ve İmam Ebû Yusuf dâhil, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed bin Hanbel gibi diğer imamların karşı olduğu bir hükümdür. “Dâru’l-harp’te müslümanla harbî arasında fâiz olmaz” anlamındaki bir hadis rivâyetine dayandırılır. Hadis, “Nasbu’r-râye” sahibi Zeyla’î’nin ve allâme İbn Hümâm’ın tesbitlerine göre “âhad” bir haberdir ve garibtir (sahih değildir).3842 İmam Şâfiî böyle bir hadisin sâbit olmadığını, dolayısıyla, delil olamayacağını söyler. Nitekim hadis, meşhur on hadis kitabında bulunmadığı gibi, “Dâru’l-harb” ifâdesi de bunun dışında hadislerde geçmemektedir. “Dâru’l-harb”, “Dâru’l-İslâm” gibi terimler sonradan müctehid imamlar döneminde ortaya çıkan terimlerdir. Nitekim İbnü’1-Esîr de “en-Nihâye” adlı değerli eserinde “dâr” kelimesi ile ilgili böyle bir terimden söz etmemektedir. İşin bir yönü budur.
Diğer bir yönü de, bu hükmün usûl kaideleriyle çelişmesidir. Çünkü “haber-i vâhidle ziyâde, nesih sayılacağından câiz olmaz.” Bu haber de haber-i vâhiddir. Kabul edilmesi halinde fâizi ayırım yapmadan (mutlak olarak) yasaklayan nasslara ziyâde bir hüküm getirmiş olur ki, bu câiz değildir. İşin, allâme İbn Hümâm’ın da irdelediği 3843 bir üçüncü yönü vardır ki, sorunun cevabı açısından önemli olan da budur: İmam Âzam ve İmam Muhammed bu hükmü verirken, parayı iktisadî bir silâh olarak düşünüp, müslümanın onu kâfirin ülkesinde ve onun rızâsıyla, herhangi bir yolla alabileceğini, böylece onu iktisâden zayıf düşüreceğini, müslümanın hiçbir sûrette fâiz veremeyeceğini yani fazlalığı müslümanın alması halinde bunun câiz olabileceğini kast ettiklerini, arkadaşları olan imamlar açıklamışlardır. Nitekim İmam Âzam kumarı da aynı kategoriye sokmuş ve yüzde yüz kazanacağını bilmesi halinde müslüman Dâru’l-harpte bir harbî ile kumar
3841] Geniş bilgi için bk. Dr. Muhammed Biltacî, Ukûdû’t-Te’mîn min Vicheti’1-Fıkhı’1-İslâmî, s. 150 ve İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
3842] Zeyla’î, Nasbu’r-Râye, IV/44; İbn Hümâm, Fethu’1-Kadîr, VN/39
3843] İbn Hümâm, a.g.e. VN/39
FÂİZ/RİBÂ
- 957 -
oynayabilir, demiş ve meseleye Rûm Sûresinin başında işaret edilen ve Hz. Ebû Bekr’in şirk diyarı olan Mekkelilerle girdiği bahsi delil göstermiştir. Çünkü bahsin kumardan başka bir anlamı yoktur, ama Hz. Ebû Bekir, kazanacağını Allah Rasûlü'nün haber vermesiyle kesinlikle bilmektedir.
Durum böyle olunca İmam Âzam ve İmam Muhammed’in, cumhûrun karşısındaki bu görüşlerini alsak dahi, günümüzde müslümanın hiçbir yerde onların görüşüne göre de banka fâizi alıp yiyemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü fâiz sistemi artık değişmiş ve fertlerin yerini müesseseler almıştır. Diyelim ki Almanya’da bir müslüman 100 eurosunu bankaya yatırmış ve meselâ yılda: %10 fâiz almış, sene sonunda da parası 110 euro olmuş olsun. Banka, hali hazırdaki sisteme göre bu sayede bu mevduatın (ankes hesabı ayrıldıktan sonra) yaklaşık 5 katı kredi verebilecek ve daha yüksek, meselâ % 15 fâiz uygulayacağından 5x15=75 DM. kazanmış olacaktır. Yani müslüman Ahmet kendi kazandığı 10 euro karşılığında Alman Hans’a 65 euro kazandırılmış olacaktır. Görüldüğü gibi buna câiz diyen hiçbir İslâm hukukçusu yoktur. Türkiye için durum daha da değişiktir. Dârul-harp olduğunu söyleyen görüşten hareket etsek dahi, fâiz müessesesi dediğimiz gibi bir banka olacaktır ve banka yahûdi veya masonun ve yahûdileşen Türkün olsa bile bir taraftan Ahmet Ağa yatırıp, öbür taraftan Mehmet Ağa almış olacağından, bir yönüyle müslüman fâiz vermiş, öbür yönüyle de müslüman, müslümandan fâiz almış olacaktır. Bu ise hiç câiz görülemez.
Haram Paradan, Fâiz Parasından Yararlanmak
Haram yapacağı tahribâtı yapar. İçe doğru olan duyuların, alıcıların (letâif) paslanıp körelmesine vereceği zarardan da geri durmaz. Bunun için de ondan sakınarak çok tevbe edip bağışlanma dilemek gerekir. İşi daha sağlama bağlamak isteyenler için, (Allahu a’lem) bir de yediği paraya karışan fâiz (haram) miktarını hesap ederek eline para geçtikçe, ne olduğunu söylemeden halka yönelik meşrû hizmetlere (çünkü fâiz bütün bir milletten sömürülmektedir) vermek iyi olur. Bu konuda fıkıhçılarımız şöyle açıklamalarda bulunmuşlardır: “Birisine bir hediye ya da ziyafet verenin, malının çoğu haramdan ise alanın kabul etmemesi ve yememesi gerekir. Ama ona verdiği kısmı, miras ve karz gibi helâl yoldan edindiği bir malından ise onu almasında ya da yemesinde mahzur yoktur. Malının çoğu helâl olan ise almasında ve yemesinde zaten mahzur yoktur. Yeter ki bizzat verdiği kısmın haramdan olduğunu biliyor olmasın. O takdirde onu da alamaz ve yiyemez. Böyle olmadıkça yer, çünkü az da olsa malına haram bulaşmayan insan (özellikle de günümüzde) yoktur.”3844 “Böyle bir durumda hediyesi ya da ziyafeti kabul edilmeyecek olan kişi kırılacaksa, hediye ya da ziyâfet verilen yiyeceğinin tutarı3845 kadar bir hediyeyi ona götürür ve âdeta kendi malından yemiş olur.”
Soru: Mâlum bankacılık sektöründe çoğu zaman fâizle karşılaşıyor. Bir yakınımla sohbet ederken bunları söylediğimde bana dedi ki: ‘O günah, bu günah! Paramızı nasıl değerlendireceğiz? Hiçbir şey yapmadan bir kenara koyduğumuzda değer kaybı oluyor.’ Şimdi, bankacılık sektöründe fâiz olduğunda şüphe yok. Parasını değerlendirmek isteyenler için altın dışında gösterebileceğimiz bir yol var mı?”
3844] Hâniyye -Hindiyye kenarında-, NI/400; Hindiyye; V/343
3845] Bezzâziye, VI/360
- 958 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Madde 1: fâizle para değerlendirilmez, tam tersine değersizlendirilir. Hem birey bazında hem toplum bazında paranın değer kaybının, enflasyonun en önemli sebebi, fâizdir. Bazıları haksız kazanç sağlamaya, çalışmadan paranın para üretmesine çalışırken, aslında kendi parasının alım gücünü de, toplumun alım gücünü de dinamitlemekte.
Madde 2: Her şeyin sömürüye, ranta, kapitale/paraya ayarlandığı bir düzensizlik olan kapitalizm düzeninde tümüyle İslâmî çözümler üretilmesi mümkün değildir. İslâm’ın da günümüzdeki kapitalizmin problemlerini, kendisi hâkim olmadığı halde çözmesi beklenemez. İslâm, vaad ettiği güzellikleri tümüyle ancak kendi düzeninde gerçekleştirir.
Madde 3: Parasını değerlendirmek isteyenler için altın dışında elbette gösterebileceğimiz yol(lar) vardır.
a) Kendimizin bizzat parayı kullanmamız, paramızın büyüklüğüne göre; küçük tüketim malzemeleri alım-satımından, araba alım-satımı veya benzer yatırımlar yaparak paranın değerini sağlamaya çalışabiliriz.
b) Güvenilen bir tüccara, şirkete, holdinge yatırarak kâr-zarar ortaklığı yapabiliriz.
c) Para bizden, iş anlayan ve çalışabilenden diyerek, güvendiğimiz o işi yapabilecek birisiyle ortak iş yapabiliriz.
Konuyu biraz daha, İslâm ekonomisi yönüyle açıklarsak;
Fâiz, ekonominin olmazsa olmaz bir esası değildir. Ekonomik faâliyetlerin fâizsiz bir sistem içinde daha sağlıklı bir biçimde yürütülmesi mümkündür. Ancak bu yapının oluşabilmesi için, sistem bazında mudârebe ortaklığına, müşâreke (inan) ortaklığına ve karz-ı hasene ağırlık verilmesi gerekir. İslâm’da özel sektörün uzun vâdeli ve büyük kredi ihtiyaçları için “kâr-zarar ortaklığı” esası getirilmiştir.
Hîle-i Şer’iyye Denilen Hile-i Şerriyye
Hîle, çözüm, çare, beceriklilik demektir. Çıkış yolu anlamına gelen mahrec ve çoğulu mehâric de hîlenin eş anlamlısı olarak kullanılır. Hîle-i şer’iyye; amel ve tasarrufları şekil ve dış görünüş bakımından fıkha uygun düşürmek, İslâm’da yasak olan hususları görünüşte meşrû olarak yapabilmek için bulunan yollar, çâreler, çıkış noktaları demektir. Karşılaşılan güçlüğü çözmeye çalışırken başvurulan muâmeleye “muâmele-i şer’iyye”, bu işlem sonucu kazanç elde edilmişse, buna da “ribh-i şer’î” denir. Meşrû kâr demektir.
Hîle prensibi ilk Hanefî müctehidlerince İslâm hukukunu yürüyen hayatla uyumlu hâle getirmek, zarûret yoluyla haramların mubah sayılmasını azaltmak, insanların apaçık şer’î kaideleri çiğnemesini önlemek gibi güzel amaçlar için kullanılmış ve daha çok yemin, talâk (boşanma) gibi konularda uygulanmıştır. Ancak bu kaide zamanla çığırından çıkmış “kanuna karşı hile yapmak” şekline dönüşmüştür.
İmam Muhammed, muâmele-i şer’iyyeye “iyne” adını vermiştir. Bu yüzden iyne satışını açıklığa kavuşturmak hîle-i şer’iyyeyi anlamaya yardımcı olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Însanlar dinar ve dirhemlerin peşine düşer, iyne satışı
FÂİZ/RİBÂ
- 959 -
yapar, hayvancılık yapar ve Allah yolunda cihadı terkederlerse, Allah onlara bir belâ indirir ve bu belâyı yeniden dinlerine dönünceye kadar da kaldırmaz.” 3846
İyne satışı, ödünç para isteyen bir kimseye bir malını veresiye bir bedelle satmak, aynı malı daha az peşin bir bedelle geri almaktır. Bu konudaki bir uygulama örneğini Ebu’l-Âliye Hz. Âişe’den şöyle nakleder: “Zeyd bin Erkam 3847’ın ümmü veledi olan bir kadın O’na dedi ki: ‘Ey mü’minlerin annesi, Zeyd’e veresiye sekiz yüz dirheme bir köle sattım. Sonra onu ondan altı yüz dirheme peşin satın aldım.’ Hz. Aişe şöyle dedi: Ne kötü bir satım, ne kötü bir alım yaptın. Zeyd’e şunu bildir ki, eğer tevbe etmezse Rasûlullah (s.a.s.) ile yaptığı cihadın sevabım kaybetmiş olur. Kadın dedi ki; “Satışı bozup, altı yüze geri alsam olmaz mı?” “tabii, kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, önceden verdiği kendinindir.” 3848
Şâfiîler dışında İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu iyne satışını geçersiz saymışlardır. Çünkü bu fâize götürür. Hanefîlerden Ebû Yusuf ise “iyne câizdir ve sevabı vardır. Sevabının olması haramdan kaçınmayı sağladığı içindir”3849 demiştir. İmam Muhammed ise, iyne satışını fâizcilerin uydurduğunu ve bu akde kalben râzı olamadığını söyler. 3850
Muâmele-i Şer’iyyesiz alınacak bir kâr mutlaka haramdır. Fakat muâmele-i şer’iyye sûretinde İmam Ebû Yusuf’a göre ribâ kalkar, kâr câiz olur. Bu bir şer’î kurtuluş yoludur. Çünkü yetimin veya vakfın malını velî veya mütevellî bir kimseye kârsız (ribhsiz) karz olarak veremez, fâiz alması ise haramdır. O halde meşrû bir alım-satım akdi vasıtasıyla bunların menfaatleri sağlanmış olur. Artık bu muâmeleyi gayr-i meşrû bir hile olarak kabul etmek doğru değildir.”3851 Ö. N. Bilmen, diğer borçlar konusunda farklı sonuca ulaşır ve şöyle der:
“Ödünç para alanın üzerine, muâmele-i şer’iyye ile bir kâr (ribh) yüklemek sahih ise de, fakihlerin büyük çoğunluğuna göre kerâhetten uzak değildir. İbnü’l-Hümâm Fethu’l Kadîr’de şöyle der: Böyle bir işlemde kerâhet yoktur. Şu kadar var ki, bu tercihe şâyân değildir. Çünkü bundan karz-ı hasen suretiyle yapılacak bir iyilikten yüz çevirme vardır. 3852
Hanefilerde genel olarak muâmele-i şer’iyye fâiz sayılmayarak câiz görülmüş, dolayısıyla uygulama bu şekilde olmuş, fetvâlar ile hükümler bu yolda verilegel miştir. Osmanlı sultanları hâkim ve müftîlerin, Hanefi mezhebinde sahih görülen görüşlerle hüküm ve fetvâ vermelerini emretmiştir. 3853 Bunun bir sonucu olarak Belh fakîhleri; “Zamanımızda iyne usûlüne göre yapılan alış-veriş, çarşılarımızda yapılmakta olan alışverişlerden hayırlıdır” demişlerdir.
Ancak hîle-i şer’iyye açıkça veya gizlice fâizli işleme yol açmamalıdır. Mecelle’de de yer aldığı gibi “akitlerde itibar lafza değil mânâyadır.” Diğer
3846] Ebû Dâvud, Büyû’, 54; Melâhim 10; Ahmed bin Hanbel, II, 42
3847] ö. 66/689
3848] 2/Bakara, 275; Ahmed bin Hanbel, IV, 180; el-Kâsâni, Bedâyiu’s-Sanâyi’, V, 198, 199; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletühû, Dimaşk 1984, IV, 469
3849] Kâdîhân, II, 244, 245
3850] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, V, 207, 208; İbn Âbidîn, a.g.e., IV, 244
3851] Ö. N. Bilmen, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İstanbul 1969, V, 47-48
3852] Ö. N. Bilmen, a.g.e., VI, 100, 101
3853] Ali Haydar, Dürarü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm, IV, 696-700, İstanbul 1330
- 960 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yandan, alacaklıya menfaat sağlayan borç akdinin, bütün mezheplerce fâiz sayılarak yasaklandığı görülür 3854. Bu yüzden yapılan akit gerçekçi olmalı yapmacık olmamalıdır. Amellerin niyetlere göre olduğu âyet ve mütevatir hadîslerle sâbittir. Bu hüküm amellerin âhiretteki durumu ile ilgili görülse bile, akitlerde tarafların gerçek niyet, maksat ve irâdelerini araştırmaya bir engel yoktur. Meselâ, bir kimse ödünç olarak 1000 gram altın verip, yılsonunda 1300 gram olarak geri alsa, bu işlem, bir İslâm ülkesinde fâiz sayılacaktır. Bunun yerine evini 1000 gr. altın karşılığında satıp, bir yıl sonra 1300 gr. altına geri alsa, bu bir alım satım muâmelesi olur. 300 gr. fazlalık kârdır. Ancak alım-satım fâizi gizlemek için yapılmışsa o zaman muvâzaalı bir akit sözkonusu olur. Böyle bir durumda Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî’ye göre dışa karşı açıkça yapılan satım akdi geçerli sayılır. Meselâ; evi alan, artık bir yıl sonra tekrar geri satmaya zorlanamaz. İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre ise tarafların gerçek irâdesi araştırılır. Gerçek irâde satım akdi ise ona göre, fâiz alıp-vermek ise, buna göre işlem yapılır.3855 Kanun boşluklarından yararlanarak, kanuna karşı hîle yapmak isteyenler her devirde olmuştur. Hükümlerin amaçlarından ve özünden uzaklaşmamak için akitlerde gerçek irâdeyi araştırmak veya Ebû Hanîfe’nin dediği gibi dış görünüşe (zâhire) göre hükmetmek gerekir. Bu takdirde hîle-i şer’iyyelerin önüne geçilebilir veya bu konuda tarafların muvâzaalı akit değil de gerçek akitler yapması sağlanabilir.
Bize kadar ulaşan hîle ve mehâric kitapları daha çok Hanefi ve Şâfiîlere aittir. İmam Muhammed’in3856 el-Hiyel ve’l Mehâric’ini el Hâkim eş-Şehîd özetlemiş, İmam Serahsî de bunu şerhetmiştir. el-Hiyel, “el Mehâric fî-Hiyel” adıyla neşredilmiştir.3857 el-Hassâf, Alî b. Muhammed en-Nehâî ve Sa’d bin A. es-Semerkandî gibi fakihlerin de müstakil “el Hiyel” kitapları vardır. Diğer birtakım fıkıh ve fetvâ kitaplarında da hiyel için fasıllar açılmıştır.
Şâfiîlerden Gazâlî ve İbn Ziyad gibi âlimler hiyele cephe almışlarsa da, İbn Hacer, Fetâvâ’sında bunlara karşı çıkmış ve uygulamayı hiyelin lehine çevirmiştir. Hîle-i şer’iyye usûlüne en büyük tepki Hanbelîlerden İbn Teymiyye 3858 ile öğrencisi İbnü’l-Kayyim’den3859 gelmiştir. İbn Teymiye’nin “Kıyâmu’d Delîl alâ Butlânu’t-Tahlîl”, İbn Kayyim’in “ Î’lâmü’l-Muvakkıîn ve İgâsetü’l-Lehfân” isimli eserlerinde bu konu geniş olarak tartışılmış, “gaye ve çâre mübah ise hîle mubah, değilse hîle haramdır” sonucuna varılmıştır. 3860
Soru: “Son zamanlarda bir hayli revaç bulan hisse senedi alım-satımı dinen mahzurlu mudur? Değilse bizler de bu kârlı piyasadan istifade edebilir miyiz?”
Hisse senetleri temel esprisi itibari ile fâize alternatif bir uygulamadır. Zira çeşitli teşebbüsler ve yatırımlar projelerini gerçekleştirmek için kredi kullanmak ya da sermaye arttırımına gitmek sûretiyle, ihtiyaçları olan meblağı hisse senetleriyle toplamak zorundadırlar. Bunun dışında bir kaynağın bulunması istisnai bir durumdur. Öyleyse hisse senetleri üzerinde durulmalı ve zulüm ve haksız kazanç
3854] Abdurrahman b. Süleyman -Dâmad-, Mecmau’l Enhur, İstanbul 1301, II, 303
3855] el-Mavsılî, el-İhtiyar li-Ta’lîli’l-Muhtâr, II, 21; ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, I, 171
3856] ö.189/805
3857] Leipzig, 1930
3858] ö.728/1327
3859] ö. 751/1350
3860] İbn Teymiyye Mecmau’l-Fetâvâ, XXIX, 446; İbn Kayyim, İ’lâmü’l-Muvakkıîn, Mısır 1955, III,107-417, İgâsetü’l-Lehfân, Mısır 1310, s. 183-285; A. Emîn, Duha’l-İslâm, II, 190 vd.
FÂİZ/RİBÂ
- 961 -
kendisine yasak edilen “müslüman adam” için bile bir alternatif olabileceği hesaba katılmalıdır. Ancak bizim görebildiğimiz kadarıyla şu andaki işleyiş şeklinin şer’an mahzurlu yönleri vardır, biz onlara işaret etmekle yetinecek, hem fetvâyı hem de iman edenler açısından işin pratik hallini ehline bırakacağız:
Fıkhî mezhepler ya da “icmâ-i mürekkep” açısından: Hisse senetlerinin işleyiş biçimine baktığımızda ve görüşleri bize “zâhir” olarak ulaşan dört mezhebe başvurduğumuzda her birinin bir yönüyle buna “fâizsiz” ya da “bâtıl” diyeceğini görürüz. O takdirde ictihâdî ihtilâflar açısından bunun câiz olamayacağında âdeta icmâ olmuş olur. Bundan sonra zikredeceğimiz maddeler, mezheplerin söz konusu nokta-i nazarları cümlesindendir.
Nasslar açısından: Örneğin, İslâm fıkhında bulunmayan bir meseleye ihtilâflı içtihatlardan gitme yerine, konuyla ilgili nassların esprileri (illetleri) araştırılarak cevap bulmak gerekir, denebilir. O takdirde karşımıza şunlar çıkar: Kur’ân’ı Kerim’de “insanların mallarını bâtıl yollarla yemeyin” 3861 denir. Spekülatif kazanç ve kumar diye nitelenen, ilgili çevrelerin bir parmak ve kaş-göz işaretiyle piyasası inip çıkan hisse senetlerinde bunun hiç olmadığını söylemek mümkün değildir.
Diğer yönden, İslâm’da temel üretim faktörü emektir. Hâlbuki bu uygulama bir aylaklar gürûhunun ortaya çıkmasına, dolayısı ile emeksiz kazanca sebep olmaktadır.
Hadislere baktığımızda ise: “Yanında olmayan bir şeyin satışı helâl değildir”, “satın alınan bir şeyin, alındığı yerde satılması memnû’dur”, “serbest piyasanın oluşabilmesi için kırsal kesimden mal getirenlerin yolda karşılanması menhîdir”; “spekülasyon yasaktır” ifadeleriyle karşılaşırız. Bütün bunların özünde haksız kazancın, aldatmanın, ğararın, meçhûliyetin önlenme esprisi vardır. Hisse senedi satışı bunlardan bütün bütün uzak değildir.
Akdi fâsit kılan unsurlar açısından: Az önce sözünü ettiğimiz ğarar, fâhiş mechûliyet, fâizli muâmele gibi unsurlar, az da olsa bu satışlarda söz konusudur. Ğarar, mevcut olmama ihtimali de olan şeyin satışıdır. Piyasaya hisse senedi süren şirketlerin gerçekte pozitif mal varlıkları hiç olmadığı olabiliyor. Fâhiş mechûliyet satın alınan şeyde, niza'a sebep olabilecek ölçüdeki bilinmezliktir. Bunların her birerleri akdi fâsit kılan unsurlardır.
Şirketi elinde tutanlar açısından: Bu günlerde pek üzerinde durulmayan, gayrı müslimle ortaklık kurma meselesi ehli kitap açısından klâsik İslâm hukukçularınca ele alınmış ve bazı içtihatlar serdedilmiştir. Öncelikle müslümanların “ehli kitap”la ateist ve mecûsileri bir tutmadıklarını bilmek gerekir. Ehl-i kitap (Yahudi ve Hiristiyan) olmayanlar, olanlara göre her konuda daha olumsuz bir durumdadırlar. Ne hikmetse ehli kitabın dışındaki gayr-i müslimlerle yapılacak böyle bir muâmeleden söz edilmemektedir. Bu, onların bunu meşrû görmediklerini anlatır olmalıdır. Masonlar, komünistler ve ateistleri bu grupta mütâlâa edebiliriz: Ehli kitapla ortaklık kurmaya gelince: Ortaklığa konu olan mala müslümanın hâkim olması, onun inisiyatifinde bulunması şartıyla câiz olacağını söyleyenler çoğunluktadır. Her halükârda ortak olunması, mekruhtur diyenler de vardır. Onlarla ortaklığı mahzurlu görenler Atâ’dan rivâyet edilen: “Rasûlüllah (s.a.s.), alım-satım müslümanın elinde olmadıkça Yahudi ve Hiristiyanlarla ortaklığı
3861] 2/Bakara 188
- 962 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yasakladı” meâlindeki rivâyeti delil getirirler. Benzer bir rivâyette: “Çünkü onlar fâizli muâmele yaparlar” gerekçesi (illet) de zikredilir. Dikkat edilirse “yaparlar” denilerek inançları sözkonusu edilir, fiilen yapıyor olup olmamaları söz konusu edilmez. Bu açıdan günümüzdeki şirketlere baktığımızda şirket idaresini ellerinde bulunduranların kimliği önemli bir unsurdur.
Şirkette çalışanlar açısından: Bildiğimiz kadarıyla günümüzdeki şirket çalışanlarının yönetici olarak, idare heyeti üyesi olarak kazanç dışında belirli bir maaş almaları söz konusudur. Hâlbuki İbnü’l Münzir şirketten ortaklara sâbit bir maaş verilemeyeceğinde icmâ’ olduğunu söyler. Sadece Hanefi mezhebinde, ortakların çalışmaları halinde şirketten, ancak sene sonu itibarıyla kazançtan mahsûben sâbit maaş alabilecekleri, şirketin zarar etmesi halinde ise aldıkları maaşı geri vermeleri gerektiği söylenir. Görüldüğü gibi bu meselede akdi fâsit kılan unsurlardan sayılır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bu mahzurların her biri teker teker düşünüldüğünde belki şu ya da bu mezhebe göre ortadan kalkabilirler. Ancak tümü birden hesaba katıldığında başta da söylediğimiz gibi, şu kadar ya da bu kadar mahzurun varlığında ittifak edilmiş ve hisse senedi alım-satımı da o ölçüde mahzurlu olmuş olur. Genel olarak durum budur ve bu günkü şekliyle bu muâmele tertemiz bir kazanç olarak görülmemektedir. Zaten böyle konularda safi hayır ya da safi şer olamaz. Birisinin diğerine galibiyeti olabilir. Bu konunun da şerri hayrına gâlip görülmektedir. Bununla birlikte:
a. Doğrudan fâiz muâmelesi yapan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla haramdır. Bankalar, bankerlik ve tefecilik kuruluşları gibi.
b. Şer’an mütekavvim mal sayılmayan şeylerin üretim ve alım-satımıyla uğraşan şirketlerin hisse senedini almak da aynıdır; şarap, bira vb. şeyler üreten kuruluşlar gibi...
c. Mütekavvim mal üretmekle beraber, bizzat ortak olunan o malı fâizli muâmelelerle satan ve fâiz sebebiyle elde ettiği kârı diğerine karışan ve toplam kârının yarısı ve daha fazlası fâiz olan şirketlere hisse senediyle ortak olmak da haramdır.
d. Ortak olunan şey helâl bir üretim olmakla beraber şirketi elinde bulunduran müslümanlar başka haram işlerle de uğraşıyorlarsa, onlardan hisse senedi almak sûretiyle onları desteklemek “günahda yardımlaşma” anlamı taşır. Hâlbuki bu Kur’ân’ı Kerim’de yasaklanmıştır. 3862
e. Yahudi ve Hristiyanların hâkim olduğu şirketlerden hisse senedi almak, başka hiç bir mahzur yoksa en azından mekruhtur.
f. Fıkıh kitaplarımıza bakıldığında; komünist, mason ve ateistlerin hâkimiyetinde bulunan şirketlerden hisse senedi almak câiz değildir gibi bir sonuç çıkıyor, araştırılmalıdır...
g. İdaresine müslümanların hâkim olduğu, haramla iştigal etmeyen, daha şeffaf olup, satıma konu olan şirket varlığını, dolayısı ile satılan senede düşen hisseyi açıkça bildiren, senetleri ise muharrer olup, ortaklıktan vazgeçmek
3862] 5/Mâide, 2
FÂİZ/RİBÂ
- 963 -
isteyenlere bu imkânı sağlayan şirketlerin hisse senetlerini almak ittifakla câizdir. Ve bu Müslüman işadamları, İslâmî teşebbüsler ve helâl sermaye için son derece önemli bir konudur. Çünkü işaret ettiğimiz gibi, hisse senetleri, İslâm’a göre en büyük haramlardan olan fâizin şu andaki en önemli alternatifi, işletme ve yatırım sermayesi temini için en kestirme yoldur. Müslümanlar bunu haram unsurlardan uzaklaştırarak uygulayabilseler, helâl temellere oturmuş, millete hizmeti ibâdet bilen çok büyük işletmelerin doğmasına ve fâizin belinin kırılmasına sebep olabilirler.
h. Söylediklerimiz bir hüküm ve fetvâ değil, bu konuda daha sağlıklı düşünecek olanlara bir fikir beyanından ibârettir.
Kâr
Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalık. Arapça karşılığı ribâ olup, sözlükte, mastar anlamı; kazanmak, kâr etmek demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde kullanılmıştır: “Onlar, doğruluğa karşılık sapıklığı satın aldılar. Fakat bu ticaretleri onlara kâr getirmedi.” 3863
Alış-veriş genellikle kâr sağlamak veya ihtiyacı karşılamak amacıyla yapılır. Ticaret meşrû olunca, kâr elde etmenin de meşrû olması tabiîdir. Çünkü kâr, mal mübâdeleşinin semeresi olup, onsuz ekonomik bir hayat düşünülemez. Bu yüzden İslâm hukuku kârı yasaklamamıştır. Âyet ve hadislerde ticaret ve kazançtan genel olarak söz edilmiş ve ekonomik hayatın belirli ölçülere uyularak, kendi tabiî kuralları içinde yürümesi amaçlanmıştır. Kârın tabiî ve ahlâkî ölçüler içinde oluşması esas alınmıştır.
Bu prensibin bir gereği olarak alış-verişlerde çeşitli mallara yüzde hesabıyla bir kâr haddi belirlenmemiştir. Genel olarak, arz ve talep kanunlarına bağlı serbest rekabet esasları içinde kendiliğinden oluşacak fiyatlar ölçü alınır. Ancak bu prensibi korumak ve insanların temel ihtiyaçlarının istismarını önlemek için, birtakım tedbirler öngörülmüştür. Ribânın yasaklanması, karşılıksız kazanç yollarının kapatılması ve gerektiğinde narha başvurulması bunlar arasında sayılabilir.
Alış-verişlerde yalan, hile, aldatma, satılan şeyin ayıbını gizleme veya onu mevcut olmayan vasıflarla övme yasaklanmış, açık, gerçekçi ve ma’kul ölçüler geliştirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, birbirinizin mallarını haram yollarla yemeyiniz. Ancak karşılıklı rızâya dayanan, meşrû bir ticaret yoluyla olması durumu müstesnâdır” 3864; “Allah alış-verişi helâl, ribâyı ise haram kılmıştır.” 3865
Kâr durumuna göre satım akdi şu kısımlara ayrılır:
a) Pazarlıkla (müsâvemeli) satış: Tarafların üzerinde anlaştıkları bir satış bedeli ile, malı mübâdele etmeleri. Burada alış fiyatı veya mâliyet açıklanmadan satış bedeli belirlenir. Pazarlık bu fiyat üzerinden yapılır. İslâm hukukunda satış (bey’) denilince daha çok bu çeşit alış-verişler akla gelir. İslâm bilginlerince yanılma ve yalan karışma ihtimali az olduğu için müsâvemeli satış şekli tavsiye edilir. Alıcıya net kâr miktarı açıklanmaz. Fakat satış bedelinin içinde kâr da dâhildir. Akde yalan, hile ve aldatma karışır, fiyat da fâhiş gabin ölçüsünde
3863] 2/Bakara, 16
3864] 4/Nisâ, 29
3865] 2/Bakara, 275
- 964 -
KUR’AN KAVRAMLARI
yüksek olursa, akdi aşırı yararlanma sebebiyle feshetmek mümkündür. Böyle bir durum yoksa, tarafların karşılıklı rızâ sonucu anlaştıkları bedelin miktarına müdâhale edilmez. 3866
b) Murâbahalı satış: Alış fiyatı veya mâliyet üzerine belirli bir kâr ekleyerek yapılan satış. “Bu malın alış fiyatı veya mâliyeti yüz milyon liradır. Yirmi milyon veya yüzde yirmi kârla satıyorum” demek gibi. Murâbahalı satışta, alış fiyatının veya mâliyetin ve kâr miktar veya yüzdesinin müşteriye açıklanması gerekir. Bu, anaparanın mislî yani ölçü, tartı veya standart olup sayıyla alınıp satılan şeylerden olmasını gerektirir. Ribâ (fâiz) cereyan eden mislî mallar kendi cinsleriyle murâbahalı olarak mübâdele edilemez. Yüz gram altını, yüz yirmi gram altınla veya yüz kg. buğdayı yüz yirmi kg. buğdayla mübâdele etmek gibi. Aksi halde fazlalıklar ribâ (fâiz) olur. Ancak cinsler değişik olursa kârlı satılabilir. İki ton arpa karşılığında aldığımız bir ton buğday, iki buçuk ton arpayla mübâdele edilirse yarım ton arpa, kâr olur. 3867
c) Tevliye: Alış fiyatı üzerinden, hiç kâr eklemeksizin satış yapmak demektir. Buna, başa baş satış yapmak da denir. Ancak, mâliyeti etkileyecek birtakım masraflar yapılmışsa ticaret örfüne göre bunlar eklenir. Bu takdirde satış yine kârsız ve mâliyet üzerinden yapılmış olur. Tevliyede, murâbahalı ve zararına (vazîa) satışlar gibi güvene dayanan bir satış şeklidir. Alıcı verilen bilgilere güvenerek akit yapar. Bu yüzden verilen bu bilgilerin doğru olması gerekir. Aksi halde alıcı için daha sonra akdi bozma veya aldanma miktarını satış bedelinden düşürme gibi haklar doğar.
Hz. Peygamber Mediyne’ye hicret etmek isteyince, Ebû Bekir (r.a.) iki tane deve satın aldı. Rasûlüllah (s.a.s.) O’na şöyle dedi: “Bu iki deveden birisini bana aldığın fiyatla devret “ Hz. Ebû Bekir bedelsiz vermek isteyince, Hz. Peygamber bunu kabul etmedi. Kârsız satış çeşitli amaçlarla yapılabilir. Malı elinden çıkarma isteği, nakit para sıkıntısı, malın moda veya mevsiminin geçmek üzere olması, alıcıya yardım etmek, müşteri tutmak ve benzeri düşünceler bunlar arasında sayılabilir.
d) Vazîa (zararına satış): Alış fiyatının veya mâliyetin altında bir fiyatla satış yapmak. Bir kimse, malını belirli bir kârla satabileceği gibi, hiç kârsız hatta zararına da satabilir. Zararına satış da çeşitli amaçlarla yapılır. Alıcıya yardımda bulunma, malı bir an önce paraya çevirme ve müşteriyi işyerine alıştırma bunlar arasında zikredilebilir. Ancak satıcının sıkışık durumundan, samimiyetinden veya malın gerçek değerini bilmeyişinden yararlanarak değerinin çok altında bir fiyatla satın almaktan sakınmak gerekir. Sahâbe devrinde, alışverişlerde dürüst hareket edildiği, hile ve hud’a yoluna sapılmadığı, o devre ait çeşitli uygulamalardan anlaşılmaktadır. Ashab-ı kirâmdan Cerir b. Abdillah el-Becelî 3868birisinden bir at satın almak ister. Satıcı atı 500 dirheme verebileceğini söyler. Cerir: “Bu at daha fazla eder, şu anda 600 dirhem veririm, fiyatı 800 dirheme kadar da arttırabilirim” dedi. Satıcı: “Atım cidden bu kadar değerli midir?” diye sorunca da; “At, belki 800 dirhemden de fazla edebilir, fakat ben daha fazla veremem” diye
3866] el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sânâyi V, 134; İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, IV, 159; Hamdi Döndüren, Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmi Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 88, 89
3867] es-Serâhsî, el-Mebsût, XIII, 82, 89; el-Kâsânî, a.g.e, V, 221
3868] ö. 51/671
FÂİZ/RİBÂ
- 965 -
cevap verir. Bu sırada çevrede bulunanlar Cerîr’e şöyle derler: “Atı 500 dirheme satın alman mümkün iken fiyatı niçin bu kadar yükselttin?” Cerîr şu cevabı verir; “Biz, alış-verişlerimizde hile yapmayacağımız hususunda Allah’ın Rasûlüne söz verdik.” 3869
Bir satım akdinde kâr miktarını belirleyebilmek için her şeyden önce malın ilk alış fiyatı veya kıymet arttırıcı harcamalar gerektirmeyen mallarda kâr, doğrudan doğruya alış fiyatının üzerine eklenir. Alış fiyatına anapara (râ'sûlmal) denir. Bu, ilk alıcının akitle ödemeyi üstlendiği bedeldir. Başka bir deyimle, mala kendisiyle mâlik olunan ve akitle gerekli olan bedeldir. Akitten sonra, satış bedeli yerine başka bir bedel üzerinde sözleşme yapılsa, bu yeni bedel anapara sayılmaz. Kârlı (murâbahalı) başa baş (tevliye) ve zararına (vazia) satışlarda anapara veya mâliyet asıldır. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında bir malın üretim ve dolaşım safhası, mâliyet bakımından bir tutulmuş ve ayrı olarak ele alınmamıştır. Hanefîlerde, mâliyete eklenip eklenmeyecek harcamaların belirlenmesinde örfe ağırlık verilmiştir. Bu konuda temel prensip, malın kendisinde veya kıymetinde artış meydana getirme niteliğinde olan harcamaların alış fiyatına eklenmesi, bu niteliği taşımayanların ise eklenmemesidir. Meselâ, nakliye, dikiş, cilâlama, boyama gibi, malda artış sağlayan masraflar eklenebilecek, mal sahibinin (ilk alıcı) malın alımı, nakli ve pazarlaması sırasında kendi şahsı veya aile fertleri için yaptığı yeme, içme yatıp kalkma masraflarıyla, çoban, bekçi, doktor veya veteriner masrafları eklenerek masraflar arasındadır. 3870
İslâm hukukunda net maliyet hesabı, güvene dayanan bir satış niteliğindeki murâbaha, tevliye ve vazîa satışlarında gereklidir. Satıcı kendi alış fiyatını müşteriye açıklamaksızın, belirleyeceği bir satış bedeliyle malını satabilir. Hatta mala, piyasadaki râyiç fiyatlarını ölçü alarak, yeni bir kıymet koyup, bu yeni değer üzerinde bir kâr ilâvesiyle satış yapmak da mümkündür. Yeter ki, alıcıyı yanıltacak ve onu etki altında bırakacak yanlış bilgiler verilmesin. Kârın meşrû olması için, satıcının iyi niyet kurallarından ayrılmaması ve alıcıya doğru bilgiler vermesi gerekir. Aksi halde gabin hali söz konusu olabilir ve alıcı lehine bazı haklar doğar.
İslâm’da, çeşitli mallara yüzde üzerinden belirli kâr haddi uygulaması getirilseydi ekonomik hayat zorluklarla karşılaşırdı. Çünkü kâr miktarını dondurmak, o malın alış fiyatını veya mâliyetini tam olarak bilmeyi gerektirir. Bu ise her zaman net olarak hesaplanamaz ve akde hile karışabilir. Diğer yandan aynı cins ve kalitedeki malın mâliyeti tüccardan tüccara değişir. Sermayesi geniş olan kimse, peşin para ile çok mal satın alır, kendi araçları ile nakleder; dükkânı kendi yeridir, kira ödemez. Bütün bu nedenlerle malı ucuza mâl eder. Diğer bir tüccarda bu imkânlar olmadığı için, mâliyeti yüksek olabilir. Üretimdeki mâliyetler çok daha değişik etkenler yüzünden farklı olur. Aynı cins ve miktarda birçok malın mâliyetleri farklı olunca, yüzde kâr ilâvesiyle oluşacak satış bedelleri de farklı olacaktır. Böyle bir piyasada ucuz fiyata satanlar alıcı bulur. Mâliyeti yüksek olduğu için pahalı satmak zorunda kalanlara, diğerlerinin elinde mal biterse, satış sırası gelecektir. İşte bu ve benzeri sakıncalar yüzünden, Allah Rasûlü piyasa fiyatlarına müdâhale etmesi için kendisine başvuran Sahâbilere şöyle buyurdu:
3869] İbn Hazm, el-Mûhallâ, Mısır 1389, IX, s. 454 vd
3870] es-Serahsî, el-Mebsût, XIII, 80, 91; el-Kâsânî, a.g.e, V, 223; el-Fetâvâ’l-Hindiyye, III, 162; İbn Âbidin, Reddu’l-Muhtâr, IV, 155; Ali Haydar, Düraru’l-Hukkâm, I, 598; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna göre Alım-Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 103, 113
- 966 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“Şüphe yok ki, fiyat tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah’tır. Ben sizden hiç kimsenin mal ve canına yapmış olduğum bir haksızlık sebebiyle hakkını benden ister olduğu halde, Rabbime kavuşmak istemem.” 3871
Sonuç olarak İslâm’da sağlam bir ticaret ahlâkının oluşması amaçlanmıştır. Alış-verişe hile, huda' yalanın karıştırılması yasaklanmış, temel ihtiyaç maddelerini günün râyiç bedeli ile satanların sadaka sevabı kazanacakları belirtilmiş ve tüccarların bununla bir toplum hizmeti yaptıklarına işaret edilmiştir. Ancak iyi niyetin yeterli olmadığı devirlerde esnaf ve tüccarı serbest ve kontrolsüz bırakmak temel ihtiyaçların sömürülmesine yol açar. Üretim, dağıtım ve para gücünün kötüye kullanılmaması için devletin gerekli tedbirleri alarak üretici ve tüketiciyi koruması arz ve talep dengesini sağlamak gerekir. Bunun sonucunda üretici ve dağıtıcıya az gelmeyecek, alıcıda çok görünmeyecek bir piyasa fiyatı oluşur. İşte bu fiyatın içinde yer alan, İslâm’da miktar ve oranı belirlenmemiş bulunan kâr meşrû sayılır.
KDV (Katma Değer Vergisi)
“KDV’ye bağlı olarak memurlara ödenen vergi iâdesinin hükmü nedir? Eksik kalan faturaların başkalarından tamamlanması câiz midir? Bir satıcıdan bir mal almadan fatura alıp vergi iâdesinde kullanıbilir mi?”
Önce KDV denen olayı şu haliyle benimsemediğimizi ve de İslâmî olmadığını vurgulamak gerekir. Çünkü KDV üreticiden değil, tüketiciden, bir başka ifade ile fabrikatörden değil, isçiden ve çiftçiden alınan matrahına zarurî harcamaların da dâhil olduğu bir vergidir. Meselâ otuz tane fabrikasi bulunan falan ağa, ürettiği mallara istediği fiyatı koyarak satar ve ilk el olduğu için devlete böyle bir vergi de ödemez. Beş-on çocuğu bulunan, kirada oturan ve herhangi bir işe giremediği için sosyal güvenliği de olmayan, bu yüzden çoluk-çocuğunun tedavisi dâhil her türlü ihtiyacını simit satarak karşılamaya çalışan Veli Efendi çocuğuna aldığı bir lastik ayakkabıyla, hanımına alacağı basma fistana ve ilaca KDV öder. Bu yolla devletin kasasında toplanan KDV (enflasyon hesaba katıldığında) yan fiyatından daha aşağıya yine o falan ağaya teşvik kredisi olarak verilir. Falan ağa da, gerçekte aldığı krediye fâiz vermemekle beraber hatta bir de üste atmakla beraber, rakamsal fâizi maliyetine yansıtır. Meselâ on milyon TL.’ye satacağı malı söz konusu fâizli on dört milyon TL.’ye satar. Beri taraftan tüketici Veli Efendi böylece KDV dışında o ağanın kredi borcunu (fâiz demiyorum) da ödemeye ortak edilir. Hâlbuki fakirden dolaylı ya da dolaysız hiç bir vergi alınmamalı, malı transfer zenginden fakire doğru olmalıdır. Şu anda durum tam tersinedir. Herhalde bu kapitalizmin gereği olarak yapılmaktadır. Buna bağlı olarak tüketiciye ödenen vergi iâdesinin en olumsuz yönü de sadece bir sosyal güvenlik müessesesine bağlı olup prim ödeyenlere verilmesidir. Böylece sanki devlet, “yüz verirsen on veririm” demiş olmakta ve temelde insana değil üretime değer verildiği gösterilmektedir. Bu da müslümanlar olarak bizim sosyal devlet anlayışımıza uymayan bir durumdur. Buna göre KDV’yi ödeyen bizim simitçi Veli Efendi vergi iâdesi de alamayacaktır. Sebep: İş bulup devlete prim ödememiştir. İşte bizim anladığımız sosyal devlet, sadece hakkı olan değil, görevleri de olan bir devlettir ve vatandaşına iş bulmak onun görevleri arasındadır.
3871] Ebû Dâvud, Bûyû’, 49; Tirmizî, Bûyû’, 73; İbn Mâce, Ticârât 27; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 327, III, 85, 106, 286
FÂİZ/RİBÂ
- 967 -
Sorunun diğer bölümlerine gelince: Vergi iâdesi devletten çalınmamakta, devlet bunu bilerek vermektedir. Hatta aldığının belki, sadece yarısını iâde etmektedir. Bu yüzden alınmasında bir mahzur yoktur. Eksik kalan faturaların başkasından tamamlanmasının da sakıncası yoktur. Çünkü bu iâdeyi veren devlet bunu şart koşmamakta, sadece maaşından fazla olanı kabul etmeyeceğini söylemektedir. Onun için önemli olan, belli miktarda KDV’nin yatırıldığının faturalarla ibraz edilmesidir. Faturalar sahte olmadıktan ve KDV’ye tâbi özel fatura olduktan sonra, şuradan ya da buradan olması önemli görülmemektedir. Herhangi bir mal almadan fatura almakta da durum aynıdır. Yani iâdeyi veren taraf (meselâ devlet) bundan zarar değil kâr etmektedir ve eğer sorulsa kabul edeceği açıktır. Çünkü karşılıksız fatura verdiği sanılan esnaf aslında bunu karşılıksız veriyor değildir, bir başkasına vermesi gerekip de vermediği faturayı vermektedir ki, bu da devletin işine gelir ve karşılığında alınan vergi iâdesi haksız yere alınmış olmaz, helâl olur (Allahu a’lem).
Konut Kredisi
“Bir konut kooperati’fine katılacağım. Fakat devletten fâizli kredi alındığı için sakıncalıdır deniyor. Katılabilir miyim?”
Konu, günümüzün gayr-i İslâmî toplumunun bir meselesi olması yanında bazı yönleriyle yeni bir konudur. Onun için şahsen benim buna nihâi cevabı vermem mümkün değildir. Bu meseleyi konu edinen ilmî toplantılara katılmış birisi olarak ancak bir özetleme yapar ve “fetvâyı, müftiler verse de sen vicdanına sor” 3872 hadis-i şerif gereği her mü’min kendi vicdanına danışmalıdır. Konu enflasyonla alâkalıdır. Ebû Yusuf’un alış verişten ve istikrazdan doğan borçlanmalarda değere itibar edilir ve alınan rakam değil, alınan değer ödenir yani enflasyon farkına itibar edilir, anlamında bir görüşü nakledilir. İbn Âbidin meseleyi inceler ve “Hanefi mezhebinde fetvâ sadece buna göredir”,3873 der. Devrimizin en büyük İslâm hukukçularından üstad Ebû Sünne ise, bu sözün Ebû Yusuf’a âit olması şüphelidir. Çünkü zâhir rivâyet kitaplarında yoktur, demişlerdi. Konuyu bizde tartışanlar ise, İbn Âbidin’in de tercihi üzere, geçmiş borçlarda enflasyona itibar edilip, değer farkının alınacağında hemen hemen ittifak halinde görülüyorlar. Ancak gelecekte olacak enflasyonu hesaba katıp, onun altındaki bir fâizin fâiz olup olmadığı biraz daha farklı bir mes’ele. Çok ihtiyatlı olanlar; muhtemel enflasyonun hiç olmadığını ya da fâiz nisbetinden daha düşük puanda gerçekleştiğini varsaydığımızda devlet belirlenen fâizi almamazlık etmeyecektir, demektedirler. Diğerleri bunu gerçekçi görmemekte ve en yetkili ağızlar bile enflasyonun % 30’dan düşük olmayacağını söylerken, % 15-20 fâizli ve uzun vâdeli bir kredide pozitif fâizin bulunması binde bir ihtimal bile değildir. Bu derece zayıf bir ihtimale de hüküm bina edilmez. Sonra müslümanlar, kendilerinden toplanan vergilerden verilen bu kredileri almamakla iktisaden sıfırlanmakta ve devamlı zenginlerin lehine bir malı transfer söz konusu olmaktadır. Bir müslüman için, içinde bulunduğumuz şartlar, olağanüstü şartlardır ve bir geçiş dönemi sayılır. Dolayısıyla, bunda ayrıca zarûret (!) de vardır. Ancak burada, enflasyon oranı fâiz oranından çok çok düşük olduğundan pozitif fâiz olmasa da bir negatif fâiz gerçekleşmekte ve krediyi alanın fâiz vermesi şöyle dursun, para değerinin
3872] Ahmed bin Hanbel, IV/194
3873] bk. İbn Abidin, Tenbihu’r-Rukûd N/60-61
- 968 -
KUR’AN KAVRAMLARI
düşmesiyle, aldığının çok azını vereceğinden devletten fâiz almaktadır. Problem buradadır ve aslında milletten alınan bu fazlalığın tekrar millete verilmesi şartıyla bu tür krediler câiz olmalıdır, demektedirler.
Kumar, Fâiz ve Meyhane İşletmeciliği Gibi Meşrû Olmayan Vâsıtalarla Elde Edilen Malların Zekâtları Verilir mi ve Bu Paralarla Hac Farîzası Yerine Getirilebilir mi?
Kumar, fâiz ve meyhane işletmekle elde edilen paradan başka helâl bir yolla kazanılan bir paraya sahip olamayan kimseye ne zekât, ne de hac farz değildir. Bu kimse fakir sayılmaktadır. Sebebi de elinde gayri meşru yollarla elde ettiği paraların tamamını fakirlere dağıtmak zorundadır. Ancak elindeki para veya malın tümü haram olmayıp arasında helâl yoldan kazandıkları var ve bu mallar karışmış ise kendisine hem zekât ve hem de hac farzdır.
Dolayısıyla meşrû olmayan yollarla kazanç sağlayan kimselerin elde ettikleri bu kazancı fakirlere ve mesâlih-i âmme (kamu yararı) cihetine harcayarak bir daha bu yolla kazanç sağlamamak üzere tevbe etmeleri gerekmektedir.
Meşrû ve Gayrı Meşrû Ne Demektir?
Meşrû: Şeriata uygun, şeriatça yasaklanmayan davranış demektir. İslâm hukukunda farz, vâcib, sünnet, müstahab ve mubah olarak tanımlanan davranışları belirtir. Şer’î, helâl, câiz kelimeleri de meşrû ile aynı anlamı karşılar. Gayrı meşrû deyimi ise meşrû olmayanı, İslâm şeriatında haram ve mekruh olan davranışları dile getirir.
Toplum halinde yaşayan insanlar, belli kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallardan bazıları emredici bazıları da yasaklayıcı niteliktedir. Toplum düzeninin sağlanması, haksızlıkların önüne geçilmesi için uyulması zarûrî olan bu kurallara hukuk kuralları denir. Bu kurallara uymayanlara müeyyide (yaptırım) uygulanarak, uymaları sağlanır. İşte kanunlarla yasaklanmamış olan, başka bir ifadeyle, kurallara uygun olan davranış ve fiillere kanuna uygun anlamında meşrû fiiller denir.
Hukuk sistemleri, İlâhî hukuk sistemi ve beşerî hukuk sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. İslâm şeriatı, İlâhî bir hukuk sistemidir. Bu sisteme göre meşrûluğun kaynağı (şâri’) Allah ve Rasûlü’dür. Başka bir deyişle şeriat koyma, insan ve toplum hayatını düzenleyecek kanun ve kurallar getirme yetkisine yalnızca Allah ve Rasûlü sahiptir. Bu nedenle meşrûiyetin sınırları İslâm şeriatınca belirlenir. Şeriatça yapılması istenilen, teşvik edilen ya da yasaklanmayan davranış ve fiiller meşrûdur. Şeriatın yasakladığı ya da yapılmasını hoş görmediği davranışlar da gayrı meşrûdur. Bir müslüman, bu konuda seçim hakkına da sahip değildir. 3874
Beşerî hukuk sistemleri de insan ve toplum hayatını düzenleyen yasaklar getiren kanun ve kurallar koyarak insanların bunlara göre davranmalarını ister. Fakat bu sistemler kanun koyucu olarak Allah’ı değil, belli bir insan ya da kurumu tanırlar. Böyle bir hukuk sisteminin yürürlükte olduğu toplumlarda İslâmî anlamda bir meşrûiyetten söz edilemez. Çünkü İslâm açısından, her şeyden önce, sistemin kendisi özü bakımından, gayrı meşrûdur. Bu nedenle böyle bir sistemde meşrû sayılan bir davranış, gerçekte gayrı meşrû olabilir. Sözgelimi beşerî hukuk
3874] 33/Ahzâb, 36
FÂİZ/RİBÂ
- 969 -
sistemlerinde zinâ yapmak, içki içmek, fâiz alıp vermek meşrû (yasal) davranışlardır. Oysa bunlar İslâm şeriatınca kesin biçimde yasaklanmıştır ve bu nedenle de gayrı meşrûdur.
İslâm’a göre bir fiilin meşrû olup olmadığı, İslâm Hukukunun kaynakları (Edille-i Şer’iyye) dediğimiz Kitap, Sünnet, İcma’ ve Kıyasla bilinir. Meşrû olup olmadığı hakkında bu kaynaklarda açık bir hüküm yoksa, fayda-zarar (maslahat) ve zarûret gibi hususlar gözönünde tutularak ictihâd yapılır.
İslâm’da haram olduğu kesin olarak bildirilmiş şeyler vardır. Bunların dışındakiler genellikle mubah (meşrû) kapsamına girer. Meşrû olup olmadığı açık olarak bilinemeyen (şüpheli) şeylerin terkedilmesi, takvâ açısından tavsiye edilmiştir.3875 Ayrıca hadislerde bir şeyin meşrû olup olmadığını ayırmak için bazı ölçüler verilmiştir. Buna göre kalbi rahatsız eden ve insanların bilmesi istenmeyen şey, kalbin şüpheye düştüğü şey gayrı meşrû (ism/günah); kalbin huzur duyduğu, şüpheye düşmediği şey meşrûdur (birr/iyilik). 3876
Senet, Bono ve Çek Satmak veya Satın Almak Câiz midir?
Senet, bono ve çek satmak veya satın almak câiz değildir. Çünkü bunlar para veya meta’ değiller. Ancak zimmetteki parayı sağlama bağlamak için birer teminattır. İmam Mâlik şöyle rivâyet etmiştir: Mervan bin Hakem’in zamanında bir çeşit çek çıkmıştı. Halk, karşılığını almadan birbirine satmaya başladılar. Bunun üzerine Zeyd bin Sâbit bazı sahâbi ile birlikte Mervan’a gittiler: “Ey Mervan, fâiz ile alış veriş yapmayı mubah mı kılıyorsun?” dediler. Mervan: “Allah’a sığınırım, bu ne demektir?” dedi. Sahâbîler: “Halk, karşılığını almadan bu çeklerle alış veriş yapıyor” dediler. Bunun üzerine Mervan, emniyet mensuplarını gönderdi, onlarla alış veriş yapanları tâkip ederek malları ellerinden alıp sahiplerine iâde ettiler. 3877
Ayrıca, şimdi olduğu gibi, Osmanlılar zamanında da maaşı beytü’l-maldan veya vakıf gelirinden verilmek üzere memur ta’yin ediliyordu. Memura, takdir edilen aylığa “Camekiye” denilirdi. Camekiye’nin satışıyla ilgili İbn Âbidin şu fetvâyı naklediyor: Mûsânnife Camekiyenin satışı soruldu. Yani adamın birinin maliyeden alacağı aylığı vardır. Henüz vakti gelmeden ihtiyacından dolayı, miktarından daha düşük bir para ile satıyor, böyle bir satış câiz midir? Mûsânnif şöyle cevap verdi: Alacaklı, alacağını verecekliden başka bir kimseye satamaz. 3878
Ancak, birisinin başkasına vereceği olduğu gibi, başkasından alacağı da olur. Borcunun vâdesi ile elindeki çekin vâdesi birbirine tevafuk ederse, bu çeki alacaklıya verebilir. Bu çek satışı değil, borcun havalesi sayılır. Hülasa sened, bono ve çek satılmaz, alınmaz ve zekât olarak verilmez. Yalnız devletin verdiği çek ve bono -va’deleri geldiği takdirde- ile para arasında fark yoktur. Vâdeleri gelmemiş ise satılması câiz değildir.
3875] bk. Riyâzus-Sâlihin, s. 419
3876] et-Terğib ve’t-Terhib, 3/215-216
3877] Muvattâ
3878] Durru’l-Muhtar
- 970 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Serbest Piyasadan, Banka Fiyatından Biraz Yüksek Fiyata Döviz Almak Câiz midir?
Döviz alım-satımı İslâm hukukunda “sarf akdi”ne girer ki, bir paranın diğer bir parayla satın alınması demektir. Değişik iki parayı, meselâ Türk lirasi ile euroyu birbirleriyle değiştirmede ölçü, peşin olmalarıdır. Peşin olduktan sonra, resmî kurdan ya da karaborsadan olmasının cevaz konusunda hiçbir farkı yoktur. Dilediğinden dilediği kârla alabilir ve satabilir. Yeter ki, fâiz maddelerinin (meselâ paranın) cinsleri farklı olanlarında fâiz sebebinin (illet) geciktirme olduğu bilinsin. Allah Rasûlü (s.a.s.), “Cinsler değişik olursa, peşin olmak şartıyla, dilediğiniz gibi satın” 3879 buyurmuş, fıkıhçılar da bunu esas almışlardır. Hz. Ömer (r.a.) de: Paranın parayla değişiminde “bir direğin arkasına geçinceye kadar dahi veresiye yapmayın” demiştir. Buna göre, meselâ altın ve gümüş veresiye alınıp satılamaz. Çünkü onlar da paradırlar. Ama bunu çoğu müslümanlar, hatta çoğu kuyumcular bilmezler. Hâlbuki, kişinin yapmakta olduğu işle ilgili İslâmî hükümleri bilmesi ona, meselâ namaz kılmak gibi farz-ı ayındır. Ancak, alırken verdiği kadar ve verdiği cinsi almak üzere borç verilmeleri farklıdır ve câizdir.
Tahvil
Süresi ve fâiz miktarı belirli kredi sağlama yöntemini belirleyen belge. Ortaklar yatırımcılar veya devlet kuruluşları, sürekli ortak payı ile yatırımlarını büyütmek yerine, belirli projeleri tahvil çıkarmak yoluyla gerçekleştirmeyi tercih ederler. Böylece tahvilin süresi bitince önceden belirlenmiş olan fâizi ile anaparayı ödeyip tahvil sahiplerinin işletme ile ilişkisini kesmiş olurlar.
İslâmî açıdan fâizli karz kullanmakla tahvil çıkarıp fâizli kredi sağlamak aynı niteliktedir. Tasarrufu iki yıl vâdeli yüzde miktarı belli bir fâizle bankaya yatırmak ne ise, böyle bir tasarrufla iki yıllık, fâiz miktarı belli tahvillere yatırmak da aynı şeydir. Yatırımcılar bankayı araya sokmadan doğrudan kredi sağlama yöntemi olarak çıkardıkları tahvilleri çoğu zaman “hâmiline” çıkarırlar. Böylece tahvillerin hisse senetlerinde olduğu gibi elden ele dolaşması sağlanmış olur. Bunun anlamı tahvil sahibinin tahvilini süre dolmadan da satabilmesidir. Tahvili en son elinde bulunduran kişi ise bunu çıkaran kuruluştan bedelini alabilecektir.
Tahvil çıkararak kredi sağlama yönteminden “kâr-zarar tahvili” çıkararak yararlanmak da mümkündür. Bu takdirde anapara riske sokulduğu için fâiz şüphesi kalkar. Buna “Mudârebe Tahvili” de denebilir. Meselâ; bir işletme belli bir ihracat projesinde kullanılmak üzere bir yıllık “Mudârebe tahvili” çıkarsa yaklaşık bir yıl sonra bu projeden elde edilecek kâr işletme ile tahvil sahibi arasında paylaştırılır. Burada işletme sadece emeğinin ve dış satımı organize etmesinin karşılığı olarak kârdan pay alır. İşletme kendisinden hiç sermaye koymamışsa mudârebe yönteminde kasıt, kusur veya ihmali söz konusu olmadıkça zarara katlanması gerekmez. Çünkü onun zararı emeğinin boşa gitmesi olarak ortaya çıkar. Zarar önce kârdan karşılanır, bu yeterli olmazsa, anaparadan ödenir. Bu yüzden zarar büyük olunca anapara azalır veya tamamı yok olabilir. İşletme, kâr-zarar tahvil bedelleri yanında kendisinden de anapara koymuşsa, bu takdirde belirli proje işletme ile tahvil sahipleri arasında “ortaklık” yöntemiyle gerçekleşmiş olur. Bu takdirde taraflar kârı aralarında belirledikleri şartlara göre paylaşırlarken,
3879] bk. Mavsilî, el-Ihtiyar, Ist. 208
FÂİZ/RİBÂ
- 971 -
zarara sermaye oranlarına göre katlanırlar. Bu duruma göre, kâr-zarar tahvili uzun veya kısa vâdeli her çeşit projelerin gerçekleştirilmesinde araya bankayı sokmadan veya fâizli muameleye ihtiyaç duyulmadan başvurulabilecek bir yöntemdir.
Mudârebe veya kâr-zarar tahvili yöntemi daha düzenli bir biçimde İslâm(!) bankası tarafından da uygulanabilir. Tahvile süre konulması gerektiği için burada projelerin sonuçlarının alınabileceği süreyi tahmin etmek önem arzeder. Çünkü projenin sonucu alınmadan tahvillerin ödenme vâdesi gelirse işletme ödeme güçlüğü çekebilir. Diğer yandan tahvil sahibine kârdan pay verileceği için proje sonuçlanmadan kârın miktarını belirlemek mümkün olmaz. Bu yüzden İslâm’da tahvil süresini yaklaşık bir süre olarak belirlemek gerekir. Proje bu süreden önce tamamlandığı takdirde kârın paylaşılması yoluna gidilir. Proje uzadığı takdirde ise sonuçlanıncaya kadar sürenin kendiliğinden uzadığı, kabul edilmelidir.
Meselâ; bir İslâm(!) bankası kendisinden hiç sermaye kullanmaksızın, çıkaracağı üç ay süreli mudârebe tahvili yoluyla peşin para ile satın alacağı kâğıtları yabancı bir ülkeye akreditifli muâmele ile ihraç etse, bu ihracat işlemini organize karşılığında anlaşmaya göre kârdan pay alır. Tahvil sahipleri de anaparaları yanında kârdan da paylarını almış olurlar. Bu ihracat projesi iki ayda sonuçlanmışsa projenin tasfiyesi süreyi beklemeden yapılır. Çeşitli engeller yüzünden ancak altı ayda sonuç alınmışsa tahvil sürelerinin kendiliğinden uzadığı kabul edilmelidir. Çünkü taraflar böyle bir projeye girerken çeşitli riskleri üstlenmiştir. Zaten kârın meşru oluşunun nedeni de riske katlanmadır. Ancak projenin gecikmesi, zararın meydana gelmesi hallerinde işletmecinin kusuru bulunmamalıdır. 3880
Sonuç olarak sürekli ortak yerine tahvil yöntemi geçici, süresi belirli ortaklık yöntemini ifade etmektedir. Sermaye piyasanın oluşması ve dengeli biçimde kullanılması kâr-zarar tahvilleri yoluyla sağlanabilir. Ancak İslâm’ın diğer ekonomik ve ticarî yöntemleri gibi “kâr-zarar tahvili” yöntemi de güvene dayanır. Taraflar bu güveni sürdürdükleri sürece iyi sonuçlar alınır. Bu ekonomik yöntem ve modellerle İslâm toplumlarının geçmiş yüzyıllarda dünya ülkeleri arasında büyük ekonomik güçler oluşturdukları, dosta-düşmana örnek müesseseler kurdukları ve bununla kendi dönemlerinde süper güçler oluşturdukları bilinmektedir.
Tasarrufu Teşvik Fonu Fâizi
“Tasarrufu Teşvik Fonu” adıyla devlet, maaşlarımızdan zorunlu bir kesinti yapmakta idi. Şimdi bize şu âna kadar birikmiş tasarruflarımızın yüzde yirmi fâizi ‘nemâ’ adıyla iâde edilmektedir ve ilk taksit olarak bunun üçte biri ödenmektedir. Bu fâizi almamız veya kullanmamız helâl olur mu?”
Önce şunu bilmek gerekir; İslâm birtakım terimlerle ifade ettiği birtakım vâkıalara bir hüküm verirken kendi değer yargılarına göre davranır. Daha açık ifade ile, İslâm meselâ, “fâiz yasaktır” derken fâizin tarifini de kendisi yapar. Buna göre bir uygulama İslâm’a göre fâiz ise, başkaları ona “kâr” da dese o yine fâizdir. Aksine, İslâm’a göre fâiz olmayan bir uygulamaya başkaları fâiz de dese o fâiz olmaz. Meselâ İslâm’da, ihtiyaç halinde dörde kadar evlenme vardır. Oysa bugünkü medenî hukuk beraber yaşanılan ikinci kadını “metres” saymakta,
3880] Hamdi Döndüren, Günümüz Ekonomik Problemlerine İslâmî Yaklaşımlar, İstanbul 1988, s. 87 vd.; Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 654
- 972 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ondan doğacak çocukları da gayrı meşrû kabul etmektedir. İşte mevcut sistem böyle diyor diye İslâm bunu gayrı meşrû saymaz. Bu bir.
İkinci olarak, şunu da bilmek gerekir. Müslüman kendi irâdesi ile fâiz muâmelesine bulaşmaz. Çünkü insanın sömürülmesinin ve yine köle haline getirilmesinin en kestirme yolu fâizdir. Bu yüzden, “fâiz alana da verene de, bunun yazışmasını yapana da Allah lânet eder” ve böyle önemli bir konuda “fâiz ihtimali taşıyan uygulamalar dahi fâizdir.” Onun için de müslüman kendi irâdesi ile fâize bulaşmaz.
Üçüncü olarak da şunu bilmek gerekir: Fâiz müesseseleri olan bankalarda her nasılsa tahakkuk eden bir fâiz bulunuyorsa, onu almayıp orada bırakmak ikinci bir hatadır, hatta akılsızlıktır. Çünkü bu sömürünün güçlenmesine katkıda bulunmak demektir. Öyleyse mutlaka alınmalıdır. Sonra da bu fâiz ya da fâiz şüphesi taşıyan para yenmemeli, fâiz olduğu söylenmeden bir hayıra ya da aslında alınmaması gerektiği halde alınan vergilere verilmelidir.
Dördüncü olarak da İslâm’ın “fâiz” dediği şeyin tarifini verelim ve sorunun cevabına geçebilelim. Fâiz (ribâ): Mubâdeleli akitlerde taraflardan birisi için şart koşulan karşılıksız fazlalıktır. 3881
Bu târife ve taşıdığı kayıtlara baktığımızda “Tasarrufu Teşvik Fonu Nemâsı” için şunları söyleyebiliriz:
1. Ortada mubâdeleli bir akit yoktur, çalışanların arzu ve irâdelerine mürâcaat edilmeden yapılan tek yönlü ve “zorunlu” bir kesinti sözkonusudur. Sanıyorum bununla hedeflenen şey de çalışanların gelecekte bir tasarruf sahibi olmaları değil, devletin kaynak temini yani iç istikrazdır.
2. Devletin verdiği “nemâ” için bir şart koşma sözkonusu değildir. Kesintiyi yapan da nemâyı veren de devlettir.
3. Bu uygulamada karşılıksız bir fazlalık da yoktur. Kesilen paranın hem de aradan yıllar geçtikten sonra % 20’si “nemâ” adıyla verilmekte, onun da üçte ikisi sonraya bırakılmaktadır. Buna göre bu meblağ gerçekten “nemâ” ise yani devlet bu parayı bir yerlerde çalıştırmış da onunla kazandığının bir miktarını tasarruf sahibine veriyorsa bu zaten fâiz olmaz. Adı üzerinde “nemâ” yani kâr olmuş olur. Böyle bir çalıştırma yok da safi fâiz olarak veriyorsa ortada bir fazlalık olmadığından bu yine fâiz olmaz. Çünkü değer kaybının ödenmesi İmam Ebu Yusuf’a göre gereklidır yani bu fâiz değildir. Oysa “nema” denen bu “yüzde yirmi”, kesilen zorunlu tasarrufun, enflasyonla kaybolan değerinin çok çok azıdır. Aslında maaşlarından zorunlu tasarruf fonu kesilen çalışanların bu kalan değer farkını da isteme hakları vardır. Şunu da ilâve etmek gerekir: Her şeye rağmen şüphe edenler, en azından kendilerinden kesilen kadarını tamamlayıncaya dek alırlar. Adı ne olursa olsun kendi paralarını almış olurlar. Şüphe, olsa olsa bundan sonrakinde olur. O kadarını da zaten vermiyorlar.
Sonuç olarak, sözünü ettiğiniz meblağ fâiz değildir, bunda fâiz şüphesi de yoktur (Allahu a’lem). Ancak siz şüphe ediyorsanız mutlaka alır, ama bir hayıra verirsiniz.
3881] Timurtâşî, -İbn Abidîn’in tasarrufuyla-, bk. İbn Âbidin (Amira), IV/177
FÂİZ/RİBÂ
- 973 -
Allah Teâlâ ve Rasûlüne Karşı Savaşanlar: Fâizci Düzen ve Fâizciler!
Hanefî fakîhlerinden Serahsi; “fâiz’in kesin olarak haram kılındığını beyandan” sonra, fâizcilik yapanlara beş çeşit cezanın verileceğini zikretmektedir.
Birincisi: Şeytan çarpmışa dönmek. Allah Teâlâ: “Fâiz yiyenler, kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka halde (kabirlerinden) kalkamazlar” 3882 buyurmuştur. Fâiz yiyenin karnı kıyâmet günü öyle şişer ki, ayakları onu taşıyamaz. Kalkmak istedikçe, ayakta duramaz düşer. Şeytan çarpmış insanlar gibi olur, bir türlü ayağa kalkamaz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yediği fâizler miktarınca karnına ateş doldurulur.”
İkincisi: Bereketin kaldırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah, fâizin bereketini tamamen giderir” 3883 buyurulmuştur. Yani bu yolla kazanılan mal ve paranın bereketini Allah yok eder, demektir. Bu bereketin kaldırılması, elde edilen o fazlalıktan istifade edilememesi şeklinde de tevil edilmiştir. Öyle ki; ne fâizci kendisi, ne de evlâdı, bu fâiz kazancından istifade eder.
Üçüncüsü: Allah’a karşı savaş açmış olmaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer fâizden vazgeçmezseniz, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olduğunuzu bilin.” 3884 Burada fâizcilik yapanlar, Allah Teâlâ’ya karşı savaşanlar zümresinden sayılmıştır.
Dördüncüsü: İnkâr etme hastalığıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler, gerçekten mü’min iseniz Allah Teâlâ’dan korkun, fâizden (henüz almamış olup da) kalanını bırakın.”3885 Bu husustaki diğer âyet-i kerimede: “Allah (haramı helâl tanımakta) ısrar eden çok kâfir, çok günahkâr kimseleri sevmez” 3886 buyurulmuştur. Yani, fâizi helâl görerek sürekli inkârcılık yapanları ve fâiz yiyerek günaha dalmış olanları Allah sevmez.
Beşincisi: Cehennem’de ebedi kalmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmuştur: “(Her) Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar cehennemliktir ki, orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.” 3887 Bu, ribânın (fâizin) haramlığını kabul etmemenin cezasıdır. Mü’minler; Serahsi’nin kat’î nasslara dayanarak izah ettiği bu “beş ceza” üzerinde iyi tefekkür etmelidirler.
Molla Hüsrev: “Fâiz yiyen kimsenin şâhidliği kabul edilmez. Zira, fâiz yiyen kimse fâsıktır” der. Mebsut’ta; “fâiz yemekle şöhret bulmuş (tanınmış) olmak” şart kılınmıştır. Çünkü ticaretle uğraşanlar, akdi ifsâd eden sebeplerden (akd-i fesid’den) çok az kurtulurlar. Bunların hepsi fâizdir. Öyle ise şâhidliğin kabul edilmemesi için; fâiz yemekle şöhrete ulaşmış (tanınmış) olmalıdır” hükmünü beyan etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’de fâiz günahı için kullanılan sert ifâdeler, şirk dışında başka hiçbir günah için kullanılmaz. Bunun sebebi, fâiz suçunun büyüklüğü ve şümûlü
3882] 2/Bakara, 275
3883] 2/Bakara, 276
3884] 2/Bakara, 279
3885] 2/Bakara, 278
3886] 2/Bakara, 276
3887] 2/Bakara, 275
- 974 -
KUR’AN KAVRAMLARI
ile ilgilidir. Allah Teâlâ, zerre kadar zulmetmez. Küçük bir suça büyük cezâ vermez. Cezâ, suçun büyüklüğüyle orantılır. Fâiz konusundaki sert ifâdeler, fâizin tüm topluma zararları dokunacak, adâlet ve dengeyi bozacak büyüklükte ve doğurgan bir suç olmasından dolayıdır. Kur’an ve Sünnet’te en şiddetli dille yasaklanan fâizin mü’minler için kaçınılması gereken çok önemli bir problem olduğu gâyet açıktır. Dünyada sınıf farklılıkların ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına zemin olması, fakir-zengin arasında uçurumlar oluşturması, sömürü ve zulmün yayılmasına sebep olan bir suçun, âhirette cezâsız kalması beklenemez. Fâizin ne büyük bir belâ olduğunu kısaca ifâde etmeye çalışalım:
a- İlk büyük tahribi, rûhî ve ahlâkî değerler üzerinde olan fâiz, korkunç bir haramdır. Çünkü fâiz, insanda bencillik, cimrilik, katı kalplilik, duygusuzluk, zaafları ve zor durumları sömürme, ihtiras, maddeye tapma gibi en iğrenç duygu ve düşünceleri geliştiren, sevgi, şefkat ve yardımlaşmaya ilgisiz kalan büyük bir sömürü aracıdır.
b- Fâiz, sosyal zararları da son derece büyük olan bir İlâhî yasaktır. Bireyleri bencil ve nefisperest kılarak bütün fertler arası ilişkileri menfaatlere dayandıran ve böylece ahlâkî çözülmelere neden olan fâiz, toplumun sâbit gelirlilerini ezen korkunç bir sömürü çarkıdır. Zira, fâize dayanan ekonomik düzenlerde mal varlığı daima fakirlerden fâizcilere ve fâizli kredi kullananlara akar. Bu sebeple rant peşindeki azınlığı giderek zenginleşen, sâbit gelirli çoğunluğu sürekli fakirleşen bir toplum yapısının oluşumu kaçınılmazdır.
Fâizli ekonomik düzenlerde zarara uğrayan, ihtirasla sömürülen grup, her zaman sâbit gelirli tüketici çoğunluk olan halktır. Fâizli krediler kullanan menfaatperest yatırımcı ve tüccarlar da ödedikleri fâizleri hep ürettikleri ve mübâdele ettikleri malların mâliyetine ilâve ederler. Malın üretiminden perakendeci esnafa kadar bütün evrelerde fâizli kredi, malın fiyatını büyük oranlarda arttırır. Böylece tüketici büyük halk kesimi ezilir de ezilir. Fiyatları aşırı şekilde arttıran fâiz, alım gücünü zayıflatarak tüketimin kısılmasına, kısılan tüketim de, üretimin azaltılmasına neden olur. Böylece işsizlik yaygınlaşır. İşsiz sayısı arttıkça, işçi ücretleri düşer. Bu da giderek sosyal sefâleti doğurur ki, neticede ortaya çıkacak huzursuzluk, anarşi ve fesâd, tüm toplumu boğan bir fitneye dönüşür.
Rabbimiz Kur’an’da bu gerçeği şöyle açıklar: “... Allah fâizi mahveder. (Zekât ve infak gibi) sadakaları da arttırır...”3888 Yüce Peygamberimiz de, mahvın iktisadî şeklinede şöyle dikkatlerimizi çeker: “Pek çok da olsa, fâizle kazanan her kişinin sonuçta fakirliğe düşmesi kaçınılmazdır.” 3889
c- Ekonomik hayat için zarûrî olduğu propaganda edilen fâizin asıl büyük zararı ise, ekonomidedir. Toplum kalkınmasını engellemesindedir. Zira ekonominin emeksiz, rizikosuz büyük kazançlar, aşırı çıkarlar ve ihtiraslar üzerine kurulmasına yani rant ekonomisine dönüşmesine ve büyük kitlenin aleyhine rantın büyümesine sebep fâizdir. Gerçek toplum kalkınması için zarûrî olan ucuz sermaye sağlanmasına ve ancak 3-5 senede üretime geçebilecek büyük ve ciddî yatırımlara rağbet olunmasına engel olan fâizdir.
Fâize dayanan ekonomik düzenlerde bankacılar kendi paraları yanı sıra,
3888] 2/Bakara, 276
3889] Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c. 17, s. 261
FÂİZ/RİBÂ
- 975 -
toplum kalkınması için gerekli olan paranın çok önemli bir bölümü olan halk tasarruflarına da yaptıkları sürekli reklâmlar yoluyla sahip olurlar. Böylece yalnız kendi paralarının fâizini değil; kendi paralarının kat kat fazlası olan halk tasarruflarının fâizlerini de alırlar. Sermayeye hâkim olan gözü dönmüş bu modern fâizci para babaları, düşük bir yüzde ile aldıkları paraları ancak büyük yüzdelerle devrederler. Hep büyük kârlar gözetir ve paranın parayı çektiği büyük rantı devşirirler. Her yıl büyük fâizler ödeyen yatırımcı toplum kesimi de kazancı çok olan ama çoğu kez toplum için zarûrî olmayan üretime yönelir. Böylece ciddî yatırımlar ertelenir, toplum muhtaç olduğu atılımı yapamaz. Bütün bunların sebebi fâizdir.
Kısaca değinmeye çalıştığımız bu rûhî, ahlâkî ve iktisadî zararları sebebiyledir ki Allah bize fâizi haram kılmıştır. Peygamberimiz de fâizle ilgili her çeşit işi ve işlemi yasaklamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) fâiz yiyeni, fâiz yedireni, fâiz akdini yazanı, bu işleme kâtiplik yapanı, bunlara şâhitlik yapanı lânetledi, bunlara “Allah lânet etsin!” buyurdu. 3890
Şurası çok iyi bilinmelidir ki, fâiz ilkelliğin, eski câhiliyye anlayışının delilidir. Aşağılığın, gericiliğin belirtisidir. O yüzden, Peygamberimiz Vedâ haccında, câhiliyye döneminde yürürlükte olan fâizin bütün çeşitlerini ayaklarının altına alıp kaldırmış ve yasaklamıştır. İslâm olmadan bir toplum mânen gelişemez. Maddî yoldan da adâletli bir servet dağılımına kavuşamaz. Gelişemeyen bir toplum da fâizi kaldıracak bir güç bulamaz. Onun mahkûmu olur. Ahlâken yükselememiş yardımlaşma duygularıyla bezenememiş, bir bütün olarak kalkınma şuuruna varamamış ve sömürmeyi lânetleyememiş insanlar pek tabiî ki, fâize karşı çıkamazlar.
Çok büyük bir sömürü düzeni olan, toplumu kamplara bölen ve sermaye ile emeği birbirine düşman kıldığı için de sosyalizm ve komünizmin materyalizmle birlikte ana kaynağı olan fâize karşı çıkılmamasının sebebi, onun ekonomi için zarûrî olması değildir; Fâizcilerin aldatıcı propagandalarıdır. Daha da önemlisi, ona karşı çıkabilecek kadroların da bu zulüm düzeninden çıkar sağlamalarıdır. İslâm, mekanizmanın fâiz üzerinde kurulu olmasını reddeder. Milyonlardan toplanan paraların bir avuç fâizcinin yönetimine terkedilmesini onaylamaz. Mutlu ve putlu azınlığın refahı için toplumun büyük kesiminin kan ve terinin içilmesini yasaklar.
İnsan fıtratı ile çatışan fâiz olmaksızın âdil bir düzen elbette kurulabilir. Fâizin yerini kazanç ümidine, şahıs ve devlet adâletine, zekâtlı, karz-ı hasenli, şirketli sağlıklı bir ekonomiye bıraktığı bir nizamda tasarruflar tabiî ki toplanabilir. Bereketli bir düzen kurulabilir. Ama bunu kapitalizmin olmayan merhametine, fâizcilerde hiç bulunmayan insafa bırakarak sağlamak, mümkün değildir. Fâizi savunanlar ve bu sümürü düzenini ayakta tutmak için gayret gösterenler kadar fâize ve ekonomik zulme karşı olanlar çaba göstermeden adâlet sağlanamayacaktır.
Fâiz, bir kan nehridir. Buraya giren kanlanır ve kan kokar. Kan ise pistir. “Fâizli kredi alınmazsa müslüman güçlenemez” görüşü bâtıldır. Doğru olan;
3890] Buhârî, Büyû’ 113, 25, Talâk Libas 86, 96; Müslim, Müsâkat 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 65, h. no: 3483, Büyû’ 4, h. no: 3333; Nesâî, Ziynet 25, hadis no: 8, 147; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277
- 976 -
KUR’AN KAVRAMLARI
“müslümanlar birleşmez ve şirketleşemezse güçsüz kalırlar” görüşüdür. İslâm’ın yasakladığı ve fâillerine harp ilân ettiği tefecilik de, banka fâizciliği de büyük bir haramdır. Onda ısrar eden kişi Cehennemliktir.
İslâm yalnız âhiret nizâmı olmadığı için fâize getirdiği dünyevî cezâlar da büyüktür. İslâm Hukukunda ribâyı/fâizi helâl gören kişi, İslâm dâiresinin dışına çıkmış bir mürteddir. Mürted, mü’minlere ne vâris olabilir, ne de miras bırakabilir. Nikâhı da düşer, mü’minlerle evlenemez. Mürtedin cezâsı çok büyüktür. Fıkıh âlimlerine göre; fâiz alıp verenler topluluksa üzerlerine ordu gönderilerek kendileriyle savaşılır. Malları da müsâdere olunur. 3891
Ülkenin niye kalkınamadığı, maddî yönden Batı ülkelerinin çok gerisinde kaldığını fâiz örneği çok iyi açıklamaktadır. 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211.4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden çıkıp fâize ayrılıyor. T.C.’nin 2003 yılında ödeyeceği borç fâiz ödemeleriyle İstanbul boğazına 142 adet köprü yapılabileceği, 87 adet Atatürk Barajı inşâ edilebileceği, 2 milyon 200 bin sosyal konut ya da 5585 kilometre otoyol yapılabileceğini söyleyelim. Yine, bu parayla tanesi 140 milyon dolardan 261 üniversite kurmak, İzmir limanı gibi 39 liman yaptırmak, değeri 40 milyon dolardan 977 adet çimento fabrikası yapmak mümkün olmaktadır.
Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakamın 2002 yılında % 81.1 oranında gerçekleşeceği, 2003 yılında ise % 91.2 oranında olacağı tahmin ediliyor. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi.
Yapılan araştırmaya göre açlık sınırı, 2003 Ocak ayında 401 milyon liraya yükseldi. Asgarî net ücret ise 2003 Ocak ayında 226 milyon lira olarak belirlendi. Yoksulluk sınırı ise 2003 Ocak ayı itibarıyla 1 milyar 200 milyon liraya ulaştı. Bütün bu vahim rakamlara rağmen yoksulluk, Türkiye’de hâlâ öncelikli bir sorun olarak ele alınmamakta ve fâizin bu yoksullaşmadaki rolü değerlendirilmemektedir.
Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira
3891] Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, c. 3, s. 257-262
FÂİZ/RİBÂ
- 977 -
ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır.
Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. 2003 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 16 milyon olduğunu belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile, fâizle nasıl içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, insan emeğini sömürüp kan emici vampir olan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini alacaktır.
Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor. “İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak.” 3892 Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da, bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!”
Ne mutlu başta fâiz olmak üzere tüm haramlardan kaçanlara, parayla imtihanı kazanıp Allah’la alışveriş yapanlara!
3892] Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278
- 978 -
KUR’AN KAVRAMLARI
Ribâ/Fâiz Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
KUR’ÂN-I KERİM’DE FÂİZ ANLAMINDA RİBÂ KELİMESİ VE TÜREVLERİ (10 Yerde): 2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39)
FÂİZ KONUSU
Fâizin Haramlığı: 2/Bakara, 275, 278; 3/Âl-i İmrân, 130.
Fâizin Bereketi Yoktur: 2/Bakara, 276; 30/Rûm, 39.
Fâize Alışveriş Diyenler: 2/Bakara, 275.
Fâiz Yiyenler: 2/Bakara, 275, 279; 4/Nisâ, 160-161.
Bileşik Fâiz: 3/Âl-i İmrân, 130.
Fâizle Mala Sahip Olmak: 2/Bakara, 188; 4/Nisâ, 29-31
Fâizden Tevbe Edenler: 2/Bakara, 279.
Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
1. Fâiz, Ebu’l-A’lâ Mevdûdî, Çev. M. Hasan Beşer, Hilâl Y. İst. 1966
2. Fâiz, Seyyid Kutup, Çev. Cafer Tayyar, İslâmoğlu Y.
3. Fâiz, Mehmet Zahid Kotku, Seha Neşriyat
4. Fâiz ve Problemleri, İsmail Özsoy, Nil A.Ş. Y.
5. Fâizsiz Bankacılık ve Kalkınma, Cihangir Akın, Kayıhan Y.
6. Fâizsiz Yeni Bir Banka Modeli, Heyet, İlmî Neşriyat İSAV, İst. 1987
7. Türkiye’de Dünyada Fâizsiz Bankacılık ve Hesap Sistemleri, Mustafa Uçar, Fey Vakfı Y.
8. Fâiz Politikalarının Enflasyon Üzerindeki Etkileri ve Türkiye, Muhammed Akdiş, Yimder Y.
9. İslâm’da Fâiz Meselesine Yeni Bir Bakış, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. İst. 1988
10. Alternatif Fâizsiz Banka, Süleyman Karagülle, İz Y. İst. 1991
11. Teşvik Kredileri ve Fâiz, Ali Özek, İlmî Neşriyat
12. Tefsîr-i Âyeti’r Ribâ, Seyyid Kutup, İslâmoğlu Y.
13. İslâm’a Göre Fâizsiz Banka, Kalkınma ve Sigorta, M. Ahmet Zerkâ, Kalem Y.
14. Türkiye’de Fâiz Politikaları, Adnan Büyükdeniz, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
15. Türkiye’de Serbest Fâiz Politikası, Tuncay Artun, Tekin Y.
16. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
17. Para, John Kenneth Galbraith, Altın Kit. Y.
18. Para Bulma ve Yatırım, Ali Sait Yüksel, Beta Basım Yayım
19. Para ve Banka, Halil Dirimtekin, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
20. Finansal Kurumlar ve Piyasalar, Mustafa Çıkrıkçı, Derya Kitabevi Y.
21. Finsal Kurumlar, Güven Sevil, Anad. Üniv. A. Öğr. Fak. Y.
22. Finansal Teknikler, Ali Ceylan, Ekin Kit. Y.
23. Finansal Yönetim, Niyazi Berk, Türkmen Kitabevi Y.
24. Zenginlere ve Zengin Olmak İsteyenlere, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. İst. 1993
25. Fakirler ve Zenginlervehbi Karakaş, Timaş Y. İst. 1993
26. Zenginler, Yoksullar ve Robotlar, Deniz Can Saner, Birleşim Y. İst. 1993
27. Neden Bu Kadar Fakirler, Abdullah Arslan, Akademi Y. İst. 1989
28. Hayatın Pahalılanmasını Nasıl Engelleyebiliriz? Birlik Y. Ank. 1979
29. Niçin Yoksuluz? Birlik Yayıncılık, Ank.
30. Ulusların Yeni Zenginliği, Guy Sorman, Afa Y.
31. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Fakir: Osman Eskicioğlu, c. 12, s. 129-131; Fakr: Süleyman Uludağ, c. 12, s. 132-134; İsraf: Cengiz Kallek, c. 23, s. 179-180; Kanaat: Mustafa Çağrıcı, c. 24, s. 289-290
32. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Fakirlik: Hamdi Döndüren, c. 2, s. 141-143 el-Ğanî: M. Sait Şimşek, c. 2, s. 212-213; (Kanaat: Zübeyir Tekkeşin) c. 3, s. 297-298; Tevekkül c. 6, s. 211; Zenginlik: Arif Köten, c. 6, s. 448 ?Miskin, Zühd? İsraf?, Müsrif? Cimrilik? Cömertlik? Mal?
33. Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Hamdi Döndüren, Erkam Y.
34. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. İst. 2000, Kanaat: 333-336, Mal: 381-382
FÂİZ/RİBÂ
- 979 -
35. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. Fakr: c. 6, s. 150-162 Kanaat:
36. İslâm’ın İktisadî Görüşü, Sabahaddin Zaim, Yeni Asya Y. İst. 1981
37. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y. İst. 1987
38. İslâm’a Göre Banka ve Sigorta, Hayreddin Karaman, Nesil Y. 3. Bs. İst. 1992
39. İslâm’da Para, Ahmed el-Hasenî, Çev. Adem Esen, İz Y. İst. 1996
40. İdeal Ekonomik Politikası, Abdurrahman Maliki, Ta-ha Y.
41. Müslüman ve Para, Hekimoğlu İsmail, Timaş Y. 7. bs. İst. 1996
42. Para, Fâiz ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1987
43. İktisat Penceresinden İslâm, Ferit Yücel, Şahsi Y. İst. 1979
44. Herkes İçin Ekonomi, George Soule, Gerson Antell, Çev. Nejat Muallimoğlu, Avcıol Basım Yayın, 3. Bs. İst. 1996
45. İnfak (Allah Yolunda Harcama)veysel Özcan, Mirfak Y.
46. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Neşriyat, İst. 1992
47. İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri, Hayreddin Karaman, Marifet Y.İst. 1981
48. İslâm’da Ticaret Prensipleri, M. Cevat Akşit, Gaye Vakfı, İst. 2001
49. İslâm’da Ticaret Hukuku, Abdülkerim Polat, Sabah Gaz. Kültür Y. İst. 1977
50. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1994
51. İslâm Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, Fahri Demir, D.İ.B. Y. Ank. 1988
52. Çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, İklim Y. İst. 1988
53. İktisat, Siyaset ve Din, Mustafa Özel, Yeni Şafak, İst. 1995
54. Amerikan Yüzyılının Sonu, Mustafa Özel, İz Y. İst. 1993
55. Aksiyon, Ahlâk, Ekonomi, Zübeyir Yetik, Çığır Y. İst. 1975
56. Ekonomi Bir Din midir, Zübeyir Yetik, Beyan Y. İst. 1991
57. Sınıfsız Dünya, Saadettin Elibol, Dergâh Y. İst. 1978
58. Gazâlî’nin İktisat Felsefesi, Sabri Orman, İnsan Y. İst. 1984
59. Alışverişte Vâde Farkı ve Kâr Haddi, Heyet, İlmî Neşriyat
60. İktisadî Kalkınma ve İslâm, Heyet, İlmî Neşriyat
61. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
62. İşçi İşveren Münasebetleri, Heyet, İlmî Neşriyat, İSAV, İst. 1990
63. Toplumların Çöküşünde Rüşvet, Seyyid Hüseyin el-Attas, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Y. İst. 1988
64. Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret, Adem Esen, T. Diyanet Vakfı Y. 2. Bs. Ank. 1995
65. Ekonomik Adâletin Temelleri, Muhammed Nuveyhi, Beyan Y. 2. Bs. İst. 1984
66. Tüketim Köleliği, Ivan İllich, Çev. Mesut Karaşahan, Pınar Y. İst. 1990
67. Küreselleşen Dünyada Özgür Birey, Zengin Toplum, Mehmet Traş, Birey Y. İst. 2003
68. Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi ve Sosyal Sınıflar, Ali Gevgilili, Bağlam Y. İst. 2. Bsk, 1989
69. Ana Hatlarıyla İslâm Ekonomisi, Servet Armağan, Timaş Y.
70. Çağdaş Ekonomik Doktrinler ve İslâm, İ. M. İsmail, Boğaziçi Y.
71. Çalışma Hayatı ve İslâm, Yunus Vehbi Yavuz, Tuğra Y.
72. Ekonomiye Değinmeler, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
73. El-Hisbe, İbn Teymiyye, İnsan Y.
74. Hz. Muhammed’in Getirdiği Ekonomik Düzen, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Neşriyat
75. Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, Cengiz Kellek, Bilim ve Sanat Vakfı Y.
76. Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı, İrfan Mahmud Rânâ, Bir Y.
77. İktisat Bilinci, Hekimoğlu İsmail, Denge Y. İst. 1996
78. İslâm Devlet Bütçesi, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
79. İslâm Ekonomi Sistemi, Muhammed Bakır Sadr, Rehber Y.
80. İslâm Ekonomisi Sistemi, M. Ömer Çapra, Fikir Y.
81. İslâm Ekonomi Düşüncesi, Sıddıkî, Bir Y.
82. İslâm Ekonomi Toplumunun Kuruluşu, Muhammed Abdülmennan, Fikir Y.
83. İslâm Ekonomisi (Teori ve Pratik), M. A. Mannan, Fikir Y.
- 980 -
KUR’AN KAVRAMLARI
84. İslâm Ekonomisi ve Sosyal Güvenlik Sistemi, Faruk Yılmaz, Marifet Y.
85. İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Heyet, Ensar Neşriyat
86. İslâm Ekonomisinde Gelir ve Sermaye, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y.
87. İslâm Ekonomisinde Tasarruf ve Ekonomik Gelişme, M. Sabri Erdoğdu, Sebil Y./Marm. Ü. İl. FkV.Y.
88. İslâm Ekonomisinin Temel Meseleleri, M. Ekrem Han, Kayıhan Y.
89. İslâm İktisadında Helâl Kazanç, İmam Muhammed Şeybani, Seha Neşriyat
90. İslâm İktisadının Esasları, Celâl Yeniçeri, Şamil Y.
91. İslâm İktisat ve Metodolojisi, Yusuf Mısri, Birleşik Yayıncılık İst.
92. İslâm İktisat Tarihine Giriş, Abdulaziz Durî, Endülüs Y. İst. 1991
93. İslâm’da İktisadî Nizamı, Ömer Çapra, Çev. Hulûsi Yavuz, Sebil Y.
94. İslâm Şirketler Hukuku (Emek-Sermaye Şirketi), Osman Şekerci, Marifet Y.
95. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Konular, M. A. Mannan, Fikir Y. İst. 1984
96. İslâm ve Çağdaş Ekonomik Doktrinler, Muhammed İsmail, çev. Cemal Karaağaçlı, Serda, Yeni Neşr.
97. İslâm Ekonomisinin Strüktürü, Sezai Karakoç, Diriliş Y.
98. İslâm’da Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Heyet, Düşünce Y. İst. 1978
99. İslâm Devletinde Malî Yapı, S. A. Sıddıkî, Çev. Rasim Özdenören, Fikir Y. 2. bs. İst. 1980
100. İslâm ve Ekonomik Hayat, Ahmet Tabakoğlu, D.İ.B. Y.
101. İslâm ve İktisadi Ekoller, M. Bakır es-Sadr, Akademi Y. İst. 1991
102. İslâm ve Mülkiyet, Mahmud Talegani, Yöneliş Y.
103. İslâm’da Tüketici Hakları, Hüseyin Arslan, T. Diyanet Vakfı Y.
104. İslâmî Yaklaşımlar, Hamdi Döndüren, Kültür Basın Yay. Birliği
105. İslâmî Açıdan Borsa, Heyet, Ensar Neşriyat
106. İslâmî İktisadın Felsefesi, Murtaza Mutahhari, İnsan Y.
107. İslâm İktisadında Narh, Davut Aydüz, Işık Y. x
108. İslâm’da İktisat Anlayışımız, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y. 2. bs. Malatya, 1994
109. Çağdaş İktisadi Sistemleri, Beşir Hamitoğulları, Savaş Y.
110. Adil Ekonomik Düzen, Necmettin Erbakan, Ank. 1991
111. Modern İktisat ve İslâm, Sabahaddin Zaim, MTTB Basın-Yayın Md. Neşr. 3. bsk. İst. 1969
112. Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi yahya S. Tezel, Tarif Vakfı Yurt Y.
113. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
114. Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İsmail Özsoy, Timaş Y. İst. 1987
115. Türkiye’de Ekonomik Güçlükler ve Çözüm Yolları, Emin Çarıkçı, Adım Y.
116. Türkiye’de Enflasyonla Mücadele, Tuncay Artun, Tekin Y.
117. Türkiye’de Özelleştirme, Cevat Karataş, Ziya Öniş, Yeni Yüzyıl Kitaplığı Y.
118. Darbelerin Ekonomisi, Mehmet Altan, Afa Y. İst. 1990
119. Yabancı Sermaye, Komisyon, TÜGİAD Y.
120. Toplum Suskun, Sermaye Serbest, Heyet, Bireşim Y.
121. Ekonomi ve Ahlâk, N. Haydar Nakvî, İnsan Y. İst. 1985
122. Tüketim Virüsü, Mustafa Karaalioğlu, Yeni Şafak Y. İst. 1995
123. Ekonomik Çözüm, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y. İst. 1991
124. Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, Murat Çizakça, İlmî Neşriyat
125. Türkiye’de Zekât Potansiyeli, Heyet, İlmî Neşriyat
126. Reklâm Dünyasının İçyüzü, Jim Ring, Milliyet Gazetesi Y.
127. Reklâm Bize Sırıtan Bir Leştir, Oliviero Toscani, Milliyet Gazetesi Y.
128. Parasal Bunalımlar ve Uluslar arası Reform, İsmail Şengün, T. Ekonomi Kurumu Y.
129. Türkiye’de Ekonomi Politikaları ve İşsizlik Meselesi, Şevki Çobanoğlu, Uhud Y.
130. Bireysel Yatırım Araçları, Mehmet Çavaş, İletişim Y.
131. Tarikat Sermayesinin Yükselişi, Faik Bulut, Öteki Y.
FÂİZ/RİBÂ
- 981 -
132. Dünyada ve Türkiye’de Yatırım Fonları, Gürman Tevfik, T. İş Bankası Y.
133. 100 Soruda Para ve Para Politikası, Sadun Aren, Gerçek Y.
134. Akdeniz Dünyasında Para, Fiyatlar ve Medeniyet, Carlo M. Cipollo, Bağlam Y.
135. Kriz Ekonomisi, M. İlker Parasız, Ezgi Kitabevi Y.
136. Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, S. Rıdvan Karluk, Tütünbank Y.
137. Dünya Ekonomisi ve Uluslararası Ekonomik İlişkiler, Tuba Ongun, Evrim Y.
138. Döviz Ekonomisi, Emin Ertürk, Der Y.
139. Altın, Nedim Şener, Dünya Y.
140. Altın, İstanbul Altın Borsası ve Dünyadaki Örnekler, Nedim Şener, Dünya Y.
141. Sınıf Açısından Azgelişmişlik, Yves Lacoste, Göçebe Y.
142. Tek Pazardan Ekonomik ve Parasal Birliğe Avrupa Birliğinin Yetkileri, Komisyoın, İKV Y.
143. Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu Ortaklığı (Anlaşmalar), Tevfik Saraçoğlu, Akbank Y.
144. Kütüb-i Sitte: 3/97-107, 12/314-315, 14/519, 15/160-161, 17/259-261.
145. Sahih-i Müslim: 1/373 - 377, 5/461, 8/51 - 80
